İnce Memed 4(3)

by ersinozgurbuz

440

bir süre sonra ayakları kesildi. Hürü Ananın evi, öteki mahalleden olan Gül Emineye kaldı. Gül Emine, Hürü Ana köye döndüğünden bu yana giyinip kuşanıyor, her sabah Hürü Ananın evine geliyor, Adem ile Havva tasvirinin karşısına geçiyor, oturuyor, karanlık kavuşuncaya kadar gözlerini tasvirden ayırmıyordu. Köyün de, tekmil Toros dağlarının da en güzel kızı olduğu her yerde söyleniyordu. Uzun kirpikleri, kuğu boynu, gamzeli yanakları, iri ceren gözleri, usul boyuyla göreni alıyor sevdalara götürüyordu. Güldüğünde sıcacık gülüyor, konuştuğunda sesi insanı büyülüyordu. Hürü Anaya göre Gül Emine Seyrandan da daha güzeldi. Keski Seyran yerine bu gül Emine gelinim olsaydı, oğluma da böyle bir güzel yakışırdı, diye düşünüyor, böyle düşündüğü için de, ona o kadar iyi davranmış Seyrandan hemen utanıyor, düşünceyi kafasından kovuyordu.

İlk günler Adem Babamızla Havva Anamız herkese olduğu gibi Gül Emineye de şaşırtıcı geldi, öbür kızlarla kadınlarla birlikte o da utangaç, onların çırılçıplak, her bir yerleri ortada hallerine o da güldü, sonra da çok şaşırdı. Sonra da, cennette onlardan başka kimse olmadığını, onun için, bu yüzden böyle anadan doğma dolaştıklarını Hürü Anadan öğrenince alıştı. Yalnız Adem Babamızın o şeyi o kadar kocamandı ki şaşırmaktan kendini alamadı. Havva Anamızınki de kabarmış, ağzını bir gül gibi açmış, Adem Babamızı, ya da başka bir erkeği, başka bir erkek yoktu ki, bekliyor, bekledikçe de gerinerek kemikleri çatırdıyordu. Bir süre sonra Gül Emine Anamızın aşktan kıvranan iniltilerini duydu. Onunla birlikte o da kıvranarak inledi. Adem Baba buna dayanamadı, yerinden kıpırdadı, önündeki yeşil pembe uzunluk kalktı, şişti. Havva Anamıza yaklaştı. Havva Anamızın orası gül gibi açtı. Biribirlerine kapandılar. Evde kimse yoktu, Emine gitti kapıyı örttü, geldi yerine oturdu, gözlerini yumdu, o da kendi üstüne kapandı. Ademle Hav-vanın iniltileri bütün evi aldı, Gül Eminenin iniltilerine, kıvranmalarına, gerinmelerine karıştı. Adem Babamız Havva Anamızdan ayrıldı, geldi Gül Emineye sarıldı, Gül Emine de kaşla göz arasında soyundu, kendisini Adem Babamıza bıraktı. Onları seyreden Havva Anamızdan utanmayı aklından geçirmeden. Kendinden geçti, bir tat cennetine girdi çıktı.

441

Bundan sonra Gül Emine her gün Hürü Ananın evini gözledi, o, evden çıkınca eve daldı, ya da eve girip Hürü Ananın komşulara gitmesini bekledi. Yalnız kalınca da gözlerini yumdu. Artık Adem Babamız, Havva Anamıza gitmeden, doğrudan ona geliyordu. Bu iş başladıktan on gün sonra da Havva Anamıza öyle bir düşman kesildi ki, Adem Babamızın da birlikte yok olacağını bilmeseydi, onu paramparça edecekti. Gül Emine Adem Babamıza karasevda bağladı. Nereye gitse, ne yapsa onu aklından silemiyor, gece olsun, gündüz olsun dayanamayıp Hürü Ananın evine koşuyordu. Gece karanlığında, tasviri göremeyince gidiyor, soğuk camı elleriyle okşuyor, böylece de, birazıcık olsun, özlemini dindiriyordu. Onun bu hallerini gözden kaçırmayan Hürü Ana, ona hoşgörüyle, anlayışla gülümseyerek, “Kız fallik, sen Adem Babamıza karasevda bağlamışsın, haberin var mı?” diyordu. “Ah gençlik, ah,” diye de iç geçiriyordu.

Bu durum ne kadar sürdü, ne Gül Emine bunun farkındaydı, ne de Hürü Ana. İkisi de bunun doğallığına alışmışlardı. Köyde usuldan usula da, ucundan kıyısından, belli belirsiz, herkes biribirinden saklayarak dedikodulara başlamıştı. Bunu sezen Gül Emine de Hürü Ananın evine gitmeyi sey-rekleştirdi. Sonunda da, dedikoduların önünü almak için eve büsbütün gitmemeye başladı. Ama yerinde duramıyor, sevdasını yenemiyordu. Ona artık uyku dünek yoktu. Böyle deli divane dolaşırken yöresine bakmaktan başka bir umar bulamadı. Köyün bütün delikanlıları ona karasevdalıydı. Bunu düşününce sevindi. Her birisini teker teker gözden geçirdi. Öteki köyden Selim geldi gözlerinin önüne. Onu beğendi. Uzun boylu, geniş omuzlu, mavi gözlü, kıvırcık saçlı, sarı burma bıyıklıydı. Onu bulması gerekti. Köyüne haber gönderdi. Selim Memedlere karışmış, yedi Memed olmuşlar, silahlanmış dağa çıkmışlardı. Onu üç gün içinde buldurdu. Delikanlı geldi, Alıçlı koyaktaki nar bahçesinde buluştular. Gül Emine soyundu, gözlerini kapadı, üstüne Adem Baba geliyordu ki, göğsüne bastı tekmeyi, Selimi üstüne çekti. Yumuşak otların üstünde bir gün, bir gece seviştiler. Gül Emine otların üstüne, yorgun, serildi kaldı.

442

Ertesi ikindi Gül Emine köye döndü, doğru Hürü Ananın evine geldi. Hürü Ana evdeydi, onun yüzüne bakınca her şeyi anladı. Kız doğru Adem ile Havva Anamızın tasvirine gitti, bir süre onları gözden geçirdi, ardından da resmi duvardan aldı, var gücüyle yere çaldı. Cam resim paramparça oldu, kırıklar bütün eve dağıldı. Hürü Ana buna hiç ses çıkarmadı. Öteki onun yüzüne bile bakmadan çıktı evine gitti, evden çeyiz bohçasını aldı, onu narlıkta bekleyen Selime koştu, kavuştular, el ele tutuşup Selimin köyünün yolunu tuttular.

Köylüler onun kaçtığına, en güzel kızlarının başka bir köyün delikanlısına vardığına aldırmadılar ama, Adem Babamızla, Havva Anamızı tuz buz edişine çok içerlediler.

443

21

Taşkın Halil Beyin evi Bayramoğlunun da karargahı olmuştu. Gidenler, gelenler, haber getirenler… Ev, bir arı kovanı gibi işliyordu, çok sıkı bir ödev ayrımı yapılmıştı. Yüzbaşının, Muallim Rüstem Beyin, Molla Duran Efendinin, Zülfünün, Topal Alinin, öteki kasaba ileri gelenlerinin her birisinin ayrı ayrı önemli işleri vardı. Bunların arasında Murtaza Ağa kan tere batmış koşturup duruyor, bütün işlere yetişmeye çalışıyordu.

Bayramoğluyla Arif Saim Bey bir dakika bile biribirlerin-den ayrılmadan o gün bugündür gece gündüz düşünüyorlar, bu iki eski dağ adamı, bu iki eski kurt, aşkla şevkle İnce Memede tuzak üstüne tuzak hazırlıyorlardı, öylesine hazırlanıyorlardı ki, hiçbir adımlarını, hiçbir kurşunlarını boşa atmayacaklardı. Dağdan aldıkları haberlere bakılırsa, İnce Memed daha şimdiden avuçlarının içindeydi. Bu durumda, kuş olsa da, onun Bayramoğlunun elinden kaçıp kurtulmasının mümkünü yoktu.

Arif Saim Bey önce Sarı Sultanoğlunu çağırdı. Sarı Sulta-noğlu Taşkın Halil Beyin avlusuna altmış beş, dişlerine kadar silahlanmış atlıyla geldi durdu. Onu bizzat, konaktan, altın başlı bastonuna çöke çöke inerek Arif Saim Bey karşıladı. Sarı Sultanoğlu onun geldiğini görünce bir delikanlı gibi attan atlayarak huzuruna vardı, kucaklaştılar. İki eski arkadaş, uzun uzun sarmaşarak hasret giderdiler.

“İşte bunların her birisi yüz İnce Memede bedeldir, amma-velakin…”

444

Atlılar atlarından insinler, dinlenmeye çekilsinler, diye buyruk verdiler.

Merdivenleri kol kola çıktılar. Yukarda, odanın kapısında Bayramoğlu onları bekliyordu. Sarı Sultanoğluyla el sıkıştılar. Bayramoğlu eşkıyalığının ilk yıllarında onun evini basmak istemiş, ona, altın göndersin, diye haberler göndermiş, Sarı Sultanoğluysa geleceği varsa, göreceği de var, buyursun gelsin, kendi elimle vereyim ona altınları, diye meydan okumuş, Bayramoğlu da onun üstüne gitme yürekliliğini bir türlü gösterememişti.

“Benim adamlarımın ne biçim bir insanlar olduklarını Bayramoğlu da bilir. Her birisi bir kartal gibidir. Her birisinin boynunda en az üç kişinin kanı vardır. Nişancılıklarına gelince gökteki turnayı düşürürler. Bayramoğluna sor istersen Bey, o Bayramoğlu ki, yüzüne demek gibi olmasın, şimdiye kadar To-ros dağları bir Bayramoğlu daha görmedi. Bundan önce de, sen de biliyorsun Bey, Bayramoğlu gibi bir eşkıya gelmemişti Toro-sa, belki de dünyaya… O bile benim üstüme gelememişti.”

“Doğrusu gidemedim,” diye güldü Bayramoğlu. “Korktum doğrusu.”

“Sen hiçbir şeyden korkmazdın… Korkmazdın ya, düşündün.”

“Doğrusu düşündüm,” dedi Bayramoğlu.

O çocuksu, o genç bir kız kadar utangaç Bayramoğlu gitmiş, yerine sivri yüzü, çekik, kısılmış, kurnaz tilki gözleriyle, kartal burnu, burma bıyıklarıyla, her zaman buyurmaya hazır keskin duruşuyla bir başka insan, bir başka, yırtıcı yaratık gelmişti.

“Ama İnce Memed, o konağı, Dulkadiroğlu Sarayını bastı,” dedi Arif Saim Bey. Koltuğu gösterdi, Sarı Sultanoğlu elini dizlerinin üstüne bastırarak oturdu. Arkasından da, onun yanı başına Bayramoğlu geldi yerleşti. Arif Saim Bey de karşılarına geçti. Kahveler söylendi.

“İnce Memed… Ne kadar da yürekli bir adammış. Bayramoğlunun, yıllar yılı isteyip de yanına yaklaşamadığı sarayımı bastı.” Sesine iyice alaylı bir hava verdi, “Bu İnce Memed de neyimiş böyle, belki de Zaloğlu Rüstemdir.”

445

“Yaptıklarına bakılırsa Rüstemdir,” diye onu onayladı Arif Saim Bey… Sonra birden ciddileşti, Sarı Sultanoğlunun gözlerini buldu, “Ama sen, İnce Memed seni soyduktan sonra, şu aşağıdaki yiğitlerini İnce Memedin üstüne gönderdin değil mi?”

“Gönderdim,” dedi gözlerini yere indirerek Sarı Sultanoğlu.

“Kaç kere bozdu senin şu yiğitlerini İnce Memed, kaç kişini öldürdü?”

“On altı,” dedi boynunu bükerek San Sultanoğlu.

“Eeeeee, hani senin yiğitler?”

“Bir sırrı hikmet var bu işte.”

“Ben sır falan anlamam San Sultanoğlu. Adam düpedüz cesur, güçlü kuvvetli. Sen onunla başa çıkamadın.”

“Çıkamadım Bey. Bunu itiraf etmek mecburiyetindeyim. Onunla bu durumda kimse de başa çıkamaz. Eğer bir kişiyle bu dağlarda ben başa çıkamamışsam, kendi dağlarımda, bu demektir ki onunla kimse başa çıkamayacak.”

“Bayramoğlu da mı?” diye şaşkınlıkla sordu Arif Saim Bey.

“Bayramoğlu da,” dedi, çok serinkanlı, Sarı Sultanoğlu.

Kahveler geldi. Aralarında derin bir sessizlik oldu. Bir süre kahve höpürtülerini dinlediler.

Kaşlarını çatan Arif Saim Bey:

“Neden imiş o?” Sesinden çok kızdığı belli oluyordu.

“Çünkü Bey, onun parmağında Ocak Yüzüğü var. Kırkgöz Ocağının yüzüğü…”

“Olabilir.”

“Çünkü Bey, o, Selahaddini Eyyubi Hazretlerinin Haçlı ordularıyla savaşırken giydiği gömleği giyiyor. Çünkü Bey, Kırkgöz Ocağı bugünlerde gömlek fabrikası gibi çalışıyor. O gömleklerden her Memede bir gömlek dikiliyor.”

“Olabilir.”

“Çünkü Bey, ben önceki gün bizim oralardan ayrılırken İnce Memedin atı ala şafakta konmuş bir bulutun sırtına kişniyor, dağ taş yankılanıyordu.”

“Olabilir, hepsini duydum, biliyorum.”

“Çünkü Bey, ben adamlarımı İnce Memed üstüne gönderdiğimde, adamlarımın yolunu Memedler kesti. Her çete yedi Memedden teşekkül ediyor. On altı adamımı, daha İnce

446

Memedin izini doğrultamadan bu Memedler öldürdü. Kaç tane Memed çetesi olduğu da bilinmiyor. Çünkü Bey, sana gerçeği söyleyeyim, biz bu İnce Memedi bu Torosun elinden zor alırız. Çünkü Bey, bütün Alevi Dedeleri, bütün Sünni İmamları, bütün kızlar, kadınlar ermiş saymışlar İnce Memedi. Çünkü Bey…”

Arif Saim Bey patladı:

“Yani sen bana diyorsun ki, sen burada durma, ne Sarı Sultanoğlu, ne Bayramoğlu, ne Arif Saim, hiçbirimiz beş para etmeyiz, sen çek Ankaraya git, Mustafa Kemal Paşaya söyle, ordu çeksin Toroslara.”

“Estağfurullah Bey.”

“Estağfurullahı mestağfurullahı yok. Sen öyle bir manzara çizdin ki başka hiçbir yol bırakmadın.”

Epeydir gerilmiş bekleyen Bayramoğlu:

“Sarı Sultanoğlu,” dedi göğsünü kabartarak, “dediklerinin bir kısmı doğru, köylü ona tapınmış. Atı da Toros dağlarının üstünde her şafak vakti kişniyor. Unutma ki bir zamanlar, bizim de atımız kişnemişti.”

Böyle konuşması için Bayramoğlunun çok öfkelenmesi gerekti. Sarı Sultanoğlu ileri gittiğini anladı.

“Doğru, kişnemişti.”

“Bizim parmağımızda da yıldırım taşlı o yüzük vardı.”

“Amenna vardı.”

“Biz de giydik Selahaddini Eyyubinin gömleğini.”

“Giydin…” Kendini tutamayan Sarı Sultanoğlu, “giydin de, onun için yaşıyorsun işte ya…” dedi gülümseyerek.

“Allahmı seversen Sarı Sultanoğlu sen bütün bunlara inanıyor musun?” diye sordu Arif Saim Bey.

“İstersen inanma…” diye Sarı Sultanoğlu elini dışarıya, karşı dağlara doğru uzattı. “İstersen inanma, bütün bu dağlar inanıyor.”

“İnansınlar,” diye dişlerini sıktı Bayramoğlu, “ben onlara, çok uzak değil, yakında gösteririm. Onlara Hanyayı da, Konya-yı da öğretirim.”

“İnşallah,” diye içini çekti Sarı Sultanoğlu, “İnşallah dediğin olur. Biliyorum, sen Bayramoğlusun, öylesi çocuklar, Haz-

447

reti Ali olsalar da… İşte biz de sana yardıma geldik, bütün varımız yoğumuzla…”

“Sağ ol,” dedi Bayramoğlu bıçak gibi yüzüyle.

Arif Saim Bey düşünceli ayağa kalktı, karşı salonda bekleyen kasaba ileri gelenlerini çağırdı. Sarı Sultanoğluyla hepsi tanışıyordu. Onun gelmesine de, Bayramoğlunun İnce Memedin takibine çıkacağı kadar sevindiler.

Sarı Sultanoğlundan sonra Kederoğlu geldi. Ovada çok toprakları vardı. Soylu atlar yetiştirir, çeltik ekerdi. Arkasında dokuz köylük bir aşireti vardı. Onun da evinde kapı gibi bir fermanla bir soyağacı asılıydı. Tıpkı tıpkısına Sarı Sultanoğlun-dakilere benziyordu. Kederoğlu soyunun tarihini çok iyi biliyordu. Oğuzların Bozok kolunun Beyleriydi dedeleri. Dulkadi-roğulları derlerdi bunlara. Ortadoğunun en güçlü hükümdarlıklarından birisini bin üç yüz otuz dokuz yılında kurmuşlardı. İlk Beyleri Karaca Beydi. Adıyaman, Malatya, Harput, Antakya, Maraş, Antep, Samsat, Zülkadriye, Antakya Beyliği sınırları içindeydi. Beylik, bin beş yüz yirmi birde son Beyleri Ali Beyin ölmesiyle Osmanlının eline düştü ve son buldu. Ve üç yüz yılda ne olduysa oldu, Dulkadiroğullarınm namı nişanı silindi. O soydan hiçbir kişi kalmadı. Sağda solda, ben Dulkadiroğlu so-yundanım, diyen birkaç kişiden başka. Onların da ellerinde ne soyağaçları, ne de şecereleri vardı. Ama sonraları Toroslarda çok Dulkadiroğlu çıktı ortaya. Her zengin olan, her adamım, diyen kendisini Dulkadiroğlu saydı. Maraşta ünlü bir Hoca, Molla Tahsin vardı. Şam Medresesinde okumuş, hattat olmuş, gelmiş yurdu Maraşa yerleşmişti. Hat sanatı eski hükmünü yitirdiğinden Molla Tahsin Efendi geçinmenin, hem de zengin olmanın yolunu aramış, bulmuştu. Her on beş altını bastırana bir Dulkadiroğlu soyağacıyla, Padişahtan yaldızlı, tuğralı bir ferman veriyordu. Tahsin Efendi o kadar çok Dulkadiroğlu soyağacı, o kadar çok Padişah fermanı yazdı ki, Toroslarda Dulkadiroğlu soyundan geçilmez oldu. İşte bu, aslında Dulkadiroğlu olan Kederoğlunu da İnce Memed bir hafta önce soymuş, kese kese küflü altınlarını almıştı. Onun ardından Gündeşli ovasından Karaca Bey geldi. Karaca Bey Dulkadirlinin ilk Beyinin adıydı. Maraş altındaki Gündeşli ovasının yarısı onundu. Çok

448

at, çok tosun, çok koyun yetiştirir, Halebe, Şama götürür satardı. Altınının çokluğuyla ünlüydü. Onun da evinde Dulkadiroğlu soyağacıyla Padişah fermanı vardı. Yalnız onun soyağacı herkesinkinden daha yaldızlı, daha büyüktü. Fermandaki tuğra da bir cennet bahçesi gibi çiçeklerle donatılmış, yazılar altın varakla yazılmıştı. Belki bir okka altın sıvamıştı Tahsin Efendi fermana. Sonra başkaları geldiler. Arkalarında aşiretleri, yanlarında silahlı adamları olan ağalar, beyler, zenginler. Çoğunu da İnce Memed soymuş, onlardan aldıklarını babalan cephede kalmış genç kızlara, delikanlılara düğün hediyesi olarak dağıtmıştı. İnce Memede ateş püskürüyorlardı.

Bayramoğlundan sonra eşkıya Kör İbrahimi de çağırdılar. Yıllarca dağlarda gezmiş, Toroslarda, Çukurovada namı yürümüş, sonunda bir gün gelmiş karakola teslim olmuş, Anavarza ovasından toprak almış, dört karıyla evlenip çoluk çocuğa karışmıştı. Uzun Cabbar da geldi Bayramoğluna katıldı. Horoz Ramo da Bayramoğlu çetesindendi. Soyduğu ağaları, beyleri, zenginleri çırılçıplak ettikten sonra yere yatırır, üstlerine çıkar, kanat çırpa çırpa horoz gibi öterdi. Ol sebepten adı horoza çıkmıştı. Çiçekli Nuri de geldi. O da eski bir eşkıyaydı ve zalimli-ğiyle ünlüydü. Torosu titretmişti. Ondan söz ederken köylüler, Allah sevdiği kulunu onun eline düşürmesin derlerdi.

Daha, dağlardan, Çukurovadan, Maraştan, deniz kıyısından çok kişi geldi. Arif Saim Bey işini sağlam tutuyordu. İlk vuruşta, sessiz sadasız, İnce Memedin işini görmeliydi, bu kadar ayyuka çıkmış İnce Memed yitip gitmeli, namı nişanı ortadan silinmeliydi.

Uzun bir araştırmadan, soruşturmadan, planlardan, tasarımlardan sonra Bayramoğlu dağlara doğru yola çıktı. Yanında Topal Ali, İnce Memedi çok iyi tanıyan onun arkadaşı Cabbar ve öteki eşkıyalar vardı. Sarı Sultanoğlunun, öteki ağaların, beylerin adamları, ovadan, dağlardan gelen gönüllüler, her birisi İnce Memedin kanına susamıştı, onu öldürecekler ve namları kıyamete kadar yürüyecekti, onlar da Bayramoğluna katıldılar.

Bayramoğlu, Topal Ali, Rüstem, Kör İbrahim atlı, ötekiler yayaydılar.

449

¦

Kasabayı çıkar çıkmaz ilk haberciyle karşılaştılar. İnce Me-med, üstüne Bayramoğlunun asker çektiğini haber almış, Kırk-suya doğru çekilmişti. Çok geniş, sağlam bir haberci ağı kurmuşlardı. Bayramoğlu her haberciyle teker teker konuşmuş, onlarla enine boyuna uğraşmıştı. Habercilerin içinde İnce Me-medin de adamları olabilir, onu yanıltabilirlerdi. Eşkıyalığında, kendi adamlarıyla karşısındakileri çok yanlış yollara göndermişti. Bu dağdaki her canlı göz İnce Memedin gözüydü, her canlı kulak onun kulağıydı. Eğer İnce Memed istemezse, onunla, yıllarca bu dağlarda gezse de karşüaşamazdı. Ama gene de belli olmazdı. Onun kurduğu haberci ağı kadar bir ağ da Bayramoğlu kurmuştu. İnce Memed, bu kadar can yakmış, bu kadar insan öldürmüş, bu kadar ev basmış, soymuştu. Çok da gençti ve burnu da havadaydı. Kendisini Köroğlu, Çakırcalı, Karayılan sanıyordu. Kimseden de korkmuyor, kendisini öyle fazla saklama gereğini duymuyordu. Köylüye de, her birisi Memed olmuş delikanlılara da fazla güveniyordu. Oysa, o Me-medlerin içinden öyle kaypak Memedler çıkardı ki İnce Memedin şaşkınlıktan dudakları uçuklardı. Bayramoğluna göre insan, bu dünyada yalnız be yalnız kendine güvenmeliydi. Yüzyıllardır, üstlerinden zulümler, işkenceler, savaşlar, salgınlar geçmiş köylüler öylesine kaypaklaşmışlardı ki elle tutulacak yerleri kalmamıştı. Bilselerdi ki yarın İnce Memedle Bayramoğlu karşılaşacak, bu karşılaşmada da İnce Memed yenilecek, daha Bayramoğlu yetişmeden İnce Memedi haklarlar, kellesini de bir sırığa geçirip, alır getirir Bayramoğluna verirlerdi. Eğer köylü insan gibi insan olsaydı, Bayramoğlu hiç dağdan iner miydi? Niçin bu kadar asker, gönüllü takmıştı Bayramoğlu arkasına? On beş yirmi kişilik bir eşkıya çetesi için bu kadar kalabalık çok değil miydi? Kendi yanındakilerden başka Yüzbaşı Faruk komutasında iki bölük, Teğmen İzzet Nuri komutasında iki bölük, Yüzbaşı Gavur Ali komutasında iki bölük dağlara doğru yol almışlardı. Eşkıyayı yakalamak için böylesine büyük kalabalıklarla onların üstüne yürümek yanlıştı. Eşkıyayı avlamak için seçme elli kişilik bir güç yeterdi. Ama Arif Saim Bey de, Bayramoğlu da bu kalabalıklardan başka bir şey, Toros köylülerinin gözlerini korkutmayı umuyorlardı. Halkı böylesine

450

bir kalabalık candarmayla, gönüllüyle, Bayramoğluyla korku-tabilirlerse gerisi kolaydı. Köylüler de hep candarma, asker kalabalığından korkmuşlardı. Çünkü yalnız, üstlerine gelen yer götürmez asker onları yenebilmişti.

Bir akşamüstü Çiçekli köyünün altındaki düzlüğe geldiler, tüfek çatıp çadır kurdular. Koyunlar, boğalar, koçlar kestiler, tepeleme pirinç pilavı yığıldı ortaya, yediler içtiler. Bayramoğlu askerlerinin, öteki askerlerin bütün giderlerini gelip kasabaya birikişmiş ağalar, beyler veriyorlardı. Arif Saim Beye göre, bu askerler devleti değil, onları korumak için canlarını tehlikeye atıyorlardı. Onlar da hiç olmazsa giderleri çeksinlerdi. Beyler, ağalar da onun bu önerisini seve seve yerine getirdiler.

Orada, Çiçekli köyünün alt başındaki düzlükte üç gün kaldılar, köyün üstüne harman gibi közlerde kızarttıkları etlerin yağlı, iştah açıcı dumanlarını savurdular. Bu üç gün üç gece içinde köyden bir tek kişi çıkıp da onlara, bir, hoş geldiniz, demedi. Nereden gelip nerelere gidiyorsunuz, diye sormadı. Herkes evine kapanmış, köyün ortasındaki alanda kimsecikler gözükmüyordu. Bayramoğlu bu işe şaşmış da kalmıştı. Sonunda dayanamadı, köye adam gönderip Sarı Çavuşu çağırttı. Sarı Çavuş onun eski arkadaşıydı ve onunla çok sevişirlerdi. Sarı Çavuş gelen adama, “Git selam söyle o Bayramoğluna, benim yüzüme bakacak yürekliliği nereden almış ki o? Asker kaçağı Arif Saimden almış olmasın? Git selam söyle Bayramoğluna, benim onun yüzüne bakacak gözüm yok.”

Bayramoğlu birkaç adam daha gönderdi köye, Sarı Çavuş diretiyordu. Şortunda edemedi Kürt Rüstemi gönderdi ona Bayramoğlu. Sarı Çavuş Rüstemi çok severdi. Onun yüzüne bile kaşını kaldırıp bakmadı. Onunla bir tek sözcük bile konuşmadı. Kürt Rüstem onun yanında bekledi, bekledi, sonunda edemedi, yıkılmış, bitkin Bayramoğluna geldi:

“Benimle bir tek söz bile konuşmadı. Yüzüme de bakmadı. Bana köpeğe bakar gibi bile bakmadı. Taş kesilmiş ocağın başında öyle oturdu kaldı.”

“Ben gidiyorum o Sarı Çavuşa,” diye öfkeyle ayağa fırladı Bayramoğlu, atına atladığı gibi köyün yolunu tuttu. Onunla birlikte Rüstem de geliyordu.            ORHAN KEMAL

İL HALK KÜTÜPHANESİ

451

Attan İner inmez kapıyı açıp içeriye girdi: “Sarı Çavuş!” diye bağırdı. “Aşk olsun sana Sarı Çavuş, böyle miydi seninle kavli kararımız, böyle miydi seninle arkadaşlığımız, kardeşliğimiz böyle miydi seninle…”

Sarı Çavuş ocağın karşısına, eski bir kıl çulun üstüne bağdaş kurmuş oturmuş, kamburunu çıkarmış, gözlerini önündeki közlere dikmişti. Sanki içeri girenleri duymadı. Yerinden de hiç kıpırdamadı. Başını çevirip de ona bakmadı. Yalnız sırtı biraz daha kamburlaştı.

“Sarı Çavuş, ben geldim, ben Bayramoğlu.” Sarı Çavuşun sırtı iki kez kalktı, indi. Bayramoğlu tepeden, alaycı, şaşkın: “Sarı Çavuş, evine Tanrı konuğu geldi, anlamadın mı?” Gene en küçük bir kıpırtı yoktu Sarı Çavuşta. Bayramoğlu Bayramoğlu oldu olalı hiç böyle bir iş gelmemişti başına. Böylesine onuruna düşkün bir kişiyi bak hele Sarı Çavuş ne hale getirmişti. Onu şimdiye kadar hiç kimse böyle karşılamamıştı.

“Tanrı konuğu dedik, seni deyi evine geldik. Ya anlamadın ya da sen bir iyice bunamışsın koca köpek.”

Bu sözleri duyar duymaz Sarı Çavuş, bir ok gibi yerinden fırladı, geldi Bayramoğlunun karşısına dikildi:

“Ben değil, sen bunamışsın,” dedi acı acı gülümseyerek. “Şu koca Bayramoğluna bakın hele, bir zamanlar bastığı toprağı titreten, bir şahin kadar onurlu olan, Allanın aslanı Ali gibi gürleyen, fakir fıkaranın ekmeği olan, bütün dağların, aşağıdaki ovaların üstüne titrediği, gözünden esirgediği, şu koskoca Bayramoğluna bakın hele, Ağalara, Beylere zağar olmuş da İnce Memedin üstüne Sarı Sultanoğlunun, Kamberoğlu zaliminin, Kederoğlunun, Kadıoğlunun askerini çekmiş de dağlara çıkmış. İnce Memedi yakalayacak da, onun derisini yüzecek, gözlerini oyacak, sonra da götürecek Sarı Sultanoğluna teslim edecek… Keski ben öleydim de Çanakkalede, denizdeki vapurlar bir top güllesiyle göğe çıkarken, bu günleri, Bayramoğlunun bu hallerini görmeyeydim. Kurt kocayınca köpeklere maskara olurmuş. Keski Bayramoğlunun kocadığını görmeseydim.”

Geldi, kocaman elleriyle Bayramoğlunun yakasına yapıştı-Gözlerinin içi yaşla dolmuştu. Zangır zangır titriyordu.

452

“Nereye gidiyorsun Bayramoğlu?” diye sordu, gözlerini onun gözbebeklerinin içine dikerek, “nereye, İnce Memedi öldürmeye mi gidiyorsun? Yok Bayramoğlu yok, sen İnce Memedi öldürmeye gitmiyorsun, sen kendi gençliğini öldürmeye gidiyorsun. Sen Bayramoğlunu, Köroğlunu, Karayılanı, Sen Haz-reti Aliyi öldürmeye gidiyorsun. Sen zulme karşı ayağa kalkmış bütün yürekleri öldürmeye gidiyorsun. Sen insanlığı, sen Toros dağlarını öldürmeye gidiyorsun. Şimdi yüzüme bakacak gözün var mı senin, söyle koçyiğit Bayramoğlu? Bak, Bayramoğlu sana ne diyeceğim, sen öldündü ya, sen çekilip gittindi ya, bu Toroslar hep senin türkülerini, destanlarını söyledi. Hep Bayramoğlu halaylarını çekti. Bundan sonra o destanları, türküleri, halayları bir başkasına, İnce Memedi, Bayramoğlunu öldürmeye kalkmayanlara verecekler. Bayramoğlunun namını nişanını hem bu dünyadan, hem de yüreklerinden sökecek atacaklar. Duydun mu söylediklerimi?”

Önünden çekildi, dışarıya çıktı. Dışarda parlak bir güneş vardı. Buz gibi de dağlardan aşağıya bir yel esiyordu. Sarı Çavuş gitti, küskün, avlunun köşesindeki ceviz ağacının altındaki tahta sedirin üstüne çöktü, yönünü de çadır kurmuş Bayramoğlu ordugahına döndü. Bayramoğlu içerden yalpalayarak çıktı, geldi, bir an Sarı Çavuşun önünde durdu. Sarı Çavuş kasketinin siperliğini tam gözlerinin üstüne indirmiş, gözlerini, yüzünün yarısını kapatmıştı. Bayramoğlu, ona doğru birkaç adım attı, sonra durdu, bir şeyler söyleyecekti vazgeçti, geriye döndü. Ayaklan ayaklarına dolaşıyor yalpalıyordu. Atının dizginini Kürt Rüste-min elinden aldı, bacakları titriyordu, bu durumda ata binemezdi. Yüzü kararmış, alnı kırışmış, dudakları sünmüştü. Başı önünde, atını ağır ağır çekerek askerlerinin arasına döndü, kendisini çadıra dar attı. Rüstem de geldi yanına oturdu.

“Sarı Çavuş haklı,” dedi Bayramoğlu, “biz gençliğimizi öldürüyoruz. Biz başkaldıran, bir gül gibi açılmış kendi yüreğimizi koparıyoruz. Sarı Çavuş gene de iyi arkadaş imiş, yüzüme, haktuuuu, deyip de tükürmedi. Şu benim yüzüm, kendi yüreğini sökmeye giden yüzüm tükürülecek yüz.”

“Biz ikimiz şu dağlara attığımız tohumların güne karşı açmış taze çiçeklerini talana gidiyoruz. Elimizden silahımızı bı-

453

Taktığımızda keski ölseydik,” diye hayıflandı Kürt Rüstem. “Olan oldu. Başımıza bu işler de geldi.”

“Artık dönemeyiz, değil mi Rüstem?”

“Dönemeyiz Ağam.”

“Dönsek ne olur?”

“Dönsek derler ki koskocaman Bayramoğlu İnce Memed adındaki çocuğun üstüne gitti de korkusundan yüz geri etti, derler. Sen buna dayanamazsın. İşte senin için gerçek ölüm bu olur. Kimse bilmez ki biz ince Memede, gençliğimize, dağlara attığımız tohumun taze çiçeğine kıyamadık. Kimse bilmez ki Bayramoğlu kendi gençliğini öldürmektense kendini öldürdü.”

“Kimse bilmez,” dedi Bayramoğlu. “Demek kader yolumuzu böyle çizmiş, İnce Memedi yakalamak bize düşmüş.”

Bayramoğlu gözlerini çadırın kapısından gözüken uzaktaki yüce dağın karlı doruğuna dikti, daldı gitti. Başını çevirdiğinde gözleri yaş içinde kalmıştı. Yüzü gerilmiş, yüz çizgileri keskinlemişti. Kendi kendine konuşur gibi:

“Keski ilk çarpışmada İnce Memed bizi vursa da, biz de bu alçaklıktan kurtulsak,” diye söylendi Bayramoğlu.

“Keski,” diye bağırdı Kürt Rüstem.

Bayramoğlu eskiden bir köye, bir kasabaya inmeyegörsün, köy, kasaba bayram yerine döner, onu görmek için insanlar yollara dökülürlerdi.

Bayramoğlu Çiçekli köyünden kalktı. Çadırları muhtara bıraktılar. Çadırlar ağırlık oluyordu, artık köy evlerinde konaklayacaklardı.

Bir gün, bir gece yol gittiler. Yolda, haberciler durmadan haber getiriyor, Bayramoğlu atının üstüne yumulmuş, derin bir düşünceye gömülmüş, getirilen haberler onu ilgilendirmiyor-casma dinliyor, atma yol veriyordu.

Önlerindeki dağı aşınca sağdaki koyakta bir köy gördüler, atları da, kendileri de yorulmuş, acıkmışlardı. Köyden duman tütüyordu. Ortayerinde ulu üç çınar ağacı dikili bir alan yemyeşil gözüküyor, yeşilliği dümdüz, ağaran, köpüklenen küçük bir dere ikiye ayırıyordu.

Köye yöneldiler. Onları gören köylüler kaçıp evlerine sığınıyorlardı. Bu da zaten işkilli olan Bayramoğlunun gözünden

454

kaçmıyordu. Muhtarın evini sordular, büyük, eski bir konaktı. Avlusuna geldiler, beklediler, kimse dışarıya çıkıp onları karşılamıyor, Bayramoğlunun şaşkınlığı gittikçe artıyordu. Bu yaşına gelmiş başına böyle işler gelmemişti.

Horoz Ramo bağırdı:

“Bu konakta kimse yok mu?”

Sesi çok gür ve öfkeliydi.

Ramo birkaç kere daha bağırdı, evden ses şada gelmedi. Kapılar kilitliydi.

“Kapıları kırın,” diye, yılan ıslığı bir sesle buyurdu Bayramoğlu.

Birkaç kişi birden yüklenince bütün kapılar açıldı. İçerden çok yaşlı, uzun ak sakallı bir adam çıkardılar. Adamı sakalından tutmuşlar çekiyorlardı.

“Bırakın onun sakalını,” diye buyurdu Bayramoğlu adamı görünce, kim olduğunu anlayınca tepeden tırnağa öfkeye kesti. Onunla birlikte altındaki atı da öfkeden titriyordu. Bu gelen yaşlı adam, Paşa Ahmet onun çok eski, yakın bir arkadaşıydı. Aşağıdaki ovada geniş bir çiftliği vardı. Dulkadirli soyundan olduğunu, bu dünyada yalnız kendisinin Dulkadir-liden geldiğini, ötekilerin hepsinin yalancı olduklarını kitaplara, soy kütüklerine, fermanlara dayanarak önüne gelene anlatmaya çalışıyordu. O gün bugündür de bunu kimseye anlatamamış, bu dağlarda, ovada Dulkadirli soyundan gelen soy kütüklü, altın varak fermanlı kişiler çoğaldıkça çoğalmıştı. Buna dayanamayan Paşa Ahmet de mitili barhanayı toplamış, soyunun köyüne, eski baba konağına dönmüş, köyün de muhtarlığını almıştı. Onun bu köyde olduğunu, işte bu yüzden Bayramoğlu bilmiyordu.

“Ahmet Paşa, beni tanımadın mı?”

Sesinden öfke taşıyordu.

“Tanıdım,” dedi Paşa Ahmet kırgın bir sesle. “Sen Bayra-moğlusun, seni ben nasıl tanımam?”

“Adam Bayramoğlunu böyle mi karşılar?”

Paşa gülümsedi:

“Var git yoluna Bayramoğlu,” dedi Paşa Ahmet, “var git yoluna. Seninle içilmiş kahvemiz, yenilmiş yemeğimiz var. Var

455

git yoluna Bayramoğlu. Sen Bayramoğlu gibi Bayramoğluysan var git yoluna. Bizimle uğraşma. Var git de İnce Memedi öldür. Var git yoluna eski arkadaşım, kartal gibi onurlu, şahin gibi atak, yiğitler yiğidi Bayramoğlu var git yoluna. Var git de İnce Memedi yakala, öldür.”

“Yahu Paşa Ahmet duydum ki İnce Memed senin evini de basmış, seni de soymuş, doğru mu?”

Paşa Ahmet başını kaldırdı, ilk olarak onun yüzüne, gözlerinin içine baktı, küçük yeşil gözlerini kirpiştirerek.

“Doğru,” dedi Paşa Ahmet, “İnce Memed evimi de bastı, ne kadar altınım varsa hepsini de aldı, aldı da babalan cephede kalmışlara verdi.”

Bütün hali tavrıyla, bunda ne var, der gibiydi.

Bir an karşı karşıya öyle durdular, bakıştılar. Sonunda Paşa

Ahmet:

“Var git Bayramoğlu, var git de İnce Memedi öldür. A.ma onu arkasından kurşunla. Senin gibi bir Bayramoğlunun şanına ancak böylesi yakışır,” dedi, acı acı gülümseyerek arkasını döndü, konağına girdi.

Ortalıkta kimsecikler yoktu. Birkaç çocuk ev köşelerinden boyunlarını uzatıp onlara bakıp bakıp kaçıyorlardı. Alanın bir ucuna yığılmış küllükte de horozlar ışıltılı tüyleriyle eşiniyorlar, küle batıp çıkıyorlardı.

Bayramoğlu bundan sonra birkaç eski arkadaşıyla daha karşılaştı. Hepsinin de tavrı Sarı Çavuştan, Paşa Ahmetten daha beterdi. Her sözleri Bayramoğlunun yüreğinde onulmaz yaralar açtı. Köylülerin ona karşı davranışları da, günler geçtikçe daha aşağılayıcı, tepeden, soğuk, alaycı oluyordu. Hiçbir köylü onunla candan, yürekten konuşmuyor, onu aşağılamak için de hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı. Bayramoğlu bu yaşta, o iki yüzlü, sürüngen saydığı köylünün başka bir yönünü daha öğrenmişti.

Soluk soluğa dağlardan yola bir haberci indi geldi: “Bayramoğlu, Bayramoğlu,” dedi, “tam üstündesiniz. Yüzbaşı Gavur Aliyle, Teğmen İzzet Nuri İnce Memed çetesini az ilerde çevirdiler. Yarım saat daha ilerlerseniz tam üstüne varır-

sınız.

456

Bu haberci Bayramoğlunun en güvendiği haberciydi. Eşkıyalığında Kurtuluş Savaşı günlerinde de bu kişi ona habercilik yapmış, hiçbir haberinde de yanılmamıştı.

“Onlar arkadan çevirdiler, siz de buradan giderseniz… İnce Memedi yakalarsınız.”

Bayramoğlunun yüzü sapsarı kesildi, yanındaki Topal Aliye baktı:

“Ne dersin Ali?”

“Doğru olamaz, benim sürdüğüm izler o yana değil…” Ters yönü gösterdi. “Eşkıyaların izleri bu yana gidiyor.”

Geriye, Topal Alinin gösterdiği yöne döndüler. Biraz sonra da Yüzbaşı Gavur Ali ve İzzet Nuriyle İnce Memed çetesinin çatışması başladı. Çatışma iki gün bir gece sürdü. Eğer, Bayramoğlu habercinin dediği yöne gitseydi İnce Memed çetesi dört bir yandan sarılmış olacak, ya kıskıvrak yakalanacaklar, ya da öldürüleceklerdi. Bu kadar büyük bir kalabalığı söküp çıkmaları olasılığı yoktu. Onları bu sefer Topal Aliyle Bayramoğlu kurtarmıştı.

Bu olaydan sonra İnce Memedin, Akçadağda olduğu haberi gelince, Bayramoğlu tam ters yöne Ahırdağına doğru yola çıkıyor, İnce Memed Konur dağdaysa, o, Feke dağlarına yöneliyordu. O, böyle yaptıkça da köylülerin ona ilgisi gittikçe artıyor köylüler onu yollara dökülerek davul zurnalarla, halaylarla karşılıyorlar, köy alanlarında, onun onuruna görkemli toylar, şölenler kuruyorlardı. Bayramoğlu o eski sevgiyle, dostlukla, umutla sarmalandığı günlerini yaşıyordu. Eski arkadaşları, dostları da ondan kaçmak değil, onu arayıp buluyor, kucaklayıp hasret gideriyorlardı.

Kış geldi çattı, Bayramoğlu bir kere olsun İnce Memedle karşılaşmadı. Oysa, Gavur Ali, İzzet Nuri, son günlerde gönderilen Yüzbaşı Halis Bey kumandasındaki candarmalar İnce Memed çetesiyle en az üçer kez karşılaşmışlar, onu kayıplar vererek, verdirerek ellerinden kaçırmışlardı.

Bayramoğlunun İnce Memedden kaçtığı aşağıda duyulmuş, Arif Saim Bey, ötekiler küplere binmişlerdi. Bundan sonra da Arif Saim dağlara, Bayramoğluna, alçaklığını yüzüne vuran mektup üstüne mektup göndermişti.

457

Bayramoğlunun İnce Memedle karşılaşmaktan korktuğu, karşılaşınca da bayrağını açarak ona teslim olduğu, İnce Meme-din de ona tepeden bakarak, bu yaşlı eşkıyayı öldürmeyip, aşağılayarak bıraktığı kasabada çalkalanıyor, bu da günü gününe Bayramoğlunun kulağına geliyordu.

Bir de her şeye karşın İnce Memedle karşılaşmayı, çarpışmaya girişmeyi o kadar çok istiyordu ki, İnce Memed her gece türlü biçimde düşlerine giriyordu.

Bu yıl dehşet bir kar yağdı. Kayalıklar, ormanlar, dağlar, koyaklar, köyler, akarsular silme kar altında kaldı. Dağlarda dolaşmak zorlaştı, ama Yüzbaşı Gavur Ali, Halis Bey, Teğmen İzzet Nuri, arkadan çok güçlü, seçme bir birlikle gelen Yüzbaşı Faruk bahar gelmeden İnce Memedi ölü ya da diri ele geçirmek için kar, tipi, fırtına demeden canlarını dişlerine takmışlar, ayakları, elleri donarak mağara mağara, kovuk delik, İnce Memedi bıkmadan usanmadan arıyorlardı. Aşağıdaki Arif Saim Bey üç gün Ankaradaysa bir ay kasabadaydı ve önüne gelene buyruk yağdırıyordu. İnce Memed eğer bahara kadar ele geçmezse, bütün subaylar biliyorlardı ki halleri dumandı ve kendilerine martın ilk günlerinde iş aramak zorunda kalacaklardı. Bayramoğlununsa durumu tamamen tersine dönmüş, bugünlerde artık herkes onunla alay eder olmuştu. Bu duruma da Bayramoğlu ilk dağa geldiği günlerdeki durum kadar kızıyordu. Bir sabah çok erkenden uyandı, “Topal Ali,” diye bağırdı, “hemen uyan, giyin kuşan ve hem de karşıma gel.”

Topal Ali az sonra karşısındaydı.

“Buyur Bayramoğlu ben geldim.”

“İnce Memedin üstüne artık yürüyeceğiz Topal. Ele aleme rezil rüsvay olduk. Aşağıdaki Arif Saimden haber geldi, Mustafa Kemal Paşa diyormuş ki, Bayramoğlu Ağa da nasıl bir Bay-ramoğluymuş böyle, parmak kadar çocukla başa çıkamayana da ben Bayramoğlu da demem, silah arkadaşım da demem. Haydi artık sen Topal Aliysen göster Topal Aliliğini, işe başla. Üç gün içinde senden İnce Memedi isterim.”

“Ben de sana onu bulurum.”

Yoğun bir haberleşme başladı. Her yandan haberciler geliyor, Memedlerden, İnce Memedden türlü haberler getiriyorlar-

458

di. Öteki birliklerle de ilişki kurulmuş, Bayramoğlu herkesi, belli etmeden komutası altına almıştı. Ve dağlar, köyler, ovalar taranıyor, onlar İnce Memedi burada ararlarken, ta uzaklardan, Torosun öte yüzünden İnce Memedin bir olayı duyuluyordu. Candarma birlikleri bütün güçleriyle oraya koşuyor, onlar daha oraya varmadan İnce Memed çetesinin sesi Maraş altından, Gündeşli ovasından geliyordu. Böylesine bir çabukluk Bayra-moğlunu da, bunca deneylerden geçmiş candarma subaylarını da şaşırtıyordu. İnce Memed, bununla da kalmıyor, bir günde üç ayrı yerde üç ilginç olay yaratıyordu. Bayramoğlu böylesi olayların yabancısı değildi, kendisi de eşkıyalığında tıpkı İnce Memed gibi yan çeteler kurmuş, bir gecede dört beş yerde vukuat çıkarttırmıştı. Onun başka bir usulü daha vardı, bunun adını örümcek usulü koymuştu. Eşkıyalığında en çok bu örümcek usulü işine yaramıştı. Şimdi de İnce Memede örümcek usulünü uygulamanın tam sırasıydı. İnce Memed, buralarda en çok nerelerde dolaşıyor, nerelerde kalıyordu, orasını bir iyice saptayacak, ondan sonra o yörede, ağının köşesine çekilip bekleyen örümcek gibi bir köşeye sinecek bekleyecekti.

Uzun bir araştırmadan sonra Alidağını, onun yakın yörelerini saptadı. Öteki candarma birliklerine de durumu anlattı, onları da Alidağı yöresindeki köylere yerleştirdi. Ortada yalnız, öfkeli, burnundan soluyan, her yere koşan, kendinin de, can-darmalarının da canını çıkaran, yerinde duramayan Yüzbaşı Gavur Ali birliğini bıraktı. Gavur Ali nerden bir ses duysa oraya koşuyor, varıyor ki İnce Memedi koydunsa bul, başlıyordu köylüleri dayağa çekmeye. Köylülere dayak atmada bu Gavur Ali Kertiş Aliye bile taş çıkartıyordu.

Bayramoğlu, bir de birliklere her gün kuzular, koyunlar, koçlar, tosunlar kestiriyor, kasabadan katır yüküyle içkiler getirtiyordu. Bu içkiler de, yiyecekler de Bayramoğlu taktiğinin içindeydi, Bayramoğlu candarmaların, sivillerin içinden seçtiği büyük bir çoğunluğun ağzına bir damla içkiyi bile sürdürmüyor, onları inanılmaz bir disiplinde tutuyordu. İçkilerle, yiyecekler, kesilen koçlar, tosunlarla İnce Memede, bunlar kışı bu köylerde zevki safa içinde geçirecekleri izlenimini vermek istiyordu. Gavur Alinin de ortalıkta, dur durak bilmeden dolaşma-

459

sı işine yarıyordu. Üstelik Gavur Ali birliğinin başına gelenler onun işini çok kolaylaştırıyordu. Bir gün, İnce Memed çetesiyle altı saat çarpışan Yüzbaşı Gavur Ali birliğini kayalık bir köye çekti. Candarmalar çok yorulmuşlar, Ağanın konuk odasına doluşmuşlar çay içiyorlardı. Yüzbaşı Gavur Aliyse konağın ikinci katındaki odada Ağayla oturmuşlar kafayı çekiyorlardı. Gavur Ali İnce Memede atıp tutuyordu ki kapıdan bir namlu uzandı, “Teslim,” dedi, “ben İnce Memedim.” Yüzbaşı ayağa kalkarken elindeki bardak düştü, ellerini havaya kaldırdı. Ağa da onun gibi yaptı. Yüzbaşıyı aşağıya indirdiler. Candarmaları-nı da teslim almışlar, onları kendirle biribirlerine bağlamışlar Yüzbaşıyı bekliyorlardı.

“Şimdi, tüfeklerinizi, fişeklerinizi aldık” dedi Memed. “Baktık ki bu tüfekler, mermiler sizin hiç işinize yaramıyor, bari bu güzel tüfekler bizim olsun, dedik. İyi mi yaptık Yüzbaşım?”

“İyi yaptınız,” dedi Gavur Ali. “Yalnız bunu niçin bize yaptınız da Ali dağının dibinde sel gibi rakı içenlere yapmadınız, benim anlamadığım bu. Onlarda daha çok tüfek, daha çok mermi var. Çok da para var. Onlarda makinalı tüfek de var. Sizin işinize çok yarar.”

“Onlarda Bayramoğlu da var. Onun ne düşündüğü belli olmaz.”

“Ne düşünürse düşünsün, o, korkağın ve de sarhoşun teki.”

“Sen öyle belle,” dedi İnce Memed, “Bayramoğlunu bilen bilir.”

“Ben de gördüm tanıdım,” dedi Yüzbaşı, “sen hangi yöne gittiysen, o ters yöne kaçtı. Ele aleme rezil rüsvay oldu, insan içine çıkacak yüzü kalmadı. O, korkağın biri. Eğer insan içine çıkabilseydi, çoktan tüfeği bırakır köyüne kaçardı. Siz hiç on beş yıl tüfeğini bırakıp karısının eteği altına saklanan eşkıya gördünüz mü?”

Memed, Yüzbaşının bu sözlerine karşılık vermedi.

“Seni kasabaya, böylece askerlerinle birlikte kolları bağlı yollayacağım, seni Arif Saim Beye böyle şanlı şöhretli teslim edeceğim.”

460

“Beni değil de, Bayramoğlunu böyle eli kolu bağlı Arif Sa-ime yollasan namına nam katılırdı. İnce Memed adını duyan akarsular da dururdu.”

“Bayramoğlunu böyle diri diri kimse yakalayıp da onun kollarını bağlayamaz.”

İnce Memed, Yüzbaşıyı Tazı Tahsinle birlikte iki eşkıyaya teslim etti. Tazı Tahsin de sonunda Yedi Memedlere karışmış, gözü pek bir eşkıya olmuş, İnce Memede candan yürekten inanmış, onun yoluna baş koymuştu.

İnce Memedin ölüm haberini kasabaya nasıl ulaştırdığını, Ağalardan, Beylerden ne kadar çok para aldığını, gözü dönmüş kebapçının onu nasıl bir öfkeyle dükkanından, parayı bile almadan kovduğunu, kadınların İnce Memed, diye nasıl çam yarması Osmanın ölüsüne ağıt yaktıklarını, İnce Memedin o huysuz atının onu ağacın tepesine hapsettiğini, ayaklarına şimşekler dolanıncaya kadar ağacın üstünde nasıl soğuktan donduğunu, buyup ölecekken şimşeklerin onu kurtardığını bire bin katarak anlatıyor, dinleyenleri gülmekten kırıp geçiriyordu. Attan da daha ödü kopuyordu. Arkadaşları onu hep, at geliyor, diye kandırıyor, korkutuyorlardı. Tazı Tahsin daha at sözünü duyar duymaz sapsarı kesiliyor, zangır zangır titriyor, “Şu İnce Memed de ne diye salıvermiş o deli atı ortalığa, söylemeli İnce Memede de atını bağlasın yahu, onun atı Kertiş Ali onbaşıdan da beter, insanlara Kertiş Aliden de daha çok zulmediyor. Millet o atın korkusundan, başını evinin kapısından bile çıkaramıyor,” diyerekten dert yanıyordu.

“İnce Memedin canı o atta.”

“İnce Memed bir duymasın senin o at için, canı için böyle konuştuğunu…”

“O atın da canı kuşta.”

“O alıcı kuş onun gözünü oyar.”

“O kuş onun gözünü oysun da Memed de benim gözlerimi oysun.”

“O at uçmuş.”

“Kurşuna dizmişler.”

“Küheylan olaraktan dirilmiş.”

“O at kuştan korkmaz bundan dolayı.”

461

“Korkar. Herkes bir şeyden korkar.” “Korkmaz.”

“Havada uçana kuş neyler ki…” “Korkar.”

İki eşkıya, bir Tazı Tahsin Çukurovaya doğru yola düştüler. Köylerde konaklayarak aşağıya, karlara bata çıka iniyorlardı. Tazı Tahsin ilk köyde Yüzbaşı Gavur Alinin kollarını açtı, “Sütüne zümmedine,” dedi, “istersen kaç. Erkek adam-san kaçmazsın.”

“Kaçmam,” dedi Yüzbaşı, “bana bir at gerek.” “Buluruz.” dedi Tazı Tahsin. “Yalnız kasabaya kolları bağlı olaraktan hem de yaya yapıldak gireceksin.” “Öyle girerim,” dedi Yüzbaşı. Yüzbaşıya eyerli bir at buldular.

Kasabaya yaklaştıklarında Yüzbaşı attan indi, Tazı Tahsin onun kollarını bağladı, önüne kattı.

“Beni hapse de attırmayacak, tüfeğimi de elimden aldırmayacaksın. Yoksa, İnce Memed seni bir daha yakaladığında öldürür. Beni esir de aldırmayacaksın. Ben elçiyim, elçiye de zeval olmaz.”

“Olmaz,” dedi Yüzbaşı Gavur Ali.

Öteki eşkıyalar kasabanın dışında kaldılar ve Tazı Tahsine: “Biz gidiyoruz, seni beklemeyeceğiz, çabuk dön,” dediler. “Çabuk dönerim.”

Kasabaya girdiklerinde Tazı Tahsin Yüzbaşıya yaklaştı, kulağına, “istersen kollarını çözeyim,” önerisinde bulundu. “İstersen çöz,” dedi Yüzbaşı da. Tazı Tahsin onun kollarını çözdü. “İstersen tüfeğimi de al.” “İstemez,” dedi Yüzbaşı, “bu kadarı yeter.” Tazı Tahsin Yüzbaşıyla yan yana yürüyor, dudaklarını sün-dürüyor, bir şeyler söylemek istiyor, sonra da hemen vazgeçiyordu.

“Söyle,” diye buyurdu Yüzbaşı sertçe. “Dilinin altında bir

şeyler var senin.”

“Olur,” diye boyun eğdi Tazı Tahsin, “olur. Bak Yüzbaşım, sen gene dağa çıkacaksın değil mi? Hemen çıkacaksın Öyle mi?”

462

“Hemen çıkacağım.”

“İnce Memedi öldürmek için mi?”

“Yakalamak için. Yakalanmazsa öldürmek için.”

“Yazık,” dedi Tazı Tahsin.

“Niçin yazık?”

“İnce Memedin hiç suçu yok da… Bütün suç…”

“Bütün suç kimde?”

“Bütün suç o atta.”

“Hangi atta?”

“İnce Memedin o deli atı var ya, her bir kötülüğü yapan, insanları öldüren, soyan… İnce Memedin canı da o attadır. Diyorlar ki o at ölmeyince İnce Memedi kimse ne yakalayabilir, ne de öldürebilir.”

“Duydum,” dedi Yüzbaşı, “o atı…”

“Onu öldür Yüzbaşım. O at var ya, onun ayaklarına yıldırım, yani şimşek dolanmazsa o insanları yiyor.”

“İnsanları mı yiyor?”

“Yiyor ya onu öldürürsen, İnce Memed, hiç.”

“Onu öldürürüm. Benim de senden bir isteğim var.”

“Söyle Yüzbaşım, ne istiyorsun.”

“Gel sen benimle kal, seni bağışlatırım, anladığıma göre suçun da yok.”

“Ben eşkıya oldum Yüzbaşım, kalamam.”

“Neden?”

“Arkadaşlarım beni beklerler de…”

Tazı Tahsin Candarma Komutanlığına varana dek, döndü döndü atı anlattı. Yüzbaşıdan dağa döndüğünde ilk iş olarak atı öldüreceği üstüne muhkem söz aldı. Belli olmazdı, at, öldü-rülsündü hele, belki de ondan sonra Tazı Tahsin dağdan vazgeçer, Yüzbaşının yanında kalırdı.

Tazı Tahsin Yüzbaşıyı, candarmalarmı çarşının içinden geçirerek, aldı Taşkın Halil Beyin evine götürdü, candarmaları avluda tek sıra dizerek, başlarına Yüzbaşıyı dikti:

“Siz bekleyin, ben hemen gelirim,” dedi, konağın merdivenlerine atıldı, yukarıya çıktı. Arif Saim Bey, onları pencereden görmüş, konağa gelen Tazı Tahsini bekliyordu pencerenin yanında. Tazı Tahsin onun karşısına geldi dikildi, bir asker selamı çaktı yalan yanlış.

463

“Bunları sana İnce Memed gönderdi. Sen Yüzbaşıyı, can-darmamaları alacak, doğru Arif Saim Beye, benden selam söyleyerek teslim edeceksin, dedi. Bir de dedi ki, selam eder, hürmetlerimi yollarım, kusuruma kalmasın, onların silahlarını aldım. Hükümetin çok silahı, mermisi var, bizde yok. Bir de dedi ki, zaten bu silahlar onların hiç işlerine yaramıyordu.”

“Biliyorum, yaramıyordu. Eğer yarasaydı… Sen nesin, eşkıya mısın, Yüzbaşıyı çağır buraya.”

Tazı Tahsin koşarak merdivenleri indi, Yüzbaşıyı önüne kattı getirdi.

“Ben bir köylüyüm Paşam.”

“Köylüsün de omuzundaki bu tüfek ne, adın ne senin?”

“Bu tüfeği bana, Yüzbaşıyı kaçırmadan sana getireyim diye, İnce Memed verdi. Adımı sorarsan da, bana da Memed, derler.”

Murtaza Ağa, Arif Saim Beyin azıcık gerisinde durmuş, bu Memedin kim olduğunu anımsamaya çalışıyordu, biraz sonra da kim olduğunu çıkardı:

“Sen Tazı Tahsin değil misin ulan?” diye sordu.

Tazı Tahsin sert, dikeldi:

“Ben Memedim,” dedi. “Sen beni başka birisine benzetiyorsun Ağa.”

“Yok, sen osun.”

“Biz bütün köylüler hep biribirimize benzeriz. Benzetiyorsun Ağa…”

“Yahu İnce Memedin ölümünü… Yahu, Kertiş Ali Onbaşı senin kemiklerini… Yahu…”

“Benim adım Memed, hiç çabalama Murtaza Ağa.”

Murtaza Ağa, Tazı Tahsini olduğu gibi anımsıyor, sayıp döküyordu boyuna. Tazı Tahsin de Memedim, diyor da başka bir şey demiyordu.

Sonunda Arif Saim Bey:

“Çabalama Murtaza Ağa, sen bu Memedi Tazı Tahsin yapamayacaksın,” dedi.

“Yaparım,” dedi Murtaza Ağa, cebinden cüzdanını çıkardı, içinden üç tane yüzlük aldı, Tazı Tahsine gösterdi:

“Bunları biliyor musun?”

464

“Biliyorum,” dedi Tazı Tahsin yutkundu, “bunların her birisi yüz liralık, üçü eder üç yüz lira.”

“Bildin. Al bunlar senin olsun.”

Tazı Tahsin boynunu büktü, paraya bakamıyordu. Ne de çok paraydı, gözleri yaşardı, tam otuz tane öküz alınabilirdi bu paraya.

“İstemez,” dedi, arkasını döndü yürüdü. Başı dönüyordu. Kasabayı koşarak çıktı. Sanki arkasından onu bir canavar, sanki arkasından onu üç tane yüzlük, sanki onu arkasından otuz tane ay boynuzlu boğa kovalıyordu.

Yüzbaşı ertesi gün silahlanıp candarmalarıyla, daha öfkeli, daha bilenmiş dağa yeniden döndü. O da kendi kendisine söz vermişti, İnce Memedi yakalayacak, getirecek kasabaya Arif Sa-ime teslim edecek, sonra da gece bırakacaktı. Ama bir kereliğine. İkinci yakaladığında da ya kasabanın ortasındaki alanda ya da köprünün altında asılacaktı İnce Memed… Atın kurşuna dizildiği yerde. Evet, Tazı Tahsine söz vermişti, atı da öldürecekti ilk iş olarak.

Bayramoğlu değil, feriştah olsa, çöllerin aslanı, ormanların kaplanı olsa, eli gürzlü Zaloğlu Rüstem olsa, çatal kılıçlı Ali olsa varamaz İnce Memedin üstüne. O çok yaşlanmış da, çok kar-tamış. Gözleri görmüyor ki İnce Memedle çarpışsın, elleri tutmuyor ki tetiğe bassın. Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdur-rahman Çelebi derler. Bayramoğlu eşkıyayken İnce Memed daha doğmamıştı bile, nasıl pay etsinler kozlarını? İnce bir yürümüş Bayramoğlunun üstüne, Bayramoğlu, üstüme dağ, orman, akarsular, çatırdayarak kayalar yürüyor sanmış, Adını burada duysa İnce Memedin, kırk günlük ötede soluğu alıyormuş Bayramoğlu. İnce Memed de Bayramoğlunun candarmalarla, Ağalarla, Arif Saim Beyle birlik olduğuna çok üzülüyormuş, üzülü-yormuş da, Allah, diye yalvarıyormuş, benim sonumu Bayramoğlu gibi yapacaksan, beni öldür Allahım, diyormuş. Benim sonumu öyle yapma da kız kardeşiyle zina etmişin kurşunuyla öldürt beni istersen, diyormuş. Bayramoğluna haber üstüne haber gönderiyormuş, gel, gel kaçma da şu dağın başında kozumuzu pay edelim. Sen de bir zamanlar şu dağları titretendin, sen de bir zamanlar, şu benim sırtımdaki gibi bir dualı gömleği

465

giyendin. Can bu kadar tatlı mı Bayramoğlu, bu kadar tatlı mı ki sürüngenler gibi kaçacak delik arıyorsun? Yüce dağ başında bir koca kartal, Bayramoğlu. Açmış kanadını dünyayı örter, Bayramoğlu. Bazı yiğit vardır ölümden korkar, Bayramoğlu. Ben korkmam ölümden er geç yolumdur, Bayramoğlu. Ölümden öte köy yok, Bayramoğlu. Can insanın onurundan daha değerli değildir, Bayramoğlu.

