İnce Memed3(2)

by ersinozgurbuz

“Duayı ben okurum,” dedi. “Benim bildiğim dua kadar duayı kim bilebilir ki… Ben şimdi Kel Eşkıyaya duayı okuyup, onun ruhuna gönderiyorum. Haydiyin şimdi bir mezar yeri bulalım da kazalım.”

Bu da uzun süren bir tartışma konusu oldu. Sonunda mezarlığın ortasındaki dut ağacının altını seçtiler, ama orasının toprağı kurumuştu, taş gibi sertti. Kazmak zor oldu. Mezarı kazıp bitirdiklerinde kan ter içinde kalmışlar, yorgunluktan kıpırdayacak halleri kalmamıştı.

Ölüyü ağacın dibine getirdiler, Kadriye Hanımın turuncu güllü, mor kelebeklere benzeyen menekşe işlemeli çarşafına sardılar, onu incitmeden, yavaşça mezara indirdiler, üstüne de murt çalılarını yumuşacık yumuşacık serdiler. Sonra da toprakladılar. Ağacın altında taptaze, uzun bir toprak yığını oluştu.

“Durun, bekleyin,” diye koşmaya başlayan Fevziyi ister istemez beklediler. Fevzinin dönmesi uzun sürdü. Mezar taşlarına oturdular. Fevzi elinde boyu kadar bir salkımsöğüt fidanıyla döndü.

“Kökünden çıkardım,” dedi. “Bu kurumaz. Hele derin gömersek hiç kurumaz.”

Buna sevindiler. Elbirliğiyle derin bir de çukur kazdılar mezarlığın başucuna.

“Ben bu salkım söğüdü büyüyünceye kadar, her gün gelir sularım da,” dedi Gülbahar.

“Ben de her gün Gülbaharla birlikte gelirim,” dedi Veysi.

219

“Bu salkımsöğüt büyüyünce de kelebekler gelirler üstüne konarlar,” diye onlara katıldı Aşık Mustafa.

Çocuklar bir süre mezarın yöresinde sessizce durdular Mustafa, dudakları kıpır kıpır, dua okur gibi bir şeyler yaptı Ortalıkta hiçbir ses yoktu, bir arı vızıltısı bile duyulmuyordu. Ortalığa apaydınlık bir güneş çökmüş, iki çocuk eli büyüklüğünde masmavi, kanatlarının uçları yaldızlı bir kelebek de karşıdaki mezar taşının bu yanında sıcaktan kavrulmuş bir çiçeğin dalma konmuş, kanatlarını durmadan açıp açıp kapatıyordu.

Sonra çocuklar, bir mezara, bir biribirlerine baktılar, ardından da hep birden, “Allooooş,” diye bir sevinç çığlığı koyverip kasabaya doğru koşmaya başladılar. “Allooooş, allooooş!”

Onların bu şakıyan sevinç çığlıklarını duyan köpekler kaçıştılar, kartallar, akbabalar, geniş, ağır, kanatlarını açarak havalandılar.

220

12

Çukurovadaki köy evleri genellikle sazlarla kamışlardan, bir de cilpirti dedikleri çalılardan kurulur, huğ denilen bu evler dikdörtgen biçiminde, uzunlaması en çok yirmi beş, otuz adım, enlemesi on adımla on beş adım arası olurdu. Yan duvarları ka-mışsa, kamışlar, uzatılmış kalasların üstüne dikine dizilirdi, çit-se, dikilmiş kazıkların arası ince cilpirti çubuklarıyla örülürdü. Duvarın yüksekliği iki buçuk metreden fazla olamazdı. Kamış çitlerin de, cilpirti çitlerinin de içi toprakla kalınca sıvanır, bu sıvaların üstü de Hemite dağı yörelerinden getirilmiş mavi, sarı, yeşil, kırmızı topraklarla boyanır, süslenirdi. Huğların üstü çoğunlukla sazlarla örtülürdü. Yalnız çok zengin insanların evlerinin, o da çok seyrek, duvarları taştan örülür, damları da çinkoyla, kiremitle örtülürdü. Bu yörede yalnız Talip Beyin iki katlı konağının duvarları taş, damı kiremit, pencereleri de camlıydı. Ve bu konak düz ovanın ortasında apak parıldayarak yeni dikildiğinde uzun bir süre dillerde dolaşmış, salt bu konağı görmek için uzak köylerden, dağlardan meraklı konuklar gelmişlerdi.

Bu yöre köylülerinin Anavarza altından Kozana, Kadirli altına, oradan Osmaniye, oradan da Ceyhana kadar evlerinin kamışları, sazları yalnız Akçasazdan elde edilebilirdi. Akçasaza da Türkmen Beyi Talip Bey sahip çıkmış, Akçasazm her yanına eli tüfekli, boğa aletinden kırbaçlı bekçiler koymuştu. Gereksinimleri olan köylülere Akçasazm kamışlarını, sazlarını satıyor, dediklerine göre de sandıklara kese kese altın dolduruyordu.

221

Akçasaza sahiplendiği gibi Anavarza ovasının büyük bir kısmına da sahip çıkıyordu. Bu ovada yılkı yılkı atları, koyun, tosun, inek sürüleri yayılıyordu.

Ovanın her yıl bir kısmını Yörüklere satıyor, her nasıl ediyorsa bazan ikinci yıl, bazan da birkaç yıl sonra sattığı yerleri zorla onların ellerinden geriye alıyordu.

Bu ovada Talip Beyin elinden çekmeyen kalmamıştı ya, Homanlı Yörük obasının başına gelenler bin beterdi. Bu oba çoktandır yerleşmek istiyordu. Koyunu keçisi, sığırı, atı, devesi bol, çok zengin bir obaydı. Derlerdi ki, Homanlı Beyinin çadırının direği som altındandır. Bunu ovada gözleriyle görenlerin olduğu da söylenirdi.

İşte Talip Bey bu aşirete sahip çıktığı topraklardan bir kısmını sattı. O nasıl sattı, tapucu Zülfü ne yaptı, bunu kimse bilmiyor, yalnız birkaç yıl sonra başlayan yargılamada Homanlı obası bütün toprağı yitirdi. Obanın elinde avucunda hiçbir şey kalmamıştı. Neleri var neleri yoksa, hepsini satıp satıp parasını Talip Beye vermişlerdi. En soylu atlarını, develerini, sürülerini, kilimlerini, keçelerini, ta dededen kalma işlemeli, sedef, gümüş, altın kakmalı beşiklerini bile satmışlardı. Evlerinde neleri kalmışsa onu da mahkeme, avukat parası olarak vermişler, ipipullah sivri külah kalmışlardı.

Oba dağılmamıştı ya, çok perişan olmuştu. Eğer dayanışmayı, geleneğini daha yitirmemiş öteki Yörük obaları olmamış olsalardı, Homanlı oymağı çoktan dağılmış, ya da açlıklarından kırılmış gitmişlerdi. Ovada Talip Beyin adamlarının dayağını yememiş köylü mumla aranacak kadar azdı. Akçasaza girdin, yat boğa aletinden kırbacın altına, Talip Beyin toprağına bastın, gir Talip Beyin konağının yanındaki özel hapisanesine de orada gözlerin ışılayaraktan, üç gün üç gece aç kalaraktan, tuzlu su içerekten kal da aklın başına gelsin. Bu Talip Bey dayak faslında zaptiyeden de, candarmadan da bin beter bir kişiydi.

O sabah, erkenden, kasabaya Talip Beyin öldürülme haberi geldiğinde kimsenin bu habere pek inanası gelmedi. Onu, o kartal gibi adamı kim öldürebilirdi ki… Onun yüzlerce koruyucu silahlı adamı, dokuz oğlu, şu kadar akrabası vardı. O, devlet

222

I

içinde devlet, hükümet içinde hükümetten de daha güçlü hükümetti.

Öğleye doğru her şey açık seçikti ve gerçekten Talip Bey öldürülmüştü. İnce Memedden başka da kim öldürebilirdi bu Anavarza kaplanı Talip Beyi? Talip Bey de İnce Memedin eliyle öldürülünce kasabanın beli kökünden kırılmıştı. Böyle kaplan gibi bir beyi de öldüren İnce Memed çetesiyle artık başa çıkılamazdı. Ne Hükümet, ne de bir şey… Koskocaman düveli muaz-zamayı yenen ordu bile gelse İnce Memedle başa çıkılamazdı.

İnce Memed dün gece, tanyerleri ışırken, on bir tane tepeden tırnağa ak libaslar giymiş kişisiyle Talip Beyin köyüne gelmiş, hepsinin de altında birer kır at ki, Köroğlunun Kıratı örneği, ellerinde Alaman filintası gıcır gıcır, ay ışığında parlayan… Heybeleri fişeklerle, bombalarla dolu… On iki ak libaslı adam basmışlar köyü, Talip Beyin adamlarının ellerinden silahlarını alıp, onları muhkem bağlayarak domuz topu etmişler. Sıra konağa gelmiş, teslim ol, ya Talip, demişler. O da, ben teslim olmam, demiş, yiğit adam, Osmanlı adam, kurşuna kurşunla mukabele etmiş. Dokuz oğlu, İnce Memed adını duyar duymaz, korkularından çükleri düşüp, elleri başlarının üstünde hemen orada konaklarının önünde İnce Memede teslim olmuşlar. İnce Memeddir, “Ey arkadaşlar,” demiş, “benim sizinle hiçbir davam olamaz, benim davam Talip Bey dedikleri kan içici zalim-len. Şimdi sizin ikinizi geri bırakıyorum, gidin, onu bana yakalayıp getirin, çünküleyim ki ben, soylu Beyimiz Talip Beyi, ne kadar zalim, ne kadar ırz düşmanı, her ne kadar şu ovada zorla ırzına geçmediği güzel kadın bırakmamışsa da ben onu öldürmeyeceğim. Eğer o teslim olmaz, böyle direnirse, ben de onu öldürmek zorunda kalacağım. Çünkü bana kurşun geçmez, bense onu eleğe çeviririm. Eğer siz de gider geri gelmezseniz, onun iğvasma uyup da, ben de şu domuz topu ettiğim kardeşlerinizi ve hem de adamlarınızı, akrabalarınızı toptan gözbe-beklerini oyarak öldürürüm,” demiş. Çocuklar da gitmişler babalarının yanına, böyle böyle demişler. Talip Bey gene teslim olmamış. İnce Memed de bağırmış, “Konağı gaz döküp de yakıyorum,” diye. Talip Bey de, “Yak ulan,” demiş, “senin gibi bir Puştun elinden öleceğime, konağımın içinde yanarım onurum-

223

la ölürüm, daha iyi. Çık ortaya da, çık ortaya da seni göreyim bre İnce Memed,” diye bağırmış. “Çık ortaya da, bakalım sana nasıl kurşun geçmiyormuş, bir anlayalım.” Bunun üstüne Me_ meddir, ak libaslar içinde, bir mermer direk gibi gelmiş avlunun ortasına dikilmiş, her bir yanından ışıklar fışkırıyor, ortalığı onun ışıkları apaydınlık ediyormuş. “Buyur Bey, yüksek bir huzuruna geldim,” demiş, “başla taramaya beni.” Talip Beydir, bir tarak kurşunu onun üstüne boşalmış, o da bağırmış, “Al Talip kurşunlarını,” bedeninden aldığı beş kurşunu da Talip Beye atmış. Ne yapsın Talip Bey, bu işe çok şaşırmış ama gene de ateş etmeyi sürdürmüş. İnce Memeddir, artık sabrı tükenmiş, “Yakıyorum konağı” diye bağırmış. Çocuklardır, hileyle Talip Beyin yanma yaklaşmışlar, onu kıskıvrak yakalayıp İnce Memede getirip teslim etmişler. O da ortaya bir ateş yaktırıp, yere bir kazık çaktırıp ucunu kılıç ucu gibi sivrilttirmiş, Talip Beyi evladü eyalinin gözleri önünde kazığa geçirmiş. Talip Beydir çok zarılamış, gözlerinden kanlı yaşlar dökmüş. Öldürün beni, hemen öldürün, diye yalvarmış. Öldürün de beni evladü eyali-min karşısında bana bu kötülüğü etmeyin. Öldürmemişler, o kazıkta, güneşin alnında, üç gün üç gece inlemiş durmuş. Su istedikçe tuzlu su, yemek istedikçe gene tuzlu su vermişler. Talip Bey tam ölecekken İnce Memed gelmiş, tabancasını çekmiş, onun her iki gözünü de kurşunlamış. Koskocaman Türkmen Beyi Talip Bey de işte böylece rahmeti rahmana kavuşmuş.

Talip Beyin İnce Memedce bu biçimde öldürülme haberi, gelen haberlerin hepsi tıpatıp doğru olmasa da, her haberde az da olsa bir gerçek payı vardı. Bu haberler, bu sefer yalnız Mur-taza Ağayı korkudan çıldırtmamış, öteki Ağaları, Beyleri de, en çok da o soğukkanlı görünen, her şeye gülüp geçen tapucu Zül-füyü can telaşına düşürmüştü. Talip Beyi öldüren İnce Memed bile olmasa, daha kötüsü, o, neyin nereden geldiğini iyi biliyordu. Tez elden asayişi düzeltmeli, şu canileri ortadan kaldırmanın yollan bulunmalıydı. Kasabada herkesten önce kolları o sıvamış, Murtaza Ağayla işbirliğine geçmişti. Telgraflar çekiyor, mektuplar yazıyor, Kaymakamla, Yüzbaşıyla konuşuyor, önüne gelenden düşüncesini soruyordu. Bu İnce Memed artık çok olmuştu, ortadan kalkmalıydı.

224

Hemen, o sabah öğleye kadar, daha haber bütün çıplaklığıyla yayılmadan beş kişilik bir delege oluşturdular. Delegeler o gün yola çıkacaklar, trene binip Ankaraya gidecekler, İnce Memedi, onun ülke için nasıl bir çıban başı olduğunu İçişleri Bakanına bir bir anlatacaklardı.

Murtaza Ağa bu durumdan dolayı çok mutluydu. Önüne gelene:

“Nasıl, nasıl?” diyordu. “Herkesin canı herkes için kıymetli. Pezevenk Zülfünün kendi canı canken bizimki patlıcandı. O zaman gözleri bebeklerinden kurşunlayan, Beyleri kazıklara oturtan İnce Memed bir çalı kakıcı, masum bir köylü çocuğuydu. İş kendi canına gelip dayanınca, işbirliği yaptığı Talip kar-daşı kurşunlanınca derakap Ankaraya heyet, kendi de başında… Oooh… Gitsin bakalım.”

Beş kişilik heyetin içinde başta Taşkın Halil Bey, avukat Kozanoğlu, emekli yargıç Hüdai Bey, Türkmen Beyi Kaplanoğ-lu Halis Bey de vardı. Başta Zülfü, bunlar ağzı laf yapan dirayetli kişilerdi. Ne yapar ederler, elleri boş dönmezler, en azından bir alay askerle şu Torosların üstüne bir hışım gibi yürürlerdi. Dağda eşkıyaları olan Ağalar, Beyler, eğer adamlarını kayırıyorlar, seviyorlarsa, onları artık Toroslardan başka yere göndersinler, hiç olmazsa bir süre için izlerini yitirttirsinlerdi.

Bu arada Murtaza Ağa birkaç kere değirmene daha gitti, Topal Ali yoktu. Nereye gittiğini değirmenciye söylememişti. İşte şimdi şapa oturmuştu. Bu anlatılanların yarısı bile doğruysa, Zülfü bile can telaşına düştüğüne göre durum gerçekten vahimdi, sıra kesinlikle ona gelmişti. Şu alay gelinceye kadar canını saklayacak bir yer bulabilseydi. Aaah, Topal Ali, aaaah! O, İnce Memedin her huyunu suyunu biliyordu…

Çarşıda bir ara Molla Duran Efendiyi gördü, o tilki adam ona görünmemek için saklanmak istedi. Murtazanın hiç gözlerinden kaçar mı, vardı, hemen onu saklandığı dükkandan çıkardı. Molla Duran Efendinin, bu dünya kurnazı, Camiyül Ezherde okumuş bu dünya allamesinin bile, dünya yansa vurdumduymazın bile yüzü sapsarıydı. Konuşurken sesi titriyordu.

Onun koluna girdi, çarşıyı çıktılar, konuşa konuşa köprüye aşağıya indiler.

225

“Ne yapacağız?”

“Vaziyet feci. Çok acıdım haline Talip Beyin. Hem kazığa çakmışlar konağının içinde, hem de gözlerinin önünde evladü eyalinin, gencecik kızlarının, gelinlerinin üç gün üç gece ırzlarına geçmişler.”

“İntikam, intikam, intikam alıyorlar ayak yalınlar bizden…”

“Biz böyle olur da, gece gündüz biribirimizin kuyusunu kazarsak elbet de alacaklar. Biz birlik olmazsak… Ali Safa Bey öldürüldüğünde hepimiz senin gibi, soylu bir gayreti, Kara-dağlıoğlu Murtazanın güttüğü gayreti gütseydik, belki de şimdi, şu anda Talip Bey böyle feci bir şekilde öldürülmez, yanımızda olurdu.”

“Gözbebeklerinden vurmuş. Bu vaziyet bu işin İnce Meme-din işi olduğuna hiçbir şüphe bırakmıyor.”

“Evet, evet, evet,” diye kaşlarını çattı Molla Duran Efendi. “Evet insanları gözbebeklerinden kurşunlamak o kafirin huyudur, zavallı Abdi Ağayı da böyle öldürmüştü, değil mi?”

“Böyle…”

İkisi de düşünceye dalmışlar, kendilerini düşünüyorlar, bu işin altından nasıl kalkacaklarını hesap ediyorlardı. Ankara bu eşkıya işini ciddiye almıyor, kös dinliyordu. Niçin ciddiye alsınlar, tehlikede olan kendi canları değildi ki…

Molla Duran Efendi başını kaldırdı, Murtaza Ağanın yüzüne baktı, bir şey soracak gibi oldu vazgeçti. Aynı hareketi birkaç kez daha yapınca Murtaza Ağa:

“Sor,” dedi, “ne soracaksın, Molla Duran Efendimiz?”

“Şeyi soracaktım…”

“Neyi?”

“Hani şu Topal Ali meselesini… Dünden bu yana çarşıda, kasabada, şu Talip Bey haberi gelinceye kadar bu konuşuluyordu. Sen gitmişsin de Topal Alinin ayaklarını öpmüşsün, yalvarmış yakarmışsm, çiftlikler vaat etmiş, konaklar yaptıracak olmuşsun ona…”

“Doğru,” dedi Murtaza Ağa. “Sana hayatını bağışlayan bir adama, sen ne vermezsin ki, Hocam?”

Topal Aliyi, onun izciliğini, İnce Memede düşmanlığını/

226

onun İnce Memedden daha nişancı, daha yiğit, daha yürekli, becerikli bir kişi olduğunu bire bin katarak ona da bir daha anlattı.

“Biz bir büyük kusur işledik, Hocam, ona karşı, ve kendimizi bağışlatamadık. O çok onurlu bir zat. Adamoğlu adam o… Bir gün kendimizi, kusur işlediğimiz öz bir kardaşımız zata kendimizi bağışlatabilirsek ne mutlu bize.”

Değirmen olayından sonra nereye gitse, kimi görse Aliden söz açma fırsatını kaçırmıyor, kendi hakkındaki bu kanatlı, iyi sözleri duyar da imana gelir diye, onu göklere çıkarıyordu.

“Demek Topal Ali Efendi böyle bir insan? Ben zatlarıyla hiç müşerref olamamıştım. Ne yazık…”

“Yazık, yazık,” dedi Murtaza Ağa.

Bu sırada onlara doğru koşarak birisi geliyordu. Gelen delikanlı çok heyecanlıydı.

“Müddeiumumi Bey gönderdi beni. İlle de Murtaza Ağayı bul getir, dedi. Durum çok nazik, amanın iki eli kandaysa da hemen bana yetişsin.”

“Demek durum bu kadar nazik…”

“Çok nazik, çok nazik,” dedi delikanlı.

“Demek durum bu kadar nazik, birlikte gidelim seninle Molla Duran Efendi. Zatının yüksek tecrübelerinden müstefit oluruz.”

Birlikte Savcılığın yolunu tuttular.

Savcı ak bıyıklı, çökük avurtlu, dalgalı ak saçlı, zayıf, gırtlak kemiği dışarıya fırlamış orta boylu birisiydi. İnsan ona baktığında ilk olarak gırtlak kemiğini, sonra da uzun boynuyla kırışık içinde kalmış alnını görürdü. Her zaman sinirli, telaşlı bir hali vardı ve çabuk çabuk konuştuğundan söylediklerinin bir kısmı hiç anlaşılmaz, bir kısmı da zor anlaşılırdı.

“İyi ki çabuk geldiniz Beyler,” diye konuştu Savcı. Odasındaki kanepelerin üstüne çökmüş dokuz kişiyi gösterdi. Bunlar yaş sırasına göre kanepenin üstüne sıralanmış oturmuşlar, ellerini de dizlerinin üstüne koymuşlar, gözlerini karşıdaki Atatürk resminin gözlerine dikip öyle kalakalmışlar, hiç kıpırdamıyorlardı. Hepsinin de elmacık kemikleri çıkıktı. Az çok biribirleri-ne benziyorlardı. Hepsi de buğday benizli, büyük kulaklıydı.

227

“İyi ki, iyi ki çabuk geldiniz. Yoksa vaziyet nazik ve vahim. Çok vahim. Bu Beyler bir arzuhal getirdiler, bendeniz bunu kabul edemezdim. Hayatı memuriyetimde böyle bir şey gelmedi bendenizin başına… Bu kasaba çok tuhaf bir yer… Güya babaları Talip Beyi İnce Memed değil de başkaları katletmişler… Ben de onlara olamaz böyle bir şey, dedim, babanızı İnce Memed nam cani ve şaki katletmiştir, bundan başkasını biz mahkeme olarak kabul edemeyiz. Bu kasaba, hayatı memuriyetimde gördüğüm en acayip yerdir. Muhterem Beyefendilere rica ediyorum ki babanızı kanunen İnce Memedden başkası katledemez, anlamak istemiyorlar sözlerimi… Acayip, acayip, acayip…” Bundan sonra konuşmasını o kadar çabuklaştırdı ki, kimse bir şey anlayamadı. Soluk soluğa sözlerini bitiren Savcı: “İşte hal ve keyfiyet bu minval üzeredir Beylerim, Ağalarım,” dedi. Tilki gözleriyle bulanık, biraz şakacı, biraz da kendisiyle alay eden, babacan, dünyaya boş veren, bıkmış biri gibi Murtaza Ağaya baktı.

Murtaza Ağa her şeyi anlamıştı:

“Başınız sağ olsun kardaşlarım,” dedi.

Ötekiler hep bir ağızdan:

“Sağ ol, sağ ol,” diye toparlandılar.

Murtaza Ağa yüzüne ağlamsı bir hal vererek:

“Yandı yüreğimiz, kökten yandı Anavarza kaplanı Talip Beye. Demek onu da öldürdü, o kan içici canavar, demek Talip Bey gibi bir kaplana da kıydı! Vay kafir vay! Demek onu da gözbebeklerinden vurdu, vay alçak vay! Üzülmeyin çocuklar, kardaşlarım, benim acılı oğullarım. Bilirsiniz biz Talip Beyle kardaştan da ileriydik. Kasabaya gelir de beni görmez olur muydu hiç! Hiç üzülmeyin oğullarım, bundan sonra artık sizler benim oğuUarımsınız. Atmm üstünde, soylu kır atının üstünde onun bir kasabaya girişi vardı, Arabistan çöllerinden boşanmış bir kaplan sanırdın. Öyle dimdik, kırbaçlı eli sağ dizinin üstünde, gözler ilerde, göğüs kabarık… Sizler de tıpkı babanıza benziyorsunuz. Başınız sağ olsun. İnşallah her biriniz o babayiğidin, o dünya soylusunun yerini doldurursunuz. Ve dolduracaksınız. Çünküleyim ki göl yerinden hiçbir zaman su eksik olamaz. Bir de İnce Memed işini… O Anavarza kaplanını öldü-

reni…

228

Büyük oğul epeydir yutkunuyor, bir şeyler söylemek istiyor, ama Murtaza sözün arkasını bırakmıyordu ki…

Sonunda büyük oğul canını dişine takarak Murtaza Ağanın sözünü keserek konuştu:

“Bizim babamızı İnce Memed öldürmedi ki…” dedi.

“Ne? Ne, sen ne diyorsun ne?”

“Bizim babamızı öldüren İnce Memed değildir. Biz babamızın katilini biliyoruz. Bütün Anavarza yazısındaki köylüler de biliyorlar.”

“Olamaz, olamaz, İnce Memedden başkası olamaz. Kanunen yasaktır. Biz hemen bir heyet hazırlayıp, İnce Memedin tenkili için Ankaraya gönderdik bile. Bu hadise, Anavarza kaplanı Talip Beyin öldürülmesi üzerine…”

“Babamızı Aslan köylülerle Yörükler birleşip öldürdüler. Katiller ortalıkta dolaşıp duruyorlar. Saklanmıyorlar, kaçmıyorlar bile.”

“Kaçmazlar, kaçamazlar, niçin kaçsınlar, çünkü Anavarza kaplanını onlar öldürmemişlerdir. Çünküleyim ki o kan içici İnce Memed öldürmüştür. Başkası olamaz, kanunen yasaktır. İlle de Anavaıza kaplanı babamızı alelade bir köylü öldürdü demekte ısrar ederseniz pişman olursunuz. Pişmiş aşa soğuk su katmayın, hazır heyetimiz Ankara yolundayken. İnce Memed işi hallolunduktan sonra biz o köylülerin de, Yörüklerin de icabına bakarız. Değil mi, Müddeiumumi Bey?”

“Olur efendim, arz edeyim efendim. Siz bu arzuhali mevkii tatbike koymayın efendim. Doğru arz ediyorlar kendileri… Murtaza Ağa Beyefendileri, kendileri… Ben size arz etmedim mi daha önce, İnce Memedden başkası bu ovada, bu dağlarda, yani Çukurovada bugünlerde, kendileri ifna edilinceye kadar, hiç kimse, hiçbir insanı öldüremez. Muhterem babanızı da İnce Memed kendileri katleylemişlerdir. Meselenin tatbik biçimi, muhterem pederinizin kaçırılması biçimi, kendilerinin kazığa oturtulup gözlerinden kurşunlanması, muhterem ve kıymetli babanızın katli şekli gösteriyor ki babanızı İnce Memed katletmiştir. Anavarza kaplanı ve de muhterem…”

“Babamızı gözlerinden kurşunlanmamışlar ki…”

“Olamaz,” diye ayağa kalktı Murtaza Ağa,” olamaz! Çün-

229

kuleyim, alınan istihbarata göre babanız, Anavarza kaplanı Talip Bey gözlerinden katledilmiştir. Bu da yalnız İnce Memed nam caninin işi olabilir.”

“Böyle bir fiili yalnız be yalnız İnce Memed işleyebilir.”

“Yok,” dedi heyecanla büyük oğul, “yok. Babamızın ölüm biçimi başka, durum da, çok rica ederim anlatayım da… Çünkü bu iş böyle kalırsa, çok büyük hadiselere sebebiyet verilecektir. Ben bu çocukları, akrabaları, obamız köylülerini zor zapt ediyorum. Ben olmasaydım, bugün çoktan kan gövdeyi götürmüştü. Biz çok kuvvetliyiz ya, Aslan köyün köylüleri de, Aydınlı Yörüğü de çok yürekli, gözü kanlı insanlar.”

Bundan sonra, ister istemez Murtaza Ağa sustu, büyük oğul da olayı olduğu gibi anlatmaya başladı. Başta Aydınlı Kerem, Aslan köyden Kürt Zaro, Kısacık Hacı, Deli Kenan, daha üç kişi Talip Beyin yolunu günlerce bekleyip onu pusuya düşürmüşler Kozan yolunda, öldürmemişler, onu Akçasaz bataklığının en kuytu, insan ayağı basmamış, kaplan giremez, zıncarmdan, ağacından, kamışlarından gök görünmez bir yerine götürmüşler, çok da yalvartmışlar. Önce bir kulağını kesmişler, arkasından burnunu, sonra da kollarını… Göğsünün derisini yüzmüşler. Dudaklarına, gözlerine bir şey yapmamışlar. Gözleriyle olanı biteni görsün de, diliyle yalvarsm diye… Sonra kazığa çakmışlar, ondan sonra da Talip Beyi yarı canlı oradaki söğüt ağacının en sağlam dalma ayaklarından çırılçıplak asmışlar. Bütün bedenine de bal sürmüşler, arılar, sinekler çokuşsun-lar da, onu ölmeden yiyip bitirsinler diye.

“Bizim İnce Memede ne düşmanlığımız vardı ki babamızı böyle öldürsün?”

“Ali Safa Beyin ne düşmanlığı vardı ki onu gözlerinden kurşunlasın?” Murtaza Ağa içini çekti. “Vah Talip Bey vah, insan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok…”

“İşte bu sebepten bizim arzuhalimiz mevkii muameleye konacaktır. Eğer bu kasabada bu işi başaramazsak Ankaraya, Adalet Vekaletine kadar gidip meseleyi en büyük merciye arz edeceğiz. Yoksa çok kan dökülecek, Anavarza ovasında sonu gelemeyecek bir muharebe başlayacaktır, eğer hükümet babamızın katillerini bulup asmazsa…”

230

“Babanızın katili İnce Memeddir.”

“Değildir,” diye kesinlikle konuştu büyük oğul.

Murtaza Ağa sıkışmıştı. Bu dokuz ahmak oğul bir çuval inciri neredeyse berbat edeceklerdi. İmdat ister gibi orada susup kalmış Molla Duran Efendiye baktı, ona bir de, konuş, diye, gizlice çimdik attı.

“Dur Murtaza Ağam, dur,” dedi Duran Efendi usulca.

“Ne durması be kardaş!” diye inler gibi bir ses çıkardı Murtaza Ağa. “Önce İnce Memedin yakalanma yalanı, şimdi de bunlar, Ankaraya çıkacak yüz bırakmadı bizde. Şimdi ben ne bok yiyeyim ben!”

“Sus!” dedi Molla Duran Efendi. “Dirayetli Müddeiumumimiz her şeyin üstesinden gelirler, her belanın altından kalkarlar.”

Bu sırada yargıçlar girdiler odaya, arkasından da Yüzbaşıyla Asım Çavuş. Savcının odası gittikçe doluyor, ayakta duracak yer bile bulamıyorlardı son girenler.

Yüzbaşı Savcıya bir selam çaktıktan sonra:

“Muhterem Müddeiumumi Bey, Belediye Reisimiz sizi orada bekliyorlar, hepimizi daha doğrusu. Kaymakam Bey ve öbür zevat da gelecekler.”

Murtaza Ağa buna çok sevinip hemen ayağa kalktı. Molla Duran Efendiyi de kaldırdı.

Molla Duran Efendi çember sakalını sıvazlayıp bir an düşünerek:

“Siz gidin, ben sonra gelirim,” dedi, sonra da onun kulağına eğilip: “Nasıl olsa siz orada uzun kalacaksınız. Ben sonra gelirim. Ben dönünce öyle zannediyorum ki her şey bir miktar yoluna girmiş bulunacak.”

“Çabuk gel Molla Duran Efendi.”

“Mümkün mertebe.”

Ötekiler de cümbür cemaat Belediye yoluna düştüler.

Belediyenin salonu geniş, oturacak yeri de çoktu. Kaymakam da çoktan gelmiş, orada onları bekliyordu. Kardeşleri görünce onların hepsini sert sert bakarak, tepeden tırnağa teker teker süzdükten sonra:

“Başınız sağ olsun Beyler,” dedi. “Sizin babanızı feci bir şe-

231

 

kilde öldüren İnce Memed bizim de düşmanımızdır, yani Cumhuriyetimizin de… Merak etmeyin, çok yakında o İnce Memed nam sergerdenin cesedi bu kasabada halka teşhir edilecektir. Ali devletimize başkaldıran hiçbir sergerde dokuz yüz yıldır payidar ve muvaffak olamamış, Selçukiler ve Osmanlılar, şimdi de son Türk Devletinin sığındığı Anadoludaki asil kanlı Cumhuriyetimiz İnce Memed denilen sergerdenin hakkından gelecek, asil babanız Türkmen beyi, Anavarza kaplanı Talip Beyin de intikamı pek yakında alınacaktır.”

“Babamızı İnce Memed öldürmedi, Aydınlı Kerem, Kürt Zaro, Kısacık Hacı, Deli Kenan, daha başkaları onu kaçırarak işkenceyle öldürdüler.”

“Ya onu gözlerinin bebeğinden kim kurşunladı?”

“Doktorla Müddeiumumi Bey otopside de göreceklerdir ya, babamızda hiçbir kurşun yarası yok. Kurşun yarası almamış bir insan nasıl olur da gözbebeklerinden kurşunlanır? İsterseniz şimdi gidip görelim, olduğu yerde asılı duruyor, gözleri faltaşı gibi…”

Tartışma uzun sürdü, kardeşler diretiyorlardı babalarını İnce Memedin öldürmediğinde. Babalarını öldürenler Aydınlı Yö-rükleriyle Aslan köylülerdi. Yukarda adları verilen kişiler, babalarını yüzlerce kişinin gözleri önünde kaçırıp büklüğe götürüp işkenceyle öldürmüşlerdi.

“Olamaz,” dedi Kaymakam.

“Olamaz,” dedi Yargıç.

“Ben her şeyi bütün teferruatıyla tetkik ettim, olamaz,” dedi Savcı. “Onlar İnce Memedi Aydınlı Kerem olarak görmüşler. Bu İnce Memed bir şeytan, bir cin taifesi… Her an başka bir dona giriyor. Bizi de aldatmadı mı?”

“Aldattı,” diye onu onayladı Yüzbaşı. “İnce Memed diye biz Kara Osman çetesini yok ettik.”

Büyük oğul sonunda öfkelendi:

“Siz beni deli mi sanıyorsunuz?” diye bağırdı. “Ben de yarın Ankaraya gidiyorum. Babamın da ölüsü o bataklıkta, ben dönünceye kadar öyle gözleri faltaşı gibi açılmış kalacak. Merak etmeyin, bizden başka da babamızın yerini kimseler bulamayacak.”

232

“İnce Memedden öğreniriz yavrum,” diye güldü Murtaza

. Onun ardından da ötekiler hep birden gülüştüler.

Bu sırada da içeriye yorgun argın, asık bir yüzle Molla Duran Efendi girince herkes sustu, bütün başlar ona çevrildi.

Molla Duran Efendi tecvitli sesiyle:

“Beyler,” dedi mübarek çember sakalını sıvazlayarak, “zannediyorum ki İnce Memed işinde sizler bir sonuca vara-mamışsınızdır.”

“Talip Beyin muhterem oğullan katil İnce Memed değildir diye diretiyorlar. Bu şekilde de bizim bütün planlarımız altüst olmuş bulunuyor,” diye üzüntüsünü belirtti Murtaza Ağa.

“Üzülmeyin Kaymakam Bey,” dedi aptes alır gibi kollarını sıvarken Duran Efendi. “Ortada bir yanlışlık olacak. Delikanlı Beyler yanılıyorlar. Kul olan yanılır, bes Allah yanılmaz. Peygamberimiz Efendimiz demişler ki…” Peygamberimiz Efendimizin dediğinden vazgeçti o anda. “Boş bir oda var mı burada?” diye de sordu.

Belediye Başkanı ayağa fırlayarak yandaki bir odanın kapısını açtı, “Buyurun,” dedi.

Oğullar hemen oturdular. Yüzleri allak bullaktı.

Molla Duran Efendi öne uzanıp boynunu bir leylek boynu gibi de uzatmıştı. Sağ elindeki tespihini hızla çekiyordu.

“Ulan deli misiniz siz?” dedi. “Öyle ne ısrar edip duruyorsunuz? Ulan aklınız mı yok sizin? Ulan hepten söndüreceksiniz ocağını Anavarza kaplanı Talip Beyin.” Kolunu birkaç kez daha çemredikten, aptes alır gibi yaptıktan sonra: “Size,” dedi, “birkaç küçük sualim var, doğru cevap vermeniz sizin menfaatinize olur.”

“Buyur,” dedi büyük oğul.

“Bir, babanız Aslan köyden, daha ergen altı kızın ırzına, kızları adamlarına kaçırttırıp geçti mi, geçmedi mi?”

“Geçti,” dedi büyük oğul.

“Kızları da adamlarıyla sonradan evlendirdi mi evlendirmedi mi?”

“Evlendirdi.”

“Bu duruma çok kızan Aslan köylü Hurşit Ağayı Akçasaza

233

götürüp orada işkenceyle, kulağını, burnunu, hayasını keserek öldürdü mü öldürmedi mi?”

“Öldürdü.”

“İşte şu Müddeiumumi babanızı bu beladan kurtardı mı kurtarmadı mı?”

“Kurtardı.”

“Demek bu Müddeiumumi sizin dostunuz?”

“Çok para alır ama, gene de dostumuz.”

“Pekiyi, Yörükleri perişan edip, donlarına kadar babanız onları soyup, sattığı tarlaları bir hilesini bulup, ellerinden geri aldı mı almadı mı?”

“Amenna aldı,” dediler, oğulların dokuzu da dokuz yerden.

Molla Duran Efendi gözlerini belertmiş, korkunç bir hal almış, tespihli sağ elini beline dayamıştı.

“Şimdi asıl mühim sualime geliyorum.” En küçük oğulu gösterdi. “Sen kalk ayağa bakalım. Kalk ve gelip karşımda dur.”

Delikanlı kalktı onun karşısına dikildi. Epeyce de utangaçtı, yüzü kıpkırmızı kesildi. Usuldan da terliyordu.

“Söyle bakalım, sen evlendiğinde, dünya güzeli bir kızla, baban kaç gün düğün dernek yaptı?”

“Yedi gün,” dedi utangaç delikanlı yere bakarak.

“Düğüne bütün Çukurovanın Ağalarını, Beylerini çağırdı mı?”

“Çağırdı.”

“Birkaç ay sonra da baban, senin güzel karını elinden alıp yedinci karısı yaptı mı?”

“Yaptı,” diye fısıldadı, kıpkırmızı, oluk oluk terleyen yüzünü gizleyerek delikanlı.

“Sen de kendini Anavarza kayalıklarından aşağıya atmaya kalkmadın mı, tam sen kendini uçuruma fıldırtıp atarken bu,” büyük oğulu gösterdi, “bu da seni kolundan tutmadı mı, sen de bundan dolayı ona ateş etmedin mi?”

Durdu, soluğu taşmıştı. “Git yerine otur,” diye buyurdu delikanlıya.

Delikanlı da ayağı ayağına dolanarak gitti yerine bir külçe gibi çöktü.

¦     234

“Şimdi babanızın sizlere yaptıkları üzerine birkaç sual daha sorayım mı? Çünkü babanızın size yaptıklarını, aramızda kalsın, siz benden de, şu koca ovadakilerden de, şu dağlardan da çok daha iyi bilirsiniz, sorayım mı?”

“Sorma,” dediler.

“Gördünüz, az önce çarşıdan geldim. Bütün çarşı neyi konuşuyor, biliyor musunuz? Sizi konuşuyor. Sizin babanızı, sonunda onun yaptıklarına, insan aklı almaz zulümlerine dayanamayıp, Akçasazm büküne götürüp onu işkenceyle öldürdüğünüzü konuşuyorlar. Şu anda çarşıda sizin Talip Beyi bağırta bağırta büklüğe götürdüğünüzü gören tam yirmi kişi dolaşıyor. Yirmisiyle de konuştum. Şimdi söyleyin bana, babanızın katili İnce Memed mi, Aydınlı Kerem mi?”

Oğullar susmalarını sürdürüyorlardı, başlan yerde.

“Şimdi ben dışarıya çıkıp, ortada bir yanlışlık olduğunu, on iki ak libaslı kişiyi, başlarında İnce Memed, sizin de gördüğünüzü söyleyeceğim.”

Dışarıya çıktı, haziruna her şeyi anlattı. Oğullar da onun arkasından geldiler ve herkes onları yürekten, şen şakrak, sevinç içinde kutladılar.

“Bu gece bizde misafirsiniz,” dedi Duran Efendi. “Allah bin rahmet eylesin, mekanı nur olsun, Peygamber Efendimiz onu şefaatinden mahrum etmesin. O ki iyi kimselerden, ermiş gibi bir adamdı, Allah indinde şehit olmuştur. Son Türk Devletinin temel direklerinden birisiydi, Allah ona bin rahmet eylesin. Benim de canı azizim ve de içtiğimiz su ayrı gitmeyen bir güzel dostumdu. Ol sebepten bu gece siz baba dostunuzun evinde misafir kalacak, yarın da Müddeiumumi ve Doktorla Akçasaza gidip zabıt tutacaksınız. Belki sizinle birlikte muhterem Karadağlıoğlu Murtaza Ağa Beyefendi de gelirler.”

Ve işi mutlu bir sonuca bağlayıp Belediyeden cümbür cemaat çıkarak soluğu Nazifoğlunun lokantasında aldılar. Bu gece bütün masraflar Murtaza Ağadandı. Elbirliğiyle bir vartayı daha atlatmışlardı ve İnce Memed delegeleri de Ankara yolunu tutmuşlardı. Murtaza Ağa çok mutlu olacaktı, hem de çok mutlu, şu Topal Ali işini de bir halledebilseydi. Ama yakında hiç

235

i

kimseye bir gereksinme kalmayacaktı, bir alay asker Ankara-dan Toroslara doğru yola çıkınca…

Ertesi sabah Hamza Dayının otomobiliyle Savcı, Doktor, Candarma Komutanı, bir de Murtaza Ağa yola çıktılar. Candar-ma Komutanı gitmek zorunda değildi ya, bu olayı çok merak etmişti. Bir de bu İnce Memed canisinin cinayetlerini, cinayeti işleyiş biçimlerini görmek, teker teker incelemek istiyordu.

Çiftlikle kasaba arasındaki toprak yol, bugünlerde hava kurak gittiğinden epeyce iyiydi. Otomobil de her zamanki huyundan vaçgeçip bozulmadığmdan çabuk vardılar. Molla Duran Efendinin evinden erken uyanıp atlarına binen oğullar çoktan yerlerine ulaşmışlar, konağın avlu kapısında durmuşlar onları bekliyorlardı.

“Bir kahvaltı yapalım da öyle gidelim vaka mahalline,” dediler.

Yukarıya çıkıp hazırlanmış kahvaltıyı hemencecik yaptılar. Aşağıda herkesin bineceği atlar hazır bekliyordu. Atlara bindiler, Akçasaza yöneldiler. Tam öğle sıcağında girdiler Akçasaza. Sık çalılarda görülmemiş irilikte örümcekler, çalıdan çalıya büyük örümcek ağlarını germişler, köşeye çekilmiş avlarını bekliyorlardı. Koskocaman sarıca arı petekleri dallara asılmışlar, asıldıkları dalları, o kadar iriydiler ki, çökertmişlerdi. Yolda her adım başında oradan oraya akan kara, yeşil, mor, kırmızıya çalan boz yılanlarla karşılaşıyorlardı. Her yandan kuş sesleri, onları görünce havalanan kuş kanatlarının şapırtıları geliyordu kulaklarına. Dallarda, havada, çalılıklarda yüzlerce biçim biçim kuş yuvaları, havada uçan cins cins kuşlar… Savcı bu bataklıktan epeyce ürkmüştü ya, epey de kıvançlıydı. İkide birde de yanındaki Yüzbaşıya:

“Ne harikulade ve korkunç,” diyordu.

Bir ara sık, yüksek bir kamışlığa düştüler, Savcı artık buradan hiç çıkamayacaklarını sanarak dehşete uğradı. Bereket ki oğullar, büklüğü çok iyi biliyorlardı da, kamışlıktan kolaylıkla ve çabucak çıktılar, az sonra da bir açıklığa geldiler. Küçük bir alan taptaze incecik, yeşil bir çimenle kaplıydı. Çimen öylesine ince, taze bir yeşildi ki, sanki az önce topraktan fışkırıvermişti. Düzlüğün ortasında kaim, görkemli, dalları yöreye yayılmış bir

söğüt ağacı yükseliyordu. Gündoğusundaki uzun, yatık, kalın dalında da çırılçıplak, uzaktan kapkara gözüken bir insan asılıydı. Başı topraktan üç karış yukardaydı. Söğüte yaklaşınca bir arı, sinek uğultusuyla karşılaştılar. Ölüye tepeden tırnağa, üst üste arılar çokuşmuşlar, ölünün teninden iğne ucu kadar gözükür bir yer bırakmamışlardı. Talip Beyin bir tek, ela gözleri sonuna kadar açılmış, şaşkınlıkla, hayretle öyle bakıyorlardı. Gözlere değil arı, bir tek sinek bile konmuyordu.

“Rahmetli babanızı oradan indirin,” dedi Savcı. Bir süre oğullardan hiçbirisi bu anlı, sinekli babaya yaklaşamadı. Ölüye sıvanmış arılardan başka, bir arı kümesi de, tıpkı arı oğul verir gibi ölünün yöresinde uğuldayarak dolaşıyorlardı. Balarıları, eşekarısı, sarıca, kara, kırmızı, alaca arılar, türlü türlü, hiç görülmemiş arılar karman çorman olmuşlar, azgmlaşmış, kaplan kesilmiş her birisi, uğuldayarak söğüdü sarmış dolaşıyorlardı.

Onlarla birlikte ölüyü götürmeye gelen çiftlik adamları tedbirli gelmişler, arıcıların bal keserken kullandıkları elek başlıklardan getirmişlerdi. Başlarına onları takıp söğüte yürüdüler, bir süre arıların içinde kalıp bocaladıktan sonra ölüye varabildiler. Ve ölüyü söğütten alıp çıplak bir atın sırtına attılar.

Çiftliğe ölünün üstünde oğul veren, uğuldayan arılarla girdiler. Orada onları yakın köylerden gelmiş, gelip yolun kıyısına sıralanmış, büyük çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek meraklılar kalabalığı bekliyordu.

Tutanağı orada, Talip Beyin konağında tuttular. Tutanakta, Talip Beyin her iki gözünden de kurşunla vurularak öldürüldüğü, öldürüldükten sonra da kulaklarının, burnunun kesildiği, sonra da üzerine bal sürülerek Akçasaz denilen nam mahalde bir söğüt ağacına asıldığı yazılıydı. Doktor daha birçok şey, bilimsel birçok terim kullanmıştı. Bu tür, gözlerden kurşunlayarak öldürmenin, bu ovada ve hem de Toroslarda, yalnız be yalnız bir kişinin, İnce Memed nam eşkıyanın marifeti olduğunun da eklenmesi unutulmamıştı.

Konakta av etlerinden, gerçekten de hiçbir yerde yenemeyecek kadar lezzette pişirilmiş yemeklerini yediler, gün daha kavuşmadan da kasabaya ulaştılar. Kaymakam, Belediye Başkanı ve öteki zevat rakı sofralarını kurmuşlar, çiftlikten gelecek

236

237

konuklarını bekliyorlardı. Hemen masaya çöküp Talip Beyin şerefine içmeye başladılar.

Yüzbaşı her kadehe asıldıkça:

“Feci, feci bir manzaraydı,” diyordu da başka bir şey demi-yordu. “Ben de o kan içici İnce Memedi… Tıpkı… Aynı…”

Murtaza Ağaysa sevinçten uçuyordu. Bugün büyük bir iş başarmışlar, işte Savcı, işte Doktor, işte köylüler, Talip Beyin de aynen Abdi Ağa, Ali Safa Bey gibi gözbebeklerinden kurşunlandığını görmüşlerdi. Eğer Belediye Başkanının söylediği bir söz onun midesini bulandırmamış olsaydı, bu sevinci belki de bir hafta sürecekti.

“Rica ederim Reis Bey, lütfen bir daha söyle.”

“Efendim, senin Topal Aliyi Molla Duran Efendi çağırtmış, büyük paralar vererek onu kendisine başmuhafız tutmuş.”

Murtaza Ağanın sevinci iğne sokulmuş bir balon gibi sönü-verdi. Hemen kalkıp Molla Duran Efendiye gitmek istedi ya, bunu da yapamadı. O gece o kadar içti ki, herkesin, özellikle Molla Duranın ikiyüzlülüğü, kalleşliği hakkında o kadar konuştu ki sonunda onu kimse dinlememeye başladı. O da bunu anlayınca azıttıkça azıttı.

Gece yarısına doğru artık kendinden geçmiş Murtaza Ağa, kollarına girmiş iki adamın yardımıyla, ayaklarını sürükleyerek evine gidiyordu.

Talip Beyin çiftliğine gidenler otomobile biner binmez Molla Duran Efendi de hemen evine koşmuştu. Adamlarına:

“Çabuk,” diye bağırdı, “bana Topal Aliyi bulun, yerdeyse de gökteyse de bana onu hemen bulacak getireceksiniz. İzciler başı Topal Aliyi. Kara Hasanın değirmeninde diyorlar. Orada değilse Kara Hasan onun nerede olduğunu bilir. Söyleyin ona Topal Aliyi bana kulağından tutup getirsin. Söyleyin ona, hemen şimdi Topal Aliyi ondan isterim. Hemen şimdi.”

Aradan bir saat geçmemişti ki Kara Hasan Topal Aliyi almış gelmişti.

“Buyur Efendi,” dedi, “izciler başı Topal Ali budur.”

Molla Duran Efendi sedirde oturmuş, gözlerini yummuş, tespihini çekiyordu. Usulca gözlerini açtı. “Topal Ali mi dedin?”

238

“Topal Aliyi istemişsin, ben de zatınıza onu getirdim.”

“İyi, gelsin bakalım.”

Elindeki doksan dokuzluk tespihi Topal Aliye doğru salladı, “Ali, gel otur şuradan bakalım.” Karşısındaki ceviz sandalyayı gösterdi. Değirmenci Hasana da, “sağ ol Kara Hasan, sen de git,” dedi.

Hasan hemen dönüp giderken Ali de vardı sandalyaya çöktü, dizlerini kavuşturup iki elini de çok saygılı üstüne koydu.

“Rahat otur,” dedi Molla Duran Efendi.

Ali birazıcık kıpırdandı.

“Bre Ali, ocağın batmaya, senin izciliğini anlata anlata bitiremiyorlar. Hele Murtaza Ağa seni yere göğe koyamıyor, Topal Ali kardaşım diyor da başka bir şey demiyor. Bir de İnce Me-med senin can bir düşmanmmış, bre Ali, nasıl ettin de öldüre-medin onu? Senin gibi bir adamın fendi, öylesi dünkü çocuğu havada yer, değil mi?”

“Öldüremedik Efendi…”

“Niçin, neden?”

“O çok yüreklidir Efendi.”

“Ya sen?”

“Onun yanında biz kimiz Efendi…”

“Ona kurşun geçmez diyorlar. Sen de buna inanıyor musun?”

“İnanıyorum Efendi. Onu Kırkgöz Ocağının Anacık Sultanı afsunlamış, Efendi. Bir de ben kendi gözümle gördüm, onda yıldırımın içinden çıkmış ateş gibi yanan, bakınca gözleri kör edecek kadar kamaştıran bir taş var.”

“Ne işe yararmış o taş?”

“O taşı üstünde taşıyanlara kurşun değmezmiş, değse de geçmezmiş. O taşı, yani yıldırım taşını üstünde taşıyanları kılıç kesmez, ateş yakmaz, su götürmezmiş.”

“Tevatür,” dedi Molla Duran Efendi. “Sen buna inanıyor musun?”

“Herkes inanıyor.”

“Ben böyle zırvalara inanmıyorum dersem, ne dersin?”

“Sen bilirsin, sen de nefesi taşı eriten ulularımızdan bir büyük hocasın.”

239

“Estağfurullah… İnce Memed mi iyi nişancı, sen mi?” “Karşılaşmadık hiç, karşılaşırsak ya Allah ona verir, ya ba-

na…

“O seni nasıl etti de öldüremedi, o kadar çok istediği halde?” Ali güldü:

“O daha dünkü çocuk, bizimle aşık atamaz, cebinde yıldırım taşı da olsa…”

“Anladım. Onun yakında işi tamamdır, ne olursa olsun. Ama köylüler onu çok tutuyorlarmış. Onu bir ermiş, keramet sahibi büyük bir alim seviyesinde yükseltmişler. O bu kadar iyi adam mı?”

“İyi bir adam.”

“İyi bir adam da seni neden öldürecek, hem de on bir tane çocuğunu öksüz bırakacak?” “Ben ölümü hak ettim de…”

Molla Duran Efendi tespihini hızlı hızlı çekmeye başladı, biraz şaşırmış, çenesini öne uzattı, birkaç kez lahavle dedikten sonra sakalını birkaç kez de sıvazladı:

“Demek sen ölümü hak ettin, nedenmiş ki o?” “Onun başına bütün bu belaları ben sardım. Onun izini sürerek Abdi Ağaya yakalattım.” “Ha, ha, ha, hikaye malum.” “İşte böyle Efendi.” “İnce Memedi çok mu seversin?” “Çok severim, hem de canımdan ileri.” Ali!”

“Buyur Efendi.” “Ben seni çok sevdim.” “Sağ ol Efendi.”

“Şimdi sen benim yanımda çalışacaksın.” “Senin yanında çalışırım Efendi.”

“O Murtazanm sana yaptığı ayıp, gayri insani bir hareket. Önce seni giyindirip kuşattı, sonra da elbiselerini elinden alıp/ ayak yalın başı kabak dışarıya attı, öyle mi?” Topal Ali başını önüne eğip sustu.

“Sonra da üç gün üç gece değirmene gelip yalvardı, ayaklarının altını öptü. Sen de onunla tenezzül edip konuşmadın.”

240

Ali, üzgün, başını kaldırdı, hızla tespihini çekmekte olan Molla Duranın gözlerinin içine baktı:

“Konuşmadım, konuşmak elimden gelmedi, dilim tutuldu.”

“Benim yanımda çalışmak için ne istersin Ali?”

“Bir fötür şapka ilk önce. Bir de takım elbise. Bir çift de kundura… Ondan sonra da soylu bir al at. Bir de Alaman filintası, bir de sapı fildişinden, yepyeni, menevişlenen toplu bir tabanca. Giyitlerin parasını hemen şimdi isterim. Aylık olarak da sen söyle, on bir çocuğum var dağda, getiremiyorum, ne verirsen çalışırım, senin vicdanına kalmış.”

“Benim vicdanıma kalmışsa iş kolay,” diye gülümsedi Molla Duran Efendi, elini kuşağının altına soktu, oradan eski, yıpranmış, koskocaman bir cüzdan çıkardı. “Şu parayı al Ali,” dedi, “çarşıya git kendine, çocuklarına, karına istediğini al. Bu parayı deftere yazıyorum. Sonra azar azar maaşından keserim.”

“Sağ ol Efendi.”

Parayı alan Topal Ali önce şapka satan adama gitti, öteki şapkanın tıpkısı olan bir şapkayı aldı. Sonra kumaşçıya, oradan terziye gitti. Terziye ısmarladığı takımın pantolonu külot olacaktı, tıpkı süvari subaylarının pantolonu gibi. Ardından da kunduracı Cafer Ustayı buldu. Cafer Usta onun ayağına baktı baktı:

“Ben bu ayağa nasıl kundura yaparım?” diye kendi kendine söylendi.

“Köşker nasıl postal yapıyorsa, sen de öyle bir çift çizme yapacaksın.”

“O köşker…”

“Sen de ünü bütün Çukurovayı tutmuş bir kunduracısın. Ferasetin elinden hiçbir şey kurtulmaz.”

Cafer Usta tepeden tırnağa onu şöyle bir süzdükten sonra, yüzü güldü:

“Sen,” diye sordu, “ünlü izciler başı Topal Alisin, değil mi?”

“Ben Topal Aliyim,” dedi Ali.

“Öyleyse sana bir çift çizmeyi yaparım, hem de seve seve.” Kağıtlar çıkardı, ölçüler aldı, hesaplar yaptı, ölçtü, biçti: “Tamam,” dedi. “Üç gün içinde gel. Biliyorum, senin işin ivedi.”

241

Bir hafta sonra Ali giyinmiş kuşanmış, çizmelerini çekmiş, topallamamaya çalışarak çarşının ortasından yürüyor, bana bakıyorlar mı diye de kaş altından yöreyi dikizliyordu.

Birkaç gün içinde al at da, filinta da, tabanca da gelmişti. Bütün bunlara Molla Duran Efendi bir de çok keskin bir Ala-man dürbünü eklemişti ki, gece karanlığını bile aydınlatan. Bunları hep Alinin hesabına yazmıştı.

Murtaza Ağa, Alinin böyle al bir at üstünde, boğazında da dürbün, üstelik de konağının önünden zort atarak geçtiğini görünce küplere bindi, bundan önce kendini zor tutmuştu ama tutmuştu. Aliyi böyle görünce kendisini son derece aşağılanmış saydı, doğru Molla Duran Efendinin evine gitti.

“Hoca, Hoca,” diye bağırdı, “yaktın beni. Ocağımı söndürüp üstüne incir diktin. Böyle de iş olur mu, Topal Ali benim elimden alınır mı?”

Hoca yumuşak gitti, onun ağzından girip burnundan çıkıp yatıştırdı. Aliye ondan daha çok kendisinin gereksinmesi olduğuna inandırmaya çalıştı.

Murtaza inanmış görünerek onun evinden ayrılırken, içinden de, bunu Molla Duran Efendinin yanına bırakmayacağı üstüne yeminler ediyor, Kurana el basıyordu.

242

Değirmenoluk köyü daha gün doğmadan karıştı. Evden eve sessizce gidip gelmeler, fısıltılar, anlamlı bakışlar… Biraz sonra da, gün dağların yamaçlarını aydınlatırken köy derin bir sessizliğe büründü, ortalık ıpıssız kaldı. İnce Memedin ölümünü duyduklarında da böyle olmuş, ağlayan bebekler bile susmuştu. Vurulan eşkıyanın İnce Memed olmadığını duyunca da bir sevinç kasırgası birden patlamıştı.

O zaman da, ne yapıp etmişler, İnce Memedin ölümünü Hürü Anaya bildirmemişlerdi. Hürü Ana çok görmüş geçirmiş, esen yelden hile sezen bir kişiydi ya, köydeki sessizlikten kötü bir anlam çıkarmamış, hiç üstüne alınmamış, kimseye de bu sessizliğin sebebini sormamıştı. Köy, İnce Memedin vurulmadığını duyup da, bir sevinç kasırgasında dönerken de Hürü Ana fazla coşkunluğa kapılmadan, salt, “Biliyordum,” demiş, o da onlarla birlikte kendini sevinç seline kaptırmış gitmişti. Yalnız, o da bir kerecik, yüreğinin başı cızz etti, o da kocası Durmuş Aliyi anımsadığında. O, şimdi sağ olsaydı, diye düşündü, hasta haline bakmadan, bir ayağını taa havalara kaldırarak, o eski zaman oyununu büyük coşkunlukta eserek oynardı.

Şimdi bu sessizliğe gene aldırmıyordu. Ama içinde azıcık da olsa, belli belirsiz bir acıyı, kuşkuyu taşıyordu. Benim oğluma hiçbir şey olmaz, diyordu kendi kendine, o fakir fıkaranın ekmeği, güvencesi, tek umududur, diyordu. Onun üstünde çok kişinin duası var. Koca, ala gözlü, güzel, ak sakallarından yeryüzüne ışık saçılan, yerin göğün yaratıcısı ne demeye koruma-

243

sın onu… Ona kurşun geçmez, onu ateş yakmaz, onu su boğmaz. Koca Allahımız kimi canı yürekten kayıracağını, koruyacağını bilmez mi?

Toprak damının günden yanına oturmuş, İnce Memedine dizleme bir çift çorap örüyordu, çorabın da bitmesine az kalmıştı. Bu çorap öyle güzel bir çorap olacaktı ki bitince, hiçbir ana on yıldır askerdeki, yüzüne hasret kaldığı oğluna, karasevdalı bir kız, ölümüne özlem duyduğu yavuklusuna, bir gelin ateşinden yandığı gurbetteki kocasına böyle bir çorap yapmamış olacaktı. Masmavi çiçeklerden büyüklü küçüklü nakışlar işlemişti çoraplara. Bu çorapları taa uzaktan İnce Memedde görenler, ağzına kadar çiçekle dolmuş bir tarlanın yürüdüğünü sanacaklardı. Böyle bir çorabı şahlar, padişahlar, koçyiğit Kö-roğlu bile giymemiş görmemişti.

Güz güneşi kızdırıyor, az ilerde uzun boyunlu mor bir çiçeğin yöresinde çakıp sönerek dolaşan bir kırmızı, mavi arı da çiçeğe konuyor, hemencecik de kalkıyordu.

Hürü Ana arada bir başını çoraptan kaldırıyor, gözlerini kırpıştırarak başını köyün içine çevirip bakıyor, sonra da mor çiçeklerine dalıp gidiyordu. İnce Memed bu çorabı giyince koca Allah onu daha da çok kazalardan belalardan koruyacaktı. Neden korumasmdı, Hürü Ana kime ne yapmıştı? Şu dünyada Al-lahm hiçbir yaratığına bir kötülüğü dokunmamış, onun bir kelebeğini, bir karıncasını bile incitmemişti. O dinsiz Topal Alinin dışında, hiçbir kulunun da gönlünü yıkmamıştı. O da hak etmişti, o kafir de. İnce Memed de, o öteki ayağı da kırılası Topalı bir adam sayıyordu da, işte Hürü Ana da buna cin ifrit oluyordu. Topal Aliye yüz veren, onunla konuşan hiç kimseyi de bağışlamıyordu. Ama İnce Memede gelince, ona toz kondurmuyordu. O, işini bilirdi. Zaten şu kadarcıkken, ufacıcık bir çocukken bir yürekliydi o! O da koca Allahımızm, ala gözlü de ışık sakallımızın bir karıncasını bile incitmemişti.

Köylünün böyle içine kapanmasına, günlerce susmasına da kızıyordu ya, susuyordu. Ne olacak, ahmak köylü, diyordu. Ahmak, hem de nankör… Abdi Ağayı öldüremedi diye köylünün İnce Memed hakkında atıp tuttuklarını, onu köyden kovduklarını hiç unutamıyor, kızıyordu. Şimdi Kel Hamza da git”

244

mis” ya, oooh, artık rahatlardı. Bol bolamadı topraklan vardı, ekinleri de harmanlardan taşacak, inekleri, kısrakları, keçileri koyunları çifter çifter doğuracaktı. Bu ahmaklar bilmiyorlardı ki, bu onların başına konmuş devlet kuşudur, İnce Memed bereketidir. Bakın hele şunlara bakın, onlara bunca iyilik eden İnce Memedin bir tek anası, Hürücenin yanma da hiç uğruyorlar

mı:

Çorabını öğleye kadar ördükten sonra, azıcık bir şey kalmıştı zaten, azıcık daha çalışırsa belki akşama bitirecekti, Hat-çeyi anımsadı, ona üzüldü, ne iyi bir kızdı diye aklından geçirdi, o da İnce Memede böyle çoraplar yapardı, karasevdasını belli etmek için, o ölmüşse, İnce Memed çorapsız mı kalacaktı, çok şükür onun Hürüce Anası daha yaşıyordu, hem de turp gibiydi, şişleri, yün yumaklarını, çoraba sarıp eve götürdü, usul-lacık ocaklığın yanındaki iskemlenin üstüne koydu, belini iyice doğrultup çatırdattı, köyün içine çıktı.

Ev aralarında kimseyi göremedi. Onu görenlerin saklanır, kaçar gibi bir halleri vardı. Varsın kaçsınlar, kaçsınlar. Varsın sussunlar, sussunlar… Gene bir hal mi geldola İncemin başına? Bu domuz köylüler de benim yavrumu ölmeden öldürecekler, tu, tu, tu… Ocaklardan, evlerden ırak…

Vardı Hösüğün evinin önünde durdu, kapı kapalıydı, buna öfkelenip bağırdı:

“Ne oldu böyle gözü çıkasılar, ne var gene? Köyün her evinden bir ölü çıkmış gibi…” Sesini sertleştirdi. “Beni duymuyor musunuz hörtüklerden gidesiler, açın kapıyı!”

Pancar Hösüğün evinin kapısı açıldı, Hösük dışarıya çıktı, gözleri kızarmıştı.

“Ne o, ne var?” diye gürledi Hürü Ana.

“Bir şey yok,” dedi kollarını yana açarak Hösük. “Sen hele buyur hele Hürüce Bacı.”

“Bir şey var,” diye yüzü öfkeden gerilmiş konuştu Hürü

Ana.

Pancar Hösük daha da yumuşak:

“Gel hele, gel hele şöyle içeri de…” diye onu yumuşacık kolundan tutup çekti.

“Gene İnce Memedi mi öldürdünüz, varsm ölsün,” diye

245

meydan okudu Hürü. “Varsın vursunlar, İnce Memed ölünce dünya durulur mu sandılar. Analar daha nice İnce Memedler doğurur. O, İnce Memed ölmez. İnce Memed ölür ölür dirilir. Ölmüşse İnce Memed canımız sağ olsun. Ölmüşse o, düşmanın karşısında düğün bayram ederim, hem de göbekler atarım, anladınız mı?”

“Gel hele Hürüce Bacı, içeriye gel hele.”

“İnce Memed öldürülmüşse göbek göbek atarım,” diye bu sefer arkaya dönüp bütün köye bağırdı Hürü. “İnce Memed bir sefer ölür, bin sefer dirilir. Analar sağ olsun, analaaar, ahmak köylü beni dinleyin, analaaar. İnce Memed bizim köyden değil miydi, Sefil İbrahimin oğlu değil miydi, ya anası, eline vur ekmeğini elinden al fıkaracık Döne değil miydi, nedir bu böyle, evlere kapanıp her biriniz bir mezar taşı olmuşsunuz.”

Hösük sesini daha indirerek:

“Gel bacım, sen azıcık içeriye gel de yornuğunu al da…”

Hürü kolunu onun elinden kurtarıp köyün ortasına doğru, bağırarak çağırarak yöneldi, geldi küçücük alancıkta durdu. Köylüye, candarmaya, yüzbaşıya, kim aklına gelirse, İnce Me-medden başkasına veryansın ediyordu.

O, orada o kadar çok bağırdı çağırdı ki, köylüler meraktan birer ikişer evlerinden çıkıp, alancıkta, onun yöresinde birikiş-meye başladılar. O da köylüler kalabalıklaştıkça azıttıkça azıttı. “Siz erkek değil misiniz, insan değil misiniz, İnce Memedin de iki gözü, iki eli, iki kulağı var, sizin de… İnce Memed vurulursa vurulsun. Koçyiğit Köroğlu yitti gitti de, bir daha gelmedi, Kırklara karıştı da dünya duruldu mu, Demircioğlunu delikli demir deldi de dünya Demircioğlusuz mu kaldı, Gizik Duranı vurdular da ne oldu, dünya padişaha mı kaldı, öldürsünler İnce Memedi, öldürsünler…”

Öldürsünler derken, her öldürsünlerle birlikte onulmaz acısını da dile getiriyordu. Her öldürsünler derken, kendi de bir kere ölüyordu.

Sonra sustu, dinginledi, köylü biltekmil çocuk, yaşlı gelmişler, onun yöresinde halkalanmışlar, bu acıdan, öfkeden taş kesilmiş yaşlı insana bakıyorlardı.

Hürünün susması uzun sürdü.  Ellerini beline koymuş,

246

gözlerini Alidağmın doruğuna dikmiş, dalmış gitmişti. Gittikçe çözüldüğü, bir iyice yaşlandığı, çöktüğü belli oluyordu. Kendini bıraksa, dizleri ağırlığını çekemeyip oracığa çöküverecekti. Bunun farkına varınca, kendine geldi, acısını, merakını içine itip gene dikeldi, gözlerini kalabalığın üstünde dolaştırdıktan sonra:

“Gene ne oldu İnce Memede?” diye sordu, tepeden, alaylı, gülümseyerek. “Onu gene ala gözlerinden kurşunladı mı Yüzbaşı Ağa? Ne oldu? Onu gene kancıkladı mı soyu tükenesi Topal Ali? Varmış da uşak olmuş Molla Durana… Oooh, çok şükür Allahıma, benim ahım yerde kalmaz, koca Allahım da ala gözlüm, onu daha kötü, daha beter edecek, uşaklıktan da beter edecek…” Ellerini havaya açtı, dudakları kıpır kıpır etti, “Çok şükür Allahıma,” diyerek ellerini gene beline indirdi. “Bana haber vermiyorsunuz İnce Memedin ölümünü, değil mi, Hürüce Ana yaşlandı, dayanamaz, dayanamaz diye, öyle mi?”

Sustu, gözlerini gene kalabalığın üstünde dolaştırdı, iki üç kere el çırptı, oynar gibi birkaç kere sallandı.

“Dayanırım yavrularım, dayanırım,” dedi. “Ben bilmez miyim, kurban olduklarım…”

Sesi acıdan titriyordu.

“Ben bilmez miyim ki eşkıya dünyaya payidar olmaz? Sultan Süleymana kalmayan dünya, o Süleyman kuş dilini bilirdi, Kaftan Kafa hükmederdi, işte ona kalmayan dünya, hiç kimseye kalmaz. Biliyorum, İnce Memed de bir gün ölecek, ya da Köroğlu gibi, Köroğlu Ürüşan Ali gibi, o da yitiklere karışacak…”

Kırklara diyecekti, dilini tuttu, o, İnce Memedin, ölse de yitse de sonunda Kırklara karışacağına, koca Allahına ne kadar inanıyorsa o kadar inanıyordu. Şimdi şu köylülerin dilini açarsa, nasıl olsa açacaktı, o köylülerin bin çeşit huyunu suyunu bilirdi.

“Dayanırım yavrularım dayanırım. Eşkıyanın sonu yoktur, bilirim yavrularım bilirim. Bilirim, bilirim de gene de yüreğim yanar, demircilerin köresi gibi.”

Sesi gene gürledi:

“Susmayın, konuşun,” diye buyurdu. “Ben İnce Memedin Hürü Anasıyım, ben dayanırım.”

247

Sesini indirdi, şimdi sesi sevecen sımsıcacıktı: “Demir olsaydım çürürdüm, toprak oldum da dayandım, toprak oldum da dayandım, toprak oldum da…”

Birden dikleşti. Sanki az önceki yumuşacık, ipek gibi yumuşacık, okşayan sesli kadın değildi.

“Söyleyin bakalım gene ne geldi İnce Memedin başına?” Kalabalık başını önüne indirmiş, taş gibi donmuş susuyordu.

“Ne susuyorsunuz hörtükler?” diye bağırdı. Sonra da gene öfkelendi, ağzına geleni kalabalığın üstüne kustu.

Bir şeyler olmuştu, bir şeyler ya, bu hörtüklerden gidesiler susuyorlardı. İçine düşmüş kurt onu gittikçe kudurtuyordu. Ya gerçekten İnce Memede bu sefer bir şey olmuşsa, toprak oldum da dayandım ya, demişti de övünmüştü, bu sefer dayanamazdı. Durmuş Aliden on dört çocuğu olmuş, hepsini de kara topraklara koymuştu, koymuştu da toprak olup dayanmıştı, İnce Memede taş olsa da, gökyüzü olsa da dayanamayacak, çürüyecekti, ölmese bile.

Tam önünde süklüm püklüm, ellerini karnının üstüne kavuşturmuş Kısacık Mahmudu görünce, içinde bir umut uyandı. Kısacık Mahmuda, anası o bir yaşındayken ölmüştü, o bakıp büyütmüş, evlendirmişti. Onun huyunu suyunu bilirdi.

“Gel yanıma Mahmut,” diye buyurdu.

Mahmut geldi, onun önünde durdu.

“Söyle, ne oldu İnce Memede? Bana bir daha sordurma!”

Sesi öylesine buyurucu ve kesindi ki Mahmut değil, kim olsa onun sorusuna karşılık vermemezlik edemezdi.

Mahmut:

“At,” dedi sustu.

“Ne atı?” diye kaşlarını çattı Hürü.

“İnce Memedin atı, bindiği at… Hani, o gün…”

“Anladım, kara at. Ne olmuş ona?”

“Orada… Orada duruyor,” dedi Mahmut.

“Üstünde binicisi var mı?”

“Çıplak,” dedi Mahmut.

Hürü sapsarı kesildi, çıplak sözünü duyunca. Birkaç kere sallandı, bu çok az sürdü, kendini toparladı.

248

“Nerede?”

“Orada, kayalarda.”

Hürü yürüdü, Kısacık da arkasından. Kalabalık sessizce aralandı, ona yol verdiler.

Hürü hızlandı, yürüdükçe hızı artıyor, uğunuyor, Kısacık Mahmut arkasından zor yetişiyordu. Kayaların dibine gelince durdu. Göğsü körük gibi alıp alıp veriyordu. Başını kaldırdı, yağız at sarp kayalığın tam doruğunda duruyordu. Yönünü güneşe döndürmüş, başını dikmiş, kuyruğunu usul usul bir sağa bir sola sallıyor, dünyayı ağzına kadar doldurmuş bol ışığın altında tüyleri yıldırdıyordu.

Hürü bir kayanın üstüne çöküp, gözlerini attan hiç ayırmadan yornuğunu aldıktan sonra ayağa kalktı:

“Sen burada bekle Mahmudum,” dedi, kayalığa tırmanmaya başladı. “Birkaç sualim var şu kara attan, bakalım o ne söyleyecek, ben ne dinleyeceğim.”

Kayanın tepesine çıkan incecik bir çiğir buldu kendine. Al-lalem, bu da buradan çıkmış tepeye, diye düşündü. Hem dinlene dinlene çıkıyor, hem de atla konuşuyordu. Güzelim elma gözlü, kız suratlı yağız at. Keklik sekişlim de ceren bakışlım. Sırma yelelim de ipek kuyruklum, sen Köroğlunun Kıratına benzersin, kanat takarsın da göğe uçarsın, yedi günlük yolu, bir göz açıp kapayıncaya kadar aşarsın. Senin binicine kurban olsun Hürüce, sen onu neyledin nettin, söyle bana, nolursun? Onu alıcı kuşlara, yırtıcı kaplanlara, yedi dilli yılanlara mı kaptırdın, söyle sana kul olayım, sen ne yaptın binicini? Söyle bana binicini, bir haber ver ondan, Hürüce Ana da kurban olsun sana, hemi de tırnaklarına, onu bir derin yardan mı uçurdun, derin derin sulara mı düşürdün, onu gittin de azılı, kurt dişli can-darmanm kurşununa mı teslim ettin, söyle elma gözlü, kız suratlı yağız at… Sen Hazreti Alinin Düldülüne benzersin. Yüz bin kılıç içinden de süzülerek çıkarsın, söyle bana ne yaptın binicini, yangınlar mı onu elinden aldı, hasta mı, sayrı mı oldu, söyle ona ne oldu? Sen, adı güzel, kendi güzel Muhammedin Burağma benzersin, pervaz vurup gökyüzüne uçan. Hızırın Benlibozuna benzersin, yedi denizler üstünde yürüyen, söyle bana binicini şu moraran yüce dağlara mı verdin, kara çadırlı,

249

çimeni yeşil gözlü Yörüklere mi teslim ettin, iyi yürekli, tez canlı köylüler mi kaptılar senin üstünden onu, söyle bana, kurban olsun İnce Memedin anası Hürüce sana. Söyle ne yaptın binicini, tüyleri yıldır yıldır gün altında yanan yağız at?..

Böyle, atla konuşa konuşa atın yanma kadar çıktı, onun birkaç adım berisinde durdu. At yerinden hiç kıpırdamıyor, öylece kuyruğunu sallayıp duruyordu. Bundan yüreklenen Hürü atın yanma kadar yanaştı, sağ elini kaldırdı yelesine dokundu, okşadı usul usul, çekinerek.

“Kurban olsun Hürüce senin sırma yelene, söyle nereye götürdün binicini sen, sağ mı, hasta mı, sayrı mı, iyi ellerde mi, başı darda mı?”

Yağız at tam bu anda kıpırdadı, arkasından da şaha kalktı, ön ayakları havayı dövüyordu, Hürü onun birden kayalıklardan aşağıya süzüldüğünü gördü. Olduğu yerden az daha çekil-meseydi Hürü, yağız at onu kayalıklardan aşağıya yuvarlayacak, o da bin parça olacaktı.

“Boyu devrilesi de elma gözleri çıkasıca şeytanın öz bir oğlu kara domuz, sen insanlıktan, atlıktan ne anlarsın, delirmiş de aklını oynatmış imansız, merhametsiz! O senin gibi pise… İncemde de akıl mı var sanki, onda hiç akıl olsaydı, can bir düşmanı, hemi de kurdun kuşun, dünyadaki tekmil canlıların düşmanı, Molla Duranın da kölesi Topal Aliyi hiç yaşatır mıydı? Ben de sana koç Köroğlunun Kıratı, dedim! Var da sen kurban ol Köroğlunun, o kıyamete kadar yaşayacak bengisu içmiş Kıratının tırnaklarına. Sana adı güzel kendi güzel Muhammedin Burağı dedim, var sen de…”

Ata kızmış veriştiriyordu. Öfkesi biraz geçince kayalardan indi.

“Nereye gitti o huysuz, kötü yağız?” diye Kısacık Mahmu-da sordu.

“Köye,” dedi Mahmut.

Yan yana, ağır ağır köye yöneldiler. Hürü Ana başını önüne eğmiş, hiç konuşmuyordu.

Böylece eve geldiler.

Hürü:

“Kısacık,” dedi, “şimdi gitme de bu akşam sana bir güzel

250

yemek pişireyim. İstersen sana bir horozlu soğan yahnisi yaparım. Çocukken ne kadar severdin, aklında mı?”

Kısacık Mahmut güldü:

“Senden sonra ben hiç horozlu soğan yahnisi yemedim, Ana.”

“Şimdi bugün ye işte,” dedi Hürü.

Dışarıya oturup sırtlarını duvara verdiler. Onlar daha otururlarken at doludizgin, süzülerek, bir yel gibi önlerinden sü-nerek geçti gitti. Hürü onu görünce başını çevirdi:

“Ne yaparsa yapsın, o kara domuzlan bir daha konuşmam,” dedi. “Onun bir daha da yüzüne bakmam, o boyu dev-rilesinin.”

Aradan çok geçmemişti ki at gene süzülerek önlerinden geçti, kayalıklara doğru gitti. Onun yüzüne bakmamaya ant içmiş Hürü, o gözden ırayıp yitinceye kadar özlemle arkasından baktı.

Gün yıkılıp gitmişti, önce Hürü Ana ardından da Kısacık Mahmut ayağa kalktılar.

Hürü:

“Mahmudum,” dedi, karşıda eşinen iri, apak ışılayan, açık sarı telleri sarkan horozu gösterdi, “şunu yakala da kes, kes de sana…”

Kısacık Mahmudun koşmasıyla, horozu kesmesi bir oldu. Başı kesik horoz oradan oraya sıçramaya başladı.

“Kısacık, ocağı batasıca Kısacık,” diye bağırdı Hürü Ana, “böyle de horoz kesilir mi, haydi git de yakala onu. Eziyet çekmesin fıkara. Yakala da üstüne kestiğin bıçağı koy, kıpırdamaz o zaman horoz.”

Kısacık Mahmut koştu, horozu yakaladı, yere yatırıp, üstüne bıçağı koydu, horoz kıpırdamadı.

Hürü Ana kolları sıvayıp gün batmcaya kadar Kısacık Mahmuda bir yahni yaptı ki kokusu bütün köyü doldurdu. Karşı karşıya geçip horozu bir güzel yediler. Hürü Ana bu güzel yemeğin üstüne bir de çay pişirdi.

Bir at ayağı tapırtısı duyup Hürü Ana dışarıya fırladı, eşikte bir süre durup alacakaranlıkta uçan bir kuş gibi yumuşacık akan atı seyretti.

251

İçeriye dönünce:

“Mahmudum,” dedi, “biliyor musun, bu İnce Memed ölmedi, daha sağ. Sağ ama başında da bir hal olduğu besbelli. Onun başında bir hal olmasaydı, bu at böyle başıboş dolaşmaz-dı buralarda. Vurulmuş olsaydı gene dolaşamazdı.”

“Doğrusun Ana.”

“Şimdi ben onun nerelerde olduğunu biliyorum. Bu at bize haberci geldi. Keski ben de ona o kadar sövüp, kargış etmeseydim. İnce Memed beni istiyor. Benimle gider misin?”

“Giderim Ana. Giderim ya, ben senin için cehenneme desen de giderim ya, İnce Memedin yeri uzak mı yakm mı?”

“Epeyce uzak,” dedi Hürü Ana.

“O zaman bu kadar yolu sen nasıl gidersin?”

“Ben giderim,” diye dikleşti Hürü Ana. “Yeter ki sen yorulma.”

“Bizim eşeği de alırım yanıma. Semerini de daha yeni yapmıştım. Üstüne de bir minder atarım, yorulursak bineriz. Benim eşek at gibidir, Ana. Şu İnce Memedin atı bile onun kadar yürüyemez.”

“Olur,” diye güldü Hürü Ana. Ardından da ekledi: “Yürüyemez. Yarın gece yarısı yola çıkarız, kimse bilmesin nereye, ne yana gittiğimizi. Sen de karına kasabaya gittiğimizi söyle, olur mu?”

“Olur,” dedi Kısacık Mahmut.

Kısacık Mahmut tam gece yarısı Hürü Ananın kapısının önündeydi. Hürü Ana da bütün gece uyumamış onu bekliyordu. Elinde büyücek bir bohça ve bir sepetle dışarıya çıktı.

“İnce Memedime de incir kuruttuydum, Delice koyağın narından da ona nar sakladıydım. İnce Memedim taa çocukluktan bu yana Delice koyağın narlarını sever. O narların her birisi pespembe olur da, insanın yüzüne gülen, adam kafası büyüklüğünde her birisi… İşte bu bohçada da ona don gömlek, bir de mintan, birkaç tane de dizleme çorap götürüyorum. Bu gece şimdiye kadar oturup ördüm de mavi çiçekli çorabı bitirdim-Dönünce sana da yaparım yavru, bu çoraplardan, üstüne de ce-renler işlerim.”

“Sağ ol Ana. Eşeğe binsene.”

“Dur hele, dur Mahmut, dur hele köyü bir çıkalım.”

Hürü Ana önde, yedeğindeki eşeğiyle Kısacık Mahmut arkada, köyü usullacık çıkıp Alidağı yoluna düştüler. Alidağma ay vurmuş, dağ bir ay dumanı içinde kalmış, bir mavi, incecik, ardından gökyüzü gözüken bir bulutmuşcasma Dikenlidüzüne inmişti- Ay ışığında bir ortadan siliniyor, sonra da ardından ay ışığında apak kesilerek, inceden de mora dönüşerek yeniden ortaya çıkıyordu. Hürü Ananın elleri üşümüş, o da ellerini koynuna sokmuş, üstüne de yumulmuştu.

“Ana binsene eşeğe.”

“Binerim ya, üşüyorum, soğuk var, hele biraz, gün doğuncaya kadar yürüyeyim.”

Tam Alidağmın dibine varmışlardı ki gün doğdu. Hürü Ana dağın dibinde durup uzun uzun dağa şöyle bir baktı. Çıplak dağ baştan sona çiçeğe durmuş, kısa boyunlu masmavi çiçekler dağı gökyüzü mavisine boyamıştı. Alidağının kırmızı, mor, tüten kayalıkları mavinin içine bir batıyor, bir çıkıyorlardı.

Hürü Ana yolun üst başında, kayayı yarıp çıkmış koskocaman, turuncu, uzun boyunlu, ipileyen bir çiçek gördü.

“Bak Kısacığım, bak,” dedi. “Şu Allahm işlerine, şu güzel çiçeğe bak, ne de güzel ipiliyor, ışığın içine batmış da…”

“İpiliyor,” dedi Kısacık Mahmut.

“Onu oradan usulca kopar getir de İnce Memedime götü-reyim, solar ya biz onun yanma varana kadar, varsın solsun. İnce Memedim Alidağımızm çiçeğini belki de çok özlemiştir.”

Mahmut koşarak gitti, çiçeği köküyle birlikte kaya yarığından söktü çıkardı.

“Şu bohçayı al da eşeğin üstünden içine koy. Kokuyor mu?”

Kısacık Mahmut çiçeği uzunca burnunda tutarak kokladı.

“Kokuyor Ana,” dedi. “Hem de ne güzel kokuyor, Çukurova nergisi gibi.”

Getirdiği çiçeği Hürünün eline verdi. Hürü de çiçeği incitmeden uzun uzun kokladı.

“Kokuyor,” dedi, “çok da güzel. Solsa bile Memedimin çamaşırları burcu burcu kokacak.”

Mahmut bir kayanın üstüne koyup bohçayı çözdü, Hürü

252

253

Ana da turuncu, güzel kokulu çiçeği, Memede kendi eliyle diktiği Maraş inanışından kırmızı çizgili mintanın içine koydu usulca, incitmeden, mintanı katladı, bohçayı da eskisi gibi bir güzel bağladıktan sonra eşeğin semerine astı.

“Bin artık Ana, gün de doğdu. Benim eşeğim marzıman, benim eşeğim Kıbrıs eşeği.”

Eşeğini övüyor, yere göğe koyamıyordu. Hürü Ana da onu hoşgörüyle dinliyordu. Eşeğinden başka hiçbir şeyi yok ki fıka-racığm, varsın övsün, diye içinden geçiriyordu. Üstü düz bir taşa gelinceye kadar övmesini sürdürdü Kısacık Mahmut. Düz taşın önünde durup arkadan gelen Hürüyü bekledi. Hürü hiçbir şey söylemeden taşa çıktı, oradan da eşeğe atladı.

“Oooh, yorulmuşum,” diye eşeğin yularına yapıştı. “De-

eeh…”

Eşek Mahmudun övdüğünden de iyiydi, at gibi gidiyor,

Mahmut arkasından zor yetişiyordu.

Öğleye doğru ormanın ilk ağaçlarına ulaştılar. Buralarda ağaçlar seyrek ve kısaydı. Bir pınarın başında durdular, Hürü Ana eşekten atlayarak indi. Mahmut onun huyunu iyi bildiğinden, onun ne eşeğe binişine, ne de inişine yardım edebiliyordu.

Pınar apak çakıltaşlarmın altından kaynıyor, dibine gün vurmuş suyun içinde küçücük küçücük balıklar ışıldayarak oradan oraya dolaşıyordu. Sular pınarın altında uzun, geniş bir çam oluktan dökülüyor, aşağıdaki dereye çamların arasından akarak gidiyordu. Yöreyi, mosmor açmış, diz boyu yarpuzların keskin kokusu, ılık güneşte biraz daha keskinleşerek dolduruyordu.

Hürü Ana dağarcığı sırtına bağlamıştı, onu oradan aldı, pınarın başına çöküp oturdular. Dağarcıktan kalın, kızarmış, yer yer de yanmış, dilim dilim kesilerek üst üste konmuş soğanlı kömbe çıktı.

Mahmudun ağzı sulanıp yutkundu. Derin derin, daha yeni ılımaya yüz tutmuş kömbenin kokusunu içine çekti:

“Ne güzel Ana,” dedi, “ne güzel kokuyor kömbe!”

Kömbeden bir parça aldı ısırdı. Hürü Anaya baktı, o yemi-yordu. Mahmut elindeki parçaya yumulmuş, dünyayı gözü görmüyordu. Karnını bir iyice doyurduktan sonradır ki, ancak yeniden Hürüye bakabildi, o daha ağzına bir lokma atmamıştı-

254

“Niçin yemiyorsun Ana?” diye sordu.

Hürü Ananın gözleri yaş içinde kalmıştı:

“Ben batayım ben,” dedi. “Hürü Anan batsın da şu kara topraklara gömülsün. Benim kömbe boğazımdan geçer mi ki, sen bilir misin hay oğul, hay Mahmutcuk, eşeği güzel yiğidim, İnce Memed de çok severdi soğanlı kül kömbesini. Ben de ona taa çocukluktan bu yana kömbe yapardım.

