İnce Memed 3(1)

by ersinozgurbuz

Ateşi yandıran kavdır Demiri dövdüren tavdır

Kimi yıllar Çukurovaya bahar birdenbire iner. Çiçekler tomurcuklar, kuşlar, arılar, böcekler, otlar birdenbire bastırır. Ilık güneş, apaydınlık ortalığı doldurur. Kurdu kuşu, börtü böceği, yılanı karıncasıyla bütün yaratık yuvalarından dışarıya uğrayıp şaşkın, telaşlı, yeni, taze bir dünyaya kavuşmanın sevinci içinde yumuşacık toprakta gezinirler. Akdenizin üstünden yekinen parça parça ak bulutlar, ovanın toprağına koyu, pul pul gölgelerini bırakarak Toros dağlarına giderler. Ve birdenbire, nereden geldiği belirsiz yağmurlar yağar. Ortalığı seller götürür. Sular taşar, yörelerine sapsarı milleri yayarak Akdenize deli bir hızla akarlar, mavi suyu kırmızıya boyarlar. Keskin, mor kayalıkların aralarında ışıltılı sarı çiğdem çiçekleri açar, sarvan kurmuş sarı çiğdemlerin bir ulu bahçesi olur dağlar. Ve binbir çiçekle, kokuyla nennilenirler. Turaç sesleri gelir durmadan, kuytulardan, bucaklardan. Ovanın insanları, bahar böyle birdenbire patlayınca küskün, kınalı cerenleri beklerler. Eskiden, aşağıdan, çölden, bahar gelince binlerce kınalı ceren akardı ovaya, kırmızı yalımlar gibi sünerek, Anavarzadan Kozan altına, oradan Tarsus düzlüğüne, Yüreğir toprağına, oradan Payasa, Osmaniye altına, oradan Dumluya sürülerle dolaşırlardı. Ve Çukurovalı-lar, atlarını ceren kovarak denerlerdi. En soylu at, binicisine en çabuk ceren yakalayan attı. Çukurovanm kır atları ta Asurlular-dan bu yana soyunu korumuş, ününü getirmişti.

Çukurovaya böyle birdenbire gelen baharlarla birlikte Akdenize de taze, pırıl pırıl maviler inerdi. Baharla birlikte denize

inen bu ışık mavisi göğe, ovaya, ak bulutlara vurur, çiçekten, yeşilden, ışıktan patlamış verimli toprağın üstünden ağır ağır yürüyerek Toros dağlarına kavuşurdu. Koyaklarına mor gölgeler düşmüş, ovayı bir yarım ay gibi kuşatmış dağlar birdenbire maviye batar, ağacı, kuşu, kayası, suyu, ormanıyla bir mavide yıldız yıldız ışıyarak savrulur, kaynaşarak dönerdi.

Ilık güneş, esen yeller deniz kıyısından, bulutlar gibi ak çiçekler açmış portakal, limon, turunç bahçelerinden kokular getirir ve ovadaki tekmil yaratıklar bir tapınma sevincinin esrikliğinde kendilerinden geçerlerdi.

Böyle baharın birdenbire bastırdığı yıllarda yaz da birdenbire çöker, sansıcaklar kurşun gibi inerdi insanların tepelerine. Erken gelen baharın sevinci kursaklarda kalırdı. Güneş bir kocaman köz yığını gibi, yöresine kıvılcımlar fışkırtarak, toprağı, otları, çiçekleri yakar, suları buğuya döndürüp alır götürür, küçük çayların yatakları parça parça yarılır, uçsuz bucaksız büyük bir örümcek ağına benzerdi toprak. Türküler söylenirdi bu birdenbire çöken sıcak üstüne. Çukurova yana yana ördolur, her sineği bir alıcı kurdolur, diye başlayan…

Baharın bütün görkemini, esrikliğini yaşayan ova insanları bu başlarına birdenbire bir keskin kılıç gibi inen sarısıcağın altında neye uğradıklarını bilemezler, gözlerini yakan ışıkların karanlığında kalıp ortalıkta yordamlayarak yürürler, yordamla-yarak çalışırlardı bir süre, bu ışık karanlığına alışmcaya kadar. Yeller artık kokular yerine toz bulutları getirirdi. Köyler, kasabalar, evler, otlar, ağaçlar, insanlar apak, kalın bir toz tabakasının altında kalırlardı. Tozlarla birlikte de sivrisinek akınları, sıtma salgınları da başlardı. Kasabalarda, köylerde, tarlalarda, yollarda bellerde sıtmaya yakalanmışlar titreşir dururlardı. Çocuklara kıran girer ve köy mezarlıkları küçücük, taze toprak yı-ğınlarıyla dolardı. Bataklıklardan, sazlardan, çeltik salaklarından bulut bulut gelen sivrisinekler insanlara, hayvanlara saldırır, onları yerlerdi. Ve bedenleri kıpkızıl kana keserdi insanların, hayvanların.

Eskiden yaz gelince, yazdan da önce, baharın ucu gözükünce Çukurun insanları sıcağa, toza, sineğe yakalanmadan göçlerini yükletip yaylaya, o mavi dağlara göçer, mavi, soğuk

10

suların başına çadırlarını, alacıklarını kurarlardı. Şimdi dağlar yitirilmiş bir cennet, bir acı özlemdi. Yarpuz kokulu serin pınarlar, yediveren dağ çiçekleri, alageyikler, her evin önünde bir çatala kondurulmuş alıcı kuşlar, beli uzun büyük gözlü, kız yeleli Arap atlar ve ince uzun bacaklı tazılar onlar için artık erişilmez bir eski düştü. Dededen kalma kıl çadırlar ottan, kamıştan yapılmış evlerin köşelerinde, ahırlarında, samanlıklarında çürümeye bırakılmışlardı. Baharın ucu gözüküp, ilk çiğdem kayalıkların arasında sarı sarı parlaymca ve dağlara giden ilk Yörük göçleri gözükünce samanlıklarda çürümeye bırakılmış çadırlar yerlerinden çıkarılıp yıkanır, temizlenir, yeniden yerlerine konurdu. Her Çukurovalınm gönlünde, bir gün gene eski yaşama dönmenin yalımı parlardı. Dağlara giden Yörüklere imrenerek, öfkelenerek, biraz da sevinerek bakar, Çukurun sıtmasında, sa-rısıcağında, kan gibi ılık suyunda, pıtıraklı tarlalarında çalışmanın acısında eski günlerin bir gün geri geleceğine inanarak kendilerini avuturlardı.

Çukurova insanlarının yüreklerinde ne kadar mor gölgeli dağların, o yitirilmiş cennetin özlemi varsa, dağ insanları da onlar kadar, belki onlardan da daha çok aşağının, Çukurun, bu bire bin veren verimli toprakların özlemini çekerler, kayalıklardan, ormanlardan, inanılmaz yoksulluklarından kurtulmanın, oralarda, Akdenizin kıyılarında yumuşacık, sıcacık tarlalara kavuşmanın bir yolunu ararlardı.

Verimli, milli düzlüklerden sonra Torosun kıraç, kepir taşlı etekleri başlar. Ovanın en bereketsiz, verimsiz yerleridir buralar. Bu kepir taşlığın köylüleri hem Çukurun sıcağının, sineğinin, hastalığının, belasının içindedirler, hem de toprakları ot bitirmez verimsizliktedir, Anavarza, Yüreğir, Tarsus ovaları, Osmaniye düzlüğü, Kozan altı onların erişmek istedikleri yerlerdir. Uzun yıllardan bu yana, buralara köy kuran dedelerine karkışlar yağdırırlar. Karkışlarla birlikte düşünmeye de başlamışlardır, iskandan sonra, verimli Çukurova toprağı kabarmış, bor, kızoğlan kız, çalışacak insanını, sabanını, pulluğunu beklerken bunlar burayı ne demişler de yurt tutmuşlar, diye. Bu yıllar, Çukurovada verimli topraklar pay edilirken, eteklerde de bir kaynaşma başlamıştır.

11

T”.

Eteklerden sonra birdenbire gür ormanlar, yarpuzlu pınarlar, bol otlu küçük düzlükler başlar. Bu düzlüklere birer ikişer ev kurulmuştur. Bu, ormanlar, keskin kayalıklar arasındaki küçük toprak parçaları ancak bir, iki, en çok da üç evi besleyebilir. İşte bu yüzden Maraştan Antalyaya kadar, Akdenizi çevreleyen dağlardaki köylerin evleri çok dağınıktır. At yürüyüşüyle çoğu köylerin ilk evinden son evine üç, beş, altı saat çeker. Bu küçük toprak parçaları da ekile ekile zaman geçtikçe verimlerini yitirmişler, üstündekileri besleyemez bir duruma gelmişlerdir. Ya-maçlardaki düzlüklerin birçoğunun toprağını seller almış götürmüş, buraya yerleşmiş evler de kayalıkların taşlıkların aralarında dirliksiz, üç beş keçileriyle baş başa kalmışlardır.

Dağlardan yukarılara çıkıldıkça ormanlar seyrelir, daha yükselince de kısa boylu meşelere, onların ardından da bodur, yerle bir çalılara gelinir. Çalılardan sonra artık dağlar doruklarına kadar çırılçıplaktır. Bu çırılçıplak yerlerin en göze batan bitkisi de keven dikenidir. Güz aylarında sert çiçekleri kuruyup da diken parlaklığını yitirince kevenlerin içine yüzlerce, binlerce uğurböcekleri dolar. Diken öbekleri, uzaktan bakıldığında günün kimi saatlarmda bir yalım gibi gözükür.

Çukurovaya bahar birdenbire indiği yıllar, dağlara da birdenbire yağmurlarla, sellerle, fırtınalarla gelir. Çayları taşıran, kuru dereleri, koyakları dolduran seller, inanılmaz bir hızla ya-maçlardaki, koyaklardaki küçücük düzlükleri toprağı sökerek aşağılara, ovaya, Akdenize alır götürür. Ve dağ insanları bu erken gelen bahardan sonra, birdenbire binbir rengiyle fışkıran çiçeklerin, kokuların, yunmuş arınmış yıldızların, nennilenmiş dağların esrikliğinde kalırlar, ne yapacaklarını, ne edeceklerini bilemezler. Ve Çukurovaya çöken sıcağı, öldüren sivrisineği, kan gibi ılık, içeni ağılayan suları bilirler. Ve gene de Çukurova-yı varılmaz, ulaşılmaz bir cennet olaraktan düşlerler. Ama onlar Çukurovadan gene de korkarlar. Ovalıların son yıllarda dağlardan korktukları gibi.

12

Keven dikeni ağaçsız kıraç yüksek yamaçların, tepelerin bitkisi olduğu kadar, uçsuz bucaksız Anadolu bozkırlarının da bitkisidir. Her birisi üç karışla beş, altı, yedi karış çapında yuvarlak öbeklerdir. Bu öbekler ağaçsız, çalısız yüksek dağ tepelerinde, yamaçlarında, derin bozkırlarda, yaylalarda küme küme biterler. Bazan beş, on, elli, yüz öbek bir aradadır. Bazan da ağaçsız, çalısız toprak silme kevenle döşelidir. Kimi zaman öbekler sık, üst üste biterler, kimi zaman da öbekler seyrek, aralıklıdır. Aralıklar bir adımdan on, on beş adıma kadar çıkar. Her öbekte binlerce yaprak diken bulunur. Bu dikenlerin en az otuzu kırkı bir sapın üstüne yıldız gibi biçimlice sıralanmıştır. Ana kökten, böylesi saplardan yüzlercesi toprağın üstünde örülerek, keleplenerek yuvarlak, yumru bir öbek oluştururlar. Kevenin çiçekleriyse uzun saplarla bu diken yaprakların üstüne çıkarlar.

Baharın ucunun gözükmesiyle yüksek yamaçlardaki, boz-kırlardaki keven dikenlerinin yumuşak, ılık, incecik yeşili de ortalığı alıverir. Bu sıralar bozkıra, yüksek yamaçlara, belli belirsiz, tüten uçuk yeşil bir bulut inmiş gibi olur. Bu incecik yeşildeki diken yapraklar da yumuşacıktır. Gittikçe koyulaşan yeşiliyle birlikte bu yaprakların uçları da sertleşir, diken olgunlaşır, iğneleşir. Bitkiler koyu yeşildeyken keven öbeklerinden çiçekler fışkırıverir. Bu sefer de gene bozkırın, ağaç bitmez yüksek tepelerin, yamaçların üstünü, belli belirsiz, içlerinde mavi çelik kıvılcımlar çakan pembe bulutlar örter. Öbeklerden, yıldız

13

yıldız diken yaprakların aralarından yükselen çiçek saplarının uzunluğu beş santimden yirmi beş santime kadar olur. Her sapta da on, on beş, yirmi, otuz çiçek bulunur. Bunlar çok koyu, maviye kaçan pembe çizgili, içlerine bir karıncanın, küçücük bir arının girebileceği kadar küçücük pembe çiçeklerdir. Öylesine sıktırlar ki bu mavi kıvılcımlı çiçekler uçsuz bucaksız bozkırda ve dik yamaçlarda, yaylalarda uzun bir süre pembe pembe balkırlar. Öbeklerin altı, kümelerin araları bozkır ve yayla böceklerinin, küçücük kuşların, hayvanların sığıncasıdır.

Değirmenoluktan doludizgin çıkan atlı, atını önce geniş bir düzlükten karşıdaki moraran dağlara sürdü. Kararan bir ormana girdiğinde ortalığa alaca gölgeler düşmüştü. Ormanın ucunda atın başını bir süre çekip bekledi. Orman hışırdıyor, derinden de uğulduyordu. Çok uzaklardan da, aralıklarla bir kuşun sesi geliyordu. Atlı bu ormanı eskiden beri biliyordu ya, ikircikliydi. Onu izleyen candarmalar, içerde yoluna pusu kurabilirlerdi. Ormanı geçince belki de işler biraz kolaylaşırdı. İçeriye girmeyip sola, aşağıya sapsa, orası da tehlikeliydi. Oralarda ne bildiği bir köy, ne de tanıdığı bir insan vardı. Sağ yanda, gün-doğusunda da kimseyi tanımıyordu. Bir bellisize atını süremezdi. Ormanı geçip de yaylalara ulaşırsa Yörük çadırlarına, belki de Kerimoğlunun obasına varabilirdi. Yörüklere kavuşmak onun için kurtuluş demekti. Topal Ali de onu Yörüklerde bulabilirdi. Bir ara dönüp Koca Süleymanın köyüne gitmeyi düşündü. Ama orası çoktan candarmalarca sarılmıştı. Bundan hiçbir kuşkusu yoktu. Faruk Yüzbaşı, Asım Çavuş onun Yörüklere gideceğini de bilirlerdi ya, belki daha ormana ulaşamamışlardı. Altındaki at köpüğe batmış, göğsü inip inip kalkıyor, burun delikleri açılmış seslice soluklanıyordu. Ormanı doludizgin çıkabilmek için Kırk suyun yolundan başka bir yerden geçemezdi. Sık ormanlara, kayalıklara, çalılıklara at işleyemezdi. Atı bırakıp yaya olaraktan girse ormanın içine, bu ormanı çok iyi bildiği halde, dışarıya birkaç günde bile zor çıkabilirdi. Atından inip onu bir çalıya bağladı, sırtını bir çınar ağacına verdi oturdu. Ormanın uğultusu gittikçe artıyor, o kuşun boğuk sesi aralıklarla uzaklardan ormanı aşıp çıtırtılarla, başka seslerle birlikte geliyordu. Adam kulağını yere dayayıp bir süre ormanın derinlik-

14

lerini dinledi. Uğultulardan, çatırtılardan, o kuşun sesinden başka sesler de arıyordu. Gene çok uzaklardan belli belirsiz bir çan sesi geldi kulağına. Çan üç kere öter gibi oldu, sonra da sustu. Adam kulağı yerde, çan seslerini bir daha duyabilmek için bekledi bekledi, ama bir daha o sesleri duyamadı. Bu çan sesleri bir devenin, bir katırın, bir sığırın çan sesleri mi, yoksa bir tekenin, bir keçinin çanının sesi miydi, sesler o kadar uzaktan geliyordu ki ayırt edemedi. Sesler biraz yakın olsaydı bunu ayırt etmek çok kolay olurdu. Çan sesi bir duyulur gibi olmuş sonra da hemen sönmüştü. Doğrulup yukarısındaki çınarın geniş, yaygın dallarına baktı. Ağacın yapraklarında en küçük bir kıpırtı yoktu. Ve en kalın, en uzun daldan aşağıya bir kırmızı karınca katarı yol yaptıkları gövdeye iniyor, oradan da çam pürlerinin öbek öbek yığıldığı bir başka ağacın altına doğru akıyorlardı. Küçücük, yumru, kırmızı sırtlarında son ışıklar ipi-liyordu. Sırtını yeniden gövdeye dayayan adamı birden bir uyku bastırdı. Kısılmış gözlerinin önündeki yorgun at sağ art ayağını karnına çekmiş, tüyleri de domur domur olmuş, donu yağızdan karaya dönmüştü. Başını da uysal, yorgun yere sarkıtmış, uzun yelesi toprağa değecek kadar aşağılara dökülmüştü. Adamın gözlerinin önünden Kel Hamzanın uzayıp safran sarısı kesilmiş, gerilmiş, bir ölüm çığlığına dönmüş yüzü durmadan geçiyor, kocaman, ardına kadar açılmış ağzı, pörtlemiş gözleriyle yalvarıyordu. Uçan kuştan, dosttan düşmandan, yerdeki karıncadan car umuyordu. Adam yarı uykuda, yarı düşte, bir insan canının ne kadar tatlı, vazgeçilmez olabileceğini, kimi insanların, belki de büyük bir insan çoğunluğunun canlarını vermemek için ne kadar alçalabileceklerini ilk olarak düşünüyordu. İnsan canı bu kadar alçalmaya değer miydi? Ne pahasına olursa olsun insan yaşamını sürdürmeli miydi? Sıtmalar, hastalıklar, zulümler, buyruklar, açlıklar, yoksulluklar insan soyunun yaşama direncini kıramamış, insanoğlu kıyımlardan, aşağılamalardan, sakatlıklardan, kırımlardan sonra bile yaşamını sürdürmüştü. Bu korkunç güç, bu sonsuz direnç, bu yaşamak için katlanılan en aşağılık durumlar neydi, ne içindi? Kel Hamza, atının önüne düşmüş köyü, bütün bedeniyle korkuya kesmiş dolanırken, arada bir durup ona öyle bir, öyle köpekçesine yal-

15

varışla bakıyordu ki insan yüreği dayanamaz. Onu öldürmemek için kendisiyle çok savaşmış, sonunda da, böylesine insanlıktan çıkmış bir insanın yaşaması haramdır diye düşünmüştü. Ali Safa Bey de onu görünce, “Benim adım İnce Memed, beni bilebildin mi Ağa?” deyince, yüzü gerilmiş, kocaman olmuş gözleri inanılmaz bir korkuda açılmış açılmış kapanmış, bir ara, bir göz açıp kapayıncaya kadarki bir sürede gözleri namluya inanılmaz bir yalvarışla dikilmişti. Bu bir anlık yalvarışta da belki insan soyunun düşebileceği en beter aşağılanma, alçalma vardı. Bu kadar alçalmaya değer miydi bir can? Can bu kadar, her şeyden değerli miydi? Örneğin Hürü Ana böyle bir ölüm karşısında kalsaydı bunca alçaltır mıydı kendi kendini, canını bağışlayacaklarını da yüzde yüz bilse? Ya Topal Ali? Topal Ali deyince ikirciklendi. Sonra da birden pişman oldu Topal için böyle düşündüğüne. Topal hiçbir zaman, hiçbir koşulda kendisini alçaltamazdı. Benim canım söz konusu olunca da yalvar-maz mı, diye düşündü, o adama, beni öldürecek olana? Burada ikircikliydi, kesin bir şey düşünemedi. Ah, şimdi Ferhat Hoca olsa da bütün bunları ondan sorsaydı… Mahpustaki Hocayı düşününce yüreği sızladı. Hocacık, o yumuşak, ipek gibi adam şimdi ne yapıyordu acaba orada, onu aşağılıyorlar mıydı, Yoba-zoğlu içerde ona gereğince hizmet edebiliyor muydu, Seyran onlara giyecek, para, yiyecek götürebiliyor muydu? Hoca içeri girer girmez sigarayı terk etmişti, oysa o sigara içmeyi ne kadar çok sever, bir sigaraya sarılıp dumanı içine çekerken gözlerini yumup kendinden öyle bir geçerdi ki… Niçin sigarayı bıraktı acaba? Şimdi Hoca içerde o güzel sesiyle gürül gürül Kuran okuyor, bütün ayetleri de bir bir mahpuslara açıklıyordu. Hoca için bu dünyada akıllı, deli, büyük küçük yoktu. O, herkesle yürekten konuşur, akıllı da, deli de, yaşlı da, çocuk da ondan nasibini kendi yeteneğince alırdı. Ferhat Hoca duyunca ne derdi acaba, o gene iki kişiyi öldürmüş, gene dağlara düşmüş, gene ölümle karşı karşıya gelmişti. Ama o öldürdükleri şimdi onun ardındaydılar ve kanma susamıştılar. Neyi halletmişti? Vayvay köyü kurtulmuş muydu, Ali Safanm yerine bir başkası gelmeyecek miydi, Kel Hamzanın da yerine? Öyleyse bu savaşım ne içindi? Bundan sonra ne olacaktı, şu anda gideceği bir

16

yer bile yoktu. Ve candarmalar şimdi onu belki dört bir yandan kuşatmışlardı. Köylüler, onun parmağının ucunu görseler hükümete haber vermezler miydi? Uzak yemyeşil ince bir yoldan, çelik mavisi kıvılcımlı pembe çiçekleri bir bulut gibi ağmış kevenlerin arasından, yukardan aşağıya, sırtlarında filintalar, arka arkaya, karınca katarları gibi sıralanmış köylüler iniyorlardı, sayısız. İniyor, Alidağmın önündeki düzlükte toplanıyorlardı. Ferhat Hoca bir tepenin üstüne çıkmış Kuran okuyor, ardından da açıklıyordu. Sonra da boynunu uzatarak, gırtlak kemiği inip kalka kalka insanlara yürekten, kendi sözlerini söylüyordu. Ve diyordu ki, hiçbir umarsızlık elimizi kolumuzu bağlamamalı. Savaşmak haktır. Sonra da kalabalık seller gibi Toroslardan, ormanlardan, kayalıklardan, sel yataklarından aşağıya, Çukurova düzüne iniyordu. İniyor, Anavarza ovasını, Yılankaleyle Dum-lu arasını, oradan Kozan altını, oradan Misisi, İncirliği, oradan da Akdenize kadar o ovaları dolduruyordu. Kalabalık koca Çukurova düzünde sessiz bir deniz gibi dalgalanıyor, susuyordu. Anavarza kalesinden Ferhat Hoca gök gürler gibi konuşuyor, güzel, akıllı, kanatlı sözler söylüyordu. Onun büyüsüne kapılan kalabalık da şehirler üstüne yürüyordu. Ferhat Hoca durmadan konuşuyor, onları yüreklendiriyor, kalabalık da bir sele kapılmışçasma durmadan akıyordu. Bütün Çukurovanın göğünü bir toz bulutu kaplamıştı. Kalabalık şehirleri, köyleri içine alıyor, şehirler, köyler kalabalığın içinde yitip gidiyordu. Yüce bir dağın yamacında yanan, köz gibi bir sıcağın içinde kalan Memed, yukardan kopan bir sele kapılıyor, kökünden sökülmüş ağaçlar, kayalar, taşlarla birlikte sürüklenerek aşağıya hızla iniyor, sular onu yutuyordu. Ferhat Hoca da, “Kurtarın, kurtarın o sellerin alıp götürdüğü kişiyi, İnce Memeddir o, amanın kurtarın onu,” diye bağırıyor, kimsecikler de onun bağırmasına çağırmasına aldırmıyordu. Kalabalık donmuş kalmıştı. Faltaşı gibi açılmış gözlerle ona bakıyorlar, yerlerinden kıpırdamıyorlardı. At ayaklarının tapırtıları geliyordu çok uzaklardan. Ferhat Hoca kulağını yere dayamış dağların arkasını dinliyordu. At ayaklarının tapırtısı gittikçe yaklaşıyor, çoğalıyordu. Atlılar geldiler geldiler, Memedin başının üstünden doludizgin geçtiler. Atlılar geliyorlar geliyorlar, Memedin üstünden doludizgin

17

akıp gidiyorlardı. Memedse başını bir türlü kaldıramıyordu. Ortalığı kurşun geçmez bir karanlık basmış, göz gözü görmüyor, soluk da aldırmıyordu. Atlılar bir dursa da Memed bir başını kaldırabilseydi… Karanlığın üstüne kırmızı sası sası kokan bir kan şorluyor, Ali Safadan, Kel Hamzadan şorlayan kan hiç durmuyordu. Kanın altından candarmalar ve Faruk Yüzbaşı çıkıyordu. Öfkeli gözleri, kırmızı çizmesi, yalım gibi saklayan kırbacıyla… Birden, üstünden geçen at ayaklarının sesi kesildi, kalabalık çekildi gitti, karıncalar da yuvalarına çoktan dönmüşlerdi, kan yağmuru durdu, Ali Safa Bey, Kel Hamza gözleri, ağızlan kocaman kocaman açılmış öyle ortalıkta kalakaldılar. Sessizlikten de beter, çm çın öten bir sessizlik ortalığı alıverdi. Memed, uçsuz bucaksız, mağrıptan maşrıka kadar silme bir düzlüğün ortasında kalıverdi. Üstüne çok mavi bir gök bütün ağırlığıyla usul usul iniyordu. Memed o yana kaçıyor, üstüne inen yoğun, mavi bir mermer taş gibi ağır gökyüzünün altından kurtulamıyordu. O yana kaçıyor kurtulamıyor, bu yana kaçıyor, sağa sola… Ortalıkta dört dönüyor, bu, ovanın üstüne kapaklanmış gökyüzü ona soluk aldırtmıyordu. Gökyüzünün bir yanı denize iner, derin suyu bütün ağırlığıyla ezerken, tepeler, dağlar, kayalar, ağaçlar dümdüz olurken, orman titredi, sallandı, ağaçları yattı yattı kalktı, büyük gıcırtılarla. Dünya çatırdamaya, yer yerinden oynamaya başladı. Memed de oturduğu yerden tam bu anda ayağa fırladı. Az ilerisindeki at kulaklarını dikmiş, başını kaldırmış, ormanın derinliklerine bakar gibiydi. Sonra birden eşinmeye başladı. Ardından şaha kalktı. Fokurtularla burnundan soluyor, eşiniyor, tepmiyor, yularını koparıp kurtulmaya uğraşıyordu. Memed, yarı uykulu, yarı uyanık, yarı düşte kulak verip ormanı dinledi. Karanlık iyice çökmüş, orman koygun koygun uğulduyor, o tek başına uzaklarda öten kuşun sesi gene geliyordu. Ortalıkta atı böylesine tedirgin edecek hiçbir şey yoktu ya, böylesi soylu atlar kırk günlük yolda yaprak kıpırdasa sezerler, burun delikleri alabildiğine açılırdı. Tetikte olmak gerekti. At da gittikçe azgmlaşıyor, yerinde dura-mıyordu. O eski, kendi yöresinde dönme deliliğine iyice kapılıp gitmişti. Şimdi yularından kurtulsa varır şu alanda durur, kendi yöresinde bir topaç gibi döner dururdu. Biraz daha vakit

18

I

geçerse azgın ata yaklaşmanın hiçbir olanağı kalmayacaktı. Me-medin apış arası, bacakları koparcasma ağrıyordu. Günlerce yol yürüdüğü halde bacakları hiçbir zaman böylesine hamlamamış, bedeni hiç böyle taş gibi ağırlaşmamıştı. At gittikçe azgmlaşıyor, yuların çevresinde dönüyor, ön ayaklarıyla havayı dövüyor, burnundan, fokurtusu ta uzaklardan duyulacak biçimde soluyordu. Memed artık hiçbir şey düşünemezdi. Birden yerinden fırlayıp yuları çalıdan çözdü ata atladı, geldiği yöne dönüp Alidağma doğru sürdü. Hızla giden at, bir sel yatağını geçerken ürküp olduğu yerde direkledi. Memed az daha yere düşüyordu, zor kurtuldu. Atın başını ormana çevirdi, ormana hızla girdi. Yanından yönünden su gibi orman akıyor, gittikçe hızlanan atın yeli onu bir hoş üşütüyordu. Kulağının dibinden de kurşun seslerine benzer, cıv cıv, birtakım sesler geçiyor, üstüne yapraklar dökülüyor, bazan yumuşak, bazan da sert, onu sarsacak, öbür yana yatıracak kadar sert dalları sıyırıyordu. Kulaklarındaki uğultu artarken uzaktaki kuşun sesi de yaklaşıyordu. Kısılmış gözlerinin ucuyla yanda bir ışık gördüğünü sandı, bir anda da orayı geçti. Bir ışık, ardından bir ışık daha, bir, bir ışık daha… Belli belirsiz ışıkları ardı ardına geçiyor, ışıklar biribiri üstüne yıkılıp karman çorman oluyordu. İncecik bir çiğirden gittiğini, üst üste küçük suları geçtiğini biliyor, nerede olduğunu az çok kestiriyordu. Belinin ortasına az önce giren sancı da onu kıvrandırıyordu. Bir süre sonra sancının geçtiğini anlayınca sevindi. Atı tekmelemenin hiçbir gerekliği yoktu. At, boynunu alabildiğine uzatmış, burnundan gürültülü sesler koyvererek yönünü doğrultmuş gidiyordu. Atın da, kendisinin de ter içinde kaldığını anladı. Gittikçe bütün bedeni uyuşuyor, atın böğürlerini sıkan bacakları feldirdiyordu. Böyle uyuşmuş, atı ne kadar sürdüğünü bilemeden gidiyor, at küçük suları, hendekleri, önüne gelen kütükleri, küçük kayaları, sel yataklarını atlarken yanına, başına, sırtına dallar sert sert vururken altındaki atm farkında oluyordu. At biraz yavaşlayıp da ayaklarında da bir suyun serinliğini duyunca, ormanı çıkmakta olduğunun farkına vardı. Birdenbire de, binlerce kuşun hep bir ağızdan vıcırdaştığmı duydu. Demek tanyerleri ışıdı ışıyacaktı. Suyu geçerken doğu sandığı yöne başını çevirip baktı. Yıldızlar

19

a».

silinmiş, gök belli belirsiz ağarmaya başlamıştı. Kuş vıcırtılan da gittikçe, kulağını sağır edercesine, artıyordu. Sığırcıklar, diye gülümsedi kendi kendine. Önlerine büyük bir kaya çıkınca at bir an durdu, bekler gibi edip sonra da koşmasını sürdürdü. Kayanın yanı yönü, ağaçları göğe ağmış, her ağacın gövdesini üç adam el ele verse çeviremez eski bir ormandı. Memed bu ormanı çalı çalı biliyordu. Burada geçen eski günleri olduğu gibi gözlerinin önüne gelince gevşedi. İçinden ince bir umut, bir sevinç ışığı geldi geçti. Az sonra ormanı çıkacak, uçsuz bucaksız, ağaçsız yamaçtaki pınarların başına konmuş Yörük çadırlarına varacaktı. Çoğunlukla Kerimoğlunun obası konardı buralara… Kerimoğlu obası daha da çok dağın gündoğusundaki geniş, doruğu kılıç gibi keskin kırmızı mor kayalığın dibindeki gür kaynağın başını yurt tutardı. Ya Kerimoğlu obası başka yerdeyse, ya onu öteki Yörükler yakalarlar da candarmaya teslim ederlerse? Ya?.. Bu anda kendini düşünmüyor, bileğindeki kelepçelerle güzel, hüzünlü gözlü, ince, kıvırcık kara sakallı Ferhat Hoca gözlerinin önünden hiç gitmiyordu. At biraz yavaşlamış, Me-medin düşünceleri de daha açılmış, atın ayağının düzgün tapırtılarına uymuştu. Şimdi Ferhat Hoca olsaydı-, ya da Koca Süleyman, ona yol gösterirler, Yörüklere güvenilip güvenilmeyeceği-ni ona söylerlerdi. İçini dehşet bir korku sarıp atın başını birden geriye çevirip, köpük içinde kalmış atı daha hızlı geldiği yöne sürdü. Biraz önce geçtiği çayın serin suyu ayağına değince kendine geldi. At çayın içinden geriye döndü. Gene o kayaya geldiler. Kuşlar daha çok, bütün ormanı doldurmuş binlerce, on binlerce dallara üst üste konmuşlar vıcırdaşıyorlardı. Atın başını çekti, gökyüzü usuldan ağanyordu, ince bir mavi gökyüzünün oralarda uçuşuyordu, at yorulmuştu, kendiliğinden durur gibi oldu. Azıcık sonra Memedin içindeki korku büyüdü, onu kılıçla çarpar gibi çarptı, derinden sarstı. At yeniden geriye dönüp çaya geldi. Çayın suyunun serinliği onun ayaklarına, ayak bileklerine değmeden önce o çayı gördü. Hayal meyal suya benzer bir koyu karanlık önünden akıyor, ormanın kuytusunda yitip gidiyordu. Aşağılardan da bir çağıltı geliyor, küçücük bir çağlayanın çığıltısını duyuyordu. At bu sefer de kendiliğinden geriye döndü. Böyle bir süre gidip geldikten sonra kayalığın

20

tam ucunda bitmiş, dalları gürleyen ulu bir ağacın altında durdu. Memed hiçbir şey yapmıyordu. At da, kendisi de bitmişti. At az sonra kulaklarını düşürüp sağ arka ayağını karnına çekti. Memed de atm boynuna doğru eğilmiş, onun boynundan fışkırmış köpükleri koklar gibi öyle kalakalmıştı. Bir süre durumlarını bozmadan öylece oldukları yerde kaldılar. Atm terli boynundan acı bir koku geliyordu. Birden sert bir sesle irkilen at ürker gibi yaptı, kulaklarını dikip ortalığı dinledi, sonunda da aldı yatırdı. Çıldırmış gibi cıvıldayan kuş seslerinin arasından geçtiler, geniş, iki yanında pespembe ağın ağaçlarının çiçeğe durduğu çakıltaşlı kuru bir dereye indiler, çıkarlarken sol yandaki ağaçların arkasından gelen bir yaylım ateşiyle karşılaştılar. At bir yassıldı, ardından da sağa vurup çakıltaşlarınm üstünden kayarak koşmaya başladı. Öndeki kıvrımı, küçük burnu dönerlerken Memed, sağ küreğinin altında acıya benzer bir şey duydu. Acının az altında ona benzer bir acı daha… Bir de kalçasının tam üstünde daha da belirli bir başka acı… Atın boynuna yatmış, at onu dereye yukarıya götürüyor, Memedin sırtındaki acılar belli belirsiz artıyordu. Arkadan da bir ses durmadan, “İnce Memed, İnce Memed, bu sefer elimden kurtulamazsın, bu sefer elimden, elimden, elimden…” diye yineliyordu. “Bütün orman sarıldı, sarıldı.” At yumulmuş çalıların arasından, sık ormanların içinden geçiyor, çakıltaşlı kuru dereye iniyor çıkıyor, Memedin burnuna kuru yarpuz, çamsakızı kokusu, bir de yaş bir odunun duman kokusu geliyordu. Arkalarda, kayalığın ardında kalanlar da ateşlerini kesmemişler, ha bire kurşun yakıyorlardı. Tanyerleri ışımaya, ağaçlar, otlar, çiçekler seçilmeye başlamıştı. At bir düzlüğe çıktı. Bir sürü çan sesi, insan sesiyle karşılaşınca bir an durdu. Ayaklarının dibinden dağın doruğuna kadar, çıplak yamacı içinde çakan mavi kıvılcımlarıyla balkıyan pespembe açmış keven dikenleri baştan aşağı sarmış, doldurmuş, tanyerlerinin dumanları içinde tütüyordu. Memed ortalığı dinledi, kurşun sesleri kesilmişti. Atı ormana döndürecek hali yoktu. Karşıdaki kırmızı, mor, doruğu kılıç gibi keskin ipileyen kayanın ardından birkaç mavi dumanın havaya süzül-düğünü görür gibi oldu. Başında dünyanın bütün kuşları vıcır-daşıyordu. Omuzundan göğsüne, oradan da karnına ılık bir ka-

21

nın aktığını duydu. “Eyvah Ferhat Hoca,” diye söylendi, “kader böyle imiş.” Sonra birtakım insan sesleri geldi kulağına. Yukardan aşağıya da kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu sessiz, ayaklarının ucuna basa basa, çıt çıkarmadan bir kalabalığın indiğini gördü. Önlerinde de, başını önüne eğmiş Ferhat Hoca… Bütün bedeni tepeden tırnağa sevince kesti. Gözlerini iyice açıp keven dikenlerinin balkıyan pembe bulutu arkasından dingin, ağırbaşlı gelen Hocayı bir daha görmek istedi ama, gözlerini bir karanlık perdesi örttü. Tam bu sırada da atın üstünden kayarcası-na yere sağıldı, boylu boyunca çoban yastığı da dedikleri keven dikenlerinin üstüne uzandı.

Bir süre onun başında bekleyen atın gözlerine doğru ötelerden bir yalım sünüp geldi. Yalım uzadı, kısaldı, çoğaldı. Sesler, gürültüler, ayak tapırtıları da arttı. Kulaklarını dikip bir süre bekleyen at birden ileriye fırladı. Keven çiçeklerinin üstünde, bir harman yerinde döner gibi halkalar çizerek, çizdiği halkaları da gittikçe küçülterek dönmeye başladı. Bir süre de topaç gibi kendi yöresinde döndükten sonra görkemli, büyük gözlü başını, güzel kulaklarını dikerek kaldırdı dağın doruğuna baktı, ardından da doludizgin oraya doğru aldı yatırdı.

22

Dün geceden bu yana, daha kurşun sesleri duyulur duyulmaz Ali Safa Beyin avlusu insanla dolmuştu. Kara haber en uzak köylere kadar ulaşmış, yakın köylerin ağıtçı kadınlarının bir kısmı çoktan gelmişler, işlerine başlamışlardı bile. Ali Safa Beyin kanlı ölüsü başında ağıtlarını söyleyerek ığranıyor, ölüyü göklere çıkarıyorlar, onun görkemli yaşamını, iyi niteliklerini, insanlığını sayıp döküyorlar, onu öldüren eli kanlı, yüreği kara İnce Memedi de yerin dibine batırıyorlardı. Memedi candarma-lar az sonra yakalayacaklar kasabaya getireceklerdi. Arif Saim Beyle Taşkın Bey onu caminin avlusundaki çınar ağacına bağlayacaklar, Ali Safa Beyin hatununun, kardeşlerinin, akrabalarının, tüm kasabanın gözlerinin önünde onun diri diri derisini yüzeceklerdi. Onu, o kan içiciyi, o din düşmanını bu kartal gibi beyler yaşatırlar mıydı hiç? Kesmez, doğramazlar mıydı onu? Bari Ali Safa gibi bir yiğidi, bir çiftlik sahibini, hükümetin gözünün bebeğini de öldüren de keski bir insan olsaydı. O, İnce Memed dedikleri de fıkara, yalınayak, kabak yiye yiye karnı şişmiş, boyu bir karış da, boynu çöp gibi ince, gözleri pörtle-miş, karıncadan ürken bir öksüz köylü. Böyle bir yiğidi, Ağayı, adamoğlu adamı da vuran, fakir fıkaranm sığıncasmı da öldüren bir adam olsa, bir sümüklü de bir sürgün oğlan… İnsan gibi bir insan olsa Ali Safa Beyi öldüren de insanın yüreği yanmaz…

Avludaki kalabalık bir anda çoğalmış, avludan yola, yoldan da aşağıya, caminin avlusuna taşmıştı. Kalabalık öğleye doğru bütün çarşıyı, çarşının altındaki alanı doldurmuş, ora-

23

î ¦ İV

dan da suyun kıyısına kadar inmeye başlamışlardı. Atlar, arabalar, kağnılar suyun kıyısındaki pazaryerini doldurmuşlardı.

Ölüyü bir kısım akrabaları, kasaba ileri gelenleri hemen gömdürmek istiyor, Safa Beyin karısıyla, Karadağlıoğlu Murta-za, Çoymakzade Bekir, Taşkın Halil Bey, Muallim Rüstem Bey buna razı geliniyorlardı. Ötekiler, yazıktır, hava sıcak, ölü daha şimdiden şişti, koktu, diyorlar, berikilerse, koksun, şişsin ama, onun kanlı ölüsünü cümle alan görsün, böyle kutsal bir ölünün cenaze törenine bütün insanlar katılsınlar, diye dayatıyorlardı.

Karısının dediği oldu ve ölü ertesi gün bile gömülmedi. Kasabada ne kadar kolonya bulmuşlarsa, çarşıda, evlerde hepsini getirmiş, Ali Safa Beyin kutsal ölüsünün üstüne bir güzelce boşaltmışlardı. Ölü gene de şişmiş, davul gibi olmuş, kokusu da evden, avludan taşıp ta aşağılara, çayın kıyısına, pazaryeri-ne kadar ulaşmış, şişmiş ölü kokusu suya, ağaçlara, toprağa, insanların bedenlerine sinmişti. Bu arada cenaze törenine de milletvekili Arif Saim Bey, candarma alay komutanı, Adana Vali yardımcısı, öteki ileri gelen memurlar, Ali Safa Beyin Adanada-ki büyük çiftçi arkadaşları, Kozandan, Osmaniyeden, Ceyhan-dan eski Türkmen Beyleri, daha bir sürü insan gelmişlerdi. Karadağlıoğlu Murtaza Ağa ortalığa düşmüş dövünüyor, inliyor, önüne gelenle konuşuyordu.

“Öldürdü,” diyordu, “öldürdü bir karış boylu da, armut boyunlu öksüz İnce Memed, Ali Safa Bey gibi bir aslanı. Öldürdü arkadaşlar, akrabalar, hısımlar. Öldürdü koca İstiklal Savaşı yiğidini, Tufan Paşanın, Doğan Paşanın arkadaşını. Buna yürek nasıl dayanır. Kokuttu ölüsünü de bu sarısıcakta. Buna da yürek hiç dayanmaz. Daha önce de Abdi Ağamızı öldürmüştü. Beş köyün ağasını, dinimizin direğini. Onu da böyle, kasabamızı basarak öldürmüştü. Fıkarayı ala gözlerinden kurşunlayarak… Daha kimleri, kimleri öldürmedi bu İnce Memed… Han-çeriyle Ağa kadınlarının karnını deşip bebeklerini dışarı çıkarıp, ölü bebekleri de nişan tahtası yapıp kurşunluyormuş. Zenginlere böyle yapıyormuş, o neysem ne, ya fıkaralara ne diyelim, onların da kızlarının, karılarının ırzlarına bir iyice geçtikten sonra kellelerini kesip kazıklara çakıyor, onları da yollar boyunca diziyormuş. Şimdi buradan dağlara gitmiş, Çiçeklidere-

24

sine, İstiklal Mücadelesi kahramanımız Çiçekli Mahmut Ağayı öldürmeye. Ahdetmiş o İnce Memed, işte bu söylüyor, bu. Bu namlı Topal Ali ki, gökte uçan kuşun yerdeki izini sürer. Bu Topal Ali ki Abdi Ağanın has bir adamıydı. Bu Topal Ali ki, o kafir bunun eline bir geçerse etini kebap edecek. İşte bu Topal Ali ki, bu bile onunla başa çıkamadı.”

Eliyle önüne gelene gösterdiği, övgülere boğduğu Topal Ali başı önünde, derin kederlere gömülmüş, onun sağ başından bir adım gerisinde, gözleri yaş içinde kalmış yürüyor, övgülere ilgisizmiş gibi yüzünde en küçük bir kıpırdama, değişiklik olmadan Ağasını dinliyordu.

“Candarmalarımız yetişmezse oraya, o Çiçeklideresine gidene kadar, Çiçekli Mahmut Ağa da, İstiklal Mücadelesinin göğsünü düşmana karşı tunç siper etmiş yiğidi de ölecek. Öteki tunç siper göğüslü Ağalar da… Kadınlarımız, vay kızlarımız… Sonra İnce Memed arkasına taktığı ipten kazıktan kurtulmuş, ipe kazığa müstahak canavar kişilerle dağlardan inecek, önce bizim kasabamızı basacak, sonra Adanayı, Mersini, Kozam, tüm Çukurovayı alacak… Hepimizin bir bir derimizi yüzüp, kellemizi kesecek. Vay avratlarımıza, vay kızlarımıza, vay tarlalarımıza… Vay vay vay başımıza gelenlere… Biliyorum, o bütün Çukurovayı alsa da, biz gene İstiklal Mücadelemizde olduğu gibi Fransızları bu vatanın harimi ismetinde, Toros dağlarında nasıl boğmuşsak bunu da, bu İnce Memedi de öyle, öyle boğacağız.”

O böyle konuştukça Topal Ali bir duruyor, bir tuhaf tilki gözleriyle kaşlarını yukarıya kaldırıp ona yandan şöyle bir bakıyor, hemen o anda da yürümeye başlıyordu.

Karadağlıoğlu Murtaza Ağanın durumu gerçekten kötüydü. Bütün bu söylediklerine yürekten inanıyor, İnce Memedden ödü kopuyor, bu kan içici, bu canavar adamdan dolayı gözlerine uyku girmiyordu. Hele Ali Safanın öldürüldüğünü de duyunca iyice zıvanadan çıkmış, kendisini bir ölüm korkusuna kaptırmıştı. Tek sığmcası, güvenci, sarıldığı tek dal Topal Aliydi. O da olmamış olsaydı Karadağlıoğlu Murtaza Ağa çoktan korkudan çıldırmış, dağlara düşmüştü. Topal Aliyi yere göğe koyamıyor, onu bir an için bile olsa yanından ayırmak istemi-

25

yordu. O yanında olmayınca bir korku karanlığının, boşluğunun içine yuvarlanıyordu. Aliye inanıyordu. Eğer Ali candarma karakoluna vardığında, “yetişin, yetişin, İnce Memed Ali Safa Beyi öldürmeye gidiyor,” diye bağırdığında candarmalar harekete geçmiş olsaydılar, Ali Safa Bey şimdi yaşıyor olurdu, aaah, yaşıyor olurdu… Topal Ali ağlamış, inlemiş, kendini paralamış, candarmaları bir türlü yerinden kıpırdatamamıştı. O elinde çıplak filinta, çıplak ata binili İnce Memed de gitmiş Ali Safa Beyi öldürüvermişti. O sebepten Topal Ali bir yiğit, bir fedakar kişi, bir güvenilir adamdır. O her şeyi, dağları, ovaları, kurdun kuşun yattıkları yeri, tekmil insanların yüreklerini bilir.