Bütün köyler, kasabalar bir tek dil olmuşlar Bayramoğluna yükleniyorlar, ağızlarına ne gelirse esirgemeden söylüyorlar, yayıyorlardı. Bayramoğlunun korkaklığı üstüne, onu gülünç bir duruma sokan, karalayan türküler de dillere düşmüştü. İnce nerede anılıyorsa Bayramoğlu da, onunla birlikte orada anılıyor, destancılar, türkücüler Bayramoğlunu itin götüne sokup çıkarıyor, milleti gülmekten kırıp geçiriyorlardı. Bayramoğluy-la İnce Memedi karşı karşıya getiren, İnce Memedi yüceltip, Bayramoğlunu yerin dibine geçiren destanı Arif Saim Bey de, Kel Aşığı ta dağlardan getirterek dinledi ve öğretmen Sami Tur-guta destanı olduğu gibi bir deftere geçirmesini buyurdu.

Bayramoğlu da kendi hakkında her söylenen sözü, her çıkarılan türküyü duyuyor, kiminde gülüp geçiyor, kiminde üzülüyor, kiminde de öylesine öfkeleniyordu ki gözlerine uyku girmiyordu günlerce. Bu türküler, destanlar içinde onu en çok Aşık Kıvrak Alinin çıkardığı destan ilgilendirmişti. Kıvrak Ali destanında Bayramoğlunun çocukluğunu, babasını, babasının askerden dönmeyişini, kız kardeşinin, anasının başına gelenleri, dağa çıkışını, dağdaki yiğitliklerini, onun dağda Karayılana, Köroğluna, Baba İshaka, Genç Osmana eş olduğunu söylüyor, kahramanlıklarını, ermişliğini, çatal yürekli bir yiğit olduğunu öve öve bitiremiyor, Kurtuluş Savaşından sonra onun köyüne çekilişini, bir ermiş yaşamı sürüşünü dile getiriyor, destan burada söz olarak ses olarak kanatlanıyor, sevgiyle, sıcaklıkla, dostlukla, sevinçle, umuda doluyor taşıyor, İnce Memedi öldürme işine gelince de destanın bu parçası önce dehşet bir hüzünde, umutsuzlukta yürüyor, dinleyenleri Bayramoğluna açındırıyor, herkesi onu anlamaya çağırıyor, sonra da destan birden coşuyor, sesiyle, sözüyle bir öfke çığlığına kesiyor, her şey Bayramoğlunu yeriyor, onun

466

bu durumlara düşecek adam olmadığını, onun ölmesi, kara topraklara düşerek bu alçak durumdan kurtulmasını diliyor, sonra birden de hüzünden, öfkeden, yergiden karalamaya, taşlamaya, güldürüye geçiyor, destan Bayramoğlunun ölüsüne yakılan bir gülünç ağıtla bitiyordu.

Bayramoğlu:

“İki gün içinde Aşık Kıvrak Aliyi isterim,” diye buyurdu. “Gelmek istemezse, onun bana ölüsünü getirirsiniz. Gelirken sazını da yanma alsın.”

Adamları daha iki gün dolmadan Aşık Kıvrak Aliyi buldular getirdiler.

Bayramoğlu, yüzü bir çakmaktaşı kayası gibi keskin, Aşık Kıvrak Aliyi ayağa kalkarak karşıladı:

“Buyur Aşık, hoş gelmiş safalar getirmişsiniz.”

“Hoş bulduk Bayramoğlu.”

Bayramoğlunun bıçak gibi yüzünü gören Aşık Kıvrak Alinin de yüzü, onun yüzünden de daha sertleşti:

“Sen bir Bayramoğlu destanı söylüyormuşsun.”

“Söylüyorum.”

“Bana da söyleyeceksin.”

“Sana da söylerim.”

“Ne bir eksik, ne bir fazla.”

Aşık Kıvrak Ali gülümsedi, sazını kucağına çekti, başladı söylemeye.

Bulundukları büyük evin uzun salonu ağzına kadar insanla dolmuştu, herkes can kulağıyla Bayramoğlu destanını dinliyordu.

Bayramoğlu sırtını duvara dayamış, sağ elini kuşağının altına sokmuş, bağdaş kurmuş oturmuş, yüzünden hiçbir duygusunu belli etmeden Aşığı dinliyordu.

İlk akşamdan destana başlayan Aşık, destanını şafağın ilk horozları öterken bitirdi. O, destanı bitirince, bir kaya parçası gibi donmuş kalmış Bayramoğlunun gözlerinden iri iki damla yaş yanaklarından aşağıya yuvarlandı, bıyıklarının arasında yitti.

“Diline sağlık Aşık,” dedi yıkılmış, bitkin bir sesle Bayramoğlu. “Çok güzel, çok haklı, çok namuslu, korkusuz söyle-

467

missin Aşık. Bu dünyada senin gibi aşıklar olunca arkadaş, iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin sırtı yere gelemez.”

“Sağ ol Bayramoğlu.”

Aşık ayağa kalkınca Bayramoğlu da, ötekiler de toptan ayağa fırladılar:

“Seni memnun edemedim Aşık, çünkü hiçbir şeyim yok. Neyim varsa elimden aldırdım. Kusuruma kalma.”

“Bayramoğlu sağ olsun.”

Bayramoğlu Aşığın koluna girdi, dışarıya ayaza çıktılar, karları çatırdatarak köyün dışına yürüdüler. Dikenlidüzünü silme bir ay ışığı doldurmuş, karlar incecik bir cam göbeği mavisinde ışılaşıyordu. Gölgeleri önlerinde, onlarla birlikte ağır ağır ilerliyordu.

Bayramoğlu onun kolunu dostça sıkarak, yumuşacık, sıcak bir sesle, yavaşça:

“Bu destan böyle bitmese ne iyi olur, öyle değil mi Aşık Ali?”

“İyi olur,” diye onu onayladı Aşık Kıvrak Ali.

Konuşarak, destandan, eski Aşıklardan, Karacaoğlandan, Dadaloğlundan, Aşık Halilden söz ederek eve geri döndüler. Ocakta çaylar kaynıyor, tereyağları topak topak, üstleri ayran kabarcıklı sofraya taşınıyor, kazanlarda tarhana çorbası, nane, sarımsak kokuları saçarak pişiyordu.

Babasının askere gittiği günü Bayramoğlu olduğu gibi anımsıyordu. Babası, iki amcası, üç dayısı hep birlikte savaşa çağrılmışlardı. Anası, dedesi, bütün köyle birlikte askere gidenleri ta kasabaya kadar uğurlamışlar, sevkiyat camilere doldurulduktan sonra bile kasabadan ayrılamamışlardı. Birkaç ay sonra da Bayramoğlunun babasının, amcalarının, dayılarının künyesi gelmişti. Birkaç yıl geçince anlaşıldı ki bu dağlardan askere gidenlerin hemen hepsi savaş alanlarında kalmışlardı. Yaşlılardan, sakatlardan, bir de asker kaçaklarından, çocuklardan başka erkek kalmamıştı dağlarda. Artık her işi, erkek işi, kadın işi demeden kadınlar görüyorlardı.

Bir gün anası, iki ablasıyla köyün alt yanındaki koyakta döven sürüyorlardı. İkindi üstüydü, gün yıkılmış gitmişti ki üç silahlı adam geldi harmana, su istediler, su verdi onlara kızlar.

468

Meşenin dibine oturdular, bir süre dinlendiler. İçlerinden çan-gal bıyıklısı sordu:

“Hatun,” dedi yılışık bir sesle, “sen bu kızları nerede büyüttün ki, gün yüzü görmemişler, her birisi bir dünya güzeli. Bu kızlar bize yazılıp gelir. Sen de şu bizim arkadaşımızınsın. Bunun çoktan beri sende gözü varmış. Kocan askerden dönmeyince sevincinden deliye döndü. Allahın emri Peygamberin kavliyle seni şu sarı bıyıklıya, kızlarını da benimle, şu arkadaşıma istiyorum.”

Ana, silahlı kişilere yalvarıp yakarmaya başladı. Sonunda o konuşan kişi ananın ağzını kapattı, koluna girdi ayağa kaldırdı. Kızları da ötekiler yakaladılar. Kızlar çığlıklar attı. Ötekiler onları birer yumrukta susturdular. Bayramoğlu, bu durum karşısında çılgına döndü, yerden kaldırabildiği kaya parçalarını alıp alıp silahlı kişilerin üstüne fırlatıyordu. On dört yaşlarındaydı. Silahlı adamlardan biri sonunda onun saldırılarına dayanamadı, belinden tabancasını çekti, Bayramoğlunun üstüne boşalttı. Çocuk oraya yığıldı kaldı. Hiç sesi sadası çıkmadı. Bir çalının dibine düştü. Çok kan yitiriyordu, gömleğini çıkardı, kurşun kaba etine girmiş, yararak dışarıya çıkmıştı, bacağını sıkı sıkıya sardı, sürünerek köye geldi. Köydekiler ona baktılar, türlü dağ çiçeklerinden, otlarından ona ilaç, fitil yaptılar, onu tez günde iyi ettiler, Bayramoğlu daha yarası iyi olmadan tarlaya döndü, döveni sürdü, ürünü çuvalladı eve getirdi. Anasından, ablalarından hiçbir yerden en küçük bir haber bile alamıyor, öfkesinden, merakından deliye dönüyordu. Evde babasından kalma bir tabanca vardı, onu beline taktı, karşı dağa çıktı, torbada ne kadar fişek varsa, küçücük ak taşları nişan alarak sıktı, hiçbir attığını vuramadı. Evlerinde beş tane tosunları vardı, üçünü sattı, o zamanlar, ortada erkek kalmadığı için silah, mermi çok ucuzlamıştı, çok güzel bir filinta, bol bol mermi aldı. Köylerinde, karşı dağın ardından gelen Kürt Haydar derler çok yaşlı bir kişi vardı, üç kızıyla büyük bir evde oturur, güzel, soylu atlar yetiştirirdi. Küp küp altınları olduğu söyleniyordu. Sürü sürü koyunları aşağıdaki düzlükte yayılırdı. Belki elli tane de tazı beslerdi. Her birisi, kırmızı, sarı, kara, ala, uzun boyunlu, uzun bacaklı, ince uzun belli tazılar. Ve bu dağlarda attığını vurmak-

469

ta üstüne yoktu. Onun atıcılığını Bayramoğlu bile görmüş, gökyüzünün uzaklarından bir kırmızı kartalın tenger menger düşüşüne tanık olmuştu. Onun gözünün gördüğü her şeyi, ne kadar küçük olursa olsun, vurduğu bu dağlarda herkesçe biliniyor, bu yüzden ona ne eşkıya, ne de bir hırsız yaklaşamıyordu. Bayramoğlu filintasını, bir büyük torba dolusu mermilerini aldı doğru Kürt Haydara gitti. “Bana atıcılığı öğreteceksin Haydar Ağa,” dedi. “Ben de senin gibi olacağım.”

Kürt Haydar onun elindeki filintayı aldı, evire çevire uzun uzun inceledikten sonra, “Güzel filinta,” dedi, “hayırlı olsun. Sen kimin oğlusun?” Çocuk, “Bayramın oğluyum,” diye karşılık, verdi, “hani savaşa gitti de gelmedi ya…” Kürt Haydar Bayramı çok severdi, “Hakkın var,” dedi, “sen nişancılığı, bu dünyada herkesten daha iyi öğrenmelisin. Anandan, bacılarından hiç haber yok mu?” Anasının, bacılarının sözü edilince yerin dibine geçiyordu çocuk. Kıpkırmızı kesilerek, “Gülmezoğlu Nebi,” diyebildi. “Vay alçak vay,” diye, boyun damarları şişerek öfkelendi Kürt Haydar. “O, Bayramdan öç alıyor, Gülmezin oğlu. O, Bayramı hiç çekemezdi. Bayram babayiğitti, o, beş para etmez yüreksizin birisiydi. Haydi bakalım, hemen başlayalım.” Ve hemen başladılar. Kürt Haydar bundan sonra ona hep Bayramoğlu, dedi, bundan sonra köylüler de ona böyle seslendiler, öz adı unutuldu.

Nişan talimleri aylarca sürdü. Kürt Haydar Gülmezoğlu Nebiye o kadar çok kızıyordu ki, Bayramoğluyla seve seve uğraşıyordu. Sonunda:

“Var git Bayramoğlu, Allah yolunu açık, kurşununu keskin eylesin,” dedi, onun saçlarını okşayarak. “Şimdi sen benden de, herkeslerden de daha nişancısın. Bu dağlarda, şu aşağıdaki ovada nişancılıkta senin elini tutacak kimse yok.”

Bayramoğlu, iyi bir nişancı olmuştu ya, attığını dediği yerden vuruyordu ya Gülmezoğlu Nebiden de, herkesten de ödü kopuyordu. Karanlık basınca da, tek başına kaldığı evde korkusundan sabahlara kadar uyuyamıyordu. Köyün dışına da hiç çıkamıyordu. Korkusunu yenmek için elinden geleni yapmış, bir türlü kendisiyle başa çıkamamıştı. Sonunda, o, korkusunun içinde çürür, kurtulmak için çırpmırken anasıyla bacıları bitkin

470

eve geldiler. Bayramoğlu buna çok sevindi, sevincinden deliye döndü. Onların eve dönüşleri için kurban kesti. Sevincinden ne yapacağını bilemiyor, gözlerine uyku girmiyordu. Anasına, kız kardeşlerine, onlar gittikten sonra neler yaptığını, nasıl bir nişancı olduğunu anlata anlata bitiremiyor, Gülmezoğlu Nebiyle bir daha karşı karşıya gelirse, ya Allah ona verir, ya bana, diyor, övünüyordu.

Bir on beş gün sonra Gülmezoğlu Nebi gece yarısı eve geldi, kadınları, hançerini çekerek önüne kattı götürdü. Bayramoğlu, onların arkasından dışarıya koştu, kese yoldan koşarak önlerini kesti, pusuya yattı, ortalık gündüz gibiydi, üç adam, üç ağlayan kadın, o bir kayanın arkasına yatmıştı, önünden geçtiler. Bayramoğlu o kadar titriyordu ki, o kadar çözülmüştü ki tetiğe basacak gücü kendinde bulamadı.

Bundan sonra anasıyla kız kardeşleri her on beş güne bir, her ayda bir kaçtılar kaçtılar eve geldiler, Gülmezoğlu Nebi ve arkadaşları da her seferinde gece yarıları onları aldılar götürdüler. Her seferinde de Bayramoğlu onların yoluna pusu kurdu, eli tetiğe varmadı.

Son gelişinde anası artık ona çok kızmıştı: “Sen ne biçim erkeksin?” diye bağırdı. “Boyun devrilsin de kara topraklara gir. Biz her seferinde kaçıyoruz. Gülmezoğlu her seferinde geliyor, bizi senin elinden alıyor. Bir de bu dağların en iyi nişancısıymış benim oğlum, yiğidim oğlum. Bir tarla sıçanı kadar korkak oğlum. Sen olmaz olasın oğlum.”

Bunun üstüne Bayramoğlu anasıyla, bacılarıyla hiç konuşmadı. Birkaç gün de eve uğramadı, bir ağacın kovuğuna sığınıp, yemek yemeden, suç içmeden orada kasılmış kaldı. Sonra da Kürt Haydara gitmeyi akıl etti, başına gelenleri, hiçbir şeyi saklamadan ona bir bir anlattı, “Korkuyorum, korkmaktan ölüyorum, korkudan aklım başımdan gidiyor, korkudan tetiğe basamıyorum. Kendimi öldürmek istiyorum, o zaman da daha çok korkuyorum,” dedi. “Bu kadar korkan insan kendini öldürebilir mi, kendini öldürebilir mi?”

“Öldürür,” dedi Kürt Haydar gülerek, onun saçlarını okşayarak, “İnsan korktuğu için öldürür, kendini de başkalarını da. En çok korkan, korkunun son sınırına varana dek korkan, kor-

471

kudan başka hiçbir şeysi kalmamış insan en yürekli insandır. Şu anlattıklarından senin durumunu bir iyice anladım ki sen iliklerine kadar korkmuş, korkuyu aşacak kadar korkmuş, tepeden tırnağa korkuya kesmişsin. Var git yolun açık olsun, sen bugün değilse de yarın, senin yüreğini bu kadar büyük korku almışken Gülmezoğlunu da öldürürsün, varır gider padişahı da öldürürsün.”

Korku, korkudan el ayak çözülmesi üstüne o gece uyumadan sabaha kadar konuştular. Bayramoğlu, en ince ayrıntılarına kadar korkularını anlattı, Kürt Haydar da bıkmadan usanmadan yorumladı.

“Kendini toparlayıp, canını dişine takarak, yeter ki bir kez tetiğe basabil, gerisi çorap söküğü gibi gelir artık. Artık seni ondan sonra kimse tutamaz.”

Ve gece yarısı Gülmezoğlu Nebi gene geldi. Kadınları önüne kattı. Bu sefer kadınlar artık hiç direnmediler. Anası giderken, direğin dibine büzülmüş kalmış, bütün kanı çekilip apak kesilmiş oğlunun yüzüne bakmadı bile.

Her seferki gibi, gene ayaklan onu aldı pusu yerine götürdü. Korkuyu aşan bir korkuyla korkuyordu. Bir ara kaskatı kesildi, ardından da çözüldü. Ateşler içinde yandı, ter döktü, ardından da bütün bedeni buza kesti. Neredeyse dişleri takırda-yacaktı. Gece karanlıktı, ortalığı yıldız ışıkları az da olsa aydınlatıyordu. Önde gelenin Gülmezoğlu olduğunu seçti keskin gözleri. Arkasından anası, onun yanında da kız kardeşleri, en arkadan da öteki adamlar geliyorlardı. Gülmezoğlunun karartısı tam karşısına gelince öylesine bir korkuya kapıldı ki kendinden geçti, eli tetiğe kendiliğinden gitti. Filintanın namlusu kendiliğinden arkadaki adamlara döndü.

Bayramoğlu beraberinde bir torba fişek getirmiş, tarakları filintaya basıp basıp geceyi kurşunluyordu. Bütün köy uyanmış, Bayramoğlunun kurşun sıktığı yöreye gelmişler, kayaların, kütüklerin arkasına sinmişler, Bayramoğlunun biteviye sıktığı kurşunların seslerini dinliyorlardı. Sabah oldu, gün açıldı. Bayramoğlunun da kurşunları bitti. Yorgunluktan her şeyi unutmuştu. Başını önündeki kütüğün üstüne koydu, koyar koymaz da uyudu. Anası geldi, onu incitmeden kaldırdı, birkaç kadın

472

da ona yardım etti, Bayramoğlunun koluna girdiler, ayaklan sürüklenerek, onu aldılar eve götürdüler yatırdılar. İlk kurşunu yiyen Gülmezoğlu yaralı kaçmış, öteki iki arkadaşıysa kanlar içinde yolun ortasına serilmiş kalmışlardı.

Bayramoğlu çabuk kendine geldi. İlk işi Gülmezoğlunu sormak oldu. Ölmediğini, yaralandığını söylediler. Bayramoğlu, tabancasını takıp onu izledi. Gülmezoğlu, izlendiğini anlayınca kaçtı. Bu çocuktan gözü çok korkmuştu. Bayramoğlu onu kaçtığı İskenderunda buldu. Kasabanın alanında, o gün pazar vardı, kalabalığın içinde, alnının ortası budur, diye kurşunu patlattı. Kurşun, o anda araya giren başka birisinin kafasını deldi. Gülmezoğlu İskenderunda yitti. Bayramoğlu onun ardını bırakmıyordu. Onu Antakyada buldu, elinden kaçırdı. Hama-da, bir gece karşı karşıya geldiler. Bayramoğlu, tabancasını çekmeyi unutarak, onun gırtlağına atladı. Eğer, yandan yöreden yetişenler Gülmezoğlunu onun hırslı, çelikleşmiş, korkuyla gerilmiş ellerinden kurtarmasalardı, gözleri yuvalarından fırlayarak pörtlemiş adam öbür dünyayı biraz sonra boylayacaktı. Gülmezoğlu Hamadan sonra Halebe, Halepten Şama gitti. Bayramoğlu, o, nereye giderse onun gölgesi gibi izliyor, sonunda da onunla karşı karşıya geliyordu ya Gülmezoğlu yedi canlıydı, onu ya, elini ayağını kesen büyük korkusunun, ya da onu bulma sevincinin telaşından bir türlü öldüremiyordu. Onu süre süre Adanaya, ardından da kasabaya getirdi. O gün kasabanın pazarıydı. Pazaryerinde iğne atsan insandan yere düşmüyordu. Köprünün alt başında, İnce Memedin atının kurşuna dizildiği yerde karşı karşıya geldiler. Gülmezoğlu tabancasını ondan önce çekti ya, daha o tetiğe çökmeden Bayramoğlu, bir şahin atik-liğiyle onun üstüne atladı, bir eliyle gırtlağına yapıştı, öbür eliyle hançerini çekti. Korkudan kendinden geçmiş, durmadan Gülmezoğluna hançerini üşürüyordu. Adam yere düştü, canı çıktı o daha daha hançerini, eli makina gibi işleyerek, adamın neresine gelirse sokup sokup çekiyor, o büyük kalabalık donmuş kalmış, gözleri büyümüş, olanı biteni seyretmekten başka hiçbir şey yapamıyordu. Sonunda Bayramoğlu, tepeden tırnağa, bir iğne ucu kadar yeri gözükmemesine kan içinde kaldı. Bir süre sonra çok yorulmuş olacak ki, ölünün üstünden doğ-

473

ruldu, boş gözlerle yanına yönüne, yerdeki kana batmış çıkmış ölüye baktı, hiçbir şey anlamadı. Korkusunu da unutmuştu. Birden korkusu aklına geldi, önünde yatan, kandan gözükmeyen ölüyü gördü. Pazaryerindeki gözleri şaşkınlıktan büyümüş, hıncahınç kalabalığı da gördü. Korkusu gittikçe büyüdü. Neredeyse eli ayağı çözülecek, şuraya, ölünün yanına çöküp kalacaktı. Böyle eli ayağı çözülüp kendinden geçecekken hep tabancası gelirdi aklına. Tabancasını çekti, ölünün üstüne, içinde ne kadar mermi varsa boşalttı. Cebinden mermiler çıkardı. Soğukkanlı, ölünün başucunda durmuş, tabancanın topunu ağır ağır çevirerek mermileri yerleştirdi, yavaş yavaş yukarıya, çarşıya yöneldi. Herkes onu Candarma Komutanlığına gidiyor sandı. Oysa Bayramoğlu, Candarma Komutanlığının yakınına gelince yan sokağa saptı, eski kiliseyi geçerek tepeye, çalılıkların içine vurdu, az sonra da kendini ormanda, bir pınarın başında buldu. Avuçlarıyla kana kana su içti, ardından da oraya, pınarın başına, yarpuzların içine yattı, uyudu. Arkasından ormana gelen kolluk güçleri onu ne kadar sıkı aradılarsa da bulamadılar.

Bayramoğlunun Gülmezoğlu Nebiyi öldürüşü dillere düştü. Çukurovada, Toroslarda namı kısa bir sürede yürüdü. Bayramoğlu bu namla başına, gözünü daldan budaktan sakınmayan arkadaşlar topladı. Uzun bir süre dağda gezdi, zenginden aldı fakire verdi, üstüne türküler, destanlar çıkarıldı, halaylar yapıldı. Adı Genç Osman, Köroğlu, Hazreti Ali, çift boynuzlu İskenderle bir tutuldu. Elini sürdüğü hastalar bütün dertlerinden salah buldu. Bastığı toprağın suyunu içenler cümle dertlerinden arınıp pirüpak oldular. Kurtuluş Savaşı gelip çatınca da Bayramoğlu, Karayılan gibi, Gizik Duran, Yörük Ali Efe, Gökçen Efe, Demirci Efe gibi silahını düşmana çevirdi. Haçında, Karboğazında, Mamurede çarpıştı. Kurtuluş Savaşı kazanılınca da tüfeğini atıp köyüne çekildi. Köye geldiğinde cebinde bir tek Osmanlı altını vardı. O parayla bir çift öküz, bir saban aldı. Artan paraya da çayla şeker, çayı çok seviyordu. Çiftçiliğe başladı. Çıkardığı ürünler ancak evini, kör topal, döndürüyordu. Her zaman da, her gün çay içecek kadar para kazanamıyordu. Anası daha sağdı. Evlenmiş üç tane de çocuğu olmuştu, ikisi erkek,

474

birisi kız. Kız kardeşleri de Gülmezoğlunun ölümünden sonra evlenebilmişlerdi. İnce Memedin dağa çıkışı, Abdi Ağayı inatla kovalayarak öldürmesi, Ali Safa Bey hikayesi, sonuncu da Çiçekli Mahmut Ağa olayı onu çok etkilemiş, İnce Memede içinden derin bir sevgi bağlamıştı. Bu genç adam onun yapamadıklarını da yapıyordu. Onun ünü Bayramoğlunun ününü çoktan geçmişti. Bayramoğlu, aradan yıllar geçince unutulmaya yüz tutmuş, İnce Memedse kıyamete kadar unutulmayacaktı. Durum bunu gösteriyordu. Ve her gün, merak sarmıştı, en ince ayrıntısına kadar İnce Memedin devinimlerini izliyor, o da benim gibi, korkudan da öte korkuyor, diyordu. Bayramoğlu, Kurtuluş Savaşı günlerinde bütün korkusunu yitirmiş, gözünü daldan budaktan esirgemeyen, kendisini ateşin ortasına kopup koyveren yiğit bir kişi olmuştu. Çünkü Kurtuluş Savaşı günlerinde yalnız, tek başına değildi. Düşmana karşı bütün insanlarla birlikte dövüşüyordu. Bu yüzden korkuyu unutmuş, içindeki korkuyu bütün insanlara dağıtmıştı. Belki de korkuya alışmıştı. İçinde oluşan bu değişiklikten dolayıdır ki, eşkıyalığı bırakmış, hiçbir şey kabul etmeyerek köyüne çekilmiş, inanılmaz bir yoksulluğun içine düşmüştü. İnce Memedi, takibe çık, dedikleri zamana kadar korkmadan, ot gibi yaşamıştı. Karşısına İnce Memed işi çıkıncadır ki…

Haberciler gene sıklaştılar, İnce Memedin yeri iyice saptanmıştı. Bayramoğlu, Yüzbaşı Faruğa, Yüzbaşı Gavur Aliye, teğmenlere haber gönderdi, gece Alidağımn dibinde buluştular, İnce Memed onların durumlarını haber almasın diye akla gelen her gizliliğe, onu yanıltmak için her hileye başvuruyorlardı. İnce Memed Yolaşan köyünde Gül Dedenin evindeydi. Bu kesindi, öyleyse bütün birlikler ters yöne gidecekler, sonra da çok çabuk bir dönüşle Yolaşan köyünü saracaklardı. O gece yürüyüşe geçtiler, sabaha karşı Yalnızçam köyüne geldiler. İnce Memed, onların Yolaşana gelmek için yön değiştirdiklerini anlamış, o da onların gittiği yöne yönelmiş, onlardan önce kese yollardan Yalnızçam köyüne gelmiş, Veli Dedenin evine yerleşmişti. Şimdi çete biraz daha çoğalmış, on dokuz kişi olmuşlardı.

Telaşlı bir haber geldi:

“Köyü sardılar.”

475

“Eyvah, bizi aldattı Bayramoğlu,” dedi Ferhat Hoca. “Boşa attı, dolu çıktı. Şimdi ne yapacağız, hazırlanın, köyü daha iyice sarmadan onlar, biz…”

“Dur, Hoca.” dedi Memed, yüzü sapsarı kesilmişti ya soğukkanlılığını yitirmiyordu. “Dur Hocam, dur da bir yolunu bulalım. Biz şimdi bu köyden ayrılırsak, bizi bu düzlükte Bayramoğlu keklik gibi avlar.”

“Sarıldık,” dedi Hoca. Bir yandan konuşuyor, bir yandan da fişekliklerini kuşanıyordu. “Çabuk olun çocuklar, belki daha iyice kuşatamadılar köyü, kuşattılarsa da, böyle eli kolu bağlı onların kucaklarına düşmektense çarpışa çarpışa ölürüz.”

“Dur Hocam, dur, acele işe şeytan karışır.”

Memed evin ortasında dimdik durdu, elini çenesine verdi, bir süre düşündü. Bu arada Ferhat Hoca kıpır kıpır, telaşından ölüyordu.

“Veli Dede!”

“Buyur İnce Memed.”

“Bize yardım edeceksin.”

“Can baş üstüne İnce Memed.”

“Şimdi hemen on dokuz kişi çağır dışardan…”

“Şimdi, derhal.”

Sanki orada hazırmışlar gibi o anda on dokuz kişi eve girdi.

“Şimdi soyunun arkadaşlar. Bizimkiler sizde, sizin giyitler bizde olacak.”

Ferhat Hocanın yüzü güldü, Memedin yanına yürüdü, omuzuna elini koydu okşadı, “Anladım,” dedi, “başka hiç mümkünümüz çaremiz yok!”

“Yok,” dedi Memed. “Tek kurtuluşumuz bu. Yalnız çocuklar… Onlar hain ve geveze olurlar.”

“Siz çocuklardan korkmayın, şimdi az sonra kızamık olur hepsi, yatağa girerler.”

“Ben çocuklardan korkarım,” dedi Hoca.

“Korkmayın, hiçbirisi yataktan çıkamaz, Ali gelse gene yataktan çıkamazlar, beni dinlerler,” dedi Veli Dede.

Köylüler eşkıyaların, eşkıyalar da köylülerin giyitlerini giydiler. Ferhat Hocayla İnce Memede en fıkara köylülerin yırtık pırtıkları düşmüştü.

476

“Silahlan alın çocuklar yerden, fesleri, dürbünleri de… Şimdi herkes evlere, köyün içine dağılsın.”

“Silahlan bulamazlar,” dedi Veli Dede. “Öyle bir saklayacağım ki onları, ben bile arayınca bulamayacağım.”

Eşkıyalar ve köylüler köyün içine dağıldılar.

“Ya bizi, bütün köyü bir araya toplarlarsa… Ya Bayramoğ-lunun yanındaki Uzun Cabbar seni Bayramoğluna söylerse?”

“Söylemez,” dedi güvenli bir sesle İnce Memed, “o benim arkadaşımdır.”

“Topal Ali de Bayramoğlunun yanında.”

Memed güldü:

“Etme eyleme Hocam,” dedi.

Hoca da güldü.

“Yel Musa da içlerinde, izimizi o sürüyor. Burasını da iz süre süre o bulmuştur. Yel Musa seni tanımaz mı?”

“Tanır,” dedi Memed.

“Şu Bayramoğlu başımıza bela oldu, kudurmuş, tüyü dökülmüş uyuz köpek. Keski onu öldürseydik.”

“Keski,” dedi Memed. “Onun böyle edeceğini, Arif Saimin, ağaların iti olacağını, koca Bayramoğlunun bu kadar alçalabile-ceğini kim bilebilirdi ki… Ya Yel Musa… Bu adam oldum olası benim ardımda. Ne dedim de öldürmedim onu. Keski Topal Aliyi dinleseydim. İşte bugünkü hal başımıza gelmezdi.”

“Ben çocuklardan korkuyorum,” dedi Ferhat Hoca. “Bir tanesi yataktan kaçıp da…”

“Kaçamazlar,” dedi Memed, “Bunlar bize benzemezler. Bunlar Alevidirler, çocukları bile Dedelerinin sözlerinden, öldür Allah çıkmazlar.”

“Ya bir deli, namussuz çıkar da içlerinden bizi Bayramoğluna gösterirse…”

“Veli Dede her şeyin tedbirini çoktan almıştır, delinin, namussuzun bile…”

“Öyleyse Yel Musadan başka…”

“Belki başkaları da tanıyordun”

“Aldırma,” dedi Ferhat Hoca, “tevekkül tü taalallah.”

Bütün köy, bir beden kesilmişler, kızamıklı yataktaki çocukları, hastaları sayrıları, yatalakları, yaşlılanyla Bayramoğlu

477

birliğini bekliyorlar, köyden çıt çıkmıyor, çok uzaklarda birkaç köpek ürüşüp, birkaç eşek anırıyordu.

Derken Yel Musa önde, onun yanında Topal Ali, biraz ötelerinde de atının üstünde dimdik duran Bayramoğlu, sağında Yüzbaşı Faruk, Yüzbaşı Faruğun az gerisinde Asım Çavuş, Yüzbaşı Gavur Ali, Teğmen Halis, Teğmen İzzet Nuri gözleri Yel Musanın iz süren değneğinde geliyordu. Yel Musa izi süre süre Veli Dedenin hem ev, hem de derimevi bulunan geniş avlusuna kadar getirdi:

“İşte bu eve girmişler eşkıyalar ve çıkmamışlar buradan ve on dokuz kişiler.”

“Demek ki Yel Musa, eşkıyalar benim eve girmişler, bir daha da buradan çıkmamışlar?”

Yel Musa, kendine güvenmiş:

“Evet Veli Dede, çıkmamışlar,” diye alaylı konuştu.

“Buyur öyleyse, evin içini de ara, belki eşkıyaları elinle koymuş gibi bulursun.”

“Arayacağım ve hem de izini bulduğum gibi İnce Memedi de ben bulacağım.”

“Buyur içeriye.”

Yel Musa elindeki kızılcık dalından değneğiyle izlere dokuna dokuna içeriye girdi, girmesiyle de çıkması bir oldu:

“Eşkıyalar buradalar, bu köydeler, eğer kanat takıp uçma-mışlarsa, bu evden iki saat önce çıkmışlar, köyün içine dağılmışlar.”

Çabuk çabuk iz sürerekten köyün içine daldı, bir izi bir kapıya götürüyor, orada bırakıyor, öbür izi alıyordu. Vakit öğleyi geçerken ter içinde kalmış, geldi Bayramoğlunun karşısında durdu:

“İnce Memed de içinde eşkıyaların on dokuzu da bu köyde. Evlerde, kuyularda, bir yerlerde saklanıyorlar, aranırsa bulunur. İzler köyün içine dağılmış, aşağı yukarı her eve uğramışlar.”

“Her evde ne işleri var da bütün evlere uğramışlar Yel Musa?” diye sordu Bayramoğlu.

Eşkıyaların köylü giyiti giyerekten köylülere karışacağı Bayramoğlunun aklından bile geçmiyordu. Bu yürekliliği hiç-

478

bir aklı başında eşkıya düşünemez, silahsız pusatsız, çırılçıplak köylünün arasına katılmayı kimse göze alamazdı.

“Her eve uğramışlar Bayramoğlu…”

Köyün içine daldı, değneği önünde, şahin gözleri değneğin ucuna dikilmiş köyü bir saat daha dolaştı geldi:

“Sen ne söylersen söyle Bayramoğlu,” dedi, “İnce Memed de, çetesi de bu köyde. O kadar aradım araştırdım, köyün dışına çıkmamışlar.”

“Nasıl bulalım, dersin?”

“Köyün içine dağılmışlar.”

Bayramoğlu bir süre düşündükten sonra Yüzbaşı Faruğun yanına atını sürdü:

“Yüzbaşım,” dedi, “senin bölüğü köye alalım da köyü ev ev arayarak, köyün bütün erkeğini alana toplayalım. Belki, hiç sanmıyorum ya, İnce Memed içlerindedir.”

Yel Musaya döndü:

“Sen İnce Memedi tanıyorsun değil mi?”

“Tanıyorum Bayramoğlu.”

“Şimdi görsen…”

“Tanırım Bayramoğlu.”

“Ben de Ferhat Hocayı tanırım,” dedi Yüzbaşı.

Bir bölük candarma köye girdi, köyü ev ev arayarak erkekleri alana, çeşmenin önündeki düzlüğe toplamaya başladılar. Altıncı erkek olarak da İnce Memed getirildi, ortaya. Ayakları yalın, şalvarı yırtık pırtık, gömleğinin sökülmüş, tiftiklenmiş kuluncundan etleri gözüküyordu. Soğuktan büzülmüş, ayakları da kıpkırmızı kesilmişti. Yel Musa onu görünce ir kildi, bir çığlık attı. “İşte, işte İnce Memed,” dedi, ona doğru yürüdü. Topal Ali onun yanında bitti, arkasından yürüdü, “Eğer onu gös-terirsen seni şu anda öldürür, sonra da kendimi vururum,” diye usulca, kesinlikle söyledi. Sesi öylesine kararlıydı ki, Yel Musa kendisini şimdiden ölmüş saydı. Ayakları biribirine dolanarak vardı İnce Memedin karşısında durdu, bir süre orada bekledi düşündü, sonra da sevinç içinde İnce Memedin yanındaki delikanlının yakasına yapıştı, “İşte bu, İnce Memed bu,” diye bağırdı. Böyle bir hileye başvurarak canını kurtarmıştı, dolup taşan sevinci hemen buluverdiği hile yüzündendi. Tam bu sıra-

479

da İnce Memedle Asım Çavuş göz göze geldiler, belli belirsiz biribirlerine gülümsediler. Bir buçuk saat içinde aşağı yukarı köyün bütün erkeklerini alana topladılar. En geç Ferhat Hoca bulunmuştu, öteki yaşlı birkaç hastayla birlikte alana getirildi. Ferhat Hoca ayakta duramayıp çeşmenin yalak taşının kıyısına ilişti. Onun da ayağı, Memedinki gibi yalın, üstü başı da hilim hilimdi. Sakalını da az önce tıraş ettirmiş, sakalın yerindeki deri bembeyaz, hastalıklı ortaya çıkmıştı. Bu yaşlı, çeşmenin yalak taşma ilişip dizini karnına çekmiş, bir deri bir kemik kişiye Ferhat Hoca demeye bin tanık isterdi. Bu durumda değil Yüzbaşının, onu az önce sakallı gören köylülerin tanımalarının bile mümkünü yoktu.

Köyü aradılar, taradılar, İnce Memed diye Yel Musanm gösterdiği delikanlıyı Kertişe teslim ettiler, Kertiş Ali onun kemiklerini kırıp, iliklerini söktü, sonunda delikanlı, ben hem Memedim ve hem de bir iyice İnce Memedim, dedi. Bunun arkasından Kertiş Ali delikanlıyı, ben Memed ve hem de İnce Memed değilim, diye sıkıştırdı, yedi kaburgasını kırarak onu bayılttı, öldü, diye de bıraktı, Faruk Yüzbaşıya geldi, “Bu adam İnce Memed değil,” dedi. “O kadar dövdüm de, İnce Memed olmadığını ona söyletemedim.”

Faruk Yüzbaşı:

“Öyleyse kurşuna dizelim pezevengi İnce Memed diye,” dedi, bağırdı. Öfkesinden kudurmuştu. “Kurşuna dizelim ve çarpışmada vuruldu, diyelim.”

Gavur Ali Yüzbaşı onu bu düşüncesinden caydırmak için çok diller döktü.

Yel Musa ortalığa düşmüş, delirmişçesine bağırıyor, “Vallahi de, billahi de İnce Memed bu köyde, bu insanların arasında, Kurana el basarak yemin ederim ki o burada… Ben İnce Memedi göreli çok oldu da tanıyamadım. Onu içinizde gören, tanıyan bir kişi yok mu, olmaz olur mu, korkuyor da söylemiyorsunuz.”

Parlak bir güneş ortalığı doldurmuş, karların üstü kıvıl-cımlanan mavi ışıltılara kesmişti.

Köyün alanındaki kalabalık candarmaların izniyle yavaş yavaş dağılıyor, Yel Musaysa, son bir gayretle ortalığa düşmüş bağırıyor, önüne gelenin yakasına yapışıyor, “Doğru söyle, Ku-

480

rana el bas, sen İnce Memedi görmedin mi?” diye soruyor, ondan olumlu bir karşılık alamayınca öteki adama geçiyordu. En sonunda geldi Topal Alinin yakasına yapıştı, “Sen de mi, sende mi görmedin İnce Memedi?” diye onu sarsmaya başladı. Ali, onun elinden yakasını kurtarırken, “Görmedim,” dedi, “İnce yok. Atına bindi de gitti.” Yel Musa yeniden onun yakasına yapıştı, gözleri yuvalarından fırlamış, boyun damarları şişmişti. “Ben seni öldüreceğim, asıl ben seni, ben seni… Sen benim izciliğimi kıskanıyor, her seferinde İnce Memedi elimden alıyor, beni dünyaya rezil rüsvay ediyorsun. Ben seni, ben seni, ben seni öldüreceğim sonunda.”

“Öldür,” dedi Topal Ali, “öldür beni de şu dünyayı sana versinler. Öldür beni de cennete git. Öldür beni de..”

Yel Musa bir yılan ıslığı gibi soludu:

“Öldüreceğim seni, öldüreceğim. Sen, bu dünyada senden üstün izci olmasını çekemiyorsun. Çekemiyorsun da her seferinde avımı elimden alıyorsun. Seni, seni…”

Sonra Yel Musa çözüldü, Topal Alinin yakasını bıraktı, orada bir taş duvarın üstüne çöktü, için için ağlamaya başladı. Topal Ali ona acıdı, geldi yanına çöktü, “Bak Musa kardaş,” dedi, “mesele senin bildiğin gibi değil. Sen büyük bir izcisin. Bu dünyaya senin gibi bir izci ne geldi, ne de gelir. Değil ben, senin eline izci Kel Abbas bile su dökemez. Ben kimim ki Yel Musa gibi bir ustayı kıskanayım. Mesele senin bildiğin gibi değil.”

Yel Musanın gözleri parladı, sevinçten keçi sakalı titredi:

“Gerçek mi bu söylediklerin, benimle alay etmiyorsun ya?” diye Topal Alinin eline sarıldı.

“Kurana el basarım ki gerçeği söylüyorum.”

“İyi öyleyse, İnce Memedi kurtardığımıza iyi yaptık.”

“İyi yaptık,” dedi Topal Ali, onun yanından ayrıldı, Bayra-moğlunun yanma geldi.

“İnce Memed buralarda dolanıyor,” dedi Bayramoğlu. “Bu adam ya düpedüz ahmak, ya kendine çok güveniyor, ya da beni hiçe sayıyor.”

Topal Ali ona söyleyecek söz bulamadı, sustu.

Yalnızçam köyünden biraz sonra ayrıldılar, onlar köyden ayrılır ayrılmaz da yataktaki kızamıklı çocukların hepsi birden

481

arı oğul verircesine dışarıya döküldüler. Köyü bir sevinç dalgası sardı. O gece perşembe gecesiydi. Dede derimevinde büyük bir Cem kurdu. Gün yüzü görmemiş demeler söyleyip semahlar çaldı. Uzun, ince, kuğu boyunlu kadınlar, büyük gözlü, pos bıyıklı, karayağız, dal gibi delikanlılar semah döndüler. Dede semaha Hazreti Aliyi, on iki imamı, Genç Osmanı, Baba İshakı, Pir Sultanı, Baba İlyası, Sarı Saltıkı, Köroğlunu, Türkmen Kocası Yunusu, Hacı Bektaşi Veliyi, Abdal Musayı, Kırkları, Yedileri, Üçleri çağırdı. Hep birlikte sabaha kadar, eriş ya Dede Sultan diyerek semah döndüler. Onlarla birlikte bütün Toros dağları dağı taşı, ağacı, suyu, yıldızları, kurdu karıncası, börtü böceği, kar altından yeni çıkmış apak kar çiçekleriyle semah döndü. Onlarla birlikte gülbenk çektiler. Candarmalarca öldürülmüş yedi Memedleri andılar. Ölüleri çıplak atlara atılmış her bir Me-medin üstünde ışıltılı, çok mavi, bir damla güneş gibi bir kuş uçuyor, atlar durunca kuşlar da duruyor, onlar yürüyünce kuşlar da gidiyordu. Yedi Memedin üstündeki yedi güneş damlası mavi kuş da Toroslardan kasabaya kadar Memedlerin üstünde ışıltılı mavi çizgiler çizerek indiler, Candarma Komutanlığının avlusu köşesindeki iri nar ağacına konup, mavilerini duvarın dibindeki ölülerin üstlerine fora ettiler.

Bayramoğlu köyden çıkınca sırtını Alidağına döndü, batıya doğru inmeye başladı. Subaylar da türlü yönlere dağıldılar. Ama hepsi Alidağına sırtlarını dönmüşlerdi. İnce Memedin adamları onları anı anma izliyorlardı. Böylelikle Alidağı yollarını boş bıraktılar. Bayramoğlunun baştan beri bütün hesapları örümcek tuzağı üstüneydi. Bir eşkıya köylerde değil de dağda yaşayacaksa bu dağlardaki en uygun yer Alidağmdaki Karsa-vurdu koyağıydı. Karsavurdu mağaralarının her birisi bir saray gibiydi ve hiçbir candarma oralara ulaşmayı göze alamazdı bu karda kıyamette, alanlar da eşkıyaların hangi mağaraya saklandıklarını bilemezlerdi. Ama Bayramoğlu, Kör İbrahim, Horoz Ramo, Kürt Rüstem o mağaraya saklanmış eşkıyaları elleriyle koymuşlar gibi bulabilirlerdi. Bir de yanlarında Topal Ali, Yel Musa gibi gökteki kuşun izini süren kişiler olunca hele.

“Söyle Topal Ali, İnce Memedi o köyde bulamadığımız iyi oldu değil mi?”

482

“İyi oldu Bayramoğlu.”

Atlarını yan yana sürüyorlar, Bayramoğlu bir düşünüyor, bir atının başını çekiyor, Topal Alinin yüzüne bakıyor, bir şey söyleyecek oluyor, sonra da vazgeçiyordu.

Sonunda patladı:

“Topal Ali,” dedi, bir süre bekledi, “Topal Ali…” Atının boynunu sıvazladı. “Topal Ali, onun hangisi İnce Memeddi, Yel Musanın ilk gösterdiği kısa boylu geniş omuzlu olanı mı, yoksa son gösterdiği zayıf, uzun boylusu mu?”

“İlk gösterdiği,” dedi Topal Ali hiç telaşlanmadan.

“Ne dedin de… Yel Musaya…”

“Onu hemen oracıkta öldürürdüm. Yel Musa cin gibi adam, yüzüme bakınca anladı.”

“Ben de anladım,” dedi Bayramoğlu.

“Biliyordum,” dedi Topal Ali.

“Beni de öldürür muydun?”

“Öldürürdüm,” dedi Topal Ali.

“Bak şimdi öyleyse Topal Ali, Memed, bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün Karsavurdu mağaralarına çıkacak. Ben de onu orada kıstıracağım. Yel Musa iz sürecek, iz sürmesine de gerek yok, eşkıyalar üstten bir alttaki mağarada kalırlar hep. O mağaranın eşiğinden bir pınar kaynar. Oraya candarma ulaşıncaya kadar, sen yanımdan hiç ayrılmayacak, Yel Musayla da, hiç kimseyle de konuşmayacaksın. Yoksa ben seni hemen öldürürüm, anladın mı?”

“Anladım.”

Topal Ali onların bu gece sabaha karşı Karsavurduya sığınacaklarını biliyordu. Bu kadar candarmanın arasında çekirge bir sıçrar, iki sıçrar sonra yakayı ele verirdi. Bu Bayramoğlun-daki akıl da hiç kimsede yoktu. Demek ki Bayramoğlu bu akılla bunca yıl bu dağlarda padişahlık etmişti. Ne yapmalıydı? İnce bugün değilse yarın kapana kısılacaktı. On dokuz kişi bunca askerle, bunca gün görmüş, ömür geçirmiş şahin gibi eşkıyayla nasıl başa çıkardı? Biliyordu, yanından bir dakika olsun ayrılmaya kalksa Bayramoğlu onu öldürüverirdi. Bir umarsızlığa düşmüş, ezildikçe eziliyordu.

483

Gece oldu, dolunay testekerlek göğün öbür uçundaydı. Mavi, ışıltılı bir duman çökmüştü Alidağına, Dikenlidüzüne. Mavi kar kıvılcımları uçuşuyordu gecede. Keskin bir ayaz ortalığı biçiyordu. Sabaha karşı ilk haberci geldi. İnce Memed çetesi köyden ayrılmış, Alidağına doğru yönlenmişti. “Gördün mü Ali?” “Gördüm,” dedi Ali, can çekişir gibi.

Gün doğarken ay göğün ortasından batıya sarkmış mavisini yitirmişti. Alidağmın tepesi kızarır, bir billur pırıltısında yanar, kıvılcımlar bulutlar gibi döner savrulurken, ovaya da uçsuz bucaksız, sonsuz aklıkta ipiltiler çökmüştü. Bir köye girdiler, girer girmez de gözden yittiler. Birlikler arasında haberciler mekik dokuyor hiç kimse Bayramoğlunun dediğinden dışarı çıkmıyordu.

Ve ikinci gece kararlaştırdıkları gibi Bayramoğlu koyağın alt başından, Yüzbaşı Faruk soldan, Gavur Ali sağdan yürüyecekler. İnce Memed çetesine çıkacak yol bırakmayacaklardı. Eğer hasbelkader bir tanesi, birkaçı çemberden kurtulacak olurlarsa Teğmen Halisle İzzet Nurinin birlikleri onları düzde karşılayacaklardı.

Ve ikinci gece sabaha karşı Yel Musa, eliyle koymuş gibi eşkıyaların sığındıkları mağarayı Bayramoğluna gösterdi. Bayramoğlu onları uykuda bastıracak, hepsini sabaha karşı kulaklarından tutacak, bu acemi çaylakları alacak kasabaya alayı vala ile götürecekti. Onların geldiğini, sarıldıklarını önce nöbetçi olan Temir gördü. İçeriye can havliyle girdi. Ortada büyük bir ateş yanıyor, eşkıyalar altlarında ve üstlerinde büyük ayı postları uyuyorlardı.

“Geldiler, sarıldık.” “Kim?”

“Candarmalar.”

İnce Memed hemen ayağa fırladı, arkasından da ötekiler… “Candarmalar olamaz, candarmalar buraya kadar gelemezler… Bu, Bayramoğludur.”

Silahlarını aldılar dışarıya çıktılar, uçurumun başına geldiler, aşağıdaki derinlerdeki çay kudurmuş akıyor, sesi kulakları sağır edecek kadar gürültülü çağlıyordu.

484

I                                                                                                                                             “Teslim ol İnce Memed, her bir yerden sarıldın, kurtuluşun

yok.”

“Bayramoğlu, sen misin?”

“Sen kimsin?”

“Ben İnce Memedim.”

“Teslim ol, yazık olacak sana.”

“Sen hiç teslim oldun mu Bayramoğlu?”

Bayramoğlu karşılık vermedi. Ortada uzun süren bir sessizlik oldu. Sonra da üst baştan bir yaylım ateşi bastırdı. Kayaların, kütüklerin arkasına siperlendiler. Sağdan, soldan, üstten, alttan üstlerine o kadar çok kurşun yağıyordu ki şaşırdılar.

“Kötü yakalandık Hocam.”

“Dur bakalım, belli olmaz, biz Bayramoğlunun üstüne gidelim, onu yerinden bir koparırsak, candarmalar kolay… Candarmalar dayanamazlar.”

“Bayramoğlunu da yerinden söküp atmak zor. Yanında Kör İbrahim, bizim Cabbar, Topal Ali, Horoz Ramo, Kürt Rüstem, daha başka eski eşkıyalar, Sarı Sultanoğlunun, öteki Beylerin adamları var. Ah, yalnız candarma olsaydı, candarma kolaydı.”

Çarpışma bütün hızıyla sürüyordu. İlk anda İnce Memed çetesinden üç kişi yaralandı. Kurşunlar dört bir yönden geliyor, nereye siperleneceklerini bilemiyorlardı.

Sabah oldu, gün açıldı, karlar, kayalar, kar altında kalmış ağaçlar aydınlandı. Aşağıda, derinden akan suyun altına ışık düştü, çakıl taşları gözüktü. Bayramoğlu, candarmalar gittikçe bastırıyor, kayalara değen kurşunlar, barut dumanlan, kurşun sesleri, yankılar ortalığı cehenneme çeviriyordu.

Bayramoğlu, candarmalar bir an kesmeden bastırdıkça bastırıyorlardı. İnce Memed çetesi iyice bunalmıştı. İnce Me-medle Hoca mağaranın içine çekilip baş başa verip uzun konuştular. Bugün bu çemberi yarıp da dışarıya çıkamazlarsa, artık iş işten geçmiş olacak, kurşunları tükenecek, işte o zaman da ya teslim olmak, ya da ölmek zorunda kalacaklardı. İnce Memed teslim olmayı aklından bile geçirmiyordu.

İnce Memed, iki kişiyi dışarıda bırakıp, eşkıyaları mağaraya çağırdı. Bu sırada da başlarının üstünden takırdayan maki-nalıların kurşunları su gibi akıyordu.

485

“Arkadaşlar, bana öyle geliyor ki bugün artık sonumuz geldi. Bayramoğludur karşımızdaki. Çemberi yarmaya çalışacağız. Çemberi yararken hiçbirimiz de kurtulmayabiliriz. Adamların makinalıları zehir gibi. Hepsi de çok nişancı. Geceye kalırsak, gece bile kurtuluşumuz yok.”

Sol üstte bir çiğir vardı. Oraya yüklendiler. Öyle bir yaylım ateşiyle karşılaştılar ki gerisin geri mağaranın ağzına döndüler.

O gün ikindine kadar türlü yerlerden birkaç kez yarma girişiminde bulundular. Karşıdakiler sanki yörelerini, her bir yanı kurşun duvarlarıyla örmüşlerdi.

Yüzbaşı Faruğun sevinçten dolup taşan sesi, onlar her yüz geri ettikçe derin koyağın içinde yankılanarak çınlıyordu.

“İnce Memed, İnce Memed çabalama. İster teslim ol, ister olma. Senin artık kurtuluşun yok.”

Onun bu bağırtıları, sesindeki olağanüstü sevinç Bayra-moğlunu çileden çıkarıyordu ama yapacağı hiçbir şey yoktu. O, şimdi salt İnce Memed teslim olsun, diye dua ediyordu. Teslim olursa, belki bir yolu bulunurdu. Bunca yıllık deneyiyle biliyordu ki, İnce Memed çetesinden bir tek kişinin kurtulmasının mümkünü yoktu. Eğer teslim olursa, Bayramoğlu belki bir yolunu bulur, onu bir gece, belki de baskın vererek candarmalarm ellerinden alabilirdi.

İnce Memed çetesinin yöresindeki çember de gittikçe dara-lıyordu. Neredeyse mitralyozlar mağaranın kapısında takırda-yacaklardı.

Bayramoğlu da birkaç kere böyle sarılmış, bütün mümkünü çareleri kesilmişti. Hiçbir kurtuluşu kalmamışken, kuşatmanın komutanının üstüne atılmış, onu vurduktan sonra çember kendiliğinden açılmıştı. Şimdi, İnce Memedin yerinde ben olsam, nasıl bir kurtulma çaresi bulurdum, diye düşündü. Aradı taradı, aklına hiçbir kurtuluş yolu gelmedi. Bir tek yolu vardı, bu gece İnce Memed ve çetesi şu karşıdaki dik kayanın üstüne çıkarlar da aşağıdaki büvete atlarlarsa, o da donmazlarsa belki kurtulurlardı. Ama büvetin başı da tutulmuştu.

Artık ikindi oluyordu. İnce Memed çetesinden gelen ateş seyrelmişti. Kurşunları çok esirgeyerek kullanıyorlardı. Demek ki mermileri azalmıştı. Artık zor dayanırlardı.

486

“İnce Memed oğlum, yiğidim,” diye konuşmaya başladı Bayramoğlu, “çok düşündüm taşındım, senin buradan kurtulman zor. Gel teslim ol yavrum, benim hatırımı kırma. Senin ölmene benim gönlüm razı olamaz. Sen teslim olunca belki bir yolu bulunur.”

“Kocamış köpek,” diye bağırdı Ferhat Hoca, “ben Ferhat Hocayım Bayramoğlu. Biz burada ölürsek senin yüzünden öleceğiz. Sen sus, sen konuşma, sen ağaların, beylerin, sen Hükümetin itisin. Sen kendi kendinin düşmanısın. Sen, bu yaptığın bu alçaklıktan dolayı hem bu dünya cehenneminde, hem öteki dünya cehenneminde yanacaksın.”

Ferhat Hocadan sözü İnce Memed aldı:

“Bizim kitabımızda teslim olmak yazmaz Bayramoğlum.” Sesi çok saygılıydı. “Bunu da sen hepimizden iyi bilirsin. Biliyorum sıkıştık sayende. Canın sağ olsun. Var sen, biz ölünce sonuna dek gönen.”

Ferhat Hoca öfkeden tirtir titriyordu, Memedin sözünü kesti:

“Bayramoğlu, Bayramoğlu, sana Bayramoğlu diyen dillerim kurusun, sen Bayramoğlu değil, haramoğlusun, yarın sabah, katırların sırtına atılmış ölülerimiz kasabaya varınca, sen de avradıym donunu bir sırığın ucuna geçir de bir sevinç bayrağı olaraktan Candarma Kumandanlığının önünde salla. Biz bir kere öldük, öleceğiz haramoğlu, sen yaşadıkça her gün öleceksin.”

Gün batıncaya kadar Bayramoğlu İnce Memede teslim ol, diye yalvardı. Ferhat Hoca sözlerini gittikçe ağırlaştırarak, onun her sözünü it yese kudururdu, ona karşılık verdi. Me-medse, artık kaderine razı olmuş, susuyor, akibeti bekliyordu.

Candarmalar, rahatça ateşlerini yaktılar, bir kısmı yemek yiyor, bir kısmı eli tetikte bekliyor, en küçük bir çıtırtıya yüz kurşun birden patlıyor, mitralyozlar takırdıyordu.

O gece Bayramoğlunun gözüne uyku girmedi, Memedin kurtuluş umudu kalmadıkça, o da Memedden daha çok sıkışıyordu. Sabaha kadar düşündü. Sabah gün ışırken, gülerek, sevinç içinde ayağa kalktı:

487

“Kürt Rüstem,” dedi, “biz seninle hiç ayrılmadık değil mi?”

“Ayrılmadık.”

“Bu sefer ayrılacağız. Ben İnce Memede gidiyorum.”

“İnce Memedin kurtuluşu yok. Sen de onunla birlikte ölürsün.”

“Biliyorum Rüstem.”

Topal Ali ayağa kalktı:

“Ben de seninle geliyorum.”

“Gel,” dedi Bayramoğlu.

“Ben de,” dedi Horoz Ramo.

“Ben de,” dedi Uzun Cabbar.

“Ben de,” dedi Çiçekli Nuri.

Cabbarı kolundan tuttu:

“Sen gelme, sen bizim aramıza yakışmazsın. Sen İnce Me-medim, diye Arif Saimin çiftliğini bastın, Hacı Ali Çavuşu öldürdün, Mustafa Kemal Paşanın saatini aldın. Saat nerede?”

“Bende,” dedi Uzun Cabbar.

“Ver o saati bana.”

Cabbar saati koltuğunun altına bağladığı bir torbadan çıkardı ona verdi. Bayramoğlu altın saata uzun baktıktan, kösteğini sağ eliyle tarttıktan sonra saati yelek cebine koyup altın kösteği göbeğinin üstüne sarkıttı.

“Mermilerinizi bize verin.”

O yakınlarda kim varsa hepsinin mermilerini aldı. Horoz Ramo, Topal Ali, Çiçekli Nuri mermileri yüklendiler. Bayramoğlu cebinden mendilini çıkardı. Tüfeğinin ucuna bağladı:

“Ben oraya geliyorum, seni teslim almaya geliyorum,” diye üç kere bağırdı. Subaylar Bayramoğlu İnce Memedi teslim alacak, bu iş de daha çok kan dökülmeden burada bitecek, diye sevindiler. Bayramoğlu önde, ötekiler arkada, koyağı indiler, suyu, iki kaya üstüne uzatılmış uzun bir kütükten geçtiler. Her iki yan da ateş kesmiş bekliyordu. İnce Memed, her şeyi göze alarak Bayramoğlunu aşağıya kadar inerek, koyağın dibinde karşıladı, eline sarılıp öptü. Bayramoğlu da onu kucakladı, alnından öptü. Öteki eşkıyalar da onu yolda karşıladılar, kucaklaşıp öpüştüler. Mağaranın önüne gelince, Bayramoğlu bir kaya gibi olmuş yüzüyle karşılarına dikildi.

488

“Şimdi, onlar ateş edinceye kadar bekleyeceğiz, keyfîmize bakacağız. Şimdi beni dinleyin, herhangi bir sözümün üstüne söz söyleyeni, bana karşı koyanı anam avradım olsun ki, Alla-hm divanına köpek donuna girmiş olarak gideyim ki vururum. Akşam olunca, şu yarı görüyor musunuz, orası açık, o yarın altından sürünerek aşağı inecek, su boyunca ovaya doğru yürüyeceksiniz. Ben buradan tek başıma, sizi korur, kimseyi arkanızdan göndermem. Önünüz de boş, önünüze çıkan olursa da siz onlarla baş edersiniz. Yakında Memedler geliyor. Onlar da çarpışmaya girecekler. Ben bunlarla başa çıkarım. Siz Memedle-ri geriye çevirin. Yarın sabah da teslim olur, İnce Memed beni tutsak etti derim.”

Onun bu sözlerine kimse ses çıkaramadı. Subaylar ikindine kadar beklediler, beklediler, Bayramoğlunun tutsak edildiğini anlayınca ateşe başladılar. Dört bir yandan makinalılar takırdadı.

Bayramoğlu mağaranın kapısına büyük bir taşla, bir de çok kaim bir kütük getirtti koydurdu.

“Karşılık vermeyelim,” dedi Bayramoğlu.

“Çember gittikçe daralıyor,” dedi Ferhat Hoca.

“Daha daralsm,” dedi Bayramoğlu.

Gün sarkmış, aşağılara inmiş, dağın karlarına bir kızıllık çökmüştü. Karlar binlerce billur kırmızı ipiltilerle kıvılcımlanı-yordu.

“Şimdi hepimiz her yerden yaylım ateşine geçelim.”

Bayramoğlu, ötekiler, bu, kurşun sıkmada usta kişiler, birden öylesine bir yaylım ateşine geçtiler ki her birisinin eli maki-nalı tüfek gibi işliyordu.

Subaylar, candarmalar neye uğradıklarını bilemediler, şu yoğun ateşe bakınca, karşılarında bir eşkıya çetesi değil, sanki yüzlerce kişi vardı.

“Ateşi kesin.”

Gün battı batacak.

“Hazırlanın… Kurşunları yanıma yığın. Siz giderken ben…”

Güneşin dışarda kalmış son dilimi de aşağıya iniverdi. Gökyüzü, karlar önce mosmor oldu, sonra dilim dilim kırmızılıklar, turuncular, mor yeşiller sürdü bir an. Alacakaranlık ağır

489

ağır dağa doğru gelirken bir ışık patlaması oldu, sonra da ortalık karardı.

“Haydiyin çocuklar. Allah yolunuzu açık etsin.”