“Gene yaparsın Ana, üzülme.”

“Yaparım,” dedi Hürü, “üzülmem…” Pınara eğildi, dudaklarıyla sudan kana kana içti. “Kalk gidelim,” dedi. “Belki Allah bize İncemin izini gösterir.”

Mahmut önde, eşeği yedeğinde, en arkada da Hürü Ana, gene yola düştüler. Mahmut yol kıyısında iri bir kütük görünce eşeği çekti, gene onun önünde durdular, Hürü Ana kütüğe çıkıp eşeğe atladı. Eşeğin semeri yeniydi. Semerin üstüne Mahmut, daha yeni yapılmış bir pamuk minder atmıştı, Hürü Ana bu yüzden çok rahat ediyor, ikide birde de arkasına dönüp Mahmuda:

“Sana,” diyordu, “köye döner dönmez, bir çorap yapacağım ki İnce Memedime yaptığım çoraba da benzer.”

Ormanda on bir tane Yörük kadınıyla karşılaştılar. On birinin de çocukları işlemeli kırmızı kolanlarla sırtlarına bağlanmıştı.

“Durun hele kadınlar,” dedi Hürü.

Yörük kadınları durdular, eteklerinde kabuklu yeşil ceviz vardı.

“Bereketli olsun Yörük kadınları.”

“Sağ ol Ana,” dediler.

“Size bir sualim var, iyi düşünün de öyle konuşun. Siz, dün, ya da öncesi gün, ya da bir hafta, on gün önce burada bir at gördünüz mü, bir yağız at, eyersiz, dizginsiz, pusatsız, belle-mesiz, çırılçıplak…”

Kadınlar hiç konuşmadılar, bir süre ona, Kısacık Mahmuda baktıktan sonra ormanın içine kaçarcasına çekildiler gittiler. Hürü onların ardından bakakaldı. Sonra eşeğini tekmeledi:

“Deeeh!” Sesi sevinçliydi. “Gördün mü başımıza gelenleri, bu işin içinde bir iş var, İnce Memedim sağ… Yoksa biz atı sorunca onlar niçin kaçsınlar…”

255

Bundan sonra ormanda kime rastgelmişler, kime atı sor-muşlarsa, hepsi de onlara bu kadınlar gibi davranmışlar, önce onları tepeden tırnağa süzdükten sonra ormana kaçıp gözden ırayıp gitmişlerdi.

Hürü Ana artık kızmaya başlıyordu:

“Bu da ne, bu da ne, bu Yörükler dil bilmiyorlar mı, bunlar akıllarını mı oynatmışlar?”

İyi ki yağız atı soruyor Hürü Ana, bir de İnce Memedi sor-saymış, bunlar ne yapacaklarmış acaba?

“Nereye kaçıyorsunuz, nereye, ben adam yiyici değilim…”

Eskiden olsa, yüreğinde de acısı olmasa Hürü bunlara, kasıklarını tuta tuta bir güler, bir gülerdi ki aklı başından gidene

kadar.

Geceyi iri bir sedir ağacının altındaki pınarın başında geçirdiler. Kısacık Mahmut gece yarısı ormanın içine şöyle girivermiş, birkaç tane irice, yağlı, ağır kuşla gelivermişti. Oluğun alt başına, çimenlerin üstüne bir ateş yakmışlar, kuşları yolup yıkamışlar, tuzlayıp közlerde bir güzelce pişirmişlerdi. Hürü ömründe bu kadar yağlı, güzel kokulu, lezzetli et yememişti.

“Bre ocağın batmaya Kısacık, sen bu kuşları nasıl yakaladın?”

“Yakalarız biz Ana.”

“Bre Kısacık, bu kuşlardan bizim Dikenlidüzünde de var

mı?”

“Bizde de çok olur Ana.”

“Köye döner dönmez, senden bu kuşları isterim, hem de beş tane.”

“Ohhooo Ana,” dedi Kısacık, “istersen sana her gün on tane de tutarım.”

“İnce Memed eve geldiğinde de…” “O zaman elli tane iste Ana, şu benim gözümden.” Parmaklarını yaladıktan sonra, sırtlarını biraz ağaca verip kestirdiler. Eşeği az ilerdeki çalıya örklemişler, bol çimende o da iştahla yayılıyordu.

Hürü Ana uyandığında ay daha tepedeydi:

“Kalk yürü Kısacık,” dedi. “Uyan, yolcu yolunda gerek.”

Kısacık sıçrayıp uyandı.

256

“Yolcu yolunda gerek Ana, yolcu yolunda,” diyerek eşeğe eitti, onu çalıdan çözdü. “Bin Ana,” dedi.

Hürü güldü.

“Haydi, haydi tut ayağımdan bineyim. Bu gece yarısı binit kütüğünü nerede bulacağız.”

Gün burnuna ormanı çıktılar. Keven dikenlerine gün vurmuş, bir pembe ışık bulutu yamaçlarda savruluyor, tozukuyor-du. Ormanın üstünden de yer yer, yeşil, sarı dumanlar kalkıyordu.

“Baksana Kısacık, şu karşı dağın ardından bir duman yekiniyor gibi. Benim gözlerim iyi seçemiyor, ocak dumanı mı o, yoksa yekinen bulut mu?”

Kısacık sağ elini gözlerine siper edip baktı:

“Bu duman ocak dumanı Ana,” dedi. “Dikine tütüyor.”

“İyi.”

Eşeği tekmeledi.

Yemyeşil bir küçük koyağa indiler. Koyağın ortasından incecik bir su çakıltaşlarını yuvarlayarak akıyordu. Aşağıda, tek ağacın dibinde birçok kadın karartısı gördüler. Kadınlar ya yere çömelmişler, ya oturmuşlardı, buradan belli olmuyordu.

“Oraya gidelim.”

“Gidelim Ana,” diye eşeğin önüne düştü Kısacık Mahmut.

Onlar yaklaşınca kadınlar hep birden ayağa kalktılar.

“Selamünaleyküm kadınlar.”

“Aleykümselam,” dedi kendi yaşında bir kadın.

“Kolay gelsin, yunak mı yuyordunuz?”

“Yunak,” dedi yaşlı kadın.

Bunların Yörük kadınları olduğu uzaktan bile belli oluyordu. Başlarına taç başlık dedikleri işlemeli bir gümüş tas kapatıyorlar, onun da yöresini incik boncukla, zenginleri altınla, inciyle donatıyorlardı. Önlükleri de köylülerin önlüklerinden başkaydı. Çok renkli, çok işlemeliydi.

“Hangi obadan olursunuz?”

“Sarıkeçili,” dedi Yörük kadını.

“Ben de Hürüyüm, bu da Kısacık Mahmut. Ben büyüttüm bunu, yani bu da benim doğurmadığım oğlumdur.”

Kadınlar gülüştüler.

257

“İkimiz de şu aşağıdan Değirmenoluk köyünden oluruz. Size bir şey soracağım ama, kaçmayacaksınız, sorduğum şeyi duyunca herkes başını alıp yitiyor da…”

Kadınlar gene gülüştüler.

Biraz önceki, iriyarı yaşlı kadın:

“Belki biz de kaçarız. Sen bize de hiç sorma istersen.”

“Sormasam olmaz.”

“Sor öyleyse bacı, belki de kaçmayız.”

“Siz buralarda yağız bir at gördünüz mü, dün ya da öncesi gün, ya da on günden bu yana. Yağız, görkemli bir at, azıcık deli. Kimse onu yakalayamaz, kimse onu vuramaz. Bir kişiden başka, kimse onun üstüne binemez. Bir yerlerde başıboş gezer durur.”

Az önce konuşan yaşlı Yörük kadın:

“Ben de kaçıyorum bacı,” dedi. “Kusura kalma. Böyle bir şeyi ne sen bize sordun, ne de biz sana bir şey söyledik. Sağlıcakla kal.”

Gerçekten de ormana aşağı yürüdü gitti.

Hürü eşeğinden indi, bir yere sekilenip konuşmaya başladı. Kadınlar orada, suyun başında taş kesilmişler çıt çıkarmıyorlardı. O konuştukça ötekiler biraz daha başlarını önlerine eğip susuyorlardı. Hürü de bendini yıkmış sel gibi konuştukça konuşuyordu.

En sonunda yoruldu, dayanamadı:

“Abooov, analarım,” dedi, “siz de ne biçim kadınlarmışsı-nız, altı üstü bir at, varın söylemezseniz söylemeyin! Biz o atı görmedik deyin ne olur.”

Ayağa kalktı, kadınlara tepeden, küçümseyerek baktı, Mahmut eşeği onun önüne kadar getirmişti, öfkeyle bindi.

“Bunda bir iş var Mahmut,” dedi.

“Var Ana.”

Koyağı yukarıya çıktılar. Uzakta sivri, çakmaktaşındanmış gibi ipileyen bir kayalık gözüküyor, kayanın altına doğru bir yerden göğe uzun dumanlar ağıyordu. Sarı yeşil bir çalılığı geçince alt çukurun içinde küçük bir koyun sürüsü gördüler. Sürüyü küçük bir kız çocuğu otlatıyordu, on, on bir yaşlarında.

Hürü Ana kız çocuğunu görünce:

258

“Mahmut,” dedi, “baksana şuna, şu kız çocuğuna, onun yanına gidelim.”

Kızın yanına indiler, sürünün genç köpeği hışımla onları karşıladı. Küçük kız hemen köpeğin önüne geçti.

“Benim küçücük kızım,” diye eşekten indi Hürü, “sırma saçlı da çimeni yeşil gözlüm. Benim bu güzel, kırk örgülü saçlı da elma yanaklım Sarıkeçili oymağından olur, öyle mi?”

Utangaç kız, pespembe yanakları kızararak:

“Biz Sarıkeçiliyiz,” dedi.

“Kurban olam senin güzel dillerine, ne güzel de konuşuyor benim gül kızım. Sen kimin kızı olursun, benim sürmelicem?”

“Aslanoğlanın kızıyım.”

“Ben bilirim Aslanoğlanı.”

“Sen gördün mü babamı?”

“Görmez olur muyum hiç, bizim evimize gelir, bana Ana der. Kocaman, çimeni yeşil gözlü bir adam.”

“Sen şakacıktan söylüyorsun, değil mi teyze, benim babam küçücük.” Kısacık Mahmudu gösterdi. “İşte bunun kadar.”

Hürü hemen toparlandı:

“Ya, ya, şakacıktan söylüyorum.”

Utangaç kız sıkılmış, yüzü ter içinde kalmıştı.

“Ben de kızıma neler getirdim, Aslanoğlanın kızına. Senin adın neydi hele?”

“Fatmalı.”

“Yaaa, ben de güzel Fatmalıma nar getirdim ki, bal akıyor içinden… İncir getirdim ki, kendi elimlen kuruttum. Mahmut!”

Mahmut eşekten bir kocaman narla, bir avuç incir almış getiriyordu.

“Al kızım al!”

Kız utanıyor, zırıl zırıl da terliyordu. Sonra birden gülmeye başladı, gülerek:

“Ben de seni tanıyorum teyze,” dedi.

“Teyzen sırma saçlarına kurban olsun,” diye onun saçlarını usul usul okşadı Hürü. “Ye, ye bakalım incirleri.”

Kız bir ona, bir Mahmuda baktı, sonra da sırtını onlara dönüp ağzına bir incir attı. Döndüğünde gözleri ışılıyordu.

Az öteye çekilip düzlüğün yamacına yan yana oturdular.

259

Kız bir yandan incirleri atıştırıyordu. Bir Hürüye sevgiyle, gözleri parlayarak bakıyor, bir atıştırıyordu. İncirleri bitirdikten sonra:

“Bu narı çadıra götürsem de Müslüme versem olur mu teyzem? Ben yemesem de Müslüm yese. O hasta da…”

“Mahmut, bir nar daha getir.”

Mahmut bir nar daha getirdi kıza verdi. Kız sevincinden uçuyordu.

“Bunu da evde kesip yesek olur mu? Anam babam da yer.”

“Olur,” dedi Hürü onun saçlarını okşayarak. “Olur güzel kızım, Fatmalım benim.”

Küçük kız ona minnetle baktı, sırtından dağarcığını çıkardı, iki narını da güzelce dağarcığa yerleştirip yeniden sırtına bağladı.

“Müslüm hasta,” dedi.

“Müslüm senin kimin olur?”

“Ağam olur,” dedi. “Onu hasta etmişler. Sen buralarda ne arıyorsun teyze?”

“Bir at arıyorum,” dedi Hürü Ana. “Bir at, kara, yağız… Güzel bir at arıyorum. Sen buralarda öyle bir at gürdün mü hiç?”

“Gördüm,” diye heyecanlandı Fatmalı, yüzü de yeniden kızardı. “Görmez olur muyum hiç, o at işte… Her gün uçarak gelir, şu kayanın tepesine konar, orada hiç kıpırdanmadan durur. Yaaa, bir de kuyruğunu sallar. Sonra kartallar gelince, kartallar da onun üstünde çok çok dönünce o da ışığa karışır gider.” Birden kuşkulandı, gözlerini Hürünün gözlerinin içine dikti uzunca baktı. “Sen o atı niye arıyorsun teyze?”

“Oğlumun atı da, oğlum da…”

“Sen yalancıktan böyle diyorsun, değil mi teyze?” diye gü-lerekten sordu Fatmalı. Daha öyle gözlerini Hürünün gözlerine dikmiş kuşkuyla bakıyordu. “O atın hiç sahibi yokmuş ki. O at cinli bir at imiş. Diyorlar ki o Köroğlunun Kıratı imiş. Babam diyor ki Köroğlunun atı hiç ölmez imiş. İşte bu yaşlanınca böyle kara olmuş. Babam diyor ki Köroğlunun o hiç ölmeyen atı, yaaa… Babam diyor ki dondan dona da girer imiş.”

“O ata birisi biniyormuş,” dedi Hürü Ana.

260

“Yok, yok,” diye telaşlandı Fatmalı. “Olur mu hiç? O at var ya, çok yıllardan beri, ben doğmadan önce, babam da doğma-mışmış, sen benim dedemi biliyor musun, ak sakalı var, nah bu kadar.” Kollarını açtı. “İşte böyle bir kucak… Bu at o doğmamışken bile bu kayalığa gelirmiş, orada da öyle dururmuş. Kartallar onun can düşmanıymış, kartallar gelince de o kaçarmış. Yaaa…” Daha kuşkuyla bakıyordu Hürüye. Sonunda gülerek: “Yalancık,” dedi, “sen o atı aramıyorsun. Benim ağam Müslü-mü dövdüler de o hasta şimdi. Ben de onun yerine çobanlık ediyorum.”

“Kim dövdü?”

“Kim dövecek, Kertiş Ali Onbaşı… Sen biliyor musun teyze, o Kertiş var ya, bir döverse adamı kemiklerini kırıyormuş. Müslümü bir dövmüş, bir dövmüş…”

“Niye dövmüş ki?”

Fatmalı elini çenesine dayadı, başını önüne eğdi, bir süre böylece düşündükten sonra Hürüye baktı, gene başını eğdi önüne.

“Niye dövmüş ki onu?”

Fatmalı gene ona karşılık vermedi. Sanki soruyu hiç duymamıştı. Birden başını kaldırdı, karar vermişti, gözleri sevinçten parlıyordu.

“İnce Memedi sormuş” dedi. “Sen İnce Memedi biliyor musun?”

“Hunim,” dedi Hürü, elini başına götürdü, “öyle bir adı duymuşluğum var.”

“Sen yalancıktan söylüyorsun,” dedi Fatmalı. “Ama ben gene de sana konuşacağım.”

“Senin sırma saçlarına kurban olsun Hürü Ana.”

“Senin adın Hürü değil mi?”

“Hürü…”

Bir süre de bunu düşündü Fatmalı, elini çenesine koyarak.

“Müslüm ne yapmış?”

“Müslüm de İnce Memedi görmedim demiş. Onu gene dövmüşler. O gene söylememiş. Mahsustan, yalancıktan söylememiş. Çok dövmüşler, kemiğini de kırmışlar, Müslüm gene de söylememiş. Sonra da köpeğini öldürecek olmuşlar, Müslüm

261

de, işte o zaman, gene yalancıktan İnce Memedin yerini söylemiş. Müslüm İnce Memedin yerini…”

Dudaklarını ısırarak sustu.

“Sonra ne olmuş Fatmalım?”

“O kırbaçlı adam var ya, İnce Memedin Hatçesini öldüren… İnce Memed de onu öldürecekmiş…”

“Eli kırbaçlı?”

“Hah, işte o, Müslüm İnce Memedin yerini ona söyleyince, gene de itini öldürmüş. Müslüm yaralarına, hastalığına ağlamıyor da gece gündüz itine ağlıyor. Yaaa, Müslüm onları şaşırtmış. Müslüm o kadar kötek yedikten sonra İnce Memedin yerini söyleyince… Onlar da inanmışlar.”

Sonra Fatmalı birden öfkelendi:

“Ben hiçbir şey bilmiyorum,” diye bağırdı. “Ne biçim bir Hürüceymişsin sen…”

Ayağa fırladı, dağarcığına davrandı, “Al, al istersen narlarım da,” dedi. “O at deli… İnce Memed yok. Onu Bakırgediğin-de vurdular, sen duymadın mı?”

“Yok güzel kızım yok,” diye ayağa kalktı Hürü Ana. Hemen de eşeğe binip sürdü. Biraz uzaklaştıktan sonra geriye dönüp: “Sağlıcakla kal, benim gül yüzlüm,” deyip eşeği tekmeledi. “Sana, verdiğin güzel muştundan ötürü neler, neler alacağım, sen hele azıcık bekle.” Bu son sözleri Fatmalı duydu mu, duymadı mı, aldırmadı. Fatmalı küçük köpeğiyle birlikte olduğu yerde durmuş kalmış onların gidişlerine bakıyordu.

İkindiye doğru kayalığın yanına vardılar, önlerindeki tümseği dönünce Yörük çadırları gözüktü. Yolda hiç konuşmamış-lardı. Fatmalı kız birçok şey söylemişti ama, dilinin altında da birçok şey vardı.

“Söyle bakalım Kısacık, İnce Memedi bulabilecek miyiz?”

“Vallahi bilemem Ana,” dedi Mahmut. “Şu küçük kıza bak, o bile kök söktürdü bize. Bunların çok sıkı ağızlı olduğunu bilirdim de bu kadar oldukları aklımın ucundan bile geçmezdi.”

“Gene de İnce Memedin yolunu doğrulttuk. Şimdi kime gidelim, obanın Ağasına mı, yoksa Aslanoğlanın çadırına mı?”

“Battal Ağaya gidelim daha iyi.”

262

“O çok iyi bir adam imiş. Sarıkeçilinin büyük başı da o imiş- Onu çok eskilerden bilirim.”

Aşağıya indiler. Kara kıl çadırlar, koyağın her iki yanına, ortadan akan suyun kıyısına karşılıklı sıralanmışlardı.

“Şu çadır olacak Beylik çadırı, bak Mahmudum, beş direkli. Yanında da derimevi. Mademki derimevi var Beylik çadırının yanında, bu ev her obada olmaz, biz de orada kalırız.”

Beş direkli çadıra yaklaşırlarken Mahmut uzaktan bağırdı:

“Battal Ağa, Battal Ağa köpeklere sahip olun, tanrı konu-gu…

Dışarıya çok uzun boylu bir adam çıktı:

“Buyurun, buyurun,” diye bağırdı. “Köpekler bağlı…”

Hürü Ana beş direkli çadırın kapısında eşekten indi. Çadırdan birkaç kişi daha çıkmıştı konukları karşılamaya. Gençten birisi eşeğin yularını tutup çadırın köşesindeki kazığa bağladı. Mahmut gidip eşekten bohçayı, heybeyi, öteki öteberileri aldı getirdi.

“Hele içeriye buyurun.”

“Sen Battal Ağa mısın, Sarıkeçilinin soylu Beyi?”

“Battal benim.”

“İyi,” dedi Hürü Ana, içeriye girdi.

Çadırın içi çok görkemliydi. Hürü Ana şaşırdı, ağzı açık baktı kaldı. Böyle kilimleri, çuvalları, keçeleri, çadır direklerini, böyle eğmeleri şimdiye kadar hiçbir yerde görmemişti. Hor-zumlu oymağı Beyinin çadırı bile böylesine görkemli değildi.

Onu ipekli bir döşeğin üstüne buyur edince Battal Ağa, kendine geldi, vardı döşeğe bağdaş kurdu oturdu. Ayakkabılarını daha eşiklikte çıkarmıştı.

“Abooov,” diye. güldü Hürü Ana, “demek daha böyle Yörük çadırı kalmış ha! Bana dedilerdi ki Yörükler bitti tükendi, fıkaraladı. Böyle bir çadırı görünce sevindim Battal Ağa.”

“Sağ ol bacım.”

“Benim adım Hürü. Adımı hiç duydun mu Battal Ağa?”

Adam sıkıldı, ellerini uğuşturdu, tel tel uzun sakalı sallandı.

“Senin adını duymadım bacı,” dedi sonunda da.

“Bana Değirmenoluk köyünden Hürü Ana derler. İnce Memedin Hürü Anası benim işte.”

263

Battal Ağa epeyce yaşlı görünüyordu, çok da iyi giyinmişti. Açık kahverengi yün şalvar, dizleme çorap, kırmızı postal, en iyi Maraş manısmdan çizgili, yakasız bir mintan, belinde de bir Trablus kuşak… Parmağında da yeşil kaşlı, üstünde alkış kazılı altın bir yüzük…

Kokusu bütün çadırı doldurarak, bir kız elinde bir gümüş tepsi içinde kahveler getirdi, önce Hürü Anaya, sonra Mahmu-da, arkasından da Battal Ağaya tuttu. Sonra da, orada oturanlara fincanları sıradan dağıttı.

Kahveyi içerken Hürü Ana:

“Bana bak Battal Ağa, ben Sarıkeçiliyi iyi bilir, iyi tanırım. Sarıkeçilinin ününü namını çok duymuşluğum vardır.”

Sustu, çadırın içinde şöyle bir göz gezdirdi. Orta yerde bir çatalın üstünde irice bir şahin duruyor, çakmak çakmak gözleriyle fıldır fıldır Hürü Anaya bakıyordu. Ocağı batasıca kuş, diye geçirdi içinden Hürü Ana, benden ne istiyor ki bu, benimle ne alıp veremediği var ki… Her yan, çadırın içi çok değerli, her birisi bir Arap at, çift hörgüçlü bir deve eden değerli kilimlerle döşeliydi. Hürü Ana kilimci birisi olduğundan, onun üstüne kilim dokuyan yoktu şu koca Binboğalarda, ne Kürtte, ne Kürdis-tanda, ne de şol koca çöl Arabistanda, öyle söylerlerdi, Hürü Ana bile bu çadırdaki kilimlere hayran kaldı. Kırmızılar, sarılar, kahverengiler biribirine karışmış, çadırın içinde uçuşup yanıyordu.

Hürü Ananın gözleri işlemeli direklerden kilimlere, oradan şahine, oradan da Battal Ağaya gidip geliyordu.

Battal Ağa, Hürünün niçin susup çadırın içini inceden inceye gözlediğinin sebebini çaktı, odadakilere gözleriyle dışarıya çıkın, bunun gizli bir söyleyeceği var, dedi. Hürü Ana da bilirdi, bu gözlerle konuşmayı, eğer dil icat edilmemiş olsaydı, bu Yörükler gözleriyle gene şimdiki gibi, belki şimdikinden de daha iyi konuşurlardı, diye düşündü.

Adamlar ayağa kalkıp, Hürü Anaya hoşça kal deyip çıktılar.

Onlar çıkınca Hürü Ana gözlerini Battal Ağaya çevirdi, bakışlarını onun üstünde bir süre tuttu.

“Bu çadırlar yedi direkli olur Battal Ağa, bunun iki direği nerde?”

264

Güldü. Battal Ağa da güldü, çok yakışıklı, güzel, taa içten, sıcacık gülen bir adamdı. Çimeni yeşil gözleri büyüktü, dünyaya sevgiyle bakıyor, onun gözlerinden yayılan sevgi, sıcaklık, güzellik dünyayı bir anda sarıveriyor, onun yanma gelen insan sevgiyle, sıcaklıkla yunup arınıyor, içinde kinden, hasetten, kıskançlıktan, cümle kötülüklerden hiçbir şey kalmıyordu. Böyle insanlar var bu dünyada, diye düşündü Hürü Ana, onun gam-zeli yanaklarına, yüzündeki derin çizgilere, kırmızı tel tel uzun sakalına, çıkık elmacık kemiklerine, uzun yüzüne bakarken. Böyle bir yüzü gören, adam öldüremez, hiçbir yaratığa kötülük yapamaz, yoksulun acısına dayanamazdı.

“Hürü bacım,” dedi Battal Ağa, “artık bizim gücümüz yetmez oldu yedi direkli çadıra. Yedi direkli çadırı taşımak için dört deve gerek. Bizde ne deve kaldı, ne de Arap atı… Bizi bitirdiler Hürü bacım, bizim iflahımızı kestiler. Çadır da beş direğe indi. Gelecek yıl üç direğe, ötekisi yıl da bir direğe inecek…”

Yüzü hüzünlenip sakalı titredi, güzel, çimeni yeşil gözleri de dumanlandı. Ve sustu, artık konuşamazdı bir süre, çok dertliydi Battal Ağa, kendini tutmasa, şu yaşlı kadının önünde yerlere kapanıp hüngür hüngür ağlayacaktı.

O konuşmayınca Hürü başladı. Battal Ağanın haline çok yüreği yanmıştı. Çukurovada onların başına şu yeni yetme Ağaların neler getirdiklerini biliyordu.

“Yaa kardaşım, Battal Ağa kardaşım, başınıza gelenleri biliyorum. Eskiden yayla dönüşü Yörükler Dikenlidüzüne konarlardı. O zaman o dinsiz Abdi Ağa yoktu, onun babası zamanında. O gavur Abdi Ağa, sen de bilirsin ya, etek etek para aldı da Yörüklerden, ondan sonra onlar da konmaz oldular Dikenlidüzüne.”

Yörükler konduklarında Dikenlidüzü bir seyran yerine dönerdi. Yeşil atlas, kutnu kumaş giymiş, başı altın varaklı Yörük kızları salınırdı düzlükte. Yüzlerce kız, delikanlı bir arada semah dönerlerdi. Mengiye belki bin kişi dururdu, kadın erkek, insanların güzel seslerinden dağlar dalgalanırdı. Büyük toy düğünler kurulur, günlerce şölenler sürerdi. Yeğin atlarla cirit oynarlardı. Buradan Alidağmın dibine kadar koşan atlar, dağın yöresini bir günde döner gelirlerdi. Dönen döner, dönemeyen

265

atlar çatlardı. Yüzlerce Dede gelirdi sedefli sazlarıyla Dersim dağlarından, Orta Anadolundan, Kazdağından, Hacıbektaşı Velinin Suluca Karahüyüğünden. Gece sabahlara kadar sazlar çalınır, ulu destanlar söylenirdi.

“İşte ben bu günlere yetiştim Battal Ağam. Ne yapalım, işte bu günlere de kaldık. Devir döndü Battal Ağam, insan azgm-laştı. İnsan insanlıktan çıkıştı. Bundan sonra biz iflah olur muyuz ola? Bundan sonra herkes kendini düşünüyor. Eskiden bir tek insanın tırnağına taş değse, bir oymağın, bir aşiretin, bütün şu dünyadaki insanların yüreğine değmiş gibi olur, herkesin yüreği sızlardı. Şimdi ya, şimdi herkes biribirisinin ölüsüne basıp geçiyor, basıp geçiyor, basıp geçiyor.”

Hürü Ana boşanmış, coşkun bir sel gibi, öfkelenmiş konuşuyordu.

Çok konuştu, çok ilendi, çok köpürdü, en sonunda öz konuya geldi:

“Hay Yörükler Yörükler,” diye başladı. “Hay Aydınlılar Aydınlılar, hay Sarıkeçililer Sarıkeçililer sizin kulunuz kurbanınız olayım, sizin eskiden yedi direkli çadırlarınız olurdu içi padişah sarayları, otağları gibi. Arap atlarınız olurdu ceren kovan. Tor şahinleriniz olurdu, her birinizin elinde gökte uçan turnayı, toyu kapan… Hay Yörükler Yörükler, sizin eskiden sofralarınız yerden kalkmazdı, bir ay, iki ay… Hay Sarıkeçililer Sarıkeçililer, size kanlılar, katiller sığınırdı, padişah gelse, yer götürmez orduyla üstünüze atılsa, siz, hepiniz kırılırdınız da, size sığınmışı gene kimseye vermezdiniz. Siz böyle bir soy, böyle bir kavimdiniz. Göl yerinden su eksik olmaz Battal Ağa. Söyle bana…”

Battal Ağa güzel, aydınlık, çimeni yeşil gözleri, apak inci gibi dişleriyle gülüyordu.

“Bir dileğin olacak senin bizden Hürü bacı, söyle dileğini, korkma, ne ise dileğin, can baş üstüne.”

Hürü Ana oturduğu yerden şöyle bir doğruldu dikeldi:

“Ben İnce Memedin Hürü Anasıyım. Beni iyi dinle, Hacı-bektaşı Veli donlu Battal Ağa, bak şunu…” Eliyle orada yumulup kalmış Kısacık Mahmudu gösterdi. “İşte bunu bir yaşındayken, anası öldü de ben aldım büyüttüm. İnce Memedin anası ölmediydi ya, ona da çok emeğim geçti. Ben onun bu sebep-

266

ten dolayı öz bir Hürü Anasıyım. Kurban olayım sana güzel gözlü, gül yüzlü Battal Ağam, bana İnce Memedimden bir haber ver.”

“Ben ondan sana nasıl haber vereyim Hürü bacım, o dağda gezen bir eşkıya.”

“Bak, beni kandırma Battal Ağam, ben onun izini süre süre aldım buraya kadar getirdim. Şu aşağıda atından inmiş. Söyle bana Battal Ağam, ben onun öz anasıyım, analık batsın yüreğim yanıyor, sen ondan bana haber söyle, o ölü mü inmiş atından, diri mi?”

Gözlerini Battal Ağanın gözlerinin içine dikmiş, alnında domur domur olmuş terler, bekliyordu.

“Ölü mü, diri mi?”

Battal Ağanın yüzünden durmadan ikircik gölgeleri geçiyordu.

“Söyle ala gözlü Battal Ağam, ben onun anasıyım, diri mi, ölü mü?”

“Diri,” dedi Battal Ağa çok düşünceli, ikircikli bir yüzle. “İnce Memed diri Hürü Hatun.”

“Yaralı mı?”

Battal Ağanın güzel gözleri hüzünlendi. Yüzündeki sevinç bir anda yitip gitti.

“Yaralı,” dedi, “hem de o ağır yaralı bacım.” Sesi yumuşacık, bir ağıt yakar gibi acımaklıydı.

Hürü gene dikleşti:

“Canını sıkma koca Battal,” dedi, “analar daha nice İnce Memed doğurur, daha… Hiç sen üzülme ona. İnce Memeddir bu, ölür ölür dirilir. Hazreti Ali gibidir. Mehdi örneğidir o. Hiç cerrah merrah getirdiniz mi?”

“Getirdik,” dedi Battal Ağa.

“Onu görmeliyim. O beni, Hürü Anasını görünce düzelir.”

“Onu bugün göremezsin. Bana bile söylemiyorlar yerini. Onun yerini bir tek kişi biliyor, o da bizim Temir.”

“Eşkıya Temir mi?”

“Eşkıya Temir,” dedi Battal Ağa.

“O beni tanır, onu hemen çağırt bana koca Battal.”

“Burada yok. Yarın sabaha kadar sabredeceksin.”

267

Başka çare yoktu, Hürü Ana sabredecekti. Battal Ağa ayağa kalktı, öteki odalara geçti. Onun oraya gitmesiyle de bir sürü kadın, kız, gelin, çocuk Hürünün yanma geldiler, ona hoş geldin deyip elini öptüler.

Akşam yemeğinde sac kavurması, pirinç pilavı, petekli balla ağız yediler.

Çadırın en son odasında ona yatak yaptılar. Hürü Ana ömründe hiç bu kadar yumuşak bir yatakta yatmamıştı. Başını yastığa koyar koymaz uyudu. Çok yorulmuştu.

Sabahleyin çan sesleriyle, bir hayhuyla uyandı ki dipdiriydi. Çarçabuk giyindi orta odaya geçti. Battal Ağa cezveyi ateşe sürmüş onu bekliyordu, gülerek karşıladı:

“İyi uyudun mu Hürü bacım? Hele bir kahvaltı et de, seni bekliyorlar geceden bu yana. Senin Mahmut Efendi burada kalacak.”

Oturdular, sofra hazırdı. Bir tasta da süt dumanlanıyordu. Tatlı bir taze ekmek, süt kokusu doldurmuştu çadırı. Ortada üstü ayran kabarcıklı bir tereyağı topu duruyordu. Bazlama el yakacak kadar sıcaktı.

“Hele bir kahve içelim seninle karşılıklı.”

Battal Ağa kahveyi kendi eliyle koydu onun fincanına.

Konuşmadan kahveyi içip kahvaltıyı yaptılar.

Hürü ayağa kalkıp:

“Yolcu yolunda gerek, öyle değil mi Ağam?” dedi.

Battal Ağa hep gülüyordu.

Dışarıya çıktılar, dişlerine kadar silahlanmış, başında mor püsküllü bir kırmızı fes, ilk bakışta, sarı posbıyıkları göze çarpan kısa boylu birisi, elinde görkemli, Çerkeş eyerli bir atla onu bekliyordu.

“Bu işte Temir,” dedi Battal Ağa içini çekerek. “Benim emmim oğlu olur. Güvenilir adamdır.”

Temir, Hürü Anaya yaklaşıp onun elini öptü.

“El öpenlerin çok olsun oğlum Temir.”

“Temir senin gözlerini bağlayıp öyle götürecek seni gideceğin yere, kusura kalma,” diye özür diledi ondan Battal Ağa.

Binek taşma kadar gittiler. Hürü Ana taşa bir atlayışta çıktı, Temir de üzengiyi tutmuştu, ata usta bir binici gibi bindi.

268

Battal Ağaya:

“Sağlıcakla kal,” diyerek yola düştüler, develerin, koyun, keçi sürülerinin, at gibi iri, boynu tohtlu köpeklerin, güzel giyimli kadınların arasından geçtiler. Her çadırın önünde de bir çatalda tünemiş bir şahin vardı. Bir hayhuy içinden, çocuk ağlamaları, çoban bağırmalara arasından geçerek obayı çıktılar. Aydınlı Temir atın önünden yel gibi gidiyordu. Yemeden içmeden, bir an olsun dinlenmeden bir suya vardılar, onun arkasından da yapraklan altına kesmiş bir ormana girdiler. Temir ne arkasına bir kere dönüp bakıyor, ne de bir tek sözcük konuşuyor, gittikçe de hızlanarak atın önünden gidiyordu. Ormanı çıktılar, bir dümdüz, göz alabildiğine uzanan bir çayırlığa düştüler. Burada her şey öylesine yeşildi ki, gökyüzüne bile aydınlık bir yeşil vurmuştu. Çayırlığı geçmek epeyi bir zaman aldı. Atın önündeki Temir fesinin püskülleri rüzgarda uçuşarak uğunup gidiyordu. Derin bir çukura indiler. Çukuru çıkınca, kayaları çakmaktaşından çok yüksek, sarp bir dağla karşılaştılar. Kayalığın dibinde çok ulu bir sapsarı kesilmiş ağaç gürüldüyordu, onun dibinde durdular.

Aydınla Temir atın yanma gelerek:

“Hürü Ana, kusuruma bakma benim, gözlerini bağlayacağım,” dedi utanıp sıkılarak. Cebinden ipekli, köşelerine mavi menekşe işlenmiş bir büyük mendil çıkardı. “Al Ana,” dedi, “bununla gözlerini bağla. Sıkıca bağla ki, hiçbir yanı göremeye-sin. Bizim göreneğimiz budur. Eşkıyaların…”

Hürü Ana gülümseyerek, kendi elleriyle, içinden eşkıyalara, özellikle, şu kendini bir şey sanan Aydınlı Temire söverek kendi elleriyle kendi gözlerini bağladı.

Temir atın dizginini tuttuktan sonra:

“Ana,” dedi, “sen dizgini bırak da eyerin kaşına yapış.”

Hürü onun dediğini yaptı. Temir atı çekti götürdü.

Çekerim, diyordu Hürü Ana, her bir şeyciği de çekerim… Kör gibi de şu sarı bıyığına itlerin işediği Temirciğin de peşine işte böyle düşerim. Oğlum için, şahinim için, gül yüzlüm için değil mi, benden ne isterlerse onu yaparım. Şimdiye kadar gözü bağlanmamış Hürücenin gözlerini bağlayanlar, bana güvenmeyenler alacağınız olsun. Bundan sonra da ben Hürüce karıy-

269

sam, bunu, bu bana yaptığınızı fitil fitil burnunuzdan getirmez miyim, ulan sümüklü Temir! Ben kimim, ben kimim, sen beni biliyor musun sümüklü Yörük, ötürüklü Temir, ben böyle gözü bağlanacak bir kişi miyim, o İnce Memedi de bir gözüm görürse, ben de ondan bunu sormaz mıyım, onun ağzına şu parmaklarımı takıp da yırtmaz mıyım, o köpeğin… İnce Memed olmuş da daha dünkü çocuk, Sefil İbrahimin oğlu, benim gözlerimi kapattırıyor, bana güvenmiyor da… Ulan hırpo, sen neci, neci oluyorsun da bana bunları ediyor, başıma bu işleri açıyor da, beni şu dağları görmekten mahrum ediyorsun? Şimdi şu kör gibi gözlerim seni görünce sen de öpmek için elime sarılacaksın değil mi, seni şu Hürücenin o gül ellerine seni ben kurban etmez miyim ben! Beni o candarmalar yakalayacaklar da, senin yerini benden öğrenmek için beni dövecekler de, ben de İnce Memed işte şurada, şurada diyeceğim, öyle mi? Öyle mi benim aslan yavrum, öyle mi şahin yiğidim, öyle mi benim deli atın binicisi sıçanım, adam mı oldun sanıyorsun bir kötücük Abdi Ağayı öldürmekle, kendini Köroğlu mu sandın serçe yürekli Ali Safayı gece uyurken vurmakla? Ulan ben Durmuş Alinin avradı, yedi köyün Hürü Anası Hürüce değil miyim, ulan benim derimi yüzseler de candarmalar, düşmanlarımız, ben değil senin yerini şu bıyığına itler sıçası Temirin bile yerini söyler miyim, etimi didik etseler de, kellemi süyenlere geçirip köy köy dolaştırsalar da, gözlerimi oysalar, daha iyi olmaz mıydı… Bundan sonra hay İnce Memed, sen benim yüzüme nasıl bakacaksın, ben senin yüzüne nasıl bakacağım, hay dört kitaptan kovulmuş kafir, zındık İnce Memed! Dilim varmıyor, dillerim çü-rüsün inşallah, sen, sen, sen Topal Aliden de kötü bir yaratıksın, ondan da ikiyüzlü bir domuzsun.

Şu anda gözlerindeki bağı çözüp gerisin geri köye dönmek, bir daha da o İnce Memedin adını ölünceye anmamak istiyordu ya, yapamıyordu.

Çok sarp bir yola düşmüşlerdi, bunu atın ayağının altından aşağılara doğru akan taşlardan, bir de atın durmadan tökezlemesinden biliyordu. Eyer kaşına sıkı sıkıya yapışmıştı-Öndeki Temirin atla birlikte körük gibi soluduğunu duyuyor, geber, geber, gözlerimi bağlayan pis Aydınlı geber, diyordu.

270

Şu sağ yanda derin bir uçurum olsa, atın da ayağı kayıver-se, Hürü de atla birlikte yuvarlansa gitse uçurumun dibine de paramparça olsa, sen de gelsen hay İnce Memed, uçurumun dibinde onun kanlı ölüsünü görsen, uçuruma inemeyip onun ölüsünü bile kaldıramasan, kartallar da gelip üleşini parçalasa-lar, o zaman ne yaparsın sen İnce Memed? De bana, söyle bana, zil takar da anam ölmüş, diye ağlar mısın, hiç de ağlamazsın, o seni doğurmaz olasıca Dönenin öldüğünü sana ben söyledim de ağladın mıydı?

Geldiğine bin pişman olmuştu. Bu Sefil İbrahimin oğlundan da hayır mı çıkardı… Öfkeden sonunda o hale geldi ki, şurada, şu sümüklü pis Yörükten utanmasa oturup hüngür hüngür ağlayacaktı.

Temirse at üstündeki yaşlı kadının homurtularını duyuyor, arada çırada da,dönüp baktığında onun gerilmiş, öfke içindeki yüzünü görüyor, onun öfkesine bir anlam veremiyordu.

Öfkeden eyere öylesine sıkı sıkıya yapışmıştı ki Hürü Ana, kaskatı kesilmişti. At bir yerde durunca bir uykudan uyanırca-sına gfeildi.     #

“Geldik Ana, gözlerini aç…”

Hürü var öfkesiyle bağırdı gözlerini açarken:

“Gelmez olaydık… Ben ona şimdi yapacağımı bilirim.”

Temir onu attan indirmek istedi.

“Yaklaşma bana, sürme elini. Ben kendim inerim.”

Attan atlayıp, kapısında silahlı babayiğit bir kişi duran mağaranın büyük ağzından hışım gibi içeriye daldı. Dalmasıyla mağaranın ortasında zınk diye durması, ardından da onun üstüne atılıp kucaklaması bir oldu.

“Memedim, yiğidim, aslanım, yavrum, nasılsın?”

Memed gözlerini açtı, gözlerini sevecenlikle ona dikti, baktı, gülümsedi:

“Çok şükür dünya gözüyle seni gördüm ya Ana,” dedi, bundan sonra ölsem de gam yemem. Bütün istediğim buydu. Allahıma hep yalvarıyordum, Anamın yüzünü bana göstermeden öldürme, diyordum. İşte Allah da…” Gözlerinden boşanan iki damla yaş yanaklarına doğru akıyordu.

“Sus, köpek,” diye bağırdı Hürü. “Anan sana kurban ol-

271

sun. O nasıl bir söz ki senin ağzından çıkan, suuus! Susmazsan, böyle avrat gibi, bebecikler gibi mızırdanırsan hemen şimdi buradan başımı alır da giderim. Göster, göster bana yaralarını benim gül yüzlüm.”

Memed gülümseyerek yaralarını gösterdi, yaraları güzelce sarılmıştı. Hürü ilk olarak onun yatağına bir göz attı, bu yatak dün gece yattığı yatağın tıpkısıydı.

“Yaraların sızlıyor mu?”

“Azıcık.”

“Demek ki çok sızlıyor.” Ayağa kalktı, mağaradan dışarıya çıktı, Temiri arandı, kapıdaki adama: “Nerede o Temir, hani benim gözlerimi bağlayan?” diye sordu.

“İçerde Ana,” dedi o iri adam gülümseyerek.

Hürü mağaraya geri döndü, Temir yatağın başucunda ayakta duruyor, dalmış düşünüyordu.

“Cerrah getirdiniz mi yavruma?”

Temir:

“Üç tane,” dedi, dışarıya yürüdü. Hürü Ana anlamıştı, o da onun arkasından dışarıya çıktı. Bir kayanın duldasına varıp

çömeldiler.

“Söyle Temir, oğlum iyi değil mi?”

Temir üzüntülü bir sesle:

“İyi değil Ana,” dedi.

“Cerrahlar ne dediler?”

“Kurşunları çıkaramadılar. Cerrrahlardan ikisi Yörükler-dendi. Birisi de şu aşağıdaki köyden.”

“Demek benim yavrum ölecek?”

“Onun orasını Allah bilir Ana.”

“Benim yavrum ölmeyecek. Onun orasını gene de koca Al-lahımız bilir ya, Hürücenin yavrusu düşman kurşunundan ölmez.”

“İnşallah Ana, Allah ağzından duysun Ana…”

Hürü içeriye girip Memedin başucuna oturdu, saçlarını, alnını okşamaya, onu öpmeye başladı. Onunla sıcak, yürekten, yumuşacık konuştu. Onu Memedin başında böyle görenler, bu tepeden tırnağa sevecenlik, sevgi kesilmiş kadının o olduğuna bir türlü inanamazlardı.

Memedin ateşi vardı ya, o kadar da değildi. Bir ara gözlerini açtı, Hür üye baktı, gülümsedi:

“Sen geldin ya, dünya gözüyle seni bir daha gördüm ya, artık iyileşirim.”

“İyileşeceksin,” diye sert, kesin konuştu Hürü. “İyileşme-rnek olmaz. Ben sana şimdi bir çorba pişireceğim ki…” Dışarıya çıktı, Temire:

“Çorba yapacak bir şeyleriniz var mı?”

“Her şey var Ana, ne istersen… Ama o ağzına günlerdir bir şey koymuyor ki…”

“Ben pişirirsem koyar. Sen şuraya bir ateş yak bakalım. Tencereyi de getir. Bol da nane topla şuralardan.”

“Buraya ateş yakılmaz ki anam.”

“Nedenmiş o?” diye çıkıştı Hürü.

“Dumanını görürler.”

“Mağaranın içinde de olmaz. Dumanı bunaltır oğlumu.”

Temir düşünüyordu.

“Düşünme o kadar, duman gözükmez bir yer bul.”

“Şurada küçük bir mağara/daha var, olur mu Ana?”

“Olur,” dedi Hürü. Sevinmişti. İlk olarak açılmış, yüzü ışı-mıştı. “Naneli çorba onu açar.”

Kollarını sıvadı, küçük mağarada oğluna özene bezene naneli bir çorba pişirdi ki, içen kaşığı da birlikte yutar. Hem de küçük mağaranın dışına bir damla duman salmadı, ne etti eyledi de…

Günlerdir ağzına bir lokma koymamış Memed kocaman bir sahan çorba içti.

“Demedim mi ben sana Ana, sen gelince ben iyileşirim…”

“İyileşeceksin.”

O gece sabaha kadar Memed inledi. Hürü uyumuyor, onun inlemelerini, soluğunu dinliyordu. Hasta iki üç kere de uyudu, hem de uzunca. İşte bu iyiye alametti ya, ateş, bir de inlemeler onun gözünü korkutmuştu. Sabah olunca Hürü bir güzelce çorba daha pişirdi, bu da yoğurtlu dövme çorbasıydı. Çorbanın içinde gene bol bol taze nane vardı. Memed bu sefer de çorbayı içti bitirdi.

Çorbadan sonra elini Memedin başına koydu, ateş öyle du-

272

273

ruyordu. Bu olmaz olası ateş… Buna bir cerrah gerekti ki, öyle böyle cerrah değil… Dışarıya çıktı, kapının ağzındaki bir taşın üstüne oturdu, düşünmeye başladı. Gün yeni doğmuş, dağların yamacına vurmuş, ortalığı bir ışık seline boğmuştu. Aşağıda, uzakta, ta Çukurovaya kadar uzanan ormandan dumanlar yekiniyordu. Mağaranın yanından akan gözün altı apaydınlıktı, ışılayarak küçücük balıklarla birlikte bulutlar geçiyordu ak çakıltaşlarının üstünden. Hürü bir ara orada suyun dibinde, bulutların üstünde kendi suretini görünce birden şaşırdı:

“Ocağı batasıca Hürüce karı,” dedi, “amma da kocamışsın.”

Oradan kalkıp başka yere oturdu. Ardından da Temiri çağırdı:

“Gel hele Temir.”

“Buyur Ana.”

“Bu oğlan şimdilik iyi ya, dayanıyor ya, böyle giderse uzun bir süre bu oğlan ölür.”

“Ne yapalım Ana?”

“Ben bir şey düşünüyorum. Kırkgözün Ocağı buraya çok mu uzak?”

“Epeyi uzakta Ana.”

“Sen Kırkgöz Ocağını hiç duydun mu?”

“Kim bilmez ki Ana…”

“Kırkgöz Ocağının postunda şimdi Anacık Sultan oturuyor değil mi?”

“O oturuyor.”

“Sen biliyor musun ki o Anacık Sultan yüreğinden yağlı kurşun yemişi, yüreği parça parça olmuşu kurtarır?”

“Herkes bilir Ana.”

“Kurşundan ölmüş ölüyü bile kurtarır. Kan ocağıdır o. Yeter ki bir yerden kan çıksın, Kırkgözün Ocağı onu sağaltmamış olamaz, görülmüş duyulmuş değildir.”

“Biz de düşündük Kırkgöz Ocağını, Battal Ağa da… İnce Memedi biz bu halde oraya götüremeyiz ki… Anacık Sultan da, o ocağın huyu öyle imiş, hiç yerinden kıpırdamazmış.”

“Ben onu kıpırdatırım.”

“Çok yaşlıymış o, belki de yüz yaşında, buraya nasıl çıkar ki?”

274

“Sen İnce Memedi aşağı indireceksin, olur mu, şu dağın dibine… Candarmalar daha başlarının telaşesindeler. Orada, aşağıda bir Yörük obasında… Ben Anacık Sultana gidiyorum. Sen beni Sarıkeçiliye şimdi hemen götür, şimdi… Memedin yerini Battal bilir değil mi?”

“Bilir.”

“Onu aşağı indir, ölürse de aşağıda ölsün, burada dağ başında boku bokuna değil. Benim yaptığım çorbayı ihmal etmeyin. Ona her gün sabah, öğlen, akşam bu çorbadan yapın. Başka bir şey isterse de verin.”

İçeriye girdi, uzun uzun Memede sarıldı, onu öptü kokladı:

“Ben gidiyorum oğul,” dedi. “Kırkgözün Anacık Sultanına gidiyorum. Ben dönünceye kadar dişini sık, dayan, ölme. Ben Anacık Sultanı alıp gelince, kirp der yaraların sağalır. Bir de seni ona afsunlatırım ki, sana kurşun değmez, değse de geçmez. Top bile işlemez sana Anacık Sultandan sonra… Dişini sık yavrum, dayan yiğidim. Şu fıkara, şu dünyada kimsesiz, elsiz ayaksız kalmış Hürüce için dayan, ölme, ben dönünceye kadar.”

Mağaranın kapısının önünde durmuş hayranlıkla, sevgiyle, içi ığıl ığıl ederek ona bakıyor, bir türlü adımını atıp da dışarıya çıkamıyordu.

“Allahım,” dedi, dudakları kıpır kıpır etti, ellerini havaya açtı, bir süre öyle tuttu. “Allahım, koca Allahım, adı güzel Mu-hammed aşkına, uzun kılıçlı Ali aşkına, Kırkgöz Ocağının bütün pirleri, ermişleri aşkına, oğlumu bana, fakir fıkaraya bağışla…”

Çıkarken onu bir daha göremeyecekmiş gibi dönüp dönüp baktı. Onun o gül yüzünü, ermişlere has o yumuşacık yüzünü gözlerinin içine, derinine, hiç unutmamacasına nakşediyordu.

Temir atı çekmiş kapıda onu bekliyordu.

“Oğlum,” dedi Hürü yalvarırcasına, “benim gözlerimi no-lursun bağlama. Ben İnce Memedin anasıyım, derimi yüzseler bile…”

Temir:

“Olur Ana,” dedi, onu kucaklayıp ata bindirdi.

Hürü ona şöyle atın üstünden eğilip baktı:

275

“Anan sana kurban olsun,” dedi. “Anan senin şu altm gibi yalp yalp eden güzel bıyıklarına hayran olsun. İyi ettin de gözlerimi bağlamadın. Şu senin yoldaşın Memed var ya, ölmeyecek…”

Şen şakrak, atını kayaların arasından sürdü. Sol yanma baktı ki, abooov, ucu bucağı gözükmez bir uçurum…

“Onu buradan nasıl çıkardınız yavru?”

“Sorma Ana,” diye içini çekti Temir.

Yokuş aşağı gidiyorlardı. Neredeyse at tepesinin üstüne dikilecek, Hürü de şu uçurumdan aşağı uçacaktı.

“Keski gözlerimi gene bağlasaydın!”

Gülüştüler.

276

Kırkgöz Ocağı orada, çakmaktaşından apak kayalıkların arasında, iri, yaşlan belirsiz ağaçların yanında, Türkmenin Horasandan geldiği yıllardan bu yana durup durur. Eski, çakmaktaşından örülmüş eve üç tane kemerli kapıdan girilir. Kapılar meşedendir ve sağlamdır. Üstüne türlü çiçekler, kuşlar, böcekler, Kurandan ayetler işlenmiştir. Her kapının işlemeleri arasında bir giz, bir afsun gizlidir. Bu ocak Horasandan bu yana bütün dertlere deva, hastalara şifadır. Yoksullar, düşkünler, başı dara gelmişler dertlerine çareyi bu ocakta ararlar. O ulu ağaçların altından apak da bir su kaynar, kayaları, köpürerek, gürül-deyerek dolandıktan sonra yamaçtan aşağılara doğru inanılmaz bir hızla taşlan oyarak iner. Kimileri, bu suyun, böyle sonsuz bir hızla akarken birdenbire olduğu yerde durduğunu, durmakla kalmayıp gözüne doğru aynı hızla gerisin geri aktığını gördüklerini söylerler. Toroslarda bunun böyle olduğu tartışılmaz, tartışmak imansızlığı, zındıklığı kimsenin aklından bile geçmemiştir şimdiye kadar. Bahar inince Kırkgöz Ocağının apak, çakmaktaşından keskin kayalıklı dağlarına, bir gece sabaha kadar kayalıklardan çatırdılar gelir, bu gece bütün kuşlar, böcekler, kurtlar, kaplanlar, bilcümle yaratık ayaktadır. Ve sabah açılınca, o sabah, gökyüzünde bir damla bulut bile olamaz, ortalığı göz kamaştıran bir aydınlık doldurur, bu aydınlıkta, bütün ak kayaları, geceleyin sarı çiçeklerin yararak çıktığı, bütün çatırtıların çiçeklerin kayaları yarma sesleri olduğu anlaşılır. Bütün dünya, yeryüzü gökyüzü, gürüldeyerek koşan su sa-

277

riya keser. Dünya ardından aydınlanmış san bir billur gibi şavklanarak döner. Güz gelince de bakarsın ki, o sarı çiçekler bir gecede yok olmuş gitmişler. Dünya gene sütbeyaza keser. İlk güz günlerinin gecesi gündüzü gene inanılmaz, lekesiz bir aklık içinde döner. Gökyüzü, toprak, ağaçlar, otlar, tekmil çiçekler apaktır. Uçan kuşlar bile apak olurlar. Bir gece gene dünya çatırdamaya başlar, dağlar sallanır, sabah olup da gün açınca insan şaşar kalır, bu sefer de ak kayalıkları mavi çiçekler yar-mıştır, her şey ince, yumuşak, dokunsan bozulacakmış gibi duran, uçuşan, sımsıcak bir maviye kesmiştir. O mavinin içine bir kere giren cümle dertlerinden, karanlığından, karamsarlığından sıyrılıp apaydınlık bir maviyle dolar, anasından doğmuş gibi olur. Ölünceye kadar da içi pır pır ederek, başına ne gelirse gelsin, ömrünün sonuna kadar, hiçbir insanın erişemeyeceği bir çocuksu sevinçle mutlu olur. Ölmeden, ömrünün her saniyesinde bir cennet coşkunluğunu, aydınlığını, sevincini yaşar. Buna erişmek, bu mavinin içine girmek, mavi sevincinin tapınmasını yaşamak o kadar kolay değildir. Zulüm edenler, insanları aşağılayanlar, kanlılar, hak yiyenler, sömürenler, çalışmamışlar, hazır yiyiciler buraya gelemezler, gelseler de bu mavinin içine giremezler, girseler de öylesine sevinemezler, yürekleri bir sevincin sıcaklığında, esrikliğinde, kendinden geçmişliğinde pır pır edemez.

Hürü Ana bir buçuk gündür yoldaydı. Altındaki at sağlamdı ve yanındaki delikanlılar da, birisi sağında, birisi de solunda ata ayak uydurarak, yorulmadan çevik yürüyorlardı. Coşku ve korku içindeydi. Coşuyordu, Kırkgöz Ocağına yüz sürecekti, korkuyordu, Kırkgöz Ocağının postunda oturan Anacık Sultan, İnce Memedi iyi etmeye yanaşmazsa… İşte o zaman ne yapardı bu Hürüce, elsiz ayaksız, kimsiz kimsesiz kalırdı. O dünyalar kaplanı oğulcuğu da gözlerinin önünde can çekişe çekişe ölürdü. İşte o zaman da haşa huzurdan Hürüce bu Kırkgöz Ocağına… Haşa haşa, dilleri çürüyesi Hürüce, bütün bunları sen nasıl aklından geçirirsin? Allah da biliyor ki, bütün kullan da biliyorlar ki Kırkgöz Ocağı kan ocağıdır. Kurşun yemişi ölüyse de bu ocağa ulaştırınca dirilir. Hele yaralıy-sa, bu kapıdan yaralının ölü çıktığı, sakat kaldığı ne görülmüş

278

ne de duyulmuştur. Hürüce o maviyi de görecek, o mavinin de içine girecek, bin yaşında da olsa Anacık Sultanı kandıracak, onu İnce Memedin başına götürecekti. Yaşlı olsun varsın, ermişler’ Kırklara karışmışlar, yaşlanıp çökerler mi hiç! Kırkgö-zün Anacık Sultanı şimdi on sekiz yaşında gibidir. Yeni filizlemiş bir şıvgacık dala benzer. O her sabah yediveren bir gül, her seher, her sabah yeniden açar.

Geyikler gelirler ona her sabah, boynuzlarında tan ışıklarının ipiltisi, tüylerinde sabah güneşinin yıldırtısı… Kırkgözün bacıları da onları sağarlar. Sonra da her ay bir erkek geyik çöker kapıya, üç gün üç gece boynunu büküp, gözlerini ocağa diker bekler. Üçüncü gün onu keserler, postunu da kurutup Anacık Sultana getirirler. Anacık Sultan da o postu, dünyanın bir yerindeki bütün, kirlerden, kötülüklerden, zulümlerden arınmış bir kişiye gönderir. Bu kişi kadın, ya da er kişi olabilir.

Orada, Kırkgöz Ocağının tam üstünde de, içine ışık doldurulmuş gibi şişmiş duran bir bulut kaynar, oradan başka hiçbir yere kıpırdamaz. Bulutun altında da ak güvercinler… Yaratıklar içinde de en zavalsız kuş, bu ak güvercin dedikleridir.

Kırkgözün Ocağına varmak, eşiğine yüz sürmek, Kırkgöz Ocağının postunda oturanın yanına varmak o kadar kolay değildir. Eskiden Kırkgöz Ocağında kırk kazan kaynar, buraya gelen hastalar sayrılar, dertliler, yaralılar doyasıya yemek yer, geyik sütü içerlermiş. Avşar, Kürt, Türkmen Beylerine, İran Şahlarına, Osmanlı Padişahlarına kılıcı bir Konyadaki Hünkar Dede, bir de buradaki Kırkgöz Ocağı kuşatırmış. Bir kılıç kuşatsın diye, bu kapıda aylarca, yıllarca bekleyen, bekleyip de Kırkgözün pirini göremeden dönen çok Bey, çok Şah, Padişah var imiş. Fakir fıkaraya açılan kapılar bu zalim Beylere, Padişahlara kapanırmış.

Kırkgöz pirlerinin kırk tane gönül gözleri olurmuş, biriyle mağribi, birisiyle maşrıkı görürlermiş. Birisiyle cenneti, ötekiyle cehennemi, birisi iyi insanda, birisi zalimdeymiş. Biri geçmişte, biri gelecekteymiş. Birisi karıncada, birisi kuştaymış. Yağmurda, bulutta, suda, ateşte, yıldızlardaymış… Birisi insan yü-reklerindeymiş. Bu kapıdan içeriye, bu kapı olduğundan beri kötülük, haram, zulüm girememiş. İşte şimdi de insan azıp,

279

dünya kirlenince bu kapıdan artık kolay kolay girilemiyormuş. Anacık Sultan, o da çok gençliğinde yakışıklı genç bir zalim Beyin direnişini kıramamış, onun adımını eşikten içeriye attırmış da, geyikler yedi yıl onun semtine uğramamış, bulut o durduğu yerden çekilmiş gitmiş, güvercinler bir daha o yörelerde kanat çırpmamışlar, su tersine akmamış, kayalar çatırdayıp sarı, mavi çiçekler çakmaktaşlarını yaramamışlar.

Hürü Ana korkuyordu, kırk gözle bütün dünyayı gören, her insanın, bu iyi mi, kötü mü, diye içini okuyan Kırkgözün Anacık Sultanı onu içeriye almazdı belki. Bir kötülük yaptım mı, bir günah işledim mi, diye bütün yaşantısını gözlerinin önünden geçiriyor, bazan umutlanıp seviniyor, bazan da korkuyordu. Acaba günahı mı, ya da sevabı mı daha çoktu? Düşündükçe hep sevabı ağır basıyordu. Gençliğinde, daha Durmuş Aliyle yeni evliyken, o da askerdeyken, başka birisiyle değirmende… Acaba Anacık Sultan bu kadar eski bir şeyi anımsar da, onu içeri almaz mıydı? Çok eski, çok eski, diye düşündü, Anacık Sultan da çok yaşlı.

Sağ yanında giden delikanlıya sordu:

“Sen Anacık Sultanı gördün mü, yavru?”

“Gördüm,” dedi delikanlı.

“Çok mu yaşlı?”

Delikanlı şöyle bir, tepeden tırnağa Hürüye baktıktan sonra:

“O senden genç.”

Hürü buna çok bozuldu.

“Nasıl olur, nasıl olur yavrum,” dedi alaylı, dudakları titreyerek. “Nasıl olur yavrucuğum, o Mustafa Kemal Paşaya kılıç kuşattığında, o zaman daha Yunan munan işi ortada yoktu, ben küçücük bir kız, o koskocaman bir avrat idi.”

“O senden genç Ana. Demek ki pirler kocamıyorlar.”

“Kocamıyorlar yavrum, aaah onlar kocamıyorlar.”

Şimdi oraya varınca, kayalar yarılıp da mavi çiçekler ortalığa çıkınca her şey anlaşılacaktı. Yoook, onu kayalar apak karşılar da hiçbir şey olmazsa, işte o zaman şu kara başlı Hürü Ana da yanmıştı, kör talihli İnce Memed de…

“Yavru, sen buraya geldiğinde, o kayaları çatır çatır çatlatarak çıkan mavi çiçekleri gördün mü?”

280

“Kayaların çatırdadığmı görmedim ya, çiçekleri gördüm. Kayaların yarıklarından fışkırmışlar, yazıya yabana bir mavi kilim gibi döşenmişlerdi.”

“Ben de görür müyüm?”

“Sen niye görmeyesin Ana?”

“Sen harama hiç uçkur çözdün mü yavrum?”

Delikanlı bir tuhaf baktı ona.

“Ben hiç uçkur çözmedim ki harama uçkur çözeyim.”

“Hiç adam öldürdün mü?”

“Öldürmedim.”

“Sen hiç birisini dövdün mü?”

Delikanlı sustu, karşılık vermedi.

“Sana diyorum,” diye dikleşti Hürü Ana. “Sen hiç adam dövdün mü?”

“Dövdüm.”

“Köpeklere vurdun mu?”

“Vurdum.”

“Hiçbir hayvan öldürdün mü?”

“Öldürdüm.”

“Kuş?”

“Kuş da öldürdüm.”

“O zaman sen Kırkgözün Anacık Sultanını nasıl gördün?”

“Demek ki hiç günahım yokmuş Hürü Ana.”

“Hıııım.”

Hürü Ana sevindi, o değirmendeki işi şimdi kendisi bile hayal meyal anımsıyordu. Onlar, o eski değirmene onunla üç gün üç gece kapanmışlar, içerden kapıyı kilitleyip soluk bile almadan, uyumadan, dinlenmeden sevişmişlerdi, ama geçmiş zaman, o günleri hep anımsamak, yeniden o tatları yaşamak istiyor, bir türlü o eski tadı bedeninde bulamıyordu. Amaaan, kırk gözü değil de, bin gözü bile olsa Anacık Sultan o kadar eskiyi nasıl görecekti? O değirmen bile yıkılmış, yerinde yeller esiyordu. Ama başka günahları da vardı Hürü Ananın… Pekiyi ya, Anacık Sultanın hiç mi günahı yoktu, insan olur da, kadın olur da hiç günahı olmaz olur muydu? Onu ateşle mi yıkamışlardı yani? Kim bilir bu iş nasıl bir işti, akıl sır ermez. İşte gidiyordu oraya, belki de mavi çiçekleri görüverirdi. Belki de daha kapıya

281

varmadan Anacık Sultan onu yüz geri ederdi. Hele durun bakalım, azıcık daha sabretmeli, azıcık daha dişimizi sıkmalı. Ak göt, kara göt geçitte belli olur.

Sultan Murad da yiğit, gözünü daldan budaktan esirgemez bir padişah imiş. Bağdat üstüne sefer eylemeye karar vermiş. O kavli kararında olsun, Muradın anası bir gün Padişah oğlunu huzuruna çağırmış, “Oğlum Murad,” demiş, “sefere gidiyorsun Bağdat üstüne, hayırlı uğurlu, kademli olsun. Osmanlı büyük bir devlet, senin de yer götürmez askerlerin var, var ama Bağdat da yenir yutulur lokma değil, karşındakiler de epeyce güçlüler. Onun için sen sefere giderken, yolunun üstündeki Kırkgöz Ocağına uğramadan, onların desturunu almadan gitme. Kırkgöz Ocağından kime destur çıkmışsa onun kılıcı keskin, bahtı ak olmuş. Unutma bu öğütümü. Şunu da unutma, sen bir büyük padişahsın, gurura kapılırsın, Kırkgöz Ocağının eşiğine giderken, Allah huzurunda nasıl olursan, orada da öyle dur. Ocağa girerken yedi kez toprağı öp. Üç eşik vardır ocakta, üçünde de niyaza dur…”

Sultan Muraddır, anasının hayır duasını aldıktan sonra elini öpmüş, askerini hazırlamış, birkaç ay sonra da sefere çıkmış. Sefere çıkmış ya, o telaşe içinde her şeyi unutmuş, orduyu çekmiş taa Diyarbakıra kadar gelmiş. Diyarbakırda uzun bir süre kalmış. Oradan da bir türlü ayrılamıyormuş. Orduda dedikodu başlamış, amanın ha, biz Bağdada sefere mi, yoksa Diyarbakıra oturmaya mı geldik? Padişahın bütün bunlar kulağına gidiyormuş. Gidiyormuş da bir türlü de yola çıkamıyormuş. Unuttuğu bir şey varmış gibi boyuna düşünüyor, kimseyle konuşmuyor, araştırıyormuş. Bir gün birden, hak demiş, çok şükür Allahıma buldum. Hemen seraskerini, vezir vüzerasmı çağırmış, amanın Kırkgözün Ocağını pirini bana bulup getirin, demiş. Seraskeri, vezirleri, olamaz Padişahım, Kırkgöz Ocağının piri ocağından çıkıp da hiçbir yere, çıkıp da kimsenin huzuruna varamaz, demişler. Senin padişah baban, dedelerin hep onun huzuruna gidip kılıç kuşanırlardı. Konyada Molla Hünkar neyse Kırkgöz Ocağının pirleri de odur. Ve hem de ondan da bin beterdirler. Sultan Muraddır, gidin getirin, diye buyurmuş, ben Kırkgöz, bin göz dinlemem. Vezirler vüzeralar derin konuşmalara dal-

282

mışlar’ Padişaha birkaç kez daha gidip yalvarmışlar, Padişahtır diretmiş. Vezirler ne yapmışlarsa olmamış, çarnaçar kalkmışlar Kırkgöz Ocağına gitmişler, pire çıkmışlar, pir onlara demiş ki, ne için geldiğinizi biliyorum, Sultan Murada söyleyin, kim oluyor da babasının, dedelerinin yüz sürdüğü ocaktan yüz çeviriyor? Vezirler bu sözler, bu keramet üstüne şaşıp kalmışlar, dönüp Padişaha gelmişler, işte Padişahımız hal keyfiyet böyle böyle demişler. Sultan Muraddır, azgın mı azgındır, ben de onun üstüne ordu çekerim, demiş, varın söyleyin, pir midir nedir, ona.

Vezirler daha son kapıda niyaza durmuşlarken pir gülmüş, gencecik de bir adammış:

“Söyleyin Sultan Murada, ne kadar ordusu varsa, çeksin gelsin ocağımız üstüne,” demiş. “Onu çok deneyen oldu, hiçbirisi de iflah olmadı.”

Padişahtır öfkelenmiş, yeri göğü inletmiş, Bağdat ordusunu çevirmiş Kırkgöz Ocağının üstüne. O gün gökyüzünden bir tufan boşanmış, Nuh tufanı yanında yaz yağmuru gibi kalır.

Aman Padişahım, yaman Padişahım, Padişahtır, gittikçe öfkeleniyor, yağmur dinmedikçe kuduruyormuş. Sonunda bir sabah yağmur durmuş, ordu da Kırkgöz pirinin üstüne harekete başlamış. Uzun bir ova geçmişler, karşılarına görkemli bir dağ çıkmış, ala karlı, sivri başlı, güzel, ceren gibi süzülen bir dağ.

Vezirler, bu dağı aşarsak, Kırkgöz Ocağı onun arkasında demede olsunlar, dağ bir gürlemiş, bir gürlemiş, ovaya aşağı ateşler saçarak yürümeye başlamış. Padişahtır bunu görünce yere kapanmış, Kırkgözün piri, ben ettim sen etme, demiş. Tam bu sırada da ak bir güvercin önüne konmuş. Dağ durunca güvercin de uçmuş gitmiş.

“Ordu dönsün Diyarbakıra, ben tek başıma Kırkgöz Ocağına gidiyorum,” demiş Padişah. Tebdili kıyafet olaraktan, yanında seraskeri, sevdiği vezirleri Kırkgöz Ocağının yoluna düşmüşler.

Onlar ocağın aşağısına gelince bir çatırtıdır almış dünyayı, bir de gözlerini açıp bakmışlar ki, yer gök, dağlar taşlar, kayalar, mavi çiçeğe durmuş. Padişahtır atından inip yukarı doğru akan sudan aptes almış, ardından da yere kapanıp üç kez top-

283

rağı öpmüş. Dış kapıya kadar yedi kez aynı şeyi yapmış. O kapının önüne varınca kapı kendiliğinden açılmış. Muraddır hemen niyaza durmuş. İkinci, üçüncü kapıda da aynı işi yapmış.

Kırkgöz Ocağı piri:

“Yaaa Sultan Murad kalk ayağa, sen gel şu yanımdan otur. Vezirlerin de dışarda oldukları yerde kalsınlar.”

Sultan Murad, ben tebdil bir adamım, sen nasıl oldu da benim sultan olduğumu bilebildin, diye soramamış. Ne kadar da gençmişsin pirim, daha bıyıkların yeni terlemiş, diyememiş.

“Bağdadi fethetmek sana nasip olmuştur Sultan Murad, ne mutlu sana.”

“Sağ ol pirim,” diye Sultan Murad bir daha toprağı öpmüş.

“Yalnız sana bir diyeceğim var, bu dediğimden dışarı çı-karsan olmaz. Bu gece burada kalacaksın, yarm sabah erken yola düşeceksin, şu aşağıda Çukurovada Karaburçlu köyünde bir dul kadının oğlu vardır, Osman adında, daha bıyığı terlememiş. İşte sen bu Osmanı alacak orduna katacaksın. Osman sana karşıdır, dağlarda gezer, zenginden alır fıkaraya verir. Dertlilere derman, çaresizlere güman olur. Bağdat zulüm elin-deymiş. Fakir fıkara kan ağlıyormuş. Osmanı alıp da orduna katmazsan Bağdadi zulüm elinden kurtaramazsın.”

Padişah:

“Ben nerede bulabilirim ki dağlarda gezen asi bir Osmanı? Ben onu aramaya gitmesem olmaz mı?” diye ricada bulunmuş.

“Sen gitme,” demiş pir de, “ben onu sana gönderirim.”

Sonra pir durmuş Padişahın gözlerinin içine dikmiş gözlerini. Gözleri öylesine etkiliymiş ki, Padişah gözlerini ondan ka-çırmasa, gözleri onun şavkından yanıp kör olacakmış.

Vezirler vüzeralar da gelmişler pirin huzuruna. Bu anda da dağdan çangal boynuzlu bir kırmızı geyik inmiş.

Kırkgözün piri:

“Sizin bu akşamki kısmetiniz bu imiş. Bağdat seferinin de kurbanıdır bu. Hoş kurbandır, kendi gelendir, gönüllüdür. Murat kendi eliyle kesecektir,” diye buyurmuş.

Geyiktir kendiliğinden yere yatmış, Murat geyiğin boynuna çalmış bıçağı, başı bedenden ayırmış ya, bir damla kan akmamış.

284

Geyiği avlunun ortasında yanan köz harmanında kebap edip yemişler, Padişah padişahken bile ömründe böylesine lezzetli, tekmil dağların çiçeklerinin rayihasını taşıyan bir et yeme-mişmiş.

O gece orada, kuru yerde, közlerin yöresinde uyumuşlar. Orada uyuyanlar, kuştüyü kutnu yataklarda uyuyanlar, böylesine tatlı bir uykuyu şimdiye kadar hiç uyumamışlar.

Sabah erkenden tanyerleri ışırken geyik sürüleri gelmiş her günkü gibi, bacılar onları sağıp Padişaha sıcak sıcak ikram etmişler. Hiç kimse ömründe insanı böylesine esrikleştirip, sevinçten uçuran bir içkiyi içmemişmiş.

Padişahtır düşünmüş, böyle koskocaman, ülkelerin, dünyanın tek padişahı olacağıma, bu ocakta hizmetkar olsam daha iyi olmaz mıydı, hey koca Allahım, demiş. Gözlerinden kanlı yaşlar dökerek, kaderdir başımızdaki, yazgıdır alnımızdaki, diyerek yola revan olmuş. Gelmişler Diyarbakıra, onlar Diyarba-kıra ulaşamadan üç gün önce Osman Diyarbakıra varmış.

Osmanı görünce vezirler dudak bükmüşler:

“Bu bir çocuk, ne kadar da genç, Padişahım,” demişler. “Biz bıyığı tarak tutmayanı nasıl orduya alır da Bağdada götürürüz?”

Osmandır:

“Bana bir tarak verin,” demiş, tarağı alınca üstdudağının üstüne saplamış. “Tarak tutuyor, gördünüz ya,” diye gülmüş.

Padişah onu orada iki gözlerinden öpmüş.

Bağdada vasıl olmuşlar böylece. Savaş da Bağdat kapısında başlamış. Osmanm adı orduda Genç Osman olmuş. Ve ordunun önünde, yayından atılmış bir ok gibi savaşmış. Surların hendeğini ilk atlayan, kalenin kapısını ilk açan o olmuş. Kır atının üstünde durmadan usanmadan kılıç sallamış. Bir öğle vakti de, güneş Bağdat çarşısını yakarken, savaş kızışmış, kanlar ortalığa saçılırken bir kılıç gelmiş Genç Osmanm başını koparmış. Genç Osmandır, eğilmiş başını yerden almış, kellesi kucağında üç gün savaşmış. Onu böyle görenler, dost düşman korku içinde kaçışmışlar. Sonunda Bağdat düşmüş. Padişah kelle kucağında dövüşen Genç Osmanı, üç gün Bağdat kalesinin burçlarından seyretmiş, savaş kesilince, bulun bana Genç Osmanı, de-

285

miş. Aramış taramışlar, ne Genç Osmanı, ne de onun atını bulabilmişler. Yalnız, onun kellesinin düştüğü yerde, rayihası dünyayı tutan her gün bir başka cins gülün açtığını görmüşler. O güller bugün de, orada, Genç Osmanın kellesinin düştüğü yerde her sabah gün doğarken açarmış. Kıyamete kadar da açacakmış, Bağdadin ortasında.

Genç Osman Bağdat düşer düşmez, kellesi kucağında yola düzülmüş, doğru Kırkgöz Ocağına gelmiş, kapıda durmuş öyle, atının üstünde dimdik. Kellesi yokmuş ki niyaza dursun. O da öyle durmuş orada, kalmış… Bu sırada pir işi anlamış dışarıya çıkmış:

“Gazan mübarek olsun Genç Osman,” demiş, “var git yoluna. Bundan sonra bu ocak senin yüzü suyun hürmetine kan ocağı olacaktır, ölümcül yaralılar, can çekişenler bile gelse sağa-lıp gideceklerdir.”

Genç Osman bu sözler üstüne atını üzengilemiş, Kırkgöz Ocağının kapısından fırlamış çıkmış, şu yüce dağların mor dumanına karışmış gitmiş. İşte o gün bu gündür Genç Osmanın kır atı bu dağlarda dolanır durur derler.

“Burası mı?” diye sordu Hürü Ana yanda yürüyen delikanlıya. “Kırkgözün Ocağına geldik değil mi?”

“Geliyoruz Ana. İşte şu yukarıdaki tepeden parlayan ev,” dedi delikanlı.

Apak, çakmaktaşından keskin kayalıkların arasından yukarıya çıkıyorlardı. Yokuş çok dikti ve altındaki at güçlü olmasına karşın kendini zorluyordu. Hürü Ananın gözleri yöreyi bir alıcı kuş gözleri gibi tarıyor, kayalıkları yarmış çıkmış mavi güz çiğdemlerini arıyordu. Buralarda, bu kayaları çatır çatır yararak çıkan mavi çiçekler o kadar üst üste olurlardı ki, taşlar, kayalar çiçeklerden gözükmezdi.

“Bu kayaları çatlatıp çıkan çiçekler nerde?” diye yandaki delikanlıya düş kırıklığına uğramış bir sesle sordu Hürü Ana.

“Ben öyle çiçek miçek görmedim Ana hiç.”

“Buraya kaç yıldır gelir gidersin?”

“Kendimi bildim bileli.”

“Kayaları işte şu kayaları çatlatıp çıkan hiçbir tane bile mavi çiçek görmedin mi?”

286

Delikanlı boynunu büktü:

“Görmedim Ana…”

“Allah Allah!” diye boyun kıvırdı Hürü Ana. “Demek eskiler yalan söylemişler bize.”

“Yok Ana, yoook,” diye telaşlandı delikanlı, “eskiler yalan söylememişler. O çiçekleri var ya, yalnız iyi kimseler görürler-miş. Şimdi bile o çiçeklerle sıvalıdır şu ak kayalar. Üstelik de masmavidirler. Biz onları görmüyoruz.”

“Hıııım…”

Yandaki su köpürerek akıyordu keskin kayaların aralarından, üstlerinden. Su aşağı doğru ak köpükler fışkırtarak uçuyordu. Bu doğru, diye sevindi Hürü. Yukardaki damın üstüne baktı, acaba damın üstünde ak bir bulut salınıp duruyor muydu? Damın üstünde öyle salınıp duran bir bulut yoktu ama, arkadaki dağın sivri doruğunun sol yanında, mavi, duru, ışıklı göğe yapışmış gibi duran küçücük ak bir bulut vardı. Hürü Ana buna da sevindi, demek, dedi içinden, fıkara küçük bu-lutçuk burada dura dura yorulmuş da, oraya azıcık yornuk çıkarmaya gitmiş.

Hürü Ana yanında soluk soluğa yokuş çıkan delikanlıya:

“Şu bulut,” diye gösterdi dağın doruğundaki küçük bulutu, “Kırkgöz Ocağının bulutu değil mi, ne demeye başını almış da o dağa çekilmiş gitmiş, yorgun mu, küskün mü?”

Soluk soluğa yokuşu tırmanan delikanlı güldü:

“Bulut küser mi Ana, kime küsecek o bulut?”

“Küser,” diye çıkıştı Hürü Ana. “Neden küsmesin. Uçmasını biliyor da, orada çakılıp kıpırdamadan durmasını biliyor da küsmesini neden bilmeyecekmiş?”

Delikanlı Hürü Ananın bu kadar öfkeleneceğini bilememiş gülmüştü. Güldüğüne pişman:

“Ben ne bileyim Hürü Anam, belki de küsmüştür,” dedi.

“Küsmüştür,” diye kestirdi attı Hürü. Bu Kırkgöz Ocağını gözü hiç tutmamıştı. Böyle mi olurmuş Kırkgözün Ocağı, diye öfkesini sürdürüyordu. Bulut küsmüş gitmiş, orada dağın doruğunda duruyor, ne sarı çiğdem var, ne de mavi, kayaları çatlatıp çıkan… O kümbet nerede acaba, o kümbet? Şu dama da bak, bizim fıkara Kel Alinin damı da bundan iyi…

287

MHİ

Biraz yukarıya çıkınca kayalıkların aralarındaki topraklardan fışkırıp masmavi ortalığa serilmiş mavi güz çiğdemlerini görünce neredeyse sevincinden kanatlanıp uçacaktı.

“Gördüm, gördüm çocuklar,” diye bağırdı. “Mavi güz çiğdemleri bakın serilmiş yatmışlar toprağa çimen gibi.”

“Gördüm,” dedi deminki konuşan delikanlı. Öte baştaki delikanlı hiç konuşmuyor, başını önüne eğmiş düşünüyordu.

“Demek kayalıklarda da var.”

“Olmaz olur mu, var,” dedi delikanlı keskin bir imanla.

Yukarda, ulu ağaçların altında kümbeti görünce biraz daha sevindi Hürü Ana. İmansızlığından, güvensizliğinden dolayı da kendi kendine kızdı.

“Bu kümbet her gece sabaha kadar, yöresine inen bin tane yıldızlan birlikte sabahlara kadar dönermiş, değil mi?”

Delikanlı bir tuhaf, korkuyla baktı Hürü Anaya.

“Bin yıldızla birlikte her gece… Gökten inene… Şuraya…” Kubbenin yöresini gösterdi Hürü. “Yıldızlar sabaha karşı dönerler dönerler. Sabah olunca şu suyun içine girerler, suyu, kayaları, göğü, bütün dünyayı keskin, ısıtarak taa Çukurovaya kadar, ormanları, dağları, geçtiği yerleri aydınlığa boğarak akarlarmış.” Hürü Ana gene kızmış, işkillenmişti: “Sen duymadın mı bütün bunları?”

“Duydum, duydum,” diye çabuk konuştu delikanlı. “Dünyayı, ormanı, çiçekleri ışığa boğarak akarlarmış.”

Ocağın kapısına kadar durum iyi gitti. Kümbet, ağaçlar, küsmüş bulut, mavi çiçekler, her şey, o kendinin sandığı gibi görkemli değilse de gene de her şey yerli yerindeydi. Ama toprak damın karşısına varıp durunca, bütün sevinci kursağında kaldı. Düş kırıklığından da öte bir karamsarlığa düştü. Damın önünde bir uyuz köpek yatıyor, köy evlerinin avlusu gibi ocağın avlusunda da tavuklar eşiniyorlardı. Ortalıkta ne üç kapı vardı, ne de bir kapı. Yandaki büyük kemerin yarısı çökmüştü. Herhalde kapının birisi bu olacak, diye içinden geçirdi Hürü. Damın sol üst başındaki gene yer yer yıkılmış geniş bir örenin içinde de gübre, kül, moloz tepecikleri gözüküyor, kül yığınını yarmış çıkmış uzun bir mor çiçeğin yöresinde de bir kuş kadar büyük mavi bir kelebek, geniş kanatlarını açıp kapatarak dola-

288

sıyordu. O kadar bozulmuştu ki Hürü Ana kelebeğe bile aldırmadı. Hiçbir şeye değil de bu kutsal ocağın kapısındaki uyuz köpekle tavuklara çok bozulmuş, atın üstünde, ineyim mi döneyim mi, diye ikircik geçirmeye başlamış, orada öylece durup kalmıştı. Ocağın kapısıyla, ancak bir çocuk girecek kadar geniş olan penceresi de kapalıydı. Ortalıkta da hiçbir adam yoktu.

“Kırkgözün Ocağı burası mı,” diye kırılmış, ölümcül bir sesle sordu Hürü Ana.

“Burası…”

Hürü Ana yorgun, bitkin, atın boynuna doğru uzanmış, kanı çekilmiş, dizgin elinden düşmüş, orada yıkık kapı kemerinin karşısında durmuş kalmıştı. Delikanlılar da aşağıda, başları önlerinde, kemerin bir büyük taşının yanına dikilmişlerdi. Ne o konuşuyor, ne de ötekiler bir şey söylüyorlardı. Aralarındaki sessizlik çok uzun sürdü.

Neden sonradır ki delikanlılar Hürü Ananın sesiyle irkildi-ler:

“Geliyor, geliyor, dağın üstündeki bulut bu yana geliyor.”

Başlarını kaldırdılar ki, doruktaki küçük bulut bu yana geliyor.

Hürü Ana hemen attan indi, yıkık kemerin ortasını, burası eşiktir diye şavullayıp eğildi öptü. Delikanlılar da atı yandaki ağaca bağladıktan sonra onun gibi yaptılar. Hürü Ana ağır temkinli yürüyordu. Avlunun ortasına gelince, burada da eğilip bir ak taşı öptü. Açık kapıdan içeriye baktı, içerisi karanlıktı. Delikanlılar kapıda kalmışlardı. Bir adımda geniş taş eşiği geçti. Karşısına çok uzun boylu, sarışın, sarkık bıyıklı, el dokuması bir kahverengi yün şalvar giymiş, bacaklarına da işlemeli dizle-me bir çorap çekmiş genç bir adam çıktı.

“Buyur Hatun,” diye incelikle, saygıyla onun önüne düştü. Büyük bir oda geçtiler, burası daha aydınlıktı, yere, tahtaların üstüne nakışlı keçeler sermişlerdi. Bir oda daha geçtiler. Hürü Anamn gözlerine burada çok büyük, her yanı tahta işlemeli bir ocak ilişti. Ocakta, yanmamış iri kütükler. Üçüncü oda apaydınlıktı. Dört yanı da apak, turuncu işlemeli patiska örtülerle kaplanmış sedirlerle çevrilmişti. Uzun odanın köşesindeki gene büyük, ceviz ağacından, oymalarla süslenmiş ocağın sağ yanın-

289

daki döşeğe serilmiş postun üstünde, ilk bakışta Anacık Sultan olduğu anlaşılan bir kadm bağdaş kurmuş oturuyordu. Hürü Ana onun önünde vardı durdu, sonra da hemen sağ dizini yere koyup niyaza vardı, Anacık Sultanın eline yapışıp öptü. Anacık Sultan onu elinden tuttu kaldırdı sağ yanına oturttu. İri, güzel, çimen yeşili, içinde mavi kıvılcımlar çakan gözlerini sevgiyle Hürü Anaya çevirip:

“Hoş geldin Hürü Hatun,” dedi okşayan, sıcak, candan bir sesle. “Hoş gelip safalar getirmişsin sen Kırkgözün kutlu ocağına. Hiç üzülme, senin oğlun İnce Memed o yaralardan ölmeyip kurtulacaktır.”

Hürü Ananın gözleri parladı, yüzü allak bullak oldu, ne yapacağını şaşırdı, konuşmak istedi konuşamadı, o anda da onun eline sarılmak geldi aklına. Anacık Sultanın bir elini bırakıp birini öpüyor, bir elini bırakıp öbürünü öpüyordu. Sonunda dili çözülüp konuşabildi:

“Hürü senin o kerametli dillerine kurban olsun, Hürü senin o bastığın kutlu toprağa hayran olsun.”

“Yarın sabah erkenden seninle yola düşeceğiz, ben şimdi haber salarım Battala, Sarıkeçili obasına, İnce Memedi onlar Kı-zılkartallıya indirirler. Ben de onun yaralarına bakarım.”

“Hürü senin o kutlu tabanlarının altını öpsün.”

