İnce Memed 4(2)

by ersinozgurbuz

Ali gülümseyerek:

“Gündüz uyudum sevgili Ağam,” dedi. Eve döndüğünden bu yana, Murtaza Ağaya hep, sevgili Ağam, diyordu. Nasıl demesin ki, Ağa, Hüsne Hatun, bütün ev halkı ona öyle bir sevgi, saygı gösteriyorlardı ki Ali bu hiç görmediği bu sevgi dağının altında ezilip kalıyor, ne yapacağını şaşırıyor, arada sırada da coşup, onu öldürmek düşüncesinden bile vazgeçiyordu. Kimi zaman da o kadar ileri gidiyordu ki Murtaza Ağa kardaşına bu kadar kin beslediğinden utanıyor, yerin dibine geçiyor, sonra da hemen, toparlanıyor, ne yapıyorsun Ali, diye kendine geliyordu. Ama şurası da bir gerçekti ki Hüsne Hatun kendisini, Hürü Ananın, o mendebur cehennemlik karının İnce Memedi sevdiğinden de daha çok seviyordu. Hüsne Hatun ona neler yapmıyordu ki, en sevdiği yemekleri bir bir öğrenmiş, her gün Aliye o yemekleri kendi elceğiziyle özene bezene pişiriyor, çocuklarının, kız erkek adlarını öğrenmiş, her birisine kat kat, paha biçilmez kumaşlardan giyitler dikiyor, her giyitin içine de, Ağanın haberi bile olmadan, kendi cebinden paralar koyuyor, bir atlı bindiriyor, köye yolluyordu. Karısına bile, iyi ki o pasaklı karıyı görmemişti, beş tane ipekli fistan, don dikmiş göndermişti. O parlak kunduralardan bile, özel olarak Adanaya adam göndererek üç çift aldırmış, dağa yollamıştı. Her ay da çocuklar için ak petekli bal sağdırıyordu. Köyle kasaba arasında bir atlı durmadan mekik dokuyor, yukarıya, dağa kuş sütü bile götürüyordu. Konakta herkes gözünün içine bakıyor, daha aklından bile geçirmeden, her istediği anında karşılanıyor, bütün konak onun yöresinde, can ilacıymış gibi fır dönüyordu. Onu bir sevgi çemberinin içine almışlardı ki, ve bu yalan da değildi, Ali gibi bir eski kurt, hem de sevgi kurdu, hiçbir şeyi bilmese de, sevginin yalan mı, gerçek mi olduğunu bilirdi, böylesine bir sevgi karşısında Ali değil, insan taş olsa erirdi. Ali bütün bunlara karşın, kendinden utanarak da olsa, dayanıyordu, zordu ama, dayanmaya çalışacaktı da… Onun yerinde başka, yumuşak bir kişi olsa, Murtaza Ağayı öldürmeyi inatla düşünmek yerine, böyle bir adam için, Hüsne Hatun gibi karısı olan bir kişi için seve seve canını verirdi. Kimi zaman o kadar buna-lıyordu ki, insanlığından o kadar utanıyordu ki, keski İnce Me-

301

med, Çiçekli Mahmut Ağayı öldürdüğünde, izin verseydim de, bir kurşun da şu Murtazaya sıksa, sıksa da ben de bu işkencelerden kurtulsam, diyordu. Durum vaziyet böyle giderse, hiçbir zaman, ne pahasına olursa olsun, bu adamı öldüremeyece-ğinden, kendisine ve ele aleme rezil kepaze olacağından korkuyordu.

“Duydun mu Ali başımıza geleni, duydun mu Ali, benim canımdan aziz kardaşım, duydun mu yürüyüp gelen felaketi, duydun mu Memedleri?”

“Duydum Ağam.”

“Ne diyorsun?”

“Duydum da hiçbir şey anlamadım… Duydum da bunda bu kadar korkacak hiçbir şey bulamadım. Varsın, dağın taşın, kurdun kuşun, börtü böceğin, hem de yerdeki karıncanın, sudaki balığın adı Memed olsun, bunda ne var ki… Bizim dağlılar tuhaf adamlardır, biri nereye giderse bini oraya gider. Birisi Memed olunca, bini de olmuş.”

“Hatun söyle de bir çay yapsınlar. Belki Ali kardaşım kahve ister.”

“Ben de çay isterim Ağam.”

“Çabuk git de Hatun, sen gelinceye kadar konuşmayaca-ğız.”

Hatunun gitmesiyle gelmesi bir oldu.

“Durum vaziyet hiç de öyle değil Ali, vaziyet gittikçe veha-met kesbediyor. Birinci şahidim sensin. Ben o zaman, kurdun ağzına kan değmesin, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmesin, yılan küçükken ezilir demedim mi?”

Gözlerini Alinin gözlerinin içine ısrarla dikip bakarak karşılık bekledi.

“Bir ben değil cümle alem biliyor.”

“Biliyor Ali, biliyor. İşte böyle yaktılar bizi, söndürdüler ocağımızı, ıssız koydular yuvamızı, batırdılar yurdumuzu, öksüz koydular yavrumuzu…”

Başını önüne eğdi, yüzü andan ana değişiyor, bir soluyor, bir bozarıyor, bir kızarıyor, bir uzuyor, bir açılıyordu. Sonra başını kaldırdı, ısrarla gözlerini Alinin gözlerinin içine dikti, orada bir şeyler, bir sevecenlik, bir dostluk, bir sevgi arar gibiydi.

302

“Biliyorum beni seversin Ali.”

“O da ne söz,” diye ona çıkıştı Hüsne Hatun, “tabii sever, 0, senin öz kardasın değil mi?”

“Severim.”

“Öz bir candan?”

“Severim.”

“Gözlerinden okudum Ali. Beni ilk olarak seviyorsun.”

“O da ne söz, Ali seni her zaman severdi. Suç sende.”

“Doğru Ağam.”

“Şimdi benim için canını verir misin?”

“O da nasıl söz, bir adamın kardaşı, kardaşı için canını vermez mi?”

Ali kekeledi, sıkışmıştı, terledi:

“O, zamanı gelince belli olur Ağam.”

“Haklısın Ali, can pazarı, bu zort atmaya gelmez. Sonra insan kendi kendine mahcup olur.”

“Ali bu can pazarında, canını bizim uğrumuza feda kılmıştır.”

“Evelallah Ali, şuna Allaha inanır gibi inanıyorum ki… Sen İnce Memedle başa çıkarsın.”

“Evelallah Ağam…”

“Sen onun gözünü çocukken korkutmuşsundur, değil mi?”

“Çocukken korkardı benden.”

“Ödü kopardı değil mi? Bir insan, bir insandan çocukken korkarsa eğer, artık iflah etmez, bu Allahm emridir ve ölünceye kadar o insan o insandan korkar. Benim de gözüm eşkıyalardan çocukken korktu, işte ondan sonra da hiç iflah olmadım. Eşkıya lafını duydum mu korkumdan yüreğim ağzıma geliyor. Neden ki dersen…”

Sözlerini sürdürecekken, birden kesti, Hüsne Hatunun yüzüne bir süre baktı, ona gülümsedi, Hüsne Hatun da ona gülümsedi.

“Neden ki derseniz, eşkıyalar ben çocukken üç büyük kardeşimi, iki amca oğlumu, bizim aşiretten de yedi kişiyi öldürdüler. Ben altı yedi yaşlarındaydım, feryadı figana bir yetiştim, ortalık kan gölü. Kiminin gözü yerinden fırlamış çıkmış, bir uzun damarın ucunda sallanıp duruyor, kiminin beyni akmış,

303

kiminin yüreği dışarda kalmış atıp duruyor. Eşkıyalar da dikilmişler oraya gülüyorlar.”

Sustu. Kan ter içinde kalmıştı:

“Bu kanlı faciayı hiç anlatamamıştım, artık yüreğim kaldırmıyor.”

Gözlerinden iki damla sızarak, ta çenesinin altına kadar indi. Ali, ona o kadar acıdı ki, kendini bıraksa, başını onun dizleri üstüne koyarak katıla katıla ağlayacaktı.

Hüsne Hatunsa çok şaşırmıştı, Karadağlı soyunun girdisini çıktısını, inciğim cıncığını biliyordu. Bu kadar yıl bu evdeydi, ne Murtaza Ağanın, ne hiçbir kimsenin ağzından böyle bir olay duymamıştı. Uyduruyor, dese, uyduran adam, uydurduğu yalana bu kadar üzülür de oturur ağlar mı? Kocasına bakıyor, bir şey anlamıyordu, gittikçe de doluyordu. Birdenbire boşanıver-di. Omuzları inip kalka kalka ağlıyordu. Ali artık buna, bu insanların en iyisi, bu dünya güzeli Hatunun ağlamasına dayanamazdı:

“Sus Hatun,” dedi, bütün sevgisi, dostluğu, en sıcak sesiyle. “Sus Hatunum. Şimdi size bir şey söyleyeceğim ki her şey bitecek.”

Hatunun ağlaması, bıçakla kesilir gibi kesildi, ikisi de gözlerini dikip Aliye baktılar.

“İçerden Kuranı Kerimi getirsene Hatunum.”

Hatun hemen koştu, getirdi Kuranı Alinin eline verdi. Ali Kuranı üç kere öpüp başına götürdü. Boynunu büktü:

“Nasıl söyleyeyim güzel Hatunum, iyilik dolu cömert Ağam,” dedi. “Ben bunu size nasıl söyleyeyim.” Bir çocuk gibi utangaçlaşmıştı. “Ben bunu size nasıl yaparım ki, ama hiçbir umarım çarem yok ki…”

“Ne istiyorsan onu yap Ali,” dedi sabırsızlıkla Murtaza Ağa. “Sen bizim kardeşimiz değil misin, şu gök gibi gürleyen koca Türkmenin kızı senin ablan değil mi?”

“Allah şahidimdir ki siz bu kadar sıkışkın olmasanız, Allah şahidim olsun ki ben bu sırrı kul olana söylemezdim. Ölüp yi-tene kadar bu bende kalırdı, ama neyleyim ki, sizin bu insanlığınız, bana gösterdiğiniz bu kardaşlık, ablalıktır ki benim elirrri kolumu bağlayan…”

304

Kesin kararını verdi, dikeldi, gözleri ışıklandı, Kuranı uzattı:

“Bunun üstüne ellerinizi koyun,” dedi.

İkisi iki yerden, titreyen ellerini Kuranın üstüne koydular.”

“Söyleyin.”

Ötekiler, gözlerini açıp beklediler.

“Allanın önünde, şu mübarek kitaba el basarak yemin içip, ant veririz ki…”

“Ant veririz ki,” dediler heyecanla, bekleyerek, “Topal »Ali-nin bize verdiği sırrı ölüp yi tene kadar…”

“Ölüp yitene kadar, hiçbir kuluna, hem de canlıya, cansıza, toprağa taşa bile söylemeyeceğiz. Bu sır bizimle öbür dünyaya gidecek, toprağa gömülecek.”

“Toprağa gömülecek.”

Yüzü sapsarı kesilmiş, elleri titreyen Ali rahat bir soluk aldı.

“Şimdi siz alın kitabı.” Hatuna uzattı, kendi de sağ elini Kuranın üstüne koydu. Zangır zangır titriyordu. Alnında ter damlaları.

“Allahın önünde, Kurana el basaraktan söylüyorum ki, bu söyleyeceklerim, doğru, dosdoğrudur. Hiçbir, en küçük bir hilafım, bir yakıştırmam yoktur.”

“Söyle,” diye bağırdı Murtaza Ağa, can çekişir gibi, “söyle.”

Hüsne Hatun kitabı aldı, üç kere öpüp, başına götürdükten sonra odaya götürdü, altın yaldızlı kabına koydu geldi.

“Söyle.”

“İnce Memed, fıkara İbrahimin oğlu, Döneden doğma İnce nam Memed eşkıya, eşkıyalığı aylar önce terk ederekten, başını almış bu dağları terk ederekten, avradı Seyranı ve de komşu kadını, o dört kitapta katli vacip Hürü Anasını alaraktan, terki diyar ederekten, bizim diyarları terk ederekten gitmiştir, bir daha eşkıyalık yapmayacağını bilcümle yaranına bildirmekten, nereden geldiği, kim olduğu bilinmeyen, beş vakit aptesli ve de namazlı Ferhat Hocaya el vererekten…” Heyecandan soluğu taşıyordu.

Murtaza Ağa, Hüsne Hatun donmuş kalmışlar, ne söyleyeceklerini, nasıl konuşacaklarını bilemiyorlardı. Murtaza Ağa ha bire yutkunuyordu.

“Yani, yani, yani, ne demek istiyorsun Ali?”

305

“Yani, yani, İnce Memed bu dağ, dağ, dağlarda gezmiyor t artık.”

Birden Aliye sarıldılar ikisi iki yerden.

“Canımız kurtuldu Alim.”

“İyice kurtuldu Ağam.”

Bir sevinç dalgası içinde kalaraktan, bir süre ayakta dikildiler kaldılar. Gülmekten, sevinmekten, ne yapacaklarını bilmiyorlar, Murtaza Ağa ellerini koyacak yer bulamıyordu.

“Tatlı canımız, bu milletin de ırzı namusu, şerefi, malı mülkü, parası kurtuldu.”

“Kurtulduk,” dedi Ali de…

Oturmayı akıl ettiler.

Yorulmuşlardı. Susup biraz dinlendiler. Hüsne Hatun da, Murtaza Ağa da, bütün sevgilerini, minnetlerini gözlerine toplamışlar hayranlıkla ona bakıyorlardı.

“Bir daha eşkıya çıkmaz mı o Ali?”

“Çıkamaz. Çünküleyim ki o, eşkıyacılığı hiç sevemedi. Adam öldürmek de onun çok zoruna gidiyordu. Çünküleyim diyordu ki o, bin Ağa öldürsen yerine iki bini geliyor, gelen de gideni aratıyor, senin de dağlarda rezil olduğun yanına kar kalıyor. Bu sebepten dolayı, benim bildiğim, o, bir daha dağlara ayak basamaz.”

“Alışmış kudurmuştan beterdir, o gene dağa çıkacak.”

“Çıkamaz.”

“Neden çıkamasın?”

“Çocuğu olacakmış yakında, parası pulu da var. Ferhat Hoca, Kuzgun Veliyi öldürdüklerinde, onun bütün parasını ona verdi. Kuzgun Velinin de kemerinden çok altın çıktı ki bu kasabayı taşıyla toprağıyla satın alır. Memed de o paraylan kendisine ev bark kurmuş, bahçe, çiftlik donatmış.”

“Benim bildiğim hiçbir eşkıya düzde sonuna dek kalama-mıştır. Dünya malına garkolsa da sonunda soluğu dağda almıştır. Çakırcalı derler bir eşkıya vardı İzmir dağlarında, on dört yıl dağlarda gezdi. Öldürdüğü Ağaların, Beylerin kellelerinden kaleler kurulur. Padişah onu dört kere affeyledi, ona altınlar, çiftlikler, bir de kır serdarlığı rütbesi verdi, onu Paşa yaptı da, o dört seferinde de soluğu dağlarda aldı. Alışmış kudurmuştan

306

beterdir. Nice hanumanlar söndürdü, köprüler yaptırdı, camiler kurdurdu, köylere yollar açtı, zenginden aldı fıkaraya verdi. Sonra da Karıncalıdağda kör bir kurşuna kurban gitti.”

“Ben onun orasını bilmem ama Ağa, bu İnce Memed, bu kadar yoksulluktan sonra, eline bu kadar rahatlık geçmişken, sanmam ki bir daha dağa çıksın. Azıcık aklı olan bir daha kendini ölüme atar mı? İnce Memed de çok akıllıdır, o her zaman ne derdi biliyor musun?…” “Ne derdi Ali?”

“Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, derdi.” “Acayip,” diye, artık kendisine iyice gelmiş Murtaza Ağa şaşkınlığını belirtti. “Ama bütün bunları bilerek bunca yıl dağda gezdi.”

“Mecburi,” dedi Ali.

“Mecburi,” diye onu onayladı Hatun. “Bir insan bu kadar rahatını bulmuş, Karun kadar zengin olmuşken niye dağa çıksın da kendisini zebil ziyan etsin. Ali kardaş doğru söylüyor.”

Murtaza Ağa gittikçe rahatlıyor ama, içindeki endişeleri de bir türlü atamıyordu.

“Onu rahat bırakmazlar ki…” “Onu kimse tanımıyor ki, adını da değiştirmiş.” Murtaza Ağa, inat ediyordu.

“Benim bildiğim hiçbir eşkıya sonuna kadar düzde kala-mamıştır. Ben bunu bilirim, bunu söylerim.” “Yanlışsın Ağa.” “Neymiş yanlışım?”

“Yerden göğe kadar yanlışsın. Söyle bana, şu dağlar dağ olalı beri Bayramoğlu gibi bir eşkıya gördü mü?” Hüsne Hatun atıldı:

“Gördü mü?” diye sevinçle bağırdı. “Gördü mü, gördü mü?”

Murtaza Ağa gevşedi, rahatladı, güldü, yumuşak konuştu:

“Görmedi,” dedi kıvançla, azıcık da utanmış.

“O kaç yıldır adımını dağa atmadı. Atmadı değil, dağa dönüp de bakmadı bile.”

“Bak Topal Ali,” dedi Murtaza Ağa, “bizde de hiç adamlık kalmamış. Adamı orada, köyünde, yok yoksul, kuyunun dibin-

307

deki taş gibi unuttuk gittik. Bundan sonra ilk işimiz onu ziyaret olmalı. Gittim köyünü, evini gördüm, it barınmaz evinde. O kadar yoksul ki, evinin ortasına bir fare düşse başı yarılır. Bir çift ölümcül öküzü yok ki, çift sürsün. Karısı, çoluk çocuğuyla kazmayla deşip, ekinlerini öyle ekiyorlar. Gittim, halini gördüm de yüreğim paramparça oldu. Ona bir tutam çay, azıcık şeker götürdüm de o elimi bırakıp, bu elimi, bu elimi bırakıp ötekini öpüyordu. Ne üstte üst, ne başta baş var. Ona çay, şeker, azıcık da bir şeyler götürelim. O, eskiden çaya alışmış. Allah kimseyi gördüğünden geriye koymasın.”

“Amin,” dedi Hüsne Hatun, gözleri yaş içinde kalmış. “Ben de yarın hemen ona hemen don gömlek, mintan dikeyim. Senin eski, giymediğin çuha şalvarınla Halep işi kaputunu da ona götür. Daha yepyeni. Hiç giymedin ki kurban olduğum.”

Ali duygulanmıştı:

“Ne zaman istersen gidelim Ağam. Ben de dünya gözüyle bir kere olsun, o Hazreti Ali gibi dünya aslanını, hiç olmazsa bir sefer görmüş olurum.”

Bundan sonra Ağa, başını önüne eğdi, derin düşüncelere daldı. Ya bu Memedler ne olacaktı, bu, dünyanın ortasına kadar zulüm köklerini muhkem olaraktan salacak olan canavarlar? Yarın bir gün her birisi bir İnce olup, binlerce kişi, on binlerce Memed, ellerinde alışkın tüfeklerle kurt sürüleri gibi dağdan şehirlere inerlerse?.. Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakırlar mı? Irzına geçmedikleri kız, kadın kalır mı, bu dağlılar, hele köylüler, akça pakça şehirli kadınlarına çok düşkün olurlar. İşte o zaman, işte o zaman… Tarihte olmamış iş değil ki… Ama onlar o kadar büyüyünce de karşılarında orduları bulurlar. Bir Kuyucu Murat Paşa değil, karşılarına o zaman da bin Kuyucu Murat Paşa çıkar. Keski, öyle bir fiile kalkışsalar da, toptan ezilseler de bir daha kıyamete kadar sesleri solukları çıkmasa… Kuyucu Murat Paşadan sonra üç yüz yıl, bu dağlarda bir daha, bir kimse en küçük bir çıt çıkarabildi mi, ta Koza-noğlu başkaldırmasına kadar. Kozanoğlu da bunlardan değil o, bir Beydi, hükümdarlık sevdasındaydı, bunları, bu baldırı çıplakları kandırdı, kullandı.

Başını kaldırdı:

308

“Keski bu Memedler çoğalsalar,” dedi, “işte o zaman görürler babalarının gününü. İşte o zaman görürler bizim nasıl tunçsiper göğüs olarak, İstiklal Savaşında düşmanı ezdiğimiz gibi, onların kafalarını nasıl ezeceğimizi, atamız şanlı Kuyucu Murat Paşa gibi, kuyulara diri diri onları nasıl gömdüğümüzü… İşte o zaman görürler…”

Aliye tepeden, kendine güvenmiş, ezici bir bakış fırlattı:

“Değil mi Topal Ali Ağa?”

Basbayağı alay ediyordu.

“Değil mi ulan dağlar aslanı, kahraman Topal! Yaman olan İnce Memeddi, iki gözümün yarım çiçeği Topal…”

Ali üzülüp büzülüyordu. Onun bu hali Murtaza Ağayı, sevinçlere gar ketti.

“Yaman olan, kan içici olan İnce Memeddi. O da yok artık.”

“Yok artık,” dedi Topal Ali boynunu bükerek.

“Sen de, ondan dolayı artık yoksun. Senin de artık Padişahlığın son buldu.”

“Ağam bilir.”

Murtaza Ağa, ayağa kalktı, gerindi. Kollarını açtı, gerindi, salonda sert adımlarla gidip gelmeye başladı. Alinin önüne geldikçe de, ona, “Bilirim bilirim,” ya da, “ben bilirim,” diye laf atmaktan kendini alamıyordu. “Elbette, elbette ben bilirim, sen bilecek değilsin ya topal Padişah…”

Geldi, sert, ayağını yere vurarak durdu. Taban tahtaları ça-tırdadı.

“Hatun,” diye buyurdu, “şu Topal Ali Ağanın yatağını benim odamdan alın da aşağıya indirin. Oradaki en güzel odaya serin. Ne de olsa kardaşımız değil mi?”

Hüsne Hatun, yerinden kalkmış, odanın kapısını açmış, el kol işaretiyle, Aliye göstermeden Ağayı çağırıyordu.

Ağa, sonunda ona döndü:

“Biliyorum Hüsne, beni neden çağırdığını, biliyorum. Şimdi geleceğim.”

Alinin karşısına durmuş, çivi gözlerini üstüne dikmiş, bir heybet gibi bütün ağırlığıyla adamın üstüne çökmüş, öteki de büzüldükçe büzülüyor, bir söze varamıyordu.

Bunun böyle olacağı aklının köşesinden bile geçmemiş, ince Memedin dağdan indiğini söylediğine pişmanlıktan da

309

öte bir pişmanlık duyuyordu. Vay ananı avradını, böyle iş, böyle adam olur muymuş, diyor da başka bir söz aklına gelmiyordu.

Topalı, karşısında böyle durarak, onu küçülterek iyice ezdiğine, onu yerin dibine batırarak öcünü aldığına inanınca Hüsne Hatunun çağrısına uyarak odaya geçti:

“Buyur bakalım Hatun,” dedi.

“Yapma Ağam, kurban olayım, ayaklarının altını öpeyim yapma Ağam. Bakarsm İnce Memed, bir daha dağa çıkar, etme eyleme, ayaklarının altını öpeyim, yapma bunu şu adama. Bizde hiç insanlık kalmadı mı?”

“İnsanlık insana yapılır Hatun.”

Gümbür gümbür sesi, dışardan olduğu gibi duyuluyor, Ali kulak kabartmış dinliyordu.

“Yapma Ağa, İnce Memed gene dağa çıkar, biz gene bu adama muhtaç oluruz.”

“İnce Memed, bir daha dağa çıkmaz.”

“Neden çıkmasın?”

“Hatun sen deli misin,” diye bir kahkaha attı, “bu kadar sağmanı serveti eline geçirmiş de İnce Memed, bütün dağları ona versen de bir daha o adımını dağa atar mı sanıyorsun? Korkma, bu ayağı çarıklıları ben bilirim. Bir tek kuruş için bu adamlar bin takla atarlar.”

“Kurban olayım Ağa, bu gece onu odandan atma.”

“Dayanamam Hatun, dayanamam. Bunca gün dayandım, kokuyor o. Ayaklan, götü, her yeri kokuyor, odamda onun varlığına bir saniye bile dayanamam.”

“Niye söylemedin onun koktuğunu şimdiye kadar, ben onu her gün hamama sokardım. İki güne bir de fıkarayı zaten hamama sokuyordum. Bir kalıp kokulu sabunu bitirene kadar yunup arınıyordu. Çarşıda kokulu sabun komadım ona harcadım. Çok da temiz bir adam o…”

“Kokuyor, onun kokusuna dayanamam, daha bir saniye bile… Hatun, Hatun, sen bilmiyor musun, bu adam bu eve sahip oldu. Padişah gibi oturuyor, Arap ata biniyor, beni, velinimetini bile hiçe sayıyordu. Sanki bu evin sahibi ben değilim de oydu. Utanmaz, kokar, pis adam.”

310

“Fıkara hiçbir şey yapmıyordu ki Ağa, ağzı var, dili yok bir adamdı. Ne yapsak, neylesek, hep gülümsüyor, ses çıkarmıyordu.”

“Niye çıkarsın, niye çıkarsın Hatun, her gün keklik eti, Aladağdan gelen ak petekli, püren kokulu bal. Her gün Padişah şöleni. Bunca yıl, bu adam bu eve gelene kadar, bizim evde böyle bir savurganlık oldu mu? Neredeyse, bu adam, bu evde daha üç ay kalsaydı ben iflas etmiştim. İyi ki Kurana el bastık da…”

Aralarındaki tartışma kıran kırana gün ışıyıncaya kadar sürdü.

Hatun gün ışırken son sözünü söyledi:

“Bu gece Ali kardaşım, senin odanda yatacak. Eğer, o, bu gece o yatakta yatmazsa, ben de bu evde durmam, bohçamı alır da babamın evine bunca yıl sonra giderim. İşte Kuran, işte sen, bunu böyle yapacağıma, Kurana el basarak yemin ediyorum. Haydi bakalım.”

Ali gitmek istiyor, tartışmanın sonunu da merak ediyor, ha şimdi kalkayım, ha birazdan, diye, yerinden kalkamıyordu. Sabaha karşı ayağa kalktı, çıkıp gidecekti ki Hatunun son sözlerini duydu, ayıp olurdu bu yiğit Hatuna karşı, yeniden yerine çöktü.

“Sabah oldu zaten, ben çarşıya çıkıyorum. Sen onu götür de yatağına yatır.”

“Sağ ol Ağa,” diye ona sarıldı Hatun, “beni, evimi, ocağımı kurtardın.”

Murtaza Ağa da ona sarıldı:

“Öyleyse Hatun, madem bu kadar istiyorsun, Topal istediği kadar bu evde kalır.”

“O çok onurlu adamdır,” dedi Hatun, “bunca çekişmeden sonra, sanmam ki bizde kalsın artık. Çok kötü oldu. Kim bilir, belki benim hatırımı kırmaz da, belki birkaç gün daha bizde kalır.”

“Ama onu odama almam, kokuyor.”

“Alma,” dedi Hatun, “ben onu kuştüyü yataklarda yatırının, eskisinden de daha iyi ağırlarım.” Bu sözleri kapıyı açıp bağırarak söyledi ki Ali duysun.

311

Dışarıya çıktı, Aliyi kolundan tuttu kaldırdı, en sıcak, en sevgi dolu sesi, bir kardeş sevecenliğiyle:

“Kalk Ali kardaşım,” dedi, “seni bu gece çok yorduk, üzdük. Ağam çok içmişti, kusuruna kalma.”

Odaya götürdü, kapıyı kapadı, kulağına fısıldadı:

“Bunlar böyle işte Alim,” dedi. “Anlamadım bunlar nasıl insan. Bunlar, işlerine gelirse bugün böyleler, gelmezse yarın şöyle-ler. Kurban olayım Ali kardaşım, ben bunların insanlıklarından bir şey anlamadım. Oysa benim babamın evinin erkekleri, benim obamın, elimin aşiretimin insanlan, hırsızları, alçaklan bile böyle değillerdi. Ben bunların adamlığından hiçbir şey anlamadım ya ne yapayım, bir kere kader beni aralarına düşürmüş.”

Sesi bir ağıt gibiydi. Aliyi odada bıraktı çıktı.

O sabah Murtaza Ağa uzun uzun tıraş oldu, epeydir aynalara bakmıyordu, aynada bıyıklarını özenle burdu, İstanbulda dikilmiş lacivertlerini çekti, kırmızı boyunbağını boynuna geçirdi, rugan ayakkabılarını giydi kostaklanarak çarşıya indi. Daha hiçbir dükkan açılmamıştı. Kaldırımlarda uyumuş köpekler o geçerken, başlarını kaldırıp uykulu gözlerle ona bakıyor, sonra da başlarını ön bacaklarının üstüne uzatıp, gözlerini kapatıyorlardı.

İlk dükkanı Hacı Hanefinin açacağını biliyordu. Otuz yıldır bu böyleydi. Az sonra dükkanın önünde karşılaştılar. Hacı Hanefi besmele çekerek, kepenkleri gümbürdetti. Çarşı yankılandı.

“Buyurun Murtaza Bey Ağa, hayrola bu ne erkencilik?”

“Biz de zatın gibi her zaman erkenciyiz Hacı Bey.”

Murtaza Ağanın kıvrandığı, bir şeyler söylemek için çırpındığı Hacı Hanefinin gözünden kaçmıyordu. Cin gibi adam de-diklerindendi Hacı Hanefi. Çember sakallıydı, ağzından dualar eksik olmayan birisiydi. Gece gündüz, uykuda bile ağzı kıpır kıpır ediyor, önüne kim gelirse okuyup üflüyordu. Her yıl, Hacca gidiyordu. Söylediklerine göre, bu yöntemle de kaçakçılık yapıyordu. Hem dindarlığından, hem de mağazasında her şeyin bulunmasından ötürü dükkanı arı kovanı gibi işliyordu. Öylesine ki, harıl harıl çalışan üç yardımcısıyla bile gelen müşterilerle baş edemiyordu.

312

Dükkanın orasını burasını düzelterek bir yerlerden, elindeki ıslak bezle toz aldıktan, birkaç kez, dükkanın ortasına doğru okuyup üfledikten sonra Ağanın yanına geldi, saygılıca karşıdaki sandalyaya oturdu, iki elini de dizlerinin üstüne koydu.

“Size bir çay kaynatsam mı?”

“İstemez, zahmet etme. Şimdi kahveler açılır.”

“Çok sevindim zatınızı fakirhanede görmekle.”

Kasabada Darendeli Hacı Hanefiyi kimse sevmezdi. Hele Murtaza hiç sevmezdi.

“Geliriz,” dedi. “Bu Memedler bir hiç Hacı Efendi.”

“Uydurma efendim. Büyütüyorlar efendim, hiç devletül Türkiya ilen birkaç çapulcu başa çıkabilir mi, değil bin Memed, on bin, yüz bin Memed, bütün Türkiya Memed olsa, ne yazar ki efendim. Yedi düvelle, hem de Düveli Muazzama ile çarpışarak, onları bihakkın yere seren tunçsiper göğüslü ordumuz, son Türk Devletinin bekçiliğini yaparlar, bir küçük Anadolunun on milyon çapulcusuyla başa çıkamaz mı?”

“Çıkar, hem de şu Toros dağlarını un ufak edecek Kuyucu Murat Paşa Hazretleri cennetmekan efendimiz gibi bin insan çıkarır, şu Toroslardan çaylar, ırmaklar dolusu kanlar çağlatarak, dünyayı kuyularla doldurur.”

“Doldurur Bey Ağa Hazretleri.”

“Bu İnce Memedde de iş yok. Eline beş on kuruş geçmeye görsün, eşkıyalığı da bırakır, anasını da satar.”

“Zatı devletleriniz bana biraz, atın başına koyduğumuz kadar para veriniz, bendeniz de gideyim dağlara, o eşkıyaların hepsini satın alıp da indireyim düze de mübarek huzurunuza getireyim de elinizi bus ettireyim, hem de ayaklarınızı.”

“Doğru mu bu?”

“Vallahi de billahi de…”

“İnce Memedi de mi?”

“Elbette, ve hem de başta onu. Ben bu dağları çok bilirim efendim. Gençliğimizde oralarda çerçilik zenaatını yürütürdük. Bunlar çok fakirlerdir. Ot, yaprak, kabak yiye yiye karınları Hüt-dağı gibi şişerek, kendileri bihakkın vefat ederler. Sinekler kadar Çokturlar, sinekler gibi vefat ederler. Duyup işittiğimize göre bunlar Abdinin kullarıymışlar. Zatıaliniz zannederim, zata şerifle mü-

313

şerref oldunuz, kendileri çarşıda bir çingene gibi hırpani dolaşırlar, açlıktan da, biiznillahi nefesleri kokardı. Bir düşününüz Ağa efendi hazretleri, Beyi böyle olanın tebası nasıl olabilir.”

“Demek İnce Memedi de…”

“Vallahi de, tallahi de yarından tezi yok, giderim dağa, onu iki kuruşa satın alır getiririm size. Bu kadar telaşa ne lüzum var.”

Bu Hacı Hanefi makbul adam değildi ya, gene de doğru söylüyor, onların ciğerlerinde kaç damar olduğunu bildiğinden, bunca yıl alışveriş ederek, köylüleri yakından tanıdığından, doğru söylüyordu.

Kepenkler gümbürtüyle arka arkaya açılarak çarşı dolmaya başladı. Erkenden kasabaya inen köylüler, başıboş oradan buraya dolaşıp duruyorlardı. Hacının kahveciye ısmarladığı, dumanı üstünde, tavşan kanı ilk çaylar geldi. Murtaza Ağa çayı çabuk çabuk, ağzı yanarak içti, ayağa kalktı, artık uyanmış olmalıydı, bu okumuş beyler, efendiler geç uyanırlardı, Taşkın Halil Beyin konağına koşar adım ilerledi. Onu, balkonda oturmuş çayını yudumlar buldu. Ta uzaklardan seslendi:

“Taşkın Bey, Taşkın Bey, heeeeeeyt, Taşkın Bey, ne kadar da erken uyandın Beyimiz.”

Kapı açıldı, merdivenleri ikişer ikişer çıktı. Halil Bey onu ayakta karşıladı, karşısına oturttu, bir çay söyledi, kısa etekli bir kız hemen çayı getirdi.

Murtaza Ağanın içinin içine sığmadığı, dolup taştığı, dilinin altında iyi bir şeyler olduğu gözden kaçmıyordu.

“Hiçbir kıymeti yok,” diye başladı Murtaza Ağa, “bu Me-medlerin de, İnce Memedin de hiçbir kıymeti kanuniyesi yok…”

“Söyle Murtaza ne oldu?”

“Söyleyemem. Bana yemin ettirdi. O alçak Topal Ali, cahil, kan içici hayvan, hem de Kurana el bastırarak, o cahil, o kan içici cahil köpek. Ancak şunu söyleyebilirim ki, artık en büyük düşmanımız dağlarda yok, kıyamete kadar olmayacak da… Memedlere gelince…”

Gece Hüsne Hatunla konuştuklarını olduğu gibi yineleyerek, her şeyi anlattı, sözünü de, Türk ordusunun bin tane Kuyucu Murat Paşa çıkaracağıyla bağladı.

314

“Ne diyorsun sen Murtaza!”

“Gelsinler, gelsinler, milyonlarca gelsinler de, yeryüzünden ebediyen silinsinler. Ayaklanma nedir görsünler. Ordumuz o hainlerin bir tekini bile sağ bırakmasın.”

“Sen ne diyorsun Murtaza!”

“Tohum yok, diyorum, kürrei arzın ortasındaki kök de yok. Zaten kürrei arzın ortası ateş doludur. Oraya ulaşan kökler yanar, yeşermez.”

“Yahu sen ne diyorsun Murtaza?”

“O Muallim Rüstem Bey atıyor, senin de, benim de Hocamız ama atıyor. İnce Memed de yok, mafiş. Sana sabah sabah bunu söylemeye geldim ki artık korkmayalım, mal ve de can telaşında olmayalım. İnce Memedi ben, beş liraya satın aldım.”

“Yahu sen ne diyorsun Murtaza, ben senin bu söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum.”

“Ah, ah, ah,” diye dişini sıktı Murtaza, “ah şu yeminim olmasaydı. Her şeyi kolaylıkla anlardın ya… Ah, ah, şu yemin yüzünden dillerim bağlı.”

“Ne oldu İnce Memede, öldü mü?”

“Ölmedi.”

“Kaçtı mı?”

“Kaçmadı.”

“Ya ne oldu?”

“Ah, ah bilmiyorum. Dillerim bağlanmış söyleyemiyorum.”

Bu sefer Hacı Hanefiyle konuştuklarını, köylülerin ot yediklerini, dağlardaki eşkıyanın da iki pula satın alınacağını, İnce Memedin de…

“Bak, kardeşim Murtaza, geldiğinden beri bu konuştuklarından bir şey anlıyorsam Arap olayım. Yahu, Murtaza, biz seninle bir uyuz atın başına tam üç bin Türk lirası koyduk da, ele aleme rezil rüsvay olmadık mı? Sonunda da ölmüş atı kühey-lan edip, üstümüzde, gökyüzünde kişnetmedik mi, Allahını seversen açık konuşsana.”

“Ah, ah bağlı dillerim çözülmüyor ki… Ölüyorum, geberi-yorum da gene dilimi çözemiyorum, ağır yemin…”

Murtaza Ağa, kılı kırk yararak, lisanı hal ile İnce Memedin kaçıp gittiğini dünyanın bir yerinde çiftlikler, hanlar sahibi ol-

315

duğunu, küp küp altınların üstünde oturduğunu anlattı, sözlerini de, “Böylesine, Karun kadar zengin olan bir kişi eşkıya çıkar mı?” diye bitirdi. “Sen söyle çıkar mı?”

“Niçin çıksın,” dedi Halil Bey. Yüzü kararmış, onu anlamaya çalışma çabasından ötürü alnı kırışmıştı.

“Şimdi anladın öyleyse.”

“Hiçbir şey anlamadım.”

“Haydi bana allahaısmarladık.” Der demez de ayağa fırladı, çarşıya koştu, büyük olayı lisanı hal ile önüne gelene anlatmaya çalıştı. Herkes ahmak kesilmiş, hiç kimse bir şey anlamı-yordu. Bu kadar insan içinden, açık açık her şeyi söylediği halde, durup yüzüne pel pel bakıyorlar, sonra da düşünceli düşünceli, ona anladık, ya da anlamadık demeden çekip gidiyorlardı, söylediklerini bir anlayan çıkmamıştı.

Topal Aliye gitse, canını verse, acaba yeminini geriye alır mıydı?

Müftüye koştu:

“Müftü Efendi, acaba edilen yemin bozulabilir mi?” diye sordu. Müftü:

“Hiçbir zaman, katiyyen bozulamaz,” dedi.

Bugün çarşıda kimsenin ağzını bıçak açmıyor, herkesin, köylülerin yüzünden bile düşen bin parça oluyordu. Murtaza-nın bütün çabaları heba olmuş gitmişti. Bana ne, dedi, kendi kendine, onlar bu kadar ahmak olmasınlar, leb deyince leblebiyi anlasınlar. Bütün kasabaya küstü, bir daha da kimseye ağzını açıp bir tek lakırdı bile söylemedi. Bereket versin ki çarşı o anda kaynaştı. Murtaza Ağa başını kaldırınca çarşının ortasından, her birisinin başını bir candarmanm çektiği üstlerine ölülerin atıldığı atları gördü. Halk, dükkanlardan kaldırımlara dökülmüş, bu geçit törenini seyrediyor, kulaktan kulağa da fısıldaşı-yorlardı. Şu üç kara giyitli olanlar, yani çiçeği burnunda olanlar Memedlerdenmişler. Ötekilerse, İnce Memedin çetesiymiş. Belki de içlerinde İnce Memed bile varmış.

Kendisini tutamayan Murtaza Ağa:

“Bunların içinde İnce Memed olamaz,” diye bağırdı. “Sabahtan bu yana söylüyorum, söylüyorum anlatamıyorum, İnce Memed yok.”

316

Atların nal seslerinden başka ses duyulmayan çarşıda herkes dönüp Murtaza Ağanın bağırtısına baktı, o da bundan hoşnut oldu. Daha yüksek sesle:

“İnce Memed, o yok oldu,” diye yineledi sözlerini.

Eşkıya ölüsü bir hayliydi. Bir, iki, üç, on, on beş, diye sayıyorlardı. Ama bunların hemen hepsinin Sarı Sultanoğlunun adamları olduğunu kimse bilmiyordu.

Ölüleri, çarşıdan geçirip kasabayı mahalle mahalle dolaştırdıktan sonra candarma komutanlığına getirdiler, silahlarını kucaklarına verip duvarın dibine dizdiler.

Kasabaya kızgınlığı, küskünlüğü daha sürüp giden Murtaza eve koştu, onu karşılayan Hüsne Hatuna:

“Bu kasabanın hepsi kör ahmak. Anlattım, anlattım da hiçbir şey anlamadılar. Hem de açık açık, hem de gözlerinin içine sokarak. Keski yemin etmeseydik, ne güzel olacaktı. Bütün dediklerim çıkıyor. Git de candarma kumandanlığına Memedle-rin ölüsünü gör. Sanki Kuyucu Murat Paşa Hazretleri dirilmiş de kumandayı eline almış.”

317

Ağaçlarda portakallar, limonlar, turunçlar, her gün biraz daha büyüyorlardı. Memed her sabah ağaçları teker teker dolaşıyor, bu büyüyen yemyeşil portakallara, limonlara, turunçlara bakıyor, incitmeden yeşil yuvarlacıkları kokluyordu. Her bir ağacın da kendine has bir kokusu vardı. Bir gün gözlerini kapa-sa, birileri de her ağaçtan bir yaprak getirip koklatsa, belki de o yaprağın hangi ağacın yaprağı olduğunu bilebilirdi.

Bir gün bir turuncu, yüreği titreyerek kopardı, avucunda ovaladı, turunçtan bir delice koku fışkırdı. Artık her gün, kimseye belli etmeden, hırsızlama bir turunç koparıyor, avucunda ovalıyor, keskin kokuyu, bir ağacın altına ağzı yukarı yatarak, ovalayıp kokluyor, kendinden geçinceye, usanıp bıkıncaya kadar bu işini sürdürüyordu.