Önce Memed Bayramoğlunun karşısına geldi durdu. Göz göze bir süre bakıştılar. Bayramoğlunun gözbebekleri sevinç içindeydi, gizliden gizliye gülüyor, Memede minnetle bakıyordu. Memed, eğildi, onun sağ elini aldı, bir süre avucunun içinde sıcacık, dostça, saygıyla tuttu, üç kez öperek alnına götürdü. Sonra Ferhat Hoca geldi, o da onun elini kaptı, öpecekken Bay-ramoğlu elini çekti, kucaklaştılar. Sonra da ötekiler, önünde durup elini öptüler, sinerek, yere yatarak koyağın dibine, çayın kıyısına ulaşmak için yamaçtan aşağıya inmeye çalıştılar. Onların kaçtığını fark eden subaylar, candarmalar sevinçlerinden bağrışarak eşkıyaların önlerini kesmek için ileriye atıldılar. Bayramoğlunun ateşiyle karşılaşıp saklandıkları yerlere geri döndüler. Bu arada Bayramoğlu beş candarmayı vurmuş, bu da onları çok korkutmuştu. Eşkıyalar alacakaranlıkta sarp yamacın karlarına yapışarak aşağıya inmişler, subaylar onların yollarını ne zaman kesmek için ayağa kalkmışlarsa Bayramoğlunun yoğun ateşiyle karşılaşmışlar, her seferinde de birkaç kayıp vererek canlarını kayalıkların arkasına zor atmışlardı.

Bayramoğluyla çarpışmaları o gece, kimi zaman kesilerek, kimi zaman yoğunlaşarak sabaha kadar sürdü. Sabah olup da gün açılınca Asım Çavuş Faruk Yüzbaşının yanına geldi:

“Yüzbaşım,” dedi, “akşamdan beri karşımızda, dikkat ettiniz mi, bir tek kişi var.”

“Bir tek kişi ama, yüz kişiye bedel. Kim olabilir ki bu adam?”

“Bayramoğlundan başkası olamaz. İnce Memedin kuşatmayı yaramayacağını elimize düşeceğini anlayınca…”

“Tuhaf,” dedi Yüzbaşı. “İnce Memedi çekemiyor, ona ne kadar da düşman görünüyordu. Belki o değildir.”

“Kim olursa olsun,” diye telaşlandı Asım Çavuş. “Biz bu adamı, ne pahasına olursa olsun kuşluk vaktine kadar, sağ ya da ölü ele geçirmeliyiz, yoksa biteriz, dünyaya rezil rüsvay oluruz. İnce Memed, öğleye kadar, başına bütün Memedleri toplayarak geriye döner, bu sefer o bizi kuşatır, biz de onun elinden

490

kurtulamayız Karsavurdu tuzağından. Şu adamın işini ne pahasına olursa olsun bitirip bu tuzaktan kurtulmalıyız.

“Bu adamı ele geçirmek için çok telefat vereceğiz.”

“Başka hiçbir mümkünümüz çaremiz yok. İnce Memed geriye döner de bizi burada yakalarsa, ne sizi, ne de beni, ne de hiçbirimizi sağ bırakmaz. Sizi, beni öldürür ya, o Hatçenin öldürülmesini unutamaz, öldürmediklerini de tutsak kılar, boğazlarına ip bağlayarak bütün Torosları dolaştırır, yalınayak başı kabak karların üstünde, belki de çırılçıplak…”

Öteki subaylara da düşüncelerini açtılar. Hepsi de karşılarındaki kişinin bir tek kişi olduğunu anlamıştı. Yüzbaşı Gavur Ali, bu karşımızdaki tek kişi İnce Memedden başkası olamaz, diyordu da başka hiçbir söz dinlemiyordu. “Onu ölü ya da diri ele geçirmek benim hakkım. O, bana hakaret etti.”

Ve Yüzbaşı Gavur Ali, bölüğündeki bütün candarmalar ve mitralyozlar, bombalarla harekete geçti. Hırsla dövüşüyorlar, karşıdaki, eli makinalı tüfek gibi işleyen adamı bir türlü sustu-ramıyorlardı.

İnce Memedle arkadaşları daha dağdan inmemişlerdi ki karşılarından Memedler geldi. Hep yedişer yedişer dizilmişlerdi. Her yedi kişi kılıkları, silahları, saçları renkleriyle biribirleri-nin hık demiş, burunlarından düşmüşlerdi.

İnce Memed, onları görünce sevindi, umuda düştü, Bayra-moğlunu belki kurtarabilirlerdi.

“Arkadaşlar,” dedi, “biz şimdi buradan aşağıya iniyor, geriye dönüyoruz. Öğleye kadar oraya varır da candarmaları, Beylerin adamlarını kuşatırsak belki Bayramoğlunu kurtarabiliriz.”

“Kurtarmalıyız, hem de kurtaracağız,” diye sevindi Ferhat Hoca.

“Ben Bayramoğlunu bilirim,” diye üzüldü Kürt Rüstem, “onu bundan sonra kimse kurtaramaz. Biz onu kurtarsak bile, bu sefer de o bize karşı dövüşür. Biz onu sağ teslim alamayız.”

“Gene de gidelim,” dedi İnce Memed.

Düze inip, koyağın yukarısına doğru, inanılmaz bir hızda yürüyüşe geçtiler. Sanki dün akşam ateş çemberinden çıkanlar, ağızlarına dünden beri bir lokma ekmek koymayanlar, yaralı arkadaşlarını sırtlarında taşıyanlar bunlar değildi.

491

Çarpışma ikindine kadar sürdü. Mağaranın ağzına o kadar çok kurşun bomba yağıyordu ki Bayramoğlu Bayramoğluyken bile, çarpışmalarda soğukkanlılığını hiç yitirmezdi, bunalmıştı. Önündeki büyük kütük de kurşundan didik didik olmuştu. Bayramoğlu alnından, saçlarından süzülerek gözlerine dolan teri silmeye bile vakit bulamıyor, şimdi daha sık kızan tüfeğini yanındaki soğumuş tüfekle değiştiriyordu. Ne düşündü, ne düşünmedi, yüzü gerilmiş, gözleri kan çanağına dönmüş, bıyıkları sarkmış, ayağa kalktı, şaşkın şaşkın, ne oluyor, ben neredeyim, der gibi dört yanma bakındı, karşısında Yüzbaşı Gavur Aliyi gördü, Gavur Ali de, tam bu sırada tetiğe bastı, yüreğinin başını nişan almıştı, kurşun ümüğünden girdi, ensesinden çıktı. Bayramoğlu son bir gayretle tüfeğini doğrulttu, Gavur Alinin karartısı önünde sallanarak düşerken, kendi de yere sağıldı, başını kütüğün üstüne koydu, gözlerine kan doldu.

“Dediğim çıktı,” dedi Asım Çavuş, “kuşatıldık. Ali Yüzbaşı da vuruldu, inşallah ölmemiştir.”

Yüzbaşı Farukla onun yanına koştular, Yüzbaşı omuzun-dan yaralanmıştı. Üçü birden, merakla mağaraya koştular. Bayramoğlu daha oluk gibi kanıyordu. Asım Çavuş eğildi baktı:

“Ölmüş,” dedi, “yiğit adamdı. Gözleri açık kalmış.” Gözlerini usulca kapattı.

“Şimdi nasıl kurtulacağız?” Başlarının üstünde kum gibi kurşun kaynıyordu. “Şu yaramı saralım,” dedi Yüzbaşı Ali, “onlardan da kurtuluruz.”

Sağlıkçı eri çağırdılar. Er, Yüzbaşıyı mağaranın içine yatırdı, omuzunu, usta elleriyle kısa bir sürede sardı. Yüzbaşı hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı:

“İsteseydi Bayramoğlu beni öldürürdü. Oysa ben onu öl-1 dürmüştüm. Beni neden öldürmedi ki?” diye şaşkınlıkla sordu. “Tam alnıma nişan almıştı, boğazından kan fışkırıyordu, bir an göz göze geldik, namlusunun ucunu omuzuma indirdiğini gördüm, beni neden vurmadı ki?”

“O, hiçbir zaman, Gülmezoğlundan başka bir adamı bilerek öldürmek istemedi.”

“İnce Memed gibi,” dedi Yüzbaşı Gavur Ali.

492

“İnce Memed gibi,” dedi Yüzbaşı Faruk.

“İyi ki mağaradayız,” diye sevindi Asım Çavuş. “Yoksa İnce Memed bizi bu sefer, bizi bu gece…”

“Boran geliyor,” dedi Yüzbaşı Gavur Ali.

“Kurtarırsa bu boran kurtarır bu gece bizi İnce Memedin elinden,” dedi Asım Çavuş.

Ortalık birden karardı. Dehşet bir fırtına başladı, karları savurdu. Bir ara göz gözü görmedi, görülmemiş bir gıcılı boran başladı ve boranın başlamasıyla da kurşun sesleri kesildi.

“Bu gece burada donarak ölmezsek, kurtulduk,” dedi Yüzbaşı Faruk.

“Mağaralara doluşmaktan başka çaremiz yok,” diye önerdi Asım Çavuş.

“Ya bizi burada kıstırırsa İnce Memed?”

“Başka çaremiz yok. Bu boranda bu dağda İnce Memed de kalamaz. Kalsa da bizim üstümüze gelemez. O, artık buralarda durmaz. Üç gün içinde Akçadağı tutar o.”

Bora, fırtına gittikçe azıtıyor, yaralılar, candarmaların sırtlarında mağaralara taşınıyor, odunlar getiriliyor, ateşler yakılıyor, kütüğün üstüne kapanmış Bayramoğlunun kan içinde kalmış bedeni rahat, dingin, bir tuhaf, dizlerini karnına çekmiş, ayakları kıvrılmış, posbıyıkları karmakarış uyuyordu.

493

22

Bayramoğlunun haberi Arif Saim Beye ulaştığında, o, bir saat önce Ankaradan dönmüş ham yollarda otomobili birkaç kez çamura saplanmış, yorgundu. Bayramoğlunun macerasını birkaç kere dinledikten sonra, “O namussuzun böyle yapacağı belliydi,” dedi, içine de bir sevinç geldi yerleşti, yorgunluğu o anda geçti. Sırtından bir yük daha kalkmış, can korkusuyla ayaklarını öptüğü kişi ortadan kalkmıştı. İçinde, derinlerde, uzaklarda İnce Memede karşı belli belirsiz bir sevgi duyuyordu.

Rakı masası hemen kuruldu. Kasaba ileri gelenleri karşı odada onun çağırmasını bekliyorlardı. Arif Saim Beyse, onların beklediklerini biliyor, salonda, başı önde çabuk çabuk yürüyerek volta atıyordu.

Taşkın Halil Bey korkarak, onun yanına yaklaştı: “Yüzbaşı Faruk Bey geldi efendim,” dedi, “onu siz istemiştiniz.”

“Gelsin!”

Yüzbaşı, onun karşısında ayaklarını biribirlerine sert vurarak dimdik durdu. Yüzbaşı dimdik dururken, o, voltasını sürdürdü. Yüzbaşının yanma geldikçe göz altından ona şöyle bir bakıyor, ardından da yürümesini sürdürüyordu. Neden sonradır ki, koltuğa çökerken:

“Gel şöyle yanıma otur Yüzbaşı,” dedi, “otur ve olanı biteni bana anlat.”

Yüzbaşı onun karşısındaki koltuğa saygıyla oturdu, ellerini

494

de dizlerinin üstüne koydu köylüler gibi, Bayramoğlunun macerasını, en ince ayrıntılarına kadar anlatmaya başladı. Arif Saim Bey onun arada sırada, burasını yeniden anlat, diye sözünü kesiyor, Yüzbaşı da anlatmaya ta baştan başlıyordu. Akşam yemeğini, sofradaki rakıları unuttular, Yüzbaşı durmadan anlatıyor, Arif Saim Bey gözleri büyümüş, şaşkınlıkla, hırsla Yüzbaşıyı, her bir sözcüğünü yutarcasına dinliyordu. Sonunda, “Evet,” dedi, “Bayramoğlunun elinden de başka türlüsü gelmezdi. Demek ki, Bayramoğlu da Bayramoğlu gibi ölmüş. Evet, yiğit adamdı. Başka türlü ölseydi, Bayramoğluna yazık olurdu.”

Yüzbaşı, Bayramoğlunun macerasından sonra Arif Saim Beye Yedi Memedleri, Torosta herkesin Memed olduğundan bir daha söz etti. Bunların hepsini biliyorum, diye onun sözünü kesti Arif Saim Bey. Yüzbaşı Kırkgöz Tekkesinden, Anacık Sultandan söz etmeye başlamıştı ki, bunu da biliyorum, dedi Arif Saim Bey. Yüzbaşı sözünü sürdürmek için:

“Rica ederim efendim, beni dinleyin biraz daha,” dedi, “çünkü Bayramoğlunu yoldan çıkaran Anacık Sultandır. Bayramoğlu Kırkgöz Ocağına gittikten sonra döndü.”

“Yanılıyorsun Yüzbaşı. Onun kendini kurtarmak için, bu yaptığından başka hiçbir çaresi yoktu. O daha, yola çıkarken başına geleceği biliyordu.”

“Nasıl olur efendim, o İnce Memedi öldürmek için öyle bir arıyordu ki… Şahidi benim.”

“Ama son anda… İnce Memedi öldürünce…”

“Anladım efendim. Bundan sonra, hele Anacık Sultan da varken, artık İnce Memedle başa çıkmak…”

Arif Saim Bey, karnı çok acıkmıştı, Taşkın Beyi çağırdı:

“Arkadaşlar, gelsinler,” dedi. Başta Zülfü, arkadan ötekiler salona girdiler. Arif Saim Zülfüyle kucaklaştı, ötekilerin ellerini sıktı.

“Oturun Beyler.”

Hemen rakı masasının başına geçtiler. Masanın üstünde türlü mezeler vardı. İnce bir düzende, yerli yerince yerleştirilmişlerdi. Masaya hizmet eden delikanlılar rakı bardaklarını doldurdular, billur sürahilerde soğutulmuş suları rakılara döktüler.

495

Arif Saim Beyin, o her zamanki azgın hali gitmiş, yerine sevinçten taşan bambaşka, konuşkan, gülen bir kişi gelmişti. Herkesi dinliyor, birçok şeyi, olayı hoşgörüyle karşılıyordu.

Masa başında konuşmaları sabaha kadar sürdü. Arif Saim Bey kimsenin sözünü kesmedi. Herkes istediğini istediği gibi söyledi. İnce Memed, Bayramoğlu olayından sonra artık iyice güçlenmiş, köylülerce tapınılan bir insan durumuna getirilmişti. Ve Anacık Sultan ve aşıklar, aşıklar içinde de en çok Aşık Kıvrak İnce Memedin ermişliğinde, ününün gittikçe yayılmasında etkili oluyorlardı.

Sabaha karşı sarhoşlayan, eski azgın yüzlü durumuna dönen Arif Saim Bey ayağa kalktı, salonun bir başından öteki ucuna voltalar atmaya başladı. Masadakilerin gözleri onun üstündeydi, soluk almadan onun gidiş gelişlerini izliyorlar, kopacak fırtınayı bekliyorlardı.

Arif Saim gelip de karşılarında durduğunda artık gün ışı-

mıştı.

“Yüzbaşı,” dedi sert bir sesle, “Yüzbaşı, yarından tezi yok, hemen senden o Anacık Sultan denilen irtica ve eşkıya yuvasının başını istiyorum. Bir de o İnce Memed hayranı aşıkları… Aşık Kıvrak Aliyi de başta… Göstereceğim onlara. Biz bu vatanı yerde bulmadık. Biz bu vatanı yedi düvelle, yedi cephede dövüşerek bu hale getirdik. Tekkelerle aşıklar ve eşkıyalar el ele vererekten bu vatanı yıkamayacaklardır. Türkiye Cumhuriyeti o alçakların tepelerine balyoz gibi inecektir. O yılanı, Anacık Sultan denilen o zilliyi, o çıngıraklı yılanı hemen istiyorum. O, aşıkları da… Tanırım o Kıvrak Aliyi, biz İstiklal Harbinde çarpışırken, o da bir elinde silah, bir elinde saz bizimle birlikte düşmana karşı çarpışıyordu. Şimdi eşkıyalarla birlik olmuş öyle mi?”

“Öyle,” dedi Zülfü. “Bunların hepsini Anacık Sultan idare ediyor. O da dışardan emir alıyor. İrticanm başı ezilmedi daha. Eşkıyası, aşığı, hocası, hacısıyla genç, çiçeği burnundaki Cumhuriyetimize saldırıyorlar. Kökü binlerce yıllık yıkıcı propagan-dalarıyla altımızı oyuyorlar. Karışımızda İnce Memed yok, irtica var.”

“İrtica var,” dedi Muallim Rüstem.

496

“Yoksa bir İnce Memed, bir eşkıya, tek başına ne yapabilirdi ki?” diye söze karıştı Murtaza Ağa. “İrticanın başı ezilmeden bu vatan kurtulamaz…”

“Bu irticadan kurtuluncaya kadar, daha çok çekeceğimiz var,” diye başını salladı Taşkın Bey.

“İrtica büyük kuvvettir ama, dize gelecektir. Çökmüş bir müesseseyi değil Anacık Sultan, hiç kimse, bin tane İnce Memed de olsa ayakta tutamaz,” diye sakalını sıvazladı Molla Duran.

Taşkın Halil Bey, onları dinliyor, kısılmış tilki gözleri, tam sırası geldi, diye parlıyordu. Söze ölçülü, soğukkanlı girdi:

“Mustafa Kemal Paşa inşallah bu vakanın irticadan kaynaklandığını duymaz. Malumunuzdur ki Paşa Hazretleri denize döktüğü düşmandan çok, başını ezdiği irticaya ehemmiyet verir. Başını ezdiği irticanın eşkıyalık kisvesi altında…” dedi, sustu.

Bu sözleriyle Arif Saim Beye düpedüz gözdağı veriyor, bu iş artık çığırından çıktı, İnce Memed olayı önemli bir olaydır, önemi büyüklüğünde ele alınmalıdır, Paşa duyarsa, bu iş senin için de hiç iyi olmaz ve Paşaya da Toroslarda başkaldıran gericilik duyurulur, demek istiyordu.

Arif Saim Bey, bu sözlerin altındakini anlamayacak adam değildi, öfkesinden deliye döndü ve ayaklarını yere vurmaya başladı. Ayaklarını o kadar öfkeyle taban tahtalarına vuruyordu ki taban tahtaları gıcırdıyor, bütün konak zangırdıyordu.

“Bana bak oğlum Taşkın, anlıyorum, sen beni tehdit ediyorsun. Demek istiyorsun ki, sen irtica hareketlerine gereken önemi vermiyorsun. Paşanın da üstünde hassasiyetle durduğu, en ehemmiyet verdiği şey irticadır. Sen beni düpedüz tehdit ediyorsun. Sana gösteririm. Sizin hepinize gösteririm. Bunda hiçbir şekilde bir irtica hareketi görmüyorum ben. Eşkıyalığı da siz, siz, siz yaratıp besliyorsunuz. İnce Memed gibi bir ikisi dışında dağdaki eşkıyaların hepsi sizin adamlarınız. Onları Hükümete karşı, halka karşı zulüm aletleri olarak kullanıyorsunuz.”

Arif Saim Bey avazı çıktığı kadar bağırıyor, çırpınıyor, elini kolunu sallıyor, gözleri kan çanağına dönmüş, kendinden geçiyor, ağzı köpürmüş, yüz etleri gerilmiş kuduruyordu.

497

En sonunda Zülfü bütün yürekliliği üstünde, kan ter içinde kalmış ayağa kalktı, onun kolundan tuttu:

“Bey, Bey, Bey,” dedi yavaşça, “kendine gel. Sana bir şey olacak. Taşkın Bey sana karşı hiç öyle sözler söyler mi, sen yanlış anladın.”

Taşkın Bey, süt dökmüş kediye dönmüş, bir köşeye çekilerek büzülmüş, Beyefendinin hışmından korunmak için ne yapabileceğini düşünüyordu.

Zülfünün durumundan yüreklenen öteki kişiler de ayağa kalktılar, Arif Saim Beyin yöresinde halka olarak, onun Taşkın Beyi yanlış anladığını, oysa Taşkın Halil Beyin, hiç öyle kötü bir niyeti olmadığını söylediler. Onu kandırmak için, bin dereden su getirerek, her bir yandan, o alarak, öteki bırakarak konuştular. Taşkın Halil Bey, büzüldüğü yerden fırladı, o da öfkelenmişti. “Bey, Bey, Bey,” diye, ondan daha yüksek bağırarak Beyin karşısına geldi dikildi.

“Beni dinle, beni dinle, beni dinle Arif Saim Bey, bu ev benim, benim evimdir, bu evde sana kimse kaşın altında gözün var bile diyemez. Yanlış, yanlış anladın beni. Yanlış, yanlış, yanlımş…”

O kadar bağırdı ki sonunda Arif Saim Bey, uykudan uya-nırcasına kendine geldi, sesini kesti, sağına soluna şaşkın şaşkın, ne oluyor, dercesine bakındı. Taşkın Halil Bey bu fırsatı ka-

çırmadı:

“Bu ev benim evimdir, bu evde ne ben, ne de hiçbir insan Beyimize, kaşın altında gözün var, diyemez.”

“Öyle mi?” diye sordu Arif Saim Bey.

“Vallahi de tallahi de öyle,” dedi Taşkın Halil Bey.

Ötekiler de yemini bastılar.

Arif Saim Bey epeyi bir uğraştan sonra yatıştı.

“Yüzbaşı.”

“Buyur Beyim.”

“O kadını ve o aşıkları istiyorum. Ne kadar aşık varsa şu ovada ve dağlarda toplayacaksınız. Bu irtica unsurlarından kimse kalmayacak. O kadını, ne kadar çabuk alıp getirmek mümkünse o kadar çabuk, bizzat sen gidecek dağlara alacak getireceksin. Bizzat sen!”

498

Yüzbaşı, “Anacık Sultanın bulunduğu yer, dağların doruğudur, bugünlerde oralara kardan, boradan, fırtınadan çıkılamaz,” diyecek oldu, Arif Saim Bey sözü onun ağzına tıkayarak:

“O kadını derhal istiyorum, emrediyorum.” Durdu, gözlerini Yüzbaşının gözlerinin içine dikti, çenesini kaşıdı, düşündü, “O kadını üç gün içinde istiyorum, bu bir emirdir,” dedi. “Aşıkları da unutmayın. Hepsini yakalayıp içeriye atın, bu da bir emirdir. Ve bizzat Faruk Yüzbaşı, sen gideceksin Kırkgöz Ocağına o kadını alacak, buraya, bana getireceksin.”

“Baş üstüne Kumandanım.”

“Yarın sabah gün doğmadan… Güle güle.”

Yüzbaşı Faruk sert bir selam çaktıktan sonra arkasını döndü dışarıya çıktı.

“Evet, Bayramoğlu denemesi hüsranla nihayet buldu. Biz bu İnce Memede karşı daha yeni metotlar bulmalı, daha zecri tedbirler almalıyız. Artık anlaşılmıştır ki halk onu kendi çocuğu gibi seviyor. Bu kadar tecrübelerimden sonra biliyorum ki halk yeri gelirse, menfaati ve çıkarı uğruna kendi çocuğunu da gözünün yaşına bakmadan feda eder. Anacık Sultan geldiğinde her şeyi daha iyi anlayacağız.”

“Çok sert bir kadın, çok da yaşlı, benim bildiğim kadarıyla da, o kendisini Kırklara karışmış bir ermiş sayıyor. Burnu da Kafdağında,” dedi Zülfü, “onu İnce Memedden ayırmak zor olacak.”

“Bu devlet de lazım olduğunda ne kadar sert olduğunu göstermiştir,” diyerek ayağa kalktı Arif Saim Bey. Saatinin altın kösteğiyle oynayarak salonun bir başından bir başına gidip gelmeye başladı. Bir ara Molla Duran Efendinin önünde durdu, onun gözlerinin içine bakarak:

“Ben bu işi bundan sonra şahsi mesele yaptım. Bundan sonra Allah ya İnce Memede verecek, ya bana…”

Molla Duran Efendi, bir köpek gibi yaltaklanarak ayağa, “Haşa, haşa,” diye fırladı, “kim oluyor o İnce Memed dedikleri it de sen onu karşına alıp, İnce Memed işini şahsi mesele yapıyorsun. Haşa, haşa, haşa huzurundan. Sen kim, o ayağı çarık bile görmemiş İnce Memed kim, bin kere haşa.”

499

Salondakilerin hepsi yerlerinden kalkarak, “Haşa, haşa, haşa huzurdan,” diye hep bir ağızdan konuştular. “O ayağı çarıklı da kim oluyor.”

Arif Saim Bey daha saatinin kösteğiyle oynayarak, “Teşekkür ederim Beyler,” dedi, “teveccüh buyuruyorsunuz. Lütfen rica ederim yerlerinize oturunuz. Unutmayalım ki burası benim intihap mıntıkam. Unutmayalım ki ben buraların, bu ovanın, bu dağların ve dahi uçsuz bucaksız Mezopotamyanm kahramanıyım. Benim mıntıkamda böylesi bir çıban başının teşekkül etmesi, benim gibi bir adama büyük bir darbedir. Bu vakayı Paşa Hazretleri duyarsa, aklından geçirmez mi ki, Milli Kahramanımız düşmanı böyle mi yendi, diye, düşünmez mi ki… Bu vakadan sonra ben ki, Paşa Hazretlerinin en yakın arkadaşıyım, onun yüzüne nasıl bakarım ki… Bana dese ki senin intihap mıntıkanda bir Köroğlu türemiş ki zenginden alıyor fakire veriyor, bizim yapamadığımızı o yapıyor, halka adalet dağıtıyor-muş dese, ben kendimi öldürmez miyim Paşa Hazretlerinin böyle bir tarizi karşısında. Evet muhterem Beyler, o bir yalınayak, başıkabak da olsa, çırılçıplak da dağlarda dolaşsa, mademki o benim mıntıkamda icrai faaliyet eyliyor, o, benim şahsi düşmanımdır. Ne yapıp yapacak, onu en çabuk, en tez günde ortadan kaldıracağım. Ya da o beni kaldıracak.”

Gene aradakiler ayağa kalkarak, bir “haşa!” salladılar. “Öylesi uyuz köpekler senin şahsi düşmanın olamazlar. Bin kere haşa.”

“Lütfen oturunuz Beyler.”

Oradakilerin, İnce Memedle kendini bir tutunca, gösterdikleri aşırı tepki çok hoşuna gidiyor, bunun için de, “İnce Memed benim şahsi meselemdir,” diye durmadan yineliyor, boyuna ötekilerden, gittikçe daha sertleşen tepkiyi alıyordu.

“Şu kadını merak ediyorum,” dedi yerine otururken. “Bu ne biçim bir insan. Kadından postnişin olmaz, bu, kendini evliya ilan etmiş. Korkusuz birisi olsa gerek. Bari karşı koymasa Yüzbaşıya.”

“Ben onu tanırım,” dedi Zülfü, yüzü endişeliydi. “Korkarım ki karşı koyacak. O, hiçbir şeyden korkmaz.” Murtaza Ağa güldü:

500

“İsterse karşı koysun,” dedi. “Yüzbaşı beraberinde Kertiş Ali Onbaşıyı da götürüyor. Onun yüzünü gören her kim olursa olsun, korkusundan donuna işer.”

“Anacık Sultan ölümden korkmaz,” dedi Taşkın Halil Bey. “Ben Kırkgöz Ocağı soyunu çok iyi tanırım. Onlar, toptan, her fertlerinin kahraman doğduklarına inanırlar. İstiklal Harbine Kırkgöz Ocağının on altı erkeğinin on altısı da gönüllü gitti. Malumunuz, hiçbir tanesi de geriye dönmedi. Çok sert insanlar.”

Murtaza Ağa ağzı kulaklarında gülüyor, onlar ne derlerse desinler, o boyuna, “Kertiş Ali Onbaşı,” diyordu. “Onu yanımıza almalıyız.” “Kertiş Ali Onbaşı.”

Herkes Arif Saim Beyin, Murtaza Ağanın, her sözün başı, Kertiş Ali Onbaşı demesine kızacağını sanıyor, o, Kertiş Ali Onbaşı, dedikçe, başlarını yere eğiyorlardı. Oysa Arif Saim ona kızmak şöyle dursun, onun Ali Onbaşıyı diline pelesenk etmesine bayağı zevkleniyordu. “Aşıkları da…” “Kertiş Ali Onbaşı.”

Arif Saim Bey, ayağa kalktı, geldi Murtaza Ağanın önünde durdu, elini onun omuzuna koydu, Murtaza Ağa ayağa kalkacak oldu, öteki elini bastırdı, kalkmasının önüne geçti:

“Kertiş Ali Onbaşı,” dedi, kahkahayla gülmeye başladı. Oradakilerin tümü de onun gülmesine, daha yüksek seslerle katıldılar.

Arif Saim Bey, yerine otururken, başını salladı, yüzü azgın-laştı, “Maalesef,” dedi, “bin kere maalesef, bizim halkımız yalnız ve yalnız kuvvetten anlar. Onu ezeceksin, ezeceksin, ezeceksin…” Dişini sıkıyor, sağ elinin başparmağını masanın üstüne bütün gücüyle bastırıyordu. “Onu ezeceksin.”

“Ezeceksin,” dedi Zülfü.

“O, yalnız ezilmekten, dayaktan anlar.” dedi Taşkın Halil Bey.

“İstiklal Harbinde eğer dayak olmasaydı, arkalarından kurşun, süngü gelmeseydi bu köylülerin hiçbirisi savaşa gitmezlerdi. Zorla onlara vatanlarını müdafaa ettirdik,” dedi Muallim Rüstem Bey.

501

 

“Kertiş Ali Onbaşı,” diye havayı yumuşattı gülerek Arif Sa-im Bey.

“Kertiş Ali Onbaşı,” dedi sevincinden dört köşe olarak Murtaza Ağa.

“Köylü çok inatlaştı,” diye söze karıştı Molla Duran Efendi. “İnce Memedi köylünün elinden almak zor. Birkaç gün önce dağlardan izci Topal Ali geldi. Biliyorsunuz, o da Bayramoğ-luyla birlikte İnce Memedi teslim almaya gidenlerden ve de İnce Memedin elinden kaçıp kurtulanlardan. İzci Topal Ali, diyor ki, ben korktum bu İnce Memedden, diyor. Köylüler, Allaha değil, İnce Memede tapıyorlar, diyor. Ona göre, bana göre de, ne kadar kuvvetimiz olursa olsun, köylüler direnecekler, İnce Memedi bize vermeyecekler.”

“Verirler, verirler, kuvvet her şeydir,” diye yerine otururken başını salladı Arif Saim Bey, “Verirler. Sen müsterih ol Molla Duran. Ben işi büyütmek istemiyorum da böyle yumuşak davranıyorum. Yoksa, ben bu Torosun kemiğini sökerim. Vermezler değil, İnce Memedi bana teslim etmek için sıraya girerler. Ayaklarımı öpmek için yakında sıraya girecekler. İlk önce o kadını, arkasından da aşıkları bakın nasıl bülbül gibi öttüreceğim. Bu köylüler yalnız kuvvetten anlarlar. Arkalarında süngülerimiz olmasaydı, Taşkın Bey münasip buyurdu, kıçlarına tüfeklerimizi dayamasaydık, bu köylülerden bir teki bile İstiklal Harbine katılmazdı. Bakın arkadaşlar, gittikçe kafam kızıyor, ben istersem, ne yapabilirim, biliyor musunuz?” Gözlerini teker teker, her birisinin gözbebeklerinin içine bakarak, salonda-kilerin üstünde dolaştırdı. “Biliyor musunuz, eğer ben istersem ne yaparım, o İnce Memede Allah, diyerekten tapan köylülerin hepsini İnce Memedin kanma susatırım. İnce Memed de bu zalim köylülerden canını kurtarmak için gelir de bana sığınır. Kertiş Ali Onbaşı!”

“Kertiş Ali Onbaşı usulünden iyisi bulunamaz bu dünyada,” dedi Murtaza Ağa.

“Bulunamaz,” dediler ötekiler de.

“Topal Ali diyor ki…” derken Molla Duran Efendi, Arif Saim Bey onun sözünü kesti:

“Yarın onu görmek istiyorum,” dedi.

502

Molla Duran Efendi el ovalayarak, “Baş üstüne,” derken, Arif Saim Bey:

“Dikkat edin arkadaşlar bu Molla Durana, kendisine bir Topal Ali bulmuş ki izciler başı,” diyerek altın tabakasından çıkardığı bir sigarayı ona attı. Molla Duran, iki eliyle sigarayı havada tuttu. “Sağ ol.”

“Onun izci basısı bir değil, iki.”

“Öbürü kim?”

“Yel Musa.”

“Evet, dikkat edelim, bunda bir iş var. Yel Musayı da istiyorum yarın.”

Gene ayağa kalktı, kollarını yana açtı, uzun uzun gerinirken Taşkın Halil Beye:

“Sen beni tehdit etmiyorsun değil mi?” diye kaşlarını çatarak gülümsedi.

“Haşa,” diye ayağa fırladı Taşkın Halil Bey.

“Haşa,” dediler ötekiler de hep bir ağızdan ve ayağa fırladılar.

Gün ışıdı ışıyacaktı, Arif Saim Bey pencereye gitti, dağların ortasından gecenin arkasına düşmüş belli belirsiz aydınlığı gördü, o anda da çözüldü, aklına uyumak geldi, “İyi sabahlar Beyler, Ağalar,” dedi, geriye döndü, Taşkın Halil Beyin koluna girdi, yatak odasına gittiler, Arif Saim Bey ayakkabısını çıkarır çıkarmaz kendisini yatağın üstüne attı, başı yastığa değer değmez de sızdı.

Yüzbaşı Faruk dağlardan daha yeni dönmüştü. Yorgun ve bitkindi. Karısı da, yeniden İstanbula çekmiş gitmişti. Anacık Sultanı Kertiş Ali, ya da birkaç candarma alıp getiremezler miydi, ille de, Yüzbaşı, bizzat sen gideceksin, bu bir emirdir, diye diretmek niçin? Emrin başına çalınsın koca deyyus.

Yüzbaşı, o gece Kertiş Aliye, ayağı çabuklardan bir candarma takımı hazırlamasını istedi, yarın erkenden yola çıkacaklardı.

Ilık bir pazar sabahı yola düştüler, dağlara yürüdüler. Yüzbaşı atlı, Kertiş Aliyle öteki candarmalar yayaydı. İkinci günün ikindisinde yaylaları tuttular ve yoğun bir kar fırtınası karşıladı onları. Göz gözü görmüyor, göbeklerine kadar gelen kan yara-

503

rak ancak ilerleyebiliyorlardı. Yüzbaşı yoğun karda yürüyemeyen atından inmiş, onu yedekliyorlardı. Gece yarısına doğru bir köye ulaşabildiler. Yorgunluktan, soğuktan kıpırdayacak halleri kalmamıştı, fırtına dininceye kadar o köyde kaldılar.

Kırkgöz Tekkesine günlerden sonra ulaşabildiler. İnsanlık halleri kalmamıştı. Yüzbaşı, başına bu işleri açan Anacık Sultana, Arif Saim Beye veryansın ediyordu.

“İşte geldik Ali Onbaşı, bu Allanın cehennemi, bu Allanın belası yere.”

“Geldik,” diye boynunu büktü Ali Onbaşı. Yüzbaşının Kırkgöz Ocağına, bu Allahm belası yer demesine, gönlü hiç razı gelmiyor, başlarına kötü bir iş geleceğinden korkuyordu. Yüzbaşı da onun bu duygusunu çok iyi biliyor, kendisi de, içinden, derinden ürpererek, tekkeye ağza alınmaz küfürlerle sövüyor, çenesi açılmış, durmadan da alay ediyordu:

“Hah, hah, baksana Ali, baksana, hani tekkeye yaklaşırken bir insan, hani kayalar yarılır da mavi, çiçekler fışkırırdı?”

“Fışkırır efendim.”

“Hani nerede ya?”

“Biz görmüyoruz.”

“Hani o kuş?”

“O da orada efendim, biz göremiyoruz.”

“O bulut nerede?”

“Dağın doruğunda, eski yerinde duruyor efendim.”

“Su neden tersine akmıyor.”

“Akıyor efendim.”

“Ali sen aklını mı yitirdin?”

“Yitirmedim efendim.”

“Bütün bu saçmalıklara nasıl inanırsın?”

“İnanırım efendim.”

“Şimdi ben sana desem ki, var git de, şu anda Anacık Sultanı öldür de, bana ölüsünü getir dersem ne dersin?”

“Ölüsünü getiririm efendim.”

“Hani ermiş, hani peygamberdi?”

“Dinlemem efendim, vazife başka, peygamber başka. Ben hem Allah kuluyum, hem de emir kuluyum.”

“Ama günahı sen işliyorsun.”

504

“Ben işlemiyorum.”

“Öyleyse ben mi işliyorum Ali Onbaşı?”

“Haşa, sen de işlemiyorsun, korkma, sen de emir kulusun.”

“Ya kim işliyor Ali Onbaşı?”

“Onun orasını artık ben bilemem, Yüzbaşım bilir.”

“Anacık Sultanı değil öldürmek, ona bir fiske vuran cehennemde yanar mı?”

“Yanar Yüzbaşım.”

“Öyleyse sen yandın.”

“Ben yanamam efendim. Çünküleyim ki, ben emir kuluyum.”

Ocağın yıkık kemerli avlu kapısında durdular.

“Git şu kadını al da getir.”

“Baş üstüne Yüzbaşım.”

Kertiş Ali Onbaşı, birkaç adım atarak avlu kapısının altına geldi, sağ ayağını öne uzattı, dizini yere koydu, eğildi eşiğin aşınmış ak taşını üç kere öpüp alnını üç kere öptüğü yere koydu. Sonra avlunun orta yerindeki taşı gördü, aynı işlemi orada da yaptıktan sonra evin kapısına vardı, orada da niyaza durdu. O niyazını bitirir bitirmez de kapı açıldı, o iri delikanlı onu içeriye buyur etti. Anacık Sultan, giyinmiş kuşanmış büyük odanın ortasında durmuş, onu bekliyordu. Ali Onbaşı büyük bir coşkuyla onun ayaklarına kapanıp üç kere öptükten sonra gene niyaza durdu, elini aldı dudaklarına, alnına götürdü. Anacık Sultan, “Berhudar ol oğlum,” diye, onu omuzundan tuttu kaldırdı. Kertiş Ali Onbaşı dudakları kıpır kıpır dualar okuyor, zangır zangır da titriyordu.

Anacık Sultan, dudaklarında ince bir gülümseme:

“Ali Onbaşı,” dedi, “ben hazırım, günlerdir sizi bekliyordum, geciktiniz.”

“Çok kar vardı Sultanımız.”

Ali Onbaşının titremesi durmuyordu.

“İstersen haydi gidelim. Ya da Yüzbaşına söyle, dışarda çok soğuk var, bir çorbamızı, bir acı kahvemizi içsin. Bu Ocağa gelip de bir kaşık çorbamızı içmemek olmaz.”

“Hemen gidip Yüzbaşıma söyleyeyim.”

505

Koşarak dışarıya çıktı, heyecanından tıkanıyordu neredeyse:

“Yüzbaşım, Yüzbaşım Anacık Sultan bizi bir kaşık çorba içmeye çağırdı. Kırkgöz Ocağının çorbasını içmek kime nasip olmuşsa, Allah onu kazalardan belalardan her zaman saklamıştır,” dedi, onun gözlerinin içine yalvararak baktı.

“İstemez, al getir onu.”

“Yüzbaşını, bir çorba içmekle ne olur ki, hazır Ocağa gelmişken… Kırkgöz Ocağını ziyaret yarım Kabe sayılır. Allah, Kırkgöz Ocağının bir kaşıcık çorbasını içenleri hastalıklardan, kurşunlardan korur.”

“İstemez, çabuk git o kadını getir.”

Kertiş Ali Onbaşı içeriye girdi:

“Sultanım, Yüzbaşı gelmiyor,” diye özür diledi. “Haydi gidelim.”

Kocaman açılmış gözlerle sağa sola bakındı.

“Ne istiyorsun Ali Onbaşı?”

Ali Onbaşı bir kız çocuğu gibi utangaç:

“Bir kaşık çorba var mı acaba?”

Anacık Sultan ona eliyle mutfaktaki ağzı açık üstü buğulanan büyük, islenmiş kara kazanı gösterdi. Kertiş Ali koşarak kazana gitti, yandaki kepçeyi aldı, çorbaya daldırdı, üfleyerek, ağzı yanarak içti, gene koşarak Anacık Sultanın yanına geldi:

“Haydi gidelim, içtim,” dedi. “Varsın onlar içmesin. Onlar, o Yüzbaşı Kırkgöz Ocağını, onun kerametlerini bilmezler ki… Çok şükür, Allah bana Kırkgöz Ocağının çorbasını nasip etti.”

O önde, Anacık Sultan arkada dışarıya çıktılar.

Yüzbaşı:

“Kelepçele şunun kollarını,” diye çok sert, gözlerinden kıvılcımlar saçarak buyurdu.

Ali Onbaşı, Yüzbaşının önüne geldi dikildi, boyun büktü:

“Yaşlı bir kadındır, üstelik de Anacık Sultandır, bunun ellerini kelepçelemesek olmaz mı?”

“Olmaz,” diye bağırdı Yüzbaşı. “Derhal kelepçele”.

Anacık Sultan, “Gel, yavrum Ali Onbaşı,” diye gülümseyerek ellerini uzattı, Ali Onbaşı, elleri titremekten uçarak onun bileklerine kelepçeyi taktı. Bu sırada da sırmalı bir Maraş abası

506

giymiş, o deminki kapıyı açan adam elinde büyük bir kamış sepetle geldi.

Anacık Sultan Yüzbaşıya dönerek:

“Bunun adı Bünyamin. Geyikler çobanı Mülayim Hazretlerinin ortanca oğludur. İzin verirsen o da bizimle gelecek.”

“Ne iş yapacak,” diye, kaşlarını çatarak sert sordu Yüzbaşı.

“Yol çok uzun,” diye yumuşacık, inceden gülümseyerek açıkladı, “çok da kar var. Ben sizin başınıza bela olmayayım, diye… İzin versen iyi olur, Bünyamine.”

Bünyamin kırmızı postalları, dizleme nakışlı çorapları, kahverengi el dokuması şalvarıyla karşıda, elinde sepeti bir heybet gibi duruyordu.

“Peki, gelsin.”

Önde Yüzbaşı, arkada Bünyamin, onun yanında süklüm büklüm Kertiş Ali Onbaşı, arkada candarmalar, hepsinin de ayaklarında hedik, yürüyorlardı. Yamaçtan aşağıya inmek çok zordu. Anacık Sultan her birkaç adımda bir yere yuvarlanıyor, bir tek onun ayağında hedik yoktu, Bünyamin koşarak onu yerden kaldırıyor, karın üstüne koyuyor, bileklerindeki kelepçeden dolayı dengesini yitiren kadın biraz sonra gene yuvarlanıyordu.

Bünyamin sonunda dayanamadı, Kertiş Ali Onbaşıya yanaştı:

“Anacık Sultanı sırtıma almalıyım, o, çok yaşlı. Böyle giderse onu kasabaya ulaştıramazsınız,” diye kulağına fısıldadı, Kertiş Ali Onbaşı da Yüzbaşının yanına gitti, o da onun kulağına aynı sözcükleri yineledi. Yüzbaşının yüzü taş gibi gerildi, ona karşılık vermedi, yüzüne de bakmadı. O, çok başka şeyler düşünüyor, endişeleniyordu. Kertiş Ali Onbaşı sözlerini birkaç kere daha yineledikten, Yüzbaşıdan karşılık olarak bir sözcük bile duymadıktan sonra Bünyaminin yanına döndü, gözleri yaş içinde kalmıştı, “Olmuyor,” dedi.

Sarp yamacı aşağıya ininceye kadar Anacık Sultan, sonunda Bünyamin onun koluna girdiği halde, on beş yirmi kez yuvarlandı.

Yamacı inince, karları savuran, ormanın ağaçlarını biribiri-ne katan, göz açtırmayan dehşet bir fırtına başladı. Yüzbaşı, as-

507

kerler bile bu korkunç fırtına içinde oradan oraya savruluyorlar, yüzleri, elleri ayakları donuyor, gece yarısından önce aşağıdaki köye ulaşmaları gittikçe güçleşiyordu. Hepsinin de bıyıkları donmuştu.

Bünyamin Anacık Sultanı Kertiş Aliye bırakıp Yüzbaşının yanına vardı:

“Yüzbaşım,” diye, ona sesini duyurabilmek için bağırdı, “Anacık Sultan, böyle giderse çok dayanamaz ölür, onu sırtıma, sırtımda da donar, kucağıma almalıyım.”

Yüzbaşı:

“Al,” dedi.

Bünyamin de, Kertiş Ali de buna sevindi.

“Kelepçe buz tutmuş.”

Bünyamin sırtından abasını çıkardı Anacık Sultana sardı.

Anacık Sultandan hiçbir ses çıkmıyor, başına ne gelirse gelsin, öyle taş gibi, ölü gibi susuyordu.

Gün battı, karanlık düştü, fırtına gittikçe azıtıyordu. Yanlarında, buralarını iyi bilen Bünyamin olmasa fırtınada yitecekler, bu derin derenin dibinde de ölülerini, bahara kadar kimseler bulamayacaktı, Bünyaminin kılavuzluğunda şafağa karşı derenin üstüne çıkabildiler. Fırtına onları yere seriyordu. Bünyamin Anacık Sultanı abasına sarmış, onu kucağına almış, kelepçeli kadını kendi sıcaklığıyla ısıtarak gidiyordu. Köye az kalmıştı, gün işiyordu ki alacakaranlığın içinden, mekanizma şakırtıla-rıyla bir ses geldi:

“Yüzbaşı Faruk, Yüzbaşı Faruk ben İnce Memedim, sana teslim ol, demiyorum, şimdi seninle çarpışmak da istemiyorum, yanındaki Anacık Sultana bir zarar gelmesin, diye. Onu bırak da git. Yolunu kesmeyeceğim. Bu sefer seni Anacık Sultana bağışladım.”

Yüzbaşı:

“Bünyamin, eviadım, o kucağmdakini al götür eşkıyalara,” diye buyurdu, yumuşacık.

Öfkesinden dişlerini sıkıyor, çenesi çatırdıyordu. Bünyamin kucağındaki değerli emanetiyle karşı kayalığın arkasını şavullayarak koştu, kayalığın ardından çıkan İnce Me-med onları yarı yolda karşıladı:

508

“Anacık Sultan nasıl?” diye sordu.

“İyi,” dedi Bünyamin.

Eşkıyalar, yanlarında birçok yamçı, kepenek getirmişlerdi. Anacık Sultanı bir yamçıya sıkı sıkıya sardılar, candarmaların gittikleri yönün tersine yürüdüler. Derin derenin büyük kıvrı-mındaki köy onları bekliyordu, öğleye doğru köyü tuttular. Kadınlar en sıcak, en güzel bir odada Anacık Sultana yatak hazırlamışlardı. Ocağa kütükler attılar, çay pişirdiler, yağ bal kaynattılar, Anacık Sultan az bir sürede kendine geldi, kadınlarla şakalaştı. Sonra da İnce Memedi çağırdı:

“Gülüm oğlum,” dedi, “sen beni candarmaların elinden aldın ya nerelere götüreceksin, beni bu yaştan sonra eşkıya mı edeceksin?”

“Sen nasıl buyurursan Anacık Sultan.”

“Beni götür candarmalara teslim et. Biliyorum, bu senin için kolay olmayacak.”

Memedin arkasında duran Ferhat Hoca söze karıştı:

“Seni teslim edersek onlara, seni Arif Saim istemiş, seni o yaşatmaz.”

“Ölüm Allahm emri,” diye gülümsedi Anacık Sultan.

“Sana hakaret ederler, etmediklerini bırakmazlar.” “Biliyorum,” dedi Anacık Sultan, “o da Allanın emri.”

İnce Memed, Ferhat Hoca, köylüler hepsi her yerden Anacık Sultana yüklendiler, onun inadını kıramadılar, Faruk Yüzbaşıya haber gönderdiler. Kabul ederse, Anacık Sultanı kasabaya köylüler indirecekler, Kara Hasanın değirmeninde kadını ona teslim edeceklerdi.

Sabahleyin uyandıklarında kar dinmiş, geyikler çobanı Mülayimi, geyik postlarına sarınmış, Anacık Sultanın kapısı önünde elpençe divan durmuş, boyun bükmüş bekler buldular.

“Olmaz,” diye haber gönderdi Yüzbaşı, “Anacık Sultanı verirlerse ben kendim götürürüm. Başka da hiçbir şartı kabul etmem.”

İster istemez, Anacık Sultanı yünlülere sardılar sarmaladılar omuzlarına güzel bir yamçı attılar, yumuşak Çerkeş eyerli bir ata bindirdiler, atın yularını Bünyaminin eline verdiler, Yüzbaşıya gönderdiler. Yüzbaşı, Anacık Sultanın geri dönmesine

509

çok sevindi. Onun, eşkıyaları zorlayarak geri döndüğünü öğrenmişti. Bu sefer onun bileklerine kelepçe takmadı. İnce Memede karşı içindeki öfkesi gittikçe artıyordu. Hemen yola düştüler.

Anacık Sultanın, Arif Saim Beyin buyruğuyla Ocaktan alınarak kasabaya götürüldüğü, bir anda bütün Torosta duyulmuş, köylüler onu görmek için, genç yaşlı, hasta sayrı geçtiği yollara dökülmüşlerdi. O geçerken elpençe divan duruyor, dualar okuyor, onun atının bastığı yerleri öpüyorlardı. Birçoğu da dayanamayıp ağıt yakarak ağlıyorlardı.

İnce Memedin Anacık Sultanı kaçırdığı onun bu kaçırılmayı kabul etmeyerek zalimlerin kelepçelerine ince bileklerini uzattığı da bütün Torosta duyuldu, birkaç gün içinde de bu ilginç haber bütün Çukurovayı, Akdeniz kıyılarını da sardı.

Çukurovaya inerlerken beş kere boraya, fırtınaya tutulmuşlar, beş keresinde de hiçbir telefat vermeden kurtulmuşlardı. Bu öldürücü yolculuğa, hiç beklemedikleri halde Anacık Sultan bile, ölümcül hale gelmesine, eyerin kaşına yapışarak ancak atın sırtında kalabilmesine karşın dayanmıştı.

Arif Saim Bey, her gün biraz daha öfkelenerek Anacık Sultanı bekliyor, dağlardan bir haber alamayınca da, kendisini yenemiyor, otomobiline biniyor Adanaya gidiyor, oradan da An-karaya kadar uzanıyor, bakıyor ki Ankarada hiç kimsenin İnce Memed var mı yok mu, hiçbir haberi yok, sevinerek, ama içinde, nasıl olsa İnce Memed olayını bütün boyutlarıyla, kepaze-likleriyle, iş daha uzarsa bir gün duyacakları ağır kaygısıyla kasabaya dönüyor, yerinde duramıyor, beklemekten gözlerine uyku girmiyor, sabahtan akşamlara kadar yanından ayırmadığı kasaba ileri gelenlerini yiyip bitiriyordu.

Yüzbaşının, Anacık Sultanla birlikte geldiğini haber verdiklerinde artık bekleme direnci sonuna gelmişti. Hemen Can-darma Komutanlığına koştu, komutanın odasına azgın, saldırgan bir boğa gibi düştü. Daha masaya oturmadan:

“Bana Yüzbaşıyı çağırın,” diye bağırdı. “Hemen, derhal.”

Yüzbaşı apar topar geldi, sıkı bir selam çakıp dimdik ayakta durdu:

“Buyurun Kumandanım.”

510

I

Arif Saim Beyin onu günlerdir ne biçim beklediğini nasıl öfkeden deli divaneye döndüğünü, gelir gelmez ona bütün ayrıntılarıyla anlatmışlardı.

“Ne oldu böyle sana Yüzbaşı?” diye tepeden, alaylı konuştu Arif Saim Bey. “Seni gözleye gözleye gözümüz dört oldu. Duyduk ki muhterem Yüzbaşım, zatını İnce Memed esir almış, sen de Anacık Sultanı ona teslim ederek canını ve şerefini, ne kadar kurtarabilmişsen kurtarmışsın. Duyduk ki, bu yaşlı kaltağa borçluymuşsun hayatını. Bari onu rahat getirebildin mi, incitmeden?”

“Çok yaşlı efendim.”

“Şimdi nerede o orospu?”

“Aşağıda, nezarette.”

“Bari kuştüyü döşekler serdin mi hayatını borçlu olduğun o ihtiyar orospuya.”

“Çok hasta efendim.”

“Bari doktorlar, büyücüler götürdün mü o vatan haini büyücüye?”

“Ölecek diye korktum efendim. Ölecek de onu zatınıza ulaştıramayacağım diye korktum.”

“Demek korktun ha,” diyerek acı acı güldü Arif Saim Bey, ayağa kalktı, odanın içinde gitti geldi. Ortada dimdik durmuş kalmış Yüzbaşıyı durarak tepeden tırnağa süzdü.

“Git, şimdi getir bana o orospular sultanını,” dedi, ağzından çıkan her söz bir yılan ıslığı gibiydi. Yüzbaşı ürperdi.

Biraz sonra Anacık Sultanı iki candarma kollarına girmişler getirdiler.

“Bırakın onu.”

Candarmalar, Anacık Sultanın kolundan çıktılar, kadın, onlar kolundan çıkar çıkmaz yere sağılıverdi. Yüzü sapsarıydı, dudakları buruşmuş, gözleri çukura kaçmış, avurtları çökmüştü. Yerden, ayağa kalkmak için çabalıyor, duvarlara tutunuyor, ellerini döşemeye bastırıyor, yanındaki sandalyaya yapışıyor, bir türlü ayağa kalkamıyordu.

“Kaldırın şunu ve ayağa dikin ve de koluna girin. Ali Onbaşı, sen!”

511

Kapının ağzında duran Ali Onbaşı koştu, Anacık Sultanı okşar gibi, incitmeden yerden aldı, candarmanın da yardımıyla ayağa dikti.

“Söyle bakalım kadm, sen büyü yapıyor, halkı aldatıyor-

muşsun?”

“Ben büyü yapmam. Bunu sana kim söylediyse yalan söylemiş. Bizim Ocağımızdan hiçbir zaman bir büyü, sihir sadır olmamıştır.”

“Sen keramet gösteriyormuşsun, sizin ocak keramet oca-ğıymış. Sen halka yayıyörmüşsün ki, İstiklal Harbini, Yunan savaşında sizin ocaktan gönüllü giden on altı kişi kazanmış. Bize esir düşen Yunan askerleri diyesilermiş ki, biz hiç Türk askeri görmedik, bizimle dövüşenler, bizi yenenler o on altı yeşil don-lu kişiydi. Doğru mu bütün bunlar?”

Kaşlarını çatarak, kendisine büyük güvenle: “Doğru,” dedi Anacık Sultan. “Yalnız Yunan askerleri görmemişler bizim yeşil donluları, Türk askerleri de görmüşler. Şu Çukurovada, şu dağlarda Yunan harbine gitmiş kime sorarsan, sana, ordunun önünde dövüşen yeşil sarıklıları söyler.” “Pekiyi, ne oldu bu evliyalara, hepsi şehit mi oldu?” Arif Saim Bey acı gülüşüyle birlikte alay dozunu da artırıyor, bu da Anacık Sultanın gözünden kaçmıyor, öfkeleniyor, rahat soluk alamıyordu. Bunu gören Arif Saim Bey candarmalara, kadını sandalyaya oturtmalarını söyledi.

“Onların hiçbirisi şehit olmadı. Bizim Ocağın erkekleri hiç şehit olmazlar, hep gazi olurlar.”

“Şimdi neredeler senin o gaziler.” “Bizim Ocağın gazileri hep Kırklara karışırlar.” “Demek hep böyle yalanlarla kandırıyorsunuz halkı ha?” “Sen öyle bil.”

“Sizden, bu yalanlarınızdan ne zaman, ne zaman kurtulacak bu millet?” diye masayı yumrukladı Arif Saim Bey. Odanın penceresinin camları zangırdadı.

“Bizim Ocaktan, bin yıldır yalan söyleyen bir tek kişi bile çıkmamıştır. Bizim Ocağımıza değil yalan, eğri odun bile giremez. Kırkların, pirlerin, ala gözlü ermişlerin ocağıdır bu Ocak.” “Ya senin kerametlerin?”

512

“Ne benim, ne de Ocağımızın hiçbir kerameti yok.” “Sen ölüleri bile diriltirmişsin, yaralıları, kalbi bile parça-lansa sıhhatlerine kavuştururmuşsun. Bunu da inkar et bakalım. Sende keramet yok da bunlar ne ya?”

“Bende keramet yok. Keramet çiçekte, ağaçta, otta, kuşta, böcekte, insandadır. İnsanları benim kerametim değil, benim, binbir çiçekten, ottan, topraktan, ağaçtan süzerek çıkardığım ilaçlar iyi eder.”

“İnce Memedi de ilaçlarınla mı iyi ettin?” “İlaçlarımla.”

“Sen büyücü değilsin de, başta İnce Memed, eşkıyalara, üstünde dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz dua yazılı gömleği niçin verdin?”

“Onlara kurşun geçmesin, diye.”

“Demek o katillere, o her birisinin boynunda on on beş cinayet olan kişilere devletin kurşunu geçmesin, diye, öyle mi?” “Onların katil olup olmadıklarını Allah bilir.” “Her birisinin parmağına o taçlı yüzüğü sen taktın değil mi, korkmasınlar, hastalanmasınlar, onlara kurşun değmesin diye, demek, bu kan içici asilere…” “Ben verdim.”

“Üstelik de ocak mı bucak mı ne, o gericilik cehennemini bu katillere sen yatak yaptın, değil mi?”

“Onlara Ocağımızı yatak yapmadım. Zaten onlar da benden böyle bir şey istemediler.”

“Yaptın. Bütün deliller gösteriyor ki… Sen… Sen… Sen…” Masadan kalktı, kıpkırmızı kesilmiş, boyun damarları şişmiş, alnında boncuk boncuk terler, öfkeden boğularak, ayaklanm yere vurarak bağırmaya, kendinden geçerek yırtınmaya başladı.

“Yaptın, yaptın… Söyle kadın…” Parmağını onun gözlerine doğru ok gibi fırlattı, “söyle, söyle kadın, siz, tekkeleri kapattık diye o zavallı eşkıyaları kışkırtarak üstümüze salıyorsunuz değil mi? Söyle kadm, söyle orospu.”

Durdu, kadına alay edercesine baktı, bekledi, acaba Anacık Sultanın bu ağır söze tepkisi ne olacaktı? Anacık Sultan, ona şöyle bir tepeden, küçümser baktı. Arif Saim Bey birden küçüldü. Küçülmesiyle de öfkesi kudurdu:

513

“Söyle, söyle, söyle orospu. Bütün Toros dağlarının üstünden geçtiği orospu, söyle.”

Anacık Sultanın sapsarı yüzü gülümser gibi etti, boynunu

sağa, yana yıktı.

“Benimle alay ediyorsun değil mi fahişe? Söyle fahişe, söyle!” Arif Saim Bey gidiyor geliyor, Anacık Sultanın önünde durup ayaklarını yere vuruyor, bağırıyor çağırıyor, Anacık Sultan taş kesilmiş susuyordu.

“Bana, bana, Arif Saime şimdiye kadar hiç kimse böyle bir hitapta bulunamadı. Sen bana en büyük hakareti ediyorsun. Bak, dudakların oynuyor, kendin susuyorsun. Dudakların oynuyor. Kendin susuyorsun. Kendin, kendin, kendin susuyorsun. Ben senin ne konuştuğunu, ne sustuğunu bilmiyor muyum sanıyorsun… Sen kim oluyorsun da, oluyorsun da, oluyorsun da kaltak, katmerli orospu, benim karımı, ölmüş annemi ağzına alıyorsun. Söyle fahişe sen kim oluyorsun da… Duydum, duydum, senin ne söylediğini dudaklarının kıpırdamasından anladım. Sen, sen kim oluyorsun da… Her gün dağlarda yüz çobanın altma yatan orospu. Yatıp da gene doymayan fahişe, sözünü geri al, geri al…”

Arif Saim Bey kendinden geçiyor, gözü dönmüş çırpınıyor, bağırıyor, yırtınıyor, duvarları, eski konağı sallıyor, öfkelendikçe öfkeleniyordu. Sonunda edemedi, tabancasını çekti Anacık Sultanın alnına dayadı, gözleri yalım yalımdı, dişlerini sıkarak: “Sözünü geri al fahişe,” dedi. Sesi yılan ıslığı gibi çıkmıştı. “Yoksa şu anda beynin paramparça olur. Sözünü derhal geri al fahişe. Susma fahişe. Konuş da ne konuşursan konuş fahişe. Susma böyle bir küfür dağı gibi. Bana daha fazla susarak hakaret edemezsin. Sözünü geri al ve susma.”

Anacık Sultan soğukkanlıydı, durumunu hiç bozmuyordu. Arif Saim Beyin tabancalı eli titriyordu. Tabancanın namlusu kadının alnında gidip geliyordu. Kadından umudunu bir iyice kesmiş Arif Saim Bey böğürdü:

“Söyle, söyle, söyle fahişe, anam avradım olsun seni öldürürüm. Söyle ve de susma. Ve de ölü, vefat etmiş anamı ağzına alma. Hem de susma. Susmak sövmektir. Hem de çok ağır bir hakarettir. Lütfen, orospu lütfen… Bin beş yüz çobanın… Evet

514

ve de… Benim karım ve de annem, mübarek ve hem de sen orospu susarak bana, anneme ve hem de karıma… Sen bir fahişe ve hem de dünya orospususun. Tamam mı?”

Anacık Sultan başını kaldırdı gözlerini, küçümseyerek, gülümseyerek onun yüzüne dikti, bir bokböceğine, solucana bakar gibi baktı. Öyle bir tavır takındı ki, senin gibisilerin yüzüne böylesine bakmak bile insanı küçültmeye yeter, der gibi.

Arif Saim Bey gibi yüreği taşa kesmiş bir adam bile bu bakışların altında ezildi ufaldı, ortadan silindi gitti. Sağa sola döndü sustu, bağırdı, gene sustu. Kötü durumdaydı, kurtulmanın bir yolunu bulamıyordu. Anacık Sultan onun tetiğe basmasını dört gözle bekliyordu. Bunu anlayınca dünya başına yıkıldı. Bir süre suskun olduğu yerde durdu bekledi. Kendisini bu durumdan kurtarmanın bir yolunu bulmalıydı. Kafası son hızla çalışıyordu. Kadın şimdi koskocaman bir suskunluktu. Tabancasını kadının alnından çekti beline soktu. Biraz dinginlemişti nedense. Odanın içinde geniş adımlarla volta atmaya başladı, öfkesi, heyecanı geçince mendiliyle alnını, yüzünü kurulayarak geldi gene kadının önünde durdu.

“Bak Hatun, sana çok ciddi olaraktan söylüyorum, ya şu anda sözünü geri alacaksın, ya da senin başına gelen bu dünyada hiçbir kadının başına gelmemiş olacak. Şimdi seni beş dakika bekleyeceğim. Ya bu cehennem misali sükutunu bozacak, ya da… Bak ben şimdi sana fahişe diyorum. Üstünden de bin çoban geçti diyorum. Daha susacak mısın?” Saatini çıkardı, kapağını açtı, bakarak masaya yürüdü, gözlerini saattan ayırmadan sandalyaya oturdu. Ortalıktan ses çıkmıyor, saatin tik takları olduğu gibi duyuluyor, zaman da bir türlü geçmek bilmiyordu. Arif Saim Bey bu arada birkaç kez gözünü saattan ayırıp Anacık Sultana baktı, kadın taş kesilmiş susuyor, suskunluğu da gittikçe korkutucu bir durum alıyordu. Böylece, gözleri saa’ia Anacık Sultan arasında mekik dokuyarak beş dakika doldu.