Anacık Sultan alçakgönüllü gülümsüyor, sağ eliyle usul usul onun omuzlarını sıvazlıyordu. Hürü Ana da artık susmuş, konuşamıyor, onun apak saçlarına, ince çenesine, sevgi kıvılcımları kaynaşan gözlerine, uzun kuğu boynuna, çıkık elmacık kemikli, değirmi, nurlu yüzüne, gözleri yaş içinde kalmış hayranlıkla bakıyordu. Eğer, o az önceki genç adam bir gümüş tepsinin içinde tüten, kokusu bütün odayı birden saran kahvelerle gelmemiş olsaydı, Hürü Ana daha ona öyle lalüebkem bakıp kalacaktı.

Kahveyi alan Hürü titreyerek bir fincanı dudaklarına götürüyor, bir odayı seyrediyordu. Karşı duvarda uzun, belki de üç kulaç, bir ak ipekten bayrak asılıydı. Bayrağın üst köşesine bir taç işlenmişti, iki el büyüklüğünde, tacın altından da öteki uca kadar yeşil bir yazı yazılmıştı, Arap yazısıyla. Bayrağın sağ yanında altın ışıltılı bir Kuran duruyordu. Sonra duvarlara boylu

290

boyunca yaldızlı, bir tuhaf, hiç görülmemiş kara çerçeveli hatlar, sedefli sazlar, fildişi, gümüş, altın kakmalı tefler, keşküller, altın yaldızlı teberler sıralanmışlardı. Ocağın öbür yanındaki duvarının ortasına da, tek başına murassa bir kılıç konmuştu. Yerdeki kilimler çok eskiydi ya, renkleri baş döndürücü bir güzellikteydi.

“İnce Memedi gördün mü Hürü Hatun.”

“Gördüm Anacık Sultan. Çok yanıyordu. Kendinde değildi. Benim şu iki gözüm kör olsun da önüme aksın Anacık Sultan, ben ona üç tane çorap örmüştüm veremedim. İncir kurutmuş, Delice Koyaktan nar devşirmiştim yediremedim.”

“Yakında yedirirsin.”

Hürü yavaş yavaş kendini toparlıyor, yüzü açılıyor, ellerindeki titreme duruyordu. Artık düşünebiliyordu da… Beni şimdiye kadar ne duydu, ne de gördü Anacık Sultan, öyleyse benim ben olduğumu ne bildi? İnce Memed için geldiğimi bir yerden duymuş olamaz, kimse bilmiyordu ki… Kapı da kendiliğinden nasıl açıldı, ben kapıya gelir gelmez…

Anacık Sultan yumuşak, iyilik dolu, öyle durmadan incecik gülümsüyordu. Doksan dokuzluk, içi altın çekirdekli uzun kara taneli tespihini toparlayıp yana koydu, ayağa kalktı, otururken heybetli görünüyordu, oysa ufacık tefecik bir kadınmış, Hürü Ana bu işe şaştı kaldı. O önde, Hürü Ana arkada dışarıya çıktılar. Dışarda büyük, bahçe gibi bir yerde mezarlar vardı. Mezar taşları bir tuhaf, sert mor taşlardandı. Düzgünceydi taşlar da… Ama hiçbir mezar taşının üstünde ne bir yazı, ne de bir işaret gözüküyordu. Bahçenin günbatı ucunda başka uzun bir dam daha vardı. Ve damın önünde, dalları bütün yapıyı örtmüş ulu ceviz ağaçları yükseliyordu. Ceviz ağaçlarının oraya gittiler. Onlar daha kapıya varmadan evden kadınlı erkekli bir sürü kalabalık çıkıp Hürü Anaya, hoş geldin, dediler. Bunlar Kırk-göz Ocağının bekçisi Mülayim Babanın çocuklarıydılar. Mülayim Baba tam seksen dokuz yaşındayken Anacık Sultana gelmiş, ya Kırkgözün Anası, demiş, bana destur, benim artık gitmek zamanım geldi, ben gidiyorum. O da var git Mülayim Baba, diye onu uğurlamış. Mülayim Baba da asasına dayana dayana dağların yücesine doğru yürümüş. Onu geçen yıl, ak sa-

291

kah dizlerinde, bir dağın yücesinde asasına dayanmış, bir geyik sürüsüne çobanlık ederken görmüşler. O tam, bu ocağa yetmiş beş yıl hizmet etmiş bir kişidir, başka türlüsü de nasıl olurdu zaten. O da Yunus gibi bu ocağa eğri odun bile sokmayan bir kişiydi. Ona da, neden odunlarının hepsi ok gibi doğru, diye soruyorlardı, o da, bu ocağa odunun bile eğrisi giremez karşılığını veriyordu gülerek.

Mülayim Babadan altı çocuk, sayısız torun ve kendi eliyle diktiği bu ceviz ağaçları kalmıştı.

Dağın yamacına, büyük düz bir taşın üstüne gelip durdular. Aşağısı baş döndürücü uçsuz bucaksız, dibi başı olmayan bir derinlikti. Ve bir ulu kuyu gibi ormanlar, dağların ortasındaki, çok aşağılarda kalan düzlüğe kadar iniyor, yamaçlarda, düzlükte, sararmış, kızarmış, koyu yeşilde sallanan ağaçların üstünde bir altın tozu fırtınası eser gibi oluyor, kırmızı, sarı, altın tozları ormanın üstünde savruluyor, karşı yüce dağa kadar hortumlarda dönerek çıkıyordu. Sonbahar ormanı uğulduyordu, derinden, dağlan belli belirsiz sallayarak.

Ak taşın üstüne karşı karşıya oturdular.

Anacık Sultan birdenbire Hürü Anaya sordu:

“Bu akşam geyikleri bekliyorsun, değil mi?”

“Bekliyorum,” dedi Hürü Ana, hiç şaşmamış.

“Geyikler gelecekler kapıya duracaklar, biz de gidip onların sütünü sağacağız. Sabah olup da tanyerleri ışıymca geyikler dağlarına çekilip gidecekler. Onların aralarından bir geyik, biz onu keselim de yiyelim diye kapıda kalacak, öyle mi?”

“Kalacak,” dedi Hürü Ana. Bunu ne diye soruyordu ki Anacık Sultan, bunda ne olağanüstülük vardı ki…

“Geyikler bu kapıya uğramayalı yüz yıl oldu.”

“Uğramasmlar,” diye öfkelendi Hürü Ana. “Uğramasınlar! Hürüce senin kutluca ocağının taşma bile kurban olsun.”

Her yıl Köroğlunun Kırklara karışmış, ölümsüz Kıratı bir bahar gününde, genç, tüyleri yıldırdayarak gelir bu kapıda dururdu. O da geyikler gittikten sonra gelmez oldu. Diyorlar ki Kırat dünyanın bir köşesinde iyilik, kardeşlik, eşitlik, özgürlük için hala savaştaymış. Hazreti Alinin Düldül atı da Kafdağla-

292

rından ötede bir yerde savaştaymış. O da bu kapıyı bilmiyor yüz yıldır. Yalnız Genç Osmanm Arap atı, üstünde kellesi kucağındaki binicisiyle buralarda, şu aşağıdaki ormanda, o dağ senin bu dağ benim dolaşıyormuş. Geçen yıl bir çoban bir mağaranın kapısında görmüş, kesik başlı genç adam daha kanlı kılıcını elinde tutuyormuş. O da uğramayalı çok oldu Kırkgöz Ocağına…

“Hürüce senin güzel kerametine, tatlı dillerine hayran olsun. Varsın gelmesinler, bir gün gelir yorulurlar, ocaklarına gene düşerler.”

Gün battı, dağların dibine ağır, taş gibi bir karanlık çöktü, ormanın üstünde savrulan altın tozu yitip ortadan silindi gitti. Yalnız karşıki dağın doruğu bu çöken karanlık içinde, altınla kaplanmışcasına, gözleri yakan bir parıltı içinde kalıp balkımasını sürdürdü. Anacık Sultan ayağa kalkarken, yüce dağın ışık içindeki keskin doruğunu gösterdi.

“İşte bir bu kaldı bu ocağa eskilerden, her şeyi bitti. İşte bu dağın doruğu uzun bir süre böyle, dünyayı karanlık basmışken, yalp yalp eder durur. Kayalar da çatırdamıyor, mavi çiçekler de çıkmıyor, sular da ters akmıyor,” diye yakındı Anacık Sultan. “Kimseye inandıramıyorum, bu ocağın kerametinin kalmadığını.”

Hürü Ana ona gittikçe öfkeleniyordu. Elini sertçe, bir ışık yalımı içinde kalmış yanan doruğa uzattı:

“Ya bu ne Anacık Sultan, Hürüce senin ala gözlerine kurban.”

“Elimizde bir o kaldı Hürü Hatun. Bu ocaktan bir o kaldı. Fitne ficurla dolmuş bu dünyaya fıkara Kırkgöz Ocağının gücü yeter mi?”

“Bir gün gelecek, yetecek,” dedi Hürü Ana, bütün imanı güveniyle.

İçeriye girdiler. Anacık Sultan onu büyük bir odaya aldı. Odayı eski, mavi karpuzlu bir gaz lambası ısıtıyordu. Odada küçük testiler, hızmanlar, küpler, tuhaf, renk renk şişeler raflara yan yana dizilmişlerdi. İşte yarın İnce Memedi iyi edecek ilaçlar bunların arasındaydı. İşte bu ocakta tam bin yıldır bu ilaçlardan kaynatılırdı. Binboğalarm, Aladağın, Düldül dağının,

293

Erciyesin, Hasan dağının, Çukurovanın, bozkırın bütün şifalı çiçekleri, otları bu ocağa getirilir, ocakta da bin yıldır bunların özleri çıkarılırdı.

“Hürüce senin kerametine kurban olsun.” “Hürü Hatun, Hürü Hatun,” diye Anacık Sultan elini onun omuzuna koydu, “benim de, bu ocağın da hiçbir kerameti yok, keramet toprakta, ağaçta, suda, insanlarda, böceklerde, kuşlarda… İyi bak şunlara…” Önündeki raftan koyu kırmızı bir şişe aldı, kapağını açtı, kokladı. Ortalığa Hürü Ananın hiçbir zaman duymadığı, insanın içini okşayan incecik bir koku yayıldı. “İşte bütün keramet bunda. Kırk yıldır ben bu işi iyi anladım. Keramet sende bende değil, keramet toprakta, insanlıkta.”

Şişeyi yerine koyup oradan çıktılar, büyük akarsuya gidip aptes aldılar. Su köpürüyordu. Ak kayaların ışığı suya, geceye vurmuştu. İncecikten, insanı esrikleştiren bir koku yayılmıştı havaya. Namazlarını Anacık Sultanın büyük odasında geyik postlarından namazlıklar üstünde kıldılar.

Mutfak çok büyüktü, yan yana bir sürü ocak isler içindeydi. Büyük kazanlar konmuştu ocaklara ve kapakları kapalıydı. Ocağın bir tanesi yanıyordu. Anacık Sultan: “Sana bir bulamaç yapayım Hürü Hatun.” Hürü Ana bir yere sekilendi, onun bulamaç yapışını seyre koyuldu. Elleri çok hünerliydi. Bu Anacık Sultan hiç evlenmiş miydi acaba? Kim bilir gençliğinde ne kadar güzel bir kadındı, şimdi bile yumuşacık, güzel yüzünden, tatlı gülüşünden insanın içine sevinç doluyor. Yıllardır, Kırkgöz Ocağının pirleri savaşa gidip dönmediklerinden bu yana da bu Anacık Sultan işte bu mutfakta tekmil dağların çiçeklerini kaynatır, özlerini çıkarır, hem de kendi eliyle. Onun bir tek yardımcısı vardı, salt onun yardımını kabul ederdi, Mülayim Babanın… Onun çocukları, torunları, karısı, gelinleri bile şimdiye kadar bu mutfağın yüzünü görmemişlerdi. İşte bu Mülayim Baba da gitti geyiklere çoban durdu…

Anacık Sultan ilaçlarından, her birisi pırıl pırıl yanan, çok eskilerden kalmış insanları kesip biçen aletlerinin hünerinden, ölüyü dirilten çabalarından, şimdiye kadar kimseden hiçbir ücret almadı. Ölüyü bile diriltse, bu ocağın geleneği, bunun karşılığında hiçbir şey almamaktı. Bütün ömrü boyu bulamaç içen

294

Anacık Sultan da yıllardır kimseden bir kuruş almamıştı. Onun bu durumunu bilenler, kendisine biraz bulamaç sağlansın, Mülayim Babanın çocukları bu dağ başında aç kalmasınlar diye, aşağıdaki ceviz ağacının kovuğuna, o da gizlice beş on kuruş koyuyorlardı. O da onlara yetiyordu da artıyordu bile. Geyiklerin yüz yıldır bu kapıya uğramaması onların bir kap bulamaca muhtaç olacak kadar yoksullaşmalarına sebep olmuştu.

İşte bu dünya güzeli Anacık Sultan, eline erkek eli değmeden, ocağını sürdürmek için bu dağ başını kendine mekan tuttu. Ona geyikler uğramadı. Köroğlunun Kıratı, Alinin Düldülü, Genç Osmanın Arabi onun semtine uğramadı, kayalar çatlayıp çiçekler fışkırmadı, o inat edip ocağından ayrılmadı.

Çorbalarını sahanlara koyup büyük odaya geldiler. Cicim sofra serilmiş açık duruyordu. Ortasında da bir dürüm yufka ekmek. Çorbalarını konuşmadan içtiler. Konuşmadan da yatsı namazına kadar yan yana oturdular.

Yıllardan bu yana bir kartal kadar büyük, tüyleri yemyeşil, gagası şahin gagası gibi kıvrık, gözleri kıpkırmızı billur gibi bir kuş, her akşam gün batar, karşı dağın başı ışığa keserken gelir kalkar, koca kanatlarını açarak uçar gelir ocağın üstünde üç kere döner, ardından da karşı moraran dağın üstüne yukarı süzülürdü.

Namazı kıldılar, ötedeki odada yatak serilmişti, Hürü Anayı, Anacık Sultan odasına kadar götürdü: “Allah rahatlık versin,” diye onu orada bıraktı. Hürü Ana yatağa girdi. Yatak dağ çiçeği kokuyordu.

Sabahleyin uyandığında tüy gibi hafifti, içi öylesine pır pır ediyordu ki, anasından yeni doğmuş gibi. Yataktan hemen çıkıp giyindi, kuşağını beline sardı, doğruca Anacık Sultanın odasına gitti, orada bir kız çocuğu elinde ibrik, havlu, önünde leğen, sabun bekliyordu. Kız su döktü, Hürü Ana elini yüzünü yudu. Anacık Sultan ocağın yanındaki postuna oturmuş, gözlerini yummuş, usul usul tespih çekiyor, dudakları kıpır kıpır dualar okuyordu.

Hürü Ana yıkanmayı bitirince Anacık Sultan gözlerini açtı, tespihini yanına bıraktı:

“Sana bu sabah da sütlü dövme çorbası yaptım,” dedi.

295

Odanın ortasındaki yerde, sofranın üstündeki sahanlarda çorbalar tütüyordu. Hemen oturdular.

Kahvaltı bitince Anacık Sultan ayağa fırladı.

“Yolcu yolunda gerek,” diye dün akşamki şişelerin bulunduğu odaya gitti. Hürü Ana da onu izledi. Anacık Sultan vardı, üstüne kabartma güller işlenmiş bir ceviz sandığı açtı. Sandık açılırken çm çınnn öttü. Anacık Sultan sandıktan bir ipekli yeşil kadife kese aldı, kesenin kimi yerleri eprimiş, havı dökülmüştü. Büzgülü keseyi açtı, içinden çıkardığı incecik, ışıl ışıl makasları, bıçakları, daha başka bir sürü aletleri, gene işleye işleye aşınarak parlamış küçücük şimşir çubukları, büyük bir merceği teker teker gözden geçirdikten sonra torbaya geri koydu, ağzının da büzgüsünü sıkı sıkıya çekti. Ardından da küçücük bir sandığı raftan aldı. Sandığın içinde de büyüklü ufaklı, renk renk bir sürü şişeler, kundura boyası kutuları, el kadarcık hız-manlar vardı. Bu oda öylesine güzel, binbir dağ çiçeğinin kokusuyla kokuyordu ki, Hürü Ana buraya girer girmez bir çeşit dağ sarhoşluğuna tutuluyordu.

Anacık Sultan İnce Memedi iyi etmeye gidiyordu. Mümkünü çaresi yok, onu iyi edecekti. Hürü Ana ondan bir şey daha isteyecekti ya utanıyordu. İlaç odasının kokuları onu yüreklendirdi:

“Anacık Sultan,” diye yüzü sapsarı, sesi titreyerek başladı, “senden bir dileğim daha var. Onu da benden esirgeme de şu darı dünyada gözüm açık gitmesin. Bu kutsal ocağın içinde bunu senden isteyim de…”

“Buyur Hatun.”

“Şu İnce Memedimi bir de afsunlayıver de ona kurşun geçmesin. Bunu da benden esirgeme.”

Anacık Sultan onun bu isteğine karşılık vermedi:

“Haydi çıkalım,” dedi, kendi de önden çıkıp yürüdü, avluya gitti. Hürü Ana da bozulmuş ardından geliyordu. Bir de sıkışmıştı ki, dün geceden beri, o kadar sıkıştığı halde hacetini göremiyordu, neredeyse çatlayacaktı. Böyle kutsal bir yerde o işi yapmanın çok saygısızlık olacağını düşünüyordu. Dışarda, kendini getiren delikanlılar, dün ocakta onu karşılayan uzun boylu adam ellerinde atlar onları bekliyorlardı.

Onları kapıda gören delikanlılar saygıyla toparlanıp koştu-

296

lar, Anacık Sultanın önünde sağ dizlerini yere koyup niyaza durdular. Anacık Sultan onları ellerinden tutup kaldırdı. Uzun boylu adam elinde bir halı heybe tutuyordu, daha kapıda Anacık Sultanın elindekileri almış heybenin gözlerine koymuştu.

Atlara bindiler, yokuştan aşağıya sürdüler. Günün yeri ışır-ken dört yol ağzına indiler. Kadim zamanlardan beri bu yollardan kervan geçerdi. Bir yol güneyden gelir kuzeye, Öbürü doğudan gelir batıya giderdi. İşte bu yollar burada da kesişirlerdi. Yoldan geçen hiçbir kervancı da yukardaki Kırkgöz Ocağına uğramadan, oranın eşiğine yüz sürmeden geçmezdi. Buraya uğramadan geçenin başına uğursuzluklar yağardı.

Hürü Ana:

“Durun,” diye bağırdı. Onun atını yedekleyen delikanlılar atı durdurunca Hürü attan fırladığı gibi ormana daldı, bir ağacı dulda edip hemen donunu sıyırıp oraya, çimenlerin üstüne çatladı.

Anacık Sultan yolun ortasında durmuş onu bekliyordu. Bir süre sonra Hürü Ana başı yerde, donunu bağlayarak ormandan çıktı geldi. Anacık Sultan her şeyi anlamıştı. Çok kişi o kutsal Kırkgöz Ocağında o işlerini yapamazlardı. Bunu düşünmeliydi. Gene de tatlı tatlı gülüyordu Hürü Anaya, şakacı. Atına binen Hürü Anayı onun bu gülüşü yüreklendirdi. Kızmıştı da:

“Anacık Sultan,” diye sert bir sesle konuştu, “bunu esirgeme benden, İnceme, oğluma bir afsun yap ki ona kurşun geçmesin. Yıldırım taşı bile kar etmedi de ölüyordu işte.”

“Ben afsun bilmem,” dedi Anacık Sultan. “Keski bilsem.”

“Nasıl olur da bilmezsin, hay Anacık Sultan? Beni mi kandırıyorsun? Sen Kırkgöz Ocağı olasın da… Şimdi gidince benim oğlumu kurtarınca da…” Heybeyi gösterdi. “Ya oradakiler ne?”

“Ben onları bin yıldır dağlardan toplarım, ben onları bin yıldır kaynatıp özünü çıkarırım. Ben onları bin yıldır insanlara dağıtırım,” dedi. Anacık Sultan dingin, güvenli. “Bak oraya,” diye de dağlan gösterdi. “Her şey oralarda. Her şey çiçekte, her Şey otta. Bütün tılsım şu şırlayarak gelen ışıkta. Kusura kalma bacım, böylesi kerametler benim elimden gelmez. Keramet şu durmadan doğuran toprakta.”

297

Tazı Tahsin dağlardan ormanlardan saklana saklana Çiçek-lideresi köyüne kadar gelmiş, köyün üstündeki mağaranın önünde oturup kalmıştı. Korku içindeydi. Koynundaki bu kadar parayı bir coşkunluk anında ona veren Murtaza Ağa sonradan pişman olup ardına çoktan atlı çıkarmıştı. İyi ki yoldan gelmemişti. Yoldan gelmiş olsaydı, ne kadar koşarsa koşsun, mutlaka atlılar onun arkasından yetişecek, paralarını elinden alacaklardı. Kim kime bir İnce Memed muştusu için bu kadar parayı verirdi…

Tazı Tahsin mağaranın önüne oturmuş şimdi de köye giremiyordu. Acından da ölmüş, karnı, bağırsakları biribirine geçmişti. İner miydi hiç köye, şimdi Murtaza Ağanın adamları çoktan köye gelmişler, o imansız, kan içici muhtarın evine on beş candarmayla inmişler, onu bekliyorlardı. Kim kime bir çiftlik alacak kadar parayı bir muştu için bağışlardı? Murtaza Ağanın parasını kaçırdı diye de candarmalar onu yatırırlar sopanın altına, kan işetinceye kadar onu Muhtarın evinde döverlerdi. Allah kulunu Kertiş Ali Paşanın eline düşürmesin! Kertiş Ali Onbaşı ıssızda yakaladığı köylüleri, Onbaşı Ali Paşa, Onbaşı Ali Paşa, diye bağırtıyordu. Acından ölse de Tazı Tahsin, işte bu mağaranın önüne gömülse de, burada da onun ak kemiklerini bulsalar da köye uğrayamazdı. Aaah, anası da hiç evden çıkmazdı ki… Bir yanılsa da buralara bir çıksaydı, ona ne güzel sıcak bazlamalar getirirdi… Kimseye de görünemezdi. Onun bu kadar parayı alıp kaçtığını herkes biliyordu. Tazının bu kadar

298

parası var diye şimdi köy biribirine girmiş, başlarında da Muhtar, dört gözle onun yolunu gözlüyorlardı. Mahmut Ağaya bile haber göndermişlerdi.

O gece mağarada yattı. Korkuyordu da. Mağaranın içi ka-yışkanat doluydu, her birisi kocaman kocaman, hem de kan içici. Bu kayışkanatlar var ya, insanın gırtlağına gagalarını bir saplar, damarlarında ne kadar kan varsa sömürüp bitirinceye kadar bırakmazlarmış. Yatarken parasının üstüne yatıyordu. Kayışkanatlar bütün kanını sömürsünler de yeter ki paracıkla-rına dokunmasmlardı. Bu parayla neler, neler alacaktı. İki çift kırmızı, ay boynuzlu öküz, bir pulluk, dört sütlü inek, koyun, keçi, bir de doru bir at, o doru atları severdi, doru atın alnı da akıtma sakar olacaktı, bir de Topal Alinin şapkası gibi tüylü bir lenger şapka, bir de tıpkı Topal Alinin pantolonu, ceketi gibi bir ceket, sonra da kenarları sarı kordonlu kırmızı, ateş gibi yanan bir çift postal… Atma binip köyün bir başından bir başına akşama kadar gidip gelecekti, lenger şapkası yana yıkılmış… Haaa, hep bunu unutuyordu, o da korktuğundan, Tazı Tahsinin tüfekten, tabancadan, hançerden bile, kan çıkaran ne varsa hepsinden ödü kopardı, bir de Alaman filintası takacaktı omuzuna, tabii içi boş, o deli miydi, hiç filintasına kurşun koyar mıydı? İçinde kurşun yoksa, o gene tüfekten korkardı ya, o kadar çok korkmazdı.

Sabaha karşı azıcık uyudu, bir uyandı ki, başucunda azman bir yaratık. Bağırarak dışarıya uğradı. Dışarda da çoban Veliyle göğüs göğüse geldi. Onu tanıyamadı, hemen mağaraya döndü, mağarada o kocaman yaratık öyle duruyordu, dışarıya kaçtı. Bir süre böyle mağaradan dışarıya, dışardan içeriye gitti geldi. Sonunda Veliye bakınca onu kepeneğinden tanıdı.

“Veli…”

“Ne var,” dedi Veli, “ne oldu sana?”

“İçerde…”

“İçerdeki benim köpek. Seni tanıdı da sesini çıkarmadı. Ben de şuradan geçiyordum az önce, mağaradan bir inilti duydum, korktum içeriye giremedim, oraya köpeği saldım.”

Tazı Tahsin dizleri çözülmüş yere çöküverdi. Bir süre göğsü inip inip kalkarak öyle kalakaldı.

299

“Ne oldu Tahsin, ne var, söyle bana?”

“Candarmalar,” dedi Tahsin can çekişircene. “Murtaza Ağanın adamları… Mahmut Ağamıza da haber salmışlardır. O da benim kemiklerimi un ufak eder eline geçirirse beni.” Olanı biteni olduğu gibi Veliye anlattı. “Eğer bu dediklerimi de bir tek kişiye, anana, babana bile söylersen seni boğar öldürürüm. Bunu böylece bil,” dedi.

Veli on altısında ya var, ya yoktu, ablak yüzü dinlediği büyük maceranın heyecanından kıpkırmızı kesilmişti.

“Tahsin Ağam ben bunu hiç kimseye söyler miyim! Ben Mahmut Ağayı bilmez miyim, o yeter ki bir adamın elinde para görmesin, hemen alıverir. O da yetmez, ardından da insanın kemiklerini kırıverir, un ufak eyler. Mahmut Ağa da köye geliyormuş. Demek bunun içinmiş.”

“Söylemeyeceğine yemin edeceksin.”

“Neyin üstüne?”

“Ananın başı üstüne.”

“Anamın başı üstüne ben hiç yemin etmedim. Sonra anam ölür ya…”

“İyi işte, o zaman da sen kimseye söylemezsin.”

“Anamın başına yemin edemem.”

“Edeceksin. Etmezsen ben de seni burada öldürürüm. Öldürür de kaçarım. Kim bilecek…”

“Öldür ama anamın başı için bana yemin içtirme. Sonra ölür fıkara. Başka neyin üstüne dersen ederim.”

Tazı Tahsin direniyor, öteki öldürseler de, anası üstüne yemin etmeye bir türlü yanaşmıyordu. O kadar tartıştılar, konuştular ki ikisi de yoruldu, sesleri de çıkmaz oldu, biri bir yana düştü, biri bir yana, ıslık gibi çıkıyordu artık sesleri.

Tazı Tahsin duyulur duyulmaz:

“Bana ekmek ver,” dedi, “git biraz da süt sağ.”

Veli ona ekmeği verdi, vermesiyle keçilerin içine girmesi, oradan da köye aşağı alıp yatırması bir oldu. Tazı Tahsin o kadar açtı ki onu kovalayıp yakalamak aklından bile geçmedi. Velinin köyü nasıl velveleye vereceğini biliyor, önündeki yemeği bir anda bitirmeye çalışıyordu. Sonunda sabredemedi, azık çıkınını da alıp yukarı ormana, pınarın başına çekildi. Susamıştı,

ORHAN KEMAL      300 İL HALK KÜTÜPHANESİ

ağzını ak çağşaklı pınara dayadı, kana kana yarpuz kokulu sudan içti.

Bir önündeki Velinin azığından yiyor, bir pınara eğilip su İçiyordu. Çıkındaki son kalıntıyı da bitirince ayağa kalktı, yu-karlarda daha rahat yerler, küçücük çimenli bir alanın ortasında uzun, üstü de düz bir kayalık vardı, oraya gidecekti, ayağa kalkar kalkmaz sallandı, gözleri karardı, düşecekti, bir dala yapıştı. Gene de dal onu taşıyamadı, yere düştü, düşer düşmez de onu bir uyku bastırdı, taş gibi uyudu kaldı.

Bütün Çiçeklideresi köyü, İnce Memedin ölüm haberini kasabaya götüren Tazı Tahsinin zengin olduğunu, Ağaların, Beylerin ona verdikleri muştu parasını da onun elinden almak için Mahmut Ağanın onun arkasına on bir atlısıyla düştüğünü duymuş, ortalık allak bullak olmuştu.

“Onun elinden alır Mahmut Ağa bu parayı.” “Ona verdikleri paraylan on bir öküz, dokuz at, yüz keçi, otuz beş koyun alınırmış…” “Zengin oldu da gitti.”

“Korkmasın da ne yapsın, o kadar paranın onda olduğunu eşkıyalar bir duyarlarsa…”

“Kertiş Ali Onbaşı Paşa bir duyarsa…” “O parayı onun elinde bırakırlar mı hiç, Tazıcık Tahsinin!” “Para değil, başına bela aldı Tazıcık Tahsin.” “Mahmut Ağayı bela aldı, kartal bakışlı.” “Ya bizim Muhtar? Onun elinde bırakır mı o parayı…” “Kertiş Ali Onbaşıyla bir olup…”

“Mahmut Ağa kimseye bir zırnık koklatmaz o paradan…” “Vermesin bakalım parayı onlara Tazı Tahsin.” “İnce Memedi öldürenler Muhtarla Kertiş Ali Paşa… Onlar parayı…”

“Parayı alan da burnu sümüklü Tazıcık Tahsin.” “Birazıcık koştu diye bir insana o kadar parayı verirler mi?” “Mahmut Ağa derisini yüzer onun.” “Onbaşı Kertiş Ali Paşa gözlerini oyar onun.” “Yiğitse gelsin köye…”

“Mahmut Ağa binmiş al atma, filintası boynunda, kuş gibi bu yanlara geliyormuş.”

301

Tazı Tahsinse ormanda uyuyor, bir tuhaf düşler görüyordu.

Üstüne günün değmesiyle uyandı. Uzaklarda bir kurt uluyordu. Kurt uluması uğursuzluğa alamettir. Tazı Tahsinin tüyleri diken diken oldu. Eli koynundaki parasının üstündeydi. Ödü koptu. Şimdi Veli gitmiş her şeyi köyde anlatmıştı. Köylü de… Kim bilir… Kızlar da ona ne biçim bakacaklardı, zengin bir adama o biçim baktıkları gibi. Köyün içinde, tıpkı Onbaşı Ker-tiş Ali gibi göğsü içerde, kıçı dışarda koç gibi dolaşacak, herkes bu Tazı Tahsin ne biçim zengin adammış diye, ona bakacaklardı.

Kurt korkusu, köyde zenginliğinin tadını çıkarma düşüncesi onun ayaklarını aldı köyün üst başındaki kayanın üstüne götürdü. Karanlık kavuşuncaya kadar burada saklanacak, karanlık kavuşunca da bir sansar gibi köye inecek, anası da köyde olanı biteni ona ulaştıracaktı. O da… Köyde parasını öyle bir yerlere saklardı ki bin yıl arasa kimse bulamazdı. Köyü hemen görmek istiyor, burada sabırsızlıktan ölüyordu. Görsünlerdi o köylüler mırmırık çorbası içe içe karnı şişmiş Tazıcık Tahsini, görsünlerdi…

Daha fazla dayanamadı, gizlendiği kovuktan dışarıya çıktı, altında saklandığı kayanın üstünde gezinmeye başladı. Şimdi bir köylü onu burada göğsünü şişirmiş böyle gezerken görmeliydi ki, bütün zenginler göğüslerini işte böyle şişirirlerdi. Ya köye gelmişlerse Mahmut Ağayla adamları, ya da Murtaza Ağa, işte o zaman da Tazı Tahsin alır yatırırdı dağlara öte. Yakalasınlar yakalayabilirlerse, şu kayalıklarda o koşarken arkasından kurşun sıksalar ulaşamazdı. Köye gidecek, parasını almaya gelen birisi varsa, ver elini dağlar, çok da azık alacaktı yanına… Tuz da, keskin bir bıçak da… Acıkınca bir çobanın sürüsünden bir oğlağı… Çamlar arasında, yarpuzlu pınarların başında harmanlamış közlerin üstünde kebap ettiği oğlak etlerini, dudaklarının kıyısından yağları akıta akıta yiyecekti. O it oğlu Velinin, hele Velinin yiye yiye keçilerini bitirecekti. Onlar Tazıcık Tahsini ne sanıyorlardı, o Tazıcık Tahsin öyle becerikli bir hırsızdı ki uyurken gözlerinden kirpiğini çalar da kimsenin haberi olmazdı. Niçin bu Çiçeklideresi köyünde hiç horoz yoktu, bu köydeki bütün horozları çalıp da yi”

302

ven, hem de yarpuz kokulu pınarların başında, kimdi? Kim-jjr o ki, Kalealtınm mağarasında köyden çalınmış bütün horozların başını saklayan, Tazıcık Tahsindir. Pekiyi, on yıldır, o kadar horozu çalanın, köydeki horoz soyunu kurutanın kim olduğunu köylü bilebildi mi? Köydeki bütün çocukların adı horoz hırsızına çıktı da, bir Allahm kulu çıkıp da, ey millet, bu kadar horozun kökünü kurutan Tazıcık Tahsindir, diyebildi mi, bunu bir tek kişicik akıl edebildi mi? Gerekirse on yıl dağda kalır da Tazıcık Tahsin, kendisine Tazıcık demeye bayılıyordu, bütün bu yakın köylerin taze oğlaklarını ve hem de kuzularını bitirir de, gene de şu alnının öz bir teriyle kazandığı paracıklarını kimseye kaptırmazdı.

Karanlık usul usul çöküyor, Tazı Tahsin kayanın üstünde deliler gibi oradan oraya yürüyor, fır dönüyordu.

Gün batınca öylesine bir sevindi ki havaya hoplayarak bağırdı kendinde olmayarak. Bundan da ödü koptu, koşarak gitti kayanın altındaki kovuğa saklandı. Keskin kulaklarıyla bir süre yöreyi dinledi, baktı ki ortalıkta çıt yok, usul usul, temkinli kayadan indi, bir sansar gibi sessiz, sinerek köye aşağı kaydı. Evlerine vardığında yüreği güm güm atıyordu.

“Ana, ana, kapıyı aç!”

Anası kapıyı açtı, içerde ocak yanıyordu, ateş ışığında anası onun yüzüne bakınca bir şaşkınlık çığlığı attı:

“Abooov oğlum, sana ne oldu böyle?”

Hemen içeri girip kapıyı kapatan Tazı Tahsin:

“Bir şey olmadı anam, ne var ki… Dur şimdi sen… Şu sorduklarımı dinle, bugünlerde buraya kasabalı adamlar geldiler mi, beni aradılar mı, köyde hiç Topal Ali adında topal bir adam gördün mü? Mahmut Ağa nerede?”

“Yoook, yavrum, hiç kimse gelmedi köye, ne topal ne kör ne de sağlam… Kimse de seni aramadı. Mahmut Ağa daha gelmedi ya gelecekmiş.”

“Hiç kimse, hiç kimse, öyle mi?”

“Hiç kimse oğlum, bilmiyor musun sen, bu köyde sinek uçsa benim haberim olur.”

“Ana zengin oldum.”

“Duydum yavrum, duydum,”  diye anası şaşkın şaşkın

303

onun yüzüne bakıyordu. “Velicik çoban köyü velveleye verdi. Köy senden başka hiçbir şey konuşmuyor.”

“Zengin, zengin oldum, ana, gel!” Anasını kolundan çekip ocağın yanına götürdü, elini koynuna sokup mendiline sardığı paraları çıkardı: “Bak ana,” dedi, “Bu bir, yalnız buna iki çift öküz alınır. Köye hiç, hiçbir yabancı insan gelmedi, değil mi?”

“Hiç, hiç gelmedi.”

“Bu iki, buna da bir at, bir mavzer, bir de pulluk alınır. İşte şuna da… Sana iki inek de alacağım. İşte şuna da… Bol bolama-dı süt içeceğiz, yoğurt, yağ, kaymak yiyeceğiz. On bir tane de yavrulu keçi alacağız… Sen de peynir yaparsın. Ana, köye hiç kimse gelmedi mi, hiç, hiç? Uzun bir adamla, Mahmut Ağa da

mır

“Gelmedi, hiç, hiç, hiç!”

“Zengin oldum, ana.”

Ananın gözleri ardına kadar açılmış, Tazı Tahsinin yere yan yana dizdiği paralara bakıyor, paralara, gözlerine inanamıyor-du. Tazı Tahsin de bir yandan olanı biteni anlatıyor, Murtaza Ağadan, Topal Aliden söz ediyordu.

“Pişman olmaz mı o adam bana bir İnce Memed muştusu için verdiği paraya?”

Ananın yüzü birdenbire sararıverdi.

“Bilmem ki yavrum.”

“Pişman olmaz, pişman olmaz,” diye güldü Tazı Tahsin. Bu endişeli bir gülüştü. “Ben ona İnce Memed gibi bir adamın ölümünü muştuladım. Bana bu para az bile.”

“Yaaa yavrum, az bile,” diye ayağa kalktı anası. “Sen şimdi acından ölmüşsündür.”

“Öldüm,” dedi Tazı Tahsin. “Öldüm ne demek, üç gün üç gece bir lokma ekmek aşmadı boğazımdan… Az bile bana bu para, değil mi ana?”

“Az bile.”

“Nereye koyalım da bu parayı, kimse…”

“Sen bana ver o parayı, ben koyacağım yeri bilirim. Mustafa Kemal Paşa gelse bulamaz.”

“Veremem ana, ben saklayacağım.”

Anası gücendi:

“Senin paran değil mi, sen sakla! Ama Kertiş Ali Onbaşı paşayla, bir de Muhtar derini yüzerlerken, sen paranın yerini söylemez misin?”

“Söylerim…”

“Öyleyse sen bilirsin yavrum.”

“Sen sakla ana,” diye heyecanlandı Tazı Tahsin, “Beni döve döve öldürseler bile paranın yerini söyleme onlara. Beni kıyma gibi etseler de… Gözlerini, kulaklarını kapa, söyleme. Mahmut Ağa seni atma çiğnetse bile.”

“Söylemem.”

“Yemin et!”

“Neyin üstüne?”

“Benim üstüme.”

“Ettim gitti.”

Eğer Tazı Tahsinin bağırmalarına dayanamayıp, ana paranın yerini söylerse onlara, Tazı Tahsin o anda hık deyip ölecekti. Buna da, ölür de anası razı gelemezdi. Kertiş Ali onu döve döve öldürürdü, o başka.

Tazı Tahsin paraları anasına teslim ettikten sonra:

“Çorba koy ana, ölüyorum,” dedi.

Ana çorbayı koydu sofraya tencereyle. Tazı Tahsin büyük bir tahta kaşıkla çabuk çabuk içmeye başladı. Biraz sonra da ter içinde kaldı.

“Oğlum ben gidiyorum.”

“Git ana, git de… Paraları da sıçan yemesin.”

Ana çıktı gitti, döndüğünde Tazı Tahsini ocağın önünde kıvrılıp uyumuş buldu.

Sabahleyin ana oğul sevinç içinde uyanıp mor ineklerin, soylu atların, koyunların, keçilerin, pullukların, kaplan giremez ekin tarlalarının inanılmaz düşünün tadını çıkara çıkara öğleye kadar konuştular. Konuştukça da konuşuyorlardı. Tazı Tahsin köyün içine çıkmak için o kadar acele etmese ana oğul bu konuyu durup dinlenmeden üç gün üç gece konuşurlardı. Tazı Tahsin hem anasıyla birlikte ilerdeki zenginliğinin mutluluğunun düşlerini iliklerine kadar tadını çıkararak kuruyor, bir yandan da köylünün kendisini görmesini istiyordu. Parasını sağlama almıştı. Dünya dünyaya girse, onu elinden alacak bir güç yoktu şu dünyada.

304

305

Dayanamadı, sonunda köye çıktı, çınarın altına geldi. Çınarın altından gür bir pınar kaynıyordu. Onu gören çocuklar evlere koşmaya başladılar, bir anda da çınarın altı kadın erkek, çoluk çocukla doldu. Önüne gelen nasıl zengin olduğu üstüne Tazı Tahsi-ne soru soruyor, o da bıkmadan usanmadan, buradan koşarak kasabaya nasıl gittiğini, kasabada kendisini davul zurnayla nasıl karşıladıklarını, Kaymakamın odasının kapısına kadar gidip orada nasıl kendinden geçtiğini, uyandığında Doktoru, kasabanın ileri gelenlerini başında bulduğunu, uzun boylu çok zengin bir adamla, lenger şapkalı topal bir adamın kendisine durmadan para verdiklerini, paralan almak istemeyince de ona çok öfkelendik- j lerini sayıp döküyordu. Sonra ona zorla para veren adam onu evine götürmüş, onuruna kuzu kesmiş, peteklerden bal sağmış, ona gül kokulu şerbet verip, gül kokulu yataklarda yatırmıştı.

“Sonra o uzun boylu adam dedi ki… İnce Memed o adamı mümkünü yok öldürecekmiş. Onbaşı Kertiş Ali Paşa da İnce Memedi öldürünce, ben de muştuyu ona götürünce, o da bana dedi ki dile benden ne dilersen, başım üstüne her bir dileğin. İstersen seni, bu kasabanın gül kokulu kızlarıyla evlendiririm, dedi. Ben de istemem, dedim. O da beni uğurlarken, sen benim oğlumsun Tahsin, dedi, bu ev senin evin. Ne zaman başın sıkışırsa gel, attan at, silahtan silah, seni çok sevdim, yakamdan geçirip evlat edindim, paradan para, tarladan tarla, kızdan kız beğen… Ne dileğin varsa baş üstüne… Mademki benim düşmanımın ölüm muştusunu sen getirdin bana, ölüp dirilerek… Ben de seni… Ben de ona, sağ ol Ağam, dedim.”

Kalabalık gittikçe çoğalıyordu ki, bir al ata binili Muhtar aşağı yoldan gözüktü. Kasabadan geliyordu. Susup onu beklediler. Tazı Tahsinin gözleri fıldır fıldır dönüyor, Muhtar gelmeden şu kalabalığın arasından sıyrılıp, bir an önce dağın yolunu tutmak istiyordu ya, yapamıyordu. Muhtarı görür görmez bütün bedenini bir titreme almış, dizlerinin bağı çözülüp oraya, çeşmenin taşma çöküvermişti. Birkaç kez de kalkmayı denemiş, bir türlü de ayağa kalkamamıştı.

Muhtar geldi, kalabalık ikiye ayrıldı, o da gelip çeşmenin yanında atından indi, atı bir delikanlıya verip, “Bunu eve götür,” dedi.

306

“Ne o, ne var, böyle toplanmışsınız?”

“Ne olacak, bizim Tazı,” dediler.

“Zengin olmuş.”

“İnce Memed onu zengin etmiş.”

Olanı biteni baştan sona kadar ona anlattılar. Muhtar güldü. Ardından da, “İşler kötü,” dedi. “Yüzbaşı bizim köye çok kızıyor, o köyü yerle bir edeceğim, diyor. Aldık başımıza belayı. Şu avratlar bizim köyümüzü yaktı. Bir de Mahmut Ağa duyarsa… Duymaz inşallah, köye gelmez inşallah.”

“Ne olmuş, ne olmuş bizim köyümüze?”

“O ölen İnce Memed değilmiş.”

“Kim imiş ya?”

“Kara Osman imiş.” Derin bir soluk aldı. “Bizim avratlar da İnce Memed diye ağıt yakınca, hah işte İnce Memed budur, öldürdük onu diye Ankaraya tel çekmişler. Aslı çıkmayınca da rezil olmuşlar. Yüzbaşı, o avratlara kazık sokacağım diyor da bir şey demiyor. İnşallah Mahmut Ağa kızmaz.”

“O, kazığı avradına soksun!”

“O köyü sürgün edeceğim, yakıp da yerine darı ekeceğim, diyor da başka bir şey demiyor Yüzbaşı. İnşallah Mahmut Ağa köye gelmez…”

“Yaksın bakalım…”

“Ben canımı zor kurtardım. O da gene İnce Memed yüzünden. Bana kıymayın, beni dövmeyin, beni hapislere sokmayın, dedim onlara, ben size İnce Memedi getiririm, yerini bulur size haber veririm, dedim de canımı ellerinden zor kurtardım. Hiçbir şeye değil de o avratların ağıt yakmalarına deli oluyor, yağıyor gürlüyor Yüzbaşı, o Çiçeklideresi avratlarının alacağı olsun, diyor. İnşallah Mahmut Ağa…” Kadınlara döndü, gözlerini belerterek:

“Ne vardı yani, elin eşkıyasına İnce Memed diye ağıt yakmanın ne gereği vardı yani? Koskoca kasabada köyümüzün gül adını boka çıkardınız, ben ne yapayım şimdi ben… Aaaah şu avratlar aaah… Elin eşkıyası size ne? Ne der de ağıt yakarsınız bre fallikler? Yakarsınız da…” “O Allahın kulu değil mi?” “Ölü, it ölüsü gibi gömülür mü?”

307

“Bir de İnce Memedin ölüsü olursa…”

Muhtar var gücüyle bağırdı:

“O İnce Memedin ölüsü değil.”

“İnce Memedin ölüsü değilse insan ölüsü değil mi?”

“Ölüye ağıt yakılır.”

“Biz atadan dededen böyle gördük, ölüye ağıt yakılır.”

“Her önünüze gelene mi?”

“Her insan olana…”

“Öyleyse Muhtar…”

“Sen ölünce Muhtar, sana ağıt yakmayalım.”

“Senin ölünü it ölüsü gibi atalım çukura.”

“İster misin?”

Muhtar kızdı, bağırdı, sövdü dellendi. O sövdükçe kadınlar da sövüyorlardı. Sonunda Muhtar kadınların erkeklerini çağırdı, onlar da kadınları susturamadılar. Muhtar evine kaçmak zorunda kaldı ya, kadınlar çınarın altına birikmişler Muhtara, Yüzbaşıya, Ankaraya ağza alınmadık küfürlerle sövüyor, sevinçli türküler söyleyerek İnce Memedi övüyorlardı. Onun ölmediğine o kadar sevinmişlerdi ki, Yüzbaşı değil, atına adam çiğneten Mahmut Ağa bile onlara vız gelirdi. Köyün içini sevinç türküleri doldurmuş, çınarın altı bir düğün evine dönmüştü. Muhtar, yanında da birkaç yaşlı, saçlarını başlarını yoluyorlardı. Sevinç türküleri, kahkahalar gece yarısına kadar sürdü.

O sevince Tazı Tahsin de kendini kaptırmıştı. O, başka bir şeye, İnce Memedin ölmemesine herkesten daha çok seviniyor, sevincinden ne yapacağını bilemiyor, boyuna bağırıyordu.

Evlerine geldiklerinde:

“Ana,” dedi, anasının boynuna sarıldı, “anam benim, şimdi iyice zengin olduk. Bak ne yapacağım, Muhtar değil, ben arayacağım İnce Memedi, izini sürüp onu bulacağım, gidip o Ağaya haber vereceğim, o Ağa da bana bu sefer daha çok, daha daha çok para verecek. Bu ev parayla dolacak. Nah, bu kadar!”

“Sus, hörtüklerden gidesi, ben para istemem. Onlar da İnce Memedi öldürecekler, öyle mi?”

“Öldürsünler,” diye dudak büktü Tazı Tahsin. “İnce Me-med benim babamın oğlu mu? Yarın sen bana çok azık hazırla, ben gidiyorum.”

308

16

Bütün muhtarların listesi Murtaza Ağanın cebindeydi. Bir gece atına atladığı gibi Adananın yolunu tuttu. Ramazanlı Beyinin evine vardığında gece yarısını çoktan geçiyordu. Bey yaşlı bir adamdı, çoktan da uyumuştu. Kapıyı çalar çalmaz bir uşak kapıyı açtı. Yarı uykulu Bey başında takkesi, sırtında gecelik entarisiyle hemen uyanmış, aşağıya inmişti.

“Kimdir o?” diye sordu. Sesinde korkudan çok bir şaşkınlık vardı.

Kapıyı açan uşak köşede duruyor, içeriye giren bu uzun boylu, lenger şapkalı, kuşağının altına çifte tabanca sokulu, daha önceden tanıdığı bu Ağaya bir tuhaf bakıyordu.

Murtaza Ağa:

“Benim Bey,” dedi, “ben Murtaza kulun. Bu gece yarısı seni rahatsız ettim ki… Kusura kalma…”

“Canım, gel hele, gel yukarı da sonra konuşuruz.”

Yukarda gidip gelmeler… Konağın ışıkları çoktan, Bey daha merdivenlerden inerken yakılmıştı.

Yan yana sedire oturdular. Onlar oturur oturmaz da kahveler geldi.

“Hayır ola Murtaza Ağa…”

Murtaza Ağa bütün olanı biteni, İnce Memedi, Ali Safa Beyin öldürülmesini, Yüzbaşı Faruk Beyin yalanını, kendisini Ramazanlı Beyi gibi kasabada karşılatışını, Talip Beyin İnce Me-medce feci bir biçimde katledilişini bir bir anlattı:

“İşte,” dedi, “hal keyfiyet bu minval üzeredir, Bey… Arif

309

Saim dedikleri o adam da her şeyi, kendi götünden korktuğu için bütün bunları olmamış gibi gösteriyor Ankaraya. Ankara bütün olanı biteni duyacak olursa, onu bir daha buraya mebus tayin etmez. Bu yüzden de dağlar eşkıyalarla doldu. Bu can düşmanı, ırz, mal düşmanı İnce Memed de kendisini bilumum Toros dağları üstüne hükümdar ilan etti. İnce Memedi bundan sonra ne bir bölük, ne bir tabur, ne de bir alay durdurabilir. Bütün halk tabakası ve de bilumum baldırıçıplak, ayağı yalın taifesi onun buyruğunda. Şu düşmana karşı kurtardığımız vatanı payimal ettiler. Duyduğuma göre de yakında Adanayı işgal edecekler, bütün şehri yağmalayıp taş üstünde taş, kelle üstünde baş bırakmayacaklar…”

Ramazanlı Beyi Arif Saimin can bir düşmanıydı. O milletvekili olacakken, Ankara bu ne idiğü belirsiz candarmayı onun yerine milletvekili tayin etmişti. Oysa bu Adana yedi yüz yıldan bu yana onlardan, Ramazanlı Beylerinden sorulurdu. Yedi yüz yıl bu topraklara hükmetmiş Ramazanoğulları Cumhuriyet devrinde külahın bir parçasını başkalarına kaptırmışlardı. Bu da onlar için yenir yutulur bir bela değildi. Hiçbir çağda Ramazanlı Beylerinin başına böylesine bir bela gelmemişti, taa Mem-lüklerden, Selçukilerden bu yana… Bir tek milletvekilleri vardı, o da sarhoşun birisiydi ve ancak yarım Ramazanlıydı.

“Haklısın Murtaza Ağa,” dedi Ramazanlı Beyi. “Bunu, bu ayaklanmayı bir yolunu bulup Ankaraya bildirmemiz gerek. Yalnız nasıl bildireceğiz? Dahiliye Vekilinin yanına varılmıyor. O kendisini sadrazam sanıyor. Paşaya ulaşmaksa Toros dağlarını denize indirmekten daha zor.”

Sabaha kadar, kılı kırk yararak konuştular, sonunda da Murtazanm düşüncesinde, önerdiği yolda gitmeyi kararlaştırdılar.

“O Arif Saimin başka işleri de var Bey…”

“Nedir o?”

Murtaza Ağa güldü:

“Ben yavaş yavaş tespit ediyorum ya, şimdilik ispat edecek durumda değilim. Bir ispat edecek duruma gelirsem eğer, işte Arif Saim, işte o zaman toz olacak.”

Bey heyecanlandı:

310

“Söyle, nedir o?” Gözleri büyümüştü.

“Benim anladığıma göre Arif Saim küçücük bir mebuslukla, vekillikle, başvekillikle yetinecek bir adam değil. Onun gözü yükseklerde… Her konuşmasında Paşayı ben idare ediyorum diyor da başka bir şey demiyor.”

“Bunu biliyoruz.”

“O gizli gizli konuşuyor.”

“Kiminle?”

“Yukarı dağlardaki Çerkeslerle anlaşmış durumda… Onun için de dağlara, bütün dağlar ayağa kalksa da ilişmek istemiyor. Duyduğuma göre…”

“Söyle duyduğunu.”

“Çerkesler ona kuryelik yapıyor, Suriyedeki Fransızlarla, Iraktaki İngilizler arasında. Daha tespit edemedim. “Ayağa kalktı, kollarını salladı, bir ara ayakta düşündü. “Dilim varmıyor Bey,” dedi, yerine oturdu. “Ne yapayım benim bu sözü söylemeye dilim bile varmıyor.”

“Varsın,” diye bağırdı Ramazanlı Beyi.

“Sana bir şey soracağım Bey.”

“Sor.”

“Şu tarihler, şu eski toprak, şu koca Osmanlı ülkesi şimdiye kadar bir Mustafa Kemal Paşa daha yetiştirebildi mi?”

“Onun orasını bilemem,” diye yüzünü astı Bey. “Sen ne oluyor, onu bana söyle.”

Murtaza Ağa bozuldu, birkaç kere yutkundu. Ömründe ilk olarak, Mustafa Kemal Paşa hakkında böyle soğuk bir bilemem sözüyle karşılaşmıştı. Şaşkınlığı sürüp gidiyordu. Neden sonradır ki kendini toparladı.

“Arif Saim Beyin Mustafa Kemal Paşaya bir suikast hazırladığı, hatta bunun için de İnce Memedin, öteki bilumum eşkıyanın Toros dağlarında kuvvetlenmesini istediği halk arasında dolaşan yaygın bir şayiadır. Ne buyrulur?”

Ramazanlı Beyi buna uzun uzun güldü:

“Yanlış bir şayiadır bu, Murtaza Ağa. Yanlış. Arif Saim buna cesaret edemez.”

“O gözü kanlı bir çete reisidir Bey, eder.”

“Edemez.”

311

“Bütün halk bunu konuşuyor.”

“Yanlış konuşuyor.”

“Yakında görürsünüz.”

“Keski,” diye ağzından kaçırdı Bey.

“Olamaz,” diye ayağa kalktı Murtaza. Tüyleri diken diken olmuş, korkudan kaçacak delik aramaya başlamış, bir anda da ter içinde kalmıştı. “Olamaz!”

Bey ayağa kalktı, ödü kopmuş Murtazayı dinginleştirdi. Bir daha da ne o, ne de öteki bu konuya dokunmadı.

Daha gün ışırken konağa avukat Hamurcuzade Sabit Bey geldi. Genç bir adamdı. Hırslı gözleri yuvalarından fırlamış dönüyordu. Murtaza avukatı görünce ürperdi. Kısa boylu, çekik gözlü, çıkık elmacık kemikleri yüzünden dışarıya kaçmış bir tuhaf kişiydi. Gözleri de tam burnunun üstünde birleşmişti. Yerinde duramaz bir hali vardı ve çabuk çabuk konuşuyordu.

“Bu Sabit Beyin,” dedi Bey, “kaleminden kan damlar. Değil Adanada, bütün Türkiyede Sabit Beyin üstüne işbilir bir avukat daha yoktur. Ol sebepten bugün sana Murtaza onu takdim ediyorum.”

Murtaza Ağa ister istemez Sabit Beyle işbirliği yapacaktı. Yoksa Beye ayıp olacaktı. Geldiğine de geleceğine de bin pişman olmuştu avukatı görünce.

Oturdular, baş başa, öğle yemeğine kadar çalıştılar. On altı muhtar İçişleri Bakanına on altı mektup yazacak, otuz üç muhtar da telgraf çekecekti. Mektupları, telgrafları Sabit Bey bütün gece çalışarak, yarm öğleye kadar hazır edecek, sonra da Murtaza Ağaya okuyacak, onayını alacaktı.

Güzel bir öğle yemeği yediler ve Sabit Bey, yemeği yer yemez çantasını kaptığı gibi çıktı gitti. O gittikten sonra Bey:

“Ateş gibidir, vallahi ateş gibidir Sabit Bey oğlumuz, şimdi Ankarayı bir ateşe tutacak ki ne Dahiliye Vekaleti kalacak, ne Başvekalet, İsmet Paşa belki de buraya bir ordu gönderecek.”

Murtaza Ağa öğleden sonra şehire çıktı, Seyhan kıyısına gitti, çocuklar şekerkamışı somuruyorlardı, uzun bir şekerkamışı aldı, nehrin kıyısına, dönme dolapların kuytusuna çekilip gizli gizli kamışları somurmaya başladı. Kerhaneye gidecekti. Taşçıkanm kapısına kadar geldi, bir süre bekledikten sonra vaz-

312

geçti. Gençliğinde her Adanaya gelişinde kerhaneye giderdi. Şimdiyse Ramazanlmın evine konukluğundan mıdır, nedir, yapamadı. İçinde bir tuhaf korku, acı vardı. Bu Hamurcuzadeyi hiç tutmamıştı. Halleri biraz öğretmen Sami Turgutun hallerine benziyordu. Bir de bu adam onu soyup soğana çevirecekti. Bu işi, bu İnce Memedi bu kadar kafasına takmamalıydı. Ne yapmıştı ki İnce Memede? Ona bir şey yapmamıştı ki onu öldürsün. Bütün bunlardan vazgeçse de İnce Memedi Molla Duran Efendinin üstüne sevk etse olamaz mıydı, Molla Duran Efendiyi İnce Memede öldürtmenin bir yolunu arasa da bulsa… İnce Memedin can bir düşmanı Topal Ali de Duran Efendiye çırak durmuştu. İkisini birden… Ama o Topal gerçekten İnce Memedin düşmanı mıydı, hiç de öyle gözükmüyordu. O, İnce Memedin kasabadaki bir kolu, adamı olamaz mıydı? Eğer öyleyse yandım diye, dizlerini dövdü Murtaza.

O gün akşama Ramazanlı konağına döndüğünde Murtaza allak bullaktı. Bey onu güler yüzle, taa merdivenin başında karşıladı, elinden tutup sedire oturttu. Beyin Hatunu bile gelip, ona, hoş geldin, dedi. Konak Seyhan kıyısında, iki katlı, ahşap, her katı on bir odalı, büyük balkonlu, görkemli bir konaktı. Bu konakta Beyin babası olan paşa oturmuştu ilk olarak. Ve konağı Ermeni ustalar yapmışlardı. Marangoziyesi için de dağlardan, ağaçtan adam yapan Rıza Ustayı getirmişlerdi.

“Farkında değil misin,” diye üzüntülü bir sesle konuştu Bey. “Hiç mi farkında değilsin koca Türkmen Ağası Murtaza, bunlar Çukurovayı paylaşıyorlar. Kimi Elazığdan, kimi Mani-sadan, kimi Afyondan, Maraştan, Urfadan gelmişler, baba, dede yurdumuz, kışlağımız Çukurovayı paylaşıyorlar, yağma ediyorlar. Böyle bir talanı ne Selçuk, ne Osmanlı, ne de Mısır Valisi Memet Ali Paşanın oğlu İbrahim devrinde gördük. Köy köy, ova ova paylaşıyorlar. Biz de elimiz kolumuz bağlı durmuş bunların kudurmuşcasma toprağımızı parçalamalarını seyrediyoruz. Sen ne diyorsun Murtaza Ağa, biz tükendik, biz bittik artık.”

Ramazanlı Beyi çok dertli, çok öfkeliydi. Şu Ulu Camiyi, şu koca taş köprüyü, hanları, hamamları onlar yapmışlardı bu şehire. Bu Adanayı onlar var etmişlerdi. Çukurova onların hü-

313

kümranlığmdaydı belki sekiz yüz yıl… Bu adam, bu Bey tepeden tırnağa öfkeye kesmez de ne olurdu. Koskoca Ramazanlı kuyunun dibine atılmış bir taş gibi köşeye fırlatılmış atılmıştı. Murtaza Ağa çok üzülmüş, neredeyse ağlayacaktı. Sonra birden kendisine geldi. Bilgilerini yokladı. Bundan yıllar önce, en yakın arkadaşlarından birisi Ramazanoğullarından olurdu. Onun işi gücü Ramazanlıyı, onun görkemli tarihini, Yüreğirli Beyi olaraktan Çukurovaya gelişlerini anlatmaktı. Ramazanlı-lar tarih boyunca hiçbir zaman yönetimden düşmemişlerdi. Şu anda bile yönetimde hatırı sayılır ağırlıkları vardı. Daha da olacaktı. Göl yerinden hiçbir zaman da su eksik olmamış, olmayacaktı. Yakında Ankarayı gene Ramazanlı soyu dolduracaktı. Arif Saim Beyi, öteki yeni yetmeleri Bey yutamıyordu. Doğruydu, haklıydı ya, azıcık da sabır gerekmez miydi? Doğru, şu anda bu çarık çürük, nereden geldikleri bellisiz, soylarının neci oldukları bile bilinmeyen kişiler bile mebus olmuşlar, Çukurova-da cirit atıyorlardı da, şu koskoca Bey köşesine çekilmiş, kuyunun dibindeki taş gibi kalmıştı. O öfkelenmesindi de kimler öf-kelensindi…

İkinci gün tam öğleüstü Avukat Sabit Bey konağa geldi. Çantası ağzına kadar kağıtlarla dolmuştu. Mektupları, telgrafları teker teker Murtaza Ağaya okudu. Ağa ömründe bu kadar dokunaklı, bu kadar etkili hiçbir sözler duymamıştı, avukata hayran kaldı.

Okuma bittikten sonra Bey:

“Sizi temin etmeliyim, Karadağlıoğlu Murtaza Ağa, Sabit bey bizim öz bir evladımızdır. Ona verdiğimiz sırlarımız hiçbir yere çıkamaz. Bundan müsterih olabilirsiniz,” dedi.

Sabit Bey çekik gözlerini Murtaza Ağaya dikerek kesin bir dille konuştu:

“Bize tevdi edilen sır kellemiz gidene kadar bizde kalır. Bunu bilmelisiniz.”

Murtaza Ağa bu sözler üstüne gene sevincinden uçmaya başladı.

“Telgraflar bugün öğleden sonra Ankaraya çekilecek ve mektuplar postaya verilmiş bulunacaktır.”

Sıra ücret işine gelmişti. Hamurcuzade Sabit Bey bu kadar

314

küçük bir şey için para almamakta, Murtaza Ağa da, onu överek göklere çıkarıyor ve para almasında diretiyordu. Sonunda Sabit Bey, Murtaza Ağanın yalvarmalarına yakarmalarına dayanamayıp, o küçük ücreti söyledi. Söyler söylemez de Murtaza Ağanın dudakları uçukladı. O küçücük ücret bir servetti ve Murtaza Ağanın cebinde şu anda o kadar para yoktu.

Pişkin pişkin gülerek:

“Evden gönderirim,” dedi, azıcık sıkılmış, utanmış.

“Hiçbir kıymeti yok,” diye çabuk çabuk kağıtlarını toplayan Sabit Bey basamakları ikişer ikişer atlayarak konaktan indi.

Kasabaya dönen Murtaza Ağa her şeye karşın mutluydu. Çarşıyı bir uçtan bir uca savaş kazanmış bir kumandan kabar-masıyla, başı dik, göğüs ilerde dolaşıyor, her önüne çıkanla se-lamlaşıyor, konuşuyor, yarenlik ediyor, şakalaşıyordu. Bir tek Topal Aliyi görünce cinleri başına üşüşüyor, yerin dibine de geçiyordu. O değirmendeki yalvarmaları da gözlerinin önünden hiç gitmiyor, bu Topalı yaşatmayacağı üstüne yemin üstüne yemin ediyordu. Önce onun topal ayağını gözlerinin önünde, eline bir kasap satırı alıp kökünden kesecek, sonra yavaş yavaş derisini yüzerek, gözlerini oyarak onu öldürecekti. Hele şu İnce Memed belası ortadan bir kalksındı hele. Şunun, şu topal ayak-larındaki parlak çizmelere bakındı hele. Kabzası fildişi tabancaya, altındaki Arap ata, başındaki lenger şapkaya da bakındı hele. Seni uşşak oğlu uşşak seni! O Molla Duran Efendi, o sahtekar yalancı, o alçak, o da görecekti. O Arif Saim, o Yüzbaşı da görecekti. Şu avukatı gözü çok tutmuştu. Onun o istediği küçücük ücreti de kardeşine vermiş, daha kasabaya ayak basar basmaz göndermişti. Çünkü bu avukatta çok iş ve istikbal vardı. Yakında mebus, vekil, her ne isterse onu olacak, ol sebepten de Murtaza Ağanın işine yarayacaktı. Murtaza da ona elinden geleni esirgemeyecekti. Evet, bu Arif Saim Bey Mustafa Kemal Paşayı öldürmek istiyordu. Varsın kimse inanmasın. Avukat Hamurcuzade Sabit Bey isterse bütün dünyayı buna inandırır, Mustafa Kemal Paşa da bizzat Arif Saim Beyi kendi gözleri önünde astırırdı.

Artık geceleri rahat uyuyordu. İnce Memedden de hiç ses şada gelmiyordu dağlardan. Belki de öldürülmüştü. Belki de

315

f

ölüsü şu kireç ocağına atılan eşkıya İnce Memeddi, İnce Me-meddi de korkusundan onun ölüsüne kimse sahip çıkamamıştı. Ama şu İnce Memedin başka bir huyu daha vardı, duruyor duruyor, bir yerlerde gizleniyor, ardından da düşmanın üstüne hiç umulmadık bir sırada hışım gibi iniyordu. Ali Safa Beyi de böyle öldürmemiş miydi?

Eşkıya Bayramoğlu onun dostu olurdu. Affa uğrayıp da düze inince ömründe bir kere bile olsun kasabaya uğramamış, Adanaya gitmemişti, vekiller, paşalar onu çok görmek istedikleri halde, o hiç köyünden çıkmamıştı.

Osmanlı devrinde on dört yıl dağlarda gezmiş, Maraşı, Adanayı, Antebi titretmişti. Çok genç, on altı yaşlarında dağa çıkmış, hükümet onun için durmadan aflar çıkarmasına karşın o kabul etmemiş, hiçbir zaman da dağdan inmemişti. Kurtuluş Savaşı gelip çatınca da çetesini toplamış, düşmana karşı Toros-larm bir kanadını tutmuş savaşa girişmiş, böylelikle de dillere destan olmuştu. Savaş bittikten sonra köyüne çekilmiş, tüfeğini, fişeklerini, altın kabzalı hançerini, dürbününü, değerli tabancasını satmış, bir ev yapıp evlenmiş, bir çift de öküz almış, babasından kalan birkaç dönümlük tarlada çiftçiliğe başlamıştı. O gün bugündür de o destanlar kahramanı, türküler yiğidinin adı unutulmuş, imi timi bellisiz olmuştu. Dünyaya onun kadar kurnaz bir eşkıya gelmemiş, tam on dört yıl koca Osmanlıya, üstüne gönderilen taburlara, alaylara kafa tutmuş, ne bir kurşun yarası almış, ne burnu kanamıştı. Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, demişlerdir ya, Bayramoğlu dağda dolaştığı on dört yıl süresince dünyaya hükümdar olmuştu. İnce Memedin hakkından gelse gelse, bu eski kurt gelebilirdi.

Murtaza Ağa bu eski kurdu kimseye, Yüzbaşıya, Arif Saim Beye sonuna kadar söylemeyecekti. O yerinde dursundu hele. Yakında, o değilcikten onu bir ziyaret edecek, halini hatırını soracak, ona armağanlar götürecekti. Eğer İnce Memed ortaya bir daha çıkacak olursa işte o zaman, buyur Bayramoğlu meydan senin, diyecekti. Dile benden ne dilersen…

Ertesi sabah çarşıya çıktı, dükkancılara uğrayıp Bayramoğ-luna bir şeyler bulmaya çalıştı. Ona bir kaput, bir takım elbise, bir Halep kuşağı, kırk düğmeli bir Halep yeleği, bir fötr şapka,

316

gömlek almalıydı. Ama onun boyu ne kadardı bilmiyordu ki… Birden Kürt Rüstem geldi aklına. Kürt Rüstem bütün gün, kış ortalarına kadar sırtında pırıl pırıl yanan güğümüyle çarşıda zillerini çalarak meyankökü şerbetini satardı.

Kurtuluş Savaşında Bayramoğlu çetesinde dövüştüğü söyleniyordu. Kürt Rüstem her Cumhuriyet Bayramında haki, buruş buruş çete giyitlerini giyer, bacağına örümcek ağı gibi yarılmış, tabanı paramparça çizmelerini çeker, başına büyük, görkemli kuzu derisinden kara kalpağını geçirir, kayış yerine bir yün ip takılmış eski, kundağı çentik çentik tüfeğini omuzuna asar, göğsünde koskocaman madalyaya benzer kırmızı kordonlu eski zaman parasıyla komşusu sucunun karnı karnına geçmiş, kemikleri fırlamış yağır beygirine biner, çok süslü kırbacını eline alır, törenlere katılırdı. Her katıldığı törende de, halkın onunla alay etmesine katlanamaz, bir olay çıkarır, bağırarak, söverek evine döner, ondan sonra da bir hafta evinden dışarıya adım atmaz, kendi kendisiyle konuşur, savaşta aldığı yaralan bir el aynasında, “Bak, bak Kürt Rüstem, iyi bak, bunlar hiçbir işe yaramadı, halbuy-samki kurşun sesini duyunca kaçacak delik arayanlar kahraman, zengin olup, çiftliklere kondular, bak bak, iyi bak Rüstem, sen bir bok olamadın,” diye kendi kendine gösterirdi.

“Oooo, merhaba Kürt Rüstem Ağa.”

Rüstem şehrin dışında, mezarlığın bitişiğinde kendi eliyle tenekelerden, atılmış tahtalardan, çalılardan yaptığı evinde altı küçük çocuğu, genç karısıyla oturuyordu.

“Buyur Bey, buyur Ağa,” diye onu dışarıya koşarak avluda karşıladı. “Buyur Ağa, buyur! Kürt Rüstemin evine de böyle büyük Ağalar gelirler miymiş? Vay babo vay!”

Murtaza içeriye girmedi. Yandaki bir mezar taşının üstüne oturdular. Rüstem onu ele geçirdiğinden dolayı mutluydu. “Bana bak Ağa…” dedi.

Murtaza Ağa başına gelecekleri biliyordu. Çaresiz katlanacaktı.

“Buyur Rüstem…”

“Allahını seversen, sen ne zaman dağa çıktın da, düşmana bir tek kurşun attın da sana madalya verdiler? Söyle, söyle…” t       “Eeeeh, biz de karınca kararınca…”

317

“Düşman bizim kasabaya girdiğinde, biz de kasabayı düşmanın elinden aldığımızda ben seni samanlıkta, samanlara gömülmüş, başında yüz elli tane civcivle bir sürü kürk tavuk dolaşırken görüp de oradan elinden tutarak çıkarmadım mı?”

“Çıkardın, ne yapalım, can tatlı…”

“Hahhaaah, can tatlı öyle mi, öyleyse o madalyayı kim verdi sana, başında dolaşan civcivler mi, kim?”

“Ne var yani, ben aldım.”

“Peki, bana niye vermediler?”

“Sana haksızlık ettiler.”

“Peki, seni geçtik, o Taşkın Bey?.. Savaş süresince bir kere olsun evinden çıktı mı, elini vicdanına koy da söyle.”

“Çıkmadı.”

“Niçin verdiler öyleyse ona o kadar tarlayı? Ya Zülfü köpeği, o Fransızların adamı, köpeği değil miydi?”

“Köpeğiydi.”

“Ya Arif Saim? Bir gün tebdili kıyafet dağlardan kasabaya indim…”

“İndin.”

“İnince beni candarmalar yakaladılar Arif Saime götürdüler. O da beni Kemal Paşanın adamıdır, diye, yatırdı sopanın altına… Üç gün üç gece beni öldürdüler. Ben de dil bilmiyor gibi, lala diyerek ahraz gibi gösterdim kendimi, tatlı canı kurtardım. Şimdi o…”

Kasabada kim varsa, Kurtuluş Savaşında kim kaçmış, kim kaçmamışsa, Kürt Rüstem bir bir saydı döktü. Boyun damarları oklava gibi şişmiş, yüzü, boynu boncuk boncuk terlemişti.

“O zaman benim ayağıma kapananlar, göreyim de selamlarını alayım diye yolumu kesenler şimdi benimle alay ediyorlar, bir tas meyan şerbetimi bile içmiyorlar, ikramımı bile kabul etmiyorlar.”

“İnsanoğlu çiğ süt emmiştir.”

“Emmiştir,” diye, boşalmış, dinginlemiş Kürt Rüstem gülümsedi. Yıllardan beri Ağalardan kimi, nerede ele geçirse Rüstem, onların korkaklıklarını, ikiyüzlülüklerini yüzlerine karşı böyle sayar dökerdi. Ne olursa olsun, Rüsteme ses çıkaramazlar, ondan çekinirler, ne söylerse söylesin yutarlardı.

318

“Buyur Ağam, kusura kalma, bin yılın başı bir sen gelmişsin evime, hoş gelmiş safalar getirmişsin, benim iki gözüm çık-sln, ben de sana ileri geri konuşurum. Buyur, ne emredersen emrin başım üstünedir, ünü büyük Murtaza Ağam.”

Murtaza, bu Kürdü nasıl da candan severim, diye içinden geçirdi.

“Sen, Rüstem, Bayramoğlunu tanırsın, değil mi?”

“Tanımam mı Ağam,” diye övünerek ayağa kalktı, geri oturdu Rüstem. “İşte bir tek yiğit, yürekli, çocuk gibi temiz, mert bir adam vardır şu Çukurovada, şu dağlarda, o da Bayra-moğludur. O hiç yalan söylemez, kimseye tepeden bakmaz, çocukla çocuk, büyükle büyük bir kişidir. Ben onunla beş yıl dağlarda gezdim, iki yıl da düşmana karşı dövüştüm, bu dünyaya geldim geleli ben çok adam gördüm tanıdım, öyle bir adam görmedim. Şimdi öyleyse sen bana söyle, ben neden o şerbet güğümünü dağlardan indim ineli sırtımda taşıyorum, kimin yüzünden?”

“Kimin yüzünden?”

“Kimin yüzünden olacak, Bayramoğlunun yüzünden… Savaş bitince bizi başına topladı, sizi, dedi, bağışladı hükümet. Şimdi sizler düze inip kendinize birer iş bulacak, harama el sürmeyecek, kimseye karışmayacaksınız. Çünkü, neyise o, tarihe geçtiniz, milletin gözbebeği oldunuz, dedi. İşte bu yalanı, bir kere yalan söyledi Bayramoğlu, o da bu yalanı… Biz de, o da, milletin de, kimsenin de gözünün bebeği olamadık.”

“Duyduğuma göre durumu çok kötüymüş.”

“Çok kötü,” dedi Kürt Rüstem. “Hem de nasıl kötü… Kendisi, çocukları, karısı her yıl pamuk toplamaya, çeltik biçmeye, ot vurmaya Çukurovaya inerler. Yoksa açlar. Ben ona her yıl, her bayramda…” İyice, karnını tuta tuta güldü. “Her Cumhuriyet Bayramından sonra ona giderim. Ben ona gidince, o da beni görünce şenlik şadımanlık eder. Ben de ona armağanlar götürürüm, çay, şeker… O, çayı çok sever. Dağda bile çaydanlığını yanında taşırdı. Şeker olmasa da olurdu. Çay da bulamazsak dağ otlarını içerdi. O, her otu bilirdi.”

“Onun boyu poşu ne kadar?”

Kürt Rüstem bir şeylerden kuşkulandı, sevindi.

319

“Sen ne yapacaksın Ağa, onun boyunu poşunu? Anladım,” diye de arkasından inci gibi dişlerini göstererek güldü. “Sen ona armağanlar yapacaksın?” Ayağa kalktı: “Bak bana, aha boyu işte bu kadardır. Muharebede, baskınlarda kimi zaman biri-birimizin çarıklarını giyerdik. Ben Kürt, o Türkmen, Allah bizi ölçmüş biçmiş bir yaratmış!”

“O zaman kalk gidelim de terziye ölçünü ver. Kunduracıya da… Çizme sever mi o?”

“Severdi ya, şimdi fıkara bir köylü o, sen ona kırmızı postal alırsan daha çok sevinir. Pantolon giymez. O, Topal Ali gibi pantolon da giymez, lenger de takmaz.”

“Anladım.”

“Vay sen sağ olasın Ağa… Ben bilirim, senin gibi bir Ağa da yoktur bu Çukurovada. O tabanca da, silah da, at da iste-

mez.”

“Anladım.”

“O, bes çay, şeker ister.”

Murtaza Ağa önde, Rüstem arkada ayakları heyecandan biribirine dolanarak çarşıya yürüdüler.

“Sen aslan çıkmışsın böyle Karadağlının oğlu! Senin yaptığını kimse, Mustafa Kemal Paşa bile yapmamıştır. Bu dünyada Bayramoğlunun adını duymayan kalmış mıdır ki Mustafa Kemal Paşa kendi yürekli askerinin adını duymasın… Vay sen sağ olasın! Kadir kıymet bilen kişi adamlar içinde adam, insanlar içinde insandır.”

Kürt Rüstem çarşıya kadar bir çocuk gibi sevinerek Murtaza Ağayı severek, ona inanarak, onun gösterdiği hak bilirliğe hayran kalarak göklere çıkardı. Sonra çarşının ucunda durdu, gözleri yaş içinde kalmıştı:

“Dur Ağa,” dedi, “dur da bana bak. Madem sen bu insanlığı Bayramoğluna gösterdin, bundan sonra da aha, bu can burada sana fedadır ve hem de yoluna kurbandır. İste benden ne istersen bundan sonra.”

Birkaç gün sonra Murtaza Ağa, Rüstemin ona Bayramoğluna götürmesi için getirdiği bir paket çayla yarım okka şekeri heybesine, Bayramoğluna gidecek armağanların bulunduğu göze yerleştirdi, yola çıktı. Sevinç içindeydi. Artık Kürt Rüste-

320

mi, Bayramoğlunu, bu unutulmuşları anımsadığı için, istediği dbi kullanabilirdi.

Bayramoğlunun köyünü çok eskiden, belki de çocukluğunda bir kere görmüştü. Köyün yolunu da çok iyi bilmiyordu. Atının dizginini bırakmış, kendi de derin düşüncelere dalmıştı. Bayramoğlu, bu adının duyulduğu her yerde selama durulan İçişi niçin böyle yapmış, Kurtuluş Savaşı biter bitmez niçin bir daha çıkmamak üzere köyüne çekilmiş, bir çift öküzün ardında, yoksulluk içinde seyirtmiş durmuştu? Oysa, o isteseydi Çu-kurovanm en büyük çiftlikleri onun olabilirdi. Arap atların üstünden inmez, çocuklarını Avrupalarda okutabilirdi. Ne olmuştu ona da, dünyadan böyle elini eteğini çekmiş, etliye sütlüye karışmaz olmuştu? Dehşet merak ediyordu onu. Nasıl bir adamdı acaba, İnce Memed üstüne de ne düşünüyordu?

O gece bir Yörük çadırında konuk kaldı. Yörükler eski imrenilecek, görkemli yaşamlarını yitirmişlerdi ama, gene de onu iyi konukladılar, altına üç döşek serip üstüne atlas yorgan örttüler. Yatak peryavşan kokuyordu. Başını koyduğu kuştüyünden yastık o kadar yumuşaktı ki hemen uyudu. Sabahleyin erkenden köpek ürüşmeleri, çan sesleri, koyun melemeleri, bir hayhuy içinde uyandı. Gözlerini açar açmaz da başucunda, elindeki gümüş tepside sütlü kahvesi tüten çok genç bir kızı buldu. Fincanın mahfazası altından örülmüştü. Yatağından çıkmadan kahvesini aldı, höpürdeterek içti, ardından da giyindi, çadırın dışına çıktı. Biraz önceki genç kız elinde ibrik, omuzunda kar gibi apak bir havlu, önünde leğen onu bekliyordu. Dereye aşağı inip bir kayayı siper etti ve önünde akan pınarın ayağında yıkandı. Döndüğünde kızı olduğu yerde onu bekler buldu, yüzünü sabunlaya-rak yıkadı. Kız ona çok ölçülü döküyordu suyu.

Oba başıyla kahvaltıya oturdular. Sofrada bembeyaz bir petekli bal vardı ve bal hiç bilmediği çiçeklerin kokusuyla kokuyordu. Obanın başı onu, babasını çok yakından tanıyordu. Eski günleri, iskandan önceki yaşamı konuştular.

Kahvaltı bittikten sonra obanın başı ona bir şahinle, bir ce-ren postu, bir de halı heybe armağan etti. Her çadırın önündeki çatalların üstünde’birkaç şahin vardı. Şimşek gibi çakan gözleriyle ışıyıp gelen tanyerlerine bakıyorlardı.

321

Atma bindi, koyunların, develerin, çok güzel, renk renk giyinmiş kadınların arasından geçti. Obanın her bir çoban köpeği birer at büyüklüğündeydi. Hiçbir tanesi ona ürmedi. Yörükle-rin köpekleri bile Çukurova insanından daha saygılı oluyor, diye düşündü.

Karşısındaki Düldül dağı usul usul sivri doruğuyla dumandan sıyrılıyor, bakır rengi ağırlığıyla sıra sıra dağların arkasında, üstünde, bambaşka bir dünyanın bir büyülü parçasıymış gibi yükseliyordu. Derken gün vurdu Düldülün başına, dağm doruğu ışığa battı, bir yıldız gibi savrularak parladı. Elindeki şahin kanatlarını geniş geniş açarak geriniyor, şimşek gözleriyle yöreyi kolaçan ediyordu. Bu şahinden dolayı çok onurlan-mıştı. Yörükler, şahinlerini ancak çok değerli saydıkları konuklarına armağan ederlerdi. Murtaza Ağa o kadar kıvançlıydı ki, eğer bu kış Yörükler Anavarza yöresine inecek olurlarsa, onları, hayvanlarını metelik almadan çiftliğinin geniş otlarında barındıracaktı. Bunu oba beyine söyleyememişti, şahini aldıktan sonra ona böyle bir öneride bulunmak onu aşağılamak olurdu. Ama Murtaza Ağaydı o, gün görmüş, devran geçirmiş bir soyun çocuğuydu, obayı çiftliğine incelikle çağırmanın bir yolunu nasıl olsa bulurdu.

Karşısında görkemli Düldül dağı, yukarılara doğru tırmanıyordu. Altındaki at güçlü bir attı, bu kadar yokuşu tırmanıyor, bana mısın demiyordu.

Yolda, ellerinde baltalarla sık ormanların içinden çıkan adamları gördü. Birkaç kişiye Bayramoğlunun köyünü sordu, hiç kimse ne Bayramoğlunu, ne de onun köyünü bilemedi. Yolda, bir büyük, yeşil, ortasından pınarlar kaynayan düzlükte bir obaya daha saptı, onlar hem Bayramoğlunu, hem de köyünü biliyorlardı, yolu gösterdiler.

İkindiüstü köye girdi. Köy birkaç evlikti ve hepsi de yığma taşlardan yapılmış toprak damdı. Her evin önünde koskocaman, dalları evlerin üstüne kadar uzamış çınarlar vardı. Çınarların altından da birer gür pınar kaynıyordu.

Karşısından gelen bir yaşlı kadına Bayramoğlunun evini sordu. Kadın atının başını tutup çekerek onu Bayramoğluna götürdü.

322

“Heeey Bayramoğlu, gözün aydın, eli tor şahinli konuğun geldi,” diye onu kutladı. Bayramoğlu onun sesini duyar duymaz dışarıya çıktı:

“Buyur Ağam,” diye onun atının başını tuttu. “Hoş gelip safalar getirmişsin:”

Murtaza Ağa atın terkisindeki heybeyi aldı, yere koydu. Bayramoğlu da atı çekip ilerdeki çit ağıla bağladı. Sonra, genç bir insan gibi Murtaza Ağaya koştu. Şahini onun elinden alıp ilerdeki ağacın budağına koyup bağladı.

“Hoş gelip safalar getirmişsin.”

İçerden birkaç kadın birden dışarıya döşekler taşıyor, çınarın altındaki peykelerin üstüne seriyorlardı.

“Hele buyur, buyur hele otur. Kahve nasıl olsun?”

“Orta.”

“İki orta,” diye bağırdı içeriye Bayramoğlu. Oysa o kahveyi hep sade içerdi. Konuğa ayıp olmasın diye o da orta söyledi.

Murtaza Ağa oturduğu peykeden, göz ucuyla tepeden tırnağa Bayramoğlunu süzerken, bir yandan da Düldül dağına bakıyordu. Yıllarca bu dağları, şu ovaları titretmiş kişi, bu kemikleri dışarıya fırlamış zayıf, üfürsen yıkılacak kişi miydi? Bayramoğlunun gür kaşları vardı. Bu salkım saçak gür, ak kaşlarının altındaki çukura kaçmış kıvılcımlı yeşil gözleri tıpkı şu ilerdeki budağa konmuş şahinin gözlerine benziyordu. Bu uzun, tel tel ak sakallı, incecik kişinin elleri insanı korkutacak kadar kocaman ve güçlüydü. Bacaklanndaki solmuş, eprimiş el dokuması şalvarının paçaları, cep ağızları dökülmüş, liyme liyme olmuştu. Ayağındaki ham çarığı belli ki kendisi dikmişti. Çizgili mintanı tertemiz gözüküyor, sabun kokuyordu.

“Bana Karadağlıoğlu Murtaza derler…” dedi Murtaza Ağa alçakgönüllü, adını söylemekten utanır bir havayla. “Geçende bizim Kürt Rüstemle seni konuşuyorduk Bayramoğlu. Ben de o anda içime doğdu, ulan, dedim Rüsteme, bizim gözümüz kör olmuş da dünyayı görmüyoruz, dedim, savaş bittikten sonra, o yiğidi biz, dedim, kuyunun dibindeki taş gibi unuttuk gittik, dedim. Bu hakka reva mı, bu, insanlığa sığar mı, dedim. Ben, dedim, işte o unuttuğumuz ulu yiğit, gazi Bayramoğlunu görmeye gidiyorum, dedim.”

323

“Sağ ol Ağa.”

Bayramoğlu bir tuhaf, sorular sorarcasına Murtaza Ağanın gözlerinin içine bakıyor, Murtaza Ağa da gözlerini ondan kaçırmak zorunda kalıyordu. Onunsa gözleri, Murtaza gözlerini nereye çevirirse çevirsin gelip onun gözlerini buluyordu. Bayramoğlu biliyordu ki bu Ağalar bir çıkarları olmadan, bir gördürecekleri bulunmadan, onun yanına uğramazlardı. Murtaza da onun bu duygusunu anlıyor, bu seferlik onun üstüne varmak istemiyordu. İnce Memed işini ona bu kez açmayacak, eğer o açarsa, İnce Memede hiç önem vermez gözükecekti.

Kahveler geldi, dumanlı, kokuları temiz havaya yayılarak…

Eski günlerden, Kurtuluş Savaşından, Kurtuluş Savaşına katılmış eşkıyalardan, Karayılandan, Kürt Süleymandan, Gizik Durandan konuştular.

“Ben,” dedi Bayramoğlu alçakgönüllü, ağırbaşlı, “ben Karayılanı da, Kürt Süleymanı da, Gizik Duranı da tanıdım. Karayılan yiğit, yürekli, düşünmesi kıt bir kişiydi. Kürt Süleyman onun bacısı Haneyle evliydi. Asıl akıl, asıl eşkıya Kürt Süley-mandı. Karayılanı Fransızlara karşı dövüşe götüren oydu. Koca Fransız ordusunu perişan eden… Gizik Duran akıllı bir adamdı ama kurnazlığının kurbanı oldu. O sağ kalsaydı, bütün Çuku-rovayı şimdiye kadar alır, kendisine çiftlik yapar, kendisini de bu çiftliğin başına hükümdar ilan ederdi. Arif Saim onun yanında çocuk oyuncağı kalırdı. Arif Saimi de iyi tanırım. Ben Fransızların tarafına geçeyim diye bana yapmadığını koymadı.”