Ekinler başak vermişti. Memed sabah erkenden bir limonu, dalından koparmaya kıyamadan, dala ellerini uzatıp ovaladı, avuçlarını kokladı. Bahçeler, tepesinin üstünde asılı duran Gavur dağları, uzaktaki ekin tarlaları buğulanıyor, sabahın ışığı çökmüş dünya, karşıdaki denize doğru gittikçe aydınlanıyordu. Sırtlarına gün vurmuş, esen yelin kabarttığı buğusu yavaşça yükselen, göğsüne kadar gelen ekin tarlalarının içinden geçti, denizin kıyısına geldi, kıyıda bir an durdu, denizi hiç görmedi, üstündeki aydınlığı, uçuşan martıları, ince dalgaların üstüne yatmış, kıpırdamayan sabah bulutlarını da görmedi. Burnuna bir koku da gelmedi. Ayaklarının altındaki çakıltaşları da ses vermiyordu. Sel yatağındaki püren de kurumuş, çıtır çıtır

318

olmuş, bakır rengine dönüşmüştü. Pürenin üstünde kanatlan ıslak, bir kuş kadar büyük, yaldızları soluk mavi bir kelebek, bir yana sarkmış uyuyordu. Onu uyandırmaktan korkarak, usulca pürenin yanına çöktü. Pürene dokunamadı, elini süremedi. Elini uzatıyor uzatıyor, parmağı pürene değdi değecek, kızgın demire dokunmuşçasına irkilerek geriye çekiyordu. Pürenden karşıdaki çiçekleri kurumuş, yaprakları kıpkırmızı olmuş sığırkuyruğuna büyük, ince dokuma bir örümcek ağı gerilmiş ağ ıslanmıştı. Üstüne küçücük ak sinekler, bir de sırtı yeşil, mor, menevişli benekleri olan küçücük bir böcek takılmıştı. Örümcek ortada gözükmüyordu. Gözlerini ağın köşesine dikti, bir yerlerden çıkıp gelecek örümceği bekledi. Gün kuşluk oldu, örümcek, daldaki sarkmış yaldızlı kelebek uyanmadı. Deniz soludu, ince dalgalar kıyıyı dövdü, bir kuş öttü, cırcırböcekleri kuşlukla birlikte hep birden, bütün sesleri, kuş ötüşlerini, sıcağın çatırtısını, denizin soluklanışmı, sabah yelindeki başakların hışırtısını bastırarak ötmeye başladılar. Cırcırböceklerinin sesleri gün kızdırdıkça artıyordu, kulakları sağır edercesine. Memedin başının içinde bir uğultu. Sonra bütün bedeni uğultuya kesti. Cırcırböcekleri durup dinlenmeden, ıyıp kesmeden bastırıyordu. Kaskatı kesilmiş, uyuşmuş gitmişti. Öğle oldu, güneş geldi tepeye dikildi, gölgeler çekildi bir avuç kaldı, toprak yalım gibi kızardı, elini, ayağını üstünde bir an tutamazsın, kızgın demire döndü. Memed, gözlerini açıp yoğun ışığa bakmayı birkaç kez denedi, kamaşan gözlerini, bütün ağırlığıyla denize, sapsarı yanan, dalgalandıkça savrulan ekin tarlalarına çökmüş ipiltiler yaktı. Örümcek daha gelmiyor, gün kızdırdıkça yaldızları solan, mavisi menevişlenen kelebek yerinden kıpırdamıyordu. İkindi oldu, garbi yeli çıktı. Memedin sırtındaki ter kurudu, ak bulutlar denizden koparak göğe ağdı, deniz maviledi, ekinlerin hışırtısı, cırcırböceklerinin sesleri arasından denizin kıyısına geldi, büyümüş, kıyıya ak köpüklerini seren dalgaların gümbürtülerine karıştı. Gün ta aşağılara, denizin öteki ucuna indi, denizi, ovaya sapsarı çökmüş ekin tarlalarını önce turuncu, sonra kırmızı pembe, sonra mor pembe, ardından da turuncu mor, yeşil mor, pembe turuncu yeşil mor bir ışık bastırdı. Memedin eli kendiliğinden pürene değdi, çalı sallandı, sarkmış

319

kelebek yere, ak çakıltaşlarının üstüne düştü. Bir çocuk ölüsü kederinde, kanatları sonuna kadar açılmış, ipiltisini, menevişini yitirmiş gözleri koskocaman öyle kalakaldı.  Karanlık bastı örümcek gelmedi. Belki de onu, bir düşmanı çoktan yemiştir, diye düşündü Memed, hüzünlendi. Belki bir kırlangıç, belki bir serçe, belki de bir yılan, bir kertenkele… Belki, o yeşil, o kırmızı dilleri dışarda kertenkele, belki o pörtlek gözlü kurbağa yutmuştur onu. Oysa Memed onu ne kadar bekliyordu. Ayağa kalktı, ekinlerin içine daldı, sırtından bir ürperti geçti. Eve geldiğinde akşam ezanı okunuyordu, biraz sonra Hürü Ana namaza durdu. Başını kaldırıp ondan yana bakamadı. Seyran onu her zamanki gibi özlemli, sıcak, ortalığı sevince boğarak karşıladı. Onun sevincini, sıcaklığını ta yüreğinin ortasında duydu. Hürü Ana namazını çabucak kıldı. Seyranın hazırladığı sofraya geldi. Memedin başı önündeydi. Hürü Anaya, nasılsın iyi misin bile demedi. Memed, bir uyurgezer gibi, yemek yiyip yemediğinin farkında olmadan yemeğini yedi bitirdi. Gene bir uyurgezer gibi kalktı, doğruca yatağına gitti. Günlerden bu yana hali böyleydi. Kimsenin yüzüne bakamıyor, başı hep yerde, denizin kıyısı senin, ekin tarlaları, bahçeler, bataklıklar benim dolaşıp duruyor, eve geliyor, yemeğini yiyor, yatıyor, sabah erken kalkıyor, yollara düşüyor, nereye gittiğini Allah bilir, yatsı namazında nasılsa evi anımsayabilip, eve geliyordu, Abdülselam Hocayla konuşmuyor, onun da yüzüne bakmıyordu. İnsan soyuna küsmüş bir hali vardı. Bu arada o adam, atının alnından kan fışkırtan, o tuhaf adam üç kere karşısına çıktı. Birincisi ekin tarlalarının içindeydi, nerdeyse son ışıklar da yitecekti. Adam bir karaçalının arkasından çıkıp karşısına dikildi. Olduğu yerde duruyor, boyu, yüzü, kolları, gözleri uzadıkça uzuyordu. Memed, onun da yüzüne bakmadı, kolunu sıyırtarak, yanından geçerken, onun sık sık soluk alıp verişini duydu. Adam onun arkasına düştü, Memed arkasına dönüp bakmadı. Başında, gözlerinin önünde çakan, harmanlayarak fışkıran, savrulan ekin tarlalarıyla birlikte dönen ışıklar durmadan balkıyordu. Birisi onun, bu anda gözbebeklerinin içine bakacak olsa o çelik ışıltının gelmiş, oturmuş olduğunu görürdü. Adamın arkasından geldiğini ardından hışırdayıp gelen ekinlerden, onun ham

320

toprağa gömülen ayaklarının sürtünmesinden bildi. İkincisi, denizin kıyısındaydı. Memed, çakıl taşlarının üstüne oturmuş, gözlerini ötelere dikmişti. Deniz sütbeyaz, ortalık sütlimandı. Dağların yansıması aklığın bir ucunu karartmıştı. Dünyadan çıt çıkmıyor, toprak bile soluklanmıyordu. Bir tek ak bir martı, göğün çok yükseğinde bir ışık parçası içinde kalmış, daha da ak-laşarak orada durup duruyordu. Deniz, Memedin şimdiye kadar hiç koklamadığı bir biçimde, incecik seher yelinde dalga dalga kokuyordu. Memed büzülmüş, azıcık da üşümüştü. Hemen yanı başında çakıltaşlarının sesini duydu. Başını döndürmeden gözucuyla o yana baktı, adamı gördü, ayağında, daha al tüyleri üstünde duran, boğa derisinden yapılmış bir ham çarık vardı. Ayakları da gittikçe çakıltaşlarının arasına gömülüyordu. Yukardan mavi bir ışık yağdı, aşağıda da, denizde mavi bir buğu tüttü. Karşıki dağlar maviledi. Toprak, ağaçlar, kuşlar, bakılmayacak kadar parlak, esen yelle yatan sırtları yaldırdayan sarı ekin tarlaları som maviye kesti. Yağan mavi Memedin iliklerine kadar işledi. Ayakta durmuş adam da gittikçe maviliyordu. Di-kenlidüzü karşı dağın dibine kadar çakırdikenlikti. Çakırdiken-lik patladı, bir mavi ışık saçıldı dünyaya. Gür bir kaynaktan çıkar gibi, durmadan bir mavi dağılıyordu ortalığa, ormana, kayalara… Bir köpek sürüsü koptu Düldül dağının dibinden, hep birden ürerek, gittikçe mavileyerek. Ala karlı Düldül dağı da mavilendi. Yukarda dolanan tek martı denizin üstüne kadar hızla indi, kanatlarını suya vurdu, kalktı, denizin, bir kavak boyu üstünden ta ötelere kaydı gitti. Dönerken apak olmuştu. Deniz de usul usul ağardı. Günden yanı soldumola, yerden yanı uldumola, Memedimin ala gözün karıncalar oydumola… Karıncalar katar katar, yarın üstündeki kurumuş otların arasından kendilerine incecik bir yol açmışlar, uzaklara, ağızlarında tohumlarla düşe kalka çekiliyorlardı. Kesilmiş kellesi gözleri bakar, kesilmiş kellesi, gözleri de faltaşı gibi açılmış, yumruk gibi dışarıya uğramış, pörtlemiş. Her şeye, her şeye hasret kalmış. Hasret kalmış bakıyor. Kesik baştan kan damlıyor. Damlalar iri iri. Kayaları, yollan, bir uzun sırığın ucuna geçirmişler, sırığı taşıyan adamı, kasabanın kaldırımlarını, yeşil otları, akar çayı kıpkırmızıya boyuyor. Kocaman, damlalar, bir pınardan akar

321

gibi damlıyor. Kesik başı seyre çıkmış kasabalıları, iğne atsan kalabalıktan yere düşmez kalabalığı tepeden tırnağa kana boğuyor. Evler, yollar, insanlar köpürmüş kan altında kalıyor. Me-medimin ala gözün karıncalar oydumola. Karıncalar kan denizinin üstünden yol açmışlar, otlar kıpkırmızı, sırığın ucundaki pörtlek gözlerden kan damlıyor. Karıncalar sırığı taşıyan adamın sırtını yol yapmışlar, boynundan sağ koluna, sağ kolundan sırığa, sırıktan kesik başın gözlerine… Gözlerden kan fışkırıyor.

Adamın ayağındaki boğa derisinden çarığın tüyleri yavaş yavaş kabardı. Yerinden hiç kıpırdamıyor. Adamın gölgesi apak denizin üstüne düştü, deniz kıpırdamıyor, ot sallanmıyor, yaprak titremiyor, karıncalar, oraya, apak denizin yanından geçen yollarında durmuşlar, ön ayaklarıyla, hepsi birden tozlanmış gözlerini siliyorlar. Birden sıcak patladı, ışıklar patladı, kurumuş otlar patladı. Nar bahçesi, yamaçları aydınlık dağla deniz arasını kaplıyordu. Nar çiçekleri patladı. Ova apal, dağın dibinden, ağarmış, apak olmuş denize kadar dalgalandı. Ekin tarlalarına, ağaçlara bir allık çöktü. Üç tane, kıpkırmızı olmuş uzun yılan kuyruklarının üstüne dikilip nar bahçesinin ortasında durdular. Emekleyerek bir çocuk geldi, yılanların kuyruklarından tuttu, çocukla yılanlar alt alta üst üste oynamaya başladılar. Seyran geldi telaşla, bir çığlık atarak çocuğu yılanlardan ayırmaya çalıştı. Yılanlar kapkara, mosmor oldular, sırtları me-nevişledi. Seyran öfkeden çıldırıyor, karman çorman olmuş yılanlarla çocuğu ayıramıyordu.

Deniz sütbeyazdı, sütlimandı, martı uçuyordu. Memedin yanı başındaki boğa derisinin tüyleri dikilip dikilip iniyordu. Ortalıkta çıt çıkmıyor, deniz donmuş gibiydi, kıpırdamıyordu.

Sırığın ucundaki kesik başı Hatçeye götürdüler, çok kar yağıyordu. Hatçe gülüyordu. Mağarada ateş yanıyor, Hatçe iki eliyle çıplak memelerini tutuyordu. İri memeleri ellerinden taşıyordu. Kesik baştan toprağa kan damlıyor, ortalık sel sele gidiyordu. Hatçenin memelerinden de kan fışkırdı.

Portakallar yavaş yavaş kızarıyor, iri narlar en güzel pem- ; bede olgunlaşıyor, Hürü Ana sevinçten, mutluluktan uçarak, yanında Efendi Hazretleriyle birlikte ağaçların altında, yeşil çimenlere serdikleri kilim seccadelerinin üstünde namaz kılıyor-

322

lardı. Seyran bir oğlan çocuğunu elinden tutmuş, ikisi durmadan gülerek nar ağaçlarının altında koşuyorlar, pespembe, kocaman, yarılıp iki şak olmuş, narların içinden iri kırmızı taneler dökülüyordu, küçük oğlanın, Seyranın, yılanların açılmış avuçlarına. Hürü Ana, bahçenin ortasında dolaşıyor, en pespembe, en iri narları seçerek eteğine dolduruyor, aboooov, bu kadar da iri nar olur muymuş, diye bir sevinç çığlığı geliyordu nar ağaçlarının arasından. Hürü Ana durmuş, şaşkın gözlerle. Memedi-nin ala gözün karıncalar oydumola, atım kalmadı bucakta, oğlum kalmadı ocakta, ne yatarsın Memed oğlum kuşluklaym şu sıcakta. Sevinç çığlığı ölüm çığlığına dönüşüyor. Sırığın ucundaki kesik başın boynundan kanlar damlıyor, gözleri yumruk gibi dışarıya fırlamış. Hürü Ana kesik başı kucaklıyor, tepeden tırnağa kana batıp çıkıyor. Pembe narlardan, al nar çiçeklerinden bir öbek yapıyor. Kucağında kesik baş ağıt söyleye söyleye dağlara çekilip gidiyor. Ben öpmeye kıyamazdım, kesivermiş-ler başını, diye, dağlara taşlara söylüyor. Köylüler dağda onun başına birikiyorlar. Gelen köylü birikiyor, gelen birikiyor, Di-kenlidüzünde büyük bir halka oluyorlar, üst üste yığılaşarak… Ana ortada, kucağında kesik baş, kana batıp çıkarak, kucağm-dakini nazlı bir bebek gibi ığralayarak ninni söylüyor. Ninnisi ağıt gibi, duyanda yürek koymuyor.

Biraz kesilen mavi ışık gene yağmaya başladı. Memed maviye battı, sırılsıklam oldu. Yanındaki adamın, denizin üstüne uzamış gitmiş gölgesi kısaldı, o da ıslandı. Memed ayağa kalktı, mavi çakıl taşlarına basarak, sel yatağına, kurumuş, bakır rengi olmuş pürenin yanma gitti, oturdu. Oturur oturmaz da kalktı. Adam başucunda durmuş bekliyordu. Memed yürüyünce adam da yürüdü. Memed portakal bahçelerinin ucunda durunca, adam da durdu. Kurumuş çalılara, uzun otlara, hatmilere, sığırkuyruklarına, çetilere, öteki bodur çalılara küçücük ak sümüklüböcekler sıvanmışlardı. Memed portakal bahçesinin içine girdi, arkasına dönüp de hiç bakmıyordu. Portakal bahçesini çıkınca tozlu yolda, böğürtlen çalılarının yanında, sıra sıra yol boyunca dizilmiş uzun telli kavakların altında durdu. Arkasına döndü, adamla karşı karşıya kaldılar. Memed gözlerini adamın gözlerine dikti, ayırmadı. Adam gözlerini onun gözle-

323

rinden ayırmak istiyor, bir türlü ayıramıyor, bir büyüye kapıl-mışçasına orada kaskatı kesilmiş bekliyordu. Memed, bu adamı o kadar iyi, o kadar iyi biliyordu ki, anımsayamadığma deli divane oluyordu. En sonunda, onun gözlerinde aradığını bulamayınca gözlerini onun gözlerinden kopardı aldı, eve yaklaşmıştı, avlu kapısına gelince arkasına döndü baktı, adam olduğu yerde duruyor, sallanıyor, dalgaların üstündeki bir kayık gibi, bir iniyor, bir çıkıyordu.

Evde Hürü Ana seccadesini sofaya sermiş namaz kılıyordu. Son zamanlarda kendisini iyice namaza niyaza vermişti. Onun bu hali Seyranı da etkilemiş, o da arada sırada onun yanında namaza duruyordu.

Sofraya önce tüten tarhana çorbası geldi, evin içini ezilmiş sarımsak kokusuna karışmış nane kokusu aldı. Memed elinde kaşık, tüten çorbanın karşısında öyle durup kalmıştı, nasıl olduysa, elindeki kaşığı çorbaya daldırdı, usul usul getirdi ağzının ucunda beklettikten sonra içti, uzun bir sürede, böyle bek-leye bekleye ancak üç kaşık çorba koyabildi ağzına. Hürü Ananın, Seyranın yüzüne bakamadan yattıkları odaya gitti, ölü gibi, soyunmadan yatağın üstüne serildi.

Bomboş kalmıştı. Gecenin, gündüzün ortasında yapayalnızdı. Seyran, Hürü Ana, Abdülselam Hoca, Müslüm, deniz, dünya, dönerek oylum oylum dalgalanan seher vaktinin dalgaları, apal olmuş, ovayı doldurmuş, sikirdim gibi çiçeğe durmuş nar bahçeleri, sel yatağındaki pürenler, her şey silinmişti.

Her sabah gün atmadan, daha deniz beyazken kıyıya gidiyor, oraya, çakıltaşlarınm üstüne oturuyor, gözlerini denizin uzak ötelerine dikiyor, aklığın üstündeki o hayal meyal martıyı izliyordu.

Bir gemi geçti gecenin içinden, bütün ışıklarını fora etmiş. Gemi geceyi yararak, bir ışık cümbüşünün içinden çekip gidince yerinde apak bir deniz, bir de martı kaldı. Memed soluna döndü baktı, boğa derisinden, tüyleri kızaran ham çarığı göremedi, sağma, önüne, arkasına baktı göremedi. İçi daha da bomboş kaldı. Karşıdaki, denizin üstünde dolaşan tek martı, kanatlarını germiş, iki kavak boyu yüksekte uyuyor, gölgesi denizin üstüne düşüyordu. İnceden bir seher yeli esiyordu. Uzun tüylü

324

I

boğa derisi ham çarık gelmiyordu. Denizin beyazı çekildi, bulutlar şiştiler kalktılar, ışıklar yağdı, gölgeler uzadı, sıcak çöktü, ortalığı kızdırdı, toprak kızgın demire kesti, yollardan tozlar kalktı, bir yel efiledi, tozlar toz direği oldu, parladı söndü, parladı söndü, ekinler hışırdadı, koca ova bir sapsarı ışık denizi oldu, ağır, oylum oylum dalgalanan, cırcırböcekleri hep bir ağızdan başladılar, sesleriyle ova doldu, karşı dağlar yankılandı, o tek martı göğün en uzağına kadar döne döne çıktı, mavi ışığında yitti gitti, uzun tüylü kırmızı boğa derisi gelmedi. Boğa derisi oralarda gözükmedikçe bunun yalnızlığı arttı. Bir yağmurcuk kuşu geldi, çok tatlı, insanın içini okşayan mavi tüyleri, güzel başı, uzun gagası, kapkara ışıklı gözleriyle yarın üstüne kondu, oradan da ayrılmadı. Mavisi denize, toprağa dağlara doğru mavi bir buğu gibi dağılıyordu. Mavi, uzun bir yılan geldi, yağmurcuk kuşunun yanı başına kıvrıldı kelep oldu. Kırmızı çatal dili, hışıladıkça uzuyordu. Yılan dilini daha kırmızılaştırarak, uzatarak hışıladı, hışıltısı ıslık oldu, kuş yerinden kıpırdamayınca, yılan da çıngırağını öttüre öttü-re çekti gitti. Akşam oldu gün battı, boğa derisi gözükmedi. Memed ayağa kalktı, püren çalısına ilerledi, yanına çöktü. Kelebek ölüsünün karartısı daha orada duruyordu. Alacakaranlıkta kederli hali daha da artmıştı. Pürenin üstünde okşarcası-na elini gezdirdi, burnuna götürdü, püren acı acı koktu. Onun ardından deniz de koktu. Burnuna bir de yanık ot kokusu geldi. Karnı iyice acıkmıştı, ayağa kalktı, keskin gözleriyle yöreyi döne döne araştırdı, gözlerinin görebildiği yerlerde hiçbir insan karartısı gözükmedi. Eve giderken de arkasından hiç ayak patırtısı gelmedi. Sofraya oturdu, kaşık elinde öyle unutulmuş kalakaldı. Ne Hürü Ana, ne de Seyran ona bir tek sözcük bile söylemediler. Kendisini yatağa attı, uykuyla uyanıklık arasında gitti geldi, yatağında bile boğa derisinden çarığı bekledi. Adam gelmedikçe onun içi bomboş kalıyor, hiçbir şey düşünemiyor, o, arada sırada başının içinde dönerek çakan, savrulan ışık bile, bir kere olsun başında çakmadı. Denizin kıyısına geldi, deniz sütliman, sütbeyazdı. O, tek başına kalmış martı uçuyordu denizin üstünde. Işıklarını fora etmiş, gemi aklığı savurarak geldi geçti.

325

Bunun ne kadar, kaç gün, kaç gece sürdüğünü bilemezdi Memed, gözlerinin önünden, karanlığı biçerek, gecenin içinden ışıklarını salıvermiş gemi, durmadan aklığın üstünden geliyor geçiyordu. Gemi gittikten sonra yıldızla döşeli denizin aklığına yıldızlar akıyordu, üst üste, geceyi biçerek, dilim dilim ederek… Boğa derisinden, uzun, yumuşak, kırmızı tüylü ham çarık gelip yanında durmuyor, adamın karartısının gölgesi de denizin aklığına düşmüyordu. Adamın öldürülmüş olabileceğini düşününce deli divaneye döndü, atının vurulduğu yere kadar soluksuz koştu. Adamı orada bulacağını sanıyordu, bulamayınca içi daha da bomboş kaldı. Bu boşluk onu öldürecekti. Şimdiye kadar başına böyle bomboş kalma işi gelmemişti. Korkudan, acımaktan, üzüntüden, her şeyden bin beterdi bu bomboş kalma, ölümden de beterdi. Adamı ilk gördüğü kebapçı dükkanına gitti, çok erkendi, çarşıda hiçbir dükkan açılmamıştı, dükkanın kapısında bekledi. Kepenkler gümbürtüyle birer birer açılmaya başladı. Sonunda kebapçı da geldi, o da dükkanını açtı. Dükkan akşamdan süpürülmüş, temizlenmişti, adam sadece ocağa odunkömürü doldurdu. Ardından bir kıyma makinasında kıyma çekti. Soğan doğradı, domates ezdi, biber kesti, şişlere köfteleri yapıştırdı. Arkasından dükkanda çalışanlar geldiler, önlüklerini takıp ustalarına yardıma koyuldular. Memed, yandaki masaya oturmuş, kollarını da masanın üstüne koymuş, alanın ortasındaki ulu çınarın dibinden kaynayan suya bakıyordu. Çınarın suya gölgesi düşüyordu. Çakıl taşlarının üstünden kayan balıklar, çınarın dibinden kaynayarak çıkan suyun altından aşağıdaki değirmene arka arkaya dizilmişler, küme küme akıyorlardı. Kasabanın üstünde, çok yükseklerde o ak martı, denizin üstünde döner gibi dönüyordu. Memedse hiç konuşmuyor, belki de dükkanda çalışanları görmüyordu. Kebapçının önünden Şakir Bey üç kere geçti. Memedin tüyü bile kıpırdamadı, sanki böyle birisini hiç görmemiş tanımamıştı. Öğle olunca ona kebabını getirdiler, yanına ayran, önüne maydanoz, tereotu, yeşil biber, yeşil soğan, mor sumak koydular. Dükkanın içi közde yanmış kebap yağı, kırmızıbiber, sumak koktu. Kebapçının kapısından dışarıya yağlı bir duman savruluyor, kokusu buradan, caminin arkasına geçiyor, doktorun evinin avlusunu doldur-

326

muş sıtmalı kalabalığın burnuna kadar ulaşıyordu. Sıtmalılar tozlu yollarda, caddelerde, sokaklarda, cami avlularında, ev aralarında tir tir titreyerek, yüzleri safran sarısı, kimi cehennemde yanarcasına göyünerek, kimisi de, buz kalıplarının üstüne çırılçıplak yatırılmışçasına üşüyerek, yerde yuvarlanıyor, of, çekerek debeleniyorlardı. Kimisi çamura, kimisi de toza batmış çıkmıştı. Memede bir tabak daha getirdiler, Memed hiç farkında olmadan onu da yedi. Kebabın mis kokusu onun başım döndürüyordu.

İkindiye doğru kebapçı işi çaktı:

“O adam çoktandır gelmiyor,” dedi.

Memed uykudan uyanırcasma onun yüzüne pel pel baktı.

“O adam, çoktandır gelmiyor,” diye yineledi kebapçı.

Memed kendine geldi, gözleri parladı, ayağa kalktı, telaşlı telaşlı:

“O adam değil mi, o adam, ayaklarında boğa derisinden ham çarık olan, hani çarığının kırmızı tüyleri de uzun…”

“Çarığını marığını bilmem ya o adamı biliyorum. Senin onunla bir geçmişin olacak.”

“Nerede o?” diye sordu Memed heyecandan tıkanarak.

“Gelmedi, o günden bu yana hiç gelmedi.”

“Bir daha gelmeyecek mi?”

“Onun orasını bilemem.”

“Adı ne onun, sen onu tanıyor musun?”

“Bir kere gördüm. Bir daha da gözükmedi.”

“Yarın gelir mi?”

“Bilemem.”

Ertesi sabah erkenden gene dükkanın kapısındaydı Memed, gene kepenkler gümbürtüyle açıldı, aydınlık suyun dibinden balıklar kaydı, çınarın gölgesinin bir ucu suyun ayağının üstüne düştü, apak martı gökte uçtu. Gavur dağlarının başı aydınlandı, kebapçı geldi dükkanını açtı. Kıymalar çekildi, soğanlar doğrandı, kırmızı acı biberler koktu. Kebapçının yardımcıları geldiler, önlüklerini taktılar, ocağa odunkömürü doldurup körükleyerek yaktılar. Ocak tepeleme kızıl közle doldu. Usta közleri ocağın üstüne serdi. Öğle oldu, usta ilk kebabı Memed için ocağa sürdü. Memed, kendinde olmayarak kebapları yedi.

327

Kapıdan sumak, yanmış yağ kokulu dumanlar fışkırdı, kokusu camiyi aştı. Doktorun toza batmış çıkmış sıtmalılarla dolu avlusuna ulaştı. İkindiye doğru usta onun önüne bir kebap tabağı daha getirdi koydu, Memed de oralı olmayarak, yağlı parmaklarını yalayarak kebabı yedi bitirdi. Akşam oldu, Memed gözlerini çınarın altına dikmiş, bir tek sözcük konuşmadan bekliyordu.

Kebapçı onun başucuna dikildi:

“O adam çoktandır gözükmedi,” dedi.

Memed ayağa kalktı:

“Ayakları boğa derisi çarıklı. Deniz kıyısına geldi de, ayakları yanı başımda durdu.”

“Çarığını marığmı bilemem. Onu bir kere gördüm. Onda da sen kovaladın.”

“Nerede şimdi o?”

“Gelmedi.”

“Bir daha gelmeyecek mi?”

“Ben onun orasını bilemem.”

“Adı ne onun?”

“Bilemem.”

“Yarın gelecek mi?”

“Bilemem.”

“Boğa derisi…”

Ertesi sabah Memed tam zamanında gene geldi, adam gelmedi.

“Boğa derisi,” dedi Memed.

“Çarık,” dedi kebapçı.

“Gelir mi?”

“Allah bilir,” dedi kebapçı.

Dumanlar fışkırdı.

Odalara cibinlik kurdurmuştu Seyran, Memed hiç farkında olmamıştı. Cibinliği kaldırıyor, altına giriyor, uyuyordu. Sivrisinek orduları öylesine saldırıyordu ki Seyran sabahleyin kalktığında beş on sivrisineği cibinliğin köşesine sinmiş buluyor, öldürüyor, sinek sokmasından şişmiş alnını, bacaklarını, kollarını, yüzünü, boynunu kaşıyordu.

328

Kebapçı dükkanı, Zeynullah Efendi, dağ yollan, çeltik tarlaları, Zeki Nejadın mezarı, köyler, Memed yollara düşmüş adamı arıyordu.

“Kırk düğmeli mavi Halep işi yeleği var.” “Görmedim, bilemem.”

Altın dişi var, uzun boyu, burma bıyığı var, tüylü çarığı, benli gözleri var, parmağında yüzüğü, lacivert pantolonu, ak ipekliden püskülleri sarkan kuşağı, kırmızı çorapları var. Yanık yüzünde derin bir bıçak izi, çizgili ceketi, ipekli gömleği, kalın kaşları var… Görmedim, bilemem.

Sallanarak yürürken hep arkasına bakar, kulakları kepçe, beli bacaklarına bakarak uzundur, parmakları boğum boğum, beli incedir. Görmedim, bilemem.

Çeltik diz boyu olmuş, yeşilden patlamıştı. Memed, o adamı köylerde, çeltik tarlalarının içinde, Adanada, dağlarda, eski örenlerde, Payas Kalesinde aradı, aradı bulamadı. İyice umudunu yitirmiş, ta Anavarzanın dibine kadar, paçalarını, ellerini ayaklarını, yüzünü karaçalılara farkında olmadan parçalatarak yürümüş, tozlu bir yola çıkmış, yolun tozları ayak bileklerini geçmiş, tenini dağlamıştı. Adam birden karşısına çıkıverdi. Memed, onun yüzüne bakarak, “Selamanüaleyküm,” diyerek yanından geçti. Adam onun selamına karşılık vermedi, bu Meme-din ağırına gitti, kendine geldi, öfkeyle geriye döndü. O daha geriye dönerken adam aldı yatırdı, Memed, eyvah, dedi, kaçırdık, karanlık kavuşuncaya kadar onu karaçalılıktan kamışlığa, kamışlıktan deve dikenlerine kadar kovaladı. Sonra da gözden yitirdi. Yorgun argın, üç gün sonra eve döndüğünde sabah oluyor, Müslüm onu, sırtını avlu kapısına vermiş, başı göğsüne düşmüş bekliyordu. Onu uyandırmadan içeriye girdi. Hürü Ananın homurtusunu duydu. Sefil İbrahimin kademsiz oğlu, diyordu, ne olacak, bundan adamlık mı beklenir. Akibetinin böyle olacağı, ortalıkta böyle mecnun dolaşacağı belliydi. Bu sözler onu yüreğinden yaraladı. Cibinliği açtı yatağa girdi. Seyran uyumuyordu. Arkasını döndü, yorganı bu sıcakta üstüne çekti. Böylece yataktan hiç çıkmadan üç gün üç gece kaldı. Su getirdiler içti, yemek getirdiler yedi. Hiç kimseyle bir sözcük bile konuşmadı. Bu arada eve Abdülselam Hoca, öğretmen Ze-

329

ki Nejadm arkadaşları Saraç Veli Ustayla, Kunduracı Rifat Usta birkaç kez geldiler, onu uyandırmadan geri gittiler.

Dördüncü gün sevinç içinde uyandı, gülerek kahvaltısını etti, ama gene kimseyle konuşmadan sokağa çıktı. Hürü Ana arkasından ilendi, ağzına ne gelirse sövdü, Memed bütün bunları duyuyordu. “O, olmaz olasıca, mezarında yatmayasıca, o muallim mi ne, onun ölümünden sonra böyle oldu bu çocuk, böyle zıvıttı. Dediklerine göre bir adam arıyormuş, düşmüş yollara yollara, bir adam arıyormuş denizde, dağda, Anavarza-nın dibinde… Ben sana oğlum, Anavarzanın dibine gitme, demedim mi? Anavarza at oynağı, kana belenmiş gömleği, kıyman aşiretler kıyman, kör karının bir değneği, demedim mi? Ben sana demedim mi, Akçasazın ejderhası adamı iflah etmez, ben sana demedim mi, yönünü Akçasazdan yana dönüp de bakma, diye. Ben sana demedim mi?”

Hürü Ananın artık burasına gelmişti, kılıcını, dişlerini, dilini yavaş yavaş bileyliyordu, onunla, o, ağzı var da dili yok Sefil İbrahimin, birazıcık yaldızlı bir karyolada yatınca, azıcık bir Arap ata binince, ayaklarına da Topal Ali gibi çizmeler geçirince ne oldum delisi olmuş sümüklü oğluna, o görgüsüze yapacağını biliyordu. O adam olmuş da, o İnce Memedmiş de, atının ağzının içinde mühür de varmış da, Hürüce de bu yaşta varır da onun da, atının da ağızlarının orta yerine takır da tukur, takır da takır… Seni yezit seni, bir elime, bir daha düşersen, dağlarda mecnun, divane olmuş da altın köstekli, altın dişli, altın çarıklı o adamı arıyor. Seni soytarı seni, sen ne yapacaksın o adamı? İşte bu Hürüce seni de, o senin altın köstekli, altın bıyıklı, altın çarıklını da tutar da, ağızlarını açar da tam da orta yerini nişanlar da takır takır da tukur… Elin, bin beladan geçmiş kızını sen şu sıcağa, cehenneme, gurbete getir de, ondan sonra da kızın yüzüne bakma da, seni bok soylu seni! Şuna bakın, şuna, kulunuz kurbanınız olayım da, yolunuza öleyim de oğlanın evi de varmış da, Hazreti Aliyi de, o seksiz şüphesiz iye peygamber olanı da getirmiş de baş köşeye oturtmuş da, bunu gören akılsız Hürüce de onu adam gibi bir adam bellemiş de, yanına gelmiş de, o gözü kör olası, yağlı kurşunlardan gide-si, tuh tuh, ağzımdan yel alsın, böyle ilenen de dillerim çürü-

330

sürt, onun yanına gelmiş de, o da ona ağzını açmamış da… Bu cehennemin her sineği de bir alıcı kurt olmuş da, kurbanınız olayım böyle de iş olur mu! Bu Çukurovanm her sineği bir alıcı kurt olmuş da, bu cehennem sıcağında o akılsız Hürüceyi o sinekler parçalayıp yemişler bitirmişler de, o görgüsüz de geldi geleli, ne oldum delisi olaraktan anası Hürücenin bir daha yüzüne bakmamış da… Evine de anadan doğma çırılçıplak, götü bağrı açık Havva Anamızlan, o adama benzemez, domuz gibi kıllı, kılını Hazret Efendi tavuk gibi yolmuş da tasvirini öyle çıkarmış, Adem Babamızı evine almış, almış o kör olasıcaları duvara asmış da kendini bir adam bellemiş. Bir de elma koymuşlar o akılsızların yanına. Bir de koskocaman bir Anavarza yılanı. Havvanm da yüzü hiç gülmüyor, Adem de usanmış ondan da arkasını ona dönmüş, götünde de bir yaprak…

Daha çok konuştu Hürü Ana, Memedin elle tutulacak, yüzüne bakılacak bir yerini koymadı. Seyran yetişmese Hürü Ana, daha o kadar kötü sözler söyleyecekti ki artık bundan sonra da Memedin yüzüne bakamayacak, ölünceye kadar kendini bağışlamayacaktı.

“Ana, Ana, kurban olayım Ana, öldürme kendini, bu kadar üzülme, onun bir derdi var, yakında gelir kendine.”

“Kim o adam, o aradığı adam, kim?”

“Ne bileyim ben Anam? Yakında kendine gelir o. O adamdan da vazgeçer. Onun derdi büyük olacak Ana.”

“Ne derdi var onun,” diye bağırdı Hürü.

“Bilmiyorum Ana.”

Hürücenin öfkesi birden indi. Hemen o anda da Memede o kadar sövdüğüne pişman oldu.

“Ne derdi varsa onun kızım bana, sana gelsin. Bilsem ki onun ne derdi var, onun tabanlarının altına kurbancıklar olurum, yolunda da ölürüm. Ona söven de, ağzımda dillerim çü-rüsün, onun derdi ne ola ki… Böyle düşüne düşüne, Hazreti Ali yapılım, benim gül yüzlüm ince hastalıklara uğrayacak, çont olacak,” diye üzüldü. “Tüh, tüh, evlerden, ocaklardan ırak. Onun ne derdi olurmuş ki kızım? İşte evi saray gibi, işte bahçesi, kasabaya gidince de bütün dükkancılar ayağa fırlayıp selam duruyor. Bir tek onun İnce Memed olduğunu bilmiyorlar. Onu

331

da bilmesinler, sen, ben, kendisi, bir de koca Allah biliyor ya, ne olacak… O aradığı, altın köstekli, altın dişli, altın çarıklı adamı da bulamayıversin, ne olacak yani?”

“Bana öyle geliyor ki, birisi onu tanımış. İnce Memed olduğunu bilmiş. O da onu bilmiş.”

“Kızım, kızım,” diye dikeldi Hürüce, “Kızım Seyran gelin, derdimizin yöresinde dolaşıp durma.” Ellerini beline götürdü, yüzü keskinleşti. “Kızım, kızım, biribirimize yalan söylemeyelim. Kendimizden bile sakladığımız o bildiğimiz derdi, biribiri-mizden saklamamızın hiçbir faydası yok.”

Seyranın yüzü pespembe oldu, gamzesi biraz daha çukur-laştı, alnı terledi, boynunu büktü:

“Hiçbir faydası yok. Memed gene dağa çıkmak istiyor. Onu da yapamıyor, kıvranıyor, kendini yiyor bitiriyor, kendi kendini öldürüyor. Biz ona ne yaptık Ana da bizi bırakıp gitmek istiyor… Biz ona…” Gitti Ananın ellerine yapıştı, hıçkırarak ağlamaya başladı, “Biz ona ne yaptık, ne kötülük ettik Ana, aylardır, ne sana, ne bana ağzını açmıyor. Varsın, gitsin dağa, var-sm gene İnce Memed olsun, böyle, kendisini de, bizi de öldürmesin, o altın dişliyi de aramasın. Yemesin kendini, diri diri kendini mezara gömmesin. Bizi de kendini de… Ben ona ne yaptım Ana!”

O ağlamasını, konuşmasını bitirinceye kadar Hürü Ana konuşmadı, sadece Seyranın saçlarını usul usul okşadı. O, sesini kesip de karşıdaki sedire gidip oturunca Ana da vardı, onun yanında durdu:

“Kızım, kızım, benim gül yüzlü insanlıklı, kadersiz, dünya güzeli kızım, o Memed, benim elimde büyüdü, daha şu ka-darcıktan…” Hürü Ana iyice dinginlemiş, kendine güvenli, taş gibi, eski haline dönmüştü. “Onun yüreğinden ne geçer, uyurken nasıl bir düş görür, ben hepsini bilirim. O Muallim öldürülmeseydi de, o gene bir bahane bularak dağa gidecekti. Beni iyi dinle, gül yüzlüm, senin hiçbir suçun, günahın yok. Gene çok dayandı kızım. İyi tuttu kendini bunca ay, demek ki seni de, beni de canından çok seviyormuş bu oğlan. Varsın gitsin, burada, ipekli yatakta ince hastalıktan, bir deri bir kemik, çingene dağarcığına dönmüş osura osura ölecekse, öfkesinden

332

çont olup yataklara mıhlanacaksa varsın gitsin dağlarda kartallar, şahinler, kaplanlar gibi ölsün. Bizim de kaderimiz bu imiş kızım. Senin bu işte hiçbir suçun sudurun yok. Varsın, bir şafak vakti, gene atma binsin, filintasını omuzuna assın, sırmalı fişeklerini çaprazlama kuşansın, gün ışığı gibi şırlayarak varsın aksın gitsin.”

“Aksın gitsin,” diye gözlerini silerek gülümsedi Seyran. “Varsın gitsin, böyle bir adam olacağına, varsın gitsin gün ışığı gibi şırlayarak dağlara şahin olsun, kaplan olsun. Böyle kendini her gün her gün, azar azar öldüreceğine, varsın gitsin dağlara, gün ışığı gibi vursun. Yüreğimin üstünde parıl-dasın. Ben onu ölene dek beklerim. Yeter ki o, gene İnce Memed olsun, Binboğaların kaplanı olsun. Ben ona bir şey yapmadım ya Ana, gönlünü kırmadım, hatırını üzmedim, yüreğini incitmedim ya Ana, bilmeyerek… Sen söyle bana Ana, kara başım kurban sana, ben ona hiçbir şey yapmadım, en küçük, onu üzecek bir şey…”

Hürü Ana, onu omuzlarından kucakladı, kucağına bir bebek almış gibi ığralayarak, “Benim gül yüzlüm, gül yüzlüm, benim kadersizim, dünya güzelim, Allahm överek yarattığı, yüzü gibi yüreği de güzelim, incem benim, senin hiç suçun olur mu, bizim, insan olmaktan başka suçumuz olur mu?” Onu bıraktı, sesi keskinleşti, karşısına geçti, “Kızım, kızım,” dedi, “yedi Ülker, dört terazim, yıldızım, bunların huyu böyle. Bunların, bu İnce Memedlerin yüreğinde bir kurt var ki durdurmaz onları. Yörük Battal Ağa da böyle söyledi. Eğer onlar, Bayramoğlu gibi güçleri yeter de içlerindeki kurdu öldürürlerse, o zaman da hiçbir boka yaramazlar. İşte böyle şimdiki Memed gibi, İşte öyle Bayramoğlu gibi canlı cenaze olurlar.”

“Dua edelim Ana, kurbanı keselim Ana, öyleyse Ana… Benim bir suçum yok değil mi Ana, onu hiç incitmedim Ana, yüreğini kırmadım, koca Allahım şahidimdir.”

“Sus,” diye bağırdı Ana, “senin ne suçun olacak? Allah onun yüreğine nurdan bir kurt koymuş, sus!”

İki kadın, sarmaş dolaş oldular gene. Seyran Hürü Ananın bir elini öpüyor, alnına götürüyor, bir, öbür elini alıyordu.

333

Hemen mutfağa indiler, Memedin sevdiği en güzel yemekleri yaptılar, sevinç içinde yüzüyorlardı. Memedin ayak sesleri avludan duyulunca, ikisi de dışarıya çıktılar, karşıdan sallanarak gelen uyurgezeri karşıladılar. Onu ikisi iki yerden öpüşlere boğdular. Kapıdan güzel yemek kokuları geliyor, Hürü Ana, ne konuştuğuna aldırmadan durmadan konuşuyor, yeni diktiği fesleğenlerden, fesleğenin kokusundan, balkondaki kırlangıç yuvasından, kırlangıç yuvasında san ağızlan kocaman kocaman açılarak yaygara koparan beş yavru olduğundan, kasabadan, kasabanın altın köstekli… Köstekli sözüne Memed, hemen kulak kabarttı. Hürü Ana da sözünü sürdürdü. Kasabalılar, diyorlarmış ki, dedi, Ab-dülselam Hocanın yiğenine bir şeyler olmuş, gece gündüz altın dişli, altın köstekli, altın bilezikli birisini arıyormuş. Yemiyor içmiyor, uyumuyor arıyormuş. Oysa öyle bir adam yokmuş. Köstekli adam sözünü burada bitirdi. Başka şeylere atladı, altı tane tavuk aldığım, hepsini de bastırdığını, her birisinin altında da yirmi beşer yumurta olduğunu, arı kovanlarından, delice ballardan, kocaman denizden, denize akan yıldızlardan, denizin yüzünün yıldızdan gözükmediğinden konuştu. Seyran şen şakrak:

“Ben de gördüm denizin yüzünü bir gece, yıldızdan gözükmüyordu. Gök denize inmişti.” dedi, sesi sevinçten taşarak.

Memed hem yemeğini yiyor, hem şaşkınlık içinde kalmış onları dinliyor, ister istemez yüreği yeyniyor, onların taşkın sevinçlerine ortak oluyordu.

Yemek boyunca, yemeği bitirince gene konuşmadı ya, onda elle tutulur bir değişiklik olduğu da apaçıktı. Gözleri ışıl ışıl ediyor, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme, bir geliyor, bir gidiyordu. Cibinliğin altına girip başını yastığa koyunca uyuyakaldı.

Seyran:

“Ana, Ana,” diye usulca çağırdı, “baksana Ana,” dedi, “bebecikler gibi dudağını sündüre sündüre uyuyor. Hiç böyle de eşkıya olur mu?”

“Olur,” diye dikeldi Ana, “işte böylesi yüreği temiz, bebecikler gibi uyuyanlardan olur Memed gibi, Köroğlu gibi eşkıya. Tam bunlardan olur. Allahın aslanı, ala gözlü peygamberimiz, Alimiz de Memed gibiydi. O da böyle bebecikler gibi dudağını

334

sündüre sündüre uyurdu. Bunların, bu yürekleri ışıktan olanla-rın hepsi böyle çocuk huylu olurlar. Bu yüzden de başlarından da bela eksik olmaz.”

Aşağıya, bahçeye indiler, Hürü Ana, çok eskilerden kalma bir türkü tutturdu, hiç duyulmamış bir sevinç türküsüydü bu, Seyran da bu hiç duymadığı türküye katıldı, Anayla birlikte söylemeye başladı. Ortalıkta çok sıcak vardı ve inceden esen yel, karşı dağdan yoğun kokular getiriyordu.