“Demek hep böyle taş gibi, toprak gibi susacaksın fahişe. Demek böyle susarak bana hakaret edeceksin. Demek ben de bütün bu hakaretleri yutacağım ha… Demek biz İstiklal Harbini… Demek ha demek… Demek ha…” Fazla ileri gittiğini anladı. Bu yaşlı kadının karşısında, şimdiye kadar hiç kimsenin karşı-

515

smda böylesine ne küçülmüş, ne de bocalamıştı. “Büyücü,” diye bağırdı. “Sen bir büyücüsün. Demek benim, annem de, karım da ha… Demek… Seni şeytanın orospusu, seni şeytanın…”

Durdu, bekledi. Umutsuzluğu son kertedeydi. Ama o, ama o Arif Saim Bey onu kırmayı, kendi gözünde bile onu bir sürüngen, bir solucan haline getirmeyi bilirdi.

Çok dingin, kararlı:

“Demek konuşmayacak, sükutunu devam ettirecek, böylelikle beni kendi gözümde beş paralık edeceksin konuşmamakla. Günah benden gitti. Şimdi beni bekle öyleyse, bak kadın, şimdi sana ne söyleyeceğim, beni can kulağıyla dinle. Bak, şurada şu kadar candarma var.” Oradaki askerlere Yüzbaşıya döndü, “Sizlerden özür diliyorum, bak kadın, elimizde yirmi, yirmi bir yaşlarında taş gibi delikanlılar var hem de yüzlerce. Seni önce Kertiş Ali Onbaşıya teslim edeceğim, o senin sükutunu bozduramazsa, bu sefer de delikanlıları senin üstüne salacağım, emredeceğim, bu taş gibi delikanlıların hepsi birkaçar sefer senin üstünden geçecekler. Seni beğenmezler belki, pörsü-müşsündür ya, onlar gençtirler ve de benim emrimi dinlerler ve de vatan hizmeti olaraktan bu hizmeti yerine defalarca getirirler. Anladın mı? Sus bakalım şimdi, sus! Evliyalığına da hiç güvenme. Bizim delikanlılar evliyalara daha meraklıdırlar. Evliyanın eti gevrek olur. Bizim delikanlılar, hem de taş gibi delikanlılar evliya ırzına geçmekten ayrıca büyük hoşnutluk duyarlar. Diyorlar ki, bakireymişsin de, o zaman, oooh, yaşadı bizim taş gibi yiğitler. Şimdi söyle bakalım büyük Ocak fahişesi, bin çobanın Toroslarda üstünden geçtiği… Susacak mısın ve hem de susarak bana hakaret edecek misin?”

O daha çok konuştu. Yalvardı bile. Ağzından bir tek sözcük çıksın yeterdi. Onu bağışlayacak, evine gönderecekti. Bir tek sözcük, bir damla bir ses… Anacık Sultan bana mısın, demiyor kendi üstüne bir iyicene çelik kapılarını kapatmış, içeriye hiçbir şeyi sızdırmıyordu.

“Ali Onbaşı, kendi düşen ağlamaz değil mi?” “Ağlamaz kumandanım.”

“Şu zavallı kadını, dilsiz kalmış evliyayı konuşturacaksın ve hem de bütün söylediklerini bir bir ona geri aldırtacaksın.”

516

“Baş üstüne kumandanım.”

“Dikkat et öldürmeyeceksin. O, sonra candarmalarıma gerek olacak.”

“O, bülbüller gibi konuşacak efendim. Susturmak için gücümüz yetmeyecek. Bütün sözlerini de geriye alacak. Bundan hiç kuşkun olmasın kumandanım.”

“Haydi, öyleyse götür Sultanımızı.” Sultanımız, diyerek Anacık Sultanla alay ediyordu. “Yarın sabah bütün sözlerini geriye almış olaraktan huzurumuza getirilecek olan bu kadın kendisi bülbül gibi şakıyarak, suskunluğunu bozacaktır. Senin gücün yetmezse, candarmalara teslim iktiza edecektir. O da olmazsa, ben onun suskunluğunu Avrupa konuşturma aletleri ve tekniğiyle bozmasını bilirim. Yarın sabah saat onda, sağ salim, bülbül gibi öterek, karga gibi şakıyarak… Huzurda… Onu öldü-rürsen, sükutunu kıramazsan, sen de kendini ölmüş bil. Senin de söyler dillerin söylemez olacak.”

“Onun söylemez dilleri söyleyecek, kumandanım.” “Yüzbaşı, senden de, iri yapılı on tane candarma isterim taş gibi, anladın ya…” “Anladım efendim.”

“Belki on candarma yetmez, Anacık Sultana. Malum ya, kendileri çok yaşlıdırlar. Bir on tane taş gibi oğlan da yedekte beklesin.”

“Baş üstüne kumandanım.” “Haydi götürün onu. Ali Onbaşı göreyim seni.” “Taş olsa da kumandanım, ona sözünü geri aldıracağım.” Candarmalar, Anacık Sultanın koluna girdiler. Kadın ayakta duramıyordu. Ayakları sürüklenerek gözaltına götürdüler. Gözaltı eski yapının penceresiz bodrumundaydı. İçerde, ölgün, şişesi yan yarıya islenmiş, kör ışıklı bir küçük lamba yanıyordu. Anacık Sultanı getirdiler, köşeye diktiler. Kadın ayakta duramadı, aşağıya, çimentonun üstüne içi boş bir çuval gibi indi. Ortalık ağır, nemli, küfle karışık, insanın burun direğini sızlatan ağır bir kokuyla kokuyordu.

Kertiş Ali Onbaşı candarmalara buyurdu: “Çabuk, çabuk Anacık Sultanımıza, Şahımıza, ermişimize bir koltuk getirin. Vay benim gözüm çıksın da önüme aksın da,

517

şu güzel dünyayı görmek nasip olmasın da, Sultanımız, kuru çimentoların üstünde oturmaya layık mı, çabuk çabuk, en güzel, en yumuşak koltuğu getirin…”

Gitti, Anacık Sultanı yerden kaldırdı, kadın zayıf, tüy gibiydi. Koltuk gelinceye kadar onu ayakta tuttu.

“Aman Anacık Sultanım, aman kulun kurbanın olayım, benim kusuruma kalma, bana gönüllenme, nolursun, kulun kurbanın olayım evliyam, seni buraya atan ben değilim. Yüzbaşım da değil, o büyük mebus, Ankaradan gelen Arif Saim Bey de değil, canım güzelim, analar anası biz sana inandık iman ettik. Senin Ocağına yüzümüzü sürdük. Bu işte bizim hiçbir suçumuz yok. Emir büyük yerden, Ankaradan, Allahm emri emirdir. Büyük yerin emri de büyük emirdir. Nolursun bize bir kötülük düşünme. Sana fahişe, dedi, ne bilsin Arif Saim Bey senin kim olduğunu. Onun ağzı alışmış da, o her gördüğü, senin gibi güzel kadına fahişe der. Alışmış bir kere. Alışmış insan da kudurmuş köpekten daha beterdir. Ne olur sözünü geri alsan

da…”

Bu sırada da candarmalar yukardan, eski püskü, her bir yanı dökülen, toz içinde kalmış bir koltuğu getirdiler, Kertiş Ali Onbaşı Anacık Sultanı kaldırdı, usulca koltuğa yerleştirdi.

“Hah işte şöyle, Anacık Sultanlar, ermişler, Ocak ululan böyle padişah koltuklan gibi koltuklara otururlar.”

Ali Onbaşı, hem konuşuyor, hem de Anacık Sultanın yöresinde telaşla dönüyordu.

“Candarmalar.”

“Buyur Onbaşım,” diye candarmalar hazırola geçtiler.

“Bizim eve gideceksiniz, hanıma benden selam söyleyeceksiniz, evdeki en yumuşak döşeği en ak çarşafı, kuştüyü yastığı, yün yorganı versin. Hanıma söyleyin ki, bu gece Anacık Sultanımız bizim has misafirimizdir. Ona çok güzel bir yayla çorbası yapsın…”

Eğildi, sağ dizini yere koydu, Anacık Sultanın elini aldı, üç kere öpüp başına götürdü, geriye çekildi, lamba ona çok sönük geldi, uzandı duvardaki çiviye asılmış lambanın fitilini kaldırdı, ortalık biraz daha ışıdı, az geriye çekildi Sultanın huzurunda elpençe divan durdu. Anacık Sultan başını azıcık kaldırdı

518

ona bakar gibi yaptı, azıcık da gülümser gibiydi. Ali Onbaşı, hemen koştu ellerine sarıldı.

“Demek, demek sözünü geri alıyorsun. Neee, almıyor musun? Al, al anacığım al, nolursun al da beni kurtar anacığım. Beni kurtar, benim canım da varım da, çoluk çocuğum da senin yoluna kurban. Sen sözünü geri almazsan, kulağınla da duydun ya şu yukardaki yezid beni öldürür, ocağımı söndürür, ıssız kor yuvamı. Benim katilim, benim kanlım olma Anacık Sultanım.”

“Vay benim iki gözüm de önüme aksın Anacık Sultanım, bak, candarmalar bekliyorlar, çorba, yayla çorbası gönderecek sana bizim hanım, bol naneli. Vay, benim Allah belamı versin, sen günlerdir ağzına bir lokma bile koymadın, insanın bu telaşta aklı başında kalmıyor ki… Söyle Anacık Sultan, başka ne istiyorsun? Bal mı, börek mi, kızarmış tavuk mu, pirzola mı, ne istersen… Söyle Anacık Sultanım. Ben seni böyle mi ağırlardım, emrin gözü kör olsun, emir yüksek yerden… Ne istiyorsan söyle ala gözlü ermişim. Benim de elimden bundan başka bir şey gelmiyor ki… Söyle ne istiyorsun?”

Kadın koltuğun bir köşesine küçücük büzülmüş, gözleri koskocaman açılmış yalnız bir çift göz olmuş çıkmıştı. Ali Onbaşı onun gözlerini görünce ürperdi, korktu, kaçacak bir yer aradı, sağa sola döndü, gözden bir türlü kurtulamıyordu. Lambanın fitilini indirdi, göz gene onu delip geçiyordu.

“Anacık Sultan,” dedi, “Anacık Sultan, ayaklarına, ayaklarının tırnaklarına kurban olayım bana bir kötülük yapma. Ben hemen sana yiyecek, yatak getiriyorum, benim kusuruma bakma. Emir büyük yerden, ferman Ankaradan. Yoksa seni ben bu gece burada, bu pis yerde hiç bırakır mıydım. Bağışla bu fıkara, bu Allanın kemter kulunu.”

Birkaç kere koltuğun yöresinde daha döndü, onu bir titreme aldı, eli ayağı çözüldü. Edemedi, gene kadının önünde niyaza durdu, bir elini alıyor, öpüyor, onu bırakıp ötekini alıyordu. Titremesi de durmadan artıyordu. Sonunda, edemedi, kendini dışarıya attı, arkasından da candarmalar geldi. Kapıdaki nöbetçiye, “İçerde kim var, biliyor musun, Anacık Sultan var,” dedi, “ona mukayyet ol… Ben gelinceye kadar… Kapıyı da kilit-

519

le… Sıkı dur… Gözleri… Belki de buradan şimdi çıkar da gider… Kapılar açılır, duvarlar yıkılır kaçar da gider. Mukayyet ol ha… Göz, göz, gözleri…”

Candarmalarla birlikte koşarcasına komutanlıktan çıktı, yolda, o delici, öldürücü göz hep üstündeydi, onu eziyor, elini ayağını çözüyordu. İçinden de boyuna dualar ediyordu. Yıkılsın duvarlar, açılsın kapılar da, Anacık Sultan, bir kerameti var ise, çıksın da gitsin, çıksın da gitsin, çıksın da gitsin… Gitsin, gitsin, gitsin. Ben de dönünce onu bulamayayım. Kurtulayım bu beladan. Demek, ermiş demek de buymuş. Eve geldi, merdivenleri dizleri kırılarak çıktı. Hanımı onu merdivenin başında karşıladı:

“Ne oldu sana böyle,” diye korkuyla sordu. “Anacık Sultan sana bir şey mi yaptı Alim, konuşmadı, sözünü geri almadı mı?”

Ali körük gibi soluyordu. Yüzü allak bullaktı, kendisini sandalyaya bitkin attı. Yanındaki candarmalar da ondan daha kötüydüler. Korkudan gözleri pörtlemiş, yüzleri gerilmişti.

“Bir su, bir su avrat, bir su… Gözleri.”

“Ne olmuş gözlerine?”

“Bir su.”

Kadın gitti, bir bakır tasla küpten suyu aldı getirdi. Ali, bakır tası bir dikişte bitirdi.

“Bir su.”

Kadın koşarak, eli ayağına dolanarak küpe gitti bir tas daha su aldı getirdi. Ali onu da bir dikişte içti.

“Bir su.”

Kadın koşarak gidiyor, bir tas suyu getiriyor, Ali bir dikişte içiyor, bir su, diyordu arkasından da… Kadın ne kadar su getirdi, Ali ne kadar içti kimse farkında değildi. “Bir su.”

Onun arkasından da candarmalar da su istediler. Onlar da Ali gibi suya doyamıyorlardı. Gidip gele gele kadının ayaklarına kara su indi. Su faslı bittikten sonra Ali kendini azıcık toparladı.

“Evde yiyecek olaraktan ne varsa, hemen. Anacık Sultan acından öldü. Günlerdir yemedi, içmedi. O, ölürse ben de öldüm. Hepimiz öldük. O, ölürse başımıza taş yağacak. O,

520

ölürse bu dünyayı seller, yılanlar, zelzeleler götürecek. O, ölürse bu dünya yıkılacak. Amanın avrat, bu dünya onların yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor, biz de onlara fahişe diyoruz. Hiç olur mu, o da sözünü geri almıyor, hiç alır mı. Yiyeceğin var mı… Ak çarşafı, yumuşak döşeği… Belki kapılar açılır da, belki duvarlar yıkılır da, ben de bu beladan kurtulurum. Ben bundan sonra bu dünyada da, öbür dünyada da iflah olur muyum ki…”

Kadın elini beline koydu, Alinin karşısına dikildi, sert bir sesle:

“Ali, Ali, Ali kendine gel,” dedi. “Sen bugüne bugün bu hükümetin ortadireği bir Ali Onbaşısın. Ona sen fahişe deme-din ki… Bize ne, bizim ne suçumuz var bunda… O da ermişse de, evliyaysa da kadınlığını bilsin. Koskocaman hükümetin anasına, avradına, kızlarına orospu demesin. Demişse de sözünü geri almazsa da…”

“Sus avrat, sus,” diye bağırdı Ali. “Tövbe tövbe, tövbe de avrat. Amanın haş, haş, haşa. O Ocak büyük bir Ocaktır. Aman ha!”

Kadın soğukkanlı:

“Kim olursa olsun,” dedi, dingin, güvenli. “Sen kendine gel. Bunda, bu işte bizim suçumuz yok. Emir büyük yerden. O avrat kendi kozunu Ankarayla kendi arasında pay etsin.”

Ali Onbaşı:

“Amman avrat öyle konuşma. Ağzında dillerin çürür, çocuklarımızın başına bir hal gelir. Amman avrat, Anacık Sultana avrat deme. O Sultandır, ermiştir. Sen onun gözlerini görmedin de… Sen sus şimdi. Sen gırtlağına kadar günaha batıyorsun. Sen şimdi ona çabuk yemekler hazırla.”

“Susmayacağım,” diye dikeldi kadın. “Hiç de susmayacağım. O da kadınlığını bilsin.” Sesi öfkeden çınlıyordu.

Ali Onbaşı ayağa kalktı, karısının gözlerinin içine baktı, çok alçak, duyulur duyulmaz bir sesle:

“Avrat sana sus, diyorum,” dedi.

Kadın, Ali Onbaşının böyle yavaştan konuşmasının ne demek olduğunu bilirdi, boyun eğdi, yüklüğe gitti, candarmalar da onu izlediler. Döşek, yorgan, kuştüyü yastık…

521

“Siz gidin, alın da bunları gidin. Yüzbaşı, Arif Saim Bey, ötekiler görmesinler bunları. Görürlerse, yeni Yüzbaşının yatağı deyin. Yiyecekleri de ben alır getiririm.”

Candarmalar yatağı alıp çıktılar.

Kadın mutfağa girdi, kapıyı da arkasından kapattı. O da, Anacık Sultan için böyle konuştuğundan dolayı korkmuştu. Bir tek dua biliyordu, çorbayı pişirinceye kadar o duayı yineledi. Dışarda Ali Onbaşı, üstündeki öldürücü bir çift gözle cebelleşi-yor, netse neylese o gözlerden bir türlü kurtulamıyordu. Mutfağın kapısını açtı, “Çorba pişti mi?” diye karısına sordu. Kadın, “Pişiyor,” dedi. Ali Onbaşı bitkin, “Amanın çabuk… Gözleri…” Konuşmadı, kapıyı kapattı, kendisini köşedeki yeşil koltuğa attı, o da olmadı, kalktı, duvardaki geyik postu seccadeyi aldı, yere serdi, gitti dışarda, sofada aptes aldı, namaza durdu. Namaz kıldıkça, dualar okudukça kendine geliyordu. Duasını topladığında karısı yemekleri bir tamam pişirmiş, sefertasına koymuş, ayakta kendisini bekliyordu. Ali Onbaşı, duasını bitirip iki eliyle yüzünü sıvazladıktan sonra tespihini cebine koydu, ayağa kalktı, karısının elindeki sefertasmı aldı:

“Korkma avrat,” dedi, “Allah bizi bundan da kurtaracak, Yusufu kuyudan çıkaran Mevla, bir gün olup bize bakmaz mı dersin.”

“Bakacak kurban olduğum Alim, Onbaşım, bakacak. Biz kul olana kötülük ettik mi? Bak, koskoca Hükümet kendi evliyasını hapse atıyor, ona fahişe de, diyor, biz de ona yemekler yapıyoruz ki birlikte parmağını da yersin.”

Sonra boynunu büktü, yutkundu:

“Yemekler, o kadar güzel oldu ki… Otursak da… Çocuklar da birazdan gelirler, bir kerecik de birlikte yesek olmaz mı?” diye utangaç, kızararak konuştu.

Ali üzüldü:

“Ah avrat,” dedi, “kimse kimsenin halinden bilmez ki, benim yemek yiyecek halim mi var. Anacık Sultan acından ölecek. Günlerdir… Ne o istedi, ne de biz akıl ettik…”

Çıktı gitti. Gözaltına geldiğinde birkaç candarmayı kapıyı tutmuş buldu.

“Ne oldu?”

522

“Bir şey olmadı Onbaşım.”

“Yüzbaşı mı sizi gönderdi buraya?”

“Yoook, biz geldik. Hani dedik ki, kapı nasıl açılacak, duvarlar nasıl yıkılacak?”

“Ne oldu?”

“Bekledik, bekledik hiçbir şey olmadı.”

Nöbetçi kapıyı açtı. Anacık Sultan koltuğun köşesine büzülmüş, daha da küçülmüş öyle oturuyor, gözleri de birkaç misli daha büyümüş öyle bakıyordu.

“Bir masa getirin. Yukardaki gümüş tepsiyi de alın gelin.”

Candarmalar koşuştular. Ali Onbaşı masayı koltuğun önüne sürmeden eğildi, Anacık Sultana bir niyazda daha bulundu. Onun arkasından öteki candarmalar da niyaz ettiler. Onbaşı sefertasmı açtı, yemek kaplarını tepsinin üstüne dizdi, ekmeği, kaşığı, çatalı bıçağı yan yana koydu:

“Buyur ye,” dedi, “Anacık Sultanımız. Ah bizim gibi akılsızların gözü çıksın, ah seni bunca gün aç koyduk.”

Çıktı. Yerinde duramıyordu. Çarşıya aşağı yürüdü, kahvenin önünden geçti. Herkes ona korkuyla baktı. İki çift kocaman açılmış göz sırtına yapışmış, o nereye giderse oraya gidiyordu.

Anacık Sultan, bir tuhaf, güzel, epeydir unuttuğu bir kokuyu aldı. Burun delikleri genişledi, gözlerini önündeki yemeklere dikti, elini uzattı, kaşığı alacakken, parmaklarını kızgın kora değmişçesine geriye çekti. Önündeki yemek dehşet kokuyor, içi kazınıyordu. Yemeye üç kere daha uzandı, üçünde de hemencecik elini geri çekti. Anasını düşünüyordu. Uzun boylu, kara saçlıydı. Ocağın bütün işlerini, bıkmadan, usanmadan o görüyor, kocaman kazanlarda pişen çok güzel kokulu yemeklerin, daha iyi pişmesi için mutfağa giriyor çıkıyor, aşçı kadınlara buyruklar yağdırıyordu. Hastalara, sayrılara dervişlerle birlikte dağlardan toplanmış kucak kucak çiçeklerle ilaç kaynatıyor, bu yüzden de bütün bedeni, geçtiği yerler çiçek özü kokuyordu. Ocakta çiçek kaynatma, ilaç çıkarma işi başlı başına bir uğraştı. Ocağın dervişleri, köylüler, köylü kadınları, kızları, çocukları bahar aylarında torbalarını alıyor, çiçek toplamaya dağlara yayılıyorlardı. Kimi bir ay, on gün, bir hafta, üç gün sonra dönüyor, torbalarını, çuvallarını, hurçlarını Ocağın çimenli avlusuna

523

boşaltıyorlardı. Avluda bir insan boyunu aşacak yükseklikte bir sürü çiçek öbekleri ortaya çıkıyor, bu çiçeklerden usta dervişler hangi çiçek, hangi hastalığa iyi gelir, günlerce çalışarak ayırıyorlar, avlu duvarlarının dibine kurulmuş kazanlarda bunları harlı ateşte kaynatıyorlar, çiçeklerin özlerini çıkarıp renk renk şişelere dolduruyorlardı. Çiçekleri kaynatma süresince ondan sonra da bütün Ocak, Ocağın yöresindeki ağaçlar, kayalar, toprak günlerce çiçek kokuyor, çiçek kokuları insanların, hayvanların derilerine siniyordu.

Bir gün, bir çiçek toplama zamanı, yaşını anımsamıyor, ya yedisinde, ya sekizinde olacaktı, anasıyla birlikte onlar da torbalarını almışlar, çiçek toplamaya dağlara gidiyorlardı. Bahar sevincinden çıldırmış, yamaçlar, ağaç araları, küçük düzlükler ağzına kadar türlü türlü çiçeklerle dolmuştu. O gün akşama kadar o çiçek senin, bu çiçek benim dolaşmışlar, kıyıp da bir tek çiçek bile koparamamışlardı. Anası, ağaca, kuşa, çiçeğe, bilcümle yaratığa sevgi dağıtıyordu. Onu gören, onun okşadığı, gülerek yaklaştığı, dokunduğu, sevgi dağıttığı hastaların yüzlerinde sevinçten güller açıyordu. Anası, oturmuştu bu Ocağa, bu dağın başına bütün dünyaya bitmez tükenmez sevgisini dağıtıyordu. Kötürümler, deliler, bitkinler, karasevda düşkünleri, kurşun yemişler, hançerlenmişler, yoksulluktan bir deri bir kemik kalmışlar geliyorlardı Ocağa, sağalıp gidiyorlardı. Bu insanlara, bu cümle yaratığa sevgi, dostluk ona anasından kalmıştı. O da köşesinde, kim olursa olsun, isterse yetmiş milletten olsun, yetmiş iki dinden olsun, kurt kuş, yılan çıyan, eşkıya, uğru, çıngıraklı yılan, cümle yaratığa sevgisini dağıtıyordu. Ve geyikler iniyordu dağlardan, küçük karacalar, cerenler iniyordu. Zurba zurba keklikler, ak güvercinler konuyordu Ocağın avlusuna… Kışın karlı günlerinde kurtlar, sincaplar, vaşaklar sığınıyorlardı Ocağa, kıllarına hile gelmeyeceğini bilerek, korkusuz. İçi yanıyor, susuzluktan ölüyordu. Gün vurmuştu yamaçtaki, bir uçtan bir uca serilmiş açmış sarı salep çiçeklerine. Pınarın dibindeki birer ışık damlası balıklar oynaşıyorlardı. Kar yağıyordu ağaçlar boyu ve insanlar karları yararak Ocağa hasta, sayrı, sakat, aç dökülüyorlardı. Anası…

524

Kapının açıldığını duydu, başını azıcık o yana döner gibi etti, Kertiş Aliyi hayal meyal seçti.

“Yemedin mi yemeklerini Anacık Sultan, anacığım. Vay benim iki gözüm çıksın ki, vay benim… Demek suyu unutmuşum. Susuz yemek yenir mi? Candarma, hemen su.”

Az sonra su geldi.

“Yaaa, işte su. İç iç, anacığım iç… Ben senin bunca gün su istediğini de görmedim. İnsan bu kadar gün susuzluğa dayanabilir mi?”

Elini aldı, bardağı tutuşturdu, Anacık Sultanın eli titriyordu, az daha masanın üstüne bırakmasa bardak düşecekti.

“Anacığım öleceksin, öleceksin, suyu iç, yemeği ye.”

İki delici göz üstüne dikilmişti. Duramadı, dışarıya kaçtı.

Dağlardan düzlüğe aşağı sular gümbürdeyerek akıyor, karlar savuruyordu. Binlerce, kara batmış çıkmış, kardan adam olmuş insan anasının cenazesine gelmişlerdi. Ölü anası daha herkese sevgi dağıtıyordu. Başucunda, nereden gelmişse çok uzun saplı bir kocaman mavi çiçek gelmiş mavi mavi balkıyarak, boynunu bükmüş orada öyle dikilmiş kalmıştı. Anası çiçek kokuyordu. Ağıtlar yakıyordu kadınlar. Mezara ak çiçekler taşıyorlardı. O mavi çiçek yatağın başucundan kalktı yürüdü geldi, köklerini mezarın başucuna soktu, orada uzun, boynu bükük, mavileri şırlayıp akarak durdu kaldı, bunu da herkes gördü. O çiçek yıllar yılı hiç solmadan kurumadan, mavisi gün ışığı gibi şırlayarak aktı. Kurtuluş Savaşına giden on altı pir dönmeyince çiçek de bir gün tanyerleri ışırken kalktı, mavisini bütün dünyaya yayarak çekildi gitti. Anacık Sultan bu olayı kendi gözleriyle gördü. O da çiçeğin ardınca gün ışıyıncaya kadar mavilere batarak gitti. Sonra aşağıdaki büyük, ak çakıltaşlı pınarda çiçeği yitirdi. Pınarın suları o gün bugündür, bu çiçekten dolayı som mavi akar. Ak çakıltaşları, yöredeki kayalar da sudaki balıklar da maviledi-ler. Anacık Sultan şimdi mavi çiçeğin ardına düşmüş, maviye batıp çıkarak kayıyordu. Çiçek pınara girdi. Anacık Sultan bir denizin ortasında kaldı, soluk alamıyordu, göğsünden bir inilti koptu, bu sırada gene Kertiş Ali Onbaşı içeriye girdi.

525

“Aman Allahım aman, daha ne bir kaşık su içmiş, ne de bir lokma yemek yemiş. Öleceksin. Anacık Sultanım, tırnaklarına kurban olduğum öleceksin.”

Gene yalvardı yakardı, Anacık Sultan taş kesilmişti, onda küçük bir kıpırdama belirtisi olmadı. Gözleri de gittikçe daha büyümüştü, dayanamadı, yalvarmalarını kesti, gene dışarıya kaçtı, köprüye vardı, çakıltaşlarma, böğürtlen çalılarının, hayıt-ların içine düştü, suyu birkaç kere geçti. Su dizlerine kadar çıkmıştı, farkında olmadı.

Kasabanın içinde, yöresinde, nereye gittiğini bilmeden dört dönüyor, komutanlığa geliyor, içeriye giriyor, gözaltının kapısına kadar varıyor, içeri girmek istiyor, bir türlü giremiyor, geriye dönüyordu. Anacık Sultan ölürse, her şeyin biteceğini düşünüyor, bu düşünce de onu kendinden geçiriyor, kasabaya sığamı-yordu. Sonunda edemedi, çayın kıyısında durdu, yönünü kıbleye döndü, namaza durdu. Durmadan, bıkmadan usanmadan Anacık Sultana, Allaha yalvararak, dualar okuyarak namaz kıldı. Gidiyor, çaydan aptes alıyor, geliyor gene namaza duruyordu.

Gün çoktan ışımış, bir kavak boyu yekinmiş, kasabaya gelen köylüler köprünün üstünde yaya, atlı, eşekli görünmüşlerdi ki az ilerisinde iki candarma bitti. Ali Onbaşı onları hayal me-yal gördü ya kim olduklarını çıkaramadı.

“Onbaşım, Onbaşım, Yüzbaşım seni istiyor.”

Ali Onbaşı, namazı, yalvarmaları, duayı o anda unutup ayağa fırladı:

“Neee, Yüzbaşı mı, beni mi istiyor?”

“Yüzbaşım çoktandır kumandanlıkta, seni istedi. Biz de seni aramadık yer koymadık.”

Ali Onbaşı, kasabaya doğru koşmaya başladı, candarmala arkasından yetişemiyorlardı. O hızla komutanlığa geldi, merdi venleri üçer üçer çıktı.

“Neredesin Ali Onbaşı?”

“Yüzbaşım, Yüzbaşım…”

“Neredeydin, seni aratmadık yer bırakmadım.”

“Yüzbaşım, Yüzbaşım.”

Kekeliyordu.

526

“Ne oldu sana?”

“Na… na… namaz kılıyordum.”

“Ne namazı?”

“Yemek yemiyor, su içmiyor, yatak serdim yatmıyor, sözünü de geri almıyor. Bu Anacık Sultan ölecek, ölümünü de bizim üstümüze atacaklar. Arif Saim Bey de benim rütbemi sökecek.”

Yüzbaşı kaşlarını çattı:

“Demek onu konuşturamadm?”

” Konuşturamadım.”

“Evet senin rütben sökülecek. Bununla da kalsalar iyi.”

“Ölecek.”

“Git ve ona sözünü geri aldır. Bir saat sonra Arif Saim Bey buraya gelecek ve o kadını sözünü almış bulmazsa, gerisini sen düşün.”

“Ölecek.”

“Ölsün ama, sözünü geri aldıktan sonra ölsün.”

Kertiş Ali Onbaşı baktı ki Yüzbaşıdan imdat yok, bitmiş tükenmiş, başı dönerek gözaltına indi. Kapıyı açmaya gücü yetmedi, nöbetçiye buyurdu, nöbetçi kapıyı gürültüyle açtı. Anacık Sultan koltuğun köşesindeydi. Gitti ayaklarına kapandı, niyaza durdu. İki damla yaş Anacık Sultanın ellerini ıslattı.

“Sana benim elim nasıl kalkar Anacık Sultanım, dağ kokulum, dağ kokulum. Ben ne yapayım şimdi, söyle bana ne yapayım? Sizin Ocağınız merhamet, sizin Ocağınız bağışlama, sizin Ocağınız dertliye derman dağıtan bir Ocak değil mi, niye beni şefaatinden mahrum ediyorsun, ben ne yaptım ki size, neden sözünü geriye almıyorsun, niye yemek yemiyorsun? Biliyorum öleceksin. Öl istersen, kimse sizin, sizin gibi ermişlerin işine karışamaz, şu sözünü geri al da öyle öl, olur mu Anacıkların anası? Beni de, çocuklarımı da öldürme. Sen sözünü geri almadan, böyle yemek yemeyerek, su içmeyerek ve hem de uyumayarak ölürsen, benim rütbemi sökerler. Bunca emeklerim boşa gider. Hiç gözümün yaşına bakmazlar. Çoluk çocuğum da acından ölür. Avradım da beni bırakır gider. Benim avradım kimin kızı biliyor musun Sultanım? Bizim köyün en zengininin kızı, o kızı bana verirler miydi sanıyorsun? Ben uzatmalı Onbaşı oldum da, koluma bu rütbeyi taktım da, ondan sonra köye gittim de,

527

bu kıza ta çocukluktan beri vurgundum da, kızı istedim de, kapısında her gün, gece gündüz çalışarak, hem de boğaz tokluğuna, her gün üç öğün de kemiklerim kırılıncaya kadar dayak yiyerek, her gün ölerek, bana kızı verirler miydi, ben de Onbaşı olunca bana da kızı verdiler. Şimdi benim rütbem sökülürse, ben o kadar rüşvet yiyemedim, benim işim millete dayak atmaktı, bu avrat da çocuklarımı alıp da gitmez mi, o zaman ben ne yaparım, ben de kendi kendimi öldürmez miyim? İşte sen sözünü geri almadan ölürsen, benim kanlı katilim olur da cehennemde yanarsın. Sen beni öldürürsen, Allahın binasını yıkmış olursun. İşte o zaman Ocaklığın, ermişliğin para eder mi sanıyorsun? Sen bu dünyada gün görmedin, öteki dünyada güzel bir cennetin olsun diye evlenmedin, sıcak yataklara girmedin. Bütün bir ömür tek başına yatağında bir erkek düşünerek üşüdün. Çocukların olmadı, olmadı ya cennetini de sağlama aldın. Şimdi benim gibi, bu günahkar kul yüzünden, beni öldüre-rekten cennetini ne demeye cehenneme çevireceksin. Katillik, adam öldürmek Allah indinde çok kötüdür. O senin ermiş sülalen bile sana himmet edemez, seni cehennemden kurtaramazlar. Haydi konuş Anacığım, gülüm benim, mor çiçekli dağlar güzelim. Gözlerini de üstüme öyle dikme, vallahi de, billahi de senin bu evliya gözlerin öldürecek beni. Ben de sabaha kadar namaz kıldım da dua ettim, sözünü geriye alasın ve de ölmeye-sin diye… Haydi konuş, konuş sultanım, güzeller güzeli. Bak senin ışığından bu pis nezaret bile ışıyıp durur. Öldürme beni, merhamet kıl.”

Ali Onbaşı netti neylediyse, ne kadar yalvardı yakardıysa da onun ağzından bir tek sözcük bile alamadı, deliye döndü, bağırmaya, çırpınmaya başladı, sonunda da kendinden geçip, “Fahişe, fahişe, sana diyorum fahişe,” diye başını üç kez duvara vurdu. “Şimdi senin üstünden on, sonra on beş, yirmi, yüz taş gibi oğlan geçecek. O zaman senin oran soğur ya, yangının söner ya, taş gibi yüz tane oğlana nasıl dayanırsın, ölürsün. Bunlar senin bildiğin adama benzemezler. Sen Arif Saim Beyin kim olduğunu biliyor musun, bunlar tunçsiper göğüslü, kan içici kimselerdir. Sen bunların kim olduğunu bilmezsin. Konuş fahişe.”

528

Önüne geldi dikildi ayaklarını yere vurdu, ayakları kırılır-casına ağrıdı.

O duvardan, o duvara attı kendini, boğuluyordu, dışarıya kaçtı, Yüzbaşının odasına çıktı, “Bu fahişe konuşmuyor, bir tek bir söz bile çıkmıyor ağzından,” dedi, Yüzbaşının karşısında hazırola geçti, “benim rütbemi sökecekler Yüzbaşım,” diye inledi.

“Ne yazık ki sökecekler Ali Onbaşı.”

“Ben ne yapayım Yüzbaşım, ben ne yapayım. Ben, ben, ben… Kendimi öldüreyim mi?”

“Haydi git, konuştur onu.”

“Ölecek.”

“Ya ölsün, ya da konuşsun.”

“Rütbem…”

“Konuştur onu.”

Ali Onbaşı dışarıya çıktı, candarmalar ona çay yetiştirdiler, üst üste birkaç bardak çay içtikten sonra azıcık kendine geldi aşağıya indi. İçeri girince Anacık Sultanın gözlerini kapalı gördü, öldü, diye ödü koptu, o anda da dinginledi, vardı kadının nabzını tuttu, nabız sağlam bir insanın nabzı gibi atıyordu, sevindi. Bu sevinç onu iyice kendine getirdi, Anacık Sultanın önüne diz çöktü.

“Bak Anacık Sultanım, bir anam vardı benim, başka hiç kimsemiz yoktu. Bizim avradın babasının kapısında büyüdüm. Dinsiz imansız bir adamdı. Bir günde anamla ikimize bir tek ekmeği ancak, o da zar zor verirdi. Anamla, eller, bal yağ yerlerken, biz dağlardan topladığımız otları, ayrık köklerini kaynatır öyle yerdik, ben ta ki asker oluncaya kadar. Askerlikte ilk olaraktan et girdi kursağıma, okuryazar oldum geceleri uyumayarak, onbaşı kursuna gittim, onbaşı oldum. Sevincimden uçtum. Anama bir fistan, biraz para, bir ayakkabı bile gönderdim. Ben candarma olunca, öyle bir dayak atmayı öğrendim ki ölüyü, taşı toprağı bile dayak atarak konuşturdum. Bana o kadar çok adam dövdürdüler ki, bak ellerime, avuçlarım otomobil tekerine döndü. Dayağıma dayanamayarak çok kişi bile öldü. Ben ilkin çok üzüldüm, sonra da alıştım. Bundan dolayı da beni, Türkiyede en iyi dayak atan,

529

 

ölüyü konuşturan tunçsiper bir kişi olduğumdan dolayı kumandanlarım beni uzatmalı yaptılar. Her gün, her gün ben de adam dövüyorum. Kolay mı sanıyorsun? Kimileri öyle çok bağırıyorlar ki kulaklarım sağır oldu sanıyorum. Ama neylersin ki vazife. Vazife, Allah adı gibi mübarektir. Bu dayak atan eller benim ellerim değil ki, ben bu elleri hükümete verdim, o da bana rütbe verdi, benim hiç günahım yok bu işte. Bir de ben adam öldürenleri, hırsızları dövdüm. Onlar kötüdürler. Bir de Hükümetimize karşı koyanları, eşkıyaları döve döve öldürdüm. Benim hiçbir suçum yok. Şimdi seni döve döve öldürürsem, benim hiç suçum olmaz. Cehenneme de gitmem seni öldürdüğümden dolayı. Çünkü bu el, seni öldüren bu el benim elim değil, Arif Saim Beyin, o gavatm, bir de hükümetin eli. Yıkma ocağımı, söndürme, sen ki adı güzel, kendi güzel Muhammed, eli çatal kılıçlı Peygamber Ali, küffara karşı tunçsiper olmuş Selahaddini Eyyubinin yoldaşı, kılıcını kırk deve götüremez Hasan Beyin soyundansm. O kılıç daha Ocağın duvarında asılıp durur, ıssız koyma yuvamı. Bak ben, askere gidinceye kadar gece gündüz dayak yerken, şimdi bütün dünyaya dayak atan bir onbaşı oldum. Kendime güzel bir düzen kurdum. Şimdi sen sözünü geri almazsan, konuşmazsan, söyle ben ne olurum. Ben seni, eğer sen Anacık Sultan olmasaydın, taş olsan da, demir olsan da, ölü olsan da seni söyletirdim.”

Anacık Sultan gülümser gibi oldu, gözlerini açtı, Ali Onbaşı bundan dolayı umuda düştü. Demek sözünü geri almıştı.

Bu sırada da Arif Saim Bey, yanında Taşkın Halil, Molla Duran Efendi, Kaymakam, Yargıçlar, Savcı, Muallim Rüstem Bey, Belediye Başkanı, Sarı Sultanoğlu, öteki ağalar beyler cüm-bür cemaat, şen şakrak, gülerek, eğlenerek Candarma Kumandanlığını doldurdular. Candarma Komutanının odası bu kadar büyük kalabalığı almadı, onlar da yemekhaneye, Arif Saim Bey için, bir koltuk taşıyarak, candarmaların yemekhanesine geçtiler. Merakla beklemeye başladılar, acaba Kertiş Ali Onbaşı kadına sözünü geri aldırabilmiş miydi? Yoksa ahır zaman evliyası Anacık Sultanı taş gibi oğlanlara teslim etmek zorunda mı kalacaklardı? Gülüşleri ortalığı çınlatıyordu.

530

Çaylar gelince Arif Saim Bey, “O fahişeyi getirin,” diye buyurdu. Altın tabakasından sigarasını çıkardı, altın ağızlığına taktı, yandan yönden beş altı çakmak birden parladı. Arif Saim Bey sigarasından derin bir nefes çekti, “Biz İstiklal Harbinde, bu dağlarda,” diye başladı, “bu köylülerden çektiğimizi…”

Biraz sonra kollarına girmiş iki candarmanın arasında Anacık Sultan ayakları sürüklenerek Arif Saim Beyin huzuruna getirildi.

“Oturtun onu.”

Duvarın dibine, daha önceden kendisi için konmuş sandal-yaya Anacık Sultanı oturttular. Kadının yüzü sapsarı solmuş, azıcık da yeşillenmişti. Ölüm yüzüne damgasını vurmuş gibiydi. Ocağın avlusunda iki insan boyu çiçek öbekleri… Dağlardan, sırtlarında çuvalları, torbaları, heybeleri, hurçlanyla insanlar, kadın erkek, çoluk çocuk, genç yaşlı iniyor, gelip yüklerini Ocağın avlusuna boşaltıyorlardı. Türküler söylüyor, sazlar çalıyor, semahlar dönüyor, kudümler dövüyorlardı. Geceleri, yıldız dolu dereyi geçerek, dolgun, süt dolu memeleriyle geyikler geliyorlardı her gece, sütleri sağıldıktan sonra, Ocakta daha fazla durmadan dağlarına çekiliyorlardı. Geyiklerin boynuzlarında, ovalara düştüklerinde Ocağın bayrakları dalgalanıyor, üstlerinde, nereye giderlerse, onlarla birlikte bir bulut akıyordu. Kar savuruyor, çocuklar üşüyor, koyaklar, ormanlar silme kar altında kalıyordu. Yamaçlar boyunca, göz alabildiğine sapsarı açılmış salep çiçekleri kar altında kalıyordu. Tepelerce yığılmış çiçekler, çiçeklere çokuşmuş arılar, avluya dolmuş, şınlayan gün ışığı kar altında kalıyordu. Ak karçiçekleri dolduruyordu ovayı, denizi, dağlan… Yedi iklim dört köşe kar altında kalıyordu. Bu kurt sürüsü koşturuyordu Ocağın yöresinde, her birisinin ağzında kanları saçılan bir geyik yavrusu. Geyik yavrularının gözlerinde yaş. Kurtlar uluyorlardı sabaha kadar. Hasan Beyin kılıcı ışığa batmış orada, duvarda balkıyordu. Uzun bir uçurumdan çiçek öbekleri, kaynayan, altlarından yalım fışkıran kara kazanlar aşağıya yuvarlanıyor, ormanı, dağları, uçurumun altını yoğun bir çiçek özü kokusuna boğuyorlardı. Binlerce kurt, yönlerini Ocağa dönmüşler, ak dişleri sıralanmış, keskin, ustura uluyorlardı. Keskin, kılıç gibi bir kurt kaynayan kazanların üstüne yürüyordu.

531

“Sözünü geri aldın mı?”

Anacık Sultan irkilir gibi oldu, yüzü biraz daha sarardı.

“Cevap ver Hanım.”

Bekledi, sandalyanın üstüne yumulup kalmış Anacık Sultandan bir karşılık gelmedi.

“Demek konuşmuyorsun sen ha?” dedi.

Gene bir süre bekledi. Birkaç kere sapı altın bastonunu sinirli sinirli taban tahtasına vurdu. Gittikçe öfkeleniyor, öfkelendikçe, “Sözünü geri alacak mısın,” diye üst üste soruyordu.

“Karşımda böyle put gibi susmakla kendini kurtaramazsın. Sen, benim ölmüş anama orospu, fahişe, dedin. Ben bu kadar büyük hakaretin altında kalacak insan değilim. Ben, bu yaşa geldim vefat etmiş anneme kimseyi küfrettirmedim.”

Arif Saim çok soğukkanlı ve biraz da alaycıydı.

“Şimdi beni iyi dinle, sen… sen… sen… sen, behey sen, Kırk-göz Ocağının fahişesi olan Anacık Sultan, sözünü geri almazsan, şu aşağıdaki taş gibi delikanlıları üstünden geçireceğim. Öyle, delikanlılar üstünden geçerken sen de cenabet cenabet ölecek, Allahm huzuruna cünüp gideceksin. Seni, mezarına yıkatmadan gömdüreceğim.”

Sonra, ağza alınmayacak kötü, pis sözcüklerle onunla alay etmeye, onu aşağılamaya başladı. O, konuştukça konuşuyor, sövüyor, aşağılıyor, Anacık Sultanın durumunda hiçbir değişiklik olmuyor, sanki gözlerini bile kırpmıyor, büyümüş gözlerle salt karşıya bakıyordu. “Demek muhterem evliya fahişemiz konuşmayacak?” Oradakilerin hepsi ürpererek, hep bir ağızdan gülüştüler. Nasıl gülüşmeyebilirlerdi ki, Arif Saim Bey evliya fahişe buluşunu tane tane, tadını çıkararak Anacık Sultanın suratına fırlatmış, ondan sonra da kahkahayla gülerek teker teker, oradakilerin yüzüne bakmıştı. O, gülüşünü sürdürdüğü sürece ötekiler de sürdürdüler.

Arif Saim Bey kirp diye gülüşünü kesti, ötekilerin de o anda gülüşleri usturayla kesilmişçesine kesildi. Azgın yüzü biraz daha sertleşti, yüz çizgileri gerildi, ötekilerin de yüzleri asıldı-“Kertiş Ali!”

“Buyur Komutanım.”

532

“Sana, bu kadına sözünü geriye aldırmazsan, senin rütbeni sökerim, sonra da seni eşek cennetine atarım, dememiş miydim?”

“Demiştin Kumandanım,” diye Kertiş Ali Onbaşı biraz daha kasılarak karşıda, yere dikilmiş bir hançer gibi dimdik durdu.

“Peki, Ali Beyefendi, bu evliya fahişe…” Durdu, bekledi, hep birden güldüler. “Evet, bu evliya fahişe benim vefat buyurmuş anneme sövdü.” Anne, sözü geçince hepsinin birden yüzü asıldı. “Sen de bu kadına sözünü geri aldıramadın değil mi, şimdi benim vefat buyurmuş annemin kemikleri toprağın içinde ne durumdadır?”

“Çatırdıyordur efendim.”

“Evet, gazaba gelmiştir benim sevgili anneciğim şimdi, üzülmüş, kalpleri incinmiştir şimdi, çünkü ne sağlığında, ne de şimdi, onun kulağına hiçbir vakit böyle kaba, böyle galiz küfürler gitmemiştir. Vah, benim anneciğim. Demek, Cumhuriyetin taşı toprağı konuşturan bir onbaşısı, bir fahişeyi, onun manevi kudretinden korkarak konuşturamıyor. Bilmiyorlar ki insanlar, fahişelerin manevi kudretleri olmaz. Öyle değil mi Kertiş Ali Onbaşı?” Kertiş, derken gülümsüyordu.

“Olmaz Kumandanım,” diye kendini tutamayarak bağırdı Onbaşı.

“Öyleyse niçin sözünü geri aldıramadın? Bak, Ali Onbaşı, bu kadın sözünü geri almazsa önce senin rütbeni geri alır, sonra da bu kadını taş gibi oğlanlara teslim ederim. İşte o zaman, isterse, bu fahişeler sultanı…”

Bu buluşu da hoşuna gitti, gene hep birlikte kahkahalarla güldüler.

“Kaldır şunu karşımdan. Kaldır ve yarın sabah, bu saatte onu sözünü almış olaraktan bana getir. Kaldır şunu buradan.” Yüzünü, yanlışlıkla pis bir şey içmiş gibi buruşturdu. Ayağa kalktı, bastonunu sol koluna takıp Taşkın Halil Beyin koluna girdi, ötekiler de onunla birlikte ayağa fırlamışlardı, geldikleri gibi gülerek şakalaşarak merdivene doğru yürüdüler.

Candarmalar, onlar gidince Anacık Sultanı boş bir çuval gibi kaldırıp sürüyerek, önde Kertiş Ali Onbaşı gözaltına götür-

533

düler. Ali onu candarmaların elinden aldı, kaldırdı her bir yerini kurt yemiş, yırtılmadık yeri kalmamış, toz içindeki koltuğun üstüne fırlattı:

“İşte, bana yaptığını kendi gözlerinle gördün, kendi kulaklarınla duydun. Rütbemi sökecekler işte…” Bağırmaya başladı. “Sende hiç vicdan merhamet yok mu, sende hiç insanlık kalmadı mı, ne demeye bana bu kötülüğü yapıyorsun? Bak, Beyefendi de söyledi, sen evliya da değirmişsin. Sen… Sen… Sen…” Söylemeye korktu. “Sen başka bir şeymişsin. İşte ben de senin kemiklerini sökerim. Şimdi on delikanlıyı getirir ırzına geçirtirim. Anladın mı, anladın mı, sözünü geri alacak mısın?” Onu omuzlarından tutarak, bir süre çılgıncasına salladı, sarstı, karşıya çekildi, soluyor, alnından damla damla ter dökülüyordu.

Birkaç köyün kadınları bir araya gelmişler, bayramlık giyitlerini giymişler ellerinde tırpanlar, oraklar, ağzına kadar çiçekle dolmuş dümdüz, sonsuza kadar uzanmış bir ovaya girmişler, çiçekleri biçiyor, altlarında yalım, kaynayan kara kazanlara dolduruyorlar, çiçek özlerini tas tas, üst üste yığılmış hastalara içi-riyorlardı. Sonra da kemikleri kemiklerine geçmiş geyikler geliyor, biçilmiş toprağın üstüne düşüyorlar, çiçek biçen kadınlar tas tas çiçek özünü, ağızlarını, boynuzlarına asılarak yukarı kaldırdıkları geyiklerin boğazlarına akıtıyorlar, çiçek özünü içen geyik silkinip ayağa kalkıyordu.

“Bak, Anacık Sultan, söylemedi, deme. İstersen beni çont, kötürüm et. İstersen beni cehenneme at. İstersen evliya değil de, Peygamber ol, Allahm da öz bir kızı ol, benden bu kadar. Ben rütbemi senin yüzünden söktüremem. Kendi kanıma kendi elimle ekmek doğrayamam. Senin derini yüzerim Anacık Sultan, senin gözlerini oyarım. Şimdiye kadar benim elimde can verenin, sakat, kötürüm kalanın haddi hesabı yok. Bak, Anacık Sultan, ben şu Anadolunda, şu ovada, şu dağlarda kara bir boran gibi estim. Köyler yaktım, ocaklar söndürdüm. Bu uzatmalı Ali Onbaşılığı boşa vermediler. Şimdi benim itibarım İsmet Paşanın, Fevzi Paşanın yanında Adana Valisinden de, ordu paşasından da daha büyüktür, neden ki dersen, benim gibi dayakçı, benim gibi koca bir ülkenin bu alçak köylüsünün kemiklerini söken bir kişi bu dünyaya bir tane daha gelmemiştir.”

534

Oraya koltuğun yanına oturdu, Anacık Sultanın yüzüne bakmaya başladı. Kadın, kendinden geçmiş uyuyordu. Birkaç kere gözlerini açtı, şaşkınlıkla, hiçbir şey anlamadan, nerede olduğunu bilmeden yöreye baktı, sonra da geri yumdu.

“Benim elime düşen, eğer konuşmazlarsa ya ölür, ya kötürüm kalır, ya da ırzına geçerler… Mümkünü çaresi yok konuşacaksın, sen de sözünü geri alacaksın, almazsan eğer, bana dayanamazsın. Sana vuran bu el benim elim değil, Arif Saim Beyin elidir. Senin ırzına geçen ben değilim, o taş gibi candarmalar da değil, onlar çok yukardalar, onlar yalnız emir verirler, kendileri gözükmezler. Ben, Allah indinde de, kul indinde de vazifemi yapıyor, bihakkın yerine getiriyorum. Vazifesini bihakkın yapmayan insanı ben insandan bile saymam. Anacık Sultanım, bak, şimdi senin üstüne, her birisi köylerinden ayrılah iki, üç yıl olmuş… Şimdi ben onları senin üstüne yollayacağım… Onlar ne Ocak dinlerler, ne de evliya, ne de Allah, seni parçalarlar. Gel sözünü geri al Anacığım. Sen bana zulmediyorsun… Kıyma bana Anacık Sultan… Anacık Sultan ben seni… Anacık Sultan…” Kendinden geçti. Hiç farkında olmadan Anacık Sultanın üstüne atıldı, yerinden kaldırdı. Alışkın elleri, kendinde olmayarak işlemeye başladı. Biraz sonra kendine geldiğinde kadının yüreğini dinledi, yürek saat gibi işliyordu, sevindi. Demek ki dayanacak, ölmeyecekti. Öyleyse gerisi kolaydı. Kulağını kadının yüreğine bir daha verdi, derinden dinledi. Yüreğin atışları azalmıştı, korktu, titredi. Ölemez, ölmez, eski topraktır, diye geçirdi içinden… Eski topraktır, eski topraktır, diye ortada dönmeye, arada bir de gelip kadının yüreğini dinlemeye başladı. Burnuna, burun direğini kıran bir koku geldi, kendisini dışarıya attı. Çok karanlık vardı, yağmur çiseliyordu. Kumandanlığın avlusunu birkaç kere fırdolayı dolandı. Köşedeki incir ağaçlarının, gövdeleri kıvrım kıvrım kalın yaşlı nar ağaçlarının içinde, yosunlu duvarın dibinde o iri yarı, adam azgını Kırkgöz Ocağının bekçisi Bünyamin geldiği günden bu yana oraya dikilmiş kıpırdamadan duruyordu. Gözleri de karanlıkta kedi gözleri gibi ışıl ışıl yanıyordu. Nar ağaçlarının altında durdu. Bünyamine birşeyler söyleyecek oldu, söyleyemedi. Orada bir süre, ne yapacağını bilmez bekledikten sonra, gözaltı odasına

535

koştu, Anacık Sultan boynunu bir yana düşürmüştü, onun karşısına geçti, yüzüne baktı kaldı. Kadının yüzü gittikçe sararı-yordu. Korktu, dışarıya kaçtı. Dışardaki karanlık, gittikçe yoğunlaşmış, kurşun geçirmez bir karanlığa dönüşmüş, yağmur da yukardan seller gibi dökülmeye başlamıştı. Bünyaminin ardında durduğu nar ağaçlarına geldi, gözleri Bünyamini aradı, hayal meyal karartıyı gözleri duvarın dibinde ancak seçebildi. Bünyamin, Bünyamin, diye seslenecek oldu, sesi çıkmadı. Sesinin  çıkmadığının  farkında  olmadı…  Bünyamin,  Bünyamin, Anacık Sultan ölüyor, kurtar onu. Sende Ocağın ilacı, ilacı, o can ilacından yok mu? Yok mu Bünyamin, Anacık Sultanı kurtaracak? O ölürse benim derimi yüzerler. Ben avradımı alırken, ona söz verdim, onbaşı kalmayacak, o kadar döveceğim ki milleti yüzbaşı, binbaşı, general olacağım, dedim. Şu koca Torosu, şu koca Anadolunu baştan aşağı sopadan geçirdim de, dünyayı sopamın kahrı altında inlettim de, göz çıkardım, deri yüzdüm, dil koparttım da değil yüzbaşı, beni çavuş bile yapmadılar. Şimdi de, Anacık Sultan ölünce de benim rütbemi sökecekler. Ölüyor, ölüyor, Anacık Sultan ölüyor, yetiş Bünyamin, kurtar onu, kurtar beni. Yetiş, yetiş, yetiş Bünyamin. Sen Anacık Sultanı kurtarırsın… Ben de seni… Ben ona parmağımın ucuyla bile dokunmadım. Ona azıcık öfkelendim, ne var bu kadar kızıp da ölecek kadar. Bünyamin, Bünyamin, sen geyikler çobanı Mülayim Dedenin oğlusun Bünyamin. Ona geyik sütü mü verirsin, çiçek özü, balözü mü, ne verirsen ver de kurtar onu. İçeriye koştu. Her bir yanından sular saçılıyordu. Anacık Sultanın üstüne eğildi. Sular kadının yüzüne çarpınca gözlerini açtı kapadı. Bu gözler ölü, diye içinden geçirdi Kertiş Ali. Ölüyor, diye inledi. Kadına bir daha dokunamadı.

Dokunursam ölür, diye korkuyordu. Dışarıya koştu, nar ağaçlarına geldi. Gök gürlüyor, şimşekler ardı ardına çakıyor, yağmur duvarını aydınlatıyor, ortalığı bıçak gibi kesiyor, köşedeki ağaçların ardındaki Bünyaminin iri gövdesini birkaç misli daha irileştiriyor, onun yöresinde bir ışıktan halkayı döndür ha döndür ediyordu. Bünyaminin yanına kadar geldi, ona dokunmak istedi dokunamadan geriye, gözaltına koştu. Anacık Sultanı bu sefer göremedi bile, içeriye girer girmez bir güç onu dışa-

536

riya fırlattı. Dışardan içeriye, içerden nar ağaçlarına, nar ağaçlarından şimşek ışıklarına, Bünyaminin yöresindeki dönen ışık halkasına, derin bir suya düştü çıktı. Gözaltıyla yağmur arasında soluk soluğa mekik dokudu. Sonunda Anacık Sultana dokundu. Kadının elleri buz kesmişti. Sırtına aldı onu, nar ağaçlarına götürdü, o anda da gözaltına geri döndü. Sırtındaki kadınla artık gözaltından narlara, narlardan gözaltına gidip gelmeye başladı. Anacık Sultanı birkaç kere sırtından çamurlara düşürdü, kadını düşürdüğü yerde unutup gözaltına girdi, orada, Anacık Sultanı aradı, bulamayınca korkusundan çıldırdı, narlara, Bünyamine geldi. Avluda dört döndü. Yağmur, fırtına gittikçe azıtıyordu. Uzun bir şimşek ışığında suların altındaki kadını gördü, onu hemen sırtına aldı, doktorun evine koştu. Doktor kapıyı açtı, uykuluydu, şaşırmış, bir Onbaşıya, bir sırtındaki kadına bakıyordu. Ali Onbaşı da ona gözlerini dikmiş konuşa-mıyordu. Doktor elini uzattı> kadının bileğini tuttu. “Ali Onbaşı, bu kadını nezarete götür,” dedi. “Tamam.” Tamam, tamam, tamam, diye geçirdi içinden, kapı yüzüne kapandı. Bir süre kapalı kapının önünde bekledi. Kapı bir daha açılmadı. Oradan evine koştu. Karısı saç baş darmadağın kapıyı açtı. Durmadan bağırıyor, Ali Onbaşı onun söylediklerinin birçoğunu anlamı-yordu. Kadın, giderim, diyordu, çocuklarımı alır da babamın evine giderim. Hani sen Yüzbaşı olacaktın, milleti sopalaya so-palaya? Yüzbaşı olamadın ya, şimdi de kel onbaşı rütbeni sökecekler. Bir fahişeyle başa çıkamadın da öldürdün. Öldürdün de rütbeni söktürdün. Ben çoktan bohçamı yaptım, sen beni kandırdın, ben de babamın evine gidiyorum. Eve gider gitmez de evleneceğim. Kertiş Ali, Kertiş Ali, kabak yiye yiye karnı şişmiş Kertiş Ali, Ali oradan da merdivenleri nasıl indiğini bilmeyerek, başının içinde bir kovan arı vınlayarak Yüzbaşının evine yöneldi. Yolda üç kere Anacık Sultanı sırtından düşürdü, üç keresinde de onu yerden bir kartal gibi kaptı. Yüzbaşının kapısına geldi, kapıyı çalamadı, evin yöresinde dönmeye başladı. Yağmur bastırdıkça bastırıyor, karanlıktan göz gözü görmüyordu. Köylüler, dervişler binlerce, dağlardan çuval çuval çiçekler getiriyor, Ocağın avlusunun ortasında öbekler yükseliyor, altlarında gür ateşler yanan kazanlar kaynıyor, dünya yoğun bir ko-

537

kuyla kokuyordu. Bir kuş sürüsü, hepsi de sütbeyaz Ocağın avlusuna, kaynayan kazanların üstüne ocağın, kümbetin damına karşı kayalıklara durmadan iniyor, dünya apak kesiliyordu. Durmadan da karanlık bir yağmur yağıyordu. Kayalar çatlıyor, maviler dumanlanıyor, fışkırıyor, süt mavisine dönüşüyor, soluyor, uzak bir kaval sesi geliyordu tül gibi sallanan uzak mavinin ardından. Beyaz da soluyordu. Ağır bir yağmur yağıyordu, karanlık taş gibi. Yağmur soluyordu. Karşı, her zaman, gece gündüz, ışık açan dağın doruğu da soluyordu. Ölüyor, ölüyor Yüzbaşım. Doktora götürdüm Yüzbaşım… İğne yaptı. Bir şey olmaz, dedi, ben de sana getirdim Yüzbaşım. Yağmur yağıyor, çok karanlık, yüreği atmıyor, kokular da soluyor soldu yağmur soluyor on altı yeşil donlu adam ellerinde yalın kılıçları dalıyorlar düşman ordusunun içine o ağır kılıcı kim kaldırıp da alacak duvardan yalımlar fışkırıyor kazanların altından dünya yağmur başlangıcının toprak kokusuyla kokuyor karanlık kayıyor soluyor Yüzbaşım benim rütbemi sökecekler mi, suyun kıyısına, köprünün altına geldiler. Ali Onbaşı dizlerine kadar suya girdi, Yüzbaşı onu tuttu, sudan çıkardı. Ardından da kendi girdi. Suyun içinde döndüler durdular.

Sabah oldu, yağmur durdu, inceden bir ışık ortalığı doldurdu. Dünya yunmuş arınmış pırıl pırıl olmuştu.

İlk olaraktan, köprünün altında yan yana, kan içinde yatmış kalmış ölüleri kasabaya gelen köylüler gördüler, dualar okuyarak kasabaya koştular. Kasabalı bir anda köprünün altını doldurdu. Biraz sonra Arif Saim Beyin otomobili gözüktü, ölülerin ayak uçlarına kadar geldikten sonra durdu. İçinden Arif Saim Bey indi. Yüzü çok kederliydi Ali Onbaşıyla Yüzbaşı Faruğun ortasında gözlerini ardına kadar açmış yatan Anacık Sultana bakınca tepeden tırnağa ürperdi, ellerini havaya açarak uzun bir süre dudakları kıpır kıpır dualar okudu. O daha duasını bitirmemişti ki önde Taşkın Halil Bey, arkada kasabanın öteki ileri gelenleri, İstiklal Madalyası olanlar madalyalarını takmışlardı, geldiler, ölülerin karşısında el-pençe divan durdular.

“Kan içindeler,” dedi Arif Saim Bey… Ölülerin yöresinde eğilerek, yaralarına bakarak birkaç kere döndü. “Kan içindeler.

538

Hançerle param parça, delik deşik etmiş bunları öldürenler. Bakın bakın, bu ölü kadın da gözlerini açmış da nasıl da bakıyor. Dünyayı yiyecekmiş gibi bakıyor. Ve de sözünü geri almıyor.” Gülümsedi. “Yiğit kadın çıktı şu küçük fahişe. Demek ki yüzyıllardan gelen bir irsi güçleri var.”

“Var,” diye ortaya atıldı Murtaza. “Bakın, bakın, nasıl da bakıyor dünyaya. Sanki ölmemiş gibi, diri gibi, bir de gülüyor bize. Dünyaya gülüyor. Çok ölü gördüm, bu küçücük kadın gibisini şimdiye kadar görmedim. Bakın, oraya yatmış da hepimize gülüyor. Yüzbaşı da kan içinde kalmış. Vah! Dağları titreten, biltekmil Anadolunu sopası altında inleten Ali Onbaşı da baştan ayağa kan içinde. Vah!”

“Kan içinde vah!” dedi Molla Duran Efendi. Emekli Muallim Beyin yüzü kıpkırmızı kana kesmiş, elleri zangır zangır ediyordu:

“Vah, vah,” dedi, “vah, vah!” “Vah, vah,” dedi Belediye Başkanı.

“Zatıalileri Yüzbaşımız çok kan kaybetmişler ve de mecruh düşmüşler,” dedi Savcı.

Soluk soluğa gelen Doktor, hemen eğildi, ölüleri muayeneye başladı. Muayenesi uzun sürdü, ötekiler onu elleri göbeklerinde beklediler.