“Ben yılanın başı daha küçükken ezilmelidir, diye çok söyledim. İşte ezilmedi. İşte, koskoca yedi düvelle, on beş devlet-ül azimeyle dövüşmüş ve hem de onların ocağına incir dikmiş koskoca Türkiye Cumhuriyetini parmağına takmış oynatıyor. Parmağına, parmağına, ve hem de parmağının ucuna… Şimdi eğer biz bir orduyla yarından tezi yok dağları sarmazsak ve hem de o İnce Memedi ve hempalarını derakap yakalamazsak bu iş büyüyecek, bütün dağlara, oradan da tüm Anadoluna yayılacak, ondan sonra da bu baldırıçıplaklarla hiçbir zaman başa çıkılamayacak. Yoktan var ettiğimiz, düveli muazzamanın o kokmuş ellerinden aldığımız gül gibi vatanımız yok olacak. İşte bu, işte bu izci Topal Ali yiğidimiz olmamış olsaydı, zaten bu vatan çoktan elimizden uçmuş gitmiş, kellelerimiz dahi sırıkların ucunda köy köy dolaştırılmıştı.”

Murtaza Ağa dudakları uzayarak, titreyerek, ter içinde kalarak konuşuyor, yırtınıyor, bağırıyordu. Arzuhalci Siyasetçiden Kaymakama, Kaymakamdan Taşkın Halil Beye gidiyor geliyor, kasabanın içinde, kalabalığın arasında dört dönüyordu.

Arzuhalci Siyasetçi önünde daktilosu, başında da Ağalar, durmadan Adanaya, Ankaraya telgraflar yazıyor, posta müdürü de bekletmeden o telgrafları üst üste Adanaya, Ankaraya çekiyordu. Siyasetçi hem telgrafları yazıyor, hem de bir yandan dili diline dolaşarak konuşuyordu:

“Ancak bir alay bu adamla baş edebilir. Bir tümen asker. Şimdi Torosta her çalı bir İnce Memed olmuştur. Murtaza Ağa efendimizin hakkı alisi var ki var derim size.”

26

Ve bunu her söylediğinde de Murtaza Ağa onun cebine gizliden bir on lira atıyordu. O da yalnız Murtaza Ağa gözükünce dükkanının önünde, ne konuşursa konuşsun, hemen sözünü kesiyor, “Murtaza Ağa zatıalilerinin dağlar kadar hakkı var, Torosta her çalı bir İnce Memed oldu daha şimdiden,” diye bağırıyordu. “Bu vatanı onlara, o çarıklı köylülere payimal ettirmeyeceğiz. Değeri bin altın eden her adamımızı boğazlıyorlar, o ayak yalınlar, ama görecekler, Ankaradan bir alay gelin-

ce…

Bir yandan da ter içinde kalarak ardı arkası gelmeyen arzuhallerini yazıp başında bekleyen adamlardan birisine veriyor, para pusulasını yazıp masasının çekmecesine, içinden İnce Memede dualar ederek atıyor, yeni bir arzuhale de hemen başlıyordu.

Arzuhalci Deli Fahriyeyse Ağalardan hiç kimse uğramıyor-du. Deli Fahri de, dükkanı fabrika gibi işleyen Siyasetçiye yan gözle bakıyor, Ağalara, Siyasetçiye basıyordu küfürü.

“Gelmezler, gelmezler bana. Onlar bana düşman oldular. Çünküleyim ki ben İnce Memedin Hatçesini bir arzuhalle mahpustan kurtardım. Çünküleyim ki gül yüzlü, Allah adamı, mahpusanedeki adı güzel, kendi güzel Ferhat Hocanın arzuhalini yazıyorum. Çünküleyim ki, benim mermer taşa geçen arzuhallerim onu kurtaracak. Yalan, Ferhat Hocanın adam öldürdüğü… İftira ediyorlar Allahm ermişine… Yalan, İnce Memedin adam öldürdüğü…”

Dükkanın önündeki kalabalık kaynaşınca da Deli Fahri çok ileri gittiğini anlıyor, sözünü değiştirir gibi ediyor, sonra kendini yenemiyor, yeniden veryansın ediyordu.

“Belki, belki,” dedi, “Ali Safa Beyi öldüren İnce Memeddir, belki. Belki Safa Beyin hakkını yediği bir ırgat, belki de tarlasını elinden aldığı bir köylü öldürmüştür. Nedir bu şamata, bu rezalet… Bir insan için Ankaradan bir ordu çıkarmışlar, bir insan için kocaman bir orduyu buraya getirmek günah değil mi? Bir koca ordu bir tek İnce Memedi nerede bulur ki? Çok insanın, çok fıkara köylünün canını yakacaklar, çok…”

Tam bu sırada Murtaza Ağanın başı dükkanın kapısının ardından çıkıverdi:

27

 

“Ulan köpek, deli köpek,” diye bağırdı. “Şu parmağımı, şu iki gözüne sokunca pörtletiveririm.” Parmağını bir ok gibi onun gözüne uzattı. Fahri sakmmasaydı Ağanın parmağı onun gözünü çıkaracaktı, öyle sert, hızlı gelmişti parmak onun gözüne doğru. “Sus köpek.”

Deli Fahri sapsarı kesilerek:

“Aman Ağam sustum,” dedi. Sonra da boynunu büküp: “Ben ne dedim ki,” diye ekledi.

“Ne dediğinin hepsini duydum köpek,” diye gürledi Mur-taza Ağa, öfkeden boyun damarları şişerek… “Ulan bu konuştuklarını bir hükümet adamı duysa seni ipe çekerler ulan, hem de derakap… Hem de şu meydandaki şu ağaca, derakap. Ulan senin o sarhoş kulakların ne dediğini hiç duymuyor mu ulan?”

Deli Fahri ayağa kalkıp boyun bükmüş, iki büklüm olup ellerini de göğsüne kavuşturmuştu.

“Aman Ağam, aman eline ayağına düştüm, elaman Ağam… Tövbe, tövbe… Siz de bana hiç arzuhal yazdırmıyorsunuz ki… Hep Siyasetçi, hep Siyasetçi… Zengin oldu Siyasetçi… Sabahtan beri hep o yazıyor, hep o…”

“Sus! Daha konuşuyor uyuz köpek, sus!”

“Sustum Ağam… O kafir İnce Memed diyordum Ağam, bu akşam değil de, yarm akşam dağdan yüz on bir adamıyla inecek, bizim gül kasabamızı yakacak, diyordum. Sor sor, işte şun-ların hepsi duydu.” Dükkanın önündeki köylülere yalvarırcasına baktı. “Söyleyin kardaşlar, ben öyle demiyor muydum?”

Murtaza Ağa:

“Neee?” diye telaşlandı. “Sen nerden aldın bu haberi?”

Deli Fahri rahatladı:

“Ben duyarım, hem de çok sağlam yerlerden.”

“Dur öyleyse,” diye yöresine bakındı Murtaza Ağa. Gözüne kestirdiği yaşlı köylüye: “Sen gel buraya,” dedi. Köylü onun yanma doğru kalabalığı yararak yürüdü.

“Buyur Murtaza Ağa.”

“Sen şimdi Fahri Efendinin yazacağı telgrafı Ankaraya çekeceksin. Okuryazarlığın yoksa parmak basacaksın.”

Fahri hemen sandalyasına çöküp kağıdı makinaya geçirirken:

28

“Sen hiç küsüm etme Ağam,” dedi. “Ben telgrafı bir donatırım ki, Ankaranm dağı taşı ve de Mustafa Kemali ve de ordusu, candarması hep dile gelir.”

“Ne yazacaksın?” diye yumuşayarak sordu Murtaza Ağa.

“Aman Murtaza Ağa Efendim, aman yüksek Beyim, Deli Fahri ne yazacağını bilmez mi?”

“Ne yazacaksın?” diye gene sertleşti Murtaza Ağa. “Ne yazacaksın?”

Fahri yeniden ayağa kalkıp elpençe divan durdu, telaşlı, kanlı gözleri yuvalarında korkuyla dönerek.

“Ne yazacaksın?”

“İnce Memedin bütün dağları adamlarıyla tuttuğunu… Bütün yolları belleri… Kızların, gebe kadınların… Yetmiş yaşında kocakarıların…”

“Yok olmaz. Onlar hep yazıldı. Başka, başka, başka… Çalıştır kafanı…”

“İnce Memed bu gece emrindeki üç yüz atlısıyla gelerek… Kasabamızı…”

“Oldu,” diye güldü Murtaza Ağa. “İşte şimdi oldu. Şimdi sen on kişi daha bul, her birisine bir telgraf yaz, önlerine de düşüp telgrafhaneye götür. Bizim orada hesabımız var, telgraf müdürüne ver o kağıtları… Parmak bastırmayı da unutma. Şu parayı da al…” Eline epeyce yüklü bir para sıkıştırırken de: “Deli kavat,” dedi, “az daha, ben yetişmesem, bu deli kafanla sen ipi boyluyordun.”

“Baş üstüne Ağam, var ol Beyim, Allah sana zeval vermesin.”

Fahrinin paraları tutan eli titriyordu.

Murtaza Ağa oradan hızla uzaklaştı. Arzuhalci de kapıdaki birikmiş kalabalığa bağırdı:

“İçeriye gelin,” dedi, “sen sen, sen… Kaçmak yok… Bu telgraflara parmak basmayanın cezası çok büyüktür. Sonra hepimiz cunhalı düşeriz. Bakın, işte şimdi gözünüzün önünde oldu. Az daha ipi boyluyorduk.”

On beş kadar sessiz köylü geldiler, küçük dükkana sığıştılar, kağıdı daktiloya geçirmiş Deli Fahri de çatır çutur yazmaya başladı.

29

“Pişman oldular,” diye konuştu. “Pişman olup sonunda bana geldiler. O Siyasetçi ne bilir telgraf yazmayı, telgraf yazıp da Ankarayı tavlamayı. Benim telgrafımı Ankarada okuyan her kişi iki gözü iki çeşme ağlamazsa…” Önündeki eski, dökülen makinayı kaldırdı, “Ben de bu makinayı, işte böyle kaldırır taşa çalar paramparça ederim. O Siyasetçi ne bilirmiş arzuhal yazmayı… O, götünün deliğini bile bilemez. Onun arzuhaline eğer Ankara bir tek candarma bile gönderirse, ben de ona anlı şanlı güzel Ankara demem. Şimdi görün bakalım, yarın, ve hem de yarından da daha yakm ordumuz nasıl geliyor da çullanıyor şu Torosların üstüne…”

Yaratarak, gülümseyerek yazıyordu. Arzuhallerinin o yüksek yerlerdeki büyük etkisini çoktandır biliyor, bununla da övünüyordu. Şimdi ne kadar bulabilirse o kadar parmak bastıracaktı. Ve de çok şükür, bu kasabada parmakları olan çok adam vardı. Bir yandan telgrafları özenle yazıyor, bir yandan da eksilen adamların yerine yenisini bulup oturtuyordu. Bu minval üzere Fahri Efendi durmadan akşama kadar yazdı. Eğer Murtaza gelip de:

“Yeter bre Fahri Efendi biraderim, yeter artık, ocağımızı ba-tırdm. Senin bugün yazdığın telgraflara giden parayla alimallah ben bir çiftlik alırdım. Yeter bre Fahri Efendi kardaşım, hiç din iman, insaf denen nesnenin zerresi yok mu sende?” demeseydi, hızını almışken sabahlara kadar yazacaktı.

Fahri Efendi onun bu sözlerine çok kızdı. İçinden, bunlar nankör adamlar, diye geçirdi. Bunlar iyilik bilmezler… Başını kaldırdı, kanlı gözleriyle ona gücenmiş bir köpeğin hüzünlü gözleriyle baktı, yorgun bir sesle de yumuşacık:

“Benim bu yazdığım telgrafları acaba Adanadaki, Ankara-daki, İstanbuldaki bütün avukatlar bir araya gelseler yazabilirler mi? Ben canımı, yüreğimi, ciğerimi koydum bu telgraflara.” Küskün, başını geri indirdi.

Murtaza Ağa söylediklerine pişman oldu:

“Tamam,” dedi gülerek, “tamam Fahri Efendi arkadaşım. Ne de alıngansın bre ulan…” Sırtına okşarcasma bir tokat indirdi, ardından da usul usul sıvazladı. “Gücenme bre kardaşım.”

Fahri:

30

“Ben gücenirim arkadaş,” dedi. “Ben çünküleyim ki işimin erbabıyım. Çünküleyim ki şu benim kalemimin üstüne… Bizi mahveden bu sarhoşluk, sarhoşluk…” diye ekledi arkasından. Dudakları büzüldü, yüzü gerildi, gözlerine yaş doldu. “Aaah, sarhoşluk…”

“Bak arkadaş, sana da hiç şaka edilmiyor. Bak arkadaş, şimdi Ankarada yeryüzü gökyüzü senin telgraflarına kesti. Şimdi bütün Ankara o senin her birisi taşa geçen, insanları dil-hun eden o yüce telgraflarından dolayı feryadı figan içinde. Elin dert görmesin, sağ ol, var ol… Yarın da, daha gün ışımadan, aynı faaliyeti hulusu kalbile sürdürmelisin. Ne kadar gücün varsa o kadar yaz. Sen ki bu kasabanın birinci, hem de baş birinci, her arzuhali çeliğe işler arzuhalcisi Fahri Efendisisin, ne kadar biliyorsan o kadar yaz ki, şu İnce Memedin ölüsü bir eşeğin üstüne atılmış kasabaya getirilene kadar yaz. Yaz ki yaz… Ve hem de benim şakalarıma gücenme. İnsan hiç ağası Murta-zaya gücenir mi?”

“Gücenmem,” diye güldü Deli Fahri. “Ben senin sözlerine hiç alınır mıyım? Ben hiçbir şeye gücenmem muhterem Kara-dağlızade Murtaza Ağaefendi. Ben sana, velinimetim Efendime, Ağalar sultanına hiç gücenir miyim ki, Allah benim, sana nankörlük edersem, şu iki gözümü önüme akıtmaz mı ki… İyi oldu, çok, çok iyi oldu yazdığım arzuhaller, bu sefer senin yüzünden ve hem de gül yüzünden dolayı birer arzuhal numunesi oldu ki, okuyanın dili boğazına akar şaşkınlığından. İşte bana böylesi arzuhalleri sen, sen yazdırdın. Sana hiç insan gücenebilir mi ki, ağaların sultanı?”

Ayağa kalktı, söylev çeker gibi sağ kolunu ileriye uzattı:

“Bu gece, bu gece, benden arzuhal bekle,” diye bağırdı. “Geceler altın sabahlara gebedir. Ve hem de altın arzuhallere… Şimdi ben bu gece hayatım boyunca yazdığım en güzel, en tesirli, en usta arzuhalleri bulacağım, bir de büyük üstatların yazdıklarını göz önüne alarak, akla hayale gelmedik arzuhaller yaratacağım ki okuyanın karnını çatlata. Ve de o İnce Memed canavarını tutalar, ve hem de o kan içiciyi ve de onun ala gözlerine mor sinekler çokuşmuş ölüsünü uyuz eşeklerin ve hem de Çıplak ve uyuz eşeklerin sırtına ataraktan kasabaya getireler. Ve

31

hem de ve de altmış yedi köyün ortasında onun derisi yüzülmüş ölüsünü ve hem de Kozanda, Kadirli ve hem de Adana vilayetinin tüm köylerinde, Ankaranın, İstanbulun içinde dolaştı-ralar, sonra da oturup Büyük Millet Meclisinin önünde keskin kasap bıçaklarıyla güzel güzel derisini yüzeler.”

Fahri Efendi bütün bu güzel, kanatlı ve de görkemli sözleri yaratırken şimşekler çakan gözlerini Murtaza Ağanın gözlerine dikmiş onun beğenisini bekliyordu. Murtaza Ağaysa biraz alaycı, biraz kederli bir yüzle onu dinliyor, arada bir de usuldan, belli belirsiz başını sallıyordu. Fahri Efendi soluyarak yerine oturunca Murtaza Ağa konuşmak zorunluğunu duydu:

“Evet,” dedi, “yerden göğe kadar haklısın. İnşallah dediğin olur da şu İnce Memedin derisini yüzerler de ötekilere de ders olur.”

“Ders olur,” diye ayağa fırladı Deli Fahri, sonra da gene yorgun, soluyarak yerine oturdu. Ardından da hayıflı hayıflı başını sallayıp, “Ah, ah,” dedi, “aaah, ah! Ben böyle olacak adam mıydım, ben arzuhalci kalacak kişi miydim… Felek gözün kör olsun, evin yıkılsın Felek… Yerin dibine gömül sarhoşluk ve hem de yoksulluk… Her kötülüğün başı yoksulluk…”

“Kader böyle imiş Fahri Efendi, ne yapalım, kader. İnsanın elinden her kötülük gelir, arkadaş. Bak işte kanı ciğeri on para etmez bir ayağı yalın köylü çocuğu bizim Milli Mücadelemizin en yiğit kahramanını gözünü kırpmadan öldürüyor, sonra da elini kolunu sallaya sallaya dağlarımızda dolaşıp duruyor.” Murtaza Ağa bunları ona acımış, sevgi dolu bir sesle söylerken sırtını da usul usul okşuyordu. “Bu kasaba senin bu büyük iyiliklerinin altında kalmayacak. Seni mükafatlandıracak. Sen yeter ki çalış kasabamız için ve de Ankara üstüne ateşe devam.”

“Devam!” diye gürledi Fahri Efendi. “Devam ki devam. Ve hem de havan topu ateşiyle ve hem de dağlar aşırı… Yangın yerine çevireceğim Ankarayı.”

“Evet arkadaş, çevir ki çevir yangın yerine dünyayı. Senin, benim, vatanımızın ve bilcümle halkımızın, toprağımızın, tekmil mahlukatımızın hayatı büyük tehlike içinde.”

Karadağlıoğlu ona biraz daha para uzattıktan sonra kaykı-larak yürüdü, köprü başına doğru gitti. Onu gören köylüler

32

saygılıca hazır ola geçer gibi yapıyorlar, bir köşeye çekilip geçmesini bekliyorlardı. O da göğsü ilerde, başı dik önünden geçtiği köylülere tepeden bir selam verip geçiyordu. Topal Ali de sessizce onun üç adım arkasından geliyordu.

Köprünün üstüne gelip bir süre çok aşağılarda akan çayın sularına baktı. Suyun içinden biribirleri arkasına tirkenmiş kıvrak, ürkek balıkları görünce sevindi. “Daha gözlerim gençliğimdeki gibi görüyor,” diye kendi kendine söylendi. “İşte bu iyi,” diye de bıyıklarını burdu. Böyle sevinerek bir süre aşağıdaki suya baktı. İnce Memedi düşünüyordu. Niye böylesine düşman kesilmişti bu çocuğa, bu kadar mı korkuyordu ondan, ne gelirdi böylesi kimsiz kimsesiz, üstelik de öksüz, dediklerine göre de boyu küçücükmüş onun, küçücük, okuryazar bile olmayan bir çocuğun elinden? Ateş olsa cirmi kadar yer yakardı. Yakardı ya, bütün dağların, bütün köylüleri tutuyorlardı onu. İşte Ali Safa Bey bu yüzden gitmedi mi? Vayvay köylüleri saklamadı da kim sakladı İnce Memedi, kim öldürttü ona Ali Safa Beyi? İnce Memedin Ali Safayla ne ilgisi olabilirdi ki, durup dururken niçin öldürmüştü adamcağızı? Demek, demek bütün Ağalara düşmandı o. Demek Çukurovadaki her iyi insanın kanına susamıştı. Belki beni de, diye düşünürken Murtaza Ağa, tepeden tırnağa ürperdi. Demek ki benim de kanıma susamış o İnce Memed. O yalınayak köylüler hepimizin kanma susamıştır. Bu İnce Memed eğer o dağlarda bir yıl daha kalırsa olmaz, olamaz. Alıştırır köylüleri. Bize düşman olmaya da alışırlarsa köylüler, işte sen o zaman seyreyle gümbürtüyü. Yıkmadık ev, söndürmedik ocak koymazlar Çukurovada. O köylüler, o dünyanın en ikiyüzlü insanları ellerine bir fırsat geçmesin, derimizi havada yüzerler. Ankarayı böyle telaşa vermek iyidir ve de gerçektir. Yılanın başı küçükken ezilmeli dedik. Söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. İnce Memed köylüye önder oldu, yetişin imdada dedik, kimsecikler inanmadı. Amanın vatan gidiyor, dedik, kulak asan bile olmadı. Bir oğlancık dediler geçtiler. Alın size oğlancığı, alın işte Ali Safa Beyi de öldürdü. Daha da kimleri öldürecek… Ve kendi öldürülüşünü getirdi gözünün önüne. Soysuz adam, insanlıktan nasibi olmayan bu canavar kurbanlarının tam gözlerinin bebeğine sıkıyormuş kurşunu. Zavallı Ab-

33

¦’..:«:

di Ağayı da böyle öldürmüştü. Hem de üç saat yalvartarak, Abdi Ağaya ayaklarını öptürerek, yalatarak, onu yerde yılanlar gibi süründürerek. Ali Safa Bey de ona çok yalvarmış, yakar-mış, çiftliklerim, malım mülküm, şu dünyada neyim varsa senin olsun, demiş, bir tek canımı bağışla İnce Memed… Çok ağlamış, zarılamış, diller dökmüş, yerlerde onun ayaklarının dibinde sürünmüş, çarıklarının altını yalamış, o pis çarıklarının, öteki Nuh demiş de Peygamber dememiş. Onu bir gece sabaha kadar yalvarttıktan sonra, tam şafağın yeri ışırken, şu doğan güne bak Ağa, demiş, bir daha göremeyeceksin. Tüfeği gözüne dayamış, çökmüş tetiğe, Ali Safanm da başı bin parça olmuş, başının etleri kemikleri de, dilim dilim, odanın duvarlarına yapışmış. İşte bir tek bunu duysa, Ankara kıyameti koparır, bu vatan batmış der. Öyle köylü telgraflarıyla olmaz bu iş. Bu vatanın altı oyuluyor, şimdi bir tane İnce Memed, yarın iki öbür gün üç… Sonra sonra yüz, iki yüz, üç yüz, bin… İki bin, on bin, yüz bin… Çık çıkabilirsen başa! Her köylü bir İnce Memed kesilir… Böyle düşünerek köprüden aşağıya doğru yürüdü. Yöresindeki köylü kalabalığına korkuyla, öfkeyle, biraz da iğrenmeyle bakıyordu. Allah bunlara kel versin de tırnak vermesin, diyordu. Dosdoğru, koşarcasına Taşkın Halil Beyin konağına vardı, konağın avlusunda otomobiller duruyordu. Buna çok sevindi, yüksek Beyler daha gitmemişlerdi. Onlara söyleyeceği, yürek paralayıcı çok sözleri olacaktı. Taşkın Halil Bey, sen çok konuşma Murtaza, demişti ya, varsın desin. Konuşmamıştı da, kibar konuşmuştu da ne olmuştu? İşte Ali Safa Bey öldürülmüştü. Daha da çok kişi bu canavarın gözlerine sıktığı kurşunlarla can verecekti.

“Sen burada bekle,” dedi Aliye. Avlu kapısının yanındaki zeytin ağacını gösterdi. Biraz çekinerek, yüreği çarparak Taşkın Halil Beyin büyük kapısı açık duran konağının merdivenlerine tırmandı. Halil Bey onu merdivenin çıktığı salonun ortasında karşıladı:

“Aman ha aman Murtaza,” dedi, “sen sen ol, Arif Saim Bey, Vali Muavini, Candarma Albayı bir şey söylemezlerse İnce Memed lafını açayım deme. Aman ha aman, Arif Saim Bey dün akşamdan bu yana yağıp gürlüyor, adam deli divaneye dön-

müş. Ankara bunu duyarsa bütün Çukurovayı yaktırır, diyor da başka bir şey demiyor. Amanın Murtaza, aman ha usul ol.”

“Olur,” dedi Murtaza Ağa suratını asarak. “Peki bu İnce Memed ne olacak?”

“Arif Saim Bey onu iş edindi, onun işi tamam artık. Bugün değilse yarın… Sen onun için hiç korkma. Dağlar candarmayla doldu.”

“Korkuyorum Halil,” dedi Murtaza Ağa. “Ben çok korkuyorum. Hani geçen sefer de Abdi Ağa öldürüldüğünde de tamamdı bu oğlanın işi?”

“Bu sefer tamam,” dedi Taşkın Halil Bey. İçeriye girdiler. Murtaza Ağa ceketinin düğmelerini ilikleyip iki büklüm olaraktan önce Arif Saim Beye koşup ellerine sarıldı. Bey elini hızla çekmeseydi öpecekti. Sonra Vali Muavinine geçti. Ardından da Albaya. Odada tanımadığı birkaç adam, üç de candarma yüzbaşısı vardı. Onların teker teker ellerini sıktıktan sonra köşeye geçip büyük pencerenin altındaki ak patiskadan kırmızı gül işlemeleri olan sedire gitti oturdu. Odada ceviz ağacından oymalı boş birkaç koltuk vardı ya, Murtaza Ağa kocaman milletvekilinin oturduğu koltuk gibi bir koltuğa oturamazdı. Böylesi bir davranış saygısızlık olurdu.

Arif Saim Beyin yüzü azgındı. Hep önüne bakıyor, konuşmuyordu. O konuşmayınca ötekiler de konuşamazlardı. Derken Molla Duran Efendi, onun arkasından Mustantık Rüştü Bey, arkasından da Kozanoğlu Fahri Bey ve Tapucu Zülfü geldiler. Arif Saim Bey hiç kimseye başını kaldırmadı, ellerini uzatanların ellerini iki parmağıyla tutup bıraktı. Tapucu Zülfü ge-lincedir ki ayağa kalkıp boynuna sarıldı ve gülümseyerek de sordu:

“Nerdesin be kardeşim Zülfü, ne alemdesin? Çoktandır senden bir haber alamadım. Bizim hanım da üzülüyor, geçen gün Zülfüye ne oldu, diye sorup duruyordu. Sahi, ne oldu sana Zülfü be?”

“İyiyim Bey, bir kederimiz yok Beyim,” derken Zülfü onun gösterdiği gül kabartmalı ceviz ağacından koltuğa oturdu, ayak ayaküstüne attı. “Eeee, sen nasılsın Bey arkadaşım. Bizim burada durumumuz iyi. Senden başka bir kederimiz olur mu ki…

 

34

35

Derdimiz günümüz siz Bey kardeşimizi düşünmektir. Hanımefendiye selam söyle, onun mübarek ellerinden öperim. Onunla birlikte diktiğimiz nar ağaçları büyüdü. İnsan başı kadar çok pembe narlar verdi. Narlar o kadar kocaman ki incecik dallar o narları götüremiyor da altına destek koyuyorum. Yakında büyük bir sepet nar göndereceğim ona ki hiçbir narı kesmeye kı-yamayıp Hanımefendi, karşısına koyup onları günlerce seyredecek. Bir parıltılı pembe ki narların her birisi, böyle bir pembe, şafağın yerinde, günün batımında bile yok. Gönderdiğim incirleri aldı mı Hanımefendi kardeşim?”

Gülerek, sevinerek:

“Aldık,” dedi Arif Saim Bey. “Aman Allah ben hayatımda böyle incirler görmedim. Eve Aydın mebusu arkadaşımız gelmişti, incirleri gördü, o da hayretinden öyle kalakaldı. Ne Aydında, ne de İzmirde ben böyle incirleri görmedim, dedi. Aman efendim, aman efendim, çok memnun oldum. Hanım da sevincinden göklere uçtu. Bizim Hanım bu Zülfüyü kardeşi gibi sever. Kardeşi ne demek, çocuğu, anası, babası gibi sever. Evet efendim, biz gelelim incirlere. Nah, her birisi bunun kadar.” Yumruğunu sıkıp gösterdi. “İşte bunun kadar. Afedersiniz her birisinin kıçından, afedersiniz kıçından şıp şıp bal damlıyor. Bal damlaları ki, her birisi ışıltılı, sarkmışlar sarı, kehribar incirlerin afedersiniz kıçlarından, afedersiniz kehribar. İşte bu bizim Zülfü hergelesi böyle incirler yetiştirir. Narları da göreceğiz, göreceğiz ki ne Fransa, ne Almanya ne de İngiltere böyle narlar yetiştirmemiş, ne de yetiştirebileceklerdir.”

“Ne de İtalya,” diye onu tamamladı Tapucu Zülfü.

“Ne de İtalya,” dedi Arif Saim Bey sevinç içindeki yüzüyle.

Arif Saim Beyin bu Tapucu Zülfüyle hukukları çok eskiydi. Zülfü küçük bir kasaba tapucusuydu ama, anasının gözü bir kişiydi. Sırasında bir kaymakam, bir vali, bir milletvekili kadar etkiliydi. İttihatçılarla çalışmış, sonra Çukurovanm işgalinde Fransız askerleriyle birlikte Adanaya girmiş, Fransız kumandanının yanına bir yaver gibi kapılanmış, işte bu sırada da Adananın bir ilçesinde candarma kumandanı olan Arif Saim Beyi tanımış, onunla kardeş olmuşlardı. Fransızların Çukurovadan çekileceklerini bütün ovada ilk anlayan Zülfü olmuş, işbirliği

36

yaptığı arkadaşı Arif Saim Beye bunu anında bildirmişti. Kozanda üç gün üç gece oturmuşlar, uyku uyumadan, yemek yemeden konuşmuşlar, sonunda da Kuvayı Milliyecilerin saflarına katılmışlardı. Uzun bir süre Fransızların buyruğunda çalıştıktan sonra, her ikisi için de Kuvayı Milliyecilere katılmak kolay olmamıştı. Ama Zülfünün cin gibi aklı her bir zorluğu yenmiş, bunlar da Mülkilerle birlikte savaşa katılmışlardı. Arif Saim Bey almış yürümüş, Başkumandan Paşanın en güvendiği üç adamından birisi olmuştu. Zülfüye gelince o, devletten hiçbir şey istememiş, salt ilçe tapuculuğunu ona yeniden vermelerini istemişti. Ve başta Arif Saim Bey olmak üzere, Toros dağlarında müstevliye karşı kanlarını akıtmışlara, kanlarının karşılığı, her avucu bir kan eder toprakları büyük bir uzmanlık rahatlığıyla pay etmişti. Bu kan pahası topraklardan en büyük pay da Arif Saim Beyle canı biraderi Zülfüye düşmüştü. Fransızlar Çukurovadan çekildikten, Kurtuluş Savaşı bitip yeni hükümet kurulduktan sonra o kadar çok kişi kahraman kesilmişti ki, bunların toplamı Toroslarda çarpışanların belki de on mislini geçmişti. İşte burada da Zülfü, Arif Saim Beyin, yeni kurulan devletin yardımına yetişmiş, kim Toroslarda çarpışmış, kim askerden kaçmış, inanılmaz bellek gücüyle, onları bir bir ayırmıştı. Ve öyle de bir hüneri vardı ki Zülfünün, kim savaşa katılmış, kim yalan söylüyor hemencecik ayırt ediyordu. Eğer Zülfü isteseydi şimdiye çoktan milletvekili, dahası da bakandı. Ama Zülfü bunların hiçbirisini istemiyor, şu küçücük üç bin beş yüz kişilik kasabanın küçücük tapucusu olmayı üne, bütün onurlandırmalara yeğ tutuyordu. O, öyle bir adamdı ki, Arif Saim Beyin bütün yakarılarına, dayatmalarına karşın İstiklal Madalyası için bile başvurmamış, bunu ona Arif Saim Bey bizzat Başkumandana söyleyerek verdirtmişti. Onun bir tek derdi vardı, o da topraktı. Bu verimli topraklarda dünyanın en güzel meyvelerini, çiçeklerini yetiştirecekti. Pamukçulukta da ovada devrim yapacaktı. Ahdetmişti. Bunun üstesinden kesinlikle gelecekti. Bu Arif Saimde de öyle sanıldığı kadar da iş yoktu. Paşanın gözünün bebeği olduğu halde gönderdiği, afedersiniz, kıçlarından kehribar gibi ballar damlayan, afedersiniz her birisinin kıç-lanndaki damlaların üstüne bakanların sureti çıkar, işte böyle

37

incirleri azıcık yüreklilik gösterip de Paşaya ulaştıramamıştı. Zülfü bu incirleri Paşaya öyle yaranmak, bir şeyler koparmak için göndermemişti Allah bilir, salt, ülkemizde de böyle cennet meyveleri yetişiyor demek için, bu ulusun en büyüğü yürekten sevinsin diye göndermişti.

“Asmalar diktim beyler, her asmayı teker teker aşıladım. Sonra İspanyadan turunç getirtip limon aşılattım. Limon, portakal aşılamak tecrübe isteyen işlerdir, kendime güvenemeyip ta Rodos adasından usta aşıcılar getirttim. Sonra efendim, narları da kendim aşılıyorum. Yakında bütün Akdenizi dolaşıp… Aaah Arif Saim Bey aaah, ah kardeşim, o incirleri Paşaya bir ulaştırsaydın, Paşa Çukurovamn ballı incirlerini bir tatsaydı, ya da o ballı incirleri, afedersiniz, şeylerinden kehribar bal damlayanları hiç olmazsa bir görseydi, belki de bu ülkenin başı olaraktan mutlu olurdu.”

Arif Saim Bey sapı altın bastonunu üç kere yere vurarak:

“Paşa senin incirlerini münasip bir zamanda görecek,” dedi. Sözleri kesindi. Zülfü buna çok sevinip bahtiyar oldu. “Belki de Paşayı senin bahçelerine, çiftliğine getireceğim. Paşa böyle müteşebbis adamları görüp tanıyınca bahtiyar olup sevincinden gözleri yaşarıyor. Hele bu müteşebbis insanlar onun cephe arkadaşları olunca sevincinden ne yapacağını bilemiyor. Seni tanıyor Zülfü.” Göbeğini hoplata hoplata güldü. Göbeğiyle birlikte elindeki altın başlı bastonu da hopluyordu. “Seni, seni tanıyor.”

Arif Saim Bey sonra ciddileşti, kaşlarını çattı, dalıp pencereden görünen Sülemiş tepesine bir süre baktı. Karadağlı Mur-taza onun yüzündeki bu değişikliğe sevindi. Şimdi artık Ali Safa Beyin ölümüne gelecek, İnce Memedden söz edecek, diye düşündü. Yüreği ağzında, Arif Saim Beyin konuşmasını bekliyordu. O meseleyi açınca artık konuşmak onun için farz olurdu. Şu namussuz, Allanın belası Zülfü de bir türlü açmıyor ki İnce Memed sözünü. Ulan deyyus, bir kerecik olsun İnce Me-med desen, Ali Safa Beyi gözbebeğinin tam ortasından vurdular, kızıl kanlara belediler onu, diye söylesen ne olur. Öfkeden deliye dönmüş, dişi dişini yiyor, içi alıp alıp veriyor, ulan iki bin yüzlü Zülfü, ben ne bilirdim senin Beyle bu kadar laubali

38

olduğunu, diye düşünüyordu, yoksa seni Erciyesin ejderhası gibi kuşatır, sana İnce Memedin şu fıkara millete yaptıklarını bir bir ezberletirdim, sen de onun yüksek huzurlarında şimdi bülbüller gibi öterdin. Aaah, bir yanılıp yazılsa da surdan bir tanesi bir Ali Safa Bey lafı açsa… İşte sen o zaman gör Karadağ-lıoğlu Murtaza Ağayı ki, ne sözler söyler Başkumandanın öz bir arkadaşına ki söz derim sana.

Arif Saim Bey daldığı karşıki tepenin doruğundan gözlerini içeriye getirdi. Bir süre gene dalgın, amaçsız yöreye bakın-dıktan sonra birden anımsamış gibi durdu, bastonunu yerden bir karış kaldırdı:

“Hazır ol Zülfü,” dedi, “önümüzdeki bahara hazır ol. Seni bir ziraat heyetinin başında Avrupaya göndereceğim. Gider misin?”

“Gider misin de ne demek,” diye güldü Zülfü. “Gider misin de ne demek, can atarım.”

“Öyleyse hazır ol Zülfü.”

“Hazırım.”

“Herkesi, bütün savaşa katılan kahramanları bu millet mükafatlandırdı. Bir tek kişi, bir alçakgönüllü kahraman bu mükafatlardan payını alamadı, o da benim canı azizim Zülfü biraderim, kahramanım. O da şurada gördüğünüz işte bu kişi, bir kasaba tapucusu. Onu Tapu Genel Müdürü yapsak, Ziraat Vekili yapsak, Zülfü bunların hiçbirisine tenezzül etmez. İşte bu adamdır o. İşte bu canı azizim olan Zülfüdür. Paşa beni ne zaman görse sorar, Zülfüyü gördün mü, Zülfü nerde, Zülfü ne yapıyor diye… İncirleri, afedersiniz her birisinin kehribar renkli kıçından bal akan incirleri Paşa Hazretleri, vatan kurtarıcı ulu insan bir görse, deli olur. İşi gücü bırakıp doğru Çukurovaya koşar.”

Karadağlıoğlu içinden söylendi, gelsin de görsün Çukuro-vayı. Gelsin de Zülfü deyyusunun portakal bahçesi dediği o çalılığın içinde iki gözbebeğinin ortasından İnce Memedin kurşunlarını yesin. Yesin de aklınız başınıza gelsin. Ulan Arif Saim Bey, ulan dürzü, ulan şu meymenetsiz Zülfüden bile beter ikiyüzlü, bekle bakalım bekle. Altı ay sonra İnce Memed gelip de Ankarayı basmazsa ben de o ayağı yalın, götü açık İnce Memed Çocuğuna İnce Memed demem. Senin iki kaşının arasından

39

i

vurmazsa… İnce Memed seni gözbebeğinden değil de iki kaşının arasından vursun ki, seni kim öldürdü göresin.

“Evet Paşamız böyle işlere çok meraklı. Kendileri Dörtyol-da bizzat bir portakal bahçesi kurdular. Kendileri toprağa çok meraklıdırlar. Şimdiye kadar binlerce dönüm toprak aldılar. Kendileri toprağı ne yapacaklar, salt numuneyi imtisal olmak için fertlere, bunu yaptılar. Ve bizler de numuneyi imtisal olmak için alıyoruz toprakları.”

Zülfüye döndü, ona sevgiyle, sevecenlikle gülümsedi:

“Sen daha toprak alıyor musun?”

“Hiç almaz olur muyum Bey! Tabii alıyorum. Ben de bu Çukurova köylülerine canlı, gözlerinin önünde, öyle bir numuneyi imtisal oluyorum ki… Şu portakal, şu nar, şu incir bahçelerini kuraraktan öyle bir numuneyi imtisal olacağım ki… Pamuk çiftliklerini kurup Avrupalıların gözlerini kamaştıracağım. Sen sağ olasın, var olasın Bey. Allah senin sayini üstümüzden eksik etmesin.”

“Teşekkür ederim Zülfü. Hele seni bir Avrupaya gönderelim de, ilmini artırarak oradan bir dön de…”

“Çok şeyler öğreneceğim Beyim yüksek sayenizde… O kadar, o kadar çok ki… Ne, ne yapıyorum biliyor musun Bey?”

“Ne yapıyorsun Zülfü?”

“Şimdi Bey, beni iyi dinle, beni iyi dinledikten sonra da bana delisin deme.”

“Demem.”

“Bütün kasaba bana deli diyor.”

“Desinler. Ben demem.”

“Şimdi ben… Biliyor musun, bütün paramı zeytin fidanlarına harcıyorum. Köylülere dağlardan zeytin fidanları söktürüp getirtiyor ve de diktiriyorum. Çukurova bir de sayenizde bir büyük zeytinlik olacak. Ne kadar çok zeytin fidanı diktim biliyor musun, çoğu da tuttu?”

“Ne kadar?”

“Otuz bin.”

“İşte Cumhuriyet bizden böyle yenilikler istiyor. Sen ne dilersen dile Paşadan, senin için yok yok.”

“Biliyorum Beyim ya, burada çok dedikodu yapıyorlar.

40

Onlara göre ben bütün bu yaptıklarımı vatanın hayrı için değil de salt toprak almak için yapıyormuşum.”

Arif Saim Bey göbeğini hoplata hoplata uzun uzun güldükten sonra:

“Hay Allah,” dedi, “senin ne ihtiyacın varmış böylesi uydurmalara ki… Bütün Çukurova senin. Dilediğin yerde dilediğin kadar büyük çiftlik kurabilirsin. Bu beyler bunu bilmiyorlar mı? Bu vatanı biz kurtardık. Azıcık, bir çiftlik kadar toprağın da hakkımız olduğunu bilmiyorlar mı? Aldırma sen onlara. İşine bak. Ne kadar toprak istersen, beğendiğin yerden o kadar toprak alabilirsin, bu kasabalılar bunu bilmiyorlar mı? Bunun için kimse sana bir şey söyleyemez. Bu yüzden sana bir tek kelime söyleyeni vatan haini ilan eder ve hem de astırırım. Sen kimsin sen, bunlar seni bilmiyorlar mı? Sen de bunu bilmiyor musun?”

“Biliyorum Beyim.”

Murtaza Ağa karşıda, sedirin üstünde hırsından çatlıyor, Taşkın Halil Beye, Molla Duran Efendiye, ötekilere kaşla gözle, elleri ayaklarıyla işaretler yağdırıyordu İnce Memedden söz açılsın diye. Ötekiler put kesilmişler, derin bir huşu içinde Zülfüyü dinliyor, hayranlık dolu gözlerini bir an için olsun Arif Saim Beyden ayıramıyorlardı. Murtaza Ağaysa içinden alıp alıp veriyor, Arif Saim Beyi, oradakileri baştan aşağı kalaylıyor, öfkesinden patlayacak gibi oluyor, sonra birden Ali Safa Bey, İnce Memed sözünü biri açacak diye umutlara düşüyor, bekliyordu. Ötekilerse hiç oralı olmuyorlar, arada sırada da öfkeyle Murtaza Ağaya bakıp boyun kıvırıyorlar, içlerinden de bu adam bizi Beyin huzurunda rezil rüsvay edecek, diye geçiriyorlar, korkuyorlardı.

Öğleyi az geçe odanın ortasına birkaç masa getirilip birleştirildi, üstlerine de ak patiskadan turuncu iri gülle işlenmiş örtüler atıldı. Rakılar, şaraplar getirildi karla doldurulmuş kovaların içinde. Tandır kebapları, ayranlar, pilavlar, öteki kebaplar, bahçede eşkıya kebabı bile yapılmıştı, türlü türlü yemekler aşağıdaki mutfaktan sofraya taşınıyordu. Getirilen yemeklerden, rakısını içen Arif Saim Bey şöyle bir tadıyor, çiğnerken duruyor, düşünüyor, eğer yüzü azıcık asılmışsa, önündeki kalaylı sahan hemen kaldırılıp yerine bir başkası konuyordu.

41

Öğle yemeği tam akşama kadar sürdü. Arif Saim Bey eşkıya kebabını çok sevmişti:

“Yahu Taşkın Ağa,” dedi, “yahu biz Toroslarda düşmana karşı çarpışırken, sen o dağlarda bize eşkıya kebabını niçin hiç yapmıyordun?”

Taşkın Ağa sevinç içinde güldü:

“Dövüşmekten yemek yemeye fırsat mı bulabiliyorduk, sen söylesene Bey?”

“Doğru, doğru,” diye güldü Arif Saim Bey. “Yerden göğe kadar hakkın var.”

Murtaza Ağa içinden veryansın ediyordu, şu deyyuslara bakındı hele şu deyyuslara, düşmanla öylesine çarpışmışlardı Toros dağlarının doruklarında ve hem de kovuklarında yemek yemeye fırsat bulamamışlar! Yalancının o güzel avradını cümle alem düdüklesin mi? Hem böyle düşünerek sövüyor, hem de oradakilerin gözlerinin içlerine anlamlı anlamlı bakıyordu. Oradakiler onun yüzünden epeyce tedirgindiler. Bir ara Murtaza, elleri karnında iki büklüm yerinden kalkıp Zülfünün yanına geldi, kulağına eğildi:

“Ulan Zülfü,” diye fısıldadı. “Ulan ocağın bata bre ulan senin. Ulan zeytin çiftliklerinin sırası mı? Ülkenin asayişi bozulmuş. İnce Memed önüne geleni gözbebeğinin tam ortasından kurşunluyor. Dağlar taşlar eşkıyayla, insanları tam gözlerinin bebeklerinden vuranlarla doldu, amanın Zülfü, amanın oğlunu öldürdüm ocağına düştüm, amanın bu ne haldır, söyle Beye ki, bir alay, bir fırka, bir kolordu göndersin ki… Dağlar taşlar, tüm köylüler hali isyanda…”

“Sus ve git,” diye kaşlarını çattı Zülfü. “İnşallah Bey duymadı bu konuştuklarını.”

Beyse pencereden dışarıya bakıyor, eşkıya kebabından bir parçasını gövdeye indirdikten sonra uzun uzun parmaklarını yalıyordu. Yalamayı bitirince de kadehine yapışıp gözlerini kapatıp rakısını bir tapınmada mest olarak içiyordu.

“Gidiyorum Zülfü,” diye inledi Murtaza. “Gidiyorum ama sen de bunu unutma.”

Odadan dışarıya çıktıktan sonra kapının yanına çekilip orada durdu. Arif Saim Bey onu saklandığı yerde göremiyordu.

Öteki de canını dişine takmış işaretlerle Zülfüyü çağırıyor, yanma gelmesini istiyor, ona önemli, çok önemli bir şeyler söyleyeceğini anlatmaya çalışıyordu. Zülfüyse gelmemekte diretiyor, yüzünü buruşturuyor, onu elleriyle kovuyordu.