Memed güze kadar, üstünde tek martı süzülen, rengi süt-beyaz, yanındaki sel yatağında püren bitmiş, pürenlerin altında bir kelebek ölüsü yatan deniz kıyısına, kebapçı dükkanına, Zeynullaha, oradan Payas Kalesine, çeltik tarlalarına, köylere gitti. Bu yörede dolaşmadığı, uğramadığı yer bırakmadı. Karşı Gavur dağlarına bile çıktı. Orada köylülerle konuştu. Şu aşağıdaki kalenin sahibi Mistik Paşa bu dağlarda eşkıyalık da yap-mışmış. Aşağı yoldan gelen tüm kervanların haracını o alır, bir kısmını da padişaha gönderirmiş, Özerli aşiretinin fermanlı beyi Küçükalioğullarından olurmuş. Payas Kalesine de gitti. Son yıllarda burası kürek mahkumlarının mahpusanesiymiş. Kalın duvarlı kale onu ürküttü. Deniz sütbeyazken, denizle gök arasına asılmış şıkır şıkır ışıklarını dünyaya koyvermiş büyük bir vapur gördü. Vapur orada durdu durdu, sonra da gün doğarken ışıklarını söndürdü, denizin üstüne indi çekildi gitti. Yeşilden kütürdeyen çeltik tarlalarına gitti. Yeşilin ortasında ak leylekler, kırmızı uzun gagalarını, uzun boyunlarını sündüre sündüre, kırmızı uzun bacakları üstünde yaylanarak dolaşıyorlardı. Sivrisinekler, değil insanları, gece dışarda kalmış atları, inekleri de parçalıyorlar, hayvanların sırtları kızıl kan içinde kalıyordu. Köylerde taze çocuk mezarları sıra sıra yatıyor, kimi köylerde de çocuk mezarları su altında kalıyor, kemikleri çürü-yordu. Hiçbir çeltikçi de, hiçbir köylüye bir metre bile olsun cibinlik almamıştı. Çamur, sinek içinde günlerini gün ediyorlar, kadm erkek, genç yaşlı bir deri, bir kemik, hayali fener olmuşlar dolaşıp duruyorlardı. Zeynullahm dükkanında ne bu köylülerin, ne de ölümünden sonra öğretmen Zeki Nejadm hiç sözü edilmiyordu. Ne bu kasabadan Zeki Nejad, diye birisi gelmiş geçmiş, ne de böyle köyler çamur içinde, sivrisinek bulutları al-

335

tında kalmıştı. Memed, bu işlerin hepsine şaşıyordu. Şaşıyor da, bütün bunlar niye böyle oluyor, bir türlü akıl erdiremiyor-du. Gerçi ona Zeki Nejad çok şeyler söylemişti ya gene de bir şey anlamıyordu. Kendisi de, Zeki Nejadın isteği üzerine, her gün sabah akşam yeşil kininler yutuyordu. Öğretmen öldürüldükten sonra sinmiş köylüler, her şeyden ellerini eteklerini çekmişler, sıtmadan yanıp üşüyerek sadece titreşiyorlardı. Zeynul-lahın dükkanında oturanlar her geleni boynuna sarılarak karşılıyorlar, her kalkıp gidenin de arkasından, yağmur gibi dedikodulara başlıyorlardı. Adamın ne hırsızlığı, ne pezevenkliği, ne gözü doymazlığı, ne ikiyüzlülüğü kalıyordu. Her kalkıp giden de kendi arkasından aynı şeylerin söyleneceğini biliyordu, Memed, bu işlere çok şaşıyor, ne Abdülselam Hocaya, ne de öğretmenin arkadaşlarına bir şey soramıyor, hep susuyordu. Kendisi için de burada çok şeyin konuşulduğunu biliyor, duyuyordu. Altın bıyıklı, altın ayakkabılı, altın dişli bir adamı gece gündüz aradığı dilden dile dolaşıyor, çok geçmeden de o adam, bir genç kıza dönüşüyordu, altın saçlı, altın halhallı, altın gerdan-lıklı. Karısı için de çok şeyler söylendiğini biliyordu ya bunu kimse ona söylemiyordu.

Bütün yaz, hiç konuşmadan, hep dinleyerek, kunduracı Ri-fat Ustayı, Abdülselam Hocayı, Saraç Veliyi azıcık adamdan sayarak, onları da kuşkuyla severek sonbaharı etti.

Hürü Ana, Seyran, birazıcık da Abdülselam Hoca onun ne yaptığını, ne düşündüğünü, kendisi kadar değilse de ona yakın biliyorlardı. Bu da Memedi rahatlatıyordu. İkircik cehenneminde yanıyordu. Abdülselam Hoca, bir iki kez ona öğüt vermeye kalkışmış, onun dinlemediğini, aklının çok başka yerlerde olduğunu anlayınca vazgeçmişti.

Sonbaharda çeltikler olgunlaşmış, tarlalar ekin tarlaları gibi sararmış, iri başaklar saçılmış, dağlardan, ovalardan eli oraklı, sırtları yüklü, boyunları uzamış ırgatlar çeltik salaklarına dökülmüş, salakların kıyılarına alacıklar, çadırlar kurarak, yarı bellerine kadar çamur içinde çalışmaya koyulmuşlardı. Bir kısımları ala şafaktan akşamın karanlığına kadar çeltiği biçiyorlar, bir kısımları da sırtlarında bu biçilmiş sapları harman yerlerine çekiyorlardı. Çeltik sahaları, çoluk çocuk, genç yaşlı, ça-

336

 içinde karıncalar gibi kaynaşan bir insan denizine dönmüştü. Tarlalarda büyük gürültülerle batoslar işliyor, kamyonlar, daha da çok büyük tekerlekli ağır manda arabaları, öküz, nakışlı, çamura batmış atlarıyla at arabaları, deve katarları ba-tosların çektiği çuval çuval çeltikleri Ceyhandaki, Adanadaki fabrikalara taşıyorlardı.

Çeltikler bitti bitecek, söylediklerine göre her yıl, beş aşağı, beş yukarı böyle olurmuş, Çukurovanın o uzun bacaklı yağmurları başladı. Yağmur bir an olsun durmuyor, bastırdıkça bastırıyor, gökleri çatlatan gürültüler, yıldırımlar, şimşekler, fırtınalarla bastırdıkça bastırıyordu. Irgatların alacıkları, çadırları uçuyor, ırgatlar suya batmış çıkmış, dağlara, ovalara çekiliyor, büyük bir kalabalık da kasabayı doldurmuş, cami avlularında, Hükümet Konağı önünde, bahçelerde sığınacak, onları alabilecek hiçbir yer bulmaksızın, elleri koyunlarında öylece bekleşiyorlardı. Memed çok geçmeden, bu bekleyenlerin ücretlerini çeltikçilerden alamamış, ücretlerini almak için kapı eşiklerini aşındıran ırgatlar olduklarını öğrendi. Onu dehşet bir merak sardı, bu işin sonu ne olacaktı? Her sabah erkenden kalkıyor, yağmur altında kasabaya geliyor, yağmur altındaki titreşen ırgatların arasına karışıyor, onlarla birlikte o Ağanın evi senin, bu Beyin konağı benim dolaşıp duruyordu. Gözleri büyümüş, zayıflamış, yüzü sertleşmiş, bıçak gibi olmuştu. Onun bu halini gören Hürü Ana da, Seyran da, Abdülselam Hoca da korkuyordu.

Hürü Ana:

“Kızım, kızım, benim gül yüzlü kızım, şu oğlan her gün, her gün böyle ölüp dirileceğine, tüfeğini alsa da şu dağa çekilse gitse daha iyi olacak,” diyordu. “Biz burada, Müslüm de yanımızda, kendi başımızın çaresine kendimiz bakarız nasıl olsa, gül gibi de geçinir gideriz. İnşallah, akıl eder de, tez günde dağına çekilir gider de, biz de kurtuluruz kızım.”

“İnşallah Ana.”

Ve ırgatlar kapı önlerinde, sabahlardan akşamlara kadar bekliyorlar, bir çeltikçi ağasını yakalayınca da başlıyorlardı yalvarmaya.

“Ağam, Ağam, tabanlarının altını öptüğümüz Ağam, şu hakkımızı ver de gidelim. Bak, çoluk çocuk, bak, oğlan uşak,

337

bak, yaşlı genç hepimiz rezil olduk şu yağmur altında, hepimiz hasta olduk, hepimiz öldük. Sığınacak bir çatı altı da yok.”

“Çeltiği satamadık, fabrika daha para vermedi.”

Bundan başkaca da söz çıkmıyordu Ağaların ağzından.

Irgatların bir kısmı bölük bölük, emeklerinden vazgeçip, boyunlarını içlerine çekmiş savuşup gidiyorlardı.

Ağaların en zalimi de Şakir Beydi. Her gün, sabahtan akşama kadar ardında yalvaran bir ırgat kalabalığıyla dolaşan Şakir Beydi. Şakir Bey, bir kahveye giriyor, kapıda bekleşen bir ırgat kalabalığı, o kahveden çıkıncaya kadar bekliyorlar, o çıkınca da başlıyorlardı ta evinin kapısına kadar yalvarmaya… Zeynulla-hın dükkanının, Hükümet Konağının önünde, sırtlarından dumanlar tüterek, ıslak…

Kasaba alışmıştı. Kimse ırgatlarla ilgilenmiyor, kimse onların yüzlerine bile bakmıyordu. Sadece Zeynullah, “Bıktım bu yüzsüz insanlardan, ırgatlardan,” diye arada sırada bağırıyordu. YalnızyZeki Nejadın arkadaşları bir araya geldiklerinde, acıyla başlarını sallıyor, veryansın ediyorlardı Ağalara, Hükümete, ırgatlara…

Gene bir sabahtı, Memed yağmur altında her zamanki gibi kasabaya inmiş, Rifat Ustayla kahvede çayını içiyor, karşıdaki saçağın altına birikmiş abalıların halini seyrediyordu. Ortalık birden karıştı. Eli oraklı, demir dirgenli, sopalı, elleri taşlı bir kalabalık geldi, sessiz, kasabanın alanındaki çınarın altında durdular. Gelenler, varıyorlar sessizce alanda birikiyorlardı. Bu birikme öğleye kadar sürdü. Kalabalığı alan almadı, yan sokaklara, cami avlularına, Hükümet Konağının önüne, bahçelere, evlere kadar taştılar. Çıt çıkarmıyorlardı. İndirdikçe indiren yağmurun altında dimdik duruyorlardı. Kasabalılar da kahve kapılarına, dükkanlarının önüne çıkmışlar, pencerelere üşüşmüşler, bu suskun kalabalığı seyreyliyorlardı.

Birden kalabalık dalgalandı, üçe dörde ayrılıp, başka başka yönlere yürümeye başladılar. Ayaklarının çamurda çıkardığı seslerden başka ses yoktu ortalıkta. Bir bölüğün başında, beli bükülmüş, ak sakallı, yeşil gözlü, çok zayıf, uzun boylu bir kişi yürüyordu. Memed onu tanıyordu, Şakir Beye yalvarırken onu çok görmüştü.

338

“Usta bunlar bir şey yapacaklar, şu kalabalığı görüyor musun. İşte bunlar… Haydi onların ardına düşelim. Bir kalabalık bu kadar sessiz olunca…”

Kalabalık yürüdü Şakir Beyin konağına geldi. Sessizce avlunun kapısında durdular, kapıyı yavaşça çaldılar. Beklediler, çaldılar. Kapı bir türlü açılmadı. Yüklendiler, kapı yere serildi olduğu gibi.

“Şakir Bey, biz köye gidiyoruz, paramızı ver.” Bağırdılar, bağırdılar, konaktan ses şada gelmedi. “Şakir Bey paramızı ver.” Sonunda bir kadın çıktı balkona: “Şakir evde yok,” dedi. “Yarın gelin.” Yüzü korku içindeydi.

Kadın balkonda kaybolunca, birden bir patırtı, çatırtı başladı. Kalabalığın hepsi her yerden konağa yüklendiler. Şakir Bey arka kapıdan çoktan kaçmış, ahırdaki atına atlamış, doldurmuş, bahçenin arka kapısından dolu dizgin çıkmış gitmişti. Bir bölük delikanlı onun arkasına düştü, yakalayamayacaklarını anlayınca, öfkeyle geriye döndüler.

Pencereler, kapılar, tahtalar, tavanlar kırılıyor, duvarlar yıkılıyor, başörtülü kadınlar içerden alınıp incelikle kapının önüne konuluyorlardı.

Bu iş öğleye kadar sürdü. Öğleüstü bir bölük candarma geldi, kalabalığa girmeden, avlu duvarının arkasından yıkılmış konağın üstüne yaylım ateşine geçtiler. Kimse yaylım ateşini duymuyor, belki de duyuyor aldırmıyorlardı, konağın ayakta kalmış duvarlarının üstüne bir abanıyor, abanmalarıyla kalkmaları bir oluyor, duvarın yerinde yeller esiyordu.

İşlerini bir temiz bitirdikten sonra, avlu duvarının dibinde bekleyen candarmalarm önünden, gene geldikleri gibi sessiz, ama bu sefer dingin, çekildiler, kasaba alanından geçip dağların yolunu tuttular. Candarmalar durdukları yerden, donmuş kalmışlar gibi kıpırdayamamışlar, yağmurun altında dikilip kalmışlardı.

O gün kasabada, aynı biçimde beş konak daha yıkılmış, hiçbir öldürme, ya da yaralama olayı olmamıştı. Irgatlar çekilip gittikten sonra kasabalılar sokaklara dökülmüş, ortalık ana baba gününe dönmüştü.

339

Memed, hemen eve koştu, daha kapıdan:

“Ana, Ana, Seyran, Seyran,” diye sevinçten taşan bir sesle bağırdı. Onun sesine dışarıya çıkan Anaya, Seyrana sarıldı. Birini bırakıp öbürüne, onu bırakıp ötekine sarılıyordu. “Olanı biteni duydunuz mu?”

Yukarıya çıktılar, bu hiç konuşmayan Memedin çenesi açılmış, kasabanın imamından da, dağların Kel Aşığından da beter gürül gürül olayı anlatmaya başlamıştı. Sevinç içinde şakıyıp duruyordu. Sözünü daha bitirmeden Abdülselam Hocaya koştu, onun da yüzünde güller açmış onu bekliyordu. Bir de olanı biteni, hiçbir ayrıcalığı kaçırmadan ona anlattı. Hoca da her şeyi görmüş, o da olayı baştan sona izlemişti. Eve döndü:

“Ana, Ana,” dedi, “bende de adamlık kalmamış. Öldü öleli, o güzel adamın, muallimin çocuklarını, avradını hiç sormayı akıl ettik mi? Bizde de bizde de… Adamlık…”

“Bre oğlum,” dedi Hürüce, “senin hiç aklın başında mıydı ki…” “Ben şimdi Müslümle, onları alıp eve getiriyorum. Onlar artık bundan sonra bizde kalacaklar. Biz açsak onlar da aç, biz toksak onlar da…”

Akşama doğru öğretmenin karısıyla çocukları, öteberileri, neleri var, neleri yoksa eve getirilmiş, yerleştirilmişti bile. Ve Hürüce Hürüce ve Seyran Seyran ve Memed Memed oldu olalı, böyle dolup taşan bir sevinç yaşamamışlardı. Abdi Ağanın, Ali Safa Beyin ölümlerinde bile.

Ve yağmur dindi. Giyitleri buruş buruş olmuş ırgatlar karıncalar gibi, toza toprağa bulanmış, yolları belleri doldurmuşlar dağlara yukarı, ovaya aşağı, çekiliyorlardı. Memed, daha o günkü sevincin kasırgasında uçup duruyordu. Bir çocuk şımarıklığında:

“Hocam,” dedi, “hemen gidelim de bana bir at alalım, hem de kır bir at, hem de Arap.

“Senin atın var ya Memed,” dedi Abdülselam Hoca, “hem de kır, hem de Arap, hem de ölümsüz, hem de her şafak vakti köylerin, şehirlerin üstünde uçarak kişneyen…”

“Var,” dedi Memed, “var ama, onu ele geçirmek zor. Ben bile onu yakalayamam, yakalasam bile onu bana vermezler ki…”

340

“Haydi gidelim öyleyse, sana bir at bulalım ki, hem kır, hem de Arap… Hem de Hacı Süleyman da, hem de bizi bekliyor. Hem de Hacı Süleyman bu işe çok sevinecek. Onda çok at var. Dediklerine göre Köroğlunun Kıratı bile onun yılkısınday-mış-“

O gün Hacı Süleymana gittiler, atlar içinden at beğendiler, saraca geldiler, bu çok yaşlı bir ustaydı. Gözü kanlı Antep, Ma-raş, Avşar Beylerine at takımlarını hep o yapmıştı, beğenmediği atlara takım yapmazdı, ona da bir eyer, belleme, gümüş savatlı üzengi, kılaptan işleme dizgin ısmarladılar. Memed atı eve getirince, birkaç gün atı seyreyledi, at eskidi. Hocayla gene Hacı Süleymana gittiler, o atı verip başka bir kır at aldılar geldiler. Memed, onu da beğenmedi, değiştirdiler. Böylece bir on gün uğraştılar, sonunda çok güzel bir at buldular, Hacı Süleyman, “Bu son,” dedi, “bu tavlada bundan daha güzel at yok. Bu tavlaya bundan daha güzeli gelmedi. Bakın, bunun elimde kapı gibi soy kütüğü var. Yemen Padişahı bile bundan güzeline, yiğidine binmemiştir. İnce Memedin, Köroğlunun atı bile bunun yanında beygir kalır. Bunu yalnız be yalnız Abdülselam Hocanın gül hatırı için veriyorum. Ben paraya at vermem, ben ancak atlarımı ona layıkıyla binecek soylu adamlara veririm. Haydi hayırlı olsun.”

Saraca getirdiler, saraç da ata hayran kaldı. Atı kendi eliyle eyerledi, dizginlerini taktı, karşısına da şöyle bir geçip, hayran, uzun uzun seyreyledi: “Haydi yolunuz açık, gazanız mübarek olsun,” dedi.

İşte Memed buna şaşırdı. Ve İnce Memed, içinden geçirdi, bu adam, benim gazaya çıkacağımı ne bildi, bu eski ustalar, ermiş oluyorlar, dedi. Eve geldiler, Seyran, Hürü Ana, öğretmenin hanımı onları coşkuyla karşıladılar. Hürü Ana, bu güzel atı uzun bir süre yöresinde döne döne okşadı. Kuyruğuna, yelesine, alnına üçer tane mavi boncuk taktı.

Memed, boynunu bükerek:

“Ana, ben bugün yalnız kabak çiçeği dolması istiyorum,” dedi.

Ana bundan sonra her gün ona, öğle akşam, hep kabak çiçeği dolması yaptı. Kendi bahçelerindeki kabak çiçekleri bitti,

341

Hocanın evinden çiçekler getirdiler. O da bitti, komşulardan gittiler aldılar. Memed kabak çiçeğine doymadı. Seyranla yukarı kata kapandılar, üç gün üç gece odadan çıkmadılar. Kabak çiçeği dolması yemek için bile aşağı inmediler. Seyran, ikide birde, Hürü Anam, öğretmenin hanımı ne der, diye utangaç söylendi. Ama, yataktan çıkıp da bu üç gün içinde bir kez olsun giyinmeye de davranmadı. Memed, onun bedeninde öpülmedik, koklanmadık bir tek bir yer bırakmadı. Coşkun, çılgın bir sevişmede kendilerinden geçtiler. Biribirlerinin bedenlerini belleklerine nakşettiler. Sevişmenin esrikliğinde, yitirilen, bir daha hiçbir zaman ele geçmeyecek bir cennetin, uçup giden bir dünyanın tadında bütünleşip eridiler.

Memed, tanyerleri ışırken cennetinden çıktı, atına bindi Zeynullaha geldi, “Bana el değmedik, daha bir tek kurşun bile sıkılmamış bir filinta,” dedi. Zeynullah ona, menevişleri ışıl ışıl yanan bir filinta verdi. Memed, filintayı çok beğendi. “Bir de fişeklikler,” dedi, “Halep işi olacak, bir de fes…” Zeynullah, aşağıdaki kapalı yerden püsküllü mor bir fesle, kılaptan işleme, al-tm nakışlarla bezeli fişeklikler çıkardı. Memed, eve geldi, aldığı bir heybe dolusu fişeği, Seyran, Hürü Ana, öğretmenin hanımı güle oynaya fişekliklere dizdiler. İkinci sabah, daha deniz beyazken denizin kıyısına gitti. O tek martı daha denizin üstünde dönüyor, durmadan da yükseliyordu, gözlerini, martı gökte yitip gidinceye kadar ondan ayırmadı. Gün açıldı, deniz koktu, vardı sel yatağındaki kurumuş, bakır rengini almış pürenin yanında durdu. Kelebek ölüsü daha olduğu yerde, kuru bir ota takılmış, yan yatmış, mavisi, yaldızı gitmiş mahzun duruyordu. Eğildi, pürene elini sürdü, sonra da burnuna götürdü. Püren daha acı, daha keskin koktu. Omuzundan tüfeğini aldı, denize döndü, bir tarak fişeği denizin üstüne boşalttı, deniz kurşun seslerini yuttu. Tüfeğini çok beğendi, daha tetiğe dokunur dokunmaz kurşunlar namludan sağılıyordu.

Eve döndüğünde Müslüm, ayakkabıcıya ısmarladığı altı otomobil tekerleği lastiğinden ayakkabısını getirmişti. Ananın, onun için ördüğü, tıpkı Hatçenin onun için dokuduğu nakışlı çoraplara benzeyen üstü muhabbet kuşlu çorabı, yüreği cızzz ederek,  Seyrana  bakamadan  ayaklarına  geçirdi,  üstüne  de

342

ayakkabıyı giydi. Giyindi kuşandı, fişeklerini, dürbününü, fesini, başka öteberilerini, Seyranın onun için nakışladığı ipekli ak mendilli kilim heybesine yerleştirdi. Atına bindi.

“Ana, Seyran hakkınızı helal edin,” dedi, “gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var. Sizi Allaha emanet ediyorum,” dedi. Öğretmenin çocuklarını yerden teker teker aldı, bağrına basıp öptü, yere usulca indirdi. Öğretmenin hanımına döndü, “Bacı sen de hakkını helal et,” dedi, atını Abdülselam Hocanın evine sürdü. Hoca onu bekliyordu. Memed, onun avlusunda attan indi, vardı elini öptü:

“Çocuklar, Hürü Ana, Seyran evvel Allaha, sonra da sana emanet,” dedi.

“Sana söyledim ya oğlum Memed, sen benim için, çocuklar için hiç küsüm çekme, buralarda benim yanıma yaklaşacak, kılıma dokunacak kimse daha, evelallah, anasından doğmamıştır, ben Ferhadm arkadaşı Abdülselamım,” dedi. “Var sağlıcakla git, gözün arkada kalmasın…” Ona sarıldı, iki yanaklarından öptü. “Orada, Zeynullahın dükkanındalar, Allah gazanı mübarek, yolunu açık etsin.”

Memed atına atladı, doludizgin sürdü. Tüfeğini atın terkisine bağlamış, yamçısını da üstüne örtmüştü. Atın başını Zeynullahın dükkanının önüne çekti, attan atlamasıyla dükkanın içine girmesi bir oldu. Başında o sarı ışık dönüyor, şavkıyor, savruluyordu. Gözlerine de o çelik ışıltısı gelmiş yerleşmişti, Dükkandakiler, onun böyle girişinden dolayı tedirgin olmuşlar, biribirlerine bakışıp kalmışlardı. Şakir Beyin önüne geldi dikildi durdu, tabancasını çekti, “çık dışarı Şakir,” diye keskin, buyurucu, bağırdı, “kalk da dışarıya çık.” Şakir Bey, bir anda sapsarı kesildi, eli ayağı çözüldü, bir ölüye döndü, hemen de onun buyruğuna uydu, ayakları biribirine dolanarak dışarıya çıktı. Memed, onu önüne kattı alana, çınarın altına sürdü. Kasabalılar, kaldırıma dizilmişler, çıt çıkarmadan olana bitene bakıyorlardı. Onu çınarın altında durdurdu, gözlerinin içine dikti gözlerini, “bu Muallim Zeki Bey için,” diye tetiğe bastı. “Bu da sıtmadan ölen çocuklar için…” Bir daha tetiğe çöktü, çok soğukkanlıydı. Yüzü de gülüyor gibiydi, “Bu da hakkını yediğin ırgatlar için.”

343

Şakir Bey sallanarak toprağa düştü. Memed eğildi, baktı, Şakir Beyin canı o anda çıkmış, üç kurşunun üçünü de tam yüreğinin başından, aynı yerden yemiş… Ağır ağır, büyümüş gözler altında atına gitti, atladı sürdü, kasabanın çarşısında atının nalının şakırtısı kaldı.

Her şey o kadar şaşırtıcı olmuştu ki kasabalılar, uzun bir süre kendilerine gelemediler. Candarmalarm haberi olduğunda Memed, çoktan mor dağları tutmuştu. Gece yarıyı dağda ettikten sonra Hemite köyünün yoluna düştü. Buraları o kadar iyi öğrenmişti ki karanlıkta Ceyhan ırmağının geçeceğini bile buldu, suyu geçti. Ferhat Hocayı Hemite dağının dibindeki kayalıkların altındaki Celiloğlunun konağında bekleyecekti, konağa iner inmez Ferhat Hocaya ulak gönderdi.

 

344

16

Orman balkıyordu. Sarı bir bulut kaynıyordu bu ağaç denizinin üstünde, som ışığa batmış. Kırmızı lekeler uçuşuyordu ağaçların arasında. Kayalıklar gözükmüyordu. Arada sırada yeşile, sarıya batmış sıra sıra dağlardan mor, kırmızı, ak keskin bir doruk yükseliyordu, gün ışığını emen, ortalığı pul pul ipilti-lere boğan.

Bir derenin kıyısındaki büyük taşların üstüne, ulu çınarların altına oturmuşlardı. Arada sırada üstlerine, yanlarına yörelerine yukardaki dallardan sarıya doymuş, kırmızı damarlı bir yaprak düşüyordu döne döne. Ayaklarının dibinden, iri kayaları dolanarak akan su çağıldıyor, Ferhat Hoca, Memedin kendisine getirdiği, altın sarısı gibi tütünden sardığı sigarayı içiyordu. Buluştukları günden beri, gece dememiş, gündüz dememiş konuşmuşlardı ya daha konuşmaya duyamamışlardı. Hoca durmadan soru soruyor, Memedse bıkmadan usanmadan anlatıyordu.

“Atı duydun mu?” diye sordu gene. Belki bu beşinci kez soruşuydu.

“Duydum,” dedi Memed gülerek.

“Her şeyi, her şeyi…”

“Belki de her şeyin on katını. Dağlardan, ovalardan at hikayeleri denize gelinceye kadar, bilsen Hocam, neler neler oluyor. Koca, uçsuz bucaksız denizin üstünde, bulutların yukarısında, her gün tanyerleri ışırken…”

“Bir at kişniyordu, değil mi?” diye sordu Hoca.

345

“Bir at kişniyordu,” dedi Memed, “belki on at büyüklüğünde, yeleleri bulutlara karışmış bir at…”

Daha kasabadan bir haber alamamışlardı. Memed, kasabadan çıktıktan sonra orada ne olup bittiğini merak ediyordu.

“Hiç merak etme Memedim,” dedi Hoca. “Orada bizim Abdülselam var ki bir orduya bedel bir kişidir, dört okka yürektir. Onunla kimse başa çıkamaz. Sen de onu gördün, tanıdın ya…”

“Tanıdım,” dedi Memed, “bu dünya, bu pis dünya, Muallim Zeki Beye kıyan dünya, herhalde böyle insanların yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor. Şakir Beyi öldürmemi hiç istemiyordu. Eğer onu ben öldürmeseydim, ne yapacak, ne edecek kendisi öldürecekti. Muallimin ölümü onu yürekten yaraladı. Hiç konuşmuyor, Muallim üstüne bir tek söz bile söylemiyordu ya onu cenazede gördüm, taş gibi donmuş kalmıştı, yüzü kaya gibiydi, işte o zaman her şeyi anlamıştım. Ben olmasaydım orada, Abdülselam Hoca, Şakir Beyi öldürmüş, bugün buradaydı, o çok sevdiği kadınını bırakmış gelmişti. Benim Şakir Beyi öldüreceğimi anlayınca, öyle sevindi ki… Ben daha ikircikliyken, tam karar vermemişken, o, benim artık, benim ne yapacağımı anlayıverdi yüzüme bir bakışta. Gözlerinin içi güldü. Biliyorum, o Zeki Beyin kanını hiçbir zaman yerde koymayacaktı. Belki de ilk olarak elini kana bulayacaktı.” Memed, hüzünle ellerine baktı. Bu da Ferhat Hocanın gözünden kaçmadı.

“Alışamadın,” dedi, “adam öldürmeye.”

“Kim olursa olsun, hiçbir zaman da adam öldürmeye alışa-mayacağım Hocam.”

“Adam her şeye alışır da, adam öldürmeye alışmak bir müşkül haldir. İnsanın her zaman yüreğinin başından bir şey kopar.”

“O öldürülen Muallim Zeki Bey var ya, çok şey biliyordu, dünya üstüne, insan üstüne. Çok adam öldürmüştü ya harpte.”

“Çok görmüş geçirmiş bir adammış. Karayılana, Şahine, Gizik Durana yoldaşlık etmiş.”

Memed içini çekti:

“Keski ölmeyeydi. Şimdi ondan sonra ben, bir tek Memed değilim, iki üç, beş tane adam gibiyim. O karşıma çıkmasay-

346

di…” Bu dünyaya hayvan gelmiş, bön gidecektim, diyecekti, vazgeçti- Çünkü Ferhat Hocadan da çok şey öğrenmişti. “Hocam,” diye, sevinerek uzandı elini tuttu Ferhat Hocanın, “ben adımı yazmayı bile öğrendim.” Hoca gülümsedi, bu, kaçıncı söyleyişiydi onun bir çocuk gibi utanarak, kızararak söylemesi. Eğer, onun elinde olsa, diye düşündü Ferhat Hoca, şimdi şu Düldül dağının başına çıkar, atı gibi doruğun en sivrisinde durur, dünyanın üstüne, “Ben adımı yazmayı biliyorum,” diye bütün sesiyle kişnerdi.

“Ferhat Hocam, biz var ya…”

“Var,” dedi Hoca.

“Biz umut oluyoruz. O deli atın kişnemesi kayaları yerinden oynatıyor. Bin yıllık, bin bin yıllık kıpırdamaz kayaların yüreklerini hoplatıyor. Biz de öyle değil miyiz? Bir işe yarıyoruz Hocam.”

“Bilemem,” dedi Hoca.

“Ben de bilemiyorum ya Hocam, bir şeyler var bu işte. Bir şeyler var ki bu millet bizim üstümüze bu kadar düşüyor. Bizi dillerine pelesenk etmişler. O kasabayı bir görseydin Hocam, bir imam vardı, işte imam derim ona, bir anlatıyordu, ağzım açık kalıyordu her anlatışında.”

“Bilemem,” dedi gene Hoca.

Memed, Hocaya her bir şeyi, unuttuklarını bile, döne döne anlatmıştı da ırgatların konakları yıkışlarını bir türlü anlatmamış, onu sıcacık, büyülü bir giz gibi, bencil, kendine saklamıştı. Kafasının içinden, yağmur altında, sırılsıklam olmuş, giyitleri bedenlerine yapışmış, çamur içinde kadınlı erkekli kalabalıklar geçiyordu, sessiz, onurlu, vakarlı… Sonra kalabalıklar konakların üstüne kartallar gibi bir yumuluyorlar, bir kalkıyorlardı. Ve konakların yerinde yeller esiyordu. Memed, bu korkunç güce şaşakalmıştı. Şakir Beyin konağının böyle bir anda… Bu kalabalık, böyle bir kalabalık olunca, hiç konuşmayıp susunca… Bu kalabalık çok, çok, çok çoğalınca, dağlara, ovalara sığmayınca… İşte o zaman insan neler yapamazdı ki… Herkes, her şey önlerinde dümdüz olurdu. Önlerinde onların ne dağ, deniz, ne toprak, ne fırtına, ne sel dayanabilirdi. Keski Hoca görseydi onları… Keski, keski… Onları görmeyenler, onların sessiz, dilsiz,

347

lHll

f I

akıp giden güçlerine inanamazlar ki… Ve Memed o gün bugündür dalıp dalıp gidiyordu. Ucu bucağı belirsiz kalabalıklar dağlardan iniyor, ovaları dolduruyor, denizlerin üstünden yürüyerek geliyorlardı. Adanayı, Ceyhanı görmüş, Ankarayı, İstanbu-lu duymuştu. Tarifsiz büyüktü o şehirler. İşte bu kalabalıklar, yağmurlar yağarken, suya girmiş çıkmışçasına, çamurlara bulanmış, bu şehirleri kuşatıyorlar, dilediklerini, diledikleri gibi yapıyorlardı. Ve kalabalığın başında beş kişi oluyordu, Ferhat Hoca, Karayılan, Muallim Zeki, Abdülselam Hoca, Şahin Bey… Şahin Bey çok akıllıydı. Birkaç arkadaşıyla yatmıştı köprü başına, önünde mitralyozu… Ölümün üstünden geçmeden Fransızlar Antebe giremezler, demişti. O gün Şahinin bütün arkadaşları gün akşama erişmeden köprübaşında öldüler. Şahin tek başına kaldı mitralyozunun başında. Ve tek başına öldü gün akşam olurken ve Fransız ordusu onun ölüsünün üstünden geçerek Antebe girdi.

Şahin Bey, kalabalıkların önünde sessizlere dil olmuş ilerliyor, gök gibi gürlüyordu. Ferhat Hoca uzun, üç şeref eli minareye çıkmış ezan okur gibi bütün dünyaya vaaz ediyordu. Yeni, güzel, görkemli, kanatlı düşüncelerini söylüyordu, insanlar her şeye, her şeye başkaldırmalı, diyordu. İnsanlar böyle uyudukça, insanlar böyle zulüm altında inlemeyi kabul ettikçe insanlığın bir sinekten ne farkı olur, insanlar, eğer en küçük bir haksızlığa, bir zulme başkaldırmayı akıl etmezlerse, insanlık bundan böyle daha da beter hale düşecektir. Allah, başkaldır ya kulum, demiş ve insan onun cennetine başkaldırmış. Allah, başkaldır ya kulum, demiş, insanların bir kısmı başkaldırmış, onlar, Allah indinde mutlu kişiler olmuşlar, bir kısmı, yani çoğunluğu Allahm emrine uymamış, Allah onlara cehennemini vermiş. İnsan kendine, kendi yüreğine, kendi korkusuna toptan başkaldırmadıkça insan soyu bundan da beter olacak, aşağılanacak, zulüm, korku iliklerine işleyecek, insanlıktan çıkacak, bir solucandan da daha mutsuz olacak. Solucanın gözü yok, kulağı, ağzı, dili yok, insanın var. İnsan soyu başkaldırmayı yemek, içmek, yaşamak, uyumak, çocuk yapmak gibi bir yaşama biçimi yapmazsa bugünden de bin beter olacak, içi boşalacak, duymayı, düşünmeyi, sevmeyi, sevişmeyi, dostluğu, arkadaşlı-

348

ği/ g°ğun’ yerin, kurdun kuşun, akarsuyun, tanyerindeki ışığın, yürekteki sıcaklığını unutacak. Allah buyurdu ki, ben sizi yarattım ki başkaldırasınız, siz beni dinlemediniz, önce kendinize, sonra başka insanlara, sonra her şeye, her şeye boyun eğdiniz, ne buldunuz, ne öğrendinizse, ne yarattınızsa hepsi boyun eğme üstüne oldu. Ve boyun eğdiniz, ve boyun eğdiniz, ve boyun eğdiniz, boyun eğmeyenleri lanetlediniz, öldürdünüz, kustunuz, ve boyun eğdiniz, boyun eğmeyi, yemek yemek, su içmek, sevişmek gibi bir yaşama biçimi yaptınız. Ve de öldünüz. Ve de solucandan beter oldunuz. Daha da olacaksınız. Hoca coşmuştu, bağırıyordu, güzel sesi dağı taşı eritiyor, insan yüreklerine işliyordu. Hoca, o güzel, ışıklı kara gözleri yaş içinde kalarak, daha vakit varken, daha her şey bitmemişken, eeeeeey, insanoğlu başkaldır, diye bağırıyordu, korkma, içindeki o yüz bin yıllık ağının, korkunun üstüne yürü, ona başkaldır. Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.

Memed, Hocanın gözlerinin içine gözlerini dikti. Öyle bir sevgiyle baktı Hoca tepeden tırnağa ürperdi.

“Ne o Memed,” dedi onun sevgisinin altında ezilerek, “ne o oğlum, nerelerdesin, ne yanlarda dolaşıyorsun?”

Memed, Hocanın hiçbir zaman duymadığı, insanı derinden saran bir sıcacık sesle:

“Çok şükür Hocam, çok şükür bu günümüze, halimize, Allahm bize verdiklerine,” dedi sustu, bir süre düşündükten sonra, “o da senin gibi söylüyordu sanırsam ya, onun sözlerini öyle seninkiler gibi anlayamıyordum.”

“Kimin sözlerini?”

349

“Muallim Zeki Beyin… Ona kıydılar. Senin gibi, senin gibi konuşuyordu. Çok öfkeli söylüyordu. Sen hiç öfkelenmiyor-

sun.

“Öfke güzeldir,” dedi Hoca, “insanın yüreğini temizler. Ama sen gene de öfkelenmeyeceksin, öfkelenmek Allahm hakkıdır, çünkü o her şeye kadirdir. Biz neyimize öfkeleneceğiz ki, biz insanız. Daha bir kertenkele gibi sürünüyoruz. En küçük bir başkaldırmayı bile öğrenemedik.”

“Bu halimize, bugünümüze de şükür, düşünüyoruz ya Ho-

cam.

“Çok şükür,” dedi Hoca.

Oturdukları yerden kalktılar, dere boyunca, çakıl taşlarının, çınar yapraklarının üstünden yürüyerek aşağıya indiler. Önlerine dik, keskin kayalıklı bir dağ çıktı. Dağdaki ormanın ağaçları uzun ve kalındı. Yarı yarıya da yapraklar sararmıştı. Ormanın üstünde bir sarı bulut tütüyordu, ışığa doymuş. Hoca önde, ötekiler arkada birerle kol bir çiğire düşüp dağa yukarı ilerlemeye başladılar. Yürüdükleri yer, gidile geline aşınmış ak çakmaktaşı kayalıklardı. Öndeki Hoca düz yolda yürüyormuş-çasına hızlı yürüyordu. Hoca, nerede olursa olsun, ister dağda, kayalıklarda, ister ormanda, ister düzde, olağanüstü bir hızda yürürdü her zaman, onun hızına ancak yetişse yetişse Yel Veli yetişebilirdi. Arkadan gelenler, onun hızına erişebilmek için, çoğu zaman arkasından soluk soluğa koşmak zorunda kalıyorlardı. Tepeye çıktıklarında, başta Hoca, sonra ötekiler çıpıldak tere batmış çıkmışlardı.

“Şu yamaçtaki pınarın başında yiyelim yemeğimizi.”

“Olur,” dedi Memed, “bir yere oturalım da, nereye olursa olsun.” Soluk soluğa kalmıştı.

Yokuştan aşağıya koşarak indiler. Pınar, yedi kardeş dedikleri, gövdeleri kalın, doruğu göğe ağmış, yedi sedir ağacının köklerinden kaynıyordu. İçi ak çakıltaşlıydı ve ağzına kadar, pmar, ışıkla dolmuştu. Aşağısında uzun bir çam oluktan akan su, terütaze yeşil çimenlerin arasından geçerek, çok derinlerdeki dereye ulaşıyordu.

Azıkçı Güdük Hacı sırtındaki şişkin azık torbasını indirdi. Torbadan önce bir çizgili, çarşaf kadar büyük Maraş bezi çıkar-

350

di, çimenlerin üstüne serdi. Arkasından ekmek, tıka basa kavurmayla doldurulmuş bir dağarcık, tandır ekmeği, soğan, kaynatılmış yumurta, peynir, çökelek çıkardı.

“İşte kuzu kavurması Memed,” dedi Hoca, “sen seversin diye-“

“Sağ ol Hocam, beni her zaman benden çok düşündün.” Hoca başını önüne eğdi, yufkanın içine sarıp, güzel bir sokum yaptığı kavurmayı dişlemeye başladı. Kavurmalarını atıştırarak, gidip oluktan soğuk, ışıklı sularını içerek yemeklerini bitirdiler, ağaçların altına kıvrıldılar uyudular. Kasım nöbetçi durdu.

Çok uyumadılar, Ferhat Hoca hemen ayağa fırladı, kuşkulu gözlerle sarısı patlamış gür ormanlıktı ulu koyağı, karşıdaki dumanlanan dağı, yandaki kahverengi, içi kırmızı damarlı çakmaktaşı kayalığını gözden geçirdi. Başta Memed, öteki eşkıyalar da onun gibi yaptılar. Hoca uzun uzun yöreyi araştırdıktan sonra: “Kimse yok,” dedi, aşağı doğru yürümeye başladı, ötekiler de onu izlediler. Keskin kayalıklı ince bir geçitten tabanlarının altı yanarak geçtiler. Karşılarına mor bir kayalık çıktı, kayalık o kadar yüksekti ki, doruğundaki kartallar bir serçe kadar küçücük gözüküyorlardı. Kayalığı dolanmak kolay olmadı. Kayalıktan sonra karşılarına sık bir sedir ormanı geldi. Ağaçlarda çok kuş yuvası vardı. Hemen hemen her ağacın altından, yöresini mavi çiçekli, güzel kokulu yarpuzlar almış bir pınar kaynıyordu. Bir pınardan su içen apak, uzun kuyruklu bir tilki gördüler. Tilki onları görünce apıştı kaldı, yerinden kıpırdayama-dı. Yandaki çukurda çangal boynuzlu, kırmızı tüyleri yıldırda-yan bir geyik sürüsü başlarını kaldırdılar, düşünceli, kederli gözlerle onlara şaşkınlık içinde baktılar.

“Memed, bunlardan birisini senin için vurayım mı?”

Hoca tüfeğini omuzuna alırken:

“Yapma Hocam,” diye, onun tüfeğini tutup namluyu başka yöne çevirirken, bağırdı Memed, “Kırkgöz Ocağının, Anacık Sultanın geyikleri bunlar.”

Hoca ona kızdı ama, belli etmedi. Geyikler de, ak kuyruğu bulut gibi savrulan tilki örneği yerlerinden kıpırdamadılar. Kartal, atmaca, şahin sesleri kayalıklarda keskin yankılanıyor-

35i         ORHAN KEMAL İt HAIK KÜTÜPHANESİ

du. Taşsız küçük bir alana indiler. Alanı, yarısı yıkılmış bir ağılla çevirmişler, sonra terk edip gitmişlerdi. Çiftçilikle uğraşmış her kişi burasına yıllardır saban demiri girmediğini bir bakışta anlayabilirdi. Ne de güzel, etli, yağlı, bir toprak, diye düşündü Hoca. Alimallah bire otuz verir bu tarla. Niye bırakmışlar ki? i Sonra da böyle bir tarlam olsaydı, diye düşündü. Neler ekmez-dim, neler, diye içini çekti. Bir bostan ekerdim, içine o memeli domateslerden, acı, sivri yeşil biberlerden, mor, yaldızlı patlıcanlardan dikerdim. Yanından da ne güzel bir su akıyor. Burasının havası da ne ıhmanlık. Sonracığıma balkabakları, kavun, karpuz ve hem de yeşil salatalık, taze, çamurlu çamurlu koparır insan. Kokusu keskindir, dünyanın bütün tazeliği bu kokudadır. İnsan, dünyada ne kadar taze ot, çiçek, dokunsan solacak ince çimen varsa, onların kokusunu iliklerinde, damarlarında, derisinde duyar. Şuraya, şu kayanın dibine, çınarların altına da küçücük bir ev, bir de güzel, büyük kara gözlü, kuğu boyunlu, güneş yanığı tenli…

Memed, tarlanın ucunda durmuş kalmış, derin düşünceler içine gömülmüş Hocaya:

“Hocam, Hocam,” diye seslendi, “nasıl da dalmış gitmişsin, Hocam.”