Doktor başını kaldırdı:

“Tamam,” dedi, “muhterem Yüzbaşı Faruk Bey tam on dokuz yerinden hançerle, hançer yaranın içinde burgu gibi döndürülerek katlolunmuştur. Ali Onbaşıya gelince, kendilerine o kadar hançer isabet etmiş ki, beni mazur görünüz, hançer darbelerini sayamadım. Şu gözleri açık kadına gelince… Bakınız.” Anacık Sultanın gözlerini yukardan aşağıya sıvazlayarak kapattı, o elini kaldırır kaldırmaz kadının gözleri yeniden açıldı. Bunu birkaç kez yineledi. Her yinelemede kadının gözleri yeniden hemen açılıyordu. “Evet, gördünüz.” Oradaki bütün köylüler de hep bir göz kesilmişler, gözlerini Doktorun kapatamadığı kadının gözlerine dikmişlerdi. “Bu kadında herhangi bir darp izi yoktur.” “Vardır,” diye bağırdı Murtaza Ağa.

“Olmalı,” dedi Arif Saim Bey… Köylülere duyurmak için sesini yükseltti, “Elbette vardır, çünkü Kırkgöz Ocağının kutsal

539

piri muhterem ve mukaddes Anacık Sultan Hazretlerini o kan içici İnce Memed nam kafir öldürmüştür. Bu sebepten onun mübarek vücudunun bir yanında bir darp izi bulunmalı.”

“Vardır Beyefendi,” diye sevindi Murtaza Ağa, “çünküle-yim ki, İnce Memed nam kan içici kanlarını içtiği cümle masumları ilk olaraktan gözlerini oyaraktan darbeyler. Bakınız, muhterem vatan şehidi Yüzbaşı Faruk Beyin gözlerine. Bu gözler, o kafir tarafından birer kan pınarına döndürülmüştür. Muhterem vatan şehidi ve hem de vatan üstündeki bilcümle kötüleri döve döve katleden Ali Onbaşının ala gözlerine. Birer kan kuyusu olmuştur. Evet, Anacık Sultanı, bu mübarek Hazret kadını da ve hem de gözlerinden İnce Memed katleylemiştir.” Murtaza da sesini Arif Saim Beyden daha çok yükseltti, “Görsün İnce Memed,” dedi, “görsün o kan içici, görsün, ne demektir Kırkgöz Ocağının son ermişini, hem de en mübarek kadınını öldürmek ne demektir. Kırkgöz Ocağı onu kötürüm etmez mi, Kırkgöz Ocağı onun bütün bedenini kurtlandırıp, kıvıl kıvıl eden kurtlara yem etmez mi, yalnız kemiği kalaraktan, kemikleri biribirine vurarak çatırdamaz mı? Ya Türkiye Cumhuriyeti, Yüzbaşısı, vatan, Onbaşısı öldürüldükten sonra o kan içiciyi yakalayarak kasap çengellerine asmaz mı, atamız Kuyucu Murat Paşa gibi…”

Murtaza Ağa çok coşmuş, kanatlı sözlere yol vermiş, daha neler neler konuşacaktı ki Arif Saim Beyin otomobiline bindiğini gördü, sesini hemen kesti, arzı tazimatta bulunmak için onun yanına önünü ilikleyerek koştu, eğildi birkaç kere. Arif Saim Bey ona gülümsedi. Otomobil yürüdü.

Kasaba ileri gelenleri toplu olaraktan kasabaya yönelmişlerdi. Murtaza Ağa arkalarından yetişti. Bağıra çağıra, Candar-ma Komutanlığına kadar Murtaza Ağa İnce Memedin, öldürdüklerinin gözlerini nasıl oyduğunu anlattı.

Komutanlığa vardıklarında Yüzbaşı Gavur Alinin, köprünün altında ölüleri ilk gören köylülerin ifadelerini aldığını gördüler. Gavur Ali ifadelerin hemen hepsini almış, köylü kalabalığını yollamıştı. Geriye kalan birkaç kişinin ifadesini çabucak alıp Arif Saim Beyin huzuruna geldi:

540

“Arz edeyim efendim,” dedi, “bütün ifadeler biribirini tutuyor. Hiçbir aykırı ifade bulamadım. Şimdi efendim, daha gün doğmadan kasabaya gelen, köprüden geçerek ölüleri gören ilk insan yaşlı bir kadındır. O kadın, kan içindeki ölülerin başında abalı, kırmızı postallı, şayak şalvarlı, dev gibi iri, elindeki uzun hançerinden kan damlayan birisi görmüş. Adam orada, ölülerin başucunda kıpırdamadan duruyormuş. Öteki köylüler de bu kadının söylediklerini teyit ettiler.”

“Sonra ne olmuş, o kıpırdamayan adam nereye gitmiş?”

“Kaybolmuş efendim.”

“Nasıl kaybolmuş?”

“Çok sordum efendim, nasıl kaybolduğunu görmemişler efendim.”

“Evet, iyi ki kaybolmuş.”

“Bulacağız o kişiyi efendim.”

“Bulacaksınız, biliyorum, bulunuz, yalnız biliniz ki Yüzbaşı Faruk Beyi, Onbaşı Ali Efendiyi ve mukaddes anamız Anacık Sultan pirimizi İnce Memed öldürmüştür. Öldürülmesine dahi ikna edici bir sebep bulacaksınız. İnce Memed, onun yaralarını sağaltan, ona sihirli yüzük, sihirli gömlek veren bir kişiyi niçin öldürsün, halkın inanabileceği bir sebep bulacağız.”

“Bulacağız efendim,” dedi Yüzbaşı Gavur Ali.

“Evet, buyur otur Yüzbaşım, bulacağız.”

Yüzbaşıya yanındaki sandalyayı gösterdi. Bundan sonra da sebep bulma üstüne oradakiler arasında bir yarış başladı. Öğleye kadar herkes bir sebep buldu. Arif Saim Bey hiçbirisini beğenmedi. Öğle yemeğine Taşkın Halil Beyin evine gittiler, sebep bulma yarışı orada da sürdü. Sonunda Murtaza, boyun damarları şişmiş, gözleri dışarı uğramış, “Buldum,” diye bağırdı.

“Söyle,” diye onun elini tuttu Arif Saim Bey. Murtaza Ağa, Arif Saim Bey onun elini tutunca yöresindekilere, işte biz böyleyiz dercesine tepeden gözünün ucuyla şöyle bir baktı.

“Anacık Sultan var ya…”

“Var.”

“İnce Memede bir sihirli yüzük verdi değil mi, bir de üstünde doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz dua yazılı bir gömlek verdi, değil mi?”

541

“Verdi biliyoruz.”

“Şimdi beni iyi dinleyiniz, muhterem Arif Saim Bey Anacık Sultanı kasabaya davet etti, o da Arif Saim Beyimizin davetini kabul etti. Arif Saim Bey niçin davet etti onu, çünkü ondan sihirli yüzüğü ve doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz dua yazılı gömleklerden isteyecek, askerlerine verecekti. İşte o zaman İnce Memed, bu kurşun geçmez candarmalarla başa çıkamayacaktı.” Ayağa kalktı, gözlerini oradakilerin üstünde teker teker gezdirdikten sonra sözünü sürdürdü. “Anacık Sultan önceleri, çok diretti. Fakat sonra, Arif Saim Beyin Kırkgöz Ocağının pirle-riyle cephede diz dize, düşmana karşı çarpıştığını duyunca yüzüğü ve gömlekleri vereceğini, İnce Memeddeki yüzüğün de, gömleğin de sihrini iptal edeceğini söyledi. Bu da İnce Memedin kulağına gidince… O da geldi… Maalesef hem Anacık Sultanı ve hem de onu korumaya çalışan… Evet efendim, şehit Yüzbaşı muhterem Faruk Bey, muhterem şehit Onbaşı Ali Efendi Anacık Sultan uğruna seve seve kanlarını döktüler.”

Arif Saim Bey gözleri sevinçten ışılayarak:

“Bravo Murtaza Ağa,” dedi, “bravo senin keskin zekana. Bravo arkadaş.”

Zülfü yerinden fırlayarak onu kucakladı. “İnce Memed işte böyle mahvü perişan edilir. İşte böyle kendi silahıyla kalbinin ortasından vurulur. Bravo Murtaza, bravo kardeşim.”

Oradakilerin hepsi de Murtazayı ayağa kalkarak kutladılar, onun için övücü sözler söylediler.

Ardından Arif Saim Bey, o, haber yasağı koyduğu muhabir öğretmeni çağırdı, İnce Memedin, bu son cinayetlerini ona dikte ettirdikten sonra:

“Şimdi git, bu haberi bütün gazetelere ayrı ayrı telle. Ben de gazete sahiplerine haberi iyi değerlendirsinler, diye telgraf çekerim. Yakında İnce Memed bütün gazetelerin birinci sayfalarında yer alacaktır, hem de fotoğraflarıyla.”

Öğretmen boynunu büktü:

“Efendim,” dedi, “yıllardır arıyorum, İnce Memedin en küçük bir resmini bulamadım. Çünkü efendim o, ömründe hiç fotoğraf çektirmemiş. O, fotoğraf makinasını bile görmemiş. Bulamadım.”

542

“Onlar, o gazeteciler bulurlar,” diye güldü Arif Saim Bey. Ötekiler de güldüler. “Hem de en uzun bıyıklısından öyle bir İnce Memed bulurlar ki görenin ödü patlar.”

Öğretmen sevinerek, “Evet efendim, inşallah bulurlar efendim. Ben telgrafları çekmeye gidiyorum.”

Murtaza onu kapıda yakaladı, iç cebinden büyük cüzdanını herkese göstererek çıkardı, öğretmenin eline bir deste para sıkıştırdı:

“Bu da senin güzel emeğinin karşılığı,” dedi, geldi Arif Saim Beyin yanındaki koltuğa oturdu, ellerini dizlerinin üstüne koydu.

“Şimdi kolları sıvayacağız, bu kasabadan bütün köylere şahinler uçuracak, İnce Memedin Anacık Sultanı öldürdüğünü sebepleriyle yayacağız.” Murtaza Ağa:

“Bey,” dedi, “sen onu benim gözümden iste, iki gün içinde İnce Memedin üstüne bu ovadan, hem de bu dağlardan lanetler yağacak, onun soluğu kesilecek.” Ötekiler de:

“Bu kadının İnce Memed tarafından öldürülmesi iyi oldu, bundan sonra İnce Memedin işi tamam. Onun Anacık Sultanı öldürdüğü çabuk yayılır.”

“Yüzbaşının da, Onbaşının da… Şimdi ben Ankaraya gidince Dahiliye Vekilinden Karafırtma Miralay Azmi Beyi isteyebilirim. Bu kış kıyamette bile Karafırtına İnce Memed üstüne yürür. Halk bizimledir, bir de Karafırtma… Bir de irticai hareket sözü, İnce Memed bir ay içinde toz.”

Akşam oldu, rakı sofrası kuruldu, Karafırtına Azmi Bey üstüne konuşulmaya başlandı. Azmi Bey, bütün Türkiye için bitmez tükenmez konuydu. Onun adını duyan köylü, dünyanın öte ucunda da olsa korkusundan altına ediyordu. O, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana Anadolunun doğusunda, batısında, güneyinde, bütün yurdun üstünde kara bir fırtına gibi esmiş, bir yangın yeli gibi bu başkaldırıcı hain köylünün üstünden geçmiş, büyük atası Kuyucu Murat Paşa Hazretlerine, nur içinde yatsın, rahmet okutmuştu. İşte bu büyük destan kahramanı, köylülerin celladı kahraman kişi yakında Toros dağları-

543

nm üstüne yürüyecek. Toros dağlan çakmaktaşı kayaları, dik dorukları, yeri sarsan çağlayanlı suları, kartalları, insanlarıyla onun önünde yerlere kadar eğilecekti.

Sevinç içinde şakıyor, gülüyor, eğleniyorlardı. Murtaza, öylesine sevinç içindeydi ki bir ara dayanamadı, yaman bir çiftetelli döktürdü.

Topal Ali önce Taşkın Halil Beyin evine geldi, duvarın dibinde durdu yukarıdaki şamatayı dinledi, sonra oradan usulca ayrıldı. Dün gecekinden de daha beter bir yağmur başlamış, gökten seller boşanmıştı, karanlık duvar gibiydi, Topal Ali el yordamıyla yürüyordu. Zorla, cıcığı çıkmış Candarma Komutanlığının avlu kapısını buldu. Evlerin çinkolarına hışım gibi yağan yağmur öyle bir gürültü çıkarıyordu ki, top atsan kimse duyamazdı. Avlu kapısından sağa döndü, duvara tutuna tutuna nar ağaçlarını buldu. Bünyaminin yerini şavullamıştı, birkaç adımda onun yanma vardı, kolundan tuttu:

“Bünyamin, ben Topal Aliyim, duydun mu?”

Bünyamin ne konuştu, ne de yerinden kıpırdadı. Ali konuşmasını sürdürdü, bağırdı çağırdı, sövdü, koluna asıldı çekti, sürükleyerek götürmek istedi, bu iri, kaya gibi adamı yerinden bir parmak bile kıpırdatamadı. Omuzuna asıldı beline sarıldı, sırtını dürttü, Bünyamin oralı bile olmuyordu.

“Bünyamin, Bünyamin, Bünyamin, ulan Bünyamin, sen artık burada kalamazsın, yarın sabah candarmalar seni burada görürlerse öldürürler. Seni öldürürler Bünyamin.”

Uzun uzun konuştu, bacaklarını tekmeledi, yerden kaptığı bir taşı var gücüyle sırtına indirdi. Bünyamin gene hiç aldırmadı. Orada duvar gibi, ağaç gibi duruyordu.

“Bünyamin, ne olursun Bünyamin, yiğidim Bünyamin, aslanım Bünyamin…”

Daha çok diller döktü, yalvardı yakardı, Bünyamin hiç aldırmıyordu. Ondan umudunu kesti. Yarın sabah onu gören candarmalar her şeyi anlayacak, daha, onu görür görmez vuracaklardı. Karşıdaki ağaca sırtını dayadı, az ilerisindeki Bünyaminin karanlığa karışmış karartısı birkaç kere sallanır gibi oldu, niyaz eder gibi eğildi, dizini yere koyar gibi etti, doğruldu, ellerini göğsüne koydu kıyama durdu. Belki de Topal Aliye öyle

544

geldi. O böyle yapınca Topal Alinin yüreğine tıp etti, belki onu yerinden kıpırdatabilirdi.

“Bünyamin, Bünyamin, Kırkgöz Ocağının dervişi Bünyamin, geyikler çobanı, gece gündüz avucunda közler taşıyan Mülayim ermişin oğlu Bünyamin, Anacık Sultanın sana buyrultusunu söylüyorum.” Bir taşın üstüne çıkarak, Bünyaminin koluna asılarak ağzını onun kulağına dayadı, “Bünyamin, Bünyamin, sana Anacık Sultanın buyruğunu söylüyorum, Topal Alinin arkasına düş ve yürü. Ey, Bünyamin, bu sana benim buyru-ğumdur, sen yıl on iki ay, söndürmeden avuçlarında ateş taşıyan geyikler çobanı Mülayimin oğluysan, Topal Ali nam kimes-nenin ardına düş ve yürü. Düş ve yürü, düş ve yürü…”

Elini uzattı, kolundan tuttu çekti ve Bünyamin onun ardı sıra kuzu kuzu geldi. Yağmurun gürültüsü kulakları sağır edecek gibiydi. Komutanlığın avlusunu çıktılar, aşağıya, çarşıya yöneldiler. Aşağıda, köprünün altına kadar inen caddeyi seller ağzına kadar doldurmuş çağlayarak akıyordu. Hiçbir evin penceresinde de ışık yoktu. Topal Ali yularından tuttuğu bir atı gö-türürcesine, kolundan tuttuğu Bünyamini çekerek Molla Duran Efendinin evine götürdü. Molla Duran sabırsızlıkla onları bekliyordu. Molla Duran onların ayak seslerini duyar duymaz kapıyı açtı, o, kapıyı açar açmaz, onlardan önce bir yağmur dalgası içeriye doldu:

“Çabuk… Girin içeriye.”

Topal Ali Bünyamini önce içeriye itti, ardından da kendisi girdi.

“Ne oldu, beni korkuttun Ali.”

Ali, elinde bir gemici feneri tutan Molla Durana Bünyamini gösterdi:

“Görüyorsun işte. Orada, köşede donmuş kalmıştı. Zor kopardım Bünyamini.”

Bünyamin sağ elinde sıkı sıkıya, kanlı gibi duran iki ağızlı, gümüş saplı uzun bir Çerkeş hançeri tutuyordu. Hançeri tutan elinin parmak aralarına kan dolmuştu. Kanı, o kadar yağan yağmur bile yıkayıp götürememişti.

Yukarıya odaya çıktılar. Ocakta, üst üste atılmış kuru kütükler uzun yalımları savurarak yanıyorlardı. Bünyamin ortada

545

I

dikildi kaldı. Molla Duran, Topal Ali onun yöresinde dönerek, her bir yanma baktılar. Bünyamin tepeden tırnağa kan içinde kalmıştı.

Molla Duran: “Soy şunu Ali,” dedi.

Ali ortada dikilmiş kalmış adamın ilkin elindeki kamasını almak istedi, uğraştı uğraştı kamayı onun elinden koparamadı. Molla Duran da gelip güçlü elleriyle ona yardım etti, kamanın sapma yapışmış eline ne yaptılar ettilerse bir türlü açamadılar. Kan ter içinde kalıncaya kadar çabaladılar, Bünyaminin bir parmağını bile yerinden oynatamadılar. Bir iyice yorulan Topal Ali köşeye çekildi, ocağın yalımlarına ellerini tuttu, sırtından dumanlar tütüyordu. “Hele ben soyunayım da, cıcığım çıktı,” diyerek odadan ayrıldı. Odaya geri geldiğinde bacağına şayak bir şalvar çekmiş, ayaklarına kırmızı postal giymiş, sırtına da yepyeni sırmalı bir Maraş abası geçirmişti. Gülümseyerek, ortada öyle dimdik kalakalmış Bünyaminin yanma geldi:

“Eeeey, Derviş Bünyamin,” diye bağırdı. “Anacık Sultanın buyruğu olarak sana sesleniyorum, elindeki hançeri karşındaki Topal Aliye ver. Ondan sonra da önce ayakkabılarını, sonra şalvarını, abanı çıkar, eeey Bünyamin.”

Bünyamin, usulcana elindeki kamayı, boyun bükerek saygıyla Topal Aliye uzattı, arkasından da yere oturdu postallarını çözdü, çıkardı. Postallara su geçmemiş, ayaklan kuruydu.

“Ya Bünyamin, Anacık Sultanın buyruğunu söylüyorum sana, bak bakalım şalvarından yağmur geçmiş mi?” Bünyamin şalvarını elleriyle yokladıktan sonra: “Geçmemiş,” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. “Abana bak.” Bünyamin onu da yokladı: “Geçmemiş.”

“Pekiyi, öyleyse ocağın başına gel!”

Bünyamin ta tavana değen uzun gövdesiyle ayağa kalktı, geldi ocağın önüne oturdu, başını eğdi, öyle kalakaldı.

Biraz sonra büyük bir tepside tüten, ağır bir sarımsak kokusuna karışmış nane kokusuyla kokan bir tas tarhana çorbası, gene tüten bir sahan bulgur pilavıyla, etli patates getirdiler.

546

Molla Duran Efendi:

“Buyur derviş Bünyamin,” dedi, “kim bilir kaç gündür açsın.”

“Ohhooo,” dedi Topal Ali, “o, bu kasabaya geldiği günden beri avlunun köşesine, nar ağaçlarının ardına, incirlerin altına gitti, orada kıpırdamadan durdu. Onu orada kimse de görmedi. Belki gördüler de görmediler. Hani var ya, herkes gözünün önündeki bir şeyi, her an görür de hiç görmez.” “Öyle olur,” dedi Molla Duran.

“Buyur Derviş Bünyamin. Önündeki yemeğe buyur.” Derviş Bünyamin sanki, getirilip yanına konmuş yemeği görmüyordu.

“Derviş Bünyamin yemek soğuyor.”

Bir Molla Duran konuşuyor, bir Topal Ali konuşuyor, Bünyamin onları duymuyordu bile. Topal Ali sonunda gene eski usulüne başvurdu:

“Eeeeey, Derviş Bünyamin,” dedi, “Kırkgöz Ocağının, Anacık Sultanın buyruğudur, şimdi sağına dönecek, yanındaki tepside duran tarhana çorbasını içecek, arkasından bulgur pilavını, patates yemeğini, onun ardından da petekli balı yiyeceksin. Ama çok yavaş yiyeceksin. Anacık Sultanın buyruğu böyle.”

Ocağın başına bağdaş kurmuş oturmuş Bünyamin ayağa kalkmadan, ellerini yere koyup bastırarak, bir değirmen taşı gibi tepsiye döndü, kaşığı eline alır almaz çorbaya saldırdı, bir anda çorbayı süpürdü bitirdi. Bulgur pilavıyla patates o kadar bile sürmedi. Sıra bala gelince, Topal Ali ona, “dur,” dedi, “şimdi tarhana gelecek, sen çok açsın.” Bünyamin, sabırla bekledi. Tarhana çorbası, ardından da etli patatesle bulgur geldi. Bünyaminin eli makina gibi işliyordu. Gelen yemekler de kısa bir sürede bitti. Bundan sonra yemekler geldi, boş sahanlar gitti. Topal Ali, bal çanağını onun önüne sürmeseydi Bünyamin, belki de sabaha kadar, önüne ne getirilse yiyecekti. Balı, usul usul, ekmeğini büyük lokmalar yaparak, içine kaşık kaşık balı doldurarak yedi.

“Dur ya Bünyamin.” Bünyamin:

547

“Çok şükür Allahım verdiğine de, vereceğine de,” diye dua okudu, ağzı kıpır kıpır etti.

Gözleri büyüdü. Bir uykudan hemen uyanmışlığın şaşkın-lığıyla yöresine, gözlerini kirpiştirerek bakındı. Bir an gülümser gibi oldu. Ardından da kaşları çatıldı, yüz çizgileri gerildi, bedeni ürperdi, azgınlaştı, sırtı kabardı. Topal Alinin ellerine sarıldı:

“Ali Ağam, kamam nerede?” Ali kamayı ona uzattı: “Al, burada.”

Bünyamin kamayı aldı, kınına soktu. Yüzü ışıdı, açıldı, gülümsedi.

“Sağ ol Ali Ağam.” “Sen de sağ ol Bünyamin.”

Bünyamin, onun gözlerinin içine gözlerini dikti kaldı. Ali gözlerini nereye kaçırırsa kaçırsın Bünyaminin gözleri onun gözlerinin içindeydi.

“Anacık Sultanı döve döve öldürdüler,” dedi sonunda. Sesi, gözleri, yüzü bir ölüm kederine büründü. “O, nerede şimdi?”

Bir şeyler daha söyleyecekti, sesi çıkmadı, boğazında kısıldı kaldı.

“Camide,” dedi Topal Ali, onun bu sözler ağzından çıkar çıkmaz Bünyamin ayağa fırladı, kapıya kadar vardı, Topal Ali, “dur ey Bünyamin,” diye bağırdı arkasından. Bünyamin olduğu yerde durdu kaldı.

“Ya Bünyamin, biraz bekleyelim. Ben de seninle birlikte geleceğim.”

Bünyamin yere oturdu, elindeki postallarını giydi. Giyer giymez de kapıyı açtı dışarıya çıktı. Ali de arkasından gitti.

“Dur ya Bünyamin, tut kolumu. Bize bir elektrik feneri gerek. Bekle beni burada.”

Merdivenleri çıktı, ocağın sekisindeki tabaka biçimindeki feneri aldı, Bünyamin onu avluda bekliyordu, koluna girdi, yürüdüler. Yağmur daha da yoğunlaşarak sürüyor, ortalığı sel götürüyordu. Fenerin yardımıyla kaldırımlardan yürüyerek, selleri aşarak camiye geldiler. Anacık Sultan sofada tek başına yatı-

548

yordu, üstüne ak bir çarşaf örtülmüştü. Bünyamin ona doğru yürüdü, ona varırken üç kere niyaza durdu toprağı öptü. Sonra da sofaya çıktı, Anacık Sultanın üstündeki çarşafı aldı, onun önünde de niyaza durdu, elini öptü üç kere, başına götürdü. Ölüye, arkasını döndü diz çöktü, kadını sırtına çekecekken Topal Ali, “Eeeeey, Bünyamin, dur!” dedi. Bünyamin bekledi. “Şu feneri tut.” Bünyamin feneri onun elinden aldı. Topal Ali sırtındaki abasını çıkardı, “Feneri Anacık Sultanın üstüne tut,” dedi, Bünyamin ayağa kalktı. Topal Ali, “Anacık Sultanın ölüsü ıslanmasın, çok yağmur yağıyor,” dedi. İkisi birden abayı ölüye giydirdiler. Ali, Anacık Sultanı kaldırdı, Anacığın ölüsü bir kuş ölüsü kadar hafifti, Bünyaminin sırtına verdi.

“Fener de sende kalsın. Karanlık yollarda gerek olur. Tabancan var mı?”

“Yok,” dedi Bünyamin.

Topal Ali belindeki tabancayı çıkardı, onun beline bağladı, “İçinde on dört kurşun var,” dedi, “seni kurttan kuştan korur. Haydi uğurola, yolun açık olsun.”

Bünyamin caminin avlu kapısından karanlığa karıştı. Yüzbaşı Faruk Beyle, Kertiş Ali Onbaşı için büyük törenler yapıldı, söylevler çekildi. Her kürsüye çıkan, bu vatan şehitleri için önce gözyaşı döktü, ardından da onları öldüren kan içici cani İnce Memedi lanetledi, sonra vatan şehitlerini göklere çıkardı.

En son Arif Saim Bey kürsüye ağır ağır ilerledi. Tepeden tırnağa siyahlar içindeydi. Elindeki beyaz mendille gözlerini si-liyordu. Kürsüye çıktı. Kürsüde de mendilini birkaç kez gözlerine götürdü. Öksürerek gırtlağını temizledi. Ortalıkta çıt yoktu. Sinek uçsa kanadının sesi duyulurdu.

“Evet,” diye söze başladı. “Muhterem vatandaşlar, İnce Memed nam cani kasabamıza kadar inerekten, evliyalar sultanı, zavallı kadın kahraman Anacık Sultan Hazretlerini katleyle-miştir. Bu Peygamber soyundan gelen değerli kadın evliyayı canlarını vererek müdafa eden vatan şehidi Yüzbaşımızla, Onbaşımızı maalesef, kadın evliyayla birlikte katleylemiştir. Biz, bu kadın evliyayı korumak, onun uğruna canımızı vermek mecburiyetindeydik. Çünkü bu dünyaya çok çok, binlerce, mil-

549

yonlarca erkek evliya, erkek peygamber gelmiş de kadın peygamber, kadın evliya gelmemiştir. Dünyaya gelmiş bu tek evliya kadın, yeryüzünde Allah böyle bir evliya kadını yalnız Türk milletine nasip eylediğinden, büyük Paşamız da taifei nisaya çok ehemmiyet bahşettiğinden, onların yüksek haklarına çok hürmet ettiğimizden, Anacık Sultan Hazretlerinin de dağlarda tehlikede olduğunu, İnce Memed nam caninin onu katleyleye-ceğini istihbar eylediğimizden, en kıymetli Yüzbaşımızı onu kasabaya davete icabet ve azmettirdik. Onu kuştüyü yataklarda misafir ederek, kuş sütüyle besledik. Dünyanın, bizden başka hiçbir milletine nasip olmamış ilk kadın peygamberini bir mücevher gibi muhafaza etmek, onu müdafaa etmek bizim büyük vazifemizdi. Anacık Sultan Hazretleri bizim ona karşı gösterdiğimiz bu muameleden çok hoşnut ve memnun kalarak, bize müteşekkir olarak… İnce Memed nam Allah, kitap, Kuran, Peygamber bilmez kişi bizim bu hürmetli muamelemizden gazaba gelerek ve gözlerini kan bürüyerek, kin içinde yanarak, yağmurdan, şimşeklerden, bizim gafletimizden bilistifade maalesef Anacık Sultan Hazretleri ve onu muhafaza etmekte olan Yüzbaşımızı katleylemiştir.

“Eeeeeey, muhterem milletim, kahraman kasabalılarım, size, duyar duymaz, gözlerinizden kan yaş akıttıracak bir gerçeği söylemek mecburiyetinde olduğum için kendimi bedbaht hissediyorum. Şöyle ki, dün gece, camide yüz candarmanm ihtiramı bozamadıkları için, İnce Memed nam cani gelerekten, can-darmalarımızı silahtan tecrit ederekten, Anacık Sultanımızın mübarek naaşlarını almış götürmüştür. Ol mübarek naaşı götürürken bağırarak konuşmuş, haşa huzurunuzdan, ben bu fahişenin kurtlanmış leşini köpeklere atacağım ki yesinler de ku-dursunlar, demiş. Daha başka şeyler de söylemiş ki, o kadar ağır sözler ki, değil evliya bir kadın için, bir orospu için bile

söylenemez.”

Sesini alçalttı, elindeki mendiliyle önce gözlerini, sonra yüzünü sildi. Sesi çatallaştı, ağlayan bir hal aldı. Şimdi artık kararlıydı ve dingindi.

“Evet, arkadaşlar, ben bu Anacık Sultanın harbe gidip de dönmeyen on altı atasıyla birlikte cephede düşmana karşı diz

550

dize, omuz omuza dövüştüm. Bu on altı kişi bir orduya bedel oldu. Biz, onların da yardımlarıyla düşmanı İzmirde denize döktük.” Sesini birden yükseltti. “Biz, biiiiiz, Türk milletiiiiii, o, on altı ermiş, evliya şehidin kanından gelen bir şahsın, isterse peygamber olmasın, hırsız, katil, fahişe olsun isterse, onların hatırı için, onun kanını hiçbir zaman yerde koyamayız. Anacık Sultanın intikamını bu milleeeeeet, o İnce Memed Allahsızından, kan içiciden alacaktır.”

Kollarını kartal kanatlan gibi havaya açtı ve bu anda da kalabalık patladı:

“Alacaktır.”

“İnce Memed çok yakında derdest edilecektir.”

“Edilecektir.”

“Onu yakalayınca, ona neler yapılacak işte o zaman görülecektir.”

“Görülecektir.”

Ve Arif Saim Bey, bütün kurtlarını dökmüş, rahatlamış, mutlu, kürsüden indi. Oradaki herkes onu kutlamaya koştu, kimi elini öpüyor, kimi kucaklıyor, kimi paltosunu, omuzunu kokluyor, kimi elini sıkıyordu. O ise her şeyi unutmuş, ağzı kulaklarında gülüyordu.

Tören bitip dağılma sırası gelince Arif Saim Bey otomobile binmedi, altın saplı bastonuna ağır ağır çökerek, arkasında memurlar, kasaba ileri gelenleri beşuş bir çehreyle, başı dimdik, göğüs ilerde, ayaklarının ucunu görmeden çarşıyı baştan başa, önünde eğilenleri, elpençe divan duranları görmeden yürüyerek geldi geçti.

İnce Memedin, dağdan gelerek Anacık Sultanı, candarma-lara sihirli gömleği ve yüzüğü vereceğinden dolayı öldürdüğü söylentisi bir gün bile sürmedi. İlkin inanmış gözükenler bile sonradan, böyle bir kuyruklu yalana inandıklarından dolayı utandıklarını açık açık herkese anlattılar. Kertiş Aliyle Yüzbaşının Anacık Sultanı döve döve öldürdüklerini, İnce Memedin de, içinde bir sıkıntı duyarak, kulağına derinlerden, kırk günlük yoldan bir ses gelerek onu ürperttiğini, kasabaya koşaraktan, ulaşamayıp, ancak Anacık Sultanın köprü altında ölüsünü görerek kan ağlayaraktan Candarma Komutanlığına giderek,

551

önce Kertiş Aliyi, sonra da Hatçenin katili Yüzbaşıyı öldürerek, iki öcü birden alarak, onların ölülerini komutanlıktan köprünün altına getirerek, birisini Anacık Sultanın bir yanına, ötekisini de öbür yanma yatırdığını bilmeyen duymayan kalmadı.

Büyük törenden birkaç gün sonra da Anacık Sultanın ölüsünün ak libaslı kırk ölümsüzle birlikte kasabaya gelen İnce çe-tesince Candarma Komutanlığı basılarak, ölüyü bekleyen üç yüz candarmanın gözleri önünde ölü alınarak, eller üstünde dağlara, Kırkgöz Ocağına götürüldüğü gerçeği de halkın diline düştü. Bu dünya öyle bir dünyaydı ki güneş balçıkla sıvana-maz, hiçbir gerçek sonuna kadar gizli kalamazdı.

Arif Saim Bey otomobiline binip, yanında Molla Duran Efendi, Taşkın Halil Bey ve Zülfüyle Ankaranın yolunu tutarken, Bünyamin de sırtında dünyanın en değerli emanetiyle Kırkgöz Ocağına doğru, dağlara düşmüş, yoldaki bütün köylere uğrayarak, Kertiş Aliyle Yüzbaşının Anacık Sultanı döverek öldürdüklerini, sonra da kendilerinin, daha Anacık Sultanın canı çıkmadan öldüklerini ilan ederek gidiyordu.

Karlı dağları, derin suları aşarak Kırkgöz Ocağına kutsal emanetiyle ulaşan Bünyamin ölüyü Ocağın avlusunda bir uzun masa gibi duran mavi çinkeden binek taşının üstüne koydu. Kendisi de boyun kırarak ölünün karşısında el bağlayarak kıyama durdu. Ve gün ışır ışımaz dağlardan, koyaklardan insanlar Kırkgöz Ocağına akmaya başladılar. İlk önce geyikler çobanı, her iki avucunda hiç sönmeden yalımlar yanan Mülayim geldi. Anacık Sultanın ölüsü karşısında niyaz edip el bağladı. Mülayimden sonra şu koca dağların arkasındaki Fırat suyu kıyılarından Ağuiçen Ocağının yüz yaşındaki dedesi Balım Dede geldi. Belinde kavalı, başında sikkesi, elinde on iki telli büyük sazı vardı. Ak sakalı göbeğine kadar inmişti. O da geldi geyikler çobanının yanında boyun kırıp el bağladı. Onun arkasından da güneyden, Akdeniz kıyılarından Dede Kargın Ocağının pirleri geldiler, kıyama durdular. Bunların hüneri, Akdenizin üstünde, tozlu yollarda yürür gibi yürümekti. Sonra Ege denizi kıyılarından Bedrettiniler geldiler. Bunların hüneri, dağ olsun, kaya, çöl, kıraç toprak olsun yürüdükleri yerlerde binbir kokuyla kokan çiçekleri o anda yeşertmek, hem de katmer çiçek-

552

I

I

lerini açtırmak, hem de dünyayı güzel kokulara boğmaktı. Bunların ardından Dersim Abdalları geldiler, bunların hünerleri dille tarif edilemez, kaleme gelmez, kağıda dökülemezdi. Bunların arkasından da Kırşehirden, Hacı Bektaş Ocağından erenler güvercin donunda geldiler, kümbetle binektaşı araşma üst üste, gün ışığını bile sızdırmayacak sıklıkta göğe kadar ak bir perde kurdular. Bütün bunların ardından da kılıç yutanlar, bedenlerini şişlerle delenler, ateşte yürüyenler, aslana binenler, kayalara, cansız duvarlara binip yürütenler geldiler. Anacık Sultanın huzurunda el bağladılar, kıyama durdular.

Antebin demirci, Maraşın dokumacı, ayakkabıcı, Adananın pamukçu, Malaryanın kuyumcu esnafı da, Anadoluda bu ölümü duyan işiten bilcümle yaran da Anacık Sultanın ölüsü üstüne kar kıyamet demeden koşarak geldiler. Ve ak başörtülü, kara çatkı bağlamış, renk renk fistanlarıyla ortalığı bir renk cümbüşüne boğmuş kadınlar ölünün bulunduğu taşın yöresine halka-I  landılar. Yöreden duyan kadın kara çatkı bağlayıp, ak başörtülerini başlarına sararak, bayramlıklarını, düğünlüklerini giyinerek, incilerini, altınlarını, mercanlarını, göktaşı gerdanlıklarını, eski mezarlardan çıkmış boncuklarını, takılarını takarak ardı arkası kesilmeden geliyorlardı. Geliyor, halka olmuş kadınların arkalarında bir halka da onlar oluşturuyorlardı. Halkalar gittikçe büyüyor, bütün avluyu dolduruyor, avludan dışarıya taşıyor, yandaki akarsuya, kümbete, aşağıdaki mor kayalıklara kadar büyüyordu. Erkekler, birkaç pirin, Mülayim ve Bünyami-nin dışında halkaya girmiyorlar, uzaklarda, üst üste yığılmışça-sma ayakta ta karşı doruğun yanına kadar yayılmışlar, sessizce bekliyorlardı.

Ağıda ilk olarak Hürü Ana başladı. Onun sağ yanında soylu ağıtçı Bey kızı Telli Hatun, solunda da Telli Hatunun kız kardeşi hak aşığı, türküleriyle, ağıtlarıyla taşı dile getiren, akarsu-ları durduran, ağaçları yürüten, dağları titreten Hasibe Hatun duruyordu. Hürü Ana önce ağıttan bir dörtlük söylüyor, halkalardaki bütün kadınlar hep bir ağızdan onu tekrarlıyorlar, ardından da gene hep bir ağızdan ağlıyorlardı. Yüzlerce kadının hep bir ağızdan sallanarak söylediği ağıt bu keskin kayalıklı dağlarda, ardı ardına yedi kere yankılanıyor, oradaki insanları,

553

taşı toprağı, ağacı, çiçeği, suyu, göğü ürpertiyordu. Hürü Ana, Anacık Sultanım, diyordu, öldü bir kafirin sopası altında, bir yezidin, bir dinsizin, dinsizlerin sopası altında. Kara ceren gözleri süzüldü. O, diyordu, Anacık Sultan, kurdun kuşun, karıncanın, böceğin dilinden anlardı. Cümle yaratık gelir onun huzurunda divan dururdu… Dağlar, diyordu, dağlar ona gelir, şahlar ona gelir, akan sular, koskoca Fırat yönünü değiştirir de, aktığı ovayı bırakır da, ayaklarına yüz sürmek için, şu ulu dağları aşar da buraya gelir. Dağlar onun için yankılanır, çiçekler onun için açar, gün onun için ışığını gönderir. Ve bu bütün söyledikleri yüzlerce kadın tarafından yineleniyor, yöredeki dağlar seslerden bir iniyor, bir kalkıyordu. Her çiçek ona adını söylerdi. Her çiçek ona derdini söylerdi. Kurt kuş, börtü böcek, karınca ona derdini söylerdi. Cümle yaratık derman aramaya ona gelirlerdi. O, çiçekleri, toprakları, yaprakları, suları, sakızları, merhemleriyle cümle yaralıları iyi eder, yarı ölüleri bile diriltir-di. İşte şurada, işte karşıda, İnce Memed günbatıdaki duvarın dibine elindeki filintası, gövdesine baştan başa sıvanmış altın sırma fişeklikleri, mor püsküllü fesi, dürbünü, sırmalı, nakışlı Maraş abasıyla yüzü gerilmiş, orada dimdik duruyor, bir ışık direği gibi duruyor, onu kurtaran, ölmüş canını geri vereni kim, Anacık Sultan. Anacık Sultan diye dağlar ard ardına yedi kere yankılanıyordu.

Hürüce Ana ayağa kalktı, onunla birlikte halkadaki yüzlerce kadın da kalktı. Hürü Ana, Anacık Sultanın önüne geldi, el bağladı, boyun kırdı, ardından da eğildi, niyaza durdu, sonra da ölünün elini aldı üç kere öpüp başına götürdü. Ve yeniden, daha gür, daha başka bir sesle ağıdına başladı. Uyan, diyordu, uyan Anacık Sultan, uyan dünya güzeli, uyan fakir fıkaranm ekmeği, umudu, gürü güvencesi, uyan, uyan, uyan da bak kimler geldi cenazene. Uyan da, dedelerin, o Eyyubi kılıçlılar, o Hasan dağında şehit düşenler, kılıçları yerden kalkmayanlar, yeşil donlular, halk içinde yitenler, o Kırklara karışmış dedelerin geldiler, bak, bak, senin huzurunda el bağlayıp divan durdular. Anacık Sultanım uyan, uyan ceren gözlüm uyan, uyan dünya güzelim uyan, uyan da gör ki, seni uğurlamaya kimler geldiler, Hacı Bektaşın, Dede Kargının, Balım Sultanın, Abdal

554

Musanm talipleri, pirler soyunun yiğitleri, Çukurovanm, ucu bucağı belirsiz Anadolunun, Van dağlarının, Akça denizin, Arabistan çölünün kadını erkeği, çoluğu çocuğu, kurdu kuşu güvercini seni deyip de geldiler, huzurunda elpençe divan durdular, kanlı yaşlar dökerekten sana niyazda bulundular. Uyan dünya güzelim, yumuşak ellim, güleç yüzlüm, sevgi donlum uyan, uyan da kimler geldi sana, seni deyip, uyan, uyan da gör, eli çatal kılıçlı, burma bıyıklı, büyük ela gözlü Alim geldi, Düldül atın binicisi, Hasan Hüseyinin babası, adı güzel kendi güzel Muhammedimin yoldaşı, yoksulların kardaşı, zalimlerin belası Alim geldi. Uyan da gör Anacık Sultan, daha kim geldi, deryalar yüzünde yürüyen Benliboz atın binicisi, denizler ulusu Hızır da geldi. Yeşil Bayraklı, bir türkü söyleyince cansız taşları yürüten Pir Sultan Abdal, postunu denizin üstüne sererek-ten yedi derya aşan Pir Sarı Saltık, bin tane ak güvercin olaraktan Kırşehir düzüne inen Pir Hacı Bektaşi Veli, bir türkü söyle-yerekten çirkini güzel yapan, cehennem yerinde hiç ateş yoktur diyerekten, buradan oraya ateş götüren Karacaoğlan, Erciyas dağını ateşe verip kül eden Dadaloğlu, bir üfürmede karanlık geceyi gündüz eden Koca Yunus, geyikler çobanı Mülayim Baba, Kıratın binicisi Koçyiğit Köroğlu, senin oğlun İnce Memed de geldi. Uyan bak, Anacık Sultan, daha kimler var senin başu-cunda, adı güzel, kendi güzel Muhammedin çifte kanatlı, kız yüzlü, melek kanatlı Burak atı, kelle koltuğunda üç gün çarpışan, Bağdadin kapısını açan Genç Osmanın Arap atı, Köroğlu-nun Kıratı, Alinin Düldülü de geldi, İnce Memedin yağız atı da geldi. Kişnemeleri, ağıtları dağı taşı, yeri göğü tuttu. Uyan Anacık Sultanım uyan. Geriye, sırtını ölüye dönmeden arka arka giderek yerine oturdu. Öteki kadınlar da yerlerine geçtiler oturdular. Onun ardından ağıda Telli Hatun başladı. Sesi zil gibiydi ve duyanın yüreğini paralıyordu. O bitirince Hasibe Hatun, onun arkasından da tanınmış öteki ağıtçılar aldılar ağıdı. Ve kadınların ağıtları ikindiüstüne kadar sürdü. Sonra ölüyü kokulu sabunlarla yudular, ipek kefene sardılar, ceviz ağacından tabuta koydular, tabutu eller üstünde taşıyarak karşıdaki, gece gündüz üstünden hiç ışık eksilmeyen, her zaman yalp yalp yanan çakmaktaşından doruğa yöneldiler. Dağın yamacı-

555

na, iğne atsan insandan yere düşmezdi. Bu sırada ölünün üstüne ak bir bulut geldi durdu, o, her zaman Ocağın üstünde salınıp duran bulut. Kanadı uzun üç tane ak kuş uçuyordu doruğa doğru, uçuyorlar, doruğa gidiyor, ışığa batıp çıkıyor, geriye geliyor, tabutun üstünde süzülüp kalıyorlardı. Derken, nereden geldiği belirsiz ince bir kaval sesi, belki topraktan çıkıyordu, belki gökten, dağlardan iniyordu, ortalığı sanverdi. Çatırdayan kayalardan da mavi çiçekler fişkırdı, mestedici mavi, ince kokular aldı dünyayı.

Doruktaki çakmaktaşı kayalığın içine ustalar apak bir mezar yapmışlardı. Anacık Sultanı getirdiler mezara indirdiler. Ferhat Hoca Kuran okudu. Mezardaki ölünün üstüne herkes elindeki çiçeği attı. Mezar ağzına kadar çiçekle doldu taştı. Bu kışta kıyamette, bu karda boranda herkes Anacık Sultanın mezarına koyacak çiçeği ne etmiş, ne eylemiş bulmuştu. Çiçeklerin üstünü topraklayıp, doruktan sessizce ayrıldılar. O ak bulutla, o üç kuş doruğun üstünde süzüldüler kaldılar. Gece de bir yıldız kümesi dönerek, ışıkları savrularak doruğun üstüne indi.

“Uyan Anacık Sultan uyan, uyan da gör!”

Anacık Sultanın öldürülmesi aşıkların işine yaradı ve bu hengame içinde onlar unutuldular, Arif Saim Bey de, aşıkların toplanarak gözaltına alınması buyruğunu bir daha anımsamadı.

556

Düldül dağının doruğuna tanyerleri ışımadan çok önce gün vurur, dağın ak çakmaktaşından doruğu bir ışık fırünasına tutulur, ak çağşaklı pınarlar, dereler, çaylar, ırmaklar, göller aydınlanır, diplerine Kuran düşse okunur.

Çarpışma, ıhırcık karanlıkta başladı. Düldül dağının dibinde Sırapmar köyünün altındaydılar. Bir insan boyu kar koyakları, düzlükleri, ormanları, dağları, ovaları doldurmuş yollar beller geçit vermiyordu.

Bu dağlarda on kez ölmeden, bir kez dinlemezsin.

Karafırtına, Kemikkıran Albay Azmi Bey kasabaya büyük yetkilerle ve takviyeli bir alay candarmayla geldi. Kasaba onu, candarmalarını büyük coşkuyla bağrına bastı. Ağalar, beyler onun ayaklarının dibinde sayısız koç, boğa, deve kurban eylediler, kasabanın yılda bir et yüzü görmeyen fakir fıkarası Kemikkıran, Karafırtına Azmi Bey sayesinde ete doydu. Molla Duran Efendi bile o kadar coşmuştu ki Karafırtınanın ayakları dibinde üst üste sekiz boğa kestirmişti. Kasaba ağalan öylesine bir kurban yansına girmişlerdi ki, kasabanın alanı, çarşısı kesilmiş, yüzülme-yi bekleyen cendeklerle dolmuştu. Kasaba daha da hızını alamamış, manifaturacı, demirci, ayakkabıcı esnafı biribirleriyle yanşa girmişler, durmadan, bağırtarak, elleri yüzleri kan içindeki kasaplara kurban kestiriyorlardı. Arif Saim Bey sonunda dayanamadı:

“Bu böyle olmaz kardeşim,” dedi, “bu hiç böyle olmaz. Bu gidişle Çukurovada, Toroslarda kesilmedik hayvan kalmayacak. Bundan sonra kurban kesmek yasak.”

557

Bu buyruk üstüne birçok kasabalının isteği kursağında kalıp, “Arif Saim Bey Karafırtmayı kıskandı,” dediler.

Karafırtma, kasabada candarmalarıyla bir hafta kaldı. Geniş araştırmalarda bulundu. İnce Memedin, yanmdakilerin, Yedi Memedlerin, Anacık Sultanın yedi cedlerine kadar gelmişlerini geçmişlerini öğrendi. Köylerin, dağların haritası elindeydi. Bu haritayı Almanlar yapmışlardı. Alevi köylerini, Sünni köylerini, huylarını huşlarını, İnce Memede hangi köylerin, hangi aşiretlerin, boyların, hangi kişilerin yataklık ettiklerini bir bir öğrendi. Her şeyi öğrenmiş, her şeyi kafasında yerli yerince sıralamıştı da İnce Memedin Anacık Sultanı öldürmesini, Yedi Memedleri, kadın erkek, çoluk çocuk adlarını değiştirerek toptan Memed oluşlarını, bunun ne anlama geldiğini bir türlü anlayamamıştı. Kasabada bir yıl da beklese bu sorulara kimsenin bir karşılık bulamayacağını anlayınca askerini bu karda kıyamette Toroslara çekti. Sular, yollar, beller, dağlar yol vermiyor, koca Toroslarda ot, orman, ocak, dağ, tepe, köy kalmamış, dünya bir kar fırtınasına, bir borana dönmüş, göz açtırmaz bir ak cehennemde savruluyordu.

Arif Saim, Albaya bu kıyamette harekata başlamamasını, bahan, karların eridiği, hiç olmazsa fırtınaların durduğu günlerde dağlara çıkmasını önerdi. Onun bu önerisine Karafırtma hiçbir karşılık vermedi. Zaten hemen hemen hiç konuşmuyor, hiç gülmüyor, azgın, kıpırtısız, donmuş bir suratla kibirli, göğsü ilerde, dimdik, hiç yanına yöresine bakmadan ya yürüyor, ya da dimdik, taş kesilmiş bir yontu gibi kıpırtısız duruyordu.

Arif Saim Bey bu tuhaf adama kızıyordu ya elinden bir şey gelmiyordu. Bu sonsuz yetkiyi Ankarada ona bizzat kendisi verdirmişti. Yanındaki ağalara, beylere dert yanıyordu:

“İşte bir Enver Paşa daha çıktı başımıza. Bu sefer doğuda, Rus hududunda, Allahuekber dağlarında, doksan bin kişi değil de Toroslarda bir alay donacak. Biz de rezil olacağız gene dünyaya, başımıza iş açtık.”

Karafırtma Kemikkıran Azmiyi çok yakından tanıyordu. Doğu, Güneydoğu, Batı Anadolunun, nerede eşkıya varsa, o, üstünden silindir gibi geçmişti. Bilcümle halkın kemikleriyle birlikte bellerini de kırmıştı ya olsun, vatanı eşkıya belasından

558

kurtarmıştı. Arif Saim Bey gerçekten üzülüyordu, böylesi insanların bir zulüm kılıcı gibi halkın üstüne her an inmesinden. Kurtuluş Savaşında Çerkeş Ethem neyse, savaştan sonra da Azmi Bey oydu. İşkencelerin türlü biçimlerini, binbir uygulamasını, üstün, kıvrak zekasıyla Azmi Bey bulmuş ve de Osmanlı atalarına rahmet okuturcasına uygulamıştı. Onun eşkıya takibine çıktığı bölgelerde ot bitmiyor, onun geçtiği kasabalarda, köylerde insanlar uzun bir süre, belki de yıllarca, tatlı canlarından olmamışlarsa, kendilerine gelemiyorlardı.

İlk olarak önüne çıkan Yedi Memedlerden beş çeteyi, su içercesine, çevirip öldürdü, ölülerini çıplak atlara atarak kasabaya gönderdi. Uğradığı her köyü yangın yerine çevirdi. Köylerde dayaktan ölenlerin ölülerini de çıplak atlara atarak, eşkıya diye kasabaya yolladı. Önüne gelene, kadın erkek, çoluk çocuk yediden yetmişe adını sordu. Memed diyeni, adı Memedse de, yarı ölü olarak bıraktı gitti. Dağlarda eşkıya, kaçak, hırsız kalmadı. Memedle Ferhat Hoca biraz daha gecikseydiler, Yedi Memedlerin tümünü de kıracaktı Karafırtma. Memed, ulakla-rıyla bütün Torosa haber uçurdu, Yedi Memedler silahlarını saklayıp, adlarını değiştirip, çiftlerinin çubuklarının başlarına geçsinler, diye. Ayağa kalkmanın, Memed olmanın bir gün sırası gene nasıl olsa gelecekti. Bu dünyada bin kez ölünmeden bir kez dirilmenin mümkünü yoktu.

Yedi Memedler, öteki eşkıyalar, kaçakçılar ortadan kaldırılınca, Karafırtmanm önünde İnce Memedden başka kimse kalmadı. Albay Azmi ağaların, beylerin güvenilir adamlarından, iyi işleyen bir haberci ağı kurmuş, Torosun en kuytu, en ulaşılmaz yerinde bir ateş parlasa haber alır olmuştu.

Günlerdir, karda kıyamette, fırtınalara, boranlara tutula tu-tula candarmalarınm ayakları, elleri donarak, hastalanarak İnce Memedle karşılaşmak için dolaşmış, bu şeytanın hiçbir yerde izine bile rastgelememişti. Yanında götürdüğü Topal Aliye ve Yel Musaya da hiçbir şey sormuyor, sadece köylüleri korkutuyor, onları görülmedik işkencelerden geçiriyordu. Kızılgedik köylülerinin başlarına gelenlerse ibretlikti, İnce Memedin Kızıl-gediğe geldiğini duymuş, köyü sarmış, bütün köylüyü köyün dışına çıkarmış, orasını ev ev, köşe bucak, delik delik aratmış,

559

kimseyi bulamayınca, vay basma gelene, işkenceden geçirmedik kimseyi koymamış, belekteki çocukları bile… Kızılgedikten hiç kimse ayakta duramadığı için, yakın köylerden köylüler gelerek günlerce onlara bakmak zorunda kalmışlardı.

Ama Karafırtma umudunu yitirmiyor, candarmaları ve güvenilir habercileriyle nerede bir çıt çıksa oraya ulaşıyor, İnce Memedi bulamayınca da… İnatçı, tuttuğunu koparan bir kişiydi. Ülkede de o kadar ünlü bir kişiydi ki, Toroslardan eli boş dönemezdi. Ya ölecek, ya İnce Memedi yakalayacaktı. Üstelik de bu son işiydi. Emekliliğine bir yıldan daha az bir süre kalmıştı.

İnce Memedle, bora fırtına savurur, göz gözü görmez, eller tüfeklerin kundaklarını tutamaz donarken, Karameşe koyağının kayalıklarında, ormanın kıyısında karşılaştılar. Bütün orman ağaçların tepelerine kadar kar altında kalmıştı.

“Teslim ol İnce Memed, ben Karafırtma nam Miralay Azmiyim. Teslim olursan, seni en az cezayla kurtarırım. Bütün etrafını, sen de görüyorsun sardım. Kurtulman mümkün değil. Benim elimden şimdiye kadar takip ettiğim hiçbir eşkıya kurtulamadı. Sen de kurtulamayacaksın. Teslim olursan, cürmün ne kadar büyük olursa olsun, senin canını kurtarırım, söz veriyorum. Benim sözüm yiğit sözüdür. Unutma, ben Karafırtma Miralay Azmiyim…”

Azmi Bey bekledi bekledi karşıdan hiçbir karşılık gelmedi. “İnce Memed, bana cevap vermiyorsun. Yanındaki arkadaşlarının, Ferhat Hocanın, Temirin, Kasımın, Kürt Dursunun,” Kürt Dursun Dersimin dillere destan namlı eşkıyalarındandı, bir süre önce Torosa gelmiş üç kişisiyle birlikte İnce Memede katılmıştı, “Sahanın da suçlarını bağışlatmaya çalışacağım. Unutma İnce Memed bana Kemikkıran Miralay Azmi derler… Haydi evladım, haydi İnce Memedim, müsademe az sonra başlarsa, sen dayanamazsın, her yanını çevirdim, bir alayla.”

Bekledi, bekledi gene karşılık yok. Karafırtma çok kızdı, aklı başından gitti, “Ateş,” diye bağırdı. Kar örtmüş kayaların arasından mitralyozlar takırdamaya, mavzerler ötmeye başladı. Onlar böyle yaylım ateşine başlayınca İnce Memedler de başladı. Memedler, Azmi Bey üstünde yoğunlaştırmıştı kurşunlarını.

560

Önündeki kayaya kurşunlar yağıyor, yanına yönüne, bir karış ötesine kadar kurşunlar düşüyor, Karafırtma yerinden kıpırda-yamıyordu. Eğer kıpırdayacak olsa, bu keskin nişancıların anında kurşunlarını yiyeceğini biliyordu.

Başlarını, bir an için olsun kaldırmadan, yerlerinden de kıpırdamadan çarpışma karanlık kavuşuncaya kadar sürdü. Dört candarma vuruldu. Eşkıyalara hiçbir şey olmadı. Karanlığın kavuşmasıyla gıcılı boranın azıtması bir oldu.

“Ormana,” dedi Memed, “başka hiçbir çaremiz yok. Belki bu gece yürüyerek, sabaha ormanın ardındaki köylere ulaşırız.”

“Bu ormanı, bu karı yarabilirsek…”

“Bir de,” dedi, Memed, “bir de Miralay akıl edip de bizden önce oraları tutmazsa.”

“O, bu ormana giremez,” dedi Ferhat Hoca. “Giremeyince de bu ormanın arkasına, bu kadar ağırlıkla bir haftada varamaz.”

Ormana daldılar. Fırtına, boran göz açtırmıyordu. Karlara gömülerek yürüdüler. Ama ne gün atarken, ne de ertesi gün ormanı çıkabildiler. Eğer Deliktaş köylüleri çarpışmadan haberle-nip onların ormanda yittiklerini öğrenmiş olmasalardı, İnce Memed çetesi tümüyle donacak, Karafırtma bahar gelip de buzlar çözülünce onların donmuş ölülerini bir tek kurşun sıkmadan ele geçirecekti.

Ayaklarına hedikler giymiş Deliktaşlıların eski Memedleri, Yedi Memedleri için onları sırtlarında ormandan düze çıkarmaları o kadar zor olmadı ya bu yarı donmuş kişileri iyileştirmek için köyde saklamak o kadar kolay olmayacaktı. Köy bir tuhaf olmuştu, bu Karafırtma Azmi Torosa ayak bastıktan sonra kimse kimseye, oğul babaya, kardeş kardeşe, bir göz ötekine güvenmiyordu. Uzun bir tartışmadan sonra dağın yamacındaki Kale mağarasına gitmeye karar verdiler. Kale mağarası bu yöre köylülerince bilinen bir yerdi ya bu karda candarmaların oraya çıkmalarının pek olasılığı yoktu. Uzun bir yürüyüşten sonra Kale mağarasına, el ayak donmuş vardılar. Kar, fırtına savuruyor, bu göz açtırmaz boranda kayaların üstünde bir sürü kartallar süzülerek dönüyordu.

561

“Kartallar döndüğüne göre,” dedi Ferhat Hoca, “buralarda çok donarak ölmüş hayvan olmalı.” “İnsan da olabilir,” dedi Temir.

“Bizden başka buraya kimse çıkamaz,” diye karşılık verdi İnce Memed.

“İsterse Karafırtına buraya kadar gelsin de çarpışalım,” diye güldü Ferhat Hoca. “Sarıkamışta donarak kazık kesilen Enver Paşanın doksan bin kişilik ordusu gibi Karafırtmanın can-darmaları da kazık kesilir bir gecede.”

“Öyleyse,” diye uzun bıyıklarını sıvazladı Dursun, “Geleceği varsa göreceği de var Karafırtmanın.”

Mağaranın içine hemen ateş yaktılar köylüler. Önce ortalığı kaim bir duman tabakası örttü, arkasından da, kütükler köz olunca çekildi. Ellerini, ayaklarını ısıttılar. Köz harmanında kurundular. Köylüler azıklarını dağarcıklarından çıkardılar. Katı yumurta, çökelek, peynir, bir de kurutulmuş keçi eti çıktı hepsinin de dağarcığından. Kurutulmuş eti közlerin üstüne serip, kızdırılmış yufkaya sararak yediler. Onların da dağarcıklarında peynir, çökelek, kuru soğan vardı, onlardan da tattılar. Yemekten sonra köylüler:

“Burası muhkem bir yer. Sizin burada olduğunuzu bizden başka kimse bilmiyor. Ne gereksiniminiz varsa Halil size getirir.”

“Sağ olun arkadaşlar,” dedi Memed, “ne gönderirseniz makbulümüz.”

Köylüler, birer büyük çam dalı kırarak, izleri belli olmasın, diye arkalarından sürükleyerek, kendilerini kar fırtınasının içine attılar. Bu kar fırtınasında, arkalarından çalı çekmeseler bile, izleri bir anda kapanıyordu. Kar fırtınası öyle bir savuruyordu ki ormanın ağaçları çatırdıyor, ortalık uğulduyor, kayalar sallanıyordu.

Deliktaşlılar, İnce Memed çetesine yardıma gönderdiklerini dört gözle bekliyorlardı. Durumu öğrenince sevindiler. Dağdan gelen köylüler çeteyi nereye sakladıklarını hiç kimseye söylemediler. Kimse de, çetelerin nerede kaldıklarını sormadı. Çünkü herkes, bu karda onların nerede barmabilecek-lerini biliyordu.

562

Halil çetelere, fırtına dursa da, durmasa da arkasından çalısını çekerek yiyecekler götürdü. Çay, şeker, kahve, çaydanlık, ince belli çay bardağı, tütün de, kağıt da götürdü.

Artık çeteler Kale mağarasının sıcak köşesinde Güdük Hacının taşıdığı büyük kütükleri yakıp gürleterek, iki güne, üç güne bir Halilin yolunu gözleyerek, orada da, düşmanın, hele Karafırtına gibi düşmanın ne zaman vuracağı hiç de belli olmaz, yan gelip yatıyorlardı. Yalnız, hepsi de uyuzlar gibi hart hart kaşınıyordu. Aylardır, hiçbirisinin bedeni bir damla su görmemişti. Hepsinin de sakalı bir karış uzamış, kirden yağlı yağlı parlıyordu.

Memed, derin derin içini çekti.

“Ne o oğlum Memed, ne çektin içini böyle?”

“Şu halimize bak,” diye güldü Memed, “Öyle bir kokuyoruz ki Karafırtına bizi buraya yakalamaya gelse, daha mağaranın ağzına ulaşmadan kokudan şak diye yere düşer de ölür.”

“Ölür,” dedi Temir.

“Ölür,” dedi Kasım.

“Müstahak olur o zalime de böyle kokudan ölmek, tam ona göre bir ölüm,” diye içini çekti Ferhat Hoca. “Bu Allahm işine hiç aklım ermiyor, bu kadar zalim bir adamı nasıl ediyor da yaratıyor, yaratırken, yarattığından…” Boynunu iki yana kıvırdı, “Tövbe, tövbe estağfurullah,” diye dualar okudu. “Böyle bir zalim bir adam nasıl olur, insanoğluna onun kıydığı gibi, insanoğlunu onun aşağıladığı gibi insanlık nasıl aşağılanır! Allah da kendi yarattığı kullarına yapılan bunca işkenceye, aşağılamaya nasıl razı gelir, aklım ermiyor. Şu Karafırtınayı öyle bir merak ediyorum ki…”

“Onu yakalayalım da soralım,” dedi Temir.

“Soralım,” dedi Dursun.

“Soralım ya onun bize ne söyleyeceği daha şimdiden belli.”

“Ne söyleyecek,” diye merakla sordu Ferhat Hoca.

“Bizi o, insandan saymıyor,” dedi Memed. “Ben bunu öğrendim. Muallim Zeki Nejad söyledi.”

“Muallim Zeki, madalyası da varmış, bizi insandan sayıyor muydu?”

“Sayıyordu,” dedi Memed. “Bana çok şey söyledi ya söylediklerinin çoğunu anlayamıyordum. Bana, diyordu ki her zaman, sen görmeden görüyor, bilmeden biliyorsun. Doğru mola?”

563

“Doğru,” dedi Ferhat Hoca. “Gene de Karafirtınayla karşılaşmak isterdim. Ne biçim bir adammış, bilmek isterdim.”

Kar fırtınası gittikçe azıtıyor, dağlar, bir uğultuya kesmiş bir kalkıyor, bir iniyor, savrulan karlar ta mağaranın içine kadar doluyor, ateşin üstüne kadar geliyordu. Soğuk da gittikçe donduruyor. Güdük Hacıyla Hamza kütük taşımaktan bir hal oluyor, yetişemedikleri zaman da Memedle birlikte ötekiler de onlara yardımcı oluyorlardı,

Halil gelmeyeli beş gün oluyordu. Yiyecekleri bitmiş, durmadan çay kaynatıp içiyorlardı. Neredeyse çayları, şekerleri de bitecekti. Merak ediyorlardı, acaba Halil yolda donmuş kalmış mıydı, yoksa, Karafırtına köyü basmış, bütün köyü işkenceye çekmiş, hepsini yatalak mı eylemişti?