Aralarındaki sessiz tartışma uzun sürdü. Sonunda Murtaza öyle bir işaret yaptı ki Zülfü artık yerinde kalamazdı, hemen yerinden fırlayıp kapıya vardı:

“Ne istiyorsun be Allahm belası kafasız herif, senin elinden hiçbir yerde bize rahat yok mu?” diye dişlerini sıkarak yılan gibi fısıldadı. “Söyle ne istiyorsun benden?”

Murtaza gözlerini belerterek:

“Farkında değil misin Zülfü kardeşim, biz hepimiz ölüyüz. Bugün Ali Safaya, yarın bana, öbür gün de sana. Kurdun ağzına kan bulaştı. Toros dağlarını tuttu İnce Memed. Dağlar hali isyanda. Yılanın başını daha küçükken ezmezsek, bir İnce Memed iki, iki İnce Memed dört, dört İnce Memed… Çok kalabalık var şu dağların arkasında, şu kocaman Anado-lunda, çok insan, çok insan… Amanın gün geçirip fırsat vermemeli zamana. Aman ha… Şimdi söyle Beye ki… Halimiz duman… Şimdi bizim halimiz duman, altı ay sonra da onların… İnce Memed altı ay sonra Ankaranın kapısına dayanmazsa…”

“Suuusss,” diye onun ağzını kapattı Zülfü. “Sus, Bey bunu duymasın, seni ipe çektirir. Kim oluyormuş İnce Memed de Ankaranın kapısına dayanıyormuş. Sus, kimsecikler duymasınlar bunu, suuus!”

“Ama biz öldük.”

“Kimseye bir şey olmaz, sus, delirme.”

Murtaza Ağa yalvardı yakardı, Zülfünün ayaklarının altını öptü, o aldırmadı. O konuştukça, öteki gülüyordu.

“Kendi düşen ağlamaz,” diye sonunda merdivenlere atıldı Murtaza Ağa. Koşarak dışarıya çıktı. Topal Ali onu zeytin ağacının altında bekliyordu. Ali Safanın evine yürüdüler. Ev, avlusu, salonu, balkonu, odalarıyla ağzına kadar uzaklardan gelen konuklarla zınkazınk dolmuştu.

“Ne kadar çok insan, ne kadar çok insan,” diye şaşkınlığını söyledi Murtaza Ağa.

42

43

“Ne kadar çok da seveni varmış,” diye karşılık verdi Topal Ali. “Abooov!”

Murtaza Ağa bir süre durdu, düşündü:

“Ali Safa eceliyle ölse, onun cenazesine bu kadar insan gelir miydi Ali?”

“Gelmezdi Ağam!”

“Gelmezdi Ali, gelmezdi. Pekiyi Ali, sen bu dünyanın en akıllı adamısın, malım da sana kurban, canım da… Sana bir sual soracağım, amma sen korkmadan benim bu sualime karşılık vereceksin.”

“Veririm Ağam.”

“Eğer Ali Safayı İnce Memed değil de başka birisi öldürmüş olsaydı, bu cenazeye bu kadar kalabalık gelir miydi?”

“Gelmezdi.”

“Gelmezdi yaaa. Bunun yüzde biri bile gelmezdi. İnce Memed sayesinde Ali Safa Bey İran Şahı gibi gömülüyor.”

Avlu kapısından döndüler.

“Çok kokuyor Ali.”

“Kokuyor.”

“Koku burnumun direğini kırdı.”

“Benim de,” dedi Ali.

“Ali!”

“Buyur Ağam.”

“Gayret dayıya düştü. Kurda ne demişler?” Gözlerini ok gibi Alinin gözlerinin içine dikti baktı.

“Demişler ki, senin boynun niye böyle çok kaim, bu değil mi Ağam?”

“Kurt da demiş ki Ali, kendi işimi kendim görürüm de… Onun için Ali biz kendi işimizi kendimiz görmeliyiz. Ne can-darmadan, ne Ankaradan, bize hiçbir yerden bir hayır yok.”

“Yok,” dedi Ali.

“Bundan sonra İnce Memed kimi öldürecek?”

“Kimi olacak Ağam, elbette seni.”

“Keski bulaşmayaydım bu kadar bu İnce Memede.”

“Keski,” diye içini çekti Ali.”

“Bundan sonra sıra bende.”

“Sende,” dedi Ali.

44

 

“Onun için ne yapıp yapmalı İnce Memedi öldürtmeliyiz.”

“Öldürtmeliyiz.”

“Bu geceden itibaren evde de kalmamalıyız. Her gece başka bir yerde… Seni de öldürür mü İnce Memed?”

“Senden sonra da beni öldürecek.”

“Ne biliyorsun?”

“Bilirim. O İnce Memed var ya… O, bela bir adamdır.”

“Bilirim beladır.”

“O her şeyi görür, bilir. Şimdi bizim burada ne konuştuğumuzu bile görür, duyar. Onun her yerde gözü, kulağı vardır. Ona her şey ayan beyandır. Gökteki uçan kuş, yerdeki yürüyen karınca bile bu dünyada ne olup bitiyor, ona ulaştırır. O, şu dağın arkasına baksın, gözleri dağı deler geçer ve arkasında ne var, görür.”

“Şimdi bizim burada şu konuştuğumuzu bile duymuş mudur?”

“Duymuş mudur da ne demek, elbette duymuştur. Onun duymadığı bir şey olamaz. Şu ağaçlardaki yapraklar onun gözüdür. Şu akan sular, biten otlar, yağan yağmurlar, esen yeller onun kulağıdır.”

“Tevatür. Tevatür değilse de biz yandık.”

“Biz yandık Ağa. Biz ölmüşüz de üstümüze ağıt yakan yok.”

“Tevatür. Böyle bir insan bu dünyaya gelmemiştir.”

“Hayır, hiç gelmemiştir.”

“O zaman işte, o her şeyi duyuyor, görüyorsa, biz de bir kapalı yere sığınıp işaretlerle konuşalım, gene de duyar mı?”

“Onun orasını bilemeni Ağa.”

“Tevatür.”

“Tevatür Ağa.”

Kasabayı çıkmışlar Kabasakıza doğru yürüyorlardı. Uzun bir süre konuşmadan yürüdüler. Murtaza Ağanın alnı kırışmış, derin düşüncelere dalmıştı. Arada bir de durup tepeden tırnağa, üç adım arkasından gelen Topal Aliyi süzüyordu. Kimi hayranlıkla, kimi de küçümser bakıyor, Ali onun aklından nelerin geçtiğini bir türlü anlayamıyor, o da İnce Memedi düşünüyordu. Acaba kaçmış kurtulmuş, selamete erişmiş miydi,

45

yoksa candarmalar onu yakalamışlar vurmuşlar mıydı? Ya da bir kovukta aç susuz, kimsiz kimsesiz sıkışmış kalmış mıydı? Doğrusu Ali çok endişe ediyordu. Dağ taş candarmayla dolmuştu. Bir de Memedin sığınacak belli bir yeri yoktu. Çok deneysiz bir çocuktu. Onunla gitmediğine kimi zaman bin pişman oluyor, kimi zaman da seviniyordu. Bundan sonra bu kasabada Karadağlıoğlu Murtaza Ağanın yanında İnce Memede çok yardım edebilir, onu çok belalardan kurtarabilirdi. Ama işte bu günler kötü günlerdi. Memed bu günleri bir atlatabilse gerisi kolaydı. İnşallah Yörüklerin içine düşmüştür. Yörükler Kerimoğlundan dolayı onu severler. Belki onlar candarmaya vermezler Memedi. Kim bilir, insanoğlu belli olmaz ki, belki de bütün bu dağların adamları gözlerinin bebeği imişçesine korurlar onu. Belki de hemencecik yakalar candarmalara veri-verirler onu. İçinde onulmaz bir acı, bir pişmanlık, ne demişti de onunla birlikte dağlara gitmemişti… Birlikte olsalardı, onları şu koskocaman dağlarda kim yakalayabilirdi. Onun şu mor dağlarda bilmediği kovuk, delik, mağara, tanımadığı insan mı vardı…

Az daha durmasa, önüne gelmiş dikilmiş, tepeden tırnağa onu süzen Murtaza Ağaya çarpacaktı. Murtaza Ağa gözlerini sert, dimdik onun gözlerine dikmiş bakıyordu.

“Söyle Topal Ali,” diye bağırdı. “Bana doğruyu bir bir söyleyeceksin ki…”

Alinin birden yüreği cızz etti, acaba bu Murtaza Ağa her şeyi biliyor muydu, biliyor da kendisiyle eğleniyor muydu, böyle eğlene eğlene şu ilerde kendisini öldürecek miydi? Bir daha da İnce Memedi hiç göremeyecek miydi? Alinin üstünde tabancası yoktu. Bir küçücük hançeri, bir çakısı bile yoktu. Tetik bulunmalıydı, o tabancasını çekince belki elinden alabilir, onu vurabilirdi. Böylelikle İnce Memed bir Ağa daha öldürmüş olurdu.

Yay gibi gerilmiş Topal Ali:

“Buyur Ağa,” dedi. “Zatına her şeyi bir bir söylerim.” Sesi bir meydan okumaydı.

“Söyle bakalım, sen İnce Memede niçin bu kadar düşmansın?”

46

Topal bunu hiç beklemiyordu. Sevinmesiyle çözülmesi bir oldu. Sendeledi. Hemencecik de kendine geldi.

“Ağama bak hele Ağama, kara gözlü de yiğit, cömert Ağama, sen benim İnce Memede niçin düşman olduğumu bilmiyor

musun?”

“Bilmiyorum.”

“Bil öyleyse. Abdi Ağa, o gül yüzlü, mezarında ışıklar içinde yatası, fıkaralar babası, insanlar cömerdi, yüreği insanlık dolu, o, dünyamızın biriciği, o Hazreti Ali ayarı Ağa kimin ağasıy-dı, kimin gözünün bebeği, yüreğinin bağıydı, benim… Onu öldüren, dört kitaptan murtat, dört kitapta katli vacip olan kim, İnce Memed… Yeter mi?”

“Yetmez,” dedi, başını kaldırmış, gözlerini onun gözlerinin içine dikmiş Murtaza Ağa.

“Ağamı öldürdüğü yetmez mi, ekmek kapımı, çoluğumun çocuğumun, benim sıtaramı öldürdüğü yetmez mi?”

“Yeter,” diye güldü Murtaza Ağa.

“Şimdi de canımı alacağı yetmez mi?”

“Yeter,” dedi Murtaza Ağa, kendine bir ortak bulduğuna sevinerek.

“Yıllardır ölüm korkusundan, Allah düşmanımın başına vermesin ölüm korkusunu, dünyada bir şey vardır her şeyden beter, ölümden de zalim, o da ölüm korkusu, ben ölüm korkusundan ölmüşüm, tükenmişim, ölmüşüm. Benim kıymetli Ağam Abdi Ağa öldürülmeden çok önceleri zaten ölüm korkusundan dolayı ölmüş gitmişti.”

“Öyleyse, biz de Abdi Ağaya, Ali Safa Beye benzemeden İnce Memedin hakkından gelmeliyiz. Sen bundan sonra benim öz bir kardaşımsın, oğlumsun, gözümün bebeğisin. Demek bunca yıl bu kadar korktun?”

“Korkudan öldüm ve hem de ölüyorum.”

“Ben de…”

“Bu adamın vücudu ortadan kalkmadan…”

“Bize bu dünyada yaşamak haram.”

“Haram,” dedi Topal Ali.

Geriye dönüp ağır ağır kasabaya yürümeye başladılar. Gün Çok aşağılara inmiş gölgeler uzamıştı. Kasaba evlerinin camla-

47

nndan bir ışık, bir parıltı seli çağlıyor, evler, ağaçlar, tepeler bir aydınlığın ortasında, buğusunda dönüp duruyorlardı.

“Ali!” Sesi yumuşacık, sevecendi.

“Buyur Ağam?”

“Ali sen bu izciliği kimden öğrendin?”

“Hiç kimseden Ağam.”

“Sen anandan izci mi doğdun?”

“Doğmadım ama, ona benzer bir şey.”

“Ne demek ona benzer bir şey, ya doğdun, ya doğmadın.”

“Hem doğdum, hem doğmadım.”

“Peki nereden öğrendin sen bu hüneri?”

“Baka baka…”

“En çok neye baktın?”

“En çok izlere baktım.”

“İzlerde ne gördün?”

“İzler sahiplerine benzer. Bir at izine baksam, üç aşağı beş yukarı o atın nasıl bir at olduğunu anlarım. Yelesini, kuyruğunu, boyunu boşunu sana gerçeğine yakın söyleyebilirim. Hele insan izlerini… İzlerden insanların yüreğini okurum. Hangi yöne gitmişler, ne düşünerek, nasıl düşünerek gitmişler bilirim. Sevinçli mi, öfkeli mi, küskün mü, kederli mi, içi karanlık mı bilirim. Aydınlık mı, dost mu, düşman mı bilirim.”

“Tevatür.”

“Tevatür değil Ağam.”

“İzime bak öyleyse. Bak ve ne düşündüğümü söyle.”

Ali hemen gerisin geri dönüp eğildi, izleri inceleye inceleye sel yatağına kadar geldi:

“Öyleyse şimdi beni dinle Ağa,” dedi. “Bak, önce kuşkulusun. İnce Memedden daha çok benden korkuyorsun, doğru mu?”

“Doğru…”

“Gittikçe korkun azalıyor. Sonra, ne İnce Memedden korkuyorsun, ne de benden. İçinde şahlanmış bir yürek. Bütün dünyayla tek başına cenk edebilirsin. Arkasından birden gene onulmaz, dehşet bir korkunun içine düşüyorsun. Birileri seni aşağılıyor, sen susuyor, yutuyorsun bunu. Sonra yalvarıyorsun ona. Sonra da öfkeden deliriyor, patlıyorsun. Birden yanındaki

48

adama kanın kaynıyor, o, ben olacağım, gönlün sağ yana doğru Ş/ bütün kuşkuların bitiyor, ona kardeş gibi bağlanıyor-

sun.”

Birden Topal Ali olduğu yerde durdu kaldı. Sarı çiçekli bir

dikenin dibindeki ize takıldı, yüzü sapsarı kesildi. Ağzı kurumuştu, zor konuştu, sözler ağzından yarım yamalak döküldü.

“İşte bu izde beni öldüreceğin yazılı.” Doğruldu, yalvara-rak Murtaza Ağanın gözlerinin içine baktı. “Beni niçin öldürmeye karar verdin Ağa?” diye sordu. “Ben ne yaptım sana?”

Murtaza Ağa telaşlandı, çabuk çabuk konuştu:

“Doğru, amennah… Korkuyorum senden. Şimdi bile. Ben İnce Memedden değil, senin o gözlerinin dibindekilerden korkuyorum. Doğru, seni öldürmeliyim ben.”

“Öyleyse ben gideyim Ağam,” diye boynunu büktü Topal Ali. “Adam adamdan korkar, anlarım. Adam benden hiç korkar mı?”

“Korkar korkar, adam senden korkar ya, sen bir sonraki izlere bak… Seni öldürmekten vazgeçtiğimi görürsün.”

Ali öteki izlere bakınca sevindi:

“İşte böyleee,” dedi, Ağanın kolundan sevgiyle tuttu. “İşte burada kardeş olmuşuz.” Bir izleri araştırıyor, bir Murtaza Ağanın yüzüne durup bakıyordu.

“Vazgeç Ali,” dedi Murtaza Ağa. “Bundan böyle sen benim can bir kardaşımsın.”

“Kardaşmım.”

“Anamsın, babamsın.”

“Bu kadar da korkma Ağa İnce Memedden. Bundan sonra yanında ben varım.”

Ağa, sevinç içinde kalmış gülüyordu:

“Ali sen kuşun kanadının izini..?”

“Evelallah.”

“Sudaki balığın izini..?”

“Evelallah!”

“Ali sen Arif Saim deyyusunun izini..?”

“Evelallah!”

“Yahu Ali kardaşım, böyle de insanlık olur mu? Koskocaman, Ali Safa Bey gibi bir Milli Savaş kahramanı öldürülmüş…”

49                          ;;-..

Alinin kolundan tuttu. “Şimdi herkes, Zülfü bile, Arif Saim bile milli kahraman, fıkara, korkak, karıncadan ürken Ali Safa neden kahraman olmasın… Kim bilir İnce Memedi görünce ne kadar da korkmuştur fıkara… Daha tüfeğini görünce İnce Meme-din, daha Memed tetiğe basmadan canı çıkıvermiştir fıkaranm, korkudan. Eşkıya da ölüye sıkmıştır kurşunu. Gittim gördüm ölüsünü, bir damla kan çıkmamış. Kafası parçalanmış, odanın duvarlarına yapışmış, dediğim gibi, tevatür. Ölülere kurşun sıkarsan bir damla kanları çıkmaz.”

“Bilirim, çıkmaz,” diye onu onayladı Topal Ali.

“İşte bu zavallı, karıncadan ürken fıkarayı kurşunlamadan öldürmüş de İnce Memed, onlar da oturmuşlar onun cenazesi üstüne keyfediyor, rakı içiyorlar. Ulan bir tanesi, yazık oldu şu karıncadan ürken Ali Safaya demiyor, bu nasıl insanlık?”

“Bu nasıl insanlık?”

“Ama gelecekler İnce Memedler, koyunlarından önce karılarını alıp dağa kaldıracaklar. Buna sevinirler.”

“Sevinirler,” dedi Topal Ali.

“Ardından da gelecekler, mallarını mülklerini yağma edecekler.”

“Ardından da,” dedi Topal Ali, “kellelerini kesecekler.”

“Öyleyse şimdi gülsünler onlar Safanın mezarının üstüne. Duvarlara yapışmış beyniyle alay etsinler… Gene de şu fakir fı-karaya bak Ali, sanki her birisinin kardaşı ölmüş, sanki her birisinin evinden bir ölü çıkmış gibi yas içindeler. Ağıt yakıp ağlıyorlar. Eeee, fırsat bulunca da bizi bunlar parçalamayacaklar mı?”

“Parçalamazlar Ağam.”

“Ne dedin, ne dedin, parçalamazlar mı?”

“Parçalamazlar. Onlar insana kıymazlar. Onlar insana kıy-salardı bu dünya böyle olmaz başka türlü olurdu. Onlar çok yumuşaktırlar, tıpkı ipek gibi.”

“İpek gibi,” diye derin, rahat bir soluk aldı Murtaza Ağa. “Demek onlar günü gelince bizi parça parça doğramazlar?”

“Doğramazlar,” dedi Ali göğsü kabararak, kıvançla.

Murtaza Ağanın yüzü ışıdı, olduğu yerde durup Alinin yanma gelmesini bekledi:

i

 50

esi

“Ben de biliyorum Ali,” dedi, “onlar bizi doğramazlar. Doerasalardı zaten bu dünya böyle olmazdı.” Sesini hemencecik kesti, başını yere dikip derin düşüncelere daldı. Epeyce sonra başını yerden kaldırdığında yüzü keder içinde kalmıştı. “Sen Kuyucu Murat Paşa diye birisini duydun mu?”

“Duymadım,” dedi Topal Ali.

“Bir zamanlar, belki bundan iki yüz yıl önce şu Toros dağları azmış, gene böyle baş kaldırmıştı. O senin kimseyi öldürmez dediğin, benim de öyle bildiğim baldırıçıplaklar konaklar yıkıyor, evler yakıyor, kelleler kesiyor, azgınlaştıkça azgınlaşı-yordu. Başlarında gene böyle boyu bir karış İnce Memedler, gene böyle Ferhat Hocalar. O Ferhat Hoca var ya, ne idiği bellisiz bir kişi. Belki de casus. Onu astıracak Arif Saim Bey. O asılacak ki biz rahat edelim. O, İnce Memedin akıldanesi imiş, doğru mu?”

“Doğru,” dedi Ali.

“İnce Memedi Ağalara karşı o kışkırtıyormuş.”

“Biliyorum, doğru.”

“Sen İnce Memedi görsen tanır mısın?”

“Tanırdım.”

“Şimdi tanıyamaz mısın?”

“Bilmem ki, ben onu bildiğimde küçücük bir şeydi. Sümüklü bir çocuktu. Diyorlar ki şimdi koskocaman olmuş, boyu kavak gibi uzamış. Yüzüne bakılamıyormuş korkudan.”

“Öyle diyorlar. Ben de öyle duydum. Sen demek Kuyucu Murat Paşayı duymadın?”

“Duymadım,” diye sıkılarak söyledi Topal Ali.

“Gene bunlar gemi azıya almışlar. Gene İnce Memed, Ferhat Hoca başlarında, gene tekmil Toros dağları, Urum toprakları ayağa kalkmışlar. Kızgın millet, öfkeli, kızgın boğalar gibi düşmüşler ovaya, taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmamışlar. Kimse de bu durumu Padişahımıza söyleyemiyormuş. Padişahımız gazaba gelir diye ürküyorlarmış. Sonunda bunlar öylesine azıtmışlar ki İstanbulu almaya, Padişahımızın kellesini kesmeye ant içip İstanbula yönelmişler. Padişahımızdır ki olanı biteni duymuş… Ben bunları büyük tarihlerde okudum Ali Ağa kardaşım.”

51

“Biliyorum Ağam, senin yüksek okumuş olduğunu, aklının her bir şeye erdiğini. Yalnız ben değil, bütün cümle alem biliyor senin ne kadar akıllı bir kişi olduğunu. Ne kadar okumuş…”

“Sağ ol Ali kardaş, var ol Ali kardaş. İşte bunu duyan Padişahımız çok korkmuş. İstanbulun üstüne yürüyen bir kişi, iki kişi değil ki, yüz bin, yüz milyon kişi. İşte o zaman Padişahımız seraskeri Murat Paşayı çağırmış, ya Murat, demiş, bu ne haldır, koca Toros dağları, Konya, Sivas ovaları, Akçadeniz, Karadeniz kıyıları ve Van gölü üstümüze yürümüş ki yer götürmez insan ile. Tez hazırlan, doludizgin git Torosa. Yılanın başı oradaymış, var git oraya ve de oradaki yılanın başını ez! İnsaf, merhamet yok. Bütün Torosu yediden yetmişe kılıçtan geçir.”

Topal Ali:

“Tevatür.”

“Kuyucu Murat Paşadır çekmiş ordusunu, gelmiş Torosa, çıkmış dağlara. Önce birkaç gün yatıp dinlenmiş ordusuyla çamların altında, ak çağşaklı, yarpuz kokulu pınarların başında. Kestirmiş emlik kuzuyu, yemiş kebabı. Murat Paşadır bu, seksen, doksan yaşındadır. Tecrübeli bir adamdır ki, Osmanlı İmparatorluğunu kurtaran. Üç gün sonra orduyu ayağa kaldırmış, ellerine kazma kürekler vermiş, nerede bir düzlük görmüşse oraya kuyular kazdırmış. Bunu gören, duyan millet de şaşırmış, Padişah da… Amanın şu ihtiyar Murat Paşa aklını kaçırmış olmasın? Paşa durmadan kuyu kazdırıyormuş. Torosta kuyu kazdırmadık yer bırakmamış, bir iki hafta durmadan kuyu kazdırmış. Sonra da orduyu çekmiş asilerin üstüne. Asileri dağların doruklarına kadar kovalamış, hepsini de yakalamış. Başlamış çoluk çocuk doğramaya, doğrayıp kazdırdığı kuyulara doldurtmaya. Başkaldıran insan o kadar çokmuş ki, kazdırdığı kuyular yetmemiş. Yeni kuyular kazdırmış, o da yetmemiş. Kumandanları demiş ki, kıymetli seraskerimiz, bu kadar insanı kuyulamakla nasıl başa çıkarız? Murat Paşadır, dini bütün Müslüman bir adam, buna çok öfkelenmiş, bağırmış, bağırtısından, öfkesinden taşlar sallanmış, toprak çatlamış, ben, demiş, hiçbir Müslümanın ölüsünü açıkta bırakıp kurda kuşa yem edemem. Orduyu ikiye ayırmış bundan sonra, yarısı kuyu kazıyor, yarısı da çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın kız demeyip

52

Müslümanları doğruyormuş. Murat Paşa elhamdülillah Müslüman adam, dini bütün adam, o savaşta, tepeden tırnağa kana batmış çıkmışken bile bir kerecik olsun namazını kazaya bırakmamış- Murat Paşa öyle dini bütün bir Müslümanmış ki bir kuyuya kadını erkeği bir arada gömdürmezmiş. Müslümanlıkta kadınla erkeğin bir arada, üst üste yatması var mı?” Alinin gözlerinin içine baktı.

Ali:

“Yok,” dedi.

“İşte dini bütün Murat Paşamız da doğradığı Müslümanların bebelerini ayrı bir kuyuya, çocuklarını, kızlarını, kadınlarını, yaşlılarını, gençlerini de ayrı ayrı kuyulara gömdürmüş. Sonra da başlarını yakalamış asilerin, sormuş, niye yaptın sen bunu, demiş. O da zulüm gördük biz, demiş. Bize Müslümanlık harici işler yaptılar, sipahiler, Padişahın adamları dinimize tecavüz ettiler, son meteliğimize, son koyunumuza, son kadınımıza kadar elimizden aldılar, kızlarımızın da ırzlarına geçtiler. Murat Paşa sormuş, vay ocağın yıkıla, siz bunun için mi baş-kaldırdınız? Bunun için demiş asilerin başı. Sen Padişah olmak için başkaldırmadın mı? Adam çok yakışıklı, büyük ela gözlü, gençten birisiymiş. Çok da utangaçmış. Adam şaşkın şaşkın, ben nasıl Padişah olurum, ben Padişah efendimizin kemter bir kuluyum. Benim Padişah olmak aklımın köşesinden geçmez. Benim Paşa olmak bile aklımdan geçmedi. Bize zulmettiler, biz de ayaklandık. Kuyucu Paşa efendimiz de bunu duyunca bir aah çekmiş ki dağlar inlemiş. Vah, demiş, vah benim kara başım, bu kadar insanı ben bunun için mi kuyuladım, vah, vah bana ki vaaah! Ocağım yıkıla ki benim, bu kadar insanı kuyuladım. Çok acımış, çok zarılamış ama dini bütün Murat Paşamız, iş işten geçmiş. Yanma almış asiler başını Padişaha götürmüş, hal keyfiyet böyle böyle Padişahım, demiş. Toros dağlarında insan, kurt kuş, börtü böcek hiçbir canlıyı bırakmayıp kuyuladım ama, iş başkaymış. Olanı biteni Padişaha anlatmış. Padişahtır gözlerinden kanlı yaşlar dökerek zarılamış, oy vatandaşlarım, kuyuların içinde yatan vay vatandaşlarım, demiş. O kadar üzülmüş ki, cennet mekan Padişahımız, asiler başını çağırıp iki gözlerinden öpmüş. Duydun mu Ali kardaş?”

53

“Duydum,” dedi Topal Ali. “İki gözlerinden öpmüş.”

“Öpünce de, oğlum asiler başı, sana üç değil, yedi değil, dokuz tuğlu vezirlik verdim ve de seni hem de Anadolu üstüne, bilcümle Urum üstüne Beylerbeyi yaptım, demiş. İşte böyle bu dünya kardaşım, öz bir kardaşım Topal Ali. Urum dediği de o Kayseri, Sivas yöreleri.”

“Böyle,” dedi Topal Ali boyun kırarak. “Tam böyle.”

“Sonra ne olmuş?”

“Ne olmuş?” diye sordu Ali.

“Sonra da efendim, o asiler başı var ya, ordulara serasker olmuş, o da Van dağlarında başkaldıranların üstüne yürümüş. Varınca Van dağlarına ne yapmış dersin?”

“Ne yapmış?”

“Ne yapacak, o da ilk önce kuyu kazdırmış. Şimdi Ankara duyacak bu işi, İnce Memedi… Nasıl olsa duyacak, bütün To-roslar ayağa kalkınca. İsmet Paşa da, Deli Sinan Paşa kumandasında, Deli Sinan Paşa buraları çok iyi bilir, bir kucak da sakalı vardır. Sen hiç onun adını duydun mu?”

“Duydum,” dedi Ali.

“Sen onun ne deli bir bela olduğunu biliyor musun?”

“Biliyorum,” dedi Ali yüzünde en küçük bir değişiklik olmadan.

“İşte bu delinin kumandasında bir büyük, yer götürmez orduyu gönderecek İsmet Paşa Torosa. Deli Sinan Paşa ne yapacak, önce kuyular kazdıracak.”

Ali:

“Allah göstermesin!”

“Allah gösterecek,” diye göğsünü kabarttı Murtaza Ağa. “Böyle giderse, İnce Memed de dağlarda padişah olursa, bu vatanın altını oymaya devam ederse Deli Sinan Paşa gelecek ve hem de en önce bin tane kuyu kazdıracak.”

“Allah göstermesin!”

“Yılanın başı küçükken ezilmeyince Allah gösterecek.”

“Ölüyü ne zaman gömecekler Ağam?”

“Hemen olmaz,” diye dönüp yürüdü Murtaza Ağa. Ham yolda rugan kunduraları toza batıp çıkıyor, yöreye sıcak tozlar fışkırtıyordu. “Hemen olmaz Ali kardaşım. Beklemeli ölü. Ale-

54

gün,

mi ibret için ölüyü bilcümle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları görmeliler, duymalılar.”

“Ölü kokuyor, hava çok sıcak.”

“Koksun varsın. Onun ölüsü beklemeli, bekleyecek. Üç

, bir hafta…”

“Kasabada kokudan kimse duramaz. Ölü bugün de kalırsa hepimiz ölü kokusundan dolayı soluğu dağlarda alırız. Ölü kokusu kötüdür. Ölü yarına kalırsa bu kasabada kokudan kuş, böcek, karınca, köpekler bile duramaz. Çok sıcak var.”

Murtaza Ağa durdu, havaya, yolun kıyısındaki kavrulmuş, toz altında kalmış otlara, bitkilere baktı, birden de ceketini çıkarıp koluna aldı.

“Amma da terlemişim. Gerçekten de çok sıcak var.” Sonra da tepeden tırnağa, ilk olarak görüyormuşçasına Aliyi süzmeye, ikircikli, kuşkulu, korku dolu gözlerle ona bakmaya başladı. Önce parmağını Alinin başına dayayıp: “Bu böyle olamaz Alim, kardaşım,” dedi. “Sen benim öz kardaşım mısın, bunu kabul ediyor musun?”

Ali hemen toparlanıp hazır ola geçti.

“Ne demek ola ki… Senin ayağının vardığı yere bizim başımız varamaz. Zatınız bizi kardaşlığa kabul ettikten sonra…”

“İşte ol sebepten Ali Efendi kardaşım, Karadağlıoğlu, İstiklal Savaşının gözünü daldan budaktan esirgememiş, göğsü tunç siper kahramanı Murtazanm kardaşmm başında böyle yırtık bir takke olamaz.”

“Ne yapayım Ağam, fıkarahk…”

“Şimdi, derakap sana bir fötür şapka alacağız ki, o Arif Sa-im alçağı bile giymemiş ola.” Sonra da onu yırtık, bir zamanlar sırmalı olan çizgili, yarım kollu Maraş abasının kolundan tuttu: “Bu ne?”

“Abadır Ağam.”

“Bu da olmaz. Benim kardaşım… Hemen şimdi çarşıya… Doğru terziye.” Gözlerini şalvara indirince bir iyice öfkelendi. Sonra da acıyla güldü: “İşte bu hiç olmadı Ali kardaşım. Benim can bir biraderim böyle el dokuması, bir iplik çeksen bin yama dökülür bir şalvarı nasıl giyer?”

“Ne yapalım, fıkarahk, evi yolu yıkılsın fıkaralığın.”

55

“Bundan sonra sen fıkara olamazsın, değilsin. Söyle, değil-

sm.

Alinin yüzü soldu:

“Değilim…” Dili diline dolaştı. “Sayende değilim, değilim, olmayacağım da…”

“Doğru terziye. Bu mintan, Maraş inanışından, benim yanaşmalarım bile bunu giymiyorlar. Olur mu Ali?”

Ali artık konuşmuyor, susuyordu.

“Peki, bu kırmızı postallar nedir Ali? Ayağını kaldır bakalım, kaldır hele, allalem bunların dibi de delik! Göster, göster hele tabanlarını. Utanma göster bakalım.”

Ali utanarak önce topal, eğri, yamru yumru olmuş ayağını gösterdi. Postalın altından yumruk gibi kocaman bir nasır parçası gözüktü. Karadağlıoğlu Murtaza Ağanın gözleri yaşardı:

“Vay kardaşım vay,” dedi, “biz ne düşüncesiz adamlarmı-şız, vay kardaşım vay… Ben böyle Avrupadan hususi getirilmiş giyitler içinde gezeyim, sen de çıplak gez… Ben böyle İstanbul-da hususi surette yapılmış kunduralar giyeyim de ayağıma, sen postallarla dolaş, böyle kardaşlık olur mu? Doğru çarşıya!”

“Yalnız Ağam…”

“Ne yalnızı?”

“Ben postallardan başkasını giyemem. Bu ayağıma hususi postal gerek.”

“Şimdi gideriz köşker kocamana, akşama kadar sana bir postal diker, hem de Maraşta bile görülmemiş.”

Çabuk çabuk yürüyerek çarşıya geldiler, kumaşçıya gittiler, kumaşçı çok yaşlı, bir deri bir kemik, beli kırmızı göçmen kuşaklı bir adamdı.

“Çabuk çabuk, bir kat elbiselik, benim öz bir kardaşıma. Bak, bak Ali, beğen beğen beğendiğini al. Bak bak, ne kadar çok kumaş var.”

Bir yandan topları gözden geçiriyor, bir yandan Alinin yöresinde dönüp kumaşları gösteriyor:

“Bunu mu istersin?” diye soruyordu.

Ali suskun, dili boğazına akmış, hayran kumaş toplarına bakıyor.

“Bunu mu?”

56

Ali konuşmuyor.

“Bunu mu Ali kardaş, bak, çizgileri mor, halis yün.” Ali susuyor, öteki boyuna gösteriyor.

Sonunda dükkancı baktı ki bunlar doğru dürüst bir kumaş seçemeyecekler, en üstteki kumlu, koyu mavi kumaş topunu

indirdi.

“Kumaş arıyorsanız, işte bu. Ben Murtaza Ağa gibi bir soylu Beye bu kumaştan başkasını bu dükkanda layık göre-

mem.”

Murtaza Ağa dükkancının bu davranışına sevindi:

“Beğendin mi, beğendin mi Ali Kardaş,” diye onun yöresinde birkaç kez döndü.

Ali bir çocuk gibi utanarak kızararak:

“Beğendim,” dedi. “Beğendim ama ne zahmet. Yazık değil mi bir çuval paraya?”

Kumaşçı:

“Ağa, sen paraya bakma,” dedi. “Murtaza Ağada para ton kadar.”

Murtaza Ağa da onu onayladı başını sallayarak:

“Hiçbir kıymeti yok.”

Kumaşı alıp dükkandan çıktılar. Murtaza Ağa kumaşı alırken para vermemiş, salt, “Yaz deftere,” demişti kumaşçıya.

Terzi dükkanı iki dükkan ötedeydi. Hemen oraya vardılar. Terzi posbıyıkları ağarmış kısa boylu, yuvarlak yüzlü, küçük gözleri fıldır fıldır yuvalarında dönen birisiydi.

“Hemen, hemen, hemen yarın isterim bu elbiseyi terzi başı. Hemen yarın. Paraya pula bakma, hemen yarın. Bu benim öz bir kardaşım Ali Ağadır. Böyle bir adam şu Çukurova toprağına şimdiye kadar gelmemiş, bundan böyle de hiçbir zaman gelmeyecektir.”

“Aman Ağam, buyruğun baş üstüne ama, yarın akşama yetişmez.”

“Yetiştireceksin.”

“Yetişmez.”

“Yetişecek.”

Terzi bir anda yumuşadı, uzun uzun Topal Aliye baktıktan sonra:

57

“Olur Ağa,” dedi. “Ne yapalım, bir elbise için senin hatırını kıracak değiliz ya… Gece sabaha kadar uğraşır bitiririz.”

“Sağ olasın, var olasın,” diye coşan Karadağlıoğlu Murtaza Ağa, terzinin sırtına bir tokat indirdi.

Oradan köşkere uğradılar, sonra gömlekçiye. Ustalar yarın akşam biltekmil her şeyi vereceklerdi.

Murtaza Ağa önde, Ali arkada çarşıyı birkaç kere bir uçtan bir uca geçtiler. Koca çınarın altındaki nalbantın yanında bir süre durdular. Murtaza Ağa saraca Aliyi, “Şu Çukurova ülkesine böyle bir adam gelmedi, bundan sonra da kıyamet kopsa gelemez,” diye tanıttı. Saraç, “Vasuphanallah,” diye hayretini gizleyemedi.

Bunun arkasından camiye gidip, uzun uzun aptes aldıktan sonra namaza durdular. Namazdan sonra da ölü evine uğradılar. Ölü evi sessizdi, ne ağıt sesi, ne de herhangi bir ses. Ortalıkta çıt yoktu.

Kasabanın içindeki köylü kalabalığı da çekilmiş, ortalık bomboş kalmıştı.

Ali:

“Demedim mi?” diye Murtaza Ağanın gözlerinin içine baktı.

“Neyi?”

“Kokuyu… Bak, kokla Ağam, koku dünyayı almış, bütün kasabayı sarmıştır. Yarın sabaha kadar da… Vay Allah vay…”

Murtaza:

“İnşallah Arif Saim Beyin burnuna gider de bu koku, inşallah, Ali Safa Beyin, İnce Memedin lafı açılır. İşte o zaman da Deli Sinan Paşa…” Alinin gözlerinin içine uzun uzun baktıktan sonra: “Bunlardan bir hayır gelmez ya Ali,” dedi, “gelir mi?”

“Gelmez,” dedi Ali.

“Sinan Paşa da çok yaşlandı. Belki de tekaüt olmuştur. Hiç adı geçmiyor. Belki de asmışlardır. Delinin biriydi zaten.”

“Ben de duydum, ağaçlara talim ettirir, hazır ola geçmeyen ağaçları kırbaçlatırmış.”

Murtaza Ağa güldü:

“Belki de asmamışlardır. Belki de İsmet Paşa onu gönderir. O bir gelirse Toroslara Kuyucu Paşaya rahmet okutur. Sen Faruk Yüzbaşıyı tanıyor musun?”

58

“Görmüşlüğüm var.”

“İnce Memedi yakalayabilir mi?”

“Yakalayamaz.”

“Neden?”

“O köylüye çok zulüm ediyor.”

“Haaa, doğru… Böylesi zamanlarda köylüye zulmetmeyeceksin, değil mi?”

“Köylü hakareti, zulümü hiç sevmez…”

Gene yürüdüler. Murtaza Ağa durup durup ona bakıyor, sonra gene yürüyorlardı. Aralarında uzun bir sessizlik oldu. Köprüye kadar ayaklarının ucuna bakarak yürüdüler. Köprünün korkuluğuna yan yana durup aşağıya, suya baktılar bir süre. Murtaza birden sordu:

“Senin şimdi üstünde silahın var mı?”

“Yok.”

“Şimdi İnce Memed gelse de önce seni, ardından da beni öldürmeye kalksa ne yaparsın?”

“Hiçbir şey yapamam.”

“Peki, düşman sahibi adam hiç silahsız dolaşır mı?”

“Katiyyen dolaşmaz.”

“Peki sen?”

“Gözü çıksın, fıkaralık.”

“Sen iyi bir nişancı mısın?”

“Sayılırız Ağam,” diye alçakgönüllü boynunu büktü Ali.

“Tabanca mı, mavzer mi?”

“İkisi de…”

“Pekiyi, İnce Memed mi iyi atış yapar, sen mi?”

Topal Ali utandı, kıvrandı, gözlerini aşağıdaki suya dikti, gülümsedi, Ağaya baktı, Ağa bekliyordu.

“Söyle, söyle, gerçeği söyle, ben kardasın gerçeği bilmeliyim.”

“İnce Memed…”

“Eeee, ne olmuş İnce Memede?”

“Demem o ki…”

Gene utangaç sustu, başını öte yana çevirdi, suya baktı, gözlerini karşıdaki bahçenin uzun, telli kavaklarına dikti.

“Söyle, ne diyorsun?”

59

“İnce Memed daha dünkü çocuk… Bize gelince, biz ki izci Topal Aliyiz…”

“Haydi eve gidelim. Sen bundan sonra bizde kalacaksın. Beğendiğin tabancayı, filintayı sana vereceğim. Tabanca na-gant. Zinhar naganttan başkasını kullanmayacaksın. Ötekiler tutukluk yapar.”

“Doğru.”

“Sapı fildişinden on dört tabancam var, beğen, beğendiğini al.

“Sağ ol Ağam.”

“Kundağı işlemeli Alaman filintalanyla bir orduyu donatırım, her birisi yeni fabrikadan çıkmış. Onlardan da seç.”

“Seçerim Ağam.”

“Sandık sandık da mermi…”

“Sağ ol Ağam.”

“Kaç yıldır silah kullanmıyorsun?”

“Yirmi bir yıldır.”

“Elin alışkanlığını yitirmiştir.”

“Yitirdi Ağam.”

“Yarın öbür gün, cenaze kalktıktan sonra atlara binip Akarcaya çıkacağız. Orada atış talimleri yapıp, elimizi alıştıracağız.”

“Haklısın Ağam.”

“Şimdi eve.”

“Olur Ağam.”

“Çoluk çocuğun?”

“On bir kölen var.”

“Allah bağışlasın. Onlar orada mı kalsınlar, dağda, yoksa bizim çiftliğe mi indirelim?”

“Onlar orada kalsınlar. Onlar düze inince İnce Memed benden kuşkulanır.”

“Doğru. O İnce Memed senden korkar mı?”

“Azıcık çekinir.”

“Sen var iken yanımda bana dokunamaz mı?”

“Beni öldürmeden dokunamaz.”

Murtaza Ağa ona gene dönüp uzun uzun, onun gözlerinin içine baktı, ardından da alelacele beline davranıp tabancasını bel kemerinden çıkardı Aliye verdi.

60

“Al ” dedi, “ne olur ne olmaz, benim tabancam eve varın-va kadar sende dursun. Gözlerinden öperim Ali Ağa karda-ırri/ şu kuş gibi canım sana emanet.”

‘”Hiçbir küsüm çekme kıymetli ve de ala gözlü Ağam. Senin canın bundan sonra benden sorulur.”

“Doğru mu, yürekten mi söylüyorsun bunu Topal Ali Ağa?”

“Yürekten söylüyorum ki, hem de ne yürekten.”

“Gene de korkuyorum senden. Senin o gözlerinin altında bir şeyler saklı.”

Murtaza Ağa gitti bir kerpiç bahçe duvarının üstüne sekilendi. Topal Ali de vardı onun yanına sokuldu.

“Benden korkuyorsun da ne demeye tabancanı bana verdin?” Ali bu sözleri yumuşacık, sevecenlikle söyledi.

“Nasıl olsa sen beni öldüreceksin, ya şöyle, ya da böyle. Sen İnce Memedin adamısın.”

Bir süre aralarında bir sessizlik oldu. İkisi de başını yere dikmiş ayaklarına bakıyorlardı. Sonra Ali yerinden çok dingin, aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi kalktı, onun karşısına geçip gözlerini onun gözlerine dikti, uzun bir süre büyülenmiş gibi böyle kalakaldılar.

Murtaza Ağa:

“Sen İnce Memedin adamısın, bunu bu dünyada bir ben bilirim. Sen İnce Memed için canını verirsin. Çünküleyim sen en akıllı köylüsün. Bir de İnce Memedin başına bu işleri sen açmadın mı?”

“Ben açtım,” diye güldü Ali. Gülüşü içtendi.

“O yüzden ona canını verirsin.”

Ali susuyordu.

“Niçin konuşmuyor, bir söze varmıyorsun Ali? İnce Memed isterse beni öldürmez misin? Söyle Ali.”

Ali karşılık vermiyor, yüzü uzamış, kırmızı bıyıkları iyice sarkmıştı.

“Öldürmem Murtaza Ağa. Ben adam öldürmeyi sevmem. Allah verdiği canı ancak kendi alır. Adam öldürmek kötü bir şey.”

“Kötü,” diye sevindi Murtaza Ağa. “Ama İnce Memed öldürüyor.”

61

“O başka,” dedi Ali gür, kendine güvenmiş bir sesle.

“O başka mı, o başka mı? Demek o haklı, öyle mi?”

Birden tepeden tırnağa korkuya kesip gözleri faltaşı gibi açıldı.

“Demek sen beni öldürürsün, o başka… İnce Memed beni öldürür, o başka…”

Korkusu gittikçe artıyor, Topal Ali de onun bu elle tutulur, gözle görülür ölüm korkusunu onunla paylaşıyordu.

Ali elini beline atıp:

“Ağa,” dedi, “al şu tabancanı. Sende bu korku, bende bu doğruluk varken biz bir araya gelemeyiz. Sen bana hiçbir zaman güvenemeyecek, hep korku içinde yaşacaksın. Al şu tabancanı da ben gideyim. Gideyim de başımın çaresine bakayım.” Alinin uzattığı tabancayı Murtaza Ağa bir türlü alamıyor, gözlerini onun gözlerinin içine dikmiş bekliyordu. “Al Ağa tabancanı.”

Murtaza Ağa sapsarı yüzüyle, merak dolu gözleriyle, bütün canını, duyarlığını, sezgilerini gözlerine toplamış, çok uzaklardaki iğne kadar bir ışıltıyı görecekmiş gibi boynunu uzatmış Aliye bakıyordu.

Alinin sesi bu sefer kesin ve inatçıydı:

“Al Ağa tabancanı!”

Murtaza Ağa gene elini uzatmadı. Ali de elindeki tabancayı onun yanına koyuverip geriye döndü, köprüye aşağı yürüdü.

“Dur Ali, dur!” diye can havliyle bağırdı Murtaza Ağa. “Dur bre kardaşım. Biz sana kardaş dedik, biliyorum beni öldüreceksin. Ama öldürürse de kardaşım öldürsün beni. Dur ve de hemen geriye dön!”

Birkaç adım atıp sertçe onu kolundan tuttu, kendine çekti, buyuran, sert bir sesle:

“Al o tabancayı oradan. O tabanca benim sana armağanım-dır. Şimdi beni iyi dinle Ali, benim hayat sana bağlı. Al, ne yaparsan yap! İster öldür, ister kaldır. İstersen götür de İnce Memede teslim et. Ama bundan sonra sen sen ol, beni bırakıp da bir yerlere gitme.”