Hoca yaş içinde kalmış gözleriyle ona döndü:

“Ne düşünüyordum biliyor musun Memed, şu bırakılmış tarla var ya, benim olsa, ben de şuraya bir gözcük bir ev kur-sam… Bostan eksem, kadife çiçeği, reyhan, peryavşan, yarpuz diksem yöresine fırdolayı. Bir evlek de salatalık…”

Memedin yüzü o anda karardı, Hocadan daha çok hüzünlü:

“Nerdeeeee o günler Hocam, bizim bundan sonra, hiçbir şeyimiz olmayacak. Kurdun bile yuvası var, bizim bir çöpümüz, mağaralardan başka sığmağımız olmayacak.”

“Aldırma,” diyen Hoca güldü. “Bizimkinin de ayrı bir tadı var. Bak, kim bilir, bu tarlanın sahibi başına ne iş gelmiş de bırakıp gitmiş. Şu bizim imrendiğimiz, her karışı bir kan eden toprağı…”

Hoca küçük tarlayı ikiye biçerek, gözlerini topraktan alamadan karşıdaki dereye gitti, iri çakıltaşlarına basa basa dereyi

* a

352

geçtiler. Ağaçların arkasından bir düzlük gözüküyordu. Düzlük epeyce büyük olmalıydı. Hoca, az ilerde çift süren yaşlı adamı görünce sevindi. Çabuk çabuk adamın yanına vardı. Memed de, ötekiler de düzde ona ayak uydurabiliyorlardı. Ardından geldiler. Yaşlı adamın önündeki öküzler belki kendinden de yaşlıydı. Bir deri bir kemik adamın göze ilk uzun, kırış kırış boynu çarpıyordu. Önündeki öküzlerin de kaburgaları kaburgalarına geçmişti. Ağacın dibine üfürsen yıkılacak yaşlı bir kadın çömelip tünemiş, fıldır fıldır gözleriyle gelenlere bakıyordu.

“Selamünaleyküm.”

“Aleykümselam Ferhat Hocamız. Sen hoş gelmiş, safalar getirmişsin.”

“Sen hangi köyden olursun?”

Adam, tel tel uzun sakalıyla, gösterdi:

“Teeee, o köyden olurum.”

Eşkıyalar, adamın gösterdiği yere baktılar, ormanın içinde tüten uzun bir dumandan başka bir şey göremediler.

“Orası mı?”

“Orası,” dedi adam, “istersen bu gece bizde tanrı misafiri ol… Bizi…”

“Orada bir küçük tarla gördüm, her karışı bir kan eder.”

“Eder,” dedi adam boynunu sündürerek.

“Kimin o tarla?”

“Benim.”

“Neden bıraktın öyle verimli bir yeri, senin de.”

“Şu öküzlere baksana, saban mı öküzleri, öküzler mi sabanı çekiyor belli değil. Ben, bu iki evleklik tarlayı bile süremiyorum. Bu öküzler de ölürlerse, ben de onların ardından çok yaşamaz, acımdan ölürüm.”

Memed fırtınanın yaklaştığını anlamış, olacağı bekliyordu. Hoca, dağlardaki yaşamını en ince ayrıntılarına kadar ona anlatmıştı.

“Sahan!”

Hocanın Sahan demesiyle onun tüfeğini omuzuna alıp iki öküzü de, iki kurşunla yere sermesi bir oldu. Bu sırada da, karşıda ağacın altına çömelmiş kadının yaralı bir kaplan gibi Fer-

353

hat Hocanın üstüne atılması, o itince de taşlara, keseklere sarılması bir oldu. Hem bir yandan Hocayı taş, kesek yağmuruna tutuyor, bir yandan da bağırıyordu:

“Öldür, öldür, öldür bizi sakalı boklu Hoca, öldür. Madem öküzlerimizi öldürecektin, önce neden bizi öldürmedin? Biz, biiiiiz, biz şimdi ne yapacağız, biz şimdi, öldür bizi de kurtulalım.”

Taşları, kesekleri bıraktı, geldi Hocanın yakasına yapıştı, “Öldür, öldür, öldür bizi,” diyor, başka bir şey söylemiyordu. Memed, öteki eşkıyalar, Hocanın yakasını kadının elinden almaya çalışıyorlar, kadının kartal pençesi gibi Hocanın abasının yakasına geçirmiş ellerini bir türlü sökemiyorlardı.

Adamsa başları kan içinde kalmış öküzlerin başucuna gitmiş çömelmiş, hiç ses çıkarmadan, derin bir hüzünde ığranı-yordu. Yüzü uzamış, ölü yüzü gibi olmuştu.

Sonunda Sahan kadının elini Hocanın yakasından kopara-bildi, “Dur, anam, dur, azıcık bekle, bağırma, sövme, sonra pişman olursun,” diyerek, onu götürdü, eski yerine, ağacın altına koydu. Oradan da vardı adamın kolundan tuttu kaldırdı. Adam ayakta duramıyordu. Bıraksa yere düşecekti, öylesine bacakları feldirdiyordu. Adamı getirdi Hocanın önüne dikti. Hoca, elini koynuna soktu, yeşil atlas bir büyük kese çıkardı, Memedi çağırdı:

“Söyle bana İnce Memed,” dedi, “bu adam iki genç, yiği öküzü kaç altına alabilir?”

Kadının yüzü değişti, gözleri yuvalarında fıldır fıldır dön dü, hemen ayağa fırladı kocasının yanma geldi, orada dimdik durdu. Gözlerini Hocanın gözlerine dikti. Adamın da o anda bacaklarının feldirdemesi durmuştu. Onun da gözleri Hocanın elindeki keseye takılmıştı.

“Beş altına,” dedi Memed.

Hoca kızdı:

“Yahu oğlum Memed, ben beş altına bir sürü öküz alırım, etme eyleme. Sen ne diyorsun yahu, sen!”

“Aşağı olmaz. Adam neredeyse ölüyordu Hocam. Beş altın.”

“İyi bilin ki bu beş altın çok. Ama neyleyim ki, çetebaşı İnce Memed buyuruyor, boynumuz kıldan ince.”

354

I

Erkekle kadının gözleri faltaşı gibi açılmış, Ferhat Hocanın kesenin kaytanına giden eline dikmişler, inanmaz inanmaz bakıyorlardı.

Hoca keseden beş altın aldı:

“Aç avucunu,” dedi adama, “sana yedi tane öküz parası veriyorum. Bir, iki, üç, dört, beş… Tamam mı?”

Adamın eli titremeye, gene bacakları feldirdemeye başladı.

Kadının keskin, ince, sert, buyurucu sesi duyuldu:

“Çabuk koy onu cebine.”

Adam, o anda beş altını, elleri titreyerek kuburuna koydu. Kadınsa yıldırım gibi koşarak Hocaya sarıldı. Onu bıraktı Memede, Memedi bıraktı ona sarıldı. Bir süre, böylece Hocayla Memed arasında mekik dokuduktan sonra öteki eşkıyalara geçti, onlara da sıcacık sarıldı, ardından da geldi Hocanın karşısında durdu. Gözlerinin içi gülüyor, her bir yanından sevinç fışkı-rıyordu.

“Koca Allahımın güzel adamı Ferhat Hocam, senin yerin doğru cennet. Herkes böyle derdi de senin için, o bir ermiş derlerdi de inanmazdım. Kurban olduğum ermişim, ala gözlüm, hiç yolundan şaşma, cennetin kapısı senin için açılıp durur.”

Sonra Hocaya alkışlar etti, dualar okudu. Konuştukça coşuyor, Hoca da onun kanatlı sözlerini kesmiyordu.

“Keski sana nasip olan cennetteki köşk, başka, öteki ermişlere de nasip olsa, Allahm güzel adamı.”

Birden Memedi anımsadı, ona gülerek baktı, yanına vardı, elini tuttu:

“Benim yiğit, güzel, Allahm kılıcı oğlum, Allah övmüş yaratmış, serdar etmiş ermişlerin üstüne. Allah seni kazadan beladan kurşunlardan esirgesin.”

Memede de, öteki eşkıyalara da çok konuştu. Hepsine de teker teker, adlarını sorarak alkışlarda bulundu, sonra da Hocaya döndü:

“Allanın güzel adamı sana bir şey soracağım, şu senin vurdurduğun öküzü akıl edip de kesemedik. Onu kesseydik, bütün köylü bol bolamadı et yerdi.”

“Bre bacı bu öküzler bir deri bir kemik, köylü bunun nesini yiyecek?”

355

“Biz yeriz,” diye övündü kadın. “Biz onları bir yeriz ki fe-riştah gibi. Şimdi sen söyle bana Allahm iyi adamı, bu öküzler murdar mı, değil mi?”

“Murdar değil anam,” dedi Hoca, gözlerini ölü öküzlerden ayırmadan.

“Kurşunla öldürülürse bir hayvan, o murdar olmaz.”

“Kadm, orada, iki eli önündeki kuburuna sıkı sıkıya sarılmış, kalakalmış kocasının yanına geldi, onun kulağına fısır fısır bir şeyler söyledi. Karıkoca el ele tutuştular, köylerinin yolunu tuttular. O kadar çabuk yürüyorlardı ki, arkalarından bakakal-mış Ferhat Hoca, şu uçup gidenlerin, az önce önündeki porsumuş yaşlılar olduğuna bir türlü inanamıyordu. Sarı bir altın tozu almıştı ortalığı. Her şey sarı bir pul pul, ışıltı içindeydi.

“Nereye gidiyoruz Hocam?”

“Bugün sana bir şölen var.”

Önlerine düştü, Memed de yanında, hiç konuşmadan yürüdüler. Memed, Hocaya, çalışıyor çabalıyor bir türlü ayak uy-duramıyordu. Az bir sürede kan ter içinde kaldı. Bu Hoca ayaklarına kanat takmış, diye gülümsüyordu. Oysa eskiden Hocadan çabuk yürürdü.

Akşamüstü bir köyün üstündeki ormanlıklı yamaca geldiler. Memed, içinden, Hoca inşallah şurada bir mola verir, diyordu. Dileği de hemen yerine geldi.

“Şu aşağıdaki köyün adı Yelpmardır,” dedi Hoca, “şurada azıcık yornuk çıkaralım.”

“Çıkaralım,” dedi Memed, hemencecik de oraya çöktü. Körük gibi soluyordu. Bunun farkına varan Hoca, elini Memedin omuzuna koyarak yanma oturdu:

“Sen de eşkıyalığa alışacaksın oğlum,” dedi.

“Alışacağım Hocam.”

Aşağıdaki köyün tüten dumanları ormanın üstünde ağır ağır salınıyor, köyden eşek anırtıları, köpek ürümeleri bir uğultuya karışmış geliyordu. Bir tek de, vakti şaşırmış bir horoz öttü.

“Bu köy çok eski bir köy,” dedi Hoca. “Bu köyün bir başka adı da inadım inat köyüdür.”

Hoca, dinlenme sırasında bu köyü baştan sona gülerek gül-

356

dürerek anlattı. Fırkai islahiye sıralarında, yani Türkmenler daha yerleşmeye zorlanmadan, yani Türkmenler daha başkaldırmadan Adana Valilerinden birisi dağ köylüklerini ovaya inmeye zorluyor, bunun için de güç kullanıyor, direnen köylülerin evlerini yıktırdıktan sonra, onları candarmalarla, çoluk çocuk, Icöyde bir canlı kalmamacasına ovaya indiriyordu. Köylülerse, bir altı aya kalmadan Çukurovadaki ot evlerini bırakıyor, baştan başa yıkılmış köylerine geri dönüyorlardı. Valiyle köylüler arasında dağlardan ovaya, ovadan dağlara amansız bir koşuşturma başlamıştı. Bu korkunç kovalamaca, Türkmenler yenilip ovaya yüz binlerce insan hapsedildikten, hanelerine sıtma kıranı girip binlerce kişi sinekler gibi kırıldıktan sonraya kadar da sürdü. Birçok dağ köyü sıtmaya, ölüme karşın hükümetle başa çıkamayıp ovaya yerleşti, ama Yelpınar köyü inadını sürdürdü. O ünlü Validen sonra da hükümet onların yakalarını bırakmadı. Evlerini yıktılar, onlar gene ev yaptılar. Hapsettiler, inatlarından dönmediler. Yıkık köyün ortasına candarma karakolları kurdular, köye dönenleri yakalayıp hapisanelere taşıdılar. Köylüler uzak dağlara, kuytulara, saklı yerlere alacıklar, çadırlar, evler kurdular. Zaptiyeler, candarmalar onları oralarda da rahat bırakmadılar. Ne yaptılar, ne ettilerse inadım inat Yelpınar köylüleriyle, onun gibi daha birçok köyle başa çıkamadılar. To-ros köylüleri dağlarda aç susuz, zulüm altında kalsalar bile Çu-kurovanın sıcağına, sivrisineğine alışamadılar, yıkılmış yakılmış köylerine gerisin geri döndüler. Bu kovalamaca uzun bir süre, hükümetler inatlarından dönünceye, onları ve dağları unutuncaya kadar sürdü.

“Haydi kalkın çocuklar,” dedi Hoca, “şu inadım inat köyüne kadar gidelim. Geleceğimizden haberleri var. Onlar şimdi bizim burada oturmuş ne konuştuğumuzu bile biliyorlar. Onların uçan kuştan bile haber alma alışkanlıkları var. Şu koca dağın neresinde bir karınca yürüyor, onlar bilirler. Hele candar-manın kokusunu, daha onlar yönlerini dağlara dönmeden haber alırlar. Yıllarca kovalanmışlığın alışkanlığı. Şimdi bütün Yelpınar köyü yediden yetmişe, bizimle. Bizim, bu dağlardaki gören gözümüz, işiten kulağımız onlar. Bu dağlarda yaprak kı-pırdasa ilk onlar duyarlar. Hiç de, hiçbir şeyden, o kadar yüz

357

göz olmuşlar ki, candarmadan, tahsildardan, eşkıyadan korkmuyorlar. Anacık Sultana da çok bağlılar.”

Onları köyün dışında, giyinmiş kuşanmış, yedi genç Me-medle birlikte Cafer Dede sağ elini yüreğinin üstüne götürerek karşıladı. Yedi Memedin yedisi de aynı biçim kahverengi el dokuması şalvar giymiş, üstüne de dizleme çorap çekmişlerdi. Sırmalı abaları da kahverengiydi. Fişeklikleri, tüfekleri, hançerleri, dürbünleri de biribirinin tıpkısıydı. Memedlerin hepsi de tıp demişler, biribirlerinin burunlarından düşmüşlerdi sanki. Onlar da, Cafer Dede gibi, sağ ellerini yüreklerinin üstüne götürmüşler gelenleri selamlıyorlardı.

“Bunlar da bizim köyün Memedleri İnce Memed,” dedi Cafer Dede, biraz da övünerek. “Eti de senin, kemiği de, al senin olsun.”

Köye yaklaşırlarken Hoca Memedi öne almıştı, kendisi de bir adım arkadan yürüyordu. İşte bu yüzdendir ki Cafer Dede, hiç görmediği İnce Memedi tanımıştı.

Köye girdiklerinde, köyün alanında yediden yetmişe bütün köylü kalabalığı, bir tapınaktaymışçasma sessiz, bütün gözler Memedin üstüne dikilmiş onları karşıladı. Memedse utangaç, gözleri yerde sağ elini yüreğinin üstüne kendiliğinden götürerek köylüleri selamladı. Cafer Dedenin evinin dayalı döşeli konuk odasına girdiklerinde bile eli yüreğinin üstündeydi. Elini orada unutmuş gitmişti. Tüfeğini omuzundan alırken, elini yüreğinde unuttuğunun farkına vardı, kendi kendine, belli belirsiz gülümsedi.

Akşam oldu, türlü yemekler geldi, yediler içtiler.

Yemekten sonra odayı, evin öteki odalarını, saçak altlarını, avlusunu köylüler doldurdular. Gece yarısına doğru Cafer Dede sazını duvardan aldı, en eski demeleri, yenilgileri, yengileri söyledi. Ne Ferhat Hoca, ne Memed, ne de ötekiler böyle saz çalan bir kişiyi daha dinlememişlerdi. Dede onları almış cennetlere, uzak çağlara, savaşlara, acılara, sevinçlere götürmüştü. Sabah olup da Cafer Dede sazını keserek, türküsünü bitirdiğinde, yürekleri, bedenleri, kafaları yunmuş arınmış, anadan yeni doğmuş gibi olmuşlardı.

Cafer Dede sigarasını içer, sol eliyle makas görmemiş uzun, pos bıyıklarını sıvazlarken:

358

“Size güzel bir haberim var,” dedi. “Bizim köy uğurlu köydür, pir ocağıdır. Bu köyün nasibi vardır. İşte biz, bu yüzdendir ki, öldük bittik, işte bu yüzdendir ki, koca bir Osmanlı bizimle baş edemedi, işte bu yüzdendir ki İnce Memedin kutlu ayağı bu topraklara bastı. İşte bu yüzden…”

“Dede, adamı çatlatma,” diye güldü Hoca, “haberin ne?”

“Haberim,” dedi Dede, “İnce Memed gelmeden atı geldi köyümüze. Ben hep tanyerleri ışımadan uyanırım. Bir sabah uyandım ki bir yağız at gelmiş bizim kapımıza, boyun bükmüş, arka sağ ayağını karnına çekmiş durur. Amanın bu at nedir, bu ne haldir derken komşular yetiştiler, bu at, dediler İnce Memedin atıdır. Aman, aman ola ki, bu ata kimse dokunmaya. O kendisine kimsenin dokunmasını sevmez, yoksa uçar, gözden uçar gider. O at orada bir gün, bir gece durdu. Yem verdik yemedi, su verdik içmedi.”

Atın Dedenin kapısına geldiğini duyan bütün köylü, uzaktan, elleri yüreklerinin üstünde, çıt çıkarmadan ona baktılar. Gece bile yerlerinden ayrılmadılar.

“At, üç gün, üç gece boyun kırıp yerinden kıpırdamadı.”

“Pir ocağıdır,” dedi Ferhat Hoca.

“Hocam, sen de mi bunu söylüyorsun?”

“Ben de bunu söylüyorum. Pir ocakları bizim için de pir ocağıdır. Nasıl Kırkgöz Ocağı sizin ocağmızsa.”

“Amenna ve saddakna,” dedi Dede, elini yüreğine götürdü, boyun kırdı.

“Efendime söyleyim, dedim ki arkadaşlara, hey erenler, dedim, bu at buradan gidici değil. Üç günün sonunda ona bir kova su gönderdim Meryem kızımla. Suyu kana kana içti, gene durumunu bozmadan. Akşamüstü, hey erenler, dedim, bu at Pir Ocağına gelmiş ki gidici değil, şu ata biz de konukseverliğimizi gösterelim. Kızım Meryemin eline bir yular verdim, var git kızım, bu senin elinden su içti, belki de sana teslim olur. Meryem usul usul ata yaklaştı, bu at ne yapacak, diye bizim yüreğimiz pat pat, Meryem az daha yaklaştı, kutlu at durumunu hiç bozmadı. Meryem gitti yelesini, alnını okşadı, atta hiçbir değişiklik olmadı. Meryem yuları boynuna geçirdi, çekti… Aman, bu at bizi deyi, pir ocağı deyi gelmiş de, Allah bizim gö-

359

zümüzü kör eylemiş de, onu üç gün, üç gecedir kapıda bekletiriz, buna güzel bir yer, ahır mı, ahır olur mu İnce Memedin atına! Dağa taşa, kurda kuşa selam vermeyen, yanma canlı yaklaştırmayan, ayaklarına şimşek dolayıp da öyle koşan bu kutlu ata… Her huyunu bırakmış da, gelmiş de pir ocağına… İşte şimdi, orada, önüne arpa, saman, yeşil ot, yeşil otu pınar başlarından tutam tutam yolarak getirdiler çocuklar… Görmek ister misiniz? Fıkara o kadar acıkmış ki kaç gündür başını kaldırmadan yem yiyor.”

“Ben görmek isterim,” dedi Memed, utangaç. Ayağa kalktı, Cafer Dede onun önüne düştü, küçük, güzel, tertemiz, avlunun içindeki bir eve götürdü. Ev aydınlıktı ve at ortaya konmuş büyük bir sandıktan başını kaldırmadan kütürdeterek yem yiyordu. Onların kapıyı açışlarına, ayak seslerine bile başını kaldırmadı at. Kapıda durdular, bir süre başını kaldırmadan ot yiyen atı seyrettiler.

Memed, kendi kendine duyulur duyulmaz söylendi, “demek bu o imiş.” Arkasını döndü, düşüncelere batmış çıkmış, başı yerde oradan ayrıldı. İçeri döndüğünde çok iri, kırmızı postalını kapının ağzında bırakmış, kırmızı abalı başı tavana değen, geniş omuzlu bir kişiyi ayakta dimdik durmuş bekler buldu. Bu adamı gözü ısırıyordu. Bir yerlerden tanıyordu ya çıkaramadı. Yerine oturunca iri adam geldi, önünde niyaza durdu:

“Anacık Sultan Hazretlerinin İnce Memede, arkadaşlarına selamı var,” dedi, “Anacık Sultan Hazretleri diyor ki, bize buyursunlar.”

O görkemli bedeniyle ayağa kalktı, elpençe divan, arka arka yürüyerek eşiğe vardı, eğildi, yerden postallarını aldı, çabucak giydi ve gitti.

Ferhat Hoca, çok eskiden bu yana pir ocağını, ocağın dedelerini duymuştu, biliyordu. Bunlar, Baba İshak soyundan geliyorlardı. Baba İshak on üçüncü yüzyılda başkaldıran Türkmenlerin, Ağaçerlerinin piriydi. Bu pir ocağının şimdiki Dedesi de Cafer Dedeydi. İshaklıların soy kütükleri de buradaydı. Ferhat Hoca, Baba İshaklıların maceralarını gençliğinde bir tekkeden ele geçirdiği elyazması bir kitaptan okumuş, ondan sonra da

360

Baba İshaka, onun piri Baba İlyasa merak sarmıştı. Bu, Anado-lunun, bilinen ilk büyük başkaldırısı üstüne ne bulmuşsa okumuştu.

Baba İshak ayaklanmasında ilk başkaldırma gene bu Toros dağlarında başlamıştı. Ağaçerleri adı verilen ağaç işleme, tahta biçme ırgatları haksızlığa, yoksulluğa, zulme dayanamamışlar, eriş ya Dede Sultan, diyerek, baltaları, nacakları, kargılarıyla dağlardan ovalara günlerce akmışlar, ovalardaki, onlar gibi başkaldırmış Türkmenlerle birleşmişler, köyler, kasabalar, şehirler ele geçirmişler, geçtikleri yerlerde hakka, adalete dayalı yönetimler kurmuşlar, Adıyamandan Malatyaya, Malatyadan Kayseriye, Sivasa, başkent Konyaya kadar, bütün Anadolu bozkırlarını buyrukları altına almışlar ve adalet ve müsavat ve hürriyet ve hem de uhuvvet üzere bir dünya kuracaklarına kızıl bayrak ve kızıl taca el basarak ant içmişlerdi.

Selçuki Sultanlarının onlara karşı gönderdikleri ağır silahlı ordular, bu ant içmiş, eli baltalı, nacaklı, mızraklı, demir dir-genli kalabalık önünde yele karşı konmuş kar örneği erimişlerdi. Anadolu bozkırından şimdiye kadar hiç duyulmamış hürriyet, uhuvvet, müsavat çığlıkları sevinç türkülerine karışmış geliyordu. İnsanoğlu insanoğlu oldu olalı, bu çoluklu çocuklu, kadınlı kızlı, yaşlı genç kalabalığından gelen, dünyayı dalga dalga dolduran sevinç türküleri gibi türküler, sevinç oyunları gibi oyunlar duymamışlar, görmemişlerdi. Bir bozkır dünyası otu ocağı, suyu toprağı, börtü böceğiyle sevince, güzelliğe, yürek sıcaklığına kesmişti. Ve az kalmıştı başkent Konyayı almalarına. Konyayı alacak, zulmün sultanını ele geçirecek, bunca kötülüğün, çürümüşlüğün, zulmün hesabını ondan soracaklardı. Ondan ve hem de adamlarından. Ve gene bir şafak vakti başladı savaş. Yediden yetmişe bütün obalar, hastası yatağından kalkarak, yaşlısı değneğine dayanarak, kadını erkeğine yardım ederek savaşa giriştiler. Bu son savaştı. Ya yenecek, ya toptan yok olacaklardı. Ve netsin neylesinler ki, ve bilmiyorlardı ki Selçuklu Sultanının kendi ordusundan da daha ağır silahlı ve atlı ve hem de demir zırhlı ordular kiraladığını komşusu Bi-zanstan. Kıyasıya bir savaş oldu. Ve eli baltalılar, en yiğitlerini yitirdiler önce. Dayandılar. Sonra geriye kalan yiğitlerini… Son-

361

ra geriye kalanlarını… Baba İshaklılardan hiç kimse, bir yaşlı, bir çocuk bile geriye dönüp kaçmadı. Zulmün kılıcı, tolgası, zırhı altında ezildiler. Kadınlar, genç kızlar çıktılar bu sefer de bu kapkara esen zulmün, ölümün karşısına. Onlar erkeklerinden daha çok dayandılar, dişleri, tırnaklarıyla, içlerinden bir teki bile kalmaymcaya kadar dövüştüler. Birkaç gün önceki bu sevinç türküleri ölüm ağıtları oldu. Ve Selçuklunun ve Bizansın, Konya ve İstanbulun gözü dönmüş azgın kanlılarının atlarının ayaklan altında ezildi el değmemiş genç kız memeleri, sırma saçları. Baba İshakı da kalede kuşattılar. Koca ordular, atlarının ayaklan bileklerine kadar kana batmış zulmün azgın binicileri hep bu küçücük kalenin yöresinde birikiştiler. Saldırdılar küçücük kaleye, bir anda duvarlarını yerle bir ettiler. Baba İshak kır atının üstüne binmiş, yeşil maşlahını örtünmüş, bir top ışık içinde yalp yalp ediyordu. Demir donlular, atları sırma koşumlular yetiştiler, Baba İshakın üstüne kılıç, ok, mızrak üşürdüler. Baba İshaktır, onlara şöyle bir uzaktan baktı, netsek neylesek zait, bir kez yenilmişiz, dedi, arkasından da bütün kalabalığı titreten sesiyle, eriş ya Dede Sultan, diye bağırdı, atını üzengile-yerek, kalabalığın üstünden göğe ağdı, bir top ak bulut oldu, bir süre kalabalığın üstünde, eriş ya Dede Sultan, diye dolandı, uzaklaştı gitti.

O gündür bugündür, işte o ak bulut Anadolu bozkırının üstünde dolanıp durur. Bir günü geldiğinde de…

Cafer Dede, onları üç gün göndermedi. “Bu ocak pir ocağıdır. Balım Sultan, Baba İshak, Baba İlyas ocağıdır,” diyordu. “İnce Memed gibi bir er bu ocağa gelirse üç gün kalmadan buradan ayrılamaz. Kırklar, Yediler, pirler erenler ona izin vermezler. Ben bu çocuklara ne dedim, at bizim kapıya gelince, dedim ki çocuklar hazır olun. İnce Memedi de pirler yakında buraya getirecekler, dedim. Sizi pirler getirdi bana, pirler izin vermeyince de gidemezsiniz.”

İnce Memed, bu üç gün içinde birçok kez atının yanma gitti, onu seyretti, onu anlamaya, yüreğinin içine girmeye çalıştı, hiçbir şey olmadı. Yalnız at yemliğinden bir kere başını kaldırdı, ona baktı. Ne güzel, hüzünlü, düşünceli gözleri vardı. En son, tam evden ayrılacakları sırada da İnce Memed atının yanı-

362

na vardı. Bu sefer at başını iyice kaldırdı, ona baktı, gözleri gülüyordu. Memed, buna sevindi. Öteki eşkıyalar da Memedden sonra, başta Ferhat Hoca atı ziyaret ettiler.

Bütün köylüler onları köyün dışına kadar uğurladılar.

Cafer Dede:

“İnce Memed, aslanım,” diye ona sarıldı, “yolun açık olsun. Kırklar, Yediler, pirler, eli çatal kılıçlı Ali seninle olsun. Atını da hiç merak etme, ölene kadar yanımızda kalacak, ona gözümüz gibi bakacağız, gözün, onun için arkada kalmasın. O, pirlerin bize bir armağanıdır. Bizim yanımızda Alinin Düldülü neyse, senin atın da odur.”

Yola düştüler. Bu sefer İnce Memed başı çekiyordu. Az sonra Hoca ona ulaştı, yan yana yürümeye başladılar.

“Hocam bu köy, başka bir köy… Üstleri başları da yepyeni, evleri de tertemiz. Bizim öteki köylere hiç benzemiyorlar. Baktım toprakları da o kadar çok değil.”

“Bunlar ustadırlar.” dedi Hoca. “Baba İshaktan bu yana ağaç işlerler. Bunlar öyle hünerlidirler ki ağaçtan adam yaparlar da konuştururlar bile.” Kasım:

“Ben bunların ağaçtan insan, geyik, doludizgin giden at, tek boynuzlu gergedan, gökte uçan turna yaptıklarını kendi gözlerimle gördüm,” diye söze karıştı.

“Kasım haklı,” dedi Ferhat Hoca. “Bunlar, çok da güzel, nakışlı, sedef, altın, gümüş kakma beşikler yaparlar. Padişahların, Beylerin çocukları bunların beşiklerinde uyur. Öyle beşikler yaparlar ki her birisine paha biçilmez. Sonra, bu dağların en güzel balını da bunlar çıkarırlar. Büyük konakların, oya gibi işlenmiş tahta işleri de bunlarındır. Camilerin mihrapları da bunların hüneridir. Senin at ahmak mı yoksa, gitsin de bu köye konuk olsun!”

Memedin sevincine diyecek yoktu. İçi pır pır ediyordu. Bir de ikide birde, bükük kuğu boynuyla gelip Seyran karşısında durmasa… Meraktan deli oluyor, derdini de, başta Hoca, hiç kimseye söyleyemiyordu. Hocaya da deli oluyor, böyle de bir adam olur muymuş, o günden beri bir kereden başka Seyranı sormadı, diye içinden boyuna geçiriyordu. Hoca her kendine

363

baktıkça, bir söz söylemeye hazırlandıkça, işte Hoca Seyranı soracak, diye heyecanlanıyor, o da onun adını bir kere olsun ağzına alamıyordu. Keski Müslümü de birlikte getirseydim, diye düşünüyor, iç çekiyordu, onunla Seyranı ne güzel konuşurduk, her gün, her gün, her an. Gene de Seyranı durmadan düşünmesi Seyranın gelip gelip karşısına dikilmesi, onu derecesiz mutlu ediyordu. Öyle düş falan değil, kimi kez Seyran geliyor, etiyle kemiğiyle, ışıltılı gözleriyle, kimi kederli, kimi sevinçli, olduğu gibi karşısında duruyordu. Birkaç kez Seyranı atla konuşmak istemiş, sonra utanıp vazgeçmişti. Şimdi dalmış gitmiş, Seyranı iliklerine kadar bütün bedeniyle düşünürken, onu atla konuşmadığına bin pişman oluyor, kulağının dibinde Baba İshakı, Tahtacıları, coşmuş anlatan Hocayı duymuyordu bile.

O gece bir Yörük obasında kaldılar. Yörükler onların Yelpı-nardan Kırkgöz Ocağına doğru yola çıktıklarını duymuşlar, yolda nasıl olsa kendilerine uğrayacaklarını bildiklerinden, hazırlıklarını yapmışlar bekliyorlardı. Bir düğün bayram sevinciyle karşılandılar. O gece derimevinde hep atı konuştular. Atın, başına konan paralardan, uydurma bir atı kurşuna dizdiklerinden, o uydurma atın bile vurulduğu günün şafağında silkinip ayağa kalkarak Köroğlunun Kıratı gibi bulut yeleli bir kır at olduğundan, kasabanın göğüne gelip kişnediğinden söz ettiler. Uydurma atı bile Kırklar Yediler, kasabalılara inat gelip dirilttiklerinden… Memed, hiçbir söze karışmadan, bir taş suskunluğunda onları dinliyor, Anacık Sultanın onları niçin çağırdığını merak ederek düşünüyordu. Hürü Ana, Anacık Sultandan ona çok konuşmuş, patlayan, kayalardan fışkıran mavi çiçeklerden, ocağın üstüne bir bulut gibi çöken, içi mavi kıvılcımlı ışıktan söz etmişti. O hiçbir zaman doruğundan ışık eksik olmayan, doruğun üstünde dönen, kaynayan buluttan mavi kıvılcımlar sağılıyor, çöküyordu doruğa. O gece mavi bir ay doğmuştu dünyaya. Kayan, mavi kıvılcımlar savurtan yıldızlar doldurmuştu gökyüzünü. Gece bile mavi mavi balkımıştı. Me-medin kafası allak bullak olmuştu. Öğretmen Zeki Nejad, o tuhaf insanların doldurduğu kasaba, kendi ölüsünü deveye yüklemiş alıp götüren Alinin resmi, Baba İshaklıların ovadaki savaşları, kadınların son kadın kalıncaya kadar direnişleri, Sey-

364

ran, Seyran onların arasında olsaydı, onun nasıl dövüşeceği hiç aklından çıkmıyordu. İzciler başı Topal Ali… Topal Ali Baba İs-haklı savaşının başlarından birisi olsaydı… Ferhat Hoca, Yörük Battal Ağa, Zeki Nejad… Konya ovasında kalabalık gittikçe çoğalıyordu. Ak libaslılar, Anacık Sultanın dedeleri… Kalabalıklar kafir ordusunun üstüne akıyorlar, dağlardan, ovalardan, Kara-denizden, Van gölünden, Akdenizden, yerden biter, gökten yağar gibi dalga dalga geliyorlar, kafirin demir donlu, demir mızraklı ordusuna çarpıyorlar, ölüyorlardı. Birinci dalga geliyor, ak libasları, ak başörtüleriyle toprağa dökülüyor, ölürken, avazları çıktığı kadar, eriş ya Dede Sultan, diye bağırıyorlar, üstlerini köpüklü bir kan seli örtüyor, gözden yitip gidiyorlardı. Bir dalga, bir dalga daha geliyor, onlar da dökülüyorlardı. Ama insanoğlu yerdeki karınca, gökteki kuş kadar çoktur, durmadan dalga dalga geliyorlar, durmadan dökülüyor, kırılıyorlardı. En son, en kalabalık dalga geldi, erkeklerin başında topal ayaklı öğretmen Zeki Nejad, tepeden tırnağa ak bir libasa bürünmüş, lekesiz, Ferhat Hoca, Topal Ali, tilki, kurnaz, Memed, temkinli, daha başka, akıllı insanlar, gün ışığı gibi ak libaslar giyinmişler, kır atının üstünde Baba İshak, Köroğlu, Köse Kenan, akıllı, tilki, kurnaz, arkalarında yetmiş iki milletin fakir fıkarası… Kadınların başında Anacık Sultan, Hürü Ana, Seyran kır atların üstünde, ellerinde adalar, arkalarında yetmiş iki milletin kadınları, ak başörtüleri bayraklar gibi uçuşarak… Kuşatıyorlardı dört bir yandan demir donluları, demir mızraklıları, kalabalığın ortasında kalıyorlardı Sultanın askerleri, kiralıkları. Kalabalık o kadar bastırıyor, sıkıştırıyordu ki Sultanlıları, onlar, kollarını bile kıpırdatamıyorlardı. Bir de bakıyorlardı ki, ne görsünler, Sultanın askerleri ortada yok. Hepsi ayaklarının altında. Kadınlar onların demir zırhlarını, mızraklarını parçalıyorlar, bir demir şangırtısıdır alıyordu dünyayı. Konya çarşısında en yüksek minareye çıkmış Ferhat Hoca, gürül gürül Kuran okur gibi, hak ve adalet üstüne konuşuyordu. O iniyor, öğretmen Zeki Nejad çıkıyordu minareye. Kırmızı şeritli altın madalyası göğsünde sallanarak, yarılmış, kanlar akan göğsünü sol eliyle kavrayarak, ak libası kızıl kana bulanarak, biz çokluğuz, diyordu, işte hep böyle bir araya gelirsek, biz, dağları devirir yol ederiz.

365

Dünyanın en büyük gücü de olsa, işte bu sabahki gibi, ortamızda yiter gider, toz olur da gider. Ve öğretmen Zeki Nejad son sözünü söylemeden, ak libasları kızıl kana batmış ölü bir kuş gibi minareden aşağı sağılıyor, daha yere düşmeden, onun gül ölüsünü kalabalık havada yakalayıveriyordu. Deniz açılıyordu önünde, sütbeyaz, sütliman bir deniz… Bir tek ak bir martı süzülüyordu denizin üstünde, ışığa batmış. Öğretmen Zeki Nejad, kan içinde kalmış karşısına dikiliveriyordu, iyi yaptın Me-med, diyordu, eli kanayan göğsünü kavramış, benim kanımı yerde koymadın. Ama çok kan yerde kaldı, çok da kalacak. Belki senin kanın da yerde kalacak. Ama bir gün, mutlaka bir gün kalabalıklar yürüyecekler, Şakir Beyin konağına yürüdükleri gibi. O kadar çok, o kadar çok yürüyecekler ki onları durduracak güç bu dünyada bulunmayacak. Ve daha konuşan Zeki Nejad, son sözünü söylemeden, son sözünü ondan sonra geleceklerin söyleyeceğine inanarak, denizin kıyısına düşüp kalacaktı. Kır at çıkıp gelecekti denizden, yerdeki öğretmeni dişleriyle yerden alacak, sırtına atıp gene denize dönecekti.

O gece, yarı düşte yarı hayalde sabaha vardı. Uyandığında hiç yorgunluğu kalmamış, kuş gibi yeynimişti. Sabah kahvaltısını nasıl yaptılar, ne söylediler, ne konuştular Memed hiçbir şeyin farkına varmadan kendi içine çekilmiş yola düştü. Öylesine çabuk yürüyordu ki Ferhat Hoca bile arkasından zor yetişiyordu. Sonunda Hoca onu kolundan çekti durdurdu:

“Ne var Memed yavrum?” dedi, “Öyle bir dalmışsın ki sanki bu dünyada değilsin. Ne düşünüyorsun? Arkandan koşarak bile zor yetişiyor insan.”

Memed, bir süre Hocanın yüzüne gözlerini kirpiştirerek aval aval baktıktan sonra, gülümsedi, kendi kabuğundan çıktı. “Hocam,” dedi, “hani onlar var ya, Baba İshaklılar…”

“Onları mı düşünüyordun, böyle derin derin?”

“Onları düşünüyordum.”

“Söyle bakalım, Baba İshaklılar var ya?”

“Hani Konya önlerinde, o düz ovada yenildiler ya, bir kalabalık dalgası daha gelseydi, bir dalga, bir dalga daha… Fakir fıkaralar çok, Sultanlılar az… Sultanklar kalabalığın ortasında kalsalar da kıpırdayamaz olsalardı, ne olurdu?”

366

“Baba İshaklılar yenerdi,” dedi Hoca.

Memed, şimdi bu anda Baba İshaklılar, Sultanlıları yenmiş gibi kıvançlandı, Hocaya sarıldı, öyle bir sıktı ki Hocanın bir an soluksuz kaldığının farkına varamadı, “Muallim Zeki Nejad,” dedi yürümeye koyuldu, “kırmızı ipek şeritli altın madalyası da vardı onun.”

Gün ikindine ulaşmadan Kırkgöz Tekkesine vardılar. Kızıl abalı, yeşil börklü, kırmızı postallı üç genç onları avlu kapısının dışında bekliyorlardı. Ellerinden tüfeklerini, tabancalarını, hançerlerini aldılar. Önde Hoca, arkasında Memed, ötekiler niyazda bulunarak, töreyi eksiksiz yerine getirerek Ocağa girdiler. İçerde Anacık Sultan soluk yüzüyle ayakta bekliyordu. Şimdiye kadar, Ferhat Hocanın bildiğince, bu postun sahipleri, padişah olsun, Bey olsun kimseyi ayakta karşılamamışlardı. Anacık Sultan da töreyi bozmamıştı. Bugün bozduğuna göre işin içinde iş vardı. Bir olağanüstü hal olmalıydı. Teker teker Anacık Sultana niyazda bulundular, Anacık Sultan sediri gösterdi, oturdular. Onlar oturur oturmaz da kırmızı abalılardan bir tanesi yeşil bir atlas bohça getirdi Anacık Sultanın önüne koydu. Anacık Sultan bohçayı aldı, üç kere öptükten sonra başına götürdü. Dizlerinin üstüne aldığı bohçayı titreyen parmaklarıyla açtı, bohçanın içinde çok düzgün katlanmış, azıcık da sararmış, üstü karınca izi gibi incecik Arapça yazılarla bezenmiş bir gömlek duruyordu. Ferhat Hoca da, İnce Memed de gömleği görünce buraya niçin çağrıldıklarını anladılar. Bu gömlek dünyada sayısı çok az olan tılsımlı gömleklerden birisiydi. Böyle bir gömleği giymek her kula, her padişaha bile nasip değildi. Böylesi bir gömleği bu dünyada giyebilmiş sayılı birkaç kumandan, birkaç padişah vardı ancak. Ve onlar da belliydi. Gömleğin üstünde doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz ayet, dua, tılsım, hadis, Allahın bütün sıfatları, esmai hüsna, vefk ve cefrler yazılıydı. Bu gömleği giyenlere hiçbir hastalık yaklaşamazdı. Onlara kurşun işlemez, onları kılıç kesmezdi. Bu gömleklerden giyenler bilcümle kötülüklerden arınırdı. Onları ateş yakmaz, su boğmazdı. Kollarındaki zincirler kendiliğinden sökülür, mah-pusane duvarları bir bakışta yıkılırdı. Anacık Sultan ayağa kalktı, gömlek iki elinin üstündeydi. Memede buyurdu, “So-

367

yun,” dedi. Memed, hiç ikircik geçirmeden soyundu, giyitlerini yandaki ceviz sandığın üstüne yığdı. Üst yanı çırılçıplak kaldı.

“Ferhat Hoca, Kuran oku.”

Hoca ellerini havaya açtı, güzel, çınlamalı sesiyle, sanki geniş kubbeli büyük bir selatin camide okur gibi başladı okumaya. Bu sırada kırmızı abalılardan birisi ellerinin üstünde apak patiska bir gömlek getirip önünde niyaz ettikten sonra onu Memede giydirdi, çekildi, yanda dimdik durdu. Anacık Sultan işaret edinceye kadar orada bekledi. Hoca hiç durmadan gürül gürül Kuran okuyordu. Kızıl abalı delikanlı, İnce Memedi omuzlarından tutarak Anacık Sultanın önünde niyaza durdu. Anacık Sultan da dudakları kıpır kıpır dualar okuyarak ellerindeki yakasız gömleği üç kere Memedin başından geçirerek giydirdi. Onu kolundan tuttu kaldırdı, sandığın üstündeki giyitlerini göstererek yerine oturdu. Ferhat Hoca da Kuranı kesti. Me-med, elleri makina gibi işleyerek giyitlerini giydi. Anacık Sultan onu yanına çağırıp oturttu.

“Bu gömlek Sultan Selahaddin Eyyubi Han Hazretlerinin gömleğidir. Onunla kafirlere karşı sayısız savaşlara girmiş sağ salim çıkmıştır. Sultan Selahaddin Hazretleri bu gömleği kendi eliyle Ocağa armağan etmiş, o gün bugündür de bu tılsımlı gömleği Selahaddin Eyyubi Han Hazretlerinden sonra kimse giymemiştir. İşte bundan bir ay kadar önce Sultan Selahaddin Eyyubi Hazretleri bir gece benim yanıma geldi, yeşil donlara bürünmüştü, elinde kıpkızıl, iri bir çınar yaprağı tutuyordu, çınar yaprağından kökler uzuyor, dünyayı dolanıyordu. Gözlerini bana dikti, Anacık Sultan, dedi, sizde benim bir emanetim var, onun sahibi İnce Memeddir, gömleği ona giydir. Böyle der demez de, önümden silindi, bir yeşil ışık oldu çekildi gitti. Ben de senin İnce Memed, burada olmadığını, ama bir gün gelip nasibini alacağını biliyor, dağlara dönmeni bekliyordum. Allah yolunu açık, gazanı mübarek, kılıcını keskin etsin.” Ayağa kalktı. Ötekiler de onunla birlikte kalktılar. Dışarıya yürüdü, eşikte azıcık durdu bekledi, Ferhat Hoca yanına gelince:

“Hoca, senin de gazanı Allah mübarek eylesin.” Gözlerinin içine gözlerini dikerek, “Beni iyi dinle Ferhat Hoca,” dedi, bir süre gözü gözlerinde bekledi. “Beni dinle.” Elini yavaşça Hoca-

368

nın omuzuna koydu. “Benim vaktim erişti, ben artık gidiciyim. Dünyamı değiştirmeye az kaldı. Yoksa Selahaddin Hazretleri gelip de gömleğini benden istemezdi. Kırkgöz Ocağı da söndü, bitti. Bu son. Hoca, bu Ocak sana emanet. Bari sen sahip çık da Ocağa, tükenmeden önce rezil olmasın.”