“Bayramoğlu,” diye sordu Murtaza, “sen niye bu dağlara çekildin kaldın?”

Bayramoğlu usuldan güldü.

“Bir eşkıya ya sonuna kadar eşkıya kalır, ya da benim gibi ölür. Savaş bittikten sonra ben kendi kendime dedim ki… Birlikte savaştığım kişilere karşı eşkıya olup dövüşemem. Ben Mustafa Kemal Paşanın emrinde düşmana karşı dövüştüm, o başa geçince ben ona karşı gelemezdim. Gittim Doğan Beye, ben köyüme çekiliyorum… O bana, iyi yaparsın, dedi, o beni, o benim ne dediğimi anladı. Ama bu Arif Saimle Kılıç Ali yakamı

324

turakmadılar. Aman sana çiftlik, aman sana mülk… Aman ha aman…”

“Niçin kabul etmedin ki?”

“Bu da bir çeşit eşkıyalık olurdu, başka biçimde bir eşkıyalık… Niçin veriyorlardı bana o malı mülkü, ben ne yapmıştım ]<i… Birkaç kurşun yakmıştım Fransıza karşı öyle mi, bizim can-darmalara karşı yakacağımız o birkaç kurşunu düşmana karşı yakmıştım. Benim işim eşkıyalıktı, ha şuna sıkmışım kurşunu, ha buna…”

“O kadar da değil Bayramoğlu.”

“O kadar, o kadar,” diye diretti Bayramoğlu. “Onlar, çiftlikleri, paralan, malı mülkü eşkıya Bayramoğluna veriyorlardı. Bak, Murtaza ağa, beni dinle, sen de bugün bana, benim için gelmedin, eşkıya Bayramoğlu için geldin. Sağ ol, var ol ama, konuğumsun, başım üstünde yerin var, ben eşkıyalığı, elimden tüfeği bıraktığımdan bu yana, Kürt Rüstemin dışında, çete arkadaşlarım da içinde, o gün bugündür bana kimse uğramadı… İlk sen uğradın, söyle ne istiyorsun?”

Murtaza Ağa köşeye sıkışmıştı. İçindekini söylese bütün tasarıları yatar, Bayramoğlu bir daha onun yüzüne bakmazdı.

“Ben bir şey istemiyorum,” diye kesin konuştu Murtaza Ağa. “Yalnız be yalnız seni görmeye geldim. Senin gibi bir adamı, benim gibi bir adam merak etmez mi? Düşmana bir tek kurşun atmamışlar, düşman gelince karılarının eteklerinin altına sığınmışlar kahraman, gazi oldular, dünyanın malını mülkünü aldılar da senin gibi bir adam da, hiçbir mecburiyetliği olmadığı halde ırgatlığa soyundu. Sen dağdan indiğin, hiçbir şeyi kabul etmediğin sıralar, senin hakkında neler neler söylemediler. Senin Düldül dağında bir saray hazinesi kadar hazinen olduğunu biliyor musun?”

“Biliyorum.”

“Senin Çukurovaya ırgatlığa yalnız be yalnız hazineni örtmek, kendini beş parasız göstermek için gittiğini de biliyor musun?”

Bayramoğlu ince, çocuksu bir gülüşle gülüyordu.

“Biliyorum.”

“On beş yıl, bizim Kürt Rüsteme de inanmadılar, onun sır-

325

tında şerbet satmasını da, parasını saklamak için yaptığını söyleyip durdular. Ha bu yıl çıkaracak hazinesini Kürt Rüstem, ha gelecek yıl çıkaracak da hanlar hamamlar, çiftlikler alacak derken, aradan yıllar geçti ve Kürt Rüstemin sırtından meyan şerbeti güğümü inmedi. Kürt Rüstem onları umut kırıklığına düşürünce de, onun hazinesinden umutlarını kesince de fıkaraya bir düşman oldular, bir düşman oldular, nereye gitse, ne yapsa onunla durmadan alay etmeye başladılar. Kürt Rüstem de aldırmadı, o da onların alaylarına katılıp kendi kendisiyle alay etmeye başladı.”

“Biliyorum Ağa. Yiğit adamdır, sağlam, güçlü adamdır Rüstem. Ben onunla yıllarca dağda gezdim, onun hiçbir zorluğun altında kalmadığını gördüm. Böylesine ermiş huylu, iyi, yürekli, akıllı adamı bu yaşıma geldim daha görmedim. O istese bir kasabanın yarısını bir gecede doğrar. Öyle çevik, öyle attığını vurur bir adamı da görmedim daha. Söyle Ağa ne istiyor-

sun ‘.

Gözlerini gene onun gözlerinin içine dikti. Öteki gözlerini kaçırıyor, kaçırıyordu ama, bir türlü başaramıyor, Bayramoğlu-nun çelik gözleri sonunda geliyor, onun gözlerine yapışıyordu.

“İnce Memedi mi soracaktın bana Murtaza Ağa?” diye yumuşacık, anlayışlı, hoşgörülü sordu Bayramoğlu.

“Yok,” dedi sapsarı kesilerek Murtaza. Onu nasıl da yakalamıştı bu hin oğlu hin, insanın yüreğinin içini okuyordu… Birden kendini toparladı: “Topal Aliyi duydun mu?” diye sordu. Bu da, sözü başka yöne çekmesi de para etmedi.

“Bilirim onu,” dedi Bayramoğlu. “Ben eşkıyayken benim öyle bir adamım olsaydı, bütün dünyaya eşkıya değil, padişah olurdum.”

“Eyvah!” diye inledi Murtaza Ağa. Ardından da çabuk çabuk, bir solukta Topal Aliyle olan macerasını olduğu gibi, ne bir eksik, ne bir fazla anlattı.

“Ona iyi davranmamışsın,” diye üzüntüsünü belli etti Bayramoğlu. “Öylesi insanlar bu dünyaya bir kez gelirler. Hiç böyle insanlara kıyılır mı?”

“Kıydık işte,” diye inledi Murtaza.

“Bak Murtaza, olmuş bir kere, benden bir öğüt istiyorsan,

326

mademki bu dağ başındaki evime zahmet edip gelmişsin, sana bir öğüt vereyim de sözümü iyi dinle, sen İnce Memedden korkma, bundan sonra, tatlı canını seviyorsan Topal Aliden sakın. Molla Duran Efendi de canını sakınsın ondan. İnce Memede gelince…”

Murtaza Ağa kulak kesilerek bekledi. Bayramoğlundan İnce Memedi dinlemeye can atıyordu. Bu umut etmediği bir fırsattı.

“İnce Memedi görmedim ya, duydum. Ben ona şaşıyorum Murtaza Ağa. Dediklerine göre küçük de bir çocukmuş. Ben kendimi bildim bileli bu adam kadar milletin tapındığı bir insan görmedim. Bu millet ne Köroğlunu, ne Çakırcalıyı, ne Gizik Duranı, ne Kırkgözün şehit ermişlerini, hiç, hiçbir kimseyi bu kadar sevip böylesine ermiş mertebesine yükseltmedi. Şaşıyorum, ne var bu çocukta, ne yaptı da millet onu bu kadar sevdi, anlamadım. Yaşlı, bir ayağı çukurda Abdi Ağayı öldürdü, o da iş mi?”

Biz, diyecekti, biz böyle kaç tane… Vazgeçti.

“Duydum ki, yıllarca bir delikte saklanmış saklanmış da geçende Ali Safa Beyi öldürmüş, sonra da gene yitiklere karışmış gitmiş. Ne oluyor, ne bitiyor anlamıyorum. Benim bildiğim bir eşkıya elinden silahını bırakır bırakmaz ya öldürülür, uzun süre yaşayamaz, ya da Kürt Rüstem gibi, benim gibi elin diline pelesenk olur, ırgat olur, ırgatlıkta da rahat bırakmazlar, maskara olur. Ben bu küçücük çocuktaki sırrı hikmeti anlamadım gitti.”

Bayramoğlu, İnce Memedi çok merak etmiş, onun yaşamını, eşkıyalık macerasını baştan sona kadar öğrenmiş, onun gizinin içinden bir türlü çıkamamıştı.

“Çakırcalıyı biliyor musun?”

“Biraz duydum.”

“On dört yıl dağlarda koca Osmanlı ordusuna karşı dövüştü. Ordular yendi. Padişah onu dört kez bağışladı, düze indirdi. Çakırcalı Efe düzde, her inişinde iki yıl kalamadı, dağa çıktı. Millet onu rahat bırakmadı. Çakırcalı eşkıyalık yapmak istemiyor, eşkıyanın bir gün, önünde sonunda bir kurşundan gideceğini biliyordu. Onun için de en küçük bir fırsatta düze iniyor,

327

ardından da gene dağa çıkmak zorunda kalıyordu. Eşkıya dün- j yaya hükümdar olmaz, onun sözüdür derler. Ya da kadim sözdür. Doğrudur. Dağda her an bir çalının dibinden, bir candarma kuşatmasından, ya da bir arkadaşından kurşun beklersin. İnsan dağdayken her an kelle koltuğundadır. Eğer ben silahı elimden bıraktığımda Çukurovaya inseydim, bir çiftlik, mal mülk sahibi olsaydım, millete karışsaydım, birkaç yıl içinde dağa çıkmak zorunda, erinde geçinde kalırdım. Düzde kalıp da doğru dürüst yatağında ölmüş eşkıya da yoktur. Ben düze inseydim, insanlara karışsaydım, bir kişi bir kişiye haksızlık etmez miydi, ederdi. İşte o zaman milletin gözü de benim üstüme dikilirdi. Bir candarma bir köylüyü dövmez miydi, milletin gözü senin üstünde olurdu, al başına belayı. Bu dünya zulüm dünyası oldukça, böylece de kaldıkça milletin gözü eşkıyalığa bulaşmış, haksızlıklara, zulme dayanamadıklarına inandıkları kişilerin üstünde olur her zaman. Şu beş evlik köyde bile kocasından dayak yiyen kadın, anasından gözü korkmuş çocuk, candarmadan korkan delikanlı hep gelirler, hiç konuşmadan benim gözümün içine bakarlar. Bu köyde bile dayanamadım, belki on kere tüfeği alıp dağa çıkmaya davrandım, günlerce kendi kendimle cebelleştikten sonra şeytana lanet edip oturdum yerime. Şimdi artık rahatım. Şimdi yaşlandım. Şimdi artık kimse gelip de melul mahzun gözlerimin içine bakmıyor. Benden umutlarını kestiler. Sen sorsana Kürt Rüsteme şimdiye kadar kaç kere tüfeği alıp dağa çıkmaya kalkmış. Bir keresinde bana geldi, tam karar vermiş, üç gün üç gece ona diller döktüm de ancak yolundan döndürebildim. Üstelik o bir şerbetçi, onun kim olduğunu kasabada bilmiyorlar, üstelik de çok dayanıklı bir adam o… Gene de…”

“İnce Memed?” diye sordu Murtaza sıkılarak, bir açık vermemeye çalışarak.

“Onun işi bir tuhaf. Benim bu çocuğa aklım ermedi. Gidiyor, yitip yitip yeniden ortaya çıkıyor. Bir eşkıya, benim bildiğim, hiçbir yere saklanamaz. Bu çocuk nereye saklanıyor, kim saklıyor onu? Kimse bir eşkıyayı ondan bir şey beklemeden saklamaz. Gitti bir yere çoban durdu diyelim, eşkıyalığa alışmış, hele İnce Memed gibi ermişlik mertebesine çıkarılmış bir

328

İçişi kendisini silip de bir köşede kalamaz. En küçük bir yanlışlıkta, falanca kediye taş attı diye, kapar tüfeğini, soluğu dağda alır. İnsanlar insan gibi bir eşkıyayı düzde bırakmazlar. Sana bir şey söyleyim mi, bu İnce Memedin, İnce Memed de olsa sonu yok. Her eşkıya da, ne kadar yürekli olursa olsun, sonunun olmadığını bilir. Geçende de Ali Safa Beyi vurmuş, dağa kaçmış ortadan da yitmiş gitmiş.”

“Bir daha ortaya çıkmayacak mı dersin?”

“Çıkmamak için her şeyi yapacak.”

“Rahat bırakmayacaklar mı dersin?”

“Benim anladığıma göre bu İnce Memed öyle bir adam ki kendi kendini rahat bırakmayacak.”

“Yani ne olacak?”

“O Ali Safayı tanır mıydı?”

“Sanmıyorum.”

“Onu öldürmesi için bir sebep var mıydı?”

“Bilemem. Benim bildiğim yoktu. Belki öldürdüğü ana kadar onun yüzünü görmemişti bile.”

“Böyle adamlar vardır, onlar mecburdurlar.”

“Sen?”

“Ben onlardan değildim.”

“Onlar..?”

“Onların içinde ayrı, bambaşka bir ateş yanar. Mecbur ateşidir o. İnce Memed dağa çıkmaya, Abdi Ağayı, Ali Safayı öldürmeye mecburdu. Sonuna kadar gidecektir. Bari acele etmese…”

“Neye acele etmese?”

“Dağa çıkmaya… Dağda teşkilat kurmadan bir eşkıya yaşayamaz.”

“Halk ona tapıyor ya…”

“Tapsın… Yüz bini tapar, bir tanesi düşman olur, işte o zaman yandı. Bir eşkıyanın bütün otlar, çiçekler, kuşlar, her çalı, her yaprak gözü olmalı. Kırk günlük yolda yaprak kıpırdasa, o burada duymalı, hile kapmalı. Köroğlu böyleydi de sonuna kadar yaşadı.”

“Onun da Topal Alisi var,” diye Bayramoğlunun ağzını aramak için konuştu Murtaza, tepeden tırnağa dikkat, onun hiçbir hareketini kaçırmayarak.

329

Bayramoğlu dingin, azıcık düşündükten sonra:

“Onda bir Topal Ali varsa eğer, Topal Ali gibi bir insan onu eğer tutuyorsa, İnce Memede hiç kimsenin gücü yetmez.”

O gece sabaha kadar uyumadan konuştular. Sabah olup da gün açılınca Murtaza Ağa getirdiği armağanları heybeden çıkardı.

“Bunlar Kürt Rüstemin,” dedi, yüzüne baktı Bayramoğlu-nun. Bayramoğlu Rüstemin armağanlarını gülerek, gözleri yaşararak aldı. “Bunlar da benden…”

Bayramoğlu bu kadar güzel giyitlere, kırmızı postala çok sevindi. Çok mahcup olmuştu.

“Ne zahmet, ne zahmet,” diyordu da başka bir şey demi-yordu.

Kasabaya dönen Murtaza Ağanın içi alıp alıp veriyor, bir ölüm korkusundan güvene, bir güvenden ölüm korkusuna düşüyordu. Şunu iyice anlamıştı ki, Bayramoğlu kolay kolay İnce Memedin takibine çıkmayacaktı. O, hiçbir şeyi istemiyordu, köyünde rahat ölmekten başka. Ama gene de belli olmazdı böyle adamlar. Bir bakmışsın tüfeği kaptığı gibi tutmuştur dağların yolunu.

O biliyordu ki insanın içinde bir kurt varsa, o kurt kolay kolay ölmez, uyur uyur uyanırdı. Bayramoğlunun içindeki kurdun da ölmediğini gözlemlemişti. Göz insanın aynasıdır. Bayramoğlunun gözlerinin çok derinlerinde bir şeylere özlemi, yitirilmiş cenneti görür gibi olmuştu. Belki de yanılmıştı. Ama onun gözleri insanı pek öyle de yanıltacağa benzemiyordu. Bir insan ölmeden, kendisini, her şeyiyle böyle nasıl öldürebilirdi, bunu Murtaza Ağa hiçbir zaman anlayamayacaktı.

Başını önüne eğmiş, yanma yönüne bakmadan, sanki yöresinde hiç kimse yokmuşçasına çarşıyı bir uçtan bir uca gidip geliyordu. Tanıdığı bir sesle irkildi:

“Ne o Murtaza Ağa, ne bu hal, dalmış gitmişsin, üç seferdir önümden geçiyorsun, gözün dünyayı görmüyor.”

Karşısında durmuş ona bakan eli kırbaçlı adam Çiçeklide-resinden Mahmut Ağaydı.

“Vay Mahmut Ağa, sen misin? Ben de günlerdir nerededir

330

jvlahmut kardaşımız diye seni düşünüyordum. Halil Beyin evinde seni bir gördüm, o hayhuy içinde bir yitirdim. Nerelerdesin kaç gündür?” Koluna girdi, köprüye aşağı yürüdüler. “Duydun, gördün olanı biteni. Ne oluyor, neler oluyor böyle? Bu adam, bir ayağı çarıklı köylü çocuğu almış başını açmış kanatlarını yıkıp yakıyor, adamlarımızı öldürüp gidiyor. Bu gidişle bu kasabada adam bırakmayacak. Önce Abdi Ağa, ardından zavallı Ali Safa, onun arkasından Anavarza kaplanı Talip Bey, ne olacak bu böyle, Talip Bey gibi bir kaplan nasıl öldürülebilir, arkasında bu kadar eli aşireti, yanında kaplan gibi cengaverleri, ordusu varken?”

“Öldürülür. Bir insan o kadar zalim, ırz düşmanı, oğullarının bile karılarına sülük ederse öldürülür. Onu öldürmekten de beter etmemişlerse yanlış etmişler. O kendisini Anavarza kaplanı değil de, Anavarza Allahı ilan etmişti, öldürülür.”

“Bu baş belası, bu İnce Memed ne olacak, o bizi, dağlardan insin de teker teker öldürsün diye, böyle bekleyecek miyiz kurbanlık koyunlar gibi?”

“Kim, kim?”

“İnce Memed.”

“Eeee, ne olacak İnce Memed?”

“İnce Memed işte… Hepimizi öldürmeye ahdetmiş. Seni bile öldürecekmiş.”

“Beni mi, nasıl?”

“Bayağı. Abdi Ağa, Ali Safa Bey, Talip Bey gibi gözlerinden, hem de tam gözbebeğinin ortasından kurşunlayarak… Ben Talip Beyin, o Anavarza kaplanının ölüsünü gördüm, iki gözü de paramparçaydı. Her iki gözünden de birer kurşun girmiş, ensesinden çıkmıştı. Aman Allah… Aman Allah göstermesin böyle bir ölümü, düşman başına vermesin. Ali Safamn da beyni duvara yapışmıştı olduğu gibi.”

Mahmut Ağa onun sözünü kesti:

“Dur Murtaza,” dedi. Durdular, karşı karşıya geldiler. “Talip Beyi İnce Memed öldürmedi. Bunu böyle bil.”

“Ya kim öldürdü?”

“Oğullan… Bir de Kerem. Köylülerle bir olup babalarını öldürdüler. Bunu da herkes biliyor. Bütün köylüler, Anavarza

331

ovasında övünüp duruyorlar, kaplanı öldürdük diye. Sizin de korkunuzdan işinize geliyor İnce Memedin üstüne atmak. Kim İnce Memed de onun üstüne atıyorsunuz her şeyi, büyütüyorsunuz. Ali Safa Beyi de İnce Memed öldürmedi.”

Murtaza Ağa pantolonunu çekiştirdi, bıyıklarıyla oynadı:

“Sen, sen, sen ne diyorsun Mahmut Ağa? O İnce Memed ki… Ben Talip Beyin ölüsünü gördüm, tam iki gözlerinden… Bunu yalnız İnce Memed yapar, huyudur. Bu da mı yalan?”

“Yalan,” dedi Mahmut Ağa soğukkanlı. “O İnce Memed dediğiniz bir çocuk. Eşkıyalık nerde, o nerde, bir gariban o.”

Murtaza Ağa öfkeleniyor, öfkesini belli etmemek için de elinden geleni yapıyordu.

“Yahu, yahu Mahmut Ağa, sen nasıl bir sözler söylüyorsun öyle? Ağzından çıkanları duyuyor musun öyle? Bütün kasaba, bütün Adana, şu dağlar, ovalar, o canavarın korkusundan uyu-yamıyor. Herkes yedisinden yetmişine can telaşesinde, sen ne diyorsun…”

“Siz korku hastalığına tutulmuşsunuz.”

Murtaza Ağa artık ona kızdı, ağzına geleni söyledi. Mahmut Ağa da onun kızgınlığına ondan daha da sert bir öfkeyle karşılık verdi. Biribirlerine ağza alınmayacak sözler söyleyerek köprünün üstüne kadar geldiler.

Köprünün üstüne gelince sustular, korkuluktan eğilip aşağıdaki suya baktılar. Murtaza Ağa yavaş yavaş yatışıyor, kızgınlığı diniyordu. Mahmut Ağa da ona, bu can telaşındaki adama acımıştı.

“Gerçekten sen bu adamdan bu kadar korkuyor musun?”

“Herkes korkmalı ondan sağdıcım, yılanın başı küçükken ezilmeli. Yoksa iş büyüyecek. Bu adam yarın öbür gün başına ipten kazıktan kurtulmuş ne kadar adam varsa toplayacak… Bütün dağlar, bütün ova yoksulluktan, açlıktan kırılıyor, aç köpekler de fırınları yıkarlar, sen bunu bilmiyor musun?”

“Bilirim.”

“Benim korkum, benim derdim bu işte. Ben her zaman derim ki yılanın başı daha küçükken ezilmeli.”

“Bu yılan İnce Memed değil, o bir hiç, bir zavallı, başı belaya girmiş bir adamcık.”

332

“Öyleyse Kozan mahpusanesinin kapısını bir gece açıp da bütün mahpusları dışarıya kim salıverdi, salıverdi de arkasından mahpusaneyi kim ateşledi?”

“İnce Memed olamaz.”                              <¦

“Ya kim?”

“Onun orasını sen bilemezsin.”

“Kim?”

“Yakında kim olduğunu sana öğrenirim.”

“Demek sen İnce Memedi hiçbir şey saymıyorsun?”

Mahmut Ağa onun koluna girdi, okşarcasına, dingin bir sesle:

“Yahu Murtaza, siz aklınızı yitirmişsiniz korkudan. Dağlar eşkıya dolu. Her birisi kaplan gibi adamlar. Her birisi bin İnce Memed eder, siz varsa da İnce Memed, yoksa da İnce Memed… Yanlış, olmaz, olmaz böyle bir şey.”

Kasabaya yöneldiler, taş köprünün yokuşundan ağır ağır aşağıya indiler. Mahmut Ağa hep asık suratlı, zamanından önce kırışmış, uzun yüzlü, çok konuşmayan bir kişiydi. Onun yüzünü ilk görenler bir ürperti geçirirlerdi.

“Bak Murtaza, sana bir şey söyleyim mi, şu İnce Memed var ya, şimdi ata biner, yanıma da kimseyi almadan dağa çıkar, onu yarın kulağından tutar alır sana getiririm.”

“Ne? Doğru mu söylüyorsun?”

“Niye şaştın o kadar?”

“Şaştım. Çok şaştım hem de.”

“Neden?”

“Dünya biribirine girdi. Ankara karıştı. Adana ayağa kalktı, Yüzbaşı yataklara düştü, Arif Saim Bey bile bunun için kasabaya geldi, candarma alay kumandanı bile… Günlerdir Türki-yede İnce Memedden başka bir şey konuşulmuyor, neredeyse ordu çekilecek Toroslara, sen de tutmuşsun, İnce Memedi yarın kulağından tutar alır getiririm diyorsun!”

“Alır getiririm, hem de yarın.”

“Öyleyse niye alıp getirmedin şimdiye kadar?”

“Yapma Murtaza,” dedi Mahmut Ağa. “Yapma be karda-Şirn, hiç olmazsa sen böyle söyleme. Bir gün olsun beni anımsayıp da, bu İnce Memed işi ne olacak diye bana bir Allanın kulu

333

sordu mu? Ben mi gidip onlara yalvaracaktım, İnce Memedi kulağından tutup getireyim diye? Şu kasabada bir haftadır dolaşıp duruyorum, bir kişi geldi de bana bir şey sordu mu İnce Memed hakkında, söyle?”

“Sormadık. Demek bu İnce Memed işi bu kadar kolay.” “Bana bak Murtaza,” diye onun kolunu tuttu Mahmut Ağa, “sen beni taa eskilerden tanırsın, daha çocukluktan… Babamla sizin eve geldiğimiz günlerden bu yana. Söyle, şimdiye kadar ben hiç zort attım mı?” Murtaza Ağa biraz düşündü. “Hayır, haşa… Sen…”

Kasabaya geldiler, çarşının ucunda durdular. “Sen bu gece bizde kalacaksın. Hüsne Hatun seni yemeye bekliyor. Bizde geceleyeceksin. Atın nerede bağlı? Atını da al getir. Hem konuşur, hem de dertleşiriz. Sen haklısın. Biz seni hiç düşünmedik. Biz adam olmayız. Korku bizim hepimizi delirtmiş. Sen duydun mu hiç Arif Saim işini?” “Ne olmuş Arif Saime?”

“O, Paşayı öldürecekmiş. Öyle bir hazırlık içindeymiş. Dağlardaki Çerkeslerle birleşmiş, İngilizlerle, Fransızlarla anlaşmış. Olacak iş mi bu? Sen Arif Saimi yakından tanırsın, böyle bir işi yapabilir mi?”

O hiç gülmemiş, gülme nedir bir kere bile bilememiş adamın yüzünden bir gülümseme gölgesi geçti:

“Geç,” dedi, “kim bilir, hangi düşmanı uyduruyor bunu Arif Saimin… Akşama konuşuruz.”

Elini Murtaza Ağaya uzattı, arkasını döndü, az ilerdeki saracın dükkanına girdi.

Murtaza Ağa, Çiçeklidereli Mahmuda karşı takındığı tavırdan dolayı kıvançlıydı. O, İnce Memedi kulağından tutup yarın sana getiririm, dediğinde coşmamış, onun üstüne gitmemiş, soğukkanlılığını yitirmemişti. Doğruydu, bu kasabada İnce Me-medin işini bitirecek bir kişi varsa o da Mahmuttu. Şimdiye kadar onu niçin hiç kimse, o cin fikirli Zülfü bile akıl edememişti? Oysa böyle bir yiğit, gözü kanlı bir kişi karşılarında durup duruyordu. Hem de haphazır İnce Memedi öldürmeye, şanına şan katmaya gönüllü.

334

Eve vardığında Hüsne Hatun onu merdiven başında karşıladı:

“Hoş geldin Ağa… İyi haberler mi?”

Yüzü rahatlamıştı. Son günlerde de Hüsne Hatun onu hiç böyle dingin görmemişti. Odasına girdi, sedire yayıldı. “İyi haberler Hatun.”

Derin bir soluk aldı. Neredeyse dinginliğinden uyuyuvere-cekti.

“Biz eşeğiz Hatun. Gözümüzün önündeki koskoca dağı görmüyoruz da, gidip Arabistan çölünde çöp arıyoruz. Yaprağı görüyor da ulu ağaçlı ormanı görmüyoruz. Biz eşşeğiz. Hem de eşşeoğlu eşşekleriz…” “Ne oldu Ağa?”

“Biraz önce Çiçeklideresinden Mahmutla konuştuk. İnce Memedi o, bir kibrit çöpü kadar bile görmüyor. Bu kadar korktuğumuzdan dolayı bizimle alay ediyor. O İnce Memed mi, diyor, yarın giderim dağa, kulağından tutar alır getiririm, diyor.”

“Alır getirir.” “Bize gücenmiş.” “Gücenir, hakkı da var.”

“Ben hiç oralı olmadım, üstüne de varmadım. Anladım ki İnce Memedi öldürmeye, namına nam katmaya can atıyor. Biz istemesek de o İnce Memedi yakalamaya gidecek. Anladığıma göre hazırlıklarını bile yapmış. Onun dağda iki de eşkıya çetesi var, öl dediği yerde ölen, kal dediği yerde kalan. Anlamıyorum Hatun, bu adamlar bu işleri nasıl beceriyorlar. Üstelik Mahmut Ağa benden de, bu kasabada herkesten de çok mürekkep yalamış bir kişi.”

“Onlar doğduklarından bu yana can pazarındalar. İşleri bu, adam öldürmek, adam korkutmak. Ona göre yetişmişler. Bilmiyor musun şimdiki çiftliğini nasıl aldığını. Kim yapabilirdi bu ovada onun yaptığını.”

“Öyleyse bu adam için iyi hazırlan. Öyle bir şölen çekelim ki ona, gözleri kamaşsın.”

“İnce Memedden de ona hiçbir söz etmek yok, öyle mi? Kendi açarsa onun lafını, ne ala, öyle mi?”

335

“O duramayacak, kendiliğinden açacak. Can atıyor İnce Memedi öldürmeye.”

Mahmut Ağa Toroslarm en soylu ocaklarından birisinden olurdu. Babası onu okusun büyük adam olsun diye, Adanalara, İstanbullara göndermişti. O da elhak okumuştu. Kasabada hiç kimse onun Toroslara, bu çetin yaşayışa, bu kadar okuduktan, büyük şehirlerde yaşadıktan sonra döneceğini hiç sanmıyordu. Oysa, babası ölür ölmez o hemen köyüne dönmüş, aradan bir hafta geçmeden de arkasından dişlerine kadar silahlanmış on beş atlısıyla kasabaya inmişti. Daha o gün kasabada, babasının mezarına sövdüğü söylenen birisini atına çiğneterek öldürmüş, hiçbir şey olmamış gibi de atını sürmüş, kasabadan çıkmış gitmişti. Bu olay kasabada hiçbir zaman unutulmamış, bundan sonra o, atına adam çiğneten Mahmut Ağa olarak anılmıştı. Atına adam çiğneten Çiçeklidereli Mahmut Ağaya babasından çok para, çok mal mülk kalmış, o da bunların üstüne, babasından da, dedesinden de çok servet yığmıştı.

Zenginliğini babasından, dedesinden gelen ekonomik düzene borçluydu. O, bu düzeni daha da geliştirerek sürdürmüştü. Bu düzen ovada, özellikle Akdeniz kıyılarında pek bilinmeyen bir düzendi. Örneğin, Ağa bir köylüye genç bir kısrak veriyordu. Anası ölmez, karı yarıya oluyordu. Köylü kısrağa bakıyor, yemliyor, tımar ediyordu evinde. Diyelim ki bu kısrak zamanla altı tay kulunluyordu, bu altı tayın üçü köylünün üçü de Ağanın oluyordu. Anası da her zaman Ağanındı. Ana kısrak öldü, diyelim. Köylü bunu ödemek zorundaydı. Böylelikle Ağa, bir sürü köye, yüzlerce, binlerce kısrak, inek, koyun, keçi dağıtıyordu. On yıl, on beş yıl sonra Ağanın köylerde at yılkıları, koyun, inek, keçi, tosun sürüleri oluşuyordu. Köylü kendi payına düşeni de Ağadan başka kimseye satamazdı. Ağanın istediği pahaya ona vermek zorundaydı.

Mahmut Ağa, okumuş adam, bu düzeni geliştirmişti. Köyler üstünde düşünmüş, nerede en güzel at yetiştiriliyor, o köylere kısrak vermiş, nerede en güzel keçi, koyun, inek yetiştiriliyor, oraya keçi, koyun, inek vermişti. Ondan önce babasının, dedesinin devrinde işler başkaydı ve kısraklar, inekler, keçiler karmakarışık dağıtılıyordu. Böylelikle Mahmut Ağa soylu atlar,

336

boğalar, inekler, keçiler yetiştirmişti. Dağlarda, Çukurovada yılkı yılkı atları, koyun sürüleri, inek sürüleri vardı. Ve her yıl bu sürüler Halebe, Adanaya, İstanbula götürülüp satılıyor, altın olarak da Mahmut Ağanın kasasına dönüyordu.

Bu ovada en soylu atlara binen, en çekinilen, en cömert kişi oydu. Astığı astık, kestiği de kestikti. Atma adam çiğnetmeyi huy edinmişti. Bundan dolayı da kimse ondan hesap soramazdı. İsterse, öldürdüğü kişinin karısına, çocuklarına, akrabalarına bir kan pahası öderdi.

Sonra Adana Valilerinden birisi onun bu ününü duymuş, Mahmut Ağayı, bu nasıl bir adamdır diye, yanına çağırmış, o da gitmemişti. Vali, isteğini birkaç kere yinelemiş, Mahmut Ağa aldırmamıştı. Buna çok kızan Vali de, bir Yüzbaşının komutasındaki candarmalan Çiçeklideresine göndermiş, o da evde Mahmut Ağayı bulamamıştı. Yüzbaşı dağlardan Adanaya dönerken bir konakta Mahmut Ağa onu çevirmiş, yakalamış, “Buyur Yüzbaşım, ben Mahmut Ağayım,” demişti. Yüzbaşıyı birkaç gün yanında alıkoymuş, ona görülmedik şölenler düzenlemiş, biraz da cebine diş kirası koyarak, “Vali Beye selam söyle, ben Devlete asi değilim, kendi isterse buraya gelsin, birkaç gün bu cennet dağlarda konuğumuz olsun, başım üstünde yeri var,” demiş yollamıştı.

Bundan sonra da Vali Adanadan ayrılmış, bu iş de burada kalmıştı. Ama Mahmut Ağa bir kere kuşkulanmış, bundan sonra hep tetikte kalmış, bir subayı, tahsildarı, hükümet adamını, kuşkulandığı kişileri öyle kolay kolay dağlara sokmamıştı. Birinci Dünya Savaşına kadar kendi dağlarında, kendi halinde yaşamını alçakgönüllü sürdürmüştü.

Birinci Dünya Savaşında çok zorluk çekti Mahmut Ağa. Az bir sürede dağlar asker kaçakları, eşkıyalarla doldu. Bunlar köyleri basıyor, talan ediyor, karşı gelenleri öldürüyorlardı. Bu yüzden Mahmut Ağa adamlarını çoğaltmak zorunda kaldı. Bunun için de çok para gerekiyordu, bir kısım adamlarını ayırıp, Çok yazık ki, hiç istemediği halde soygunculuk yaptırdı. Bu işten sıkılıyordu ya, ne yapsın… Adamları Maraş, Kayseri, Çukurova yörelerine kadar sarkıp ona çok ganimetler getirdiler.

Köylülerle de başı belaya girmişti. Kimi köyler, ellerindeki

337

keçileri, koyunları, sığırları yemiş bitirmişler, onu da asker kaçaklarının üstüne atmışlardı. Mahmut Ağa, geniş bir araştırma yaptırdı. Eşkıyalar, kaçaklar birkaç hayvan almışlardı ya, onun hayvanlarını yiyenler çoğunlukla aç kalan kendi köylüleriydi. Bu olaylar düzenin bozulması demekti, bu da onu deli divane ediyordu. Sorunu kökünden kesmek gerekiyordu.

Bir gün atma bindi, arkasındaki silahlı adamlarıyla dağların yükseklerinde bir koyağa kurulmuş ormanlık Sakızlı köyüne gitti. Köye girdi, köy sanki bomboş, onu ne bir kimse karşılamaya çıktı, ne de bir kimse köyün içinde gözüküyordu. Köy yıllar önce bırakılmış gibiydi. Sakızlı köyü soylu keçiler yetiştiren bir köydü. Mahmut Ağa buranın kırmızı, uzun tüylü keçilerinin damızlığını taa uzaklardan, kucak dolusu paralar dökerek getirtmişti. Her birisi iri, çok sütlü keçilerdi. Ve köylüler bütün bu değerli keçileri kesmiş yemişler, bu güzel, altın rengindeki keçilerin kökünü kurutmuşlardı.

Köyün ortasındaki büyük kamalak ağacının altında atından indi, ağacın dibinden kaynayan suyun kıyısındaki bir kayanın üstüne oturup filintasını kucağına aldı. Yüzü cehennem gibi olmuştu.

“Bana Muhtar Musayı alın getirin.”

Muhtar Musa iki silahlı adamın ortasında süklüm püklüm, ellerini karnının üstünde kavuşturup öne bükülmüş geldi. Ağanın, hiç kimsenin yüzüne bakamıyordu. El dokuması şalvarı yama içindeydi, mintanının yırtıklarından kılları dışarıya fırlamıştı. Ayağındaki çarıksa yepyeniydi ve kırmızı keçi derisinden yapılmıştı.

“Köyde hiçbir keçi kaldı mı, bir tane bile?”

Musa başını kaldırmadan büzülmüş, duyulur duyulmaz bir sesle:

“Kalmadı,” dedi.

“Bir tane bile?”

“Kalmadı.”

“Hepsini siz mi yediniz, benim keçilerimin?”

“Biz yedik.”

“Eşkıya, kaçak?”

“Sayende bu köye kimse uğrayamaz.”

338

“Niçin yediniz?”

“Çok dayandık yememek için. Aç kaldık. Bir ay, iki ay, üç ay dayandık. Sonra bir tane kestik…”

“Ondan sonra?”

“Gene acıktık.”

“Sonra?”

“Gene kestik.”

“Sonra?”

“Bütün keçiler tükendi. Son keçiyi de üç gün önce kestik.”

“Şimdi?”

“Açız.”

Mahmut Ağa ayağa kalktı, oradakiler onu atma binecek, Muhtar Musayı çiğneyerek öldürecek sandılar. Oysa, hiç öyle olmadı. Mahmut Ağa yumuşacıktı, ne kadar yumuşak olabilirse böyle bir adam, o kadar yumuşaktı. Usulca yerinden kalktı, Musanm yanma gitti.

“Başını kaldır!” diye buyurdu soğuk bir sesle.

Musa korkuyordu, usul usul başını kaldırdı.

“Bugün, bu köyden çıkıp gideceksiniz. Bir tek kişi kalmayacak. Yarın gene geleceğim, eğer bir tek kişi bile kalmışsa bu köyde atıma çiğneterek öldüreceğim. Anladın mı?”

“Ağam kıyma bize. Bizi yerimizden yurdumuzdan etme. O keçileri yetiştiren bizdik. Gene yetiştirir, bir keçinin yerine üç keçi veririz. Bağışla bizi.”

“Yarın bu köyde kimseyi görmeyeceğim.”

Buyruğu kesindi.

Mahmut Ağa üç gün sonra köye döndüğünde köy bomboştu. Adamlarına evleri teker teker arattı. Köyde üç yaşlı köpekle, yaşlılıktan ayağa bile kalkamayan bir karıkocayı köyün dışındaki keçi ağılma sığınmış buldular. Ağaya getirdiler.

“Siz niye gitmediniz?”

Büzülmüş, çok da temiz giyinmiş karıkoca, ona hiç karşılık vermediler.

Mahmut Ağa üstelemedi. Bu yaşlı kişilere çok acımış, gözleri dolmuştu.

“Bunları alın, atlara bindirin, bizim köye götürün. Yolda ihtiyarları inciteyim demeyin. İyi bakın onlara. Şu köpekleri

339

de götürün. Köpeklere de acıdım. Aç kalırlar burada zavallılar.”

Mahmut Ağanın yaşlı karıkocaya, üç köpeğe gösterdiği iyilik, yumuşak yüreklilik birkaç gün içinde bütün dağ köylüklerine yayıldı, kasabada bile duyuldu. Herkes ondan övgüyle söz etti.

Sakızlı köyünün sürülmesi üstüne, hiçbir köy, hiçbir kişi bundan sonra, açlarından da ölseler, bir daha değil sığır, keçi, bir tavuk bile kesip yemediler.

Muhtar Musa köylülerinin önüne düşüp onları Çukurova-ya kadar indirdi. Zor olmuştu onları köylerinden, ata mezarlarının bulunduğu yerden koparıp almak. Ama başka hiçbir umar yoktu, gitmeliydiler. Direnmeye çalışan birkaç kişinin de direncini bütün köylüler bir olup kırdılar. Ve çığlık çığlığa yollara düştüler. Ağıtlardan dağlar yankılandı.

Kasabaya geldiklerinde bitkindiler. Köprünün altına kondular. Onların maceralarını duyanlar, ellerinden ne gelirse undan un, yağdan yağ, bulgurdan bulgur yardım ettiler.

Ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Genç erkeklerinin hemen hepsi savaşa gitmişlerdi. Muhtar Musa gibi yaşlılar da bu beladan nasıl kurtulacaklarının yolunu düşünüp duruyor, bir çıkar yol bulamıyorlardı.

Köprünün alt başındaki hayıtların arasında ancak on gün kadar kalabildiler. Kasabada iş yoktu. Muhtar Musa, çok eskilerde Çukurovaya yanaşmalığa inmişti. Anavarza ovasmdaki çalıştığı köyü anımsadı, göçlerini ovaya çektiler, o köyü buldular. Köylüler onlara samanlıklarını verdiler. Çok yağmur yağdı o yıl. Çok yoksulluk çektiler. Ovanın durumu da iyi değildi. Çok çocukları öldü.

Köyün yakınında, buradan Ceyhan ırmağına kadar karaçalılık, kamışlık, zmcarlık bir toprak parçası uzanıyordu. Orada bir açıklık bulup ilk huğlarını, Talip Beyin onlardan hiçbir para almayarak verdiği kamışlarla, otlarla kurdular. Neleri var, neleri yoksa sattılar. Kazma kürek, orak, tahra, balta aldılar, kök sökmeye başladılar. Çoluk çocuk, yediden yetmişe, dişleriyle tırnaklarıyla işe girişmişlerdi. Bir dev çalışmayla karaçalılıktan o yıl ekecekleri kadar bir tarlayı çıkardılar. Köylülerin de yardı-

340

mıyla ektiler biçtiler. O yıl, hemen hepsi sıtmaya yakalandı. Dağ insanları öyle kolay Çukurovanın insanı eriten sıcağına da-yanamıyorlardı. Yaşlıların epeycesi sıtmadan öldüler. Ama dayandılar. Her yıl karaçalılıktan, zıncarlıktan, kamışlıklardan tarla çıkarmayı sürdürdüler. Çukurova insanları kendilerini bildi bileli böylesi çalışkan insanları görmemişlerdi. Şaşkınlıktan parmaklarını ısırdılar. Köylerinin adını Yalnızyurt koydular. Yalnızyurdun köylüleri büyümüş, çentik çentik olmuş elleri, yırtılmış kapkara kesilmiş, avurdu avurduna geçmiş yüzleriyle öteki köylüler arasında hemen belli oluyordu.

Karaçalılıktan kurtarılmış bor toprak bire otuz, kırk veriyordu. Buğday, arpa, soğan, sebze, pamuk ektiler. Her köylü bu kurtarılmış toprakta utku kazanmış bir kahraman gibi dolaşıyordu. Atlar, inekler, koyunlar aldılar. At yetiştirmekte Çukuro-vada üstlerine kimse çıkmadı. Urfadan getirttikleri damızlık kısraklarla soylu atlar yetiştirdiler. Ve ovadaki köyler içinde de ilk taştan evleri onlar yaptılar. Öteki köylerde sokak, alan yokken, bunlar düzgün sokaklar yapıp, köyün ortasına bir de alan açtılar. Ova köylerinin hemen hiçbirisinde cami yoktu. Yalnızyurt köylüleri alan ortasına, hem de kerpiçten bir de cami diktiler. Yaz gelince, yaylaya da gitmeye başladılar. Hasat günleri Çukurovaya erken inerdi, Yalnızyurtlular imeceyle ürünlerini erken kaldırdılar, köylerini bomboş bırakıp yaylaya Meryemçil beline çıktılar. Öbür yana, kendi köyleri yörelerine Mahmut Ağanın korkusundan gidemiyorlar, onun başlarına bir iş açacağından korkuyorlardı. Erkeklerinin çoğu savaştan dönmemişlerdi. Dönenler de sakat, yarım, hasta kişiler olarak gelmişlerdi. Dönmeyenlere çok ağıtlar yakıldı. Yalnızyurdun kadınları büyük bir direnç gösterdiler. Güzel kadınlardı, kimi asker kaçaklarıyla, yakın köylerin, yaylaların delikanlılarıyla evlendiler. Az bir sürede ovalı gibi ovalı olup, ovanın kurallarına Çukurovah-lar gibi uydular.

Mahmut Ağa da bu sıralarda dağlarda yel gibi esiyor, Çukurovaya çıkmış Fransızlara, onlarla işbirliği yapmış Ermenilere karşı dövüşüyordu. Başına çok adam, çok eşkıya toplamıştı. Dağlardan ovaya kadar iniyor, düşman güçlerini Mercinde, Osmaniye altında bozguna uğratıyordu. Ünü de gittikçe büyüyor-

341

du. Bir gün bir çarpışma dönüşü, düşmanı bozmuş, adamlarıyla Kozana çekilirken yolu Yalnızyurt köyüne düşmüştü. Muhtar Musa onu taa köyün dışında çoluk çocuk, genç yaşlı bütün köyle karşıladı. Onların eski Ağaları değil miydi bu kahraman kişi, Karboğazında kırk kişiyle bir Fransız taburunu tutsak ettiği söylencesi buralara kadar gelmiş, onun ününe ün katmış değil miydi?

Mahmut Ağa, Çukurovada bir köyün böyle yediden yetmişe kendisine karşıcı çıkışından kıvanç duymuştu. Bu köyde birkaç gün kalmaya, bu güzel orta yerinde camisi bile olan köyde dinlenmeye niyetleniyordu. Adamları arasında birkaç da yaralı vardı.

O, atının başını çekmiş, kendisini köyün dışına kadar karşılamaya çıkmış bu daha çok kadınlı kalabalığa sevgiyle bakıyordu ki, karşısına Muhtar Musa çıktı:

“Köyümüze hoş geldin Ağamız,” dedi. Mahmut Ağa Musayı hemen tanıdı: “Ne o, Musa,” dedi, “senin ne işin var bu köyde?” “Bu köy bizim köyümüz Ağamız. Hoş geldin, buyur.” Mahmut Ağa konuşmadı, başını önüne eğip atını üzengile-di, köyün içine bile girmeden, yandan çekti gitti.

Kasabada sordu soruşturdu. Onun keçilerini yemiş kişilerin böyle, çok verimli topraklarda bir köy kurduklarını, ovanın da en çalışkan adamları olduklarını öğrendi.

Fransızlar, Ermeniler ovadan çekilip gittiler, Kurtuluş Savaşı bitti. Düşmana karşı savaşmış yiğitler silahlarıyla kasabalara indiler. Artık yeni bir devlet kuruluyordu. Bu yeni devletin temeline de taş onlar olacaklardı. Ovanın paylaşımına giriştiler. Bu paylaşım kimi yerlerde çok kolay, kimi yerlerde de zor oluyordu. Uzun bir süre Mahmut Ağa bu işlere karışmadı, seyirci kaldı. O çok şey istemiyordu, onun her şeyi vardı, dağlardaki düzen dedesi zamanından beri olduğu gibi, üstelik de gelişerek sürüp gidiyordu. Ama bu böyle sürüp gidemezdi de… Ovaya inmesi gerekti. İstediği yerden, istediği kadar toprak alabilir, çiftlikler kurabilirdi. Yeni bir dünya başlıyordu. Mahmut Ağa bunu sezecek, bilecek kadar okumuş, dünyayı öğrenmiş bir kişiydi. Bir sabah adamlarını çağırdı, “Atlanın,” dedi. Adamları

342

atlandılar. Yönleri Anavarza ovasınaydı. Yalnızyurt köyüne geldiler. Köylüler onun köylerine geldiğini haber alınca, köyün alanına, caminin önüne toplandılar. Ağanın onları köylerinden kovduğunu sanki unutmuş gitmişlerdi.

Muhtar Musa sevinerek:

“Buyur Ağa, in, hoş geldin köyümüze,” diye onu sevgiyle karşıladı.

Öteki atının üstünde azgın suratını biraz daha asmış hışım gibi duruyordu.

“Buyur, in Ağamız. Hoş geldin. Bizi ziyadesiyle sevindirdin köyümüze gelmekle, dünyayı bağışladın.”

Mahmut Ağa, atının üstünden azıcık eğilip:

“Musa,” dedi, “bu köyü yarın boşaltacaksınız.”

Buyruğu kesindi.

“Ağa, Ağamız, Mahmut Ağa…”

Mahmut Ağa atını sürdü, uzaklaştı.

İkinci gün adamlarını köye gönderdi. Köylüler yerinden kıpırdamamıştı. Üçüncü, dördüncü gün de… Mahmut Ağa sabrediyordu. Sabrı on gün sürdü. Demek bu köylüler, bu sümsük alçaklar, sürüngenler ona, Milli Savaş kahramanına karşı koyuyorlardı. Atına bindi Yalnızyurda geldi. Hiçbir köylü yoktu ortalıkta, herkes evine sığınmış, olacakları bekliyorlardı.

İki adam Muhtar Musayı evinden sürükleyerek aldılar, Ağanın huzuruna getirdiler.

“Niçin çıkmadınız köyümden Musa? Ben bu köyü yediğiniz keçilerimin karşılığı olarak sizden alıyorum. Karşı koyarsanız olacağı siz bilirsiniz.”

“Nereye gidelim Ağam? Biz bu köyü dişimizle, tırnağımızla… Bak ellerime, şu eller hiç de ele benziyor mu? Bak yüzüme, bedenime, hiç insan yüzüne, bedenine benzer yeri kalmış mı? Bak köylüye, kadına, erkeğe, hiç insana benzer bir yerleri var mı? Kolay mı oldu sanıyorsun Ağa, karaçalılıktan bu tarlaları Çıkarmak?”

Azgın yüzlü Mahmut Ağa atının üstünde bir heybet gibi kasılmış duruyordu. Adamlarına buyurdu:

“Ateşe verin köyü.”

Mahmut Ağa böyle poyrazlı bir günü beklemişti. Köyün

343

her bir yanından birden yalımlar patladı. Köylüler ağlayarak dövünerek alana doluştular. Öteberilerini bile dışarıya taşımayı akıl etmemişlerdi.

“Yarın burada, bu köyde bir tek canlıyı görmeyeceğim.”

Atının üstündeki Mahmut Ağa, ardındaki bir kısım adamlarıyla kalabalığı yardı, köyü çıktı gitti.

O gittikten sonra da köylülerle Mahmut Ağanın adamları arasında bir dövüş başladı. Köylülerden çok kişi yaralandı. Atların ayakları altında çiğnendiler. Bu arada Yunan Savaşından silahıyla yeni dönmüş Kasım, Mahmut Ağanın küçük kardeşi Salihi bir kurşunda atından cansız yere düşürdü. Köylüler önüne geçmeselerdi, sığındığı hendekten adamların hepsini öldürecekti.

İkinci gün Mahmut Ağa Yalnızyurda döndüğünde köyde hiçbir canlı, ayakta da hiçbir ev kalmamıştı. Birkaç evin daha dumanları tütüyor, kerpiç cami ovanın ortasında, dumanların arasında dimdik duruyordu tahta minaresiyle.

Mahmut Ağa Kasımı yakalamak, öldürmek için bütün dağ yollarını tutturdu. Dağlardaki tanıdıklarına, adamlarına, eşkıyalara haberler yolladı. Kasımın ya ölüsünü, ya da dirisini derdest edip göndermelerini istedi. Aradan aylar geçti, hiç kimse Kasımın hiçbir yerde en küçük bir izine bile rastlayamadı. Yalmzyurt köylülerinin de imi timi bellisiz olmuştu, o günden sonra, ne kadar araştırdıysa da, onlardan bir daha bir haber çıkmadı.

Mahmut Ağa, Murtaza Ağanın evine biraz geç, gün battıktan sonra geldi. Yanaşmalar avlu kapısında onu bekliyorlardı. Avlu kapısından içeriye atıyla girdi. Onun geldiğini balkondan gören Murtaza aşağıya indi, atının başını tuttu. Atından çabucak atlayan Mahmut Ağa:

“Estağfurullah,” dedi, “bu nasıl iş.”

Atın dizginini onun elinden aldı, yanda beklemekte olan yanaşmalardan birisinin eline tutuşturdu. Yanaşma atı, avlunun içindeki uzun, çinkolu ahıra çekti. Ötekiler de kol kola yukarıya çıktılar. Kurulmuş masanın önünde Hüsne Hatun onları karşıladı:

“Hoş geldin Mahmut Ağa kardaşım,” dedi güleç bir yüzle. “Bizim evimizi şereflendirdin.”

344

Mahmut Ağayı Murtaza Ağa kolundan tuttu masanın başına oturtturdu. Masada mezeler, karlı su, bir billur çanakta da tepeleme kar bekliyordu.

“Çoktan beri ağzıma içki koymamıştım. Bu iyi oldu.”

Murtaza Ağa onun kadehini doldurdu.

“Biraz kar, su?”

“Evet,” dedi Mahmut Ağa.

Hem içiyor, hem de eski günlerden söz ediyorlardı. Ne o, ne de öteki İnce Memed konusunu bir türlü açmıyorlardı. Bu durum gece yarısına kadar sürdü. Hüsne Hatun neredeyse sabırsızlığından patlayacaktı. Odaya giriyor çıkıyor, mezeler, yemekler getiriyor, ne Mahmut Ağa, ne de Murtaza o konuya bir türlü dokunmuyorlardı. Sonunda dayanamadı:

“Bu İnce Memed de başımıza, milletin başına bela oldu,” diye patladı.

Murtaza Ağa, bir çuval inciri berbat ettin dercesine ona gü-cengin baktı.

“Sen de, Mahmut Ağa da, bütün bu kasaba ileri gelenleri de bu İnce Memed işini küçümsüyorsunuz ya, hiç de öyle değil. Bizim oralarda, babamgilin memleketinde böyle bir İnce Memed çıksa da bir Ali Safa Beyi değil, Ali Safanın sineğini öl-dürseydi, bütün Amik ovası ayağa kalkar, o sineği öldürmüş adamı yakalar, başını keserlerdi.”

Çok heyecanlanmış, elleri titriyordu. Yüzü de kıpkırmızı kesilmişti.

Mahmut Ağa ona bir tuhaf bakıyordu.

“O kadar küçük iş değil bu iş. İnce Memed yarın bir gün kalkar da, o yitip gitmiş Yalmzyurt köylülerini başına toplar da…”

Murtaza Ağa ona öyle bir baktı ki, Hüsne Hatun sözünü kirp diye kesmek zorunda kaldı.

Bunun üstüne Mahmut Ağa konuşmasa olmazdı.

“O İnce Memed bir hiç Hatun,” dedi, sustu.

Hüsne Hatun, bir hiç de bu yaptıkları ne ya, diyecekti, Murtaza Ağanın gözleriyle karşılaşınca sustu.

Bir tek daha atan Mahmut Ağanın azgın yüzü biraz açıldı.

“Onun hiçbir kıymeti yok Hüsne Hatun. Yarın öbür gün

345

atıma binerim, giderim dağa ve hem de onu kulaklarından tutup sana, ve hem de öz be öz senin için onu kulaklarından tutarım, bu konağa, bu odaya, sana getiririm. Yoook, onu sağ iste- , miyorsan eğer, onun kellesini, gene kulaklarından tutar getirir senin önüne atarım. Şimdiye kadar, Murtaza Ağayla bugün çarşıda karşılaşıncaya kadar İnce Memed sözünü kimseden duymadım. Kimse de bana, başımızda böyle bir gaile var, bunun altından nasıl kalkarız, diye bir şey sormadı. Kimse benden bir şey istemedi. Artık kimse bizi adamdan saymıyor. Bana Yalnız-yurt işinden dolayı garaz bağlamışlar. Bilmiyorum ki benden ne istiyorlar? Adamlar bütün keçilerimi yediler, kardeşimi, adamlarımı öldürdüler, altınlarımın, tarlalarımın üstüne oturdular, benim etek etek para döküp ormanları hopur edip çıkardığım tarlalarımın… Ben de mülküme sahip çıkınca, dünya alem, Ankara bile, diz dize, yan yana çarpıştığım, düşman kurşunları altında, ateş içinde birlikte çalıştığım arkadaşlarım bile bana düşman oldular. Yemin ederim size, eğer o Yalnızyurt köylülerinden bir tekini bulabilselerdi, Yalnızyurt çiftliğini elimden alırlar, o köylülere verirlerdi. Biz şu dağlarda vatanımız için ala kanımızı boşuna akıtmışız. Çalı diplerine tavşan gibi sinip de bir daha başlarını çıkaramayanlar, Zülfüler, Arif Sa-imler, Taşkın Haliller başımıza kahraman kesildiler. Bizse… Bereket versin ki tarlalarımı gasp eden Yalnızyurtlular kaçtılar, utançlarından bir daha ortaya çıkmadılar, terki diyar eylediler de bizim çiftliğimiz elimizde kaldı.”

“Çekemeyenler, düşmanlar,” dedi acılı bir yüzle Hüsne Hatun, “Biz seni bilmiyor muyuz Ağa, senin gibi var mı? Sana da, Murtazaya da bütün bunlar düşman. İkinizi de karınları yemiyor. Çünkü sen de, Murtaza da, ikiniz de daldan eğme değil onlar gibi, sizler kökten sürmesiniz. Bizler Osmanlıya kız vermiş, kız almış bir soydanız. Bu yabanıllar bizi çekebilirler mi ki? Onlar ellerinden gelse, seni de, Murtazayı da İnce Memede öldürtürler. Belki de öldürtecekler.”

“Yağma değil,” diye soğukkanlı söylendi Mahmut Ağa.

Bir süre durdu, arkası arkasına kadehini başına dikti. Murtaza Ağa meze tabağını ona uzattı. Öteki, gözleriyle ona teşekkür etti. Sağma soluna, duvarlara, sedirlere bakındı.

346

“İşte bu mümkün değil. Birkaç gün sonra, sırf senin gül hatırın için o İnce Memedin kellesi senin şu güzel ayaklarının dibinde olacak.”

“Düşmanlar da kıskançlıklarından tam orta yerlerinden çatlayacaklar,” dedi Hüsne Hatun, “o kadar korktukları İnce Memedin başı benim ayaklarımın dibine düştü diye. O sümsük Yüzbaşı da gene yataklara düşecek, belki de kahrından ölecek. Duyduğuma göre karısı ona dayanamamış, çocuklarını aldığı gibi miralay babasının yanına gitmiş.”

“Gider,” dedi Murtaza Ağa. “Böyle bir korkak adamla ne yapsın kadıncağız…”

Mahmut Ağa bundan sonra, arada bir birkaç sözcük söyleyerek ağır ağır gün atıncaya kadar içti. Çok konuşmuştu. Oysa, onun çapındakiler, onun soyluluğundaki kişiler İnce Memed gibi bir kuştan ürken gariban için bu kadar söz etmezlerdi. Zararı yok, diye kendini teselli etti, bunlar yabana sayılmazlar. Bunlar da hane halkından olurlar. İnanmıyorlar, diye de düşünüyordu, bunlar benim İnce Memedin kellesini yarın, öbür gün getireceğime, getirip de ayaklarının dibine atacağıma inanmıyorlar.

Bu Arif Saimin de Paşayı öldürme girişimi nereden kaynaklanıyordu? Ortalık karışıyor muydu? İyi ki bu sorunu ko-nuşmamışlardı. İçinden, kendi kendine epey bir süre sevindi.

347

Murtaza Ağa ağzı kulaklarında çarşıyı bir baştan bir başa sonuna kadar gidip geliyor, önüne gelen köylüyle, kasabalıyla konuşuyor, Tevfiğin kahvesinde başına toplananlarla tartışıyor, şakalaşıyor, eski Kurtuluş Savaşı günlerini anlatıyor, Mustafa Kemal Paşanın Torosları örgütlemek için gönderdiği genç subaylardan, Doğan Beyden, Tufan Beyden söz ediyordu. Her gittiği yerde bir sevinç, bir mutluluk rüzgarı estiriyordu.

Kasabalılar onun daha dün sokaklarda boynu bükük, yüzünden düşen sinek kırk parça olur, can çekişir halde dolaşırken bugün böyle birdenbire bir sevinç fırtınası olup esmesine bir anlam veremiyorlar, şaşırıyorlardı. Onun sevinci, ona ne kadar şaşarlarsa şaşsınlar, bütün kasabaya da geçmiş, tasalı kasaba halkı dört kol bir çengi oluvermişti. Herkes öldürülen eşkıyaları, Ali Safa Beyi, İnce Memed belasını unutmuş gitmişti. Pa-zaryerinde, ortada fol yok yumurta yokken, Abdal Cümek durup dururken davulu çekmiş gelmiş, delikanlılar halaya durmuşlardı. Nereden gelmişse bir de cambaz kumpanyası zuhur etmiş, köprünün alt başındaki alana, mavi çiçek açmış, güzel kokulu hayıtların arasına, çok yükseğe tellerini germişler, davul zurna eşliğinde sabahtan akşamlara kadar, üç kadın bir erkek iplerin üstünde göbek atıyor, birikmiş kalabalıktan para topluyorlardı. Hele kalabalığa Murtaza Ağayla kasaba ileri gelenleri katılınca da, alana sandalyalar atılıyor, koltuklar getiriliyor, yüksek tellerin üstü bir göbek cümbüşüne dönüştürülüyordu.

348

Pehlivan güreşleri, at koşuları için de hazırlıklar yapılıyordu. Velhasıl bütün kasaba yedisinden yetmişine kadar Murtaza Ağanın sebebi bilinmeyen sevinç dalgasına kapılmış gidiyordu.

Şeytan, yılık bakışlı, feleğin çemberinden bin kere geçmiş berber Kör Salih, sırtında da otuz dokuz gözü olan ve de bu kasabada ne olup bitiyorsa malumu bulunan kişi, önüne çıkana:

“Olamaz, olamaz,” diyordu. “Bu Murtaza gibi bir adam bu dünyaya gelemez! Güldüğü zaman bütün kasaba onunla birlikte gülüyor, ağladığında bütün kasaba ağlıyor, korktuğu zaman da onunla birlikte saklanacak sıçan deliği arıyor. Olamaz, olamaz… Böyle bir adam bu dünyaya bir daha gelemez.”

Ve feleğin çemberinden bin kez geçmiş Kör Salih bunun sebebini, bu geveze insandaki sırrı hikmeti arıyor bulamıyordu. Bir hin oğlu hin yanı yok değildi bu adamın. Bir de çocuk kadar saf görünüşlüydü. Bu adam için, içi dışı bir kişidir dersen, o da değildi, alimallah şeytana külahını ters giydirirdi. Sevinince tam yürekten, iliklerine kadar seviniyor, korkunca da eli ayağı çözülüyor, ölüp tükeniyordu. Herkes de onun sevincine, korkusuna katılmak zorunda kalıyordu.

“Bu deyyus ölünce,” diyordu Kör Salih, “bütün kasaba da onunla birlikte öleceğiz. Yahu, kırk yıldır her Allanın günü kavga ettiğim karımla bir haftadır ne dövüş, ne kavga, ne gönül kırıcı en küçük bir söz… İnşallah bu deyyus hep böyle bir sevinç yeli olaraktan eser de…”

Onun sırrı hikmetini bir tek kişi biliyordu bu kasabada, o da Kürt Rüstem. Önüne gelene soruyordu:

“Ne oldu böyle Murtaza Ağaya, ne oldu?”

“Ne oldu Rüstem?”

“Çünküleyim o Kabeye gitmiştir.”

“Yahu Rüstem, ne zaman Kabeye gitti de geldi o?”

“Ben bilirim.”

Rüstemin dilinin altında bir şeyler vardı ya, söylemiyordu, inatçı Kürt, öldürseler de söylemezdi.

Son günlerdeki Rüstemle Murtaza Ağa arasındaki yakınlık kimsenin de gözünden kaçmıyordu ya, ne olduğunu bir türlü anlayamıyorlardı.

Murtaza Ağadaki, kasabadaki bu sevinç dalgası Arif Saim

349

1

Beyle Vali kasabaya gelinceye kadar sürdü. Bir sabah önde Arif Saim Beyin yepyeni, toza batmış çıkmış Ford arabası, arkada da Valinin uzun siyah, bayraklı otomobili çarşıdan geçtiler, doğru Kaymakamlığa gittiler. Çarşıdan geçerken otomobilinin içindeki Arif Saim Beyin yüzünü görenlerin ödleri koptu. Orada, otomobilin arka kısmında, toza batıp çıkmıştı, başı dimdik, gözleri kapalı, yüzü gergin oturuyor, ne sağa ne de sola bakıyordu. Vali, onun yanında oturan babacan candarma alay komutanı da öyleydi. Kaymakam bu tepeden tırnağa toz içinde kalmış, tozdan yalnız gözleri ve dişleri ışılayan kişileri Kaymakamlığın önündeki sokakta karşıladı. Eli ayağı titriyor, ne yapacağını bilemiyordu.

“Kaymakam!”

“Buyur Beyim.”

“Taşkın Halil Bey, öteki Ağaları, Beyleri, Zülfü Beyi, Hakimi, Müddeiumumiyi derhal buraya çağıracaksınız…”

“Baş üstüne.”

Kaymakamın kasaba ileri gelenlerini çağırmasına gerek kalmamıştı. Onların geldiğini duyanların bir kısmı daha şimdiden Kaymakamlığın avlusuna birikmişlerdi bile. Geriye kalanlara da haber ulaşmış, onlar da koşturmaya başlamışlardı.

“Hoş geldiniz,” diye önce Arif Saim Beyin, sonra da sırasıyla Valinin, Candarma Komutanının eline sarılan Taşkın Halil Bey, “bize buyurun efendim,” dedi, “bizim evde daha rahat buyurursunuz. Rica ederim efendim.”

“Olur,” diye onun yüzüne bakmadan gürledi Arif Saim Bey. “Yüzbaşı nerede?” Öfkeli gözlerle yanına yönüne bakındı. “Onu derhal Halilin evine getirin!”

Otomobillere yeniden bindiler, Taşkın Halil Beyin evine yollandılar.

Konağa çıktıklarında ellerinde fırçalarla dört beş kişinin onları beklediğini gördüler.

“Yollar çok tozlu efendim,” diye özür diledi Taşkın Halil Bey. “Daha Cumhuriyetimiz yeni, ham toprak yol… Toza toprağa bulanacağınızı bildim de… Sizlerin çektiği de bu vatan için, insanın yüreği taş olsa da erir, dayanamaz. Sizin şu halinize çok üzülüyorum efendim, ceketinizi de lütfeder misiniz, tozlarını çırpayım efendim.”

 350

Arif Saim Bey ceketini çıkartırken:

“Mübarek tozlarını diyeceksin Halil,” diye güldü, “mübarek tozlarını…”

“Mübarek tozlarını efendim…”

Arif Saim Bey çıkardığı ceketini elinde fırça tutan baştaki adama uzattı. Taşkın Halil Bey mübarek tozlu ceketi alabilmek için can havliyle uzandı, Arif Saim Bey gözlerini belerterek onu ellerinden tuttu:

“Halil,” dedi, “Halil yapma, biz seninle silah arkadaşı sayılırız, yapma!”

Taşkın Halil Bey bozuldu.

Arkadan gelen Vali de ceketini bir fırçacıya uzattı. Albay, bir fırçacıdan fırçayı kendi alıp merdiven başında ceketini, pantolonunu sırtında kendi fırçalamaya başladı.

İçeri girip koltuğa çöken Arif Saim Bey öfkeyle:

“Miralay,” diye bağırdı, “lütfen ceketini ver de onlara, buraya gel!”

“Baş üstüne Beyefendi.” Çabucak ceketini çıkaran Albay, odaya koştu. “Buyurun Beyefendi.”

“Rica ederim, geç de karşıma otur, şuraya, şuraya, Vali Beyefendinin yanma.”

Hemen karlı şerbetler geldi. Bu anda da kasaba ileri gelenleri içeriye doldular. Her gelen, itiş kakış, sol elleri ceket iliklerinde, iki büklüm, “Hoş geldiniz,” diyor, önce Arif Saim Beyin, sonra da Valinin, Albayın ellerini sıkıyor, gene iki büklüm durumlarını hiç bozmadan, sol ellerini ceketlerinin düğmelerinden çekmeden gidip bir köşeye büzülüyorlardı. Hepsi de ter içinde kalmışlardı. Bir tanesi de küçük bir yüreklilik gösterip alnındaki boncuk boncuk teri silemiyordu.

Arif Saim Beyin bu da gözlerinden kaçmıyordu. Şu koskocaman adamlara, burada, karşısında süklüm püklüm duran bu canavarlara, “çıkarın mendillerinizi, çıkarın da şu alınlarınızda-ki teri silin,” diye emir veremezdi. Hepsinin gözü de Arif Saim Beyin yüzüne dikilmiş, ağzından çıkacak kutsal kelamı tetikte durmuş bekliyorlardı.

Sessizlik uzun sürdü. Ne Vali, ne Candarma Komutanı, ne de Arif Saim Bey konuşmuyorlardı. Arif Saim Bey önüne, git-

351

tikçe asılan bir yüzle bakıyor, bastonuyla usul usul, gittikçe sinirlendiğini belli ederek oynuyordu. Yüzbaşı gelmiş, onun önünde çakılmış kalmıştı. O geldiğinden beri de Arif Saim Bey başını bir kere kaldırıp onun yüzüne, soğuk şerbetlerini alırken bile bakmamıştı. Bal, ekşi elma, nar suyu şerbetleri gümüş tepsilerde gelip gelip gidiyordu. Konuklar, kutsal tozlan alınmış ceketlerini alıp giyerlerken bile orada çakılmış kalmış Yüzbaşının yüzüne bakmamaya özellikle özen gösteriyorlardı.

Sessizlik son sınırına vardıktan sonra Arif Saim belermiş gözlerini odadakilerin üstünde teker teker dolaştırıp, bastonunu sertçe yere vurdu, pencerelerin camları zangırdadı. Odada-kiler de bir ürperti geçirdiler.

“Burası kokuyor.”

Yüzünden öfkeli mi, alaylı mı, hüzünlü mü olduğu belli ol- 1 mayan bir gülümseme geçti. Sesini biraz daha yükseltti:            1

“Size diyorum ki bu kasaba kokuyor.”

Tapucu Zülfü yılışarak:

“O geçen seferdi Beyefendi,” dedi, “ölü kokmuştu, zatıali-niz…”

“Sen içindesin de farkında değilsin Zülfü, kokuyor. Hala kokuyor. Bana öyle geliyor ki Zülfü, bu kasabalar çürümüş, kıyamete kadar da böyle kokacaklar.”

Zülfü:

“Hakkı aliniz var Beyefendi,” dedi gücenmiş, “ne yapalım, biz kokuyoruz.”

“Kokuyorsunuz.” Gittikçe öfkesi kabarıyordu. “Arabadan çantamı getirin.”

Az sonra çanta geldi.

“Kaymakam Bey, şunları okuyun.”

Kaymakam bir çanta dolusu telgrafı, mektubu, önce kekeleyerek, ardından da düzgün, rahat okumaya başladı. O okudukça ayaktaki Yüzbaşı yaprak gibi, yüzü sapsarı kesilmiş, titriyordu. Neredeyse düşecekti.

“Git Yüzbaşı, oraya, hah işte oraya, karşıma otur, sakın oradan kıpırdayayım deme. Kaymakam, sen de devam et!”

Mektuplar, telgraflar okunup bitince Arif Saim Bey üzüntülü, yürekten bir sesle:

352

“İşte böyle arkadaşlar,” dedi, “kokuyor.”

Odadakilerden çıt çıkmıyor, parmaklarını bile kıpırdatmıyorlar, gözlerini kırpamıyorlar, belki soluk bile almıyorlardı.

Arif Saim Bey dingin bir sesle, öfkesiz, üzüntüsüz, alaysız sözlerini sürdürdü:

“Ben buralarını, kendi seçim mıntıkamı çok iyi bilirim. Ben buralarda, şu genç adamdan daha gençken candarma kumandanlığı yaptım. O zaman da buralarda sizin gibi ağalar vardı. Ben şu genç adamdan daha gençken…” Yüzbaşıyı gösterdi bastonunu uzatarak, “Eşkıyaların ardında şu Toros dağlarında basmadığım taş, girmediğim kovuk kalmadı. Ben şu genç adamdan daha genç bir kişiyken, İnce Memedlerle, öylesi çalı-kakıcılarla değil, Bayramoğlu, Gizik Duran, Dirgen Ali, Kürt Reşit gibi dağ padişahlarıyla çarpıştım. Hepsini dize getirdim diyemem ama, dize de gelmedim. O zaman da sizin gibi ağaların dağlarda eşkıyaları vardı. Ama böylesine, alçakçasına telgrafları kimse aleyhime yazmamıştı. Hepsini biliyorum, bu kasabayı, şu Torosları insan insan, ev ev biliyorum, hey Ağalar Beyler sizin de ciğerinizde kaç damar var, biliyorum. Hepinizin dağlarda, istediğinizi yaptırdığınız bir çeteniz var. Kokuyor.”

Sustu, sorusuna bir karşılık arar gibi gözlerini teker teker kalabalığın üstünde dolaştırdı. Herkes başını önüne eğmişti.

Zülfü gene yılışarak başını kaldırdı:

“Benim yok, eşkıyam yok Saim,” dedi.

“Biliyorum senin eşkıyan yok Zülfü,” dedi Arif Saim Bey. “Senin eşkıyaya ihtiyacın da yok.”

Zülfü sözü onun ağzından kaptı:

“Olamaz da…”

“Niçin olsun Zülfü,” diye güldü Arif Saim Bey. “Senin arkanda ben varım, biz varız, yetmez mi?”

Zülfü başını önüne eğdi.

“Biliyorum,” diye sözünü sürdürdü Arif Saim, “eşkıya işi kolay bir iş değil, bir umumi asayiş, bir devlet meselesidir… Ve Şarki Anadolunun dışında da yalnız benim seçim mıntıkamda eşkıya var… Mustafa Kemal Paşanın kulağına kadar bu giderse hiç de iyi olmaz. Bir küçücük eşkıya işini, evet, bir küçücük, siz pireyi deve, ve dahi habbeyi kubbe yaparaktan Ankaraya tel

353

üstüne tel, telgraf üstüne telgraf çekerekten ne kazanıyorsunuz? Söyleyin, kim yaptı bu işi?”

Gözlerini Zülfünün gözlerine dikti, baktı, Zülfüden bir karşılık bekliyordu. Zülfü kıvrandı, bir şeyler konuşacak oldu beceremedi.

“Bana bir şey olmaz Zülfü. Şu Toroslar, şu Çukurovadaki bütün insanlar yediden yetmişe eşkıya olsalar, sen de biliyorsun Zülfü, bana bir şey olmaz ve de olamaz. Paşa beni çağırıp da böyle küçücük işler için bana bir şey sormaz. Olan, bu gül gibi Çukurovaya, bu Vali Beyefendiye, bu muhterem Miralaya, şu genç Cumhuriyet çocuğu Yüzbaşıya olur Zülfü, sen biliyorsun.”

“Biliyorum muhterem Beyefendi.”

“Beni dinle Zülfü, sen bu kasabada iken, evet, senin gibi bir kolum ve kanadım bu kasabada iken, ben bu kasabadan böyle şeyler beklemezdim. Bak bana Zülfü, ben Ankarada iken, bu Beyefendilerin de kıllarına hile gelemez. Ben Ankarada Valimi de, Miralayımı da, Yüzbaşımı da, sen de bilirsin müdafaaya muktedirim.”

“Muktedirsiniz efendim.”

“İnce Memedi bile müdafaa edebilirim. Onun için isterseniz hususi af çıkarttırıp, Çukurovada da ona sizin çiftliklerinizin beş misli, on misli büyüklükte bir çiftlik tahsis edebilirim. O da sizin başınıza bir bela olur ki, şu Molla Durandan da daha beter.”

Molla Durana bastonuyla bir işaret çaktı:

“Kalk ayağa ve buraya gel.”

Molla Duran elindeki doksan dokuzluk tespihini alelacele cebine koyarak, şapşal, geldi onun önüne dikildi.

“Söyle Duran, sen ne zaman Camiyülezhere gittin de orada din tahsil eyledin, söyle!”

“Elini ayağını öpeyim Beyim…”

“Söyle, sen ne zaman okudun da, okuryazar oldun, söyle! Sen elifi görsen mertek sanmaz mısın?”

“Beyim, Beyim…” Boynunu bükmüş yalvarırcasına ona bakıyordu.

Arif Saim acı acı güldü:

354

“Molla Duran Beyefendinin altını daha çok karıştırmayacağım, sonra bir çapanoğlu çıkar ki onun altından, hepinizin parmağı ağzınızda kalır.”

Bastonuyla ona dokundu:

“Yaklaş, yaklaş, yaklaş bana Duran.”

Molla Duran ona, ayakları biribirine dolanarak yaklaştı:

“Eğil!”

Molla Duran iki büklüm olaraktan, elleri karnına bağlanmış eğildi, Arif Saim ağzını onun kulağına dayayıp usulca:

“Ulan Duran, bu işler senin o kopası başının altından çıkabilir, söyle sen mi çektirdin telgrafları? Sen mi yazdırdın mektupları?”

“Yok vallahi Beyim, yok billahi Beyim. Tabanlarının altını öpeyim, kıyma bana.”

“Pekiyi, kim bu adam öyleyse, ya da adamlar?”

“Vallahi bilemiyorum Beyim, billahi bilemiyorum.” Murta-za Ağaya belli belirsiz bir göz attı, ötekiyse onun gözünü yiyince bütün bedeni tepeden tırnağa çımgıştı. “İsterseniz kim olduğunu araştırırım.”

“Araştır ve bul. Bulamazsan gerisini sen düşün. Şimdi git yerine otur! Yüzbaşı!”

“Buyur Beyim.”

“Bu kasabada bir gazeteci olacaktı, neydi adı hele? Muallim miydi ne…”

“Evet efendim…”

“Onu buraya çağırın.”

“Baş üstüne Beyim.”

Nedense Duran Efendiyle konuşunca Arif Saim Beyin keyfi yerine gelmişti.

“Böyle bir sahtekar, yani şu bizim Duran gibi bir alçak, korkma, sırrını faşetmem Duran…” Göbeğini sallaya sallaya güldü. “Böyle bir deli, şeytan şu yeryüzüne gelmemiştir. İşte ben de, hep birinci adamları sevdiğimden Durana bunun için hayranım. Şuna bakın, gerçekten, sakalı, saltası, bir başında yeşil sarığı eksik, ayaklarmdaki mestleriyle Camiyülezher müderrisine benziyor. Bizim Duran, bizim Duran bin yüzlü, iki bin, üç bin yüzlü değil on bin yüzlüdür. O İnce Memed çocuğunun

355

üstüne candarma yollayacağınıza, madem ondan o kadar korkuyorsunuz, bu Duranı yollayın, yağdan kıl çekercesine, tutsun onu kulağından size getiriversin. İnanın bana…”

“Haşa Beyefendim, haşa huzurdan!”

“Bakındı hele Durana, haşa kelimesini de öğrenmiş! Ulan Duran…”

Ona baktı, bekledi. Yüzü sevinç içindeydi, gülüyordu.

“Sayenizde efendim, öğrendik Beyefendim…”

“İşte bu üfürükçü Allahsız gibi bir de Ankarada var. Müdürü Umumi o efendim. Ne Müdürü Umumisi, Başvekil o, o, her şey Ankarada. Bir gece yarısı baktım bizim kapı çalmıyor, açtım kapıyı, baktım bizim Müdürü Umumi kapıda süklüm püklüm, çantası koltuğunda süt dökmüş kedi gibi duruyor.”

Artık bunları anlatırken durmadan gülüyor, kendi kendine eğleniyordu.

“Önce tanıyamadım onu. Yüzü bir felaket habercisinin yüzü, sanki Gazi Paşanın başına bir hal gelmiş, öyle perişan. Gel içeriye gel, dedim. İçeriye korkarak girdi. Oturttum, bir kahve söyledim, buyurun muhterem kardeşim, dedim, saygıyla huzurunda eğildim. İstersen eğilme, o isterse beni de, İsmet Paşayı da bir anda toz eder… Siz beni dinleyin, şu adam var ya…” Bastonunun ucuyla gösterdi: “İşte bu adam da isterse bu kasabayı, şu To-ros dağlarını, şu Çukurovayı toz eder. Ben korktum da bugün onun üzerine daha fazla varamadım, isterse beni de toz eder. Hahhaaah… Ama ben onun çok, çoook, çoooook eski dostuyum, bana kıyamaz… İşte bizim Müdürü Umumi çantasını açtı, şu size getirdiğim, az önce de okuduğumuz kağıtları bana verdi ve bunları sizin için hıfzettim Beyefendi, dedi, bunlan benden başka da kimse görmüş değildir. Bu dünya böyle işte…”

Bu sırada öğretmen Zeki Bey içeriye girdi.

“Gel bakalım gazeteci Bey… Senin adın neydi hele?”

“Gazeteci Zeki.”

“Sen muallimsin de değil mi?”

“Muallimim.”

“Otur bakalım.”

Zeki Bey saygılıca, ellerini dizlerinin üstüne koyarak oturdu, boynunu alçakgönüllü büktü.

356

“Buradan İstanbul gazetelerine haberler veriyor, muhabirlik yapıyormuşsunuz.”

“Yapıyorum efendim.”

“Eveeet, hangi haberleri verdiniz şimdiye kadar?”

“Efendim, geçen gün dokuz eşkıyanın öldürülme haberini verdim. Çok da iyi yazdım. Yüzbaşımızı merasimlerle nasıl karşıladığımızı, İnce Memedin nasıl bir adam olduğunu çok güzel tasvir ederek bildirdim.”

“Başka?”

“Efendim, eşkıyaların o köyü bastıklarını, ve de altı kızın ırzlarına geçerek, dağa kaldırarak, ardından da bütün köyü yakarak…”

“Böyle bir şey oldu mu?”

Yüzbaşı:

“Bizim haberimiz yok,” dedi.

“Pekiyi, başka?”

Öğretmen Zeki Bey bir yıl içinde yazıp gönderdiği bütün haberleri coşkuyla saydı döktü. “Murtaza Ağa Beyefendi çok vatansever bir kişidir,” dedi. “Öyle bir muhterem zattırlar ki kendileri, her şeyden beni haberdar ederler.”

“Sonra, sonra, sonra ne oldu?”

“Efendim,” diye iki büklüm oldu Zeki Bey, sıkıldı, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi üzüldü, dudaklarını sundurdu. “Efendim ben şikayetçiyim,” dedi. “Size şikayet ediyorum.”

“Neyi, kimi?”

“Size bilumum İstanbul gazetelerini şikayet ediyorum, efendim, bütün bu özene bezene yazdığım, bu feci haberlerin hiçbirisini neşretmediler. Anadolu batsa, toptan yansa, düşmanlar gelse de bizim buralarını işgal eylese gene yazmayacaklar. Bize efendim, bize sinek kadar ehemmiyet vermiyorlar. İnce Memedi, İnce Memedi bile neşretmediler muhterem efendim, onun ölümünü bile… Şikayet ediyorum efendim. İyi ki beni çağırdınız da, ben de zatınıza bütün bunlan söyleyebildim.”

“Hiçbir haberiniz çıkmadı mı şimdiye kadar gazetelerimizde?”

“Çıktı,” dedi bir çocuk gibi sevinerek Zeki Bey. “Çıkarma-yalardı da, ben de göreydim onları.”

357

“Neydi o haber?”

“Zatı   devletlerinin   kasabamızı   teşriflerini  bildirmiştim, başsayfadan onu verdiler, sizin resminizle birlikte.”

“Bunun için bir ücret falan?”

“Efendim?”

“Ücret falan, dedim.”

“Ne için?”

“Haber için.”

“Almadım efendim. İstemiyorum da… Yeter ki kasabamızın adı gazetelere geçsin, ben başka bir şey istemiyorum.”

“Zeki Bey!”

“Buyurun efendim.”

“Sen muallimsin değil mi?”

“Sayenizde Beyefendi.”

“Şimdi size bir teklifim var.”

“Baş üstüne efendim.”

“Muallimliği bırakacaksınız.”

“Yapamam efendim,” diye inledi Zeki, “çoluk çocuğum, ihtiyar anam babam açlarından ölürler.”

“Öyleyse gazeteci Bey, o gazetelere haber vermeyi derhal kesecek, bir daha da hiçbir yere tek satır yazmayacaksınız. Eğer duyarsam… Şimdi gidebilirsin. Eğer bir daha duyarsam…”

Zeki ayağa kalktı, milletvekilinin ellerine sarıldı, o, elini çekti, öteki zorla onun elini öpüp, sallanarak merdivenlere yürüdü, hem yürüyor, hem de, “Duymayacaksınız efendim, hiçbir zaman duymayacaksınız, duymayacaksınız, duy… duy… duymayacaksınız,” diyordu.

Bütün çarşı boyunca “Duymayacaksınız” sözünü yineledi. Yöresini görmüyordu, köprüye kadar kendinde olmayarak yürüdü.

“Zavallı çocuk,” diye arkasından üzüldü Arif Saim Bey. Üzüntüsü içtendi. “Verdiği hiçbir haberi çıkmıyor, o gene de göndermekte ısrar ediyor. Zavallı küçük idealist muallim!”

Gözleri Taşkın Halil Beyi aradı: “Nerede bu Halil Bey?” “Şimdi gelecek efendim.” “Buraya gel Yüzbaşım…”

358

Yüzbaşı hazır ola geçti.

“Buradan hiçbir haber sızmayacak dışarıya.

“Postaneye el koydum efendim. Bu kasabadan dışarıya bizim haberimiz olmadan, çoktandır hiçbir şey çıkmıyor. Ne mektup, ne de telgraf…”

“Adanayı muhterem Vali Bey ele alıyor.”

Vali rahat, kendine güvenmiş konuştu:

“Arif Saim Beyin emrettikleri gibi olacak.”

“Yüzbaşım, siz de artık ne yapılması gerektiğini biliyorsunuz elbet… Üzülmeyiniz. İnce Memed vakası da canınızı sıkmasın. Ben Bayramoğlunu dokuz kere öldürdüm. Her öldürdüğümde de köylüler, işte Bayramoğlu budur, diyorlardı. İnanın, beni aldatmak için söylemiyorlardı bunu. Yalan da söylemiyorlardı. Her iriyarı, pos bıyıklı kişiyi Bayramoğlu sanıyorlardı. Ölünce bütün insanların yüzü değişir. Köylüler de her öldürdüğümüz kişiyi Bayramoğlu sanıyorlardı. Siz İnce Memedi daha bir kere öldürdünüz. Biliyorum, şimdi gözünüze uyku girmiyor, yemekten içmekten kesilmişsinizdir. Ben de Bayramoğlunu ilk kez öldürdüğümde böyle olmuştum. Bayramoğlunu üçüncü öldürüşümde artık alışmış, onu bir dördüncü kez gerçek öldürmeyi soğukkanlılıkla beklemeye başlamıştım. Onu dokuzuncuda bile öldüremedim. Dokuzuncuda öldürdüğümüz kişi, ne yazık ki, on yedi yaşında bir at hırsızı çıktı. Bu daha bıyığı terlememiş çocuk, şimdi Mecliste birlikte olduğumuz… Neyse…”

Arif Saim Bey onun üstüne konuşmak istemedi. Burada oturanların hepsi de olayı ve Mecliste olan o kişiyi biliyorlardı.

Dayanamadı gene konuştu:

“Mecliste birlikte çalıştığımız, o, bütün yeryüzünün atlarını bir zamanlar ıslaha kalkmış, bu yüzden de bütün atları geceleri ahırlarından aldırarak… Son Bayramoğlu, işte onun kurbanıydı.”

Taşkın Halil Bey kolları çemrenmiş içeriye girdi:

“Eşkıya kebabı hazır Beyim,” dedi.

“Boğma rakı da var mı?”

“O da hazır.”

Odanın ortasında, dört masa yan yana getirilerek bir sofra kuruldu.

359

Murtaza Ağa yemeğe kalmak istemiyordu. Canı çok sıkılmıştı. Bu işlerin kendi başı altından çıktığını burada bilmeyen yoktu. Molla Duran Efendi de ona öyle ne biçim bakmıştı… Taşkın Halil Beyin arkasından dışarıya kaydı, merdivenleri inerken Halil Bey onu kolundan yakaladı:

“Ahmak adam, ahmak adam,” diye yılan ıslığı gibi bir sesle kulağına fısıladı. “Ahmak adam, sen şimdi buradan kaçacak olursan, şimdi senin arkandan Arif Saim Beye neler söylemezler ki… Bütün bu pislik senin üstüne yıkılmaz mı? Dön geriye.”