Ali gitti usulca tabancayı oradan aldı, beline takıp Ağanın yanma geldi.

62

“Kusuruma bakma Murtaza Ağa.”

“Ne kusuru Ali. Kusur bende. Haydi eve gidelim.”

Eve vardıklarında gün battı batacaktı. Işıklar evlerin camlarına bütün görkemiyle vurmuş, sırtını bu zeytin ağaçlı yamaca dayamış kasabayı bir peri sarayına çevirmişti. Bu saatlarda kasaba uzaktan, Anavarzanm bu yanından bakınca yerden savrulan renk renk bir ışık yumağında döner, yöreyi ta uzaklara kadar tarifsiz bir aydınlığa boğardı.

Murtaza Ağa, Türkmen Beylerinden birinin oğluydu. Babası buralarda çok sayılan Kekeme Adem Ağaydı. Cömert, sofrası yerden kalkmayan bir adamdı. Eski kışlaklarını çiftlik olarak kapatmış, tapusunu da üstüne yaptırmıştı. İleriyi gören bir kişiydi. Belki bu kasabada ilk sağlam tapu onundu. Tapusu yedi bin dönümlüktü ama, tapu sınırları içinde belki kırk bin dönümlük tarlalar kalıyordu. Öyle ötekiler gibi hazinenin, ya da Ermenilerin topraklarına konmamıştı Murtaza Ağa. Ve hem de bununla övünürdü. Yalnız, şimdi bu oturduğu konağı, kaçarken ona Ermeni dostu Karabet Keklikyan vermişti. Herkes konağın Karabetten zorla alındığını söylüyordu ya, Murtaza Ağa bu iftiraya cin ifrit oluyordu. Hayır, o, bu görkemli konağı gasp etmemiş, Ermeni dostu Keklikyana çil çil altınlar sayarak satın almıştı. Konakları gasp edenler Zülfüydü, Taşkın Halil Beydi, Molla Duran Efendiydi, Mustantık Rüştü Beydi. Ötekilerdi. Bir kuruş vermeden, ne devlete ve ne de konakların sahiplerine, onlar gidince, babalarının malları gibi gelip oturuvermişlerdi.

Murtaza Ağa kapının tokmağını üç kere hızlı hızlı vurdu. Kapı hemencecik açıldı. Konak iki katlıydı ve on dört odası vardı. Bir oda da çatı katmdaydı ve tavan arasından küçük bir merdivenle çıkılır, icabı hal, başka, gizli bir merdivenden de sokağa varılırdı. Kasabanın en güzel, beyaz badanalı, büyük yapılarından birisiydi. Karabet Keklikyan, ustayı ta Sivastan getirmişti. Konak yapıldığında hem Ermeniler ve hem de Türkler arasında dillere destan olmuştu. Her odasının duvarı nakışlı ak dişbudak ağacından işlenmişti ki, hiçbir odanın yapısı ötekine benzemiyordu. Birinci katın tabanı çakıl taşlarıyla renk renk döşenmiş, döşemenin tam ortasına da Anavarzanm oralardan

63

bozulmadan getirilmiş, üstünde geyikler, sülünler, mor çiçekler olan bir Bizans mozaiği yerleştirilmişti.

Pırıl pırıl bir tahta merdivenden yukarıya çıktılar. Karşılarına gelen duvarda gene Anavarzadan getirilmiş büyük bir mozaik daha vardı. Bu mozaikse bir kuş cennetiydi. Bir bataklıkta yürüyen leylekler, uçan turnalar, kırmızı bir yılan, kınalı keklikler…

Ali büyük salonun ortasında dikilmiş kalmış, hayran hayran bu mozaiğe bakıyordu.

“Ne bakıyorsun Ali?”

“Tevatür Ağa! Kim yapmış ola?”

“Küffardan kalma. Karabet bunu yerin altından çıkarttırmış, çok kıymetliymiş. Öyle dediler. Bundan, odalarda üç tane daha var.”

“Tevatür! Tıpkı canlı gibi. Yılan da akıyor.”

Merdivenin tam karşısındaki büyük cumbaya gidip fırdolayı işlemeli yastıklarla çevrilmiş sedirlere oturdular. Ortalık yahni kokuyordu.

“Amma da acıkmışız,” dedi Murtaza Ağa.

“Acıktık,” dedi Ali.

“Soğan yahnisi sever misin?”

“Bir kere yemiştim bir seferinde, tadı daha damağımda.”

“Şehriyeli pirinç pilavı, taze yağlı?”

“Kim sevmez ki,” diye güldü Ali.

“Ardından da püren balı.”

“Bizim yaylada çok olur,” dedi Ali. “Ağama en hasmı, süt gibi apağını getirtirim. Ama biz çok az tadarız.”

“Var ol Alim, kardaşım.”

Ortalıkta kimsecikler gözükmüyordu. Tam bu sırada odalardan birisinden iriyarı, geniş kalçalı, memeleri dışarıya taşmış, çizgili, ayaklarını örten bir fistan giymiş, beline yeşilli kırmızılı püskülleri sarkan bir kuşak dolamış, ayağında rugan kundura, başında yeşil bir ipekli başörtü, büyük kara gözlü, dimdik yürüyen, boynu çok uzun, kırmızı dudaklı, azıcık da soluk yüzlü bir kadın geldi:

“Hoş geldin Ali Ağa kardaşım,” dedi.

Ali, “Hoş bulduk,” derken yere bakıyordu.

64

I

“Vay, vay, vay,” diye başladı kadın ardından da. “Ölüsü davul gibi şişmiş Ali Safa Beyin. Yatağa yorgana sığmıyormuş, Hüt dağı gibi olmuş. Bir de kokuyormuş. Bu gece bütün kasaba vı sarar bu koku, diyorlar. Bu gece biz kokudan kasabayı terk ederiz, diyorlar.”

Hüsne Hatun Murtaza Ağanın ilk karısıydı ve otuz altı yaşındaydı. İskenderun yörelerinden bir Türkmen Beyinin tek kızıydı. Onu almak için Murtaza Ağa her şeyi yapmış, elinde avucunda ne varsa onun uğruna harcamıştı. Onu, ondan sonra evlendiği öteki genç karılarından daha çok severdi her zaman. Hüsne Hatun ona üçü erkek beş çocuk doğurmuştu. Öteki genç kadınlarmsa altışar çocukları vardı, daha da doğuruyorlardı.

Öteki kadınlar Aliye, hoş geldine, gelmediler. Töreye göre, eve gelen yakın akraba ya da çok yakın dost, bildik tanıdık değilse onlar yüze çıkamazlardı.

“Varsın koksun,” dedi Murtaza Ağa. “Nasıl olsa bir gün gömülür. Toprak bütün kokuları örter.”

“Örter,” dedi Hüsne Hatun, “örter… Ne olmuş o İnce Memede, ondan hiçbir haber yok mu Ağa?”

“Yok,” dedi Murtaza.

“Kim bu adam, ne bu adam, cin mi, peri mi, var mı, yok mu, kartal gibi ağaları, beyleri öldürüyor da ona kimse bir şey yapamıyor.”

“Biz adam değiliz ki,” dedi Murtaza Ağa. “Biz adam olsak o Abdi Ağayı bile öldüremezdi. Arif Saim Bey burada, Halilin evinde, korkularından ona kimse bir şey söyleyemiyor, benim de ağzımı kapattılar, sanki şu bizim Arif Saim Tanrının öz bir vekili… Ödleri kopuyor herkesin ondan, donlarına sıçıyorlar korkularından. Ali Safa da gitti gider. Bundan sonra sıra bizde. Bizden sonra da Arif Saimde. Arif Saimden sonra da…”

“Hüt dağı gibi şişti fıkaranın ölüsü, kokuyor,” dedi gene Hüsne Hatun. “Yemeğinizi yiyin de…”

“Hamamlığı yakın Hatun, büyük bir kazan su ısıtın. Ali kardaşım çok uzaklardan geliyor, bir iyice yunsun arınsın. Bir kalıp da kokulu sabun verin. Bir kat da benim donumdan, gömleğimden verin. Ali kardasın yatağını da benim odama se-

65

rin. Bundan böyle biz aynı odada yatacağız. Bu İnce Memed azıttı, hiç belli olmaz ki…”

“Hiç belli olmaz,” dedi Hüsne Hatun içini çekerek. “Bu azgın insanların ne yapacakları hiç belli olmaz. Küçükalioğluna, dağlar kartalma ne yaptılar, evini basıp onu paramparça ettiler. Ben işte şu gözlerimle gördüm olanı biteni. Hem de parçalayanlar yabancılar da değil, kendi eli aşireti. İnsanlar azgın, azgın… Ali kardaşı ben çok duydum. Yemek gelsin mi?”

Murtaza Ağa Topal Aliye baktıktan sonra:

“Gelsin,” dedi.

Hüsne Hatun Topal Aliyi tepeden tırnağa süzerek yerinden kalkıp mutfağa ağır ağır, salınarak gitti, az sonra da genç bir kız koskocaman, işlemeli bir bakır sini, bir cicim sofrayla geldi, cicimi kilimlere serip siniyi üstüne koydu. Ardından da yufka ekmek dürümleri, bakır sahanlarda yahni, pilav, yoğurt, kızartılmış keklik eti geldi. Sofraya bağdaş kurup başladılar tüten yemekleri kaşıklamaya. Yemek uzun sürdü. Yemekten sonra gene aynı kız ibrik, leğen ve boynuna atılı apak bir havluyla geldi, Alinin eline su döktü.

“Su ısındı mı?” diye bağırdı içeriye Murtaza Ağa.

İçerden Hüsne Hatunun, “Hazır” diyen sesi geldi.

Kız, Alinin önüne düşüp hamamlığı gösterdi. Ali alelacele soyunup yıkanmaya başladı.

Yatak odasında büyük bir gaz lambası yanıyordu. Şişesi de pırıl pırıl parlıyordu. En küçük bir is bulaşmışlığı yoktu. Lambanın karpuzu koskocamandı ve pembesine mavi çiçekler işlenmişti.

Murtaza Ağa yer yatağına girmiş, ipekli ak ince bir çarşafı boğazına kadar çekmişti. Ali, uzun bir süre sonra Ağanın gömleğini, uzun paçalı donunu giymiş, odaya büzülmüş, sıkılmış girdi. Bütün bedeni kokular içindeydi. Anadan yeni doğmuş gibi olmuştu. Hemencecik Ağanın yanma serili yer yatağına girip o da ipek çarşafı boğazına kadar çekti. Ömründe hiç böyle bir yatak görmemişti. Birden aklına düştü, Ali Safa Bey de, şu Hüt dağı gibi şişmiş adam da bütün ömründe böyle yataklarda mı yatmıştı? Böyle sakız gibi, böyle yumuşacık, böyle ipeği insanın tenine değince ürperten…

66

“Demek Ali sen her yaratığın izini bilirsin, arıların bile?”

“Az çok Ağam.”

“Nereden belledin bütün bunları?”

“Kendiliğinden, meraktan, avcılıktan…”

“Hiç ustan muştan yok muydu, örnek aldığın bir adam?”

“Vardı. Adına Kel Hacı derlerdi. Gökteki turnanın, uçan sineğin, yerdeki yılanın izini bile sürerdi. Allah vergisi… Ve hem de her izi tanırdı. Ben önce onu tanıdım, babamın çok bir can arkadaşıydı. Ondan sonra ben keklikleri çok severim. Keklik palazlarının izini sürmeye başladım ilk olaraktan. Bir iyice öğrendim kekliklerin huyunu suyunu. İzlerini sürerek yuvalarını bulurdum. Yılda belki beş yüz keklik palazı yakalar, büyütürdüm. İşte böyle. Kel Hacıya gelince hünerini kimseye öğretmedi, oğluna bile. Yanma da hiç çırak almadı. O nerdeee, biz ner-deee… Öyle bir izci bu dünyaya ne geldi, ne de gelir. Biz onun yanında çocuk kalırız. Yel Musa bile onun eline su dökemez.”

“Tevatür.”

“Tevatür,” diye yineledi Ali.

Ondan sonra da Ali öteki kuşlara merak sarıyor, sarp, üç kavak boyu bir kayalığa, şahin yavrusu almak için tırmanırken düşüp ayağı kırılıyor, bundan dolayı da işte böyle topal kalıyor, ama gene de kuşların izini sürmeyi bırakmıyor. İzlerin ardınca dağ taş, bayır demeyip dolaşıyor. Bir iz gördü mü bir yerde, o izin ne izi olduğunu ölüyor, bitiyor, tükeniyor ama gene de o izi buluyor, öğreniyor. Kuşlardan sonra da yabani hayvanların izlerine merak sardırıyor, bundan dolayı koyak, kaya, doruk, yamaç demeyip şu koca Torosu dolaşıyor. Sonra küçük böceklerin, karıncaların, kelebeklerin, sümüklüböceklerin izlerini öğreniyor. Ardından da insanların… Alinin bu dünyada işi bu, hüneri bu. Yeryüzünde çok az ölümlüye nasip olmuştur böyle bir hüner. Bu iz merakından dolayı Ali suların, ağaçların, sudaki balıkların, her bir şeyin huylarını öğrenmiştir. Ali bir seferinde karşısına çıkan bir yılanla karşı karşıya, göz göze gelmiştir. Ne o ondan gözünü ayırabilmiş, ne de bu… Büyülenmiş gibi böylece bir gün akşama kadar gözlerini biribirlerinin gözlerinden çekmeden, gözleri biribir-lerine kenetlenmiş kalakalmışlardır. Böyle   bakışırlarken Ali

61

yılanın yüreğinin içindekini, aklından geçenleri okumuş, yılan da Alinin içinden geçenleri… Sonra gün batarken yılan başını yere indirmiş, arkasını dönmüş, çıngırağını öttürmeden akmış gitmiş, neden sonradır ki, ta uzaklardan onun sevinç içindeki çıngırağının sesi gelmişti.

“Ali, sen kayıptan da haber verirmişsin.”

Ali o anda yatağının içinde doğruldu, korkuyla:

“Yok, haşa! Biz kim, kayıptan haber vermek kim… Yok, ha-şa…”

“Ben öyle duydum da…

Ali Torosta dolaşırken tilkilerin, kurtların, yabanıl parsların, vaşakların, yabankedilerinin, ayıların da izlerini sürüp onların yuvalarını, inlerini buluyordu. Birkaç gece kış uykusuna yatmış ayıların mağarasında, ayılara sarılarak yatıyordu. Çok çok yağmurca, çok sığın, çok karaca, çok susamuru, çok sansar vuruyordu. Şahinlerin, kartalların, doğanların yuvalarını buluyordu izlerini sürerek… Çiçeklerle de konuşuyordu. İnce Me-med, şu dünyadaki yaratıkların en soylusuydu. İnce Memed onun iki gözünün bebeğiydi.

“Çoluk çocuğunu da dağlardan getirmelisin Ali.”

“Sana daha önce de söyledim ya Ağam, ben evi dağdan alır da ovaya indirirsem İnce Memed bundan kuşkulanır. Anladın mı?”

“Anladım,” dedi Murtaza Ağa, hiçbir sebep yokken içini çekerek. Ardından da ekledi, “aaah, Ali, aaah,” diye ciğeri sö-külürcesine soludu, “aaah. Şu kafirin pis bedeni bir ortadan kalksın, bak ben sana neler yapacağım, ne iyilikler…”

Ali başını ona doğru döndürmüş ona bakıyor, bekliyordu.

“Buyur Ağa.”

“Bak sana ne yapacağım, seni senin köye gönderip evini barkını aldırtıp getirteceğim. Sana çiftlikte, istersen kasabada, kasabada olsun daha iyi, seni ölünceye kadar yanımdan ayırmayacağım da, bir ev yaptıracağım. Çiftlikten tarlalar vereceğim, altına da bir Arap at çekeceğim ki, Çukurovada böyle bir at bir tane olsun.” Coşmuştu: “Ali!”

“Buyur Ağam.”

“Yarın senin altına bir at çekeceğim Çerkeş eyerli, bir Arap

68

Hem de yaşı dört, donu da demirkır. İnce Memed duysun da çatlasın. Çatlasın, değil mi?”

Ali:

“Çatlasın,” dedi.

“Uyuyalım öyleyse. Unutma, yarın senin giyitleri alacağız. Yarın akşama. Fötür şapkayı da unutma. Yarın bambaşka bir insan olacaksın. Bir de aaah, bir de ayaklarına postal değil de kundura, hem de parlak kundura olsaydı… Sen benim karda-şım değil misin, Mustafa Kemal Paşa gibi giyinmelisin. Hiç ömründe ceket pantolon giymedin, başına da fötür şapka takmadın, değil mi?”

“Takmadım.”

“Haydi uyuyalım… Kokuyor…”

“Ölü kokuyor.”

Ali hemen uyudu. Murtaza Ağanınsa sabaha kadar gözlerine uyku girmedi. Birkaç kere de Alinin uykusu ağır mı, hafif mi, diye denedi. Alinin uykusu kuş uykusu gibiydi, en küçük bir çıtırtıda hemen uyanıp yastığının altındaki tabancaya o anda hemen el atıyor, ses çıkaranın Murtaza Ağa olduğunu anlayınca da gülümseyerek başını yastığa koyuyor, koyar koymaz da uyuyordu.

Sabahleyin uyandıklarında ikisi de sevinç içindeydi. Ali gittikçe Murtaza Ağayı sevmeye başlıyordu. Ve bu onu korkutuyordu.

Hüsne Hatun bu sabah çok güzel bir kahvaltı hazırlamıştı muteber konuğuna. Bir top, daha ayran kabarcıkları üstünde tereyağı, ak petekli bal, taze kaymak, süt, çay, kendi eliyle yo-ğurup pişirdiği fırın ekmeği, peynirler… Kahvaltı sofrasında bir kuşsütü eksikti. Gene akşamki gibi hiç konuşmadan kahvaltılarını bitirdiler. Bu sabah Hüsne Hatunda da bir hafiflik vardı, içi, her nedense pırıl pırıldı.

“Haydi gidelim Ali, belki azıcık yalnız bulurum da Arif Sa-im dedikleri dümbüğü, asker kaçağını, Fransız casusunu da şu ince Memed belasını onunla konuşmak yolunu bulurum. Bu yılanın nasıl bir ejderha olduğunu belki ona anlatabilirim. Bir ay daha geçerse Kuyucu Murat Paşa Hazretleri Efendimiz de gelse, artık onunla şu Torosun kayalıklarında başa çıkamayacağını

69

bir bir ona anlatırım da onlar da akıllarını başlarına toplarlar. Dur bakalım, bu kanlı katil de derdimizi Ankaraya anlatabilecek mi?”

“Anlatır,” diye inançla konuştu Hatun. “Yeter ki sen onun yakasını bir kez eline geçir, kurban olduğum Ağam.”

Murtaza Ağa hızla merdivenlere atıldı. Siyah fötr şapkası elindeydi. Bugün lacivert bir takım elbise giymiş, ak bir gömleğin üstüne de kırmızı çizgili mor bir kravat takmıştı. Rugan pabuçları pırıl pırıldı. Yakasında da kırmızı bir mendil sokuluydu. Büyük gözleri her zamanki gibi bir korkudan, bir telaştan fıldır fıldır dönüyordu. Yüzü uzun, yüz çizgileri derindi. Alnı, gözlerinin kenarları kırışmıştı. Güldüğü zaman çıkık elmacık kemikleri, derin çizgileriyle cana yakın, sıcak, dost bir insan oluyordu.

O önde, Ali arkada merdivenleri inip Taşkın Halil Beyin konağının yolunu tuttular, oraya vardıklarında Murtaza Ağanın sevinci arttı, Beyin otomobili avluda yunmuş arınmış, silinmiş taptaze duruyordu.

“Dur orada,” diye otomobile konuştu Murtaza. “Dur orada ki Murtaza Ağa senin kara gözlerini öpsün.” Ardındaki Aliye döndü. “Sen de şu ağacın altında bekle, bekle ki, koca Tanrı belki yüzümüze güle. Oooof bu koku da ne, burnumun direği kırılacak. Neredeyse bayılacağım. Tabancan yanında mı?”

“Yanımda.”

“İyi öyleyse, kokuyla sen nasılsın?”

“Ölüyorum.”

“İyi, öyleyse bekle. Ölüdür kokar. Çok sıcak var. Ölüdür, katlanacağız.”

Kapı açıktı, ikirciksiz içeriye girip merdivenleri çıktı. Taşkın Halil Bey onu merdivenin başında karşıladı.

“Yaktın bizi, mahvettin Murtaza,” dedi öfkeyle. “Rezil ettin dünyaya. Nedir o telgraflar, Ankarayı topa tutmuşsun. Sen delirdin mi, ne oldu sana? Küçücük bir eşkıya çocuk bir adam öldürmüş dağa kaçmış. Daha yakalanıp yakalanmadığı da belli değil, sen sanki bütün dünya ayaklanmış gibi kasabadaki her kişiye telgraf çektirmişsin, sen delirdin mi? Bey şimdi uyanır da bunları duyarsa… Onun mebus olduğu bir bölgede böyle

70

vişsizük olsun, Bey bunu bir duyarsa, elbette duyacaktır, h hiç karışmam, seni çengele asar, ya da otomobilinin arkası-bağlar Adanaya kadar bir parçan kalmaz.”

Ötekiler de şaşkın şaşkın onlara bakan Murtaza Ağanın yöresini sardılar, onlar da Halil Beyden daha sert konuştular. Bereket Bey uyuyordu da seslerini fazla yükseltip bağıramıyorlardı. Ama her sözleri Murtaza Ağanın yüreğine bir ağılı hançer gibi saplanıyordu. Ne yapacağını, kendini nasıl savunacağını bilemez, ortada kalmış gözlerini kirpiştirip duruyordu. Sonunda:

“Kokuyor,” diye bağırdı, “amanın ne kadar da çok kokuyor. Amanın ölüsü batsın, dirisi de, telgrafı da batsın, her şeyi de… Amanın burnumun direği kırıldı kokudan. Amanın ha… Bey uyanmasın. Ya Bey uyanırsa bu koku içinde yandık. Ne yapalım?”

“Ne yapılabilir, ölü evi burnumuzun dibinde. Gerçekten

koku dehşet… Ne yapılabilir?”

“Ölüyü Bey uyanmadan evden alıp hemen camiye götürmeli.”

“Götürmeli,” dedi Mustantık Rüştü Bey.

Kaymakam da gelmişti:

“Derhal götürmeli/’

Savcı:

“Hemen şu anda… Bey bir uyanır da…”

Emekli yargıç Hüdai telaşlandı:

“Kolonya, kolonya…” diye.

“Bütün kasabadaki kolonyaları ölü evine taşıdılar.”

Birden içerden böğürür gibi bir ses duyuldu.

“Uyandı,” dedi Halil Bey. “Bu kokuyu Beyin burnunun almamasının mümkünatı yok.”

Hemen odaya koştu.

Bey uyanmış ortada don paça dönüyor, pijamasını çıkarıyor, yeniden giyiyor, pantolonunu, gömleğini arıyor, bulamıyor. Şaşkın, perişan…

Kendine azıcık gelince bas bas bağırmaya başladı:

“Kokuyor, kokuyor, dayanamayacağım, kokuyor! Bu böyle kokan şey nedir? Kokan, kokan..? Bu koku ne kokuyor? Pantolonum nerede?”

71

“İşte, işte burada… Buyurun Bey.”

“Kokuyor.”

“Buyurun ceketinizi.”

“Kokuyor.”

Çabuk çabuk, elleri ayakları titreyerek giyinen saçı sakalı karmakarış Arif Saim dışarı fırladı.

“Aman Beyler kokuyor! Ben ömrümde böyle bir kokuya rastlamadım. Bütün dünya kokuyor. Kokudan öleceğim. Kolonya, kolonya… Bir şey… Ne olursa olsun kokuyor. Ne kokusu bu?”

“Ölü kokusu…”

“Ölü mü, kimin ölüsü?”

“İnce Memed eşkıyası,” diye atıldı Murtaza Ağa, “Birkaç gün önce Ali Safa Beyi öldürdü de, şimdi de dağa kaçtı. Dağdaki köylülerin hepsini de öldürecekmiş. Köylülerimizi kazığa ça-kacakmış. Yılanın başı… Aman Beyim… Kuyucu Murat Paşa… Yakında bu yılan ejderha olacak…”

“Kolonya… Kokuyor…”

“İnce Memed… Yılan… Öldürdü… Kokuyor…”

“Kokuyor… Şoför… Derhal…” Arif Saim bel kemerini bağlarken merdivenlere atıldı. “Çabuk çalıştır otomobili oğlum. Kumandan Bey, Vali Bey, arkadaşlar çabuk olun, vedalaşmanın sırası değil. Ben öldüm bittim, bayılacağım…”

Ötekiler hemen gelip otomobile doluştular.

“Çabuk, sür!”

Ve otomobil var hızıyla avludan dışarıya atılıp, ortalığı bir toz bulutu içinde bırakarak kasabayı çıktı gitti.

“Kurtulduk,” diye sevindi Arif Saim Bey,” kurtulduk.”

Otomobilin arkasından bakakalan kasabalılara Murtaza Ağa:

“Söyledim,” dedi övünerek, “anlattım. Yakında bir büyük orduyu çeker gelirler. Kuyucu Murat Paşa örneği.”

O konuşurken, yöresine bir baktı ki kimse kalmamış. Herkes bir yana almış yatırmış.

“Ali,” diye bağırdı, “Ali, haydi biz de gidelim. Her şeyi Beye söyledim. Ölünün koktuğu iyi oldu, yoksa şu köpekler bana ağzımı açtırmazlardı. Haydi koş, buradan kaçalım, kasabanın dışına çıkalım.”

72

1

Köprüye aşağı koşmaya başladılar. Köprüyü geçtikten son-kumlukta, hayıtların içinde durdular. Koku çayı geçememiş, öte yanda kalmıştı.

“Gördün mü Ali, kasaba bomboş kalmış. Bütün köylüler kaçmışlar. Kim gömecek ölüyü dersin?”

“Bulunur Ağa.”

“Dur bakalım. Biz gitsek olmaz mı Ali?”

“Olur ama, gitmeyelim Ağa.”

“Beğendin mi tabancayı?”

“Çok beğendim Ağa.”

“Benim tabancam.”

“Sağ ol Ağam.”

“At da yarın çiftlikten geliyor. Bana öyle geliyor ki, bu yavşak hükümet İnce Memedle başa çıkamayacak, gayret bize düşecek Ali kardaş.”

“Kim bilir, belli olmaz.”

“Bize düşerse?”

“O zaman da düşünürüz Ağam.”

“Düşünür müyüz?”

“Düşünürüz Ağam.”

Murtaza Ağa gözlerini Topal Alinin gözlerinin içine dikmiş, çok derinlerde, uzaklarda bir şey ararcasına gene bakıyordu. Aliyse onun ne aradığını biliyor, içinden gülüyordu.

“İçinden bana gülüyorsun Ali.”

“Vazgeç Ağam.”

“Neden vazgeçeyim.”

“Aramaktan. İnsanoğlu hiç belli olmaz Murtaza Ağam. Bugün böyleyse, yarın şöyle. İnsan her gün yeniden doğabilir isterse Ağam. Ama her sabah anadan yepyeni, başka bir insan olarak doğabilir. İyi de doğabilir, kötü de… Şimdi bu baktığın, gördüğün benim, Aliyim, yarın bir iş yaparım ki senin de, benim de aklımızın köşeciğinden geçmemiş ola. Onun için tevekkül ol, daha çok arama, üstüne varma. İnsanoğlunu anlamak o kadar kolay değil. Kuşlar da, böcekler de göründükleri gibi değiller. Bu dünyada her canlının bir huyu vardır, insanın da yüz bin huyu vardır. Bak Ağam, dünyada bir insanı, karımı, kardeşlerimi, kızımı oğlumu, anamı babamı tanıdım dersen yalandır.”

73

“Biliyorum, yalandır.”

“İnsan, tanıdığını sandığı insanı kendisine benzeterek ta-

nır.

“Doğrudur, benzeterek.”

“Bir insan ne kadar sana benzerse, o kadar da benzemez. Hiçbir insanın bir başka benzeri yoktur.”

“Yoktur,” diye düşündü Murtaza Ağa,” olamaz da…”

“Öyleyse beni öğrenmeye çalışmaktan vazgeç.”

Murtaza Ağa güldü:

“Al işte vazgeçtim gitti,” diye sağ kolunu savurdu. “Vazgeçtim ama, seni kimsin, nesin diye de bir merak ediyorum ki… Ben senin gibi bir adamı hiç görmedim. Şu dünyada senin gibi bir adam yok.”

“Var,” dedi Topal Ali, “hem de çok. Bir hüner bir kişide varsa her insanda da var demektir. Yeter ki merak et, yürekten merak et, insanoğlunun elinden hiçbir şeyin kurtuluşu yoktur.”

“Ben şimdi yürekten isteseydim senin gibi bir izci olabilir miydim?”

“Olurdun, candan yürekten sarılınca, merak edince olurdun.”

“Sen neden bu işe merak sardın da, bütün ömrünü şu izciliğe verdin de başka bir şeye vermedin, şu izcilik, bu kadar bir hüner ya, ne işe yarıyor, yarayacaktı ya da… Hiç düşündün mü? Bu işe başlarken, izciliği yani, yeni öğrenirken, bu hünerin hiçbir işe yarayıp yaramayacağını hiç düşündün mü?”

“O zaman hiç düşünmemiştim. Şimdilerde, yaş kemale erince düşünmeye başladım.”

“Ne düşünüyorsun, neye yaradı şu senin hiç kimsede olmayan ince hünerin?”

“Çok düşündüm, uzun bir süredir buna bir cevap bulamadım.”

“Sonra?”

“Sonra birden aklıma geldi…”

“O gelen ne?”

“Yaşamak ne işe yarıyor diye sordum kendi kendime. Yaşamak ne işe yarıyor, söylesene Murtaza Ağam?”

Murtaza Ağa sustu bir süre, gene gözlerini gözlerinin içine

74

H’kti uzun uzun baktıktan sonra yürekten gülerek Alinin kolu-

na girdi:

“Sahi bre Ali, yaşamamız, ölmekten bu kadar korktuğumuz, yaşamak ne işe yarıyor? Uğruna bu kadar alçaldığımız, zulmettiğimiz, haram yediğimiz, insan öldürdüğümüz yaşamak ne işe yarıyor? Sonunda işte böyle ya bir kasabayı, ya da küçücük bir mezarlığı kokuyla dolduruyoruz. Vay babam, insan ölüsü de ne kadar kokarmış böyle, it leşinden de beter. Ben de böyle kokacak mıyım?”

“Haşa.”

“Kokarım, kokarım… Belki bundan da beter… Ali!”

“Buyur Ağam.”

“Benden sana vasiyet, beni İnce Memed öldürürse, beni hemen, derakap gömsünler.”

“İnce Memed seni öldürmeyecek.”

“Öldürecek,” diye inatlaştı Murtaza Ağa, hem de üç kere ayağını yere vurdu, ayağının dibinden kumlar fışkırdı. “Öldürecek!”

“Orasını ben bilmem Ağam.”

“Doğru sen bilmezsin. Bilmezsin ya öğreneceksin. Şimdi bu kasabada sıra bende. Keski onunla o kadar uğraşmasay-dım.”

Ali susuyordu.

Uzun bir süre çayın kıyısında, portakal bahçelerinin içinde dolaştılar. Aşağıdaki köye inip Murtaza Ağanın portakallarını, limonlarını, narlarını gördüler. Dallardaki portakallar daha küçücük, yemyeşildi. Her birisi bir güvercin yumurtası kadar. Murtaza Ağa söylemiyordu ya, bu bahçe de ona Ermeni dostundan kalmıştı.

Uzaktan öğle ezanını duyunca oldukları yerde durdular. Kasabanın camlarına gün vurmuş, ortalığı ışıltıya boğmuştu. Yalnız kasaba değil, yöreleri bile ta uzaklara, yukardaki ormana kadar bu ışıltılardan ipiliyordu.

“Sela okunuyor.”

“Az sonra Ali Safa Beyi gömecekler.”

Ali Safa Beyin ölüsünü camiye kadar köylüleri, akrabaları z°r taşımışlar, bir ikisi salacayı taşırken bayılıp yerde kalmıştı.

75

Zar zor camiye getirilip musalla taşına yerleştirilen ölüyü imam yıkamak istememiş, yanaşmalardan yaşlı Hürrük Ağa tabancasını çekip imamın ayağının dibine üç el ateş etmiş, bunun üstüne titreyerek ölünün yanma giden imam Ali Safa Beye birkaç maşrapa su döküp işi bitirivermişti. Namazı altı kişi kılmış, mezarlığa üç kişi gitmişti.

Kasabanın pencereleri, kapıları sıkı sıkıya kapatılmıştı. Kasaba ıpıssızdı onlar kasabaya girdiklerinde. Ortalıkta ne bir kedi, ne de bir köpek vardı. Ortalık o kadar sessizdi ki, burasını sanki bin yıl önce şu bitip tükenmeyen kokudan ötürü bütün yaratıklar terk edip gitmişlerdi.

“Koku daha duruyor.”

“Duruyor Ağa.”

“Azalmış ama…”

“Azalmış.”

“Senin giyitleri yarın alırız.”

“Yarın Ağam.”

“Atı da çiftlikten yarın getirirler. Şimdi adam gönderirim çiftliğe.”

“Var ol Ağam.”

76

4

On dört yaşındaki çoban çocuk Müslüm dün geceden beri bu yamaca oturmuş kimi ûyuklayarak, daha çok da uyanık burada öylecene kendi kendine bekliyordu. İşlemeli kızılcık değneğini önüne, ayaklarının ucuna uzatmış, göğsünde turuncu bir güneş nakısı olan kepeneğini de yanına, bir keven çiçeğinin üstüne sermişti. Yandaki kayanın dibinde de sarı kocaman çoban köpeği büyük başını uzattığı ön ayaklarının üstüne koymuş uyukluyordu. Boynundaki tohtun dikenleri bir hançer gibi uzundu. Koyunlar, aşağıdaki tek tük ağaçlar bitmiş yemyeşil düzlükte uyukluyorlardı. Buradan dağın doruğuna kadar pespembe keven çiçekleri yamacı örtmüştü. Doğan güneş bütün bolluğuyla ışıklarını ortalığa salıvermiş, ormanı, kayaları, gökyüzünü pembe bir aydınlıkla doldurmuştu.

Çoban çocuk Müslüm hiç de rahat değildi, arada bir ayağa kalkıyor, günbatısındaki uzun kayanın tepesine çıkıyor, gündo-ğusundan kıvrılarak akan ince suyu, aşağıdaki binbir yeşilde kaynaşan, dalgalanan ormanı, günbatıdaki karşı dağın çıplak yamacına tırmanıp öte yüze aşan yolu gözlüyor, sonra gelip gene kepeneğinin yanına uzanıyordu. Yüzü de durmadan renkten renge giriyordu. Dün gece, ormanın içinden, oradaki yüksek kayalığın ardından yaylım ateşleri gelmiş, sonra da kesilmişti. Sabaha karşı da şu koyunların yayıldığı düzlüğün alt yanında bir bağırtı olmuş, bağırtının ardından da üç el kurşun atılmıştı.

Çoban Müslüm Sarıkeçili obasından olurdu. Oba her za-

77

manki yaylağına dağın gündoğusundaki büyük Kızılkartalh koyağına kurulmuştu. Yemyeşil koyağın tam ortasından bir değirmen döndürecek kadar, dağın tam doruğunun altındaki ulu kayanın dibinden ak köpükler saçarak bir su kaynardı.

Obada dün geceden beri bir sessizlik vardı. Herkes fısıltıyla konuşuyor, çadırdan çadıra gidip gelmeler, bir telaş, biraz korku, daha çok sevinç. Çoban Müslüm her şeyi biliyor, koyunlarını buraya çekmiş dün akşamdan beri bekliyordu. Obadaki korkuyu da, sevinci de ta yüreğinin başında duyuyordu. Ona hiçbir kimse bir şey söylememişti ve hem de, hay Müslüm çocuk sen şöyle yap, böyle yap dememişlerdi. Çimeni yeşil gözleri bir ışıklı sevinç, bekleme içindeydi. Ara sıra yüreğine de bir korku, ardından da bir acı çökmüyor değildi. Ama o ne yapması gerektiğini biliyordu. Şu aşağıdan, Çukurovadan, kim nereden gelirse gelsin, işte şu ormanın içindeki, o küçük çayın dolandığı yeşil yosunların tepeden tabana kadar örttüğü kayalığın dibindeki yoldan geçecek, koyunların yayıldığı düzlüğün ortasındaki yola gelecek, oradan ya Kızılkartal koyağına, ya da uzaktaki dağı aşan yola vuracaktı. Ve Çoban Müslüm yolların ağzını tutmuştu. İçi alıp alıp veriyor, yüreği durmadan atıyordu.

Uzun bir süre olduğu yerde keven çiçeklerinin ardında yattı. Diken öbeklerinin altı, kırmızı kara benekli uğurböcekleriyle kaynaşıyordu. Bu yamacın keven çiçekleri çok pembe olduğu gibi, dikenler bir billur ışıltısında çakarak gün ışığı altında yanar söner, fışkırırlardı, buranın uğurböcekleri çok kırmızıydı, bir yalım gibi kırmızı kırmızı çakarlardı.

Çoban Müslüm sabırsızlanmaya başlamıştı. Gözleri uzak bir karartıda, kulakları ufak bir çatırtıdaydı. Koyunlar aşağıdaki düzlükte rahat otluyorlardı. Köpekse yanda uyuyordu. Biraz da acıkmıştı ya, sabırsızlığından karnını doyurmak aklına gelmiyordu. Sonunda belindeki çamçağını alıp aşağıya, koyunların yanma indi, mor büyük bir koyunu yakalayıp sağmaya başladı. Çamçağı sıcak, köpürmüş sütle dolunca geriye güneşli kepeneğinin yanına geldi, dağarcığından ekmeği çıkarıp kokulu sütü içmeye başladı. Bir ak bulut ormanın üstünden yukarı doğru ağıp geliyordu. İncecik bir yel esti söndü. İlk güz güneşi

78

‘kce aydınlığmı artırıyor, orman, pembe keven dikenlerinin ¦ ekleri derin bir yeşilde, yoğun bir pembede biribirlerine ka-srmş tütüyorlardı. Orman, buradan dağın yamacından ta aşa-” lara, belki de Çukurovanın ucuna kadar inip gidiyor, çıplak amacı bürümüş keven çiçekleri de ormandan dağın doruğuna kadar balkıyarak, ışıkları savurarak, bir sırma ışığında, pembede, morda, kırmızıda yukarıya çıkıyordu. Çok uzaklardan birtakım uğultuya benzer sesler geliyor, yücelerde kanatlarını iyice germiş iri kartallar uçuyor, yerlerinden hiç kıpırdamıyor, göğe yapışmışlar gibi oldukları yerde süzülüyorlardı. Uzun boyunlu, kırmızı salkımıyla -bir çiçek, bir çalılığın ortasından güneşe doğru uzanmıştı. Kısacık mavi, mor, sarı çiçekler kevenlerin aralarını doldurmuşlardı. Kaim, kara, güçlü arılar çok sesli, gürültüyle vızılayarak çiçekten çiçeğe uçuşuyorlardı. Küçücük, bir başparmak kadar küçücük, renkli kuşlar kevenden kevene konuyorlardı. Karnını doyuran Müslümün canı sıkılıyordu. Oysa onun canı hiç sıkılmazdı. Bir küçücük kuşa, bir karıncaya, bir arıya, böceğe, kartala dalar, onların yaşamına katışır, kendini unutur giderdi. Gökyüzü de onun için bir tuhaf, kocaman mavi bir çiçek, koskocaman, kanatlarını açmış bir kuştu. Karnını doyurduktan sonra hep çiğdem soğanı çıkarmaya gider, çiğdemin çiçeklerinden, yeraltındaki en kocaman soğanları bulur çıkarırdı. Solgun, kurumuş çiçeklerin soğanları büyük ve çok sütlü olurdu. Müslüm kökücüyle bir abanmada bir kökü dışarıya alıverirdi. Bu işte çok ustalaşmıştı. En iri çiğdemler de taş dipleriyle çalı aralarında, kevenlerin altlarında biterlerdi. Koyu sarı, kısa saplı çiçekleri göz kamaştırırdı. Öylesine parlak, öylesine sarı. Müslüm çiğdem köklerini kazarken hiç bilmediği taze, buğulu bir kokuyla toprak kokar, onun başını döndürür, sarhoş ederdi.

Çiğdem çıkarması epeyce uzun sürdü. Günbatıya yıkılıp gitmiş, o çiğdem çıkarma telaşesinden her şeyi unutmuştu. Torbası soğanlarla dolunca, birazıcık ağrımış belini doğrulttu aşağılara ormana, ardından da yukarıya, dağın doruğundaki süzülen kartallara baktı. Sonra da oturdu, somurtarak çiğdem soğanlarını soymaya başladı. Soğanların üstünü zar gibi açık kahverengi bir ağ kaplardı. Ağı soğanın üstünden sıyırıp alınca iri

79

bir nohut tanesinden biraz daha iri soğan apak ortaya çıkardı. Çiğdem çiçekleri ister çiğ, ister sütle kaynatılıp yenirdi. Her derde deva sayılır, kokusu uzun bir süre insanın genzinden gitmezdi.

Müslüm bir yandan usul usul çiğdemlerini soyuyor, bir yandan da ağır ağır çiğneyerek yiyordu. Yüzü terlemiş, keven çiçekleri gibi pespembe olmuş, çimeni yeşil gözleri kartal gözleri gibi yöreyi araştırıyordu durmadan. Bir ara köpeğinin başını kaldırıp, kulaklarını diktiğini gördü. Ayağa kalktı, bir yandan soyduğu çiğdemleri avuç avuç atıştırıyor, bir yandan gözleri ormanı, yöreyi araştırıyordu. Sonra köpek ayağa kalkıp ormana doğru ürmeye başladı, sonra da koyunlara doğru ürerek koştu. Tam bu sırada da ormanın içinden ilk candarmanın şapkasının altındaki pirinç ay yıldızı parlayıp söndü. Ardından da kır bir ata binili Faruk Yüzbaşı çıktı. Yüzü azgındı. Onun ardından da tüfeklerini omuzlarına asmış candarmalar gözüktü. Düzlüğün sağ yanındaki pınarın orada Yüzbaşı atından indi. Göğsündeki dürbün ilk anda göze çarpıyordu. Tabancasını manevra kayışının tam altına bağlamıştı, kocaman bir tabancaydı. Parlayan çizmeler giymişti. Bıyıklarını da sipsivri burmuştu. Bu bıyıklar ona heybet veriyordu. Giyitleri yeni ütüden çıkmış, az önce giyilmiş gibiydi. Candarmalar da pınarın üst başına tüfeklerini çatıp sırasıyla çam oluktan mataralarını doldurup su içtiler. Onlara üren köpeğini durdurmak için Müslüm yıldırım gibi koşmuş, düzlüğe inip köpeğini tutmuş, bomboş, şaşkınlık dolu gözlerle orada dikilmiş kalmış, onlara bakıyordu.

Onbaşı Kertiş Ali, çoban çocuğu Yüzbaşıya gösterip:

“Bir çoban,” dedi, “ilk olarak buralarda bir insanla karşılaşıyoruz.”

Yüzbaşı az ötedeki çocuğa başını kaldırıp baktıktan, elindeki sapı gümüş savatlı kırbacıyla oynadıktan sonra, başını önüne geri indirdi:

“Bu bir çocuk,” dedi yavaşça.

Kertiş Ali, şu karşıki kıraç dağların koyağına yerleşmiş, ot bitmez, verimsiz, fıkaralıktan canı çıkmış bir köyden olurdu-Askere gidince tezkere bırakmış, uzatmalı olmuştu. Birçok karakolda komutanlık yaptıktan sonra kendi kasabasına atanmış-

80

Cok kıvançlıydı bundan. Burada karakollardaki gibi fazla ¦svet alamıyorsa da, şimdiye kadar kazandıkları yeterdi de ar-rdı bile. Daha şimdiden kasabaya büyük, Ermenilerden kalma bir bahçe içerisine bir ev yaptırmıştı. Kendisini göstermek, köyündeki ününe ün katmak, bütün Çukurovaya namını salmak istiyordu. Onun için para pul hiçti. Onun naçizane düşüncesine göre insana nam gerekti. Bu nam için de onun İnce Me-medi yakalaması, ya da vurması gerekti. İnce yakalansa, ya da vurulsa bütün nam Yüzbaşının olurdu ya, küçük de olsa ona da bir pay düşerdi. Asım Çavuşu dersen, o ne nam istiyordu, ne de şan. O zaten canından bezmişti. Üstelik de İnce Memede, o kan içiciye, Abdi Ağamızı, Hamza Efendimizi, Ali Safa Beyimizi, çiçeği burnundaki Cumhuriyetimizin daha nice kıymetlisini gözlerinin yaşına bakmadan ta gözbebeklerinin ortasından kurşunlamış, beşikteki bebekleri süngülemiş, ben Ağayım, ben Beyim diyenlerin dillerini kökünden kesmiş, ardından da bu insan insanlarımızı kazığa oturtmuşa hayrandı. Şu dağlar eşkıya doluydu. Kertiş Ali Onbaşı iyi biliyordu ki, dağlardaki birçok eşkıya çetesine dokunulamazdı. Mustafa Kemal Paşa benzeri Yüzbaşı Faruk Bey değil, İsmet Paşa bile dokunamazdı. Çünkü onların birçoğu aşağıdaki Çukurova Beylerinin, Ağalarının adamlarıydılar. Bir de kimsesiz eşkıyalar vardı. İnce Memed namlıydı, onu gene fakir fıkaralar, köylüler tutuyorlar, canları gibi, onu gözbebekleri gibi koruyorlardı. Ya ötekiler, hiç kimseye yar olamamışlar… Ne Beylere, ne köylülere… İşte onları kırıp geçiriyorlardı. Onlar da o kadar çoktu ki dağlarda, her ay beş onunu öldürüyorlar, gene bitiremiyorlardı. Kertiş, eşkıya öldürmekte, kurşunu gözlerinin içine sıkmakta ün yapmıştı. Ona daha şimdiden, eşkıya kasabı Allahsız Kertiş Ali diyorlardı. Şu candarmalar içinde köylüleri dövmekte de onun üstüne yoktu. Hele dağ köylülerini… Karakollarda öyle bir dayak uzmanı olmuştu ki, Ankaradakileri on yıl okuturdu. Onun karşısında kurt kuş, yılan çıyan, taş bile dile gelirdi, değil köylü yaratığı. “Bu köylüler sadece dayak atılmak, donlarına işeyinceye, altlarına sıçıncaya kadar dövülmek için kurban olduğum yüce Tanrı tarafından halk edilmişlerdir,” derdi. Birkaç yılda uzatmalı onbaşılıktan istifa edecek, Anavarza ovasında Akçasaz yakınlarm-

81

da bir çiftlik sahibi olacaktı. Daha şimdiden yolunu yapmıştı. Bunun için de Zülfü Efendiye, Arif Saim Beye yanaşmak gerekti.