Yedinci gün çayları, şekerleri de bitti, su kaynatıp içmeye başladılar. Fırtına durmuyor, orman, derin bir iniltide çatırda-yarak inliyordu. Bütün dağı, ormanı kar örtmüş, ortalıkta en küçük bir kara leke gözükmüyordu. Bitlenmişler, anadan doğma soyunmuş, hepsi her yerden bit kırarak, tırnaklarının arası kan dolarak hart hart kaşınıyorlardı. “Ah, bir sıcak su/’ “Ah, bir sıcak su,”

“Bir teneke sıcak su, sabun kokan bir don, bir gömlek, kokmayan bir çorap için canımı verirdim.”

“Muallim Zeki Nejad da öyle diyordu. Çanakkalede, cephede aylarca yıkanmamışlar, çorapları o kadar kokuyormuş ki kokan çoraplarını mermi yerine, taşa sarıp düşman siperlerine atmışlar.”

“Öyleyse Karafırtınanın geleceği varsa, göreceği de var.” Bir gece yarısı, nöbetçi aşağıdan birilerinin geldiğini haber verdi, açlıktan hiçbirisinin gözüne uyku girmiyordu, silah başı ettiler. Biraz sonra Halilin aşağıdan kısılmış sesi duyulur gibi oldu. Ateşi ölçerdiler, mağaranın içi aydınlandı. Dışardan ışık gözükmesin, kar girmesin diye mağaranın ağzına, çam dallarını üst üste koyarak kapatmışlardı. Beklediler. Halil, iki arkadaşıyla içeriye girdiğinde onu tanıyamadılar. Yüzü gözü, kaşı kirpikleri, bıyıkları kardan, bütün bedeni kardan gözükmüyordu. Her birisinin sırtında da bir yüzülmüş koyun vardı. Etler de

564

apak olup çıkmıştı. Onların sırtlarında getirdiklerinin yüzülmüş koyun olduğunu neden sonra anlayabildiler. Onlara hiçbir şey sormadan, onlarla konuşmadan ocağı gürleterek, koyunun birisini parçalayarak etleri közlerin üstüne serdiler. Mağaranın içi yanmış mis gibi kokan bir yağ, et kokusuyla doldu. Fırtınadan mağara zangırdıyordu. Yufkaları ateşte ısıtıp etlere saldırdılar. Herkes yumulmuş, keskin, ak dişlerinin arasında etler öğütülüyordu. Kimse yanma yöresine bakmıyordu. Birkaç gündür açlıktan uyuyamayanlar, karınları doyunca oldukları yere sızıverdiler. Uyandıklarında Halille arkadaşlarının gittiklerini gördüler, buna bir anlam veremediler. Ferhat Hoca, Deliktaşın başında büyük bir iş var, diye endişelendi. Halile para verecekti, veremediğinden dolayı da üzüldü.

Halilin getirdikleri yiyecekleri, bitlerini kıra kıra, bedenlerini kanatıncaya kadar kaşınarak bir haftada bitirdiler. Gene çaydanlıkta su kaynatarak içmeye başladılar. Yiyecekleri bittikten sonra birkaç gün daha beklediler. Kar fırtınası azıcık din-ginlemişti. Açlık canlarına tak, dedi. Burada, bu Karameşe koyağında birkaç gün daha kalırlarsa açlıktan kıpırdayacak halleri kalmayacaktı. İşte o zaman, bir tek kurşun bile sıkamadan Karafırtına Albay Azmi Beyin kucağına düşecekler, bu çok tanımak istedikleri adamı işte o zaman tanıyacaklardı. Hem de, ne tanıma! Düze inmekten başka umarlarının olmadığını anladılar, kendilerini Karameşe koyağının çam ağaçlarının boyunu aşan karlarının içine attılar. Tam bir öğleüstü Deliktaş köyünün üstündeki yamaca vardılar, yorgun, bitkindiler. Büyük, yuvarlak bir pencere gibi ortası oyulmuş kayanın duldasına sindiler, kara batmış çıkmışlar, buz tutmadık hiçbir yerleri kalmamıştı. Fırtına gene bastırmaya başlamıştı. Köyün evlerinin hiçbir bacası tütmüyor, köyden bir horoz sesi, bir köpek havlaması, bir eşek anırtısı, bir at kişnemesi, bir insan bağırtısı gelmiyordu. Bu    ¦ onları kuşkulandırdı. Deliktaşın dibinde biribirlerine sokularak, soğuktan zangır zangır titreyerek, dişleri biribirine kırılır-casına vurarak gün karanlığa ulaşıncaya kadar beklediler. Köyde en küçük bir can belirtisi yoktu.

“Allahım,” dedi Memed, “bu köyün adını bu taştan dolayı Deliktaş koymuşlar,” dedi titremekten uçarak.

565

“Yok,” dedi Ferhat Hoca, “bu köyün insanları Deliktaşlı obasından olurlarmış da ondan dolayı buraya Deliktaş demişler.”

“Yok,” dedi Alevi Dursun, “hiçbirisi değil. Buraya bir pir gelmiş, ben bu Deliktaşı iyi biliyorum, buralılar pire inanıp iman etmemişler. Pir de, demek siz bana inanmıyorsunuz, demiş, köyden bu yamaca yürümüş. O, yürüyünce, onun arkasından taşlar, ağaçlar, akan pınarlar geriye dönüp buraya kadar yürümüşler. Pir de öfkeyle bu kayaya parmağını sokmuş.” “Tevatür,” dedi Temir.

“Bir ejderha sarılmış bu kayaya. Kayayı delmiş de kırmızı çatal diliyle, boynuna takmış da buraya getirmiş,” dedi Sahan. “İşte bunu gören köylüler de şimdiki gibi köyü boşaltmışlar da başlarını almış gitmişler.”

“İşte asıl tevatür olan bu,” dedi Kasım. Seninki tevatür onunki tevatür, diye yoğun bir tartışmaya başladılar. Deliktaş üstüne herkes ortaya bir söylence atıyor, söylencesine de inanarak onu canla başla savunuyordu. Bağırıyorlar, çağırıyorlar, kalkıp biribirlerinin yakasına yapışıyorlar, küfürleşmeye kadar varıyorlar, neredeyse tüfeklere sarılacaklar. Memed, “Susun,” diye ortalığa atıldı, “biz deli miyiz be, Deliktaş mı, bölüktaş mı ne zıknabutsa bize ne, biz canımızın derdine düşmüşüz, bu gece burada kalırsak hepimiz buyar da ölürüz, karanlık iyice kavuşmadan şu köye inelim.”

Köye aşağı yürüdü, ötekiler de arkasına düştüler. Fırtına bu güçlü adamları bile oradan oraya savuruyor, buradan alıp oraya atıyor, ortalık zıngır zıngır ötüyordu. Biribirlerinin kollarına girdiler, yan yan giderek, omuzlarını yele vererek köye indiler. Köyün ilk evlerine iki, üç yüz adım kalınca kendiliklerinden durdular. Memed:

“Girelim Hocam,” dedi. “Soğuktan, açlıktan öleceğiz.” “Olmaz,” dedi Hoca. “Biz bir tuzağın içindeyiz. Belki de, şu anda yöremiz sarılı.”

“Sarılı olsaydı görürdük Hocam.”

“Belki evlerin içi candarma dolu. Bizim köye girmemizi bekliyorlar. Ben şimdiye kadar hiç böyle boş köy görmedim.

566

Boş köyler tekin olmaz. Bu köye girersek mutlaka başımıza bir iş gelecek.”

“Öyleyse durmayalım, durursak donacağız. Köyün yöresinde dönerek konuşalım.”

Köyün yöresinde dönerek tartışmaya başladılar. Hem koşarak yürüyor, hem solukları taşarak tartışıyorlardı. Memed, ikide birde köye girmek istiyor, ötekiler, onun önüne geçiyorlardı. Uzun bir süre köyün yöresini döndüler, köye giremediler. Ferhat Hoca, bu boş köyde kendilerine büyük bir tuzak kurulduğuna yüzde yüz inanıyor, Memedden başka, ötekilerin de hepsini etkisi altında bırakıyordu. Memed de, Hocayı kırmak istemediğinden, yüzde yüz boş olduğunu, tuzak falan kurulduğuna inanmadığı bu köye giremiyordu. Sonunda edemedi:

“Böyle dön dön, ne olacak,” dedi. “Daha ne kadar dayanırız? Sabaha kadar köyü böyle dönersek işte o zaman tuzağa düşeriz. Düşmezsek de biraz sonra kıkırdar kalırız. Nasıl olsa yakınlarda bir köy vardır.”

Yönlerini belirsiz bir yana dönüp yürüdüler. Gün ışıdı ışı-yacak, hemen önlerindeki derenin dibinde ışıklar gördüler. Bir köpek havladı, arkasından bir daha… Yürüyecek halleri kalmamış, yan donmuş, ancak sürüklenebiliyorlardı. Candarma, tuzak var mı, yok mu, diye düşünmeden yardan aşağıya indiler. Bu saatte bütün evlerin ışıkları yanıyordu. Oysa, bütün köylerin ışıkları, ocakları bu saatlarda sönerdi, bunda bir iş var demediler, köyün ilk evinin kapısını çaldılar, beklediler, beklediler kimse kapıyı açmadı, ayakta duramıyorlardı, çalmayı sürdürdüler. Kapı açılmıyor, içerden iniltiye benzer sesler geliyordu. Dursun belinden kamasını çıkardı, kapıya sokup kolaylıkla açtı, içeriye doluştular, sönmüş ocağın dört bir yanına yataklar, keçeler, kilimler, gelişigüzel atılmış, altlarına evin halkı girmişler, inleşip duruyorlardı.

“Ne oldu size böyle,” diye sordu Memed, soğukkanlılığını yitirmeden, “hepiniz hasta mı oldunuz?”

Bir yorganın altından çok yaşlı, uzun ak sakallı birisi başını çıkardı, bir şeyler söyleyecek oldu, boynu uzadı, sakalı titredi, dili diline dolaştı, sonra da başı yastığın üstüne düştü, daha konuşmaya çabalıyor, başını kaldırıyor, dik tutamıyor, başı gene düşüyordu.

567

fe

“Geçmiş olsun,” dedi Memed, evden çıktılar, yandaki evin kapısına geldiler, o evde de ışık yanıyordu, kapıyı çaldılar, beklediler açılmadı. Dursun gene kamasına başvurdu, o evin durumu ötekinden daha kötüydü. Bu, evin de ocağı sönmüş kül bağlamıştı. Evin erkeği konuştu ya bir şey anlamadılar. Adam, sözleri biribirine karıştırıyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyor, “Candarma,” diyor, “İlyas Çavuş, İlyas Çavuş,” diyor, arkasını getiremiyordu. Bu İlyas Çavuşta bir iş vardı ya neydi? Gün ışı-yıncaya kadar altı kapıyı çaldılar, hepsinden de İlyas Çavuş sözünü duydular, sonunda da İlyas Çavuşun evini buldular. İlyas Çavuş da onları yatakta güler yüzle karşıladı, onun da ocağı yanmıyor, bütün hane halkı da inildeyip duruyordu.

“Hoş geldin İnce Memed, evime onur verdin. Sen yeter ki sağ ol yavrum, senin yüzünden başımıza ne gelirse gelsin, yeter ki senin canın sağ olsun. Sen öyle bir İnce Memedsin ki, senin ayağına batan diken bizim yüreğimize batar. İyi ki geldiniz, o kafir evde ocağı yakacak kimseyi bile bırakmadı. Çoluk çocuk hepimizi kırfacana çevirdi. İyi ki geldiniz, yüzünüzden, halinizden belli, yorgunluktan ölüyorsunuz ya, gidin, şu yandaki damdan odun alın da ocağı yakın. Tüfeğinizi de elden bırakmayın, o kafir bu yakınlarda, kim bilir şimdi hangi köyü öldü-

rüyordur.”

Hamzayla Sahan içlerinde en diri kalmışlarıydı. Çünkü onlar çobanlıktan eşkıyalığa geçmişlerdi. Hemen ocağı tutuşturdular. Gür ateşle ortalık bir anda ısındı. İlyas Çavuş onlara çaydanlığı, çayın şekerin, ekmeğin, yiyeceklerinin yerini gösterdi:

“Kendi çayınızı kendiniz hazırlayın, kendi yiyeceğinizi kendiniz… Bu evde şimdiye kadar böyle konuk ağırlanmadı ama, neyleyim ki, işte görüyorsunuz.”

Hane halkı da yorganlarından başlarını çıkarmışlar, bu kendi çaylarını kendileri kaynatan, sofralarını kendileri hazırlayan konuklara şaşkınlıkla bakıyorlardı.

İlyas Çavuş işi şakaya boğarak, durmadan konuşuyordu. “Adam amma da Karafırtına gibi bir adammış. Köyde, ayağının üstünde kalabilecek bir tek adam bırakmadı. Yediden yetmişe hepimizi, kadın erkek, kız kısrak demeden yataklık etti. Yakalayabilse miyav diyen kedilerimizi de falakaya çekecek-

568

ti. Herif üstümüzden karafırtına gibi geçti. Aman, yemek yerken silahlarınızı elden bırakmayın. Benim bu adamdan gözüm korktu. Şu anda kapıda bitebilir. Öldür onu İnce Memed…”

Memed, Hoca, ötekiler ocağı çepeçevre sarmışlar üstlerindeki, kaslarındaki, kirpiklerindeki, sakal ve bıyıklarındaki buzlar çözülüyor, onlar ısındıkça, burun deliklerini kıran bir koku da, ustura gibi keskin ortalığa yayılıyordu.

İlyas Çavuş kokularından dolayı onların rahatsız olduklarını anladı:

“Üzülmeyin,” dedi, “ben Allahuekber dağmdayken, hepimiz bundan daha çok koktuk, daha da çok bitlendik.” Tatlı tatlı, hoşgörülü, görmüş geçirmiş gülüyordu. “Üzülmeyin, yarın değilse öbür gün bu koca İlyas ayağa kalkar, size bir su ısıtır, birer kalıp sabun verir, sabahtan akşamlara kadar yıkan babam yıkan edersiniz. Ben var ya, hastaneye düşünce yaram iyi olduktan sonra, hastanenin hamamına girdim, bir gün akşama kadar sabunlana sabunlana yundum. Bıraksalardı üç gün üç gece hamamdan çıkmayacaktım.”

Birden Ferhat Hocaya döndü:

“Adınızı bağışlamadınız, sen Ferhat Hocasın değil mi?” diye sordu.

“Benim,” dedi Hoca kıvançla, gözlerinin içi gülerek.

“Sen de Kasımsın.”

“Benim.”

“Bu da Yörük Temir.”

“Benim.”

“Bu da Sahan, bu da Dursun.”

“Oooo, İlyas Ağa, sen hepimizi biliyorsun.”

“Sizleri kim bilmez ki kara gözlerine hayran olduğum yiğitlerim.”

İlyas Çavuş, onlara yiyeceklerin yerini gösterdi.

“Orada bal, peynir, yoğurt, yağ var. Size yarın koca İlyas bir koç kurban edecek.”

Hamza yiyeceklerin yerlerini eliyle koymuş gibi buldu. Büyük bakır siniyi getirdi ortaya koydu. Yufkaları közlerin üstünde ısıtarak, herkese önce birer tane verdi. Eşkıyalar, atıştırmaya başladılar. Çeneleri değirmen gibi işliyordu.

569

İlyas Çavuş yatağında doğrulmuş onların yemek yiyişlerini seyrediyordu:

“Durun,” dedi, “yavaşlayın çocuklar. Herhalde birkaç gündür açsınız. Aç adamın böyle çabuk yemesi insanı vurur. Hepiniz hasta olursunuz. Hepiniz de hasta olunca, o, Karafırtına mı ne zehir zemberek gelir de hepinizi kar kekliği gibi toplar.”

Gülümseyerek yavaşladılar. Artık çeneleri öyle değirmen-taşı gibi işlemiyordu.

Yemeği bitirdiklerinde neredeyse sabah oluyordu. Ne hız-manda bal, ne küpte peynir, ne de selede ekmek kalmıştı. Yemeklerini bitirdikten sonra bir süre ateşe bakıp daldılar. İlyas Çavuş durmadan, sevinerek, gülerek konuşuyor, ötekiler, onun ne söylediğini anlamıyorlardı. İlyas Çavuş konuşmasını sürdürürken, onların ocaklığın yöresine kıvrılıp uyuduklarını görünce kızdı:

“Düdüklerim, düdüklerim,” diye alay etti. “Bunlar da eşkıya, bunlar da İnce Memed olacaklar. Şimdi bir kel onbaşı iki candarmayla gelse, bunların topunu bir urgana bağlar da alır götürür.”

Uyumalarına kızıyor, kızdıkça da ağza alınmaz sözlerle konuklarına sövüyordu. Sövdü, sövdü, hırsı geçince de acımaya başladı. Kim bilir, dedi içinden, fıkaralar, o karlı dağların başında, boranın fırtınanın ortasında aç susuz, uykusuz kim bilir neler çekmişlerdir. Arkalarında da bir ordu candarma.

Gözleri yaşardı:

“Zor,” diye inledi, “eşkıyalık zor zanaat. Can pazarı. Eninde sonunda da ellerine hiçbir şey geçmez. Çabaları hiçbir şeye yaramaz.” Yüksek sesle, “Yaramaz,” diye yineledi. “Ama eşkıyalık, hiçbir işe yaramasa da kıyamete kadar eşkıya insanlar bu dünyada ellerinde silah dolaşacaklar.” Sesini gene yükseltti, “Dolaşacaklar.”

Biraz sonra kendi de, İnce Memedin evine onur verdiğini, böyle bir mutluluğa bu dağlarda çok kişinin ulaşamadığını düşünerek, zonklayan ayaklarının sızısını unutarak derin bir uykuya daldı.

Eşkıyalar uyandıklarında İlyas Çavuşu ayakta buldular. Şişmiş, bir bebek kundağı gibi olmuş ayaklarına nakışlı bir ço-

570

rap çekmiş, üstüne de büyük bir çarık giymişti. Topallayarak, yürüyor, durmadan da gülüyordu. Sevinç içindeki çakır gözleri de sevgiyle bakıyordu.

Konuklar, biribirlerinin ellerine ibrikle su dökerek, sabunu köpürterek ellerini yüzlerini yudular. Bu sırada İlyas Çavuşun karısı, gelinleri, oğulları, çocukları da yataktan çıktılar. Hiçbirisi ayakta doğru dürüst duramıyor, sünnet olmuş çocuklar gibi bacaklarını açarak paytak paytak yürüyorlardı.

İlyas Çavuş eşkıyaları konuk odasına çağırdı. Konuk odasının ocağını da becerikli Hamza yaktı gene. Gelinler, oğullar güzel bir sofra çıkardılar. Mis gibi kokan dibek kahvesi içildi.

“İçerde kazan kazan su kaynıyor,” dedi İlyas Çavuş, “şimdi hamamlığa geçer, üçer dörder yıkanırsınız. Korkmayın, istediğiniz kadar sabun harcayın. Geçenlerde Maraştan bir çuval balmumu sabunu getirdim. Arılar gibi taze kokacaksınız.”

Hamamlığa üçer dörder girerek, tam öğleye kadar yıkandılar. Kuş gibi yeynidiler.

İlyas Çavuş onurlarına iri bir koç kestirdi. Karısı güzel et yemekleri, pirinç pilavı, tatlılar yaptı. Köyün Ağasını, İlyas Çavuşun evine delikanlılar sırtta getirdiler. Ayağa kalkabilmiş birkaç köylü daha geldi. İnce Memedin karşısına oturdular, sevgiyle, bir dağa bakar gibi hayranlıkla ona bakıyordular. Yemekleri dün gecekinin tersine ağır ağır, konuşmadan yediler. Sofraya Halil İbrahim bereketi dilediler hep bir ağızdan.

“Ben esir düştüm,” diye geceki konuşmasını sürdürdü İlyas Çavuş. “Esirlikte yol yaptım, siper kazdım, taş kırdım. Ama bu Karafırtına gibi bir fırtına görmedim. Bu adam insanları aşağılıyor. Bunun yanında insan, insan değil bir bokböceğidir. Karınca bile değil. Ona göre insan bir solucandır. Deli gözleri var. Böylesine bütün dünyayı işkenceden geçiren adam akıllı olamaz. Bir insan insanoğluna bu kadar işkence yapamaz, insanlığı bu kadar aşağılayamaz. Ben çok cephede bulundum. Dokuz yıl cepheden cepheye koştum, bütün ömrümde böyle bir insan görmedim. Bu Miralay Azmi gibi de çok insan gördüm, bizi bunların hiçbirisi insan yerine koymuyordu. Katırları bizden değerliydi ya bunun gibisini görmedim. İşkenceden bağıranları görünce bu adamın zevkten gözleri dönüyor, ağzı sulanıyor,

571

dudaklarını yalıyor, kollarını açarak gerin babam gerin ediyordu. Bunların, bu Beylerin Efendilerin, bu Osmanlıların bize karşı tutumları çoğunlukla böyle oldu ya ben böylesini görmedim. Onun dayakçı çavuşu beni işkenceye çekerken, dayanamadı kendi de üstüme çıktı, çizmeleriyle göğsümü, yüzümü, karnımı ezdi. Ezdikçe köpürüyor, köpürdükçe üstümde tepmiyordu.”

Karafırtma kasabayı çıkar çıkmaz, yamaçlarda ilk rastladığı köye girmiş, bir bölük dayakçı, uzmanlaştırdığı candarmayı köyün içine salıvermiş, ünlü, kemikkıran dayaklarına başlamıştı. Candarmalar, işlerini bitirip köyden ayrıldıklarında köylüden ayakta hiç kimse kalmamıştı. Bundan sonra Karafırtma Albay Azmi Bey, İnce Memedi bulamadıkça, İnce Memedle karşılaşıp onu elinden kaçırdıkça candarmaları vuruldukça bütün gücü, öfkesiyle köylerin üstüne abanmış, hırsını onlardan almıştı. Azmi Beye göre bu köylülerin hepsi hain, hepsi ikiyüzlü, hepsi yalancı, hepsi din düşmanı ve hepsi de kadın erkek, çoluk çocuk birer İnce Memeddi. Bu köylülerin kökü kurumadan ülke adam olmaz, insanlık kötülüklerden kurtulamazdı.

Toros köylüleri o kadar yılmışlardı ki, Karafırtma Azmi Beyin köylerine doğru geldiğini duyunca kar olsun, fırtına, boran essin köylerini boşaltıp canlarını ya uzak bir köye, ya Çukuro-vaya, sığınacak mağara bulurlarsa dağlara atıyorlardı. Deliktaş köylüleri de, İlyas Çavuşun köyünün, öteki köylerin başlarına gelenleri duymuşlar, selameti köylerini bırakıp kaçmakta bulmuşlardı. Nereye gittiklerini de kimse bilmiyordu. Öteki köylerini boşaltıp giden köylülerin de nereye gittiklerini, nasıl gittiklerini kimse bilemiyordu. Köylerini her boşaltanların imleri timleri bellisiz oluyordu.

Kadim bir söz vardır, korkuya dağ dayanmaz. Albay Azmi Bey öyle bir korku salacaktı ki bu canavar köylülerin yüreklerine, Kuyucu Murat Paşa Hazretlerine bin kere rahmet okuyacaklar, İnce Memedi yakalayıp, kendi elleriyle, bu kutsal kahramanlarını ona teslim edeceklerdi. Sırasında dünyanın en korkak, sırasında da dünyanın en yürekli insanları bu köylülerdi.

“Bu zalimi buraya, bu dağlara Arif Saim getirdi. Bizim ne suçumuz var, işte siz, işte İnce Memed. Ben o Arif Saimi tanı-

572

rım. Onu gördüm. Onun kibrim gördüm. Gözlerim kör ola, önüme akaydı da o adamı, öyle bir insanı görmez olaydım. Karanlığı, insanlara bir böcek gibi aşağılayarak bakışı, yüreğimin başına, o gün bugündür kara bir taş gibi oturdu. Hiçbir insanı öldürmek istemem, Allanın en kötü yaratığı da olsa, Allahm yapısını bozmak istemem. Bu kadar savaş gördüm, ölümden, kandan bıktım. Ama bu Arif Saimi seve seve öldürürdüm. Bütün kötülüğün başı o…”

İlyas Çavuş, tepeden tırnağa öfkeye kesmişti:

“Oğlum İnce Memed, sana karşı içimde en küçük bir kırgınlık yok, başımıza bu işleri sen açtm. Allah da, Peygamber de şahidimdir ki sana içimde sevgiden başka hiçbir şey duymadım, o adam beni senin yüzünden aşağılarken bile. Senin işin bu. Sen yolunu seçmişsin. Başka bir yolun olamaz. Nasıl olsa bir gün ya bir kurşunla ya darağacında can vereceksin. Dünya kuruldu kurulalı senin gibi bir adamın yatağında osura osura öldüğü görülmemiştir, biliyorsun…”

“Biliyorum,” diye güldü İnce Memed.

“Bildiğin halde dağlarda geziyor, Abdi Ağaları öldürüyorsun.”

“Öldürüyorum.”

“Bana bu sefer kurtuluşun yok gibi geliyor. Karafırtma ağır basıyor.”

“Bana da öyle geliyor,” dedi İnce Memed.

“Nasıl, nerede öleceğini de hiç düşünüyor musun?”

“Çok düşünüyorum.”

“Şimdiye kadar kim bilir kaç kere öldün.”

“Çoook,” dedi İnce Memed. “Beni her gün öldürüyorlar.”

“Bu dağlarda bin kez ölmeden bir kez dinlemezsin.”

“Eski sözdür, hem de doğrudur,” dedi İnce Memed.

“Öyleyse beni dinle İnce Memed.”

“Dinliyorum İlyas Çavuş.”

“O boşalan köyler var ya, iyi ki Deliktaş köyüne girmediniz. Bence o boşalan köyler birer tuzak. O köyleri Karafırtma boş bırakmaz. Yanılıp yazılıp da siz boş bir köye girecek olursanız, pusuya düşebilirsiniz. Neden ki dersen çünküleyim ki siz o köye girerken, içinde insan yok ki, birisi kaçsın da, pusu var di-

573

ye haber versin. Bizim köye girmek de tehlikeliydi. Köyde, sürünerek de olsa, sana haber verecek kimse kalmamıştı ki… Bundan sonra işin zor. Adam senin suyunu gözünden kesiyor, balık gibi toprağın yüzünde kalasın da, Karafırtma seni toplasın diye.”

“Suyu gözden kurutuyor.”

“Allah seni korusun İnce Memed. Senin yolun eski yoldur, güzel yoldur, hak yoludur.”

“Sağ ol İlyas Çavuş.”

“Senin köye geldiğini duyunca bütün köy yarasını unuttu, herkes yatağından çıktı. Seni görmek için sabırsızlanıyorlar.”

“Köyün ortasına çıkalım,” dedi İnce Memed.

“Seni görsünler,” diye sevincini belirtti İlyas Çavuş.

“Tıraş olalım,” dedi İnce Memed. “Beni böyle görmesinler.”

“Görmesinler,” dedi İlyas Çavuş. “Köyün berberini şimdi çağırtırım.

Biraz sonra genç bir berber geldi. O da Yedi Memedlerden-di. Sakalını sabunlarken, bunu Memedin kulağına fısıldadı. Ayaklarının üstüne zor basıyor, ha bire dişlerini sıkıyor, yüzünü buruşturuyordu.

Tıraşları bitti, üstlerini başlarını düzeltip, silahlarını kuşandılar, köyün alanına yollandılar. Köylü alanı ağzına kadar doldurmuş, daha birçok kişi de paytak paytak yürüyerek, değneklerine dayanarak, durup dinlenerek geliyordu. Önde İnce Memed, arkada ötekiler, alana başlan önlerinde girdiler. Orada, yapraksız, dallarını kar örtmüş ulu çınarın altında, yalağını buz tutmuş çeşmenin yanında durdular. Köylü onlara dönüp gözlerini üstlerine dikti, onlar da başlarını kaldırdılar. Uzun bir süre öyle kıpırdanmadan kaldılar.

“İşte İnce Memed bu,” dedi İlyas Çavuş. İnce Memedi eliyle gösterdi. Köylüde en küçük bir kıpırdanma olmadı. Hiçbir ses de çıkmadı. Herkes soluğunu tutmuş salt bakıyordu.

Sonra İlyas Çavuş, Memedin koluna girdi. Utangaç Memed, gene başını önüne eğmişti, Çavuşun evine yürüdüler. Kalabalık da, bir çıt bile çıkarmadan sessizce dağıldı.

Eve geldiklerinde İlyas Çavuş, öteki eşkıyalardan özür dileyerek İnce Memedi samanlığa götürdü.

574

İlyas Çavuş, gençliğinde, bu dağlarda geyik avcılığıyla epeyce ünlenmişti. Gözünün gördüğü her geyiği nerede olursa olsun indirmiş, sonra asker olmuş, dokuz yıl kurşun sallamıştı. Orduda da keskin nişancılığıyla ünlenmişti. Hali vakti de yerindeydi. Koyun, at, namlı boğalar yetiştiriyordu.

“Karafırtma Azmi Bey benim,” dedi, “o beni ölmeden öldürdü. Çoluk çocuğum önünde beni köpekler gibi ürdürdü. Benim insanlığımı elimden aldı.”

İnce Memed bir şeyler söyleyecek oldu. İlyas Çavuş onun sözünü çok sert kesti:

“Sana bilesin diye söyledim. Adamsan eğer, sen de…”

“Biliyorum Çavuş,” dedi İnce Memed. “Ben de adamsam.”

“Haydi gidelim. Bu konuştuklarımızı kimse bilmesin. Ferhat Hoca iyi adam.”

“İyi adam,” dedi Memed. “Safi yürek, safi sevgi. Ben ömrümde böyle akıllı, böyle insan bir insan görmedim. O, öldürülecek diye ödüm kopuyor, içim kan ağlıyor. Keski eşkıyalığı bı-raksa da gitse uzak bir yerde imamlık etse, evlense, çoluk çocuğa karışsa. Bin kere söyledim, her seferinde de sözümü ağzımda bıraktı.”

“O da eşkıyalığı bırakamaz. O da bin kere ölmeden, bir kere dinlemeyeceğine iman etmişlerden birisi. O da senin soyundan… Köroğlunun, Genç Osmanm, çatal kılıçlı Alinin soyundan. Uğraşma onunla, üzme onu. O, isteseydi imam da, müftü de olurdu. Çoluk çocuğa da karışırdı. Baksana, şu koca dağların, şu koca ovanın, koskoca Anadolunun insanları zulüm altında, yoksulluktan kan ağlıyorlar.”

“Onlara bir faydamız olmuyor ki. Bir zulüm de bizim yüzümüzden görüyorlar. Şu alandaki insanların hallerini gördüm de yüzlerine bakamadım. Utancımdan yerin dibine geçtim. Ya Allah, diye yalvardım içimden, yer yarılsın da yerin dibine geçeyim.”

“Onlar kıvanç içindeydiler. Görmedin mi, düğüne bayrama gider gibi giyinmiş kuşanmışlar, kızlar gelinler al vala bağlamış, yaşlılar ak başörtü örtünmüşlerdi, oyalı pullu…”

İnce Memed sevinç içinde güldü:

“Şu insanoğluna akıl sır ermiyor.”

575

“Ermez,” dedi İlyas Çavuş. Konuk odasına döndüler.

Köylüler odayı ağzına kadar doldurmuşlardı. Aşık Deli Veli elinde sazı, onların gelmesini bekliyordu. İnce Memed kapıdan girince ayağa kalkıp onu karşıladılar. İnce Memed gene utancından ne yapacağını, ellerini nereye koyacağını bilemedi. İnsanlar onu niçin bu kadar sayıyorlar, niçin ona bir ulu kişiye bakar gibi bakıyorlar, çocukları, kardeşleri gibi niçin böylesine sevgi gösterisinde bulunuyorlardı, bunu bir türlü anlayamıyordu.

Aşık Deli Veli, herkes yerine oturunca sazı kucağına çekti, yavaştan bir İnce Memed türküsüne başladı. İnce Memedi dağların kartallarına benzeterek övüyor, Karafırtınayı yerin dibine geçiriyor, İnce Memedi Albayla karşılaştırıyor, bir Albay söylüyor, bir İnce Memed söylüyordu. İnce Memed hep doğru, iyi, yiğit, güzel, Karafırtına zalim ve kötüydü.

Türküyü dinleyen İnce Memed bir anda tepeden tırnağa, utancından tere battı çıktı, Ferhat Hocanın kulağına eğildi.

“Hocam, Hocam kurban olayım, elini ayağını öpeyim Hocam, şu aşığı sustur,” diye yalvardı. Ferhat Hoca:

“Aşık Veli,” dedi en yumuşak sesiyle, “şu İnce Memed türküsünü kes. Bak Memed nasıl terledi. Anlarsın ya, o böyle şeylere alışık değil.”

“Kesmem,” diye dikleşti Aşık Deli Veli. “Kesemem. Ben sizin babanızın uşağı değilim. Ben aşığım, istediğim yerde istediğim türküyü söylerim. İstersem şimdi şu senin İnce Memedini itin götüne sokar da çıkarırım.”

“Biliyorum çıkarırsın,” dedi Ferhat Hoca. “Kimse de bana bir şey yapamaz. İnce Memed değil, feriş-tahı bile.”

“Yapamaz,” dedi Ferhat Hoca.

İnce Memed bu tartışma üstüne daha terlemeye başladı. Yüzüne de kan bastı. İlyas Çavuş, işi tatlıya bağlamak için:

“Aşık Veli,” diye söze başladı, “unutmayalım ki İnce Memed bizim konuğumuz.”

Aşık çok öfkelenmişti, ayağa fırladı:

576

“Böyle konuklar da yerin dibine batsın,” dedi, kapıda durdu, geriye döndü, “zaten bu İnce Memed de İnce Memede benzemez bir avuç bir çocuk. Keski onu görmez olsaydım. Bu adam İnce Memed değildir, olamaz. Kim bilir İnce şimdi nerede, hangi dağın ardında, zalim düşmanla hangi savaştadır. Böylesi boyu bir karış çocuk İnce Memed olursa, herkes İnce Memed olur.” Çıktı gitti, köyün dışına doğru kendisini kara vurmuş, ayakları uçarcasına gidiyor, durmadan da söyleniyordu, “Zaten bu oğlanı gözüm tutmadıydı. Bu sıralarda da dağ taş İnce Memede kesti. Ulan ahmaklar, bu bir kımık çocuktan da İnce Memed olur mu, İnce Memed dediğin de dağ gibi bir yiğittir. O, Hazreti Ali, Zaloğlu Rüstem, Koç Köroğlu gibi. Kimse bana bu oğlanı İnce Memed, diye yutturamaz. İnce Memed dediğin de dağ gibi uşak, beline bağlamış da demirden kuşak. O, yürürken yer sallanır, çiçekler açar sevincinden. Sular akmayı durdurur saygısından. Yüce göklerin kartalları divan durur karşısında. Ölü atlar dirilir yüzü suyu hürmetine, Kırklar Yediler onu meclislerine alırlar. Deryalar yüzünde Bozarının üstünde gezen ak sakallı Hızır onun yoldaşıdır. Şu mor dağların ötesinde İnce Memed şimdi, şu anda savaştadır. Bıyıkları çangal, çangaldır. İri ela gözlerinden kıvılcımlar saçar. O, yoksulun ekmeği, umarsızın umududur. Bu sümüklü de gözleri şaşı oğlandan İnce Memed olur mu? İnce Memed dediğin de bir ulu aslan, odur yüce dağlara sultan. Kurdu kuşu karıncayı bile incitmez bir insanoğlu insan.”

İlk karşısına çıkan köye kadar böyle söylendi. Kafasında yeni bir İnce Memed doğdu. Böyle düzmece İnce Memedlerin İnce Memedin tırnağı bile olamayacağı üstüne bir türkü oluştu. Köyün konuk odasına girer girmez, selam vermeyi bile unutarak sazının üstüne yumuldu, oradakilere asıl, mor dağların arkasında bir yerde yoksulların umarı, ekmeği için şimdi savaşta olan İnce Memed türküsünü kendinden geçerek çaldı söyledi. Öyle her İnce Memedim diyenin İnce Memed olamadığını cümle alemin bilmesini duymasını istedi. İlyas Çavuşun evindeki düzmece İnce Memedden de söz etmeyi unutmadı. Onunla, onun boynu bükük, insanın gözlerinin içine korkusundan bakamayan haliyle alay ederek, onun duruşuna, konuşmasına

577

öykünerek orada bulunanları kırdı geçirdi. Türküsünü bitirir bitirmez, yeni türküsünün bütün coşkusuyla, yemek yemeyi, bir kahve içmeyi de unutarak başka bir köyde türküsünü söylemek için kendini kırlara vurdu. Ayaklarına kanat takmış, yeni türküsünü geliştirerek gitti.

İlyas Çavuş, o gittikten sonra, İnce Memede: “Aşık Deli Velinin kusuruna bakma yavrum,” dedi, “o seni İnce Memede benzetemedi de ona öfkelendi. Onun İnce Meme-di başkaydı. Seni böyle karşısında etten kemikten İnce Memed görünce deliye döndü, inanmadı. Ferhat Hocamın sözlerini de bahane bildi, başını aldı da gitti.”

İnce Memed buna alışmıştı. İnceden, alçakgönüllü gülümsedi.

“Kusura kalma yavrum, sen İnce Memedsin ya herkesin yüreğinde kendi İnce Memedi var. Sen Aşık Velinin İnce Meme-dine hiç benzemiyorsun.”

“Biliyorum, hiç benzemiyorum İnce Memede ben.” “Gene de sen İnce Memedsin. Yüreğinde İnce Memedlik olmayanı, durup dururken, boşu boşuna kimse İnce Memed yapmaz.”

“Ne bileyim ben,” dedi İnce Memed, bir şey söylemek için. İlyas Çavuş onları üç gün daha evinde ağırladı. Kar fırtınası durdu. Dağlara, koyaklara, düzlüklere gün vurdu. Dünyaya göz kamaştıran ipiltilerle gün vurdu. Dünya göz kamaştıran ipiltilere boğuldu. Köylülerin hemen hepsi onları köyün dışına kadar cümbür cemaat uğurladılar. Ayrılmadan önce İlyas Çavuş her birisinin eline küçük, üstlerine menekşeler, nergisler, yabangülü işlenmiş birer bohça tutuşturdu, “Bunları size köyün kızları diktiler. Size dağlarda çamaşır, mendil gerek olur diye.”

Kucaklaşıp ayrıldılar. İlyas Çavuşun, onlar ayrılırken çimeni yeşil çocuk gözleri yaşarmış, uzun, tel tel, lekesiz apak sakalı titremiş, her zaman güleç olan yüzüne bir keder çökmüştü.

“Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var. Hakkınızı helal edin.”

“Siz de helal edin İlyas Çavuş.”

Onlar uzakta, karların üstünde küçücük lekeler halinde kalıncaya, gözden yitip gidinceye kadar, köylüler ayaklarının üstünde dikilerek baktılar.

578

İnce Memed:

“Canım sıkılıyor Hocam, bak yüzümüzden neler oluyor.”

Hoca sert:

“Olacak,” dedi.

“İlyas Çavuş Karafırtınayı öldürecek. Bari o öldürmeden.”

“O, öldürecek,” dedi Hoca. “Bunu bilmeyecek ne var.”

“Çok yaşlı, elleri de titriyor, o nasıl öldürür ki Karafırtınayı?”

“Öldürür,” dedi Ferhat Hoca.

“Ya öldüremeyip de yakalanırsa, onun derisini yüzerler.”

“Öldürecek.”

“Bu kadar yaşlı, eli tüfek tutmayan bir kişi…”

“O, kaç savaştan, Sarıkamışın karlarından, bitlerinden, Dumlupınardan, Balkandan geriye kalmış bir kişi. Onun binlerce insan arasından sıyrılıp çıkması, tatlı canı kurtarması rastlantı mı sanıyorsun, talihe mi yoruyorsun? O, Karafırtınayı öldürecek.”

“Kendisi de ölecek.”

“Onun da istediği bu ya…”

İnce Memedin başında o sarı güneş fırtınası gene döndü, savruldu, gözlerine o çelik ışıltısı geldi gene oturdu. Tüyleri diken diken oldu:

“Ya biz ondan önce öldürürsek?”

“O gene ölecek,” diye güldü Ferhat Hoca. “O, çoluğunun çocuğunun önünde gördüğü aşağılanmaya karşılık veremezse, zaten kendiliğinden çatlayıp ölecek.”

Memed başını önüne eğdi, yürümesini hızlı hızlı sürdürdü. Ötekiler ona ayak uyduramıyorlar, arkasından yetişemiyorlar-dı. Yorulunca Hoca, kolundan tuttu Memedi durdurdu. Dalmış gitmiş, yanını yönünü görmüyordu. Bir kayanın üstüne çöktüler oturdular. Hoca bohçasını açtı. İçinden kokulu, pembe bir kalıp sabunla, işlemeli bir iç gömleği, bir don, bir de köşeleri işlemeli büyücek ak bir ipek mendil çıktı. Ötekiler de açtılar. Onlarınki de tıpkısıydı.

“Kızlar çeyizliklerini vermişler bize,” dedi Hoca. Memed:

“Biz onlara ne iyilik yaptık ki, onlara zulümden, kötülüklerden başka ne verdik ki, ben bu işi anlamadım gitti.”

579

“Benim yaşıma gelirsen anlarsın,” dedi Hoca sesi sevinçten şakıyarak.

Kalktılar, karşı dağa döndüler yönlerini. Dağın dibinde bir köy kararıyordu.

“O köye gidelim.” dedi Hoca. “O köyün adı Yedi Kardeşlerdir. Orada Kale Bekçisi Mestan oturur. Çok yoksul bir köydür. Yiyecek ekmek bile bulamazlar. Toprakları hep kepir taşlıktır. Yiğit insanlardır. Hiç yaşlısı yoktur. Bu köyün bütün erkekleri savaşa gitmiş, hiçbirisi de geri dönmemiştir. Köyün bütün insanları yaşlı dul kadınlar, genç kızlar, delikanlılardır. Çocukları da çok azdır.”

“Bir duldaya sığınalım,” dedi Temir. “Böyle güpegündüz. Bir alay da candarma arkamızda.”

“Olur,” dedi Ferhat Hoca.

Memed, derin düşüncelere dalmış, sanki yanında yöresinde olan bitenleri görmüyor, konuşulanları duymuyordu. Bir koyağın dibine indiler, bir yarm altına sığındılar, bir kütüğün üstüne, karlarını süpürerek oturdular. Oturur oturmaz da hepsi birden bohçalarını açıp, armağanlara gözlerini diktiler, daldılar. Memed, mor işlemeli dürülü mendili, kutsal bir emanete dokunurcasına saygıyla açtı kokladı, yüzüne sürdü. Biz onlara zulümden, aşağılamalardan başka ne verdik ki, diye içinden geçirdi. Bunu da boyuna yineledi. Sonra da ne yapmalı, ne yapmalı, diye sordu boyuna. Ne yapmalı, ne yapmalı? Ölüm kolay, ölümü göze almak daha kolay… İnsanın bir canı var, onun da bir kurşunluk hükmü var, ama ne yapmalı, işte bu zor.

Ihırcık karanlık çökünce bohçalarını topladılar, hiç konuş-mamışlardı. Konuşmadan yola düştüler. Köye girerken onları bir çocuk karşıladı.

“Beni Mestan Ağa gönderdi, köy candarmayla dolu, Kara-fırtına da burada, dedi. Ben şimdi sizi bir yere götüreceğim, o da gece yarısından sonra gelecek. Onu çok dövdüler, zor yürüyebiliyor. Köyün hepsini de kırfacan ettiler. Herkes yatakta. Bebeleri bile döve döve öldürdüler. Ben saklandım da beni bulamadılar. Bizden çok yemek istediler. Bizim köyde hiç yiyecek yok ki, tavukları da, keçileri de, bizim bir ala keçi vardı, onu

580

da, oğlağını da kestiler yediler. Mestan Ağa, dedi ki, ben gece yarısından sonra gelir onları bulurum.”

Çocuk onları aldı, karşı ormanlık koyaktaki bir dama götürdü. Onlara ateş yaktı, ısındılar. Ocağa kurumuş et atıp pişir-diler. İlyas Çavuş onların dağarcıklarına çok yiyecek, çok ekmek doldurmuştu, tıkış tıkış, ortaya serdiler. Çocuk, kıtlıktan çıkmışçasına yemeklere yumuldu, eşkıyalar yemeklerini bırakıp şaşkınlıkla, bu aç çocuğun yemek yiyişine baktılar. Çocuk, yanma yöresine bakmadan ha bire tıkıştırıyordu. Karnı davul gibi şişinceye kadar yedi, yanına yönüne şaşkınlıkla bir göz attıktan sonra:

“Amma da güzel yemekleriniz varmış, bir yedim, bir yedim. Siz bu kadar güzel yiyecekleri nereden buldunuz?”

“Allah verdi,” diye güldü Ferhat Hoca.

“Sizin böyle ne güzel Allahınız var, bizim Allah bize hiç böyle yiyecekler vermiyor. Böyle bir Allahınız varsa hiç sırtınız yere gelmez, bu dünyada da, öteki dünyada da… Sizin Allahınız çok yaman.”

“Yaman,” dedi Ferhat Hoca.

“Bizim Allahımız çok fıkara. Bizim Allahımız bizden de fı-kara olacak.”

“Onun da bir şeyleri var,” dedi Hoca.

“Tövbe de,” dedi çocuk. “Bir şeyleri olsa bize de verirdi.”

“Verecek.”

“Vermeyecek.”

Çocukla Ferhat Hoca arasında, verirdi, vermezdi, diye sert bir tartışma çıktı. Hoca, Allahm bir gün onlara da vereceğini söylüyor, çocuk inatla karşı koyuyor, ötekiler de onların tartışmalarına gülüyorlardı. Sonunda çocuk Hocaya küçümseyerek baktı, senin dediğin olsun, diyerek sözü değiştirdi.

Çocuk:

“Aranızda İnce Memedin kim olduğunu bileyim mi?” diye sordu.

Ferhat Hoca neşelenmişti: “Bil bakalım şeytan çekici.”

“Ağzını bozma,” dedi çocuk, “bak bir kucak da kocaman sakalın var. Böyle sövmeler senin ağzına hiç yakışmıyor.”

581

“Kusura bakma, şaka ettim. Bu kadar kızacağını bilseydim.”

“İyi öyleyse,” dedi çocuk, “bundan sonra öğrenirsin.”

“Öğrendim.”

Çocuk parmağıyla Memedi gösterdi:

“İşte bu İnce Memed.”

“Ne bildin?”

“Ben bilirim. O hiç konuşmuyor.”

“Bir adam konuşmayınca ne olurmuş?”

“Konuşmayınca, konuşmayınca… Anam öyle dedi. Konuşmayan adam…”

“Ne yaparmış?”

“Anam öyle dedi ya, ben unuttum. Bildim ya bu adamın kim olduğunu.”

“Bildin,” dedi Ferhat Hoca onun diken diken sarı saçlarını okşayarak. Bu, çocuğun hoşuna gitti.

“Çok konuşuyorsun ya, sen de iyi bir adamsın. Bir kucak da sakalın var ya gözlerin iyi bakıyor. İyi bir adamsın. Biliyor musun sakallı, ben de eşkıya olacağım. İşte o zaman da, o sizin iyi Allahı-nız bana da, bunun gibi bol bolamadı yiyecek verecek.”

“Her zaman böyle güzel yemek vermez.”

“Yani bal vermez mi? Biliyor musun, ben bundan önce de bir keresinde bir kaşık bal yedim. Hırsızladım onu da. Bizim Allahımız hırsızlamayınca insana bal vermiyor. Ondan sonra da o köyün adamı beni yakaladı, döve döve beni kusturdu. Arılar da benim her yerimi soktular. Davul gibi şiştim. Şişince de senin kadar kocaman bir adam oldum, olunca da bizim köyün adamları da benden korktular. Biliyor musun, sizin Allanınız bana bal verecek.”

“Vermez.”

“Ben balı çok sevdim de, kokusu daha genzimde… Ben pekmez de severim. Eşkıya olursam pekmez de mi vermez?”

“Vermez.”

“Size veriyor mu?”

“Arada sırada veriyor.”

“Öyleyse bana çocuğum diye vermeyecek, öyle mi?” Sesi umutsuz, hüzünlüydü. Dünya başına çökmüş gibi o sevinç taşan çocuğun yüzü karardı, Hoca buna üzüldü.

582

“Yani, yani vermez dedimse de belli olmaz, sen de iyi bir insana benziyorsun, belki de sana…” Çocuğun gözleri parladı:

“Demek iyi insanlara veriyor. Anam bana diyor ki sen benim iyi, altın yürekli oğlumsun.”

“Öyleyse Allah sana çok bal verecek,” dedi Hoca. “Senin gibi bir adama Allah eşkıya olmadan da bal verecek. Hem de üç gün üç gece yiye yiye o balı bitiremeyeceksin.”

“Yemin et,” dedi çocuk. “Herhalde sen büyük bir Hocasın. Allahıma de.”

“Allahıma,” dedi Hoca.

Gece yarısı horozlarının sesi uzaklardan duyulur duyulmaz geldi, Güdük dışarıya çıktı nöbetteki Sahana sordu: “Bir gelen mi var?”

“Kimsecikler gözükmüyor,” dedi Sahan. “Mestan gecikti,” diye endişelendi Hoca. “O, yiğit adamdır,” diye Hocanın endişesini giderdi çocuk. “Sen hiç korkma. O, yakında candarmaları atlatır da gelir. Ne yaman adamdır o! Bizim köyden herkes savaşa gitmiş de dönmemiş. Bir o kaçmış da kurtulmuş. O, adamın yüzüne bir bakmasın, yüreğinden ne geçiyor, bilir o. Yakında gelir, korkma.” “Sen de insanın yüreğinden geçeni bilir misin?” “Ben ondan daha çok bilirim.” “Söyle bakalım.”

“Bak, sana deyim ki, beni iyi dinle sakallı, Allah bana bir bal, bir bal gönderecek, üç gün üç gece yiyeceğim de bitiremeyeceğim de, anama da vereceğim de, o da bitiremeyecek, hapisteki babama da göndereceğim. Benim babam var ya, hep at hırsızlar, iyi ya hırsızlasın, o kadar beceriksiz ki, o çok genç, benden biraz büyük, şu İnce Memed kadar bir şey, çok genç olunca da boyuna candarmalar onu yakalıyor, candarmalar onu hapse atıyor. O da yatıp çıkıyor, çıkar çıkmaz da hemen bir at daha çalıyor, hemencecik de, daha atın üstüne binmeden onu tutuyorlar, tutunca da onu götürüyorlar kasabaya eşek cennetine atıyorlar. O çıkınca çaldığı atlardan birisini yakalatmaz da satarsa, işte o zaman bana neler, neler alacak… Anam, diyor ki, senin babanın hiç talihi yok, onu hep Allah yakalatıyor.” Boy-

583

nunu büktü, mavi gözleri dumanlandı. “İşte bizim Allahımız böyle bir Allah, tövbe tövbe, çok ters bir Allah. Ben o adamın kovanını gece yarısı karanlıkta yağmur yağarken, göz gözü hiç görmüyordu, o karanlıkta da Allah arılara beni gösterdi de sokturdu, sonra beni yakalattı, yani çok ters bir Allah o… Babamı da yakalatıyor. Ben de babama, sizin Allahmızın verdiği baldan götüreceğim. Bir sevinecek, bir sevinecek, eli, ayağı, bıyıklarıy-la bir dalacak bala, yiyecek bitirecek. Benim babamın koskocaman bıyıkları bile var.”

“Senin adın ne?” dedi Ferhat Hoca. Çocuk gülerek Memede baktı: “İşte bu,” dedi. “Yani Memed.”

“Nasıl bir Memed, sonradan mı?”

“Sonradan olur mu canım, o savaşa gidip de dönmeyen dedem var ya, onun da adı Memedmiş, bana koymuşlar. Öteki Me-medler var ya, onları çok dövdüler, ayaklarının altını yardılar, kan da işettiler, öldüreceklerdi, ne yapsınlar fıkaralar can değil mi, onlar da asıl adlarını söylediler. Adı, benim gibi doğuştan Memed olanların hepsi de adlarını değiştirdiler. Ne yapsın fıkaralar, bir Memed adı uğruna ölsünler mi? Sonra onların hepsinin adları gene Memed olacak. Hepsi de yemin içti, ant verdi.” Memede döndü:

“Sen adını değiştirmedin, değil mi?” “Değiştirmedim.”

“Yaşa, sen yiğit adam çıktın. Bundan sonra da değiştirmeyeceksin. Seni yakalarlarsa… Seni yakalarlarsa asacaklar ya… Değiştirmezsin değil mi?” “Değiştirmem.” “Ben de, assalar da, derimi yuzseler de adımı değiştir-

mem.

“İyi edersin.”

“Herkesin adı herkesin, adım Memed olmasa da, ben de onlar gibi sonradan Memed olsaydım, gene değiştirmezdim.”

“İyi ederdin.”

İnce Memed de, öteki eşkıyalar da uyukluyorlardı. Memed Çocuk:

584

“Siz uyuyun,” dedi, “kim bilir ne uzak yollardan geldiniz. Candarmalar da sizi kim bilir nasıl kovaladı. İyi ki yakalanmadınız. Sizi yakalasalardı tabanlarınızı yarar, kan işetirlerdi.” Memedi gösterdi, “Bunu da asarlardı. Yazık. Size yüreğim bir acıyor ki… Siz uyuyun, ben beklerim.”

Ötekiler uyudu, Memed Çocuk gözünü kırpmadan onları beklemeye başladı, koyağın alt başından kurşun sesleri gelinceye kadar.

“Uyanın,” diye bağırdı Memed Çocuk. Uyuyanlar, zaten ilk kurşun sesiyle uyanmış, ayağa fırlamışlardı.

Ferhat Hoca:

“Sen git artık Memed Çocuk, biz dağa çıkacağız. Belki çarpışma da olur. Sana bir kör kurşun değer de…”

“Ben, beni öldürseniz de gidemem arkadaş.”

“Neden?”

“Bana Mestan Ağa, dedi ki, sen onların yanından hiç ayrılmayacaksın. Candarma seni yakalar, tabanlarını yarar, yarığa da tuz doldurur da, sen de dayanamazsın. Ben dayanırım, derimi yuzseler de sizin yerinizi söylemem ya söz verdim Mestan Ağaya, ben büyüyünce o beni everecek.”

“Hayır, gideceksin.”

“Gitmem.”

“Başımıza bela mısın?”

“Belayım.”

Ferhat Hocayla Memed Çocuk arasındaki tartışma sürüyor, kurşun sesleri yaklaşıyordu.

Memed Çocuk edemedi, gitti İnce Memedin elini usulca tuttu:

“Bak,” dedi, “adaşım, siz buralarının yabancısısınız. Bu karanlıkta yol bilmez, iz bulamazsınız. Ben sizi öyle bir yere götürürüm ki değil Karafırtma, Kertiş Ali Onbaşı bile gelse yanınıza yaklaşamaz. O Mestan Ağa da ya yakalandı, ya da, öldürüldü. O, sözünün eri bir adamdır. Tamam mı?”

“Tamam,” dedi Memed, “haydi düş önümüze.” Memed Çocuk önde, onlar arkada karanlığa çıktılar. Önlerinden yürüyen çocuğun karartısı, keklik gibi taştan taşa sekerek gidiyordu, ince bir kar ışığı vardı. Donmuş kar ayaklarının

585

altında çıtırdıyordu. Küçük bir dere geçtiler, bir ormana düştüler. Dik bir bayır çıktılar. Keskin kayalıklara tırmandılar. Me-med Çocuk onları keçiyolundan tepeye çıkardı. Duvarlar, yıkıntılar arasından geçtiler. “Geldik,” dedi, öndeki küçücük karartı. “Burası Kara Kale işte.” Durdu, eşkıyaların yanına gelmesini bekledi. “Burada bir dam var. İçi yılan doludur ya, kışın yılanlar kaçarlar, şimdi yok. Siz burada bekleyin de ben içerde size bir ateş yakayım da öyle gelirsiniz. Kibritiniz var mı? Amma da soğuk var ha. Siz karanlıktan korkmazsınız herhalde, siz eşkıyasınız değil mi?”

“Eşkıyayız,” dedi Ferhat Hoca. Bu çocuğa içi kaynamış, içine garip bir sevgi oturmuştu. Sevincinden ne yapacağını bilmiyor, çocuklaşmış, Memedle durmadan konuşuyordu.

“Şu benim sorduğum şeye de bakın hele, karanlıktan kork-sanız eşkıya olmazdınız. Neden korkacakmışsmız? Karanlık da karanlık gibidir zaten. Bir de kocaman tüfeğiniz var. Karanlıkta cinler çok olur. Cinler, gün doğunca kaçışırlar, ortadan yok olurlar da geceleri ortaya çıkarlar. Bu kale de cinler padişahının sarayıdır. Hem de onun sarayı sırçadandır. Biz cinleri de, saraylarını da görmeyiz ya, onlar vardırlar. Ama siz eşkıyasınız, eşkıyalar cinlerden korkmazlar değil mi?”

“Korkmazlar.”

“Bir de dua okuyunca, bismillah deyince onlar kaçışırlar değil mi?”

“Kaçışırlar.”

Geldi Ferhat Hocanın önünde durdu, yukardan aşağıya ona baktı:

“Senin sakalın var, hem de bir kucak. Sen Hocasın, eşkıyasın ya, mademki sakalın var, Hocasın da… Sende eşkıyaların Hocasısm. Ben içeriye giriyorum bir dua söyle de cinler kaçışsınlar. Cin kaçıran duayı bilir misin?”

“Bilirim.”

“Yazık,” dedi Memed Çocuk. “Bu soğukta fıkara cinleri yerlerinden yurtlarından, sıcak yataklarından edeceğiz ya, biz de üşüyoruz değil mi?”

“Üşüyoruz.”

“Oku duayı.”

586

Ferhat Hoca onu yerden aldı, kaldırdı, bağrına bastı, sıcacık, içi sevgi dolarak öptükten sonra usulca, okşayarak yere indirdi.

“Oku duanı.”

“Okuyorum. İstersen Güdük de seninle içeriye gelsin.” “Gelsin,” dedi Memed Çocuk, “belki cinler, dua okuyarak onları kaçırdık diye kızarlar da…”

“Onlar kızarlar,” dedi Ferhat Hoca.

Memed Çocuk duvarların diplerinden, becerikli elleriyle, çabucak bir kucak çalı çırpı topladı, kalenin kapısında durdu:

“Gel Güdük,” dedi, Güdüğü önce içeriye soktu, kendi de girdi arkasından. Biraz sonra içerden dışarıya incecik bir ışık sızdı. Memed Çocuk dışarıya çıktı.

“Hey eşkıyalar, gelin artık,” dedi. “Şimdi size bir ateş yakacağım ki içerisi hamam gibi sıcak olacak. Zaten cinler içerisini ısıtmışlar. Ben duayı okuyunca hepsi kaçtı, korkmayın. Bu sakallının duasından da kaçtılar. Cinler keskin dualara hiç dayanamazlar. Hele sakallı adamların dualarına hiç…”

Eşkıyaları içeriye götürdü. Çalıların parladığı duman almış, ocak gibi bir yerin yöresine oturttu. Burada çok ateş yakıldığı, duvarların isinden, köşede yığılı küllerden belliydi. Taşların üstüne sekilendiler. Çok soğuk vardı, çok da üşümüşlerdi. Memed Çocuk:

“Siz korkmayın, ben şimdi gelirim. Cinler hep kaçtılar ya, eğer korkarsanız, tüfeğiniz de var ya, belki cinlere kurşun değmez, bu sakallı ben gelinceye kadar dua okusun,” dedi dışarıya çıktı. Daha çalıların ateşi geçmeden kuru bir kütükle geri geldi, “Korkmadınız ya,” dedi geri gitti. Bir yarım saat içinde ortaya bir sürü kuru odun, kütük yığdı.

“Şimdi iyice şu ateşi gürletelim bakalım.” Orada oturmuş kalmış eşkıyaların şaşkın bakışları altında ocağı gürletti. Ortalık ışıdı. Kendi de geldi Ferhat Hocanın yanına oturdu. Kızarmış ellerini, ayaklarını yalımlara tutarak ısıttı. İşte o zaman farkına vardılar ki Memed Çocuğun ayakları yalın. “Senin ayağın yalın,” dedi Ferhat Hoca. “Yalın,” dedi Memed Çocuk. “Bizim köyde bütün çocukların, avratların ayaklan yalın olur.”

587

“Üşümüyor musunuz?”

“Üşüyoruz, üşüyoruz ya ne halt edersin Ağam, yoksulluk başa bela. Yoksulluk bir ateşten gömlektir, onu giyen bilir. Siz aldırmayın bana. Bizim halimiz dirliğimiz böyle. Benim dedem Me-med var ya, onun üstüne bu dünyada bir tane bile at hırsızı yokmuş. Şu Uzunyaylanın Çerkeslerinde bir tane çalmadık at bırakmamış. Her çaldığı atı sattığında da babama Maraştan bir kovan balla, bir kundura alıyormuş.” Boynunu büktü. “Benim babam beceriksiz çıktı. O da dedem gibi atlan çalıyor, çalıyor ya hep yakalanıyor, hapse giriyor. Olmaz olsun böyle hırsızlık, hep hapse girdikten sonra. Ben, öyle bir hırsız olacağım ki dedem gibi. O zaman babama hırsızlık yasak. Beceremedi gitti bu işi fıkara. Ben sizi görmeden eşkıya olayım diyordum ya, yazık size, vazgeçtim.”

“Neden vazgeçtin ki?”

“Canım nasıl vazgeçmeyim ki sizin bu halinizi gördükten sonra? Böyle gece gündüz kaç babam kaç, bunun sonu neye varacak? Bir gün de bir kurşunla sizi Karafırtına mı ne, haklayıve-recek!”

“Biliyoruz,” dedi Ferhat Hoca.

“Biliyorsunuz ya, görünen köy kılavuz istemez ki… Ama bakın, ben size ne söyleyeceğim…”

“Ne söyleyeceksin?”

Memed başını önüne eğdi, elini kirpi oku gibi dimdik saçlarında gezdirdi. Belli ki ikircik geçiriyordu.

“Söyle.”

“Öyleyse söyleyim, bu İnce Memed var ya,” eliyle Memedi gösterdi, “bunun gibi eşkıya olmak iyi. Neden ki derseniz, can-darmalar bizim köyü kırfacana çevirdiler, işte bunun için,” gene İnce Memedi eliyle gösterdi, “ayaklarını yardılar, hepsine de tuz bastılar, kimse de bu İnce Memede hiç sövmedi. Herkes buna,” parmağıyla İnce Memedi gösterdi, “tapıyor.”

Sustu, başını önüne eğdi. ikircik geçirdiği belliydi. Yüzü andan ana değişiyor, bir kızarıyor, bir bozarıyordu. Sonra kahkahayla güldü, ardından da:

“Bu İnce Memedi var ya, köylüler bir görseler, boyunun da benim boyum kadar olduğunu bir bilseler…” Gülmesi daha sürüyordu.

588

“Bilseler ne olurdu yani?”

Memed Çocuk gülmesini kesti, başparmağını ağzına soktu, somurdu.

“Bilseler ne mi olurdu?”

Onların yüzlerine teker teker baktı.

“Bilseler ne olurdu Memed?”