Murtaza sessizce geriye dönüp eski yerine oturdu.

Taşkın Halil Beyin evindeki boğmalı, eşkıya kebaplı cümbüş sabaha kadar sürdü. Konuklar o gece hiç uyumadan, sabahleyin tanyerleri ışırken yola düzüldüler.

Zülfü onları uğurladıktan sonra, çabuk çabuk evine gitmekte olan Murtaza Ağanın arkasından yetişti, hızla onun kolundan tutup koparırcasına çekti:

“Ulan alçak, korkak köpek, sırf korkundan başımıza sen getirdin bu işi. Beni mahvettin, ocağımı söndürdün. Gördün mü, ayrılırken Arif Saim, o benim adam edip de Meclislere gönderdiğim kişi, elimi sıkmadığı gibi, yüzüme de bakmadı. Yaktın beni Murtaza. Ben de seni yakacağım ki, küllerini yelde savuracağım. Anladın mı, benim istikbalimi yok, yok, yok ettin! Şimdi bekle beni, az sonra kozunu, onun da istikbalini söndürdün, Yüzbaşı Farukla, Valiyle, Arif Saimle pay et!”

Kolunu itip arkasını döndü gitti. Bir süre olduğu yerde donmuş kalmış Murtaza, onun arkasından koştu, önüne geçti:

“Benimle oynama Zülfü,” dedi. “Sen beni tanımıyorsun. O güvendiğin dostlarına, o Molla Duran sahtekarına sor, beni sana söylerler. Ben son sözü ilk söyleyen kişiyimdir, şu mektuplar, telgraflar yüzünden eğer başıma bir iş gelecek olursa seni katiyetle öldürtürüm.”

Zülfü gülmeye başladı, ardından da onun koluna girdi:

“Be ahmak adam,” dedi, “ben senin Adanaya, Ramazanlı Beyine gittiğini, onun avukatına bu mektupları yazdırdığını bilmiyor muyum?”

“Ne!” diye bağırdı Murtaza Ağa. “Sen bütün bunları nereden öğrendin?”

360

“Ben öğrenirim ama, benden kimseye, Arif Saim kardeşime de bir söz çıkmaz. Ama sen de bundan sonra bana sormadan bir iş yapayım deme.”

“Söz!”

Kol kola girip konuşa konuşa köprüye kadar gittiler.

Yüzbaşıysa, candarma komutanlığmdaki odasına zor yetişip, Arif Saim Beyin getirdiklerini masasının üstüne yaydı, teker teker okumaya başladı. Okudukça bir tuhaf oluyor, kendinden geçiyordu. İkindiye kadar her mektubu, telgrafı birkaç kere döne döne okudu. Sonra da avazı çıktığı kadar bağırdı. Asım Çavuş, Kertiş Ali Onbaşı hemen koşup odasının kapısında hazır ola geçtiler.

“Buyur Yüzbaşım.”

Yüzbaşı kendinden geçmiş, gözü hiçbir şeyi görmüyor, bağırıyordu:

“Şimdi şimdi, artık bundan sonra benim kim olduğumu öğrenecekler o ikiyüzlü sümüklüböcekler! Benim istikbalimle oynar, beni bu hale koyarlar mı, beni mahvederler mi? Ben bundan sonra insan içine nasıl çıkar, komutanlarımın, büyüklerimin yüzüne nasıl bakarım?”

Kapıdaki astlarını hazır olda görünce azıcık yatıştı:

“Ben gidiyorum. Okuyun şunları…”

Yalpalayarak, sarhoş gibi odadan çıktı, evine gitti, bütün bedeni havanda dövülmüş gibi acıyordu, soyunmadan yatağının üstüne uzandı, az sonra da uyudu.

Sabahleyin erkenden komutanlığa gelen Yüzbaşı, Asım Çavuşu, Kertiş Ali Onbaşıyı, öteki çavuşları, onbaşıları yazıcıların odasında önlerindeki masada mektuplar, telgraflar, toplanmışlar, tartışır buldu. Onların yüzlerine bile bakmadan, çok sert bir suratla gitti masasına oturdu. Bu sabah tıraş bile olmamış, saçı başı dağınık, ayakkabıları tozlu, komutanlığa böyle perişan gelmişti. Gözleri de çukura kaçmıştı. Bir süre kendi kendine masasında uğraştıktan, bir şeyler yazıp karaladıktan, kağıtları karıştırdıktan sonra Asım Çavuşu çağırdı.

“Kim bu Çankazık köyü muhtarı Kenan?” diye sordu. “Ben onu tanıyor muyum?”

“Tanıyorsunuz kumandanım.”

361

“Nasıl bir adam?”

“Bizim muhbiri hasımız. Hani bütün at hırsızlarını takip ederek bize yerlerini bildiren, kısa boylu, cin gözlü zayıf adam…”

“Tanıdım,” dedi Yüzbaşı. “Ne de hoş bir adama benziyordu. Benim aleyhime Ankaraya nasıl böyle bir mektup yazdırabilir, ha ne dersin Asım Çavuş?”

“İnsanoğludur, insanoğlu belli olmaz Yüzbaşım. Bir ağaç bin damardır, damarlarının dokuz yük doksan dokuzu yeraltında, ancak bir tanesi dışardadır. İnsanoğlu da böyledir. Sanıyorum ki o yazmamıştır bu mektubu, ona yazdırmışlardır.”

“Ben de öyle zannediyorum. Yazdıranı bize söyler, değil mi?”

“Söyler Yüzbaşım, o bizim muhbiri hasımızdır, sizi de canı gibi sever.”

“Ben de öyle bilirdim. Kenan nasıl yaptı bu işi bana? O mektupları okuyunca kendimden geçtim, insanlığımdan utandım. Daha da kendime gelemedim. Eğer o kendim olduğunu unutup, şu Yüzbaşıyı yakalayıp ifna mektuplardan bir tanesi kumandanlığın, Dahiliye Vekilinin eline geçmiş olsaydı, mutlaka katlime ferman okunurdu. Mektuplar o kadar tesirli ki, ben bile bir ara, kendim olduğunu unutup, şu Yüzbaşıyı yakalayıp ifna edeyim, diye düşündüm. Benim gibi bir insan için, uydurma da, yalan da olsa böyle şeyler yazılır mı, nasıl kıymışlar bana, şu insanoğlu çok gaddar, Asım Çavuş, çok gaddar… Ben, bilerek, salt beni merasimle karşılasınlar, bana madalya versinler diye, Kara Osmanı İnce Memed yaparak öldürmüşüm… Öldürdüğümüz dokuz kişinin de hiçbir suçları yokmuş! Biz onları Bakırgediğinde yakaladığımızda at otlatıyorlarmış, köylü delikanlıları imişler. Olamaz.”

“Olamaz ama, olur,” dedi Asım Çavuş. “Bekleyelim Yüzbaşım, bu çıfıt çarşısı kasaba daha ne işler açacak başımıza.”

“Haklısın,” dedi Yüzbaşı, “bekleyelim ve çok müteyakkız olalım…” Acı acı güldü. “Ali Onbaşıyı çağır.”

Ali Onbaşı kapıda bekliyordu. Gözleri yaş içinde içeriye girdi.

“Buyur Yüzbaşım,” dedi ölgün, bitkin bir sesle:

“Kenanı derakap bugün burada isterim.”

362

“Burada,” diye övündü Ali Onbaşı. “Onu dün gece buraya derakap getirttim. Aşağıda bekliyor.”

“Üzülme Onbaşım.”

“Ben üzülmeyim de kim üzülsün… Sen git, can pazarında canını haraç mezat et… Bu kadar köylüyü dayaktan geçir… Bak Yüzbaşım,” ellerini açtı, “bak Yüzbaşım şu ellerime, dayak ata ata köylülere bu hale geldi. Buna can mı dayanır? Ellerim ayaklarımdan daha büyük. Böyle insan eli olur mu, keski köyümde kalsaydım da ırgat olsaydım. Bu hadiseden sonra ben yaşayamam, ya istifa ederim, ya da kendimi döve döve öldürürüm. O mektuplarda hep bize cellat diyorlar, biz cellat mıyız, Yüzbaşım, biz vazifesini bihakkın yapan vatansever Cumhuriyet çocuklarıyız. Biz, vazife icabı olmasa kimsenin tavuğuna kış eder miyiz? Ben ölmeyim de bu hadiseden sonra kimler ölsün…” Kertiş Ali Onbaşı dokunsan ağlayacaktı.

İyi yürekli Yüzbaşı onu nasıl teselli edeceğini bilemiyordu.

“O Kenanı al getir.”

“Onun kemiklerini kırıp un ufak edeceğim…”

Onbaşı aşağıya koştu, Kenanı yaka paça, dişlerini sıkmış gıcırdatarak getirdi. Kenan neye uğradığını bilemiyor, korku içinde paniklemiş, Yüzbaşının gözlerine bir köpek uysallığıyla yalvararak bakıyordu.

“Dur orada!”

“Şu mektubu oku ona Asım Çavuş.”

Asım Çavuş tane tane mektubu Kenana okudu, bitirdi.

“Gel buraya!”

Kenan şaşkın, Yüzbaşının masasının önüne geldi.

“Bu mektubu sen mi yazdırdın?”

“Haberim yok.”

“Bak bu imza senin değil mi?”

Kenan, iki eli de ceketinin ilikleri üstünde kenetli, eğildi mektuba baktı.

“Benim değil efendim.”

“Peki, bu mühür? Mühür belli olmasın diye de kıvratmışsın.”

“Benim değil Yüzbaşım. Ben hiç zatınız için böyle şeyler söyler miyim?”

363

1

Yüzbaşı hışım gibi yerinden fırladı, fırlamasıyla da tokadı var gücüyle Kenanın yüzüne indirdi. Kenan sallandı ya, düşmedi. Yüzbaşı buna daha çok öfkelendi. Bir tokat, bir, bir daha. Muhtar Kenan kendisini yerde buldu. Kertiş Ali onu alıp gene olduğu yere dikti. Kenanın ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Yüzbaşı yerine otururken derin derin soluyordu.

“Söyle sana bu mektubu kim yazdırdı?”

“Ben böyle bir mektup yazmadım ki…”

“Kim yazdırdıysa söyleyeceksin!”

“Ben…”

“Ali Onbaşı, al onu, söylet bu köpeği… Söyletinceye kadar… İstersen bunu dereye de götürebilirsin.”

“Yüzbaşım, beni ona teslim etme,” diye yalvardı Kenan. “Kimi isterseniz yazın onun adını da imza edeyim. Ben senin adamın değil miyim?”

“Ben hakikati istiyorum.”

Kertiş Ali Onbaşı onu sürükleyerek odadan çıkardı. Yüzbaşı yatışmış gülümseyerek onların arkasından bakıyor, az sonra da onun hakikati söyleyeceğine inanıyordu.

Aradan uzun bir süre geçti, Kertiş Ali Onbaşıdan bir ses şada çıkmıyor, Yüzbaşı da sabırsızlanıyordu.

“Demek dayanıyor, Asım Çavuş. Ali Onbaşıya bir insanın bu kadar dayanması için o insanın çelik kadar sert olması gerek, değil mi Çavuşum?”

“Öyle Yüzbaşım, onlar, o Ağalar, bu ülkenin düşmanları, bizim düşmanlarımız böylesi tehlikeli işleri yaptıracak adamları bilirler. Denenmiş adamlarına yaptırırlar.”

“Aaaah, bir söyletebilsem şu muhtarları… Peki, yirmi üç muhtardan hiçbirisi söylemez mi?”

“Çoğu söyler Yüzbaşım. Bizim Ali Onbaşıya dayanacak adam çok azdır şu dünyada.”

“Çok azdır ama…” diye içini çekti Yüzbaşı, “şunu çağırt da bir soralım bakalım, vaziyet ne alemde imiş.”

Az sonra Kertiş Ali Onbaşı elleri kan içinde, kürekkemikle-rinden ter fışkırmış, yüzü kararmış öfke içinde geldi.

“Konuşmuyor Yüzbaşım.”

“Ne söylüyor?”

364

“Kasabada ne kadar Ağa varsa, başta Karadağlıoğlu Mur-taza Ağa, hepsinin adını veriyor.”

Yüzbaşı, aşağıdaki Kertiş Ali Onbaşıyı her saat başı yanına bir kere çağırıp rapor alarak sonucu gece yarısına kadar bekledi.

“Konuşmuyor Yüzbaşım. Bu sefer de adını bildiği Ağaların, Beylerin hanımlarının adını söylemeye başladı. Arif Saim Beyin hanımının da adını söyledi. Bütün mektupları o yazdıra-sıymış Zülfünün isteği üzerine.”

“Ali götür onu dereye,” dedi Yüzbaşı, kendi de uyumaya gitti. “Eğer derede itirafta bulunacak olursa beni uyandırırsın, bekliyorum.”

Muhtar Kenan, gözleri bağlanınca her şeyi anladı, Kertiş Ali Onbaşının ayaklarına kapandı:

“Kimi istiyorsan söyleyim Ali Onbaşı Paşam,” dedi. “Kıyma bana boş yere, çoluk çocuğum var, daha her birisi küçücük küçücük… Anam babam da çok yaşlı.”

Bir saat sonra Muhtar Kenan, kollarına girmiş iki candar-manın arasında kuru derenin çakılları üstünden yukarıya doğru sürükleniyordu.

Sabah erkenden Yüzbaşı daireye geldi, hiç uyuyamamış, vicdanı çok rahatsız olmuştu. Mektuplardaki imzaları, eczacıdan aldığı büyük bir lupla inceliyordu. Mühürlerin hiçbirisi okunmuyordu, hepsi döndürülerek basılmıştı. İmzalara gelince, işte burada işler karışıyordu. İmzalar sahte olsalardı, hepsinin bir ya da iki, üç elden çıkması gerekmez miydi? Her mektuptaki imza başka bir insanın elinden çıkmıştı, hepsi de köylü yazısıydı. Muhtar Kenanın imzasını elindeki evraklarda bulunan onun imzasıyla karşılaştırmış, beş aşağı beş yukarı imzaları aynı bulmuştu. Öyleyse bu adam, canı pahasına da olsa niçin konuşmuyordu? İçindeki umut sönmemişti daha. Dereye götürüp de Ali Onbaşının konuşturamadığı bir insanı şimdiye kadar görmemişti. Ali Onbaşıya da çok acıyordu. Zavallı adam çocukluğundan bu yana doğru dürüst bir gün görmemiş, anası babası, kardeşleri hep açlıktan, sıtmadan ölmüşler, o da yedi yaşında öksüz kalarak gaddar insanların kapılarında ölürcesine çalışarak yaşamını ancak sürdü-

365

rebilmişti. Büyüyünce asker ocağı onun imdadına yetişmiş, 0 da çalışarak, bihakkın vazife görerek bu mertebeye erişmiş, uzatmalı onbaşı olmuştu. Ama gel gör ki bu vazifesine düşkün kişi, bir canavar halkın içine düşmüş, gece gündüz durmadan, ölürcesine dayak atmak zorunda kalmıştı. Onun yaşamı çekilir bir yaşam değildi. Şimdi az sonra dereden bitkin, yarı ölü bir durumda, perperişan kendisini buradaki sıcak ocağına atacak, günlerce de kendisine gelemeyecekti. İnsanlarla uğraşmak hiç de kolay değildi. Bir de bu fedakar, saygılı, vazifesi için kelle koymuş adamın adını cellat koymuşlardı! Eşkıyalarla savaşırken görmelilerdi Ali Onbaşıyı… Bir orduya bedel bir askerdi o. Kertiş ne demek, diye düşündü bir ara, kertişin kertenkelenin büyüğü olduğunu sormuş öğrenmişti ya, Ali Onbaşının neresi kertişe benziyordu? Sonra da her şeyi, bütün dertlerini unutup güldü, gerçekten Ali Onbaşı kocaman, mavi damarlı acayip burnuyla, hep kafasını aşağı yukarı indirip kaldırmasıyla bir kertişe benzemiyor muydu?

“Ali Onbaşıdan ne haber Asım Çavuş?”

“Daha hiçbir haber yok. Şimdi gelir o. İşini gün ışığına koymaz o.”

“Konuşturmuş mudur?”

“Konuşturmuştur.”

“Kim olabilir bu mektupları yazdıranlar?”

“Hiç beklemediğimiz birisi.”

“Mesela?”

“Mesela Molla Duran Efendi.”

“Sen ondan mı şüphe ediyorsun?”

“Hayır.”

“Kimden?”

“Bence bu kasabada iki kişi var, birisi Zülfü, birisi de Mur-taza Ağa.”

“Nasıl olur? Birisi Arif Saim Beyin en yakın arkadaşı, ötekisi de benim… Olamaz.”

“Ben ikisinden başkasını düşünemiyorum.”

“Bunu bana niçin yapsınlar?”

“Onun orasını ben bilemem artık. Zatınız düşününüz.”

“Bizim Ali Onbaşıya kertiş diyorlar, biliyor musun?” diye

366

sözü başka yere çeldi Yüzbaşı. Zülfü Bey de, Murtaza Ağa da olamazdı. Niçin olamazdı, çünkü olamazdı da ondan…

Yüzbaşı makaraları koyvermiş gülüyordu. Epeyi bir süre güldükten sonra:

“Kertiş büyük kertenkele demektir. Hani başını kaldırır kaldırır indirir ya bizim onbaşı, büyük burnuyla kertişe benziyor değil mi?”

“Benziyor,” diye gülerek ona katıldı Asım Çavuş. “Çok benziyor. Başını tıpkı öyle yapıyor. Çok sinirli bir onbaşı.”

“Yazık bu adama,” dedi Yüzbaşı. “Ona çok acıyorum, bir adı da cellat.”

“Evet cellat… Zavallı.”

“Nerede kaldı acaba?”

Yüzbaşı acaba sözünü daha bitirmeden Kertiş Ali Onbaşı odaya girdi, hazır ola durdu, dökülüyor, alnında da boncuk boncuk terler… Kulunçlan, koltuk altları da ıpıslaktı. Göbeğe kadar da çamura batıp çıkmıştı. Giyitleri de buruş buruş…

Onu görür görmez önce Yüzbaşı, arkasından da Asım Çavuş, kasıklarını tuta tuta gülmeye başladılar. Bir başını kaldırıp kaldırıp indiren Aliye bakıyorlar, bir gülüyorlardı. Onlar güldükçe Ali hazır olunu pekiştiriyor, başını daha çok indirip kaldırıyordu.

Sonunda Yüzbaşı zorla gülmesini tutabildi:

“Konuştu mu?”

“Konuştu kumandanım.”

“Sence gerçeği mi konuştu?”

“Bence gerçeği konuştu.”

“Kimlermiş?”

“Zülfüyle Murtazaymış ya…”

“O da nesi?”

Kertiş Ali kıvrandı, bir şeyler söyleyecekti, beceremedi.

“Yoksa öldü mü?”

“Az biraz.”

“Ne demek az biraz…”

“Çok dayandı, ben de dayandım… Can çekişirken bu iki ismi ağzından aldım. Hemen, onu candarmalara bırakıp koştum.”

367

“Demek öldü?”

“Az biraz.”

“Otur da bir çay iç…”

Kapıdaki er koşup hemen sıcak bir çay ulaştırdı Ali Onbaşıya. Ali Onbaşı çayı içerken bile yarı hazır oldaydı. Yüzünde mutlu insanların rahatlığı, iyi bir iş görüp de yorulmuş insanların dinginliği vardı.

“Evet Onbaşım, Muhtar Kenan ölmüştür.”

“Az biraz…”

“Ölmüştür Ali Onbaşı!”

“Baş üstüne Yüzbaşım, ölmüştür Yüzbaşım. Hani ben Ke-nana çok acıdım da… Ölmüş, ölmüştür Yüzbaşım.”

Biraz sonra da candarmalar Muhtar Kenanm ölüm haberini getirdiler.

“Gidip orada, ölünün başına zabıt tutacaksınız. İsterseniz Müddeiumumiyi de, Doktoru da götürebilirsiniz. Daktiloya geç Asım Çavuş, sen, bizzat… Yazıcıyı istemem. Benim söylediklerimi aynen yazacaksınız. Bana Kenanın künyesini geti-

rin.

Çankazık Muhtarı Kenanm künyesi zaten dün akşamdan beri masanın üstünde duruyordu. Ali Onbaşı onu oradan kaptığı gibi Yüzbaşıya uzattı.

“Buyurun Yüzbaşım.”

“Teşekkür ederim. Şimdi sen git istirahat et, Asım Çavuş zaptı bitirinceye kadar.”

Daktilo şakırdamaya başladı. Bu, çok eski, büyük, hantal, bir kısım harfleri basmayan, ama Asım Çavuşun eline geçince şıkır şıkır işleyen bir makinaydı.

“Evet… İnce Memed nam sergerde, dün gece kasabanın kıyısındaki kuru dereye kadar inerek, hükümetimize çok kıymetli faydaları dokunmuş bulunan, bütün at hırsızlarının yerlerini haber vermekle hırsızları yakalatmış bulunan, dağlardaki bütün eşkıyaların yerlerini senelerce takip ederek bize göstermiş bulunan Çankazık köyü Muhtarımız Kenanı darbeyleyerek kat-leylemiştir. Ve Muhtarımızın yanında bulunarak bu feci sahneleri bize anlatarak, bu feci durumu bize duyurmuş bulunan gene Çankazık köyünden Süleyman oğlu Haydar nam köylü, bu

368

feci manzarayı bize şöylece arz eylemiştir. İnce Memed nam sergerde adamlarıyla…”

Asım Çavuş birden tuşlardan elini çekti:

“Yüzbaşım,” dedi, “bu ifade çelişik bir ifade olmuyor mu?”

“Ne demek o?”

“Hem İnce Memed kayıp, yok, diyoruz ve hem de kasabaya kadar indi, diyoruz.”

Yüzbaşı Faruk güldü:

“Asım Çavuş,” dedi, “bu zabıt bizde kalacak, sonra İnce Memed ifna edilince de bütün onun yaptıkları sahneye dökülecek. Anladın mı?”

“Anladım Yüzbaşım.”

“Bütün bunlar sonra bizim sicilimize yazılacak. Devam.”

Adamlarıyla gelerek Muhtarımız Kenanı evinden alarak, kasabanın kenarındaki kuru dereye getirerek, kasabamız eşrafından Karadağlıoğlu Murtaza Ağanın yerini sormuşlardır. Sergerde İnce Memed maktul Ali Safa Beyle birlikte Murtaza Ağayı da öldürmek isteyerek onun evine de gitmişse de o tarihte Murtaza Ağa evinde bulunmamakla bu badireden canını zor bela kurtarmakla, ölümü atlatmıştır. Onu ille de katleylemek isteyen sergerde kasabaya kadar inmek cesaretini kendinde bula-raktan, mücehhez olaraktan Çankazık Muhtarı maktul Kenanı gece buraya yatağından alıp getirmekle, Muhtara Murtaza Ağanın yerini sormakla Muhtarımız da canını gözüne alarak Murtaza Ağanın bilmekte olduğu yerini söylememekte direnerek ve İnce Memed nam sergerde de ve adamları da onu darbeyleyerek, sabaha kadar işkence ederek öldürmekle ve de işbu zabıt mahallinde şahitler huzurunda tespit edilerek…

“İyi mi?”

“Çok güzel Yüzbaşım.”

“Cenazeyi hemen ailesine teslim edin. Cenazeyi kasabanın içinden geçirmeden alsınlar gitsinler. Sen de Ali Onbaşıyı, birkaç candarmayı, şahitleri… Şahitler hazır mı?”

“Ali Onbaşı çoktan hazır etmiştir şahitleri. Böylesi işlerde o Şahitsiz, bir yere bir adım bile atmaz.”

“Doktoru, Müddeiumumiyi…”

“Beş dakikada her şey hazırdır.”

369

Cenaze ikindiüstü Çankazıktan gelen ailesine, köylülere teslim edildi. Köylüler kasabanın üstünden dolanarak ağlaya-madan, çıt çıkaramadan ölülerini alıp sessizce çekilip gittiler.

Haberi duyan Murtaza eli ayağı boşanmış, soluk soluğa candarma komutanlığına geldi, merdivenleri ikişer ikişer çıkarak Yüzbaşının odasına girdi:

“Aldığım haber doğru mu Yüzbaşım? Demek İnce Memed nam serderge bu gece dereye kadar inmiş, demek zavallı Kenan evladımızdan benim evimi sormuş, o da aziz canından vazgeçerek benim evimi ve de yerimi, çünkü benim yerimi, ben her zaman evde yatmam, o sergerde Ali Safa biraderimizi katlettikten sonra ben, her gün, her gün değilse de birkaç güne bir başka bir hanede kalırım ya da bir köye azimet ederim… Demek, benim yerimi Kenan evladımız kimseye söylememiş, aziz canını vererekten, beni kurtarmış? Ben de onun evlatlarına, babalarını arattırmam. Babasını anasını kimseye muhtaç etmem. Demek bu hadise doğru ha?”

“Maalesef doğru.”

“Demek kasabaya kadar inmiş ha?”

“İnmiş.”

“Demek ben şimdi yaşamıyor bulunabilirdim.”

“Maalesef…”

“Demek…”

“Maalesef…”

“Şimdi ne yapacağım ben?”

“Siz hiç korkmayın, ben tedbirimi aldım. Gördünüz ya benim adamlarımı… O Kenan bizim muhbiri hasımızdı. Sizin için canını verdi.”

“Var olsunlar, var olsunlar öyle vatan çocukları. Bu vatan onların naçiz omuzlarında yükselecek, arşu alaya ulaşacaktır. Sizin ve onun gibi genç yiğitlerin.” Ayağa kalktı: “Bana müsaade…”

Ve çarşıya düştü, İnce Memedin kuru dereye kadar gelerek, kendi evini maktul ve mağfur Kenandan sorduğunu, o da canı pahasına, babasından değerli saydığı Murtaza Ağasının evini onlara göstermeyerek, ekmek yediği sofraya bıçak sokmadığını canını vererek gösterdiğini, önüne gelene yanıp yakılarak, övünerek anlatmaya başladı.

370

“İnce Memed nam kafir adem, yakalamış bizim Kenanı, söyle Murtaza Ağanın yerini, o bilmiyorum, demiş. O bilmiyorum dedikçe ötekiler basmışlar değneği, hayasını burmuşlar, bizim Kenan da ölürüm, ölürüm de Murtaza Ağanın yerini söylemem, ben onun evinde dünyaya, dosta da düşmana da açık sofrasında yemek yedim, demiş. Pıravo, bin pıravo aslanıma da, şehit evladım Kenanıma…”

Kasaba olayı daha o Yüzbaşıya ulaşamadan çok önce duymuş, berber Kör Salihin Nazikler adlı dükkanı, arı kovanı gibi işlemeye başlamıştı.

Yalnız Murtaza Ağa kasabada hem dolaşıyor, hem de korkuyordu. Adanaya gitmeden önce Muhtar Kenana bir mektup yazdırıp Ankaraya, Adanadan attırtmıştı. Acaba Arif Saim Beyin getirdiği mektuplar arasında bu da var mıydı? O zaman o mektuplar arasında Muhtar Kenanın iki tane mektubu olması gerekti. Birisi avukatın Adanada yazdığı, öteki de Müddeiumuminin bizzat kendi eliyle daktilosunda donattığı mektup… Ulan Müddeiumumi Bey, bir de mektup yazıyor ki, ulan oğlum allameyi cihan mısm, her satırını yiyen köpek kudurur, vay vay! Eğer iş böyleyse kıymetli kahraman Muhtar Kenan, İnce Memedin değil de Kertiş Alinin sopalan altında can vermiştir. Bunu Yüzbaşıdan öğreneceğim, hem de bu gece, dedi kendi kendine. Öğrenmezsem merakımdan ölürüm.

Gece yarıyı iple çekiyordu. Belki de gelen İnce Memeddir… O ki, bu kasabada Ağa bırakmamaya ant içip yemin vermiştir. Niçin ilk öldüreceği kişi Murtaza Ağa olmasın, bu kasabada ondan görkemli, ondan yiğit, ondan zengin kim vardır ki? O, Murtaza Ağanın nur içinde yatası babası Adanadan bu yana biltekmil toprakları tapulayan kişi değil midir? O Murtaza ağanın her gece mübarek mezarında yatası babası bu kasabaya Maraşlılarla birlikte ilk çeltik eken, ilk pamuk yetiştiren kişi değil midir? O Murtaza Ağanın soylu Türkmen Beyi babası değil midir ki, bu kasabanın ovalarını koyun sürüleri, inek, boğa sürüleri, yılkı yılkı atlarla doldurmuş kişi?

Onun soylu, gök gibi gürleyen dedesi değil midir ki… Murtaza Ağa buraya gelince duruyor, dedesinin yaptığı büyük işleri kendi kendine bile söylemekten ürküyordu. Ama o ne yap-

371

sın, ne yaparsa yapsın, bütün kasaba onun dedesini, dedesinin neler yaptığını biliyordu. Her neyse bütün kasaba onun dedesini bilsinler de hükümet adamları bilmesinler, ne olur ne olmaz. Onun dedesi Fırkayı Islahiyede Kozanoğluyla birlikte olup Sumbas kolunu tutmuş, koskocaman Kozanoğlu Osmanlıya pes ettiği halde, onun dedesi Osmanlı ordusu karşısında bir adım bile gerilememiş, Fırkayı Islahiyeyi kırmış geçirmişti.

Dedesinin Türkmen tarafından çok ayıplanan, Osmanlı tarafından da çok övülen bir davranışı daha olmuştu. Kozanoğlu yenilince Torosa kaçmış, yanında da Aşık Dadaloğlu, Toroslar-da köy köy, dere kovuk gizlenmiş, ama onları dağlar kabul etmemiş, Kozanoğlu Ahmet Paşa da Karadağlıoğlunun yedi göbekli çadırına sığınmıştı sonunda… O gece Dadaloğlu sabaha kadar, sazı kucağına çekmiş, yenilginin türküsünü söylemiş, bütün Türkmen eli de onunla birlikte ağlamışlardı. Sabah olunca da o soylu Karadağhoğlu olan dedesi, Kozanoğlu Ahmet Paşanın ellerini arkasına bağlayarak götürmüş, Osmanlı kumandanı Derviş Paşaya “Paşa, al sana Kozanoğlunu getirdim, getirdim ya, sen onu öldürmeyesin, yoksa bu dünya başına yıkılır,” demişti. Ama Aşık Dadaloğlunu Osmanlıya teslim etmeye içi elvermemişti ya, buna karşın bile, Türkmen onun soylu dedesinin Kozanoğlunu Osmanlıya teslim edişini bağışlamamış, bunu insanlığa, törelere aykırı bulmuş, obadan aşiretten, bir sabah bir de bakmıştı ki, yöresinde bir tek kişi kalmamış, ondan sonra da soylu dedesinin aşiretinden bir tek kişi, kardeşleri, akrabaları bile yanma uğramamıştı. Hala eski Türkmenden kalan kişiler, onun dedesinin adını anarlarken, şeytana lanet okurlardı.

Gece yarısı olana dek dedesini, babasını düşündü nedense… Ne yapıyor, ne ediyorsa bu gece dedesini, babasını düşünmekten kendisini alıkoyamıyordu. Ama dedesi Kozanoğlu Ahmet Paşayı teslim etmişti de hükümete, Aşık Dadaloğlunu teslim etmemiş, onu korumuştu. O koruduğu, canını kurtardığı Dadaloğlu bile, o günden sonra ona sırtını dönmüş, bir daha evine ne uğramış, ne de yüzüne bakmıştı.

“Hüsne Hatun,” dedi, çoktan beridir konuşmadan, onun yüzüne bakıp düşüncelerini okumaya çalışan karısına, “dedemi düşünüyorum. O iyi ki Türkmen Beyi olarak kalmamış. O,

372

Türkmen Beyi olarak kalsaydı, biz de bugün öteki baldırıçıp-lak, açlıktan nefesi kokan Türkmen Beylerinin çocukları gibi olurduk. Böyle yarı göçebe, yarı aç yarı tok… İyi ki, iyi ki…”

Karısı ona karşılık vermedi ve bir tuhaf baktı. Çünkü karısının soyu o yarı aç yarı tok dediği Türkmen Beylerindendi.

Derviş Paşadır, cömert adam, yiğit adamdır, haza Osmanlıdır, dedesinin Osmanlıya yaptığı bu iyiliğin karşılığı olarak, dile benden ne dilersen, istersen atının ayak basabildiği kadar toprak senin olsun, demişti. Dedesidir, Derviş Paşanın huzurunda kıyama varmış, kanlı yaşlar dökerek, ben ne yapayım malı mülkü, ben ne yapayım dünya malını, elim aşiretim beni bir cüzzamlı gibi bu dünyada yek başıma bırakarak gittikten kelli, demişti. Derviş Paşadır, onu teselli etmiş, şu Ceyhan ırmağının bu yanı senindir diye bir ferman yazıp eline vermişti. Bozgunda Türkmenden kalan sürüler, atlar, develer, çadırlar, altınlar da dedesinin olmuştu. Babasına gelince o da bu malları iyi idare edip malının üstüne mallar katmıştı. Gün geçmiş devir dönmüş onları yalnız bırakmış aşiretleri biraz toprak, biraz otlak için onların ayaklarına düşmüştü. Fakat onun soylu babası Nuh demiş de Peygamber dememiş, onları bırakıp giden aşiretini bağışlamamış, onlardan bir tekinin bile yüzüne bakmamıştı. Ama Murtaza Ağa öyle mi, Murtaza Ağa sıcakkanlıdır, eline aşiretine düşkündür, elsiz aşiretsiz hiçbir şeyin yürümeyeceğini, kaba ağacın dal ile gürlediğini bilendir.

“Babam yanlış yaptı Hatun, öyle değil mi?”

“Yanlış,” dedi Hüsne Hatun.

“Elin aşiretin olmayınca servetin hiçbir kıymeti yok.”

“Olamaz,” dedi Hatun sevinerek.

“Şimdi elimiz aşiretimiz yanımızda olsaydı, biz de eller gibi… Bak Bozdoğanlılara, kimse gözün üstünde kaşın var diyebiliyor mu? Onlar fıkaradırlar, benim servetimin binde birisi onlarda yok ama, alem onlardan korkuyor.”

“Korkacak.”

“Onların hiç kimsesi, hiçbir şeyleri yok ama, aşiretleri var. Ha deyince yüz kişi ve hem de bin kişi Bozdoğanlı Beyi için ölür.”

“Ölür,” dedi Hatun.

373

“Bir İnce Memed dağa çıkınca benim gibi can telaşına düşüp bir sıçan deliğini bin altına aramazlar.”

“Aramazlar.”

“Ben varayım da Yüzbaşıya gideyim bakayım devran ne gösterecek… Bence Muhtar Kenanı Kertiş Ali Onbaşı öldürdü.”

“Belki İnce Memed öldürmüştür, hiç belli olmaz.”

“Hiç belli…” Murtaza Ağa saatına baktı, merdivenleri indi.

Daha uzaktan Yüzbaşının gaz lambasını görünce sevindi. Bu anda da içi Yüzbaşıya kaynadı. İyi çocuktu, mert adamdı. Tam bir Cumhuriyet zabitiydi. Hilesi hurdası, yalanı dolanı yoktu, dobra dobra bir adamdı. Ama ne yazık ki, Zülfüye ta-pınmıştı. Zülfü de onun kuyusunu kazıyordu. Bu anda onun için yazdırdığı mektuplara çok pişman olmuştu. Yazık değil mi, diye düşünüyordu, böylesi bir gence, gecesi yok, gündüzü yok, yıl on iki ay eşkıyaların ardında, hem de kurşun yağmurları altında. Bu alçak köylüler onu aldatmışlarsa, kadınlar onun yolunu İnce Memedden çevirip de Kara Osmanm üstüne döndürmüşler, Kara Osman öldürülünce de ona İnce Memeddir, diye ağıt yakmışlarsa ne yapsın…

Kapıyı çaldı, bir er:

“Kimdir o?” diye sordu.

“Yavrum benim, ben Murtaza Ağa, Yüzbaşıya haber ver.”

Kapı açıldı, er:

“Yüzbaşım seni bekliyor,” dedi.

Yukardan Yüzbaşı kıvançlı bir sesle:

“Ben bilirim, ben adamımı bilirim,” diye gülüyordu. “Seni bekliyordum Ağa. Çay da hazırlattım. Geç kaldın.”

“Geç kalmadım, tam gece yarısı, ortalıktan el ayak çekilsin de dedim hani.”

“Hoş geldin, iyi yaptın. Zülfü Bey de burada.”

Zülfüyle kucaklaştılar.

Çay hazırdı.

Zülfü hemen konuya girdi:    ¦

“Şu mektup ve telgraflar… Arif Saim Bey deli oluyor bu işe. Gördün ya, benim yüzüme bile bakmadı. Mektupları yazanı istiyor. Dün de bir dedikodu geldi kulağıma, tuh tuh, ocaklardan uzak, güya ki Arif Saim Bey Mustafa Kemal Paşa-

374

miza, yerine geçmek için suikast hazırlıyormuş, Çerkeslerle birlikte. Düveli muazzamayla işbirliği içindeymiş. Böyle şey olabilir mi hiç?”

“Olamaz, haşa!” diye bağırdı Murtaza Ağa. “Amanın Arif Saim Bey bunu duymasın, bu kasabayı yıkar. Ateşe verir de yakar.”

“Dur heyecanlanma Ağa,” dedi Zülfü, olgun, gün görmüş ağırbaşlı haliyle. “Dedikodunun menşei bizim buralar değil, Adanada dolaşan bir dedikodu bu. Onun için bizi pek o kadar alakadar etmez. Ama ne dehşet bir dedikodudur bu ki, Arif Saim Bey…”

“Haşa, bin kere haşa…”

“Evet, iyi konuştun Murtaza Ağa, haşa. Evet, ne biçim bir dedikodudur ki bu çıkan, Arif Saim Bey Allahtan önce Mustafa Kemal Paşaya tapar. Ben bilmez miyim, tapar. Mustafa Kemal Paşa, Allah göstermesin, şimdi ölse, Arif Saim Bey de duyduğu anda onun ölümünü çeker tabancasını kendi ağzına boşaltır. Korkuyorum Murtaza Ağa, çok korkuyorum, bu dedikodunun altından bir şey çıkar diye.”

“Korkma,” diye güldü Murtaza Ağa. “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz, diye korkma. Biz öyle insanlarız ki ateş olmayan yerden duman çıkarırız. Bunu da dünyalar kahramanı, akıllı, o güneş başlı Paşamız bilir. Bilmez mi?”

Zülfünün gözlerinin içine gözlerini dikip bir süre delici bakışlarla ona baktı, o susuyordu.

“Bilir,” diye bağırdı Murtaza.

Yüzbaşı masanın bir köşesine oturmuş, bir yandan onlara çay dolduruyor, kuşkulu, rahatsız bir ona, bir ötekine bakıyor, endişeli bir yüzle onların konuşmalarını dinliyordu. Murtaza Ağa da sözü değiştirmek için kıvranıyor, bu da Yüzbaşının gözünden kaçmıyordu.

Bir ara, uzun bir sessizlik oldu. Kimse sessizliği bozamıyor, öz konuya kimse dokunmak istemiyordu. Sonunda Yüzbaşı:

“Bu gece buraya ne için toplandığımızı üçümüz de gayet iyi biliyoruz,” diye söze başladı. “Edindiğimiz gizli malumata göre bu mektupları, haşa huzurunuzdan, sizin ikinizin yazdığı tebeyyün etmiş bulunuyor. Ben sizlere toz kondurmadığımdan

375

dolayı bunu sizlere sormak lüzumunu bile duymadım. Siz bunu duyarak zahmet ederek buraya kadar geldiniz.”

“Duydum,” dedi Zülfü gülümseyerek.

“Duydum,” dedi Murtaza Ağa çok üzgün.

“Gene de size bir şey sormak benim haddim değil. Siz Zülfü Bey, Arif Saim Beyin cephe arkadaşısınız, böyle işleri yapmanızın lüzumu yok. Siz de Murtaza Ağa, benim en yakın dos-tumsunuz, ağabeyimsiniz, siz de bana…”

“Haşa, haşa, bin kere haşa… Siz benim en kıymetlimsiniz. Arif Saim Bey için Mustafa Kemal Paşa neyse, siz de benim için osunuz.”

“Sizden benim ricam, üçümüz, hep beraber bu mektupları kimin yazdırdığını bulacağız. Ben de bu adamların cezalarını kendi çapımca, elimden geldiğince verdikten sonra Arif Saim Beye bildireceğim. O artık ne yapacağını kendisi bilir. Yalnız benim elimde kati deliller gerek. Ben yarından tezi yok yirmi köyün Muhtarlarını sorguya çekeceğim. Belki onlar bir itirafta bulunabilir. Arzuhalci Deli Fahri şu anda nezarette, bana telgrafları Murtaza çektirdi, diyor. Siyasetçi, Ali Onbaşının elinde, o dayanıyor.”

“Yüzbaşı, bırakın o adamları, o, ilk telgraflardı, Ali Safa Bey maktul düştüğü gün çekilen… Ben sizin iyiliğiniz için size kuvvet gönderilsin diye yazdırmıştım. Siz de biliyorsunuz. Yazık demek Siyasetçi dayanıyor, rica ederim Yüzbaşım onu Ker-tiş Alinin elinden alınız. Öldürür o, o garibi şimdi.”

“Öldürmeyecek.”

Murtaza Ağa üzgün, boynunu büktü:

“Benim bildiğim Kertiş Aliyse onu çoktan öldürmüştür.”

“Bana söz verdi, öldürmeyecek.”

“Eğer sen onun imdadına beş dakika daha ulaşmazsan, yarın sabah buyurun cenaze namazına… Rica ederim Yüzbaşım, çok rica ederim. Siyasetçinin çok çocuğu var. Siz onu bırakırsanız, ben de size söz veriyorum, mektupçuları bulaca-ğım.”

Yüzbaşı hemen ayağa kalktı gülümseyerek, aşağıya bir şeyler söyledi, kapının oralardan tüfek şakırtıları geldi.

“Tamam. Şimdi bırakılacaklar.” Sandalyasma oturdu, çay-

376

ları tazeledikten sonra: “Yarın yirmi üç Muhtarın ifadesini alacağım. Ne yazık ki bu yirmi üç Muhtardan birisini İnce Memed katleyledi, döve döve…”

Zülfü anlamlı anlamlı güldü:

“Demek kasabanın içine kadar gelebilmiş, çok cesur bir adam olacak bu İnce Memed.”

“Çok cesur, delicesine cesur,” dedi Yüzbaşı.

“Benim evi sormuş.”

“Sormuş.”

“Kenan oğlum da söylememiş…”

“Sizin uğrunuza canını vermiş. Halbuki Kenan bilseydi ki siz her gece başka bir yerde yatıyorsunuz… Sizden ne istiyor bu adam?”

“Benden çok istediği var. O biliyor, benim ona ne yapabileceğimi, o biliyor benim… Yüzbaşım, bilmelisiniz ki bu eşkıyaların her yerde gözleri, kulakları vardır. Onlar, hele İnce Memed, Bayramoğlu gibi çalışanlar…”

“O kadar büyütmeyin Murtaza Bey…”

Murtaza Ağa boynunu büktü, somurttu:

“Ben de sandımdı ki Muhtar Kenanı Onbaşımız Ali öldürmüştür. Eğer İnce Memed öldürmüşse… Ben öldüm, hakkınızı helal edin.”

“O kadar değil Murtaza Ağa.”

“Şimdi gelir, isterse beni şu anda burada öldürür.”

“Rica ederim Murtaza Ağa.”

“Öldürür,” diye inledi Murtaza.

Zülfü bir yolunu bulup masanın altından onun bacağına bir tekme vurdu. Murtaza da sözünü değiştirdi.

“Ben kimden şüphe ediyorum bunu size açıkça söylemeliyim.”

“Buyurun Zülfü Bey…”

“Ben o molla bozuntusu, yalan kumkuması Duran Efendiden şüphe ediyorum.”

“Doğrudur,” diye ayağa fırladı Murtaza Ağa. “Çok doğru, o saman altından su yürütendir.”

“Bu kasabada, muhterem Yüzbaşım, sizin aleyhinize böyle mektupları yazacak bir tek kişi vardır, o da…”

377

“O Molla Duran karıncayla cima edip belini incitmeyenler-dendir.”

“Doğru…”

“Delil gerek arkadaşlar.”

“Bulunur,” dedi Zülfü.

“Buluruz,” dedi Murtaza Ağa. “Ama onu derdest edip de mahkeme huzuruna çıkartmak, üstelik de böylesi muhataralı günlerde, kimin işine yarar?”

“Ben kimseden çekinmem,” diye gürledi Yüzbaşı. “Yarın onun ifadesini alacağım.” Ayağa kalktı, beli ağnmıştı, gerindi. “Taşkın Halil Bey?” diye sordu.

“O çok tehlikelidir,” dedi Zülfü. “Onun ifadesini lütfen almayın Yüzbaşım.”

“Neden?”

“Olmaz Yüzbaşım. Başınıza iş açarsınız.”

“Ben kanundan başka kimseden korkmam.”

“Onun da sırası gelecek.”

“Zülfü Beyi dinleyelim Yüzbaşım. Yanlış bir iş yapmayalım. İnce Memed…”

“Siz ondan hiç korkmayın Murtaza Ağa. Bir daha o bu kasabanın kıyıcığma değil, o Torosun kıyıcığına bile gelemeyecek. O yakında…”

Yüzbaşı öylesine kesin, öylesine kendine güvenmiş konuştu ki, Murtaza Ağa içinden, senden önce Çiçeklidereli Mahmut Ağa, diye onunla alay etti.

Bundan sonra da kasaba ileri gelenlerini, kim bu mektupları yazar, ya da yazamaz, diye teker teker gözden geçirdiler. Sabaha karşı da bir olumlu sonuca varamadan dağıldılar.

Zülfü dışarıya çıkar çıkmaz:

“Ahmak,” diye Murtazanm kulağına bir yılan ıslığı gibi fısıldadı. “Ulan ahmak adam, anlamadın mı, Yüzbaşı Kertiş Aliye Muhtar Kenanı öldürtmüş, anlamadın mı, Kenandan da bizim adımızı almış, anlamadın mı, Kertiş Ali koşarak bana geldi, her şeyi anlattı, anlamadın mı? İnce Memed nerede, eşkıyalar nerede, sen hiçbir eşkıyanın döve döve adam öldürdüğünü duydun, gördün mü be ahmak adam, bunu, bu kadarcık şeyi anlamayacak ne var?”

378

“Anlamıştım,” dedi Murtaza sıkılarak. “Anlamıştım ya, gene de ne olur, ne olmaz diye…”

“Haydi sana gidelim. Sen Hüsne Hatunu uyandır.”

“O uyumamıştır. O bizi bekliyordur şimdi.”

“Katmerli, yağlı ballı bir kahvaltı yapalım. Taze tereyağı istiyorum, hem de bu sabah yayılmış. Hem de üstünde ayran kabarcıkları olan. İnce Memedi de takma o kadar kafana. Altı üstü zavallı bir köylü. Bu ateş gibi Yüzbaşı onun hakkından gelir yakında.”

“Yapma Zülfü, alay eyleme. O, dağ gibi Ali Safa Beyi yedi. Seni de, beni de… O bizim kanımıza susamış. O İnce Memedin akıbetini yakında göreceksin. O Yüzbaşı bir hiç.”

“Yakında görürsün Yüzbaşıyı. Belki de öldürülmüştür İnce Memed. Belki de öldürülen dokuz eşkıyanın arasındaydı. Benim dağlardan aldığım istihbarata göre, dağlarda şu anda böyle bir eşkıya, İnce Memed yok. Bu istihbaratım yanılmaz, katidir.”

“Öyleyse nerededir bu şeytan?”

“Yakında öğreniriz.”

“Ne zaman, ne zaman? Tez ol aman Zülfü. Benim uyku dü-nek gördüğüm yok. Şu anda bile bir yerden gelecek kurşunu bekliyorum. İnce Memed yakında öldürülecektir. Gene de korkuyorum.”

“Korkma!”

Kol kola Murtaza Ağanın konağına döndüler. Neredeyse gün ışıdı ışıyacaktı. Hüsne Hatun onları konağın alt kapısında karşıladı:

“Hoş geldin Zülfü kardaşımız,” dedi, “sen de olmasan… Murtaza Ağanın bir tek dostu var bu kasabada, o da sensin. Gün geçmez ki Ağa bir kere senin o güzel adını ağzına almasın, Zülfü Bey kardaşım şöyle de, böyle, diye…”

Yüzbaşı onların ardından, hiç beklemeden doğru Candar-ma Komutanlığına koşmuştu. Düşünceli, öfkeli, gergindi. Eşkıyalar kolaydı da, bu hin oğlu hinlerle nasıl başa çıkacaktı. Her Şeyi biliyorlardı. Zülfü ona, İnce Memed sözünü edince, onu küçümseyerek, nasıl da yüzüne bakmış, ben böyle saçmalıkları yutar mıyım, hey kumandan bey, demek istemişti. Öldürttür-

379

dün Kenanı, onun ağzından da bizim adımızı aldın ya, sana helal olsun, değer, diye anlamlı, öldürücü gülümsemişti.

Kertiş Ali Onbaşı onu daha, o eski kabartmalı taşın yanın-dayken karşılamıştı.

“Gel Ali, işler karıştı ki arapsaçına döndü. Gel odama da konuşalım.”

Odada, masanın üstünde tüten semaver onu bekliyordu.

Yüzbaşı:

“Yaşa be Onbaşı,” diye sevindi, “çayı da hazırlamışsın. Ne biliyordun geleceğimi?”

“Bilmez olur muyum Yüzbaşım…”

Yüzbaşı ince belli kadehe tavşan kanı çayını doldurdu, şekeri atıp arkasına kaykılarak koltuğa dayandı.

“On dokuzunu itiraf ettirdim Yüzbaşım.”

Yüzbaşı tepeden tırnağa onu süzdü. Kertiş Alinin gözleri şişmiş, kan çanağına dönmüştü. Pantolonu düşmüş, yüzü sarkmış, gömleği de yırtılmış, elleri kan içinde kalmıştı. Yüzbaşı ona acıdı. Nedense bu adama sonsuz bir acıma duyuyordu. Bir de onun enerjisine olağanüstü hayrandı.

“Kimse ölmedi ya.”

“Ölmedi. Bunlar sağlam çıktı.”

“Keski Kenan da ölmeseydi…”

“Ölmezdi Yüzbaşım ya, Kenan çok yalınkat bir adammış. Hem yalınkat, hem de inatçı. Oluverdi.”

“Keski ölmeseydi. Bütün kasaba onu bizim öldürdüğümüzü sanıyor. Zülfü de, Murtaza Ağa da öyle sanıyorlar. İtiraf edenler ne diyorlar?”

“Önce direndiler, sonra da bülbül gibi öttüler. Kenan o kadar yalınkat çıkıp da ölmeseydi, bunlar bir iki sopada hiç itiraf ederler miydi sanıyorsunuz? Bu gece en az beş kurban vermiş olurduk.”

“Ne diyorlar?”

“Ne desinler Yüzbaşım, Zülfü Bey, Murtaza Ağa diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Bir kişi Taşkın Halil Beyin, bir kişi de Molla Duranın adını verdi. Gerisi Zülfü de Murtaza da… Murtaza da, Zülfü de…”

“Biliyorum, biliyorum onlar,” dedi Yüzbaşı, “ama bir şey

380

gelemez ki elimizden. Ne yapabiliriz ki onlara?” diye derinden çaresizlikle içini çekti, ellerini umutsuzlukla açarak. “Keski Kenanı öldürmeseydin.”

“Yalınkat çıktı Yüzbaşım. Öldürmek kastı mahsusum yoktu biliyorsunuz, kendiliğinden öldü.”

“Biliyorum Onbaşım, ama gene de… Bir daha…”

Başını önüne eğdi Yüzbaşı, önündeki çay bardağı tütüyordu, uzun bir düşünceye daldı. Başını kaldırdığında gözleri bulanmış, yüzü allak bullaktı:

“Çok yalnızız Onbaşım, çok,” dedi. “Dört bir yanımızdan kuşatmışlar, her şey onlar, biz de… Bırak şu muhtarları da gitsinler… Demir çemberlerle sarmışlar her bir yanımızı, yalanla dolanla. Bunlarla nasıl başa çıkarız ki… Bırak o adamları. Üzülüyorum, kahroluyorum. Can pazarındayız Onbaşı, biliyor musun? Bırak o zavallıları gitsinler…”

“Baş üstüne Yüzbaşım.”

Kertiş Ali Onbaşı her şeyi anlamış, öfkesi tepesine çıkmış, Yüzbaşısına o da yüreği paralanarak acımıştı. Sevgi dolu gözlerle, onu tepeden tırnağa okşayarak süzdü. Az daha beklese, çocuklar gibi hüngür hüngür ağlayacaktı, dışarıya kendini dar attı. Ulan İnce Memed hakkın var oğlum, yerden göğe kadar hakkın var. Keski ben de senin yanında olsam da şu Ağaların soluğunu kessem de, her gün beş onunu… Sıküğı dişleri ağzında çatırdadı.

381

ı8

İnce Memed birkaç haftadan beri iyiydi. Dağdaki mağarasından ormana inmiş, ormanın en kuytu yerinde küçük bir çadırda yaşıyor, Kasımla Temirin obalardan ona getirdikleri yeni sağılmış taze sütleri içiyor, tereyağlarını, balları, kızarmış av etlerini yiyordu. Obalar sanki yarışa girişmişlerdi. Her önüne gelen kadın, genç kız ona bir yiyecek pişiriyor, ne yapıp ediyor, sıcak sıcak ona ulaştırıyorlardı. Küçük kara çadır bir gelin evi gibi kilimlerle, keçelerle döşenmiş, işlemeli çuvallar, heybeler, atlas yorganlar, kuştüyü yastıklar, yün döşeklerle donatılmıştı.

İnce Memedin iyileşmesi obalarda bitip tükenmeyen bir bayram sevinci yaratmıştı. Herkes işi gücü bırakmış, bu olağanüstü sevgi seline kaptırmış kendisini. Varsa da İnce Memed, yoksa da İnce Memed…

Kırkgözün Anacık Sultanının verdiği merhemler, içirdiği iksirler, daha ilk günden etkisini göstermiş, bir hafta içinde de onun ateşini düşürmüş, yaralarını sağaltmaya başlamıştı. Hürü Ana onun başında kuşlar gibi dönmüş, geceleri uyku yüzü görmeden onun başını beklemişti. Yaralarını merhemlemiş, iksirlerini, onu gece yarıları bile uyandırıp içirmişti. Sonunda İnce Memed gözlerini açıp gülümseyince de, onun saçlarını okşa-mış:

“Hürü Anan senin kara gözlerine kurban olsun,” demişti. İnce Memed ayağa kalkınca da, “Şimdi artık bana izin İnce oğlum,” diyerekten eşeğine binmiş, Kısacık Mahmutla birlikte köyün yolunu sevinç içinde tutmuştu.

382

O İnce Memedin de, onun gözlerini bağlatarak yanma öyle götürttüğünü bir türlü unutamamıştı. Hele daha iyileşip de eşkıyalığa başlasmdı hele, Hürü Anacık da şu dünyanın kaç bucak olduğunu ona gösterirdi.

İnce Memed iyileşip de, Hürü Ana yola düşünce görenler onu tanıyamamışlardı. Belki yirmi yaş gençleşmiş, yüzündeki kırışıklıklar yitmiş, gözleri genç kızların gözleri gibi parlamıştı. Yüzüne mutlu bir gülüş yerleşmiş, sütbeyaz dişleriyle Hürü Ana bir sevinç gülü olup açmıştı.

“Seni daha bırakıp gitmezdim ama İnce Memed, benim daha çok işim var köyde…”

Uzun uzun biribirlerine sarılmışlardı…

Köye geldiğinde, bir akşamüstüydü, hiç yorulmamış, Kısacık Mahmudun eşeğinden, daha eşeği durdurmadan, yere usta, genç bir binici gibi atlamıştı. Eve vardıklarında da İnce Memedin yağız atını kapısının ağzında öyle dimdik durur bulmuştu. At başını kapıya dayar gibi etmiş, düşünceli, sessiz öyle durmuş kalmıştı. Onu gören köylüler evden eve koşuşarak haberi herkese bir anda ulaştırmışlardı. Kapısının önü de, daha o eve girmeden ana baba günü olmuştu.

“Hoş geldin Hürü Ana, Hürü Ana hoş geldin,” sesleri köyü bir anda doldurmuştu. Bu kadar kalabalık bile bu yağız atı ürkütemiyor, at, olduğu yerde kıpırdamadan duruyordu.

“Üç gündür bu at burada Hürü,” dedi Hösük. “Üç gündür gece gündüz bu at ne yiyor, ne de içiyor, burada böyle bekleyip duruyor.”

Hürü Ana kalabalığı yardı, atın yanma doğru çekilerek, “Yol verin, yol verin,” diye yürüdü, “benim ona söyleyeceklerim var, o üç gündür beni neden böyle kıpırdamadan bekliyor, ben onu biliyorum işte.”

Köylü kalabalığı soluksuz kesilip sustu. Hürü Ana atın yanına usul usul yanaştı, elini kaldırdı onun yelesini korkarak usul usul okşadı. Kulağına da eğilip, “Güzel at, yağız at,” dedi, “sen Hazreti Alinin Düldülü, Köroğlunun Kıratı, Genç Osma-nın Arabi, Peygamberin Burağı soyundansm. Sen soyluların soylususun. Yoksa burada üç gündür yemeden içmeden durur da beni bekler miydin… Dur şimdi…”

383

At huysuzlanmaya, kuyruğunu hızlı hızlı, sağa sola sallamaya başlamış, başını kaldırmış kulaklarını dikmişti. Hürü Ana şimdi ancak onun göğsüne yetişebiliyor, heyecanlanmış, elleri titreyerek ancak oralarını okşayabiliyordu. Kalabalık da durmuş onları büyümüş gözlerle seyreyliyordu.

“Şimdi beni iyi dinle,” diye duyulur duyulmaz bir sesle konuştu Hürü Ana. “Başını azıcık indir de kör olası, bak sana ne güzel sözler söyleyeceğim, beni dinle.”

Elini çekti, yukardaki atın gözlerine bakmak istedi, at gittikçe huysuzlanıyordu, onun gözlerine gözlerini rastlatamadı. “Var dinleme beni, verme kulağını bana. İstersem ben de sana onu söylemem işte!”

Ata söyleyeceğini seslice söyleyemezdi, şu mendebur kalabalık duyabilirdi. At da bir hoş oluyordu. Şu at kaçıp gitmeden de iyi haberini ona bildirmeliydi ki, o da duysun, mademki fı-kara üç gün üç gece burada onun yolunu gözlemişti, varsın se-vinsindi.

Atı bırakıp kalabalığa döndü:

“Şimdi siz azıcık uzaklasın bakalım, ben bu huysuz, deli ata gizli bir şeyler söyleyeceğim. Haydin kurban olduklarım, haydin güzel köylülerim. Kusuruma bakmayın, gülden nazik gönlünüz de incinmesin. Ben bu atı savdıktan sonra teker teker evlerinize gelirim.”

Kalabalık küskün, çıt çıkarmadan arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Hürü Ana, kalabalığın iyice ortadan çekilmesini bekledikten sonra atın yanma vardı:

“Sana bu güzel haberi vermezdim ama, bu huysuzluğundan, deliliğinden dolayı, ama neyleyim ki iyi kimselerdensin sen, sihirbaz bir atsın, bir de üç gündür yolumu gözlüyor-sun.”

Kalabalık çekilince at biraz dinginlemiş, başını biraz indirmişti.

“İyi dinle beni, İnce Memed iyileşti, iyileşti, iyileşti.”

Biraz öteye çekilip atın gözlerine baktı, onun tepineceğini, sevineceğini, başını göğe kaldırıp dünyayı inleterek kişneyece-ğini sanıyordu. Atta hiçbir değişiklik görmeyince de kızdı, ona yaklaşmadan, olduğu yerden bağırdı:

384

“İyileşti, iyileşti, duymadın mı beni Allahm bin belası, gözü kör olup da boyu devrilesi, iyileşti, iyileşti…”

At gene aldırmıyordu.

“Hay sen Köroğlunun Kıratına, Alinin Düldülüne, Peygamberin Burağına kurban olasın… Hay benim de, İnce Meme-din de tırnaklarımıza kurban olasın…”

Öfkesi tepesine çıktı, kendini yitirip bağırdı:

“İnce Memed iyi oldu, kurtuldu, iyi oldu, kurtuldu, onu Anacık Sultan sağalttı, duydun mu?”

Köylüler onun “İnce Memed sağaldı” sözlerinin kendilerine söylendiğini sanarak hemen gerisin geri koşarak, sevinerek gürültüyle döndüler.

Hürü Ana da atın ön ayağına bir tekme attı, o anda da at şaha kalktı, uzun uzun kişnedikten sonra Alidağına döndü aldı yatırdı, bir top kara bulut gibi köyün içinden süzüldü çıktı.

“İnce Memede ne olmuş, ne olmuş ana?” diye sordular.

“Yaralı mıymış?”

“Hasta sayrı mıymış?”

Bu kör olası at yüzünden ok yaydan çıkmış, olan olmuştu.

“İnce Memed yaralıydı, iyi oldu,” dedi Hürü Ana. Yanını yöresini bir iyice keskin gözleriyle bir daha araştırdıktan sonra, “İnce Memed çok şükür Allahıma iyi oldu,” dedi. “Ağır yaralıydı, iyi oldu. İyi olmayıp da ne bok yiyecekti, elbette iyi olacaktı. Ben gittim ona, kuruttuğum incirlerle, Delice koyağın narlarını yedirdim ona. Elceğizimle götürdüğüm çorapları giydirdim ona. İyi olmayacaktı da ne yapacaktı o İnce Memed! Kırkgöz Ocağının Anacık Sultanını ocağından aldım da, ata bindirdim de, bin yaşındaki o kutlu kadını onun ayağına götürdüm. Kim olsa onun yerinde iyi olurdu. O Kırkgöz Ocağı ki, kılıçlarla iki şak olmuş insanı biribirine yapıştırarak diriltmiş ocaktır. O Kırkgöz Ocağı ki, kelle kucağında Genç Osmanı üç gün üç gece Bağdadin içinde savaştıran ocaktır. O Kırkgöz Ocağıdır ki, kendi şu iki gözümlen gördüm, duvarında Alinin Zül-fikarının asılı durduğu ocaktır. O kılıcı var ya, yedi bin yedi yüz yetmiş yedi kişi gelse o duvardan söküp alamaz. O kılıcı var ya, yere düşse, dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz kişi gelse de yerden kaldıramaz, ama bir Anacık Sultan gelir, bir

385

kuştüyünü kaldırır gibi onu yerden alıverir de yerine asar… O İnce Memed iyileşmesin de ne yapsın!”

Hürü Ana coşmuş, atı, öfkesini, kendisini unutup İnce Me-medin başından geçenleri bir eski zaman hikayecisi gibi, evinin önündeki taşın üstüne çökmüş anlatmaya başlamıştı. Köylüler de oldukları yere oturmuşlar onu dinliyorlardı.

Hürü Ana taa baştan, Ali Safa Beyin öldürülmesinden işe başladı. Candarmaların, İnce Memed kasabadan çıkarken üstüne yağmur gibi kurşun yağdırdıklarını söyledi. Değirmenoluk köyünü geçiyorum, dedi, siz onun orasını benden de iyi biliyorsunuz, Kel Hamzanın köpek yemiş, kartallara pay olmuş leşinin kemikleri daha aşağıda duruyor. Orasını geçti. Ormanı, ormana girerken işte bu yağızın ürktüğünü, ormana girmek istemediğini, İnce Memedinse bu kutlu, sihirli atı zorladığını, ormanın içinde candarmaların pusuya yattıklarını, gene atın kulaklarını dikip direkleyip durduğunu, İnce Memedinse bunu anlamadığını, gene atı sürdüğünü, sürünce tam candarmaların ortasına düştüğünü, gecenin karanlığında atın yere yatarak, karnının üstünde sürünerek onu kurtardığını, ama o akılsız, at sözü dinlemez İnce Memedin tam yedi tane kurşun yarası aldığını, eşkıyaların nasıl gelip onu kurtardıklarını bir bir anlattı. Eşkıyalar onu almışlar götürmüşler yüce dağ başındaki mağaralarına, cerrah çağırmışlar, cerrahlar onun kanını durdurup yaralarını sarmışlar ya, İnce Memedi de, yedi kurşun yemiş, kolay mı bu, bir ateş almış, fırın gibi yanmaya başlamış. Hürü Ana da onu aramış. Aramış aramış da kimse onun yerini ona söylememiş. Hürü Ana her şeyi en ince ayrıntısına kadar her şeyi anlatıyordu da ne bir yer adı veriyor, ne de Yörüklerden söz ediyordu. Sonra onun yerini bir hayır sahibi eşkıyadan öğrenmiş. Eşkıyalar da onu İnce Memede götürürlerken gözlerini bağlamışlar. Hürü Ananın kim olduğunu bilememişler de bu haltı o sebepten karıştırmışlar. Hürü Ana da buna o kadar kızmış ki, o İnce Memed sümüklüsünü hasta halinde tepelemeye kalkmış. İyi olunca da bunu onun yüzüne vurmamış ya Allah kerimdir, o sümüklünün yakası bir daha eline geçerse, yakası, Hürücenin, işte o zaman görürmüş dünyanın kaç bucak olduğunu…

386

Gün battı, karanlık kavuştu, yatsı oldu Hürü Ana şen satır anlatıyordu. Yeni Kırkgözün Ocağına gelmişti.

“Yoruldum,” dedi. “Kırkgöz Ocağını da yarın öbürsü gün anlatırım. O Kırkgöz Ocağı kırk gün kırk gece anlatmakla bitmez ki… Yalnız onu söylemeden edemem, Kırkgöz Ocağının karşısında ak çakmaktaşından yüce, sivri doruklu bir dağ var, gecede gündüzde, yağmurda karda bile başından gün eksik olmuyor, kurşun geçmez karanlıkta bile dağın doruğu yalp yalp ediyor. İşte böyle.”

Komşular onu o akşam yemeğe alıp götürdüler. Hürü Ana kimsenin evinde yemek yemek istemezdi ama, ne yapsın, çok geç olmuştu, ister istemez bir kerecik olsun, başka yerde yemek yemeyi kabul etti.

Sabahleyin uyandığında daha bir sevinçliydi Hürü Ana. Hemen ocağa bir kazan su koydu, su ısınınca hamamlığa geçti, sandığından çıkardığı bir kalıp kokulu sabunla bir iyice yundu arındı. Komşu kızı çağırtıp saçlarını ördürdü, beliklerinin arasına da birer küçük gök boncuk koydurdu. İnce Memedin Hürü Anasına nazar değmesin, diyerek güldü. Sandıktan, gençliğinden bu yana giymediği kutnu fistanını, parlak kundurasını, ince, yalnız şehirli karıların giydiği çorabını çıkardı. Başına da yeşil pullu ipeklisini bağladı. Burnuna Durmuş Alinin askerden dönerken Arabistandan getirdiği altın hırızmasını taktı. Ayak bileklerine halhallarmı bağladı. Beline Trablus kuşağını sarıp püsküllerini dizlerine kadar sarkıttı, giyindi kuşandı, ardından da uzun uzun şöyle bir aynaya baktı. Sonra da, aynayı yerine koyarken, “Vay bre insanoğlu,” diye kendi kendine söylendi, “sen ne biçim yaratıksın böyle, bir gecede bin yaş kocuyor, bir günde bin yaş genceliyorsun.”

Salınarak köyün içine yürüdü. Her eve giriyor çıkıyor, herkesi seviyor okşuyordu.

Bir evden çıkmış, dudaklarında gülücükler köyün ortasına geliyordu ki karşısına bir atlı çıktı. Atlının bindiği at, İnce Memedin yağızı gibi soylu, görkemli al bir attı. Binicinin ayaklarında çizmeler, başında da tüylü bir lenger şapka, bacağında kılıç gibi ütülenmiş bir külot pantolon, sırtında bir yepyeni, çarktan çıkmışçasına kırışıksız bir ceket vardı. Atlının omuzunda

387

da pırıl pırıl, menevişli bir Alaman filintası asılıydı. Yan yana geldiklerinde atlı atının başını çekip durdu: “Hürü Ana,” dedi.

“Hürü Anan sana kurban olsun, buyur yavru,” diye sevindi Hürü Ana. “Sen kimsin de beni böyle hemencecik tanıdın da, Hürü Ana dedin bana yiğidim?” “Ben Topal Aliyim, Ana,” dedi atlı.

“Neee? Sen Topal Ali misin? Benimle taşkala etme yavrum. Topal Ali senin tırnaklarına kurban olsun aslanım. O bana hiç Hürü Ana der mi, o beni eline geçirse kanıma ekmek doğramaz mı?”

“Vallahi billahi ben Topal Aliyim, Ana.” Hürü Ana ona kurnaz kurnaz, gülümseyerek, sen benimle eğleniyorsun dercesine baktı.

“Ana sen de bugün giyinmiş kuşanmiş üç günlük geline dönmüşsün, ne oldu böyle sana, bir şey mi var?” Hürü Ana buna karşılık vermedi.

“Hürü Ana sana kurban olsun atlı,” dedi, “senin o Topala hiç benzer bir yerin var mı?”

“Ana istersen, şu yana geç de topal ayağıma bir bak…” Hürü Ana kuşkulanmıştı. Öbür yana geçti, Alinin üzengiye sıkıştırılmış, bir top yumruk gibi topal ayağını gördü. Görür görmez de yerlere saldırdı, bir taş kapıp:

“Seni topal ayağına sıçtığımın topal domuzu seni…” diye taşı hızla ona fırlattı. Taş Topal Aliye değmedi.

Hürü Ana, taşı ona değmeyince çıldırdı, yerde ne kadar taş bulduysa Topalın üstüne yağdırmaya başladı. Toprakta dönemiyor, atın üstünde şaşırmış kalmış Topal Aliye basıyordu kalayı…

“Seni Çukurova zağarı seni. Başına da lenger şapka giymiş, adam olmuş da… Seni kapıların yal köpeği seni! Seni de can-darmaların boku seni! Senin o lenger şapkanın içine çatır çatır sıçarım da, doldururum da sen de giyersin, seni! İnce Memedi ölmüş sandın da bu köye geldin, öyle mi, seni! İnce Memed ölmedi, ölmedi. O İnce Memed de seni öldürmeyince ben de gözü açık gitmez miyim seni!”

“İnce Memed iyi mi Ana? Çok şükür Ana… Müjden başım üstüne… O sağ olsun da…”

388

Daha fazla konuşamadı, ensesine yediği bir taşla sallandı ama yere düşmedi.

“Seni de bütün köpeklerin ağzına sıçtığı da, bütün eşeklerin burnuna işediği… Seni Çukurova zağarı da seni… İnce Memed ölmez ya, ölür mü, ölür mü, ölür mü o hiç, sizin gibi daha bin tane kokarcayı öldürmeden ölür mü?”

“Etme Ana, sana sözüm var,” diye yalvarıyordu Ali.

Bir yandan da gelen taşlardan kendini sakınmak için çabalar harcıyordu.

“Omuzuna mavzer takana da bakın köylüler, sakalına, bıyığına da çocukların bokunu sürdüğüme de bakın, İnce Memedi öldü sanınca tüfekler kuşanıp, Arap atlara binip köye gelene de bakın, kurbanınız kulunuz olayım. İnce Memed öldü diye de gerp gerp gerinene de bakın! İnce Memed ölmedi, ölmedi…”

Hürü Ananın şamatasını duyan köylüler dışarıya uğramışlar, Hürü Ananın bu güzel giyimli atlıya yaptıklarına üzülerek bakıyorlardı.

Sonunda Hürü Ana eline oralardan uzun bir süğen geçirdi. Alinin ona dönük sırtına gelha eyledi. Topal Ali sarsıldı, atını sürmese ikinci süğeni yiyip yere düşecekti.

“Kaç,” diye arkasından gürledi Hürü Ana, “kaç topal ayağına sıçtığım, kaç. O İnce Memed de bu sefer seni de öldürmez-se, ben de ona hakkımı helal etmem.”

Hırsını alamamıştı ondan, elinde taşlarla onun arkasından bir süre gitti ya ulaşamadı. Evine vardı, damının üstüne çıktı, yönünü Alidağmdan yana döndü, yağız atı çağırmaya başladı:

“Gel, gel, gel yağız atım gel. Kalem kulaklı da, ince de bellim, elma gözlüm gel. Gel de şu Topalı ayaklarının altında ezi-ver. İnce Memedi ölmüş biliyor da köye geliyor, gel! Köroğlu-nun Kıratı, Peygamberin Burağı, Alinin Düldülü soylum, gel! Gel ha gel! Hürü Anan seni çağırıyor, soyunda küheylanlık, soyunda azıcık adamlık, mertlik, yiğitlik varsa gel! İnce Memed uzaklarda, onun yerine sen varsın, gel! Gel de şu uyuz, şu ha-yın Topalı ayaklarının altında çiğne de, un ufak eyle, gel!”

Ellerini havaya açtı, dualar okumaya başladı. Hem dualar okuyor, hem yağız atı çağırıyordu.

Az sonra Alidağının önündeki çakırdikenli düzlükten ko-

389

pan at, süzüldü geldi Hürü Ananın evinin önünde durur gibi etti, sonra da gündoğudaki kayalıklara doğru doludizgin, kuyruğu havada çekildi gitti.

Atı görür görmez Hürü Ananın nutku tutulmuş, olduğu yere damın üstüne dizlerinin bağı çözülerek oturmuştu. Yüreği, korkusundan, şaşkınlığından hızlı hızlı atıyordu.

“Komşular,” diye kısılmış, ürkmüş bir sesle aşağıdakileri çağırdı, “gelin de beni buradan indirin, bu at benim halimi bırakmadı.”

İki delikanlı merdivenleri ikişer ikişer çıkıp onu alıp aşağıya indirdiler.

“Amanın komşular, amanın köylüler, amanın kardaşlar, bacılar, amanın bu atın işi de nasıl bir iş, hiç dünyada böyle bir şey görülmüş mü, şu dünya dünya olalı beri?”

Yorulmuş, yüzü gerilmiş, dudakları kağıt gibi olmuş, ter içinde kalmıştı.

“Ana azıcık yornuğunu al!”

Onu içeriye götürdüler, yere döşek serip, sırtına yastıklar koyup oturttular. Hürü Ana gözlerini kapatıp bir süre öyle kaldı. Biraz kendine gelince, gözlerini açıp sordu:

“Dışarıya bakın bakalım, o at kapıda duruyor mu?”

Baktılar, içeriye dönüp:

“O at görünürlerde yok,” dediler.

“O domuz, kafir nereye gitti?”

“Abdi Ağanın evine indi,” dediler.

“İnsin bakalım,” diye Hürü Ana gülümsedi. Ardından da gene eski sevincini buldu, yanındakilerle şakalaşmaya başladı. Onlar evlerine dağılıp giderlerken de arkalarından seslendi:

“Amanın millet, ben bu İnce Memedin atından korktum,” dedi.

Topal Aliyi unutmuş gitmişti. Kafası hep İnce Memedin atıyla uğraşıyordu. Bu at cin miydi, peri miydi, bu yaşa gelmiş böyle bir işle karşılaşmamıştı. Belki de Köroğlunun don değiştirmiş ölümsüz Kıratı buydu. Kıyamete kadar sırtında çok Kö-roğlu, çok İnce Memed taşıyacaktı…

Dişlerini sıkarak:

“Öldür Topal Aliyi öldür!” dedi hırsla.

390

Atı, gece yarısına kadar, dışarı çıkıp çıkıp gözledi ama at bir daha gözükmedi. Hürü Ana, at İnce Memede gitmiştir, diye düşündü. İnce Memed de ona binecek, daha Topal Ali köyden cehennem olup gitmeden yetişecek, o topal hayınını öldürecekti. Hele gelsindi, hele, hele bir de Topal Aliyi öldürmesindi, Hürü Ana o, gözlerini bağlatıp da kendisini kör gibi dağlardan aşı-ran o sümüklüye gösterecekti.

İnce Memed sabah erkenden kalktı, şalvarını, kanlı abasını giyindi. Hürü Ananın onun için ördüğü çorabı ayaklarına çekti, çarığını bir güzelce bağladı, fişekliklerini kuşandı, dürbününü boynuna astı, fesini, öteberilerini heybeye koydu, tüfeğini omuzuna taktı:

“Haydiyin arkadaşlar,” dedi, “oba Çukurovaya inmeden gidip onlarla bir helallaşalım.”

Memed önde, Kasımla Temir arkada incecik orman yolundan yürüdüler. Ormanı çıktıklarında öğle olmuş, sisler ormanın üstünden kalkmıştı. Bir süre yürüdükten sonra Kızılkartallı koyağına vardılar. Battal Ağa onları taa aşağılara kadar inerek karşıladı. Memedin yüzü asıktı ve alnı kırışmıştı, gözlerine de o parlak ışık gelmiş yerleşmişti. Battal Ağa, “O dedikleri ışık bu olsa gerek,” diye kendi kendine mırıldandı eşkıyaların önünde Beylik çadırına doğru yürürken.

Çadırda yemekler çoktan hazırlanmış, açık sofra onları bekliyordu. Çadırların önlerinde çatallara oturtulmuş alıcı kuşlar bugün çok telaşlıydılar, kanatlarını açıyor, çırpınıyor, uçmak için kendilerini zorluyor, bağlı oldukları yerden kurtulmak için iplerini gagalıyorlardı. Memed bu kuşların, böylesi durumlarının sebebini çok iyi bilirdi. Göç hazırlıklarına başlandığında bunlar hep böyle olurlardı. İnsanoğlunun bilemediği, hayvanlarda tuhaf bir önsezi vardı.

Yemeklerini hemen hiç konuşmadan yediler, bitirdiler. Sofra kalktı, kahveler geldi. Kahve gelince Memed çok sevindi. O, ömründe çok az kahve içmişti ya, Yörüklerin pişirdikleri kahveye bayılıyordu. Yörük kahvesinin tadı, kokusu uzun bir süre damağından gitmiyor, nereye gitse onunla birlikte geliyordu.

391

“Yarın değilse öbürsü gün gidiyoruz biz çocuklar,” dedi Battal Ağa. “Bundan sonra artık bizim işimiz zor. Baba kışlağımıza gene etek dolusu para vereceğiz. Ne elimizde kaldı, ne avucumuzda, şu Molla Duran Efendi olacak adam baba dede kışlağımızı çiftlik yaptığı yetmiyormuş gibi her yıl da bizden altın para istiyor, kağıt para olursa olmuyor. Şimdi aşağıya inince Adanaya gidip altın para bulacağım. Biz bittik, biz tükendik. Şu Molla Duran Efendi gibi bir firavun yok şu Çukuro-vada. Yakında bu yaylağa da sahip çıkarsa hiç şaşmayacağım. Şimdi de Topal Aliyi kendisine kahya yapmış. Diyorlar ki…” Memedin gözlerinin içine gözlerini dikip, bir şeyler bekler gibi baktı. “Diyorlar ki bu Topal Ali de bin beter, ondan da insafsız bir adammış. Elinden çekeceğimiz var. Molla Duran Efendi o Topal Alinin altına bir at çekip omuzuna bir mavzer vermiş.”

Memed kendinde olmayarak güldü, bu da Battal Ağanın gözlerinden kaçmadı.

“Sanırım ki bu Topal Ali, Abdi Ağanın adamı izci Topal Alidir.”

“Odur,” dedi Memed gülerek, sevinerek.

“İyi bir adam mıdır?” diye sordu Battal Ağa ortaya.

“Çok iyi adamdır,” dedi Memed. “Onun gibi yiğit, yürekli, akıllı bir adamı daha analar doğurmamıştır.”

“Öyle de diyenler var,” dedi Battal Ağa. “Her neyse bizim işimiz artık zor. Bizi şu Çukurovalılar soya soya bitirdiler. Keri-moğlunun da başı belada.”

“O nasıl?” diye sordu Memed. “Onu yıllar var ki göremedim. Şu dünya gözüyle onu bir görsem de elini öpsem. Allah ölmeden bunu da bana nasip eder inşallah.”

Memed Kerimoğlundan söz ederken utangaç suçlu bir çocuk gibiydi.

“O da,” dedi Battal Ağa Memedin içinden geçenleri sezerek, “seni çocukları kadar, canı kadar seviyor.”

Memed biraz daha sıkılıp önüne baktı. Kerimoğluyla karşılaştıkları günleri hiç anımsamak istemiyordu.

“Onun obası da perişan oldu. Onların da kışlaklarına birisi, yeni yetme bir Ağa sahip çıkmış. Kışlaklarının yanından bile geçirmiyormuş onları o Ağa… Durun hele, ne idi onun da adı?”

392

püşünceye daldı, alnı kırıştı, bıyıklarıyla oynadı. “O da bir İstiklal Harbi kahramanıymış. Kılıcının hakkı olaraktan, ona da Kerimoğlunun kışlağını vermişler. O da, onları kışlağın yanına yaklaştırmıyormuş. Molla Duran gene insaflı, altın alıyor ya gene de bizi kışlağımızdan kovmuyor.” Durdu, bıyıklarıyla oynadı: “Hah,” dedi, “onun adı da Sabit Bey. Hiç duydunuz mu böyle bir adamı?”

“Duymadım,” dedi Memed boynunu bükerek.

“On yıla kalmaz artık biz biteriz. Bizim oba şimdiden bile dağılmaya başladı.” Gözleri doldu. “Ben ölürsem,” diye kekeledi, “Yörüğün mezarlığı olmaz ya, mezarı da olmaz ya,” acı acı güldü, “beni getirin de şu pınarın başına, o ağacın altına gömün.”

“Allah geçinden versin,” dedi Memed, onun da gözleri dolmuştu.

“Buradan başka bizi kabul edecek toprak yok. Bari tez günde öleyim de, burası da elimizden gitmeden şu pınarın başına gömüleyim.”

“Ağa etme,” dedi Memed sesi titreyerek.

Bu sırada genç kızlar, gelinler, yaşlı kadınlar, küçük, büyük nakışlı bohçalar getirip çadırın eğmesinin dibine koyuyor, durmadan, Memede bir göz atıp gidiyorlardı. Bir delikanlı da birkaç sırmalı fişeklikle, bir Alaman filintası getirdi, işlemeli çuvalların dibine koydu, ayakta, elpençe divan durup bekledi. Arkasından bir dürbün, iki Çerkeş hançeri, bir nagant tabanca getirildi, sapı fudisinden… Memed bütün bu gelenlerin ne için olduğunu anlamıyor, şaşkınlıkla bir filintaya, bir bohçalara bakıyordu.

Battal Ağa uzun, ince boyuyla ayağa kalktı, çimeni yeşil gözleriyle bir erkek güzeliydi, birinci bohçayı aldı, açmadan Memedin önüne koydu. Sırasıyla öteki gelen bohçaları da Memedin önüne dizdi.

“Bunlar sana İnce Memed. Bunlar obamızın sana çamsakızı çoban armağanıdır. Kusurumuza kalma sana karşı bir kusur iş-ledikse…”

“Kusur bizde,” diye toparlandı Memed. “Aman ne zahmet…”

393

Şaşırmış, ne yapacağını bilemeden önündeki bohçalara bakıyordu.

“Aç onları,” dedi Battal Ağa. “Bunlar sana obamız kızlarının…” Çuvala dayalı filintayı, onun yanındaki fişeklikleri, tabancayı gösterdi. “Bunlar da sana obamızın armağanıdır.”

Kıpkırmızı kesilen Memed ancak bir “Sağ olasınız” diyebildi. Boğazına bir yumruk gelmiş tıkanmıştı. Kendisini tutmasa katıla katıla ağlayacaktı. Elini bir türlü bohçalara süremiyor-du.

Sonunda Battal Ağa dayanamadı, bohçalardan en büyüğünü açtı. Bohçanın içinden el dokuması açık kahverengi, ceplerinin ağzı, dikiş yerleri, paçaları sırmayla işlenmiş bir şalvar çıktı. Şalvarın bağının püskülleri de simle karıştırılmıştı. Gene bohçadan simle işlenmiş yepyeni bir aba çıktı. Bir ipekli mintan, mintanın yakası gene ipekli ipliklerle çok ince işlenmişti, üç çift işlemeli, dizleme çorap, üç tane köşelerine çok mavi menekşe kondurulmuş ipekli mendil, bir çift de kırmızı Maraş postalı duruyordu orada, paçalı patiska donun altında.

Memedin şaşkınlığı geçmiş, büyümüş gözlerle ona yapılan armağanlara hayranlıkla bakıyor, o parlak iğne ucu gibi ışık gelmiş gözlerine gene yerleşmişti, konuşamıyordu.

Battal Ağa, Kasım, Temir mutluluktan uçarak gülümsüyor-lardı.

“Al bu bohçayı da şu yandaki bölmeye git de giy… Korkma üstüne tıpatıp gelir. Bizim hatun kişiler seni iyi tanıyorlar.”

Bu öneri Memedin imdadına yetişti, bohçayı kaptığı gibi yan bölmeye geçti, daha oraya varır varmaz da boşandı. Hem ağlıyor, hem de bir yandan soyunuyor, eski, kanlı, candarma kurşunlarının delik deşik ettiği partallarını bir yana koyuyordu, düzgünce dürüp katlayarak…

Çarçabuk yeni giyitlerini giyindi, eline çoraplardan birisini aldı, çorap çok güzeldi ya, Hürü Ananın çorapları daha güzeldi, elindeki bohçaya geri koyup eski çorabını ayağına geçirdi. Postal ayağına iyice oturdu, bağlarını özene bezene bağladı, içeri girecekti ama, ağlaması durmuyordu ki… İpekli mendillerden birisini aldı, gözlerini uzun bir süre kuruladıktan sonra bölmeden çıktı.

394

“Demedim mi sana, demedim mi, hay yiğen,” diye gürledi sen şakrak Battal Ağa. “Her şey nasıl uydu sana… Bizim Yörük kadınları bu işi iyi bilirler, taa Köroğlundan bu yana.”

Köroğlu sözünü duyunca Memedin yüreği sızladı.

“Koç Köroğlunu da bizim Türkmen hatunları savaşa çıkmadan önce böyle donatırlarmış, ata dede göreneğiymiş bu. Bizim eskiler böyle söylerler… Aşık Yeşil Köroğlunu anlatırken, onun giyimini kuşamını bir gün bir gece söyler de bitiremezdi.”

Memed en sonunda konuşabildi. Hep önüne bakıyor, ıslak gözlerini görmesinler diye kimseyle göz göze gelmek istemiyordu.

“İyi oldu,” diye duyulur duyulmaz bir sesle konuştu. “Bu iyi oldu işte Ağa. Ben dağları bırakıyorum. Buradan başımı alıp adı bilinmedik diyarlara gideceğim. Oralarda kendimi yitireceğim. Bu işin sonu yok. Bu işin sonu, beş para etmez birisinin sıktığı kör kurşundur.”

Ötekilerin yüzüne baktı, onların yüzlerinde en küçük bir şaşkınlık izi görmedi.

“Yoksa benim böyle yapacağımı biliyor muydunuz?” diye Memed, şaşkınlığını yenemeyerek sordu.

“Benim bildiğim,” diye Battal Ağa gün görmüş, olgun konuştu, “benim bildiğim hiçbir eşkıya sonuna kadar dağda kalmak istemez. Dağda yaşlanan hiçbir eşkıya görülmemiştir ya, sonunda eşkıya bir kurşundan gitmezse, dağda yaşlanırsa, elden ayaktan düşer, eşkıyalık yapamaz. Onun için sen bunu iyi ediyorsun oğlum Memed. İyi ediyorsun ya, senin gibi bir eşkıyanın da kendisini kaybedip sonuna kadar düzde kaldığı da görülmemiştir. Ya düzde şu sebepten bu sebepten öldürülmüş, ya da en küçük bir haksızlığa dayanamayıp dağa çıkmıştır. Beni yanlış anlama Memed, sana dağda kal demiyorum, atadan dededen gördüklerimi, duyduklarımı söylüyorum, bir eşkıyanın kendisini kaybedip düzde yaşaması dağda yaşamasından daha zordur. Ben şimdiye kadar düze inmiş de eceliyle ölmüş, ya da yeniden dağa çıkmamış bir eşkıya daha görmedim. Çalı-kakıcıları demiyorum, senin gibi nam sahibi, İnce Memed olmuş, Köroğlu olmuş eşkıyadan söz ediyorum.”