“Çocuklar bu iş için daha iyidir Yüzbaşım,” dedi Kertiş Ali. Yüzbaşının karşısında taş kesilmiş dimdik, göğüs ilerde, karın içerde, başı yukarda hazır olda duruyordu. “Çocuktan al haberi.”

“Çağır öyleyse…”

Kertiş Ali koşarak Müslümün yanına gitti. Çocuk daha orada durmuş, köpeğinin tohtundan tutmuş candarmalara bakıyordu. Kertiş Alinin koşarak kendisine doğru geldiğini görünce çok sevindi ya sevincini belli etmemeye çalıştı.

“Çabuk gel! Bırak o köpeği de gel, Yüzbaşım seni istiyor.” Alnı kırışmış, boyun damarları şişmişti. “Kov o köpeği de çabuk gel.”

Müslüm boynundan tuttuğu köpeği bırakıp koyunlara doğru saldı. Köpek onun buyruğunu dinleyip sürünün yanına gitti.

Kertiş önde, Müslüm arkada Yüzbaşının yanına vardılar.

Yüzbaşı başını kaldırdı, tepeden tırnağa Müslümü süzdükten sonra:

“Sen buralarda ne yapıyorsun?” diye oralı olmayarak sordu.

“Çobanım,” dedi Müslüm kıpkırmızı kesilip eli ayağı titreyerek.

“Nerede oturuyorsun, hangi kabiledensin?”

“Sarıkeçili oymağmdanım.”

“Kimin oymağı o?”

“Bizim oymağımız.”

Yüzbaşı gülümsedi.

“Sen ne kadardır buradasın?”

“Bir gece, iki gündüz oluyor.”

“Buradan geçen bir atlı, bir adam, bir silahlı, bir yaralı kişi gördün mü?”

“Hiç kimseyi görmedim. Buralara hiç kimsecikler gelmez ki… Ben burada hiç adam görmem, kaç yıldır koyun güderim burada. Siz adam arıyorsanız o aşağılardadır.”

82

“Anladım Yüzbaşım, bu it yalan söylüyor.”

Yüzbaşı elindeki kırbacı ona doğru, sus, diye kaldırdı.

“Sen bu gece hiç kurşun sesi duydun mu?”

“Duymadım.”

“Nasıl olur, nasıl duymazsın, bütün orman kurşun sesinden biribirine girdi, çarpışma oldu, nasıl duymadın?”

“Uyuyordum. Benim uykum ağırdır.”

“Sen nasıl bir çobansın ki uyuyorsun, koyunları kurt kapmaz mı?”

“Kapamaz,” diye övündü çoban çocuk. “Sen o sarıyı görüyor musun, on tane kurdu yer. Onun gibi bir köpek yok.”

Onun köpeği, o sarı tıpkı insan gibiydi. Her şeyi bilir, anlar, düşünürdü. Bir tek konuşamıyordu. Meram etse belki de konuşurdu.

“Benim bu sarı var ya, hiç çobana bir gerek olmadan bu sürüyü alır bir hafta, on gün, bir ay dağlarda güder. Benim bu sarı var ya, küçücük tehlike olsun, bir yılan, bir akrep, bir insan, ben de uyuyor olayım, gelir beni usulca kolumdan tutar uyandırır.”

“Bu gece seni uyandırmadı mı, kurşun seslerini duymadı mı?”

“Kurşun seslerini duysa o beni uyandırırdı.”

“Uyandırmıştır,” diye bağırdı Kertiş Ali, “ama o duymadım diye yalan söylüyor.”

“Uyandırırdı,” diye karşılık verdi Müslüm. “Demek ki duymamıştır. O kurşun seslerini bilir. Eşkıyayı, candarmayı, iyi adamı, kötü adamı biribirinden ayırır. Geçenlerde bir adamın boynunu kaptı şu aşağıdaki ormanda az daha adamı boğuyordu. O adam var ya, bir kızın başına çöktükten sonra da onu parçalamışmış. Ya benim sarı öyle bir sarıdır. O, köpeklerin ağası, piridir.”

“Çok mu seversin köpeğini?”

“Herkesten çok… O benim arkadaşımdır.”

“Anasıdır Yüzbaşım, babasıdır,” diye alay etti Kertiş Ali.

Müslüm de ona sert çıkıştı. Onun kim olduğunu iyi biliyordu. Onbaşı olunca on beş candarmayla kendi köyüne git-mıŞ, bütün köyü üç gün üç gece sopadan geçirmişti.

“Ne sandın ya…”

83

“Yalan söylüyor Yüzbaşım. Bu adam İnce Memedin ne yana gittiğini biliyor. Şunun ifadesini alayım.”

“Al,” dedi Yüzbaşı soğukkanlı.

“Burada mı, ormanda mı?”

“Burada,” dedi Yüzbaşı. “Şu aşağıda. Bakalım bu deyyusu nasıl konuşturacaksın?”

Kertiş, Müslüme yumuşacık, sevecenlikle yaklaştı:

“Bak yavrum,” dedi, “dün sabah ortalık ışırken, bir yağız ata binmiş, hem de çıplak bir yağız ata, doludizgin önünden geçen tüfekli adamı görmedin mi? Atın üstündeki adam senden az irice… Söyle yavrum, tam ormandan çıktı, senin üstüne geldi, at ayaklarının tapırtısından da sen uyandın, ya da seni köpek uyandırdı. Sen de uyanınca o doludizgin atlıyı gördün. Hangi yana gitti o atlı?”

“Görmedim.”

“Görmedin mi?”

“Hiç görmedim.”

“Yavrum, senin adm ne?”

“Müslüm.”

“Müslüm yavrum, söylemezsen senin için iyi olmaz.”

“Hiçbir atlı görmedim.”

Dört candarma çoktan hazırlanmışlar bekliyorlardı. En iri-yarısının elinde kaim bir sopa vardı.

“Yıkın şunu.”

Hemencecik Müslümü yıkıp tüfeğin kayışını ayaklarına geçirdiler.

“Çıkarın çarıklarını.”

Çabucak çarıklarını, çoraplarını çıkarıp öteye, bir keven öbeğinin üstüne attılar.

“Başla.”

İriyarı candarma bütün gücüyle sopayı Müslümün ayaklarına durmadan indiriyor, çocuktan hiçbir ses şada çıkmıyordu. Yüzbaşı gözlerini şaşkınlıkla açmış bu tansık işe bakıyordu.

“Devam, daha sert.”

Yüzü gözü ter içinde kalmış Müslüm salt dişlerini sıkıyor, sopa her indikçe bedeni bir geriliyor, hopluyor, ardından da çözülüyordu.

84

Aradan epey bir süre geçti, Müslümden çıt çıkmadı. Yüzsüzlerini faltaşı gibi açmış şaşkınlıkla ona bakıyor, o ses çı-

başı d               ^-ıı-ı

karmadıkça öfkeleniyordu.

“Ali, sen al sopayı eline,” diye sert bir komut verdi. “Bu da nasıl bir iş böyle!”

İriyarı candarmadan sopayı eline alan Ali, bütün gücü, hüneri ustalığıyla abandı çocuğun üstüne. Müslüm, gene gık de-miyordu.

Köpek de gelmiş az ilerde, dört bir yanını mavi çiçekli yarpuz almış pınarın ayakucunda duruyor, kaygılı gözlerle yere yıkılmış, ayaklarına boyuna sopalar inen Müslüme bakıyordu başını dikmiş, tetikte bir hali vardı. Ama Müslümden en küçük bir çıt, bir işaret gelmiyordu.

Yüzbaşı dayanamadı, yerinden kalktı, gitti çoban çocuğun başucunda durdu. Kertiş Ali kapkara kesilmiş, dişlerini sıkmış, kaim sopayı kaldırıyor, bütün gövdesiyle abanarak indiriyor, çocuktan, hoplayıp gerilmekten başka en küçük bir tepki gelmiyordu.

Sonunda çocuğun ayaklan kanamaya başladı.

Yüzbaşı:

“Olamaz Ali Onbaşı, olamaz. Sen hiç böyle bir mahlukata rastlamış miydin?”

Soluk soluğa, ter içinde kalmış Kertiş Ali, “Yok,” diye karşılık veriyordu ona, var gücüyle, hıklayarak sopasını indirirken, “yok Yüzbaşım, ben ömrümde böyle bir bela görmedim.”

“Söyle oğlum, sen İnce Memedi gördün, değil mi?”

Müslümün dişleri kenetlenmişti, açılmıyordu.

“Söyle oğlum, yoksa bu Ali Onbaşı seni öldürecek. O, böyle döve döve çok adam öldürmüştür.”

“Çok öldürdüm, çok öldürdüm,” diye bütün bedeni gerilmiş, boyun damarları şişmiş Kertiş Ali, Yüzbaşıyı onaylarken, ayağa inen kalın sopa sanki bükülüyordu. Ve ayaktan kanlar fışkırıyordu. Sopa bir anda kıpkırmızı oldu.

Gözü bir ara orada dikilmiş kalmış köpeğe ilişen Yüzbaşı Faruk:

“Dur,” diye sevinç içinde buyurdu Kertiş Aliye, “dur Ali Onbaşı.”

85

Ali Onbaşı derin bir soluk alarak durdu.

“Kaldır onu.”

Kertiş Ali çocuğu elinden tutup zorla ayağa kaldırdı. Müs-lüm ayakta duramayıp boylu boyunca yere serildi.

“Kaldır şu köpeği.”

Kertiş Ali çocuğu yerden kaldırdı, koluna girdi. Çocuğun öteki koluna da bir candarma girdi. Çocuk aralarında cansız-mışcasma sallanıyordu.

Asım Çavuş başından beri olanı biteni boş gözlerle seyretmiş, sonra ayağa kalkıp yanlarına gelmişti.

“Bu çocuk ölüyor Yüzbaşım. Bakın, can çekişiyor.”

“Bunlar yedi canlıdır, bir şey olmaz bunlara,” diye sert çıkıştı ona Yüzbaşı. “Görmedin mi, bu kadar sopa yedi de of bile demedi.”

“Yedi canlıdırlar,” dedi Kertiş.

“Ben onu konuşturmasını bilirim,” dedi Yüzbaşı. Tabancasını belinden çıkardı, orada durup kalmış köpeğe çevirdi: “Aç gözlerini şimdi çoban bey, aç da şimdi az sonra ne olacak onu gör!” Sesi bıçak gibi keskindi, öfkeli, utkulu bir sevinç doluydu.

Çocuk ağır ağır gözlerini açtı, bir tabancaya, bir Yüzbaşıya, bir köpeğe baktı.

“Şimdi söyle,” diye gürledi Yüzbaşı. “Eğer şu anda doğruyu hemen söylemezsen köpeğini öldüreceğim.”

Çocuk gözlerini kirpiştirdi, çabucak bir köpeğine, bir güneşten menevişlenen Yüzbaşının tabancasına, bir uçları titreyen Yüzbaşının bıyıklarına baktı:

“Söyleyeceğim,” dedi. “Sarıyı vurma. Hemen söylerim. İnce Memedi gördüm.”

“Ha şöyle,” diye güldü Yüzbaşı. “Getirin şunu…”

Gitti eski yerine bir sekinin üstüne çöktü. Çocuğu karşısına getirdiler oturttular.

“Ne bildin İnce Memed olduğunu onun?”

“Tüfeği vardı.”

“Başka?”

“Altındaki at yağızdı.”

“Başka?”

“Altındaki at çıplaktı.”

86

“Başka?”

“Benim kadar bir çocuktu.”

“Başka? Hangi yana gitti?”

“Şu yana…” Günbatıyı gösterdi. “Ben onun gittiği yeri de

biliyorum…”

“Nereye gitti?”

“Bakırgediği var ya, işte oradaki mağarada Kel Eşkıya var, dokuz kişisiyle. İnce Memed işte onlara karışmaya gitmiş.”

“Ne biliyorsun bütün bunları?”

“Onlar konuştu.”

“Kim?”

“Dün Kel Eşkıya burada, şu pınarın başında konuşurken, İnce Memed geliyor, dedi, ondan haber geldi. Onu Bakırgedi-ğindeki mağarada bekleyeceğiz. Sonra da gittiler. Başlarında kırmızı fesleri vardı.”

“Peki, daha önce niçin söylemedin bunları?”

“Çok korktum.”

Yüzbaşı ayağa kalktı, gerindi, bacaklarının üstünde birkaç kere yaylandıktan sonra, önüne getirdikleri atma atladı ve hareket emrini verdikten sonra, atını orada dikilmiş kalmış köpeğe doğru sürüp tabancasını çıkardı, köpeğe doğrultmasıyla tetiğe asılması bir oldu. Köpek derinden bir venildedi, kıvrandı, kendi yöresinde dönmeye başladı. Yüzbaşı tabancasındaki bütün kurşunları üst üste köpeğin başına boşalttı. Bir anda kan golüne batıp çıkan köpek oraya, yeşil çimenlerin üstüne cansız serildi. Kurşun sesini duyan Müslümün kalkmasıyla köpeğe koşması bir oldu ya, köpek çoktan ölmüş, kevenlerin arasına bir insan gibi upuzun serilmişti.

Candarmalar çekilip giderlerken Müslüm köpeğini kucaklamış, kanlı başını kucağına almış, bir ölü çocuğa ninni söyler gibi ığranıyordu usul usul…

87

Yağız at uzakta, açık kahverengi keskin çakmaktaşından kayalığın üstünde duruyor, usul usul da kuyruğunu sallıyordu.

Kertiş Ali Onbaşı:

“Yüzbaşım,” diye bağırdı, “işte o at, İnce Memedin atı. Ali Safa Beyin atı. Demek İnce Memed buralarda. Çoban çocuk doğru söylemiş. Demek İnce Memedi Bakırgediği mağarasında sıkıştıracağız.”

“Bu atı vur,” diye bağırdı Yüzbaşı.

“Çok uzakta,” dedi Kertiş Ali Onbaşı. “Ama onu vurmalı.”

Kayalığa doğru koşmaya başladı.

Yüzbaşı arkasından:

“Dur,” diye bağırdı. Kertiş Ali Onbaşı olduğu yerde durdu. Yüzbaşı atını üzengiledi, onun yanına vardı. “Ver tüfeğini bana. Sen oraya yetişinceye kadar o at gider.” Yamaca doğru atını doldurdu. Yamaç kepir taşlıktı ve bu kepir taşlıkta Yüzbaşının atı zor koşuyor, durmadan tökezliyordu. Yüzbaşı birkaç kere attan düşme korkusu geçirdi ama düşmedi. Kayalığın dibine gelip durduğunda atı köpüğe batmıştı, körük gibi de soluyordu. Yağız at bal rengi, pul pul ışıltılı kayalığın sivrisinde duruyor, daha usul usul kuyruğunu sallıyordu. Yüzbaşı aşağıdan yukarıya bir iyice nişan aldıktan sonra tetiğe bastı, o tetiğe basar basmaz da yağız at ortadan o anda yitti gitti. Yüzbaşı bu işe çok şaşırdı, sağa sola bakındı, attan bir iz bulamadı.

Onu bekleyen askerlerine döndüğünde çok öfkeliydi:

“Vuramadım,” dedi. “Nasıl olur?”

Ktiş Ali Onbaşı:

“Yüzbaşım,” dedi, “ben buradan iyice baktım, siz daha tüfe-“‘ doğrultur doğrultmaz o at gözükmez oluverdi. Ne oldu, nere-2itti göremedim. Köylülerin dedikleri gibi bu at büyülü.”

Yüzbaşının alnı kırışıp bıyıkları titredi:

“Ne büyülü, ne bir şey,” dedi yere tükürerek. “Vuramadım gitti. Çoktan beridir mavzer kullanmıyorum. Keski benim yerime Asım Çavuş ateş etseydi.”

Asım Çavuş gülümsedi:

“Haşa Yüzbaşım,” dedi, “haşa, sizin vuramadığınızı ben hiç vuramazdım. Ali Onbaşının da dediği gibi, siz daha tüfeği ona doğrulturken, o, bir sündü, upuzun bir çizgi oldu, bir anda boşluğa aktı gitti. O çok kurnaz, hem de deli bir at. O öldürülen Ademi, Yobazoğluyla Ferhat Hoca bunun için öldürüyorlar, bu at için…”

“Fıkara Adem, bu at yüzünden gitti. Rahmetli Ali Safa Bey anlatırdı, o, dünyanın en büyük avcısı, nişancısıymış. Öyle bir adam bu atın ardından yıllarca dolaşmış da onu vuramamış… Sonunda da Ferhat Hocayla atın sahibi Ademi…”

“Ferhat Hocayla Yobazoğlu asılacak, değil mi?”

“Asılacak ya, Ağırceza Reisi çok sert bir adam.”

“Kılı kırk yarıyor.”

“Giyseler giyseler on sekiz yıl giyerler, diyorlar.”

“Onlar asılacaklardır.”

“Keski tez günde asılsalar. Başımıza çok iş açacaklar.”

“Ne işi?”

“İnce Memed…”

“İnce Memed mi?” Yüzbaşı güldü. “Az sonra onu yakalayacağız.”

“Ben bu İnce Memedden bu sefer korkuyorum. Çok deneylerden geçti. Eğer bu sefer onu elimizden kaçırırsak, başımıza Çok bela açacak.”

“Atı gibi, öyle mi Çavuşum?”

“Atı gibi Yüzbaşım,” diye çekinerek gülümsedi Asım Çavuş.

Yüzbaşı atını sürdü. Asım Çavuş sağ yanında, Kertiş Ali Onbaşı solunda, candarmalar da arkadan yürüyorlardı.

89

“Çoban çocuk sence doğru mu, Asım Çavuş?”

“Bilemem,” dedi Asım Çavuş. “Bunlar hiç belli olmazlar. Belki de bizi İnce Memedden uzaklaştırmak için…”

“Peki ya, o kadar dayağı niçin yedi?”

“Bizi inandırmak için.”

“Az daha ölüyordu…”

“Ölürdü de… Dedim ya Yüzbaşım, bu sefer İnce Memedi elimizden kaçırırsak işimiz zor.”

“Kaçırmamalıyız,” dedi Yüzbaşı.

“Kara İbrahimi de bulmalıyız.”

“Onun köyünden geçelim mi?”

“Adam gönderip onu köyün dışına çağıralım bu gece. 0 bilir İnce Memedin yerini.”

“Bilir,” dedi Asım Çavuş.

“Bakın Yüzbaşım,” diye onların konuşmalarını kesti Kertiş Ali Onbaşı.

Yüzbaşı başını çevirip onun gösterdiği yere baktı, yağız at orada bal rengi, pul pul ipiltili çakmaktaşı kayalığın sivrisinde duruyor, kuyruğunu da usul usul sallıyordu. Yüzbaşı onu görür görmez:

“Ali ver mavzerini,” dedi, onun elinden mevzeri kapar kapmaz da atını üzengileyip yokuş yukarı kepir taşlık yamaca sürdü. Kayanın dibine gelir gelmez de tüfeği doğrultup tetiğe çökmesi, onun tetiğe çökmesiyle de atın yitip gitmesi bir oldu.

Yüzbaşı bal rengi kayalığın dibinde bir süre bekledikten sonra aşağıdaki candarmaların yanına ağır ağır atını sürdü.

“Ne oldu, bu sefer vurabildim mi?”

Kertiş Ali Onbaşı başı yerde susuyordu.

“Al şu tüfeğini. Bu at bizimle alay ediyor…”

Gün batarken Üçoluklara geldiler. Üçoluklar mor kayalıklı, kayalıklarda üst üste kevenler bitmiş, her keven de sikirdim gibi çiçeğe durmuş, sarp bir yamaçtan kaynıyordu. Oluklardaki sular üç yerden bu kayalığın dibinden köpürerek fışkırır, mor bir topraktan geçer, ardından da kırmızı çizgili ak bir gediği üç yerinden aşar, büyük çam ağaçlarından oyulmuş oluklara dökülürdü. Olukların altı, yöresi yarpuzlu bir gölcüktü. Gölcüğün dümdüz kıyılarını çok yeşil çimenler kaplamıştı. Yılın on iki

90

nda, karda kışta kıyamette bile bu çimenler hep böyle yem-esil kalırdı. Tüfekleri, içinde binlerce kırmızı benekli alabalık vüzen gölcüğün kıyısına çatıp dinlenmeye geçtiler.

Dinlenmeye geçmişler, Yüzbaşı oturmuş sırtını oradaki bir kayaya* dayıyordu ki Kertiş Ali Onbaşının sesi duyuldu:

“Yüzbaşım, Yüzbaşım, işte orada.”

Yüzbaşı başını kaldırınca karşıdaki çıplak tepenin üstünde, batan günün son ışıklarıyla kapkara bir elmas taş gibi ışılayan atı gördü:

“Bunu vurmalıyım Asım Çavuş,” diye ayağa kalktı. “Bu at…” Sözünün gerisini getiremedi, bu sırada da Kertiş Ali Onbaşı mavzerini ona uzattı. Tüfeği alan Yüzbaşı aşağıdaki derin dereye indi. Dere kıvrılarak atın durduğu tepenin tam arkasına iniyordu.

Yüzbaşı, bu sefer de gez, göz, arpacık bir iyice nişan aldı, kurşun vızıldadı, ama gene at bir anda ortadan silindi. Yüzbaşı yorgun argın Üçoluklara dönmüştü ki, tepenin ardından bir at kişnemesi geldi, karşı kayalıklarda uzun uzun yankılandı. Yüzbaşının atı da ona bir kişnemeyle karşılık verdi.

Karşıdan, aşağıdaki düzlükten, derenin kıyısındaki ince yoldan bir atlı doludizgin tozu dumana katarak geliyordu.

“Kara İbrahim bu gelen Yüzbaşım,” dedi Kertiş Onbaşı.

“Ne bildin?”

“Ben o kadar uzaktan bile onun gelişini bilirim. Üstelik de bize mühim bir haber getiriyor.”

“Mühim,” dedi Asım Çavuş. “Bizim buralarda olacağımızı biliyordu.”

“Yaman adam.”

“Çok yaman adam bu İbrahim, Yüzbaşım. Her kaya, her Çalı, her ağaç onun gözü kulağı.”

Yüzbaşı sustu. Onlar da susup Kara İbrahimin gelişini beklediler.

Atından gölcüğün kıyısında yere atlayan Kara İbrahim hemen Yüzbaşıya koşup, hazır ola geçip bir selam verdikten sonra:

“Sana haberim var Yüzbaşım,” dedi. “Tam dokuz kişiler. °en kendim teker teker saydım onları.”

91

“İnce Memedi de gördün mü, içlerinde mi?”

“Bilemem, ben İnce Memedi tanımıyorum Yüzbaşım, belki de içlerinde. Ona benzer bir adamı gördüm.”

“Nasıl bir adam?”

“İnce Memedin tarifine uygun… Geniş omuzlu, kısa boylu, kalın kaşlı… Bir de Maraş abası giymişti. Bir de dizleme çorapları vardı bacaklarında. Püsküllü fesini sağ yana yıkmıştı. Dört koşar fişeklik bağlamıştı. Silahı da Alaman filintasıydı. Sol kolu omuzuna asılıydı, hem de öne eğilerek bir hoş, yaralı gibi yürüyordu.”

“Ne dersin Asım Çavuş?”

“Bilmem, ben onu görmedim ki Yüzbaşım. Görmedim ama, bu tarif İnce Memed tarifine uyuyor.”

“Uyuyor, odur,” dedi Kertiş Ali. “Ben onu vurdum, bunu iyi biliyorum.”

“Ne dersin İbrahim?”

“Yakalanınca o mudur, değil midir belli olur. Üç adam şimdi onların izini sürüyor. Bu gece nereye sığınırlarsa sığınsınlar, onlar avucumuzun içindeler.”

“Erat yemek yesin, istirahata geçsin. Sabaha karşı onları kuşatalım Yüzbaşım.”

“Olur Çavuş,” dedi Yüzbaşı Faruk. “Şafağa karşı onlar uykudayken.”

“Orasını siz bana bırakın Yüzbaşım,” dedi Kara İbrahim. “Onların yerini ben bu gece elimle koymuş gibi bulurum. Çok uzakta değiller ve de candarmayı beklemiyorlar.”

Yüzbaşı:

“Kara İbrahim,” diye onun omuzuna yavaşça, okşarcasına elini koydu, “eğer bu dokuz eşkıyanın içinde İnce Memed varsa, işte o zaman dile benden ne dilersen. Çukurova ağaları seni zengin, Karun ederler. Hele bir etmesinler.”

Ve daha tanyerleri ışımamış, ortalık ıhırcık karanlıktı. Eşkıyaların nöbetçi koydukları iriyarı, fesli olduğu alacakaranlıkta bile belli olan eşkıya bir kütüğün üstüne yumulmuş oturmuştu. Uyuklar gibi bir hali vardı.

“Ben bu adamı tanıyorum Yüzbaşım,” dedi Kara İbrahim-“Benim öz bir dayımın oğlu olur. Eşkıya olmadan yiğit oğlandı-

92

i sonu buymuş, ne yapalım. Su testisi su yolunda kırılır. Ne oayım, kader böyle imiş. Onu canım kadar severdim.”

Yüzbaşı:

“Hazır mısınız Asım Çavuş?” diye sordu.

“Hazırız Yüzbaşım.”

“Ben işaret verince toptan yaylım ateşi başlayacak. Ben gnûr vermeden de durmayacaksınız, isterse hepsi öldürülmüş olsun eşkıyaların.”

“Baş üstüne Yüzbaşım.”

“AH Onbaşı!”

“Buyur Yüzbaşım.”

“İlk kurşun senden!”

“Baş üstüne Yüzbaşım.”

“Şu kütüğün üstündekini ilk atışta…”

“İlk atışta Yüzbaşım…”

Kara İbrahim içini çekti:

“Vay dayım oğlu vay, vay kadersizim, kimsesizim, vay gün görmemişim vay, az sonra öyle mi? Hay benim iki gözüm çı-kaydı da bu günleri görmeyeydim, hay,” diye kendi kendine söylendi durdu bir süre.

Ve ilk kurşunu Kertiş Ali Onbaşının sıkmasıyla kütüğün üstündeki yumulmuş iri adam havaya sıçrar gibi oldu, sonra da kütüğün bu yanma düşüp cansız yere serildi. Kurşun sesleriyle birlikte de Yüzbaşının atı uzun uzun kişnedi, kayalıkların ardından başka bir at da yankılanan kişnemesiyle ona karşılık verdi.

93

Çiftliğe gönderilen yanaşma İngiliz kırması al bir atı alıp gelmişti. At, beş yaşında, dayanıklı, bineği iyi, rahat bir attı. Murtaza Ağa gerçekten, kendi bindiği attan sonra bunu severdi, iyi de koşan bir attı. Aliyle birlikte avluda duran atın yöresinde dönüyorlar, ata hayran bakıyorlardı. Demek Ali bu ata binecekti… Ali gözlerine bir türlü inanamıyordu. Parlak güz güneşinde atın tüyleri pırıl pırıldı. Alnı sakar, sağ ayağı dize kadar sekili at onlar yöresinde dönerlerken keyifli kuyruğunu sallıyordu.

“Çerkeş eyeri mi Ali, Türkmen eyeri mi, hangisini seversin?”

Ali sıkıldı, ellerini ovuşturdu, başını yere dikti, yüz etleri gerildi.

“Sıkılma bre Ali, sen benim kardaşımsın.”

“Ağam bilir.”

“Git içeriye, içerde bir oda dolusu eyer var, hangisini beğenirsen al.”

“Ağam bilir. Sen hangisini münasip görürsen.”

Murtaza yanaşmanın elindeki atı aldı:

“Git de içerden kaşı gümüş savatlı Çerkeş eyerini getir,” dedi.

“Baş üstüne Ağam.”

Eyer gelince Ali gözlerine inanamadı. Eyer, çok değerli bir eyerdi, attan bile değerliydi.

“Ali, eyeri atına sen vur.”

94

Ali, yanaşmanın elindeki eyeri elleri titreyerek aldı, ata git-sta bir binici gibi alışkın, eyeri atın sırtına yerleştirip kolanı

‘                 i        1         J

bir iyıce

sıkıladı.

Bin ata da şöyle köprünün ötesine, dün gittiğimiz yerlere

sür.

Ali kıpkırmızı kesilmiş, terlemiş, elleri titriyor, konuşamıyor yerinden de kıpırdayamıyordu. y   ‘”BinAli.”

En sonunda Ali kendini zorladı, konuştu:

“Binemem Ağam.”

“Neden imiş o?”

“Çünküleyim ben kimim ki Ağamın şu görkemli atına bineyim. Ben kim oluyorum…”

“Sus,” diye bağırdı Murtaza Ağa, “sus! Sen benim öz bir kardaşım değil misin, bu at da senin değil mi? Derakap ata

bin!”

Ali ne yaptığını bilmeden kendini atın üstünde buldu.

Murtaza Ağa geriye çekilip gerindi, bir ata bir Aliye baktı:

“Vasüphanallah, Allah nazardan saklasın! Demek yiğidin yakışı da at imiş… Ali!”

“Buyur Ağam,” hafif bir ses çıkardı Ali, atın boynuna doğru yumulmuş.

“Giyitlerini yarın alacağız. Belinde nagant tabanca, elinde de Alaman filintası, başında fötür şapka…” Sevinçle bağırdı: “Haydi şimdi sür ve de yel gibi kasabayı çık da geri gel, işimiz var.”

Ali atı üzengiledi, al at avlu kapısından dışarıya bir uzun yalım gibi sünüp gözden yitti.

Murtaza Ağa arkasından:

“Aliye de pıravo, kardaşıma,” diye bağırdı.

Hüsne Hatun, öteki kadınlar, çocuklar, evdeki konuklar, konağın balkonunda durmuşlar onları seyreyliyorlardı.

Murtaza Ağa avludan ayrılmamış, bir duvardan bir duvara gidip gelerek giden atlıyı bekliyor, başını önüne eğmiş düşünüyordu. Arada sırada da yüzünü avlu kapısına çevirip bir süre duruyor, sonra gene yürümesini sürdürüyordu. Ali gittiği yerden döndüğünde onun haberi bile olmamıştı. Öylesine dalmış

95

gitmişti. Ağanın kendisini görmesini, attan in, demesini bekleyen Ali konak kapısının önünde atın üstünde dikilmiş duruyor gidip gelerek kendi kendine konuşan Ağaya bakıyordu.

Hüsne Hatun yukardan balkondan seslendi sonunda:

“Ağa, Ağa, Ali geldi, duymadın mı?”

Murtaza Ağa başını kaldırdı, şaşırmış, Aliye bir baktı. Az sonra da sert, gerilmiş yüzü yumuşadı:

“Alim, kardaşım geldin mi,” dedi. “Nasıl atın iyi mi?”

Ona doğru yürüdü.

Ali attan ineyim mi, inmeyeyim mi diye ikircik içindeydi. Murtaza Ağa birkaç adım ötede durdu, bir ata gözlerini dikip uzun uzun bakıyor, bir Aliye. Ali de ona gözlerini dikmiş buyruğunu bekliyordu.

“Çok güzel, çok münasip,” diye gülümsedi sonunda Murtaza Ağa. “Ve de uygun. Ve de başka türlüsü olamaz. Dünyalar izcisi Aliye ve hem de Murtazanın öz bir kardaşma yakışsa ya-kışsa böyle soylu bir at yakışır.”

Hayran hayran, sevgi dolu gözlerle Aliye bakıyor, ona attan in demek aklına gelmiyordu.

Yukardan gene Hatun seslendi:

“Ağa, buyur da Ali Efendi kardaşımız attan insin, senin buyruğunu bekliyor.”

“Ne, ne?” diye kendi yöresinde telaşla dönen Murtaza Ağa bağırdı. “Estağfurullah, haşa! İn kardaşım Ali…” Yanaşmaları çağırdı: “Çocuklar, neredesiniz, Ali Ağanın atının başını tutun…”

İki yanaşma birden koşup attan inmiş Topal Alinin elinden atın dizginini aldılar. “Çarşıya çıkalım Ali Efendi kardaşım, önce Hacı İsmaile gidelim, sana oradan bir fötür alalım, hem de mebus fötürü.”

Ali sıkılmış, başını yere dikmiş, korkarak konuştu:

“Ağam ben fötür giyemem ki… Ben hiç giymedim ondan… Beni bağışla gözünü sevdiğim Ağam.”

“Olmaz,” diye gürledi Ağa. “O sana ısmarladığım takım elbise fötürsüz giyilmez. Beni ele aleme rezil mi edeceksin Ali, el ne diyecek, söyle, ne diyecek? Murtazanın kardaşmın fötür şapkası bile yok, diyecekler. Düş önüme!”

96

Murtaza Ağa önde, Ali arkada avlu kapısından çıktılar. Ağa

çabuk çabuk yürüyor, hem de durmadan konuşuyordu:

“Olur mu, olur mu böyle işler, kardaşım? Hem takım elbise

ek, soylu İngiliz atına binecek, beline fildişi saplı, sapı altın kaplı nagant tabanca takacaksın, bir de Karadağlıoğlu Mur-za Ağanın büyük hünerli, dünyada bir tanecik usta olan, izci-1 r başı olan, ve de izciler şahı olan, er lakabıyla anılır, gözümüzün bebeği ve hem de tüm Çukurovanın umudu Topal Ali olasın, ondan sonracığıma da sen fötür şapka giymeyesin, olamaz kardaşım olamaz.”

Durdu, geriye döndü, gene gözlerini bir şeyler arayarak çivi gibi Alinin gözlerinin içine dikti, ardından da:

“Olamaz kardaşım olamaz. Böyle bir adam Arap atsız, fötür şapkasız, nagantsız ve hem de Alaman filintasız, ve hem de Ali Efendi kardaşım, fötür şapkasız olamaz. Hem de öyle bir fötür şapka ki yalınız be yalınız onu ancak mebus beyler ve hem de emekli büyük paşalar giyer. Oldu mu?”

“Baş üstüne Ağam, sen nasıl buyurursan öyle olsun.”

“Hah, böyle işte.” Yürümeye başladı. Bir, hızla coşkuyla yürüyor, bir, durup Aliyle konuşuyordu. “Yarından tezi yok Ali kardaş, şu Sülemiş tepesinin öte yamacına nişan talimine gideceğiz. Elimiz alışsın. Bakmışsın ki İnce Memedle karşı karşıya gelmişiz, o daha tetiğe basmadan, biz ikimiz iki yerden basacağız tetiğe.” Gene durdu: “Ali!”

“Buyur Ağam?”

“Ali sen bir insanı gözünün bebeğinden vurabilir misin?”

“Eskiden vurabilirdim Ağam.”

“Mavzerle, uzaktan?”

“Uzaktan Ağam.”

“İnce Memedle karşılaşırsak…”

Ali de durmuş, o da çivi gibi gözlerini onun gözünün içine dikmişti. Murtaza Ağa gözlerini onun gözlerinden kaçırıyor, yere, sağa sola bakıyor, nereye bakarsa baksın Alinin gözleri onun gözlerine yapışmış bir türlü bırakmıyordu.

Sonunda Ağa dayanamadı bağırdı:

“Söyle Ali, söyle kardaşım, söyle benden ne istiyorsun?”

Ali de sesini yükseltti:

“Ağa, Ağa,” dedi, “sen bana iyi bak, ben Topal Aliyim. Öyle İnce Memed, Mince Memed benim yanıma yaklaşamaz. Mademki sen bana kardaş dedin, bu kadar itibar ediyorsun bana İran Şahım ağırlar gibi ağırlıyorsun, sen artık gerisine karışma Senin yanma hiç kimse yaklaşamaz. Değil İnce Memed, Mustafa Kemal Paşa bile yaklaşamaz. Mademki biz kendimizi Topal Ali olarak bilmişiz, sen bundan sonra kimseden korkmadan çekinmeden rahat uyu.” Sesini biraz daha yükselterek: “Bir daha da beni denemeye kalkma, olur mu? Mademki biribirimize kardaş dedik. Var mı bundan ötesi?”

“Yok,” diye gözleri sevinç içinde kalmış Murtaza onun koluna girdi, yürüdüler. “Yok, ben ayıp ediyorum. Can korkusu, ne varsa bu canda, nasıl olsa ölecek değil miyiz, insan gene de korkuyor, korkup zıvanadan çıkıyor. Kusura kalma kardaşım, sana ta başta kardaş dediğimde güvenmeliydim.”

Murtaza Ağanın ayakları sevinçten uçuyor, Topal Aliyi kolundan yakalamış sürüklüyordu.

“Koktu,” dedi, “çok koktu.”

“Kokar,” dedi Ali.

“Şişti.”

“Şişer,” dedi Ali, “güz günü de olsa, Çukurova çok sıcak.”

“Ali!”

“Buyur Ağam.”

“Sen saata bakmasını bilir misin?”

“Bilirim.”

“Sana bir de altın ve hem de bir okka altın köstekli Longi-nes marka saat gerek.”

Ali susuyordu.

“Evet ve hem de evet, sana böyle bir saat yakışıp gelir… Saati yeleğin bir cebine, kösteğin ucunu da yeleğin öteki cebine sokarsın, bir okka kösteği de göbeğinin üstüne sarkıtırsın…” Kendi saatini gösterdi, “İşte böyle, işte böyle gece gündüz ışıldar durur.”

“Sağ ol Ağam, kardaşım.”

Ne giyitler, ne at, ne tabanca, ne mavzer, hiçbir tanesi saat kadar etkilememişti Topal Aliyi. Saat sözünü duyunca heyecanlandı, yüzü sarardı, dudakları titredi, ayakları feldirde-

98

Alideki bu değişiklik de Murtaza Ağanın gözünden kaçmadı-

“Evet ve hem de bin kere evet, sana bir altın saat yazıp du-

Ve hem de altının parıltısı yüzüne vurup durur.”

Hacı İsmailin dükkanının önüne gelmişler, orayı çoktan geçmişler, Murtaza Ağa, Alinin saat işine çok sevindiğini anla-vınca, veryansın ediyordu saatlar üstüne. Alinin koluna iyice eirmiş, uzun gövdesiyle ona abanmış, kendinden geçmiş, alacağı saatm ne biçim bir saat olacağını, onu İsviçreden doğrudan doğruya saatm fabrikasından getirteceğini söylüyor, saati, taşlarını, nakışlarını, kösteğinin ağırlığını, minelerini bir bir sayıp döküyordu.

“Yiğide dört şey gerek. Bir yiğit dört şeysiz olamaz. Hem de senin gibi bir yiğit. O dört şeyden birincisi saat, ikincisi güzel, kalın sağrılı avrat, üçüncüsü silah, dördüncüsü yavuz, kulağı kalem gibi, tüyleri yıldırdayan attır.”

Çarşıyı dışarıya çıktılar gittiler, Murtaza Ağa coşmuş konuşuyordu. Neredeyse kasabayı çıkacaklardı.

Murtaza:

“Ali!” diye gene durunca, farkına vardı ki neredeyse kasabayı dışarı çıkacaklar. “Kasabayı çıkmışız Ali, dönelim.”

Döndüler, Hacı İsmailin dükkanına geldiler. Hacı İsmail onları yerden temennanla karşıladı:

“Buyur, buyur, buyur karagözlü, soylu Ağam benim. Seni görmeyeli… Gözleyi gözleyi gözümüz dört oldu. Şu İnce Memed işi de… Duydun mu karnı Hüt dağı gibi… Kokusu daha kasabayı dolanıp durur, ağaçlara, toprağa, duvarlara sinmiş çıkmıyor…” Hemen kasadan kolonya şişesini çıkardı, önce Murtaza Ağanın üstüne, sonra Topal Aliye, ardından da dükkana, sonra da kendine sepeledi. “Kokuyor. O İnce Memed zavallı Ali Safayı tam gözünün bebeğinden…”

“Gözünün bebeğinden,” dedi Murtaza. “İnce Memedin merakıdır, vurduğu kimseyi vurunca tam gözünün bebeğinin orta yerinden, yıldızından vuruyor, öyle değil mi Ali?”

Ali:

“Huyudur,” dedi.

“Evet huyudur. Bundan sonra da bu kasabadaki Ağaların

99

hepsini gözlerinin bebeklerinden vuracakmış. Haber göndermiş, ahdetmiş, ant içmiş, Peygamberin başı için, Allahın adı üstüne, ben Çukurovada, diyormuş gözbebeğinden vurmayacağım ağa bırakmayacağım, hem de domdom kurşunuyla. İsterse hacı olsun, hoca olsun, benim için fark etmez…”

“Allah göstermesin, aman Allah göstermesin, aman Alla-aah… Musibet, felaket, bela… Demek Allahın bir gazabı… Buyurun, oturun…” İkisine birer sandalya uzattı. Kendi de titreyerek oturdu. Çember sakalının üstündeki yanakları kıpkırmızı olmuştu. “Musibet…” Hacı latasını savurarak oturduğu sandal-yasmı onların karşısına çekti. “Demek yemin etmiş, ant vermiş Allahın adı üstüne? Hiçbir kimseyi… Öyle mi? Gözbebeği demek…” Hacı dualar okuyor, ardından da: “Lain,” diyordu, “şeytanı lain, demek bütün ağaları?”

Murtaza gülerek Alinin kulağına fısıldadı:

“Bir ben kalacağım, gözbebeğinden kurşun yemeyecek, o da senin yüksek sayende, kardaşlığının yüzü suyu hürmetine.”

Ali de gülmeye başladı:

“Evet Hacı Bey, hiç kimse aldırmıyor ama, bu musibet, bu şeytanı lain bence bir şeyler yapacak.”

Hacı okuyup üfleyerek:

“Yapacak,” dedi. Ardından da gene okuyup üfleyerek: “Bir emriniz mi?”

Murtaza, Aliyi anlatmaya başladı Hacı İsmail Efendiye.

“Biliyorum Ali Ağa kardaşımızı,” dedi Hacı İsmail. “Öyle bir ünlü kişiyi kim bilmez ki…”

“Kimse bilmiyor,” diye gene başladı Murtaza Ağa. Alinin bütün marifetlerini, izciliğini, gökteki kuşun, sudaki balığın bile izini sürebildiğini bir bir söyledi. Anlattıkça coşuyor, coştuk-ça Alinin akla hayale sığmaz marifetlerini sayıp döküyordu, sonunda sözünü: “İşte bu adam benim öz bir kardaşımdır. Şu darı dünyada tek şeyim budur. İşte bu kardaşıma bir fötür şapka istiyorum ki mebus şapkası olacak ve de Arif Saim Beyin şapkasına benzeyecek.”

“Baş üstüne, öyle bir şapka var, var,” diye ayağa fırladı sevinçle Hacı İsmail. “Sakladım, kıymetini bilmezler görüp de almasınlar diye bu güzel şapkayı. İnşallah Ali Ağanın başına uyar-‘

100

DükKanın ardiyesine girmesiyle elinde büyücek bir bohça

çıkması

bir oldu. Bohçayı masanın üstüne koydu, kırılıp dökü-

i ekmişcesine parmaklarının ucuyla incitmeden açtı. Şapka •mSiyah, sol yanında kırmızı tüyüyle ortaya çıktı. Gerçekten göz kamaştırıyordu.

Murtaza Ağa hemen ayağa kalktı:

“Ne güzel,” dedi. “İnşallah Ali Efendi kardaşımm başına

uyar.”

“Uyar,” dedi Hacı ismail, şapkayı masadan iki eliyle usulcana aldı, yavaş yavaş Alinin yanma geldi: “Lütfen Bey karda-şım serpuşunuzu çıkarır mısınız?”

Ali hemen takkesini başından alıp dizinin üstüne koydu. Doğruldu, başını dikti, Hacı İsmail gene usulca getirdi şapkayı onun başına koydu. Koyduktan sonra da şöyle bir baktı:

“Tam oturdu,” diye de ellerini çırptı.

Murtaza Ağa çok ciddi bir yüz takınarak Aliye yaklaştı, uzaklaştı, baktı, eğildi, doğruldu, sağdan soldan gözden geçirdi:

“Oldu,” dedi. “Sağ ol. Ceremesi ne kadar?”

Hacı:

“Kıymeti yok,” dedi. “Hele siz şapkayı alın götürün, ben deftere yazarım.”

Çaylar geldi, içtiler, dükkanda biraz daha oturdular. Ali daha öyle dimdik, kaskatı kesilmiş duruyor, sağına soluna bile bakmıyordu.

“Bir de aynada kendinize bakmaz mısınız efendim?” diye onu elinden tutup baldırdı Hacı İsmail. Ali, gene dimdik, kaskatı, bir kalıp gibi ayağa kalktı. Aynanın önüne gittiler. Ali aynanın önünde hazır olda gibi kaskatı durdu kaldı. Eğer Murtaza Ağa, “Ali kardaş işimiz var, haydi gidelim,” demeseydi, belki de Ali sonuna kadar kıpırdamadan aynanın önünde öyle dikilip kalacaktı.

Oradan köşkere gittiler. Köşker çok güzel bir deriden kır-mızı, uzun konçlu postalı hazırlamıştı. Ali postalı giyip dükka-nın içinde şöyle bir dolaştı.

“İyi mi, ayağına iyi geliyor mu Ali kardaş?”

“İyi geliyor,” dedi Ali. “Sağ ol Ağam.”

101

“Öteki, hele öteki, öyle olan ayağına da? Hani şahin yuvasından düşüp de…”

“Ona da, ona da çok iyi geldi.”

Murtaza Ağa köşkere çıkardı parasını verdi.

“Sağ ol Ağam, Allah ziyade etsin. Efendi kardaşımıza bir postal diktim ki üç yılda eskitemez.”