“Bir şey olmazdı,” dedi Memed sevinerek. “Hiçbir şey olmazdı. Neden ki dersen aba altında er yatar. Bizim köydeki çocuklar var ya,” Kasımı gösterdi, “işte bunun kadar iri olan çocuklar bile benden korkarlar. Bizim köylüler var ya, işte bu adamın İnce Memed olduğuna önce, elimi keserim ki inanmazlar, sonra da alışırlar, onun İnce Memed olduğuna daha çok inanırlar. Siz şimdi uyuyun. Kim bilir ne kadar yorgunsunuz-dur, vay fikaralar, dağ bayır kaça kaça… Bakın, şu bizim yaktığımız şu ateş var ya, dışardan hiç gözükmez. Neden ki derseniz, dışarda bir duvar daha var, çok yüksek. Dedem çaldığı atları buraya saklarmış. Köylüler de onun yerini bilirler, hiç kimseye de söylemezlermiş. Babam öyle mi ya onu kim görse yakalayıp candarmaya teslim ediyormuş fıkarayı. Siz hiç korkmayın köylü ölür de sizin yerinizi kimseye söylemez.” İnce Memede sevgiyle baktı. “Bu İnce Memed var ya, onda şeytan tüyü var. Kimi insanlarda çok şeytan tüyü var. İşte bundan dolayı Karafırtına değil ya feriştahı gelse İnce Memedin yanına yaklaşa-maz.”

Ferhat Hocanın yanından kalktı, İnce Memedin yanına gitti oturdu, onu abasının kolundan tuttu: “Kulağını bana versene,” dedi. Çakır gözlerinden bir korku gölgesi geldi geçti. At kirpiği gibi uzun, kıvırcık kirpikleri birkaç kez açıldı açıldı kapandı. İnce Memed başını eğdi, kulağını onun ağzına dayadı. Memed Çocuk yalvaran bir sesle, hiç kimseye duyurmadan, “O Kara-fırtınayı öldür, olur mu,” dedi. “O milleti perişan etti. Onu öldür olur mu?”

İnce Memed de onun başını kendine çekti, o da onun kulağına:

“Olur,” dedi.

“Söz ver?”

İnce Memed bir ikircik geçirdi.

589

“Söz mü?”

İnce Memed karşılık vermiyordu.

“Bak arkadaş, erinde geçinde seni nasıl olsa öldürecekler.”

İnce Memed, onun kulağına gene ağzını dayadı: “Biliyorum, öldürecekler.”

“Öyleyse söz mü?”

“Bilemem ki…”

Memed ayağa kalktı, gitti, öteki yana, ocağın karanlığına çöktü somurttu.

“Ne oldu Memed Çocuk, İnce Memede niye kızdın?”

Memed Çocuk, iyice küsmüştü, karşılık vermedi.

Ferhat Hoca, İnce Memed, öteki eşkıyalar onun üstüne düştüler, konuştular, şakalaştılar. Memed Çocuk bir daha ağzını açmadı, yürekten küsmüştü. Biraz sonra da uyudu, küçücük başı omuzuna düştü.

Kasımı nöbete koyup onlar da uyudular.

Memed Çocuk daha gün ışımadan uyandı, usullacık, ayaklarının ucuna basa basa dışarıya çıktı, parmağını dudaklarına götürerek, nöbetteki Kasıma, sus, işareti yaptı, kalenin burcu altındaki ormandan bir kucak kuru odunla döndü, kül bağlamış ocağın közlerini üfürerek tutuşturdu. Getirdiği odunların hepsini ateşin üstüne usturuplu, hepsi tutuşacak biçimde dizdi. Sonra gitti, daha kucak kucak odunlar taşıdı. Ateşi bir iyice harlattıktan sonra Güdüğü burnundan tutarak uyandırdı. Güdük Hacı korkuyla uyandı. Memed Çocuk dışarıya kaçtı, Güdük Hacının korkusuna kasıklarını tutarak, dizlerini döverek güldü. Kasım da, onun böyle neye güldüğünü bilmeden, onunla birlikte güldü.

Güdük aşağıdaki dereden isli çaydanlığını doldurdu geldi; Memed Çocuk ona daha gülüyordu. Kasım:

“Bu neye bu kadar gülüyor böyle Hacı?” diye sordu. “Neye gülecek it tohumu,” diye karşılık verdi Hacı, “benim uykudan korkuyla sıçrayıp uyanışıma gülüyor.” Güdük Hacı da güldü.

Memed Çocuk:

“Sus,” dedi, onun yanına gelerek, “öyle sesli gülme. Baksana fıkaralar serilmişler, ölü gibi uyuyorlar. Kim bilir, ne kadar yorgunlar, fıkaralar.”

590

Güdük sesini kesti. Memed gitti dün geceki köşesine büzüldü.

Çay kaynadı, fokurdadı, önce Ferhat Hoca kalktı, aşağıya, çaya indi, aptes aldı, abasını çıkardı yere serdi, üstünde namaza durdu. Onun arkasından öteki eşkıyalar birer ikişer uyanıp dışarıya çıktılar geldiler. Memed Çocuk köşesinde yüzünü iki eli arasına almış, derin düşüncelere dalmıştı. Hoca namazını bitirdi, sofra kurulmuş, yiyecekler ortaya çıkarılmıştı. Güdük Hacı kalaylı bir tasa çay doldurdu önce Ferhat Hocaya verdi. Hoca, tasa üç tane şeker atıp bir çöple karıştırdı. İçecekken tas elinde kalakaldı, “Amanın, konuğumuz,” dedi. “Gel konuğumuz. Kusura kalma, seni unuttuk. Vay akılsız başım vay! Buyur konuğumuz.” Memed Çocuk hiç durumunu bozmadı. Hoca ısrar etti, taşta ses var, Memed Çocukta ses yok. Onun ardından ince Memed, ötekiler de konuğu buyur ettiler, kimse kahvaltıya el sürmemiş, çay tası Hocanın elinde öyle tüterek duruyordu. Sonunda Memed gitti, Memed Çocuğu tuttu kaldırdı getirdi Ferhat Hocanın yanma oturttu. Bütün çabalamalarına karşın Memed Çocuk elini yiyeceklere sürmedi, Ferhat Hocanın uzattığı tası da almadı.

Hoca çok üzülmüştü, üzüntüsü sesinden belliydi: “Yahu sana ne yaptık Memed Çocuk, yavrum, bir kusur işledikse bağışla bizi.”

İnce Memed de:

“Bağışla kusurumuzu adaşım,” dedi, “sana karşı bilmeden bir kusur işledikse.”

Ötekilerde, “bağışla,” dediler.

Memed Çocuğun dudakları sündü, çakır ela gözleri puslandı, neredeyse ağlayacaktı:

“Ben,” dedi, “eşşeğin biriyim. Hem de eşşoğlu eşşek bir akılsızım.”

“Neden imiş o?”

“Neden olacak arkadaş, benim gibi bir çocuktan adam çıkmaz, anam derdi de inanmazdım.”

“Şimdi nasıl inandın, ne oldu ki?”

“Daha ne olacak, dün gece yiyeceğinizin hepsini yedim, siz de bir şey söylemediniz. Düşünmedim ki, ulan eşşek kafa, akıl-

591

sız adam, eşkıya adamların yiyeceklerinin hepsi camus gibi sü-mürülür mü? Çok da açtım, evde de hiç yiyecek yoktu, sizin yiyeceğiniz de o kadar tatlıydı ki dayanamadım. İşte şimdi de köpekler gibi pişman oldum. Ne vardı yani, o kadar yiyeceğin hepsini yemeye. Hiç düşünmedim ki, bir eşkıya adam bu dağlarda yiyeceği nereden bulur, vay, yazık!”

Gene dudaklarını sundurdu, kalktı gitti köşesine oturdu.

Bir yandan Ferhat Hoca, bir yandan Memed onu kandırmaya çalıştılar. İnce Memed yerinden kalktı, onun yanına oturdu, ağzını onun kulağına dayadı, fısır fısır bir şeyler konuştular, Memed Çocuk yerinden kalktı, geldi gene Ferhat Hocanın yanına oturdu. Ferhat Hocanın verdiği tası aldı, içti, sofraya uzandı, dün gecekinden de daha iştahla, her şeyi unutup, gene yiyeceklere yumuldu, çenesi değirmen gibi işlemeye başladı, eşkıyaların şaşkın bakışları altında, sofrayı sildi süpürdü. Çay tası elden ele dolaşıyor, ona sıra gelinceye kadar çok vakit geçiyor, Memed Çocuk da sabırsızlanıyordu. Ferhat Hoca, kendi eliyle tası çayla doldurdu, içine de beş şeker attı, karıştırdı, “Bu çayı yalnız sen içeceksin, içine çok şeker attım, bal gibi oldu.”

Memed Çocuk, gözleri kocaman açılarak, sıcak çaydan ağzı yanarak, tastaki çayı bir anda bitirdi.

“Bir çay daha?”

Memed Çocuk:

“Ziyade olsun,” dedi, “yeter. Ömrümde böyle güzel bir çayı hiç içmemiştim. Bu çay dedikleri de ne güzel kokarmış meğer. Kokusu daha karnımdan yukarıya vuruyor.”

Eşkıyalar, kahvaltılarını yapıp ayağa kalktılar. Memed Çocuk da kalktı:

“Ben artık gideyim,” dedi, “Mestan Ağayı çok merak ediyorum. O, bildiğiniz adamlara benzemez. Söz verip de gelmediğine göre, onu öldürdüler. Yoksa imkanı mı var? Vay, babayiğit Mestan Emmi vay.”

Ferhat Hoca onu bir köşeye çekti, eline para koymak istedi, Memed Çocuk, eli paraya değince ateşe dokunmuşçasına irkildi:

“Eşkıya adamın parası alınmaz. Bu dağlarda çok para gerek size. Zaten yiyeceğinizin hepsini de yedim bitirdim. Olamaz,” diye bağırdı.

592

Alırsındı, almazsındı, diye Ferhat Hocayla cebelleşmeye başladılar. Hoca parayı onun cebine zorla sokuyor, öteki çıkarıp kalenin penceresinin içine koyuyordu. İnce Memed baktı ki cebelleşme uzun sürecek, “Hocam, sen dur,” dedi. Hoca, elindeki parayı İnce Memede verip çekildi. İnce Memed, gene onun kulağına eğildi, fısırdaştılar, çocuk parayı aldı, cebine koydu, arkasından da karşı karşıya geçip gülüşmeye başladılar. Kasıklarını tuta tuta kendilerinden geçmiş gülüyorlardı. Gülmeleri ötekilere de geçti. Hep birden sevince boğularak güldüler. Gülmeleri bittikten sonra Memed Çocuk:

“Bana izin,” dedi. “Allah sizi kazadan beladan, kör kurşunlardan saklasın. Şimdi beni iyi dinleyin, ben gittikten hemen sonra siz buradan gidecek, yitiklere karışacaksınız, ama hemen. Burada durmayacaksınız.” “Neden imiş o?”

“Çünküleyim ki, Karafırtınanın candarmaları beni yakalayınca, tabanlarımı yarınca, yaraya da tuz basınca, ben de dayanamayınca, sizin yerinizi onlara söyleyince, onlar da gelince, sizi öldürünce… Onlar çok, siz azlıksınız. Bir de, fıkaralarım, siz yorgunluktan ölüyorsunuz. Siz de ölünce, ben de buna dayanamayınca…” Durdu, bekledi, koşarak geldi İnce Memedin elini tuttu, onun kulağına bir şeyler fısıldadı, ayrıldılar.

“Bu parayı vermeseniz iyi olurdu,” dedi, boynunu büktü. “Ayıp oldu. Yemeğinizin hepsini de yedim. Ne yapayım, yiyecekleriniz çok güzel, çayınız da bal gibiydi. Bu para… olmadı.” “Ayağına bir ayakkabı alırsın…”

“Ohhhoooo, sen ne diyorsun bre sakallı, ne ayakkabısı… Evde un yok, tuz yok, hemen götürüp anama vereceğim. Anam bir sevinecek, bir sevinecek… Bal bile, çay bile almayacağım. Sen ne ayakkabısından söz ediyorsun öyle, behey sakallı!”

“Güle güle Memed Çocuk, arkadaşımız,” dediler. “Senden ayrılmak ne zor arkadaş, ama eşkıyacılık bu, gözü kör olsun.” Onu derenin ucuna kadar uğurladılar. İnce Memedin boğazına bir yumruk geldi tıkadı.

“Haydi arkadaşlar toparlanın gidelim. Memed Çocuğa söz verdik.”

593

Toparlanıp, kaleden aşağı indiler, Kuru Çınar köyünün üst başında durdular. Sahan, bu köyü görünce, köyde tanıdıkları olduğunu söyledi. Köyden gürültüler, patırtılar geliyordu. Geceye kadar, geniş dallı bir çınarın altında, bir kayanın kuytusuna sığınarak beklediler. Çok üşüdüler. Karanlık kavuşunca, Sahanı aşağıya gönderdiler. Sahanın gitmesiyle dönmesi bir oldu: “Köy candarmayla ağzına kadar dolu,” dedi… Oradan yüz geri ettiler. Bu geceyi de kalede geçiremez miyiz?” diye sordu Temir.

İnce Memed, bu soruya karşılık bile vermedi. Sabaha karşı Mestanın köyüne vardılar. Köy sessizliğe gömülmüştü. Köyün dışındaki tek basma, bir büyük ağacın altındaki, sırtını kayalara dayamış bir damın el kadar penceresinden incecik bir ışık sızıyordu, o evin kapısını çaldılar. Kapıyı açan yaşlı bir kadındı, onları görünce çok sevindi:

“Hoş geldin İnce Memed, hoş geldin yavrum benim evime. Gelin, candarmalar dün sabah köyden gittiler. Ocağımızı söndürüp, evimizi başımıza yıktılar da gittiler. Mestanımızı da, o babayiğidimizi öldürdüler de gittiler. Siz hoş geldiniz, safalar getirdiniz, Mestanın cenazesine geldiniz herhalde.”

Ateşi ölçerdi, yere kilim, döşek serdi, buyur etti. Eşkıyalar ayakkabılarını çıkarmak istediler.

“Ne o, ne o!” dedi yaşlı kadın, “eşkıya adam hiç ayakkabılarını çıkarır mı, biz hiç mi eşkıya görmedik? Eşkıya adam hiç silahını elinden bırakır mı, belli olmaz ki, bir düşman şuradan

çıkıverir.”

Kadın ocağı ölçerdi, ocağa bir su koydu, elleri yanlarına düştü, oraya ocağın başına çömeldi kaldı, yüzü de kedere kesti. Kadının bu hali Memedin gözünden kaçmadı:

“Ne o ana?” dedi, “ne oldu sana böyle? Yüzün çok karardı.”

“Kurban olduğum oğlum, yiğidim, aslanım, koca İnce Memed, Hazreti Aliye eş, bin yılın bir başı evime gelmiş de,” sesi ağlamsıydı, ağıt yakar gibi konuşuyordu, “benim gözüm kör olsun da, önüme aksın da, beni kara topraklar alsın da, İnce Memed yiğidime, yoldaşlarına içirecek bir tutam kahvem, bir yudum çayım, yedirecek bir lokma ekmeğim de… Kurban ol-

594

duğum yavrum, benim yüzüm kararmasın da kimin yüzü kararsın.”

“Aldırma güzel anam,” diye onu teselli etti İnce Memed, “senin bu güler yüzün, tatlı dilin yeter bize.”

“Güler yüzüm, tatlı dilim batsın. Bir yılın bir başı İnce Memed evime gelsin de… Durun hele belki sizin karnınızı doyuracak… Bir horozum, kocaman… Tavuklar hep kırıldılar da, bir bu kaldı. O da sizin kısmetinizmiş. Hemen yakalar gelirim. Siz de kesersiniz, size bir yahni yaparım ki…”

Horoz aklına gelince kadının yüzü birden değişti, gözlerinin içi de güldü.

Horozu kesmesinin önüne geçmeye çok çalıştılar ya kadının vazgeçmeyeceğini de biliyorlardı. Kadının horozunu yememek, onu en büyük aşağılama olurdu. Çarnaçar razı oldular.

Horozu Güdük kesti:

“Ana sen otur konuklarınla konuş, ben horozu yolar, temizlerim,” dedi. “Sen de yahni yaparsın. Bende de çok soğan var. Ben bunların aşçıbaşısıyım.”

“Aşçıbaşıysan iyi.”

Güdük dışarı çıktı horozu temizlemeye başladı. Usuldan ortalık ağarıyor, Torosun karlı doruklarına kırmızı, mor, pembe ışıklar dökülüyordu.

Horozu temizleyip içeriye giren Güdük:

“Ana, sen bu horoza amma da iyi bakmışsın,” dedi. “Bir koyun kadar büyük. Yağlı da.”

Kadın sevindi:

“O benim biriciğimdi,” diye karşılık verdi. “Ben ona yemedim yedirdim, içmedim içirdim. Şu Allahm güzel işine bakın ki o da İnce Memedime nasip oldu. Anam beni Kadir gecesi doğurmuş ki Allah benim başıma, bu sabahın alacasında devlet kuşu kondurmuş ki, koca Allah böyle bir talihi kime nasip etmiş ki…”

“Sağ ol Ana, var ol.”

Kadın ocağa büyük bir tencere koydu, horozu içine attı. Gidiyor, geliyor, gülüyor, seviniyor, Allaha dualar ediyordu. Tepeden tırnağa sevinç olmuş çıkmış, bir genç kız gibi şakı-yordu.

595

I

“Sizi gördüm, Mestanın ölüsünü bile unuttum. O benim yeğenimdi. İnce Memedin yoluna bin tane Mestan kurban olsun.”

İnce Memed:

“Ana,” dedi, “senden bir dileğim var.”

“Söyle,” dedi kadın, “söyle kara gözlüm, anan sana da, dileğine de bu sabahın alacasında, dağların doruğuna gün vururken kurban olsun, söyle.”

“Ana, buralarda, bu yakınlarda hiçbir balcı var mı?”

“Var,” dedi kadın, “var benim şahinim. Bal mı istedi canın yiğit, insan yüreğine hayran olduğum. Koca Abdullah var.”

“Yakın mı?”

“İşte şuracıkta.”

“Ana sana para verelim de, bir hızman balı, şu bizim Sahanla al da gel.”

“Hemen gider de alır gelirim gülüm. Onda her zaman bal olur. Kimseye de bir zırnık koklatmaz. Kendi de bir parmak balı ağzına sürmez. Ben beni bildim bileli o bal sağar. Diyorlar ki, ömründe hiç bal tadı bilmez imiş. Fıkara, balçıklarını hep satar. Hep satar da tütüne verir.”

“Bir koca hızman.”

“Onda hızman da var kul olduğum.”

“Bir büyük, bir de küçük hızman olur mu?”

“Ne kadar balı varsa sana alırım da getiririm kara gözlüm.”

“Ne kadar varsa al da gel.”

Sahanla kadın bal almaya gittiler, Hoca aptes aldı, namaza durdu. Horoz ocakta fokurdayarak kaynıyordu.

Kadınla Sahanın dönmeleri uzun sürdü. Güdük ocaktaki horozu, soğan doğrayarak, bir güzelce yahni yaptı onlar gelinceye kadar.

Kadınla Sahan ellerinde bir büyük, bir de küçük hızmanla geriye döndüler. Kadın:

“Hem de petekli bal, apak her peteği, oğlum İnce Memed yesin de, güçlensin de düşmanlarına göt attırsın. Gözü kör olası Abdullah bir de para aldı, bir de para aldı bu Sahan çocuk-

596

tan, bir kucak. Gözü paraya doymuyor, o paraları yese içim yanmaz. Hep tütüne veriyor, dumanını da gece gündüz havaya savuruyor. Kendi de balçıklarından bir zırnık bile koklamıyor.” Sonra birden telaşlandı, “Siz yemek yiyeceksiniz. Bu güzel balçıkları da… Evde ekmek yok. Gideyim de komşudan ekmek alayım.”

Dışarıya koştu, birkaç dürüm ekmekle geriye döndü. Eski kilim sofrayı yere serdi, büyük bir bakır sahana yahniyi boşalttı, “Çok güzel yahni yapmışsınız,” dedi, tencereyi koklayarak, “mis gibi de kokuyor. Ah, bunun yanında bir de bulgur olaydı ki, yazık, benim hiç bulgurum yok ki…”

“Gerek yok bulgura,” dedi Ferhat Hoca. “Böyle de iyi.” Bir sahana da küçük hızmandan bal boşalttı, “bal da burcu burcu püren kokuyor, yeme de kokla, insanın bu güzel kokudan başı döner.

Sofranın başına oturdular. Kadın oturmuyor, ayakta dikilmiş duruyordu.

“Ana otur,” dedi İnce Memed.

Kadın orurmamakta direniyordu.

İnce Memed:

“Ana eğer, sen de bizimle oturup yemek yemezsen, biz de şu senin horozuna el sürmeyeceğiz.”

Çarnaçar kadın oturdu.

Bir tek kaşığı vardı kadının, kaşık elden ele geçiyordu. Kimisi de yufka ekmeği lokma ediyordu. Kadın yahniye elini sürmedi, sahandaki bala ekmeğini batarak, gözlerini kapatarak, kendisinden geçerek, ballı yufkayı ağzına atıyor, burun delikle ri açılarak, burun kanatları titreyerek, bu güzel kokuyu sindirı sindire yutuyordu.

Sahandaki bal bitince, kadın biraz daha bal koymak istedi İnce Memed bunun önüne geçti.

Kadın:

“Doğru ya,” diye içini çekti. “Bu soğukta bal size gerek ola cak.”

Karınlarını doyurup sofrayı kaldırdılar, köşeye koydulaı Tencerede, sahanda kemiklerden başka, horozdan zırnık bile kalmamıştı.

597

Kadın, yarın sabah artık gül horozumun bülbül sesini duyamayacağım, diye düşündü, arkasından da ekledi, böyle bir güllüce horoz İnce Memedime kurban olsun. Bir kümes horozum olaydı da, hepsi de böyle güllüce, onun hepsini de İnce Memedime kesseydim, sevinçten de şıkır şıkır göbek atardım. Şıkır da şıkır.

Kadının içindeki sevinç dışına vurmuş, yüzü bir sevinç çiçeği gibi açmıştı. Onun sevinci ötekilere de geçti.

“Ana, bu köyde bir Memed Çocuk var, hani çakır gözlü, kısacık boylu, saçları da kirpi oku gibi, dimdik duran.”

“Biliyorum onu,” dedi kadın, biraz düşündü. “Memed Çocuk, hani dün, eşkıyalar ona bir koca kucak para vermişler. Siz verdiniz değil mi, kim verecekti ya, ancak o kadar parayı gönlü gani İnce Memed verirdi bir çocuğa. Benim hiç çocuğum olmadı. Kocam, üç kardaşım savaşa gittiler de bir daha dönmediler. İşte ben de burada böyle tek başıma kaldım. Benim evime hiç kimse uğramaz ki, yıllardır ilk uğrayan konuk sizsiniz.” Ellerini havaya açtı. “Allah sizden razı olsun. Allah tuttuğunuzu altın etsin. Allah düşmanlarınızın gözünü kör, sizin kılıcınlzı keskin eylesin. Allah… Siz beni kıyamete kadar gönendirdiniz evime gelerek, siz beni kıyamete kadar gönendirdiniz… Allah…”

“Sağ ol, var ol Ana, o Memed Çocuğu bulabilir miyiz acaba şimdi?”

“Buluruz ya, evleri şu aşağıda derenin içinde, pınarın başında. Babası da hırsız. Dedesi de, onun dedesinin dedesi de hırsızdı. Bunlar yedi ceddir, hep hırsızlık yaparlar. Bunların soyundan da hırsızdan başka bir şey çıkmaz. Hiç ellerini ılıktan soğuğa sokmazlar, hep hırsızlar. Ben şimdi o çocuğu alayım geleyim mi, o çocuk sizin de paranızı çalmadı ya?” “Çalmadı.”

“O çocuk öyle bir çocuk ki gözden sürmeyi çeker, bir de bal sever fıkara. Geçen yıl bal yüzünden ölüyordu. Gitmiş de bu dinsiz imansız Abdullahın, sizden bir çanak bal için, vay, bir kucak para aldı ya, işte onun kovanlarını açmış. Arılar da onun yüzüne gözüne sıvanmışlar, bu çocuğu öyle sokmuşlar, öyle sokmuşlar ki çocuk şişmiş, davul gibi, iki üç misli olmuş. Şişmekten de gözleri kapanmış. Ağzı açılmamış. Ağzına

598

çorbayı kamış düdükle akıtmışlar. Karaçalı köyün Fatma Anası olmasa bu çocuk ölüyormuş. Ona ilaçlar içirmiş de ölümden kurtarmış. Behey hırsız oğlu hırsız, ölümden kurtuldun ya, dur yerinde, durmaz. Bir daha kovanları açmış. Arılar onu bir daha şişirmişler. Fatma Ana onu gene ilaçlamış. Memed gene durmamış. O gün bugündür Abdullahın arıları her aya bir, iki aya bir onu şişiriyor. Ne yapsın şişmeye alıştı fıkara. Şişmeyince yapamıyor. Bu çocuğu eğer arılar sokup da öldürmezse, bu dedesini de, dedesinin dedesini de aratmayacak.” Çabuk çabuk konuşuyordu. “Bulayım mı onu size? Paranızı çalmışsa gelmez.”

“Çalmadı, gelir.”

“Ben şimdi hemen dışarı çıkar, çağırırım onu. Bir de iyi çocuk ki, hiç kimseyi kırmaz. Benim bütün odunlarımı dağdan o getirir. Mantar zamanı bana dağdan mantar, kiraz, armut, nar, elma zamanı bana dağdan elma, nar toplar, çiçek zamanı bana mantıvar toplar. O, herkesin eli ayağıdır. Öyle bir çocuk bulunmaz.”

Dışarıya çıktı, yokuşun üstünden aşağıya:

“Memed, Memed,” diye bağırdı, “gel bize de sana ne vereceğim. Ne vereceğim.”

Daha o kapıdan girmeden, Memed Çocuk koşarak geldi, eşkıyaları görünce önce şaşırdı, sonra sevinç içinde kalarak güldü, utandı, çekingen bir hal aldı:

“Zöhre Ana beni bu sabahın köründe çağırınca, siz olduğunuz hemen yüreğime tıp etti. Eeeee, hoş gelip safalar getirmişsiniz.”

“Hoş bulduk,” dedi İnce Memed.

“Ben bildim,” diye üzüldü Çocuk. Kirpikleri ıslandı. “Mes-tan iyi bir adamdı. O, bize gelirken candarmalar onu sıkıştırmışlar. O da bizim yerimizi göstermemek için kaçmış, candarmalar da onu vurmuşlar. Allah rahmet eylesin iyi bir adamdı. Balcı Abdullahın elinden beni hep o kurtardı. Bana fiske de vurdurmadı. Yoksa, o balcı var ya, benim şiştiğime de bakmaz, derimi yüzerdi.”

Sonra, Memed, Ferhat Hocanın yanına usulca kaydı, onun elini tuttu:

599

“Ben senin kim olduğunu biliyorum,” dedi. “Seni kurnaz seni! Bir de hiç belli etmiyorsun. Zaten anlamalıydım senin kim olduğunu. Sakalına bakınca bilmeliydim. Böyle kocaman sakal kimde olur ki… Benimki de ahmak bir kafa işte, adam seninle konuşur da, arkadaş olur da senin kim olduğunu bilmez mi?”

“Ben kimim ki?”

“Ha, hah, bir de kimim, diye bana soruyor, seni kurnaz seni! Sen, ermişler ermişi Ferhat Hoca değil misin, sen, İnce Me-medi afsunlayıp kurşun geçirmez eden sen değil misin, İnce Memedin kurşuna dizilmiş yağız atını, bir kır küheylan olarak dirilten sen değil misin, Anacık Sultanı öldüren Yüzbaşı Faruk-lan, Kertiş Ali Onbaşının canını alaraktan, köprünün altında, onları Anacık Sultanın ölüsü yanına uzatan sen değil misin, İnce Memedi, peri kızlarını göndererek, Çiçekli Mahmut Ağanın zindanından, kalın zincirlerini koparttırıp kaçıran sen değil misin? Senin öyle çok, öyle çok marifetlerin var ki, saymakla bitmez.”

“Bütün bu saydıklarının hiçbirisini ben yapmadım. Bütün bunlar doğru değil.”

“Bir de sakalını kestirip, sonra da uzatan Ferhat Hoca sen değil misin?”

“Ben Ferhat Hocayım.”

“Öyleyse benim dediklerim de doğru. Sen bütün bunları benim külahıma anlat. Seni yalancı seniiiiii!”

“Bu senin dediğin gibi bir adama hiç yalancı denir mi?”

Memed Çocuk, onun elini bıraktı, gözlerinden bir korkunun gölgesi geçti, vardı kapının eşikliğinde kaçacakmış gibi durdu. Başını yere eğip bir süre düşündü. Gözlerini kaldırdı, yalvarırcasına Ferhat Hocaya baktı:

“Sana yalancı dedim diye Allah bana bir şey yapmaz değil mi, çont olmam değil mi, Allah beni öldürmez değil mi? Bir bok yedik, bir kusur işledik senin arkadaşlığına güvenerek, beni bağışlasan olmaz mı?”

“Seni bağışladım Memed Çocuk. Gel bakalım yanıma.”

Memed Çocuk, gözlerini onun yüzünden ayırmadan, korkarak, ayağı ayağına dolanarak gitti, onun karşısında durdu.

“Güdük, şu büyük hızmanı getir. Kaşığı da al gel.”

600

Güdük, bal hızmanıyla kaşığı getirdi Ferhat Hocaya verdi. Hoca bir dizini yere koydu, kaşığı hızmana daldırdı, kaşıkla birlikte apak bir bal peteği çıktı, Memed Çocuk gözlerine inanamadı. “Aç ağzını!” Çocuk gözlerini kapadı, ağzını ardına kadar açtı. Hoca, bal peteğini onun ağzına sokuşturdu. Memed, gözleri kapalı, kendinden geçmiş, ağzındaki bal peteğini, balını, dudaklarından akıtarak, diliyle yöreyi yalayarak uzun uzun çiğneyerek yedi. Gözlerini minnetle açarak, önce Ferhat Hocaya, sonra da teker teker ötekilere baktı.

“Bu hızmanm hepsi senin.”

“Benim mi?” inanmaz, inanmaz sordu. “Benim mi, benim mi?”

Hepsi senin.”

“Nereden buldunuz bu kadar balı?”

“Biz buluruz.”

Çocuk, gene eşkıyaların, yüzüne teker teker baktı:

“Hiçbirinizi bir tek arı bile sokmamış.”

“Bizi arı sokmaz,” dedi İnce Memed, “bizim hepimizi, arıya karşı Ferhat Hoca afsunladı.”

“Yalancılar,” dedi Memed Çocuk. “Siz beni kandırıyorsunuz. Ayıp değil mi, parmak kadar bir çocuk kandırılır mı, bir bal için.”

Gene gitti eşiğe, oraya oturup başını önüne eğdi somurttu. İkide birde de, kaşını kaldırıp, kimseye belli ermeden, özlemle bal hızmanma bakıyordu.

Ferhat Hoca, ona diller döküyor, o, duymuyor gibi yapıyordu. Yerinden kalktı, İnce Memedin yanma geldi, onu elinden tuttu, köşeye çekti, eğilmesini istedi, İnce Memed eğildi. Ağzını kulağına dayadı, fısır fısır konuştular. Ayağa fırladı, geldi bal hızmanını kucakladı, Zöhre Anaya acıyarak baktı:

“Bir sahan getir Zöhre Hatun,” dedi, cömertçe, “bu bal bana çok. Sana biraz bal vereyim.”

“Onun da balı var. İşte şu küçük hızman da onun.”

Bunu görünce Memed Çocuğu bir sevinç aldı, önce Ferhat Hocaya saldırdı. Bir elini alıp öpüyor bırakıyor, öteki elini alıyordu, sonra ötekilere saldırdı. En son da Zöhre Ananın elini öptü, ardından da balını kaptı, dışarıya fırladı. Boyu kadar hız-

601

manı zor götürüyordu. Dışardan, “Ana, Ana, Ana gel, yetiş,” diyen sesi bir süre ortalığı çınlattı.

Eşkıyalar, her birisi bir köşeye çekilerek uyumaya başladılar. Ferhat Hoca nöbetçi kaldı. Hiçbir şey bilmiyorum, diye düşünüyordu. Şu dünya üstüne, şu insanlar üstüne hiç kimse bir şey bilmiyor. Şu dünyaya insanlar, ahmak geliyor, kör gidiyorlar. Belki şu çocucak, İnce Memed… Onda bir şeyler olmasa, ona insanlar, boşu boşuna sarılırlar mıydı? Bu çocukta bir şeyler olmalı.

Öğleye doğru, uzaktan gelen ağıt sesleriyle uyandılar.

İnce Memed:

“Cenazeye gideceğiz, tıraş olalım, üstümüzü başımızı düzeltelim.”

Ocağa su koydu Zöhre Ana. Hamza usturasını belinden çıkardığı palaskasında kılavladı. Önce İnce Memedi dışarı çıkardı, bir taşın üstündeki karı süpürerek oraya oturttu, sakalını bol sabunla köpürttü, tıraş etti. Arkasından da ötekileri.

Zöhre Ana genç bir kız gibi utangaç, kırış kırış olmuş yüzü kızararak Memedin yanma geldi, “Yavru,” diye onun elinden tuttu, “yiğidim oğlum, şalvarın boydan boya yırtılmış, çıkar da dikeyim, cenazeye böyle gitmesen iyi olur, dost var, düşman var.”

Memed hemen şalvarını çıkardı Zöhre Anaya verdi, kendisi paçalı donuyla kaldı.

“Sağ ol Zöhre Hatun, ben de bunu senden isteyecektim ya

utanıyordum.”

“Aman sen de, şu İnce Memede bakındı hele, insan hiç

anasından utanır mı?”

Alışkın elleriyle iğneyi ipliğe geçirerek şalvarı dikmeye başladı. Ağıt sesleri gittikçe çoğalıyor, çığlıklar göğe çakıyordu.

Fişekliklerini, tüfeklerini, kırmızı postallarını sildiler, parlattılar dışarıya çıktılar. Dışarıya çıkar çıkmaz da Kör Süley-manla karşılaştılar. Kör Süleyman, semerli bir beygirin üstündeydi, yedeğinde de yüklü iki katır çekiyordu.

“Yahu sizi araya araya bir hal oldum. Aramadık yer bırakmadım. Yolda bir çocuğa rastlamasaydım, gene de bulamazdım. Çocuk beni görünce, sen kimi arıyorsun, diye bana sordu.

602

Ben de İnce Memedi, dedim. Aldı beni doğru buraya getirdi. Yolda da durmadan, önüme düşmüş, bağıra bağıra türkü söylüyor, başkaca hiçbir şey konuşmuyordu.”

“Saçları kirpi oku gibi, sarı bir çocuk mu?” “O,” dedi Kör Süleyman. “Buraya gelince de evi gösterdi, ardından da aldı yatırdı. Ben de biraz…”

“O bizim yeni arkadaşımız,” dedi İnce Memed. “Adı da Memed. Öyle sonradan değil, dedesinin de adı Hırsız Memed. Öldürseler, tabanlarını yarıp tuz bassalar da adını değiştirmez, bizi ele vermez.”

“Sağlam adam,” diye güldü Kör Süleyman, attan indi.

İnce Memed, Zöhre Anaya gitti:

“Zöhre Hatun,” dedi, “bize cephane geldi. Senin evde saklayabilir miyiz? Candarmalar da gitti. Belki bir daha bu köye gelmezler, gelseler de senin evi aramazlar.”

“İnce Memedime de bak,” dedi Zöhre Ana, “bre yavrum, yiğidim, İnce Memedim, candarmalar, isterlerse her gün, yıl on iki ay bu köyden çıkmasınlar, isterlerse de her gün on kez benim evimi arasınlar, öyle bir saklarım ki senin silahlarını, bu köyü, şu dağların altını üstüne getirseler de senin bir kurşununu bulamazlar.”

Kör Süleymana geldi:

“İndir yükünü şu kapıya,” diye buyurdu. “İndir de, hemen arkana bakmadan git.”

Kör Süleyman buyruğa uydu, yükleri indirdi, beygirine bindi, arkasına bakmadan köyü çıktı gitti.

“İyi yetişti Kör Süleyman. Hiç cephanemiz kalmamıştı. Tükenecek, diye ödüm kopuyordu. Cıngıllıoğlu yiğit adam, sağlam kaçakçı. Kıyamet kopsa da bizi cephanesiz bırakmayacak,” dedi Ferhat Hoca.

“Yiğit adama bu dünyada kıran girmedi,” dedi İnce Memed. “Bu dünya öküzün sırtında değil, böyle yiğit, sözünün eri adamların sırtında duruyor. Karafırtına yiğitse gelsin de Zöhre Hatunun elinden bir tek fişek alsın, isterse etlerini kerpetenle koparsın.”

“Alamaz,” dedi Ferhat Hoca.

603

Bütün dağlar, ovalar silme kar altındaydı. Bu uçsuz bucaksız aklığa göz kamaştıran bol bir ışık çökmüştü. Ayaklarını sürüyerek ölü evine geldiler. Uzun bir damın örtmesinin altına, ak bir çarşaf altındaki ölünün yöresine halkalanmış kadınlar onları görünce bir an ağıtlarını kestiler, hemencecik de, seslerini daha yükselterek, ağlayarak ağıtlarını sürdürdüler. Köyün delikanlıları, dalları geniş bir alanın üstüne yayılmış, yapraksız, çırılçıplak bir çınarın kalın gövdesinden başlayan taş ağılın üstüne sıralanmışlar, kederli gözleri, uzamış yüzleriyle ağıt söyleyen kadınları dinliyorlardı. Kadınlar, örtmenin altından taşmışlar, karların üstüne serdikleri keçelerin üstüne oturmuşlar, çınarın gövdesine kadar avluyu doldurmuşlardı. Delikanlılar, eşkıyaları görünce saygıyla yerlerinden kalktılar, ellerini göğüslerine götürüp selamladılar, onları oturdukları yere buyur ettiler, kendileri de bir kıyıya çekilip, elpençe divan orada durdular.

Yaşlıca iri bir kadın, önce gür sesiyle ağıdı söylüyor, sonra bütün kadınlar onun söylediğini, gene kadınla birlikte yineliyorlar, arkasından da ağlaşıyorlardı.

İri kadm İnce Memedi görünce şöyle bir dikeldi, sesine çeki düzen verdi, göğüsleri kabardı, sesi daha gürleşti:

Düldül dağı kavakları, Kızılgedik durakları, sana İnce Me-med demem, yıkmayınca konakları, diyordu. Ve bütün kadınlar tekrarlıyorlardı. Sesleri, bütün koyağı dolduruyor, ortalıkta çınlıyordu. Koçyiğitler, koçyiğitler, ağlasın selvi söğütler, öldürmüşler Mestanımı, kanını yalamış itler. Kadın başını kaldırdı, İnce Memedin gözlerini aradı buldu. Ben ağlarım yana yana, düşman da susamış kana, uyan Mestan oğlum uyan, İnce Me-med geldi sana. Kadın üç kere dizlerine vurdu. Bilmem demiş, bilmem demiş, ben haymlık bilmem demiş, İnce Memedin yerini, düşmanlara demem, demiş. Kadm, uzandı, çarşafın ucundan tuttu, ölünün yüzünü açtı. Hele yazdı, hele yazdı, kadir Mevlam böyle yazdı, İnce Memedi duyunca, sevincinden öle yazdı. Çarşafın kaldırdığı ucunu elinde tutuyor, gözlerini ölünün yüzüne dikmiş bakıyordu. Ölüyor yiğit ölüyor, dünyaya ışık salıyor, hele bakın Mestanıma, ölüsü bile gülüyor. Kadın, önündeki bohçadan Mestanm sırmalı abasını aldı, İnce Meme-

604

İ

de karşı salladı. Kurşun yemiş, uçmuş canın, kalbur gibi her bir yanın, İnce Memed derler buna, öcünü alacak senin. Önündeki bohçadan katlanmış, işlemeli bir ipek mendil aldı, kalktı, İnce Memede doğru gitti, mendili ona verdi, döndü. Kızılgediğin yolunu, koparma cennet gülünü, İnce Memedime verdim, senin kanlı mendilini. Kadm yerine oturdu, başörtüsünün ucuyla gözlerini sildi. Öteki kadınlar da öyle yaptılar. Kadm göğe doğru sağ kolunu salladı, görünmeyen düşmana meydan okudu. Kurban olayım diline, gelir salma salına, bin oğlum daha olsaydı, verirdim İncem yoluna. Mestanm açık kalmış yüzünü örttü. Kızılgediğin ortası, elimde de ağı tası, suçsuz yere can veren de, İnce Memedimin yoldaşı. Fırtına Karafırtına, kargışlar ederim sana, buna İnce Memed derler, bunu koyar mı yanına. Gökten yıldızlar düşüyor, yavrum toprakta üşüyor, uyan da gör Mestan oğlum, İnce Memed dövüşüyor.

İri kadm yoruldu, sözü onun yanındaki ak saçlı, ince yapılı kadm aldı. O da söyledi. Kadınlar ağladılar. İnce kadından sonra da genç bir gelin ağıda başladı. Sesi çok dokunaklıydı. Ayaktaki delikanlılar, eşkıyalar da ağladılar.

Sonra birden ağıt kirp, diye kesildi. Delikanlılar vardılar, Mestanın ölüsünü avludaki yontma, üstünde üzüm salkımları ve koç başı kabartması olan bir taşın üstüne yatırdılar. Köyün camisi, imamı yoktu, Ferhat Hoca yandaki pınardan aptes aldı. Ötekiler de aptes aldılar. Ferhat Hoca kollarını sıvadı, ölünün kanlı bedenini bir kalıp sabunla iyice yıkadı. Kurutup kefenlediler. Ölüyü bir salacaya koyup çırılçıplak bir yamaca götürüp çoktan kazılmış mezara, üstüne mersin dalları atarak gömdüler. Hoca, bir toprak mezarın üstüne, burada bütün mezarlar topraktı, oturdu, güzel sesiyle uzunca bir Kuran okudu. Cemaat önde, eşkıyalar arkada, köye geri geldiler. O gece, bütün evler ölü yemeği pişirmiştiler. Bütün köylüler ölü evinde bir araya gelerek yemek yediler.

Yatsı namazından sonra eşkıyalar Zöhre Hatunun evine geldiler. Ferhat Hoca namaz kıldı. İlk olarak Memed de ona katıldı.

Namazdan sonra Ferhat Hoca:

“Hayrola İnce Memed,” dedi, “ne var, namaz kıldın?”

605

“Kıldım Hocam, Allaha dua ettim. Şu Karafırtma mı ne ağının kökü, onu benim elime düşürsün, diye.”

“Nasıl düşürecek, diyorsun?”

“Çok düşündüm Hocam, Kanlıgedikte pusu kuracağız. Kaç gün olursa olsun bekleyeceğiz, o, atının üstünde, candar-masının önünde gediğe girince hep birden ateş edeceğiz. O, bugünlerde nasıl olsa bir gün Kanlıgedikten geçecek.”

“Geçecek, başka yolu yok.”

Kanlıgedik, dar, iki yanı çok yüksek, kayalık uçurum bir geçitti, bir at geçecek kadar ince yolun solundan da, çok derinlerde de, iri taşları dolanarak bir çay akıyordu.

“O zaman, biz uçurumun başına, kayaların ardına bir pusu kuracağız, hepimiz her yerden, Karafırtmayı kalbura çevireceğiz.”

“Ya candarmaları ne yapacağız, onlar bizim ardımızı kesmezler mi, bizi uçuruma hapseyleyip keklik gibi avlamazlar mı?”

“O, belli mi olur ki Hocam, ya akıl ederler, ya da etmezler. Biz, böylelikle İlyas Çavuşu da ölümden kurtarırız.”

Ferhat Hoca güldü:

“Sen de onun sözlerine kandın mı, o yerinden kalkamıyor, İnce Memed, yavrum.”

“Yanlışın var Hocam, biz Karafırtmayı birkaç gün içinde öldüremezsek, İlyas Çavuş onu öldürecek, sonra da kendisi ölecek.”

“Hiç sanmam. Orada pusu kurmak bizim için ölümdür.”

“Nasıl olsa yakında öleceğiz Hocam, her şey apaçık ortada, o, Arif Saim Bey bizi dağlarda bırakır mı sanıyorsun? O, bizim yüzümüzden Anacık Sultanı bile öldürdü. Bizi bırakır mı sanıyorsun? Ölümümüz çok yakın Hocam.”

“Biliyorum yakın oğlum Memedim, iki gözümün çiçeği. Ama bile bile ölüme gitmek, Allah indinde çok günahtır.”

Tartışma çok uzadı, Ferhat Hoca pusuya bir türlü razı olmuyordu. İnce Memed sonunda kestirdi attı:

“Kusuruma kalma Hocam, ellerinden öperim, ben Kanlıge-diğe, ne pahasına olursa olsun pusu kuracağım. Benimle gelen gelsin, gelmeyene Allah selamet versin.”

606

“Pekiyi, oğlum,” dedi Ferhat Hoca, “madem işi sen bu kadara vardırdın, ben seninle geliyorum. Gelmeyen var mı?”

Öteki eşkıyaların hepsi de:

“Geliyoruz,” dediler.

Tam bu sırada da önde Memed Çocuk, arkadan birkaç delikanlı içeriye girdiler.

“Candarmalar köye geliyorlar, çok kalabalıklar. Başlarında da Karafırtma.”

Hoca gülümseyerek Memede göz kırptı.

“Burada olmaz Hocam, Kanlıgedikte.”

Hoca:

“Ama orada kanlı gömlek kaç yiğide don olur,” dedi.

“Asıl burada olur,” dedi Memed.” Tam ortalık yerdeyiz. Kaçacak bir delik de yok.”

“Haydi kalkalım.” dedi Hoca, “şu yezid bu köye girmeden…”

Delikanlılar ellerinde onlara çıkın çıkın yiyecekler getirmişlerdi, çıkınları aldılar, yola çıkmaya hazırlandılar.

Zöhre Ana, İnce Memedi bir köşeye çekti, ona eski, savatlı bir gümüş yüzük uzattı, “Bu rahmetlinin yüzüğü,” dedi, “şehidin. Parmağına tak. Bu yüzüğü bana kim getirirse ona cephane veririm. İyi mukayyet ol ona. Bir yere düşüreyim, deme. Vuru-lursan da yoldaşlarına ver, yoksa cephaneniz orada çürür. Kellemi kesseler, bu yüzük gelmeyince kimse bu cephaneden bir fişek bile elimden alamaz. Yüzük eline oldu mu?”

Memed, parmağına taktığı yüzüğü ona gösterdi:

“Oldu.” Eğildi, onun elini öptü, o da Memedi yanaklarından. Ötekiler de Zöhre Anadan, helallaşıp ayrıldılar.

Memed Çocuk, onlarla köyün dışına kadar geldi, köyü çıkınca önlerinde durdu:

“Ben burada sizden ayrılıyorum,” dedi, ağladı ağlayacak bir sesle. “Allah yolunuzu açık, kurşunlarınızı keskin etsin.”

Ferhat Hocanın yanına vardı, “Al şunu,” dedi, “anam senin için pişirdi. Ben gördüm, sen horoz etini çok seviyorsun. Bak, Ferhat Hocam, vallahi de billahi de ben bu horozu hırsızlamadım. İki gözüm önüme aksın ki… Ben bilmez miyim senin gibi bir insanın haram yemeyeceğini? Ben senin gibi bir Allanın

607

ermişine hiç hırsızlık mal yedirir miyim? Bu kocaman, kar gibi ak horoz bizimdi. Bir de yağlıydı, ağzına layık. Kendi elimle kestim…” Boynunu büktü, “Eğer bana inanmıyorsan, horozu İnce Memede ver, o yesin. Ama sen yesen çok sevinirim. Neden ki dersen, sen horoz etini çok seviyor, gözlerini belerte belerte yiyorsun.”

“Senin horozunu hiç kimseye vermem Memed, hırsızlık olsa bile, senin gül hatırın için, gözlerimi belerte belerte yerim.”

“Yaşa,” dedi Memed Çocuk, İnce Memedin yanına gitti, biraz uzak bir yere çekilip bir taşın üstüne oturdular. Fısıltılarla konuştular, ardından da geceyi çınlatan kahkahalarla yürekten güldüler. Kucaklaştılar sonra da. Ferhat Hoca onu İnce Memedin kucağından aldı bağrına bastı, öptü, sonra teker teker helallaştılar.

Ayrılırlarken, Memed Çocuk:

“Ah, ulan ah,” dedi, “bu çocukluk da yerin dibine batsın. Yoksa ben sizden hiç ayrılır mıydım…”

Arkasını döndü koşarak köye girdi.

Bütün gece yürüdüler. Temir buralarını, taş, kaya, adım adım bildiği için onlara kılavuzluk ediyordu. Göbeklerine kadar gelen karda bile öyle çabuk yürüdüler ki daha tanyerleri ışımadan Telli Kavak köyünün üst başındaki ormana geldiler. En güvenilir yataklardan birisi olan Gök Hüseyin Onbaşı burada otururdu. Temir silahlarını çıkararak, bir çoban gibi, eline bir değnek alarak köye, Gök Hüseyin Onbaşının evine indi. Gök Hüseyin onu coşkuyla karşıladı:

“Ödüm koptu köye gelecek de, candarmanın tuzağına düşeceksiniz, diye. Biz candarmaların köye doğru geldiğini duyunca dağa, bizim yayla evlerine çekildik, köyü onlara bomboş bıraktık. Candarmalar da köye yerleşmişler, beklemişler, beklemişler, sizler köye gelmeyince, ne kadar yiyeceğimiz varsa yemişler, sonra da çekip gitmişler. Dün biz onların çekildiklerini haber alınca köye indik, her evi tamtakır bulduk. Köyde ne tavuk, ne koyun, ne keçi, evlerde ne yağ, ne bulgur, ne un bırakmışlar. İşte böyle. İnce Memed yukarda mı? Git de al getir onları. Sanırım buraya bir daha uğramazlar.”

Temir, koşarcasına gitti, arkadaşlarını aldı Gök Hüseyin Onbaşının evine getirdi. Ferhat Hoca, durumu öğrenince çok

608

üzüldü, kemerindeki altınları saydı, bir kısmını ayırdı. Gök Hüseyine, “Köylüyü alana çağır,” dedi. Gök Hüseyin bekçiyi, tellal çağırması için köyün içine gönderdi. Tellaldan sonra da, önde İnce Memed, arkada öteki eşkıyalar alana geldiler. Köylüler alanı doldurmuştu. Utangaç İnce Memed, başını kaldırıp da bir türlü kalabalığa bakamıyordu. Gök Hüseyin:

“Her evden bir kişi, şuraya çıksın, arka arkaya dizilsinler.” Kadın, erkek, genç kız, yaşlı çınarın altına bir sıra oldular. Memed, ilk baştakine sordu, “Sizin evde kaç baş insansınız?” Yaşlı kadın, “İki baş,” diye karşılık verdi. Memed, baştan sona sıradakilere kaç baş olduklarını sordu. Ardından da üç eve, beş eve birer altın dağıttı. Hocanın verdiği altınlar yetmedi. Kemerdeki öteki altınları da aldı.

Gök Hüseyinin evine dönerlerken Ferhat Hoca: “Hiç para kalmadı Memedim. Sen istemezsin ya, biz eli fermanlı, evi soyağaçlı birkaç Dulkadiroğlunu daha soymazsak olmayacak.” Memed:

“Olmayacak,” dedi.

“Candarma köylüleri nan ekmeğe muhtaç ediyor.” “Ediyor Hocam.”

“Şu Gündeşli ovası Beylerini soysak da Karafırtmanm pususuna öyle yatsak, ne dersin?”

“Olmaz Hocam. Karafırtınayı ortadan kaldırdıktan sonra, bu dağlarda, ovalarda ne kadar fermanlı Dulkadiroğlu varsa, hepsini soyarız, hem de kolaylıkla.”

Hoca sustu. Gök Hüseyinin evine geldiler. Gök Hüseyinin oğulları nereden bulmuşlarsa bulmuşlar, bir koç bulup kesmişler, ocağa doldurdukları közlerin üstünde pişiriyorlardı. Büyük, kilim yer sofrası ortaya serilmiş, ocaktaki közlerin ışığında kilimin binbir renkteki nakışları balkıyordu.

Yemekten sonra, Gök Hüseyinden her birisi için bir kepenek istediler. Az bir sürede köyden kepenekler toplanarak getirildi. Her kepeneğin göğüslerinde yalım gibi ışılayan bir çift turuncu güneşi vardı.

609

“Bunu iyi akıl ettin Hocam. Bu kepeneklerin içinde değil üç gün, on gün bile karın, fırtınanın arasında bekleriz de üşümeyiz. Çobanlar bunu iyi icat etmişler, kepeneklerin içi fırm gibi olur.”

“Fırın gibi olur,” dedi Hoca.

“Haklısın İnce Memed, bu adam bir zulüm kasırgası gibi geçiyor üstümüzden. Kudurmuş, Kanlıgedikte mi?”

“Kanlıgedikte,” diye karşılık verdi Memed.

“Çolak Eşkıya da Yüzbaşı Şükrüyü orada pusuya düşürmüş, öldürmüştü.”

İnce Memed, gördün mü, der gibisine Hocanın yüzüne

baktı.

Hoca, buna karşılık, “Allah yardımcımız olur inşallah,” dedi.

Hep bir ağızdan, “İnşallah,” dediler.

Bütün hazırlıklarını yaparak, bir akşamüstü Kanlıgediğe doğru yola düştüler. Kepeneklerini giyinip kayalıkların arasına yerleştiler. Öylesine yerleşmişlerdi ki, dışardan onları görmenin mümkünü yoktu. Onlar yerleşir yerleşmez kar yağmaya başlamış, kepenekleri kar altında kalmış, gözükmez olmuşlardı. Burada üç gün üç gece beklediler. Altlarındaki yoldan perperişan üç candarma bölüğü geçti. İsteselerdi bunların büyük bir çoğunluğunu, önlerinde atlara binili subaylarıyla birlikte öldürebilirlerdi. Eşkıyalığın geleneğinde çarpışma dışı pusu kurarak, ya da çarpışırken, çok zorda kalmadan candarmaya can alıcı kurşun sıkmak yoktu. Ferhat Hocaya kalsa Karafırtınayı bile pusuya düşürerek öldürmek istemiyordu. Ama, ne yazık ki Memede söz geçiremiyor Karafırtma Kanlıgediğe uğramasın, diye içinden dua etmekten başka bir şey gelmiyordu. Ve Memed, şahin gözleri uçurumun altındaki yolda, aşağıdaki düzlükte, karın üstünde belirecek kara lekeleri bekliyor, kafasında sarı güneş kıvılcımları, Zeki Nejadın göğsünde sallanan kırmızı şeritli altın İstiklal Madalyasının ışıltılarına karışarak savruluyor, o çelik ışıltısı gelip gözbebeklerine oturuyordu. Bir ancık bile gözlerini, belki kaçırırım, diye, yoldan ayırmıyor, yerinden de hiç kıpırdamıyordu. Eli de hep tetikteydi.

610

Beklediler, beklediler, sonunda Memed:

“Hocam,” dedi, “şu fakir fıkaranm da hiç mi talihi yokmuş. Zaten onların talihleri olsa bu halde kalırlar mıydı?”

Hoca içinden seviniyordu:

“Gidiyor muyuz Memed?”

“Ne yapalım, elimizden ne gelir. Bekledik, bekledik gelmedi. Kim bilir bu adam hangi cehennemin deliğine girdi?”

Uçurumdan yola indiler, iner inmez de bir bölük candar-mayla karşılaştılar. Başlarında Karafırtma vardı. Eşkıyaları görür görmez, o kadar çabuk atından yere atlayıp siper tuttu ki, Memed geç kaldı, attığı kurşun eyerin kaşını sıyırdı geçti gitti. Vakit öğleydi. Çarpışmaları karanlık kavuşuncaya kadar sürdü. O gece, cebri yürüyüşle eşkıyalar Telli Kavak köyünü tuttular. Burada barınamazlardı. Arkalarında Sarı Sultanoğlunun adamları, Ağaların, Beylerin dağlarda besledikleri, korudukları öteki çeteler, dur durak vermeden onları izliyorlar, köylüler de onları şaşırtıyorlardı ya, İnce Memed çetesi nerdeyse, onları ters yöne gönderiyorlardı ya… İnce Memed:

“Hocam,” dedi, “birkaç aydır, kaça, kovalaya biz bittik. Biz buradan doğru Düldül dağına, Sırapınar köyüne gidelim, kışı orada geçirelim. Sırapmarda olduğumuz kimsenin aklına da gelmez. Bizi orada bulsalar bile, arkamız Düldül dağı, dağa çekilir, canımızı kurtarırız. Bu kepenek işini de iyi akıl ettik. Sıra-pınarlılar da yiğit, sağlam adamlar, ser verirler de sır vermezler.”

Ferhat Hoca başta, öteki çeteler de bu düşünceye katıldılar. Gök Hüseyinin evinde birkaç gün kaldıktan sonra, ver elini Düldül dağı, dediler. Yolda üç tane kapı gibi fermanlı, soyağaçlı Dulkadiroğlu soydular, çok para aldılar, bu paralarla on beş köyün yoksulunu, babalan savaşta kalmışlarını donatabilirlerdi.

Sırapınar köyüne bir sigara içimlik yolları kalmıştı ki bir çobanın uyarmasına karşın, dibi çakıltaşlı kuru bir derenin içinde candarmalarla karşılaştılar. Çarpışma ıhırcık karanlıkta başladı ve öğleye kadar yoğun bir biçimde sürdü. Çarpışmada Sahan, Dursunun adamlarından birisi ve Temir vuruldu. Temirin vurulması Memedi de, Ferhat Hocayı da deliye çevirdi, artık at-

611

tıklarını düştürüyorlardı. Karanlık basarken candarma çemberini yararak Sırapmar köyüne geldiler. Yaralıları köylülere bırakarak, köyün çobanlarıyla dağa çekildiler. Köylüler yaralıları, daha onlar köyden ayrılmadan, yakınlarındaki Karagül köyünde oturan Cerrah Nesimiye götürdüler. Çobanlar diyorlardı ki bu Nesimi öyle bir cerrahtır ki, ölüyü diriltir. Kırkgöz Ocağından el almıştır. Bu Karagül köylüleri Karafırtına değil, onun şeytanı gelse, toptan ölmeden İnce Memedin adamlarını kimseye vermezler.

Candarmalar, ağa, bey çeteleri, adamları, Karafırtına Düldülün çakmaktaşından, boralı fırtınalı keskin kayalıklarında bile onların arkalarını bırakmadılar. Topal Aliyle Yel Veli iz sürdü. Candarmalar, onların gölgelerini bile göremediler. Yorgun, bitkin Düldül dağının yamaçlarından indiklerinde bir kısmının elleri, ayakları donmuştu. Bunun üstüne İnce Memed çetesi soluğu Konur dağda aldı. Bunu duyan Karafırtına deliye döndü. Bu ne çabukluktu. Birkaç günde, bu boranda fırtınada insan kuş olsa da Düldülden Konur dağına varamazdı. Karafırtına ilk kez şaşırdı ve İnce Memed çetesine hayranlık duydu. Bundan sonra da dehşet bir kovalamaca başladı. İnce Memed çetesi bugün Berit dağmdaysa, birkaç gün sonra Ahır dağlarından sesi geliyordu.

Sonunda Hoca da, Dursun da, ötekiler de yorulmuşlar, kıpırdayacak halleri kalmamıştı. Cerrah Nesiminin iyileştirdiği eşkıyalar da gelmişler çeteye katılmışlar, onlar da yorulmuşlardı. Bitkindiler. Memed de yorgundu ya, o durmak bilmiyordu. Karafırtınayla karşılaşmak için en küçük bir fırsatı kaçırmıyor, karşılaştıklarında da candarma duvarını aşıp ona ulaşamıyordu.

Sonra bir gün bir haberle dağlar dalgalandı, Karafırtına Miralay Azmi Bey Kanlıgedikte, candarmaların önünde atının üstünde giderken pusuya düşürülerek bir kurşunda öldürülmüştü. Köylüler, onu kimin öldürdüğünü görmüşler, biliyorlardı ya, bunu kendi kendilerine bile söylemiyorlardı.

İnce Memed çetesi köyünden gittikten sonra İlyas Çavuş, işin ardını bırakmamış, Kanlıgediğe giden yollara gözcü dikmiş, oralarda uçan kuşların bile haberini almıştı. Her şeyi ha-

612

zırdı. Tüfeğini yağlamış, heybeler dolusu kurşunu yanına almış, atını eyerlemiş, ormana gitmiş, birkaç gün sabahtan akşamlara kadar ateş ederek elini alıştırmış, düşmanını, insanlığını elinden alanı beklemeye başlamıştı.

Bir gün sabah erkenden gözcü Veysel doludizgin gelerek, İlyas Çavuşun avlusunda atından atladı. Veysel, İlyas Çavuşun savaştan dönmeyen kardeşlerinden birisinin oğluydu, üzüntülü bir sesle, Karafırtınanın Kanlıgedik yolunda olduğunu söyledi. İlyas Çavuş, en güzel giyitlerini, şal kuşağını, sırmalı mintanını, çizmelerini sandıktan çıkardı, giyindi kuşandı, saatini yeleğinin cebine koydu, kösteğini göbeğinin üstüne sarkıttı, bıyıklarını özenerek burdu, atına bindi, önce hane halkıyla helal-laştı, sonra onun nereye gittiğini bilerek, onu uğurlamaya gelen köylülerle… Mavzerini omuzuna taktı, köyün içinden doludizgin çıktı. Kanlıgediğin arkasındaki dağa geldi, atını bir çalıya bağlayıp uçuruma indi, bir kayanın arkasına pusuya yattı, çok geçmeden Miralay Azmi Bey, al, soylu atının üstünde, candarmaların önünde gözüktü. Çok zayıf, kır bıyıklı, avurdu avurduna geçmiş, yüz çizgileri keskin, atının üstünde durmadan kıpırdayan bir kişiydi. İlyas Çavuş, onu görünce yüreğine bir acı düştü, acı yüreğine çöreklendi. Savaştaki Miralayı da tıpkı buna benziyordu. Mavi gözleri dupduruydu. Belki bunun da gözleri mavi, dupdurudur. Azmi Beyi yakından görmüştü ya, o karmaşıklıkta gözlerine bakamamıştı. Neredeyse tüfeğin namlusunu indirecek, salt savaştaki albayının anısına Karafırtınayı öldürmekten vazgeçecekti. Bunun önüne geçmek için, “O insanlığımı elimden aldı,” diye çabuk çabuk birkaç kez konuştu. Daha da öfkelenmek, kendine gelmek için, “O, insanların insanlığını elinden alıyor, elinden alıyor,” diye söylendi. Bu sırada da Azmi Bey, tam önüne gelmişti. Gez, göz, arpacık, İlyas Çavuşun tetiğe basan eli hiç titremedi ve Karafırtına Azmi Bey atından aşağıya sıyrıldı, boylu boyunca, ağzı yukarı yolun kayalıklarının üstüne serildi.

İlyas Çavuş, soğukkanlı, hiçbir şey olmamış gibi tüfeğini omuzuna aldı, uçurumu çıkmaya başladı. Arkasından ateş eden candarmalar onu sırtından vurdular. Kurşunu yiyen Çavuş kayanın üstüne kapaklandı kalktı, üç kere kapaklandı kalk-

613

ti. Üstüne kum gibi kurşun yağıyordu, uçurumu çıktı, kayalık yamacı indi, atına zorla bindi, yelesine sarıldı. At onu doludizgin aldı köye getirdi, evinin kapısında durdu, İlyas Çavuş gözlerini açtı, oraya toplanmış kalabalığa şaşırarak baktı, atın başını çevirdi, altındaki kır at kana bulanmıştı, yönünü mor, karlı dağlara döndürdü, doludizgin sürdü, kalabalık onu apak yamaçlarda kara, küçük bir leke kalıncaya kadar izledi.