“Emanetin can baş üstüne Anacık Sultan,” dedi Hoca dizini yere koyarak niyaza durdu, onun elini aldı üç kere öptü, üç kere başına götürdü. “Senin emanetin can baş üstüne, can baş üstüne,” dedi birkaç kez.

Anacık Sultan onu omuzlarından tuttu kaldırdı. Az aşağıdaki suyun kıyısına yapılmış, taşları oya gibi işlenmiş kümbete gittiler, huzurunda durdular, fatiha okudular. Onlar fatihayı okumuş bitirmişlerdi ki üç kızıl abalı delikanlının iri, çangal boynuzlu bir geyiği getirdiklerini gördüler.

Delikanlılar geyiği kümbetin duvarı dibine yıkıp, bellerinden çıkardıkları palayla kestiler. Kanlar birkaç kulaç öteye kadar fışkırdı. Geyiğin bacakları, havaya dikilmiş uzun bir süre titredi. Anacık Sultan eğildi, parmaklarını kana soktu çıkardı, önce kanı Memedin, sonra Ferhat Hocanın, arkasından da ötekilerin alnına sürdü.

“Gidin, geyiğin etini aşağıdaki köyün fıkaralarına dağıtın,” dedi.

Kayalar çatırdamaya, aralarından taze, buğulu mavi çiçekler, bir uçtan bir uca silme çıkmaya başladı.

369

Zülfü Beyin kafası kızmıştı. Bütün bunları hep zengin eden kimdi, kim olacak, Zülfü Beydi. O Muallim Rüsteme, o Taşkın Beye, Molla Durana bütün bu toprakları, babalarından, dedelerinden kalmışçasına tapulayan kimdi, kim olacak… O beceriksizlere kalsa, bu her karışı kan eden topraklar şimdi hazinenindi, ya da buralı olmayan, bu kasabanın adını bile bilmeyen Kurtuluş Savaşı kahramanlarmındı. Zülfü Beyin bu kasabada toprak vermediği bir kimse kalmamıştı. Şimdi her birisi bir devlet toprağı kadar topraklara konmuşlardı, hem de dünyanın bereketli topraklarına. Ya Arif Saim Bey, o çiftlikleri nereden, nasıl almıştı, ceman yirmi sekiz bin dönüm eden çiftlikleri? Şimdi de kıç atıyor, bütün kasaba can telaşında iken, o Ankarada yan gelmiş yatıyor, suyun gözünü tutmuş dev gibi, can telaşında olan kişilerin feryadü figanlarını büyüklere ulaştırmıyordu. Alsmdı o şimdi, görsündü o, küssündü bu kasabaya, küssündü canını, malını, her şeyini borçlu olduğu Zülfüye. Uğramasındı bakalım buraya, kardeşi Zülfü burada kan içinde yüzerken, İnce Memedin Toroslar-dan bıraktığı kan seli içinde o burada boğulmak üzereyken… Şimdi ya gelecek Zülfünün eline ayağına kapanacak, ya da eskisinden kötü durumlara düşecekti. Zaten dillere düşmüştü. Onun Mustafa Kemal Paşayı İngilizlerle, Fransızlarla birleşerek öldüreceğini bu ovada duymayan, bilmeyen kalmamıştı. Bir haberin şüyuu vukuundan beterdir. Bunu kimse bilmezse bile, feleğin çemberinden geçmiş Arif Saim Bey bi-

370

lirdi- Kendisine, arkasındaki, onu tutan Paşaya çok güveniyordu ama, iş can pazarına gelince, ne kardeş kalırdı, ne ana, ne de arkadaş. Hele bu dedikodular bir Ankaraya ulaşsın, bir de Paşanın kulağına gitsindi hele, işte o zaman hiçbir şey para etmez, onu bunca belalardan kurtarmış Zülfünün feraseti bile bir işe yaramazdı. İş, can oyununa gelince, üstelik baştaki tek adam için, kuşkular bin misli, on bin misli büyürdü. Gene de onu, durum bu hale gelmeden, Zülfü, az bir zararla kurtaracaktı.

Zülfü günlerdir uyumuyor, kafasındaki bütün tilkileri seferber etmiş, düşünüyor, Arif Saim Beyi kasabaya getirmenin, bu İnce Memed olayına el koymasının bir yolunu arıyordu. İnce Memed, onu can evinden vurmalıydı ki, onu bu Çukurovaya rezili rüsvay etmeliydi ki can korkusu, ün korkusu nedir o zaman anlasın.

Taşkın Beyin evinde çok gizli bir toplantıdaydılar. Bu toplantıdan ne Kaymakamın, ne Savcının, Yargıcın, ne de Belediye Başkanının haberi vardı. Hiçbir zaman da burada toplanmış bu beş kişiden başka kimsenin haberi olmayacaktı. Odada Zülfü, Taşkın Beyden başka Muallim Rüstem Bey, Molla Duran Efendi ve Murtaza Ağa vardı. Vakit sabahın üçüydü ve girişecekleri eylem üstüne yüzde yüz anlaşmışlar, bu eylem gerçekleştikten sonra da, eylemi kimin geceki eştirdiği üstüne hiçbir zaman, hiçbir kimseye bir tek sözcük bile sızdırılmayacağı üstüne avrat boşayarak Kurana el basmışlardı.

Üç gün Önce Zülfü Beyin çiftlikten getirterek, hiçbir şey söylemediği eski eşkıya, İnce Memedin en iyi arkadaşı, İnce Memedi öldürtmek için zorladıkları Uzun Cabbar aşağıda bekliyordu. Onu çağırttılar. Uzun Cabbar, yüzü kapkara kesilmiş, sakalları uzamış, ellerini nereye koyacağını bilemeden iki büklüm odaya girdi. Hep birden ayağa kalkarak onu koltuğa buyur ettiler. Kahve söylediler. Uzun Cabbar, nereye koyacağını bilemediği ellerini dizlerinin üstüne koydu, karanlıktan bol ışığa çıkmışçasına gözlerini kirpiştiriyor, karşısmdakileri görmüyordu. Kahve söylediler, kahve gelinceye kadar hiçbir söze varmadılar. Uzun Cabbar bu arada gözlerini kirpiştirdikçe kirpiştiriyor, ellerini bütün gücüyle dizlerine bastırıyor, eti kemikleşe-

371

cek kadar kasılıyordu. Kahve geldi, Cabbar kahveye uzandı, eli öylesine titriyordu ki fincanı alamadı. Murtaza Ağa imdadına yetişip fincanı aldı onun önüne çektiği sehpaya koydu.

“Evet Cabbar Ağa,” dedi Zülfü Bey, “bu gece yarısı buraya toplandık ki senden büyük bir dileğimiz var.”

“Yapamam, İnce Memedi öldüremem,” diye karşı koydu Cabbar, kendisinden beklenmeyen bir canlanmayla. “İnce Memedi, Memedi kimse de, hiç kimse de öldüremez bundan sonra…”

“Dileğimiz o değil, bu başka, başka…” diye yumuşacık bir sesle konuştu Zülfü Bey. “İnce Memed işi değil.”

Cabbar onu duymuyordu.

“Ona Anacık Sultan tılsımlı gömleği de verdi, atı da dirildi de onu da Kırklar Yediler aldılar götürdüler. Ona kurşun geçmez bundan sonra. Onu su boğmaz, ateş yakmaz. Tılsımlı gömleği duymadınız mı?”

“Duyduk,” dedi Zülfü.

“Öyleyse benim yakamı bırakın. Bırakmazsanız, şurada şimdi, çekin tabancalarınızı beni öldürün. Ayaklarınızın altını öpeyim, beni öldürün. Çocuklarımı da öldürün, ama ben İnce Memedi, öz bir arkadaşımı, öldürebilsem bile öldüremem. Kendimi öldürür de o Allanın ermişini, kurşuna dizilen atı bile dirilen kutlu kişiyi öldürüp de kıyamete kadar cehennemde yanamam.”

“Dur, senden istediğimiz İnce Memed değil,” diye onu omuzlarından tuttu iyice sarstı Murtaza Ağa. “Kendine gel!”

“Onu öldürse öldürse Bayramoğlu öldürür, öldürebilir, o da öldürebilirse. Çünküleyim Bayramoğlu bunca nama, üne, adamlığa susamıştır. Dayanamaz o, İnce Memed gibi kendinden üstün, ermiş bir eşkıyayı öldürüp yeniden nama, şana kavuşmak ister. Ben bilirim eski eşkıyaları, onlar, ölürler giderler de içlerindeki kurt ölmez.”

“Doğrusun, ölmez,” dedi, tok sesiyle Taşkın Bey, çok dingin, güvenli. Sesini biraz daha yükseltti, Murtaza Ağa Cabbarı omuzlarından tutmuş daha sarsıyor, öbürü de can telaşıyla durmadan, çırpınarak Murtazaya aldırmadan, onları kandırmaya uğraşarak konuşuyordu, “Biz de İnce Memedi öldürmeye Bayramoğlunu yollayacağız.”

“Neee?” diye şaşkınlıkla kendine geldi Cabbar.

372

“Biz İnce Memedi öldürmeye yarın öbür gün Bayramoğlunu yolluyoruz.”

Cabbar bu sefer Bayramoğlunu övmeye koyuldu. Onun nişancılığını, yiğitliğini, Köroğlundan kurnaz bir eşkıya olduğunu anlata anlata bitiremiyordu. Coşmuş, kendinden geçmiş, ağzı dili kuruyarak, bu hiç konuşmaz adam, bir destancı akıcılı-ğıyla Bayramoğlu üstüne neler neler anlatmıyordu.

“İnce Memed tılsımlı gömleği giydi ya, yıldırım taşını, taçlı mührü taktı ya, belli olmaz, Bayramoğludur bu, onun da tılsımlı gömleği, mührü, yıldırım taşı vardır belki, belki de onun tılsımı İnce Memedin tılsımına baskın çıkar.”

“Baskın çıkacak,” diye bağırdı Murtaza. “Şimdi bizim senden istediğimiz…”

“Ben Bayramoğlu çetesine de girmem, İnce Memedi takibe gitmem.”

“Senden bunu da istemiyoruz.”

“Ne, ne, ne, istemiyor musunuz?” diye sevinçle ayağa fırladı Cabbar, önce vardı Zülfünün, sonra Taşkın Beyin, ötekilerin elini öptü. Odada “Ne, ne, ne!” diye sevinçten dört dönüyor, ne yapacağını bilmiyordu.

Murtaza gitti, uzun boyuyla ortada kalakalmış adamı omuzlarından tuttu getirdi yerine oturttu, sevecen bir sesle:

“Sakinleş azıcık kardaş,” dedi. “Bak sana biz ne söyleyeceğiz, sevincinden, bu sefer dört köşe olacaksın da yerinden kalkamayacaksın. Hele bir kahve iç, hele azıcık kendine gel!” Dışarıya çıktı bir kahve daha söyledi.

Cabbarı orada kendi halinde bırakıp, onunla hiç uğraşmadılar, kendi aralarında havadan sudan, her sözcüğe gülerek ko nuşmaya başladılar. Bu sefer genç kız gümüş tepside altı kahv< getirdi ve önce Cabbara uzattı, Cabbar eli titremeden kahvey aldı, höpürdeterek, odayı höpürtüye boğarak içmeye başladı Kendine iyice geldiği, iki elini rahatça dizlerinin üstüne koyup gözlerini çok saygılı karşı pencereye dikmesinden anlaşıldı. “Senden isteğimiz şu. İyi dinle.”

Zülfü Bey, sözcüklerin üstüne basa basa konuşuyordu. “Buyur Beyim, emrin baş üstüne Beyim. Sizin hepinize canım kurban olsun Beyim. Ne buyurursanız yaparım Beyim. Ölüme derseniz ölüme hemen koşarım Beyim.”

373

“Yanına güvendiğin iki, üç, ne kadar istersen o kadar kişi alacaksın.”

“Alırım Beyim.”

“Hepsini biz donatacağız. En yenisinden, hiç el değmemiş Alaman filintaları vereceğiz elinize. İstediğiniz kadar da cephane. Altınıza da Uzunyayladan getirtilmiş birer soylu at.”

“Bineriz Beyim.”

“Sana tarla, para, ne istersen.”

“Tarla İsterim Beyim.”

“İşte siz böyle donandıktan sonra Arif Saim Beyin çiftliğine gidecek, o çiftliği soyacaksınız.”

“Soyarız Beyim.”

“Cabbar, beni iyi dinle…”

“Arif Saim Bey, dedim, iyi duydun mu, onun kim olduğunu sen biliyor musun?”

“Bilirim Beyim.”

“Nereden biliyorsun?”

“O, af çıkardı bize. Hani sizin hepinizden büyük olan. Sizin hepinizin ödü ondan kopar Beyim. Onu görünce sizin hepiniz kaçacak delik ararsınız.”

Gülüştüler.

“Ararız Cabbar.”

“Hani Ankarada, Mustafa Kemal Paşanın yanında oturur. Herkes ondan korkar, Vali bile.”

“Sen ondan korkmaz mısın?”

“Korkarım Beyim.”

“Bu kadar korktuğun adamın çiftliğini nasıl soyacaksın?”

“Yalnız çiftliğini değil, arkamda siz olduktan sonra, kendisini de, otomobilini yolda durdurur soyarım, Beyim.”

“Bunu sızıltısız, gürültüsüz yapabilir misin?”

“Yağdan kıl çekercesine beceririm Beyim.”

“Korkmadan?”

“Ölümden öte yol gitmez Beyim.”

“Onun bir kahyası var, Hacı Ali Çavuş.”

“Tanırım Beyim. Hani köyün ortasında altı kişi öldürdü de, Arif Saim Bey onu bir gün bile hapiste yatırmadıydı ya, o işte, Beyim.”

374

“Arif Saim Bey onu canı gibi sever.”

“Bilirim Beyim.”

“İşte onu da öldüreceksin.”

Cabbarın sevindiği yüzünün ışımasından belli oldu.

“Öldürürüm Beyim.”

“Çok yiğit, attığını vurur, öyle postu kolay kolay deldirmez bir kişidir.”

“Delerim Beyim.”

“Oldu, şimdi en mühim işe geliyoruz.”

“Kıymeti yok Beyim.”

“Öyleyse beni iyi dinle.”

“İyi dinliyorum, canı yürekten dinliyorum Beyim.”

“Arif Saim Beyin bir babası var, şişman bir adam.”

“Onu da tanırım Beyim, öldürürüm Beyim.”

“Onu öldürmeyeceksin.”

“Öldürmem Beyim.”

“Onun göğsünde altın bir saati var, güzel bir saat.”

“Çok gördüm Beyim.”

“Nerede gördün ki?”

“Ben dağdan aşağıya inince o çiftlikte ırgatlık ettim Beyim. Her sabah Beyim, biz işe başlamadan, bunca ırgat birerle kol onun önünden geçer, teker teker elini öperdik. Bir elinde de o altın saati hep tutardı Beyim. O saati gece gündüz hiç elinden düşürmezdi, bakardı ha bakardı Beyim. Söylediklerine göre Beyim o bir okka gelen altın köstekli saati ona Mustafa Kemal Paşa yadigar etmiş Beyim.”

“İşte o saati de alacaksın.”

“Alır sana getiririm Beyim.”

“Sende kalacak, senin olacak saat.”

“Benim olacak. Onu öyle bir yere saklarım ki şeytan da bulamaz Beyim.”

“Haydi sen şimdi çiftliğe git, ben de yarın öbür gün gelirim.”

“Baş üstüne Beyim.”

Murtaza elini iç cebine soktu cüzdanını çıkardı, ona kalınca bir deste para uzattı, Cabbar aldı paraları koynuna soktu, çıktı gitti.

375

Oradakiler o gittikten sonra sabaha kadar konuştular, tartıştılar. Zülfünün bu buluşu dahiyaneydi. Arif Saim artık İnce Memedi ciddiye almaşındı, orduyu, Toroslara çekmesindi bakalım. Bu işin hiç de bir tehlikesi yoktu, en küçük bile. Cabbar yakalansa, vurulsa bile hiç mi hiç bir tehlikesi yoktu. Herkes, bütün bölge biliyordu ki Cabbar İnce Memedin en yakın arkadaşıydı. Çiftliğinin soyulması, babasının sakalına tükürülme-si, bunu da Cabbardan isteyecekti, dahası Cabbar, babayı soyarken, ben İnce Memedim de diyecekti, der mi, derdi. Hacı Ali Çavuşun öldürülmesi belki ona ölüm darbesi olmayacaktı, ama Mustafa Kemal Paşanın ona yadigarı saatinin İnce Memedin, bir eşkıya parçasının eline geçmesi onu kahrından öldürecekti.

Cabbarm çiftliği basmayı kabul etmesinden birkaç gün sonra Amber Bey olayı patlak verdi ki kasaba Ağalan sevinçlerinden dört köşe oldular. Bugünlerde Allah onlara yardım ediyor, diledikleri her şey oluyordu.

Amber Bey bu kasabanın en çok sevdiği, hilafsız saydığı bir kişiydi. Kozanoğlu başkaldırmasına katılmış, Kozanoğlu Ahmet Paşa teslim olduğu halde teslim olup boyun eğmemiş Sumbaslı aşiretinin Beyinin büyük torunuydu. Dedesi ölünceye kadar dağda kalmış, türbesi Türkmenlerin kutsal bir ziyaret yeri olmuştu. Onun için, dedesinden dolayı en sevilen boy Sumbaslı boyu, Türkmende en sayılan boy Sumbaslı, en sayılan Beyler de Sumbaslı Beyleriydi. Babası öldüğünde Amber Bey genç, yakışıklı, çimeni yeşil gözlü bir delikanlıydı. Ve babası ölmeden biraz önce oğullarını başına çağırmış, Beylik mührünü ona vermişti. Mührü eline alan Amber Bey ağlamaya başlamış, “Baba beni bağışla, ben Beylik yapamam. Ben fakir fıkaradan vergi alamam. Ben onlara zulmedemem,” demişti. “Senden hiçbir şey istemiyorum, şu aşağıdaki değirmenin tozcuğunu bana verirsen beni çok sevindirirsin.” Can çekişen babasının onunla tartışacak hali kalmamıştı. Onun elindeki mührü aldı, yanında aç kurtlar gibi bekleyen küçük kardeşine verdi. Bundan sonra da Amber Bey, sabahtan akşamlara kadar unlara bulanarak, tek başına öğüttüğü buğdaylardan, arpalardan aldığı küçük bir yüzdeyle yaşamını sürmüştü.

376

Eğer değirmenini sel alıp götürmeseydi gelip kasabaya yerleşecek değildi. Değirmenin altında küçük bir nar bahçesi, küçük bir bostanı vardı. Bey olan kardeşi, bunları onun elinden almamış, ona Beyliği bağışlayan Amber Beye, bütün mala mülke ortak oldukları halde ancak bu bir avuç toprağı vermişti. Amber Ağaysa bundan dolayı en küçük bir öfkeye kapılmamış, topraklarını gasbetmiş zalim kardeşi hakkında kötü bir tek sözcük bile söylememişti. O, hiç kimse için kötü konuşmazdı ya, kardeşine, kendisini Beylik derdinden kurtardığı için minnet duyuyordu.

Bahçesindeki narları, incirleri, asmaları aşılıyor, yakın yörelerden aşılar, değerli fidanlar getirterek, en büyük pembe narları, en tatlı incirleri, görülmemiş büyüklükteki üzüm salkımlarını o yetiştiriyordu. Bostandaki domatesler, patlıcanlar, biberler, kavunlar, karpuzlar ta zemheriye kadar sürüyordu. Her sabah eşeğini bahçesinin, bostanının ürünleriyle yüklüyor, kasaba pazarına getiriyordu. Getirir getirmez de ürünleri, göz açıp kapayıncaya kadar satılıp bitiyordu. Bu yüzden de evini, karısını, çocuklarını, Romalılardan kalma eski kilisenin yanında bulduğu bir arsaya yaptırdığı huğa taşımıştı. Huğun üstü ot, duvarları kalın çitti ama, tertemiz, gıcır gıcırdı. Huğun küçük avlusundan iri güller, reyhanlar, mavi sarmaşıklar, kadife çiçekleri kış yaz eksik olmazdı.

Savaş başlayıp da kasaba halkı biribirine düşünce, ortalık karışıp da herkes Müslüman, Ermeni, diye ikiye ayrılınca, göç etmekte olan Ermeniler Amber Ağaya başvurmak zorunda kaldılar. Kasabada üç mahalle Ermeni vardı. Kasabanın çoğunluk esnafı, demircisi, ayakkabıcısı, çiftlik sahipleri, zenginleri onlardandı. Ve Ermeniler Amber Beyi yakından tanıyorlar, ona gözleri gibi güveniyorlardı, altınlarını, mücevherlerini, yolda başımıza neyin geleceği, neyin gelmeyeceği belli değildir diyerek, ona emanet bıraktılar… Savaş bittikten, onlar kasabaya döndükten sonra geri almak üzere. Doğrusu da bu ya, onlar dönünce, paralarının bir tamam ellerinde olacağını, bu paraları hiç kimsenin Amber Ağanın elinden alamayacağını biliyorlardı.

Ermeniler gittikten hemen sonra bütün servetlerini Amber Beye bıraktıkları duyuldu. Ama Amber Beyin yaşamında hiçbir

377

değişiklik olmadı. Gene her gün bahçesinden, bostanından ürünlerini taşıdı, gene göz açıp kapayıncaya kadar ürünlerini sattı bitirdi. Yalnız, küçücük huğundan çıkıp Ermeni komşusu Artinin ona yalvar yakar, oturmasını istediği konağına taşındı. Artin dönmeyince, kimse de onun bu evden çıkmasını istemedi. Zülfü Bey de hazineye kalmış bu konağı açık artırmaya çıkarttı. Kasabadan kimse Amber Beyin karşısına çıkıp da pey sürmedi. Ve böylece çok ucuza bu konak Amber Beyin oldu. Birkaç gün öncesine kadar Amber Beyin alçakgönüllü yaşamı tekdüze sürdü gitti. Kasabadaki birçok kişi Ermenileri de, onların Amber Beydeki servetlerini de unutmuş gitmişlerdi. Gece yarısı Amber Beyin kapısı çalındı, yıllardır bu vakitlerde onun kapısını hiç kimse çalmamıştı. Kapıyı kendi açtı. Karşısında başlan kırmızı fesli eşkıyaları görünce hiç şaşırmadı, korkmadı. ikircik geçirmeden:

“Buyurun Ağalar,” dedi, “hoş gelip safalar getirmişsiniz.” Eşkıyalar içeriye girdiler. Bir ikisi dışarda, kapının önünde kaldı.

Yukarı çıkıp, Amber Beyin gösterdiği sedire oturdular.

“Bu İnce Memed,” dedi Ferhat Hoca.

“Sen de Ferhat Hoca olacaksın,” dedi Amber Bey.

“Benim,” dedi Ferhat Hoca.

“Allah bu günü de bana nasip etti,” diye ellerini havaya açtı sevinerek Amber Bey. “Bana deselerdi ki Allahtan bir tek şey iste Amber, hemen isteğin yerine getirilecek, ben İnce Memedi görmek istediğimi söylerdim. Bir kahve, aç mısınız, tok musunuz?”

Hoca sert:

“İstemez,” dedi, sesi bozuktu.

Memed, utancından terlemeye başlamıştı.

“Yemek, şerbet…”

“İstemez.”

“Neden canım, Tanrı misafirisiniz.”

“İstemez.”

Hocanın sesi titriyor, gittikçe sertleşiyordu.

“Neden canım.”

“Biz seni soymaya, Ermenilerin sana bıraktıkları emanetleri almaya geldik.”

378

“O da bir şey mi?” diye sevinç içinde güldü Amber Bey. “Ben de sizi bekliyordum, sizin gibi iyilik sever kişiler… Allah sizi inandırsın, o gün bugündür, ben bu paraları ne yapacağımı bilmiyordum. Ben ölünceye kadar, bu paraya ne ben, ne de kimse dokunamazdı. Ya ben öldükten sonra ne olacaktı? Gece demiyor, gündüz demiyor bunu düşünüyor, bir türlü de içinden çıkamıyordum. Sizin gibi de dağıtamazdım ya. İyi ki geldiniz, geldiniz de beni bu dertten kurtardınız.”

Sevinç içinde kalmış şakıyordu Amber Bey.

“Şimdi bana bir adam verin.”

“Kasım, sen git.”

Memed başını yere dikmiş, hiç kimsenin yüzüne bakamıyor, zırıl zırıl da durmadan terliyordu.

Amber Bey, öteki odaya girdi bir lamba alarak çıktı, merdivenleri indi, Kasım da arkasında, aşağıda bir kapı açtı, bir daha… Yerdeki mermer taşı gösterdi, odanın tabanı hep mermer döşeliydi. Bu taşın ortasında kalın mor bir çizgi vardı.

“Bu taşı kaldır.”

Kasım çalıştı çabaladı kaldıramadı. “Bir kişi daha gelsin aşağıya.”

Ferhat Hoca kendi indi.

“Buyur Amber Bey.”

“Bu eve girdiğimizin gecesi altınları buraya gömmüş, bu taşı da üstüne koymuştum. Size bir kazma bulayım.”

Arkasına döndü, kazmalar, kürekler, beller, üst üste yığılı orada duruyordu.

“Alın şu kazmayı, daha kolay olur.”

Kasımla Hoca uzunca bir süre çalıştıktan sonra taşı yerinden söktüler

“Toprağı dışarıya atın.”

Kasım bir kürek aldı. Amber Bey, lambayı tutuyordu.

“O kadar derinde değil, ellerinizle daha kolay olur.”

Biraz sonra ortaya bir su testisinden az büyük bir küp çıktı. Küpün ağzı çamurla sıvanmıştı.

“Yukarıya.”

Amber Bey önde, ötekiler arkada yukarıya çıktılar, Amber Bey, durmadan gülüyor, “Allah sizden bin razı olsun, geldiniz de beni bu işkenceden kurtardınız. İyi ki, iyi ki…” diyordu.

379

Kasım getirdi küpü sedirin üstüne koydu.

“Ağzını sökün.”

Hoca hançeriyle çamurları söktü.

“Şimdi şuraya kilimin üstüne dökün bakalım Hocam şunu.”

Hoca küpü çevirince altınlar, değerli taşlı gerdanlıklar, bilezikler, yüzükler büyücek bir yığın oluşturdu kilimin üstünde. Hiçbirisi bu kadar çok altını bir arada görmemişti. Gözleri fal-taşı gibi açılarak lalü ebkem bakakaldılar.

Sonunda gene Hoca konuştu:

“Hepsini bize mi veriyorsun?”

“Hepsi sizin.”

“Olmaz,” dedi Ferhat Hoca.

Olurdu olmazdı, diye aralarında sert bir tartışmaya giriştiler. Hoca baktı ki olmayacak, yığından yakut bir yüzük aldı ona uzattı:

“Bari bunu al!”

“Olmaz.”

“Bunların bu kadar bekçiliğini yaptın. Bu da bekçilik hakkı.”

“Olmaz.”

“Olur,” diye kızdı Ferhat Hoca, “ne inatçı bir adammışsm sen.” Memede döndü. “Haydi biz gidelim. O, bu yüzüğü almazsa, biz de bu altınları almayız. Haydi kalkın gidiyoruz.”

Önce Memed, sonra ötekiler ayağa kalktılar.

Amber Bey güldü:

“Oturun,” dedi, “alıyorum, alıyor, Ferhat Hocaya bunu teslim ediyorum. Babası Sarıkamışta kalmış bir kıza versin.”

“Sen, kendi elinle ver öyleyse.”

“Peki, ver yüzüğü, iyi akıl, ben kendi elimle vereceğim, Davut Çavuşun kızına.”

Amber Bey aldı, yüzüğü cebine koydu.

Kahveler geldi, höpürdeterek içtiler.

Amber Beyi derin bir düşünce almış, hiç konuşmuyordu.

“Çok düşünüyorsun Bey, yoksa bir derdin mi var?”

“Bir adamın evine İnce Memed gibi birisi gelmişse onun ne derdi olur hey oğul! Ama bir derdim var.”

“Söyle, elimizden gelirse her dileğini yerine getirelim. İstersen kardeşini soyalım.”

380

“Onu soymayın, onun Allah zaten belasını, babamız öldüğü gün verdi. Benim derdim başka.”

“Nedir?”

“Şimdi siz geldiniz, benim yirmi bir yıldır sakladığım komşuların emanetlerini elimden aldınız, bu emanetlerin bende olduğunu herkes biliyor, bunları benden sizin aldığınızı millete nasıl söylerim de, onları nasıl inandırırım. Benim derdim bu.”

“Söylersin.”

“İnanmazlar.”

“Evini bastık işte.”

“Kim gördü?”

“Seni öldürelim mi?” diye sordu Ferhat Hoca.

“İnsanlığım lekeleneceğine beni öldürün. İnsanların insanlara güveni kalmayacağına, bu dünyada güvenilir bir insanın bile olmayacağına insanların inanması, insanlığın ölümü demektir. Ben buna sebep olacaksam, ölmem daha iyidir. Haydi bir şey yapın öyleyse.”

“Korkma Amber Bey, istediğini yapacağız,” dedi ayağa kalktı Memed. O küçücük adam Amber Beyin gözünde büyüdü, uzadı, devleşti. Demek İnce Memed dedikleri İnce Memed bu imiş, diye İçinden geçirdi.

“Azıcık durun, bekleyin,” diye de içeriye koştu. İçerde kadınlar, çocuklar büyümüş, korkmuş gözlerle onu karşıladılar. “Şu benim, babamdan kalan halı heybeyi verin,” dedi, heybeyi aldı, yanlarına geldi. “Al bunu İnce Memed,” dedi, “babamdan kalan evimdeki tek şey buydu. Bunu da sana veriyorum. Her şey layığını bulmalı. Dedem de, babam da yiğit insanlardı. Dünya teslim oldu da, Kozanoğlu Osmanlıya teslim oldu da onlar olmadı. Alın, emanetleri bunun içine doldurun. Emanetler yerlerini bulacak, heybe de buldu. Şimdi artık gözüm açık gitmeyeceğim öbür dünyaya, Allah sizden razı olsun.”

Temir, emanetleri heybeye çabuk çabuk, bir anda doldurdu ayağa kalktı, heybeyi de boynuna geçirdi. Ağır yükünün altında zorlanıyordu.

Amber Bey, gözleri yaş içinde kalmış, onları teker teker kucaklayarak öptü.

381

“Şimdi, babaları, kocaları cephede kalmış kızlar, delikanlılar, dullar bayram edecekler.”

“Oğulları cephede kalmış yaşlılar da,” diye ekledi Memed.

Önde Amber Bey, arkada eşkıyalar aşağıya kadar indiler. Elinde lamba kapıyı açan Amber Bey, onlara son bir kere daha, “Allah sizden razı olsun, Allah tuttuğunuzu altm, gazanızı mübarek kılsın,” dedi.

“Kapının önünden çekil,” diye buyurdu Memed. “Pencerelerin önünde de kimse kalmasın. Amber Bey koşarak merdivenleri çıktı, evdekilerin hepsini yere yatırdı, İnce Memedin ne demek istediğini anlamıştı. Birden, bir yaylım ateşi patladı. Kapılara, pencerelere yağmur gibi kurşun yağıyordu ve İnce Memed, Ferhat Hoca, gür sesli Kasım, öteki eşkıyalar hep bir ağızdan bağırıyorlardı.

“İnce Memed çetesi, İnce Memed çetesi… Aç kapıyı Amber Bey, aç kapıyı. Ya canını alacağız, ya altınları…”

Yukardan Amber Bey de kasaba yönündeki pencereyi açmış, yönünü aşağıya dönmüş, olanca sesiyle onlara karşılık veriyordu:

“Aldınız ya, hepsi bu kadar, bu kadar… Bende bir zırnık bile kalmadı. Hepsini aldınız, aldınız.”

Kasabalılar, kurşun seslerine derin uykularından sıçrayıp uyandılar. Kurşun seslerine, İnce Memed, İnce Memed, Amber Bey, Amber Bey bağırtıları karışıyordu. “İnce Memed kasabayı, Amber Beyin konağını bastı,” dediler. Büyük bir endişeyle sonucu, yataklarının içine büzülüp beklediler.

Bu sırada candarmalar da eşkıyalara karşılık vermeye başladılar. Eşkıyalar, bir yarım saat sonra arkadaki tepeye çekildiler, yaylım ateşlerini orada sürdürdüler.

Candarmalarla tam karşılaşmaları Akarca ormanında oldu. Sabaha kadar tüfek yalımlarına kurşun sıktılar. Sabahın alacasında bir de baktı ki Memed, Asım Çavuş tam önünde. “Teslim ol,” diye bağırdı Ferhat Hoca. Asım Çavuş, şaşkın şaşkın ayağa kalktı, ne yapacağını bilemeden, kendi yöresinde birkaç kere döndü. Temir onun yanma vardı, tüfeğini elinden aldı. Asım Çavuş ortada şaşkın, öyle kalakaldı. Candarmalarla eşkıyalar arasındaki çarpışma daha öyle yoğunlaşarak sürüyordu. Me-

382

med, “yat aşağ1 Asım Çavuş,” diye bir daha bağırdı. Temir onu ceketinden çekip yere almasaydı kurşunu yiyordu. Sürünerek yanına vardı. “Temir, Çavuşumun silahını ona geri ver,” dedi. “Tanıdın mı beni Çavuşum?” Çavuş onun yüzüne dostça baktı. “Seni tanımaz mıyım İnce Memed,” dedi, “hiç değişmemişsin. Ben seni eşkıyalığı bırakmış biliyordum.”

“Geriye döndüm Çavuşum,” dedi Memed. “İyi ki de dönmüşüm. Seni dünya gözüyle bir daha gördüm ya.” “Kasabayı bastığına iyi yapmadın.” “Kasabayı basmadım Çavuşum.”

Sürüne sürüne, bir kayalığın ardındaki çukura indiler. Burasını, hangi yerden olursa olsun, kurşun tutmuyordu. Yan yana oturdular, sırtlarını kayaya dayadılar. Çavuş çantasından bir sigara çıkarıp Memede uzattı, sigaralarını yaktılar. Temir, onları korumak için, az ilerlerindeki kütüğün arkasına yatmış, önlerindeki en küçük bir yerleri gözüken candarmalara basıyordu kurşunu.

“Kimseyi vurmayın,” diye buyurdu Memed, “Çavuşumun hatırı için.”

“Üç candarmayı kolundan vurdum,” diye övündü Temir. “O kadarı olur,” dedi Memed.

“Niçin kasabayı bastın Memed, bunu sana hiç yakıştıramadım.”

“Amber Beyi soyduk. Ondaki emanetleri aldık. Yukarda, dağlarda çok fıkara var. Babaları cephede kalmışlar…”

“Biliyorum,” dedi Çavuş. “Bari emanetler yüklü müydü?” “Çok yüklü, iki heybe gözü altın. Bütün dağları donatacağız.” “Sizden Ağalar, Beyler çok korkuyorlar. Arif Saim Beyin çiftliğini basmaya adam gönderdiler, senin uzun Cabbarı.” “İnce Memed soydu, diyecekler.”

“Arif Saim Bey de sizin üstünüze ordu çekecek, ortalığı kasıp kavuracak.”

“Çok zulmedecekler fakir fıkaraya.”

Asım Çavuşun gözüne, Memedin giydiği gömlek ilişti.

“O gömlek bu gömlek değil mi Memed?” diye sordu.

“O gömlek,” dedi Memed.

“Korkuyorum.”

“Neden korkuyorsun Çavuşum?”

383

“Anacık Sultana bir şeyler yapacaklar. En çok ona diş biliyorlar.”

“Ona kimse hiçbir şey yapamaz.”

“İnşallah,” dedi Çavuş inanmayarak.

Bu sefer Memed onun gözlerinin içine soru dolu gözlerle baktı.

Çavuş:

“Sor,” dedi.

“Sen Muallim Zeki Nejad Beyi hiç duydun mu, hani altın madalyası var? Şahin Beyin, Karayılanın arkadaşı. Bir ayağı da topal.”

“Onu kim bilmez ki Memed, o, gerçek bir kahramandı. Düşman karşısında bir aslan kesilirdi, Maraşta, Antepte, Karbo-ğazında Fransızlara kan kusturanların başında hep o vardı. Ça-nakkalede, Yunanda…”

“Onu öldürdüklerini duydun mu?”

“Duymaz olur muyum,” dedi Çavuş. “Onu öldüreni de Memed adında birisi öldürmüş,” Memed, derken yüreğine tıp etti, gene Memedin gözlerine soru dolu gözlerle baktı. Üstlerinden vızır vızır kurşunlar geçiyordu.

“O Memed benim işte Çavuşum, Abdülselam Hocanın yi-ğeni olan…”

Asım Çavuş, elini uzattı sıcacık, sevgi dolu gözlerle onun gözlerinin içine bakarak, elini onun elinin üstüne koydu, sıktı.

“Bunu iyi yaptın işte,” dedi gözleri doldu. “Bir kahramanın kanını yerde koymadın. Dağa geri döndüğüne değdi.” Boğazını bir yumruk gelmiş tıkamıştı, dokunsan ağlayacaktı.

“Seyranla Hürü Ana orada kaldı, öyle mi?”

“Orada kaldı, Abdülselam Hoca yiğit adam. Çok görmüş geçirmiş. Ferhat Hocanın da arkadaşı.”

“Biliyorum.”

“Demek benim Uzun Cabbar İnce Memed oldu ha?”

“Başka çaresi yoktu. Seni öldürmeye gelsin, diye onu çok zorladılar, kabul etmedi.”

“Biliyorum. Topal Ali nasıl, kasabada daha değil mi?”

“Kasabada. Bir gün Murtaza Ağada, bir bakmışsın birkaç gün sonra Molla Duran Efendide. Görme Topalı sen, Arap atlar

384

üstünde, lenger şapka başında. Ben ömrümde ne böyle akıllı, ne böyle yürekli, onurlu bir adam daha görmedim. Bana öyle geliyor ki bu adam dünyada yalnız senin için yaşıyor.”

“Kendini suçlu sayıyor, bana karşı. Hatçenin kendi yüzünden öldürüldüğü düşüncesini içinden söküp atamadı.”

Gün doğuncaya kadar, üstlerinden vızır vızır geçen kurşunların, altında böylece konuştular.

Gün doğarken Temir:

“Baksana İnce Memed,” dedi, “baksana şu candarmalara, her bir yerleri açıkta. Deli mi ne bunlar, hepsini armut gibi düşüreceğim.”

“Düşürme,” dedi Memed.

Çavuş ayağa kalktı, palaskasını, manevra kayışını düzeltti, kendisine bir süre çekidüzen verdi, üstünü çırptı.

“Ben gidiyorum Memed.”

“Kimse görmedi, kimse bilmez ya birlikte olduğumuzu?”

“Bilemezler,” dedi Çavuş. “Bilseler ki, ne olur.”

Kucaklaştılar. Memed Çavuşu ellerinden öptü, Çavuş da Memedi yanaklarından…

“Dünya gözüyle bir daha biribirimizi gördük ya, bundan sonra ölsem de gam yemem.”

Ayrılırken Çavuş:

“İyi ettin oğul,” dedi, “çok İyi ettin Muallim Zeki Nejadm kanını yerde koymadığına. Allah seni kazalardan belalardan esirgesin.”

Ayrıldılar.

Memed, eşkıyalara ateşi kesmeleri için emir verdi. Ne olur ne olmaz, Asım Çavuşa kör bir kurşun değebilirdi.

Biraz sonra candarmalar da kestiler ateşi.

“Bu gece Ümmette kalalım,” dedi, Ferhat Hoca. “Bizi iyi ağırlar o. Candarmalar yeniden toparlanıp dağa çıkıncaya kadar aradan bir hafta geçer.”

“Asım Çavuş,” dedi Memed, “ne adam be! Bana öyle geliyor ki bizim Muallim Zeki Beyin has arkadaşı.”

Yolda uzun uzadıya Asım Çavuşu konuştular.

“Öyle bir adam onlara hiç yakışmıyor, keski bizim aramızda olsaydı,” dedi Ferhat Hoca.

385

“Bizim aramızda değil mi Hocam?”

“Değil,” dedi Hoca üzülerek.

İnce Memedin kasabayı bastığı, Amber Beydeki emanetleri, iki heybe gözü dolusu altını aldığı, bu altınları da köy köy dolaşarak, babaları Kafkas cephesinde, Çanakkalede kalmışlara dağıtacağı birkaç gün içinde Kozandan Osmaniyeye, Dörtyola, Adanaya, bütün ovaya, dağlara yayıldı. Çok insan sevindi, bir kısım insanın da ödü koptu. Haberi duyan Hürü Ana sevincinden o gece sabaha kadar uyumayıp, kendi ölüsünü deveye yükleyip devenin başını çeken Aliyle konuştu, ziller takarak oynadı. Ne Zeki Nejadın karısını, ne Seyranı, ne de elinde tüfeği onları bekleyen Müslümü sabaha kadar uyutmadı.

Bunun arkasından Arif Saim Beyin çiftliğinin basıldığı haberi ulaştı. İnce Memed, kasabadan sonra gitmiş onun da çiftliğini basmış, ondan da iki heybe gözü dolusu altını almış, dağlara çekilmişti. Altın neyse ne, hiçbir kıymeti yoktu altının. Kahyası, canı kadar sevdiği, birlikte cephelerde çarpıştığı, altı adamı çarşının ortasında, o kadar milletin gözünün önünde öldürdüğü halde onu bir tek gün bile hapiste yatırmadığı kahyası Hacı Ali Çavuşu öldürmüştü. Bunun da o kadar kıymeti yoktu. Bu da o kadar koymazdı Arif Saim Beye. İnce Memed büyük, çok büyük, hiçbir zaman Arif Sami Beyin hiçbir biçimde bağışlayamayacağı bir suç işlemiş, Mustafa Kemal Paşanın ona yadigar olarak verdiği altın köstekli, üstünde Paşanın tuğrası olan saati, babasının boynunu sıka sıka, ondan koparmıştı. Koparmış, “Mustafa Kemal Paşanın üstünde adı yazılı saat size değil, sizin gibi yalancılara, asker kaçaklarına değil, Molla Kerime, Karayılana, Şahin Beye, onlar da öldüklerine göre eşkıya Bayra-moğluna yakışır,” demişti.

Artık İnce Memedin sonu da gelmişti. Artık onun üstüne, bu öfkeyle orduyu çeker getirirdi Arif Saim Bey. Ama ordunun da onunla başa çıkabileceği şüpheliydi. Çünkü o, Selahaddini Eyyubinin giydiği, düşman ordusunun içine dalkılıç daldığı tılsımlı gömleği giymişti. Bu gömleği giyen Selahaddini Eyyubi Kudüs kapılarında dalkılıç demir donlu Haçlı ordularının içine bir kaplan gibi dalmış, kılıç sallaya sallaya öbür yanından tek başına çıkmıştı. Ve bu gömlek sayesinde kutsal toprağı onlara

386

mezar eylemiş, kutsal Kudüs şehrine onları sokmamıştı. Kırk-göz Ocağı bu gömleği Yunan savaşına gidip de gelmeyen on altı kişisinden bir tekine bile giydirmemiş, onun sahibi var, yakında gelecek, gömleğini giyecek, demişti. O da işte, anlı şanlı İnce Memed olarak, Toros dağlarına kaplan gibi dalkılıç dalmıştı.