“Sağlıcakla kal. Haydi gidelim Ali.”

Ali bekliyordu.

“Haydi Ali, ne duruyoruz?”

“Ağa,” dedi, durdu Ali.

“Söyle!”

“Eski postalım nerede acaba?”

“Ne yapacaksın eski postalı, altları delik, paramparça olmuş.”

“Gerek olur Ağam.”

“Haydi canım, ne gereği olacak o eski postalın, bizim canımız sağ iken!”

Ali başında fötr şapkası, ayaklarında kırmızı postalıyla köşker dükkanının ortasında dikilmişti. Sonunda köşker eski postalları getirip eline tutuşturdu.

“Yok,” diye bağırdı Murtaza Ağa, “olamaz, bu eski paramparça postallarla çarşıda dolaşamayız. Zinhar, böyle bir şey olamaz! Elalemi üstümüze güldürme kardaşım Ali.”

Alinin elindeki postalları alıp dükkanın bir köşesine fırlattı, koluna girdi dükkandan çıktılar. Doğru terziye gittiler, terzi onları epeyce uzaktan görmüş karşılamaya çıkmıştı. Sevinç içinde onları karşıladı, dükkana geldiler.

“Kumaş çok güzel,” diye konuşuyordu terzi. “Böyle güzel kumaş geçecek ki insanın eline, işte böyle güzel elbise dike… Demek bu kardaş namlı izci Topal Ali Ağa? Böyle bir adama elbise dikmek benim için şereftir Ağamız.”

“Sen izciler başı Topal Ali Ağayı nereden biliyorsun?”

“Onu kim bilmez ki Ağamız? Onun namı yedi düveli tutmuştur. O öyle bir izciymiş ki, kara taş üstünde kara karıncanın izini karanlık gecede sürer imiş.”

Ağa kahkahalar atarak güldü. Sevinç içindeydi.

“Tevatür, tevatür,” diyordu durmadan, “hem de ne teva-

102

¦¦  ” Gülmesi geçince: “Bak, terzibaşı,” dedi, “senin o dediğin

yanlış-“

Terzi uzuldu:

“Neymiş o yanlış olan Ağam, bir kusur mu işledik?”

“Her şey doğru da, haşa, ne kusur olacak terzibaşı, haşa… Yalnız o karınca işinde bir hata var. O kara taşın üstünde karanlık gecede kara karıncanın izini süren Ali kardaş değildir. Kara karıncayı gören Allahtır, öyle derler. Ali kardaş gökte uçan kuşun bile izini sürer.”

“Karıncanın da,” dedi terzi. “Bütün Çukurova, bütün Türkiye onu tanıyor. Hem de Avrupa gazeteleri onun için yazılar yazıyorlar. Dünya da tanıyor onu.”

Murtaza Ağa ciddileşti:

“İşte bunu duymamıştım, demek Avrupa gazeteleri onun fotoğrafını basıyor?”

“Basıyor,” dedi terzi. “İşte şu kulaklarımla öğretmen Zeki Beyden duydum. Tam şu kulaklarla. Zeki Bey yedi düvelin gazetelerini okur mu okumaz mı?”

Murtaza Ağa yüzünü buruşturarak:

“Okur ama, o bir zındık,” dedi.

“Bütün dünyayı bilir mi bilmez mi?”

“Bilir ama, zındık…”

“Zındık olsun,” dedi terzi. “O diyor ki, Ali gibi bir adam Avrupada olsa onu baş tacı ederler. Karun kadar da zengin olur, diyor. Böyle bir hüner yeryüzünde kimsede yokmuş. Ama, diyor Zeki Bey…”

“Ne diyor, ne diyor?” diye telaşlandı Murtaza Ağa.

“Diyor ki, çok yazık, diyor, İnce Memed onu yaşatmaz, diyor. İnce Memedin başına gelenler bu Ali Ustanın yüzünden-miş.”

“Hiçbir şey yapamaz İnce Memed,” diye gürledi Murtaza Ağa. “Onun, o İnce Memedin bizim üstümüze geleceği varsa, göreceği de var. Şu Avrupanın Karun işine gelince, Ali kardaş yakında burada da Karun olacak. Sen tapucu Zülfüyü biliyor musun, onun Arif Saim Beyle nasıl konuştuğunu gördün mü? Selam söyle Zeki Beye, Ali kardaş burada da Karun olacak. Burada da onu baş tacı edeceğiz.” Elini terzinin omuzuna pat, di-

103

ye indirdi: “Bak,” dedi, “iyi bak Ali Kardasın şu başındaki fötür şapkaya, böyle bir şapkayı Arif Saim Bey, Mustafa Kemal Paşa giymiş mi?”

Terzi, Topal Alinin yöresinde birkaç kere döndükten sonra, saygılıca:

“Ustam,” dedi, “şu başındaki şapkaya bakabilir miyim?” sesinde hayranlık vardı.

Topal Ali öyle dimdik, değnek yutmuş gibi duruyor, gözlerini bir noktaya dikmiş donmuş kalmış, hiç kıpırdamıyordu. Sağ eliyle, al, dercesine işaret etti. Terzi şapkayı Alinin başından usulcana aldı, sağma, soluna, üstüne, içine baktı, birkaç kere hafifçe fiskeledi:

“Abooov Ağam!” dedi ardından da. “Bu İtalyan şapkası, abooov, bu bir kucak para… Bunu Adanadaki Deli Memet bile giyemez.”

“Giyemez ya,” diye övündü Murtaza Ağa.

“Elbiselerini şimdi burada mı giyecek Ali Ustamız, evde mi, bohça yapayım mı?”

“Evde,” dedi Murtaza Ağa. “Ancak ev münasiptir böyle bir elbiseye.”

Terzi elbiseleri hemen bir bohça yapıp Aliye uzattı:

“Buyur ustam, hayırlı olsun, güle güle giy.”

“Yaz deftere.”

“Baş üstüne, baş üstüne Ağam.”

Murtaza Ağa önde, Topal Ali arkada terziden çıktılar. Konağa doğru gelirlerken:

“Avrupaymış, kadir kıymet bilirmiş Avrupa, deyyus zındık Zeki Bey, biz sanki bilmiyormuşuz gibi. Değil mi Ali kardaş?”

“Öyle Ağam.”

“Muallim zındık Zeki gelsin de şu fötürü, şu elbiseyi görsün, Avrupada böylesini giymişler mi bakalım, söylesin. Dillerine pelesenk etmişler, Avrupa da Avrupa! Aaah, ayağındaki şu kırmızı postallar da olmasaydı, o zaman işte, kim kadir kıymet biliyor, kim bilmiyor bütün dünya görürdü.”

Avluyu geçip konağın kapısına geldiler. Yukardan, balkondan Hüsne Hatun onları gülümseyerek, sevinerek izliyordu. Aliyi sevmişti. İnceliğine, davranışına, insanlığına hayran kalmıştı.

104

Merdiven başında onları karşıladı:

“Aldınız öyle mi giyitleri? Şapka da ne güzel! Hayırlı olsun, hayırlı olsun…”

“Büyük, aynalı oda açık mı?”

“Açtım,” dedi Hüsne Hatun. “Açık ama beni bekleyin kanıda azıcık.” Hemen çabucak gidip elinde bir bohçayla geriye döndü. “Bu da Ali kardaşa benim hediyem. İki kat don gömlek, üç çift Ç°raP’ mendiller… Buyur Ali Efendi kardaş.”

“Gel!” Murtaza Ağa kapıyı iteleyip Aliyi içeriye soktu. “Sen giyin, ben geliyorum. Donunu gömleğini de değiştir. Çorap da giy- Sonra da berbere gideceğiz.”

Kapıyı kapadı, onu balkonda beklemekte olan Hatunun yanına gitti:

“Sağ ol,” dedi. “Bu adamı el üstünde tutmalıyız. Onu herkes tanıyor. Muallim Zeki Bey diyormuş ki, onu dünyanın gazeteleri yazıyormuş. O zındık okumuş. İnce Memedden bizi korursa bu adam korur. Millet gittikçe azgınlaşıyor. Koskocaman Bey öldürüldü de kimsenin tüyü kıpırdamadı. Korktuğuy-la kaldı Ali Safa Bey…”

“Öldüğüyle kaldı,” diye öfkelendi Hüsne Hatun. “Fıkara-nın ölüsünü de it ölüsü gibi kokuttular. Allah Ali Safa Bey gibi kimseyi etmesin. Bu adam iyi bir adama benziyor.”

“İnce Memedin de adamı…”

“Ne biliyorsun?”

“Ben biliyorum, anlıyorum. Ama yavaş yavaş bizim tarafımıza geçiyor. Bir hain, bir kafir, ama bir insan yanı var bu adamın. Ekmek yediği sofraya bıçak sokuculardan değil. İçtiği bir kahvenin hatırını kırk yıl sayıcılardan…”

“Becerikli, akıllı. İnsan böylesi insanlara güvenmeli.”

“Sağ ol Hatun, ona sen de hediyeler yaptın. Biliyordum zaten. Hele ben gideyim bakayım bakalım, giyinmiş mi bizim Ali Ağa!”

içeriye girdiğinde Ali giyinmiş, aynanın karşısına geçmiş kendisine şaşkın şaşkın bakıyordu.

“Gel Hatun, gel!” diye dışarıya bağırdı Murtaza Ağa, “gel de Ali kardaşımızı gör. Gel gör de ne biçim yiğit, yakışıklı bir adam olmuş bizim kardaşımız, gör!”

105

Hatun koşarcasına odaya girdi, aynadaki Aliye uzun uzun baktı, çok ciddi bir yüzle:

“Ne güzel bir elbise yaptırmışsınız,” dedi. “Çok da yakış, mış Ali kardaşa, tıpkı mebus gibi olmuş. Hayırlı olsun. Güle güle eskit Ali kardaş.”

Alinin “Sağ ol,” diye sesi ancak duyulabildi.

Murtaza Ağa da Alinin yöresinde dönüyor, şapkaya, elbiseye, gömleğe bakıyor, Aliyi tepeden tırnağa inceliyordu. Sonunda dingin bir sesle:

“İyi, münasip, güzel,” dedi. “Yalnız bel kemeri eksik, onu unuttuk. Hatun, benim bel kemerlerinden birisini al da getirse-ne.”

Hatun hemencecik çıktı geldi:

“Al,” dedi, “bunu daha yeni getirmiştin Adanadan.”

Murtaza Ağa kemeri aldı, kendi eliyle Alinin pantolonuna geçirdi, tokayı sıktı.

“İstersen gevşeteyim.”

Ali başıyla, iyi işareti yaptı.

Murtaza Ağa geriye çekildi, yana gitti, öne geçti Aliye baktı. Aynanın içinde onu seyreyledi. Pencerenin önüne ışığa götürdü bir süre de inceledi orada onu:

“Oldu,” dedi. “Ali kardaşı böylece al götür Büyük Millet Meclisine, orta yerine oturt, herkes Başkan geldi sanır. Aaaah, şu postallar da olmasa… Yakışmıyor, üstte fötür, İtalyan malı, altta da kırmızı dağlı çarığı, yakışmıyor.”

“Yakışıyor,” dedi Hatun, “hem de bir güzel… Postal bizim geleneğimiz, göreneğimiz değil mi, hem de dede yadigarımız, Mustafa Kemal Paşa da onu istemiyor mu?”

Murtaza Ağanın gözleri parladı:

“Doğrusun Hatun,” dedi. “Geleneğimiz, göreneğimizdir bizim kırmızı postal. Orta Asyadan bu yana dede yadigarımız-dır. Mustafa Kemal Paşa bunu duysa, bilse, kendisi de bizim Ali Ağa gibi bu postalı giyer, Büyük Millet Meclisinin içinde zort zort gezinirdi… Sen sağ ol hatun. Teşekkür ederim, konuğuma, hem de bana iyi davrandm. Asil azmaz, yol tezikmez, demişler. Sen ki bu dünyanın, koca Türkmenin en soylu Beyinin kızısın… Biz şimdi Ali kardaşlan berbere gidiyoruz.”

106

“Güle güle,” dedi Hatun, onlar oda kapısından çıkarlarken-

Ali dimdikti, gerilmişti. Kaskatı yürüyor, önüne bakamadı-

„ n£jan bastığı yeri görmüyordu. Merdivenleri inerlerken ner-Hevse yuvarlanıyordu. Murtaza Ağa onu kolundan muhkem kavradı da Ali yukardan aşağıya tepetaklak düşüp bir yerini

kırmadı.

“Güle güle gidin. Akşama gelecek misiniz yemeğe?”

“Dur Hatun dur,” diye telaşlandı Murtaza Ağa. “Az daha unutuyordum. Ali Ağanın partallarını ateşe at da gözüm görmesin kardaşım Alinin böyle paramparça giyitler giydiğini… Amanın ihmal etme Hatun, derakap yak!”

“Olur, Ağa, olur, hemen şimdi,” diye yukardan aşağıya konuştu Hatun.

Ali boğazlanmaya götürülen birisi gibi derinden inledi:

“Elini ayağını öpeyim Ağam, oğlunu öldürdüm ocağına düştüm, yaktırma benim partalları. O şalvarı bizim köroğlu dokumuştu yedi yıl önce kendi eliyle. İpliğini kendi eğirmiş, boyasını kendi boyamış, kendi elceğiziyle dokumuş, biçmişti, dikmişti. Ayağını öpeyim Ağam, yakmayın benim partallarımı.”

“Olmaz,” diye kükredi Murtaza Ağa. “Olmaaaz, benim gözüm bir daha göremez senin, kardaşımın, o eski halini anımsatan partalları. Dayanamam, göremem, duramam. Yakın onları, yakın!” Sesi konağın içinde çın çm öttü.

“Hemen,” diye kesin konuştu Hatun. “Hemen şimdi, ocak yanıyor zaten.”

Ali sustu, bir imdat arar gibi sağa sola bakındı, Ağa onun koluna girmiş dışarıya sürüklüyordu.

Çarşıyı böylece geçtiler, dut ağacının altındaki berber dükkanına girdiler. İçerde berberden başka kimsecikler yoktu. Murtaza Ağa Alinin başındaki fötrü alıp duvardaki çiviye as-hktan sonra:

“Ali Ağayı saç sakal… Bir güzel tıraş edeceksin ki…”

“Baş üstüne Ağam…”

Murtaza Ağa orta yerde durmuş kalmış Aliyi kolundan çekerek götürdü koltuğa oturttu.

Berber:

107

“Demek izci Ali Ağayı da tıraş etmek bize nasip olacakmış Allah bu güzel günü de bize gösterecekmiş…” Beyaz önlüğünü özenle bağladı. Makas şakırdamaya başladı.

Murtaza Ağa biraz öteye, kirli koltuğa dört köşe olup oturmuş, ünlü izci kardeşi Topal Alinin tıraşının bitmesini bekliyOr. du, kendi kendine övünerek.

7

108

Dağların doruklarına gün vurmuştu. Ortalıkta çıt yoktu. Silah sesleri kesileli epeyi olmuştu. Aşağıdaki bir çalının dibinden bir inilti geliyor, Kertiş Ali Onbaşı oraya bir kurşun sallıyor, inilti kesiliyor, bir süre sonra da gene başlıyordu. O başlar başlamaz da Kertiş Ali Onbaşı gene öfkeyle silahını çalıya doğrultuyor, bir kurşun daha sallıyordu oraya.

Candarmalardan hiç ölü yoktu. Yalnız Dörtyollu Muhsin kolundan bir yara almış, kurşun sol bilek kemiğini paramparça etmiş, Yüzbaşı da onu aşağıdaki Çiçeklidere köyüne yollamıştı. Onlar da Dörtyollunun kolunu köydeki cerraha sardırmışlar, bir ata bindirip kasabaya yollamışlardı.

Gün yavaş yavaş aşağılara, dağların yamaçlarına iniyor, ışıltılı bir keven çiçeği pembesi usuldan, ince bir bulut kalkar gibi buğulanıyordu. Yüzbaşı bir kayanın üstüne oturmuş sigara içiyor, düşünüyor, bıyığının da bir ucunu, sigarayı dudaklarından aldıkça ağzına götürüp çiğniyordu. Ihırcık karanlık kalk-roıŞ/ ortalık seçilmeye başlamıştı. Çalının dibindeki inilti daha geliyor, inilti duyuldukça da hemen arkasından Kertiş Onbaşı bir el ateş ediyordu.

Biraz sonra gün iyice açıldı, aşağıdaki düzlükte, kayaların, kevenlerin aralarında, kütüklerin arkalarında birtakım insanlar karılmışlar yatıyorlardı.

“Asım Çavuş!”

Asım Çavuş derin bir uykudan yeni uyanmışcasına yorgun

109

ayağa kalktı, geldi Yüzbaşının karşısına selamı çakıp ayakta di. kildi.

“Asım Çavuş, bu çete kimin çetesiydi?”

Bilmiyorum Yüzbaşım. Benim bildiğime göre buralarda çe. te falan yoktu. Buralarda çete barınamaz. Üstelik de bu kapana hangi eşkıya gelir de kısılır, anlamıyorum. Bu, yeni bir çete olacak.”

“Bunların, bu imha ettiklerimizin arasında İnce Merrıed olabilir mi?”

“Bence olabilir Yüzbaşım. Çünkü o da çok tecrübesiz bir eşkıya.”

“İnce Memedi öldürdük diye mi bu kadar üzüntülüsün, belki öldürememişizdir. Ne diyorsun?”

“Bence öldürdük Yüzbaşım.”

“Ali Onbaşı!”

“Buyur Yüzbaşım!”

“İnce Memed şunlarm arasında mı?”

“Onların arasında.”

“Ne biliyorsun?”

“Çünkü Yüzbaşım, bir çoban çocuk ancak İnce Memed için o kadar dayağı yer, başka hiçbir eşkıya için ölmeyi göze alma? bir Yörük.”

“Köpeğini İnce Memedden çok seviyormuş demek ki.”

Asım Çavuş:

“Onlar köpeklerini analarından da, babalarından da, kardeşlerinden karılarından da, bu dünyada herkesten de çok severler.”

“Öyleyse bundan sonra işimiz kolay Çavuşum.”

“Kolay…”

“Sen bir köpeğin bu kadar olduğunu biliyordun demek?”

“Biliyordum Yüzbaşım. Ama herkes bu çoban çocuk gibi değil. Bu çocuk köpeğine karasevda bağlamış.” Sözünü bitirir bitirmez, “Bak Yüzbaşım,” diye de karşı kayalığın doruğunu gösterdi.

Yüzbaşı başını kaldırıp oraya bakınca gözlerine inanamadı-Kekeleyerek:

“O mu, o at mı?” diye kendi kendine söylendi. “Ne tuhaf-Demek İnce Memedin ölüsünü görmeye gelmiş.”

110

Asım Çavuş:

“Çok tuhaf. Köylüler bu at için türlü şeyler söylüyorlar. Sö-zümona bu ata kurşun değmiyormuş, değse de geçmiyormuş.”

Yüzbaşı güldü:

“Bir kere daha deneyelim öyleyse.”

“Uzak,” dedi Asım Çavuş. “Kurşun yetişmez.”

“Ali Onbaşı, şu ata ne diyorsun?”

“Bir deneyelim Yüzbaşım.”

“Boş ver,” dedi Yüzbaşı. “Şunları çok merak ediyorum, öldürdüklerimizi… Acaba İnce Memed aralarında mı?”

“Aralarında Yüzbaşım.”

“Sen hiç İnce Memedi gördün mü Ali Onbaşı?”

“Görmedim…”

“Sen Asım Çavuş?”

“Ben bir kere gördüm gibi ama, tanıyamam.”

“Köylüler?”

“Onlar tanırlar Yüzbaşım.”

Köylüler de yavaş yavaş, aşağıdaki koyağın dibindeki düzlüğe toplanıyorlardı ama yukarıya, candarmaların yanlarına çı-kamıyorlardı.

“Haydi eratı alalım da aşağı inelim, bakalım içlerinde sağ, yaralı bir kimse var mı?”

“O inleyenin de sesini kestim Yüzbaşım.”

Aşağıya indiler, o çalının ardındaki inleyen adam ağzı yukarı serilmiş, daha ölüsü soğumamıştı. Bıyıkları yeni terlemiş gencecik birisiydi. Sadece belinde bir tabanca gözüküyor, o da kabından çekilmemiş bile. Başında fes bile yok.

“Bu İnce Memed olamaz,” dedi Yüzbaşı. “O daha yaşlı olacak.”

“Daha yaşlıdır,” dedi Asım Çavuş. “Bu genç Kara İbrahi-min yiğeni olmasın?”

“O nerede?” diye sordu Yüzbaşı.

“O gitti. Yiğeninin ölüsünü görmemek için, son inilti kesimce atına bindi de gitti.”

Ölüleri teker teker dolaştılar, hepsi de dokuz kişiydi. O

SenÇ, ölüsü daha soğumamış kişiden başka hepsinin başında

a fes vardı. Hepsi de koşar koşar fişek bağlamışlar ve iyi gi-

111

yimliydiler. Ellerindeki mavzerler de yepyeniydi, fabrikadan dün çıkmış gibi. Sabah ışığında namluları menevişliyordu.

Kuşluk oluncaya kadar ölülerle uğraştılar, saçlarına, gözlerine, boylarına boşlarına baktılar, İnce Memeddir, diye bir kişi. nin üstünde karar kılamadılar. Şu yandaki çukurda yatan, daha parmağı tetikte olan, gözleri ardına kadar açılıp öyle kalmış, sırtındaki sırmalı abası yepyeni kişi İnce Memed olabilirdi.

“Benziyor mu İnce Memede Çavuşum?”

“Bu olabilir Yüzbaşım. İnce Memedin tarifine uyuyor. Omuzları geniş, boyu kısa, avurtları çökük, bıyıkları gösterişsiz, gözleri büyük, dizleme çoraplar, Çerkeş hançeri…”

“Uyuyor bütün bunlar ona, öyle mi?”

“Tıpkı, uyuyor.”

“Bu olabilir öyleyse.” Yüzbaşı kahkahalarla gülüyordu. “Hala orada duruyor…”

“At sabahın gür ışığında ipileyen kayaların üstünde dimdik durmuş, salt arada bir kuyruğunu sallıyordu. O da olmasa bu at kayadan bir parçadır denebilirdi.

Köylüler de yavaş yavaş gelmişler, koyağın yarlarının üstüne sıralanmışlardı. Çıt çıkarmadan, soluk bile almadan, onlar da oralarda dikilmiş kalmışlardı.

Yüzbaşı onlara seslendi:

“İçinizde İnce Memedi tanıyanlar, görenler, bilenler var mı?”

Yüzbaşı sorusunun karşılığını bir süre bekledi, kalabalıktan çıt çıkmıyordu.

“Hiç kimse İnce Memedi görmedi mi içinizden?”

Kalabalıktan gene bir ses çıkmadı.

Bu sefer Kertiş Ali Onbaşı bağırdı:

“Yahu siz nasıl adamsınız, içinizde eşkıya İnce Memedi bir gören yok mu? Nasıl olur? Hacı Musa sen, sen görmedin mi Ir>’ ce Memedi, gel buraya.”

“Sen de gel ihtiyar,” diye öfkeyle bağırdı Yüzbaşı. “Ne haindir bunlar. Hepsi tanır İnce Memedi bunların, ama söylemezler. Ben de onlara gösteririm.”

Yaşlı kişi, Hacı Musa uzun ak sakalını savurarak yokuşta11 aşağıya indi, ölülerin yanma vardı:

112

W

“Buyur Yüzbaşım.”

Boynu incecik, bir deri bir kemik kalmış, sakalları ta göbeğine kadar inmiş yaşlı adam, teker teker ölülere bakmaya başladı.

“Bunu,” dedi, “bunu tanıyorum. Bu Köstebek Bekirin kel

oğlu. Buna Kel Eşkıya derler, yılını unuttum, çoktan beri dağlardadır. Öldürmüşler işte.”

Yüzbaşı onu elinden tutup gözleri faltaşı gibi açılmış eşkıyanın yanına götürdü:

“Bu İnce Memed değil mi?”

Yaşlı adam eğildi kıvrılmış yatan eşkıyanın yüzüne uzun uzun baktı. Eşkıya kurşunu karnından yemiş, kurşunlar onun belden aşağısını parçalamış, bacakları bir kan göleği içinde kalmıştı.

“Bilemedim ama bu İnce Memede benziyor.”

Yukardan bir delikanlı hızla indi geldi:

“Ben tanıyorum onu,” dedi. “Çiçeklideresinde ona azık götürmüştüm.”

“Öyleyse bu adam mı o?” Gözleri faltaşı gibi açılmış adamı gösterdi Yüzbaşı.

Delikanlı eğildi, uzun uzun karnı parçalanmış adamı inceledi:

“Bu değil,” diyerek doğruldu.

“Bak bakalım şunlara, hangisi İnce Memed bunların?”

Delikanlı hemen o nöbette olan, uyurken ilk kurşunu yiyen iriyarı adamı gösterdi:

“İşte İnce Memed bu, azık götürdüğüm adam. İşte o boyu kavak kadar olan İnce Memed bu.”

“İyi biliyor musun? Yoksa elimden kurtulamazsın. Kemiklerini kırarım.”

“Bu Yüzbaşım. Ben Çiçeklideresinde üç gün üst üste azık götürdüğüm İnce Memedi bilmez miyim… Konuştuğum, üç gun yanında oturduğum İnce Memedi tanımaz mıyım. İşte bu adam İnce Memeddir.”

Asım Çavuş:

“Allah Allah,” dedi, “demek bize İnce Memedin eşkalini kendi köylüleri yanlış vermişler.”

113

“Vay alçaklar/’ dedi Kertiş Ali Onbaşı.

“Bu İnce Memedse, ben de o Değirmenoluk köylülerine ya. pacağımı bilirim. Zaten hepsi bir olup Hamza Beyi linç etmiş, ler, onu da İnce Memedin üstüne atmışlar. Bunun hesabını, İnCe Memedin de hesabını ben onlardan soracağım.”

Yağız at daha orada, kayanın doruğunda, sabahın güneşi vurmuş, pırıltılar içinde bir heykel gibi şavkıyarak duruyordu.

“İçinizde İnce Memedi gören, tanıyan, bilen başka bir kişi var mı?”

Yukardan genç bir kadın:

“Yüzbaşı Efendi, Yüzbaşı Efendi,” diye bağırdı, “bak aşağıdan Çiçeklideresinin köylüleri geliyorlar, onların hepsi İnce Memedi tanırlar.”

“Çavuş, Mahmut Ağa Çiçeklideresinin Ağası değil miydi, o buraya gelirse…”

“O burada yok Yüzbaşım, ovaya indi, çiftliğinin başında.”

“Hani gürleyip duruyordu, o İnce Memed de kimmiş, kimmiş, diye…”

“Gürler Yüzbaşım.”

“Bekleyelim Çiçeklideresi köylülerini de İnce Memedi bir iyice teşhis edelim de, ondan sonra kasabaya haber ulaştıralım. Yanlış bir iş yapmayalım. Yoksa bütün dünyaya rezil olduğumuzun resmidir.”

Hem konuşuyor, hem de başını kaldırıp orada dikilmiş kalmış ata bakıyordu.

Az sonra Çiçeklideresi köylüleri geldiler, yokuştan aşağıya öteki köylülerle birlikte döküldüler, ortalıkta derin bir sessizlik vardı.

Çok yaşlı, tel tel ak sakalları uzun, beli iki büklüm biri ortaya çıktı, eğilerek, uzun uzun inceleyerek, bütün eşkıyalara baktı, “cık” etti, “Bunların arasında İnce Memed yok,” dedi. Ellerini göğe açtı, “Çok şükür koca Allahıma,” diyerek dua ettikten sonra kalabalığa karıştı.

“Gel bakalım ihtiyar,” diye Yüzbaşı komut verir gibi bağırdı. “Şunu al getir Ali Onbaşı.”

Ali Onbaşı yaşlı adamı kalabalığın arasından buldu çıkardı, Yüzbaşının önüne getirdi.

114

“Ne dedin, ne dedin?” diye bağırdı Yüzbaşı. “Bunların aranda İnce Memed yok mu, dedin? Bir de dua ettin öyle mi?”

“İnce Memed yok,” diye yaşlı adam kendisinden beklenmeyen bir sesle gürledi. “Ben İnce Memed oğlumu severim.”

“Sever misin o kafiri, o kanlı katili?” diye var gücüyle bağırdı gene Yüzbaşı. Yumruklarını sıkmış ayağını yere vuruyordu-

“Ne bağırıyorsun?” diye başını kaldırıp Yüzbaşıya baktı

yaşh. “Niye öyle yırtmıyorsun yavrum, sen daha belekteyken ben Çanakkalede, Sarıkamışta, Yunanda düşman kurşunlarını yiyordum. Sen öyle bağırmasana. Bana kim derler biliyor musun, bana Sarı Çavuş derler, hiç adımı duydun mu?”

“Seni şimdi Ali Onbaşıya bir teslim edersem…”

“Et bakalım et! O dinsiz imansız Kertişe, ben de Mustafa Kemal Paşaya bir telgraf çekeyim de, bakalım o size ne yapar… Kertişi de, seni de bir güzelce… Çanakkalede ben onun neyi olurdum bir sorsana Yüzbaşı Faruk Efendi…” Uzun sakalını tuttu kaldırdı. “Çok şükür, çok şükür ki Allaha bunların içinde İnce Memed yok. Sen mi kaldın, bu Kertiş mi kaldı İnce Memedi öldürecek…” Asım Çavuşa döndü, sevgiyle baktı: “Buna sözüm yok,” dedi. “Bu Asım Çavuş değil mi? Buna sözüm yok. Bu Asım var ya, yiğit adam, has adam, taşağı dört okka adam. Haydi teslim etsene beni Kertişine, o soysuz celladına, Mustafa Kemal de bunu bir duysun da…”

Yüzbaşı:

“Bu adam bunamış,” dedi gülerek. “Bunak ihtiyar! Alın götürün şunu.”

“Bak bak Yüzbaşı,” diye bağırdı Sarı Çavuş. “Bak İnce Me orada.” Kayalıktaki atı gösterdi. “Yiğit isen onu yakalasa-

na.

Yöredeki köylüler:

“Onun kusuruna kalma Yüzbaşım,” dediler. “O çok buna-di. Ne gözü görüyor, ne de kulağı duyuyor.”

“Eskiden böyle miydi bu Sarı Çavuş?”

“Bir zabit görse ta uzaktan hemen sıçrayıp ayağa kalkar esasa geçerdi.”

“O hiç böyle konuşur muydu kumandanın karşısında…”

115

“O bunadı.”

“O, eskiden olsa hiç böyle konuşur muydu…”

“İnce Memed ölmedi diye dualar okur muydu…”

“O, İnce Memedi yakalar, elini kolunu bağlar, Yüzbaşısı^ teslim ederdi.”

“O böyle beli bükülmüş bir adam mıydı ki, o bir diz çökerdi, mavzerini şöyle doğrulturdu göğe, bir kartal havadan ten-ger menger yere düşerdi.”

“Kusuruna kalma Sarı Çavuşun Yüzbaşım…”

“O İnce Memedi hiç görmedi. Görse bile tanımaz ki…”

Sarı Çavuşun kalabalığın arasından daha sesi geliyor, ama söyledikleri anlaşılmıyordu.

“Susturun şu bunağı,” diye bağırdı Yüzbaşı.

Sarı Çavuşun sesi bir daha duyuldu, kolunu ötedeki ata doğru uzattı:

“İşte İnce Memed orada düdüğüm, yiğit isen onu vursana. Bak, aslanlar gibi, gün parçası gibi orada yıldırdayıp duruyor, vurabilirsen vursana onu.”

Bundan sonra da susturuldu.

Bozulmuş, ikirciklenmiş Yüzbaşı gülümsemeye çalışarak boynunu kıvırıp duruyordu.

“Şimdi söyleyin bakalım bana, İnce Memed hangisi?”

Köylüler arasında bir tartışma çıktı, biribirlerine düştüler. Uzun bir süre aralarında tartıştılar. Sonunda ortaya mavi dola-malı, kapı gibi, iri bir yaşlı kadın atıldı.

“Ne biribirinize düştünüz bre ulan köylüler…” Eşkıyaların başında teker teker duruyor: “Bre ulan köylüler şu adam İnce Memed olabilir mi, bakınsana şuna, boynu armut çöpü gibi ince, bir gözü de yılık, kıvrılmış yatar, bacaklarını da karnına çekmiş.”

“Olamaz,” dediler köylüler.

Öteki eşkıyanın başucuna vardı. Bu uzun yüzlü, san sakallı birisiydi. Kurşun kafatasını almış götürmüş, beyni görünüyordu.

“Ya bu, ya bu sarı çıyan, böyle bir İnce Memed gördünüz mü siz hiç?”

“Görmedik,” dedi on beş, yirmi köylü hep birden. “Böyle bir İnce Memed olamaz.”

116

“Suna bakın çocuklar, eli de tetikte daha… Korkusundan k kurşun sıkamamıştır. Bakın bir ayağı da topal…”

Bu geniş omuzlu, kısa boyunlu eğri bacağının birisi kısa, ker pantolonu giymiş, azıcık kambur birisiydi. Bir çukurday-,   j_jer bir yanı da kan içinde kalmıştı.

“Ulan köylüler, Allah billah aşkına söyleyin şu topal gibi bir İnce Memedi siz hiç gördünüz mü?” Burun kıvırdı. “Ya bu kel Kel Eşkıyayı bu yörelerde bilmeyen var mı?”

“Yok,” dediler hep bir ağızdan kadın, erkek, çoluk çocuk bütün köylüler.

“Köylere gelir, çok güzel türküler söyler, Köroğlu hikayeleri anlatır, Vezir Kizir oyunu oynar, bütün köylüleri gülmekten kırar geçirirdi. Bir elinde sazı, bir elinde tüfeği… Biz ona eşkıya eözüyle bakmazdık ki… Vay Kel Eşkıya kardaş vay…”

“Uzun etme,” dedi Yüzbaşı sabırsızlıkla.

“Dur Yüzbaşı,” diye dikeldi kadın. “Dur bacım, dur Yüzbaşım. Dur ki sana şu Kel fıkaraya yazık ettiğini söyleyeyim. Biz yayla zamanı gelince dört gözle Kel Eşkıyanın gelmesini beklerdik. O geldi miydi, bütün köyler obalar şenlenirdi.”

“Geç otur.”

“Dur Yüzbaşı Ağam, dur, sarı yavrum dur! Bu Kel Eşkıyanın hiç kimse karıncayı bile incittiğini duymadı, görmedi. O bir ahır zaman ermişiydi. Öyle değil mi köylüler, elinizi yüreğinizin üstüne koyun da söyleyin, o bir ermiş değil miydi, söyleyin?”

“Ermişti, ermişti,” diye kalabalıktan sesler yükseldi. Bu sırada Asım Çavuş kadının yanına geldi, sevecen bir sesle:

“Emiş Hatun,” dedi, “dur senin ermişinin hünerini ben sana göstereyim.”

“Göster bakalım Asım Çavuş Ağam,” diye dikeldi Emiş Hatun.

Asım Çavuş eğildi Kel Eşkıyanın önündeki kapçık yığınını gösterdi:

“işte bu kadar kurşunu o sıktı bize, candarmaya. Bak, hiçbir eşkıyanın önünde bu kadar çok kapçık yok.”

Emiş Hatun ona pek aldırmadı, gene köylülere döndü:

117

“Bu ermiş yapılı, eli sazlı, güzel türkü söyleyen, tatlı adam hiç İnce Memed olabilir mi?”

“Olamaz,” dediler.

“Ya bu çocuk? Daha bıyıkları yeni terlemiş. Bir tek kurşun bile sıkamamış. Önünde hiç kapçık yok…”

“Hangisi İnce Memed, burada İnce Memed var mı yok mu, biz sana onu soruyoruz Emiş Hatun.”

“Burada İnce Memed var,” diye derin derin içini çekti Emiş Hatun. “Bizim ocağımız battı da söndü Çavuşum, burada, bu ölüler arasında İnce Memed var Çavuşum. Bu dünyaya bir daha böyle bir İnce Memed gelir mi ki…” Gitti, o iriyarı, sağ yanına yatıp kıvrılmış, kütüğün üstündeki ilk kurşunu yiyince bö-ğürerek havaya fırlamış, sonra da yöreyi çırmalayarak, ancak altı kurşun yedikten sonra zorla can vermiş eşkıyanın yanına diz çöktü: “Vay İnce Memedim vay,” diye ığralanmaya, ağıt yakmaya başladı usul usul. Öteki köylü kadınlar da geldiler, ölünün yöresine halkalandılar, usuldan ağlamaya, ağıt söylemeye başladılar.

“Muhtar kim?” diye kalabalığa bağırdı öfkelenmiş, tir tir titreyen Yüzbaşı.

“Benim Yüzbaşım.”

Yüzbaşı kadınları gösterdi:

“Bu ne, ne oluyor bu köyde, bir eşkıyaya, bir katile böyle

ağlamak?”

“Bizde kim olursa olsun, gelenek görenektir, ağlarlar, ağıt

yakarlar.”

“Yerin dibine batsın böyle bir gelenek görenek! Gel yakına.”

Muhtar Yüzbaşının karşısına gelip hazır ola geçti: “Emret komutanım.”

Bu sırada Yüzbaşının gözüne kayalıktaki at ilişti: “Senden üç gün içinde bu atın kellesini isterim.” “Emret Yüzbaşım, baş üstüne Yüzbaşım… Üç gün içinde.” “Şimdi beni dinle Muhtar, dokuz tane beygir bulacaksın, bulabilir misin?”

“Bizim köyde yalnız üç beygir var Yüzbaşım. Ama yakın

köylerde çok at var, isteriz.”

118

“Hemen buluruz beygirleri Yüzbaşım…” dedi Kertiş Ali.

“Birkaç saat içinde isterim. Beygirler çıplak gelecek.”

“Anladım Yüzbaşım, baş üstüne Yüzbaşım.”

“Bir de İnce Memedin öldürüldüğünü en erken kasabaya nasıl ulaştırırız, Asım Çavuş, sen söyle.”

Asım Çavuş hüzünle, dokunsalar boşanacak yüzüyle Yüzbaşının karşısında çoktandır dikilmiş duruyordu, taş gibi.

“Buralarda çok hızlı giden at bulunur mu?”

“Öyle at bulunmaz Yüzbaşım. Bulunsa da sarp kayalıkları aşamaz atlar.”

“Ya ne yapacağız?”

“Mutlu haberimizi en erken ancak ayağına çabuk bir kişi ulaştırabilir kasabaya.”

“Böyle bir kişiyi tanıyor musun?”

“Biliyorum.”

“Kim o?”

“Tazı Tahsin.”

“Burada mı?”

“Kalabalığın arasında gördüm.”

Yüzbaşı elini çenesine verip bir süre durduktan sonra mağaranın ağzındaki çınarların altına yürüdü. Asım Çavuş da arkasından gitti. Ulu çınarın gövdesinin altına döndüler. Yüzbaşı yavaşça sordu:

“Bu eşkıya İnce Memed mi gerçekten, onun bizdeki eşkaline hiç benzemiyor. O küçücük bir adam, buysa dev gibi.”

“Anlamadım,” dedi Asım Çavuş. “Bunca yaş yaşadım, feleğin çemberinden geçtim, otuz yıldır bu dağları dolaşırım, ben bu işi anlamadım. Bu adam İnce Memed değil bence, ama ağıt yakıyorlar.”

Yüzbaşı o yöne doğru baktı, ölünün başındaki kadınlar çoğalmışlar, belki birkaç köyün kadını bir araya gelmişler hün-gürdeşiyor, ağıtlar söylüyorlardı. İnce Memedin yiğitliğini, inceliğini, yakışıklılığını, sevdasını, Hatçesini, Abdi Ağayı öldürüşünü, köylüleri kurtarışını, gökteki meleklerin onu alıp götüreceklerini, cennetin kapısının daha o uzaktan gözükünce açılacağını, onun yeşil donlu Kırk Ermişlere daha şimdiden katıldığını söylüyorlardı.

119

“Başkasına, başka eşkıya ölüsüne ağıt yakmazlar mı?”

“Bakın, görüyorsunuz Yüzbaşım, sekiz tane daha eşkıya yatıyor orada, hiçbirisine bakıyorlar mı, ermiş dedikleri Kel Eşkıyanın ölüsü bile köpek ölüsü gibi olduğu yerde kaldı. Bakın bakın, üstünde dolaşıyorlar öteki ölülerin…”

“Çiçeklideresinde kaldı, değil mi, İnce Memed?”

“Ben onu orada kuşattım da kıl payı elimden kaçırmadım mı Yüzbaşım? Hani saz çalan bir aşık vardı, o Sefil Aşık dedikleri Çiçeklideresinden olurdu. O da sonunda kaybolmuştu ya, hatırladın mı?”

“Hatırladım,” dedi Yüzbaşı gülerek, gözleri sevinçten parlayarak. “Evet, anlaşıldı, bizdeki eşkal ne olursa olsun, bu ince Memeddir.” Çizmelerini kırbaçladı. “Şimdi bana Tazı Tahsini çağır.”

Kalabalığa doğru yürüdüler. Yüzbaşının sonsuz sevinirken birden öfkelendiğini gören Asım Çavuş, bunu bir şeye yoramıyor, bekliyordu. O, Yüzbaşısını çok iyi tanırdı, böyle çizmelerinin üstünde her adımda yaylanarak yürürse, demek ki o çok öfkelenmiştir. İşte o zaman seyreyle gümbürtüyü.

Yüzbaşı kalabalığın ucunda zınk diye durdu. Kadınlar gittikçe çoğalarak, İnce Memedin yöresinde ağıtlarını sürdürüyorlardı. Olayı duyan öteki köylüler de yollara bellere dökülmüşler, genç yaşlı, kadın erkek, çoluk çocuk daha bir uçtan geliyorlardı. Kayalıklarda öyle durmuş kalmış yağız at da Yüzbaşının sinirini bir iyice bozuyordu.

“Asker, hazır ol!”

Komut sesi kayalıklarda yankılandı. Kadınların ağıtları sürüyor, kayalıklardaki at da dingin dingin kuyruğunu sallıyordu.

“Kadınlara hücum! Onları dağıtın.”

Candarmalar kadın kalabalığına saldırdılar ya, kadınlar karşı koydular, candarmalar önce bir insan duvarına çarpıp sonra kadınların arasında yittiler. Bağrıltılar çağrıltılar kayalıklarda yankılandı. “Sizin ananız yok mu, sizin bacınız, sizin avradınız, nişanlınız yok mu, kafirler!” sözleri de gürültü arasından duyuluyordu.

Yüzbaşı baktı ki kadın kalabalığı bölüğünü yu tu verdi.

120

“Süngü tak!”

Muhtar:

“Aman Yüzbaşım,” diye onun yanma koştu. “Bir vukuat çıkmasın, candarmayı geri çek. Biz erkekler dağıtırız onları.”

Yüzbaşı komut verdi, candarmalar gelip önünde hizaya girdiler. Onlar da öfke içindeydiler.

Muhtar koşarak erkeklere gitti, onları toplayıp konuştu. Bu sefer oradaki erkek kalabalığı saldırdı kadınlara, kimi karısını, kimi kardeşini, anasını yakalayıp sürükleyerek İnce Memedin ölüsünün başından uzaklara götürüyor, onların ellerinden kurtulan kadınlar da gene gelip İnce Memedin başına diz çöküp oturuyorlardı. Diz çökmüş kadınlara erkekler gene saldırıyorlardı.

Yüzbaşı:

“Bu ne haldir Çavuşum?” diye Asım Çavuşa şaşkınlığını söyledi.

“Bu böyledir, Yüzbaşım.”

“Asi insanlar. Bunlara çok kötek gerek.”

“Çok kötek yediler ama Yüzbaşım, yüzyıllardan bu yana, uslanmıyorlar.”

“Uslanmayacaklar da… O tazı mı nedir, o nerede?”

“Tazı Tahsin… Burada Yüzbaşım.”

Tazı Tahsin hazır ola geçmiş çoktan beridir orada duruyordu.

“Sen misin o?”

“Benim Yüzbaşım.”

“Çok, çok, çok çabuk kasabaya gidecek, benim sana vereceğim pusulayı Kaymakam Beye ulaştıracaksın. Ne kadar çabuk gider de İnce Memedin ölümünü o kadar çabuk kasabaya ulaş-tırırsan, kasaba Ağalan seni paraya boğar, seni zengin ederler. Ne kadar zamanda ulaşırsın kasabaya?”

“Bilemem ama, en çabuk…”

Muhtar:

“O bir attan daha hızlı koşar,” dedi.

Yüzbaşı bir taşın üstüne çöktü, cebinden bir kalem, defter Çıkarıp çabucak pusulayı yazdı Tazı Tahsine verdi.

“Göreyim seni Tahsin, bu akşama kadar…”

121

“Baş üstüne Yüzbaşım.”

“Tazı Tahsin yel gibi koşarak kalabalığın içinden sıyrılıp! çıktı, bir anda da gözden iradı yitti gitti.                                  1

Erkekler daha kadınlarla cebelleşiyor, ağlaşmalar, kargışlar ortalığı almış sürüp gidiyordu ya kadınların inatları da yavaş yavaş kırılıyordu. Bir anda her şey duruluverdi. Ortalıkta ne ses, ne şada kaldı. Çıt bile çıkmıyordu. Kadınlarsa başlarını önlerine eğmişler, karşı, pembe pembe ışığı savrulan yamaca akıp gidiyorlardı. Ak bir başörtüsü denizi aydınlığın içinde dalgalanıyordu.

“Ne oldu Muhtar?” diye sordu Yüzbaşı. “Ne oldu bu kadınlara da böyle süklüm püklüm yamaca çıkıp gidiyorlar?”

Muhtar, İnce Memedin soyulmuş ölüsünü gösterdi. Kadınlar ölünün donundan gömleğinden, bir de tüfeğinden başka her şeyi almışlardı.

“Bu ne demek?”

“Efendim, bir ölü önlerinde olmazsa, kadınlar ölünün giyitleri üstüne de, tıpkı ölü önlerindeymiş gibi ağıt yakarlar, şimdi öteki koyağa ağıt yakmaya gidiyorlar.”

“Bela,” dedi Yüzbaşı.

“Bela,” dedi Asım Çavuş.

“Bela,” dediler Kertiş Ali Onbaşıyla Muhtar.