395

“İşte Bayramoğlu, Bayramoğlu çekilmiş köyüne yaşıyor, gül gibi…”

“Bayramoğlu öldü,” dedi Battal Ağa. “O kendini öldürdü. Kürt Rüstem de kasabada, sırtında şerbet güğümü onun bunun maskarası olaraktan her gün ölüyor. O Kürt Rüstem ki, Bayramoğlu bile onun mertliğinin, yürekliliğinin, insanlığının yanına varamaz, onun eline su dökemezdi.”

“Ben de ölürüm,” dedi Memed.

“Ben sanmıyorum ya inşallah üstesinden gelirsin,” dedi Battal Ağa. “Ben seni azıcık tanıyorsam, senin içindeki bu kurt var iken, böyle de depreşip durur iken, sen mecbursun. Köroğ-lu da mecburdu.”

“Biliyorum mecburum, biliyorum duramam, biliyorum İnce Memed yitince ben buna dayanamam. Biliyorum kendimi, biliyorum ya kaç para eder… Biliyorum, biliyorum, biliyorum.”

Battal Ağa çimeni yeşil gözlerini onun gözlerine dikmiş, Memed artık gözlerini saklamıyordu, onun gözlerine gelmiş oturmuş o çelik ışıltısına bakıyor, vay insanoğlu vay, diyordu içinden, az önceki şu halim selim, şu, giyitleri görünce bir çocuk gibi utanarak sevincinden, iyiliğinden çocuk gibi ağlayan adama bakın, bir şu kaplan kesilmiş, tüyleri diken diken olmuş deve bakın.

“Biliyorum Ağam… Beni iyi dinle, içimi yakanı söylüyorum sana. Ben ölümden korkmuyorum. Ölüm bizim, bugün değilse de yarın er geç yolumuzdur. Ondan korkan insan olamaz. Ben kurşunla ölmekten korkmuyorum. Benim derdim başka…”

Battal Ağa düşünceli, uzun parmaklarını çenesinde dolaştırıyor, onu can kulağıyla, her sözüne önem verdiğini belli ederek dinliyordu.

“Benim derdim büyük dert. Allah kimsenin başına vermesin böyle bir derdi. Düşman başına bile… Ben Abdi Ağayı öldürdüm, onun yerine Kel Hamza geldi. Onu da öldürdüm, bakalım kim gelecek… Ali Safa Beyi öldürdüm. Şimdiye kadar onun yerine birisi gelmiştir, onu da öldürdüm diyelim, bak Ke-rimoğlunun da başına Sabit Bey konuvermiş, hem de gökten inmiş. Senin başında da Molla Duran Efendi var… Benim bütün

396

bu öldürmelerim neye yaradı, bunu desene bana Battal Ağam? Binini öldürsem, iki bini gelecek…”

Battal Ağa kahkahayla gülünce Memed bir tuhaf oldu. “Şimdi anladım senin derdini,” dedi Battal Ağa. “Bir iyice anladım.” Hem konuşuyor, hem de gülüyordu. “Sen de beni iyi dinle İnce Memed…” Diz üstü çöküp sesini dikleştirdi. “İnce Memed öldürülecek onun yerine Ali Memed gelecek, o da öldürülecek onun yerine Hasan Memed gelecek… O da öldürülünce Veli Memed gelecek… O da, o da, o da… Sen ne sanıyorsun oğlum Memed, İnce Memedler bitecek mi sanıyorsun? Her insanın içinde bir mecbur kurdu, bir İnce Memedlik, bir Köroğ-luluk kurdu var. Köroğlu gitti İnce Memed geldi. İnsanoğlunun içinde bu kurt oldukça insanoğlu ne olursa olsun yenilmeyecek. Sen insanoğlunun içindeki kurtsun, ne olursan ol, nereye gidersen git. İşte insanoğlunun içindeki bu kurt yiterse, insanlık da işte o zaman insanlıktan çıkar. İnsanoğlu içindeki bu kurdunu yitirmeyecek, ona kıyamete kadar gözü gibi, yüreği gibi bakacak. O kurt insanoğlunun şahdamarı, atan yüreğidir. Senin içindeki kurt da, işte insanlığın bu kurdudur.”

O gün İnce Memed onlara, hakkınızı helal edin, ben gidiyorum diyemedi bir türlü. O gece sabaha kadar tartıştılar. Battal Ağa dünya üstüne, insanlık üstüne çok şey biliyordu. “Bir İnce Memed giderse bin, on bin, yüz bin İnce Memed gelir, Ağalar biter de İnce Memedler bitmez,” sözü onun içine işlemiş, bu söz onu tepeden tırnağa sarsmıştı. Sözün etkisinden bir türlü kurtulamıyordu.

Sabah oldu gün açıldı, İnce Memed düşüncesini değiştirmiyordu. Zaten yaraları da iyi olmamıştı daha. Son olarak da bunu söyledi Battal Ağaya.

Battal Ağa, ne söylerse söylesin, sonunda ona hak veriyordu. O da insandı, o da çoluk çocuğa kavuşacak, rahat edecekti. Bunu biliyordu. Ama insanın içindeki o kurdu da biliyordu. Bu kurt onu rahat bırakmayacaktı, bunu da çok iyi biliyordu.

Sabahleyin gülerek, sevinerek bir kahvaltı ettiler. Gün kuşluğa doğru İnce Memed ayağa kalktı:

“Ben gitmeliyim,” dedi, “hakkınızı bana helal edin, belki de kıyamete kadar bir daha görüşemeyeceğiz.”

397

Hançerini, dürbününü, tabancasını, fişekliklerini aldı Bat* tal Ağanın önüne koydu.

“Bunlar obada kalsın, belki bir gün bir İnce Memed daha düşer bu obaya. Bunlar öteki yitip gitmiş, imi timi belirsiz olmuş İnce Memedindir diyerekten ona verirsiniz.”

Dün akşamdan bu yana oldukları yerde duran obanın ona armağan ettiği filintayı gördü, vardı onu da fişekliklerle, tabancayla, hançerlerle birlikte yerinden aldı, getirdi Battal Ağanın önüne koydu.

“Bu da ondan sonra gelecek İnce Memedin olsun,” dedi gülümseyerek. Öteberilerini, armağanlarını heybesine tıka basa doldurup omuzuna attı, dışarıya çıktı. Dışarda bütün oba çadırın önüne birikmiş onu bekliyorlardı.

“Hakkınızı helal edin,” dedi İnce Memed onlara minnetle, sevgiyle bakarak, yürüdü. Başta Battal Ağa, yanında Kasımla Temir, obanın öteki ileri gelenleri, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, bütün oba onu buldukları, keven dikenlerinin pespembe tüttüğü yere kadar uğurladılar.

İnce Memed ormana kadar, arkasına bakmadan geldi, oradaki, vurulduğu yerdeki kayalığın arkasını döndü, derede bir taşın üstüne oturdu, heybesinden Hürü Ananın ona getirdiği Delice koyağın narından bir tanesini çıkardı, narı okşadı, kokla-dı. Pembe narın kabukları incelmiş, biraz da kurumuştu. Dişleriyle kabuktan bir parça ayırıp yere tükürdü, yavaş yavaş soyarak mayhoş, iri, ışıltılı taneli narın bir tanesini bile yere düşürmeden yedi. Elini derenin suyunda yıkadıktan sonra, geldi eski yerine oturdu, düşüncelere daldı. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Nereye gitse, bu eli kolu uzun Mustafa Kemal Paşa onu bulamaz mıydı, bulup da asmaz mıydı? Bir de Battal Ağanın o söylediği söz hiç aklından çıkmıyordu. O sözlerin etkisine kendisini o kadar kaptırmıştı ki, neredeyse geriye dönecek, gece yarısı Battal Ağayı uyandıracak, “bir İnce Memed giderse bini gelir,” diyecek, tüfeğini alıp yürüyecekti. Bu söz onu cana getirmiş, daha şimdiden bambaşka bir insan etmişti. Acaba, bu söze Ferhat Hoca ne derdi, diye düşündü. Ferhat Hoca da mı Battal Ağa gibi düşünürdü? Hürü Anaya da gidip hakkını helal ettirecekti. Acaba onun eşkıyalığı bırakıp git-

398

peşine Hürü Ananın tepkisi ne olacaktı? Heybesinden bir nar daha çıkarıp düşünceli düşünceli yedi. Ardından bir nar daha çıkardı. Geride üç narı daha kalmıştı, onları hiç yemeyecek, Hürü Anaya gösterecekti.

Yörükler heybeye epeyi azık koymuşlardı, ona iki üç gün yeterdi. Birden ürperdi, sırtından soğuk terler döküldü, yanına yönüne bakındı, inanılmaz bir boşluk içinde kaldığını duydu. Bir şeyler arandı yöresinde, bulamadı. Sonra birden aklına tıp etti, tüfeği yoktu yanında. Korktu. Ya şimdi eşkıyayla, candar-mayla karşı karşıya kalırsa, ne olacaktı… Hem de açıklıkta oturmuş, ahmak ahmak nar yiyordu. Ayağa kalkmasıyla ormanın içine dalması bir oldu. Artık gece yol alacak, gündüz bir kuytuda saklanacak, bir gece yarısı da Hürü Ananın, o gül anasının kapısını çalacaktı. Biliyordu, o, Hürü Anasını çok iyi biliyordu. Gözlerini belerterek üstüne yürüyecek, “Seni avrat yürekli İnce Memed,” diye bağıracaktı, “bu fakir fıkarayı, Seyranı, Koca Os-manı, şu umutsuzları nereye bırakıp gideceksin, bir iş yaptın bari sonuna kadar götür şunu,” diye kükreyecekti.

399

İnce Memed yatsı namazında köyün üst başındaki kayalığa geldi, serince bir yel esiyordu, azıcık üşüdü. Birden köyün oradan burnuna çok alışık olduğu bir koku geldi. Çoktandır, köyün kokusunu unutmuştu. Şimdiye kadar hiçbir yerde onu böylesine yatıştıran bir koku duymamıştı. Kokuyla birlikte anasını, Hatçeyi, Seyranı anımsadı. Çocuğu neredeydi, Iraz Ana onu nereye götürmüştü, o gün bugündür, ne etmiş eylemişse de onların izini bir türlü bulamamıştı. Köyden tek tük köpek sesleri geliyordu. Bir kayanın kovuğuna sığındı. Hem yelden korunacak, bu köyde candarma, gammaz eksik olmazdı, hem de kem gözlerden saklanacaktı.

Gökyüzü silme yıldızla döşeliydi. Bir süre yıldızlara daldı. Gökyüzü oya gibi işlenmişti. Çocukluğunda bu kayalığa fak kurmuş, karlı gecelerde donarak sabahlara kadar burada fakını beklemişti. İlk yakaladığı sansarı da elinden Abdi Ağa almıştı. O kocaman, gözleri fıldır fıldır sansarını fakla birlikte köye götürmüş, bütün köylü de sansarın başına birikmişti. Sansar çok korkmuş, fakta titriyordu. Sonra Abdi Ağa fakıyla birlikte sansarını elinden almış, kürkünü de kaputunun yakasına diktir-mişti. O kadar istediği halde fakını da geri vermemişti. Abdi Ağayı düşünürken içinde bir boşluk daha duydu. Hatçeyi, çocukluğunu, anasını anımsadı. İçindeki boşluk gittikçe genişliyordu. Seyran geldi gözlerinin önüne, incecik, dal gibi boyu, büyük ela gözleri, iki yanağındaki gamzeleriyle, yiğit, candan v0£f|^|dtj oİ£te:&<İ|¥du. Memedin içine onu çıldırtan bir öz-

İL HALK KÜTÜPHANESİ

lem geldi oturdu. Şimdi şu anda, şurada, şu delirmiş yıldızların altında Seyran burada olmalı, onun elini sıcacık tutmalı, ona sarılmalıydı. Seyran onu bu kadar özlüyor muydu acaba? Kim bilir, belki de onu ölü sanıyordu. Hürü Ana ona bir haber salmıştır nasıl olsa, diye sevindi. Gitmeden Seyranı da görecek, onu da birlikte alıp götürecekti gittiği yere. Ama Seyrana nasıl gidecekti, onların evini, Vayvay köyünü candarmalar hiç boş bırakırlar mıydı, candarmaların eşkıyaları avlama biçimlerinden başlıcası da sevgili evleri beklemekti. Eşkıyalar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, insandır bu, beklendiklerini yüzde yüz bildikleri halde kendilerini yenemiyor, eninde sonunda bir gece soluğu sevdiklerinin evlerinde alıyor, daha sevgililerinin yüzlerini bile göremeden, sevgililerinin gözleri önünde kan içinde yere seriliyorlardı. “Seyranı görmenin bir yolunu bulacağım,” diye mırıldandı. Düşündükçe Seyrana özlemi artıyor, şimdi, şu anda yola düşüp Vayvay köyüne, her şeyi göze alarak gitmek istiyordu. Candarmalar bugünlerde onu Vayvayda aramazlar, Seyranın evini beklemezlerdi. Silahının olmadığını düşününce… Silahı olsaydı, Seyrana gitmenin tam sırasıydı. Belki de gene gidebilirdi kılık değiştirerek. Çukurovalılar gibi bir kara şalvar giyer, çorapsız ayağına da arkası basık bir kara yemeni geçirirdi. Bir de kasket takardı başına, kasketin siperini de tam gözünün üstüne indirirdi. Kim bilecekti onun İnce Memed olduğunu… İnce Memed olduğu alnında yazılı değildi ya… Bıyıklarını da kestirirdi. Hiçbir bıyıksızın eşkıya olduğu görülmüş müdür? Seyran önce korkacak, küsecek, sonra da sevincinden deli olacak, ona kemiklerini kırarcasına sarılacaktı. Sonra da onların kayalık köylerine başlarını alıp gideceklerdi. İnce Memed ölecek, çok da çocukları olacaktı. Acaba, şimdiye kadar Seyranın niçin çocuğu olmamıştı? Yoksa hiç mi çocuğu olmayacaktı, kısır mıydı? Varsın olsun, kısır olsun Seyran, diye gülümsedi, onun çocuğu vardı ya… Bir gün, nerede olursa olsun, nasıl olursa olsun oğlunu bulacaktı. O bulamazsa da çocuk onu gelecek bulacaktı. Iraz ona iyi bakmıştır, hem de gözü gibi. Bundan hiç kuşkusu yoktu.

Gece yarısının horozlan ötüp sustuktan sonra kovuğundan dışarıya kaydı, hava daha da soğumuştu. Bildiği kuytu yollar-

401

dan köye girdi, bir kedi gibi çıt çıkarmadan Hürü Ananın kapısına geldi. Küçük takadan baktı, Hürü Ananın çıralığı daha yanıyordu. Ana da ocağın önüne oturmuş közleri bacağının arasına almış, başını da önüne düşürmüş dalmış gitmişti. Belki de öyle uyumuş kalmıştı.

Usuldan takayı tıkırdattı. Hürü Ana tıkırtıyı duyunca ayağa kalktı, şaşkın şaşkın sağma soluna bakmaya başladı. Memed bir daha tahtaya vurunca Hürü Ana kapıya koştu açtı. Onu görünce:

“Biliyordum, biliyordum da bugün geleceğini, oturmuş

bekliyordum,” dedi. Kucaklaştılar.

“Gir içeri.”

“Ne biliyordun?”

“Bilmez olur muyum hiç, senin deli at var ya, ne bileyim ben, o atı herkes senindir diye biliyor, yağız, görkemli bir at.”

“Benim atım o.”

“İşte o olmaz olası at, üç gündür, sabah, öğlen, akşam kapıya geliyor, orada boynunu büküp duruyor, ben de ona su, arpa vereyim diye çırpınırken, kuyruğunu kaldırıyor, uçup gidiyor. Ondan biliyorum senin geleceğini.”

“At mı söyledi?”

“Taşkala etme köpek,” diye Hürü Ana sevinçle onun sırtına bir yumruk indirdi. “Senin o deli atın batsın.

“Ne olmuş atıma?”

“O atın batsın, batsın… O kadar yalvardım da…”

“Ne istedin de yapmadı?”

“Ne isteyeceğim o kara suratlı domuzdan, Topal Ali buradaydı, dedim ki ata, bu senin sahibin İnce Memedin baş, birinci düşmanıdır, ayaklarının altına al da ez onu, un ufak eyle, dedim de o kara suratlı yüzüme bile bakmadı. Sonra da pişman olup kapımdan ayrılmadı. Ben de senin hatırın için ona su, arpa verdim, ellerden bularak ne suyu içti, ne yemi yedi.”

“Sen bir hoş olmuşsun Ana, at ne anlar ki,” dedi Memed onun sırtını okşayarak.

“Anlar, anlar o,” diye kulağına eğildi Memedin, bir şeyler söyledi. “O her şeyi anlıyor, anladın mı?”

402

“Anladım,” dedi Memed, Hürü Ananın ocağın önüne serdiği döşeğe yorgun çöküverdi. “Topal Ali burada mı?”

“Onu öldürecek misin?” diye gözleri ışılayarak sordu Hürü. “Öldüreceksin, değil mi?”

“Ben eşkıyalığı bıraktım Ana. Topal Ali burada mı?”

“Düne kadar buradaydı. Duydun mu, Abdi Ağanın evini, bir kucak para dökerek satın aldı. O, kasabada bir adamın çift-çibaşısı olmuş. Ayağında çizme, başında lenger şapka, omuzunda aynalı mavzer, altında da Arap at… Köyün içinde, benim bağrıma basarak gort gort dolaştı beş gün. Küçük dağları ben yarattım, büyükleri de babamdan kaldı, diyor da başka bir şey demiyordu.”

“Abdi Ağanın çocuklarına ne oldu?”

“Sürgün oldular köyden, her şeyciklerini bırakıp kasabaya göçtüler, orada dükkan açmışlar fıkaralar, koca, dağ gibi gürle-yen Abdi Ağanın çocukları. Yüreğim yandı onlara. Köyden, bizden ayrılırlarken fıkaralar, sana söylemeyi unuttum sen hastayken, iki göz iki çeşme ağladılar. Bütün köylü de onların arkasından ağladı. Onların evini de bu Topal Ali alınca, köylünün yüreğine de hançerler saplandı. Koca Abdi Ağanın evi Topal Alinin oldu, Topal Alinin oldu, duydun mu Memed, duydun mu?”

“Duydum Ana,” dedi Memed. “Bir iyice duydum.”

“Topal Alinin de o pasaklı avradı, on bir tane sümüklü çocuğuyla bizim gül gibi Abdi Ağamızın evine yerleşti. Bunu da duydun mu Memed?”

“İyice duydum Ana…”

“Bir dükkan açıldı köye. Bir Darendeli geldi. Çok da iyi adam, adı da Göde Mevlüt. Mevlüt Efendinin bir göbeği var, nah senin kadar. Yaaa, öyle iyi bir adam ki, dükkanı da ağzına kadar dolu. Basmalar, kutnu kumaşlar, cıncık boncuk, boyalı şekerlemeler, ayakkabılar, tuz, biber, şeker, ne istersen var. Mevlüt Efendinin dükkanında olanlar kasabada bile yok. Bir de iyi adam ki, taa beni uzaktan görünce, buyur Ana, diye karşılıyor, beni dükkanına çağırıyor, kendi elceğiziyle bana kahve pişiriyor, kimseden para da istemiyor, parası olanlar veriyor, olmayanları da deftere yazıyor. Dükkanı an kovanı gibi işliyor.

403

Taa dağlardan bile köylüler, Yörükler gelip ondan alışveriş ediyorlar.”

Memedin kulağına eğildi:

“Kimsecikler duymasın,” dedi usulca. “Bir sen bil. Onu Hükümet senin için buraya göndermiş diyorlar. Ben de ondan şüphelenmiştim zaten. Gözleri velfecir okuyor. Ben böylesi çok gülen, herkesin suyuna giden, yaltakçı adamlardan korkarım. Topal Ali gelince de gece gündüz fısır fısır konuştular. İşte ondan sonra da benim ondan sıtkım sıyrıldı. Bir de önümde kuyruk sallayarak, o değilcikten seni sordu. Ben de, neee, dedim, o İnce Memed mi, o yok ki buralarda. O, Halebe gitmiş diyorlar, dedim. Bunu duyunca da o bir düşünceye daldı, bir düşünceye daldı, işte onun Hükümet adamı olduğunu, hele Topal Aliyle fiskos edince de senin kanına susadığını bir iyice anladım.”

“Topal Ali gene gelecek mi?”

“Gelmez olsun da, arkasının üstüne gelsin! Gelecek zaar. Onu öldüreceksin değil mi?”

“Ana ben eşkıyalığı terk ettim, diyorum sana… Bak tüfeğim, silahım var mı?”

Hürü Ana durdu, ona uzun uzun baktı, ardından da:

“Demek sen silahsız pusatsız geldin köye? Seni öldürüve-rirler şimdi. Sen Allahtan korkup, Peygamberden utanmıyor musun da böyle geziyorsun? Ulan seni böyle çırılçıplak iki yaşındaki çocuk bile öldürüverir!”

Hürü Ana telaşlanmış, ne yapacağını bilemiyor, evin içinde dört dönüyor, eline ne geçerse kapının ardına yığıyordu. Kütük, yorgan, döşek, ekmek tahtası, kaşıklık, kap kaçak…

“Ana ne yapıyorsun?”

“Ne yapıyorum görmüyor musun ahmak herif, kapıyı muhkemleştiriyorum.”

Götürdü bir yastığı da küçük pencereye tıkadı:

“Buradan da ışık sızmasın.”

“Ana gel otur hele yanımdan, güzel anam.”

“Geldim oturdum Memed Ağa,” dedi alaylı bir sesle Hürü Ana. “Geldim oturdum işte, kanma susamış Memed Ağa. Sen buraya gelirken hiç kimse görmedi ya?” “Görmedi,” dedi Memed.

404

“Ah, ben ne yapayım yarabbim, ben ne yapayım şu Sefil İbrahimin oğlunun elinden… Bunların adamlığı bu kadar işte, tutmuş da silahsız gelmiş köye! Ben şimdi nereden bulayım bir torba fişekle, bir mavzeri… Hay koca Allahım, her şey verdin de şu öksüz Memede, hay ala gözlerini sevdiğim güzel Allahım, neden azıcık akıl vermedin? Kendini koyun gibi boğazlatmaya gelmiş köye…”

Geliyor, Memedin yanma oturuyor, söylenerek kalkıyor, evin içinde dönüyor, kapının arkasına bir şeyler yığıyor, pencereye gidip yastığı aralayıp dışarıyı dinliyor, yeniden geliyor, yeni tanıyormuş gibi Memedin yüzüne uzun uzun bakıyor, yeniden kalkıyor evin içinde dolanıyor, yerinde duramıyordu.

“Ana, dur, Ana vallahi bir şey olmaz. Ana benden kimsenin haberi yok.”

“Seni ahmak adam, ahmak adam,” diye yılan ıslığı gibi ses çıkarıyordu Hürü. “Sen değil misin benim gözlerimi bağlatıp da, beni dağlardan aşırtan, kör gibi aşırtan… Ulan ben mi kaldım, Anan Hürü mü kaldı senin yerini candarmaya haber verecek? Ulan sümüklü Memed, ben unuttum mu sanıyorsun bana bu yaptığını? Bre boyu devrilesi Memed, diyeceksin ki, candar-malar seni yakalarlar da derini yüzerler, sen de diyeceksin ki Hürü Ana dayanamaz derisinin yüzülmesine de benim yerimi söyler. Ulan sümüklü, ben Hürü Anayım, Hürü…”

Kendi göğsüne küt küt yumrukları indiriyordu.

“Ben Hürüceyim Hürüce, etimi dirhem dirhem kerpetenle koparsalar da, gözlerimi oysalar da, ben seni, oğlumu, bir tek gözümün ışığını ele verir miyim?”

“Ana ben yapmadım, senin gözlerini ben bağlatmadım.”

‘Onlar yoldaşın değil mi senin?”

“Değil Ana, nerden yoldaşım olacak. Ben vurulunca, kendimden geçince onlar beni orada bulmuşlar. Göz bağlamak da Yörüklerin töresiymiş.”

“Vay onların böyle törelerinin içine sıçayım!”

“Sıç Ana, sıç!”

“Şimdi, şimdi, şimdi ne olacak, ya şimdi candarmalar evi sarmışlarsa?”

Memed düşündü, onu nasıl etse de, bu gece ona bir şey

405

olmayacağına inandırsa. Candarma yok, dedi. Kimse benim buraya geldiğimi bilmiyor, dedi. Candarmalar kendi canları telaşmdalar, dedi, bin dereden su getirdi, olmadı. Ne söylerse söylesin Hürü Ananın korkusu güvensizliği artıyor azalrnı-yordu.

Memed ne söyleyeceğini, ne yapacağını şaşırmıştı ki, birden aklına geldi, yüzünde içten bir gülümseme dolaştı:

“Ana,” dedi.

“Söyle ahmak herif.”

“Ana, ben hiç kendimi ateşe atar mıyım, güzel anam benim?”

“Ya ne bok yersin?”

“Çık dışarıya da bak anam, işte atım orada, damın arkasında bekliyor, arkadaşlarım da yukarıki kayalıktalar… Bir şey olunca… Ben ata atladığım gibi… Tüfeğim de orada…”

Hürü Ananın birden yüzü değişti, yatıştı, sanki az önceki telaşından kıyameti koparan o değildi:

“Öyle desene yavrum, yiğidim, Memedim, İncem,” dedi. “Öyle desene Anana kara gözlüm, güzel Dönemin teberiği.”

“Yoksa Ana ben öyle bomboş köye iner miyim?”

Hürü Ana bir ara öyle ayakta durdu kaldı, sonra da:

“Vay benim gözüm çıksın da iki elim yanıma gelsin, şimdi sen açsın oğlum.”

“Açım Ana,” dedi Memed kıvançlı.

“Gel bana yardım et de şu kapının ardmdakileri yerlerine koyalım.”

Hürü Ana o telaşla kapının ardına o kadar şey yığmıştı ki, onları alıp yerlerine koymak bir hayli zaman aldı.

Ocağa çorba koyan Hürü Ana:

“Yağ yakmayacağım yavru,” diye özür diledi. “Yağ kokusunu bu gece yarısı alırlar da köylüler, Hürücenin evine birisi gelmiş, derler.”

“Peynir ekmek yok mu?”

“Bal da var,” dedi Hürü Ana.

“O zaman yarın yaparsın çorbayı. Senin tarhana çorbanı özledim.”

“Olur.”

406

Hürü Ana tencereyi ocaktan indirip sofrayı getirdi Meme-din önüne serdi:

“Kaymak da var,” dedi. “Bu sabah yapmıştım.”

“Sağ ol Ana.”

Memed yemeği yiyip bitirinceye kadar konuşmadılar.

“Ana, ben bundan sonra eşkıyalığı bırakıyorum.”

Hürü Ananın, bu sözleri duyunca yakasına yapışacağını, “Nereye, nereye avrat yürekli İnce Memed, nereye?” diyeceğini umuyordu. O da o zaman onun bu sözlerine dayanabilir miydi? Abdi Ağayı öldürmeden önce öyle olmamış mıydı?

“Ana buralardan başımı alıp gideceğim, adı sanı bilinmedik ellere, çoluk çocuğa karışacağım. İnce Memed ölecek, adımı da değiştireceğim.”

Hürü uysal, dingin, hiçbir tepki göstermeyerek, karşısına oturmuş onu dinliyordu.

“Ana, Abdi Ağa öldü yerine Kel Hamza geldi. Kel Hamza öldü yerine… Ali Safa Bey öldü, çok Ağa var.”

Hürü onu sessiz sessiz dinliyordu.

“İnce Memed ölünce Ana, yerine çok İnce Memed gelecek. Ağalar az, İnce Memedler çok. Bir İnce Memed ölürse bin, iki bin, on bin, yüz bin İnce Memed gelecek. Ben olmasam da olur.”

Ona kaş altından bakıyor, tepkisini ölçüyordu, oysa taş gibi susmuş, yüzü kıpırtısız onu dinliyordu.

“Eninde sonunda eşkıyalığın sonu kurşun değil mi Ana?”

Ondan bir söz bekliyor, Hürü Ana susuyor, ne bir söze varıyor, ne de en küçük bir harekette bulunuyordu.

“Gidip uzak bir köyde bir tarla alacağım, azıcık param var, bir ev yapacağım, adımı da Kara İbrahim, Sefil İbrahim koyacağım, iyi mi, çocuklarım olacak. Anladım ki eşkıyalık bana göre değil, ben de babam gibi, eline vur ekmeğini elinden al, yumuşak bir kişiyim. Adam öldürmek benim işim değil. Çok düşündüm, Allanın yaptığı yapıyı yalnız Allah yıkmak.”

Hürü başını önüne eğmişti.

“Su istiyor musun?” diye sordu ona.

“Sağ ol Ana. Senin nasıl Abdi Ağanın ölümüne yüreğin ya-nıyorsa…” Hürünün yüzüne baktı, hiç olmazsa onun bu sözlere

407

bir şey diyeceğini bekliyordu. Hürü Ana gene oralı olmadı. “Benim de Abdi Ağaya, Ali Safa Beye yüreğim yanıyor.”

Hürü Ana:

“Sus köpek,” diye gözlerini belertti. “Benim Abdi Ağaya yüreğim yanıyor demedim. O, Abdi de, Ali Safa da Allahın yaptığı yapı değil, şeytanın yaptığı yapıdır. Şeytanın yapısını da insan bozar, hem de insanoğlu insan…”

“İşte ben de Ana, şimdi buradan aşağıya, Çukurovaya ineceğim, Seyranı alıp yanıma gideceğim, o adı bilinmedik diyara, Sefil İbrahim olacağım.”

“Dünya Sefil İbrahimle ağzına dopdolu oğlum, ondan kolay da, Sefil İbrahim olmaktan kolay da bu dünyada hiçbir şey yok yavrum.”

“Biliyorum Ana, yok.”

Hürünün sözleri onu taa yüreğinden kavramış, allak bullak etmişti. Gerçekten de dünya babası Sefil İbrahim gibi etliye sütlüye karışmayanlarla dopdoluydu.

“Sana bir şey deyim mi oğlum, Memedim, bir şey deyim de bana gücenme, olur mu, ben seni doğurmadım ama, sende anandan da, o baban Sefil İbrahimden de emeğim çok, onun için bana küsme, bir İnce Memedin ölüsünün tırnağına yüz bin, yüz bin yüz Sefil İbrahimi değişmem.”

“Öyleyse sen bana eşkıyalığı bırakma diyorsun Ana.”

“Öyle bir şey demedim,” diye öfkelendi Hürü. “Can senin oğlum.” Elleri titriyor, yüzü seğiriyordu. “Var git yolun açık olsun.”

“Çukurovada…”

“Anladım, sen bir kızla evlenmişsin, öyle mi? Topal söylemiş komşulara. Çok güzel bir kızmış. Babası, kardeşleri de kaplan gibi kişilermiş.”

“Evlendim Ana.”

“Allah hayırlı kademli etsin. Ne zaman ineceğim, ne zaman ineceğim, dedin Çukura?”

“Yarın öbür gün Ana.”

Hürü sustu, tüyleri diken diken oldu, sesi sertleşti:

“Ne zaman, ne zaman?”

Dudakları kıvrıldı, çarpıldı. Memed onun bu huyunu bilir-

408

di. Hürü Ananın ağzı çarpılınca kaplan kesilirdi. Şimdi artık patlayacaktı ama, nedense susuyordu. Memed onun patlamasını bekliyor, Hürüyse usul usul dinginliyordu.

Düşman bekler onun kapısının eşiğini, görünmez düşman yavrum. Böyle de iş olur mu? Göz gözü görmez, karanlık gecede yağmur çiseler, sen hiç kimse beni görmüyor dersin, iliklerine işlemiş çiseleyen yağmurun altında aklına hiçbir şey getirmeden kendi tuzağına yürürsün. Sarılmıştır Seyranın evi, bin göz seni beklemektedir, sessizce. Yağmurdan ıslanmış gelirsin, Çukurovanın evlerinin çitleri kamış, damlarının üstü ottur, bin kurşun yağar üstüne, daha Seyran bile diyemeden canın çıkıve-rir. El kızıdır ağlar ama, yanarsa anan yanar, ağlarsa anan ağlar Memedim. Bu yaşımda bunu da mı getireceksin başıma… Var git nereye istersen, var git. İstersen Sefil İbrahim ol, Lapacı Veli ol, ne olursan ol da ölme, beni arkandan ağlatma yavrum. Anandan da babandan da daha çok benim hakkım var sende… Sen de iyi bir adamsın. Biliyorum, karıncayı incitmez senin yüreğin, ben seni bilmezsem kim bilir gül yüzlüm? Senin alnına yazılmış Abdi Ağayı öldürmek, Ali Safayı öldürmek. Alnına yazılmışsa, ne gelir elden, var git de, yolun açık olsun, kendini yitirt, yitirt de tuzağa düşme.

“Ana konuşmuyorsun. Ne mırıldanıyorsun öyle kendi kendine?”

“Kuş beyinli,” diye mosmor kesildi Hürü Ana, ayağa kalktı. “Ne olacak, bundan da adam çıkar mı Allahım… Elin oğulları yaşlandıkça akıllanır, bizimki de işte böyle olur. Böyle sersem, böyle ne dediğini bilmez.”

“Ana ne oldu?”

“Ölüyün körü oldu. Sefil İbrahim olacakmış kazboku, Sefil İbrahim hiç olmazsa kendi halinde bir adamdı, senin gibi de kuş beyinli değildi. Sen kurban ol o güzel adına Sefil İbrahi-min.”

“Dur Ana, anlamıyorum, neden kızdın, dur Ana, elini ayağını öpeyim nolursun söyle bana, gel şuraya otur da…”

“Bir de eşkıya olacak ötürüklü de, götü boklu Memed! Sen donunun bağını bağla da ondan sonra eşkıyacılığa kalk. İyi ediyorsun ölmeklen.”

409

“Ana kurban olayım, ne oldu?”

Hürü Ana onun ağzına öykündü, “Ana ne oldu, ne oldu,” diye gülerek. “Ana ne oldu? Ne güzel de bellemiş ne oldu sözlerini benim aslan yavrum!” “Ana ne oldu?”

Hürü Ana sesini iyice yükseltti, bağırmaya başladı. “Ana sus, Ana sesini dışardan duyacaklar, bu gece yarısı diyecekler…”

Hürü ellerini beline koydu:

“Duysunlar, inşallah duysunlar da candarmalar gelip seni öldürüversinler de ben de senin elinden kurtulayım. Şimdi sen o fallik Seyran için Çukurovaya ineceksin, değil mi, candarmalar onu boş bırakırlar mı sanıyorsun? Sen oraya varır varmaz, pusudakiler, daha Seyranın yüzünü görür görmez, tılsımlı yıldırım taşı mı var sende, gördük taşını, Kırkgözün Anacık Sultanı yetişmeseydi imdadına sen işte o zaman Abdi Ağanın yanma sağlam gitmiştin, ben de sana Abdi Ağanın mezarının yanında güzel bir mezar yaptırırdım, onun mezarına işemeye gelenler, sana da işerlerdi, seni öldürürler, kalbura çevirirlerdi. Beklemiyorlar mı sanıyorsun Seyranın evini?”

“Anladım Ana, elini öpeyim Ana sus!” “Susmam,” diye bağırdı Hürü Ana.

“Ana vazgeçtim. Ana vallahi gitmeyeceğim Çukurovaya. Vallahi dediğini anladım Ana…”

Hürü geldi onu yanma diz çöktü, saçlarını okşamaya başladı.

“Demek anladı benim akıllı eşkıya, İnce Memed oğlum? Şu dağlar da, şu millet de sana İnce Memed diyorlar öyle mi, bakındı hele, bakındı benim güzel yavruma…” Sesi bir bebeğe ninni söyler gibiydi. “Akıllı da yürekli oğlum, anlayabilmiş benim güzel de, eşkıya oğlum da…”

“Ana vallahi anladım, gitmiyorum Çukurovaya. Sus da Seyranı bulmanın, ona ulaşmanın bir yolunu bulalım.”

“Senin şu damın arkasındaki deli atını göndeririz ona,” dedi Hürü Ana. “İstersen o it boku, bin yüzlü Topal Aliyi de göndeririz, o da sizin izinizi sürer. Sen de bu sefer Abdiyi değil de onu öldürür, yeniden dağa çıkarsın.”

410

Hürü Ana yatışıyordu usul usul. Hakkı da vardı ya, neden bu kadar öfkelenmişti. O, gözlerinin bağlanmasını bir türlü yu-İ tamıyor, diye gülümsedi kendi kendine Memed.

“Ana taşkala etme nolursun, sana geldik ki…” Boynunu büktü. O böyle öksüz çocuk gibi boynunu bükünce Hürü Ananın yüreğinden kan gitti.

“Ben sana ulaştırırım Seyranı. Sen onu bana bırak. Sen daha hemen gitmiyorsun ya…”

“Hemen gidiyorum Ana.”

“Oğlum, sana hemen nasıl yetiştireyim Seyranı?”

“Nasıl yetiştirirsen yetiştir.”

“Dur şimdi, sabah olsun. Ben Kısacık Mahmudu bulurum. O da Seyranı bulur… Sen de onu bir yerde beklersin.”

“Ben nereye gideyim o zamana kadar, ben artık eşkıya değilim ki…”

“Sen Cehennemin dibine git, olur mu?”

“Olur Ana!”

“Şimdi ben Kısacık Muhmudu yarın sabah bulurum… Sen de… Sen de…” Hürü Ana düşünüyordu. “Gözü kör olmayası Memed,” diye onun omuzuna vurdu. “Sen de Kırkgözün Anacık Sultanına gitsene.” Gözleri parladı. “Hem onun, seni cana kavuşturduğundan dolayı elini öper, hem de ondan bir tılsım alırsın da bir daha kurşun değmez. Oraya gider onun elini öpersen sana bir tılsım verir, belki de seni afsunlar… Sen de Genç Osman gibi kesik kellen kucağına düşse ölmezsin.”

“Bana ne gerek tılsım Ana, bundan sonra?”

“Her insana, her zaman gerektir Kırkgöz Ocağının tılsımı. Bu dünyada da, öteki dünyada da…”

“Olur Ana, bugün tanyerleri ışımadan yola çıkayım.”

“Olamaz. Yarın gece, ilk akşamdan. Karanlık kavuşunca…”

Sabaha kadar oradan buradan, İnce Memed İbrahim olunca neler edeceğinden konuştular. Tatlı düşler kurdular. Hürü Ana onun çocuğu olunca, ne edip eyleyecek, onları bulacak, ölünceye kadar çocuklarına bakacak, büyütecekti.

“Çok seviniyorum Memed,” dedi Hürü Ana. “Cenazemi sen, bir de Seyran, bir de çocukların siz kaldıracaksınız, görkemli. Ben senin evinde ölürsem, evin neredeyse de, buraya ge-

411

tireceksin benim cenazemi, Durmuş Ali Emmiyin yanma gömeceksin.”

“Olur Ana.”

“Dur,” diye bir genç kız gibi sevinerek ayağa fırladı Hürü Ana. “Sana güzel bir börk örmüştüm, keçilerin tüyünden, yumuşacık, işlemeli. Bir yıl göz nuru döktüm ona. Sana gelirken unutmuşum. Giy bakalım.”

Yeşil sandığın çıngırağını açarak renk renk bir bohçadan börkü çıkaran Hürü Ana, onu Memedin başına koydu:

“Yakıştı,” dedi. “İşte sen bu börkü giyince de seni kimse tanımaz. Nerdeyse tanyeri ışıyacak. Ben senin tarhananı ocağa koyayım.”

Tarhanayı ocağa koydu, kendi de gitti gene sandığı açtı, Memedin önünde üstündekileri çıkarıp Yörüklerden köye geldiği günkü giydiklerini giydi.

“Bunları giydim senin yanından geldikten sonra. Bugün de giyeceğim.”

“Sağ ol Ana,” dedi İnce Memed. “Şu bana yaptığın iyiliklerin altından kalkabilir miyim ki…”

“Git canını kurtar, çocukların olsun.”

Dışarıya çıktı, damın arkasına dolandı, orada, uzakta, küçük kayalığın üstünde atın karartısını görünce sevinçle içeriye koştu:

“Atın orada duruyor,” dedi.

412

20

İnce Memedle Tazı Tahsin Keklikbelinde karşı karşıya geldiler. Hışım gibi bir yağmur yağıyor, damlalar yere pat pat diye düşüyordu. Dağlardan, koyaklardan sarı, köpürmüş seller, taşları, ağaç gövdelerini sürükleyerek gümbürtüyle yukarlardan aşağılara iniyordu. Şimşekler çakıyor, yakındaki ormanın ulu ağaçlarının doruğuna yıldırımlar düşüyordu. Tazı Tahsin İnce Memedi görünce korkusundan önce ne yapacağını, bir suçlunun, suçüstü yakalanmış bir kişinin telaşı içinde nereye kaçacağını bilemedi. Yüzü sapsarı kesilmiş, eli ayağı çözülmüş, orada, üstünden oluk oluk aşağı inen yağmurun içinde yolun ortasında durup kalmış, gözlerini İnce Memede dikmiş bakıyordu. İnce Memed de durmuş onu süzüyordu. Bu adam bu kadar niçin korkmuştu, kendisini görünce?

Bir süre sonra Tazı Tahsin kendisini toparlayıp İnce Memede gülümsedi:

“Uğur ola İnce Memed Ağam,” dedi utangaç, özür dileyen bir sesle.

“Kim, kim, kim dedin sen?”

“İnce Memed Ağam dedim…”

“Bana mı?”

“Kime olacak, sana ya Ağam. Senden başka bir İnce Memed var mı bu dünyada?”

İnce Memed yakalanmıştı. İstediği kadar kendini yadsısın, bu adam onu tanımıştı. Hem de onu çok yakından biliyordu.

“Adını bağışla,” dedi.

İ

413

“Adıma Tilki Tahsin derler.” “Hangi köydensin?” “Çiçeklid eresinden.”

“Bir de Tazı Tahsin var o köyde, tanır mısın?” “Tanırım. O tazı, ben tilkiyim.”

İnce Memed güldü. Yandaki kayanın kuytusuna çekildiler, burasını yağmur tutmuyordu.

“Nerden gelip nereye gidiyorsun?”

“Senden saklı değil ya Ağam, sigara kaçakçılığı yapıyorum.” Cebinden balmumuylan yapılmış bir kaim keseden, ellerini toprakta kurulayarak, tütün kağıt çıkarıp sigara sardı, Memede uzattı. Memed onun uzattığı kavli çakmağı da aldı, bir çakışta kavı tutuşturdu. Dağ havasında yanan kav güzel koktu.

“Çoktandır cıgara içmiyordum Tahsin kardaş. Eşkıyacılık-tır bu. Bir gün cıgara bulursan beş gün bulamazsın. Bir de adama çok zarar veriyor bu meret.”

“Ben de her zaman içmiyorum,” dedi Tazı Tahsin. Ama Tazı Tahsin çok tedirgindi. Korkuyor, ardından da hemencecik seviniyor, dalıp Memedin gözlerine bakıyor, Memed ona bakınca da gözlerini kaçırıyor, bir türlü tünediği taşın üstünde rahat edemiyor, yerinde duramıyor, bu da İnce Memedin gözünden kaçmıyordu. Bu çocukta bir iş vardı ya, acaba neydi, bunu anlaması gerekti.

“Ben vurulduğumda Bakırgediğinde miydin?” “Oradaydım İnce Memed Ağa. Senin o atın var ya, o da oradaydı, yağız. Bir kayalığın en yüce sivrisine dikilmiş, kıpırdamadan orada öyle duruyordu.”

“Ben vurulunca kadınlar bana ağıt yakmışlar.” “Yaktılar. Yüzbaşı senin ölünü onların elinden, süngü tak, alınca, onlar da seni çırılçıplak edip giyitlerini aldılar, çekildiler koyağa, sana üç gün üç gece ağıt yaktılar.”

“O İnce Memed bana hiç benziyor muydu?” “Şimdiki sana mı, şimdiki sana hiç benzemiyordu. O, iki metre boyunda, boğa gözlü, kaim kaşlı, yanık yüzlü, çam yarması gibi bir adamdı.”

“Çiçeklideresi köylüleri beni yediden yetmişe tanır, bilir, nasıl yanıldılar?”

414

“Kimse yanılmadı ki İnce Memed Ağam, ben bile o adamı İnce Memed sandım, bu işte hiç yanılma yok, o adamı İnce Me-nıed bildiler, o kadar.

Memed güldü:

“Çok acayip bir iş,” dedi.

“Çok acayip,” dedi Tazı Tahsin, “çok acayip ya, o adam senden çok benziyordu İnce Memede, anladın mı?”

“Anladım,” dedi İnce Memed gülümsemesini sürdürerek.

Bir şimşek çaktı göğü bir uçtan bir uca biçerek, gürültüsü dağları çatırdatarak, ortalığı velveleye vererek.

İnce Memed onu bir süre yokladıktan, el altından inceledikten sonra:

“Bak Tahsin kardaş,” dedi. “Beni iyi dinle, candarmaları görür de beni sana sorarlarsa o gitti dersin. O bir daha eşkıyalık yapmayacak, dersin. O, başını almış gidiyordu, ben gördüğümde, dersin. O günahlarını bağışlatmak için Kabeye gidiyordu, dersin, olur mu? Bak silahım da yok.”

“Olur,” dedi Tazı Tahsin, kovuktan hemen çıktı, yağmura koştu. Memed onun arkasından bir süre baktıktan sonra, bu adamda bir şeyler vardı ama, neydi, diye düşündü. Yolu değiştirmeliyim. Gözleri kötüydü, hem de korku doluydu. Böylesi, her şeyden, en küçük gölgeden, kıpırdayan yapraktan korkan kişilerden korkulur. Bunların insanlara yapamayacakları kötülük yoktur.

Tazı Tahsin gözden irilip yitip gidince o da kendini kovuktan dışarıya atıp yönünü yalçın kayalıklı dağın yamacına çevirdi, yolu bırakıp. Biliyordu, böylesi gözleri olan adamlar ilk gördükleri adama, ilk gördükleri candarmaya onu gördüklerini söylerlerdi. Belki de şu anda canını dişine takmıştır, bu tilki mi, çakal mı olacak zıknabut, topukları kıçına değerek koşuyordu kasabaya, Yüzbaşıya. Onun için bu bölgeden hemen uzaklaşmak gerekti.

Tazı Tahsin gittikçe üstündeki korkuyu, heyecanı atıyor, içindeki sevinç büyüyordu. Günlerdir dağ taş koymamış onu aramış, sonunda bir çoban çocuktan onun buralarda dolaştığını öğrenmiş, buralardan ayrılmamış, şu yolları belleri mekan tutmuştu. Tazı Tahsin şu köylü milletinin, hele şu Yörüklerin ağız-

415

larınm ne kadar sıkı olduğunu biliyordu. O, köylüyü konuşturmasını da bilirdi ya, ona buralarda rastlamak onun için kolay olurdu. Şimdi İnce Memed silahsız pusatsız nereye gidiyordu, onun yerini bir iyice bulmak, saptamak gerekti. Geriye döndü, bıraktığı kovukta onu bulamadı. İzlerine baktı, o, dağa yukarı gitmişti. Her şeyi anlayınca, sevincinden yüreği duracaktı. İnce Memed Kırkgözün Ocağına gidiyordu. Yoksa bir eşkıya, ahmak değilse, eşkıyalığı bıraksa bile bu dağlarda silahsız pusatsız ge-zemezdi, ancak Kırkgözün Ocağına giderken bir kişi yanına en küçük bir silah alamazdı. Bir çakı bile. O ocağa çakıyla bile yaklaşan iflah olmaz, belasını bulurdu. O ocakta da bir eşkıyayı, mahkumu, kim olursa olsun, ocağın çatısı altına sığınmışsa oradan onu kimse alamazdı. Bu ocağa gelen padişahlar, beyler bile bir günlük yolda silahlarından arınıp ancak ondan sonradır ki ocağın eşiğine yüz sürebilirlerdi.

İnce Memed de bir günlük yolda silahlarından arınmış, dervişler gibi heybesi boynunda yaya yapıldak yola düşmüştü. Hemen yetişip o adama haber vermeli, o da ona para vermeli, ondan sonra da Yüzbaşıya gitmeliydiler. Yüzbaşı, candarmalar silahlı ocağa giremezler ya, ocağın yollarında pusu kurup da İnce Memedi pusuya düşüremezler mi? Tez, çabuk, daha İnce Memed Kırkgöz Ocağına yetişmeden candarmalar yollan tutmalı. Ya da o Kırkgöz Ocağından dönerken…

Tazı Tahsin geriye döndü, canını dişine takmış koşmaya başladı. Kasabaya bu gece sabaha karşı varmalı, candarmayı yola çıkarmalıydı. Ama o adamı nasıl bulacaktı? Görünce o uzun boylu adamı tanırdı. Tarif edince de onu herkes bilirdi. Büyük bir Ağaydı o. Bir de o Topal Ali vardı, izciler başı. Hiç kimseyi bulamazsa onu nasıl olsa sorar soruşturur bulurdu.

Yağmur göz açtırmıyordu. Çarığı su içindeydi. Başka bir ayakkabı olsa bu yağmura mümkünü yok dayanmazdı, kırmızı postal, çift sürme ediği… İnce Memed de postal giymişti. Bu da iyiydi. O, ayağındaki kırmızı postalla bu yağmurda iki günde varamazdı Kırkgözün Ocağına. O kırmızı postallar öyle çok su çekerlerdi ki, şişerlerdi. Belki de İnce Memedin heybesinde çarığı vardı. Eşkıya milletinin ayağı muhkem olmalı, bu atalardan kalmış bir sözdür.

416

Yokuştan aşağı uçup gidiyordu. İliklerine kadar ıslanmıştı. Eğer böyle hızla koşmamış olsaydı, titremekten dişi dişini yer, buyar da ölürdü. Gittikçe de hızlanıyordu. Bu hızla düzlüğe indi. Düzlük silme çayırlıktı, ortasından da dibi çakıl taşlı bir pınar kaynıyordu. Pınarın akarağı sel sularıyla birleşmiş, taşmış, yanı yöreyi almıştı. Az aşağıdaki orman uçsuz bucaksız taa Çu-kurovaya kadar kararıyor, üstünden, bu yağmurun altında bile, azıcık dumanlı, top top ak bulutlar yükseliyordu. Sağ yanda da, düzlüğün ortasından tek başına bir kayalık yükseliyordu. Kayalığın bu yanında da yaşlı, dalları yöreyi örtmüş bir sedir ağacı duruyordu. Kayalık, ak bir bulutun içindeydi. Tazı Tahsin olduğu yerde durmuş, ormanın yolunu ararken, ortadaki kayalıkların üstünde, bulutların içinden bir at başı görür gibi oldu. At başı yitip yitip ortaya çıkıyordu. Sedir ağacına kadar, düş mü görüyorum, hayal içinde miyim, diye yürüdü. Koskocaman bulut hızla kayalığın sivrisinde savrularak dönüyordu. Ağacın altında durdu bekledi. Yağmur gittikçe artıyor, çakan şimşekler, düşen yıldırımlar dağları çatırdatıyor, sallıyordu. Uzun, dünyayı ışığa boğan bir şimşek çaktı, bulutların içindeki at bir süre için ortaya çıktı yitti. Tazı Tahsin İnce Memedi gördüğünden de daha çok sevindi ata. Hemen kayalığa tırmanmaya başladı. Hem İnce Memedin haberini daha çabuk ulaştıracaktı kasabaya hem de atı götürecek, o cömert, zengin adama verecekti. O zengin, o cömert adam da onu altına, paraya gark edecekti. Birden anımsadı, Murtaza Ağaydı adı…

Bu dimdik, duvar gibi kayaya çıkması çok zordu. Hele yağmur da durmaz yağarken, insan yağlı direğe tırmanmış gibi oluyordu. Bu at nasıl çıkmıştı buraya? Belki de bu bir at değil bir cin peri, bir şeytandı. Korktu ama, atın yanına da gitmekten kendini alamadı, gözlerini hırs bürümüştü. Yağmur yukardan atkuyruğu gibi sağılıyordu.

Tazı Tahsin doruğa çıktığında elleri kan içinde kalmıştı. Bir şimşek çaktı, gökler gürledi, çok yakma çatırtıyla bir yıldırım düştü, altındaki kaya beşik gibi sallandı, at simsiyah bir yalbır-dadı, onun üstüne doğru bir şahlandı, Tazı Tahsin atın karnının

I altında kaldı, her nasılsa, korkusundan kendisini taşların aralığına atabilmiş, at da gelmiş üstünden süzülerek geçmiş gitmiş,

417

aşağıda, ağacın yanında dikilmiş kalmıştı. “Yakalayacağım onu,” diye söylendi Tazı Tahsin. “Onu yakalayıp karşılığında bir çiftlik alacağım. Ben olmasam kim yakalayabilirdi ki bu atı!”

Hızla kayalıklardan aşağıya inen Tazı Tahsin bir çalının dibinden yeşil otlar kopardı, eline aldı, ata seslenerek ona yaklaşmaya başladı. Ata gittikçe yaklaşıyor, yaklaştıkça da yüreği göğüs kafesini yaracakmış gibi gümbürdüyordu. Yaklaştı, yaklaştı, elini uzattı, yelesinden tutacakken, ne oldu ne olmadı, Tazı Tahsin kudurmuş, gözleri pörtleyip dışarıya uğramış, dişleri ışıl ışıl bir kılıç gibi parlayarak atın onun üstüne ancak saldırdığını görebildi, ardından da kendisinin bir top gibi yerden yere vurulduğunu, savrulduğunu gördü.

At onu yere çaldıktan sonra çavmış, uzağa, pınarın yanma kadar kendini yenemeyerek gitmiş, ancak orada durabilmiş, birkaç kez de kendi yöresinde fır dönmüş, ardından da Tazı Tahsinin üstüne doğru sünerek, horlayarak, köpüklü ağzı, dışarıya fırlamış dişleri, gerilmiş boynu, pörtlemiş gözleriyle saldırıya geçmişti.

Tahsin az daha yerinden kalkamayacak olsaydı, atın dişleri arasında parçalanacak, ayakları arasında can verecekti. At daha ona yüz metre kalmadan Tazı Tahsin canını ağacın gövdesinin arkasına zor attı. Bu sefer yağız uzaklara çavıp gitmeden hemen horlayarak, gözlerinden ateşler saçarak Tazı Tahsine döndü, dişleriyle uzandı, ağacın gövdesinin arkasına sinmiş Tahsinin kolunu kaptığı gibi, ceketinin yenini aldı götürdü. Bereket versin ki Tahsin kolunu daha at başını uzatmadan çekmiş de onun dişleri yalnız cekete ulaşabilmişti.

Artık atla Tazı Tahsin arasında bir ölüm kalım savaşı başlamıştı. At, dişleri, çiftesi, bütün gövdesiyle Tazı Tahsine saldırıyor, öteki de ağacın gövdesini dönerek kıl payı canını kurtarabiliyordu ya, sonunda at o kadar çok saldırdı ki, Tazı Tahsin yoruldu, gözleri kararmaya, başı dönmeye başladı. Az sonra yere düşecek, hiçbir kurtuluş umudu kalmayacaktı. Atsa gittikçe hızlanıyor, saldırısını artırıyor, Tazı Tahsini yakalayamayınca da hırsından ağacın gövdesini dişliyordu. Tahsinin artık bir tek kurtuluş umudu kalmıştı, o da ağaca tırmanıp canını kurtar-

418

mak… At çavıp gidince acele ağaca tırmandı yatık ilk dala kadar çıktı. At onu orada ağacın dalında görünce çılgına döndü, şaha kalktı, eğer at şaha kalkıncaya kadar Tazı Tahsin ağacın öbür yanma dönmeseydi, azgın canavar onu kapacaktı. Tahsin daha yukarıya, daha yukarıya, ağacın doruğuna kadar tırmandı. Bütün bedeni cezbeye kapılmış gibi titriyordu. Yağmur ağacın gövdesinden, dallarından, yapraklarından seller gibi boşanıp aşağıya iniyordu. O, doruğa çıktıktan sonra at gene durmadı, ardı ardına, bir yerlerden imdat beklercesine, sert, keskin, uzunlu kısalı kişneyerek şaha kalktı, birinci dala kadar uzandı geri düştü. Bu hareketini bir süre yineledikten sonra durdu, bir süre de kızgın, kanlı gözlerle ağacın altından Tazı Tahsine öfkeli baktı. Sonra da ağacın gövdesine yanını vererek, kulaklarını, kuyruğunu düşürmüş, sol art ayağını karnına çekmiş orada kaldı.

İşte şimdi yandım, diye düşündü Tahsin. İşte şimdi bittim… Ya bu at bir hafta buradan ayrılmazsa, ben de burada ağacın başında açlıktan, uykusuzluktan ölür de giderim… Ölmezsem de üç günden fazla dayanamam, atın ağzına düşüveririm. Bu at da kıyamete kadar burada, ağacın altında durur bekler. Ne demiş de başına şu işi açmıştı… Ne demişti de bu deli, bu afsunlu atı yakalamaya kalkmıştı da tatlı canından olmuştu… Artık onun için kurtuluş umudu yoktu ve canavar ağzını açmış onu bekliyordu. Belki silahlı öteki eşkıyalar, çobanlar, köylüler gelirlerdi de onu kurtarırlardı. Gece yarısına kadar böyle düşündü. Yağmur daha dinmemişti. Tazı Tahsinin dişleri üşümekten biribirine vuruyor, bütün bedeni zangır zangır ediyordu. Eğer bu gece burada kalacak olursa, atın onu parçalamasına hiç gerek yoktu, donar ölürdü bu ağacın başında. Yarın sabah da kartallar üleşini parçalarlardı.

At bilmişti onun İnce Memedi haber vereceğini de öldürmeye kalkmıştı. Yoksa bu at, insanı görünce, insanları kendisine yaklaştırmadan alıp yatırıyor, yitip gidiyordu. Kendisine böyle ölürürcesine saldırmasının bir sebebi olmalıydı. Ve hem de vardı. Demek ki bu at, ermişler gibi her şeyi biliyor, anlıyordu. Acaba ona yalvarsa, İnce Memedi kimseye söylemeyeceğine söz verse onu bırakır mıydı, bırakmazdı bu kara domuz.

419

Onu burada, bu ağacın başında dondurup öldürecekti.

Korkarak doruktan aşağı alt dallara indi, titremekten uçuyordu. Daha uzun bir süre burada duramayacak, olmuş armut gibi atın ağzına düşecekti. Alt dalda sırtını kaim gövdeye dayadı. Buraya daha az yağmur geliyordu. Yağmur dursa çok daha kötü olacaktı. Ayaz çıkacak, ayaz da onu bu ağacın üstünde daha çabuk öldürecekti.

Allahım, diye titremekten uçan ellerini göğe açtı ama, fazla tutamadı, koca Allahım şu atı al da başka bir yere götür de ben de buradan ineyim. Nolursun Allahım, vallahi billahi de ben bu gece burada kalırsam buyar ölürüm. Koca Allahım, eğer sen de bu atı şu altımdan alır da götürürsen, ben de sana kocaman, bir tellice horoz kurban ederim. Eğer sen de bu atı şuradan alır da uzaklara götürürsen, ben de bir toklu çalıp sana kurban keserim. Sonra hırsızlık malın kurban olamayacağını akıl etti. Allahım, satın alır da keserim, dedi. Baktı ki at yerinden kıpırdamıyor bile, sol art bacağını karnına çekmiş, olduğu yerde durup duruyor. Bir ay da oruç tutarım, üç ay da sana namaz kılarım, diye yalvardı Tazı Tahsin. Köydeki ebeye de etli kömbe yaparım, hem de sığırcık etinden. Ebe var ya, o, etli kömbe için can verir de ölür bile. İstersen keklik etinden yaparım kömbeyi, soğanlı, yağlı, biberli. Şakırdamaktan bir hal olan ağzı sulandı. Karnı da dehşet acıkmıştı. Yavaş yavaş donuyor, kanı çekiliyor, titremiyordu bile. O ebe var ya, dünyada ondan daha ermiş bir karı yoktur. Bu dünyada güzel, türkü söyler gibi dua etmekte de onun üstüne yoktur. Ben ona keklikli kömbeyi pişirip verince de, güzel kokulu, o da yiyince de, ardından da sana bir gün bir gece, istersen de üç gün üç gece dua eder, kurtar beni şu attan.

Başını çevirdi, aşağıya baktı, at olduğu yerde, tüyleri domur domur olmuş, o da üşümüş duruyordu.

Bir süre yalvarmasının etkisinin sonucunu yukardan, ata bakarak bekledi. At oralı bile değildi. Yağmur da gittikçe azıtıyordu.

Bu sefer, Tazı Tahsin baktı ki Allahtan umut yok, ata dönüp yalvarmaya başladı.

At, at güzelce at, o senin sahibin var ya, İnce Memed, ben

420

onunla konuştum, biliyor musun, o İnce Memed ki bir güne bir gün eşkıya olsa silahsız pusatsız gezmezdi, onu silahsız pusat-sız gördüm, demek ki Kırkgözün Ocağına gidiyordu. Kırkgö-zün Ocağına hiç kimse silahlı giremez. Taa kadim zamanlardan kalmış bir görenektir bu. Padişahlar, sadrazamlar, beyler, paşalar bile Kırkgöz Ocağına bir günlük yolda silahlarından arınıp, kılıçlardan, hançerlerden üryan olaraktan, öyle varıp eşiğini öperlerdi. Yılanlar, ejderhalar dişlerini söküp, akrepler, ağılı arılar iğnelerini atıp ol huzura öyle çıkabilirlerdi. Senin görkemli sahibin İnce Memed de silahlarından arınmış gidiyordu, nereye gidiyordu böyle, üryan, nereye gidecek, Kırkgözün Ocağına gidiyordu. Onun o yiğit, onun Hazreti Ali, onun o gül cemalini gördüm. Bırak beni gideyim. Bu ağacın üstünde vallahi billahi donuyorum. Ölürüm de kanlım olursun. Bir atın da kanlı olması hiç iyi değil. Sen hiç kan işlemiş at gördün mü, duydun mu? Bir at kan işlerse, o at bir daha da kıyamete kadar iflah olmaz. Kırklara da kavuşup ermiş mertebesine yetişemez. Sen de orada sabaha kadar kalırsan da ben de burada buyar ölürüm. Sen de benim kanlım olursun. Git oradan ne olursun, İnce Meme-din başı için benim yakamı bırak da burada ölmeyeyim. İnce Memedi de candarmaya, o Ağaya haber vermeyeceğim. İstersen adı güzel, kendi güzel Muhammedin adına, görkemli, yüce Allanın adı üstüne yemin ederim, git de oradan, aşağıya ineyim de canımı kurtarayım.

Yağmur kabarmış, yağdıkça yağıyor, dört bir yandan kulağına sel çağıltıları, yuvarlanan iri taşların sesleri geliyordu. Şimşek ışıkları uzun süre ortalığı aydınlatıyor, ağacın altındaki at kulaklarını düşürmüş, boynunu yere doğru sarkıtmış, yelesi, perçemi dökülmüş, aşağıda uyuyordu kıpırdamadan.

Bak güzel, soylu at, güzeller güzelisin. Sen de beni buradan azat edersen, ben de İnce Memedin yerini… Bağırmaya başladı. Üşümekten sesi istediği gibi çıkmıyordu. Kimseciklere, kimseciklere, kimseciklere söylemem, söylemem, ne üstüne dersen yemin ederim. Haydi çekil oradan.

Baktı ki elleri ayakları uyuşmuş, donuyor, ağacın doruğuna çıkıp inmeye başladı. Az sonra da ısındı, dişlerinin şakırdaması da biraz azaldı. Ulan gitmezsen gitme, köpek, diye bağır-

421

di. Sen at değil, deli bir uyuz köpeksin. Köpeksin, köpeksin… Durmadan da ağacın doruğuna çıkıyor iniyordu.

Ortalık azıcık ışıdığında da artık tükenmiş, kıpırdayacak hali kalmamış, bacakları, kolları da sanki yerinde yoktu, kopmuştu. Aşağıya hüzünle baktı, az sonra gücü sonuna gelecek, atın ayağının altına buradan sağılıverecek, at da onu ayakları, dişleriyle paramparça edecekti.

“İmdaaat, imdaat! Can kurtaran yok mu?” diye var gücüyle bağırdı. Kulak verdi dört köşeyi dinledi, akan sellerin çağıltısından, yuvarlanan taşların seslerinden başka hiçbir ses duyulmuyordu. Arada da uzak dağlara düşen yıldırımlar, gürleyen, çatır çatır eden gökler dünyayı beşik gibi sallıyordu. Ortada bir tek canlı yoktu, ne kuş, ne böcek, ne sırtlan, ne domuz, ne çakal, ne de ayı… İşte şu atla, şu aşağıda bekleyen gözü dönmüş canavarla dünyanın ortasında yapayalnız, bir başına kalmıştı.

Bak güzel at, diye gene yalvarmaya başladı, beni bırak da, bağışla da gideyim, ne olursun. Biliyorum, ben kötü bir adamım, İnce Memedi Yüzbaşıya haber vermeye gidiyordum, sen karşıma çıkmasaydın, koca Allah seni karşıma çıkardı da bana bu kötülüğü yaptırmadı… İşte ben de vazgeçtim. Beni bırakacaksın, değil mi?

“Bırakmayacak mısın?”

“Neden bırakmayacaksın, İnce Memedi gidip de haber mi verdim?”

“Biliyorsun ki vermedim. Sen çıktın karşıma. Verecektim. Ne mi alacaktım?”

“Ölümünü haber verdim de… Ben de dedim ki, ölüsü bu kadar para eden adamın dirisi ne kadar eder ki? Düştüm yollara, günlerce, günlerce aradım onu.”

“Kimse onun yerini bana haber vermiyordu. İnsanoğlu, kurt kuş, yol sapak, ayılar çakallar, tüm dünya dilsiz kesilmişler onun yerini bana söylemiyorlardı. Sonra koca Allah onu benim karşıma çıkardı. Kırkgözün Ocağının yolunda…”

422

“Yok, yok, yooook! Allah çıkardı onu benim yoluma. Ben o yolu tutmuş günlerdir bekliyordum. Başka yoldan Kırkgözün Ocağına gidemezdi ki… Mecburi oraya gidecekti.”

lısın.”

“Çok akıllıyım ya… Ama sen yakaladın beni. Sen daha akıl-

“Akıllısın, çok akıllısın…. Bak bir garip dul anam var benim. Benden başka onun dirliği düzenliği yok. Beni öldürür-sen, canım çekiliyor zaten, anam kahrından ve hem de acından ölür. Bana acımaz mısın?”

“Biliyorum, vicdansız bir atsın, ama sen soylu bir atsın, soylu atlar da ölümsüzdürler, sonra kıyamet kopunca da cennete giderler. Onlara orada Peygamber, huriler, melekler binerler. Ama bugün burada bir kan işler de, Allanın yaptığı güzel yapıyı yıkarsan Allah da seni, senin gibi bir kanlıyı cennetine sokar mı? Sen cennetini, bir beni öldüreceksin diye cehenneme çevirme. Cehennem yerinde hiç ateş yoktur, isteyen ateşini buradan götürsün. Sen kendi ateşini buradan götürme.”

“Neee, bütün atlar cehennemlik mi, hele yağız atlar? Yok! Kim söyledi bunları sana, İnce Memed mi?”

“Kırkgözün Anacık Sultanı mı? O öyle bir şey söylemez, bütün soylu atlar cennetliktir, ben de bunu ondan duydum.”

Tanyerleri usul usul aydınlanıyor, aşağıdaki ormanın üstünden yağmura yukarı apak dumanlar ağır ağır yükseliyordu. Yağmur azıcık bir süre yavaşlıyor, ardından da gökler gürleye-rek çatırdıyor, arkası arkasına şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, gökten yere ırmaklar boşaltılıyordu.

“Bak, cennetini cehennem etme.”

“Bak, ben de buradan kurtulursam, senin başına yemin için ant veriyorum, sana harmanlardan çalıp bir kuyu arpa doldururum mağaralara, sen de kışın aç kalmazsın.”

423

“İnce Memedin de yerini…’

“Yok, yok, iki gözüm yerinden çıksın ki… Kimseye haber vermem! Kurana da el basarım.”

Sert bir yel esti, ağacın dalları biribirine girdi, ağaçtan bir kuş sürüsü gibi kopan yapraklar havalandı, aşağıya, ormana uçtu. Yağmur kırbaç gibi sağdan soldan veriştirdi, at orada durmuş olana bitene aldırmıyor, yere sarkıtmış boynunu bir kere olsun havaya kaldırarak yöresine bir kezcik olsun bakmıyordu.

“Amma da, amma da inatçısın.”

Artık sesi çıkmıyor, ancak ağzını açıp kapatabiliyordu, o da bin güçlükle. Yağmur, dağlardan gelen soğuk yel öylesine artmıştı ki ağacın üstünde kendisini zor tutuyordu.

Çok yakınlara bir yıldırım düştü, yıldırımın şavkı öylesine sert, ustura gibi keskindi ki gözlerini kapamasa o anda kör olacaktı. Birincisinden daha sert bir yıldırım onlara biraz daha yaklaştı. Üçüncü yıldırım atın üstünde durduğu o uzun sivri kayalıkta patladı. Artık arka arkaya şimşekler çakıyor, sağda solda, yakınlarda yıldırımlar patlıyor, şimşekler birer ağ gibi biribirlerine dolaşmış dağlardan aşağıya akan sellerle birlikte sünüp geliyor, ormana aşağıya dökülüp gidiyordu. Dağdan, ortalığı sarsarak inen son yıldırım geldi ağacı dört kere dolandı, bir ışıktan halka yaptı, at bir sıçradı halkanın dışına çıkmak istedi, çıkamadı. Yıldırım ağacı bırakıp atın yöresinde dolanmaya başladı. At yıldırım halkasının ortasında kalmış koşuyor, halka da savrularak onun yöresinde dönüyordu. Atla yıldırım Kızılkartallı koyağına yukarı böylece biribirinin yöresinde dönerek, savrularak, biribirlerine dolanarak, görülmemiş bir yoğun ışık, at oyununda gözden ıradılar gittiler. Bu sırada da ağacın üstündeki Tazı Tahsin gövdeden akan sularla birlikte yere akıverdi. Bir süre gövdenin dibinden kalkamadı, gözleri yörede yıldırıma karışmış gitmiş atı korkuyla arıyordu. At bir kez daha döner gelirse, artık kurtuluşu yoktu. Ne bir daha ağaca tırmanacak hali kalmıştı, ne de kaçıp koşacak… Sürünerek yokuş aşağı inmeye, hareket ettikçe de ısınmaya başladı. Ormanın üstünde bir yerlerde şimşekler çakıyor, bir büyük top ışık ormanı,

424

dağları aydınlatıyor, Tazı Tahsin bu ışıkta her şeyi en ince ayrıntısına kadar, kayalıklardaki en küçük, iğne ucu kadar çakan ipiltileri, çalılarda yağmurun bozduğu küçük damlaların sarkıttığı örümcek ağlarını, en küçük yaprağın damarlarına kadar her şeyi görüyordu.

Başını kaldırınca ormanın ucundaki çadırları gördü. Bunların Yörük çadırları olmadığını hemen anladı. Dışarda ne hayvan, ne insan, bir çadırın önünde bir çatalın üstüne tünemiş iri alıcı kuştan başka hiçbir canlı gözükmüyordu. Bağırmak istedi, sesi çıkmıyordu. Korkuyla yöresine bakmıyor, geliyor mu diye de atı aranıyordu. Çadırlar yakındı ama, çenesi kenetlenmiş, bütün bedenini seğirir gibi inceden ince gelen bir titreme almıştı. Elleriyle ayaklarıyla yere dokundukça da çamura giriyordu. Az bir sürede de çamurdan adam olup çıkmıştı. Yağmur gittikçe de artıyordu. Önü alıcı kuşlu çadırdan dışarıya kırmızı önlüklü bir kız çıktı, hemencecik de dışarda hiç durmadan içeriye geri girdi. Kızı görünce Tazı Tahsin içine doğan sevinçle çabaladı. Sürünmeye başladı. Kuşun tam yanında gözleri kararırken, ala şahinin şimşek gibi çakan gözlerini, açılmış esneyen ağzındaki kıpkırmızı dilini, kıvrık keskin gagasını gördü, kendinden de geçti.

Az önceki kız bir daha, hışım gibi inen yağmurun altına, dışarıya çıktı, onu gören kuş kanatlarını açtı, çırpındı, yöresine ağır damlalar fışkırttı, kız da dışarda hiç durmadan gerisin geri çadıra girdi.

“Dede,” dedi, “kapıda bir ölü var, uzanmış yatıyor.”

Dede kepeneğini sırtına alıp dışarıya çıktı. Çok uzun boylu, çok ak sakallı, çok uzun parmaklı bir adamdı. Tazı Tahsinin yanma kadar geldi, sağ elini onun göğsüne koydu:

“Bu adam bizim Tazı Tahsin,” dedi gülümseyerek, “ölmemiş. Hiçbir şeyi de yok. Azıcık donmuş, çok da korkmuş.”

“Neden korkmuş dede?”

“Bilmem, korkmuş.”

Dede, torun Tazı Tahsini içeriye taşıdılar.

“Babanın donunu, gömleğini, çorabını, giyitlerini getir. Bir de havlu getir. Sen de ateşi bir iyice gürlet. Bunun çenesi kenetlenmiş. Ölmemiş ya Tazı Tahsin, durumu o kadar da iyi değil. Bir de çay kaynat.”

425

Tazı Tahsini yandaki boş bölmeye çekti. Bu sırada Tahsin gözlerini bir kere açtı kapadı:

“Amanın geliyor, geliyor, geliyor yetişin,” diye de dişlerinin arasından mırıldandı duyulur duyulmaz. Yaşlı adam onun ne dediğini anlayamadı.

Kız dedesinin istediklerini getirdi yanma koydu. Keçenin üstüne uzanmış yatmış Tahsinin üstünden başından boşanan sular keçenin üstünde göllenmişti. Yaşlı adam becerikli ellerle Tahsini çarçabuk soydu, havluyla onu yavaş yavaş kuruladı, giydirdi, kilimlerle sarmalayıp ocağın başına taşıdı. Bu sırada Tahsin iki kere daha gözlerini açtı kapadı.

“Her şey kolay da şu Tahsinin kenetlenmiş dişlerini açmak zor. Bu kadar üşümüş insanların kenetlenmiş dişleri kolay kolay açılamaz.”

Kız ateşi gürlettikçe gürletiyor, çadırın içi ısınıyor fırın gibi oluyordu. Kız ikide birde de dışarıya çıkıp içeriye girmeseydi çadır daha çok ısınacaktı.

“Dede, kuş da dışarda Tazı Tahsin gibi donacak. Tüyleri kabarmış, tüyleri domur domur olmuş. Onu içeriye alayım mı?”

“Bir şey olmaz kuşa,” diye sert, kesin konuştu dede.

“Ama dede…”

“Bir şey olmaz,” diye kalın, püskül püskül ak kaşlarını çattı dede. “Kuşların tüylerinden onlara su geçmez. Kuşlar üşümezler.”

“Üşümezler de dışardaki kuş niye öyle kabarmış da büzülmüş?”

“Huylarıdır, kuşlar öyle çoğu kez kabarırlar soğuk, yağmurlu, karlı havalarda…”

“Ama dede…”

“Eeee, al getir içeriye istersen kuşu,” diye kızdı dede.

Kız dışarıya çıktı, kuşu çatalıyla birlikte aldı getirdi, çatalı ocağın yanma çakıp kuşu üstüne kondurdu.

“İşte şimdi, az sonra büzülmekten kurtulur, gözleri cin gözleri gibi oynar,” dedi kız.

Kuşun gözlerine perde örtülmüş, tüyleri domur domur olmuş, sağ ayağını karnına çekmiş, uykusunda ürperiyordu arada sırada da.

426

Bir süre ısındıktan sonra, önce kuş, sonra da Tazı Tahsin gözlerini açtılar, bir tuhaf, bir şeyleri anımsamaya çalışarak önce kıza, ardından da dedeye baktı. Konuşmak istedi, çenesi açılmadı.

Ocakta çay fokurdayarak kaynıyordu.

“Ağzını açıp da bir çay içersen, karnına sıcak bir şey girince hiçbir şeyin kalmaz.” Dede sesini yükseltip onun kulağına eğildi, kulağı az duyanlarla konuşur gibi bağırdı: “Sen çok korkmuşsun, sen çok,” dedi. “Sen çok korkmuşsun sen, çok, sen çok…”

Öteki, gözlerini açıp, ona bir süre anlamsız, boş gözlerle baktıktan sonra yeniden kapadı.

“Seni kim kovaladı da böyle korkuttu, yavrum Tazı?”

Tazı Tahsin gözlerini bir daha açtı, bu sefer gözlerinden bir ışık belirtisi geçti.

Isınmış kuş da kanatlarını geniş geniş açıyor, geriniyor, ardından da çırpmıyordu hızlı, sert. Gözleri de keskin, yuvalarında dönüyordu.

Tazı Tahsin usuldan titremeye başladı. Dede sevindi:

“Kendine geliyor Tazı,” dedi.

Çaydanlıktan ince belli bardağa tavşan kanı bir çay koydu, çay tüttü. Tazı Tahsin gözlerini dumanlanan çay bardağına dikmiş ayıramıyordu.

Dede, elindeki bardağı karıştırdığı kaşıkla birazıcık çay aldı, başını dizinin üstüne aldığı Tahsinin ağzına kaşığı boşaltmaya çalıştıysa da Tahsin ağzını açmadığından çay dudaklarının kıyısından boynuna aşağı aktı gitti. Yaşlı adam bunu birkaç kere yineledi. Sonunda Tahsinin ağzı azıcık açılıp hasta dudaklarını diliyle yaladı. Bunun üstüne de dede çay bardağını doldurup onun ağzına dikti. Tahsin zorla da olsa çayı yutuyor, yuttukça da kendine geliyordu. Böyle böyle Tahsin kısa bir sürede tam on bir bardak çay içti, kendine gelince de irkildi.

“Geliyor,” diye inledi. “Yetişin geliyor, geliyor. Geliyor, yetişin ümmeti Muhammed…”

“Kim geliyor Tahsin?”

Tahsin ayağa kalktı, sendeleyerek geri oturdu.

“O geliyor o. At.” Yüzü gerilmiş, seğiriyor, gözleri korku

427

içinde açılmış, dört bir yanına bakmıyordu, yandaki kuşun kuşkulu gözlerinin tıpkısı.

“Vahap Dayı, sen misin?”

“Benim Tahsin.”

“Ben kurtulacak mıyım Vahap Dayı? Beni öldürdü o.”

“Kim?”

“O yağız at.”

“Ne yağız atı Tahsin? Şimdi sen sus, sana balla yağ gerek.”

Dede kalktı, bir kulplu tavaya bir hızmandan bal, bir hız-mandan da tereyağı döktü, ocakta kaynatmaya başladı. Yağ, balla birlikte eridi, ortalığı keskin, güzel yanmış bir koku aldı. Sanki bütün çiçeklerin kokuları yakılarak bir araya getirilmişti. Öyle kokuyordu.

Vahap Dayı dolu tahta kaşığı Tahsinin ağzına dayadı:

“Aç ağzını, iç şunu.”

Tahsin bir kurbağa ağzı gibi kocaman açtı ağzını.

“Bunu içersen şimdi kendine gelirsin.”

Tazı Tahsin tavadaki bal yağ karışımını sonuna kadar içti bitirdi, yüzüne kan geldi, yanakları pespembe oldu.

“Gördüm,” dedi, “İnce Memedi gördüm. Gidiyordu, silahsız pusatsız. Bir insan silahsız pusatsız nereye gider, ancak Kırkgözün Ocağına gider, ben de onu gördüm, kasabaya haberi iletmek için koşuyordum ki…”

İnce Memedi, atı, eski, hastalıktan yeni kurtulmuş anlatmaya hasret kalmış bir destancı gibi bıkmadan usanmadan, anlatmaya doymadan anlatıyordu.

“Nasıl, nasıl bir adam dedin İnce Memed, nasıl kıbalda bir adam?”

“Nasıl olacak, boyu benim kadar, avurdu da avurduna geçmiş, boynu ince armut sapı gibi, gözleri de çukura kaçmış, koskocaman elleri benim ellerimin iki misli, bıyıkları sarkık… İşte öyle, bir çocuk kadar İnce Memed.”

Bunları duyunca önce kız, onun ardından da Vahap Dayı koyverdi makaraları. Tazı Tahsin aptallamış, onların yüzüne alık alık bakakalmıştı. Vahap Dayı hem gülüyor, hem de dizlerine vuruyor, “Vay anasını Tazı Tahsin, vay, vay anasını,” diyordu. “Demek İnce Memed parmak kadar bir çocuk, demek atı

428

II

da yıldırıma sarılıp, dolanıp başını da aldı gitti, vay be Tahsin oğlum, vay benim yavrum, senin başına neler gelmiş de…”

“Ne gelmiş Vahap Dayı?”

“Olan olmuş sana yavrum, öyle İnce Memed mi olurmuş hiç, Tahsin oğlum? Amanın bunu kimseye söyleme, seni taşka-laya alırlar da bir daha milletin dilinden kurtulamazsın. Aman ha aman! Atı da burada söyledin, başka bir yerde söyleme, amanın ha, sen sen ol da… Senin dediğin gibi bir İnce Memed olamaz.”

“Olur Vahap Dayı olur, ben onu şu gözlerimle daha dün gördüm.”

“O senin gördüğün İnce Memed değilmiş Tahsin oğlum. İnce Memed on bir yaşındayken bile o kadarcıktı, şimdi o, ben onu geçenlerde gördüm Değirmenolukta, atının üstünde dimdik, uzun, yakışıklı, bir sıvgaca dal gibi duruyordu. Öyle iriydi ki, altındaki o seni yiyecek olan atın belini çökertiyor, iki kat ediyordu. Amanın Tahsin oğlum, bu sözleri, atın da seni yiyeceği, seni yağmurda üç gün üç gece ağacın altında beklediği tevatürünü kimsecikler duymasın, olur mu, senin için hiç iyi olmaz. Sen kapı gibi İnce Memedi bir sabicik çocuk yaptın da çıktın, Tahsin oğlum, bunları başkalarına anlatıp da elalemi üstüne güldürme.” “Ama Vahap Dayı, vallahi de, billahi de…” Kız daha gülmesini kesmemiş, Tazı Tahsin direttikçe o gülmesini artırarak sürdürüyordu. Sonunda çaresiz kalan Tahsin:

“Varın siz inanmayın,” dedi küskün. “Ne gelir ki elimden.” “Hiçbir şey gelmez,” dedi Vahap Dayı. “Şimdi beni iyi dinle Tazı oğlum. İyi adamsın, hoş çocuksun, baban da senin gibiydi ya, o da çok korkaktı. Sen de çok korkmuşsun.”

“Çok korktum. O at beni yiyordu. Beni yemek için kocaman ağzını açıp ağaca tırmanıyordu. Bir düşseydim ağaçtan, benim bir parçamı bırakmazdı. Silah var mı evde?” “Var, ne yapacaksın?”

“Şimdi gelir o… Gelince de üçümüzü de yer o. Paramparça eder üçümüzü de… Nereye gitsem o benim kokumu alır. Bir tabanca alacağım kasabaya gittiğimde. O benim kokumu alarak beni bulduğunda da çekeceğim tabancayı…”

429

“O ata kurşun geçmez,” diye güldü Vahap Dayı. “Sen de onu vuramayınca, vay gele senin başına… İşte o zaman yağız at seni didik didik edecek…”

“Doğru, ona kurşun geçmez,” diye boynunu büktü Tazı Tahsin. “Peki ben ne yapayım, nerelere gideyim bu atın elinden de canımı kurtarayım, bana bir akıl ver Vahap Dayı.”

“Bak Tahsin, sen bundan sonra ağaç olmayan yerde dolaşma. Senin başka çaren yok.”

“Yok,” dedi Tazı Tahsin. “Kızgın eşekarılarımn yuvalarına çomak sokmayacaksın. Sokunca işte böyle olur, eşekarılarımn da elinden kurtulamazsın.”

“Kurtulamazsın,” dedi daha için için gülmekte olan kız.

“Hiç kurtulamazsın,” dedi Vahap Dayı.

“Ya şimdi gelirse, ben ormana kaçayım mı?”

“Gelmez,” dedi Vahap Dayı.

“Gelirse?”

“Gelirse bu kuş ne güne duruyor, ben bu şahini yalnız av avlamak için mi aldım sanıyorsun? Bu kuşu o atın üstüne salıverdim mi, tamam.”

Kız karnını tuta tuta, uğunarak gülüyordu.

“Kuş gider, onun başına, kulaklarının arasına konar, bir gagada bir gözünü, öbür gagada da öteki gözünü oyar şuraya atı-verir. İki gözü kör at seni arasın da bulabilsin.”

Tazı Tahsin gülümsedi, yatıştı, arkasına yaslanıp gözlerini kapattı, biraz sonra da olduğu yerde uyudu kaldı. Çocuklar gibi rahat, dudaklarını sündürerek soluk alıp veriyordu.

Uyuduğu da iyi olmuştu, az sonra Vahap Dayının çadırına üç gündür beklediği kaçakçılar geldiler. Heybeleri ipekliyle, saatla, altınla doluydu. Malları Suriyeden alıp Malatyaya götürüyorlardı. Üç kaçakçının üçünün de atı doruydu. Eyerleri, dizginleri kılaptan işleme, heybeleri halı, silahları Alman filintasıydı. Lacivert ceket, külot pantolon giymişler, ayaklarına parlak çizmeler çekmişlerdi. Mintanları ipeklidendi. Kasketleri pahalı İngiliz kumaşındandı. Ceketlerinin altına gene kılaptan işlemeli fişekliklerini üst üste çaprazlama bağlamışlardı.

Vahap Dayı kaçakçıları sevinerek karşıladı.

430

I

“Üç gündür, geceli gündüzlü gözlerim yollarda sizi bekliyordum. Başınıza bir iş geldi sanıyordum.”

Kaçakçılar hiç ıslanmamışlardı. Geniş, sugeçirmez ince Çerkeş yamçıları onları dizlerine, atları da sağrılarına kadar örtmüş korumuştu. Heybelerini, öteberilerini çabucak çadıra taşıdılar.

“Üzülme senin oğlan Halepte kaldı, durumu iyi Vahap Dayı,” dediler.

Vahap Dayı oğlunu sormak istiyor, korkusundan, başına bir iş gelmiştir diye soramıyordu.

“Ne yapacakmış Halepte?”

“Bizi bekleyecek, gelecekte birlikte döneceğiz. Duyduk ki İnce Memed yeniden dağa çıkmış, ortalığı kasıp kavuruyor-muş.”

“Hele oturun, hele azıcık ısının hele. Bir de çay için…”

“Öteki çeteler nerdeler?”

“Hele oturun hele!”

Vahap Dayı onların sırmalı, yağmuru yiyince kaskatı kesilmiş yamçılarını, yün başlıklarını öteki odaya götürdü geldi, ateşin dört yanına döşekler serdi:

“Buyurun,” dedi, “oturun.”

İnce belli bardaklara kız çay dolduruyordu. Kaçakçıların üçü de pos bıyıklıydılar. Baştaki en uzun boylu olanı cebinden küçük bir altın maşallah çıkarıp kıza uzattı:

“Al,” dedi, “bu senin hediyen.”