Kasabanın ileri gelenleri o gün bugündür toplantı halindeydi. Sevinçlerinden yanlarına varılmıyor, bugün yarın Arif Saim Beyi bekliyorlardı. O gelecek, ortalığı kasıp kavuracaktı. Onun bile, Türkiye Cumhuriyetinin bile İnce Memedle başa çıkabileceği müşküldü ya olsun. Bu seferki bir küçük eşkıya hareketi değildi. Tılsımlı gömleğin ünü bütün Çukurovayı tutmuş, Torosları aşmış, bütün Anadolunu sarmış, dağlar silahlı binlerce Memedle dolmuştu. Bunlar da hep o gerici Anacık Sultan yüzünden olmuştu. Anacık Sultan çok bilinçli hareket ediyor, eşkıyayı, hırsızı, kaçakçıyı kanlı katilleri öç almak için kullanıyordu. O, bu kasaba ileri gelenlerinden, Ankaradakilerden de daha bilinçli, daha kurnazdı. Halkı, gelenekleri icabı çok iyi tanıyor, istediği gibi yönlendiriyor, kurşuna dizilmiş ölümcül, yağır, uyuz, rengi belirsiz bir atı kır bir küheylan olarak diriltiyor, göklere, kırk ak libas giyinmiş iyi kimselerle, Kırklar, Yediler cemine uçuruyordu.

“Suç bizim,” dedi Zülfü kurnaz kurnaz gülerek, “önce biz o atın ağzına Allah mührünü bastık.”

“De git sen de,” diye kızdı Murtaza Ağa. “İnce Memedin atının ağzını biz mi Allah adıyla mühürledik, onu biz mi uydurduk sanıyorsun…”

“Biz mühürledik,” diye diretti Zülfü Bey. “Bir boktan atın başına kim koydu üç bin lirayı? Biz o boktan atın başına büyük bir servet koyar da, onun yerine merasimle bir uyuz atı kurşuna dizersek o da dirilir.”

“Biz dirilttik.”

Nerdeyse gırtlak gırtlağa geleceklerdi Zülfü Beyle Murtaza Ağa, emekli Muallim Rüstem araya girdi:

“Beyler,” dedi, “bizler, biz arkadaşlar, biz kader birliği etmiş kişiler nedense biribirimizi çok kolay incitiyoruz. Çok hissi kişiler olduk, biribirimizi kolay suçluyoruz. Bu at işinde hiç

387

kimsenin bir kabahati, suçu yok. Eğer, elimize aldığımız silah geriye tepmemiş olsaydı, biz, İnce Memedi yarı yarıya öldürmüş olacaktık. Ama düşünemedik ki, cemiyet kanunlarını göz önüne getirmedik ki, İnce Memedin atının ağzındaki Allah mührü on bin, yüz bin yıldan bu yana basılıp durur. Ahileyu-sun atlarının da, İskenderin, Muhammedin, Alinin, Köroğlu-nun atlarının da ağızlarına Allah mühürleri basılmıştı. O gariban İsa Peygamberin bir atı olsaydı, onun da atının ağzına kalıp gibi ışık saçan mührü basarlardı. Efendiler, unutmayın ki, İsadan önce altı, yedi bin yıl önceleri, bizim Çanakkaledeki Tro-ya harabelerine savaşmaya gelen Ahileyusun atlarının ağzına bile bu mührü basmışlardı. Efendiler unutmayalım ki atların ağzına mühür basmayı biz icat etmedik. Şimdi biz biribirimize düşmeyelim, İnce Memed bize en büyük iyiliği yaparaktan Arif Saim Beyin çiftliğini bastı ve babasının gırtlağını sıkarak kutsal saatini elinden aldı. Keski babasını da öldürseydi. Bizim kasabamızı basması hiçbir şey ifade etmez. Bizim kasabamız çok basılmış, çarşılarımızın ortasında çok insan, kartal gibi Beyler öldürülmüş, kimsenin tüyü bile kıpırdamamıştır. Önemli olan, o kutsal saattir. Saati akıl ettiğinden dolayı en büyük düşmanımız İnce Memedi hep birden tebrik etmeliyiz. Anacık Sultana gelince, o, saatm çalınmasından daha büyük bir tehlikedir. Ve irtica eşkıyalık olarak, İnce Memedin şahsında hortlamıştır. Bu metodu kullanabilirsek… Arif Saim Beyi ikna edebilirsek, o, bizim kadar tecrübelidir, bir çarşı tellalının oğludur, irticaın da, eşkıyalığın da, başkaldırmanın da ne olduğunu hepimiz kadar bilir. Biz şimdi onu nasıl karşılayacağımızı, öfkesini nereye ka-nalize edeceğimizi düşünelim. Arif Saim Bey, unutmayalım ki, buradaki vakayiyi layıkıyle Ankaraya, ne pahasına olursa An-karaya arz etmeyecektir. İşine gelmez. Bu, bittecrübe sabittir. Ben size derim ki, onu korkutalım, onu bizzat can telaşına düşürelim ki…”

“Doğru, düşürelim. En güzel yol bu.”

“Bir adamın canına değmeyince…”

“Düşürelim ya bu sefer de bir iyice korkar, can telaşına düşer de bir daha bu kasabaya ayak basmazsa…”

“İşte o zaman ayvayı yedik.”

388

“Korkmayalım,” diye ayağa kalkıp, bacakları üstünde yaylandı Zülfü. “Ben onun ciğerinde kaç damar var bilirim. Siz de biliyorsunuz ki ben onu gayetle yakından tanıyorum, o, ne kadar korkarsa bir hadisenin üstüne o kadar gider. O, öyle bir adamdır ki, korktuğu kadar yaşayan bir insandır. Onu korkut-malıyız. Bir hadise eğer onun canına gelip de dokunmazsa, dünya yansa onun umurunda olmaz.”

“İnce Memed, Mustafa Kemal Paşanın saatini almış, unutmayalım ki, bu saat bu dünyada yalnız sana layıktır, diye Bay-ramoğluna vermiştir.”

“işte bu hadise onu ta kalbinden yaralar. Tanrı gibi gururludur o.”

“Bu mühim hadisenin de üzerinde duralım. Elimizdeki en büyük koz bu.”

“Budur,” dedi Zülfü Bey. “Ben onu çok iyi tanırım. O, tanrı kadar gururlu olmaya kendi kendini alıştırmış bir kişidir. Bir eşkıyanın, Bayramoğlu da olsa, İnce Memed tarafından da vuku bulsa, bir insanın kendisinden üstün sayılmasına dayana-

maz.

Arif Saim Beyi nasıl karşılayacaklarına, ona nasıl davranıp, onu nasıl etkileyeceklerine günlerce tartışarak, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmamak için büyük çabalar harcayacaklarına karar verdiler.

“Sinek pis değil ya mide bulandırır,” dedi Murtaza Ağa. “Şu İnce Memed işi bitmeli artık.”

“O sinek değil,” dedi emekli Muallim Rüstem Bey. “O, gırtlağımıza yapışmış bir kaplan, bu vatanın istikbalini söndürecek bir tufandır.”

“Şu çalıkakıcıyı bu kadar da büyütmeyelim,” diye onları yatıştırmaya çalıştı Taşkın Halil Bey.

Murtaza Ağa, bugün o kadar söze katılmıyordu. Kafası hep Topal Aliyle meşguldü. İnce Memedin dağda olmadığına dair Kurana el basarak yemin etmişti. Ama şimdi ne olmuştu, Asım Çavuş, öteki candarmalarm hepsi onu kendi gözleriyle görmüşlerdi. Durun bakalım, o yiğit, alçak Topal Ali buna ne diyecekti? Bir an önce bunları bırakıp Topalı bulmaya can atıyordu.

389

ı8

Sana küsüm Alim. Hani senden ne istediydim ben, neden bu işleri açtın başımıza? Neden gene dağa gönderdin Memedi-mi? Kendi cenazesini deveye yükleyip de devenin başını çeken sen değil misin Alim, senin gücün neye yetmez ki, yoksa bizi mi kandırdın Alim, eli Zülfikarlı, Düldül atın binicisi Alim? Peygamberin sevgilisi Alim, kim açtı bu işleri başımıza Alim? Sen ne biçim bir Alisin Alim? Hiç düşünmedin mi Alim, bir insan hem kendi tabutunu kendi devesine yükler, hem de devenin başını çekebilir mi Alim? Ya tabutun içinde kimse yok, ya da deveyi çeken sen değilsin Alim. O, devenin başını çeken kalın kaşlı, çatal bıyıklı, azgın kara yüzlü, sarsak adımlı, kısa boylu güdümen adam sen olabilir misin Alim? Ya sen doğru değilsin, ya da Hazret Efendi senin tasvirini yanlış çıkarmış. Yoksa, ben sana o kadar yalvardım yakardım, şu İnce Memedin başına bir iş daha açma dedim, sen sen olsan, dünya dünyaya geçse de sen beni kırar miydin Alim? Benim yüzüme bundan böyle, o azgın suratlı adam sen olsan da, nasıl bakacaksın Alim? Bak, bak, şu evine bak İnce Memedimin, çiçek gibi nasıl da dayamış döşemiş, seni de getirmiş, seni de bir adam sayaraktan baş köşeye oturtmuş, yakında da bir çocuğu olacak, senin yüreğin buna nasıl dayanıyor, gönlün nasıl razı oluyor Alim? Seni Şah Ali, Ali Şah diyerekten tahtını yüreğimizin başına kurduk, yiğit Alidir, Allanın aslanıdır, dedik, öyleyse sen bize neler eyledin Alim? Belki de gücün yetmiyor, belki bir iyice ölüsün. Belki de ne deveyi sen çektin, ne de tabutta sen varsın Alim. Öyleyse

390

5lü burnunu bu işlere neden sokuyorsun da bizi umsunuk ediyorsun? İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir Alim. İnsan ölür, ölüm haktır. En kötüsü, beteri, dayanılmazı umudun ölmesidir, sen bizim umudumuzu neden öldürdün Alim? Olur mu Alim, bu senin peygamberliğine, insanlığına yakışır mı Alim! Kim çıkardı o Şakir Beyi, o mezarında yatmayası dinsizi Memedimin karşısına Alim? İnce Memed onu öldürme-seydi, diyeceksin, ya Muallimi, üç çocuk babasını öldüreni, o kadar fakir fıkarayı aç koyanı ne yapsaydı, söylesene Alim? O, dört kitapta katli vacip murtad kişiyi öldürdü de iyi yaptı, has yaptı, ben de bu yaşımda varır da onu solucan dolu mezarının başına, ziller de takar oynarım, oynarım da ha oynarım. Beni görenin de parmağı şaşkınlığından ağzının içinde kalır. İşte ben gidiyorum. Sırf sana küstüğümden, bir daha o kara azgın yüzünü, isterse o yüz senin asıl yüzün olmasın, görmemek için gidiyorum. Kıyamete kadar da senin adını ağzıma almayacağım, sana eli Zülfikarlı demeyeceğim, yüzünü bir daha ölene dek görmeyeceğim. Aldın mı, al al işte, al işte, sözünde durmayanın, insanların umutlarını üzenlerin sonları budur Ali. Çatal kılıçlı, görkemli peygamberim, Alim, işte ben de buradan, o dağlara kaçırdığın ince Memedin evinden senin kara yüzünü görmemek için gidiyorum. Umut üzen, insan kadri bilmeyen Ali. Kim bilir daha kimlerin başına daha bin beter haller getirdin, umutlarını üzüp onları ölümden de öte bir cehenneme soktun. İyi de yaptın, iyi de yaptın. O ahmaklar da sana bu kadar güvenmemelilerdi. “Seyran,” diye bağırdı. “Buyur Ana.” “Buraya gel.” “Geldim Ana.”

“Bir kara, yas başörtüsü var mı?” “Var Ana.” “Al getir bana.”

Seyran gitti, ceviz sandıktan büyük, kara bir yazma çıkardı getirdi, elinde yazma onun önüne dikildi. Kara yazmayı ne yapacak, diye düşünüyordu. Acaba kötü bir haber geldi de, başına mı bağlayacak, diye ikirciklendi.

391

“Şu sandalyayı al,” diye buyurdu Ana. “Al da şuraya getir, üstüne çık da,” Alinin tasvirini gösterdi, “onun yüzüne ört, ört ki, o zalimin yüzünü bir daha gözüm görmesin.”

Seyran onun dediğini hemen yerine getirdi.

Hürüce kara yazmanın altındaki Alinin tasvirinin önüne geçti:

“Oldu mu şimdi Ali, insanları böyle kandırırsan, onların umutlarını üzer, onları ölümlerden de beter cehennemlerin içine sokarsan işte sen de böyle olur, kapkara örtüler altında kalırsın.”

Arkasını döndü odadan çıktı, Seyrana usulca, Aliye duyurmadan, “gel kızım gel,” dedi, “şu bahçeye inelim de sana diyeceklerim var.”

O önde, Seyran arkada merdivenleri indiler. Hürü onu kuytu bir yere götürdü, ağzını onun kulağına yaklaştırdı:

“Ben Alime, o zalıma, o sözünde durmaza küstüm,” dedi, “ona ağzıma geleni de söyledim ya sen bana bakma, o gene Alidir, o, onunla bizim aramızdadır, sen gene de onu, gene de incitme. Kızma ona, belki de fıkaranın elinden hiçbir gelir yoktu. İncitme.”

“İncitmem Ana.”

“Hiçbir vakit onun kalbini kıracak bir davranışta bulunma.”

“Olur Ana.”

“Ben buradan gidince de üstündeki o örtüyü kaldır, bunalmasın fıkara. Onu da öldürmüşler, zalimler, yüreğinin başından hançerleyip ala kanını caminin içine akıtmışlar. Örtüyü…”

“Kaldırırım Ana.”

“Ben gidince…”

“Sen nereye gidiyorsun?”

“Ben İnce Memedime dağa gidiyorum.”

“Ya Ana, biz burada ne yapacağız, sensiz?”

“Bir güzel yaparsınız. Muallimin Hanımı Necla Hanımla sırt sırta verirsiniz, o avukat gibi bir avrat, sen de İnce Memed gibisin, dağ gibisin, gül gibi geçinir, çocuklarınızı büyütürsünüz. Bak, Selam Hoca da size bir bahçe daha alıyor. İnce Memed de size çok altın bıraktı da gitti.

392

“Ana etme eyleme, Ana kurbanlar olayım sana, bizi kimlere bırakıp da gidiyorsun, Ana?”

“Yoook, kızım, ben burada bundan sonra, bağlasalar da duramam. İnce Memedimi de orada, o dağlarda tek başına koyup kurda kuşa yem ettiremem. Hürü Anası onun yanında olmayınca, ona güç kuvvet vermeyince, benim yavrum o kadar hırlının hırsızın, candarmanın, eşkıyanın, canavarın arasında ne yapar ki tek başına.”

Kulağına eğildi:

“Beni iyi dinle,” dedi, “sen bakma Memedimin, yavrumun, insanların hasının öyle durduğuna, bıyıklarının kocaman, burma burma olduğuna, onların soyu öyledir, onlar anadan bıyıklı doğarlar, benim yavrum çocuktur daha. Çiçeği burnunda yeni yetme bir delikanlıdır. Hiç gördün mü ki bir kişiyi, onu İnce Memede benzetsin?”

Seyran gülünce Hürü Ana derecesiz kızdı:

“Orospu,” diye bağırdı, “ne gülüyorsun üstüme? O İnce Memedi bir daha gözüm görmeyecek mi sanıyorsun? Senin üstüme güldüğünü, beni taşkalaya aldığını söylemeyecek miyim, sanıyorsun?”

Seyran onun ellerine sarıldı, öptü:

“Ana vallahi billahi senin üstüne gülmedim.”

Yalvardı yakardı, onun yüzünü, ellerini sayısız öptü, sonunda da iyi yürekli Hürücenin gönlünü aldı, onu yatıştırdı.

“Hazırlan öyleyse,” diye güldü Hürü Ana. “Şimdi hemen doğru Hazret Efendiye gidiyoruz. O avukat Necla da nerede?”

“Burada Ana.”

“O da gelecek bizimlen. Ona iyi bak. Benim gözüm tuttu onu. Yiğit bir avrat. Çok konuşuyor ya, dik dik söylüyor ya, olsun. O, olmasaydı senin yanında, ben seni bu gurbet ellerde tek başına bırakıp da gidemezdim.”

Hazırlandılar, Müslüm çoktan komşu faytoncuyu almış kapıya getirmişti. Faytona bindiler. Hürü Ana bugün çok güzel giyinmiş, hırızmalarını burnuna takmış, halhallarını ayak bileklerine bağlamış, ak başörtüsünü başına atmış, Memedin kendisine, giderken aldığı ipek fistanını sırtına geçirmiş, beline lahu-ri şal kuşağını sarmıştı. Düğüne bayrama gider gibiydi.

393

Araba Efendi Hazretlerinin işliğinin önünde durdu. Efendi Hazretleri dışarıya çıkarak onları sevinçle karşıladı. Hürü Ananın elinden tutarak onu arabadan indirdi. Hürü Ana, onun bu davranışından dolayı kıvançlandı. İçeriye girdiler, Efendi Hazretleri kendi eliyle çektiği koltuğa onu oturttu. Yandaki kahveye kahveler söyledi. Söyledikleri de çabucak geldi. Hürü Ana kurularak kahveyi höpürdetti. Kahve bittikten, Efendi Hazretleri fincanı onun elinden aldıktan sonra Hürü Ana, ışıl ışıl yanan gözlerle ona sordu:

“Hazret Efendi,” dedi, “o tasvir doğru doğru dosdoğru Alinin tasviri mi?

“Alinin.”

Hürü Ana kurnaz kurnaz bakıp, bıyık altından gülümseyerek:

“Sen Aliyi görerek mi yaptın o tasviri?”

“Görmedim.”

Hürü Ana daha gülümsüyordu:

“Görmedin de nasıl bir Alidir bu?”

“Ben görmedim ya Aliyi görenlerin, ya da görmeden ona benzetenlerin yaptıkları tasvirlere bakarak yaparız biz bunları.”

“Hııım, anladım şimdi. Yani siz de bizim yaptığımız kilimler gibi, o eski tasvirlere bakarak örnek çıkarırsınız.”

“Ona benzer bir şey.”

Seyrana baktı, şimdi her şeyi iyice anlamıştı. Suyunun suyu, diye düşündü. Demek Alinin, o eski, Düldülün binicisi Alinin bu işte hiçbir suçu yoktu. Aliye bunca gün, bu kadar zulmettiğine bin pişman oldu ya elden bir gelir yoktu. Bu düşüncelerini oradakilere belli etmedi.

“Hazret Efendi senden bir dileğim var. Ne kadar para istersen o kadar veririm. Memedim giderken, ben istemedim ama, bana bir yığın para bıraktı.”

“Paranın hiçbir kıymeti yok, elimizden gelirse…”

“Senden bir at istiyorum. Hani o İnce Memedin atı var ya, işte onun tasvirini.”

“Baş üstüne Hürü Hatun.”

“At gökte olacak. Ayakları da bir ak buluta değecek.”

“Kolay.”

394

HR     “O atm örneği sende var mı?” İŞ?       “Yok ya…”

“Yok da o atın tasvirini nasıl çıkaracaksın?”

“Aklımdan.”

“Bir de at kişneyecek. Başını havaya dikmiş, burun delikleri şişerek…”

“Kişneyecek.”

“İşte bu kişneyen atın üstüne benim Memedimi bindireceksin.”

“Bindiririm.”

“Atın alnının ortasına da Mustafa Kemal Paşanın, hani o, yakasındaki ışıl ışıl yanan altını koyacaksın. Hani baklava dilimi gibi. Bir de meşe yaprağı koyacaksın.”

“Koyarız.”

“Ata binmiş Memedin omuzuna da güzel, yepyeni bir filinta takacaksın ki menevişlenen…”

“Takarım.”

“Sen onu hiç öyle gördün mü?”

“Görmedim.”

“Öyleyse nasıl koyacaksın?”

“Aklımdan.”

“Hııım.”

Hürü Ana bundan sonra Memedin kılığını kıyafetini, sırmalı abasını, sırmalı fişekliklerini, savatlı kamasını, her bir şeyini uzun uzun anlattıktan sonra:

“Yüzü iyice gözünün önünde mi?”

“Önünde.”

“Tıpkısını çıkarabilir misin?”

“Tıpkısını…”

“Memedim güleçtir. Onun yüzü Alinin yüzü gibi azgın değildir. Sen onu hiç gülerken gördün mü?”

“Gördüm.”

“Benim oğlum ışık gibi güler.”

“Işık gibi.”

“Öyle çok da gülmesin. Şöyle, atın üstünde bir şıvgacık dal gibi gülümsesin.”

“Gülümseyecek.”

395

“Başına da fes geçirme. Fes ona hiç yakışmıyor. Şapka da olmasın. Şapka giyerse, o uğursuz Topal Aliye benzer, diye korkuyorum. Başı kabak olacak, kıvırcık kakülü de azıcık alnına dökülecek.”

“Dökülecek.”

“Ne zaman?”

“Ne zaman istersen, geceyi gündüze katar yetiştiririm onu sana.”

Hürü Ana:

“Sağ ol,” diye ayağa fırladı Efendi Hazretlerinin eline sarıldı öptü.

“Estağfurullah, estağfurullah, siz ne yapıyorsunuz Hürü Hatun!”

“Ben bir şey yapmıyorum.”

Hürü Ana, iki resim daha istiyordu ya utanıyordu. Tam bu sırada da Efendi Hazretleri onun imdadına yetişti.

“Başka bir isteğiniz?”

Hürü Ana genç bir kız utangaçlığıyla kızardı, ezildi büzüldü:

“Sana çok zahmet veriyorum.”

“Yok, yok, ne isteğiniz varsa başım üstüne. Ne zahmeti, bu benim için en büyük zevk.”

“Sahi mi bu söylediğin, zevk mi?”

“Zevk.”

“Öyleyse bana bir de Alinin Düldülünü yapacaksın. Üstünde, yanında, yönünde, hiçbir yerinde Ali olmayacak.”

“Alisiz Düldül olur mu Hürü Hatun?”

“Olur, olur, olur,” diye sertleşti Hürü Ana. “Öyleyse bir de cenazesini taşıyan Aliyi.”

“Peki yaparım,” diye güldü Efendi Hazretleri.

“Bir de o kadını, dünya güzelini. Hani kuyruğu ejderha da, başı güzel. Yanına da iri bir gül koy. Sırtı da pul pul altın olsun.”

“Öyledir zaten.”

“Onun örneği var sende değil mi?”

“En güzel bir örneği var ki aslının tıpkısı.”

“Bir de Adem Babamızla, Havva Anamızı isterim.”

396

“Zaten var, hazır.”

“Yalnız onların önlerindeki yaprağı istemem. O yapraklar doğru değil, yanlış.”

“Neden yanlış?” diye merakla sordu Efendi Hazretleri, sakalını sıvazlayarak.

“Yanlış. Cennette onlardan başka bir Allahın kulu var mıydı ki onların oralarını görecek. Öyleyse neden önlerine o kocaman incir yapraklarını koysunlar?”

“Doğru, hiç düşünmemiştim.”

“Hah, şöyle işte. Bundan sonra bir örneği çıkarırken aklını kullan, yaprak maprak koyma.”

“Koymam.”

Hürü Ana, arkasını onlara döndü, eteğinin altındaki kesesini çıkardı, Efendi Hazretlerine uzattı:

“Burada çok para var,” dedi, “İstediğin kadar al, çekinme. İstersen hepsini al. Oğlum bana daha çok verecek.”

Efendi Hazretleri keseyi aldı, büzgü ipini çekti açtı, içinden küçük bir para aldı, onlara göstermeden cebine attı. Hürü Ana, onun küçük bir para aldığını görüp ses çıkarmadı, bu da nasıl bir Hazret Efendi, diye içinden geçirdi, kendi kendine hile yapıyor. Bunun ne adam olduğu Alimi o haline getirdiğinden de belliydi. Bize uydurma bir Ali verip ocağımıza da işte böylece sıçtı, diye de düşündü. Hele İnce Memedin tasvirini de Aliye benzetsin hele, işte o, işte o zaman görürdü babasının gününü. Belki de İnce Memed, onun önüne de, giderken çok para dökmüştü. Yoksa bir insan bu kadar cömert olabilir mi?

“Size resimleri tez günde yetiştiririm.”

“Onları dağa götüreceğim, Anacık Sultana da, cümle aleme de göstereceğim.”

Ah, bu Hazret Efendi, tasvirini çıkaracağı Memedin, İnce Memed olduğunu bir bilseydi, kim bilir o zaman ne biçim bir tasvir çıkarırdı, kim bilir.

Efendi Hazretleri onları kapıda bekleyen paytona kadar uğurladı. Ne Müslüm, ne de öteki kadınlar Efendi Hazretlerinin huzurunda, bir kere olsun, ağızlarını açmamışlar, saygıyla onları dinlemişlerdi.

397

Memed, Şakir Beyi öldürdükten sonra kasaba karışmış, kimi Şakir Bey ettiğini buldu, kimi de, böyle de iş olur muymuş, adam, çarşının ortasında Şakir Beyi, dünya alemin gözleri önünde güpegündüz kurşuna dizdi, Hükümet yok mu, demişlerdi. Çoğunluksa Memedi, Muallim Zeki Nejadı tutmuş, geriye kalanların da yüreğine bir korku düşmüştü. Çeltikçi Ağalar, hele Şakir Beyin öldürülmesinden sonra ırgatların paralarını bir tamam ödemişlerdi. Şakir Beyin adamlarıysa, hiçbir harekette bulunmamışlar, ne Abdülselam Hocaya, ne de Memedin evine yaklaşamamışlardı. Müslümse, evin kapısı önündeki hendeğin içinde, kurşunu tüfeğinin ağzına sürmüş, umutla, birkaç kişi gelecek de, onları yere sereceğim, diye beklemiş durmuştu. Abdülselam Hocanınsa itibarı, kasabada eskiden beri sevilen, sayılan bir adam olduğu halde, birkaç misli artmıştı. Çarşıdan geçerken artık bütün esnaf, dükkanlarından dışarıya uğruyor, kendilerini ona göstererek selama duruyorlardı. Bu, Şakir Beyi öldüren Memedin, İnce Memed olduğunu, kasabada Efendi Hazretlerinden başka kimse öğrenememiş, o da büyük gizini, kendinden bile gizlercesine yüreğine gömmüştü. Bir gün, Zeki Nejad Beyin ölümünden sonra, İnce Memedin kendine açtığı gizi Efendi Hazretleri kendisiyle birlikte mezara kadar götürecekti. Yakın arkadaşı olan, elbette Memedin İnce Memed olduğunu bilen Selam Hocaya bile, bu kutsal gizini açmamıştı.

Seyrana yeni bir portakal bahçesi alma işini de Efendi Hazretleri, ne olur, ne olmaz, eşkıyanın sonu erinde geçinde kurşundur, bari Seyran yoksul kalmasın, diye düşünmüş, önerisini İnce Memedi bildiğini hiç belli etmeden Abdülselam Hocaya açmıştı. Bugünlerde portakal bahçeleri bedava denecek kadar ucuzdu ve hazineye kalan bu bahçeler kapanın elinde kalıyordu.

Birkaç gün içinde çok güzel, sağlıklı, on altı dönümlük bir bahçe buldular. Mal Müdürüne, ikisi birden giderek söylediler. Artık kasabada Abdülselam Hocanın karşısına çıkıp da pey sürecek kimse olamazdı, bahçeyi kolaylıkla aldılar ve tapusunu Seyranın üstüne çıkardılar.

Hürü Ana, Seyran, Muallim Zeki Nejadm karısı Necla Hanım her sabah, gün ışımadan bahçeye gidiyorlar, yanlarına al-

398

dıkları usta bir bahçıvanın yardımıyla gün kararana kadar çalışıyorlardı.

Birkaç gün içinde Efendi Hazretleri Hürü Ananın ısmarıç-larını gece gündüz demeyip çalışarak bitirdi, eve kadar Hürü Anaya getirdi. Hürü Ana İnce Memedin tasvirine hayran kaldı. “Amanın avratlar, amanın Abdülselam Hocam, kulunuz kurbanınız olayım, böyle de iş olur muymuş! İşte İnce Memed olduğu gibi, güleç yüzü, ışıltılı gözleriyle, bulutların üstünde yüzen kır atının üstünde. Uçup gidiyor, süzülüp gidiyor, benim oğlum Memede de ne kadar benziyor.”

Gece gündüz karşısına koyduğu resmin önünden ayrılmıyor, gözlerini kocaman kocaman açmış seyrediyor, Aliyle konuştuğu gibi, onunla da öfkelenerek, sevinerek, severek konuşuyor, doyamıyordu.

Beş altı gün sonradır ki Hürü Ana, Adem Atamızla Havva Anamızın farkına vardı, onların önünde de durdu şöyle bir baktı. Hazret Efendi onların önlerindeki incir yapraklarını atmış, yaprakların altından Adem Babamızın uzun, yeşil aleti upuzun ortaya çıkmıştı. Hürü Ana hayretler içinde kaldı, amanın kurbanınız olayım, atamızın da mereti ne kocamanmış, diye söylendi kendi kendine. Amanın kurbanınız olayım, ocaklardan, bucaklardan ırak. Havva Anamızın ki ise, çok çok güzeldi. İri bir sabah gülü gibi açılmış, kabarmış sevişmeyi bekliyordu. Hürü Ananın bu gayetle hoşuna gitti. Hele onun orasının kabarmış, sevişmeyi beklemesine çok sevindi. Hemen de Seyran düştü aklına. O da Havva Anamız gibi, diye düşündü. İnce Memedin talihi var. Ama, o fıkara da, neylesin ki, Havva Anamızdan daha iştahla sevişmeyi bekleyen Seyranı buralarda kodu da, başını aldı da dağlara çekti de gitti.

Bedeni pul pul altından, dünya güzeli ejderha kıza şöyle bir göz attıktan sonra Seyranı çağırdı.

“Şu örtüyü Alimin üstünden al. Bak, İncemin tasvirini böyle canlı gibi çıkaran Alimin de tasvirini olduğu gibi oraya koymuştur. Örtünün altında kaç gündür bunalmıştır fıkaracık. Bak, bana yaptığı Ali de onun tıpkısı ya benimkisi gülümsüyor.”

Seyran sandalyayı çekti, üstüne çıktı, yazmayı resmin üstünden çekti aldı. Hürü resmin karşısına geçip, yaramaz bir

399

kız çocuğu kurnazlığıyla ona utangaç gülümseyerek baktı özür diledi.

“Ana gidiyor musun?” diye, gözleri yaş içinde kalmış Seyran boynunu büktü.

“Gidiyorum,” dedi Hürü Ana sert.

“Ana çocuğumuz olacak.”

Ana daha sertleşti, yüzü keskinledi.

“Bensiz de doğar. Sen Müslümü çağır da atı hazırlasın. Yarın erkenden, gün doğarken.”

Başını çevirince Alinin ona melul mahzun bakan Düldülünü gördü. Alisiz bu at da hiçbir şeye benzemiyor.

“Seyran.”

“Buyur Ana.”

“Şurada duran şu tasvir Alimin Düldülünün tasviridir. O, burada kalacak. Ona iyi bak.”

“Olur Ana, baş üstüne Ana.”

“Seyran ister istemez heybeleri, torbaları, çuvalları Ananın günlerdir kasabadan taşıdığı öteberilerle, ona Necla Hanımın, Abdülselam Hocanın kendinin aldığı armağanlarla doldurdu. Cam resimleri de Efendi Hazretlerinin kalın mukavvalara, kırılmasınlar diye, muhkem sardı:

“Ana, bunları nasıl götüreceksin, bir yerlere çarpmazlar mı?”

“Atın terkisine bağlarız, çarpmazlar.”

Ananın, sonra birden gözleri doldu, kendisini tutmasa katıla katıla ağlayacaktı:

“Benim güzel kızım, ben ne bileyim, ben…” diyebildi ancak.

400

Kasaba ileri gelenleriyle, büyük kalabalık köprünün öteki ucunda Arif Saim Beyi sabahtan beri bekliyorlardı. Vakit öğleye gelmiş çatmış, Arif Saim Bey daha ortalarda gözükmüyordu. Öğleyi az geçe, kubbenin oradan otomobillerin çıkardığı uzun tozu ova yolunda görenler muştuyu Kaymakama verdiler. Bu sefer bekleyenlerin yüzleri çok asıktı. Arif Saimin onlara nasıl davranacağını, ne söyleyeceğini bilmiyorlardı. Sabırları taşmış, beklemekten iyice sıkılmışlardı. Derken, arabaların karşıdan geldiğini gördüler. Otomobiller yolda yöreye fışkırttıkları tozlardan yoğun bir bulut içinde kalarak ilerliyorlardı. Az sonra da köprüye geldiler, kalabalığın önünde durmadan geçip kasabaya gittiler. Arif Saim Beyin, arabanın tozlu camı arkasından hayal meyal gözüken yüzü, eğer doğru görmüşlerse korkunçtu. Valiyse ondan da beterdi.

Önde kasabanın ileri gelenleri, arkada kalabalık koşarak kasabaya geri döndüler. Arif Saim Bey gitmiş arabasını Taşkın Halil Beyin avlusunda durdurmuştu. Vali de, Candarma Alay Komutanı da öyle yapmıştı. Onları Taşkın Halil Beyin hanımı konaktan aşağı inerek yukarı çağırmıştı. Hepsinin de tozdan hiçbir yerleri gözükmüyor, dişleri gözleri ışılıyordu salt. Tozdan adam olmuşlardı.

Onlar, tozlarını silkelemiş, yüzlerini yıkamış yerlerine oturmuşlardı ki, ötekiler soluk soluğa Taşkın Halil Beyin evine ulaştılar:

“Hoş gelip safalar getirmişsiniz.”

401

OtiHAM KEMAL İL HAIK KÜTÜPHANESİ

Kasaba ileri gelenleri sırasıyla konukların ellerini sıkıyor hoş geldin, diyor, Vali, Alay Komutanı onlara karşılık veriyor Arif Saim Beyse kaşları çatılmış suskun, taş kesilmiş öyle duruyordu. Kahveler, şerbetler, ayranlar, bal şerbetleri arka arkaya geldi, Arif Saim Bey gelenlerin hepsini gümüş tabaklardan alarak içti, fakat konuşmadı. O konuşmayınca Vali de, Candarma Alay Komutanı da, ötekiler de konuşmak yürekliliğini göstere-miyorlardı.

Sofralar kuruldu, yemekler, rakılar, şaraplar doldurdu masaların üstünü, başta Arif Saim Bey, sofraya oturdular, yemekleri yediler, rakıları, şarapları içtiler ama hiç kimseden en küçük bir ses çıkmadı, salt çatal bıçak, kaşık sesi.

İkindi oldu, gün yıkıldı gitti, akşamı buldu, gene hiç kimse konuşmadı. Sanki üstlerine ölü toprağı serpilmişti.

Akşam yemeği geldi, Arif Saim Bey tek başmaymışcasına masaya oturdu. Yanına yönüne bir kere olsun bakmadan, tek başına içti. Ötekiler de tek başlarına kalakalmışlar, tek başlarına içiyorlardı.

Herkes kopacak fırtınayı bekliyor, şu fırtına bir kopsa da, biz de bu ölüm sessizliğinden kurtulsak, diye içlerinden geçiriyorlar, sessizlik tonlarca taş ağırlığında onların omuzlarına çökmüş, çökerttikçe çökertiyordu.

Tam gece yarısı Arif Saim Bey başına diktiği boş rakı bardağını sertçe masaya koydu, masadan tok bir ses salona yayıldı. Bu Arif Saim Beyin, bu eve girdiğinden bu yana çıkardığı tek sesti. O kadar inatla susmuştu ki saatlar boyu bir kere olsun öksürme-mişti bile. Ayağa kalktı, onunla birlikte masadakilerin hepsi de ayağa fırladılar. Arif Saim Beyin başı öndeydi, başını kaldırdı, boş gözlerle, görmeyerek, kalabalığa, karıncalara, pirelere bakar gibi tepeden şöyle bir baktı, ardından da sallanarak yürüdü. Sapı altın kakma bastonunu kolunda unutmuştu. Taşkın Halil Bey arkasından koştu, ona odanın kapısını açtı. Kapıyı açar açmaz da yüzlerine tertemiz, sakız gibi bir koku çarptı.

Arif Saim sallanarak kapının önünde durdu, bir ileri, bir geri gitti geldi, Taşkın Halil Beye parmağıyla, sen git işareti yaptı, kapıyı açıp içeriye girdi, soyunmadan, olduğu gibi ayakkabıları ve giyitleriyle yatağa devrildi.

402

Sabahleyin erken uyanan Arif Saim Bey epeyce değişmişti. Kahvaltıda Taşkın Halil Beyle birkaç sözcük bile konuştu. Onlar kahvaltılarını bitirmişlerdi ki Kaymakamın evinde kalan Valiyle, Yüzbaşının evinde kalan Alay Komutanı geldiler. Onların ardından da kasaba ileri gelenleri sökün eylediler. Onlar içeri girip, düğmelerini gösterişle ilikleyerek yerlerine geçtikten sonra Arif Saim Bey bastonunu sertçe üç kere taban tahtasına tak, tak, tak, diye vurdu, şahin gözlerini onların üzerinde teker teker, delici bakışlarla dolaştırdıktan sonra dingin bir sesle:

“Arkadaşlar, benim çiftliğimi niçin bastırdınız eşkıyalara, benim kahyam, canım kadar sevdiğim Hacı Ali Çavuşu niçin öldürttünüz, büyük Paşamızın bana yadigarı olan saati niçin çaldırdınız, bana lütfen söyleyin.”

Şahin gözlerini gene, herkesin gözlerinin içine içine dikerek, üstlerinde gezdirdi. Herkes, Vali, Alay Komutanı bile taş kesilmişlerdi.

“Bunu benim yutacağımı mı sandınız, hanginiz akıl etti benim çiftliğimi soydurmayı? Bu adamı, ne yapıp yapıp bulacağım ve onunla yekeyek kozumu pay edeceğim. Allah ya ona verir ya da bana.”

“Senin çiftliğini bastıracak kadar alçalmış bir adam bu kasabadan olamaz,” diye onun sözünü kesti Molla Duran Efendi büyük bir yüreklilikle.

“Sen sus sahtekar Molla Duran. Senin aklın her bir sahtekarlığa erer de bu kasabadakilerin alçaklıklarına aklın ermez. Bu dünya dünya oldu olalı, bu kasabadaki kadar alçak bir insan soyunu bir arada görmemiştir. Sen sus, senin bile bu kadar ikiyüzlülüğe akim ermez. Bunlar o kadar ikiyüzlüdürler ki senin gibi bin yüzlü bir adam bile bunların çırağı olamaz.” Arif Saim yummuş gözünü, açmıştı ağzını, diline ne kadar küfür, ne kadar aşağılayıcı söz geliyorsa esirgemeden söylüyor, ötekiler-se başlarını önlerine eğmişler, büzüldükçe büzülüyor, kaçacak delik arıyorlardı.

Arif Saim Bey acı acı gülerek:

“Şimdi bakın, benim çiftliğimi basma kahramanlığını içinizden kim düşünebilir, ben size söyleyim, benim yakın arkadaşım, Zülfü.”

403

Zülfü etine hançer sokulmuşçasına irkildi, ayağa fırladı: “Haşa Bey, haşa. Yanlış düşünüyorsunuz. Sizin çiftliğinizi bizzat İnce Memed basmıştır. Biz bunu tahkik ettik. O bir alelade eşkıya değil, o bir halk ayaklanmasının lideridir. O, size, Devlete, Mustafa Kemal Paşaya meydan okumak için sizin çiftliği bizzat basmıştır. Nasıl ki, Amber Beyin konağını basıp da emanetleri gaspeylediği gibi. Siz gelmeden, biz Beyimizin çiftliğinin basılma olayını tahkik ettik. Bizzat ben bulundum tahkikatta. İnce Memed sizin çiftliği, yanına dört kişi alarak basıyor. Bu baskında da Ferhat Hoca bulunmuyor. Saati almasının sebebi de çok basit, diyormuş ki, bizzat İnce Memedin ağzından duyup da bize gelerek söyleyenler var, diyormuş ki İnce Memed, Mustafa Kemal Paşanın saati, öylesi adamlara, haşa huzurunuzdan, yakışmaz, gerçek kahramanların saati ancak gerçek kahramanlara, Bayramoğlu gibilerine yakışır, diyormuş. Saati Beybabanın boynunu sıkarak elinden aldıktan sonra, getirmiş Bayramoğluna vermiş. Bayramoğlu da İnce Memedin bu jestine derecesiz memnun olmuş. İsterseniz tahkik edebilirsiniz, saat şu anda bile Bayramoğlunun boynundaymış. Tahkik ettirebilirsiniz.”

“Ben yanılmam Zülfü, ben sizi iyi tanırım. Neyin nereden, nasıl geleceğini bu kadar tecrübeden sonra öğrenebildik. Bu iş senin başının altından çıkmamışsa, benim başımın altından çıkmıştır.”

“Haşa, haşa, haşa, Paşanın saatini da ben mi götürüp verdim Bayramoğluna?”

“Sen vermiş olabilirsin. Ama biliyorum ki, saat Bayramoğ-lunda değil, sizin birinizin evindedir.”

“Haşa!”

“Ben adamımı bilirim ya, aldırma Zülfü.”

“Haşa, siz İnce Memedi tanımıyor, onu alelade bir eşkıya sanıyorsunuz.”

“O, gariban, iyi niyetli, başı belaya girmiş bir çocuktur.”

“O, isyan bayrağını açmıştır,” diye bağırdı Zülfü. “Burada, şu anda, hepimizin hayatı, hususiyetle de sizin hayatınız tehlikede. O, öyle bir casus ağı kurmuştur ki dağda, bizim burada soluk alışlarımızı bile dinliyor.”

404

“Breh, breh, breh!” diye güldü Arif Saim Bey, her şeyi unutmuş, neşesini bulmuştu.

Ötekiler ona, bütün Torosların yediden yetmişe, kadın erkek, hepsinin Memed olduğunu, yedişer yedişer bir araya gelerek hepsi de Memed adını alarak, hepsi de biribirine, biribirinin burunlarından düşmüşçesine benzeyerek aynı kaş, aynı burun, aynı boy, aynı göz, aynı saç, aynı renk İnce Memede gelip ondan icazet alarak dağa çıktıklarını, şimdi dağlarda sayısız yediler bulunduğunu, bu yedilerin kin uşağı olduklarını ve İnce Memedden de daha kan içici bulunduklarını, Devlete meydan okuduklarını, İnce Memedin ve bunların ovada, dağlarda zengin adam bırakmayıp hepsini soyduklarını, zenginlerden alıp fakirlere verdiklerini, bu gidişle Bolşevikliğin ülkede tez bir günde yerleşeceğini, Anacık Sultanın önce yıldırım taşını, sonra tılsımlı yüzüğü, sonra da Selahaddini Eyyubinin tılsımlı gömleğini büyük törenlerle İnce Memede giydirdiğini, akıllarına ne gelmişse Arif Saim Beyi etkileyecek, biri alıp öbürü bırakarak bir bir söylediler. Onlar konuştukça Arif Saim Bey acısını unutuyor, neşesini buluyordu. Konuşuyor, gülüyor, onunla bununla alay ediyordu. Hele biribirinin tıpkısı, göz kaş, giyitleri de, boylan posları da aynı yedi Memedler çok hoşuna gitti. Ne kadar tehlikeli olsa da o kadar güzeldi. Acaba, niçin sekiz, on, on beş, üç, dört değil de yedi oluyorlar, o kadar biribirine benzeyen kişiyi nereden buluyorlar, biribirlerine benzemelerine niçin gerek duyuyorlardı? Kadın erkek, niçin Memed adını almak gereğini duyuyorlardı? Niçin olacak, diye kendi kendine güldü Arif Saim Bey, bu kasaba kahramanlarının ödlerini koparmak için. Ama, bir de işin gerçeği vardı, bu İnce Memed de çok ileriye gidiyor, alelade eşkıyalıktan çıkıp halk ayaklanması liderliğine soyunuyordu. İşi çok büyütmeden, Paşanın kulağına herhangi bir haber ulaşmadan… Ankarada Torosların ayaklandığı duyulur, o da Paşanın kulağına giderse Arif Saim Bey için hiç de iyi olmazdı. Bölgesinde halk ayaklanması çıkmış bir milletvekili bir daha, ensesinin kökünü görür de, milletvekilliğini bir daha göremezdi. Eğer Arif Saim Bey Paşanın gözünden düşerek bir daha milletvekili olamazsa kendi kendini, bir şarjörü ağzına boşaltarak öldürürdü.