Tazı Tahsin koşuyordu. Sevinç içindeydi. Kasabaya bir haber ulaştıracaktı, isterse İnce Memedin kara haberi olsun. Bunun karşılığında da kim bilir ona ne armağanlar vereceklerdi. Belki Çukurovada bir çiftlikte ona bir iş de bulurlardı. Böylesine at gibi koşmasını göz önüne alarak, belki de çok başka, güzel bir iş verirlerdi. Belki de asker olduğunda onu candarma yazarlar, o da Kertiş Ali Onbaşı gibi bir uzatmalı olur, belki de Çavuş olup şu dağlarda padişahlığını ilan ederdi. Önünde birkaç dağ vardı, eğer yüksek dağları aşmak olmasa Tazı Tahsin alimallah gece yarısına doğru kasabaya varırdı.

Tazı Tahsin yemek yemeden, su içmeden, bir an için olsun dinlenmeden, bütün gün, bütün gece koştu. Kasabaya girdiğinde ayaklarını zorla sürüklüyordu ya, kıvanç içindeydi. Onun bu kadar tez bir sürede haberi kasabaya, böylesine çaba harcayarak, ta Bakırgediği mağarasından buraya kadar bir gün, bir

122

ecede geldiğine kimse inanmayacaktı. Bereket Kaymakamlığı imliyordu, onun için hiç aranmadan doğru oraya varabilecekti. Kaymakamlığın merdivenlerini çıkarken gün kuşluk oluyordu, rtık soluk alıp verecek hali bile kalmamıştı. Merdivenin basma geldiğinde tükenmişti. Yüzbaşının verdiği kağıdı elinde tutuyordu. Kapıdaki odacıya bir şeyler söyledi ama, anlaşılmadı. Elini adama uzattı, uzatmasıyla da boylu boyunca oraya, tahtaların üstüne düşmesi bir oldu. Kendinden geçmişti. Gürültüyü duyan Kaymakam odacıyı çağırdı:

“Ne oluyor?”

“Bir adam kapının önüne geldi düşüverdi. Suya batmış çıkmış gibi… Her bir yanından ter fışkırıyor. Elinde de bir kağıt var. Sımsıkı tutmuş, bırakmıyor.”

Kaymakam, biraz şişmanca, inek gözlü, gerdanlı, dazlak kafalı, gözleri yuvalarında fıldır fıldır dönen, feleğin çemberinden geçmiş birisiydi. Cumhuriyetten önce de kaymakamdı. Tam otuz üç ilçede kaymakamlık yapmıştı şimdiye kadar. Merakla dışarıya fırladı. Tazı Tahsin kapının önüne boylu boyunca serilmiş yatıyor, göğsü körük gibi inip inip kalkıyor, oluk oluk da terliyordu.

“Ölüyor mu?”

“Ölmüyor,” dedi odacı. “Çok koşmuş, uzak yerlerden uzun koşarak gelmiş.”

“Elindeki kağıdı al bakalım, neymiş.”

Odacı Tazı Tahsinin yumulmuş elini açıp kağıdı almaya çalıştı, bir türlü eli açamadı.

“Açılmıyor.”

“Allah Allah, nasıl olur da açılamaz, gayret et!”

Odacı diz çöküp Tazı Tahsinin elini iki elinin arasına aldı, çabaladı çabaladı, gene açamadı.

“Olacak gibi değil!”

Kaymakam kendisi eğildi, o da denedi. El kenetlenmiş bir türlü açılmıyordu.

“Allah Allah, çok merak ettim, nedir acaba?”

“Bu kadar, böyle ölürcesine koştuğuna göre çok mühim bir İŞ olsa gerek. Açılmıyor…”

“Açılmıyor,” dedi Kaymakam. “Derhal doktoru çağır. An-

123

lat ona. Gelsin de bir iğne yapıp, şu adamın elini açsın. Ölüyor mu?”

“Ölmüyor Efendim,” dedi odacı merdivenlere doğru koşarken. Bu sırada Tahrirat Katibi, öteki memurlar da haberlen-mişler, merdivenin altında birikişmişlerdi. Korkularından yukarıya, Kaymakamın katma çıkamıyorlar, yukarıda bir şeylerin döndüğünü anlıyorlar, ama ne olduğunu bilemiyorlardı. Önlerinden merdivenleri üçer üçer atlayarak inen odacı da onlara bir şeyler söyleme fırsatını bulamamıştı.

Az sonra yakında, karşı sokakta olan Doktor, çantası elinde koşarak geldi. Hiçbir şey sormadan diz çöküp uzanmış yatmış adamı, göğsünü açıp dinlemeye başladı.

“Bir şeyi yok,” dedi. “Şimdi kendisine gelir.”

“Eli açılmıyor,” dedi Kaymakam.

“Nasıl olur?” diye şaştı Doktor. Güçlü bir adamdı, kendisi de denedi açamadı. “Bekleyelim,” dedi. “Az sonra kendine gelir.”

“Bir iğne yapsana.”

“Lüzumu yok Kaymakam Bey. Az sonra… Bekleyelim.”

“Buyurun,” dedi Kaymakam, Doktoru odasına çağırdı. “Ne olabilir ki? Bir kahve?”

“Sade.”

“Anlamadım.”

“Bir şok olabilir.”

“Nereden geliyor, nereye gidiyor, belli değil… Elindeki kağıt… Durmadan da terliyor, bakmsana…”

“Şimdi kendine gelir.”

Dışardan:

“Gözlerini açtı,” diye bağırdı odacı.

Kaymakamla Doktor kapıya çıktılar. Tazı Tahsin gözlerini açmış, şaşkın şaşkın yöresine bakıyor, gözleri bir Kaymakamın, bir Doktorun, bir odacının üstünde gelip duruyor, soru dolu bakışlarla onları izliyordu. Sonra da ağır ağır doğruldu. Birden eline baktı, kağıdı gördü. Kağıdı görünce her şeyi anlayıp ayağa fırladı:

“Kaymakam Bey, Kaymakam Bey yetiştim,” dedi. “Yetiştim! Bir gün bir gecede…”

124

“O elindeki ne?”

“Yüzbaşı Faruk Bey… İnce Memedi öldürdü.”

“Neee?” diye bir çığlık attı Kaymakam. “Kim? İnce Memed mi? Yüzbaşı Faruk… Ver o kağıdı.”

Tazı Tahsin elini Kaymakama uzattı, eli açılmıyordu.

“Ver o kağıdı bana!”

Tazı Tahsin daha soluyordu:

“Açılmıyor,” diye boynunu büktü. “Dur Beyim, ben onu şimdi açarım.” Bir yandan elini açmaya uğraşıyor, bir yandan da soluk soluğa anlatıyordu: “Bakırgediği mağarasında çevirdi Yüzbaşım, sabaha karşı. Gün ışıyıncaya kadar müsademe ettiler. Yüzbaşı, İnce Memedi kendi eliyle öldürdü. İnce Memed de öyle İnce Memed değil, senin benim gibi dört adam eder, çam yarması gibi bir şey. Yüzbaşım tam iki kaşının ortasından vuru-vermiş.” Tazı Tahsin sonunda elini açabildi: “Açtım,” dedi sevinçle, kağıdı Kaymakama uzattı. Kaymakamın, Doktorun, odacının ağzı kulaklarındaydı.

Kaymakam durup durup elindeki pusulayı bir daha bir daha okuyordu.

“Bu İnce Memed başımıza çok gaile açacak sanmıştım, eh, o da halledildi. Şimdi rahatız. Öbür eşkıyaların hiçbir ehemmiyeti yok. Asıl canavar olan buydu. Halk bunu tutuyor, koruyordu. Ankara da, Adana da bizi çok sıkıştırıyorlardı. Evet, bu iş de bitti. Kasaba eşrafı da bu çocuktan çok korkuyorlardı. O, Ali Safa Beyi öldürdükten sonra uyumamaya başladılar. Sanki İnce gelecek, hepsini teker teker gözlerinden kurşunlayacak… Hele Murtaza Ağa, o ne gece, ne gündüz yerinde duramıyor, hep İnce Memed gelecek de onu gözbebeğinden kurşunlayacak sanıyordu. Şimdi tamam.”

Tazı Tahsin ayakta dikilmiş kalmış sallanıyordu. Kaymakamın gözü ortada kalakalmış Tahsine ilişti:

“Demek İnce Memedle birlikte Yüzbaşı Faruk Beyin öldürdüğü eşkıya sayısı dokuz, öyle mi?”

“Tam dokuz tane. Hepsi de ölü. Yüzbaşım bana dedi ki ulan Tazı, kuş kanadıyla uçsa bu haberi senden daha çabuk Kaymakamıma ulaştıramaz. Yarın sabah bu haberi Kaymakamımıza yetiştirmeni senden dilerim, dedi. Ben de düştüm yola,

125

bir at bile, Beylerin Arap atları bile benden daha çabuk koşa-maz, dört günlük yoldur Bakırgediğiyle kasaba arası, ben de koşup bu haberi zatına ulaştırdım. Benim adım Tazı Tahsin. Asker olurken beni candarma yazmanı ve hem de beni uzatmalı onbaşı, istersen de çavuş yapmanı zatından dilerim. İşte o zaman gör eşkıyaların kökü nasıl kazınırmış. O Kertiş Ali var ya, o vizzo… Onun köylüyü dayağa çekmekten, karakola her düşenden rüşvet almaktan başka bir bildiği yok. Çok da korkak… Ben rüşvet de almam, beni uzatmalı onbaşı yaparsan. İstersen de bütün köylüyü, anamı babamı bile öyle bir sopadan geçiririm ki, Kertiş Ali Onbaşı da, Yüzbaşım da, Mustafa Kemal Paşa da yanımda vız kalır.”

“Adım ne, adım ne demiştin?”

“Tazı.”

Kaymakam önündeki kağıda yazdı.

“Tazı ne?”

“Tazı Tahsin derler bana. Ben bu dağlarda attan daha hızlı koşarım. Bir keresinde çocukluğumdaydı, bir tavşanı koşarak yakaladım da işte ol sebepten benim namıma Tazı dediler, Tazı Tahsin. Adımı da imam koymuş Tahsin diye, yüzbaşısının adıymış.”

“Gidebilirsin.”

“Buyur?”

“Gidebilirsin.”

“Gidebilir miyim?”

“Gidebilirsin.”

“Buyur, ya muştuluğum, ya müjdem?”

“Gidebilirsin.”

Tahsinin ağzı açık kaldı. Bir şeyler daha söyleyecekti ki odacı onu kolundan tutup dışarı çıkardı.

“Yüzbaşım bana… Muştuluğunu… Seni, dedi, altına, gümüşe, tarlaya takıma boğacak Ağalar, Beyler, dedi…” Boynunu büktü. “Ben öldüm yahu. Az daha canım çıkıyordu. Görmedin mi şu gözlerinle kardaşım? Ben ölmüyor muydum? Bırak kolumu kardaşım.”

Odacı onun kolunu ancak aşağıda, Hükümet konağının avlusunda bıraktı:

126

“Çek git buradan,” dedi. “Ulan hayvan, Hükümetin koskoca Kaymakamına böyle konuşulur mu?”

“Buyur?”

“Dedim ki Hükümetin koskoca bir Kaymakamına böyle konuşulmaz.”

“Buyur?”

“Sen bilmiyor musun ki Kaymakam onbaşıdan da, yüzbaşıdan da daha büyüktür?”

“Buyur? Ya benim muştuluğum?”

“Bre ulan sersem sepet, mankafa, hiç Kaymakamdan muştuluk istenir mi?”

“Buyur?”

“Şimdi sen buralarda durma beni dinlersen, buralarda başına bir iş açacaksın sen.”

“Buyur?”

Odacı onu orada bırakıp yukarıya çıktı, Tazı Tahsin de gidip konağın avlusunda işlemeli antika iri bir mermer taşının üstüne oturdu.

Odacı Tazı Tahsinin eli açılır açılmaz, Kaymakam, Yüzbaşının pusulasını okuyup da iş muhkemleşince hemen aşağıda, merdivenin dibinde bekleşen memurlara koşmuş, memurlar da bu mutlu haberi hemen dışarıya yetiştirmişlerdi. Kasaba bir anda bu inanılmaz haberle çalkalanmaya başlamış, dükkanını kapatan pa-zaryerine, pazaryerindeki Tevfiğin kahvesine koşmuşlardı.

Murtaza Ağa haberi duyduğunda konağında Topal Aliyi karşısına almış, ona gelecekteki tasarımlarını anlatıyor, onu zengin, Karun, çiftlik sahibi edeceğini söylüyordu. Bu sabah da ona tam yüz lira vermişti. Bu yüz lirayla beş altı tane kırmızı, ay boynuzlu öküz alınabilirdi. Küçük bir tarla bile alınabilirdi. Ali içten içe, gerçekten Murtaza Ağayı sevmeye başlamıştı. O, göründüğü kadar saf, temiz, doğrucu bir adam değil, hinoğlu hin, kurnaz, dalkavuk, kan içici, çıkarcı, yalancı, berbat bir ki-Şiydi, bunu Ali birkaç günde iyice öğrenmişti ya, onu gene de sevmeye başlamıştı. Bu mendebur, bu aşağılık adamı sevmek istemiyordu, içinden, derinden gelen bir duyguyla da onu sevmekten kendini alıkoyamıyor, bu yüzden kendinden, kendi insanlığından utanıyordu.

127

Haberi getiren kebapçı Nusretti.

“Doğru mu ulan bu getirdiğin haber?” diye ayağa fırladı Murtaza Ağa. Boynu kıpkırmızı kesilmiş, boyun damarları şişmişti. “Doğru mu getirdiğin haber?” Kebapçıya bir sarılıyor, onu öpüyor, soluk soluğa kalmış soruyordu: “Doğru mu bu haber? Doğruysa seni Murtaza Ağan… Murtaza Ağan seni… Sana yeni bir dükkan açarım. Ne istersen yaparım. Muştuluğun başım üstüne, dile benden ne dilersen…” Kendinden geçmiş, durmadan da doğru mu, doğru mu, diye soruyor, ardından da: “Murtaza senin kara gözlerine kurban ve hem de hayran olsun, kebapçı Nusret Efendi,” diyordu. “Murtaza senin güzel dillerine…”

Bu sırada odalardaki kadınlar, yanaşmalar, hizmetçiler de salona döküldüler.

Hüsne Hatun yere diz çökmüş:

“Çok şükür, çok şükür Allahım senin bu gününe, bu dirliğine, bu düzenine. Şu adamın bize ölü yüzünü gösterdin ya, bizi bu adamdan kurtardın ya çok şükür, çok şükür sana büyüklerin büyüğü Allahım,” diyor, ardından da dudakları kıpır kıpır dualar okuyordu. “Onun ölüsünü şu gözlerimle görürsem, sana çifte kurbanlar keseceğim Allahım… Sen bana onun ölü yüzünü gösterdin ya…”

Murtaza Ağa en sonunda kebapçıya sormayı akıl etti:

“Kim getirmiş haberi, nasıl olmuş bu iş, kebapçım, Nusre-tim? Bu haberi bana sen getirdin ya, muştuluğun baş üstüne. O dükkanı sana alacağım, mülkiyeti senin muştun olacak. Hiçbir kıymeti yok bizim için. Kim, kim getirmiş haberi?”

“Bir köylü. Bakırgediği mağarasından dün sabah yola düşmüş, bu sabah, az önce, kuşluklaym Kaymakama, odasına gelmiş, canı çıkmış. Avucunda bir kağıt varmış, zorlan ölünün avucunu açmışlar, Murtaza Ağama söyleyim, içinden bir mektup çıkmış. Mektupta Yüzbaşı yazıyormuş ki, İnce Memed de içinde dokuz eşkıyayı çevirip bir mağarada sabaha karşı hepsini teker teker geberttim, diyormuş. Yalnız İnce Memed bizi bir iki saat uğraştırdı, otuz kurşun yedi adam, bana mısın demedi/ diyormuş. Diyormuş ki, sonunda onu yaralı yakalayıp tam gözbebeğinin ortasına ben kendim ateş ettim, diyormuş.”

128

Murtaza Ağa ellerini havaya açtı:

“Çok şükür koca Allahım sana,” dedi, “bu günü de bana gösterecek miydin?”

Hemen odaya koşup en güzel, düğünlerde bayramlarda, Ankaralara, Adanalara gittiğinde giydiği lacivert İngiliz kumaşı giyitini giydi. Kırmızı da bir kravat taktı. Yaka cebine de kravatın renginde bir mendil soktu. Yeni İtalyan fötrünü de bugün ilk olarak giyiyordu, İnce Memedin ölümü onuruna. İstanbul-dan getirttiği kundurayı da ilk olarak giyiyordu. Murtaza Ağa odadan çıktığında iki dirhem bir çekirdekti.

Hemen cüzdanını çıkardı, kebapçı Nusrete bir deste uzattı:

“Şimdilik bu kadar, bu kadar… Sonra, sonra o dükkanı, çalıştığın kebapçı dükkanını senin mülkiyetine geçireceğim. Sen bana bu hayırlı haberi verdin ya…”

Merdivenlere atılıp ikişer ikişer indi basamakları. Ayakları sevinçten uçarak avlu kapısından dışarıya dimdik, büyük meydan savaşı kazanmış kumandan gibi çıktı.

Haberi duyduğundan bu yana bir kere dönüp de, arkasından ona yetişmeye çalışarak gelen Alinin yüzüne bakmamıştı. Ali ona ulaşabilmek için arada bir koşmak zorunda kalıyordu. Çarşıyı hızla geçip Kaymakamlığa geldiler. Avluya girince Murtaza geriye dönüp ona şöyle bir tepeden baktıktan sonra:

“Ulan Topal,” dedi, “dur bakalım burada.”

Haberi duyduğundan bu yana Alinin bir yumruk gelmiş boğazına tıkanmıştı. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Murtaza Ağadan çekindiğinden, hiçbir kimseden çekindiğinden değil, dosta düşmana karşı ağlamak istemiyordu. İnce Memed öldükten sonra onun Murtaza Ağaya ne gereksinmesi kalırdı ki… Bu alçak köpeğe de, şunun sevincine de bak… Herkes nasıl da seviniyor… Haberi bir anda duyan kasaba çiçeğe durmuş ulu bir ağaca benzemişti. Herkes gülüyor, şadımanlık ediyordu. Ya da Aliye öyle geliyordu. Hükümet konağının avlusunda yapayalnız kalmıştı. Dünyanın ortasında da kimsiz kimsesiz kalmıştı. Farkında olmadan gözlerinden iri iri damlalar dökülmeye başladı. Ağladığını dosta düşmana göstermek istemeyen Ali, gitti avlu duvarının bir köşesine çömeldi, başını da önüne eğdi.

Onun ağladığını gören Tazı Tahsin, bu ağlayan kelli felli

129

 

adamın yanına gelip karşısına dikildi. Fötr şapkalı adam tıpkı dağ köylüleri gibi omuzları sarsıla sarsıla ağlıyordu. Adama içi kaynadı, ona doğru azıcık eğildi:

“Ağlama emmi,” dedi. “Ne diye ağlıyorsun ki? Ne oldu, bir hal mi geldi başına?”

Bu sözleri duyan Ali ayağa kalktı, tıpkı köylüler gibi mavi kumaş ceketinin yeniyle gözlerini sildi. Ama bir türlü kendini tutamıyordu.

Tazı Tahsin akıl etti:

“Yoksa İnce Memede mi ağlıyorsun sen emmi?” dedi. “Öldürdüler onu.” Birden o da ağlamaya başladı: “Kim ağlamaz ki İnce Memede,” diyordu, “öyle bir babayiğide. Bir kolları vardı, benim gövdem kadar. Yedi köyün avratları da onun ölüsünün başına toplanıp ağıtlar yaktılar. Bunu gören Yüzbaşı da süngü taktırıp candarmasmı avratların üstüne hücum ettirdi. Avratlarla candarmalar arasında yaman bir cenk oldu. Köylerin erkekleri de candarmaların tarafına geçip avratları hep bir olaraktan püskürttüler İnce Memedin ölüsü başından. İşte o zaman avratlar ne yaptılar, ne yaptılar, avratlar da İnce Memedi bir iyice soyup giyitlerini, silahlarını aldılar, onun giyitlerinin üstünde ağıt yakmaya Kmalıkoyağa gittiler. Ben buraya gelirken avratlar Kınalıkoyağa birikmişler ağıt yakıyorlar, ağıtlarından dağlar, taşlar inliyordu. Ağa emmim ağla, İnce Memed gibi bir babayiğide, aslan parçasına kim ağlamaz ki…”

Kendisi de gözlerinden sel gibi yaşlar döküyordu.

Az sonra kendini toparlayan Topal Ali, karşısında ağlayan dağlı delikanlısını tepeden tırnağa bir süzdü:

“Sen nereden olursun kardaş?” diye sordu.

“Çiçeklideresinden olurum emmi.”

“Sen niye geldin de bu Hükümetin içinde duruyorsun ki, sana kim derler, güzel adını bağışla.”

“Bana Tazı Tahsin derler,” diye gözlerini sildi delikanlı. “Ben var ya, bana Yüzbaşı pusula verdi, amanın, dedi, İnce Memedin ölüm haberini çabuk ulaştır ki kasabaya, seni göreyim- ¦• Kaymakam, Ağalar, Beyler sana bir muştuluk verirler ki, seni askercilikte uzatmalı onbaşı, istersen çavuş da yaparlar, sana da çok para verirler. Ben de burada muştuluğumu bekliyorum.”

130

“Seni bize öldü dedilerdi de…”

“Ölür gibi oldum. Kaymakamın odasının önüne öldüm de düştüm. Sonra eli çantalı Doktor geldi de beni diriltti.”

“Derdin neydi de böyle koştun?”

“Yüzbaşı dün kuşluklayın bana dedi ki, bu kuşluklayın sen eğer haberi kasabaya ulaştırırsan, dile benden ne dilersen, ben de dün kuşluklayın Bakırgediğinden çıktım.”

“Ne? Bakırgediğinden mi, neee?”

“Bakırgediğinin mağarasından… İnce Memedin atı da mağaranın kayalığının yüce doruğuna dikilmiş öyle kartal gibi duruyordu, kıpırdamadan, yağız bir at.”

“İnce Memedin ölüsünü sen şu gözlerinle gördün mü?”

Alinin gözyaşları kesilmişti.

“Gördüm.”

“Nasıl bir adamdı dedin?”

“Kocaman, iri gözlü, kara çangal bıyıklı, uzun…” Kulacını açtı. “İşte bu kadar geniş göğüslü, altın dişli…”

“Sen İnce Memedi daha önce görmüş müydün?”

“Görmemiştim.”

“Yüzbaşı da İnce Memed mi, dedi, o çangal bıyıklı, altın dişli eşkıya için?”

“Öyle dedi. Sevincinden deli oluyordu. Bir de o kayalıkta duran atlan, avratlara öfkeleniyordu. Bütün Çiçeklideresi köylüleri de baktılar onun yüzüne, vay vay, dediler, zarıladılar, İnce Memede yazık oldu, dediler.”

“Öteki eşkıyalara da baktın mı?”

“Teker teker baktım, hele birisi vardı, bıyıkları daha yeni terlemiş on altısında bir şey…”

Topal Ali Tazı Tahsini kolundan tuttu, işlemeli antika mermer taşın oraya götürdü. Yan yana taşa oturdular. Topal öldürülmüş eşkıyaları Tazı Tahsine en ince ayrıntılarına kadar anlattırdıktan sonra:

“Bre Tazı oğlum,” dedi, “sen Yel Musadan da yaman bir adammışsın. O kadar yolu nasıl geldin?”

“Geldim ama, öldüm de dirildim. Beni o eli çantalı Doktor diriltti.”

Ali gülmeye başlamıştı. Bütün bedenini bir sevinç almış,

131

bıyıklarından, gözlerinden, ellerinden, giyitlerinden, topal ayağından sevinç fışkınyordu. Onun bu sevinci Tazı Tahsine de geçmiş, delikanlı da duruyor duruyor, kahkahalarla gülüyordu. Topal Ali:

“Bekle burada,” diyordu Tazı Tahsine. “Bekle de muştuluğunu al. Şimdi içerden Murtaza Ağa çıkacak, ben onu sana gösteririm, muştuyu ben getirdim, diye ona söyle… Öteki Ağalara da söyle. Sana çok para verirler. Vermezlerse, buradan bir yere ayrılma. Az daha ölüyordun.”

“Ölüyordum değil emmi, ben öldüm; öldüm de öbür dünyaya gittim geldim.”

Kasabanın ileri gelenleri, birer ikişer, güzelce giyinmişler, şakalaşarak, kahkahalar atarak geliyorlar, Hükümet konağına çıkıyorlar, yukardan da ha bire sevinçli bağrışmalar, kahkahalar geliyordu. Ali de onlar kadar sevinçliydi ya, içini bir ikircik kurdu kemiriyordu. Midesini şu kadınların yaktıkları ağıt bu-landırıyordu. Bu ağıt işi de olmasa, şimdiye kadar çoktan sevincinden kanat takıp uçmuştu.

Duruyor duruyor, düşünüyor, keskin gözlerini Tazı Tahsine dikiyor, ona bakıyor, inceliyor, ardından da soruyordu:

“Sen İnce Memedi hiç görmüş müydün?” diyor, ardından da bütün eşkıyaların eşkalini inceden inceye ona anlattırıyordu. “Biz İnce Memedi hiç görmedik,” diye başlıyordu Tazı Tahsin. “Görmedik ama biliriz onu biz. Onu bütün Toros dağlan da bilir…”

Ondan sonra öldürülmüş öteki eşkıyalara geçiyordu. “Nasıl bir adamdı, bir daha söylesene İnce Memedi.” “Ben onu iyice görmedim. Yüzbaşı pusulayı elime verince düştüm yola, üç günlük yolu bir gün, bir gecede geldim. Az daha ölüyordum. Öldüm de. Doktor diriltti. O da bir işe yaramadı. Muştuluğumu verirler mi?” “Kim bilir, belki de verirler.”

“İnce Memed var ya, dağ gibi, çangal bıyıklı bir adammış-Alnının ortasında bir ben varmış, Peygamber mührü. O sebepten ona kurşun geçmez imiş.” “Nasıl geçmiş öyleyse?” “Onun orasını bilemem, onu ancak koca Allahımız bilir-

132

neıki de ölmemiştir. Bizim köylülerimiz diyor ki, öteki köylüler Ae o kayanın doruğunda bekleyen at İnce Memedin atıymış. O at da Köroğlunun atı gibi ölümsüz bir atmış. Dünyada bir tek at varmış Kırk Ermişlere, Ölmezlere karışmış, o da Köroğlunun atı imiş- Bengisu içmiş de o, Köroğlu içememiş, at bu suyu içince Kırk Ölmezlere karışmış. Ondan sonra da Köroğlu Kırk Ölmezlere katışmış. O da fakir fıkaraya yaptığı iyiliklerden dolayı. İnce Memedin atı o yüce dağın kayalıklı doruğunda İnce Memedin ölüsünü bekliyormuş, onu alıp sırtına Kırk Ölmezlere götürecekmiş. Ben ne bileyim ben, bütün köylü öyle söylüyor.”

Önde Kaymakam, yanında Belediye Başkanı, yargıç, savcı, sorgu yargıcı, arkalarında Zülfü, Taşkın Halil, Murtaza Ağa, Molla Duran Efendi, avukat Kozanoğlu, kasabanın öteki ileri gelenleri Hükümet konağının kapısından çıktılar. Hepsi de ziller takınmış gibiydiler, gülüyorlar, bağırarak konuşuyorlar, şa-kalaşıyorlardı. Belki de hiçbirisi ömründe böylesine utkulu, mutlu bir günü yaşamamıştı. Ali onların arkalarından giderken Tazı Tahsine:

“Bak işte Murtaza Ağa şu,” dedi. “Şu yakasında kırmızı mendil olan. Onun yanma var, korkma, hakkını iste, muştuluğunu versinler.”

Onlar cümbür cemaat Hükümet konağının kapısını çıkmışlardı ki, Tazı Tahsin onların yolunu kesti, geldi Murtaza Ağanın karşısına dikildi:

“Benim adım Tazı Tahsin,” diye hazır ola geçip selam durdu. “İnce Memedin kara haberini ben getirdim size. İstersen şuna sor.” Orada durmuş gülümseyen Kaymakamı gösterdi. “Üç günlük yolu bir günde aştım da koşarak geldim. Hiçbir Arap ah benim gibi koşamazdı. O kadar çok koştum ki, işte bu adamın kapısına gelince ölüverdim. İşte bu iyi adam Doktor getirtmiş de beni diriltmiş.” Kaymakamın yanına kadar gitti, bu sefer de onun önünde hazır ola geçti. “Doğru değil mi Kaymakam Ağam?”

Kaymakam gülerek:

“Doğru,” dedi.

Bu sefer Murtaza Ağanın önüne geçti Tazı Tahsin:

133

“Şimdi anladınız ya, benim ölüp dirildiğimi, onun için benim muştuluğumu verin. En çok muştuluğu da senden isterim Murtaza Ağa.”

Ötekiler orada durmuşlar, bu incecik, çıta gibi dağlı delikanlısına sevgiyle bakıyorlardı.

“Şu adam var ya…” Sağ elini uzatıp en geride durmuş sevinç içinde dişleri, gözleri ışılayan Topal Aliyi gösterdi. “İşte bu adam sizin her birinizin deve dişi gibi çok büyük adam olduğunuzu söyledi. Her biriniz Mustafa Kemal Paşaya yamaç, Gi-zik Duran gibi birer büyük adammışsınız.” Gene sağ eliyle Murtaza Ağayı gösterdi: “İlle de bu Ağa, çok büyük bir ağa imiş. Öyleyse hemen ne demeye benim muştuluğumu vermiyorsunuz?”

Oradakilerin hepsi kahkahayla güldüler. Önce Murtaza Ağa, arkasından ötekiler, Kaymakam bile, ellerini ceplerine atıp cüzdanlarını çıkardılar.

Önce Murtaza Ağa cüzdanından bir yüzlük çekip Tazı Tah-sine uzattı, Tahsin gözleri faltaşı gibi açılmış parayı onun elinden aldı:

“Bunun hepsini bana mı veriyorsun güzel Ağam?” dedi. “Hepsini sana veriyorum, ne şaştın öyle?” “Ben şaşmayım da kimler şaşsın Ağam… Ben üç yıl Yüreğir toprağında yanaşmalık yaptım da bunun yarısını vermediler…” Belediye Başkanı:

“Yavrum Tazı Tahsin, Murtaza Ağa gibi bir ağayı sen Yüreğir toprağında, koca Anadolunda, bu dünyada var mı sandın?” diye laf attı.

“Amenna yokmuş…” dedi Tazı Tahsin. Ötekiler de beşer onar sıkıştırdılar Tazı Tahsinin eline. Taşkın Beyle Tapucu Zülfü de yüzer lira verdiler. Buna Murtaza Ağa çok içerledi. Onlar kim oluyorlardı da İnce Memedin ölüm haberine muştuluk olarak onun kadar para veriyorlardı. Çok öfkelenmiş, onların bu davranışı onurunu kırmıştı. Birisi nereden geldiği belirsiz bir tapucu, ötekiyse İstiklal Mücadelesinde dağlarda saklanmış, bir köstebek gibi çalı diplerinden başını çıkaramamış, bunun karşılığı da İstiklal Madalyası almış, kabak yiye yiye acından ölmüş, sözümona bir köy ağasının oğluydu-

134

Ayıp ettiler, diye düşündü Murtaza Ağa, bana karşı derecesiz

ayıp

ettiler…

Tazı Tahsin ellerinde sıkı sıkıya tuttuğu paralar, gözleri şaşkınlıktan faltaşı gibi açılmış, ne yapacağını bilemez, ortada öylece kalakalmış, bir imdat ister gibi, karşıda tek başına ağzı kulaklarında duran, tekerlek şapkasını gözlerinin üstüne indirmiş, ona bütün iyilikleri eden Topal Aliye bakıyordu.

Murtaza Ağa, Tazı Tahsini sert çağırdı:

“Gel buraya oğlum.”

Tazı Tahsin korktu, ikircikli, birkaç kere Topal Aliye baktı, bu sert adamın ellerindeki parayı geri alacağını sandı. Gözleri bir Kaymakama, bir Aliye, bir Belediye Başkanına korkuyla gitti geldi. Şuradan alıp yatırsa arkasından kurşun bile yetişemez, bir de dağları tutunca onu bir daha şeytan bile arasa bulamazdı. Tazı Tahsin tam kaçmaya hazırlanırken Murtaza Ağanın sesini bir daha duydu ve de elindeki cüzdanı gördü. Murtaza Ağa elinde iki yüzlük daha tutuyor, içten, sıcacık, sevecenlikle ona gülümsüyordu:

“Gel yavrum gel, sana o kadar az para layık değil. Sen ki, o canavarın, o ırz, o millet, o vatan düşmanının ve de öz bir, can bir kardeşimiz Ali Safa Beyin katilinin ölüm haberini ilk olaraktan sen haber verdin, hem de ölümün pahasına…”

Taşkın Halil Beye, Belediye Başkanına şöyle meydan okurcasına gerinerek parayı Tazı Tahsine uzattı. Tazı Tahsin o anda dondu kaldı, elleri titredi, yüzü sarardı, paralar ellerinden yere döküldü. İşte o zaman Murtaza Ağa sert, tepeden düşmancası-na Aliye baktı. Ali koştu yerdeki paralan toplayıp Tazı Tahsine verdi.

Murtaza Ağa:

“Yavrum Tazı Tahsin,” diye onun omuzunu okşadı, “bundan sonra bir hacetin olursa doğru bana geleceksin. Murtaza Ağa diye sor, benim konağı sana gösterirler. Sen de kendi evin-miş gibi gel. Asker olunca da…”

Tazı Tahsinin dili tutulmuştu, konuşamıyordu, yalnız göğsü heyecandan inip kalkıyordu.

“Demek Yüzbaşı Faruk İnce Memedi yakaladı, tam gözbebeğinin ortasından vurdu. Var olsun vatanın ortadireği, Cum-

135

huriyet çocuğu, kahraman, hem de milli kahraman… Söyle yavrum, tam gözbebeğinin ortasından mı?”

Tazı Tahsin yutkunuyor, söyleyemiyordu.

“Şu paraları cebine koysana.”

Aliyi gene düşmanca tepeden tırnağa süzdü. O da hemen koşup Tazı Tahsinin elindeki paraları düzeltip şalvarının cebine koydu. Dalkavukça da:

“Söyle Ağamıza,” dedi, “söyle de Ağamız sevinsin, Yüzbaşı İnce Memedi nasıl öldürdü…”

“İki gözünün ortasından, Peygamber mührünün tam üstünden vurmuş Yüzbaşı İnce Memedi.”

Murtaza Ağa Alinin sesindeki alayı fark etti ama, şimdilik aldırmadı.

“Tam ortasından,” diye gürledi. “Haydi gidelim.” Topal Aliye de öldürücü bir bakış fırlattı. Kinli, soğuk. Bu bakışla çok şey söylemek istiyordu.

Kaymakam önde, ötekiler arkada Belediyeye gittiler. Burada Yüzbaşıyı karşılama töreni hazırlıklarını konuşacaklar, bu büyük haberi Ankaraya, Adanaya, Arif Saim Beye bildireceklerdi. Bir de mutlu haberi herkes duysun diye, kasabada duymayan kalmamıştı ya, çarşıya tellal çıkaracaklardı.

Belediyede ilk olaraktan tellal Kambur Ahmedi çağırdılar. Ona söyleyeceği sözleri bir bir ezberlettiler. Ezberletmenin hiçbir gerekliği de yoktu ya, Kambur Ahmet öyle bir tellal çağırırdı ki, bu Çukurovada hiçbir aşık, Aşık Torun Paşa bile onunla boy ölçüşemezdi.

Topal Ali Belediyenin dış merdivenlerinde kalmış, gene dı-şarda Ağasını bekliyor, başına gelecekleri düşünüyordu. Çarşının köşesinde durmuş kalmış Tazı Tahsin de onu gözlüyordu. Sonunda bütün yürekliliğini topladı, Topal Aliye koştu:

“Ben gidiyorum Ağam,” dedi. “Sağ ol. Bu iyiliği bana sen ettin. Adını bağışla bana, olur mu?”

“Benim adım Topal Ali…”

Tazı Tahsin onun sağına baktı, soluna döndü baktı:

“Yani,” diye sordu, “ünlü izci Topal Ali sen misin, hani gökte uçan kuşun izini bile süren?”

“Benim,” dedi Ali.

136

“Abooov,” diye şaştı Tazı Tahsin. “Sen böyle ne kılığına girmişsin böyle abooov, vay vay babam vay! Ben varayım da gideyim, belki akılları başlarına gelir de paramı elimden geriye alırlar. Ben bu paraylan on çift öküz bile alırım değil mi, istersem?”

“Alırsın. Beş de at alırsın. Bir de gelin getirirsin eve. Dört de inek, bir sürü de koyun…”

“Hele ben yola düşeyim, yolcu yolunda gerek… Abooov, Topal Ali Ağam sen de ne hallere girmişsin. Sen eskiden de böyle miydin yoksa?”

“Böyle değildim,” dedi Topal Ali yüzünü buruşturarak.

“Sağlıcakla kal. Senin bu iyiliğini unutmayacağım.”

“Güle güle…”

Tellal bağırmaya daha Belediyenin önünden başlamıştı. Kambur Ahmedin öyle bir sesi vardı ki neredeyse Alinin kulaklarını patlatacaktı.

“Eeeey ahali, duyduk duymadık demeyin, bugün, az önce Yüzbaşı Faruk Beyden gelen bir habere göre İnce Memed namlı kan içici eşkıya öldürülmüştür. Eeeey ahali, ilan olunur.”

Elindeki büyük çanı çalarak, aynı sözleri söyleyerek çarşının başına kadar vardı. Orada bir süre durup kendine çekidüzen verdikten sonra, birkaç kere öksürdü, ardından da daha gür bir sesle bağırmaya başladı.

“Eeeey ahali, duyduk duymadık demeyin, İnce Memed dün gece tanyerleri ışırken Yüzbaşı Faruk Bey kumandasındaki candarmalarca sekiz kişilik çetesiyle birlikte imha edilmiştir. Bunun için Yüzbaşı Faruk Bey ve müfrezesi için büyük karşılama merasimi yapılacaktır. Her dükkan bayrak asacak, bütün çarşı süslenecektir, tıpkı Cumhuriyet Bayramlarında olduğu gibi. Eeeey ahali, duyduk duymadık demeyin, o kan içici, o yediden yetmişe eline geçen kadının ırzına geçen ırz düşmanı, o gebe kadınların karınlarındaki bebeleri kurşunlayan, o yaşlı kimselerin gözlerini kızgın demirleri sokarak oyan, o genç kızların ırzına geçtikten sonra derilerini yüzen, o İnce Memed, gözlerinin bebeğinden kurşunlanarak öldürülmüştür. Onun ve de adamlarının leşleri yarm değilse öbür gün kasabamıza getirilecektir. Ve her vatandaş o canilerin leşlerine tükürecektir ve de bu kan içicilerin, hususiyetle İnce Memedin cesedine kim tü-

137

kürmekten imtina ederse cezalandırılacaktır. Hem de en ağır bir cezayla… Eeeey ahali, Yüzbaşı Faruk Beyimizle müfrezesi kasabamız ve köylülerimiz tarafından büyük, muzaffer bir kumandan, İstiklal Mücadelesini kazanmış bir kumandan gibi karşılanacaktır. Eeeey ahali, duyduk duymadık demeyin.”

Tellal Kambur Ahmet çarşıyı bırakmış, mahallelere dalmış, oralarda da, elindeki çanı sallayarak, var gücüyle bağırıyordu. İnce Memedin zalimliği, kan içiciliği üstüne neler, neler söylemiyordu. Her duyanın tüyleri diken diken oluyordu.

Topal Ali Belediyenin geniş merdivenleri üstüne oturmuş, içerden çıkacak Murtaza Ağasını bekliyor, bir de onun, bundan sonraki kendisine karşı alacağı tavrı merak ediyordu. Bir de şu Tazı Tahsini düşünüyordu. Başına devlet kuşu konmuştu. Şimdi o, iyi biliyordu, o kadar aç, yorgun, bitkin olduğu halde, geldiğinden daha hızlı koşuyordur, hem de arkasına dönüp baka baka, birisi arkamdan geliyor mu, diye. Gelip de elimden para-cıklarımı alırlar mı, diye.

Tazı Tahsin tıpkı onun düşündüğü gibi yapmış, koşarak yola düşmüş, bir anda da kasabayı çıkmış, dağların yolunu tutmuştu. Canını dişine takmış, ne olursa olsun bir an önce kasabadan uzaklaşmaya, ormana varmaya çalışıyordu. Bir ulu ağaçlı ormana ulaşırsa, artık onu değil Hükümet, izci Topal Ali bile bulamazdı, on yıl arasa…

Kaymakam önde, Belediye Başkanı ve ötekiler arkada gülüşe şakalaşa Belediyeden çıktılar. Bu sırada da pazaryerinden davulların sesi gelmeye başladı. Topal Ali de on beş, yirmi adım geriden onları izliyordu. Hepsi doğruca kasabanın tek içkili lokantası olan Nazifoğlunun lokantasına gittiler. Nazifoğlu bütün hazırlıklarını yapmış onları epeydir bekliyordu. Lokantaya girince Murtaza Ağa Kaymakamdan izin istedi:

“Bir saata kalmaz eve gider gelirim Kaymakam Bey, bir işim var da.”

Ali lokantanın karşısındaki dut ağacının altında onu bekliyordu. Murtaza Ağa Alinin yüzüne bile bakmadı, ama Ali ne yapsın gene onun ardına düştü.

Murtaza Ağa önce pazaryerindeki Deli Fahriye uğradı, onun omuzlarını okşadıktan sonra:

138

“Pıravo,” dedi, “hem de sedhazar pıravo, öyle arzuhaller vazdm ki Fahri Efendi biraderim, arzuhal derim sana. Çok teşekkür eder ve de yüksek hürmetlerimi sunarım zatına.”

Deli Fahri ayağa kalkmış, ceket düğmesini iliklemiş, eli düğmenin üstünde:

“Aman efendim, aman efendim, hiçbir kıymeti yok. Zatınız için, şerefi aliniz için değil mi, biz değil Ankarayı, arzuhalle yedi düveli donatırız, ve hem de ayağa kaldırırız. Yüksek zatınız yeter ki emir buyursunlar.”

“Artık kestin değil mi?”

“Tabii kestim efendim,” diye önünde boyun büktü Deli Fahri, hacıyatmaz gibi de birkaç kez eğildi kalktı.

“Şimdi senden bereketli ve de kamil, taşa, çeliğe işler kaleminden bir ricam daha var.”

“Baş üstüne efendim, emir buyurula efendim, emriniz derakap yerine getirilecektir.”

“Şimdi beni iyi dinle, Dahiliye Vekaletine, bir, Adana Valiliğine, iki, Büyük Millet Meclisi Reisliğine, üç, bir de pek muhterem mebusumuz Arif Saim Beyin çok ali zatına tebrik, teşekkür telgrafları yazılacak, bu telgraflarda büyük sergerde İnce Memedin imha edildiği ve hem de sekiz hempasıyla birlikte. Ve hem de büyümeden, Yüzbaşı Faruk Bey ve müfrezesi tarafından yılanın başının ezildiği… Burada Faruk Beyi göklere çıkaracaksın ki, o minval üzere işte. Öyle göklere çıkaracaksın ki onun ayakları hiçbir yere değmeye… Binbaşı ola, kaymakam, miralay ve hem de paşalığa kadar pervaz vurarak, yani kanat açarak yüksele…”

“Pervazın ne olduğunu, haşa huzurunuzdan, biliriz efendim.”

Deli Fahri yerlere kadar birkaç kez daha eğildi.

“Biliyorum, sen her şeyi, şeytanın yattığı yeri bile bilirsin. Ol sebepten işte biz de Siyasetçiye gitmeyip, böyle mühim işler için zatı devletlerine geliyoruz.”

“Estağfurullah efendim.”

Hacıyatmaz birkaç kere daha eğilip kalktı.

“Evet, kıymetli arkadaşımız Fahri Efendi, arzuhallere şunu da ilave edeceksin, İnce Memed sergerdesinin itlafından dolayı

139

bütün Çukurova ve hem de bütün Toros dağlarının halkı, düğün bayram ediyorlar, diye yazacaksın. Ve hem de bu düğün kırk gün kırk gece süreceğe benzer. Olacaktır deme, süreceğe benzer demek lazım. Faruk Yüzbaşı ve hem de müfrezesinin bu sergerdeyi, yılanın başını ezmesi tüm milleti sevince gark eylemiştir ki, onların sevinçlerini görmeye sezadır.”

“Baş üstüne. Yüce zatınıza… Yüce zatınız var olsun, sağ olsun… Bende öyle telgraf örnekleri var ki ta İstiklal Mücadelesi günlerinden kalma. Okuyanı hüngür hüngür ağlatır. Sen hiç küsüm çekme.”

“İlk telgrafları ben imza edeceğim, yani benim adımı yazıp ilk telgrafları ben çekeceğim. Benim çekeceğim telgraflar çok başka, çok yüksek kelimelerle olacak.”

“Biliyorum.”

“Bilirsin tabii… Şimdi beni dinle.”

“Baş üstüne, seni dinliyorum Ağam.” Deli Fahri hazır ola geçmiş put gibi duruyordu.

“Bundan sonra buraya köylerden çok kalabalık gelecek. Kaymakam bütün muhtarlara emir gönderdi, yediden yetmişe kim varsa, İnce Memedin ölümü bayramına gelsinler diye. İşte sen o zaman tuttuğun köylüye telgrafların altına parmak bastıracaksın. Çocuk olsun, kör, sakat olsun, sen aldırma, yeter ki adını yaz, parmağını bastır.”

“Çok gelecek. Zaten köylü emir vermeseydi de Kaymakam, kendiliğinden İnce Memedin ölüsünü görmeye gelecekti. Göreceksin, bugün yarın yer gök insan olacak. O kadar insan gelecek ki kasaba o kadar insanı almayacak, dolacak taşacak.”

“Tamam. Yaz sen. Şu parayı da al. Postacıya para vermek yok. Bu sefer bütün paraları Taşkın Halil Beyle Molla Duran Efendi ödeyecekler. Onun için dayan, bir hafta gece gündüz demeyecek, fabrika gibi telgraf yetiştireceksin.”