Vahap Dayının gözleri parladı.

Ötekiler sıcak çayı ağır, usturuplu içiyorlardı. Kız dolduruyor, onlar birer parça şekeri dişleriyle kırıyor gırtlama yapıyorlardı.

“Şu yatan babayiğidi de sorarsan, bunun adına Tahsin derler, Tazı Tahsin. Bu Tazı Tahsin bu dağlarda üç günlük yolu bir günde gitmekle, üç koca dağı da iki günde aşmakla namlıdır. Soylu Arap atlar bile onunla yanşamazlar… Amma velakin başına bir iş gelmiş ki Tazı Tahsinin Allah düşman başına vermeye.”

Baştan sona kadar onun başından geçenleri, İnce Memedin Bakırgediğinde nasıl vurulduğunu, köylü kadınların İnce Me-

431

mede nasıl ağıt yaktıklarını, İnce Memedin vurulma haberini Tazı Tahsinin nasıl bir gün bir gecede kasabaya ulaştırdığını, kasabalıların bayram ettiklerini, Tazı Tahsini de nasıl paraya pula boğduklarını, sonra öldürülen eşkıyanın İnce Memed değil de başkası olduğunu, bundan sonra da Tazı Tahsinin İnce Memedi aramaya çıktığını, onu gördüğünü, arkasından da İnce Memedin yağızını yakalamaya çalıştığını, atm da onun başına ne işler açtığını bir bir anlattı.

“Bu at işi doğru mu?” diye sordu kaçakçı başı.

“Niçin yalan olsun, o at öyle bir attır. Onu İnce Memedden başkası yakalayamaz, onun yanına kimse yaklaşamaz. Çok denendi, o ata kurşun da geçmiyor.”

“Peki şu yıldırım işi, atın bir yıldırım halkasının ortasında koşması, yıldırım ışığına sarınıp gitmesi, bu da mı doğru?”

“Neden doğru olmasın?” dedi Vahap Dayı. “Alinin Düldülü, Köroğlunun Kıratı böyle değil midir?”

“Bu atı yakalamanın hiç mümkünü çaresi yok mu?”

“Yok,” dedi Vahap Dayı. “Görmüyor musunuz, bu haymı ağacın tepesinde buydurup öldürüyormuş. Yıldırıma şükretsin.”

“Koca Dursun çetesi buralarda mı?”

“Akçadağdaydı önceki gün.”

“Öyleyse daha bir haftada buraya gelemez o. Bizi pusuya düşüremez ya?”

“Geleceğinizi kimse bilmiyor.”

“Candarmalar?”

“Onların gözü İnce Memedden başkasını görmüyor, dağları eşkıya almış, onlar için varsa da İnce Memed, yoksa da İnce Memed. O da ortalarda yok. Saklanmış bir kaya kovuğuna çıkmıyor ortaya.”

“Bir tuhaf eşkıya.”

“Hem de ne tuhaf! Ben böyle bir eşkıyayı şimdiye kadar ne gördüm, ne de duydum. Bir süre ortadan çekiliyor, yitiyor, adı sanı, imi timi bellisiz oluyor, bir bakmışsın ki bir gün ortaya çı-kıvermiş, dünyayı biribirine katıp karıştırıvermiş. Yakında dağların üstüne büyük asker güçleri yürüyecek. İşte o zaman bir süre siz buralara uğramayacaksınız. Dün Çiçeklioğlu bütün çe-

432

tesiyle buradaydı, ona tez günde başını alıp bu dağlardan başka yere gitmesini öğütledim.” “Bu at işini aklım almadı.”

“Yüzbaşı bu atı köylülerden istedi, buyurdu, köylüler onu yakalamak için dağ bayır ardına düştüler, yakalayamadılar.” “Şimdi yollar açık mı?”

“Yollar açık, Kürt Kerem çetesi de sizi Kırkgözün dört yol ağzında bekliyor. Siz bu dağlardan aşana kadar sizinle beraber olacak.”

“Haydi bir yemek yiyelim.”

Tazı Tahsinin yatağını öteye, çadırın eğmesinin dibine çekmişler, o uyuyordu. Alıcı kuş da çatalının üstüne tünemiş, gözlerine perdeyi indirmiş, bir kanadını da taa ayağının yanına düşürmüş kestiriyor, arada sırada da perdenin arkasında kalmış gözleri oynuyordu.

Yemeklerini yediler, yolcu yolunda gerek deyip atlarına atladılar, yamçılarını üstlerine çektiler hışım gibi yağan yağmurun altına vurdular.

Onlar gittikten sonra Vahap Dayı yatsı namazına kadar kaval çaldı, kız dinledi. Yatsı namazından sonra pekmezli yoğurt yiyip uyudular.

Tazı Tahsin uyandığında daha sabaha epeyi vardı ya dinlenmiş, dincelmişti. Ocaktaki büyük kütükler köze dönüşmüşler, neredeyse külleneceklerdi. Kıl çadırın içi sıcacıktı. Kızla dedesi derin uykudaydılar. Tazı Tahsin gözlerini bir iyice uğuş-turduktan sonra, geceden bu yana ocağın başındaki çakıltaşla-rına serilmiş kuru giyitlerini aldı giyindi. Çarıklarını da çekti. Dışarıya çıkıp yürümeli, kasabaya ulaşmalı, güzel haberini o uzun adama vermeli, ondan da gene bir kucak para almalıydı. Geç, geç, çok geç kalmıştı zaten. Kim bilir, şimdiye kadar İnce Memed Kırkgöz Ocağından çıkmış, nerelere gitmişti… Dışarda yağmur yağıyordu daha hışım gibi. Varsın yağsın, dedi kendi kendine Tazı Tahsin, gitmeli, kasabaya ulaşmalı, muştuyu o uzun boylu Ağaya vermeli, muştuluğunu da almalıydı. Dışarıya çıktı, çıkmasıyla da geriye dönmesi bir oldu. Dışarda, tan-yerlerinin oralarda ağartıya benzer bir şeyler balkıyordu. Atın karartısı da ormanın üstüne koskocaman bir bulut gibi çökmüş

433

oturmuştu. Karartı karanlığa yapışmış boyuna kabarıp şişiyor-du. Ne olursa olsun, at onu öldürse de Tazı Tahsin yola çıkacaktı. Ocağın yanındaki çatalına tünemiş alıcı kuşu, gözlerinde közlerin ışığı, kendisine bakar gördü. Hah, diye, tepeden tırnağa bir sevinç ürpertisi geçirdi, hah, şimdi kuşu alacak, at da gelirse kuşu onun üstüne bırakacak, kuş da onun gözlerini oya-caktı. Ama Vahap Dayının kuşu alınamazdı ki… Vahap Dayı bu dağlarda İnce Memedden de, atından da daha cana kıyıcıydı. Dağdaki bütün eşkıyalar, kaçakçılar ondan sorulurdu. Onun bilmediği, tanımadığı, yönetmediği eşkıya yoktu bu dağlarda. İstediğini öldürtür, istediğini sürdürür, istediğini kurtarırdı. Böyle bir adamın kuşunu kim çalabilirdi ki… Şu dağın başında yanında bir çakı bile olmadan, işte böyle hiç kimseden korkmadan uyuyabiliyordu o. Allahtan sonra eşkıyalar ona taparlardı. Tazı Tahsin onu gördüğünde, dişleri kenetlenmemiş bile olsaydı, dili tutulurdu. Oysa ne de iyi bir adamdı. Onun canını kurtarmıştı. Kuşu istese, bir günlüğüne vermez miydi? Uyandırmak için üstüne eğildi, sonra birden, ya vermezse, diye vazgeçti, dışarıya çıktı, ortalık neredeyse aydınlanacaktı. Yağmur daha olduğu gibi veriştiriyordu. Sellerle dolmuş koyaklardan suların gürültüleri geliyordu. Vahap Dayı sabahleyin uyanınca, bir de bakmış ki kuş yok. Herkes bilir, o, kuşlarını canından çok sever. Bilir Tazıcık Tahsinin aldığını, hiç öfkelenmez, çağırır oğullarından, eşkıyalarından birisini, yakalayın şu haym Tazıyı, nankörü, ekmek yediği sofraya bıçak sokanı, kellesini kesin de bana getirin, der. Yeter bu kadarı da. Bunları da düşündükçe eli ayağı çözülüyordu. Ama kuşsuz da bir yerlere gidemezdi Tazı Tahsin, at ormanın ucunda durmuş, gölgesini de dağ gibi ormanın üstüne, karanlığa düşürmüş bekliyordu.

Vahap Dayı sağından soluna dönerken homurdandı, kulakları kocamandı, Tazı Tahsin böylesine bir kulak görmemişti ömründe. Gülmesi geldi. Bu anda da çatalın üstündeki kuşu kaptığı gibi dışarıya çıktı. Durmadan yokuş aşağı, çırpınan kuşun başını koltuğunun altına sıkıştırmış, göbeğine kadar gelen hızlı selleri, keven dikeni öbeklerini, kayaları aşarak koşuyordu. Ormanın ucuna vardığında ulu bir sedir ağacının dibinde durdu, ağacın altı öyle fazla yağmur tutmuyordu. Kalın yap-

434

raklı dalların altlarındaki kimi tümsekler yer yer tozluydu bile. Bir tümseğin üstüne sekilenip oturdu. Kuş artık çırpınmıyordu ya, çok sarsılmıştı. Şimdi geçer, diye düşündü. Doğruydu, az sonra kuş kendine geldi, çırpınmaya, onun ellerini gagalamaya başladı.

Biraz dinlendikten sonra Çukurova yolunu buldu, artık Tazı Tahsinin keyfine diyecek yoktu. Kuş da artık ona alışmış, çırpınmayı, ellerini gagalamayı bırakmış, yatışmıştı.

Poyrazoluğa gelince yağmur dindi, ortalık açtı, güneş çıkıverdi, ıslak kayalar ışıladı, Tazı Tahsinin de, kuşun da gözleri kamaştı, kuş gene çırpındı ya, öyle eskisi gibi huysuzluk etmedi, az sonra da dinginledi.

Tazı Tahsin kasabaya ertesi sabah girdi. Üstü başı çamur içindeydi. Elindeki kuş da çamur içinde kalmış, kanatlarını düşürmüş kolunda uyuyordu. Halsiz düşmüş, ne çırpmıyor, ne de herhangi bir harekette bulunuyordu. Kasabanın ilk evlerine gelince Tahsin kuşa uzun uzun baktı, kuş canını attan kurtarmış, onun yüzü suyu hürmetine korkusuz buraya kadar gelmişti. İnşallah kuşa bir şey olmayacak, o da ilk fırsatta kuşunu götürüp Vahap Dayıya teslim edecekti.

Pazaryerinde, taa on beş dükkan öteden burnuna yoğun bir kebap, sumak kokusu geldi. Acından ölüyordu. Hemen kebapçıya koştu. Kuş da ondan beterdi.

“İki kebap, bol soğanlı, domatesli… Bir parça da çiğ kıyma, kuşa.”

Kebapçı ocağa çifte kebabı söyledi. Gitti bir avuç da kıyma aldı getirdi. Tahsin daha elini açıp uzatmadan kuş onun elindeki kıymaya saldırdı. Gagasını onun avucundan hiç çekmeden canlanmış gözleriyle, hiçbir yöne bakmadan kıymaları yuttu. Çabuk çabuk kıymaları yiyip bitiren kuş onun gözlerine, aç bir köpek gibi bakmaya başladı.

“Bir bu kadar kıyma daha.”

“Bu kuş kıtlıktan çıkmış.”

İki misli daha kıymayı bir top yapıp kebapçı getirdi Tahsi-ne verdi. O da gene kuşa yedirmeye başladı. Kuş bu sefer öyle eskisi gibi başını kaldırmadan yemiyor, bir yiyor, bir süre yöreyi seyrediyor, yutkunuyor, üst üste, gagasını bacağının tüy-

435

lerinde temizliyor, sonra gene keyifli keyifli yemeye başlıyordu.

Kebaplar geldiğinde kuş kıymasını bitirmiş, kanatlarını açmış, uzun uzun geriniyordu.

Yaşlı kebapçı geldi, o kebabını yerken karşısına oturdu. Dükkanda başka kimse yoktu.

“Nedir bu halin arkadaş?” dedi Tazı Tahsine. “Senin başında bir hal var. Bak, bak tepeden tırnağa çamura batıp çıkmışsın. Cıcığın çıkmış…”

“Çok yağmur yağdı.”

“Elindeki kuş bile çamur içinde.”

“Bütün gece koştum, yürüdüm.”

“Derdin neydi bre arkadaş?”

Tazı Tahsin hem çabuk çabuk kebabını yiyor, bir yandan da ona laf yetiştiriyordu.

Kuşun önüne bir parça kebap attı. Kuş kanatlarını açarak masanın üstünde koştu, muşambadaki parçayı kapıp yuttu. Tahsin bundan sonra bir kendi ağzına atıyordu kebabı, bir kuşun önüne… Kuş kanat uçları titreyerek önüne düşen kebap parçasını üç yutkunmada yutuyordu.

“İnce Memedi gördüm arkadaş, onu çok aradım, sonunda da yerini buldum, kendisiyle konuştum. Onu da buraya, o uzun adama haber vermeye geldim. O uzun adam dedi ki… Adını unuttum onun.”

“Bu kasabada epeyce uzun adam var.”

“Bu çok zengin bir Ağa, ben İnce Memedin ölüm haberini getirince ona, o da bana çok para verdi, ben zengin oldum. Hah, buldum, onun adı Murtaza Ağaydı, öyle değil mi?”

“Şimdi de dirim haberini mi?”

“O Ağa dedi ki bana, eğer sen bana İnce Memedin yerini bulur da haber verirsen seni altına, paraya boğarım. Ben de bütün dağları aradım buldum onun yerini.”

“Şimdi de haber vermeye geldin öyle mi?” “Öyle.”

“İnce Memed nasıl bir adam?”

“İnce, uzun, dal gibi… Nah benim iki mislim, utangaç, akıllı, yürekli, büyük kara gözlü, kara kaşlı, çekik bıyıklı, sırmalı

436

aba giyinmiş bir tuvana delikanlı. Öyle de yakışıklı ki yüzüne bakmaya kıyamazsın. Onu bir görünce de yanından ayrılamaz, yüzüne bakmaya doyamazsın.”

“Şimdi sen de onu haber vermeye geldin o Ağaya, o Ağa sana para verecek, candarmalar da gidip İnce Memedi öldürecekler, öyle mi?” Kebapçı birden sertleşti: “Seni casus köpek,” diye dişlerini sıktı. “Kalk oradan, zıkkımlandığın yeter. Kalk, kalk da siktirol, cehennem ol da git. Seni uyuz oğlu uyuz, casus oğlu casus… Kalk…”

Tazı Tahsin şaşırmış kalmış, yüzü allak bullak olmuştu. Orada lokması ağzında, öyle kalakalmıştı. Ne ağzındaki lokmayı çiğneyebiliyor, ne de dışarıya atabiliyordu.

“Kalk, kalk, seni anasını avradını… Kanı ciğeri beş para etmez uşak seni… Beş on kuruşa İnce Memedi öldürttüreceksin, değil mi, kalk! Al kuşunu.

Kuşun ipini sandalyadan çözdü, Tahsinin başına attı onu. Tazı Tahsin bir süre kuşla cebelleştikten sonra, kuşu yakalayabildi.

“Kalk, defol git buradan, senin gibi pis bir adamın parasını da istemem, haydi kalk, zıkkım olsun sana…”

Tazı Tahsin neye uğradığını bilemiyor, aval aval, bir yerlerden bir imdat umar gibi dört bir yana bakmıyordu.

“Kalk ulan dedim sana,” diye iriyarı kebapçı kuşandığı ak önlüğü savrularak onun koluna yapıştı, “de yallah!” Onu dışarıya sürükledi. Kuş onun omuzuna konmuş, Tazı Tahsin de varmış karşı duvara dayanmıştı. Daha ne olup bittiğinin farkında değildi. Öfkeden kudurmuş kebapçı daha onu duvara dayanmış, orada bekler görünce üstüne zorlattı. Tazı Tahsin baktı ki, o dev gibi adam delirmiş üstüne geliyor, kebapçının boynuna doğru uzanmış kocaman çemrenmiş, kaim kollarının altından kaydı uzaklaştı, çarşının ortasından yukarıya doğru gelişigüzel koştu. Caminin avlu kapısına gelince durdu, içeriye girdi. Bir kısım adamlar şadırvanda aptes alıyorlardı, bir musluğa varıp ağzını dayadı, kana kana içti. Bu adam ona niçin böyle yapmıştı, Tazı Tahsin bir türlü anlayamıyordu. Bir yandan da seviniyordu, enayi, nedense o kadar çok öfkelenmişti ki kebap parasını bile almayı unutmuştu. Bu şehirlerde çok tuhaf insanlar vardı, canım…

437

Belki de İnce Memedi yanhş tarif ettim, o yüzden kızmıştır, diye düşündü. Doğru tarif edeyim de benim üstüme gülsünler, değil mi, gülsünler de beni taşkalaya alsınlar, öyle mi? Hahhah, yağma mı var! Bu delifişek, osuruğu cinli adamın kudurmasına başka türlü bir anlam vermenin mümkünü yoktu.

Şadırvanın taşında oturmuş, o uzun, zengin adamı düşünürken, gözüne yaşlı, çember sakallı, yumuşak görünüşlü bir adam ilişti, işte bu adama o uzun zengin kişi sorulabilir, diye içinden geçirdi, yanına çekinerek yanaştı:

“Sana birisini soracağım…”

“Sor bakalım,” diye gülümsedi eli tespihli, çember sakallı, yumuşak tavırlı adam.

“Hani bir adam var, çok uzun boylu, çizmeli, çok da zengin. Ben ona İnce Memedin ölüm haberini verince, o da bana çok para verdi. O adamı işte, onu arıyorum.”

“Adı yok mu o adamın?”

“Bilemiyorum ama, adı Murtaza Ağa olacaktı. Zengin bir adam. Parlak çizmeleri de var.”

“Ne yapacaksın o adamı sen?”

Tazı Tahsin bir an düşündü. Hiç bir daha İnce Memedin sözünü eder miydi, yalanını kıvırdı:

“O bana iş verecek de… Çiftliğinde de…”

Adam düşündü, düşündü, kendi kendine birkaç ad saydı:

“Bilemiyorum, çıkaramadım kim olduğunu,” dedi. “Ben tanımıyorum Murtaza Ağayı.”

Sonra da tuhaf tuhaf onun yüzüne baktı. Bu delikanlıdan kuşkulanmıştı.

“Sen niye böylesin çocuk?” diye sordu. “Çamura batmış çıkmışsın. Şu kuşu benim elime ver de, sen de git şu şadırvanda arın.”

Tazı Tahsin kuşu ona güvenip vermeden şadırvana gitti, önce kuşun çamurlu kanatlarını, gagasını, başını bir güzelce sildikten sonra omuzuna kondurdu. Kendi de ayaklarından başlayarak, bacaklarına, göğsüne, kollarına kadar çamurlardan arındı.

“Sen böyle ıpıslak üşür, satlıcan olur ölürsün,” dedi çember sakallı adam. “Bir ocakbaşı bul da kurun.”

“Olur dayı,” dedi Tazı Tahsin. “Hani bir de topal bir adam

438

vardı, izciler başı… Lenger şapkalı, boğazı yularlı, yuları da som kırmızı, yalım gibi, sen onu da mı bilmiyorsun? Topal Ali olacaktı onun da adı.”

“Onu biliyorum,” diye güldü yaşlı adam. “İzci Topal Aliyi arıyorsun, değil mi?” “Onu arıyorum işte.”

Yaşlı adam Molla Duran Efendinin evini ona bir güzel tarif ettikten sonra:

“İşte Topal Ali Ağa orada,” dedi. “Git onu bul da, o da sana bir ateş bulsun da kurun.”

Tazı Tahsin camiden çıkmadan az önce yağmur yeniden yağmaya, çok iri tanelerle dökülmeye başlamış, sokaklarda kimsecikler kalmamıştı. Aldırmadı, yağmurun altında, sırtında kuşu, Topal Aliye rastgelirim umuduyla çarşıyı bir uçtan bir uca gidip gelmeye başladı. Yağmur da gittikçe ağırlaşıyor, kuzeyden de omuzundaki kuşun kanatlarını savuran sert, soğuk, keskin bir poyraz esiyordu.

Kasabanın tek çöpçüsü Göçmen Murat bu omuzu kuşlu çocuğu, bir yere ulaşacakmışcasına yağmur altında hızla çarşıyı gidip gelmesine acıdı, başında bir hal mı var acaba fıkaranın, diye düşündü.

“Hişşt kardaş, haçan sen, bakarım ha böyle böyle gider gelirsin durmadan. Haçan de bana, var mı bir derdin?”

Tazı Tahsin onu duymadı, yürüyüşünü sürdürdü.

“Hişşşt, hişşşt, oğlum hişşşt!”

Kolundan çekti onu durdurdu. Göz göze geldiler. Göçmen Murat sorusunu yineledi. Öteki de Molla Duranın evindeki lenger şapkalı izciler başı Topal Aliyi aradığını söyledi.

“Haydi seni ona götüreyim,” dedi Göçmen Murat, onun koluna girdi. “Kuşun da çok güzel ya be evlat, ıslanmışsınız ikiniz de, cıcığınız çıkmış. İkiniz de hasta olursunuz.”

Molla Duran Efendinin evine çabuk geldiler.

“Molla Duran Efendi, a be Molla Duran Efendi, Tanrı misafiri geldi sana.”

Göçmen Muradın sesi üstüne Topal Ali çıktı balkona.

“A be bu çocuk seni arar be Ali Efendi. İzciler başı Ali Efendi der de çarşıda döner durur bütün gün.”

439

Topal Ali Tazı Tahsini hemen tanıdı:

“Geliyorum,” dedi, “sağ olasın Murat Efendi.”

“A be bir şey değil, sağ olasın sen de…”

Aşağı inen Ali:

“Ne oldu sana Tahsin, nereden böyle?”

Tazı Tahsinin bedenindeki bütün kan çekilmiş, yüzü kağıt gibi olmuştu.

“Gel hele, gel yukarıya.”

Onu yukarıya çıkardı, bir kat çamaşır getirdi önüne koydu:

“Şu odada soyun, kuşunu oraya koy da…”

Molla Duran Efendinin kadınları, evdeki evlatlıklar, hizmetçiler gidiyorlar geliyorlar, bu kuşlu oğlanı Topal Aliden soruyorlardı. Sonunda Duran Efendi de geldi, o da omuzunda bir kuşla bir çocuğun evine gittiğini daha çarşıda duymuştu.

“Kimmiş o Ali?”

“İnce Memedin bize ölüm haberini getiren o koşucu çocuk.”

“Hani şu koşmaktan bayılan çocuk mu?”

“O,” dedi Topal Ali. “Bence onda bu sefer de bir iş var. Gene koşarak gelmiş, yağmur altında hem de. Şimdi içerde giyiniyor.”

Mutfağa gidip bir de şalvar aldı getirdi, Tazı Tahsine verdi.

“Bunu da giy”

Tahsin şalvarı da ayağına geçirdi, dışarıya çıktılar.

“İşte bu çocuk, Efendi.”

Molla Duran:

“Tanıdım,” dedi. “Gel bakalım.”

Önde Ali, arkada Tazı Tahsin, omuzunda da kuşu Molla Duran Efendinin açtığı kapıdan büyük bir odaya girdiler. Sedirler apak, dizi dizi güller işlenmiş, sabun kokan patiska beziyle kaplanmıştı.

“Bir çay Ali,” dedi Molla Duran Efendi. “Belki çocuk acıkmıştır da… Belki çok uzun yoldan geliyordur.”

“Haber getirdim size,” diye sevindi Tazı Tahsin. Yemek yediğini, kebapçıyı anımsadı, yüzü değişti. “Yemek yedim,” dedi, “kasabaya gelince, bir çay olursa üşümem geçer.”

Ali kalktı, mutfaktan bir gümüş tepside, büyük bardaklara konmuş üç tane çay aldı getirdi.

440

Tazı Tahsin çayını içinceye kadar konuşmadı, sonra da çenesi açıldı. Olayı olduğu gibi, baştan sonuna kadar, en ince ayrıntısına kadar anlattı bitirdi.

“İşte,” diye gösterdi köşedeki sandalyanın üstüne bağlanmış kuşu, “O attan bu kuş beni kurtardı. Eğer ben bu kuşu Va-hap Dayıdan çalmamış olsaydım, şimdi ben burada olmazdım, o at beni paramparça ederdi.”

“Tam, şu iki gözünle gördün mü İnce Memedi?”

“Tam. Yalan söylüyorsam şu iki gözüm önüme aksın ki… İnce Memedi gördüm, İnce Memedi… Ben onu görünce, o da İnce Memed olduğunu bildirmek istemedi.”

“Sen onu daha önce nereden tanıyordun?”

“Dayıma da bak hele, ben onu köyündeyken de tanırdım, eşkıyalığında da bizim köyde kaldı, her gün görürdüm onu.”

“Pekiyi, nasıl bir adam İnce Memed?”

Tazı Tahsin Topal Aliye baktı, o başını önüne eğmiş susuyordu. Söylese miydi acaba, bu İnce Memedin tarifinden de her zaman bir kötülük çıkıyordu da…

“İnce Memed nasıl bir adam oğlum, bana anlat bakalım.”

“Sen onu gördün mü Duran Ağa?”

Duran Efendi güldü:

“Görmez olur muyum hiç,” dedi.

“Öyle bir adam işte.”

“Nasıl bir adam?”

Tazı Tahsin sıkışmıştı, bir şeyler söylemek zorunda sayıyordu kendisini.”

“Kocaman, öküz boynuzu gibi bıyıkları var, iki adam omuzunun üstüne bağdaş kursa otursa yerimiz dar demezler. Gözleri de at gözleri kadar büyük. Kolları ağaç dallan gibi.”

Molla Duran Efendi gülmeye başladı:

“Bre ocağın yana Tahsin,” dedi, “sen İnce Memedi değil, Kör Aşığın anlattığı Köroğlunu söylüyorsun.”

“Hah, işte İnce Memed o Köroğluna benziyor işte.”

Topal Ali de gülüyordu.

Molla Duran Efendi Aliye:

“Alim,” dedi, “bu çocuğun elbiseleri kurusun da sen onu Murtazanm konağına kadar götür de ona teslim et. Belki çocu-

441

ğa birkaç kuruş verir, bak fıkara ne kadar çok zahmet çekmiş. O deli at da fıkarayı öldürüyormuş, bereket versin şu kuş…”

“Öldürüyordu,” diye derin derin içini çekti Tazı Tahsin. “Ya bu kuş olmasaydı, ben de o çadırdan buraya hiç bir tek adım atabilir miydim!”

“Allah korumuş seni İnce Memedin atından Tahsin kar-daş,” diye onun sırtını sıvazladı Topal Ali.

“Allah korudu…”

Molla Duran Efendinin mahkemede bir işi vardı, onlara allahaısmarladık deyip dışarıya, daha da şiddetlenmiş yağmura çıktı, paltosunu giyip şemsiyesini alarak.

Onlar yağmur azıcık hafifleyinceye, giyitler kuruyuncaya, ikindine kadar o odada oturup konuştular, sonra da Ali aldı onu Murtaza Ağanın konağına götürdü, işte burası diye de görkemli yapının kapısını gösterip döndü.

“Murtaza Ağa, Murtaza Ağa,” diye bağırdı avlu kapısına varan Tazı Tahsin. “Murtaza Ağa, ben geldim. Ben geldim.”

Balkona çıkan Murtaza Ağa:

“Vay sen hoş gelmiş safalar getirmişsin, sen kimsin?” diye gülerek aşağıya bağırdı. “Açın kapıyı çocuklar, bakın bakalım bu gelen kişi kimmiş bu yağmurda.”

Yanaşmalar Tazı Tahsini bir iyice sorgudan geçirdikten sonra onu yukarıya çıkardılar.

Onun omuzundaki kuşu gören Ağa:

“Sen avcı mısın, avların nerede?” diye merakla sordu.

“Ben avcı değil, Tazı Tahsinim. Hani ben size İnce Memedin ölüm muştusunu vermiştim de, sen de bana para vermiştin… Ben de şimdi sana bir haber getirdim ki… İnce Memedi gördüm, yerini de biliyorum.”

“Nerede?” diye gözleri parladı Murtaza Ağanın. “Vay senin dillerine hayran olsun Murtaza Ağan! Ben de seni paraya, altına, tarlaya boğmazsam, ben de seni dört kez evermezsem… Ben de seni… Gel, gel, gel içeriye de anlat bana… Hiçbir şeyi kaçırmadan.”

Odaya girdiler. Tazı Tahsin adamını bulunca böyle olacağını biliyor, sevincinden uçuyordu. Sağlam bir güven geldi içine oturdu. Kuşu köşedeki sandalyanm üstüne bağladıktan sonra

442

geldi Murtaza Ağanın karşısına oturup onun gözlerinin içine sevgiyle baktı.

“Ben senden parayı aldım ya, hemen kaçtım. Kaçınca sen adam gönderip benden parayı geriye istemedin İnce Memed ölmeyince… Ben de dedim ki, bu güzel Ağanın bu büyük iyiliğinin altında kalamam, dedim. Ona İnce Memedi bulayım da bari bu sefer de onun dirisini haber vereyim. Haber vereyim de Yüzbaşım da, Onbaşı Kertiş Ali Paşa da onu yakalasınlar da assınlar…”

Tazı Tahsin başından geçenleri bu sefer daha derinlere, ayrıntılara inerek ağır ağır anlattı bitirdi. Ardından da:

“İşte,” dedi, “bu burada olmasaydı, şimdi ben burada olmazdım. Beni bu kuş kurtardı. Eğer bu kuş yüzünden de Va-hap Dayı benim gırtlağımı kesmezse…”

“Kesemez,” diye onun sözünü kesti Murtaza Ağa. “Yarından tezi yok, ben Vahaba bir atlı gönderip sana bu kuşu satın alacağım. O Vahap ha, o ha, benim sözümden çıkamaz.”

“İnşallah,” diye boynunu büktü Tazı Tahsin.

“Bre Tahsin Efendi,” diye onun omuzuna vurdu Murtaza Ağa gülerek, üst çenesindeki ön altın dişleri ışılayarak, “bre Tahsin Efendi sen her şeyi anlattın da söyledin, bir güzel hatmettin de İnce Memed nasıl bir adammış, boyu poşu, saçları burnu, hiç söylemedin.”

Tazı Tahsin bu belayı atlattım sanıyordu. İşte gene çatmıştı. Ne demeli, nasıl demeli, diye bir hayli düşündükten sonra sevinçle:

“Senin gibi o,” dedi. “Senin gibi güzel, yakışıklı bir adam. Onun da ağzında seni gibi altın dişleri ışılıyor. O da senin gibi cömert. O da senin gibi bana altın verdi de, eşkıya parasıdır diye almadım. İyi yaptım mı, eşkıya parası haramdır alınmaz, değil mi?”

“Keski alaydın,” diye onun omuzlarını okşadı Murtaza ağa. “Domuzdan bir kıl çekmiş olurdun.”

“İstemez,” diye onun elini tuttu Tazı Tahsin. “Ben eşkıyaların parasını istemem, benim dağ gibi Ağam var. Ben de İnce Memedi yakalatırsam, o da beni Karun edecek.”

“Ederim,” dedi Murtaza Ağa koltuklan kabararak. “Şimdi

443

kalk da hemen Yüzbaşıya gidelim. O da hemen askerlerini Kırkgözün Ocağına çekip İnce Memedi imha eylesin.”

Murtaza Ağaya yamçısını getirdiler, bir yamçı da Tazı Tah-sine verdiler. Dışarda, göğün dibi delinmişcesine bir yağmur dökülüyordu.

“Hiç durmuyor,” dedi Tazı Tahsin. “Şu dağlar, ormanlar hep deniz oldu da çıktı. İyi ki bu yağmurda yetişebildim sana.”

Yüzbaşı Tazı Tahsinin geldiğini, İnce Memedden haberler getirdiğini duymuş, epeyi bir süreden beri onları bekliyordu, yanında Asım Çavuş, Kertiş Ali Onbaşıyla birlikte. Onları ayakta, kapıda karşıladı. Tazı Tahsine çay ısmarladılar.

Yüzbaşı:

“Anlat bakalım, delikanlı,” dedi okşayıcı bir sesle. Yüzbaşı onunla konuşunca, hem de doğrudan doğruya, Tazı Tahsin çok onurlandığını taa yüreğinin başında duydu. Bu sefer en baştan başladı. İnce Memedin nasıl yaralanıp atından düştüğünü, Yö-rüklerin onu alarak dağda sakladıklarını, o ölmekteyken, hemen o gün Delice koyağın narıyla Hürü Ananın ona nasıl ulaştığını, oradan Kırkgözün Anacık Sultanına gidip onu getirdiğini, onun da İnce Memedi merhemlerle, iksirlerle iyileştirdiğini, bütün bunları İnce Memedi ararken ondan bundan, özellikle küçük çocuklardan öğrendiğini söyledi. Oradan ata, attan Va-hap Dayıya, Vahap Dayıdan kuşa geçti:

“İşte şu kuş benim canımı kurtardı. Yoksa İnce Memedin atı beni yiyordu. Ağam da bu kuşu Vahap Dayıdan bana satın aldı.”

“İyi biliyor musun şimdi İnce Memed Kırkgözün Ocağında mı, şimdi, bu anda?”

“Orada,” dedi Tahsin. “Nereye gidecek bu yağmurda? Öyle bir yağmur yağıyordu ki ben gelirken dağlara, ağaçları, kayaları kökünden söküyordu. Bir yere çıkamaz o. Sıkıştı kaldı orada.”

“Demek silahı da yoktu, sen onu gördün, onunla konuştun, öyle mi?”

“Gördüm, konuştum.”

“Niçin silahı yoktu onun dedin?”

“Çünkü Kırkgözün Ocağına hiç kimse, Mustafa Kemal Paşa bile silahlı giremez.”

444

“Girerse ne olur?” “Giremez.”

Murtaza Ağa sözü aldı, uzun uzun Kırkgöz Ocağını, onların afsunlarını, kerametlerini saydı döktü. Ocağı Yüzbaşı da, Asım Çavuş da çok iyi biliyorlardı.

“Bu cahil halk tapıyor onlara,” diye de sözünü bitirdi Murtaza. “Bu irtica, bu hurafeler ruhuna işlemiş bu koyun sürüsü halkın. Daha, daha bin yıl ister bu cahil halkı bu hurafelerden kurtarmak için. Onlar da halkı istismar ediyorlar, soyuyorlar sömürüyorlar, bir horozu, bir tek keçisi, koyunu olan da çekiyor onları seve seve götürüyor ocağa bağışlıyor.”

“Erkek yok şimdi ocakta,” dedi Asım Çavuş. “Pir postunda bir kadın oturuyor. Ve bütün Toroslar, Maraş, Kayseri, Antep yöreleri ona tapıyorlar.”

“Çok erkek vardı onlarda İstiklal Harbine kadar.”

“Ne oldu onlara?” diye sordu Yüzbaşı. “Biraz biliyorum ya, siz gene anlatın.”

Murtaza Ağa heyecanlandı:

“Gönüllü yazıldılar,” dedi, “on altı erkeğin on altısı da İstiklal Harbine gönüllü gitti. Hepsi de bir günde yan yana Dum-lupmarda şehit düşmüşler. Yunanlılar diyorlarmış ki bizi Türk Ordusu yenmedi, ordunun önünde eli kılıçlı, ak libaslı, yeşil sarıklı, uzun boylular yendi, diyorlarmış. Onlar bize aman vermediler. Hurafe… Bizim halk da buna inanıyor.”

Yüzbaşı:

“On altı pirin de harbe gittikleri doğru mu?”

“Doğru,” dedi Murtaza Ağa. “Bütün kasaba o zamanlar dağlardaydı. Hepimiz asker kaçaklarıydık, ben sonra Kuvayı Milliyeye karıştım. Onların on altısını bir arada, torbalan sırtlarında askere giderlerken gördüm. Onlar yolda yürürlerken bütün bu cahil halk da onların bastıkları topraklan öpüyorlardı. Hurafe…”

“Demek hiçbirisi dönmedi harpten?”

“Dönmediler,” dedi Murtaza Ağa.

“Demek yerlerine bu kadın bakıyor?”

“O bakıyor,” dedi Asım Çavuş. “Yaşlı bir kadın. Çok sert, kimseyle konuşmuyor.”

445

“Kurtulamayacak demek bu halk uzun bir süre daha bu irticadan, yalanlardan, istismardan,” diye içini çekti Yüzbaşı. “Nereye gitsek karşımıza bunlar çıkıyor. Demek İstiklal Harbinde Türk ordusunun önünde bunlar çarpışmış.”

“Bunlar, bunlar,” dedi coşkuyla Tazı Tahsin. “Herkes biliyor, onları askerin önünde dövüşürlerken, Kırk Ermişlermiş onlar, bütün askerler görüyorlarmış onları. Bizim köyden Kız Ali var ya, o da görmüş onları siperlerinin önünde. Düşmanlar yağmur gibi kurşun yağdırıyor, onlar ellerini kollarını sallayarak yürüyorlarmış düşmanın üstüne. Düşman da yeşil sarıklılar geliyorlar diye korkularından deli oluyor alıp başlarını yiti-riyorlarmış.”

“Şimdi İnce Memed şu anda Kırkgöz Ocağında, öyle mi?”

“Orada.”

“Şimdi biz gidersek, onu orada elimizle koymuş gibi buluruz, öyle mi?”

“Bulursunuz.”

“Ya at, yani İnce Memedin azgın atı bizim de yolumuzu keserse, keser de bizim hepimizi yerse?”

“Ben de kuşu size veririm,” dedi Tazı Tahsin.

Yüzbaşı, Murtaza Ağa kahkahayla güldüler. Tazı Tahsin onların neye bu kadar yürekten güldüklerini anlamadı, o da güldü, onlar güldüğü sürece.

“Pekiyi, sen İnce Memedi gördün, üstelik de konuştun diyorsun, değil mi?”

“Konuştum.”

Onlar geldiğinden bu yana Ali Onbaşı bir şeyler söylemek istiyor, fırsat bulamıyordu. Bu oğlanı hiç gözü tutmamıştı. Ker-tiş Ali köylüydü ve de köylülerin yüreklerinde kaç damar var, beyinlerinde kaç bin tilki dolaşıyor, o bilirdi. Bunlar böyle saf görünürler, Yüzbaşılar, Murtaza Ağalar da onlara inanırlardı.

“Bir şey mi söylemek istiyorsun Ali Onbaşı?”

“Evet Yüzbaşım.”

“Söyle öyleyse.”

“Bence İnce Memed büyük işlere hazırlanıyor.”

“Ne demek istiyorsun?”

Sözü Asım Çavuş aldı:

446

“Ali Onbaşı demek istiyor ki bu Tahsin Efendinin bize söyledikleri hep uydurmadır.”

“Yok vallahi billahi,” diye sapsarı kesildi Tazı Tahsin. “Niye tevatür edeyim? Bakın şu ayaklanma, ben o İnce Memedi şu Ağamın hatırı için dağ tepe o kadar çok aradım ki, belki beş kez ölüyordum da Allah kurtardı. Niye uydurayım ki? Ağa bana çok para verdi, ben de ona iyilik yapayım da İnce Memed de benim Ağamı öldürmesin, o da ölmeyince bana çok para, çok çok tarla versin de, ben de… Ben de evleneyim de çoluk çocuğa karışayım. Yaşım da geldi geçiyor. Anam da diyordu ki geçenlerde, sen hiç evlenemeyeceksin… İşte bu adı güzel, kendi güzel Ağa çıktı da, ben de ona İnce Memedin ölümünü ulaştırınca, o da bana çok para verdi. İnce Memedin ölümü yanlış olunca da, ben de duydum ki İnce Memed hep Ağaları öldürüyormuş, ben de kendi kendime dedim ki, İnce Memed işte o iyi Ağayı öldürmeden, ben de İnce Memedi bulayım da, yakalattırayım da, Ağam da kurtulsun da…”

Murtaza Ağa kıvançlı, gözlerinin içi gülerek Tazı Tahsine bakıyordu sevgiyle.

“Sen İnce Memedi gördün diyorsun, değil mi?” diye sordu Yüzbaşı.”

“Gördüm.”

“Onun eşkalini bana anlat bakalım. O İnce Memed dedikleri de ne kıbal bir adammış, biz de bilelim.”

Tazı Tahsin ikirciklendi, sonra ürktü, kıvrandı. Murtaza Ağanın gözlerine baktı ondan bir car umarcasma, Murtaza Ağa neşesini bulmuş gülüyordu. Hangi İnce Memedi söyleseydi acaba, hangisini söylese hepsinin de altından bir çapanoğlu çıkıyor, insanlar ona ya inanmıyor, ya da onunla alay ediyorlardı. Her şeyi tutturmuştu da şu İnce Memedin kıbalını bir türlü tutturamamıştı. O Topal Ali çok iyi, çok akıllı, anlayışlı bir kişiydi. Keski ona şu ince Memedi, şu insanlara nasıl anlatayım diye sorsaydı, o da ona bunların nasıl bir İnce Memed istediklerini söylerdi.

“O İnce Memed, o İnce Memed var ya, tıpkı… tıpkı…”

Sustu. Acaba burada bunu söylemek yakışık alır mıydı? Murtaza Ağayla göz göze geldiler, onun gözleri, söyle, der gibiydi.

447

“Tıpkı bu Murtaza Ağama benziyor, parmakları onun parmakları, gözleri de öyle. Onun kulakları biraz büyücek ya, kulakları da, boynu da, boyu poşu da işte bu Ağama benziyor. Ağzını açınca, onun ağzındaki üç tane altın diş de bunun dişi gibi şavk veriyor. Onun da burnu böyle şahin gagası gibi kemerli. O da böyle güzel, yumuşak gülüyor. Onun yaşı da…”

Burada durdu düşündü.

“Onun yaşı da… Onun yaşı azıcık daha genç. Bir de o, çabuk, tazı gibi yorulmaz bir kişi. İşte bu. Ayağında kırmızı postal, dalında Maraş abası, hem de sırmalı… Mintanının yakası da işlemeli, tıpkı oya gibi, ipekli. Parmağında da bir tane altın, kırmızı kaşlı yüzük var. Ona Kırkgöz Ocağından vermişler.”

“Sus!” diye öfkelendi Ali Onbaşı. “Böyle İnce Memed mi olurmuş, sus.”

“Ya nasıl olurmuş?” diye boynunu büktü Tazı Tahsin.

“Şimdi bunun kim olduğu anlaşıldı mı Yüzbaşım?” diye sordu Onbaşı.

Yüzbaşı susuyor, düşünüyordu.

“İnce Memed bir oyunlar çeviriyor, dikkatli olmalıyız Yüzbaşım,” diye çok ciddi konuştu Asım Çavuş. “Kırkgöz Ocağını da bu işe niçin karıştırıyor, o da üstünde ciddiyetle durulacak bir meseledir. O, bir harekata hazırlanıyor, bizim de dikkatimizi böyle elemanları vasıtasıyla başka yöne çekmek istiyor.” Murtaza Ağaya döndü: “Siz söyleyin Murtaza Ağa,” dedi, “çok görmüş geçirmiş, feleğin çemberinden geçmiş bir kişisiniz, hiçbir köylü bu delikanlı gibi gönüllü olaraktan gelir de İnce Meme-din yerini bize söyler mi?”

“Söylemez ama, bu…”

“Kim olursa olsun Murtaza Ağa… Sen söyle Ali Onbaşı, şu dağlarda kaç kişiyi döve döve, derilerini yüze yüze, tırnaklarını söke söke cansız, sakat bıraktın da ağızlarından gene İnce Memed üstüne bir söz alabildin mi?”

“Ohhooo,” dedi Kertiş Ali Onbaşı, başını kaldırdı indirdi, “Yüzlerce, binlerce… Doğruyu söylemedikleri gibi son kertesinde, ölürlerken bile, bizi şaşırtmak için, işte bu adam gibi tevatür atarlar.” Yüzbaşıya döndü: “Götüreyim mi?”

Yüzbaşı:

448

“Kusura kalmayın Murtaza Ağa. Bundan bir şeyler öğrenebiliriz.”

“Ama Yüzbaşım, bu saf bir çocuk. Ben sanıyorum ki…” Sonra da korktu. Bu köylüler böyle saf görünürler ya, hiç de belli olmazlar, diye düşündü. Her birisinin karnında yüz tilki vardır.

“Biz biliriz,” diye kesin konuştu Yüzbaşı.

“Belki de haklısınız, haklısınız. Ama ne yazık, ne de hoş, iyi yürekli bir çocuktu. Yüzü hiç de casusluk yapacak bir yüze benzemiyordu. Belli olmaz ki, bu köylüler belli olmazlar ki, bunlar yalnız dayaktan…”

Tazı Tahsin onun gözlerine yalvararak, kurbanlık koyun gözleriyle bakıyordu.

“Müsaadenizle… Şimdi onun kim olduğunu anlayacağız. Ali Onbaşı, götür.”

“Beni öldürmeyin,” diye inledi Tazı Tahsin. “Ben anamın bir tanesiyim, nolursunuz beni öldürmeyin. Size o İnce Meme-din atının gözünü oyan bu kuşu da veririm.” Ali Onbaşı onu sürüklerken, öteki direniyor. “Ağam, Ağam,” diye yalvanyor-du, “bütün bunlar senin ettiğin o iyilik yüzünden başıma geldi. Keski bu kasabaya gelmeseydim, gelip de seni görmeseydim. O İnce Memed de arkasının üstüne ölseydi. Paranı pulunu istemem Ağam. Beni öldürtme. Her şeyi söyleyeceğim. Beni yeter ki öldürtmeyin. Şu Kertiş Alinin elinden alın.”

“Bakın Murtaza Ağa, şimdiden itirafa başladı bile…”

Murtaza Ağa, altın dişlerini ışıldatarak gülüyordu.

Kapının ağzında Tazı Tahsin Ali Onbaşının elinden bir ara boşanıp koştu Murtaza Ağanın ellerine yapıştı:

“Beni verme ona. Derimi yüzer o, öldürür beni. Ne isterseniz söyleyeceğim. İnce Memed öldü, öldü, öldü. Ölüsünü şu gözlerimle gördüm.”

Onbaşı geldi onu güçlü elleriyle kavradı, çırpınmalarına, dövünmelerine kulak asmadan, aldı götürdü.

Arkalarından Murtaza Ağa:

“Onu öldürmeyeceksin Ali Onbaşı,” diye üzgün bir sesle bağırdı.

Ali Onbaşı gittikten sonra Yüzbaşıyla Murtaza Kurtuluş

449

Savaşı günleri üstüne derin bir sohbete daldılar, Asım Çavuş da kulak kesilmiş onları dinliyordu. Murtaza Ağaya göre şu altın madalyalıların hepsi asker kaçağıydı. O karanlık günlerde onlardan bir teki bile bir silahın tetiğine dokunmamıştı. İçlerinde silah görmemişlerse çoğunluktaydı. Savaş süresince dağda bir kuytuya çekilmişler, savaş bitince de ortaya kahraman olaraktan çıkmışlardı. Asıl yiğitliği gösterenler Gizik Duran gibi, Bay-ramoğlu, Şerbetçi Rüstem gibi eşkıyalar, ya da öteki fıkara köylülerdi. Onlarsa ortada yoklardı. Ötekiler düşmüşler yazıya yabana, Ermenilerin çiftliklerini, Yörüklerin kışlaklarını, öteki Hazine tarlalarına pay ediyorlar, bir türlü de gözleri toprağa doymuyordu. Taşkın Halil Bey, Zülfü, emekli yargıç Hüdai, Mustafa Rüştü Bey, bunların hepsi hepsi birer sahtekardı. Hepsi, Ça-muroğulları, Tazıgiller, YiğitoğuUan üç beş yılın, Cumhuriyetin şişirdiği kenelerdi. Bu Çukurovada iki kökten sürme soy vardı, birisi Ramazanoğulları, birisi de Karadağlıoğullarıydı. Kara-dağlıoğulları Ramazanlıdan daha soyluydular. Çünkü bu Karadağlıların soyları Dulkadiroğullarından geliyordu. Osmanlıya kız vermişler, kız almışlardı. Dulkadiroğullarının devleti zamanında Maraştan Malatyaya, Harputa, oradan da Sivasa kadar uzanırken Osmanlılar daha Söğütte emekliyorlardı. Alçakgönüllü Murtaza Ağa ne bu şanlı soyunu kimseye söylüyor, ne de altın yaldızla yazılmış soyağacını kimseye gösteriyordu.

“Söyledi,” diye alı al moru mor içeriye girdi Ali Onbaşı. Terlemiş, ter kulunçlarmdan dışarıya fışkırmıştı. “Evet ben hak-lıymışım. Onu buraya İnce Memed göndermiş. İnce Memed dağlarda büyük bir çete kurma hazırlığmdaymış, yakında da, sebebini bir türlü öğrenemedim, Tazı Tahsin söylemiyor ya da bilmiyor, kasabayı basacakmış. Ancak bu kadarını ağzından alabildim onun.”

“Anlaşılmıyor, anlaşılmıyor,” diye ellerini havaya açtı Murtaza Ağa. “Şu bizim köylüleri anlamak mümkün değil. Siz olmasanız ben de bu çocuğu yutmuş gitmiştim. Durumu nasıl, hali dirliği?”

“Turp gibi,” dedi Ali Onbaşı. “Bıraksam yürür bile. Şimdiden ayağa kalkıp gözlerini bile açtı.” “İyi,” dedi Yüzbaşı.

450

“Bu yalınkat değil, sağlam çıktı,” dedi Ali Onbaşı. “Böylesi sağlam insanlar geçmeli ki insanın eline, kırk gün kırk gece dö-ve de bana mısın demeye. İnce Memed de amma seçme adamlar buluyor ha… Bakmayın öyle pısırık gözüktüğüne onun, turp gibi. Ne yapacağız şimdi onu Yüzbaşım?”

“Bana bağışlayın, ben getirdim onu buraya,” diye ricada bulundu Murtaza Ağa. “Bana verin de onu, ben kazanayım. Böyle bir sağlam köylüyü İnce Memede armağan edeceğimize, onu ben eve götüreyim, yaralarını sarayım da gönlünü kazanayım.”

“Ama o bir hain…”

“Bir haini de bana verin, rica ederim.”

“Getirin,” diye buyurdu Yüzbaşı.

Az sonra iki candarma, Tazı Tahsinin koluna girmiş getirdiler. Tazı Tahsinin bacakları biribirine dolanıyordu. Gözleri kapalıydı. Boynundan, yanaklarından, alnından kanlar akıyordu. Dudakları da yarılmış, tüm giyitleri paramparça olmuştu.

“Bırakın, onu duvara dayayın.”

Duvara dayadılar. Tazı Tahsin bir süre sırtı duvara dayalı olduğu yerde sallandı, ardından da yere sağılıverdi cansızcası-

na.

“Şimdi, az sonra kendine gelir,” dedi Yüzbaşı. “Ben de böyle bir şeyi bu çocuktan hiç beklememiştim. Kasabayı nasıl koruyacağız İnce Memedden, elimizde çok az candarma var, bir kısmı da acemi. Bir şeyler düşünecek misiniz Murtaza Ağa?”

“Yarından tezi yok, bütün kasaba ileri gelenleri bir konuşu-ğa oturmalı, bir çare bulmalıyız Yüzbaşım. Bu, böyle olmaz.”

“Daha on beş, yirmi gün vaktimiz var Ağa… O daha çetesini kuramaz. Belki de bir ay… Bir ay içinde de biz…”

Bu arada Tazı Tahsin üç kere gözlerini açtı açtı kapadı.

“Tazı Tahsin oğlum, gözlerini açtın, farkında mısın?”

Tazı Tahsin gözlerini yeniden açtı, gülümsemeye çalıştı çarpılmış dudaklarıyla.

“İyi misin?”

“İyiyim,” dedi Tazı Tahsin, gene gülümsemeye çalışarak. “Sağ olsun Kertiş Ali Onbaşı beni öldürmedi. Sen de sağ ol Ağam. Keski bana o iyiliği etmeseydin…”

451

21

İnce Memed ormanın açıklığında, kayaların arasında durdu. İlerdeki apak kayanın dibinden bir göz kaynıyor, aşağıda, altındaki çakıltaşları görünen bir gölek oluşturuyordu. Göleğin içindeki küçük, kırmızı benekli balıklar, bir taştan bir taşa savrularak uçuşuyorlardı. Kayaların arasından yer yer, mor çiçekli yarpuzlar fışkırmıştı. Hızlı yağmur suyun yüzünü dövüyor, göleğin üstü çapar bir yüze benziyordu. Yukardan hızla akıp gelen seller, bir an için göleği bulandırıyor, küçük balıklar, çakıl taşları gözükmüyor, sonra da geçip gidiyorlardı. Ortalık kaya, ıslanmış kekik, su, dağ toprağı kokuyordu.

Yorulmuş Memed, yağmurun altında, bir süre bir taşın üstüne sekilenip sırtını bir taşa dayadı oturdu. Sırtındaki yün, tiftik karışımı sırmalı abasının gözenekleri yağan yağmurdan sıkışmış, su geçirmiyordu. Yol boyunca hep Hürü Anayı düşünmüş, bu da onu mutlu etmişti. Onun sevgisi bitip tükenmiyordu. Şu pınarın suyu gibi apaydınlık kaynıyor, onun yöresine kim gelirse, insanı, kurdu kuşu, dostu düşmanı aydınlatıyor, ısıtıyordu. O Hürü Ananın yüzünü gören, sıcak sevgisinden tadan mutsuz olamaz, adam öldüremez, kötülük yapamazdı. Memede, taa çocukluğundan bu yana güç olmuş, sevgi kaynağı olmuş, en karanlık günlerinde, Hatçenin ölümünde bile onun sevgisi, kendinden umudunu kesmişken bile, onun sıcaklığı, aydınlığı içini ağartmış, onu yaşama döndürmüştü. Bir de şu Battal Ağanın sözü yok mu, artık bundan sonra ölse de gözü açık gitmeyecekti. Bir Ağa gidince bin tanesi gelirse, bir İnce

Memed gidince, on bin, yüz bin, yüz yüz bin tanesi gelecekti. Ağalar az, fıkaralar çoktu. O günden bu yana İnce Memed bu sözleri diline pelesenk etmiş yineleyip duruyordu. O bu sözleri yineledikçe içi aydınlanıyor, sevgiyle dostlukla doluyor, dağları, bulutları, şu akan azgın selleri, gürleyen şimşekleri, yıldırımları gözleriyle okşuyor. O küçücük, kendisini kancıklamak için kasabaya koşan o adamı da sevmişti. Kim bilir, onu kancıkla-yınca ona ne kadar para vereceklerdi. O küçücük adamın gözleri sıtmalı gibi yıldır yıldır yanıyordu. Onu görür görmez önce korkmuş, eli ayağı çözülmüş, sonra da sevincinden göklere uçmuş, tabanları yağlamıştı. Şimdiye çoktan kasabayı bulmuş, kasaba Ağalarından, candarma Yüzbaşısından muştuluğunu almıştı.  Candarmalar,  Memed  uzun  deneyleriyle biliyordu, böylesi havalarda kasabadan burunlarını bile dışarıya çıkarmazlardı. Onun için rahattı. Şu burada yağmur tutmayan bir mağara, kovuk bulacak, acıkmıştı, karnını doyuracak, ondan sonra da ver elini… diyecekti. Ver elini diyecekti ya, nereye gidecekti, onun için bütün dünya bir tuzaktı. Her taşın altında, her köşede, her çalının içinde onu bir uğursuzluk bekliyordu. Seyranı nasıl köyden alacak, onunla birlikte şu dağları nasıl aşacaklar, nereye sığınacaklardı? Eşkıyalığa da alışmıştı, bundan sonra başka bir işi nasıl yapacak, üstelik de ne iş görebilecekti? Bir Ağanın yanma yanaşma dururum, çift sürerim, diye kendi kendine gülümsedi. Belki de Çukurovaya, Adanaya, deniz kıyısına, Dursunun köyüne iner, gerçekten Dursunun köyünün adı neydi, orada portakal bahçelerinde bahçıvan dururum. Seyranla ikimize portakal bahçelerinin içinde bir küçücük ev yaparım, yıllar sonra da Hürü Ana gelir, o da çocuklara bakar. Portakal bahçelerinin üstüne, bahar gelip de ortalık ılıyınca aydınlık, bol güneşle birlikte, ak bulutlar gibi çiçekler çöker. Limon, portakal, turunç çiçeklerinin kokuları insanları, arıları, kuşları, kelebekleri, yılanları, kurbağaları esrikleştirirdi. Turunç kokularını alan bilcümle yaratık bir sarhoşluk döngüsünde kendilerinden geçerler, savunmasız, kendilerini doğanın insafına bırakırlardı. İnce Memed bir keresinde baharda, portakal bahçeleri ak bulutlar gibi dalgalanır, dünyayı, taşı toprağı kokuyla kendilerinden geçirirken, bir gece ay ışığında bir bahçede

453

kalmak zorunda olmuş, üç gün üç gece oradan ayrılamamış, kendinden geçmiş, o ağaçtan bu ağaca dolanıp durmuştu. Seyran portakal çiçeği kokacaktı, çocukları, yağan yağmur, esen yel, tozan toprak hep hep portakal çiçeği kokacaktı. Koca dalgalı Akdeniz portakal çiçeği kokuyordu. Bir çift de ak güvercin alacaktı, hani o gökte on sekiz takla atanlardan… Bir de şahini olacaktı, tülek, küçücük, ak badanalı evinin önüne ak bir çatalın üstüne konduracaktı. Çukurovada deniz kıyısında çok bıldırcın olurdu. Kuşunu, sabah erkenden ava çıkacak, çalılardan kaldırdığı bıldırcınlara bırakacaktı. Hürü Ana dişsiz ağzıyla, çenelerinden yağ akıta akıta yumuşacık bıldırcın etini yiyecek, şu darı dünyada hiç gün görmemiş Hürü Ana, onun evinde gün görecekti. Seyran hep gülecekti. O güldüğü zaman dünyalar güzeli olurdu. Bir süre oturduğu yerde aydınlık suya bakarak Seyranı düşündü, onun yüzünü getirdi gözlerinin önüne, gamzeleri insanın içini ılıtan, sevgiyle, aşkla dolduran, incecik bir kıvrıltıyla çukurlaşıyorlardı. Esmer, tatlı yüzünden ılık, insanı aşktan delirten incecik bir kokuyla karışık bir yel esiyordu. Dehşet özlemişti onu. Hemen elini çabuk tutmalı, Kırkgözün Ocağına gidip geri dönmeli. Seyranı oradan almalı, sonra da adı sanı bilinmedik ellere… Bu adı sanı bilinmedik eller sözünü çok seviyordu. Karacaoğlan da öyle demiyor muydu, adı sanı bilinmedik ellere gitmeyince gönül yardan ayrılmaz… Bir de oraya, o bayıltıcı portakal çiçeği kokulu eve taşındıktan sonra, Seyran da, çocuklar da çalışırlardı, bir tek Hürü Ana çalışmazdı. Doğruca Anavarzaya gelecek, Recep Çavuşun mezarını bulacak, orasını bir türbe gibi yapacaktı. Onun mezarını da İnce Memed türbe gibi yaptırınca, herkes ne bilirdi onun eşkıya olduğunu, köylüler de, Yörükler de gelecekler, onun türbesinde kurban kesecekler, ağacına çaput bağlayacaklardı.

Yağmurun dağlardan sürüklediği taşların gürültüleri geliyor, şimşekler çakıyordu. Seyranı anımsayınca bütün bedeniyle çıldırtan bir şehvette geriniyor, tepeden tırnağa da bir çımgış-ma içinde kalıyordu.

Ayağa kalktı, burnunda portakal çiçeklerinin kokusu, başında bir ak sarhoş kelebek bulutu, yöresinde apak esriklemiş, gökte üst üste yığılarak yalpalayan kuşlar, bir iki adım attı gö-

454

leğin yanma doğru. Göleğin içinden, çakan şimşekle birlikte kırmızı ışıltılı bir balık atladı, kırmızı ışığını suyun yüzüne bırakarak dibe indi. İnce Memed gülümsedi mutlulukla. Şu eşkıyalığı, sonu ne olursa olsun bıraktığı iyi olmuştu. Top kayayı dönünce az ilerdeki her yanı isten kapkara olmuş mağarayı gördü. Adımlarını sıklaştırıp oraya vardı. Mağaranın içi ça-kıltaşlarıyla döşeliydi. Çok eskiden bu mağaranın içinden bir pınarın kaynadığı belliydi, bu çakıltaşları o eski günlerden kalmaydı. Nereye çekilip gitmişti bu su?

Azığını çıkardı, heybenin içine de su geçmemişti. Bu Yörükler bu işi iyi biliyorlardı. Onların dokuduğu işlerden çok azından su geçiyordu. Yufka ekmeğini, peyniri çıkardı, bir baş soğanını da kırdı, bir iyice karnını doyurdu. Karnını doyurunca kendine geldi, durmak gerekmez, diye düşündü. Bu dağlardan ne kadar olursa, o kadar çabuk kurtulmalı, portakal bahçelerinde soluğu almalıydı. Seyranın adı ne olmalı, diye gülümsedi kendi kendine. Ona ne ad yakışır, anasının adı Döneydi. Kızı olursa, ne ad koyardı, Gazel, dedi, Gazel ne güzel bir ad… Abdi Ağadan sonra dağlara, Kürtlerin arasına çekilmişti bir ara. Çok güzel, suna gibi bir kız görmüştü, adı Gazeldi. Seyranın adı Gazel olacaktı. Bir de kızları olursa onun adını da Gazel koyarlardı. Anası da Gazel, kızları da Gazel… Dağlı Kürtler, içinde Gazel adı geçen uzun, çok güzel bir de türkü söylemişlerdi. Gazel ona bir kere, taa derinden kara gözleriyle bakmış, o da bir kere, azıcık, onu tepeden tırnağa ürpertmişti. Seyrana benziyordu tıpkı… Portakal bahçeleri, kokusu, Gazel, Seyran biribirlerine karıştı. Gazelle Akçasazın kıyısında bir gece sabaha dek, dize çıkmış, gürlemiş sarı gözlü nergislerin arasında dolaşmışlardı. Sabaha kadar ılık esen yeller nergis kokmuştu. Seyran bir ceren gibi kayıyordu, kokudan esriklemiş nergislerin arasından. Durmadan, hoş sesli bir kuşun sesi geliyordu bataklığın içinden… Kuşun sesini dinleye dinleye… Seyran uyuyuvermişti orada dizlerinin üstünde. Çok yorulmuş, çok belalardan geriye kalmış, çok yaralanmıştı. Candarma görünce de bir hoş oluyor, yüzü çarpılıyor, gözleri dalıyordu. İçinde candarmaya dehşet bir öfke duydu. Hatçeyi öldürmüşler, Seyranı da, ölünceye kadar onulmayacak bir biçimde yaralamışlardı. Uyuyuverdi.

455

Uyandığında yağmur yavaşlamış, seller azalmıştı. Çok uzaklarda şimşekler çakıyor, uzak dağlara yıldırımlar düşüyordu. Mağaradan çıktı, postalı ayağını sıkmıştı, bağlarını gevşetti.

Kırkgözün Ocağına vardığında gün doğuyordu. Gölgeler upuzundu. Islak ak kayalara vurmuş güneş karanlık ormanın ağaçlarının başını aydınlatıyordu. Büzülmüş mavi güz çiğdemleri kaya aralıklarında, çalı, ağaç diplerinde yumulmuşlar mo-rarıyorlardı. Bir düzlükte kündükü, pespembe bir hoş laleler gördü, boyun bükmüşler, üst üste bitmişlerdi. Köpürmüş bir su, çakmaktaşı kayalıkların arasından son hızla akıyordu. Kar-şıki dağın başı bakılamayacak kadar aydınlıktı. Memed, dağın karşısında bir süre durdu. Allalem, bütün yıl gece gündüz başından ışık eksilmeyen ulu dağ bu, diye içinden geçirdi.

Yıkık avlu kapısından içeriye girdi. Kutsal ocağın avlusundaki ak kayalar yunmuş arınmış, ortalık ışığa kesmişti. Eğildi toprağı öptü. Orta yere gelince bir daha eğildi. İçini, şimdiye kadar hiç bilmediği korkuyla, sevgiyle karışık bir duygu kapladı. Eşiğe kadar vardı, diz çöktü orada, eğildi üç kere eşiği öptü. Kapı birden açılınca irkildi. O uzun boylu adam, kapının kanadı elinde, bekliyordu. Ayağa kalkıp ona gülümsedi. Adam onun önüne düştü. Bir karanlık yerden geçip, başka bir karanlık yere düştüler. Üçüncüde, aydınlık geniş bir salondaydılar. Ocağın yanındaki sedirde, apak giyinmiş, postuna oturmuş, doksan dokuzluk tespihini önüne yığmış Anacık Sultan onu bekliyordu. Gitti, onun önünde niyaza durdu. Anacık Sultanın elini aldı üç kere öpüp alnına götürdü. Anacık Sultan onu elinden tutup çekti, yanına oturttu. Az sonra hoş kokulu bir kahve geldi. Memed bir türlü kahvenin kulpunu tutamıyor, elleri titriyordu. Bu, Anacık Sultanın gözünden kaçmadı. Fincanı aldı tepsiden ona uzattı, bu da onu daha çok allak bullak etti.

“Seni bekliyordum İnce Memed. Hoş geldin yavrum, iyi

mısın r

“İyiyim anam,” dedi İnce Memed, bir çocuk sıkılganlığıyla. Yüzüne kan basmış, yanıyordu.

Odada kılıçtan başka da hiçbir şey görmüyordu. Çocukluğundan bu yana bu kılıç üstüne çok şey işitmişti. Türkücüler, aşıklar, hikayeciler bu dağlarda yıllar yılı şu duvarda asılı kılı-

456

cin macerasını anlatmışlardı. Bu kılıcın üstüne altınla dokuz yüz doksan dokuz ayet, hadis yazılmıştı. Tılsımlıydı. Ocaktan istiklal Harbine giden on altı kişiden hiçbir tanesi de bu kılıcı kuşanıp gitmemiş, hiçbirisi de geriye dönememişti. Bu tılsımlı kılıcı niçin almamışlardı? Belki de kılıcı almış olsalardı, hiçbirisinin de burnu kanamazdı. Hepsi de geriye, ocaklarına dönebilirlerdi. Hasan Beyin kutsal kılıcını ocakta taşıyacak erkek kalmamış, duvarda mahzun, küskün öyle durup duruyordu. Ne kadar iyi bir insan olursa olsun İnce Memed bu kılıcı taşıyamazdı. Hasan Beyin soyundan gelenler bile, hakkı olanlar bile kılıcı duvardan alarak kuşanıp savaşa gitmek yürekliliğini gösterememişlerdi. Ocak, bu tılsımlı, kutsal kılıcı kuşanamayacak kadar bozulmuş muydu, kim bilir. İşte bir tanesi de İstiklal Harbinden dönememişti.

“Ne düşünüyorsun İnce Memed, yavrum, gözlerini kılıca dikmişsin de?”

“Niçin savaşa giderken pirlerimiz bu kılıcı alıp da öyle gitmediler, diyorum.”

“Güçleri yetmedi Hasan Beyin kılıcına. Babam, kardaşla-rım, amcalarım, Hasan Beyin kılıcıdır o… O kılıca herkesin gücü yetmez ki derlerdi, o kılıçtan korkarlardı.”

Padişah Eyüboğlu Selahaddin armağan eylemişti Hasan Beye kutsal kılıcını. Bu kılıç onun elinde Kudüsü, Şam-ı Şerifi korumuştu demir donlu, boyunlarında haç asılılardan. Ve kutsal beldeler uğruna şehit düşmüştü. Bir sabah, uykudan yorgun uyanan Eyüboğlu Selahaddin Padişah Hasan Beyi yanına çağırmış, şu doğan güneşin, balkıyan ışığın, dönen çarkı feleğin, çölün, kutsal Kudüsün, bereketli toprağın, yeşil çimenlerin yüzü suyu aşkına, bu kılıç bundan sonra senin elinde o demir d onlulara karşı savaşacak, kimseye de teslim olmayacaktır. Al kılıcı, al askerlerini ko git, günün battığı yere. Hasan Beydir kutsal kılıcı eline almış, yarenlerine, haydin gazaya demiş, iş başa düştü, Anadoluna, Rum toprağına gidelim.

Konya ovasında demir donlu, boğazlarında haçlar asılı uzun kılıçlılarla karşılaşmışlar. Gelenler kalabalık, demir don-lular deniz kadar, ışıltılar, şangırtılar içinde, Hasan Beyin ordusu azlık. Öbürleri onun, otuz katı.

457

Kıyasıya bir cenk başlamış Konya ovasında. O gün Hasan Beyin on beş bin kişisinden on bini gitmiş. Konya ovasında kartallar, kuzgunlar insan etine doymuşlar. Ertesi gün, Hasan Beyin ordusunun geriye kalanları da kırılmış. Hasan Bey kırk ki-şisiyle arkalarındaki alımlı dağa sığınmış. Düşmanlar kalabalık, dört bir yanından ulu, sivri, görkemli dağı kuşatmışlar. Hasan Bey gün akşam oluncaya kadar, bu dağı karıncalar gibi sarmış demir donlularla dövüşmüş, gün kavuşunca da dağın doruğunda üç kişi kalmışlar. Doruğa gür bir ateş yakıp dinlenmeye geçmişler. Yaktıkları ateşin ışığı bütün ovayı aydınlatmış. Sabah açılmış, Hasan Bey düşman ordusunun içine, koyun sürüsüne dalan bir kurt gibi dalmış. Düşmanlar onu sağ yakalamak istiyorlarmış. Hasan Bey üç arkadaşıyla tam öğleüstü şehit düşmüş. Düşmanlar sevinçlerinden bağırmışlar. Komutanları, “Onun kılıcını bulun bana,” diye buyurmuş. “Bizim kökümüzü o kılıç kesti, ocağımızı söndürdü.” Kılıcı aramışlar taramışlar, yok. Geriye dönmüşler, komutana, hal keyfiyet böyle böyle demişler. Komutan da “Bunda bir iş var, amanın kılıcı bulamadı-nızsa Hasan Beyin ölüsünü bulun da kellesini kesin,” demiş. Demir donlular varmışlar ki ölüler de yok.

Ertesi gün köylüler gelmişler, bakmışlar ki kırk ölü de yan yana uzanmışlar, dudaklarında gülümsemeler, hiçbir yerlerinde en küçük bir kan damlası yok, yatar dururlar, derin uykularda. Onları yıkamışlar, ak kefenlere sararak gömmüşler. Bir de görmüşler ki ne görsünler, Hasan Beyin kılıcı gelmiş mezarının başucuna dikilip kıyama durmuş. Kılıcı almak istemişler, el uzatmışlar, köylüler el uzatır uzatmaz kılıç çekilmiş yerin altına girmiş. Onlar çekilince gene yerin altından ağır ağır çıkmış, gene kıyama durmuş. Ötekiler kılıcı ne kadar oradan almak iste-mişlerse kılıç onlara teslim olmamış. Bu sırada bir er peydah olmuş, “Destur,” diye bağırmış, “destur ümmeti Muhammed, bu kılıcı buradan hiç kimse koparıp alamaz. Vakta ki Hasan Beyin soyundan bir er buraya gele, bu dağa çıka, adı da Hasan ola, ancak o er Hasan Beyin kutsal kılıcını yerinden ala… Ondan bu yana, o kılıcı yerinden koparmaya hiçbir er muktedir olama-ya…”

Aradan yıllar, yüzyıllar geçmiş, o kılıç orada, Hasan Beyin,

458

onun yiğitlerinin başında türbedarlık yapmış Kırkgöz Ocağına Hasan adında bir pir gelinceye kadar. Pir günlerden bir gün, on yedisinde tuvana bir delikanlı imiş, dağa yürümüş, Hasan Bey dedesinin türbesine gelmiş kılıcı görmüş. Ürküntüsünden oraya yaklaşamamış. Kılıçtır, ona doğru yürümüş kabzasını delikanlının eline vermiş. O da almış onu ocağa getirmiş.

O günden sonra o dağın adı Hasan dağı olmuş. Ve o gün bugündür, güneş her sabah doğduğunda Hasan dağının doruğuna gelir, orada bir süre oturur, ardından da göğe yükselir.

Akşam oldu, Anacık Sultan, namazını kıldıktan sonra mutfağa gitti, ona hoş kokulu bir çorba pişirdi. Çorbadan sonra yan yana oturdular, gece yarısına kadar öyle durdular, konuşmadılar.

Sonunda Anacık Sultan sessizliği bozdu:

“Konuşmuyorsun İnce Memed, bir derdin mi var oğlum senin?” diye sordu.

“Dağlardan iniyorum Anacık Sultan,” dedi İnce Memed. “Eşkıyalık bana göre değil. Hiçbir işe yaramadım şimdiye kadar. İnce Memedi öldüreceğim. Onu sana sormaya geldim.”

“İçin neyi istiyorsa onu yap!”

“Onu yapayım da, nereye gideyim, ne yapayım? Bir de benim başımda külfetim, karım var, aşağıda Vayvay köyünde yolumu gözlüyor.”

“Hiçbir gidecek yerin yok mu?”

“Yok Anacık Sultan. İnce Memed ölünce yerine çok İnce Memed gelecek. Fakir fıkaralar çok, ötekiler az. Ben nereye gitmeliyim?”

Sustular düşüncelere daldılar. İnce Memedin gözleri kutsal kılıca takılmış ayrılmıyordu. Bu kılıç sahipsiz kalmıştı, bundan sonra onu oradan alabilecek bir kişi çıkacak mıydı?

“Gitmesem, bu dağlarda kalsam, olmaz mı Anacık Sultan, ömrümü burada bitirsem, bir kurşunla da ölsem…”

Ondan destur istiyordu düpedüz İnce Memed, gitme, eşkıyalığını sürdür, senin yazgın da bu imiş, alın yazını silemezsin, demesini bekliyordu. O bunu söylerse, bundan sonra iş tamamdı.

“Gönlünün istediğini yap.”                                      ^

459

“Olur Anacık Sultan…”

Anacık Sultan ayağa kalktı, cebinden bir sürü anahtar çıkardı, bir sandığın önüne oturup çın diye açtı. Oradan kadifelerin içine sarılmış bir mühür yüzük aldı getirdi:

“Bu,” dedi, “ocağın mühürüdür. Benden sonra bu ocak sönüyor, al sende kalsın. Malatyaya gidersen, Ağuiçen Ocağına var, bunu onlara göster, seni saklarlar. Ölünceye kadar da, parmağına taktığım bu yüzüğü yanından ayırma. Belki sana bir faydası olur. Bu ocak sönerken, bu yüzük iyi bir kimsenin parmağında olsun.”

Sağ elini tuttu yüzüğü ortaparmağa usulca, incitmeden geçirdi. Yüzük sanki İnce Memedin parmağına göre yapılmıştı, tıpatıp uydu.

“Bu kılıç da senin hakkın ya, benim gönlümce, o kılıcı ben kimseye veremem. Ben öldükten sonra o kılıç kendi başının çaresine kendisi bakar.”

İnce Memed onun huzurunda niyaza durup elini üç kere öpüp başına koydu.

“Bana destur Anacık Sultan,” dedi sevinç içinde, ışık içinde kalmış, bedenine yepyeni bir güç gelmiş, yeniden anasından doğmuş gibi olmuştu. İçi öylesine yunmuş arınmıştı.

“Bir çorba daha pişireyim de sana, ondan sonra seni şu doğan güne teslim edeyim.”

Gün burnuna çorbayı da aynı tastan birlikte içtiler.

İnce Memed uğunan bir ışık içinde kalmış, yukardan aşağıya kanat takmışcasına iniyordu. Sağ yandan da, ormanın içinden bir kalabalığın ağıt sesleri geliyordu.

Dört yol ağzına gelince durdu, ağıt seslerine kulak verdi, merak etmişti, bir taşın üstüne oturdu, bekledi. Ağıt sesleri gittikçe yaklaşıyordu.

Önce salacayı gördü. Salacanm üstüne genç, bıyığı yeni terlemiş bir delikanlıyı uzatmışlardı. Ölünün yüzü balmumu gibi olmuştu. Kolları salacadan aşağıya sarkmış sallanıyordu. Salacayı taşıyanlar da genç adamlardı. Altısının da yüzleri donmuş gibiydi. Geldiler, İnce Memedin önünde durdular. Onu görmüyorlardı. Ürkek gözlerle sağa sola bakındılar, omuzlarındaki salacayı yakınlarındaki bir ak kayanın üstüne yerleştirip, ölünün

460

sarkmış kollarını da toplayıp göğsünün üstünde birleştirdiler. Az sonra da ağıtçı kadınlar, köylüler kalabalığı sökün etti. Geldiler, ölünün yöresinde halkalandılar.

Memed ayağa kalktı, önündeki ak sakallı yaşlı kişinin yanında durdu:

“Başınız sağ olsun,” dedi usulca. “Ne olmuş ki bu delikanlıya?”

“Gözü kör olsun, ocağı sönsün o İnce Memedin,” dedi yaşlı adam, “köyümüzü bastı dün gece, bizi soydu, kızlarımızın başına çöktüler. Bizi perperişan ettiler.”

Bu sırada onu gören kalabalık birer ikişer onların yanlarına gelmeye başladılar.

Ağlamaktan sakalı ıpıslak olmuş yaşlı adam: “Bu benim en küçük oğlumdu. Hiçbir sebebi yokken, onu kurşunlayı verdiler.”

“Kör olası İnce Memed,” dedi bir ikisi. “Kör olası…” Salacanın başucuna oturmuş bir kadın ırganarak ağıdmı usul usul sürdürüyor, İnce Memedi de yerin dibine batınp çıkarıyordu.

Memed bir hoş oldu, dünya başına yıkıldı, gözleri karardı, ayakta duramadı, az önce kalktığı taşın üstüne kendisini zor atıp başını elleri arasına aldı, yumuldu.

Onun bu üzüntülü hali oradakilerin gözlerinden kaçmadı. Ölünün yöresindekiler de orayı bırakıp onun yanına geldiler.

Yaşlı adam:

“Sen onu, oğlumu tanır miydin yolcu?” diye sordu. “Benim aslanım senin de mi yoldaşındı, onun yoldaşı çoktu.”

“Ona bütün dünya yandı.”

“Ocağı sönsün o İnce Memedin.”

“Yağlı kurşunlardan gitsin.”

“Leşini itler parçalasın.”

“İnşallah mezar yüzü görmez de kartallara yem olur.”

Ötekiler konuşuyor, o, bir türlü kendine gelemiyordu.

Yöresine birikmiş kalabalığın ilenmeleri, İnce Memede küfürleri uzun sürdü. Sonunda kalabalığın içinden uzun boylu, ötekilere bakarak daha iyi giyinmiş, saat köstek takınmış, beli tabancalı birisi çıktı, geldi Memedin kolundan tuttu:

461

“Başını kaldır arkadaş,” dedi. “O İnce Memed değil feriş-tah da olsa Hasanın ölüsünü biz yerde komayız, biz altı kardeşiz, öcümüzü alırız. Sen nereden tanırdın Hasanı?”

Memed başını yerden kaldırdı, o çelik ışıltısı gelmiş gene gözbebeklerine oturmuştu ya, gene de çok perişandı.

“Nasıl bir adamdı bu sizin İnce Memed dediğiniz adam?” diye yumuşacık sordu. “Bu Hasanı öldüren?”

“Yüzü batsın,” diye atıldı bir sakallı. “Sarı bir çıyana benziyordu.”

“İnce Memed sarı bir çıyana benzemez.” “Ya neye benzer?”

“İnce Memed senin benim gibi bir adamdır.” “Sarı bir yılana benziyordu.” “Çakır gözleri soğuktu.” “Suratı ölümün suratıydı.” “Bir yanlışlık olacak.”

“Bir yanlışlık yok oğlum yolcu, ben tanırım, o İnce Me-meddi.”

“Sen İnce Memedi hiç görmüş müydün?” “Ben onu iyi tanırım.”

“İnce Memed böyle genç, yakışıklı bir Hasana kıyamaz. Ben de bilirim onu.”

“Biz hepimiz de tanırız İnce Memedi.” “Kim bilmez İnce Memedi…”

“O zalim İnce Memedden başkası olabilir mi, yolcu?” Kadınlar da, kızlar da geldiler Memedin başına. Onlar İnce Memedi erkeklerden de daha çok tanıyorlardı. Onu taa çocukluğunda, Değirmenoluk köyünde keçi güttüğü günlerden biliyorlardı.

“İnce Memed Hasanı öldürmez.”

Kalabalık gittikçe öfkeleniyordu. Memed baktı ki hiçbir çaresi yok, ayağa kalktı, başı önünde kalabalığın arasından sessizce sıyrıldı çıktı, yokuş aşağıya yürüdü gitti. Arkasından da ağıtlar yeniden başladı.

Hiçbir şey düşünemiyor, öfkelenemiyor, üzülemiyordu-Sağ küreğinin altındaki yara yerinin sızılamasını bile duymuyordu. Bütün bedeni donmuş gibiydi. Ormanın ucundaki pına-

462

rın yanma kadar yürüdü. Ancak pınarı görüncedir ki susadığı, acıktığı aklına geldi. Oluğa ağzını uzatıp soğuk suyu içti. Pınarın başındaki iri sedir ağacına sırtını dayadı, daldı. Ölü delikanlının yüzü ona çok dokunmuştu. Onu bir yerlerden tanıyordu ya, nereden, çıkaramıyordu.

Hürü Ananın dağarcığına koyduğu azığını çıkardı, gönülsüz gönülsüz yemeye başladı. Tam bu sırada da yukarılarda bir kıyamettir koptu. Başını çevirip o yana baktı. Kara bulut gibi bir kuş sürüsü biraz ötesinde çalkanıp duruyordu. Kuş sürüsü son bir hızla bir toprağa iniyor, toprağa değecekken birden ça-vıyor, az ilerden gene geriye dönüyor, ardından ormanın üstüne çavıp, oradan aynı hızla geriye geliyordu. Memed, sürünün içine ok gibi girip çıkan alıcı kuşu görünce her şeyi anladı.

Bu, o kadar da büyük bir alıcı kuş değildi. Yalnız kanatlarının ucu hançer ucu gibi sivriydi. Alıcı kuş, sonsuz bir devinimdeydi, sürüye bir dalıyor, kuş bulutunun arasında bir ara yitip gidiyor, sürü çekilince de, bir anlık, toprağa bir karış kalmış, neredeyse yere çakılacakken toparlanıyor gene aynı hızla saldırıyordu. Memed ayağa kalkmış, kuşların en küçük bir devinimlerini kaçırmıyordu.

Kuş sürüsüyle alıcı kuşun cebelleşmesi uzun sürmedi. Sonunda, gökten inanılmaz vıcırtılarla yere inen sürü dağılınca toprakta debelenen alıcı kuşu gördü, yanma koştu, kuşun bir kanadı bir çalıya, bir dikene, dala değmiş olacak ki düşmüş yerde sürünüyordu. Alıcı kuşa yaklaştı, kuş onu görünce kanat açıp uçmaya çalıştı, azıcık havalandı, birkaç adım sonra geri düştü. Memed ona yaklaştıkça, o son bir gayretle uçuyor, ardından da düşüyordu. Memed ona elini uzattığında, artık uçmaktan umudunu kesmiş kuş onun ellerine saldırdı. Sert gaga başparmağını yaraladı.

“Seni yakalayacağım,” diye güldü Memed. “Sen bir acemi kusmuşsun. Usta olsaydın ne kanadın kırılırdı, ne bir şey… Şimdi bir de kuş kapmış, yüksek bir dala çekilmiş yemeye başlamıştın.”

Memed ellerinin sıyrık içinde kalmasına karşın uzun bir cebelleşmeden sonra onu yakaladı. Kuş yorulmuş, bitmişti ya, gözleri canlıydı. Yuvalarında hırsla dönüyor, teslim olmayı ak-

463

lından bile geçirmiyordu. Ah, diye düşündü, şimdi Anacık Sultanın merhemleri yanımda olmalıydı ki senin kanadına sürmeliydim, sürmeliydim de o güzel kanatçığını bir güzel sağaltma-lıydım.”

Kuşu kucağına aldı:

“Acemim, güzel gözlüm, bu dünya böyle işte. Hiç acemiliğe gelmez. Senin kadar hırslı, öfkeli olmaya da gelmez.”

Onu okşarken, kuş sert bir gaga daha attı elinin üstüne, deriyi bıçak gibi yardı. Memed kanını yaladı, pınar suyunda yıkadı.

“Dostunu düşmanını buseydin zaten başına bu iş gelir miydi…”

Kuşun macerası onu iyice keyiflendirmişti. Heybeden kestiği bir parça iplikle onun ayaklarını bağladı, bir keven dikeninin yanma koydu. Yarım bıraktığı yemeğini yemeye başladı. Pınara gitti, oluğa ağzını dayadı, içti, keven dikeninin yanındaki kuşu aldı yola düştü. Seyrana götürürüm, dedi kendi kendine. Seyran ona bakar, kanadını sağaltıp sonra da bu acemiyi Ana-varza kayalıklarına bırakır. O da Recep Çavuşun mezarının üstünde, bir daha böyle acemilikler yapmadan döner durur, belki de gider onun mezarının başucundaki ağaca konardı. Kuşun ayaklarındaki ipi çözdü. O, İnce Memedin öldürdüğü Hasanı hiç düşünmek istemiyordu. Ölü çocuk, ağıtçı kalabalığı aklına geldikçe ya Hürü Anayı, ya Ferhat Hocayı, ya da Seyranı düşünüyordu.

Bir koyağa indi. Bu koyakta bir şeyler anımsıyordu ya çıka-ramıyordu. Burasının kevenleri öbek öbek sarı, çok pembe, som kırmızı bitmişti. Kırmızı kevenlerin dikenleri bile kıpkırmızıydı. Koyağın yamaçlarına kırmızı, yalım yalım ocaklar açılmış, közleri ışılar gibiydi. Yanı başında bir atın gürültüyle soluklandığını duyunca olduğu yerde dikildi kaldı. Yağız at yirmi, yirmi beş adım kadar ötesindeydi, durmuş ona bir tuhaf bakıyordu. Elindeki kuşu yere koydu, ata doğru gitti, yanına yaklaştı, elini tam ona uzatırken at sündü, başının üstünden akarak uzaklaştı gitti. Biraz zayıflamıştı. Gitti, sivri bir kayanın üstünde durdu, üst üste üç kere kişnedikten sonra, yönünü güneşe döndü kulaklarını dikti. Memed yerdeki kuşu aldı, ata özlemle baktı:

464

“İbret al gönlüm,” dedi, “eğer sende azıcık adamlık kalmışsa bu attan, bu kuştan ibret al.” Elindeki kuşun başını okşadı: “Sen de ibret al alıcı kuş,” dedi. “Bak o at atken bile, ağzı dili yokken bile kimseye teslim olmuyor. Olmayacak da… Bu dağlarda ölecek, kemikleri un ufak olacak ama, o da Köroğlu-nun atı gibi teslim olmayacak. At atken, ağzı var dili yokken bile… İbret al deli gönlüm, bu kuştan, bu attan.”

Kızılkartallı koyağına çevirdi yönünü. İnşallah Sankeçili oymağı daha kalkmamıştı. Koşarcasına yürüyordu, kucağında yaralı alıcı kuşuyla. Alıcı kuş artık dinginlemiş, Memedin kucağında yatışmış, ona uysal gözlerle bakıyordu.

Önündeki tepeyi aşınca obayı görecekti. Görmüş geçirmiş Battal Ağa onu görür görmez her şeyi anlayacak, yumuşacık, dudaklarının ucuyla gülümseyecekti. Memed ona ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını bir türlü bilemiyordu.