Bundan sonra İlyas Çavuştan hiçbir haber alınmadı. Atının da, kendinin de, o kadar aranmalarına karşın, ne ölüleri, ne de dirileri bulundu.

614

24.

Ilık yeller esti. Güneş düzlükleri, dağları, koyakları doldurdu. Bütün yaratıklar uyandılar yuvalarından dışarıya çıktılar, tembel, uyuşuk, mest ılık güneşin altına serildiler. Çiğdem çiçekleri sapsarı tomurcuklarının ucuyla toprağı yardı. Birkaç sabah sonra da açılarak, toprağın yüzüne yayıldılar. Çalı diplerinde ince yeşil sapları üstünde boyunları bükülmüş mor menekşeler gözüktü. Kokuları, inceden inceye koyaklarda esti. Sümbüller kayalıkları yardılar, mavi bir bulut gibi ortalığa çöktüler. Yabangülleri açtı. Derken çimenlerle birlikte öteki çiçekler, bitkiler de bir göz açıp kapayıncaya kadar topraktan fışkırdı. Güneş ilk olaraktan doğuyorcasına, ıslak, terü taze dağların doruğunda açıldı. Binbir koku güneyden, kuzeyden, doğudan, batıdan geldi. Büyük, yaldızlı kelebekler, kırmızı, yeşil benekli, saydam kanatlı arılar, karıncalar, kurtlar, tilkiler, ayılar, böcekler, sansarlar, kirpiler sarhoş oldular kokulardan, yollara bellere saldırdılar. Kanallar, şahinler, öteki yırtıcı kuşlar, güvercinler, sarıasmalar, ibibikler, üveyikler yalpalayarak, çığlık çığlığa gökyüzünde kayarak, süzülerek, takla atarak, kendilerinden geçerek dolaştılar. Toprak, doğurganlığının en cömert günlerini gerinerek, mestolarak yaşıyordu. Bir sabah Hürü Anaya, İnce Memedin atının Alidağında olduğu haberini verdiler. Hürü Ana, yel yepelek oraya koştu. Atı, Alidağının yamacında çakmaktaşından, pul pul mor ışıltılı keskin bir kayanın doruğunda gördü. Dağ, dibinden doruğuna kadar, renk renk çiçeğe durmuş, Dikenlidüzü de ağzına kadar çiçekle dolmuştu. Tanyeri-

615

nin incecik, kokularla yüklü yeli esiyor, otları, çiçekleri dalgalandırıyor, dağlar, ovalar, koyaklar kokudan nennileniyordu. Hürü Ana, usul usul ayaklarının ucuna basarak, ata gözükme-meye çalışarak kayalığa tırmanmaya başladı. Kayalık, at pul pul mor ipiltiler içinde kalmıştı. Ana, yüreği çarparak atın yanına kadar çıktı, daha ata dokunmadan, ona dokunmaya korkuyordu, usul usul, sesini yumuşatarak, atı okşarcasına konuşmaya başladı. “Güzelim, yiğidim, tavşan sekişlim, elma gözlüm, kız perçemlim, sırma yelelim, yağız atım, senin gelişin iyi bir şeylere alamet. İnce Memedimden, Ali suretlimden, Genç Osman yüreklimden haber mi getirdin, söyle bana, Hürü Anacık kurban olsun sana. Altı ay oldu da ondan ya iyi, ya da kötü bir haber alamadım. Candarmalar dağ gibi geçti üstümüzden. Kırdılar, kırfacan eylediler bizi, büktüler belimizi, kestiler dilimizi, başımıza yıktılar evimizi, kırdılar kolumuzu. İnce Memedim, o, Karafırhnanın hakkından geldi de, biz de tatlı canımızı kurtardık. Kurtarmaz olaydık, İnce Memedimizden olduk. Altı ay oldu, onun dirisinden de ölüsünden de bir haberimiz olmadı. Hürü Ana kurban olsun senin sürmeli gözlerine, Hürü Ana hayran olsun senin sırma yelelerine, bir deri bir kemik, kurşuna dizilen sen değil misin, ölüyken, köprünün alt başında, sana doğru gelen Kırkları dirilip silkinerek, bir kır küheylan olaraktan, şaha kalkarak karşılayan sen değil misin, onları karşıladıktan sonra bir alaca bulut gibi göğe ağarak, kasabaların üstünde dönerek kişneyerek zalimleri uykusundan uyandıran sen değil misin, sonra da varıp Köroğlunun Kıratının, Mu-hammedin binip de Allahımızı görmeye gittiği kız suratlı Bu-rağının, çatal kılıçlı Hazreti Alinin Düldülünün, Genç Osma-nın kelle koltuğunda üstünden inmeyerek dövüştüğü Arabı-nın yılkısına karışan sen değil misin? Biliyorum hayırlı bir haber getirdin bana, tatlı canım kurban olsun yağız at sana. İnce Memedimden bana bir haber mi vereceksin? O Aladağ-da, kocaman bir ocağın başında şimdi oturuyor mu diyeceksin? Yaz bahar ayları gelince, çayır çimen topraktan yükselince, o, akça bulut gelip Kırkgöz Ocağının üstünde durunca, İnce Memedin de esen yeller ile burcu burcu kokarak, buralara, Hürüce Anasına geleceğini mi söyleyeceksin? Haydi, sürmeli

616

gözlüm, sırma saçlım, ceren sekişlim, ondan iyi bir haber ver bana, bu kara canım kurban olsun sana.”

Yerinden doğruldu, elini yavaş yavaş, dizlerinin üstünde yükselerek atın boynuna doğru götürdü, bir parmak ötede durdu, bir türlü elini atın boynuna dokunduramıyor, ona dokunur dokunmaz, gene uçup gideceğini sanıyordu. Sesini daha da yumuşattı, yüreğindeki bütün sevgisini sesine yükledi, bir süre daha konuştu. Artık böyle bir sesle, böyle bir konuşmaya dağ dayanmazdı, parmağını usulca götürdü atın boynuna sürdü. Bir tansık gerçekleşti, at yerinden kıpırdamadı.

Dizlerinin üstünden ayağa dikildi, avucunun içiyle atın bütün boynunu okşayarak yukarıya, atın kulaklarına kadar çıktı. At, öyle durmuş hoşarlanarak, güzel gözleriyle ona, sevgi dolu bakarak bekliyor, kaçmıyordu. Ama gene de Hürü Ana, onun hemen şu anda elinin altından kayacağını sanıyor, ödü kopu-yordu. Hürü Ananın korkusu, eli atın alnına gelinceye kadar sürdü. Alnını uzun uzun okşadı, at olduğu yerde, biraz da güler gibi, tanıdık, dost öyle duruyordu. Bir ara arka bacaklarını gerdi, meretini çıkardı, uzun uzun işedikten sonra birkaç kere karnına vurdu. Hürü Ananın korkusu iyice geçti, atı buradan çekerek nasıl indireceğini düşündü, yelesini tuttu, sağa döndü baktı, sola döndü baktı, onu çekerek aşağıya indirmenin bir mümkününün olmadığını anladı. Ata binerek, birlikte aşağı atlamayı düşündü. Bu bir adımlık yerde, bu çıplak ata nasıl binebilirdi ki… En sonunda, “Güzel at,” diye buyurdu, “mademki, sen bana İnce Memedimden iyi bir haber getirdin, onun Ala-dağda olduğunu söyledin, belki de Binboğada, dedin, öyleyse in de beni aşağıda, bu kayalığın dibinde bekle.” Atın sağrısına bir tokat attı, “Haydi.” At süzüldü, aşağıya indi, iner inmez de başını çevirdi, keskin kayalığın doruğuna baktı, olduğu yerde de durdu kaldı. Hürü Ana çabucak aşağıya indi, atın yanma vardı, onu yelesinden tutup çekti, at arkasından uysal uysal geliyordu. Atı aldı getirdi, tek ineğini koyduğu küçük ahıra çekti, boynuna bir kıl örme ip geçirdi, yemliğe bağladı, tabana kuru otlar serpti, yemliğe saman doldurdu, at samanı yemedi. Yemezdi ya, bu at İnce Memedin atıydı, hem de kurşuna dizildikten sonra bir küheylan olaraktan dirilmiş göğe ağmıştı. Buna

617

arpa gerekti, hem de taşsız, gıllıgışsız saf arpa… Bir telis çuval alarak dükkancı Darendeliye gitti, “Şunu arpayla doldur Da-rendeli,” dedi, “evde çok değerli bir konuğum var.”

“Kim o?” diye sordu Darendeli.

“İnce Memedimin atı.”

“Gözün aydın,” diye onu kutladı Darendeli. Çuvalı arpayla doldurdu. “Ana, bu arpayı da deftere yazıyorum.”

“Yaz,” dedi Hürü Ana, oradan geçen bir delikanlıyı çağırdı, arpa çuvalını sırtına verdi, “Bunu bizim eve götür, ahır damının kapısının önüne koy,” diye buyurdu, kendi de etekleri zil çalarak köyün içine daldı, önüne gelen kapıyı açtı, yağız atın macerasını olduğu gibi ev ev dolaşarak anlattı, daha o eve dönmeden damının önü köylüyle doldu.

Hürü Ana, eve gelir gelmez, ahıra koştu, atı ipinden tutarak dışarıya çıkardı:

“Tanıdınız mı?” diye sevinç içinde şakıdı. “İşte bu da İnce Memedimin yağızı. İnce Memedden haber getirdi. O, Aladağ-lardaymış. Kışı orada geçirmiş. Yakında da buralara inecekmiş. Bana bu yağız at bunu böylece söyledi. Kendisi de gitmiş kırk atlara karışmış, Köroğlunun, Zaloğlunun, Genç Osmanın, Alinin, çift boynuzlu İskenderin atlarına yoldaş olmuş. Korkmayın İnce Memedim sağ selametmiş. Ferhat Hoca da iyiymiş. At bana dedi ki, bundan böyle köylülerin başına o kadar kötü zulümler gelmeyecekmiş.”

İnce Memedin atının gelerek Alidağınm kayalıklarında üç gün üç gece beklemesi, bunu da duyan Hürü Ana ona gidince, bu yabanıl atın hemen teslim olması… Bunda bir hayır, bunda bir iş vardı. Köylüler, bütün acılarım, yaralarını, bütün zulümleri unutup sevinç içinde kaldılar. Bahar, birdenbire bütün hışmıyla patladı. Tomurcuklar, birdenbire açtı. Dağlar birdenbire çiçeklendi, köpürdü. Koyaklar, düzlükler, birdenbire çiçeklendi, köpürdü. Akarsular, pınarlar birdenbire çiçeklendi, köpürdü. Kokuyla yüklenmiş yeller, yıldızlar, gece, tanyerleri birdenbire çiçeklenip köpürdüler. Ve dağların başı ağardı, pul pul kıvılcımlandı, savruldu, ışıklar köpürdü. Ve Çukurovada toprak da deniz gibi köpürür ve Toroslarda ışık da deniz gibi köpürür.

618

Baharla birlikte Arif Saim Bey de yanında genç, yetenekli Binbaşı Nafiz Beyle kasabaya geldi. Nafiz Bey Arif Saim Beyin isteği üzerine büyük yetkilerle mücehhez kılınmıştı. Buyruğunda da istediğinden de çok candarma vardı. Kasabalılar Arif Saim Beyi Adana tren istasyonunda alayı vala ile karşıladılar. Dokuz otomobillik bir konvoyla, şimdiye kadar görülmedik bir törenle kasabaya girdiler. Binbaşı Nafiz Beyin oldum olası Arif Saim Beye, bu kahramana saygısı vardı, bu töreni görünce de büsbütün arttı. İsmet Paşa, Fevzi Paşa bile böylesine hiçbir yerde, hiçbir zaman karşılanmamıştı. Hele, Binbaşı o kürsüye çıkıp paralanarak, sorul sorul kanlar akıtarak nutuk atan öğretmene bayıldı. Eğer böyle dirayetli, her sözünde insanın yüreğini heyecandan ağzında hoplatarak, insanı cuşu huruşa getiren, ağzından söz yerine, yırtıcı kurtlar gibi kanlar saçan bir kişi Ankara, İstanbulda olsaydı, bir kerecik de kürsüye çıkmak fırsatını bulsaydı derhal milletvekili yapılır, Büyük Millet Meclisinin kürsüsünden inmeyerek, vatansever kıvılcımlı sözleriyle yürekleri bir volkana çevirir, bizi Avrupanm hizasına kadar götürecek altın çağı açardı. O, kürsüden iner inmez, Binbaşı Nafiz koşarak gitti, ona sarıldı, öğretmeni birkaç kez, yürekten kutlayarak öptü. Onun bu vatanperverane hareketi Ağaları, Beyleri candan sevindirdi. Binbaşının hele duruşu, hele duruşu… Sarışın, görkemli bir kurda benziyor, parlak çizmeleri üstünde yaylanıyordu. Böyle çelik yay gibi yaylanan bir Binbaşıyı daha görmemişlerdi. Ve Binbaşı Nafiz gelmeden çok önce onun bir destan yaratacak kadar ünlü kahramanlıkları kasabanın afakini sarmış, yürekleri fethetmişti. Evet, o yaşlı Miralayın yapamadığını bu yapacak, bu nankör, bu hain, kendilerini düşmanın pençesinden kurtaranlara başkaldıran köylülere, Allahın izni, Peygamberin şefaatiyle kan kusturacaktı.

Taşkın Halil Beyin evindeki görkemli şölen sofrası, İsken-derundan getirtilmiş Fransız şarapları, Skoç viskileri, Rus vot-kalarıyla onları elpençe divan bekliyordu. Onlar şölene oturdular. Bir yandan da candarma, bitmeden tükenmeden çekilip geliyor, yeni Yüzbaşıyla, yeni Kaymakam onları kasabanın altındaki kumluk alana yerleştiriyorlardı. Bütün kasaba halkı, ellerinde çiçeklerle candarmaları karşılamaktan geri durmuyorlar-

619

di. Candarmalarm ilden çıktığını duyan köylüler de ellerinde çiçeklerle, onlara öyle buyrulmuştu, candarmaları alkışlayarak karşılıyorlar, getirdikleri çiçekleri onların ayaklarının dibine, tozlu yollara serpiyorlardı.

Arif Saim Bey, biraz kafayı çekip yorgunluğu geçtikten sonra, ağzı kulaklarında:

“Bu sefer suyu gözünden, yani kaynağından keseceğim. Bu, suyu kökünden kesme işinde muhterem Binbaşım da benimle mutabık kaldılar.”

“Estağfurullah, ne demek efendim, emredersiniz. Siz bizim büyüğümüzsünüz. Siz emredersiniz, biz tatbik ederiz.”

“Teşekkür ederim.”

“Köylüler, bu suyu kesme işini çok iyi bilirler. Hususiyetle Toros dağlarının köylüleri. Toros dağlarının çaylarında, derelerinde, göleklerinde, pınarlarında çok alabalık olur. Hem de kırmızı benekli… Bu kadar lezzetli alabalık dünyanın hiçbir yerinde bulunamaz. Bu alabalıkları yakalamak dünyanın en zor işidir. Ağla, oltayla, tuzakla falan yakalanmazlar. Ancak, elini köklerin altına, kovuklara sokarak yakalayabilirsin. O da çok kaygan olan balığı çoğu kez elinden kaçırırsın. O zaman bizim kurnaz köylüler ne yaparlar, suyu gözden keserek yolunu değiştirirler. Sular çekilir, baliklar çakıltaşlarınm üstlerinde ya da küçük birikintilerde kalırlar. Köylüler de bu sular çekilmiş çakılların üstünde hoplayan balıkları toplarlar. Efendim, şimdi anlaşıldı mı, biz yarından tezi yok, alabalık harekatına başlayacağız. Yani, bütün Toros köylerini, aşağıya, Çukurovaya indireceğiz. İnce Memed yakalanıncaya kadar da onlara çıkış müsaadesi vermeyeceğiz. Dağlarda yapayalnız, suyu kesilmiş, yani köylülerin yardımlarından mahrum kalan İnce Memed de, alabalık gibi, muhterem Binbaşım tarafından çakıltaşlarınm üstünden kuyruğundan tutularak alınıverecek.”

Arif Saim Bey sözünü bitirir bitirmez, dehşet bir alkış koptu. Yaşa, dediler. Bravo, böyle bir akıl ne Napolyonda, ne İskenderül Zülkarneynde, ne de Atillada, ne de Cengiz Handa var, dediler. Ve Arif Saim Beyin koltukları kabardı, bu büyük, sonunda askeri okullarda ders olarak okutulacak, tarihe geçecek buluşundan kıvanç duyarak kadehini oradakilerin onuruna kaldırdı.

620

Ve gece yarısına kadar içen Arif Saim Bey, erken uyanacağı için yatak odasına çekildi, başını yastığa koyar koymaz da uyudu. Onu uyandırdıklarında daha gün doğmamıştı. Giyindi kuşandı, tıraş oldu, altın gözlüklerini taktı, saatinin altın kösteğini yelek ceplerinden göbeğinin üstüne sarkıttı, altın saplı bastonunu eline aldı, kasabanın alanına dimdik dikildi. Candarmalar, rap rap, rap rap, önünden geçtiler. Karayağızdılar, çelikleşmiş-tiler, gözleri yırtıcı kuş gözleri gibi ileriye bakıyordu. Göğüsleri tunçsiperdi. Her birisi, Toros köylüsüne saldırır saldırmaz, derakap parçalayacak bir kaplana benziyordu. Ve de alabalık hareketi böylece başladı.

Bir iki gün içinde ilk dağ köylerine ulaşan candarmalar süngü takıp, köylere hücum ettiler, daha köylülere, nedir, ne oluyor, demeye vakit bırakmadan, onları yayan yapıldak, yatakları sırtlarında Çukurova yoluna düşürdüler, candarmalarm korumasında, uzun ağıtlar, ilenmeler, çığlıklar, iniltiler gökleri tutarak düze indirildiler. Dağlara çıkan yollar tutulmuş, can-darmanm haberi olmadan ne yukardan bir tek kişi aşağıya inebiliyor, ne de bir tek kişi aşağıdan yukarıya çıkabiliyordu.

Kimi köylerde candarmalar, hiç beklemedikleri direnmelerle karşılaşıyorlar, direnmeden dolayı çılgına dönen Nafiz Bey, o köyü yakıp yıkıyor, yerle bir ediyordu. Kimi köyler de, candar-manm zulmünden korkarak, candarma daha köylerine ulaşmadan öteberilerini, yiyeceklerini alarak Çukurovanm yolunu tutuyorlardı. Yollarda, böyle kendiliklerinden yollara düşmüş köylülerle karşılaşınca Nafiz Bey kıvançlanıyor, böylesi köylüleri ödüllendireceğini söyleyerek adlarını alıyordu. İnce Memed yakalanır yakalanmaz, dağlara ilk salmıverecek kişiler bunlardı. Kimi köyler de köylerini boşaltıp kuş uçmaz, kervan geçmez ormanların kuytuluklarına sığmıyordu. Köylüler, bu Çukurovaya indirilerek, oraya hapsedilme işinde büyük deneylerden geçmişlerdi. Kozanoğlu başkaldırmasının ardından da böyle olmuş, yüz binlerce kişi, dağ ve yayla insanı Çukurova bataklıklarının arasına, sıtmanın, sıcağın, öteki salgın hastalıkların kucağına atılmış, bunların yarıdan çoğu ilk aylarda ölmüşler, geriye kalanların bir bölüğü de maldan mal, paradan para, kızdan kız rüşvet vererek canlarını dağlara atarak yaşam-

621

larmı, ilerici, öfkeli bir Vali dağlardaki damlarını başlarına yı-kıncaya, köylerini böyle, bugünkü gibi, candarma korumasında Çukurovaya indirinceye kadar sürdürmüşlerdi, sıcaktan, sıtmadan gene kırılmış, gene maldan mal… Sıtmanın, öteki salgın hastalıkların, bu amansız iskanların ağıtları, türküleri daha belleklerdeydi ve kış gecelerinde ocak başlarında, yaz aylarında pınar yörelerinde söyleniyor, Kozanoğlunu yenen Derviş Paşaya, o ilerici, dağlara düşman Valiye lanetler yağdırılıyordu.

Buralarda dağlar da deniz gibi dalgalanır ve dağlar da deniz gibi köpürür.

Yolları belleri Çukurovaya inen, kaçan, sürgün edilen insanlar doldurmuştu. Geçitlerde, köprülerde yığılışan köylüler, oralarda günlerce bekliyorlardı. Toroslar feryadü figandı, Kuyucu Murat Paşa, Kozanoğlu günlerindeki gibi.

İnce Memedden epeydir bir haber alınmıyordu ya, atı gene ortadaydı. Onu batıda Gülek Boğazı köylüleri, al bir yalım gibi Demirkazık doruğundan kopmuş Çukurovaya süzülüp inerken görmüşlerdi. Al atın yalım gibi gölgesi toprağı yalıyor, kişnemesi dört köşeden duyuluyordu. Güneyde gözüken kır at, ta ötelerde, uzakta, Akdenizin mavisinden tüter gibi şahlanarak yükseliyor, şişen, ışıkla dolmuş yelken bulutlarıyla birlikte To-roslara ağıyor, gölgesi toprağa apak düşüyor, kişnemesi çakmaktaşından kayalıklarda yankılanıyordu. Doğuda günle birlikte, tanyerlerinin ışığına boğulmuş, yalp yalp ederek bir doru at donunda doğuyor, gölgesi koyaklardan, ormanlardan bir ışık seli olarak akıyor, kişnemesi dağları sarsıyor, geliyor, Düldül dağının doruğunda duruyordu. Ve kuzeyden, oylum oylum kara bir duman gibi tüten at, bozkırdan yukarıya ağıyor, Erciya-sm tepesinden koparak güneye, dağlara kayıyor, gölgesi kayalıkları oyuyor, kişnemesi bozkırdan sularla, rüzgarlarla birlikte akarak geliyor, Dikenlidüzünün göğüne çakılıyordu.

Kışı Akçadağm eteklerinde geçiren İnce Memed çetesi, olanı biteni haber alınca son hızla Dikenlidüzüne yürüdü. Yolda, çoban kılığına girmiş habercilerden her şeyi anı anma izleyebiliyorlardı. Karafırtınadan sonra öyle bir fırtına gelmişti ki Toro-sa, fırtına derim sana. Topal Aliden gelen habercilerin haberleri de işi iyice pekiştiriyordu. Bütün Toros dağları köylerini Çuku-

622

rovaya taşımak akıl almaz bir şeydi. Ve kasabaya oturmuş, Arif Saim Bey bunu kuruyor, Torosta bir tek insan, yerde yürüyen karınca, gökte uçan kuş kalmayacak, hepsi Çukurovaya inecekler, diye buyuruyordu. Yardım ettikleri, bağırlarına bastıkları İnce Memed o dağlarda tek başına aç susuz kalacak, Binbaşı Nafiz Bey de onu dalında oluşmuş armut gibi toplayacaktı.

Bunları duydukça İnce Memedin öfkesi artıyor, duymuyor, görmüyor, düşünemiyor, öfkesine kendisini kaptırmış ha bire yürüyordu. Ötekiler arkasından zor yetişiyordu. Bir gün, sabaha karşı, tanyerleri ışımadan kendilerini Değirmenoluk köyünde, Hürü Ananın evinin önünde buldular. Hürü Ana onların geleceğini biliyor, kulağı kirişte uyumamış, bekliyordu. Daha onlar eve yaklaşmadan kapıyı açtı, koşarak geldi Memede sarıldı:

“Hoş geldin yavrum, yiğidim, senin atın da burada, o uçan, göklerde dolaşan kır at değil de, o doru olanı, Düldülün doruğuna konanı değil de, o günbatıda şavkıyan al at değil de, Akçadenizden bulutlarla birlikte yekinen de, denizden çıkan da değil de, hani o ateşi görünce fır dönen deli at var ya, işte o at burada. Geçen gün geldi, ben de onu yakaladım, getirdim ahıra bağladım.”

“Demek yakalandı sana o at, demek ha! O at, Seyrana da yakalanmıştı, biliyorsun ya Ana. Ama o at, bir köyde, bir ahırdaydı…”

“Biliyorum, biliyorum kurban olduğum. Hele gelin içeriye. Işığı, ocağı yakmış da sizi bekliyordum. Durun, hemen bir kuzu, bir koç aldırayım da… Şimdi siz acınızdan ölüyorsunuz-dur.”

“Doğrusunu istersen ölüyoruz Ana.” Hürü Ana hemen dışarıya çıktı, birkaç adam çağırdı evlerden. Adamlar da Hürü Anaya uyarak uyumamış, çeteyi beklemişlerdi. Hemen geldiler. Birkaç koyunla, iri bir koçu çoktan hazırlamışlardı, kestiler. Hürü Ananın ocağını gürleterek, etleri közlerin üstüne atarak eşkıyaların karınlarını doyurdular. Közdeki et, yanmış yağ kokusunun dumanı sabahın alacasında bütün köyün üstünü kapladı. Köylüler, burun delikleri iştahla açılarak yataklarından fırladılar, geldiler Hürü Ananın avlusuna

623

doluştular. İnce Memed, avlunun ortasına büyük bir ateş yakılmasını, bütün köylüler doyuncaya kadar koç kurban kesilmesini buyurdu. Ferhat Hoca, bir delikanlıyı köşeye çekip eline kurban paralarını saydı.

“Sizin başınıza çok iş açtım,” dedi İnce Memed, “sonuncusu da, yerinizden yurdunuzdan oluyorsunuz.”

“Yeter ki senin canın sağ olsun İnce Memedimiz, bu da geçer,” diye karşılık verdiler.

“Ne zaman yolculuk?”

“Dün candarma geldi, bu sabah…”

“Hele bugün bekleyin. Gün doğmadan neler doğar.”

“Bekleriz İnce Memedimiz, gün doğmadan neler doğar.”

İnce Memed, eğildi, sağ yanındaki Hürü Ananın elini öptü:

“Ana gidiyoruz.”

“Biliyorum,” dedi Ana gülerek. “Allah gazanı mübarek etsin. Sen gelene kadar atını hazırlayayım mı, eyerleyip gemleyim mi?”

“Hazırla Ana.”

Eşkıyalar kalabalığı yararak dışarıya çıktılar, Alidağının yolunu tuttular. Ortalığı bol güneş doldurmuş, Alidağının yamaçlarında açmış çiçeklerin kokuları esen ılık yele karışmıştı. Koygun bir koku dalga dalga dağdan ovaya iniyordu. Gün batana kadar bir koyakta beklediler. Gün boyu bir haberci geldi, bir haberci gitti. Candarmalar, köyleri boşaltarak geliyorlardı.

“Kardöken Boğazına ne dersin Hocam?”

“İyi derim oğlum.”

“Cephanemiz yeter mi?”

“Yetecek kadar var.”

“Haydi öyleyse.”

Gün batmadan Kardöken Boğazına geldiler. Boğazın her iki yanı da yüksek keskin kayalıklardı. Boğaz aşağıya indikçe de darahyordu. Aşağıdaki yoldan ancak bir atlı, iki insan yan yana geçebilirdi.

“Vurmaya mı Hocam?”

“Sen bilirsin yavrum. İlk ateşi açacak sensin.”

“Bu da öteki gibi zalim mi?”

624

“Bunların hepsi de zalim olmaya zalim ya, bunların hepsi de bir çarktan çıkmış gibiler ya, gene de sen bilirsin. Sanırsam biz bunları zor tüketiriz.”

“Zor tüketiriz Hocam.”

Gün batıya yıkılmış inerken Nafiz Bey al atının üstünde gözüktü. At görkemli, sağlıklı bir attı ve yürürken oynuyordu. Onun arkasında Yüzbaşı Gavur Ali, teğmenler, onların arkasında da Asım Çavuş. Asım Çavuşun kurnaz gözleri hep boğazın kayalıklarına bakıyor, kuşkulanmış olacak ki gözlerini önüne hiç indirmiyordu. En arkadan da ucu bucağı gözükmeyen sayısız candarmalar geliyorlardı. Binbaşının atı oynayarak, kuyruk, baş sallayarak, sağa sola dönerek, tam Memedin altına, tüfeğinin namlusunun ucuna geldi. Memed tetiğe dokundu, Binbaşı atıyla birlikte tekerlendi. Kayalardan aşağıya, aşağıdan yukarıya bir cayırtıdır koptu, ortalık cehenneme döndü. Asım Çavuş, sanki hiçbir şey olmuyormuşçasına yukarıya, kayalıklara baka baka, Binbaşının düştüğü yere koştu, onu aldı, kayalığın dibine, kurşun erişmeyecek bir yere götürdü:

“Yaranız bacağınızdan Binbaşım, belli ki sizi öldürmeye atmamış. Yoksa İnce Memed çok nişancıdır. Yoksa böyle iki adımlık yerden…”

Gene korunmasız, elini kolunu sallayarak, sağlıkçıya gitti, ilaçlar, sargılar aldı döndü.

“Çok yaralı var Binbaşım, öldürmeye atmıyorlar. Sandığımızdan da kalabalıklar. İyi ki öldürmeye atmıyorlar, yoksa çok can kaybımız olurdu.”

“Şimdi ne yapacağız Çavuş?”

“Teslim olursa İnce Memed, size?”

“Onu astırmamaya çalışırım Çavuşum.”

“Bir deneyeyim mi?”

“Dene Çavuşum, kötü kısıldık, yoksa elimizde sağlam candarma kalmayacak.”

Asım Çavuş, ortaya çıktı, soğukkanlı:

“Kesin ateşi,” dedi, “İnce Memede birkaç sözüm var.”

Ateş hemen, iki yandan da kesildi.

“Beni dinle İnce Memed.” Bağırmasına gerek yoktu, burada fısıldasa orada İnce Memed duyardı. “Binbaşının sen canına

625

kıymadın. Candarmalara da kıymıyorsun. Miralay Azmi Beyi de senin öldürmediğini biliyoruz. Onu İlyas Çavuş öldürdü. Bunu Binbaşı Nafiz Bey de biliyor. Bizim Binbaşı yiğit adamdır, sözünün eridir. Teslim olursan seni astırmayacak. Belki de seni affettirir.”

“Sen de biliyorsun Çavuşum, ben teslim olmam. Teslim olsaydım bile ben bu adama teslim olmazdım. Böyle bir adam, koca bir Toros ülkesinin köylüsünü, başa çıkamadığı bir eşkıya parçası için yerinden yurdundan edip, kan kusarak sıtmadan kırılsınlar diye Çukurovanm bataklıklarına gömülmeye gönderir mi?”

“Binbaşı Nafiz Bey göndermiyor Çukurovaya onları. Bizim Binbaşımız böyle işler yapmaz. Emir aldı o, emir. Teslim olacaksan, böyle bir adama olmalısın. Kellesi gitse de, söz verince seni astırmaz.”

“Kim vermiş ona bu emri, niçin dinliyor, bak ben emir dinliyor muyum, üstelik o okuryazar, Binbaşı, Hanyayı Konyayı, dünyayı biliyor, böyle bir emri, emir olsa da insan olan insan dinler mi? Ona kim vermiş emri, yalan. Kimse böyle bir vicdansızlığı yapamaz. Yalan, yalan, inanmam.”

“Arif Saim Bey benim yanımda verdi ona emri. Arif Saim Bey, Arif Saim Bey. Biliyor musun, biliyor musun, kasabada oturmuş senin kelleni bekliyor.”

“Çekil Çavuşum aradan, bir kör kurşun değmesin sana.”

Cayırtı, deminkinden de daha yoğun başladı. Asım Çavuş Binbaşının yanına gitti.

Binbaşının yüzü sapsarıydı.

“Teslim olmuyor Binbaşım.”

“Haklı. Ben olsam, küçücük bir eşkıya için, bir ülke kadar büyük bir bölgenin insanını sürgün eden bir insana teslim olmam. Demek beni bunun için, aşağı gördüğü için, tenezzül etmediği için öldürmedi.” Elini Asım Çavuşa uzattı, gözleri yaş içinde kalmış, onuru kırılmıştı. “Tut, beni kaldır da buradan gidelim açık açık, nasıl olsa benim gibi bir düşmanı öldürmeye tenezzül etmeyecek.”

Asım Çavuş onun koluna girdi, korunmasız, taşların arasına sığınıp kalmış candarmalarm aralarına sürükledi.

626

Ateş sürüp gidiyor, arada sırada, bacağından kurşunu yiyen bir candarmadan bir çığlık yükseliyordu. Ortalık kararınca bu cayırtı durdu başladı, başladı durdu.

Karanlık kavuşurken İnce Memed:

“Hocam,” dedi, “bunları burada, başınıza bir iş gelmeden ne kadar tutabilirsiniz?”

“Ancak bir gün daha.”

“Bu bana yeter mi Hocam?”

“Yetmez,” dedi Hoca, “dayanacağız. Bunları, şu aşağıdakileri, burada beş gün bile tutarız ya bana öyle geliyor ki yarın öğleye kadar yeni kuvvetler gelip bizi arkadan çevirecekler. O zaman da hiçbirimizin buradan kurtulmasının mümkünü yok.”

“Yok,” dedi Memed boynunu bükerek. “Öyleyse ben de kalıyorum.”

“Sen gitmelisin oğlum,” dedi Hoca, “böyle bir insaniyetsizliği onların yanma koymamalıyız. Sen gitmezsen olmaz. Yoksa bu köylünün yüzüne bir daha nasıl bakarız. Haydi yolun açık olsun. Biliyorsun, böyle bir dünyada bin kez ölmeden bir kez dirilemezsin. Atalar bunu boşu boşuna söylememişler.”

Teker teker kucaklaştılar, helallaştılar, İnce Memed, bir dağ keçisi gibi kolaylıkla dağdan indi, çarpışmanın cayırtısından dağlar yankılanıyordu, gece yarısına doğru Değirmenoluğa, Hürü Ananın evine geldi. Hürü Ana onu bekliyor, sofra açık duruyordu. Tüten yemekler sofraya kondu. Yediler doydular. İşte o zaman Memed, Hürü Ana sofrayı kaldırırken, evin toplandığının farkına vardı:

“Ne o Ana,” dedi, “toparlanmışsın?”

“Toparlanmayıp da ne yapacaktık yavrum. Bak Alimin tasvirini aldım götürüyorum. Bu Alim var ya, sana çok yardım etti, seni korudu. Bundan böyle de koruyacak. Ben de köylüyle birlikte Çukurovaya ineceğim, oradan da Seyranımın yanına kaçacağım. Ama bu köylülere yanıyor yüreğim, düşüyor da közlerin üstüne kavruluyor. Bu Çukurovada kırfacan girecek onlara. Büyükleri bilmem ama hiç çocuk kalmayacak. Bu sefer gördün mü köylüyü?”

“Gördüm Ana.”

627

“Hiç mızırdanmadılar, Sefil İbrahimin oğlu Abdi Ağayı, Ali Safayı, Çiçekli Mahmudu öldürmüş de zort atıyor, demediler. Bizi sürgüne gönderiyor, hepimizi öldürdü, diye kargış etmediler. Arkandan da konuşmadılar. Allah, bizim ömrümüzden al da İnce Memede ver, dediler, alkışlar kopardılar. Köylüler sana çok güvendiler. Keski, Toros ülkesi cehenneme, sürgüne gönderilirken sana sövselerdi.”

“Keski sövselerdi.”

“Yerin dibine geçirselerdi.”

“Geçirselerdi.”

“Seni öldürmeye kalksalardı.”

“Keski Ana.”

“Senin yerlerini Hükümete haber verselerdi.”

“Keski Ana.”

“Hiçbir şey yapmıyorlar. Seni başlarına taç etmişler de, İnce Memed, diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Şimdi çıksan da ortaya şu senin yüzünden sürgüne gönderilen koca Toros ülkesine desen ki, benim için toptan, şu uçurumdan aşağıya atılıp öleceksiniz. Gözlerini kırpmadan atılır, ölürler. Şu koca Toros ülkesine kalksan da desen ki, haydiyin, yürüyelim şu Çu-kurovamn üstüne, silahların, topların üstüne, etten kale olur, yürürler. Söyle bakalım, şimdi ne yapacaksın oğlum, Meme-dim, Aliye de çok yalvardım, bu iş başımıza gelince, Allah canımı al da İnce Memedimin bu durumunu bana gösterme, dedim.” Ağlamaya başladı, dizini döverek: “Ben ne yapayım şimdi, Ali de, Allah da bana yardım etmedi, ben ne edeyim şimdi, ben nasıl ellerin yüzüne bakayım. Ben nasıl edeyim de yerin dibine geçmeyim… Ah, Ali, aah, aaah, çatal kılıçlı da, kendi ölüsünü kendi taşıyan Ali aaah, sana güvendim de bana yardım etmedin.”

“Dur Ana,” dedi Memed, tok, güvenli bir sesle. “Dur Ana ağlama, dur Ana üzülme. Dur Ana, dur bekle ki, kim bilir, belki… Her tepeden bir gün doğar.”

Hürü Ana ağlamasını kesti, başörtüsünün ucuyla gözlerini kuruladı, gülümsedi.

“Kusuruma bakma oğlum, herhalde çok yaşlandım da göz-yaşlarımı tutamıyorum. Ama bunların ettiklerini hiç içim gö-

628

türmüyor, yutamıyorum. Bunların şu Toros ülkesine yaptıkları, bir eşkıyacık için, insanlığa sığmaz. Onlar beni sürgün etmezse-ler de, gene de ben, bundan sonra buradan başımı alır da Seyranımın yanma giderim.”

“Git Ana, Seyranı yalnız bırakma. Çocuk da…”

“Hele şu iş bir… Belki de bizi sürgün etmezler. Ferhat Hoca, öteki yoldaşların?”

“Çarpışıyorlar.”

“İyi ki sen geldin. Onları öldürecekler. Ben kendimi bildim bileli eşkıya kısmı bu kadar uzun çarpışmaya dayanamaz, hep öldürülürler.”

“Ferhat Hoca dayanır.”

“İnşallah.”

Azıcık uyumuşlardı ki bir ayak tapırtısına Memed uyandı, silahını kaptı, dışarıya anahtar deliğinden baktı:

“Kim o?”

“Benim,” dedi, yeni kartalmış bir ses, Memed Müslümü sesinden tanıdı, kucakladı. İçeriye geçtiler, Hürü Ana onu görünce sevincinden deliye döndü, “İstemem, istemem,” diye bağırdı. “Ben buralarını istemem. Sen beni hemen al da Seyranıma götür. Evi barkı batsın, çulu çaputu, mitili barhanası yerin dibine geçsin. Ben bu evde her şeyi bırakır da bir tek Alimin tasvirini, bir de İnce Memediminkini alır da giderim.”

Birdenbire aklına geldi, başını dövmeye başladı:

“Vay benim akılsız, kesilesice kara başım, insan hiç unutur mu?” Gitti, çabuk çabuk, sardığı kilimlerden, keçelerden İnce Memedin, bulutlar üstündeki atına binili resmini getirdi, “Bak, sana tıpkı, tıpkı senin gibi benziyor. Ben bunu Hazret Efendiye yaptırdım. Oğlumun gül yüzü kıyamete kadar kalsın, insanlar onun gül yüzünü görsünler de sevinsinler, diye.”

İnce Memed, resme daldı, sevindi, içine onu uçuran bir sevinç ışığı doldu.

“Bir de şu sürgün işi…”

“Olmayacak Ana,” diye bir top sevinç olaraktan ayağa fırladı. “Olmayacak, olmayacak Ana.”

Yerine geri oturdu.

Müslümün gözleri ışıladı:

629

“Size bir haberim daha var. İnce Memedin bir oğlu oldu. Adını da İbrahim koydu Seyran Bacı. İnce Memedin babası olurmuş.”

Ana, o kadar sevinmişti ki yutkunuyor, yutkunuyor konu-şamıyordu. Dili damağı kurumuştu. Memed de konuşamadı.

Epeyi bir süre geçtikten sonra Ana ayağa kalktı, kalçalarını kıvırarak, parmaklarını şakırdatarak göbek attı:

“Şükür Allahıma,” dedi. “Alim sen de sağ olasın, yiğidim, çatal kılıçlım.”

Memede döndü:

“Ben yarından tezi yok gidiyorum. Tez günde İbrahimimi, sefil İbrahimimi görmeliyim. Bundan sonra bağlasalar duramam. Onu dizlerime yatırıp nenni çalmalı, şu dağların kokusunu, çiçeğini, bulutunu nennilerimlen ona götürmeliyim. Yarın, yarın…”

“Ana, beni beklemeyecek misin? Bir işim var, hemen gider, sana geri gelirim. Çok bekletmem seni. Sen de ondan sonra gidersin.”

“Olur yavrum.”

Hürü Ana boynunu büküp dudaklarını sundurdu.

Memedle Müslüm ocağın başında fısırdaşmaya başladılar. Bir ara, Hürü Ananın kulağına, bir Topal Ali, sözü geldi. Ana yerinden fırladı, yırtıcı bir kuş gibi gitti Memedin yakasına yapıştı:

“Öldür onu, o Topalı. Sen de o Topalı öldürmezsen, ben de sana analık hakkımı helal etmem. O kadar adam öldürdün, bunu da öldür. Sen öldüremezsen o Topal solucanı, söyle de Müslüm öldürsün.”

Müslüm Topal solucanı öldüreceğine, bin dereden su getirerek Anayı inandırdı, Memed de yakasını onun elinden kurtarabildi.

“Biz gidiyoruz Hürü Ana.”

“Olmaz, azıcık durun. Bir kahvaltı… Çay, tereyağ, bal…”

Kalktı, sofrayı çabucak kurdu, çayı demledi, sütü kaynattı.

Kahvaltı çabucak bitince Hürü Ana, Memedin önüne getirdi bir torba koydu, “Al bunu,” dedi gülümseyerek.

“Bu ne Ana?”

630

“Nar,” dedi Ana, genç bir kız gibi şakıyarak. “Senin için toplamış saklamıştım. O narlardan. Her birisi… Pembe, pembe… Dişleri parmak kadar, parmak kadar.”

Memedle Müslüm dışarıya çıktılar. Dışarda ayaz vardı. Ali-dağının doruğu yıldız içindeydi.

“Atın nerede?”

“Atı, aşağıya koyun damına çektim. Silahım da orada.”

Hürü Ana İnce Memedin atını ahırdan çekti getirdi, dizgini onun eline uzattı. Dizginin sırmalı olduğunu Memed, bu sabaha karşının alacasında bile fark etti. Eyer de savatlı, sırma işleme bir Çerkeş eyeriydi.

“Sağ ol Ana.”

Eğildi, elini aldı öptü, ata atladı, Müslüm önde, Memed arkada koyun damına geldiler. Müslümün atını aldılar, Çukuro-vaya doğru sürdüler. Bugün ormanlardan giderek eteklere kadar inecek, gece de Narlıbahçeye varacaklardı.

Silme karanlıktı. Be}li belirsiz bir çiselti geceyi ıslatıyordu. Yolu kısaltmak, candarmayla karşılaşmamak için Anızlmm kese yoluna saptılar. Gittikleri çiğir dardı ya, daha az inişli yokuşluydu. Atlarını üzengileyip, başlarını bıraktılar. Sert yeli yararak ilerliyorlar, her iki yanlanndan orman karanlık, yoğun bir su gibi uğuldayarak akıyordu. Önlerine bir su çıktı, atların başlarını çekmediler, suyu hızla geçtiler. Ayakları, bacakları ıslandı. Uzakta, güneyde, gökyüzünün ucunda bir parlak yıldız gözüktü. Yıldızın gözükmesiyle yitmesi bir oldu. Islak gece, karanlık orman da onlarla birlikte sert rüzgarları yararak akıyordu. O parlak yıldız bir daha gözüktü, sonra da göğü bir uçtan bir uca yaldızlayıp biçerek yitti. “Gördün mü?” diye sordu İnce Memed. “Gördüm,” dedi Müslüm, “baksana orada, tanyıldızı yalbırdayıp duruyor.” Yeri göğü almış bir kuş cıvıltısının arasından geçtiler. O kadar uzaklaşmalarına karşın kuş cıvıltıları uğuldayarak arkalarından geliyordu. Kuş cıvıltıları kesilirken o yıldız gene gözüktü, bir uçtan bir uca geceyi yaldızlayarak ağır ağır aktı gitti.

“Ben bunca yıl dağda kaldım, hiç böyle bir yıldız görmedim,” dedi Müslüm.

“Ben de görmedim,” diye ona karşılık verdi Memed. “Bu, tanyıldızı değil.”

631

“Bunda bir iş var, bu yıldızda.”

“Olmalı,” dedi Memed.

Altlarındaki atlar, ıslak, ağır gecenin içinden su gibi akıyorlardı. Yıldız gene gözüktü ve çisentili gece birden top gibi patlayan bir gürültüyle sallandı. Kuş cıvıltıları, at kişnemeleri, köpek ürüşmeleri, bağrışmalar, ezan sesleri, ağıtlar, biribirine karıştı. Gecenin altından, yıldızın yaldızladığı yerden, tanyerleri-nin ucundan ışıklarla yunarak tepeden tırnağa çamura bulanmış, baştan ayağa toza batmış, yalnız gözleri, dişleri ışılayan büyük bir kalabalık çıktı, çam ormanlarının, kayalıkların, çınarların, pembe çiçeğe durmuş ağmağaçlarının arasından geçerek, büyük, uzun koyağın dibine serilmiş çakıl taşlarının üstünden akarak ovaya indiler. Karşılarındaki göğü yaldızlayan yıldız, bir görünüp bir yitiyordu. Çeltik tarlalarından, uzun tozlu yollardan, yılanlı, mor devedikenli kuru dereden geçerek, üstlerini, turuncu portakalların pıtırak gibi sardığı bir portakal ağacı ormanına düştüler. Karşılarında büyük ışıklarla köpüren apak olmuş denizi gördüler. Yıldız geldi, denizin az yukarısına, köpüren mavinin üstüne tünedi, yalp yalp etmeye başladı. Bir püren kokusu aldı ortalığı. Denizin mavi köpüklerinden ak atlar fırladılar kıyıya, ışıkla dolmuş, kabarmış, usul usul yükselen ak yelken bulutlarıyla koştular, bulutlar, atlar biribirlerine karıştılar, ovaya sürdüler. Binlerce nal parladı söndü, parladı söndü ovada, ova sütbeyaz oldu bir anda, toynakların tapırtıları altında… Kartallar uçtu Gavur dağından, uzak deniz dağın altına kadar geldi. Dağın tepesinden, yeşilin ucundan kırmızı mor bir ışık koptu ve koyaklardan silkinerek doru atlar şaha kalktılar, ovaya aşağı bir yalım seli gibi, arkalarında tanyerlerinin ışığını sürükleyerek indiler. Günbatıya döndü kalabalık, Gülek Boğazının önündeki kayalıklarda durdular, kayalıklardan su gibi, yalım gibi sünerek al atlar fışkırdılar, Aladağm ala karlı aydınlığını sürükleyerek, Anavarzanın kapısında durdular ve yağız atlar geldiler kuzeyden, bozkırdan, dağların arkasından, alımlı, güzel, dumanlı, oylum oylum ateşli Erciyasın, Hasan dağının karlarında kapkara tüylerinde pul pul ışıltılar Misisin önünde yığılışıp kaldılar. Yalım yeleler, bulut, mor duman, mavi deniz yeleler, kuyruklar biribirine karıştı. Konaklar evler yıkıldı. De-

632

niz kabardı, büyüdü, çok maviledi, üstünde bir tek, çok ışıklı kanatlarını hiç kıpırdatmadan süzülen bir tek martı kaldı. Orman uğulduyor, kuş sesleri ormanı doldurmuş, cıvıltılar tüm geceyi almıştı. Karanlık sallanıyor, yağmur çiseliyordu. O, gecenin ucundaki yıldız gene doğdu. Orada, gün ışığı vurmuş dağın doruğuna oturdu kaldı. Kalabalık, atlar, püren kokusu, kuş cıvıltısı, mor bir çınar yaprağı kasabanın üstüne yürüdü, konakları yıktılar. Dulkadiroğlu fermanlarını ayaklar altına aldılar. Hazret Efendi caminin şadırvanında boyalı ellerini yıkıyordu. Öğretmen Zeki Nejad minareye çıktı, başladı konuşmaya. O konuştukça kalabalıklar, atlar, yıldızlar dalgalanıyor, öğretmen Zeki Nejadın yakasındaki altın madalya dalgalanıyordu. Öğretmen Zeki Nejad minareden indi, bir kır ata bindi, sürdü. Kalabalıklar, ak bulutlar, püren kokusu, tek martı, Yedi Me-medler, Ferhat Hoca, Sahan, Temir, Dursun, Kasım, Memed Çocuk arkasından yürüdüler. Şu mor dağların ötesindedir, Fırat suyu, yeşildir, mavidir, sapsarıdır. Fırat suyunun kıyısına geldiler. Doğudan bir kalabalık tozu dumana katarak, Fırat suyunu yararak, kurutarak onlara geldi katıldı. Üstlerinde bir, kocaman kanadını açmış bir kartal dönüyordu. Başlarında öğretmen Zeki Nejad, Teğmen Şahin, eşkıya Karayılan yürüdüler. Erciyasın dibinde onların yollarını candarmalar kesti, çoktular, ama kalabalık daha çoktu, candarmalar kalabalığın arasında kaldılar, bir daha gözükmediler. Bozkırdan, yerden biter gibi, gökten yağar gibi yer götürmez bir kalabalık daha çıktı. Erciyas dağından yeleleri, kuyrukları savrulan binlerce bulut gibi atlar indi. Bozkırı, gittikçe kalabalıklaşarak, sağdan soldan gittikçe kollar alarak, büyüdüler, yer götürmez bir kalabalık oldular, bozkırı doldurdular, Konya şehrinin geldiler önünde durdular. Karşılarına demir donlular, çelik zırhlılar çıktılar. Onlar da çok kalabalıktılar. Önce onların üstüne yeleleri savrulan atlar, sonra tek martı, sonra deniz, sonra orman, ardından da kalabalık yürüdü. Kar yağdı, dünya karın altında kaldı. Demir donlular kalabalığın altında kaldı. Konya şehrinin kapısını açtılar, ilkin o kapıdan Baba İlyasın kadınları girdiier, Seyran da içlerinde, kucağında da İbrahim, sonra atlar, sonra da kalabalık. Konya şehri kalabalığın altında kaldı. Atlar hep bir ağızdan kişnediler. Öğretmen

633

Zeki Nejad minareye çıktı, altın madalyası bir ateş parçasıydı, göğsünde dalgalandı. Kalabalık İstanbulun, Ankaranm, öteki şehirlerin, kasabaların köylerin önünde durmadan içeriye daldılar. Zeki Nejad minareye çıktı, madalyası bir yalım parçası gibi dalgalandı. Kadınlar terü taze, tanyeri ışığında yıkanmış sevinç türküleri söylediler, insan yürekleri sevinçten kuşlar gibi uçtu. Dünya sevinç türküleriyle doldu. Gece, orman, uğultu akıyor, karşıdaki yıldız göğün ucunda, denizin az üstünde durmuş, olduğu yerde yalbırdıyor, büyük, mavi denizin üstünde o ak martı arada sırada maviye batıp çıkarak, kanatlarını kıpırdatmadan süzülüyordu.

Ormanın uğultusu bitti, gece aydınlanır gibi oldu, atlar yavaşladı, Müslüm:

“Burası,” dedi, “Hasan Dede burası.”

Dizginlerini kıstıkları atlarını yoldan ayrılarak sağ yana, ormanın içine sürdüler. Büyük bir çınarın altında atlardan indiler. Usuldan yağmur çiseliyordu, hava da ılıktı. Ortalığı, dehşet bir püren kokusu almıştı.

İnce Memed, bir püren çalısı aradı buldu. Onu bulunca tedirginliği geçti, içine bir sevinç aydınlığı geldi oturdu. Şimdi anadan yeni doğmuş gibi pırıl pırıldı.

“Burada gece yarısına kadar bekleyeceğiz.”

“Bekleriz,” dedi Müslüm.

Gün doğdu, kahvaltıya oturdular. Müslüm dağarcığından büyük bir incir yaprağına sarılı kabak çiçeği dolması çıkardı, “Al,” dedi, “bunu Seyran yolladı sana.” Dolmayı alırken Memedin eli titredi, bir yumruk geldi boğazını tıkadı. Elindeki, incir yaprağının üstündeki sapsarı dolmalara gözlerini dikti kaldı. Dolmaları yemek istiyor, bir türlü yiyemiyordu. Gözleri yaşla doldu. Elindeki yaprağı, kutsal bir emaneti yere koyar gibi çimenli toprağın üstüne koydu. Hasan Dedenin İçinde yattığı kümbet arkasındaydı, döndü, kapısını açıp kümbete girdi, girmesiyle de çıkması bir oldu. Türbenin içini, bacaklarından asılarak sarkmış yarasalar doldurmuştu, İnce Memedin ödü koptu, yüzü sarardı, Müslümün yanına soluyarak geldi.

“Ne o, İnce Memed, ne oldu sana böyle, yüzün sapsarı?” diye korkarak sordu Müslüm.

634

“Bir şey yok,” dedi Memed, “Şuradan bir su al da ver. Çok korktum.”

Müslüm koştu, yandaki dereden çamçağı doldurdu geldi. Memed suyu içti.

“Neden korktun, mezardan mı.”

“Yok,” dedi Memed, daha soluyarak. “İçerde, bütün kümbet, ağzına kadar kayışkanat dolu.”

Müslüm kümbete yöneldi, Memed, hemen onun önüne geçti:

“Dur,” dedi, “Müslüm, sen ne yapıyorsun? Sen kanına mı susadın, onlar insana bir yapışırlar, kanını somurur bitirirler. Bir yapışmaya görsünler. Sen bilmiyorsun, parça parça etsen de bir daha onların dişlerini etinden koparamazsın.”

Müslüm kabadayılandı:

“Bana bir şey olmaz,” dedi, kümbete yürüdü. Memed, öylesine öfkelendi ki kan beynine sıçradı, Müslüm onu şimdiye kadar hiç böyle görmemişti, kümbete girmekten vazgeçti.

“Ben uyuyorum, sen benim başımdan ayrılmadan bekle, ben uyuyunca da buradan bir yere ayrılayım, kümbete gireyim, deme. Yoksa sen bilirsin.”

“Olur,” dedi Müslüm.

Memed, yapraklardan yastık yaptı, çimenlerin üstüne uzandı, başını koyar koymaz da uyudu. Öğleyin uyandığında Müslüme baktı, yüzü allak bullaktı. “Kümbete girdin mi?” diye sordu. “Hep düşümde gördüm de…” Müslüm gülerek, “Girmedim,” dedi. “Sen bilmiyor musun ki gündüz düşü düş sayılmaz.”

“Biliyorum,” diye somurttu Memed.

Müslüm, ona güldüğünü göstermemek için kalktı suyun kıyısına gitti, çamçağı doldurdu geldi. Kendisini bir türlü tutamıyor, gülmesini tutmak için kıpkırmızı kesilmiş elinde çamçak Memedin başına dikilmiş duruyordu. Birden patladı, bir gülme sağanağına tutuldu. Güldükçe gülüyordu, kasıklarını tuta tuta… Sonunda Memed de ona katıldı, birlikte gülmeye başladılar, uzun uzun güldüler. Sonunda yüzünü asmaya çalışarak:

“Sus bre ulan,” dedi Memed, “oturup da yemeğimizi yiyelim.”

635

Dağarcıklar çıktı, yiyecekleri çimenlerin üstüne serdiler. Memed, yufka ekmekten bir parça kopardı, önündeki sarı kabak çiçeği sarmasını aldı, bir süre baktı, sonra da yufkaya sardı, çabuk çabuk yemeye başladı.

Karanlık kavuşunca atlara bindiler, az sonra ormandan çıktılar. Tarlalardan geçtiler. Narlıbahçeye geldiler. Yağmur çisele-meye başlamıştı, karanlıktan göz gözü görmüyordu, atlardan indiler. Topal Ali onların ayak tapırtılarını duyunca, usullacık, “Burdayım,” diye seslendi. Sese dönünce ulu ağacın karartısını işte o zaman seçebildiler.

Ali:

“Ben sana da at getirmiştim,” dedi, “senin altındaki at, gene o deli at mı?”

“O,” dedi Memed.

Karşı karşıya geçip çömeldiler. Konuşmadan, bir süre öyle durup beklediler. Topal Ali cebinden gümüş tabakasını çıkardı. Memede bir sigara uzattı, kendi de aldı, önce Memedin sonra da kendi sigarasını yaktı, sigaralar içilip tükeninceye kadar ne onun dudaklarından bir sözcük, ne ötekinin döküldü.

Sigaralarını söndürdüler.

Topal Ali sesi titreyerek:

“Bilmem ki,” dedi.

Memed aldırmadı, bekledi.

“Yani bilmem ki… Seninki Taşkın Halil Beyin evinde. Bu gece içmeyecek, içmediği geceler yatağa erkenden girer, gazete okur. Biz gece yansına doğru kasabaya girelim. Ben seni onun yattığı odanın kapısına kadar götürürüm. Bu kılıkta beni kimse tanımaz. İstediğim zaman topallamam bile. Orada, odanın kapısında senden ayrılacağım. Benim de bu gece, senin gibi işim var.”

“Biliyorum. Biliyorum ya, seni kimse tanımıyor, bizimle birlikte olduğunu bilmiyorlar. Bu işi… Belki bir daha…”

“Olmaz İnce Memed,” diye kükredi Topal Ali.

İnce Memed sustu.

Gece yarısı horozlan öterken atlara bindiler. Memed, Müs-lümü yanına çağırdı, eline altınlar koydu. “Sen buradan doğru Seyrana gideceksin. Seyran sana emanet. Elindekileri de ona vereceksin,” dedi atını sürdü.

636

“Başka bir şey söylemeyeyim mi?” diye arkasından seslendi Müslüm.

“Söyleme,” diye sesi kırgın karşılık verdi Memed.

Kasabaya güney yolundan girdiler. Atlarını ağır sürüyorlardı, avluya sessizce girdiler. Atlarını köşedeki geniş dallı zeytin ağacına bağladılar. Ali konağın kapısını kolaycana açtı. Ayaklarının ucuna basa basa yukarıya çıktılar.

“Işığı yanıyor, içerde.”

Ali merdivenlere yürüdü, Memed oda kapısını açtı, içeriye girdi. Filintası elinde, parmağı tetikteydi. Arif Saim Bey yaldızlı karyolaya yatmış gazete okuyordu. Patırtıyı duyunca gazeteyi indirdi. Karşısındaki İnce Memede bir tuhaf öfkeyle baktı. İnce Memed:

“Arif Saim Bey, ben İnce Memedim,” dedi.

Arif Saim Bey gülümser gibi etti. Memed tüfeği kaldırınca gözleri faltaşı gibi açılarak, “Evladım, sen ne yapıyorsun, sen ne yapıyorsun, hiç olur mu? Ben… ben… beni ha, ben!” diye kekeledi. Sonra da elleriyle yüzünü örttü, İnce Memedin elindeki tüfeğin ucundan arka arkaya beş kere yalım sündü. Kurşunların rüzgarından arka duvardaki karpuzu pembe, mavi gül işlemeli büyük lamba söndü.

Yıldırım gibi aşağı İnen Memed, zeytin ağacının altındaki atına atladığı gibi doldurdu, kasabadan çıktı. Kasaba bir hayhuy içinde kaldı. Arada sırada da cıvılayan bir kurşunun sesi uzaklardan geliyordu.

Sabaha karşı Dikenlidüzünü tuttu. Hürü Anaya gidecek, onunla bir daha helallaşacaktı. Düzlüğe inen gediğe varınca Di-kenlidüzünün ağzına kadar insanla dolduğunu gördü. Atını kalabalığa sürdü. Memed kalabalığın ucunda durdu, orada bir süre bekledi. Altındaki at köpürmüş, tere batmış, daha da kararmış, parlak gün ışığı altında pul pul ipildiyordu. Gölgesi yeşil çimenlerin üstüne düşmüştü. Hiç görmediği, kırlangıç büyüklüğündeki sivri kanatlı, lekesiz apak bir kuş kalabalığın üstünde göğü biçerek oradan oraya uçuyordu.

Memed, kalabalığın içinde aradığını bulmuştu. Hürü Ana, ta ortalarda bir yerdeydi. Atını sürdü, kalabalık ikiye ayrıldı, ona yol açtılar. Ortalık, sessizlikten çın çm ötüyordu. Sanki in-

637

sanlar soluk bile almıyorlardı. Sadece binlerce göz Memede çevrilmiş, bakıyorlardı.

Memed geldi, Hürü Ananın önünde atından indi, onun elini aldı, üç kere öpüp başına götürdü. Hürü Ana da onu kucaklayıp öptü. Memed, atma atladı, at, kulaklarını dikti.

“Ana hakkını helal et, sana çok çektirdim.”

Üzengilerin üstüne basarak ayağa kalktı, kalabalığa:

“Siz de hakkınızı helal edin,” diye bağırdıktan sonra, eyere oturdu, ama atı sürmedi, orada, başı önünde bir süre bekledi. Sonra gene üzengilerin üstünde yükseldi, gözlerini, dönerek bütün kalabalığın üstünde dolaştırdı, “Gene geleceğim, gene geleceğim,” dedi, atını doldurdu, kalabalığın arasından süzüldü çıktı, Alidağmm arkasına aktı gitti.

Ve Dikenlidüzünü doldurmuş köylü kalabalığı, haberi duymuşlar, gittikçe de çoğalıyorlardı. Bayram, Cümek, öteki davulcular, zurnacılar, davullarını, zurnalarını kapmış gelmişlerdi. Bir anda ortaya çakırdikenlerinden, karaçalılardan, kevenlerden, devedikenlerinden bir tepe gibi bir öbek yığıldı. Hürü Ana gitti öbeğe ateş verdi. Aptal Bayram, öteki davulcular, zurnacılar öbeğin üstüne fırladılar, yalımların içinde kalıncaya kadar oynadılar, bütün kalabalık da onlarla birlikte oynuyordu. Yalımlar bir yanlarını sarınca, öbekten indiler kalabalığa karıştılar. Bütün kalabalığın katıldığı dev bir halaya girildi. Halay bitince sevinç türküleri başladı. Dünya bir sevinç kasırgasına tutuldu, sevinç kasırgasında döndü. Yalımlar diken öbeklerinden düzlüğe atladı. Kurumuş çakırdikeni düzlüğü tepeden tırnağa bir anda yalıma kesti. Yalımlar bütün düzlüğü, yamaçları, koyakları doldurarak aktı. Yalımların kızıltısı mor dağlara vurdu, dağlar aydınlandı, sallandı.

Toros dağlarının doruklarına, güneş doğmadan çok önce gün vurur ve çakmaktaşından ak doruklar ışığa batar.

İnce Memedden bir daha haber alınmadı, imi timi bellisiz oldu.

O gün bugündür, Dikenlidüzü, Çiçeklideresi, Menekşe, Ya-nıkören köylüleri ve biitekmil öteki Toros köylükleri toprağa saban atmazdan önce giyinirler, kuşanırlar düzlüklere, koyaklara, ovalara çıkarlar, çakırdikenlerden, karaçalılardan, keven-

638

lerden, devedikenlerinden büyük öbekler yığarlar, köyün en yakışıklı delikanlısıyla, en güzel kızı öbeklere ateş verirler. Büyük bir toy düğün kurulur. Halaylar çekilir, görülmedik eski zaman, yeni zaman oyunları oynanır, sevinç türküleri dağları aşar, yollan, belleri, ovaları tutar, ülkeden ülkeye yayılır. Sevinç türküleriyle birlikte de, öbeklerden yalımlar düzlüklere, koyaklara, ovalara atlar. Yalımlar, bütün gece toprağı yalar, bir sel gibi akarak, her yanı sarar, bu ateşle birlikte de Alidağmm, Düldül dağının, Yıldızdağın, Binboğanın doruklarında birer top ışık patlar, dağların doruğu üç gece ağarır, apaydınlık, gündüz gibi olur.

639

Advertisements