405

“Duydum ki İnce Memedin atı diye, size bir uyuz atı yutturmuşlar, siz de atı kurşuna dizmişsiniz. Nereden icabetti atı kurşuna dizmek?”

“İnce Memedin canı attaymış, diye bir dedikodu yayıldı. Atı öldürerek, biz de…”

“Silah geri tepti değil mi?”

“Geri tepti.”

“Uyuz at bir küheylan olaraktan…”

“Her sabah kasabanın üstünde kişniyor.”

“Sizinle düpedüz alay ediyor köylüler.”

“Ediyorlar efendim.”

“Aldırmayın, biz onlarla tarih boyunca alay etmişiz, hala da ediyoruz.”

“Ediyoruz efendim.”

“Bu İnce Memedden neden bu kadar korkuyorsunuz.”

“Öldürüyor. Ağalan, Beyleri soyuyor, öldürüyor. Şimdiye kadar hiçbir eşkıya, bunun gibi Ağaları, Beyleri öldürmedi, soyamadı. Bu başka. Bu, kurdun ağzına kan değdiriyor. Halk ayaklanması hazırlıyor. Bunlar, bu halk bize öylesine bir kin duyuyor ki bir ayaklanırlarsa, şehirlerde taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmaz.”

“Bakın arkadaşlar, yani siz İnce Memedin, bir gün gelerek, sizin kasabayı basarak hepinizin kellesini koparacağından korkuyorsunuz, değil mi?”

“Evet, korkuyoruz,” dedi Taşkın Halil Bey, etli, mor dudaklarını sündürerek, “canımızdan ve de malımızdan ve de ırzımızdan korkuyoruz.”

“Korkmayın, Türkiye Cumhuriyeti bir tek eşkıyayla, yüzlerce eşkıyayla başa çıkacak güçtedir, korkmayın.”

“Halk ayaklanması hazırlığı içindedir, İnce Memed. Bütün hareketleri onu gösteriyor. Para biriktiriyor. Onun bugünkü hazinesi hiç yoksa, bir Suriye Devletinin bütçesi kadar var. İrti-cayla, kapatılmış tekkelerin mensubinleriyle işbirliği yapıyor, halkı ayaklandırmak için…”

Taşkın Halil Beyden başka herkes söze karıştı, bütün düşünceler, İnce Memedin bir halk ayaklanması hazırlığı içinde olduğunda birleşiyordu. Yalnız Murtaza, Arif Saim Bey onu

406

görmesin, diye köşe bucak saklanıyordu. Onu görürse, gözlerinin içine bir bakarsa, onun çiftliğini bastıranlardan birisi olduğunu yüreğini okuyarak bilecek, o zaman emir vererekten kendisini İnce Memede öldürtecek, İnce Memed de kurşunu tam onun kafasına çakacak, beyni fırlayıp odanın duvarına yapışacaktı.

Arif Saim Beyin yüzü ciddileşti. Bastonunu sıkıca kavradı: “Bakın arkadaşlar,” diye yeniden başladı. “Bakın arkadaşlar, bir İnce Memed değil, yüz bin İnce Memed olsa, böyle yüz bin de dağlarda dolanan atı bulunsa bu halk başkaldıramaz. Bizim halkımız binlerce yıldan bu yana yoksulluk çekmiş, ezilmiş, çiğnenmiş, bütün insan olma gücü elinden alınmış bir halktır. Böyle bir halk değil başkaldırmak, korkusundan gözünü bile açamaz, siz keyfinize bakın. İnce Memed de birkaç gün dağda dolaşsın bakalım. Fazla telaşlanmışsınız, telaşlanmayın. Hem böyle bir adam var mı, orası da meçhul.”

“Var,” dedi Taşkın Halil Bey. “Amber Bey onu tanıyor, geçen gün evini bastı ya. İnce Memed diye birisi var.”

“Bütün köylüler onu her gün görüyorlar. Bizim Topal Ali Ağa onu yakından tanıyor,” diye söze karıştı Molla Duran Efendi.

“Bizim hepimizi öldürecek,” diye bir söz savurdu, dayanamayarak Murtaza Ağa saklandığı yerden.

“Hah işte, şimdi sadede geldiniz,” diye bastonunu yere uzun uzun vurdu Arif Saim Bey. “Evet İnce Memed sizi öldürecek, yalnız şunu iyi bilin ki, durmadan tekrar edeceğim, bu halktan, bu ezilmeye, aşağılanmaya, küçük görülmeye, insandan sayılmamaya alışmış halktan hiçbir şey çıkamaz.” Daldı, başını yere dikip bir süre düşündü. Başını salladı, içlenmiş bir sesle, “Keski ayaklansa, ayaklanabilse de bu halk hepimizin kellesini koparsa.”

“Ayaklanacak,” diye bağırdı Murtaza, Arif Saim onu duy-mamışlıktan geldi.

“Ben İnce Memedi yakalayıncaya kadar, çiftliğimi basanı buluncaya kadar buradan gitmeyeceğim. Önce sızıltılara meydan vermeden, kol kırılır yen içinde kalince buradaki güçlerimizce harekete geçeceğim. Olmazsa, İnce Memed ve de Toros-

407

11

lar üstüne ordu çekecek, icap ederse Toroslarda taş üstünde taş, kelle üstünde baş bırakmayacağım.” Birden kızdı köpürdü, ayaklarını yere vurdu, ev temelden dama kadar sarsıldı, “Yarın işe başlayacağım. Ya Allah bana verir bu mücadelede, ya da o İnce piçine.” Tüyleri diken diken olmuş, karşısındaki İnce Memede meydan okuyordu.

“Bana Amber Ağayı çağıracaksınız,” dedi.

“Hemen şimdi mi?” diye sordu Taşkın Bey.

“Hemen şimdi,” dedi Arif Saim.

Arif Saim Bey ayağa kalktı, balkona çıktı, orada tek başına, Amber Bey gelinceye kadar volta vurdu. Amber Bey gelmeden az önce yerine döndü. Yüzü kaya parçaları kadar sertti. Onun yüzüne bakan İnce Memedin çoktan cavlağı çektiğini anlardı.

Amber Bey geldi, ellerini önüne kavuşturmuş. Arif Saim Beyin karşısında saygıyla, daha da çok ürküntüyle durdu. Onun ne kadar sert, acımasız bir kişi olduğunu Çukurovada herkes bilirdi. Döve döve adam öldürdüğü, otomobiline insan çiğnettiği, yüz otuz evlik bir köyü olduğu gibi yerinden alarak-tan Torosun kayalıklarına sürdüğü daha belleklerden silinmemişti. Şu Türkiye Cumhuriyetinde onun yapamayacağı hiçbir şey yoktu. Onun köylülere yaptırdığı işkenceler dillere destandı. Onun bu dehşet ünü Çukurovayı aşmış, bütün Türkiye yüzeyine yayılmıştı. Korkudan zangır zangır titremek için onun öküz gözlerini görmek gerekmezdi, adını duymak yeterdi. Arif Saimin işe böylesine el koyması oradaki herkesin yüreğine su serpmişti.

“Şuraya, karşıma otur bakalım Amber Ağa.” Bastonunun ucuyla yer gösterdi. Amber Beyin altına bir koltuk çektiler, Amber Bey, bastonun ucunun gösterdiği koltuğun üstüne çöktü, ellerini saygıyla, ürküntüyle dizlerinin üstüne koydu.

“Söyle bakalım Amber Ağa, hani sen, baban ölürken, sana uzattığı Beylik mührünü, ben fakir fıkaraya zulmedemem diye-rekten reddeden zat değil misin?”

“Benim efendim.”

“Sonra değirmen tözcülüğü yaptın?”

“Öyle oldu efendim.”

“Onun ardından da…”

408

“Nar, incir, asma bahçem var.”

“Bir de küçük bostanın…”

“Geçinip gidiyoruz Beyim.”

“Sen ne biçim adamsın be! Ermiş desem, dinsiz bir kişisin. Bolşevik desem, medreselisin. Sen medresede okudun mu?”

“Okumadım efendim.”

“Velhasıl bir acayip, kendi şahsına münhasır bir zatsın. Şimdi söyle bana o İnce Memedi gördün mü?”

“Gördüm Beyim.”

“Benim çiftliğim gibi senin de evini mi bastı?”

“Benim evimi de bastı efendim.”

“Sendeki emanetleri aldı öyle mi?”

“Aldı efendim.”

“Çok muydu?”

“Çoktu efendim.”

“Ne kadardı, hiç saymadın mı?”

“Saymadım efendim.”

“Merak da mı etmedin?”

“Bana ne, niçin merak edeyim herkesin parasını?”

“Hepsini İnce Memede mi verdin?”

“Hepsini ona verdim. O da bana emanetlerin içinden seçtiği bu yüzüğü zorla verdi. Almasam, eşkıyadır bu, belki başıma bir iş açar, diye mecburen aldım.”

Yüzüğü cebinden çıkardı Beye verdi. Bey evirdi çevirdi, hayran gözlerle yüzüğe baktıktan sonra Amber Beye geri vermeyip önündeki sehpanın üstüne koydu.

“Söyle bakalım şimdi, senin gördüğün İnce Memed hakiki bir İnce Memed miydi, su katılmamış?”

“Bana öyle geliyor ki, bendenizi soyan İnce Memed su katılmamış bir İnce Memeddi.”

“Su katılmamış İnce Memed kimdi, nasıl bir kişiydi?”

“Nasıl anlatsam Beyime… Nasıl söyleyim ki…” Ellerini açtı gösterdi. “İşte bu kadarcık bir çocuk. Küçücük bir şey. İnce bıyıklı, büyük, güzel gözlü, geniş omuzlu, sağlam dişli, utangaç, utangaçlığından hemen hiç konuşmayan, adamın gözlerinin içine sevgi dolu gözlerle bakan, öyle adam öldürecek bir kişiye hiç benzemeyen, durmadan, bana ne oldu da, ben buralara

409

düştüm, bu tüfeği elime kim verdi, bu eşkıya kılığına beni kim soktu, diye soran bir hali olan bir delikanlı. Bana deselerdi ki işte Abdi Ağayı, Ali Safa Beyi, Çiçekli Mahmut Ağayı öldüren İnce Memed budur, yemin etseler, Kurana el bassalar da bu çocuğun eşkıya İnce Memed olduğuna inanmazdım.”

“Yakında gelir de Murtaza Ağayı çarşının ortasında gözlerinin bebeğinden vurur da…”

“Aman Allah göstermesin,” diye Murtaza Ağadan ölüm iniltisi gibi bir inilti geldi.

“Çok mu korkuyorsun Murtaza ondan?”

İnilti karşılık verdi:

“Çok korkuyorum.”

“Seni de tam gözbebeğinin ortasından…”

“Aman Allah göstermesin, tam ortasından…”

“Onun parmağında o taçlı yüzük, sırtında da dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz ayetli gömlek var mıydı, gömlekte de altın yaldızla işlenmiş menekşeler?”

“Vardı efendim.”

“Demek hakiki bir İnce Memed var?”

“Var, efendim.”

“Utangaç da bir çocuk?”

“O kadar utangaç bir çocuk ki utangaçlığından insanın yüzüne bakamıyor, küpü getirdim önüne attım, yüzüme şaşkın şaşkın, bu adam ne yapıyor, diye bakakaldı, bir eşkıya küpün ağzını açıp da altınları yere dökünce seninkinin aklı başından iyice gidip almak istemedi, emanettir, dedi, bunca yıl saklamışsın, bundan sonra da sakla, dedi. Bana ölüler gibi, küpü geriye alayım, diye yalvardı. Utandığından yerin dibine geçiyordu.”

“Sen de niçin almadın altınları geriye?” Öfkesini belli ederek bağırdı Arif Saim. “Eşkıyaya, bu fakir milletin altınlarını götürüp de zorla niçin teslim ettin, seni tevkif ettireceğim halkımıza bu ihanetinden dolayı.”

“Halkın bir zararı olmadı bundan, sevgili Beyim,” diye sinmiş Amber Bey sesini indirdi, yumuşattı.

“Nasıl zararı olmazmış?” diye bastonunu bütün gücüyle yere vurarak kaşlarını çattı Arif Saim Bey.

410

“Çünkü, çünkü efendim,” diye kekeledi Amber Bey, “onları babaları Kafkas, Çanakkale, Yunan cephesinde kalan kızlara, delikanlılara dağıtacak.”

“Sen de bunun için mi eşkıyanın sana iade ettiği altınları kabul etmedin? Senin hakkında çok şey biliniyor Amber Ağa, hiç merak etme. Senin kim olduğunu, birtakım şüpheli dış ilişkilerini bilmiyor değiliz.”

Amber Bey korktu, yüzü kül kesildi, dudakları titredi:

“Haşa, haşa Bey, benim ne iç, ne dış hiçbir ilişkim olamaz.” Arif Saim Bey göğsünü gererek, sesini toklaştırdı, öküz gözleri büyüdü:

“Biz herkesi, sizin gibisileri, hususiyetle, takip ederek fişleriz.”

“Haşa, haşa efendim. Geçen Amerikan konsolosu gelmişti. Nar meraklısıymış, bahçeye götürdüm. Ondan başka da ömrümde ecnebiyan görmedim.”    .

“Biz insanın hiçbir hareketini kaçırmayız ve de, gördün ya, sizin gibisilerin nefes alışlarını bile duyar, kontrol altında tuta-

nz.

“Haşa, haşa efendim, bir daha ecnebiyanla görüşürsem, iki olsun.” Elleri, ayakları zangır zangır ediyor, başına ne bela açılacağını bilemediğinden, korkusu da gittikçe gittikçe büyüyordu.

“¥<\7İ& telaşlanmaya lüzum yok. Ben variken burada, seni sevdim, kimse senin tüyüne dokunamaz. Ama senin suçun çok büyük. İnce Memedin sana iade ettiği…”

Amber Bey can havliyle onun sözünü kesti:

“Geri vermezlerdi altınları. İnce Memed iyi çocuk, has adam, o geriye verirdi de, o canavar Ferhat Hoca o kadar altını ele geçirmiş de hiç geriye verir mi? İnce Memed, altınları bana geri vermek isterken o canavar Hoca bana şöyle bir baktı, ciğerimi deldi. Ben o altınları geriye alsaydım, hiç kurtuluşum yoktu, Hoca o anda beni öldürürdü.”

“Şimdi anladım işi,” diye kahkahalarla güldü Arif Saim Bey.

“Yaaa Beyim, öldürürdü, Beyim, ben aklımla, kurnazlığımla canımı onların elinden kurtardım. Emin ol, ecnebiyanla hiç konuşmayacağım bir daha Beyim.”

411

“Ecnebilerle sen her zaman konuşabilirsin.”

Ayağa kalktı:

“Baş üstüne efendim, nasıl buyurursanız efendim. Başıma bir iş gelmez ya…”

“Ya bu yüzük?” Yüzüğü sehpanın üstünden aldı, işlenişine, taşına hayran kaldı Arif Saim Bey.

“Kalsın efendim, emanet efendim. Benim için büyük bir zevk olur sizde kalması.”

“Pekiyi kalsın. Bunu senin hediyen olarak hemşirene vereceğim.”

“Benim hediyem olsun efendim, hemşire hanıma selam söyleyin, hürmetlerimi arz ederim, efendim.”

“Seninle bundan sonra İnce Memed için işbirliği yaparız.”

“Yaparız Efendim.”

“Haydi güle güle.”

Amber Bey, ayakları ayaklarına dolanarak merdivenleri indi, evden uzaklaşınca derin bir soluk aldı, doğru bostanına gitti. Bir daha konsolosla, bir ecnebiyanla görüşmek mi, aman Allah, Allah yazdıysa bozsun! Ecnebiyanla hiç konuşmamaya karar vermişti ya zaten bütün ömründe topu topu bir yabancıyla konuşmuş, o da yampiri yürüyen uzun kafalı Amerikan konsolosuydu. Onun derdi İnce Memeddi, Arif Saim Bey işe el koymuştu, İnce Memedin de bu modern Kuyucu Murat Paşanın elinden kurtuluşu olamazdı. Yeni Kuyucu Murat Paşa To-rosların üstünden silindir gibi geçecek, koca Toros dağı inim inim inleyecek, ocakları sönecekti. Nasıl etse de İnce Memede bir haber ulaştırsa, ulaştırsa da durumu ona anlatabilse, o da bir süre için dağlardan çekilip gitse, ortalarda gözükmeseydi. Yazık olacaktı İnce Memede.

Arif Saim Bey Valiyi, Alay Komutanını savdıktan sonra sağlam bir araştırmaya girişti. Eşkıyalarca soyulmuş kişilerin hepsini, başta Sarı Sultanoğlu olmak üzere kasabaya çağırdı. İnce Memed, Ferhat Hoca, Sahan, Temir, Kasım üstüne derinlemesine bilgi topladı. Onlar hakkında ne kadar çok öğrenirse şaşkınlığı o kadar artıyor, biz memleket insanını hiç mi hiç tanımıyoruz, diye, önüne gelene söylüyordu.

412

Taşkın Halil Beyin evi, savaştaki bir ordu karargahı gibi çalışıyordu. Güvenilir adamlardan sağlam bir haber alma örgütü kuruldu. Bu örgüte en başta, halen Molla Duran Efendinin evinde çalışan izciler başı Topal Ali de alındı. Arif Saim Bey, Topal Aliyi çok sevmiş, ona çok güveniyor, ona danışmadan, onun düşüncesini sormadan en küçük bir işe girişmiyor, herhangi bir eylemde bulunmuyordu. Ali, bu sefer de Arif Saim Beyin gözdesi ve gözbebeği olunca Murtaza Ağa küplere binip, öfkesinden deliye döndü. Benim kasabaya getirtip, herkesle tanıştırdığım şu Topal alçağa bakın, neredeyse Ankaraya gidecek, Erkanı Harbiye Reisi olacak.

Arif Saim Beyin çalışmaları yavaş yavaş semeresini veriyordu. İnce Memede kimlerin yataklık yaptığı, onu hangi köylerin, kimlerin koruduğu bir bir öğrenilmişti, İnce Memed de sağlam bir haber alma ağı kurmuştu. Kasabada, ovada, dağlarda arı uçsa onun da haberi oluyordu. Ona habercilik yapanlar, onların başları da yavaş yavaş saptanıyor, hiçbir sızıltıya meydan vermeden yakalanıyor, yakalanma sebepleri kimseye bildirilmeden, getirilip gözaltına tıkılıyorlardı.

Candarmalarm, kuş olsalar da, İnce Memed gibi halkın yüreğine derinlemesine yerleşmiş bir kişiyi bulmaları, bulsalar da yakalamaları kolay değildi. Onun için Memedle başa çıkacak eski eşkıyalar gerekiyordu. Çivi çiviyi sökmeliydi. İlk akla gelen eşkıya, Kurtuluş Savaşı kahramanı Bayramoğluydu. Ama o, İnce Memede karşı dağa çıkar mıydı, ne olursa olsun onu İnce Memedin üstüne, it dişi domuz derisi, göndermenin bir yolunu bulmalıydı. Sonra öteki eşkıyalar, İnce Memedin arkadaşı Uzun Cabbar, Kör İbrahim, Horoz Ramo, Çiçekli Nuri, onları da, Bay-ramoğlu isterse onun emrine vermeliydi. Daha başka eşkıyaların da, ince eleyip sık dokuyarak, kişilikleri üstünde duruldu. Ama her şey Bayramoğluna bağlıydı. O, İnce Memedin üstüne giderse, bu iş, yağdan kıl çekercesine kolaylıkla halledilirdi. İnce Memed gibi bir acemi çaylak, arkasında, Kırkgöz Ocağı değil de, kim olursa olsun, şu adları deftere yazılmış, eşkıyaların bir tekine bile yetmezdi.

Her şey günlerce çalışılarak, inceden inceye hazırlanmış, bir, harekete geçmek zamanı kalmıştı. Yüzbaşı da, Asım Çavuş

413

da mutluydu. Arif Saim Bey, her tasarımda onların düşüncelerini alıyor, en küçük olayı bile onlarla tartışıyordu. Karakol, gözaltı yerleri İnce Memedin casuslarıyla dolmuştu. Aşağı yukarı bu casusların hepsinin de adını Kertiş Ali Onbaşı vermişti. Arif Saim Bey bu Kertiş Ali Onbaşıyı çok sevmişti. O, gözü kara, askerliğe baş koymuş, anasından asker doğmuş, bu ezilmiş, alçal-mış köylüye de kin bağlamış bir yiğitti. Arif Saim Bey şimdi bu-yursa, şu bütün Toros dağlarını yediden yetmişe döve döve öldür, dese, gözünü kırpmadan hemen işe girişirdi. Arif Saim Bey, kendisiyle övünüyordu, Kurtuluş Savaşında bölge komutanı iken bile, İnce Memede karşı hazırlandığı gibi, düşmana karşı hazırlanmamıştı.

“Taşkın Bey, arkadaşları çağırın da artık Bayramoğlu için bir şey düşünelim, tartışalım. Kış gelmeden İnce Memedin işini bitirmeliyiz. Yörükler yayladan indiler, değil mi?”

“İniyorlar.”

“Onlar inince düze, İnce Memed dağlarda en büyük desteğinden mahrum kalır.”

“Doğrusunuz Efendim.”

Taşkın Bey adamlar gönderdi, Zülfü Beyi, Molla Duran Efendiyi, Muallim Rüstem Beyi, Belediye Başkanını, Kertiş Aliyi, Topal Aliyi, Yüzbaşıyı, Asım Çavuşu, ilgili memurları, daha birçok kişiyi evine çağırttı. Çağrıyı alanların hepsi koşarak geldi. Üst üste birkaç kere adam gönderdiği halde Murtaza Ağa gelmiyordu. Sonunda Taşkın Halil Bey, kendisi gitti Murtaza Ağanın konağına, çok şaşırmıştı Murtaza Ağanın bu tutumuna, oysa Murtaza Ağa, böylesi işlerde şapkasını havaya atar, altında koşarak…

“Yahu Murtaza, ne oldu, bir şey mi var, Arif Saim Bey geldi geleli bir kere uğramadın bize…”

“Uğradım,” dedi Murtaza.

“Biliyorum, birkaç kez uğradın, o da bir köşeye saklandın, büzüldün, bir yumak oldun, kimse görmesin diye de…”

“Doğrusun, öyle oldu, korkuyorum.”

“Kimden?”

“Arif Saim Beyden. Bana öyle geliyor ki, o her şeyi biliyor. Çiftliğini bizim… Bana öyle bir bakıyor ki yüreğimin içini oku-

414

yor. Ben o adamın yanına bir daha gidemem. Bana öyle geliyor ki o, beni görünce her şeyi bir bir anlayacak.”

“Aman be Murtaza, sen aklını mı oynattın. Ne bilecek o bizim çiftliğini…”

“Gözümün içine bakışından belli. Deliyor gözleriyle yüreğimi- Biliyor.”

Aralarında uzun bir tartışma çıktı ya iyi yürekli Murtaza Ağayı Taşkın kandırarak Arif Saim Beye götürdü.

“Evet arkadaşlar, ben Bayramoğlunu çok yakından tanırım. Yüzbaşı iken çok takibinde bulundum. Yiğit, inanılmaz cesarette, çok kurnaz, mert bir kişidir Bayramoğlu. Gençliğim eşkıya takibinde geçti, o kadar eşkıya yakaladım, öldürdüm, ömrüm boyunca böyle bir adama rastlamadım. Onu buraya nasıl getireceğiz, bu işin içine nasıl sokacağız?”

“Murtaza Ağa, onun adamı,” dedi Taşkın Bey. “O gider, sizin çağırdığınızı söyler, alır getirir.”

“Ne diyorsun Murtaza, buraya yakına gelsene.”

Murtaza büzüldüğü köşeden kalktı, onun yüzüne hiç ba-kamayarak, gösterdikleri koltuğa, karşısına geçti oturdu.

“Giderim Beyim. Hiç sanmıyorum ya, gelirse alır gelirim.”

“Onu yakından bilmek gerek. Zayıf noktalarını tespit etmek, işi yarı yarıya halleder. Şunu bilin ki, o nam ve gösteriş için yaşayan bir kişidir. Eşkıyalığı bırakıp İstiklal Harbine de nam için, ünlenmek için girmiştir. Ben, birçok şeyi anlıyor, izah edebiliyorum da Bayramoğlu gibi gösteriş düşkünü bir insanın bu kadar zaman köyüne çekilip fakir bir hayat sürmesini anlamıyorum.”

“Hem de ne fakirlik,” dedi Murtaza Ağa. “Hem de öyle bir fakirlik ki, çok sevdiği halde aylarca ne bir tutam çay, ne de bir dirhem şeker bulabiliyor.”

“Öyleyse ona…”

“Bir heybe dolusu şeker, çay götüreceğim, hususiyle Arif Saim Bey bunları senin için Ankaradan getirdi, diyeceğim. Bir de lacivert bir giyit. Bir çift körüklü çizme, bir lenger şapka, don gömlek, mintan, ipek çorap, yakasına da kırmızı mendil.”

“Sen benden iyi tanıyorsun Bayramoğlunu…”

“Tanıyorum ya, bir türlü de işe koşamıyorum onu.”

415

 

“Sen onu al getir, koşacağız. Gerisini bana bırak.”

Murtaza Ağa tedarikini gördü, her şeyi kendi eliyle bir bir hazırlayarak atına bindi, bir soylu doru atı da yedekleyerek yola düştü.

Bayramoğlu, beklemediği bir biçimde onu iyi, candan karşıladı. Armağanları verdi, yedekteki soylu atı gösterdi:

“Bütün bu hediyeleri sana Arif Saim Bey gönderdi,” dedi.

Bayramoğlu sevindi, sevincinden elleri, dudakları titredi.

“Biz onunla iyi tanışırdık,” dedi, “Yüzbaşıyken benim çok takibimde gezdi, İstiklal Harbinde Haçın cephesinde de beraberdik. Demek beni gönülden uzak etmemiş, hatırlamış ha… Eh, canım, eski silah arkadaşı değil mi, silah arkadaşlığı kardeşlikten ileridir. Şimdi çok büyük bir adam oldu o, değil mi?”

“Büyük adam da söz mü Bayramoğlu, onun astığı astık, kestiği kestik, o, ipten adam alır. İstediğini Karun kadar zengin, istediğini nan ekmeye muhtaç eder.”

“Onun çiftliğini basmışlar, bu işi kim yapabilir ki… Bu işi ancak bir deli yapar.”

“İnce Memed yapmış.”

“İnce Memed akıllıdır, cami duvarına işemez.”

“Diyorlar ki Mustafa Kemal Paşanın Arif Saim Beye verdiği altın saati da almış. Güya ki, diyesiymiş ki, Mustafa Kemalin saati, öyle bir yiğidin armağanı yakışsa yakışsa Bayramoğlu gibi yiğide yakışır, diyesiymiş. Güya ki, getire saati sana veresiy-miş.”

Bayramoğlu öyle bir öfkelendi ki bir kaplana benzedi, saçının, sakalının her telinden kıvılcımlar saçılıyordu. Murtaza Ağanın ödü koptu. Demek ha, diye düşündü, vay anasını, demek Bayramoğlu, o mazlum, karıncayı incitmez gözüken o yoksul adam, bu ağzı var da dili yok kişi demek böyle, demek icabında kaplan kesilen bir kişiymiş.

Murtaza Ağa, onun öfkesi karşısında o kadar şaşırdı ki bir süre ağzını açamadı. Bayramoğluysa, evinin avlusunda, bir süre kafesinde, yeleleri kabarmış bir aslan nasıl dolaşırsa, o da homurdanarak öyle dolandı durdu. Sonunda yatışmış olacak ki gülerek, ter içinde kalmış Murtazanm yanına geldi:

416

“Yüzbaşı Arif akıllı kişidir, böyle saçma sapan dedikodulara inanmadı, değil mi,” diye sordu.

Murtaza Ağa, bir beladan kurtulmanın rahatlığında:

“Hiç inanır mı canım. Ama seni yarın ona götüremezsem inanır da, her bir şeyi de yapar.”

“Haydi gel, bizimkiler bir güzel çay kaynatsınlar bize, bir içelim, bir içelim.”

İçeriye seslendi, sonra heybeleri, torbaları açtı. Gözleri fal-taşı gibi büyüdü:

“Bunların hepsini bana Yüzbaşı Arif mi gönderdi?”

“O gönderdi. Şu al atı da o gönderdi.”

Bayramoğlu kalktı, atın yanında yönünde, her yerine inceden inceye bakarak dolaştı, boynunu şaplakladı, yelesini okşadı, ağzını açtı, dişlerine baktı, “Allah, Allah,” diye şaşkınlığını dile getirdi, “böyle bir atı, baba oğula, kardaş kardaşa vermez/’ dedi, “demek benim eski günlerimi hatırlamış Yüzbaşı Arif.”

Murtaza Ağanın yanına geldi, elini onun omuzuna koydu:

“Demek beni unutmayan bir adam da varmış ha, hay Yüzbaşı Arif hay!”

“Seni görmeyi çok istiyor.”

Gözleri dünyanın bütün oyuncakları kendisine bağışlanmış, sevincinden kabına sığamayan bir çocuğun sevinci ve kurnazlığıyla ışılıyordu.

“Yarın giyinir kuşanır, biner atlarımıza gideriz, gideriz de Yüzbaşı Arifimizi görürüz. Bakalım ki yaşlanmış mı o da bizim gibi.”

Bu sefer de sevinmek sırası Murtaza Ağaya geldi, oradan genç bir köylü buldu:

“Ne yapıp edip, şu pusulayı Arif Saim Beye ulaştıracaksın,” dedi. Eline yüklüce bir para tutuşturdu. Delikanlı atına atladığı gibi, dağlardan aşağıya sürdü, ertesi gün ikindi üzeri, üstünde, “Cuma günü Bayramoğluyla birlikte kasabada olacağız, bilgi edinilmesi,” diye yazan pusulayı Taşkın Halil Beyin eline verdi.

Arif Saim:

“Evet,” dedi, “Bayramoğlunu bu kasabada devlet reisleri gibi karşılayacağız. Bu karşılama öyle harikulade bir karşılama olmalı ki Bayramoğlu neye uğradığını bilememeli.”

417

Törenin, gerektiğinden de daha görkemli olması için hazırlıklara giriştiler.

Dağlardan mersin dalları, kır çiçekleri getirtildi, bahçelerde ne kadar kasımpatı varsa yolundu, bir, çarşının bu başına, bir, öteki ucuna büyük zafer taklan dikildi. Büyük alandaki ağaçların gövdelerine de çiçekler, dallar sarıldı. Dükkancılar dükkanlarını çiçeklerle, bayraklarla süslediler. Kasaba tepeden tırnağa yundu. Evlerin birçoğu bile kapılarını, pencerelerini çiçeklerle, dallarla donattılar. Her esnaf, her zanaatçı, kasabada oturan her kişi Bayramoğlunun onuruna, gücü yettiğince bir katkıda bulunmuş, kasabanın süslenmesi için elinden geleni geriye koymamıştı. Bu kasabada bu kadar çiçeğin, bayrağın bulunabileceği kimsenin aklından geçmezdi.

Kasaba bir çiçek, bir bayrak bahçesine dönmüştü. Herkes en güzel giyitlerini giymiş, bekliyorlardı. Arif Saim Bey, dün akşamdan Bayramoğlunun yoluna bir atlı göndermişti. Atlı gelenleri görür görmez doludizgin geriye dönecek, kasaba da Bayramoğlunu bir saatlik yolda karşılayacaktı.

Sulanmış, süpürülmüş çarşıda kedi köpek bile gözükmüyordu ortalıkta. Oysa öteki günler, başıboş köpekler sürülerle çarşıdan alana, alandan köprüye, köprüden mahalle aralarına dolaşırlardı.

Arif Saim Bey, o gün erkenden kalktı, usturayla sinek kaydı tıraş oldu, ipekli gömleğini giyip kırmızı, elmas iğneli kravatını taktı, giyindi kuşandı iki dirhem bir çekirdek oldu. Görkemli lord şapkası, beyaz eldivenleri, sapı altın bastonu, rugan kunduralarıyla ürkütücü, göz kamaştırıcı bir heybete benziyordu. Kasaba ileri gelenlerinin hepsi de bayramlık giyitlerini giymişler, tam tekmil Taşkın Halil Beyin konağının avlusuna doluşmuşlar, Arif Saim Beyin yukardan inmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Kasabadaki bütün okullar, davulcular, zurnacılar, kasabanın futbol takımı, mücahitler derneği, bunların kılıkları türlü türlüydü ve üç etekten tutun da Maraş abasına, eski, yeni asker, subay kılıklarına bürünmüşlerdi. Her mücahidin yakasında da kırmızı kordelalı madalya, ya da madalyaya benzer bir şey sarkıyordu. Ellerine de paslı kılıçlar, kamalar, av tüfekleri, kundakları yarılmış, kurt yemiş tüfekler, çakmaklı tüfekler,

418

toplu tabancalar, çakmaklı tabancalar almışlardı, kimisinin göğsüne de dürbünler asılmıştı, kırmızı postallar giymiş halaycılar, çoktan yola çıkmışlar, Tapu tepesinin altındaki yola varmışlar, çoktandır bekliyorlardı.

Hazırlığını bitiren Arif Saim Bey, son bir kez daha aynaya baktıktan, bıyıklarını burduktan sonra kasılarak, ağır ağır, ayakkabılarının kurumuş tahtada çıkardığı tok sesi dinleyerek aşağıya indi, herkes ona koştu. O, sadece sağ elini uzatmış, kasılmış öyle duruyor, elini kim öpüyor, kim sıkıyor bakmıyordu bile. El öpme ve sıkma töreni bitince Arif Saim Bey, avluyu, karşıki portakal ağacından, köşedeki nara kadar gidip gelmeye başladı. Yanına yöresine hiç bakmıyor kasıldıkça göğsü geriliyor, şişiyordu. Başı da gittikçe dikleşiyor, bastığı yeri görmüyordu. Ötekilerse avluda durmuşlar, çıt çıkarmadan, hayranlıkla, onun gittikçe şişen, genişleyen göğsünü, uzayan boyunu seyreyliyorlardı.

Tam öğle olurken atlı doludizgin geldi, atının başını Beyefendinin tam önünde çekti ve büyük bir ustalıkla da atı olduğu yerde durdurdu.

“Geldiler efendim,” dedi.

Arif Saim Bey, ona, eliyle sinek kovar gibi, çekilmesi için bir işaret yaptı, otomobiline doğru yürüdü, şoför kapıyı açmış çoktandır onu bekliyordu. Taşkın Halil Beyi, Zülfüyü, Molla Duranı da yanına çağırdı. Otomobil önde, bayramlıklarını giyinmiş kasaba ileri gelenleri arkada, onların da arkasında kadın erkek, genç yaşlı kasabalılar ağır ağır kasabanın dışına ilerlediler, bir yarım saat sonra çakıltaşları serili bir büyük çukur alana gelip, çoktandır beklemekten canı çıkmış öğrencilerin, yamalı bohça örneği renk renk, kılık kılık orada durmuş kalmış mücahitlerin, çorapsız, ayakkabısız çubuklu sarı lacivert formalarını çekmiş sporcuların, tunçsiper göğüslerini şişirmiş, gözler ilerde, her birisi bir çelik parçasına dönmüş candarma bölüğünün ilerisine geçtiler durdular. Arif Saim Bey ve otomobilindekiler aşağıya inmediler. Ne zaman ki Bayramoğluyla Murtaza Ağanın başı çalıların arkasından gözüktü, işte o zaman Arif Saim Bey bütün heybetiyle otomobilden çıktı, en başa gitti dikildi. Bayramoğlu onun önüne gelince atının başını çekti, atladı. İki

419

eski arkadaş kucaklaştılar. Tam bu sırada da davullar zurnalar çalmaya başladı. Arif Saim onun kulağına, “Kimseye yüz vermeden, derhal atma bin ve orduyu teftişe çıkmış bir kumandan gibi göğsünü şişirerek, yüzlerine bakmayarak önlerinden geç,” dedi.

Bayramoğlu, onun ne demek istediğini hemen anlamış, ötekilerin yüzlerine bile bakmadan ata atlamış, bir ordu komutanı gibi göğsünü şişirmişti. Murtaza Ağa da onun arkasında, o da, onun gibi göğüs şişkin, bakışlar karşıya fırlamış, boyun uzamış kimsenin yüzüne bakmadan atını sürüyordu.

Bayramoğlu, daha işini bitirmemiş kalabalığın sonuna gelmemişti ki cuşu huruşa gelen bir mücahit, işte düşman diyerek-ten tüfeğini omuzuna aldı, karşı dağlara savlet eyledi. Eski tüfek öyle bir patladı ki yer gök sallandı, hem de ortalık barut dumanı içinde kaldı. Artık mücahitleri durdurabilirsen durdur. Tüfekler patlıyor, ortalığı dumanlar alıyor, mücahitlerin kimisi yolun tozları içine seriliyor, vatan için tatlı canlarını verirlerken, yerlerini göğüsleri tunçsiper başka yiğitler alıyordu. Onların da kızıl kanları yolun diz boyu tozlarının içine akınca, onların da barut dumanları, toz bulutlan içindeki yerlerini başka vatan kahramanları alıyorlardı. Kılıçlar, kamalar çekiliyor, millet biribirine giriyordu. Mücahitler, o eski günleri yaşarcasına öylesine hırsla düşmanlarına saldırıyorlardı ki, insan o eski günleri olduğu gibi yeniden yaşıyordu. Bu sebepten dokuz tane saçı sakalı ağarmış eski mücahit hançerlerle biribirlerini yaralayıp, ala kanlarını yolun tozlarına akıttılar.

Bayramoğlu, teftişini bitirdikten sonra, gitmiş kalabalığın öteki ucunda durmuş, ne diyeceğini bilemeden, bu savaşırken bir kere olsun rastlamadığı saçı sakalı ağarmış adamların bu tuhaf oyunlarına ne diyeceğini bilemeden bakıyordu. Hele bunların arasında, neredeyse yıkıldı yıkılacak, kulaklarına kırmızı kordela bağlanmış bir çıplak ölümcül ata binmiş Kürt Rüstemi görünce şaşkınlığı bir kat daha arttı. Kahraman Rüstem, nere-dense, eline uzun bir kılıç geçirmiş, olduğu yerden kıpırdanmadan, kıpırdarsa, altındaki atın yola serileceğini biliyor, paslı kılıcını havaya, naralar atarak savuruyordu.

Önde Arif Saim Beyin otomobili, yanında Bayramoğluyla Murtaza Ağa, arkalarında coşmuş, bacaklarını ta yukarı kal-

420

dırarak halay çekenler, mücahitler, askerler, sporcular, halk biribirlerine karışmışlar, sebebini bilemedikleri bir coşkuyu yaşıyor, İstiklal Savaşı günlerinin heyecanını yeniden, yüreklerinde bütün tazeliğiyle duyuyor, Bayramoğlunu görmenin, onu coşkuyla karşılamanın mutluluğu içinde kendilerinden geçiyorlardı.

Önde Arif Saim Beyin otomobili, yanında Bayramoğlunun atı çarşının başına kadar geldiler, Arif Saim Bey otomobili durdurdu, şoför kapıyı açtı, o da gerinerek, bir taş yontu gibi otomobilinden çıktı. Bayramoğlu da atından indi, Arif Saim Bey Yüzbaşıyı yanma çağırdı, onu solunda durdurdu. Sağında da Bayramoğlu, uygun adımlarla, çarşının içine yürüdüler. Çarşıyı, kesen yollardan çabucak gelerek doldurmuş kalabalık onları alkışlıyor, bağırıyor, çağırıyordu. Üç zafer takının üçünün de altından geçtiler. Birisinin üstünde kol uzunluğunda harflerle, hoş geldin milli kahraman Bayramoğlu yazıyordu. Arif Saim Bey, bunu Bayramoğluna gösterdi, Bayramoğlunun okuryazarlığı yoktu, bunu bilen Arif Saim Bey, yazıyı ona gösterirken de okudu. Bayramoğlunun ağzı kulaklarına vardı. Bir iyilik et de denize at, balık bilmezse Halik bilir, diyordu. Demek ki, bu millet beni, benim dökülen kanımı unutmamış da beni böyle karşılıyor. Gözleri yaş içinde kaldı, bütün sevgisini gözlerine toplayarak minnetle Arif Saime baktı. Konur dağda yakaladığımda iyi ki bu hileci, bin yüzlü herifi öldürmemişim, diye düşündü. Ona o kadar yalvarmıştı ki Arif Saim, Bayramoğlu, kendinden, insanlıktan utanmış, bir böcek öldürülür de, ne yaparsa yapsın, bu adam öldürülmez, demiş, Yüzbaşı Arifi pınarın başında bir gün ağırladıktan sonra bırakmıştı. Ondan sonra da çok karşılaşmışlar, cephe arkadaşı olarak yan yana Fransızlara karşı çarpışmışlar, ikisi de, bir daha Konur dağı olayını akıllarının ucundan geçirmemişlerdi.

Kasabanın alanına gelir gelmez, alanı silme doldurmuş kalabalık, “Hoş geldin Bayramoğlu, hoş geldin kurtarıcımız, hoş geldin kahraman,” diye hep bir ağızdan bağırdılar ve halaycı-lar, türküsünü söyleyerek Bayramoğlu halayını çektiler. Bayramoğlu, dağdayken hakkındaki çıkarılan türkülerden birinden yapılan bu halayı uzun yıllardır seyretmemiş, kendisiyle birlik-

421

te, kendisi için çıkarılmış halayları, türküleri de unutmuştu. Gözlerinden birer damla yaş süzüldü, bıyığından boynuna indi.

Arif Saim Bey, onun duygulanmış perişan olmuş halini gördü, ona acıdı, bir Arif Saim, bir insana ne kadar acıyabilirse o kadar acıdı:

“Haydi arabaya binelim de gidelim. Bunlar senin kasabaya gelişini coşmuşlar kutluyorlar. Bu şenlik daha uzun süreceğe benzer,” dedi, onu kolundan tuttu, otomobile soktu.

Eve döndüklerinde, Taşkın Beyin salonuna, masalar birleştirilerek, uzun bir sofranın kurulduğunu, oradakilerin kendilerini beklediklerini gördüler. Arif Saim Bey, kendisi için hazırlanmış yere, masanın başına uzun bir tartışmadan sonra Bayra-moğlunu oturttu. Hemen, önce onun bardağına, arkasından da kendi kadehine boz rakıyı doldurdu. Bayramoğlu bu rakı işine de sevindi. Uzun yıllardır, bir kere olsun rakıyı ağzına almamış, tadını, kokusunu bile unutmuştu.

“Şerefe,” diye bardağını kaldırdı Arif Saim Bey. “İstiklal Harbimizin büyük kahramanı, Mustafa Kemal Paşamızın gözbebeği ve de gözdesi, aramızda bulunmak şerefini bize bahşeden, Torosun ölümsüz kartalı Bayramoğlunun şerefine.”

Bütün masa kadeh kaldırdı:

“Şerefe,” dediler. “Torosun ölümsüz kartalının şerefine.”

Yemek yatsı namazına kadar sürdü. Tatlılar, şerbetler, kahveler geldi. Konuklar birer ikişer izin isteyerek gittiler. Arif Saim Bey göndermek istemediklerini, küçük bir göz işaretiyle ala-koydu.

Herkes dağılıp, sofra ortadan kaldırıldıktan sonra, Arif Saim Bey yanına oturttuğu Bayramoğlunun ellerini avuçları arasına aldı, okşayarak:

“Senden büyük bir ricamız var.”

“Biliyorum, İnce Memed,” diye onun sözünü kesti Bayramoğlu.

“Evet, biliyorsun, İnce Memed nam vatan haini, ırz düşmanı, kanlı katil bu vatanın ve de bu kasabanın adını beş paralık etti, bunu da biliyorsun.”

Gözünü Bayramoğlunun gözleri içine dikmiş, ısrarla bakı-

422

yordu. En sonunda Bayramoğlu, “Biliyorum,” demek zorunda kaldı.