Tepeye çıkınca oymağın yerini gördü, göç kalkmıştı, bir iki ocak da daha incecikten tütüyor, dumanlar ormanın üstüne doğru iniyordu. Bir süre olduğu yerde durup orayı seyretti. Ayakları onu aldı koyağa götürdü. Battal Ağanın çadırının yerinde kıl çulların, kilimlerin izleri olduğu gibi duruyordu. Bir çift eski çocuk çarığı, nakışlı bir çorap eskisi, bir sipsi, bir kırık kamış gördü. Sipsiyi yerden alıp çalmaya başladı. Çocukken güzel sipsiler yapar, çok da güzel çalardı. Bir taşın üstüne oturup eski, çocukluğunda çaldığı havaları çaldı. Hatçeye sipsi çalmasını öğretmeye çalışmış, bir türlü becerememişti. Kızlar bir türlü kaval çalmasını, sipsi öttürmesini öğrenemiyorlardı. Kuşların çatalları çadırların önünde daha dikili duruyordu. İlerdeki bir çadır yerinde boş bir hızman yan yatmış duruyor, hızmanm yöresinde bir arı sürüsü dolanıp duruyordu. Bir çadırın önünde de kıpkırmızı bir öbek keven dikeni bitmişti, terü taze ışılıyordu. Sapı kırık bir çakı bir çadır direğinin çukuruna düşmüştü. Karınca katarları oymağın ortasından yukarıya, yana, aşağılara   ince   yollarından,   ağızlarında   tohumlar   çekiliyorlardı. Önündeki çatala bir küçücük kuş geldi kondu. Memed, bu kuşu bir taşla vurmalı, etini de elindeki alıcı kuşa vermeli, diye düşündü. Yerden aldığı taşı kuşa nişanladı, küçük kuş öylesine renkli, ince, güzeldi ki atmaya kıyamadı taşı, aldığı yere usulca

465

geri koydu. İçine bir hüzün çöktü, elindeki yaralı kuşun da gözleri hüzün doluydu. Kuşu göç yerine bıraktı. Alıcı kuş bir sıçrayışta çatalın üstündeki küçük kuşun yanına vardı. Öteki havalandı, birkaç kere alıcı kuşun yöresinde döndükten sonra, zikzaklar çizerek ormanın üstüne uçtu gitti. Memed de onun arkasından ormana indi, candarmayla ilk karşılaştığı kayalığa, yaralandığı yere geldi. Kayalığı döndüğünde bir candarma bö-lüğüyle hapahap kaldı. Bir an ikircik geçirdikten sonra yolun kıyısına çekilip bölüğün geçmesini bekledi. At üstündeki Yüzbaşı onun karşısına gelince atının başını çekti, bu sırada onun arkasındaki bölük de durdu.

“Gel bakalım buraya köylü,” dedi Yüzbaşı.

Astsubaylar, çavuşlar, onbaşılar da hemen yanlarına koştular.

Memedin yüzü bir an sararıp sonra eski haline döndü.

“Bu elindeki ne kuşu?”

“Yaralı,” dedi Memed, “ne kuşu olduğunu bilmiyorum.” Kuşun macerasını kısaca anlattı.

“Demek yakalayamadı, bir tek kuş bile alamadı o kadar kuşun içinden?”

“Alamadı.”

“Şimdi sen bu kuşu ne yapacaksın?”

“Köye götürüp bakacağım, iyi olunca da ormanına bırakacağım.”

“Güzel. Senin adın ne?”

“İnce Memed.”

“Allah Allah,” diye güldü Yüzbaşı, “bu dağlardaki herkesin adı da İnce Memed.”

“İnce Memed,” diye gülümsedi Memed.

“Bir de eşkıya İnce Memed var, sen onun adını duydun mu, İnce Memed?”

“Kim duymadı ki onun adını?”

“Nerede o şimdi, biliyor musun?”

“Biliyorum,” dedi Memed boyun bükerek, alçakgönüllü. “O şimdi Akçadağda.”

“Çete kuruyormuş…”

“On altı kişilik bir çete kurmuş.”

466

“Bütün köylüler biliyor.”

“Onun yerini bana söylerler, değil mi?”

“Söylerler.”

“Öyleyse ben de onu yakalarım.”

“Yakalarsın, Faruk Yüzbaşım.”

“Ben Faruk Yüzbaşı değilim. Ben Maraş Candarma Kumandanlığına bağlıyım. İnce Memedi ben yakalayacağım Fa-ruktan önce.”

“Meramın elinden hiçbir şey kurtulmaz, Yüzbaşım.” “Sen İnce Memedi gördün mü?” “Gördüm Yüzbaşım.” “Nasıl bir kişi?”

Memed başını önüne eğdi, bir süre düşündü, gözlerinin içine gözlerini dikip:

“Senin gibi babayiğit bir kişi. Senin gibi iri gözlü, karaya-ğız, uzun parmaklı… Sen onu görsen çok seversin.”

Yüzbaşının yüzü biraz daha yumuşadı.

“Sen şimdi nereye gidiyorsun böyle?”

“Kasabaya gidiyorum.”

“Onun yerini sen bana gösteremez misin?”

“Ben şu yakın yerlerden olurum Yüzbaşım, Akçadağı hiç bilmem.”

Yüzbaşı atını sürdü:

“Sağlıcakla kal İnce Memed.”

“Güle güle Yüzbaşım.”

Memed yolun kıyısına çekildi. Bölük geçinceye kadar orada bekledi. Bölük geçtikten sonra halsiz oradaki bir kütüğün üstüne çöküverdi. Yüreği küt küt atıyordu. Çok korktum, diye kendi kendine söylendi. İnce Memed de korkar mıymış, diye de alay etti. Gerçekten bir hoş olmuştu, ayağa sallanarak kalktı, bir iki adım attı, ayakları biribirine dolanıyordu, geriye dönüp kütüğe yeniden oturdu. Kucağındaki kuş gözlerini ona dikmiş şaşkınlıkla bakıyordu. Kuşun başını avucunun içine aldı, kuş çırpınmca vazgeçti. Kuşu yere koydu. Kanadı sarkmış yerde sürünüyordu. Kuş bir iki sıçradı, uçmaya çalıştı, tek kanadıyla uçamayıp bir yana devrildi. Bomboş, yalnız, ortada kalakalmış Memed hemen gitti kucağına aldı onu, kuş da içindeki boşlu-

467

ğu, korkuyu dolduramadı. Bir eksiklik duyuyordu, kolu, bacağı, başı yokmuş gibi geliyordu ona. Candarmaların arkasından baktı, son candarma da çalının karartısında yitince ayağa kalktı, koşmaya başladı. Sanki Yüzbaşı geriye dönmüş, horlayan atıyla onu kovalıyor, atın soluğunu ensesinde duyuyordu. Mor kayalıklı Süleymanlı yokuşunu indi, yokuşun dibinden küçük bir dere akıyordu, taşlara basa basa karşıya geçti, çınarların duldasına girdi. Ağaçlar daha kırmızı yapraklarını dökmemiş-lerdi. Çalıların arasından kendine korkuyla bakan bir tilkiyi gördü. Tilki onu görür görmez uzun, yalım gibi kuyruğunu sallayarak yamacın yüzünden koşarak yabangüllerinin arkasında yitti.

İçindeki boşluk büyüyor, onulmaz bir korku bütün bedenini usul usul sarıyordu. Sankeçili oymağı uzaklarda olamazdı. Yurt yerindeki ocaklar daha tüttüğüne göre, oba, kuyrukyıldızı tanyerinde göründüğünde yola çıkmıştı. Ve uykulu çocukların elleri, yüzleri üşümüştü. Yayla dönüşü onlar da daha şafak atmadan kuyrukyıldızı doğar doğmaz yola düzülürler, Memedin elleri yüzü üşür, Hürü Ana onun ellerini elleri arasına alırdı.

Ormanın ortasında yeşil bir düzlük vardı. Yörükler her zaman oraya konarlar, yeşil düzlüğün ortasından kaynayan ak çağşaklı pınarın başında birkaç gün konaklarlardı.

İkindiüstü düzlüğe yaklaşırken kendini tüy gibi bir boşluğun içinde uçarken buldu. Şu kucağındaki kuş da olmasa kendinin var olduğuna bile inanamayacaktı. Bir şeyi, çok alıştığı bir şeyi yitirmişti ya neydi, bir türlü de o yitirdiği şeyin ne olduğunu bulamıyordu.

Uzaktan kulağına bir oymak kalabalığının sesleri geldi. Sandığı gibi oba yeşil düzlüğe konmuştu. Burada birkaç gün kalırlardı. Önündeki kayalığı dönüp de uzun sedir ağaçlarının arasına girince çadırların tepelerini gördü, ilerleyemedi. Şimdi obaya nasıl girecek, Battal Ağaya ne söyleyecekti? Sağa kırdı. Eğreltiler göğsüne kadar geliyor, ıslak orman reçinesi, toprağı, yarpuzu, daha yeni açmış güz çiçekleriyle keskin, acı kokuyordu. Ormanın kokusu onu azıcık kendine getirdi, kuşa baktı, o gözlerinin perdesini indirmiş uyuyordu, sıcacık.

Oymağa girmek için geceyi bekledi. Obanın çoban köpek-

468

lerinden korkuyordu. Her birisi at gibi köpeklerdi. Gece bir yabancıyı görmesinler, parçalarlardı.

Yeşil düzlüğün çevresini dördüncü kez dönmekteyken bir çobanı gördü. Yanında boynu tohtlu kırmızı alalı köpeği bir pınara eğilmiş, kollarını çevremiş, pınarın göleğinden elini sokup sokup ustalıkla alabalıkları yakalayarak çimenlerin üstüne atıyordu.

“Çoban!” Çoban onu tanıdı:

“Buyur Memed Ağam.” Hemen köpeğiyle onun yanına geldi.

“Battal Ağa oymakta mı, Kasımla Temiri gördün mü?” “Oymaktalar.”

“Haydi git obaya da Kasımla Temiri çağır. Beni söyleme. Sizi bir yoldaşınız istiyor diye söyle. Al buraya getir.”

Çoban gitti. Biraz sonra Kasımla Temir omuzlarında tüfekleri, çaprazlama fişeklikleri tam tekmil düzlüğün ucundan gözüktüler. Memedi görünce hiç şaşırmadılar, gülümseyerek ona koştular, sarıldılar. Temir:

“Battal Ağa seni bekliyordu,” dedi. “Az sonra gelir, diyordu. Kahven ocakta hazır.”

“Ne biliyordu?”

“O çok şey bilir. Eski bir soydur. Yörük Yörükken bütün bu dağlar, bütün o aşağıdaki Çukurova bizimdi. Yörük kalmadı artık. Bizi kötü köylü, bizi perişan, bizi nan ekmeğe muhtaç ettiler.”

Bu çok az konuşan Temirin böyle konuşması Memedin içine işledi.

“Haydi gidelim,” dedi Kasım. “Seni bekliyor Battal Ağa. Seni görünce çok sevinecek. Sen gittin gideli yalnız seni konuştu. Senden başka ağzına başka söz alamıyordu. Ne konuşursa konuşsun, sözü döndürüyor dolaştırıyor sana getiriyor, her gün de sabahlardan akşamlara kadar tepeye çıkıp senin yolunu gözlüyordu. Ben her şeyde yanılırım da adamda yanılmam diyordu. Yanılmamış. Haydi.”

Kasım önde, Memed onun arkasında, en arkada da Temir

469

obaya yürüdüler. Battal Ağa onları düzlüğün ucunda karşıladı. Memedi kucakladı:

“Hoş geldin İnce Memed,” dedi.

Battal Ağanın ellerinden, gözlerinden, tüm bedeninden öyle bir sevgi taşıyordu ki Memedi ürpertti. Onu bir tek Hürü Ana böyle karşılar, onu bir tek Hürü Ana böyle severdi.

“Seni gittiğin günden beri bekliyordum.”

“Neden?”

“Kurdunu iyi biliyorum senin.”

“Nasıl bir kurtmuş ki o acep?”

“Şimdi o kurdu sen benden daha iyi öğrendin, gördün, tanıdın, bildin, bana mı soruyorsun?”

Çadıra geldiler.

“Biz bu düzlüğe hiç konmazdık, seni Kızılkartallıda bekledim, bekledim umudu kesmedim ya, keser gibi ettim, göçü yükledik, buraya gelince de içim götürmedi, çözün yükü dedim. Seni, sen gelinceye kadar, kışa kadar burada yolunu gözleyecektim.”

“Size Çukurovaya gelirdim.”

“Çukurova olmaz, eşkıya tuzağıdır orası. Ölümdür. Yüzbaşıyla yolda karşılaştın mı?”

“Karşılaştım, bana adımı sordu, ben de İnce Memed dedim. Bu kuş kurtardı beni. Hiç kucağı kuşlu eşkıya olur mu?”

“Olmaz,” dedi Battal Ağa.

Çadıra döşekler, sofra serilmiş konuğu bekliyordu. Önce tüten bir çorba getirdiler.

“Anacık Sultanın çorbasından,” dedi Battal Ağa.

“Ne biliyorsun?”

“Parmağmdaki yüzük ocağın yüzüğüdür. Bunu ocakgiller-den başkası takamaz. Sana nasıl verdi ki? Seni pir saymıştır. İşte bunu unutma. Bu yüzük parmağındayken seni bütün kazalardan belalardan korur.”

Oturdular, büyük tastaki çorbayı kaşıklamaya başladılar.

Bu sırada da o güzel genç kız Memedin tüfeğini, fişekliklerini, obanın armağanı tüfeği, fişeklikleri getirdi onun yanına koydu.

Memed:

470

“Kurt,” dedi. “Kimin içine girmişse, ölünceye kadar…”

“Ölünceye kadar,” dedi Battal Ağa. “İnsan her şeyden kurtulur da içindeki kurttan kurtulamaz.

Bundan sonra yemek bitinceye kadar konuşmadılar. Yemek bittikten sonra Memed Hürü Anayı, Anacık Sultanı anlattı.

Battal Ağa:

“Hürü senin içindeki kurdun birisidir.”

Memed:

“Öteki de Anacık Sultan,” dedi. Atı, alıcı kuşu da anlattı.

“At da senin içindeki kurdun birisidir.”

“Kuş da,” dedi Memed.

Battal Ağa elini onun sırtına koydu:

“Memedim, oğlum,” dedi sevgi dolu gözleriyle, “yiğidim, benin içindeki en büyük kurt sensin.”

“At,” dedi Memed, gülüştüler.

Daha yatsı namazı olmadan Memed:

“Ben uyuyacağım,” dedi. “Battal Ağam, bu kuş da sana teslim. Şu kuşun kanadına bir bak hele. İyi olur mu olmaz mı? Çukurovaya inmeden iyi olursa onu bırakırsın. Beceriksiz bir şey fıkara…”

“Kurdunu,” dedi Battal Ağa.

“Kurdumu,” dedi Memed.

Kız geldi:

“Memed Ağamın yatağını serdim.”

Memed:

“Sağ ol bacım,” dedi, sonra Kasıma döndü. “Kasım bu gece yarısına kadar nöbet sende. Gece yarısından sonra da Temir bekler. Kusura kalmayın, ben bugün çok yorgunum.”

Kalktı yatağa gitti, soyunmadan yorganı üstüne çekip tüfeğini, fişekliklerini yanma uzattı, başını yastığa koyar koymaz da uyudu.

Temir ona tanyerleri ışımadan seslendi. Memed epeydir uyanmış Temiri bekliyordu. Yataktan çıktı, kapıdaki ibriği aldı, dereye indi, orada çatladı. Geldiğinde sofrayı hazır buldu. Çorba, tereyağı, bal, sıcak bazlama. Battal Ağanın yüzü bu sabah ışık içindedi, sevinçliydi. Kahvaltıyı çabuk yapıp helallaştılar.

471

Battal Ağa onu üç kere kucaklayıp alnından öptü. Daha oba uyanmamıştı. Orman dumanlanıyordu. Gün ışıyıncaya kadar ormanın içinden yürüdüler, bir kayalığa gelince Memed durdu:

“Çetebaşmı seçeceğiz çocuklar.”

Kasım:

“Sensin,” dedi. .   Temir:

“Sensin.”

Memedin tüfeğini taşın üstüne uzatıp ellerini üstüne koydular, onun her buyruğunu yerine getireceklerine Kuranı Kerimin, adı güzel kendi güzel Muhammedin, Hazreti Alinin, Kırk-göz Ocağının, Hasan Beyin kılıcının, Kırklara karışmış Köroğ-lunun üstüne ant içtiler.

İnce Memed yolda gördüğü, eşkıyaların öldürdüğü Hasanı anlattı:

“Biz bu İnce Memedi bulmalıyız,” dedi. “Yoksa bu dağlarda yaşamamız müşkül.” Köylülerin ona söylediği o sarı yılan gibi eşkıyanın kim olabileceğini sordu.

Kasım:

“Biz onu tanıyoruz,” dedi. “Temir de, ben de onu iyi biliriz. O da bizi bilir.”

Temir:

“Şimdi ben onu neredeyse elimle koymuş gibi bulurum. Onun saklandığı bütün yerleri biliriz. Ona Sançiyan Abdik derler. Yakalayınca öldürecek miyiz?”

“Öldürmeden yakalayacağız.”

İki gün geceli gündüzlü yol aldılar dağlara doğru. Çok kayalık bir yere geldiler.

Memed:

“Kusura kalmayın ben daha hamım, yorgunluktan öldüm. Yemek yemek bile istemiyor canım,” diye onlardan özür diledi, kendini yere attı.

Kasım:

“Biraz bekle,” diye onu ayakta tutmaya çalıştı. “Şimdi, yere kuru ot sereyim de…”

Hemen Temirle ikisi kuytulardan kuru otlar toplayıp kovuğun içine serdiler, Memed kendini otlara attı.

472

i

“Temir seni bekleyecek, ben de Sarıçiyanı bulacağım. Burada adamlarımız var, onlar onu bulurlar.”

Kasım gün doğarken geldiğinde Memed uyanmış, bazlamasının içine sardığı peyniri yiyor, Temir de ona hayran bakıyordu.

“Buldun mu?”

“Buldum. Az ilerde, yanlarında da altı tane kız keyfediyor-larmış.”

Memed:

“Tamam,” dedi. “Onlar bu gece uyumamışlardır, sersem sersem, kuşatacağız onları. Sarıçiyanı vurmak yok. Ötekileri, Allah ne kısmet etmişse…”

“Ya teslim olmazsa Sançiyan?”

“Teslim olacak.”

Yamaçtan aşağıya bir kedi sessizliğiyle indiler. Sançiyan çetesi korunmasız bir aralıkta, tabak gibi ortadaydılar.

“Bunlar eşkıya değil, çalıkakıcı,” dedi Memed. “Eşkıya olan bir eşkıya böyle yerde konaklar mı?”

“Eşkıya olan bir eşkıya böyle elin ırzına dokunur mu?”

“Ölüm fermanlarının altına bunlar kendi elleriyle basmışlar mührü.”

“Temir sen şu yana geç! Kasım sen de şu kayanın üstüne çık! Ben de şu taşın arkasına geçeceğim. İlk önce ortada dolanana ateş edeceğim. Öldürmeye değil. Kısmeti varsa…”

İlk kurşun atıldığında o ortada dolanan zayıf eşkıya bağırarak yere düştü, sonra kalktı, elindeki tüfeğiyle kendi yöresinde döndü. Az sonra da elindeki tüfek fırladı gitti. İnce Memed, Kasım, Temir hiç ses çıkarmadan ardı ardına ateş ediyorlardı. Neden sonradır ki oradan bir karşılık geldi. Sonra onlar da ateş etmeye başladılar. Kızlar oraya buraya koşuşuyorlar, kendilerini taştan taşa atıyorlar, ilk kurşunda vurulmuş eşkıya yerde debelenip duruyordu.

Memed, omuzu gözüken bir tanesini daha vurdu. Vurulan kişi ayağa kalkıp yokuştan aşağıya aldı yatırdı. Temir onu iki bacağından da biçti. Bir kişi daha tüfeğini bırakıp kaçmaya başladı. Temir onu da devirdi, arkasından da:

“Seni kara dinini…” diye sövdü.

“Teslim ol Sançiyan, teslim ol Abdik,” diye Memed gür, et-

473

kili, kayalıklarda uzun uzun yankılanan bir sesle bağırdı. “Sarıldınız, ya teslim olun, ya da hepinizi öldüreceğiz.”

“Sen kimsin?” diye sordu Abdik.

“Ben İnce Memedim,” dedi Memed.

“Eğer senin İnce Memed olduğun doğruysa teslim olurum.”

“Ne bileceksin doğru olup olmadığını?”

“İnce Memedi tanıyan bir arkadaş var içimizde.”

“Öyleyse sal da gelsin.”

Kayalığın ardından küçücük bir adam çıktı. Tepeden tırnağa bütün bedenine fişeklikler bağlamıştı. Yaklaştı.

“At tüfeğini yere. Tabancalarını da…”

Adam bir anda silahını, tabancalarını yere attı, fişekliklerinden soyundu, ellerini havaya kaldırdı, gülünç bir hal aldı. Tir tir titrediği daha uzaktan belli oluyordu.

“Gel bakalım buraya.”

Adam uzandı, İnce Memedi gördü, bir an dondu kaldı, sonra da aşağıya doğru delicesine bağırarak:

“Bu İnce Memed, İnce Memed!” diye koşmaya başladı, kendini Sarıçiyanın yanma dar attı. “İnce Memed, İnce Memed… İnce Memedi gördüm.”

“Teslim oluyorum,” diye ortaya çıktı Sarıçiyan. “Söz ver, canıma kıyma!”

“Söz veriyorum, canına kıymayacağım.”

Sarıçiyan Abdik tüfeğini atmış, onlara doğru geliyordu.

“Temir dışarıya çıktı, Sarıçiyanı yakaladı, tabancalarını alıp bir anda soydu.

“Siz de çıkın.”

Kayalığın dibinden altı kişi daha çıktılar. Temir hepsini soydu.

Kasım da, Memed de yerlerinden çıktılar. Memedin sert, öfkeli yüzü ter içinde kalmıştı. Hiç konuşmadan Sarıçiyanın yüzüne onu aşağılayan bir bakışla baktı. Kızlar da bir araya toplanmışlar, koyun gibi biribirlerine sokulmuşlardı.

“Kızlar, gidin de şu yaralıların yaralarını sarın,” dedi Kasım.

Kızlar koştular, fistanlarını yırtıp yaralıların yaralarını sardılar.

474

Memed Kasımın kulağına:

“Bunların hepsini de anadan doğma soyun.”

Kasım kızlara baktı.

Memed:

“Ne yapalım,” dedi. “Uzun bir ip bulun.”

Kasım:

“Kızlar, bunları bağlayacak uzun ipleriniz var mı?”

Kızlar kuşaklarını çıkarıp biribirine uladılar.

Kasımla Temir eşkıyaları anadan doğma soydular, kuşaklarla onları biribirlerine tirkediler.

“Siz Hasanın köyünden misiniz?”

“Oradanız.”

“Düşün önümüze.”

Köy o kadar uzak değildi, ikindiüstü vardılar. Köylü çoluk çocuk, genç yaşlı olanı biteni duymuşlar, köyün orta yerine toplanmışlar, konuşmuyorlardı.

O yolda İnce Memedle konuşan yaşlı adam kalabalıktan ayrıldı, Memedin karşısına geldi:

“Ben seni tanıdım, sen Hasanın yoldaşı değil misin?” dedi.

“Benim.”

“Sen mi yakaladın bunları?”

“Biz.”

“Sana kurban olayım,” diye ayaklarına kapandı onun yaşlı adam. “Bu İnce Memedi sen ne yapacaksın şimdi?”

“O İnce Memed değil,” dedi Memed. “Ona Sarıçiyan Abdik derler.” Sarıçiyana döndü: “Söyle bakalım Sarıçiyan, İnce Memed kim?”

Abdik başını önüne eğmiş susuyordu.

“Söyle, İnce Memed kim?”

O karşılık vermiyordu.

“Kim?”

Kasım sert bir dipçikle onu yere düşürdü.

“Söyle, İnce Memed kim?”

Sarıçiyan gözlerini kırpıştırdı. Korkudan dili dönmüyor, sesi çıkmıyordu, İnce Memedi omuzuyla gösterdi.

“Ağalar, kusura bakmayın, İnce Memed benim.”

Kalabalık dalgalandı, homurdandı.

475

“Sen misin İnce Memed?” diye ona sarıldı yaşlı adam. “Oğlumun öcünü aldın.”

Bir kadın gelip İnce Memede sarıldı, onu ellerinden öptü. Kalabalık o homurtudan sonra bir ses daha çıkarmadı.

İnce Memed:

“Size bu adamları böyle çırılçıplak köyünüze getirdim diye bana gönüllenmeyin. Benim onlara vereceğim ceza budur. Şimdi ben onları size teslim ediyorum, tüfekleri, fişekleri, öteberileri, giyitleri de aşağıda, onları alın, bunları da alm ne ceza verirseniz verin. Haydi bize allahaısmarladık.”

Köylüler onların yolunu kestiler, “Bir yemeğimizi, bir çayımızı içmeden biz İnce Memedi hiçbir yere göndermeyiz,” dediler.

“Size ben gücendim,” dedi İnce Memed.

“Söyle kusurumuzu,” dedi Hasanın babası.

“Siz bana ilendiniz.”

“Oğul acısı…” dedi yaşlı adam.

“Irzımız payimal oldu,” dedi bir yaşlı kadın.

İnce Memed sesini yükseltti. Çok öfkeli olduğu belliydi.

“Siz beni yaraladınız.”

“Biz sana ne yaptık, İnce Memed?”

“İnce Memed hiç Hasan gibi çiçeği burnunda bir genci öldürür mü, daha evlenmemişti bile, değil mi?”

“Evlenmemişti…”

“İnce Memed böylesi bir insana kıyar mı?”

Karşılık vermediler.

“İnce Memed hiç ırza geçer mi, bunu neden hiç düşünmediniz?” Bakın İnce Memed bu eli kanlı ırz düşmanlarını, kendi adını beş paralık edenleri bile size teslim ediyor, benim öcümü de siz bunlardan alın.”

Kalabalık donmuş kalmış, kimse bir söze varamıyor, öne düşmüş başlarını kaldıramıyorlardı.

Onlar geçerlerken kalabalık ortadan ikiye ayrıldı, önde İnce Memed, arkada Kasımla Temir köyün içinden ağır ağır çıktılar gittiler.

“Bu köyün adı ne?”

“Bu köye Çamlıyol köyü derler.”

476

22

Ümmetin sofrası her zaman herkese açıktı. Bu dağ başında, bu yörelerde onun evinden başka ev yoktu. Onun için yolda belde, karda kışta kalanlar oraya sığınırlardı. Eskiden orta halli bir kişiydi Ümmet, bir yıl içinde zenginleşivermiş, değişmişti. Evi üç gözlü bir toprak damdı. Şimdi o toprak damın yerinde çatısı kırmızı kiremitli, pencereleri, kapıları kemerli iki katlı, yirmi üç gözeli bir konak yükseliyordu. Konak yüksek mazgallı duvarlarla çevrilmişti. Yapı ormanlıklı, kayalıklı dağın yamacına yapışmış, çok uzaklardan bile apak parlıyor, avlusundaki çınarın altından da gür bir pınar kaynıyordu. Söylentiye göre Ümmet eşkıya Keklikoğlu yüzünden zengin olmuştu. Kekli-koğlu tam otuz yedi yıl üç kişisiyle bu dağlarda gezmiş, evler basmış, yollar kesmiş, ocaklar söndürmüştü. Ümmet onu taa çocukluğundan beri tanır, ona yataklık, ulaklık ederdi. Gene söylentiye göre Keklikoğlu otuz yedi yılda sandık sandık altınlar biriktirmiş, bu biriken altınları da, çok güvendiği, canı kadar sevdiği Ümmete emanet etmiş, bundan sonra da ortadan yitip gitmişti.

Onu Ümmetin öldürdüğünü, hem de ne biçim öldürdüğünü herkes biliyor, olayı da gözleriyle görmüşler gibi anlatıyorlardı. Bir gece Keklikoğlu yorgun argın, elinde bir torba altınla Ümmete gelmiş. Eşkıyaların üçü de yorgunluklarından ayakta uyuyor-larmış. Onları böyle görünce Ümmettir çok sevinmiş, önceden hazırladığı deliceli ekmeği de onlara yedirince yaşlı eşkıyaların üçü üç yerden, daha sofradan kalkmadan, oldukları yerde tırla-

477

mışlar. Ümmet onların üçünü de katırlara atmış dağın doruğuna götürmüş, üçünü de yan yana yatırmış basmış kurşunu. Kendilerinden geçmiş eşkıyalar debelenememişler bile.

Bu söylentiye kimi inanıyor, kimi de hiç inanmıyordu. Ümmet onu tanıyan, gören bütün insanlara güvenilir bir adam duygusu veriyordu. Bütün bu Keklikoğlu söylentilerine karşın herkes ona eskisinden de daha çok güveniyordu. Söylentiler, en küçük bir biçimde de olsa, onu hiç etkilememişti. Bu dağ başında, bu dört yol ağzında eşkıyaların da, candarmalarm da ona gereksinmeleri vardı. O da, her insanın, her başı dara gelmişin yardımına koşuyordu. Eşkıyaları izlemeye çıkmış candarmaya ne kadar yürekten yardım ediyorsa, izlenen eşkıyalara da o kadar, belki ondan da çok canı gönülden yardım ediyordu. Bir eşkıyanın yakalanması onun için ne kadar bir sevinçse, o kadar da bir üzüntüydü. Ümmet bir tuhaf bir adamdı işte.

Şimdi soylu atlar besliyordu tavlasında. Urfadan, İskende-rundan, Halepten seyisler getirtmişti atları için. Sürü sürü keçileri, boğaları, inekleri otluyordu aşağıdaki düzlükte, yeşil alanda. Bütün bu yörede avuç içi kadar bir düzlük de olsa Ümmet tapusunu üstüne çıkarmıştı. Her zaman gülüyordu, hep sevinç içindeydi. Konağın bittiği gün de eve üç tane biribirinden güzel kız getirmişti, tam bir hafta süren bir de toy düğün düzenlemiş, Maraştan, Andırından, Adanadan, Antepten çağrılılar gelmişlerdi düğüne. Bütün bu dağların eşkıyaları da, kanlı bıçaklı olanlar da toplanmışlardı düğüne. Güleç yüzlü Sarı Ümmet gelinleri sıraya bindirmiş, her gece birisiyle gerdeğe girip üç gecede işini tamamlamıştı.

Sarı Ümmet bir de dağdaki bütün ceviz ağaçlarını alıyordu. Her ağaca bir sahip uyduruyor, uydurduğu sahiplerden de ağaçları satın alıp kestiriyordu. Evinin arkasındaki koyak ağzına kadar ceviz kütükleriyle dolmuştu. Ümmet yakında bu kütüklerin üstünü çinkoyla örttürecekti. İşte ondan sonra da ağaçlar beklesin dursunlardı. Bu ağaçlardan o küpler dolusu altın kazanacaktı. Ne kadar beklerse o kadar iyiydi. Cevizlerin pahası her gün artıyordu.

İnce Memedle arkadaşları bir gece yarısı indiler Sarı Ümmetin evine. Memed konağı görünce şaşırdı kaldı:

478

“Bir yanlışlık olacak arkadaşlar,” dedi. “Bizim Sarı Ümmetin damı tam buradaydı geçen yıl ya, bu konak burada yoktu.” Kasım:

“Bu konak Sarı Ümmet Ağanın konağıdır, hem de senin bildiğin toprak damın yerine yapılmıştır.”

“Vay anasını,” diye şaştı Memed. “Bu kadar parayı nereden bulmuş, hem bir yılda bu konak nasıl yapılır?”

“Sivastan, Kayseriden, Göksundan çok ustalar getirmiş, namlı, hünerli ustalar… Buralarda taş da, ağaç da çok.” “Ya bu kadar para?”

“Keklikoğlunun bütün altınları ondaymış. Öldürmüş Kek-likoğlunu, altınlar da ona kalmış.”

“Ümmet kimseyi öldürmez, kancıklamaz. Ümmete parayı yaşlanınca Keklikoğlu kendisi vermiş, sonra da başını alıp gitmiştir. Bir yıl içinde de böyle bir konak yaptır demiştir. Ümmet de ne yapsın, kolları sıvamıştır.”

“İnşallah,” dedi Kasım.

“İnşallah,” dedi Temir.

“Öyledir,” diye kesin konuştu Memed. Yerden bir taş alıp büyük kemerli avlu kapısına vurdu: “Ümmet, Ümmet! Hay Sarı Ümmet!”

Kapıyı silahlı iki kişi açtı.

“Ümmet Ağa konakta,” dedi öndeki silahlı adam çok sert bir sesle. “Kim diyeyim?”

“İnce Memed dersin.”

Kısa bir süre bir sessizlik oldu, sert sesli adam yumuşacık bir sesle sordu:

“Sen İnce Memed misin?”

“İnce Memedim.”

Adam İnce Memedin üstüne eğildi, onun yüzüne baktı, yıldız ışığında pek seçememiş olacak ki:

“Kusuruma kalma İnce Memed. Ağaya bir haber vereyim.”

“Ver,” diye buyurdu İnce Memed.

Az sonra yukardan aşağıya Sarı Ümmetin gülüşü çınladı.

“İncem, İncem, İnce kardaşım hoş gelmişsin. Bu bizim sersemler de seni konağın kapısında bekletiyorlar.”

İki eski arkadaş kucaklaştılar.

479

Ümmet önde, Memed arkada yukarıya çıktılar. Konağın koskocaman bir sofası vardı, at meydanı gibi. Odalar yan yana sıralanmışlardı. Ümmet en uçtaki odanın kapısını açtı. Ortadaki, her yanı işlemeli tahtalarla çevrilmiş büyük ocakta kütükler yanıyor, ocağın tam alnına asılmış bir büyük, karpuzu pembe işlemeli, mavi gaz lambası ortalığı ısıtıyordu. Oda fırdolayı yumuşacık, renk renk halılarla örtülmüş sedirlerle çevrilmişti. Sedirlerde şişkin halı yastıklar…

“Aç mısınız?”

“Ağamızın konağına geldik, tok olacak değiliz ya! Ben bu gece yarısı, gece yarısı da olsa kuzu isterim böyle bir konak Beyinden.”

“Ben de kuzuyu şimdi kestiririm İnce Memedime. Yeter ki o beklesin.”

“Beklerim,” dedi İnce Memed. “Sen azıcık peynir ekmek bulursan… Şu ocağa da çay da koyarsan…”

“Daha, daha? Başka bir isteğin var mı, benim yakışıklı oğlum, İnce Memedim?” diye şakalaştı San Ümmet. Ardından da bağırdı: “Kızlar, çocuklar…” Odaya iki kız, birisi delikanlı üç kişi girdiler. “Hemen bir kuzu kesin, oğlum, kızartın, çabuk olsun. Kızlar, siz de yağ, bal, peynir, ne varsa evde böylesi şeylerden hemen getirin, çay da yapın, demli olsun. Benim dünya kardaşım gelmiş ki, sevinçten deli olmamak eldeyse olma bakalım…”

Gerçekten de Sarı Ümmet sevincinden yerinde duramıyor, gidiyor geliyor, onu kucaklıyor, öpüyor, konuşuyordu.

“Ölüm haberini bile duyduk…”

“Az daha ölüyordum.”

“Anacık Sultan olmasaydı…”

“Kurşunun bir tanesi sağ küreğimin altında duruyor.” Anacık Sultanı, Hürü Anayı anlattı. Şimdiye kadar başından ne gelip geçmişse Sarı Ümmete baştan sona söyledi.

Sarı Ümmetin sevincinden ağzı kulaklarına varıyordu.

“O Yüzbaşı var ya, hani senin dağda karşılaştığın, onun adına Şevket Yüzbaşı derler, Faruk Yüzbaşının can düşmanı. Biribirlerini hiç çekemiyorlar. Şevket Yüzbaşı Maraş Vilayeti Candarma Kumandanlığı emrinde. Ama o gene İnce Memedin

480

ardında. İnce Memedi ben yakalayacağım diyormuş da başka bir şey demiyormuş. Faruk Yüzbaşı da avucunu yalayacak, ele aleme rezil kepaze olacak. İki Yüzbaşı biribirlerine takışmışlar ki kan gövdeyi götürüyormuş.”

“Sen şu konağın işini anlat hele bir kere. Ben bu işi anlayamadım. Bir gecede periler mi kondurdu onu buraya.”

“Periler kondurdu dersen ben de inanırım, öylesine göz açıp kapayıncaya kadar çıktı bu konak ortaya… Eşkıya Kekli-koğlu var ya…” Sustu, sonra da gözlerini Kasımla Temire dikti. Memed onun ne demek istediğini anladı: “Konuş,” dedi. “Bu Kasım, bu da Temir. Bunların yanında her şeyi konuşabilirsin. Bu arkadaşlar senin bildiğin kişilerden değil, anladın mı, benim canımı güvendiğim kişiler. Bunlar olmasalardı, ben şimdiye kadar çoktan kara toprağın altında olurdum. Senin de bu güzel konacığmı göremezdim.”

“Anladım/’ diye güldü Sarı Ümmet. “Şimdi beni iyi, can kulağıyla dinle öyleyse. Keklikoğlunu çok eskiden, çocukluğumdan, babamın sağlığından bu yana tanırdım. Babam onu çok severdi. Babam öldükten sonra ne yapar eder, iki eli kanda da olsa yılda birkaç kez bana uğrar bir hafta, iki hafta kalır dinlenirdi. Biz onunla, babam öldükten sonra baba oğul gibi olduk. İki arkadaşı vardı, üçü de aynı gün eşkıya olmuş, dağa çıkmışlardı. Bir gün, şu taşın arkasından bir ıslık sesi geldi, hemen Keklikoğlunun geldiğini anladım. Ben de ıslığımı çaldım. Dokuz kişi birden avluya girdiler. Keklikoğlu, kardaşlığımm oğlu, diye bana sarıldı. Şu dünyada senden başka kimsem yok. Eğer adam çıkarsan da sensin, çıkmazsan da… Şimdi bir koç boğazla da bize, seninle sonra konuşuruz, dedi. Koç kolay, Keklikoğlu, dedim. Sen koçu kesilmiş bil, biz babamızın arkadaşını ağırlamasını iyi biliriz, dostu düşmanı ağırlamasını bildiğimiz gibi…”

Keklikoğlu yanındakileri Sarı Ümmetin damına gönderdi, siz içerde dinlenin, çok yorgunsunuz, dedi. Onlar içeriye çekilince, bunlar da gidip şu çınarın dibinden kaynayan suyun başına oturdular.

“Kardaşlığımm oğlu, beni iyi dinle,” diye konuştu Keklikoğlu. Kaşları çatılmıştı. Onun sakal bıraktığını bu anda fark

481

etti Sarı Ümmet. Keklikoğlunun sütbeyaz, uzun bir sakalı vardı. “Yaşlandım Sarım, oğlum, artık bir dağdan ötekine bir günde ulaşamıyorum. Benim eşkıyalığım bitti ya namımız iş görüyor. O nam da bir gün, iki gün iş görür, üçüncü gün de deriyi tuzlarız. Ben eşkıyalığı bırakıyorum. Söyle bana, ömrümün sonuna kadar yaşayacak param var, çok altm biriktirdim, ben nerede saklanabilirim?”

O gün akşama kadar kafa kafaya verdiler düşündüler, Kek-likoğluna rahat yaşayacak bir yer aradılar. İkinci günü de düşünerek, tartışarak geçirdiler. Üçüncü gün Keklikoğlunun gidip saklanacağı yeri buldular. Keklikoğlu kıvançlıydı.

Bir zamanlar Kürt Resul Paşa Çukurovaya, kasabaya sürgün gelmişti. Kürt Resul Paşa sürgüne gelirken dokuz karısını, bin kadar atlısını, çocuklarını, elinin, aşiretinin bir kısmını da getirmişti. Yaz gelince Çukurovanm korkunç sıcaklarına, sineğine dayanamayan Kürtler kırılmaya başlamışlar, hükümetten izin ala-raktan yaylaya çıkmışlardı yüzlerce kara çadırla. İşte bu sırada genç bir adam olan Keklikoğlu da onun adamlarına karışmış, karıncayı gözünden vuracak kadar atıcı olan Kürtlerden nişancılığı öğrenmişti. Onun nişancılığına Resul Paşa bile parmak ısırmıştı. Gel zaman git zaman Paşa Urfaya döndü. Bütün Harran ovası, Ceylanpmarı taa Abdülaziz dağlarına kadar onun toprağıydı. Keklikoğlu da Resul Paşayla birlikte Urfaya gitmişti. Paşa onu bütün adamlarından daha çok seviyor, onu yanından ayırmıyordu. Keklikoğlu az bir sürede Kürtçe de öğrenmişti.

Paşa Urfada gene rahat durmadı. Doğrusu bu kadar geniş, verimli toprakların üstünde bir devlet kurulabilirdi. Paşa başkaldırdı. Çarpışmada yenildi ve Halebe kapağı dar attı. Araya Halep Beyleri, Valisi, Paşası girdi de Padişah Resul Paşayı bağışladı. O da Halepte oturmaya, topraklarından gelen gelirle geçinmeye razı oldu. Yanından da, nereye giderse gitsin, koruyucusu Keklikoğlunu ayırmıyordu. Paşa sürmeli gözlü, ceren bakışlı, geniş alınlı, uzun yüzlü, ince, dal gibi bir kişiydi. En soylu, en güzel atlara bütün Arabistan ülkesinde o binerdi. Keklikoğluyla aynı yaştaydılar, biribirlerine de kardeş gibi ben-ziyorlardı. Bir seferinde Halep Valisi, Resul Paşanın yerine Keklikoğlunun boynuna sarılmış onu öpmüştü.

482

Bir gün, çok canı sıkılan Keklikoğlu, o sonuna kadar başkasına koruyuculuk, bekçilik yapacak bir adam değildi, elindeki tüfeğin hakkını verebilecek bir kişiydi, “Destur Paşam ben gidiyorum,” dedi.

“Etme eyleme Keklikoğlu, sen benim kardaşımsm, karda-şımdan da ilerisin bu gurbet elde benim için… Sen benim için Torosun en yüce doruğunun üstünde açmış bir güneş gülüsün, beni bırakmak sana yakışmaz.”

Keklikoğlu, Resul Paşa ne söyledi, ne yaptıysa onu dinlemedi, ondan ayrıldı ve üç arkadaşıyla yıllarca Antep, Urfa, Halep yollarını tuttu. Gözü pek, sert, yürekli bir adamdı. Az bir sürede bütün güneyde Urfadan Adanaya, Halebe, Musula kadar ünlendi. Ve yıllarca bu yollarda altın, elmas, inci, yakut ve yeşim topladı. Arap, Kürt, Türkmen Ağalarının, Beylerinin evini bastı. Onun adını duyan, ne istiyorsa hemen çıkarıp veriyordu. Bedeninde yaralanmadık yer kalmadı. Yedi canlı bir kedi gibiydi ve canı çıkmıyordu.

Yükünü tutunca onun için daha güvenceli bir yer olan To-roslara döndü. Dağlar eşkıyaların en büyük sığıncalarıdır. Burada da boş durmadı, yollar kesti, evler bastı, altınlarının üstüne altın koydu. Ama bir kerecik olsun, yanılıp yazılıp da bir fıkara-dan bir iğne bile almadı. Orta halli olduğunu bildiği kişilerin bile bir ipliklerine dokunmadı. Onun şu ovada, şu dağlarda soymadığı hiçbir Bey, Ağa yoktu. Sanki bütün Ağaları, Beyleri vergiye bağlamıştı. Zamanı gelince herkes, Keklikoğlunun gönderdiği adamına vergisini veriyordu. Vermeyenler de birkaç gün içinde, isterse yılanın deliğine girsin, kuşun kanadının altına saklansın öteki dünyayı boyluyordu. Toroslar, Toroslar oldu olalı böyle kurnaz, akıllı, çevik bir eşkıya görmemişti. Yıllarca bölükleri, taburları, alayları ardına takmış oyum oyum oynatmıştı bu dağlarda. Herkes onun elinden el aman demişti. En büyük özelliği bu gece buradaysa, öbür akşam Çukurovada oluşuydu. Onun bu kadar çabuk devinme gücüne kimsenin aklı ermiyordu. Bir bakmışsın Aladağda, iki gün sonra da bir bakmışsın Düldülde… Bu kadar uzaklığı, bu kadar az sürede kuş bile uçamazdı.

Toroslarda, Çukurovada, adının geçtiği her yerde herkes onun yığdığı altınlardan söz ediyordu.

483

Halepteki Paşa daha sağdı. Sarı Ümmetle üç gün üç gece düşünüp buldukları saklanacak yer Paşanın yanıydı. Paşa onu görünce çok da sevinecekti. Duyduğuna göre Paşanın o kadar, eskisi gibi hali vakti de iyi değildi. Hem ona bir yardımı da dokunurdu.

“Bu iş tamam, Paşanın yanma gidiyorum. Başka bir isteğim daha var senden Sarı Ümmet, bunu da yerine getirirsen gözüm açık gitmez.”

“Buyur amca, isteğin neyse başım üstüne.”

“Burasını bana satacaksın. Ustaları birlikte getirdim, onlar nasıl bir konak yapacaklarını biliyorlar. Resul Paşanın çöldeki konağını onlara gösterdim, tıpkısını dikecekler buraya. Bu konak bir yıl içinde bitecek. Ben gelip göreceğim. Şu çınarın dibine, suyun üstüne, kayalığın içine de mezarımı yapacaksın, ben nerede ölürsem öleyim, benim mezarımı alıp buraya getireceksin. Paraya gelince, yakında göreceksin ya, Sultan Süleymanın hazineleri kadardır benim altınlarım, onları sana vereceğim. Ben de Halepte yaşayacak kadar yanıma altın alacağım, insan halidir, yetmezse sen bana getirirsin.”

Bir gece yarısı üç katır alıp Keklikoğlunun altınlarının saklı olduğu sarpa gittiler. Gerçekten burası kimsenin aklına gelmezdi. Gelse de kolay kolay bu sarpa çıkmayı kimse göze alamazdı. Altınlar çelik kasalardaydı.

“Konak bittikten sonra Keklikoğlu geldi gördü mü?”

“Gelmedi.”

“Duydu mu?”

“Duydu.”

“Gelecek mi?”

“Gelecek.”

“Ne zaman?” diye heyecanlandı Memed. “Gelince bana da haber verir misin?”

“Veririm.”

“Paşayla arası nasılmış?”

“Paşa çok fıkara düşmüş, Keklikoğlunu görünce çok sevinmiş. Keklikoğlu da onun ayaklarının altına altınları sermiş.”

“Sen artık zenginsin.”

“Zenginim.”

484

“Bu konak senin.”

“Benim. Ama onun gelip de dünya gözüyle onun için yapılan konağı görmesini öyle bir istiyorum ki…”

“Niçin hemen gelmedi?”

“Çok korkuyor o,” dedi Sarı Ümmet.

“Keklikoğlu mu?”

“Keklikoğlu.”

“Ne tuhaf!”

“Yaşlanınca insan korkak olur, ejderha da olsa.”

“Bunu bilmiyordum. Bir yaşlının önünde ne kadar zaman kalmış ki…”

“Bir gün bile kalmışsa, o, bir güne bin yılmış gibi dört elle sarılır. O yüzden yaşlılar kadar korkak bir yaratık gelmemiştir bu dünyaya. Delikli demiri görünce, bir delikli demir de kendi almayı akıl etmemiş, dağlardan kaçmıştır koç Köroğlu. Neden? Korkaklığından. Yaşlı olmasaydı kaçar mıydı Köroğlu?”

“Kaçmazdı…”

“İşte bunun için Keklikoğlu bir daha buraya gelemez. Ölünce onun ölüsünü buraya ben getireceğim. Bana inanıyor.”

“Sana nedense herkes inanır. Herkes senin Keklikoğlunu öldürdüğünü söylüyor ya, gene de sana güvenmeden edemiyorlar, sana kıyamıyorlar.”

“Keklikoğlunun ölmediğini biliyorlar da…”

“Bir resimci bulsan…”

“Konağın resmini çektirip Keklikoğluna göndersem, diyorsun. İyi bir akıl. Boşuna İnce Memed olmaz ki adam…”

“Ne yaptım da İnce Memed oldum? İşte buna da akıl sır ermiyor ki… Köroğlu da benim gibiydi herhal.” “Tıpkı senin gibi…” “İşe yaramaz… Boş yere…”

“Bak,” dedi Ümmet, “sana bir şey deyim de beni iyi dinle… Bu millet sana İnce Memed demişse, bunda bir şey vardır, sende bir şey bulmuştur. Millet, insanı herkesten iyi anlar, dünya kurulduğundan bu yana insanoğlu insanoğlunu tartmıştır. İnsanoğlu, insanoğlunu bildiği kadar hiçbir şeyi bilmez.” “Benim aklım ermiyor.” “Ersin.”

485

“O senin insanoğlun var ya, en çok da insanda yanlış yapıyor.”

“En çok da insanı tanıyor. Keklikoğlu geldi de bu kadar insan içinde beni nasıl buldu? Biliyordu ki dünya dünyaya geçse, ben bu konağı yaptırırım, onun da ölüsünü şu kayalığa gömerim. Başucuna da yabangüllerini dikerim. Hem de kara gözlü nergis, hem de mor saçaklı sümbül…”

Kuzu kızartması sabaha karşı ancak yetişti. Bir güzel karınlarını, hiç konuşmadan doyurdular. Kasımla Temir, Memedin gözüne baktılar, uykusuzluktan ölüyorlardı.

“Siz gidin uyuyun, biz Ümmet kardaşımla nöbeti bekleriz.”

Ötekiler kalktılar, Sarı Ümmet onları götürdü yataklarına yatırıp geldi.

“Şimdi söyle bana, elinde güvenilecek eşkıyaların var mı, yiğit, yürekli, becerikli…”

“Var.”

“Kim?”

“Sinemoğlu çetesi.”

Memed güldü.

“Neye güldün?”

“Sinemoğlu daha çocuk.”

“Genç Osman da çocuktu. Sen de çocuksun.”

“Anladım, anladım,” dedi Memed.

“Sana da… Evvel Allaha, sonra da sana tapıyor. Çok konuştum onunla. Söyle bakalım ne işine yarayacak?”

“Kasabayı basacak.”

“Nasıl?”

“Karşı tepeye, bağlara gelecek, mitralyozun başına oturacak, kasabayı taradıktan sonra sabaha karşı dağlara çekilecek.”

“Sen şu düşündüklerini baştan sona anlatsana.”

Memed ne düşünüyorsa, ne kurmuş, ne yapacaksa Ümmete teker teker anlattı.

“Gitme Çukurovaya,” diye ona yalvardı Ümmet. “Bu sefer Çukurovadan sağ çıkamazsın. Çukurova kırk bin hayın göz olmuş seni bekliyor.”

Uzun uzun tartıştılar, Sarı Ümmet Memedi yolundan çevi-

486

I

remedi, Nuh diyor da Peygamber demiyordu.

“Yazık olacak sana Memed. Sen soluk aldıkça fakir fıkara-nın umudusun, istersen hiçbir şey yapma. Sen eşkıyalığı bırakacak cinsten bir insan değilsin, buna hiç umutlanma. Sen içinde başkaldırma kurduyla doğmuşsun, başka türlü yapamazsın.”

“Ölmek istemiyorum,” dedi Memed, “kurşunlardan gitmek istemiyorum.”

“Kurşunlardan gitmek senin yazgın. O parmağmdaki yüzüğü sana niçin verdi Anacık Sultan, biliyor musun?”

Gün doğarken konaktan çıkmışlar, gelmişler Keklikoğlu-nun çınarının altındaki kayalığa tünemiş oturmuşlardı. Suyun dibine bütün çakıltaşlarım tek tek gösteren bir ışık çökmüştü tanyerleri ışır ışımaz.

“Kendi kendini yenemeyeceğini bildiğin için.”

Ümmetin bu sözlerine bir yandan kızmış görünüyor, bir yandan da için için, kendi bile farkında olmadan seviniyordu.

“Demek Topal Ali, Molla Duran Efendinin yanma girdi?”

“Görme Topal Aliyi! Adana Valisi gibi lenger şapka başında. Bir de kırmızı kartal tüyü sokmuş lengerin kuşağının içine. Topal ayakta çizmeler… Geçenlerde bir al Arap ata binmiş, kucağında Alaman filintası… O da delirmiş.”

“Ne olmuş da delirmiş?”

“Murtaza Ağayı öldüreceğim diyor da başka bir şey demiyor.”

“Asıl yüreğinde kurt olan insan odur işte. Onun yüreğin-deki kurt yırtıcı bir kaplan kadardır. Bunca yıl bu düzene, bu gidişe, bunca kötülüğe, zulme nasıl dayandı bu adam, şaşıyorum. Demek ki bu adamda kırk aslan yüreği varmış.”

“Onu da istiyor musun?”

“Onun aklı olmazsa, işte o zaman Çukurovadan çıkamam ben.”

“Başka adam gerek mi sana?”

“Sağ ol Ümmet kardaş, biz üçümüz yeteriz.”

İki gün içinde Ümmetin adamları Sinemoğlunu buldular getirdiler. Altı kişiydiler. Altısı da aynı yaşta, gepgenç gösteriyorlardı. Sinemoğlu Memedi görünce hemen önünde niyaza

487

İm

gelip elini aldı, üç kere öptükten sonra alnına götürdü. Ötekiler de onun gibi yaptılar. Karşıya geçip diz üstü oturdular, ellerini de kucaklarına aldılar. Karşıdan, doruğuna gün vurmuş görkemli bir dağa bakar gibi bakıyorlardı ona, hayran.

Sarı Ümmet, bu arada Sinemoğlu çetesini anlatmıştı Memede. Çetedeki eşkıyaları ona teker teker söylemişti. Şaşılacak iş, hepsinin de macerası aynıydı, bütün bu dağların, ovanın insanlarının da macerası aynıydı. Öyleyse, niçin yalnız bu altı kişi çıkmıştı dağa? Onların içindeki kurt daha mı başka bir kurttu ki…

Sinemoğlunun dedesi savaşa gitmiş dönmemişti. Söylediklerine göre dedesinin babası, onun da babası savaşa gitmişler gelmemişlerdi. Dedesi, babası, üç amcası, yedi dayısı da savaşta Arabistan çölünde, Yunan Savaşında kalmıştı. Çetedeki öteki delikanlıların babaları, dedeleri de savaşlardan dönmemişlerdi. Bunların altısı da, askerlik zamanları gelince kafa kafaya vermişler, düşünmüşler taşınmışlar dağa çıkmışlardı.

“Bir af çıkarsa inecek misiniz?”

“İnmeyeceğiz.”

“Ölünceye kadar savaş içinde olacaksınız, savaştan korkup askere gitmediniz ya…”

“Eşkıyalık savaştan iyidir.”

“Kim bilir,” dedi Memed. Sonra da gözlerine o çelik ışıltı-sındaki ışık geldi çakıldı. Sapsarı güneşler başında döndü, sa-çakladı, harmanladı. “Bir yer bulsak kendimize, bir portakal bahçesi, deniz kıyısında. Portakallar çiçek açmış, kokuları insanın başını döndüren… Siz hiç portakal bahçesi gördünüz mü?”

Sinemoğlu ellerini gösterdi, elleri tırmık içindeydi.

“Bak ellerime, portakal bahçelerinde ırgatlık edenin elleri böyle olur. Ben yedi yaşımdan bu yana Dörtyolda portakal topladım.”

“Şimdi büyük bir bahçemiz olsa, o da çiçek açsa, güzel koksa, siz gene inmez misiniz düze?”

“İnmeyiz.”

Akşamüstü al atının üstünde Topal Ali geldi. Memed onu) görünce gülmeye başladı. Topal attan indi geldi Memedi, Um- j meti kucakladı, o, iki kat olmuş daha Topal Aliye bakıp bakıp gülüyordu.

488

Topal Ali kızmış gibi yaptı, kaşlarını çattı: “Neye gülüyorsun oğlum sümüklü Memed, bir açık yerimi mi gördün?”

“Yok yok… Şu lenger şapkasına bakın şunun… Lenger, len-ger…”

Memed gülmekten neredeyse boğulacaktı. Sinemoğlu, Kasımla Temir, Ümmet, öteki eşkıyalar da Memede katılmışlar, onlar da gülüyorlardı.

“Ne var ki oğlum bu lengerde bu kadar gülecek?”

“Çıkar şunu Ali.”

“Çıkarmam oğlum, senin gibi görgüsüz bir eşkıya parçası Ağaların, Beylerin, hem de Paşaların giydiği lengerden ne anlar. Sen biliyor musun ki bu tüylü lenger, senin gibi bir köylünün üç kanı pahasmadır.”

Topal Ali lengerini çıkardı, kırmızı kartal tüyünü okşadı, tozunu almak için fiskeledikten sonra şöyle usturuplu başına geçirdi.

“Şimdi anladın mı oğlum Memed bu lenger nasıl giyilir-miş?”

“Anladım,” dedi Memed.

Üç eski arkadaş sarmaş dolaş oldular. Topal onlara sabaha kadar kasabayı, onların korkularını, Murtaza Ağayla arasında geçenleri anlattı. O anlattıkça Memed gülüyordu. Karnı, kasıkları gülmekten ağrıyordu.

“Öldürdün beni gülmekten, beni Ali kardaş.”

“Yarın Faruk Yüzbaşıyla karşılaşırsan böyle gülmeyi unutursun.”

“Unutmam.”

“Ben Murtazayı öldürüp de dağa çıkınca sen gülmeyi iyice unutursun.”

“Sen bunu bana yapmazsın. Sen Çukurovada olmazsan ben ne yaparım?”

“Sen ne yaparsan yap, ben kendi elimle öldüreceğim Murtazayı.”

“Sen onu öldürmeden, ya onu ben öldürürsem?” Alinin gözleri yuvalarından fırladı, dudakları titredi, yumruklarını sıktı:

489

“Bütün o hakaretleri senin için yuttum. Murtazayı sen benden önce öldürürsen, Kuran üstüne, Allanın adı üstüne ant veriyorum ki ben de seni öldürürüm…”

“Aboooov Ali!” dedi Memed, Topal Aliyi hiç böyle görmemişti, “bu ne öfke böyle!”

Topal Ali Memedi üzdüğünü anladı:

“Kusura kalma Memedim,” dedi. “Biliyorsun sen ne dersen o olur ya, böyle aşağılık bir adamın bu dünyada bir damla su içmesi, bir lokma ekmek bile yemesi haram. Bizim şu dünyamız ne kadar kötü olursa olsun, böyle bir adamın yaşamasına layık bir dünya değil.”

“Ali Ağam,” diye boynunu kıvırdı Memed, “şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?”

“Bunun gibisi gelmemiştir,” diye kestirdi attı Topal Ali. “Ben onu kendi elimle öldüreceğim.”

“Öldür,” diye güldü Memed.

Sabahleyin atına binen Topal Ali kaykılarak, lengerin tozunu fiskeleyerek yola düştü. O gözükmez oluncaya kadar da Memed onun arkasından güldü.

“Bize üç at gerek Ümmet.”

“Ohhooo, attan çok ne var konakta…”

“Neden o kadar çok atın var?”

“O Kürt paşası var ya…”

“Var…”

“O Urfalıymış, söyledim ya…”

“Söyledin.”

“Urfanm küheylanları dünyanın güzel atları.”

“Bunu herkes biliyor.”

“O Kürt Paşasının da Urfada tavla tavla Arap atları varmış.”

“Sen bu atları Urfadan mı getirdin?”

“Ay otuz, hafta yedi, bir hafta, bir ay geçmiyor ki Keklikoğlu bir at göndermesin, bir kaçakçıyla, bir Kürt eşkıya, bir seyisle…”

“Çok mu at var ahırda?”

“Say sayabildiğin kadar. Hepsi de eyerli, her bir eyerin, dizginin, üzenginin değeri belki de yüz altın.”

490

“İnşallah Keklikoğlu korkusunu yener de gelir görür bütün bunları…”

“İnşallah,” dedi Sarı Ümmet.

Gün kavuşurken atları çektiler, bindiler. Sarı Ümmet her birisine de birer sırmalı Kabartay Çerkesi işi yamçı verdi, silahları görünmesin diye.

“Siz gidin, ben de arkanızdan geliyorum. Ben de silahlı ineceğim kasabaya.”

O gece sabaha kadar at sürdüler ya Vayvay köyüne ulaşamadılar. Gün burnuna Azaplının altındaki büklüğe vardılar, atları sazların, kamışların içine çekip geceyi orada beklediler. Memed sabırsızlanıyor, hemen dışarı çıkıp Vayvaya gitmek istiyordu. Uzaktaki yoldan at arabalarının sesleri geliyordu. Soğuk bir poyraz esiyor, büklükteki kamışları güneye doğru yatırıyor-du. Ova bir tuhaf hışıltı içindeydi. Poyrazın önüne düşmüş kuşlar hızla Akdeniz üstüne, kanatları savrularak akıp gidiyorlardı. Çürümüş ot, kök, yaprak, çiçek kokusu ortalığı almıştı. Anavarzanın üstündeki bulut oraya çakılmış gibi kıpırdamadan duruyordu. Memed gözlerini kapatmış, yöresindeki dünyayı unutmuştu. Delice koyaktaki çiçek açmış nar ağaçları al bir bulut gibi yukarıya, dağın doruğuna yukarı ağıp gidiyordu. Kıpkırmızı bir yol oradan buraya kadar bütün ovayı kuşatıyordu. Kıpkırmızı bir kuş, gözleri de bir köz gibi yanarak büklüğün üstünde kanatları yalazlayarak dolanıyordu. Sararmış başaklar, ikindiüstü yeliyle sırtları ışılayarak, altın sarısında şavk-lanarak doğudan yana yatıyorlardı. Seyranın güneş yanığı yüzü, saçları buğday, acı çiçek, gün ışığı kokuyordu. Sıcak toprakta onu deli eden bir koku vardı. Sarı güz yaprağı, yağmur sonu toprağı kokuyordu Seyranın bedeni. Islak, sıcak… Memed durmadan bataklıktan dışarıya kayıyor, Vayvay köyünden yana bakıyor, açılmış geniş burun delikleriyle havayı kokluyordu. Her yer Seyranın gün ışığı kokusuyla kavrulmuş kokuyordu. Seyranın kokusu kayaya, kanadı yaralı alıcı kuşa, çalıların dibindeki menekşeye, dibi çakıltaşlı, kıyıları yarpuzlu pınara sinmişti. Kasım da, Temir de Seyran kokuyorlardı. Memed sonunda dayanamadı: “Atları çözün arkadaşlar,” dedi, “gidiyoruz.”

491.

 

Kasım çok deneylerden geçmiş bir kişiydi, Memedi anlıJ yordu.

“Gidelim,” diye ayağa kalktı.

Memed çoktan ata binmiş büklüğü dışarı çıkmıştı bile.

Doludizgin köye girdiler.

Koca Osman bir türlü gözlerine inanamıyor, kapısının önünde durmuş bu üç atlıya yaklaşıp yaklaşıp bakıyor, tanıya-mıyordu. Atlar, atların koşumları, binicileri ona bir şeyleri anımsatıyordu ama, o gidiyor geliyor, bakıyor, bir türlü çıkara-mıyordu.

“Osman Emmi, Osman Emmi benim ben, Memed.”

“İnce Memed şahinim!” diye ona koştu Koca Osman, gitti atın dizginine sarıldı. Öylesine heyecanlanmıştı ki ata tutunma-sa yere yuvarlanacaktı. Memed attan inip onu kucakladı eve götürdü. Kamer Ana kapıda durmuş onları bekliyordu.

“Siz de inin yavrular.”

Kasımla Temir de indi.

Bir anda avluyu bir köylü kalabalığı doldurdu. Atları tavlaya çektiler. Memedin köye girdiğini, daha o doludizgin gelirken görmüş Seyran da koşarak Koca Osmanın evine geliyordu. Çok öfkelenmiş, korkusundan yüreği ağzına gelmişti. Bu ahmak adam ölümünü arıyordu. Dalgündüz, hem de atlı… Bu köy ihbarcı doluydu. Vay akılsız Memed vay, bir bulup da bir yitirdiğim…

O gelinceye kadar Koca Osmanın büyük avlusu ağzına kadar insanla dolmuştu. Bir yandan da duyan geliyordu, duyan geliyordu. Seyran geldi, kalabalığı yardı, kapının ağzında durdu. Sapsarı kesilmiş tepeden tırnağa titriyordu.

Memed onu görünce bir hoş oldu, yerinden kıpırdayama-dı. Seyrandan baş döndürücü bir koku fışkırıyor, bütün dünyayı dolduruyordu. Memedin gözü karardı, sendeledi, Seyrana doğru yürüdü.

“Kendini öldürtmeye mi geldin Memed?”

Seyranın sesi sert, soğuktu.

Memed kendine geldi. Ona yaklaştı, kucaklamak istedi. Seyran onun elini silkeledi attı.

“Buralarda candarmalar cirit atıyor, Çukurova ağzına ka-

492

dar askerlen doldu. Her çalı, her böcek, her ağaç, her kuş da ihbarcı oldu. Sen kendini öldürtmeye mi geldin?”

Memed konuşamıyordu.

“Bin atına hemen çekil dağlara.”

Seyran bir kaya parçası gibiydi, gözleri kıvılcımlanmış.

“Ben seninle evlenmeye geldim bugün.”

“Ben böyle, senin gibi kanına susamışlarla evlenemem. Bin atma da hemen çekil git!”

“Seyran!”

“Konuşma benimle. Ben böyle ne oldum delisi olanlarla konuşamam. Bir de İnce Memed olacak! Söyleyin bana ey millet. İnce Memed gibisi böyle de bir iş yapar mı?”

Arkasına döndü, kalabalığı yardı çıktı, evine yollandı. Öylesine çabuk, öfkeli, kendinden geçmiş homurdanarak yürüyordu ki, babası, kardeşleri ardından yetişemiyorlardı.

Konaklarının avlusunda babası Seyranın kolundan tuttu, kardeşleri de yetişti.

“Ne oldu, ne var kızım, Seyran?”

“Onu öldürecekler baba.”

“Kim öldürecek kızım?”

“Yüzbaşı, candarmalar… Onlar üç kişi, candarmalar bin kişiler. Baba, gönder onu dağlara. Kurban olayım baba. Şimdi, onu gören Feleksiz Fazlı kasabaya yetişmiştir bile. Yetiş oraya, onu kurtar baba. Bu ovanın yüzünde İnce Memed değil, kuş olsa kurtulamaz candarmaların elinden. Köylüler de candarma-larla bir olurlar, baktılar ki İnce Memed naçar, yalnız kalmış.”

“Feleksiz Fazlıyı bulun.”

Seyranın kardeşleri bir anda köyün içine daldılar.

“Feleksiz Fazlı…”

“Feleksiz Fazlı!”

“Şimdi gördüm, az önce şu evin duldasındaydı.”

“Şaşkın şaşkın İnce Memede bakıyordu.”

“Gözlerini dikmiş.”

“Feleksiz Fazlı, Feleksiz Fazlı…”

Köylüler dağıldılar, herkes Feleksiz Fazlıyı arıyordu. Biraz sonra Feleksiz Fazlının bir ata binmiş, kasaba yolunu tutmuş olduğu haberi geldi.

493

Koca Osman:

“Yetişin, yakalayın onu. Altındaki atını vurun, olmazsa kendisini de vurun. O kasabaya yetişirse biz Memedi kurtara-mayız.”

Boynu uzun Muhtar Seyfali:

“Muslu, sen koş, binbir ata sen git. Feleksiz Fazlı sana teslim. Yanına kaç kişi alırsan al! Ama o kasabaya varamasın.”

“Seyranın kardeşleri de yola çıkmışlar.”

“Onlar yakalarlar Feleksizi.”

“Öldürsünler,” diye gürlüyordu Koca Osman. “Onu öldürüp ölüsünü Akçasaza gömsünler.”

“Kim bu Feleksiz?” diye çırpınıyordu İnce Memed. “Niçin bu kadar telaşlandınız?”

Ona kimse karşılık vermiyor, herkes Feleksiz Fazlıyla uğraşıyordu.

En sonunda boynu uzun Muhtar Seyfali:

“Bu,” dedi, “Memedim, bu Feleksiz Fazlı öksüz, Yüzbaşının adamı. Sen gittikten sonra gece gündüz Seyranı gözlüyordu. Nereye gitse, ne yapsa gölge gibi onun ardmdaydı. Şimdi de seni görünce, Yüzbaşının ona verdiği ata binmiş, doludizgin sürmüş gitmiş, telaş bu!”

“Seyran buna mı kızdı?”

“Neye kızacak ya,” diye çıkıştı Kamer Ana. “Senin ölüm haberin geldi de, o az daha kendini öldürüyordu. O koca konakta sabahlara kadar çığrıştı. Sonra da, ölenin sen olmadığını görünce sevincinden uçtu. Bütün dünya da, gökteki kuşlar, sudaki balıklar, yerdeki karıncalar, çöllerin cerenleri, dağların kartalları kurtları, ağaçlar da, sular da onunla bile dört döndüler sevinçlerinden.”

Gökteki yıldızlar, çiçekler, ay, güneş sevinç açtılar, sevinçten ışık saldılar. Bütün dünya gülüyordu. Şu ovanın tekmil insanları da katıldılar sevincine Seyranın. Senin ölmediğini öğrenince ova, bebeler bile ağıtlarını kestiler, sevinç mırıltıları koy-verdiler.

“Seyran korkuyor.”

“Bana bir şey olmaz. Bak!”

Parmağmdaki yüzüğü gösterdi.

494

“Bu ne?”

“Kırkgöz Ocağının mührü bu, tılsımlı mühür. Anladın mı’

“Seyran bunu bilmiyor.”

“Bunu Anacık Sultan verdi bana. Bundan sonra…”

“Anladım,” diye sevindi Kamer Ana. “Sana kurşun geçmez.”

Bu sırada Seyranın amcası içeriye girdi. Geniş omuzlu, kurumuş yüzlü, ak sakallı, güzel giyinmiş, yanağında bir yara izi, sert bakışlı bir adamdı.

“Bizim çocuklar onu kasabaya varmadan yakalarlar.”

Memed sevindi. Bu iri, güvenli, güleç yüzlü adamı çok sevmişti. Kasımla Temire:

“Siz dışarda nöbete durun, kalabalığa da söyleyin dağılsm-lar. Benim Ağalarla konuşacaklarım var. Şöyle odaya buyurun.”

Önde Seyranın amcası, arkada Seyfali, Hüsam, öteki köylüler odaya girdiler.

Memed Koca Osmana:

“Emmi, sen kal,” dedi.

Koca Osman kaldı.

“Şimdi biz içeriye girince sen, Allanın emri Peygamberin kavliyle Seyranı amcasından bana isteyeceksin. Köyde imam var mı?”

“Var.”

“Ondan sonra da Seyrana gidilecek, nikah orada kıyılacak.”

“Bu çok güzel,” diye sevinçle şakıdı Koca Osman. Hemen içeriye girdi, kızı istedi.

“Verdim gitti,” dedi Seyranın amcası. “Onları Allah yazmış biribirine. Benim elimden ne gelir ki…”

Hüsam imama koştu, Seyfali, Koca Osman tanık oldular. Seyran, önde imamı, arkada Memedi, Koca Osmanı, Seyfaliyi görünce her şeyi anladı ya öfkesi geçmedi, sertleştikçe korkuyor, korktukça sertleşiyordu.

Kısa bir sürede nikahı kıydılar, Memedle Seyranı odada bıraktılar çıktılar. Az sonra Koca Osmanın avlusunda davullar dövülmeye, zurnalar ötmeye, halaylar çekilmeye başladı.

495

Memed, çekinerek, ağır ağır, ortada taş gibi donup kalmış Seyrana yaklaştı, gülümsedi, öteki öyle buz gibi duruyordu.

“Seyran,” dedi. Taş kesilmiş Seyranın kirpikleri bile oynamadı. Memed onu kucakladı, sıktı, öptü, Seyran bir ağaç kütüğü gibi cansız, bütün kanı çekilmiş, ayakta ölmüştü sanki. “Seyran ne oluyor?”

Seyran durumunu hiç bozmadı. “Etme Seyran…”

Uzaktan, davulun sesinin altından, Akçasazdan birtakım sesler geliyordu.

“Ölü müsün Seyran?”

Memed uğraştı, yalvardı yakardı, Seyranın inadını kıramadı.

“Öldürdün beni Seyran. Bir şey, bir söz söyle bana.” Seyran kocaman, küsmüş gözlerini şaşkın, sevgi dolu onun yüzüne dikti bir süre, gözlerinin içine baktı:

“Bin atma git Memed,” dedi. “Sen ölürsen ben yaşayamam. Sen git, ben seni neredeysen tez günde bulurum. Bin atına!”

Sesi o kadar hüzünlüydü ki Memedi yürekten yaraladı. “Hemen gidiyorum Seyran,” dedi. “Şu anda.” Kucaklaştılar. Seyran onu yanağından, incitmekten korkar-mış gibi usulcana öptü.

Memed merdivenleri birer ikişer koşarcasına indi. Seyran da onu izledi.

“Haydiyin arkadaşlar, gidelim.” Koca Osman onu yakaladı:

“Olmaz,” dedi kesin bir sesle. “Düğün yemeğimizden yemeden seni bir yere göndermem. İşte asıl uğursuzluk bundan gelir.”

Memed gülerek Seyranı gösterdi. Koca Osman:

“Kız,” dedi yumuşacık, “ne istiyorsun benim şahinimden? İnce Memed benim şahinim. Herkes seni öldü sandı da…” Elini Memedin omuzuna koydu: “Söyle Seyran, yalan mı, ben, benim şahinim ölmez, dedim. Söyle, söyle yalan mı?” Sonra gitti Seyranı kucakladı: “Ulan,” dedi, “ulan kız, adınız Seyran da ol-

496

sa avrat milleti değil misiniz, bak kızım Seyran, Feleksiz Fazlı kasabaya yetişse bile, haydi yetişti diyelim, candarma hazırlanacak da, buraya yetişecek de… Sen deli misin kızım, bırak da şahinim yemeğini, hem de düğün yemeğini rahat rahat yesin. Ona düğün yahnisini Kamer Anası pişirdi.” Sağına Seyranı, soluna Memedi aldı. Ak sakallan sevinç içinde gülüyordu. “Bu düğün üç gün üç gece sürecek, sen şimdi çekip gitsen de… Sen kimsesiz, öksüz bir çocuk değilsin, senin evin var, Koca Osman gibi baban var. Şu ovada kim varsa, yarından tezi yok okuntu gönderilecek, pehlivanlara, aşıklara, halaycılara…” “Sağ ol Emmi…”

Odaya geçtiler. Seyran kapıda kaldı. Bir süre Memedi, onun güzelliğini hayran seyrettikten sonra ayrıldı, alacakaranlıkta köyün yöresinde dönmeye başladı. Keskin kulakları en küçük bir sesi, bir çıtırtıyı kaçırmıyordu. Feleksiz Fazlıyı aramaya çıkanlar bir türlü daha dönmemişlerdi. Bir yandan evlendiğine, Memedin canını da göze alıp ona geldiğine seviniyor, içinde ılık ılık kaynayan, aydınlık bir su gibi içine çöken bir sevgi, bir yanda da onulmaz bir korku… Şimdi elinde olsa da Memedi bir kuş yapıverse de onu havaya atıverseydi. Allahım, diye kollarını göğe açtı. Gökte yıldızlar üst üsteydi ve sevinç içindeki yıldızlar gün vurmuş, balkıyan sarı bir ekin tarlası gibi dalgalanıyordu. Allahım, sen koru Memedimi.

Kasabaya doğru yürüyor, dereye gelince geriye dönüyor, kulağını yere dayayıp uzaklardan sesler dinliyordu. Topraktan, uğuldayan, patlayan bataklık seslerinden başka hiçbir ses alamayınca da yüreğine bir güven geliyordu. Ve düşünüyordu, bundan sonra bütün yaşamı hep böyle geçecek, bir ömür boyu, ya da İnce Memed de vurulana kadar eli yüreğinin üstünde olacaktı. Memedin elinde bir yüzük görmüştü, üstünde yazılar olan o eski yüzüklerden birisine benziyordu. O koruyucu yüzüklerden… Heyecanlandı. Ama şimdi nasıl gider de, o kadar adamın içinde ona, Memed, bu parmağındaki yüzük ne, diye sorabilirdi.

Köye doğru koştu, Koca Osmanın avlusuna geldi, Kasımı buldu, bu adamı gözü tutmuştu: “Ben Seyranım,” dedi.

497

“Bildim bacım.”

“İçeriye gir de, onun kulağına, kimse duymasın, benim onu burada beklediğimi söyle.”

Kasımın içeriye girmesiyle Memedle birlikte çıkması bir oldu.

“Seyran…”

“Daha bir gözükür yok ortalıkta. Ben yollan gözlüyorum. Kasım, Temir kardaş da burada. Sana bir şey soracaktım da, onun için…”

Sesi sıkılgan, utangaçtı.

“Sor Seyran…”

“Hani demem o ki…” Kekeledi.

Memed güldü:

“Benden mi utanıyorsun?”

“Hani dedim ki…”

“Ne dedin Seyran, Seyran, Seyran,” diye Memed onu kucakladı. O yanık güneş, ışık, ekin, ot, insan kokusunu içine çekti. Başı döndü. İçi sevgiden doldu taştı.

“Hani… O parmağmdaki…”

“Yüzük mü? Onu işte benim yaralarımı sağaltan Kırkgöz Ocağının piri Anacık Sultan verdi. Bu yüzüğü yalnız ocağın soyu takabilirmiş, ilk olarak ben takıyorum… Ölümden, kurşundan, hastalıklardan, yıldırımdan…”

“Biliyorum Memed. Sen var git yoluna. Yolun açık olsun, Allah seni sonuna kadar gönendirsin. Seni tez günde arayıp bulacağım. Artık senin üstünde bu yüzük varken hiç korkmuyorum.”

“Korkma,” dedi Memed. “Bak sana bir şey söyleyim mi, bir Abdi ölünce yerine Kel Hamza gelir, o ölünce yerine, on Kel Hamza… Ali Safa ölünce, yüz Ali Safa gelir… Öyleyse benim çabam niye?”

“Niye,” diye sordu Seyran. Memedin bu kadar konuştuğunu görmemişti. Herhalde çok önemli bir şey söyleyecekti, durup dururken, gecenin yarısında böyle sorular sorduğuna göre.

Avlunun ortasında büyük ateş yanıyor, ateşin yöresinde delikanlılar eski, ağır bir halay çekiyorlardı, durgun bir su gibi dingin.

498

“İnce Memed ölünce…” Sesi ışık gibi çınlıyordu.

“Allah göstermesin.”

“İnce Memed ölünce on bin, yüz bin, yüz yüz bin, bin bin, milyon İnce Memed gelecek. Neden ki dersen fakir fıkaralar çokluk, zenginler azlık… Sonunda tükenecekler.”

“Anladım,” diye onu kucakladı Seyran. “Bir iyice anladım. Sonunda kınla kınla soyları tükenecek. Sen şimdi gir içeri de yemeğini ye… Kaç gündür açsın, kim bilir.”

Memed içeriye girdi, Seyran da köyün yakınındaki tepeye yollandı. Tepe o kadar yüksek değildi ya gene de tepe sayılırdı. Birden anımsadı ki çalınan davullar, bu kurulan düğün onunla İnce Memed için…

Tepeye çıkıyor, iniyor, çalman davulla halaydan halaya geçişini dinliyor, yanan ocağın durmadan ölçerilişini izliyor, düğününü düşünüyor, Anacık Sultanın yüzüğünü aklından çıkarmıyor, ama gene de korkudan kurtulamıyordu. Şu adam, şuradan, başına bir hal gelmeden kurtulsa gitse diye Tanrıya yalva-rıyordu.

Ama İnce Memedin bütün yaşamı böyle, bugünkü gibi geçmeyecek miydi, buna can mı dayanırdı. Derin, kaygan, umutsuz bir karanlığın içine yuvarlandı. Dayanamayıp ıslak toprağa oturdu, ardından da başını elleri arasına aldı.

Sonra birden kendine geldi. “Orospuya bak,” dedi gülerek kendi kendine. “Şu korkak, ahmak orospuya bak… Hep böyle korkacakmış. Oğlan ne dedi, hiç anlamadın mı, hey ahmak kafa Seyran, sümüklü, Ağalar az, fıkaralar çok… Kınla kınla tükenecekler. Dünya kurulduğundan bu yana berikiler kırıldılar, kırıldılar tükenmediler. Bu sefer de ötekiler…”

Koca Osmanın avlusuna geldiğinde gençleri yeni bir halaya durmuş buldu. Köyün kızları, gelinleri, kadınları da en güzel bayramlık, düğünlük giyitlerini giymişler, takmışlar takıştırmışlar birer bahar çiçeği gibi açmışlardı. Seyranı aralarına aldılar, geniş sofalı bir eve götürdüler, eski, sevinçli güzel türkülerine başladılar. Bunun bir oyun değil, gerçek bir düğün olduğunu daha yeni anlamışlardı. Az bir sürede Seyrana çok güzel bir gelin başı yaptılar.

Gece yarısına doğruydu ki doludizgin gelen atlı Koca Os-

499

manın avlusunda, yanan ateşin yanında durup atından atladı, koşarak içeriye girdi, onun telaşını gören davulcular da seslerini kestiler beklemeye başladılar.

“Kasabanın altında, köprüye bir sigara içimlik yerde ulaştım Feleksiz Fazlıya. Atını doludizgin sürüyordu. Bir kurşunda atmı vurdum. At devrildi. At devrildiği yere vardım. Baktım ki Fazlı yok. Onu aramaya başladım oralarda, çalıların içinde, kamışların köklerinde, ağaçların üstlerinde. Ben onu aramakta olayım, bir baktım, köprüde bir kalabalık. Bir baktım, candar-malar. Bir baktım, başlarında Yüzbaşı Faruk, yanında Teğmen Habip, Kertiş Ali, Feleksiz Fazlı… Ben de atı doldurdum, buraya yetiştim.”

Memed, soğukkanlı, hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı, gülümsüy ordu:

“Bu iyi oldu,” dedi, oradakileri teker teker kucakladı, dışarıya çıktı, halay çekenlerin yanma vardı. “Sağ olun çocuklar, ne güzel de halay çekiyordunuz, neden durdunuz?”

Davullar hemen çalmaya başladı.

Seyranı sordu, yol gösterdiler, gelin başlı Seyranı görünce gözleri doldu:

“Sağlıcakla kal Seyran,” dedi.

“Selametle git.”

Aşağı yoldan, Amberarkının oradan kasabaya doğru çıktılar.

Kabaağacın altında yanında atı, sigaranın birisini söndürüp birisini yakıyordu Topal Ali.

Memed:

“Kasım bak,” dedi, “orada, o ağacın altındaki ipiliyen ağara Topal Alinin.”

“Ne biliyordu ki bizim geleceğimizi?”

“Bilse de, bilmese de o bekler.”

Biraz sonra ağacın yanında atlarının başım çektiler.

“Selamünaleyküm Topal Ağa.”

Topal Alinin karartısı onlara doğru birkaç adım attı.

“Memed Ağa, buyurun, inin bakalım, bir cıgaramızı için.”

“İçeni severiz,” dedi Kasım.

“İçeni severiz,” dedi Temir.

CflHAfc.KHN?&l

İ     500

“Sar bir tane okkalı,” diye güldü Memed. “Biliyor musun Topal Ağa, ben evlendim.”

“Biliyorum. Allah bir yastıkta kocatsın.

“Düğün var Vayvay köyünde.”

“Biliyorum. Allah şenliğimizi eksik etmesin.”

“Faruk Yüzbaşı da takım taklavat düğüne gidiyor.”

“Biliyorum.”

“Senin de bilmediğin hiçbir şey yok Topal Ağa. Sinemoğlu ne alemde?”

“Allah göstermesin, bir bela o… Dün gece yarısından sabaha kadar mitralyozu şu tepeye koydu, tıkırdattı. Kasabada hiç kimse, ne candarma, ne de Asım Çavuş burunlarını dışarıya çıkaramadılar. Şimdi, az sonra da başlar.”

“Öyleyse Faruk Yüzbaşı onu bıraktı da nasıl gitti Vayvaya?”

“Seni yakalayacak. Feleksiz Fazlı onun has adamı, büyük casusu. O ihbarı yapınca iş tamam demiştir.”

“Hocayı gördün mü?”

“Hocayı gördüm, çok sevindi, seni gözlerinden öpüyor. Nöbetçi de tamam. Yobazoğluna gelince, ben buradan çıkmam da çıkmam diyor.”

“Desin o, tüfeğin ucunu görünce… Şimdi seninle Molla Duran Efendinin evine gidiceğiz, ondan sonra da biz Ferhat Hocayı gidip alacağız. Sarı Ümmet nerede?”

“Çarşıda… Görme onu sen. Şimdi o geçerken bütün çarşı ayağa kalkıp onu selamlıyorlar. Ağalar, Beyler bile o geçerken, Sarı Ümmet bir selam versin diye can atıyorlar.”

“Demek işler yolunda.”

“Yolunda ya, sen benim Ağam Molla Duran Efendiyi ne yapacaksın?”

“Sen benim Ağam Murtazaya ne yapacaksan…” “Etme eyleme İnce Memed bunu bana. Kendime güzel, iyi, insanlıklı bir Ağa bulmuşum, onu da sen elimden alma.”

“Sen beni ona götür. Ama daha önceden senin elini bağlayacağım.”

“Bağlama,” dedi Ali. “O cin gibi bir adam. Her şeyi, seninle benim dostluğumuzu, kardaşlığımızı biliyor. O bizden birisi… Ağalara, Beylere öfkesinden deli oluyor.”

501

“Daha iyi ya… Haydi gidelim öyleyse.”

“Ona bir kötülük…”

“Haydi gidelim Ali.”

“Dur bre adam, şu sigaranı bitir.”

“Bitmiyor ki… Çok kaim sarmışsın.” Üst üste elindeki sigarayı birkaç kere çekti tüketmek için, sonra yere, uzaklara attı. “Haydi kalk…”

Topal Ali kalkarken, karanlıkta bile lengerini fiskelemeyi

unutmadı.

Topal Ali yampiri yampiri merdivenleri çok hızlı çıktığından soluk soluğa kaldı.

“Ne oldu Ali, ne var?”

“Bir yanlışlık, uygunsuzluk yok. İnce Memedi getirdim.”

“Neee?”

“İnce Memedi.”

Duran Efendi onu karşılamak için ayağa kalktı.

“Buyurun, buyurun İnce Memed evladım, ben de seni görmeyi çok arzu ediyordum. Seni gördüğüme çok sevindim. Benim Peygamber sıfatlım, Hazreti Ali Efendimizin, Köroğlu dedemizin kılıcı oğlum, İnce Memedim, tüyü bitmedik yetimlerin intikamı… Senin kılıcına suyu Allah vermiş, senin sırtını Hazreti Hızır okşamıştır. Kılıcını nereye uzatırsan kesecek, meydan muharebesinin ortasında kalsan sana kurşun değmeyecektir. Buyur hele buyur, bir kahvemizi için.”

Bu yaşlı adam sevincinden dört kol bir çengiye dönmüş, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyor, İnce Memedin yöresinde dönüp duruyordu.

“Öldürdün o dinsizi, öldürdün o Ali Safayı. İnşallah geriye kalanını da öldürürsün. Allah bundan sonra ne ömrüm kalmışsa alsın sana versin. Otur, dinlen yavrum, aç mısın, susuz musun, burası senin evin, babanın, kardaşmın evi…”

Boyun damarları şişmiş, yüzündeki damarlar kıpkırmızı kesilmişti.

“Kahveler gelene kadar, sana bir sigara sarayım ki kokulu, kehribar bir tütünden…”

Sigarayı sararken güldü:

“Şu Topal var ya, şu Topal, Allah bunun gibi bir adamı

Advertisements