“Biliyorsun, Candarma Kumandanımız kusura bakmasın, candarmalar yıllardır onunla başa çıkamıyorlar. Bu adam bir çıban başı olaraktan bizi bütün dünyaya rezili rüsvay etti. Ünü İngilizleri, Fransızları geçti de Rusu buldu. Onlar da bizim bir çalıkakıcı İnce Memedle başa çıkamayacağımızı öğrenip, bizi beş paralık bir vatan sandılar. Bu böyle sürer giderse, senin, benim kan dökerek kurtardığımız bu vatan elimizden kayıp gidecek. Bizim İnce Memedle uğraştığımızı duyan Fransızlar, ingilizler ve dahi Ruslar geri gelecekler, geriye gelip bizi gene boyunduruk altına alacaklar. O zaman haydi, gene silaha sarıl Bayramoğlu. Bizim bu İnce Memede gücümüz yetmedi, biz de Torosun ölmez kaplanı, kaplan gibi kükreyeni Bayramoğluna dahalet ettik. Bu vatanı şu İnce Memedin elinden kurtarabilir-sen ancak sen kurtarırsın.”

Bayramoğlu başını önüne düşürmüş, yüz çizgileri gerilmiş düşünüyordu.

“Ne diyorsun Bayramoğlu, bu vatanı bir sefer daha, bu sefer de, o düşmandan daha zalim bu düşman, İnce Memedin elinden kurtarabilecek misin?”

Bayramoğlu başını kaldırdı, elini Arif Saim Beyin dizinin üstüne koydu:

“Bu vatanı İnce Memedin elinden ben değil hiç kimse kurtaramaz.”

“Niçin kurtaramazmış?” diye öfkeli bir sesle sordu Arif Saim Bey. “Kim oluyormuş da o Bayramoğlu gibi bir kahramanın karşısına çıkıyormuş. Aldığımız istihbarata nazaran, o İnce Memed, o sümüklü çocuk diyormuş ki ben öyle bir eşkıyayım ki Bayramoğlu bile benim yanımda eşek hırsızı kalır. Her gittiği yerde, her gittiği…”

“İnce Memedle bu dünyada ben değil, kimse başa çıkamaz.”

“Demek senin için bütün söyledikleri, Bayramoğlunun benim yanımda bir sinek hükmü kadar hükmü yok dediği doğru öyleyse.”

“Doğru.”

423

“Nasıl olabilir, sen Bayramoğlusun.”

“O da İnce Memed.”

“Bayramoğlunun yanında İnce Memed kim oluyor ya…”

“Aaaah,” diye derinden ciğeri sökülürcesine içini çekti Bayramoğlu. “O İnce Memeddir. Bütün Toros, bütün Çukurova köylüleri, şu koca Anadolundan Şama, Bağdada kadar herkes onu tutuyor, onu ermiş bellemiş. Bayramoğluna gelince kuyunun dibinde unutulmuş taşa dönmüş, yıllardır kimse yüzüne dönüp bakmamış. O da kendisini bir daha dirilme-mesiye öldürmüş… Bir ölü koskoca İnce Memedle nasıl başa çıkar, ben kendimi bilirim. Bir daha, üstelik de ele aleme rezil ederek, leşini köpeklere, kurtlara kuşlara yem ederek öldürsün diye, Bayramoğlunu onun üstüne gönderemem. Ben onun üstüne gider de İnce Memedi öldürürsem, ya da yakalarsam, şu ayağı çarıklılar, şu bıyıkları düşükler, şu utangaçlıklarından başını yerden kaldıramayanlar beni tükrükle boğarlar, ondan sonra da ölümü bok çukuruna atarlar. İnce Memedle başa çıkamaz kimse.”

“Bayramoğlu çıkar. Çünkü onun arkasında yedi düvelle baş etmiş Türkiye Cumhuriyeti, onun askerleri, onun zabitleri, onun Ağaları, Beyleri var. O baldırı çıplakların bizim yanımızda hiçbir kıymeti yok,” diye bağırdı Arif Saim Bey.

“Hiçbir kıymeti yok da, o bir damla çocuğu, o, okuryazarlığı bile olmayan köylüyü yıllardır neden yakalayamıyorsun da benim gibi bir yaşlı adama yalvarıyorsunuz?”

Arif Saim Bey bu sözlere o kadar öfkelendi ki ayağa sıçradı, duvarı tekmelemeye, ağzına geleni Bayramoğluna söylemeye başladı. Bayramoğlu da ayağa kalkmış, o da onun bir söylediğine, daha da ağır on sözle karşılık veriyordu. Oradakiler, hiçbir söze varmıyorlar, oldukları yere sinmişler, Bayramoğluna hem acıyor, hem de kızıyorlardı. Artık Bayramoğlu, kim olursa olsun, Bayramoğlu değil, isterse İsmet Paşa olsun yanmıştı. Onurlu Arif Saim Bey, kendisiyle bu kadar ağır konuşan bir kişiyi yaşatmazdı. Bayramoğlu, Bayramoğludur ama, onun bile, Arif Saim Bey gibi bir adamı, onun bile bu kadar insanın içinde aşağılamaya, onu beş paralık, rezil kepaze etmeye hakkı yoktur.

424

Arif Saim bağırmasını, aşağılamalarını, küfürlerini artırdıkça artırıyor, arada sırada da orada durmuş, ona küçümseyerek bakan, gerekince de soğukkanlı daha ağır karşılıklar veren Bayramoğlunun üstüne yürüyordu. Taşkın Halil Bey, yolunu kesince geriye dönüyordu.

Arif Saim sonunda o kadar kendinden geçti ki, soluk soluğa kaldı, yüzü sapsarı kesildi, geldi Bayramoğlunun karşısında durdu:

“Sen bastırdın çiftliğimi İnce Memede değil mi, sizi eşkıya parçaları sizi, sizi tavuk hırsızları sizi! Hacı Ali Çavuşu sen öl-dürttün değil mi, Paşanın babama yadigar olarak verdiği o saati İnce Memed sana getirdi, değil mi? Demek bütün canavarlıkların, öldürmelerin, İnce Memedlerin arkasında sen varsın. Eşkıyalığı bırakmış da Ağamız, bir lokma ekmeğe muhtaç köyüne çekilmiş de…” Alay ediyordu. “Bunu da dünya aleme yutturmuş da…”

Hızla döndü, sağ elinin şehadet parmağını ok gibi Bayramoğlunun gözleri budur, diye fırlattı, eğer Bayramoğlu o anda sakmmasaydı, bir gözü mümkünü yok çıkardı. Çünkü parmak olanca öfke ve güçle fırlamıştı.

“Asılacaksın,” diye bağırdı Arif Saim Bey. “Seni bu kasabanın ortasında astıracağım. Bütün bu suçlarının, canavarlıklarının cezasını ipin ucunda sallanarak çekeceksin. Korkma, o senin pis leşine o köylü orospuları ağıtlar, türküler söyler, halaylar…” Dişlerini sıktı:

“Ama asılacak, cezanı çekeceksin. Hain köpek.”

“Hain köpek hem sensin, hem de senin o baban.”

Arif Saim, onun bu soğukkanlı çıkışı karşısında önce bocaladı, sonra kendine gelir gibi olunca, Bayramoğlu, artık her şeyin bittiğini anlamıştı, Arif Saimi iyi tanırdı, onun yapamayacağı bir kötülük yoktu, ne yapalım, bizim de kaderimiz buymuş, diye düşündü ve tane tane:

“Yüzbaşı Arif beni dinle,” dedi ve sesi bir buyruk gibi çıktı. “Şunu bil ki senden her şeyi beklerim. Beni astırırsın, kıyma gibi kıydırırsın. Konur dağda seni iyi tanımıştım. Bir can için bana köpekler gibi, sürüngenler gibi önümde yatarak, sürünerek yalvarmış, götümü öpmüştün. Ben, senin gibi bir adamı kar-

425

şımda, insan suretinde, insan gibi görünce, bir can için sen böylesine alçalınca, ben insanlık adına, bu kadar alçalabilen bir adam nasıl çıkmış insanlar arasından, diye, insanlığımdan utanmıştım.”

Arif Saim Bey sözün sonu gelmeden tabancasını çekti, Bay-ramoğluna doğrulttu, tetiğe çöktü, Taşkın Halil Bey tam arka-smdaydı, o tetiğe daha çökmeden dirseğine dokundu, kurşun da gitti duvara saplandı.

Bayramoğlu onun karşısında durmuş, sevinç içinde gülüyordu. “Bir can için beni korkutamazsın Yüzbaşı Arif… Bir can için, senin gibi insanların yüz karası olamam. Haydi bakalım, bir daha. Oğlum Taşkın, bırak o köpeği de ne yapacaksa yapsın bakalım.”

Murtaza Ağa, Zülfü, elinde tabanca zangır zangır titreyen Arif Saim Beyi koltuğuna oturttular, ona şerbet verdiler, alnını, kollarını, boynunu kolonyayla ovdular, tabancasını kılıfına soktular, ardından da bir kahve getirdiler… Bayramoğlu, ayakta öyle kalakalmıştı. Artık oturamazdı, kapıya doğru yürüdü. Bunu gören Arif Saim Bey telaşlandı:

“Göndermeyin onu,” dedi, “biz eski arkadaşız, aramızda böyle şeyler olur.”

Bayramoğlu, biz eski arkadaşız, sözünü duyunca kendiliğinden geriye döndü, geldi yerine oturdu. Bir beladan kurtulmanın sevincindeydi, gülümsüyordu.

“Biz eski arkadaşız,” dedi Bayramoğlu da, neden sonra.

“Bayramoğluna da bir kahve getirin,” diye buyurdu Arif Saim Bey. “Biz eski arkadaşız. Bu vatanı birlikte kurtardık.”

“Birlikte,” dedi yumuşacık Bayramoğlu.

“O bizi bırakıp dağlara çekilmeseydi.”

“Çekildik,” dedi Bayramoğlu. “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz. O yüzden çekildik.”

“Bayramoğlu isterse olurdu.”

Yumuşadılar, şakalar ettiler, sanki biraz önce biribirlerinin gırtlaklarına sarılanlar, biribirlerinin kanlarına susamışlar bunlar değildi, sarmaş dolaş oldular. Sohbet koyulaştı, söz, döndü dolaştı geldi, gene İnce Memede dayandı.

Bayramoğlu:

426

“Mademki biz seninle iki eski arkadaşız, arkadaştan da ileri kardaşız, sana doğru doğru dosdoğru konuşmalıyım ki bu İnce Memede bir çare bulmalısınız. Bu İnce Memedle, mümkünü yok ordularla, savaşla başa çıkılamaz Bey,” diye kestirdi attı.

“Neden?”

“Çünkü Beyim onun üstünde yıldırım taşı var.”

Arif Saim Bey güldü.

“Ne işe yarar bu?”

“Kimin üstünde yıldırım taşı varsa ona kurşun geçmez.”

“Sen buna nasıl inanırsın, senin için de, ona kurşun geçmez, diyorlardı.”

“Görüyorsun ki geçmemiş. Az önce de değmedi.”

Hep birlikte yarı sinirli gülüştüler.

“Bir de onda Kırkgöz Ocağının mührü var. O da onu bütün kazalardan saklıyor.”

“Yahu sen inanıyor musun Bayramoğlu bütün bunlara?”

“Bir de Anacık Sultan ona Selahaddini Eyyubinin sihirli gömleğini verdi, onu giyen gözükmez olur.”

“Yahu sen şaka mı ediyorsun Bayramoğlu?”

“Şaka falan ettiğim yok. Daha dün koca bir kasabanın gözleri önünde İnce Memedin atıdır, diye kurşuna dizilen uyuz bir at küheylan olarak dirilip de göğe ağmadı mı? Her sabah da gün ışımadan üstümüzde kişnemiyor mu? Kırkgöz Ocağının da, şu koca Torosta ne kadar Alevi, Sünni Ocağı varsa hepsinin de Kırkları, pirleri, gözükenleri, gözükmeyenleri İnce Memedin yanında. Zamanında da, bu kadar olmasa da, azıcıkları benim yanımdaydı. Burada oturmuş, bir-ibirimizi kıracağımıza, İnce Memedi ele geçirmek için bir yol arayalım.”

“Ölü ya da diri,” diye ekledi Arif Saim Bey. Sabaha kadar uyumadan, rakı içerek, kahve getirterek, İnce Memed işini öfkelenmeden derinlemesine, kardeşçesine konuştular. Arif Saim Bey, bu konuşmadan sonra Bayramoğlunu yürekten, hilafsız sevdi. Bu ne akıllı, bu ne mert, ne yiğit adamdı böyle. Yüreği herkese, her yaratığa, her canlıya sevgiyle doluydu. Eşkıyalığı bırakmasının sebebini şimdi iyice anlamıştı. Çok da saf, çocuklar gibi de tertemizdi. Böylesi bir adam, bunca yıl

427

dağda nasıl kalabilmiş, birisi, bir çocuk bile onu kandırabilirdi, onu kandırıp, nasıl olmuş da öldürmemişlerdi?

Sabaha karşı gün doğdu doğacakken Arif Saim Beyin içindeki yıldız parladı:

“Hay benim kafam,” diye. başına vurdu, “unuttum gittim, hay benim deli aklım, Bayramoğluyla kavgaya daldım da, o da hep Bayramoğlunun yüzünden, asıl işi unuttum. Taşkın Bey, o filintayı, fişeklikleri getir. Getir de armağanı sahibine verelim.”

Cin gibi Taşkın Bey, her şeyi anlamıştı. İçeriye koştu, kılıfının içindeki filintayı, fişeklikleri aldı getirdi Arif Saim Beye verdi. Arif Saim Bey filintayı, fişeklikleri Taşkın Beyin elinden aldı, kutsal bir emanetmişçesine önemseyerek dizlerinin üstüne koydu. Yavaş yavaş kabararak eski haline geldi. Şimdi artık, küçük dağları ben yarattım, büyükleri de babamdan kaldı tavrmday-dı. Gözlerini Bayramoğlunun gözlerine dikti, delici bakışlarını bir daha, uzun bir süre oradan ayırmadı, Bayramoğlunun aklından ne geçiyorsa, artık beş aşağı, beş yukarı biliyordu. Vaktin geldiğini anlamış olacak ki birden bağırdı:

“İnce Memedi yakalamaya gitmeyecek misin Bayramoğ-lu?”

Daha ağzından söz çıkar çıkmaz, Bayramoğlu karşılığınl yapıştırdı:

“Gitmeyeceğim.”

“Gideceksin, hem de mecburen… Hem de güle oynaya… Şimdi beni can kulağıyla iyi dinle, bu filintayı, bu fişeklikleri sana Mustafa Kemal Paşa gönderdi. Dedi ki, Bayramoğluna selam söyle, o Bayramoğludur, İnce Memedlerden, kalın Me-medlerden korkacak bir kişi değildir. En azından o, İnce Me-medse, bu da Bayramoğludur, o benim cephe arkadaşımdır, benim dağlarımda o varken, bana asi bir kişi o dağlarda nasıl dolaşır?”

Filintayı, fişeklikleri aldı, kaldırdı, gene usulca Bayramoğlunun kucağına koydu. Bayramoğlu uzun bir süre pencereden vuran gün ışığı altında menevişlenen filintadan, sırma işleme fişekliklerden gözlerini alamadı. Sonra başını ağır ağır kaldırdı, gözleri yaş içinde kalmıştı:

428

“Demek,” dedi, “Paşamız beni hatırladı ha…” Kekeliyordu, sesi de karıncalanmıştı. “Ben sanıyordum ki, herkes beni kuyunun dibindeki taş gibi unuttu. Demek Paşamız beni hatırladı… Biz onunla… Biliyorsun, Yüzbaşı Arif, o ne buyurursa buyruğu başım üstüne… Ben onunla birlikte çarpıştım. Bin canım olsa binini de ona kurban ederim. İnce Memed mi?”

Kahkahalarla gülüyor, boyuna yineliyordu, “İnce Memed mi, o çocuk mu?”

429

20

Yokuşu çıkınca köy karşısına çıkıverdi, Hürü Ana şaşırma-dı. Bu köy, bu evler, şu karşıdaki tepe bu kadar küçücük müydü, diye düşündü. Karşıdan gözüken başı dumanlı Alidağı bile küçülmüştü. İşte buna şaşırdı Hürü Ana.

Köyü görünce bir hoş olmuş yüreği küt küt atmaya başlamıştı. Köye bir an önce ulaşmak için altındaki atı boyuna üzen-giliyor, at hara kalkınca da, üstü tıka basa yüklü, sert başlı atı durdurmak o kadar kolay olmuyor, ama içi içine sığmayan Hürü Ana at yavaşlayınca ata söverek, “hörtükler alası,” diyerek, ya onu kırbaçlıyor, ya da gene üzengiliyordu.

Orası, o köy, Seyran, Selam Hoca, Hazret Efendi, kasaba, büyük deniz, portakal bahçeleri, Memedin konağı, her şey çok güzeldi, hoştu ya köyün de özlemi gelmiş yüreğinin başına çökmüştü. Oradayken, bu özlemini kendi kendinden bile saklıyordu. Memed, orada kalsaydı eğer, özlemini ta içinin derinine gömecek, bağrına taş basacak, özlemden ölse de bir gün olsun özlemini kendine bile belli etmeyecekti. Köyün, burnunda ne kadar tüttüğünü dağların kokusu burnuna gelince, köyü görünce anlamıştı. İçindeki özlemi meğer ne kadar yamanmış da onun haberi bile olmuyormuş.

Atını bir daha üzengiledi, “Deeeh, gavurun dölü,” dedi, “deeeeh!” Karşı çalının içinden şalvarının bağını bağlayarak yola çıkan Çolak Salihin oğlu Hacı Veliyi görünce atı sertçe birkaç kere daha üzengiledi, “Deeeeh, deeeeh, domuzun dölü, deeeeh!” Bir an önce, onu görünce yolun ortasında kalakalmış Çolak Salihin oğluna yetişmeye can atıyordu.

430

Onun kendine yaklaştığını gören yolun ortasında kalakalmış delikanlı geriye döndü koşmaya başladı. Hürüce, bu it soyuna o kadar kızdı ki atı üst üste kırbaçladı, hara kaldırdı, az sonra da koşan delikanlının arkasından yetişti:

“Dur, it südüğü,” diye bağırdı, “beni görünce başını aldın da nereye kaçıyorsun, dur!”

Hürü Ana, öylesine etkili, sert bir sesle buyurmuştu ki oğlan yolun ortasında, neye uğradığını bilemeden, gözleri fıldır fıldır dikildi durdu.

“Ulan beni görünce neden kaçıyorsun, ulan it südüğü sen Çolak Salihin oğlu Hacı Veli değil misin?”

Hacı Veli karşılık vermedi. Gözlerini sonuna kadar açmış ona şaşkınlıkla bakıyordu.

“Ulan senin dilini eşekarıları mı soktu? Ulan öyle durmuş da yüzüme pel pel ne bakıyorsun öyle?”

Ne yapsa, ne söylese Hacı Velinin dilini çözemiyor, çözemedikçe de öfkesi başına çıkıyordu.

“Ulan oğlum Veli, Allah seni benim başıma, şu köyün ucunda bela olarak mı çıkardı, ne oldu, köyün başında bir bela mı var, yoksa baban mı öldü.”

Büyülenmiş delikanlının dili çözüldü, usulcana:

“Babam ölmedi,” dedi.

“Ya kim öldü Hacı Veli?”

Bir tansık gerçekleşti, Hacı Velinin ağzı çarpılarak sözcükler ağzından döküldü.

“Benim adım Hacı Veli değil.”

“Ya senin adın ne?”

“Benim adım Memed.”

Hürü Ananın kızgınlığı birden geçti, keyiflendi, gülmeye başladı.

“Düş önüme öyleyse Memed! Eve gidelim de şu yükleri indirmeme yardım edersin.”

Oğlan ister istemez önüne düştü, yürüdü. Evin kapısına geldiklerinde de durmadı.

“Dur orada,” diye buyurdu Hürü Ana, sesi komut gibiydi. “Görmüyor musun sersem sepet herif, evin kapısına geldik. Şu atın başını tut.”

431

Hacı Veli döndü geldi, atın başını tuttu. Hürü Ananın yüzüne öyle pel pel bakıyordu. Hürü Ana, Allah sonunu hayır getire, diye düşündü, işin içinde bir iş var, var olmaya ya nedir ola?

Attan indi, atın dizginini onun elinden aldı, terkiyi gösterdi:

“Git de şu terkidekileri çöz,” dedi. “Yavaş yavaş, onlar hep cam, kırılırsa, şu parmaklarımı gözlerine sokar da oyarım.”

Delikanlı yavaş yavaş terkiyi çözdü, mukavvalara sarılmış resimleri aldı, duvarın dibine koydu.

“Al şu anahtarı da kapıyı aç!”

Kuşağından çözdüğü anahtarı Veliye uzattı, delikanlı epeyi uğraşarak kapıyı açtı, resimleri içeriye taşıdı, geriye geldi, öteki yükleri de çözmeye başladı. Çözüyor, heybeleri, torbaları eve taşıyor, gene geliyor heybeler, torbalar çözüyordu. Bu atı yükleyen de çok ustaymış, diye düşünüyordu. Üç atlık yükü bir ata yükleyebilmek çok hüner isteyen bir iştir, diyor, şaşıyordu.

Sonunda delikanlı atın üstündeki son büyük hurcu da çözdü, indirdi içeriye götürdü. Ter içindeydi.

“Atı al da şu kavağa bağla, sonra da içeriye gel!”

İçeriye girdi, evini gözden geçirdi, burnuna özlediği, hiçbir yerde bulamadığı evinin kokusu geldi, boğazına bir yumruk oturdu, boğazı tıkandı, “Hoş bulduk güzel evim,” dedi, “senden daha, senden sıcak, tatlı, güzel bir yer var mola şu dünyada?” Gülümsedi, ardından da, “Yok,” diye kestirdi attı. Gitti pencereleri açtı, kurt yemiş, kaim ortadirek ışıl ısıldı. Damın us-turunu, salmalarını is bağlamış, kömür gibi kararıyor, yukardan aşağı büyük, sağlam, hiçbir tanesi bozulmamış, hiçbirisine de bir tek sinek bile düşmemiş örümcekler ağlara gerilmiş sarkıyorlardı. Dalmış gitmiş, kendi eliyle dokuduğu kilimleri, nakışlı çuvalları, heybeleri, çulları okşuyor, seviyor, durduğu her eşyanın önünde, “Seni de göresim geldi seni de,” diyordu. Birden Hacı Veliyi anımsadı, ne oldu bu çocuğa, diyerek dışarıya çıktı, baktı ki at ağaca bağlı, çocuk yok. İçinden, çocuğa, babasına, anasına verdi veriştirdi. Verip veriştirirken köylü de aklına geldi. Ne oldu bu köylüye, diye telaşlandı. Köyün üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi, çıt çıkmıyor, bir eşek bile anırmıyor, bir köpek ürmüyor, bir horoz bile ötmüyor. Köyün içine yürüdü,

432

ortalıkta kimsecikler yoktu. Biraz daha ilerledi, hemen de geriye döndü. Söyleniyor, onu böyle karşılayan köylüye basıyordu kalay1′ benden kaçan köylüye, benim yüzüme kapılarını kapatanlara da, ben de kapımı açmam, diye ant üstüne ant veriyordu. Çok da merak ediyor, ama onurunu ayaklar altına alıp da varıp birisinin kapısını, ne oldu, niçin böylesiniz iflahsızlar deyip, çalmıyordu.

Birisiyle karşılaşırım, diye, kovaları aldı, köyün ortasındaki çeşmeye gitti, ortalıkta kimsecikler yoktu. Çeşmenin taşına oturdu, bekledi bir süre. Çeşmenin yalağına akan su şıkırdıyor-du. Aydınlık bir güneş basmıştı dünyayı, karşı Alıçlı koyakta da bir duman tütüyordu. Ne oldu bunlara, nereye gitti bütün köy? Haydi gelirken görmediler, diyelim, Çolak Salihin ahmak oğlu da mı söylemedi onlara geldiğimi? Fazla düşünmek olmazdı, hepsinin de canı cehenneme, dedi, kovalarını doldurdu, koşarcasına evine döndü, evini sildi süpürdü, örümcek ağlarını aldı, çulu dışarda silkti, getirdi yere serdi, evini süsledi püsledi, Hazret Efendinin yaptığı tasvirleri çözdü çıkardı. Çok şükür hiçbirisi de kırılmamıştı. At üstündeki İnce Memedi aldı ortadi-reğe astı. Alinin yeri karşı duvardı, onu götürdü oraya koydu. Tasvirleri nerelere yerleştireceğini yolda hep düşünmüştü, onun için zorluk çekmedi. Adem ile Havva Anamızın yeri ocağın sağ yanıydı, mısır koçanlarını çividen aldı, onların yerine o tasviri bağladı. Sol yanı da dünya güzelinindi… Tasvirlerin karşısında durdu, ilk olarak görüyormuşçasına karşılarına geçti, her birisini doya doya seyretti.

Heybelere el sürmedi. Gelmesinler, benden kaçsınlar, diye öfkelendi, sağ ayağını üç kere yere vurdu. “Gelmesinler, gelmesinler,” diye bağırdı. Sesindeki öfkeden kendi de ürktü. Sesini indirdi, yumuşattı. “Ben de onlara, onlar için getirdiğim, şu güzel şeyciklerimden zırnık koklatırsam,” diye Alinin tasvirine konuştu. İkide birde de, birisi geliyor mu, diye çıktı kapıya baktı. Umudu kesilince de, vardı, ocağın yanma çöktü oturdu, küstü, somurttu, derin düşüncelere daldı.

Daldığı düşüncelerinden onu dışardan gelen ayak sesleri ayıktırdı. Ayak tapırtıları gittikçe yaklaşıyordu, fırladı ayağa kalktı, yüreği gene küt küt atmaya başladı. Dışarıya koştu, bir

433

sürü yaşlı kadın, başlarına kara çatma bağlamışlar, ayaklarının ucuna baka baka, sessiz, yaslara bürünmüş ona geliyorlardı. Kadınların kara çatkıları onun yüreğine bir acı düşürdü, içi yandı.

Kadınlar, başlarını kaldırmadan ona, dudaklarının ucuyla, bir ölüm habercisi gibi, “Hoş geldin, kara yazgılı Hürüce,” dediler.

“Hoş bulduk ya niye kara yazgılı oluyormuşum avratlar?” diye gürledi. “Dilinizin altındakini söyleyin. Hepinizin başındaki bu kara çatkılar da ne?”

Kadınlar onun sorusuna karşılık vermediler, başlarını önlerine eğip sustular.

Hürüce de bir daha onlara başka bir soru sormadı, geçti köşesine küstü oturdu. Hiçbirisinin de yüzüne bakmıyordu. Sonunda kadınlardan birisi dayanamadı:

“Kara yazgılı Hürüce,” dedi, “ne küsüyorsun bize?” diye ona çıkıştı. “Ne küsüyorsun bize kara çatkı bağladık, diye. Kara çatkı bağlamayıp da göbek mi atsaydık?” Sustu.

Hürü Ana, ocağın yanındaki duvara sırtını dayamış, kurumuş kalmıştı. Niye kara çatkı bağladınız, diye sorma yürekliliğini de bir türlü, kendini zorluyor zorluyor, gösteremiyordu. Biraz sonra dayanacak hali kalmamış olacak ki patladı:

“Ne olmuş,” diye sordu tepeden, “başımıza bir iş mi gelmiş.”

Az önceki konuşan kadın:

“Gözü kör olasıca, ocağı sönesice Hürüce, ocağın batmadı mı sanıyorsun. Demek, olanı biteni duymadın, İnce Memedi vurdular. Biz aylardır, bu kara çatkıyı başımızdan çıkarmadık.”

“Ne zaman vurmuşlar İnce Memedi, ne zaman?” diye canlandı Hürü Ana. “Ne zaman, ne zaman.”

“Biz haber alalı beş altı ay oluyor.”

“Nerede vurmuşlar onu?”

Hürü Ananın sesi gülüyordu. Gözleri de pırıl pırıldı.

“Orada, Çukurovada, Akçasazda bütün Çukurovanın gavur, dinsiz köylüleriyle candarmalar kıstırmışlar onu. İnce Me-medin bir yanından uzun, kara ejderhalar geliyormuş, bir yanından da köylüler, candarmalar, bir yanı da deniz derya ba-

434

taklık… İnce Memed, ne yapsın, bataklığın üstüne yürümüş, bataklık da onu yutmuş. Ölüsü de geçmedi elimize yiğidimizin. Bizler kara çatkı bağlamayalım da kimler bağlasın? O gün, bugündür biz başımızdan kara çatkılarımızı, çıkarmadık, nasıl çıkarırdık, bütün bu dağ köylüklerinin hepsinin de kadınları kara çatkılı. Bundan sonra kara çatkı bizim kaderimiz.”

Hürü oturduğu yerden doğruldu, yüzü çiçek gibi açmıştı. Baştan başlayıp sona kadar olanı biteni, portakal bahçelerini, İnce Memedin konağını, deniz dedikleri mavi büyük suyu, Muallim Zekiyi, Abdülselam Hocayı, çeltik ırgatlarının halini, sıtmayı, Şakir Beyi, Hazret Efendiyi, iki katlı, apak evleri olan kasabayı, ağır ağır, olduğu gibi, en küçük bir şey katmadan anlattı bitirdi.

“O, mezarında yatmayası Şakir Bey, Abdi Ağadan bin beterdi,” dedi. “İnce Memedime haber saldım, yakında buraya da gelecek.”

Kadınların gözlerine baktı ki, her birisinin gözlerinde ona inanmadıkları okunuyor. Hiçbir dediğine inanmamışlar gibi. Ayağa kalktı, ortadirekteki İnce Memedin tasvirinin karşısına geldi durdu:

“Kalkın da yerinizden bakın şuna. Bu tasvir İnce Memede benzemiyor mu?”

Kadınlar yerlerinden kalkıp onun yanında durdular.

“İnce Memed bataklığın dibinde olsa, Hazret Efendi, Peygamberimizin Baş Türbedarı, onun yüzüne nasıl bakar da tasvirini çıkarırdı, söyleyin?”

Kadınlar, biribirlerinin üstüne yığılışarak, boyunlarını uzatarak İnce Memedin at üstündeki tasvirini inceden inceye gözden geçirdiler:

“Doğru, bu bizim İnce Memed,” dediler. “Atı da bulutların üstünde. Hem de kişniyor, sesi duyulmuyor ya, kişniyor.”

“Kişnesin de, varsın biz onun sesini duymayalım,” dedi Hürüce. “Allah onun kişnemesini başımızdan eksik etmesin.”

Kadınlar, hemen o anda canlandılar, sevinç içinde Hürü Anaya sarıldılar. Başlarındaki kara çatkıları çıkardılar yere çaldılar, oturdular, Hürüceye soru üstüne sorular sordular. O da bendinden boşanmış sular gibi konuştu, çağladı.

435

Biraz sonra bütün köylü Hürü Ananın kapısının önüne yığılıştı. Zalanın yatalak kızını da, yürüyemeyecek kadar yaşlıları da aldılar getirdiler. Bir sevinç denizi gibi dalgalanıyordu kalabalık. Hürü Ana bir sekinin üstüne çıktı, gördüklerini, bildiklerini bir daha kalabalığa da anlattı:

“Şimdi,” dedi, “beni bekleyin, çam sakızı, çoban armağanı bir şeycikler getirdim, hazır herkes burada iken…”

Yanma iki üç genç kız aldı içeriye girdiler, heybeleri, torbaları, hurcu açtılar. Hürü Ana, köydeki her kıza, geline hediyeler almış, herkesin de hediyesini aklında tutmuştu. Heybelerden, torbalardan kimin hediyesi eline gelirse, dışarıya çıkıyor, onu çağırarak hediyesini veriyordu.

Sırça bilezikler, sırça gümüş yüzükler, gerdanlıklar, boncuklardan, mercanlardan halhallar, saç tokaları, boncuk, mercan, gümüş küpeler, akikler, kehribarlar, nakışlı renk renk yazmalar, ham ipekten başörtüler, şeş dedikleri ince, ak başörtüler, ipek krepler, ipek, incecik çoraplar, çocuk patikleri, maşallahlar, iğneler, köyde bulunmayan iplik yumakları, örgü şişleri, akla ne gelirse, köyün bütün kadınlarına yetecek kadar… Getirilen her hediye, verilecek, kimseye göre inceden inceye düşünüldüğü için herkes memnundu. Dağıtım gün kavuşuncaya kadar sürdü. Hürü Anada da kıpırdayacak hal kalmadı, yürürken sağına soluna sarhoşlar gibi yalpalıyordu. En son, hediyesini bekleyen Zalanın yatalak kızına sıra geldi. Geldiğinden bu yana, dört göz olmuş bekleyen yatalak kız umudunu yitirmişti ki Hürü Ana büyücek bir paketi getirdi kucağına koydu. Anası kızın paketini açtı, paketten bir mavi çiçekli kırmızı ipek entari, bir ipek çorap, bir parlak kundura, yeşil bir krep, bir mercan küpe, altı tane de renk renk sırça bilezik çıktı. Gözleri dolmuş kız, eline aldığı parlak rugan kunduraya dalmış gitmişti. Bunun farkına varan Hürü Ana, eğildi onun saçlarını sevecenlikle okşadı, yürekten sıcacık bir sesle:

“İyi olacaksın kızım,” dedi, “iyi olacaksın dünya güzelim. İyi olacaksın gülüm. İyi olacaksın da, bu ayakkabıları giyecek, dünyanın ortasında uzun boyunlu kuğular gibi salınacaksın.”

İkinci gün de Hürü Ananın evi doldu taştı. Özellikle genç kızlar bölük bölük geliyorlar, duvarlara asılı resimlerin önünde

436

duruyor, en küçük ayrıntılarını bile kaçırmadan sessizce seyrediyorlar, Adem ile Havvanın resmi önünde önce bir irkiliyorlar, sonra da baş başa vererek kikirdeşiyorlardı.

İnce Memed resmi bildikleri bir şeydi. Devenin üstündeki ölüsünü taşıyan Aliyi de çok duymuşlardı. Köroğlunun atının da yabancısı değillerdi. Ama dünya güzeli, ejderha gövdesi, sürmeli gözleri, kalın kaşları, kuyruğundan çıkmış yalım gibi çatal dili, pul pul altın gövdesi ak pak gerdanıyla onları çok ilgilendirmiş, onun hakkında köyde hemen türlü rivayetler çıkarılmıştı.

İnce Memedi, Akçasazm bataklığında otuz kırk Çukurova köyünün acımasız, kan içici insanıyla bir ova dolusu karayılanı, bölük bölük candarması kuşatmıştı. İnce Memed tek başına bu kadar insanın ve de yılanın ortasında kalmıştı. Kuş olsa da kurtulmasının mümkünü kalmamıştı. Başı sıkışmış İnce Memed, ne yapsın fıkara, yatmış bir tümseğin arkasına, arkası bataklık, önü yangın… Bir ateş vermişlerdi köylüler, candarmalar bu güz gününde Akçasızm kurumuş kamışlarına, otlarına, ağaçlarına, bir de yel çıkmış, yalımlar Anavarza kayalıklarına kadar yükselmiş, çatırdayarak, çatırtıları yeri göğü tutmuş, neredeyse İnce Memedi yuttu yutacak. İnce Memed, akşamdan beri kurşun sıkıyordu sağa sola, girip kurtulacağı bir delik bile gözükmüyordu ortada. Bir yandan yangın geliyor üstüne, bir yanı yılan, bir yanı bataklık, bataklığın arkasında duvar gibi Anavarza kayalığı, bir yanda eli silahlı Çukurova köylüleri, candarmalar… İnce Memed bir de bakıyor ki bir tek kurşunu bile kalmamış. Tüfeğine bakıyor bakıyor, bu işe yaramazı kaldırıyor, bataklığın içine fırlatıp atıyor. Elinde tabancası, belinde hançeriyle kalakalıyor, ne yapacağını bilemez, orta yerde, yaklaşıp gelen yangının, karayılanların, candarmalarm arasında dönüp dururken bir gümbürtü geliyor kulağına bataklığın sularından, başını çevirince bataklığın üstüne bir büyük top ak bulutun indiğini görüyor. Yangın da kendisini aldı alacak, bir yandan da candar-maların kurşun  takırtıları, bağrışmalar yaklaşıyor.  Memed, kendisini bataklığa atacak, bataklık onu çekip dibine götürecekken bir kız sesi duyuyor, ses, “İnce Memed, İnce Memed,” diyor, “azıcık dur, ben geldim,” diyor, bulutun içinden işte bu

437

dünya güzeli çıkıyor, o bulutun içinden çıkınca, yangının aydınlattığı altın tüyleri dünyayı ışıltılara boğuyor. İnce Memed, suları yararak, altın ışıklarını fışkırtarak kendine doğru gelen bu heybetten önce korkuyor, yangına doğru koşuyor, yangm onu yutacak, bir ses daha duyuyor, “Dur, olduğun yerde İnce Memed!” İnce Memed, gözleri kamaşmış duruyor. “Dur İnce Memed, korkma!” İnce Memed, korkma, sözünü duyunca, kendine yediremiyor, öyle de ölüm, böyle de ölüm, diyerekten duruyor, ağzından, “Korkmuyorum,” diye zorla bir söz dökülüyor. Kız yanma geliyor ki İnce Memed ne baksın, karşısında dünya güzeli bir kız. Kızı görünce, azıcık kendine gelip soruyor, “İn misin, cin misin?” Kız ona gülerek karşılık veriyor, “Ne inim, ne de cinim, Anavarza kalesinin dünya güzeliyim, seni kurtarmaya geldim,” diyor. “Tut saçlarımdan da gidelim.” İnce Memed, onu saçlarından tutuyor, o anda da ak bulut geliyor, üstlerini örtüyor. İnce Memed gözlerini açıyor ki ne görsün, bataklığın ortasındaki adadalar, adada gün gibi şırlayan bir sırça saray, her bir yanda buz gibi kaynaklar, her yan ağzına kadar binbir türlü çiçeklerle dolmuş, türlü türlü, güneş tüylü, renk renk kuşlar, sürmeli gözlü cerenler… İnce Memedin atı da orada, İnce Memed, gözlerine inanamamış. Dünya güzelidir almış İnce Memedi, sarayın hamamına sokmuş, onu gül, amber, menekşe, nergis sularıyla, hem de kendi eliyle yumuş. O gün halvet olmuşlar. Dünya güzeli, “İnce Memed,” demiş, “ben bir dünyada yalnız seni sevdim, sana karasevda bağladım, sen önce Hatçeyi, sonra da Seyranı başıma çıkardın, ben de sana yaklaşamadım. Meğer yazgı bozulmaz imiş. Ben seni şimdi işte dar gününde elime geçirdim, bir daha seni bırakmam. Senden çocuklarım olacak.” İnce Memed, işte buna derecesiz üzülmüş, ona çekinmeden, “İyi has ya, bizim doğan çocuklarımız, senin gibi dünya güzeli başlı, ejderha gövdeli, altın pullu mu olacak?” diye sormuş. Ejderha gövdeli dünya güzeli buna çok gülmüş, “Yok” demiş, “bizim çocuklarımız benim gibi değil, senin gibi doğacaklar,” demiş. Orada, sırça sarayda kırk gün, kırk gece yataktan çıkmamışlar. Kırk birinci gün İnce Memed kendine gelip yataktan çıkmış, “Ben gitmeliyim dünya güzeli,” demiş-Dünya güzelidir, “Sen beni beğenmedin de gidiyorsun,” diye

438

gözlerinden kanlı yaşlar dökmüş. “Eğer Seyranı istiyorsan onu da alır sarayımıza getiririm. Ben onunla gül gibi geçinirim. Eğer Hürü Ananı istiyorsan onu da getiririm,” diye yalvarmış, onu bırakmamış. İnce Memed, orada kalmış ya gün gün de sararmış solmuş, iğne ipliğe dönmüş. Dünya güzeli bakmış ki olmayacak, Memedde durur göz yok, böyle giderse ölecek, onu toptan yitirecek, “Öyleyse Memed, sen istediğin yere git,” demiş. “Git de beni unutma, çocuğumuz olduğunda gel de, tıpı tıpına senin gibi doğacak çocuğumuzu gör.” İnce Memeddir, ona söz vermiş. O da İnce Memede sarılmış öpmüş, sarılmış öpmüş. Yatağa girmişler, bir daha, bir daha üç gün, üç gece bir halvet olmuşlar ki, dünyayı, yeri göğü, kendilerini unutmuşlar. Dünya dünya oldu olalı, hiçbir erkekle, hiçbir kadın arasında böyle yangın gibi bir aşk olmamış. Sonunda dünya güzeli Memedi uğurlarmış. Eline de üç bergüzar vermiş, birisi şu Hürü Ananın evinde duran tasvir. “Bunu al, kırma, tasvire baktıkça beni anımsarsın.” Saçından üç tel koparmış, “Bu da üstünde kaldıkça, bütün kötülüklerden seni koruyacak,” has bahçeden bir kırmızı gül almış, “bu gül de kıyamete kadar solmayacak, kokusu artacak eskimeyecek, karanlıklaştıkça dünya, sen bunu kokladıkça yüreğin aydınlanacak, hiçbir zaman karamsarlığa, umutsuzluğa düşmeyeceksin,” demiş. “Dünyan aydınlık, umutlu olacak her daim.” Memed de yola düşmüş, gelmiş Hürü Ananın yanma, tasviri ona vermiş. Hürü Ana da getirmiş duvarına asmış.

“Yolunu gözlüyor Memedin şimdi fıkara.”

“Memed de dağa çıkmış.”

“Allah bir adama her şeyi verir de bir şeyi eksik koyar.”

“Akılsız adam.”

“Bulunca bunamış.”

“Eşkıyalığın sonu var mı?”

“Önü sonu bir yağlı kurşun.”

“Ulan bulmuşsun bir sırça saray…”

“Bulmuşsun bir dünya güzeli…”

“Çocukların da olacakmış.”

“Hem de sana benzer.”

“Var yaşa bu cennette ölene kadar.”

439

“Ne olacak, Sefil İbrahimin oğlu…”

“Otu çek de köküne bak.”

“Kolları yok ki, nasıl sarmış İnce Memedi?”

“Bacakları yok ki, neresiylen halvet olmuşlar.”

“Burnunun ucunda da bir gül duruyor.”

“Umutsuz olmasın, diye.”

“Kolları da gözükmüyor.”

“Öbür yanında kalmış.”

“Bacakları da var.”

“O da gözükmüyor.”

“Öteki yeri de var.”

“Tasvirde çıkmamış.”

“Havva Anamızınki nasıl çıkmış öyleyse?”

“Bu utanmış.”

Tam bu sıralarda köye Aşık Hüseyin geldi. Beş yıl önce bir daha gelmişti. Aşık Hüseyin gerçek bir hak aşığıydı. O, hangi köye gelse, köye bet bereket yağar, dünya sevince keser, düğün bayram olurdu. Aşık Hüseyini, öteki seferkinden de büyük bir coşkuyla karşılayıp, ona kuş sütü bile ikram ederek, onu bir hafta bırakmadılar. Aşık Hüseyinse coştukça coştu, onlara gün yüzü görmemiş nice türküler, destanlar söyledi ki herkes, başka, umutlu, terü taze dünyalarda yaşadı. Son günü de İnce Me-medle dünya güzelinin destanını dile getirdi. Üç gün üç gece çaldı anlattı da bitiremedi. O destanı söyledikten sonra İnce Memedin dünya güzeliyle olan macerasına inanmayanlar, kuşkuyla bakanlar da inandılar, iman ettiler. Aşık Hüseyinden sonra destan öteki aşıkların dillerine de düştü, az bir sürede de bütün Toroslar destanı duydu. Destanı duyar duymaz Sefil Ali, bir iyice ezber ederekten İnce Memede koştu, onu Menekşe köyünde buldu. Üç gün, üç gece durup dinlenmeden söyledi, dinleyenlerin parmaklan ağzında kaldı. İnce Memed, ağzını açmadan, başını önüne eğmiş destanı kıpırdamadan dinledi. Destan bittiğinde onun azıcık gözlerinin yaşardığını gördüler, başka hiçbir şey olmadı. Kimse de, dünya güzeli üstüne ona hiçbir şey soramadı.

Hürü Ananın evinin dolup taşması gün gittikçe tavsadı. Son günlerde de günde ancak birkaç kişi gelir oldu. Onların da

Advertisements