“Baş üstüne Beyim. Siyasetçiyi de kendime yardımcı alı-

rım.

“Ne yaparsan yap… Yap da Ankaraya dolu gibi telgraf yağsın yeter ki…”

“Başvekile de çekmek lazım değil mi, yavuz İsmet Paşa-ya?”

140

“Amman ha, az daha yavuz İsmeti unutuyorduk. Amman ha, unutma onu.”

Arkasına dönünce, ilerde akasya ağacının altında dimdik, utkulu bir kahraman gibi duran, yüzünden gözünden, giyitlerinden, tırnak uçlarından bile sevinç fışkıran Aliyi gördü. Onu küçümseyerek, dudaklarını büzüp aşağılayarak baştan ayağa süzdü. Sonra da tükürür gibi başıyla yürü, diye bir işaret çaktı. Bu işaret altında çok şey yatıyordu ya, Alinin umurunda değildi. Onun derdi İnce Memed öldürülmüş müydü, değil miydi. Tazı Tahsine bakarsan öldürülmemişti, anlattığı kişilerin hiçbirisinin kıbalı İnce Memede benzemiyordu. Ya kadınların ağıt yakmaları, ya yaşlı adamların onu tanımaları? Çiçeklideresinin insanları İnce Memedi tanırlardı. Ya onların tanıklıkları? İkircik içinde kıvranıyor, kahroluyordu.

Doğruca, koşarcasına yürüyerek eve geldiler. Avluya girince Murtaza Ağa öfkeli, küçümseyen, onu aşağılayan bir yüz ve sesle:

“Topal oğlan, sen burada azıcık bekle bakalım,” dedi.

Ali avlu duvarının dibine çömelip cebinden bir sigara aldı yaktı. Başka zamanlarda sigara içmek aklına gelmezdi. Böyle ikircikli zamanlarda sigara içmese deli olurdu. Sigaranın birini söndürüp birini yakıyordu.

Biraz sonra onu bir yanaşma balkona çıkıp çağırdı.

Ali ağır ağır merdivenleri çıktı. Yukarda beş tane iri adam ayakta durmuş, bekliyorlardı. Murtaza Ağaysa bir aşağı, bir yukarı gidip geliyordu. Bir süre öfkeyle böyle gidip geldi. Yüzü de gittikçe azgmlaşıyordu. Hüsne Hatun odanın kapısında durmuş, kocasının gidip gelişini endişeli bir yüzle izliyor, bir eli başındaki ak başörtüsünde sinirli sinirli oynuyordu.

Murtaza Ağa geldi, adamların biraz ilerisinde dikilmiş kalmış Topal Alinin karşısında durdu:

“Eeee Topal Ağa, söyle bakalım, İnce Memedin geberdiği-ne çok sevindin öyle mi?” diye sordu.

Ali usulca:

“Ağam bilir,” dedi.

“Ağan bilir ya, yukardan baktım ağzın kulaklarına varıyordu. Demek bu kadar sevindin. Canın kurtuldu, değil mi?”

141

“Kurtulduk Ağam.”

“Yüzbaşı Faruk Bey…”

“Yiğit adammış, pıravo.”

“Pıravo ki pıravo… Yılanı gebertti. Eee Topal Ali Ağa, biz seninle ne yapacağız şimdi? İnce Memed de öldü artık.”

“Allah rahmet etsin öldü.”

“Neee, neee, Allah rahmet mi etsin diyorsun o köpeğe?”

Murtaza Ağa, ayaklarını yere vurarak, bütün konağı zangırdatarak, tüyleri diken diken eden bir sesle avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

“Yani, yani…”

“Ulan Topal köppek, ne yani yani… Ne demek yani yani?”

“Yani Müslüman da, her Müslüman ölüsü için, Allah rahmet etsin derler de… Allah rahmet etsin.”

“Susss, susss, susss Topal köpek sus! Kapımda beslediğim bir uşak bile… Kardaş deyip de yatak odamı paylaştığım birisi ona rahmet okursa…”

“Yani Müslüman dedik de… Yani, yani… Yani Kuranda yazar da… Her kim olursa olsun… Müslüman da…”

“Ulan Topal köpek sen hiç yılandan Müslüman gördün mü? Domuzdan, canavardan, sırtlandan, ejderhadan, kan içici keneden Müslüman gördün mü?”

Topal Ali başını önüne eğmiş artık karşılık vermiyor, öteki de durmadan:

“Ejderhadan, sırtlandan, Anavarza ejderhasından…” diye bağırıyor, ortalığı çınlatıyordu. Boyun damarları şişmiş, ter içinde kalmış, yüzü mosmor olmuştu.

Hüsne Hatun onun koluna yapışmış yatıştırmaya çalışıyor:

“Aman Ağa dur, dinginle azıcık. Topal Ali Ağa ağzından kaçırdı. Dur, bu kadar öfkelenme, sana bir şey olacak.”

Uzun bir süre Murtaza Ağa bağırdıktan sonra kendi kendine dinginledi, geldi, başı yerde Topal Alinin karşısında durdu:

“Ulan Topal köpek,” dedi, “sen kim oluyordun da benim baba yadigarı tabancamı alıp beline takıyordun, ulan, ulan.-ulan köpek, bu tabanca senin gibi bin tane kanı ciğeri beş para etmezin kanını değmez mi? Söylesene ulan, sen kim oluyordun da Karadağlıoğlunun tabancasını beline takıyorsun, söylesene

142

düdüğüm?” Gülüyordu, sesi öldürücü bir alaydaydı. “Topal Ali Ağa, şimdi çıkar bakalım belindeki o tabancayı.”

Ali, başı önünde beline davranırken, oradaki üç kişi birden Ağayla onun arasına girip perde oldular. Ali tabancayı çıkarır çıkarmaz en baştaki çok iri adam tabancayı hızla kapıverdi. Ardından da Ağaya uzattı.

Ağa tabancayı alıp şöyle bir havaya kaldırdı, kolunu birkaç kere salladıktan sonra:

“Ulan Ali Ağa,” dedi, “ne de güzel bindin de Karadağlıoğlunun küheylanma zort atarak çarşıda geziyordun, lenger şapkayı da, mebus şapkasını da başına geçirmiş… Ulan o şapka senin gibi bin itin kanını değmez mi?”

Durdu alay ederekten gene onu baştan aşağı süzdü: “Şuna bak, şuna,” diye kahkahalarla güldü. “Şuna bak şuna, daha o şapkayı başında tutuyor, utanmadan da… Ulan sende hiç utanma arlanma yok mu, ulan adam, senin gibi bir adam, kıyamet kopsa da öyle bir şapkayı giyebilir mi?”

Geriye çekildi:

“Teh,” dedi, “amma da yakışmış mebus şapkası dağlı Topal Aliye… Eşeğin sikinin üstündeki gül, kelebek gibi…”

Kahkahalarla gülüyor, ha bire de yineliyordu, “eşeğin zekerinin üstündeki gül, üstündeki gül!”

Oradakiler de gülüyorlardı. Yalnız Hüsne Hatun, salonun ortasında dimdik durmuş kalmış, başı önünde kıpırdamadan duruyor, başörtüsünün bir ucu ağzında çiğniyordu.

Murtaza Ağa birden gene öfkeyle, pencereleri zangırdatarak bağırdı.

“Çıkar o şapkayı başından. Daha, daha gözümün önünde o kılıkta duruyor, dahha, dahha…”

Ali sağ elini zorla, tükenmiş bir adamın eli gibi kaldırdı, Şapkayı başından alırken yere düşürdü, hemencecik de eğildi, yerden aldı, gözlerini kırpıştırarak yalvarırcasına oradaki adamlara baktı. Bir yerlerden bir imdat ister gibiydi. Gene tabancayı alan adam uzandı şapkayı aldı götürdü sedirin üstüne koydu.

“Şuna bakın allahaşkma, daha durmuş orada tilki gibi bakıp duruyor. Ne utanmaz adamlar varmış şu dünyada…” Gene

143

f

bağırdı: “Çıkar o üstündekileri…” Sesi gene aşağılayıcı, alaycı bir hal aldı. “Şuna bak şuna… Şuna da bak Topala da ne yakışmış İngiliz kumaşından elbise! Daha da durmuş bakıyor! Çıkar onları, Toppal köpek. İnce Memede Allah rahmet eylesinmiş! Çıkar…”

Ali hemen sırtındaki ceketi çıkardı yere koydu.

“Verdiğim paralar cebinde mi?”

Ali usulca ceketi yerden aldı, cebinden çakmağını, tütün tabakasını, mendilini, çakısını çıkardı, sol eline aldı, parayı da ceketin üstüne koydu.

“Çıkar!”

Ali yere oturup postalları çözdü. Ötekiler durmuşlar, bir hoş gözlerle, biraz da alaycı gülümseyerek ona bakıyorlardı. Yalnız Hüsne Hatunun daha başı önündeydi. Sararmış yüzünde hiçbir kıpırtı yoktu.

Ali postalı çözdü, çıkardı ceketin yanma koydu.

“Çıkar!”

Ali yalvarırcasına oradakilere bir daha imdat istercesine baktı. Ardından da Hüsne Hatuna baktı. O hiçbir şeyi duymuyor, görmüyor gibiydi. Edemedi pantolonu da çıkardı. Arkasından da mintanı çıkarıp öteye fırlattı.

“Çıkar!”

Birden Hüsne Hatun:

“Yeter, yeter!” diye bağırdı. “Bir insana bu kadarı da yapılmaz.” Aliye döndü: “Yürü git kardaşım,” dedi.

Ali don gömlek, yalınayak başı kabak merdivene doğru gitti, sonra da arkasına dönüp Murtaza Ağaya baktı, göz göze geldiler, Murtaza Ağa onun bu bir anlık bakışından ürperdi, tepeden tırnağa titredi.

Ali merdivenin başında durmuş kalmış, bir şeyler söylemek istiyor, ardından da vazgeçiyordu. Birkaç kere ağzını açtı açtı kapadı. Sonra vakur, ağır, merdivenlere yürüdü, kapıyı açtı çıktı gitti.

144

8

Topal Ali, böyle don gömlek, yalınayak başı kabak çarşının içinden geçmemek için, Murtaza Ağanın konağından yukarıya teneke mahallesine saptı, bir ev aralarına sinerek, bir koşarak kasabayı soluk soluğa çıktı. Kan ter içinde kalmıştı. Kuru derede bir kovuğa sığınıp terinin soğumasını bekledi. İlerdeki köyde tanıdıkları vardı ama oraya bu kılıkta gitmek istemiyordu. Sabahtan bu yana ağzına bir lokma koymamıştı. Karnı zil çalıyordu. Daha ikircik içindeydi, durmadan İnce Memedi düşünüyor, bir türlü bir karara varamıyordu, acaba o vurdukları adamlardan bir tanesi İnce Memed miydi? Yolda getirilen ölüleri beklemeli, önünden onlar geçerlerken görmeliydi. Candar-maların hangi gün gelecekleri belli değildi. Ya bugün gelebilirlerdi, ya da iki gün sonra. Ölülerin iki gün içinde kasabaya ulaşacakları kesindi. Bütün hazırlıklar yapılmış, köylere kadar buyrultular çıkarılmış, kasaba onları tez günde bekliyordu. Yüzbaşı Faruk da bunun böyle olacağını bilirdi. O da şimdi kasabaya bir an önce varabilmek, yaptığı büyük işin tepkilerini bir an önce görebilmek için can atıyordu.

Bakırgediği mağarasından Çukurovaya iki yol inerdi, birisi yukardaki dereboynunun yolu, öbürü de çay boyunca inen yoldu. Çay boyunca inen yol, uzundu ama düzdü. Dereboynu yolu ise yokuşlu inişliydi ya, keseydi. Şimdi candarmalar yorgundurlar, bunlar aşağı yoldan inerler, diye düşündü Topal Ali. Ardından da Yüzbaşı şimdi sevincinden çatlıyordur, inişli yokuşlu, sarp kayalık olsa da kese yolu yeğler diye aklından geçirdi.

145

Bu iki düşünce arasında bir süre gitti gitti geldi, sonunda da yorgunluk, bitkinlik, insan ne kadar hırslı olursa olsun, onu ye-ner, dedi, aşağı yolda beklemeyi yeğledi. Gene de içi rahat değildi. Aaah, yanında İnce Memedi tanıyan bir kişi daha olsaydı, yani Sarı Ümmet şu anda yoldan çıkıverip gelseydi…

Teri kurumuştu, yola çıktı. Hem hızlı hızlı yürüyor, hem de elini gözüne siper edip uzun uzun bir arkasına, bir önüne bakıyordu, bir tanıdık gelmezmola, diye. Şimdi buradan Sarı Ümmete gitse, onu alıp hemen dönse, yolun birisini o, birisini de kendisi beklese nasıl olurdu? Olmaz, diye öfkeyle yere tükürdü. O gidip dönünceye kadar, candarmalar geçip gitmiş olabilirlerdi. Ulan, Topal Ali, ulan o köpeğin bütün aşağılamalarını yutan köpek, kasabanın kıyısında bekleşene, diye kendine sövdü. Ulan hırpo, ince Memed öldürülmüş olsa bile, sen de bunu onun, o Murtazanm yanına bırakabilecek misin, böylesi bir alçaklık elinden gelebilecek mi? Amma da gözbebeklerinden korkuyor, diye kendi kendine güldü. Murtazayla karşılaştıkları anı gözlerinin önüne getiriyor, yolun üstünde durmuş kendi kendine gülüyordu. Elinde sapı fudisinden bir tabanca… Böyle bir tabancayı ne edip, ne yapıp bulacaktı. Başında o lenger şapkanın, sırtında da o mavi giyitin tıpkısı, ayağında da gene öyle bir kırmızı postal. Oda, Murtaza Ağayla yattıkları oda… Odaya çıt çıkarmadan nasıl girilir, çok şükür onu bir iyice öğrenmişti. Murtaza onu görür görmez sapsarı kesilir, dili boğazına akardı, korkudan ağzını açıp konuşamaz, en küçük bir ses bile çıkaramazdı. Belki de kurşunu yemeden ölüverecekti. Aman ölmesin. “Ağa, Ağa, Murtaza Ağa, işte ben geldim, İnce Memed değil de ben geldim. Bir al Arap atma bindim de geldim, cebimde de bin altın var. Aç, aç, aç gözlerini, tam gözbebeğinin ortasından…” Kurşunlar arka arkaya patlayacaktı. Murtazanm hiç sesi soluğu çıkmayacaktı. Sonra soğukkanlı dışarıya çıkacak, Hüsne Hatunla, ötekilerle karşılaşacak, Hüsne Hatuna utanarak bakacak, sonra da, “Hüsne Hatun,” diyecekti, “hak etti değil mi, elimde olsa senin hatırın, hem de gül hatırın için Murtaza Ağayı öldürmezdim, çok cebelleştim kendimle senin gül hatırını üzmemek için, ama kendime güç ye-tiremedim. Sen olsaydın benim yerimde başka türlüsü elinden gelir miydi?” Merdivenlerden ağır ağır inecek, dışarda duran al

146

ata atlayacak, candarmalar konağı sarmışlardır, atı dolduracak, ateş yağmuru altından kayıp çıkıp gidecekti.

Kimse de geçmiyor yoldan, vay senin yol gibi ananı avradını.•• Kasabanın girişinde beklese olmaz mı? Bu kılıkla mı? Kim bilecek bu kalabalıkta kim olduğunu… Ama bunlar, bu candarmalar kesinlikle aşağı yoldan geçeceklerdir. Bunlar, bu candarmalar, körün değneğini bellediği gibi, bildikleri, her zaman gittikleri yoldan giderler. Bir candarmanm kesedir, diye, yukarı yoldan şimdiye kadar gittiği hiç görülmüş müdür?

“Şimdi giderim,” diye kendi kendine konuştu, “giderim de o ağın ağaçlarının arasına yatarım. Oralarda bostanlar olurdu eskiden, belki bir bostancı bulurum. Karnımı da bir güzelce doyururum.”

Murtazayı öldürmeden, bir iyi yalvartmalı, tabanlarımın altını öptürmeli miyim? O çok şeyi hak etti. Dur hele dur, şu İnce Memed işi bir hallolsun…

Birkaç adım attı aşağıya çaya doğru. Çay uzaktan bir ışık seli gibi şavkıyıp, kıvrılarak ovanın üstünden akıp gidiyor, kasabanın altında yeniden ortaya çıkıyordu, daha incelerek, kıvrımlarını düz ovaya daha geniş sererek, bir ışık buğusu içinde yalp yalp yanarak…

O gün akşama doğru, karanlık kavuştu kavuşacak, çayın kıyısındaki yola vardı. Ağın ağaçları bir orman gibiydi, pembe, ak, koyu kırmızı çiçeklerini güneşin alnına sermişlerdi. İnceden inceye de esen ılık yelde kokuyorlardı. Yol boyunca, ağm ağaçlarının arasından yukarılara doğru yürüdü. Karanlık çökünce de yolun üstündeki iri bir çınar ağacının altında durdu. Daha yukarılara yürüyecek hali kalmamıştı. Yarım saat daha yürüse ormanı tutacaktı ya, ne gereği vardı. Çınarın kaim gövdesine sırtını verip uyudu. Günün olayları onu yürümekten daha çok yormuştu. Biraz sonra başı önüne düşüverdi. İzci Topal Ali Çoktan uyumuştu. Tanyerleri ışırken bir çakalın az ötesinde pavkırmasıyla hemen ayağa sıçradı, uyku sersemi sağma soluna bakındı, yanında Murtaza Ağayı aradı, o anda da kendine geldi. Doğuya baktı, ıhırcık karanlık kalkıyor, dağların başı usuldan aydınlanıyordu, tanyerlerine belli belirsiz bir morla, bir pembelik çökmüş gibiydi.

147

ı

“Geçtilerse?” diye söylendi kendi kendine. Gene kendi kendine güldü. “Ulan, sen Topal Alisin,” dedi, “Örümcek ağın-da yürüse sen duyar hemen uyanırsın.”

Çaya indi, suyu avuçlarıyla alıp yüzüne çarpa çarpa yundu.

Karnı çok, çok acıkmıştı. Gün doğdu, ortalık kızdırdı. Yoldan bir geçen olmadı. Öğle oldu, gene bir Allahm kulu ortalıkta gözükmedi. Ali çay boyunca, bir bostan bulurum, bir çobanla karşılaşırım umuduyla ikindine kadar yürüdü, kimseyle karşılaşmadı. Bir zmcarlıkta durmuş ne yapacağını düşünürken, ilerde, yemyeşil, bir insan boyundan da yüksek, sazlara karışmış, geniş bir alana yayılmış bir böğürtlenlik gördü. Kör kurdun kısmetini veren Allah, diye böğürtlenliğe seğirtti. Oraya varınca çok sevindi, her bir böğürtlenin üstü parmak kadar, parmak kadar kara böğürtlenlerle sıvalıydı, üzüm salkımı…

“Allah benim şu akılsız başımı koparsın,” diye konuştu. “Nasıl oldu da bu böğürtlenliği daha önce akıl edemedim!”

Böğürtlenler tatlanmışlar, bir kısmı da kurumuştu. Ali, diken, tevek, dal demiyor avuç avuç böğürtlenleri sıyırıp ağzına dolduruyordu. Ağzında tadına erişilmez bir lezzetle, insanı mest eden bir koku kalıyordu.

Böğürtlen yiye yiye taa zmcarlığm içine kadar girmiş, karnı da bir iyice şişmişti. Susadı, böğürtlenliği çıkıp çayın kıyısına geldi, çay kan gibi ılık akıyordu, içmedi. Kıyıya oturup yarın dibindeki çakıl taşlarının arasından, eliyle bir çaykara açarak, kaynayan buz gibi suya ağzı aşağı yatarak doya doya içtikten sonra da birden ayağa fırladı: “Amanın ocağın bata Topal Ali, sen karnına daldın, ya candarmalar geçip gitmişlerse…”

Yola çıkıp koca çınarın altına geldi. Akşama kadar orada bekledi. Yoldan gene bir Allahm kulu geçmiyordu. Karanlık kavuşunca gene sırtı çınarın gövdesine dayalı başı önüne düştü.

Uyandığında tanyerleri ışımıştı. Gün doğuncaya kadar bekledi, gene bir gelen giden yoktu. Bunlar öteki yoldan gidecekler, dedi kendi kendine. Böğürtlenliğe inip bir karnımı doyurayım da… Koşarak böğürtlenliğe indi, çabuk çabuk böğürtlenleri iki eliyle birden avuç avuç tıkmarak yedi, doydu. Dün açtığı çaykara kapanmıştı, kolayca yeniden açtı, soğuk sudan doya doya içti.

148

Yolun ortasında durmuş bekliyor, bir karara varamıyordu. Yukarı yoldan gidiyorlar diye kendisini kesinlikle inandırıp oraya doğru koşmaya başladı. Bir büyük kayalığın üstüne çıkıp oturdu. Buradan, Çukurovanın önüne serilmiş düzü, köyleri, sararmış ekin yerleri, bükleri, bataklıkları, hüyükleri, Anavar-za, Yılankale, Dumlukalesiyle, her birisi birer ışıltıya kesip ovaya yayılmış kıvrım kıvrım uçan sularıyla gittikçe mavileşerek, dumanlanıp düzleşerek Akdenize doğru iniyor, oralarda, Ak-denizin kıyılarından ağır ağır yükselen, kabaran ak bulutların altında kalıyordu. Yollar da durmadan tozukuyor, toz direkleri dönerek buralara doğru ipileyerek geliyor, yakınlarda bir yerlerde sönüyorlardı.

Yoldan öğleye kadar kimse geçmedi. Öğleyi az geçe izci Topal Alinin kulakları çok uzaklardan gelen bir ıslık sesini seçti. Beklemeye başladı. Doğrusu geleni merak ediyordu. Bu bir çoban ıslığı, bir ağaç kaçakçısı, bir candarma, bir köylü ıslığı olamazdı. Avcılar da böyle ıslık çalmazlardı. Yörükler, dağlılar, Çukurovalılar, kasabalıların da ıslıkları başka başkaydı. Her kavim, her soy, her millet başka başka çalarlardı ıslıklarını ve Topal Alinin kulakları çok ıslık duymuştu. Duymamışsa bile hangi ıslığın hangi dudaktan çıktığını şavullayabilirdi. O böyle düşünürken, o kestiremediği ıslık sesi iki kere daha geldi. Bu ıslıklar bir insan ıslığına değil de, duyulmadık görülmedik bir kuşun sesine benziyordu. Topal Ali merakından deli olacaktı. Her şeyi, İnce Memedi, Murtaza Ağayı unutmuş, şu yaklaşıp gelen ıslığı düşünüyordu.

Yolun kıvrımından önce bir eşek başı gözüktü kocaman kulaklarıyla. Sonra eşek bütünüyle ortaya çıktı. Bu iri, kapkara, besili, tüyleri yıldırdayan bir eşekti. Bu bir Yörük eşeği diye düşündü Topal Ali, ancak Yörükler bu kadar iyi bakarlar eşeklerine. Eşek yüklüydü ve yükün ağır olduğu eşeğin yürüyüşünden anlaşılıyordu. Birinci eşeğin arkasından bir ikincisi, bir üçüncüsü çıktı. Sırtlarmdaki dolu kilim çuvalların altında belleri bükülüyordu. En arkadan da çok genç üç kadm geliyordu. Zülüf biçimlerinden, başlıklarından üçünün de genç kız oldukları anlaşılıyordu.

Ali yola indi. Kızlar karşılarında don gömlek birisini görünce gülümsediler.

149

“Durun güzel bacılar,” diye önlerine geçti Ali.

Kızın birisi öndeki eşeği durdurmak için ıslık çaldı, eşek de zınk diye ıslığı duyar duymaz yerinde kalakaldı.

“Ne akıllı eşeğin var bacım,” diye güldü Ali.

“Soyludur,” diye şakalaştı kız. “Soyu Arabistandan gelir, bu da Arap eşeğidir.”

“Hangi obadan olursunuz?”

“Sarıkeçili oymağından…”

“Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?”

“Kasabanın pazarına peynir götürüyoruz.”

“Halimi görüyorsunuz kızlar, burada bekliyorum. Karnım da aç. Burada da çok bekleyeceğim daha. Bana azıcık peynir ekmek verir misiniz?”

Kızlardan birisi hemen öndeki eşeklere koştu, çarçabuk birkaç bazlamayla bir tekerlek peynir aldı geldi:

“Al kardaş.”

“Sağ ol bacım, Allah kötü gün göstermesin size.”

“Burada ne bekliyorsun kardaş? Herhalde başından çok işler geçmiş olacak.”

Ali bu Yörükleri, hele Sarıkeçili oymağını iyi tanırdı. Bunlara İnce Memedi beklediğini söylemesinin hiçbir zararı yoktu. Kimseye bir şey söylemezlerdi.

“İnce Memedi vurmuşlar kızlar,” dedi Topal Ali. “Aaaah, ah, içim yanıyor kızlar. Candarmalar İnce Memedin ölüsünü çetesiyle birlikte getiriyorlarmış da, ben onu gözlüyorum işte. İnce Memedin ölüsünü göreceğim.”

Kızlardan üçü de üç yerden, bir çiçek gibi açarak, içten gülmeye başladılar.

“Kızlar, ne gülüyorsunuz? İnsan İnce Memedin ölüsüne güler mi kızlar, siz ne biçim kızlarsınız?”

“İnce Memed senin neyin olur da bekliyorsun ölüsünü?”

“Hiçbir şeyim olmaz kızlar, hiçbir şeyim,” diye inledi Ali. “Hiçbir şeyim kızlar… Ama yüreğim yanıyor İnce Memede kızlar.”

Baştaki hiçbir şey söylemeden ıslığını çaldı, öndeki kara eşek ıslığı duyar duymaz yürüdü, kızlar da gülüşerek yürüdüler. Ali gitti somurtarak kayasına oturdu, uzaklaşıp giden kızla-

150

rın sevinç dolu gülüşlerini daha duyuyordu. Önce kızlara, “Orospular, Aydınlı orospuları, ne olacak,” diye söven Ali, onların gülüşleri uzaklaşıp gittikten sonra kendine geldi, “Bunda bir iş var,” diye düşündü. “Bu gencecik kızlar ne diye gülsünler İnce Memedin ölüsüne?”

Peynir ekmeği biraz yedikten, “çok şükür” diye ayağa kalkıp gerindikten sonra kayalıktan indi, aşağı yola koşmaya başladı, çınara geldi. Elindeki peynir ekmeği geniş yapraklara iyice sardı, çınarın kovuğuna yerleştirdi. Kovuğun ağzını da kocaman bir taşla kapadı, suya indi, bir çaykara açıp su içti.

Çınarın altında uyudu, uyandı, yolu gözledi, içi götürmedi, yukarı yola çıktı, sonra aşağı indi. Sonra gene yukarı çıktı. Candarmaların her iki yoldan da geçtiği geçeceği yoktu.

Çınarın kovuğundan son kalan peynir ekmek parçasını da çıkarıp yedi, üstüne de çaykaradan su içtikten sonra kasaba yolunu tuttu. Nasıl olsa İnce Memedin ölüsünü kasabaya getireceklerdi.

Daha kasabaya çok bir yol varken, oralardan koygun koygun gelen davulların sesini duydu, bacakları titredi, yakındaki bir kayanın üstüne oturdu. Kayanın yöresini fırdolayı sarmış, üst üste açmış çiğdem çiçeklerini gördü, gözlerinden yaşlar kendiliğinden dökülmeye başladı:

“Eyvah Topal Ali,” dedi, “eyvah ki sana! Şimdi kasabaya gidip de şu düğün bayrama mı katılacaksın… Ocağın batsın da sönsün senin Topal Ali, şimdi kasabaya varıp da İnce Memedin ölüsünü mü göreceksin, eyvah Topal Ali…”

Aşağıda, yamacın dibine yapışmış, camlarına gün vurup dünyayı bir tuhaf ışıltıya boğmuş kasabadan koygun koygun gelen davul sesleri Alinin yüreğini burkuyordu. Gene de kendini yenemedi, gözlerinin yaşını yeniyle silip yola düzüldü. Ne olursa olsun İnce Memedin ölüsünü görmeliydi.

“Buna dayanabilir misin Topal Ali, İnce Memedin ölüsünü görmeye? Onun ölüsünü görünce ölmez misin? Ya ölmemişse, sevincinden çıldırmaz mısın?”

Kasabaya indiğinde bir köylü kalabalığını yola çıkmış, köylerine dönerlerken gördü, yanlarına yaklaşarak sordu:

151

“Nereden geliyorsunuz köylüler, İnce Memedin ölüsünü mü gördünüz?”

Ona, onun bu yarı çıplak haline tuhaf tuhaf bakan köylülerden bir tanesi:

“Niye soruyorsun Ağa, sen de mi görmeye gidiyorsun onun ölüsünü? Biz onun yüzünü göremedik. Dokuz tanelerdi, her birisini çıplak bir atın sırtına yüzükoyun atmışlardı. Baştaki eşkıyanın, eğer İnce Memed oysa; babayiğit bir adam, attan sarkmış elleri neredeyse yere değecekti. Öteki yüzdeki ayakları da öyle. Onun ağırlığından altındaki beygirin beli çökmüştü. Yüzünü göremedik. Diyorlar ki İnce Memedin tam alnının ortasında Peygamber mührü varmış. Bütün millet o mührü görmeye koştuk ama, yüzü ata dönük olduğundan göremedik. Sonra da candarma dairesine götürdüler. Tüh, göremedik onun o mübarek gül yüzünü. Sen niye böyle çırılçıplak kaldın karda-şım? Yoksa seni eşkıyalar mı soydu?”

“Yok kardaşım, yok,” dedi Ali, onlardan hızla uzaklaştı.

Köylüler bölük bölük kasabadan ayrılıyorlardı. Topal Ali hangi köylü kalabalığına sorsa aynı karşılığı alıyor, kasabanın yöresinde dönmesini sürdürüyor, o kadar istediği, can attığı halde kasabaya giremiyordu. Gün atıncaya kadar kasabanın yöresinde dolaştıktan sonra, yorgun, bitkin gitti büyük bir bahçenin içindeki su değirmenine canını zor attı. Değirmenci, bütün kasaba halkı gibi onun başına gelenleri, Murtaza Ağanın, İnce Memedin öldürüldüğünü duyunca, kardaş diyerek-ten donattığı, altına boğduğu adamını nasıl kovduğunu duymuştu.

Apak uzun sakallı, çok uzun boylu, küçük ela gözlü, uzun yüzlü birisiydi. Esmer yüzündeki elmacık kemikleri çıkıktı.

“Cuk cuk cuk,” yaparak, boynunu kıvratarak Aliyi karşıladı. “Duyduk,” dedi, “başına gelenleri. Aldırma, üzülme, insan olanın başına akla gelmedik iyilik de gelir, kötülük de… İnsan olanın başına her türlü alçaklık da gelir, yiğitlik de. İnsan, insandan her şeyi beklemeli Ali Ağa. Demek İnce Memed seni de Ali Safa Bey gibi öldürecekti, sen de dağlardan kaçıp geldin de Murtazaya sığındın, o da senin başına bunları getirdi, öyle mi?” Onu kolundan tuttu, yandaki unlu, bir sedire benzer uzun

152

sandığın üstüne oturttu. “Ben değirmeni durdurayım da öyle konuşalım.”

Gitti değirmeni durdurup geldi. Ortalıkta pervanelere çarpan suyun sesinden başka ses kalmadı.

“Bre Ali Ağa, sen de ne saf adamsın, adam bu alçaklara inanır güvenir mi? Adamı böyle rezil ederler işte. Bütün kasaba onun sana bu yaptıklarıyla çalkalanıyor. O da önüne gelene, izci Topal Aliye şöyle yaptım da, böyle yaptım, diye övünüyor-muş.”

“Övünsün,” dedi Ali içini çekerek. “Övünsün bakalım, daha ne kadar övünecek…”

Gelip onun yanına oturan değirmenci Kara Hasan Ağa:

“Bak Ali Ağa, sana yarın sabah bir ceket, bir şalvar, mintan, bir de postal alır getiririm. Köşker senin şu öteki ayağının ölçüsünü biliyor herhalde. Murtaza deyyusu sana postalı orada yaptırmış. Ben bu akşam haber salarım, yarın öğleye kadar o, sana postalını hazır eder. Dört oğluyla birlikte çalışıyorlar. Ölse de benim hatırımı kırmaz.”

“Sağ ol, var ol,” diye onun ellerine yapıştı Topal Ali. “Ben senin bu iyiliğinin altından nasıl kalkacağım, nasıl ödeyeceğim bütün bunları?”

“Sen Topal Alisin,” dedi Hasan Ağa. “Sen ödersin. Ne zaman ödeyebilirsen o zaman öde. İstersen hiç ödeme. Sen izci Topal Alisin.”

Alinin boğazına bir yumruk gelmiş tıkanmış, çabalıyor çabalıyor konuşamıyordu.

Kara Hasan Ağa sonunda akıl etti:

“Vay benim ocağım batmaya!” diye bağırdı. “Yemeği unuttum. Sen şimdi acından ölüyorsundur.”

Hemen koştu, ocağın üstündeki isli bakır tencereyi aldı getirdi, yana, uzun sandığın üstüne koydu. İki tane de taze köm-be getirdi, kaşığın birisini Alinin eline tutuşturdu, tencerenin kapağını açtı. Kapak açılınca ortalığı mis gibi bir türlü, av eti, tereyağı kokusu aldı.

Yemeği yiyip bitirdikten sonradır ki Alinin dili açıldı:

“Hasan Ağam, söyle bana,” dedi, “sen İnce Memedin ölüsünü gördün mü?”

153

“Gördüm. Dün sabah onu şu yoldan, önümden geçirdiler. Ama yüzünü göremedim. Çıplak beygirlerin sırtlarına atmışlardı onları. İnce Memedin tam alnının ortasında Peygamber mührü varmış, Faruk Yüzbaşı tam oradan vurmuş. Çünküle-yim ki Ali Efendi kardaşıma söyleyim, İnce Memede orasından, o mühürden başka yerden kurşun geçmezmiş.”

“Sen İnce Memedi hiç görmüş müydün, Hasan Ağa?”

“Bu değirmene gelmiş, bir gece de burada yatmış, benim kül kömbemi yemiş, tıpkı senin gibi, senin oturduğun yere oturmuş, ama ben onu görememiştim, her ne hikmetse.”

“Öldürdüler mi acep?”

“Öldürmez olurlar mı, öyle bir düğün bayram kurdular ki Ağalar, öyle bir şenlik şadımanlık, ancak İnce Memed öldürülünce böyle bir şenlik şadımanlık olur. Kusura kalma Ali kar-daş, o İnce Memed senin düşmanın ya, oğlum ölmüş gibi yanıyor yüreğim ona.”

“Benim de…” diyebildi Topal Ali, ardından da boşandı, gözlerinden yağmur gibi dökmeye başladı.

“Ağlama,” diyordu değirmenci Hasan. “Ağlama ala gözlü Ağam. Aaah, İnce Memed, yiğitler yiğidi İnce Memed, ona düşmanları bile ağlıyor, Mustafa Kemal Paşa bile duysa ağlar ona. Kim ağlamaz ki bu babayiğide? Yedi ülkelik koca Toros dağları bile ağlıyor yiğide, ana kuzusuna. Ağlama kardaşım ağlama, kader böyle imiş. O sağ kalsaydı seni öldürecekti. Onun yüzünden köyünü, evini barkını, on bir çocuğunu bıraktın da gelip böylesi alçakların, Ağaların avucuna düştün, düştün de insanoğlunun gördüğü en büyük hakarete uğradın. Ondan sonra da düşmanına yağmur gibi gözyaşları dökerek ağlıyorsun. Çünküleyim ki, insanoğullarının en soylularından birisisin. Senin kanma susamış düşmanın yiğitse, ağlarsın. Ağla kardaşım ağla. İnce Memed için akan gözyaşı boşa gitmez. Ne mutlu İnce Memede ağlayan, kanına susamış bir yiğide ağlayan kişiye!”

Değirmenci Kara Hasan son sözleri yarım yarım, boğazı tıkanarak ancak söyleyebildi, ondan sonra o da ağlamaya başladı.

İkisi böyle epey bir süre ağladıktan sonra, değirmenci kalktı, değirmene yol verip abaraya bir çuval buğdayı boşalttı. De-

154

girmen gürültüyle işliyor, konuşsalar bile artık öyle kolay kolay biribirlerini duyamıyorlardı.

Yüzbaşı Faruk Bey ve onun kahraman müfrezesini gözleyenler, onları Yanık Cevizde bekliyorlardı. Gelecekleri yolu öğrenmişlerdi. Topal Alinin sandığı gibi de onlar çayın kıyısındaki alt yolu yeğlemişlerdi. Uzaktan, candarmaların, at üstündeki Faruk Yüzbaşının, beygirlerin üstlerine atılmış ölülerin karartıları gözükür gözükmez gözcüler atlarına atladıkları gibi kasabanın yolunu tuttular. Haberi bir an önce kasaba Ağalarına yetiştirmek için atlarını çatlatırcasma sürdüler.

Kasabada her dükkan, her ev bayrak asmıştı. Çarşıya da üç tane zafer takı kurulmuştu. Zafer taklarının direklerini murt dallarıyla sarmışlar, bu koyu yeşil dalların aralarına kırmızı, sarı, ak kasımpatılar sokmuşlardı. Her takın üstüne de, büyük, yere kadar sarkan bayraklar asılmıştı. Pazaryerine de gene bayrağa sarılı bir kürsü kurulmuştu. Burada önce Kaymakam, sonra Belediye Başkanı, ardından da öğretmen Sami Turgut konuşacaktı. O, her Cumhuriyet Bayramında kürsüye çıkar, öylesine kahramanca konuşurdu ki, halkın iki gözü iki çeşme olurdu. O olmazsa Cumhuriyet Bayramlarının hiç tadı tuzu olmazdı.

Kızlar en güzel giyitlerini giyinmişler sokaklara dökülmüşlerdi. Dün geceden beri de bayramlıklarını giyinmiş köylüler durmadan, dağlardan, ovadan şehire akıp geliyorlardı. Pazar-yerinde dört beş davulcu zurnacı durmadan çalıyorlar, köylü delikanlılar da ortalarda halaylar çekiyorlardı. Herkes sevinç içindeydi. Sabırsızlıkla İnce Memedin ölüsünü bekliyorlardı. Haberciler gelir gelmez, Kaymakam, yanındaki Ağalara:

“Haydiyin beyler,” dedi, “artık geliyorlar. Onları çok uzaklardan karşılamalıyız.”

Yepyeni, daha bir kere, o da geçen Cumhuriyet Bayramında giydiği smokinini giymiş, beyaz eldivenlerini sağ eline, fötr şapkasını da sol eline almıştı.

“Hamza Dayının otomobili kapıda bekliyor efendim,” dedi odacı.

Kaymakamın bugün olağanüstü inceliği üstündeydi. Odacıya bile teşekkür etti. Önde Kaymakam, arkada Molla Duran

155

Efendi, en arkada da tapucu Zülfü, Hükümet konağından çıktılar, Hamza Dayının otomobiline gene sırayla bindiler. Murtaza Ağa, bir iri İngiliz safkan ata binmiş, onları pazaryerinde bekliyordu. Bugün çok başka giyinmişti. Bacaklarında pırıl pırıl körüklü bir sarı çizme, çizmede altın kaplama olduğu söylenen mahmuzlar, lacivert külot pantolon, pantolonun üstünde çok kıymetli bir yeşil kuşak, çizgili mavi ceket, yemyeşil bir cep mendili, kuşağın renginde de bir kravat… Başına da pırıl pırıl yanan Rusyadan getirilmiş astragan bir kara kalpak. Kalpağını sağ yana yıkmış, sağ elindeki sapı altın işleme kırbacını dizinin üstüne koymuş, sol eliyle de dizgini tutuyordu. Böylece, atının üstünde avını kapmaya hazırlanmış bir kartala benziyordu. Hiç kıpırdamıyor, yüzünde en küçük bir çizgi bile oynamıyordu. Belki gözlerini de kırpmıyordu.

Önde Kaymakamın otomobili, arkada Murtaza Ağa, onun arkasında da her Cumhuriyet Bayramında milis giyitleri giyerek atlarına binen öteki kasabalılar, her birisinin elinde birer bayrak, onların arkasından da davulcular, davulcuların önünde halay çekerek ilerleyen köylü gençleri, onların arkasında da kadınlı erkekli, genç yaşlı, çoluk çocuk halk kalabalığı, ağır ağır kasabanın dışına doğru ilerliyorlardı.

Bu büyük, ucu bucağı gözükmeyen kalabalık kasabayı ancak bir saatte çıktı. Öğleye doğru yukarı değirmenin üst başında durup beklemeye başladılar. Derken Yüzbaşı yukarıdaki gedikten gözüktü. Atının üstünde dimdik duruyor, palaskasının tokasına vuran güneş şimşek şimşek yansıyordu. Onun arkasında da, ayağı çarıklı köylülerin başlarını çektikleri çıplak atların üstlerine atılmış ölüler, onlardan sonra da candarmalar geliyorlardı.

Yüzbaşı, kalabalığa yaklaşınca kalabalıktan gök gürler gibi bir “Yaşasın” sesi yükseldi. “Yaşasın Faruk Yüzbaşı! Yaşasın onun kahraman candarmaları… Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti. Kahrolsun İnce Memed…”

Kalabalığın önünde öğretmen Sami Turgut kalabalığa ne söyleyeceklerini bu birkaç saat içinde ezberletmiş, o elini kaldırdıkça, bağırdıkça bağırıyorlar, elini indirip susunca susuyorlardı. Sami Turgut kan ter içinde kalmıştı ya, daha da canını di-

156

sine takmış, boyun damarları şişerek hem bağırıyor, hem de bağırtıyordu.

Yüzbaşı, çıplak atlardaki ölüler, candarmalar, Kaymakamın karşısına gelince durdular. Yüzbaşı atından inerken davul zurna, bağırmalar birden kirp diye kesiliverdi. Yüzbaşı gitti Kaymakamın önünde selama durdu. Kaymakam onu vardı kucakladı, alnından üç kere öptükten sonra koluna girip otomobiline götürdü. Otomobilde yan yana oturdular. Hamza Dayı gaza bastı. Otomobil önde, ötekiler arkada yavaş yavaş, alkışlar, yaşa, var ol sesleri arasında kasabaya girip, doğru Belediyeye gittiler. Yolda, kasabanın içinde kurbanlar kesildi. Üç boğa, on bir koyun, altı da keçi… Üç boğayı da Murtaza Ağa kestirmişti. Koyunların bir kısmı Taşkın Halil Beyden, bir kısmı da Molla Duran Efendidendi.

Çıplak beygirlere atılmış ölüler, İnce Memedin ölüsü başta, sokak sokak bir süre dolaştırıldıktan sonra pazaryerine getirildiler. Candarmalar ölülerin yöresini çevirip halka olmuşlar, kimseyi yaklaştırmıyorlardı.

Önce Kaymakam çıktı kürsüye:

“Bu bir büyük muzafferiyettir,” diye başladı. “Sergerdenin başı İnce Memed sekiz kişisiyle birlikte Yüzbaşımız Faruk Bey tarafından imha edilmişlerdir. Ve böylece de devletimiz büyük bir gaileden kurtulmuş bulunmaktadır. İşte görüyorsunuz, devletimize, öz bir milletimize başkaldıranların sonu budur.” Eliyle beygirlere atılmış, elleri, boyunları cılız beygirlerde yere doğru sünmüş ölüleri gösterdi: “İşte budur, işte böyledir.”

Kaymakam daha birçok şey konuştu. Dağdaki bütün eşkıyaların da akıbetlerinin bu olacağını söyledi, İnce Memedin akıbeti bu olduktan sonra, dedi. Göğsünü kabartarak, fötr şapkası elinde, halkı selamlayarak kürsüden indi. Ardından da Belediye Başkam kürsüye atladı.

“Eeeey, muhterem Türk milleti,” diye gür sesiyle başladı. Boynu uzuyor, kısalıyor, söylediklerinden pek bir şey anlaşılmıyordu önceleri. Sonra birkaç kere pantolonundan çektiler, o da kendine geldi, heyecanını yenip tane tane konuşmaya başladı. “Bu vatanı,” dedi, “hiç kimse şimdiye kadar alt edememiştir- Bundan sonra da alt edemeyecektir. Milletimizin harimi is-

157

. metine tecavüz eden İnce Memed nam eşkıyalar gibilerin işte sonu budur. Selçukilerden beri bu millet çok eşkıya görmüştür. Bütün başkaldıranlara! akıbeti bu olmuştur. Bu vatan, bu din, bu millet düşmanları her zaman Faruk Yüzbaşı gibi kahramanları, vatan evlatlarını karşılarında, tunç bir göğüsle bulmuşlardır. Evet, kahraman Yüzbaşı Faruk Bey, çelikten göğsünü, bu canavarlara her zaman tunç siper edip, işte onları bu hale getirmiş, onların ölülerini birer boş çuval gibi uyuz, yağır beygirlerin sırtına atmıştır. Faruk Bey Yüzbaşıya binbaşılık yazılıp gelir… Yok, yok, böyle kahramanlara binbaşılık, miralaylık, paşalık bile az gelir. Çünkü onlar, bu vatanı nice musibetlerden kurtarmış ve hem de kurtaracaklardır.”

Belediye Başkanı durdu, öksürdü, kürsünün üstündeki suyu alıp lıkır lıkır sonuna kadar içti, kollarını birkaç kere açıp kapadı, şahin gözlerini baştan sona kadar alanı hıncahınç doldurmuş kalabalığın üstünde dolaştırdı, kaşları çatılıp alnı kırıştı:

“Evet, ve de bin kere evet! Yüzbaşı, Faruk Bey gibi bir kahramanı doğurup bu vatana armağan bırakan analar var olsun, bin yaşasın.”

Gene sustu, gözlerini kalabalığın üstünde dolaştırdı. Yüzbaşı Faruk utangaç, başını önüne eğmiş, elindeki kırbacını usul usul çizmelerine vuruyordu.

“Haydi hep birden, ben söyleyince haydi hep birden… Yüzbaşı Faruk Bey gibi kahramanlarını, böyle fedakar, tunçsi-per yiğitleri doğuran analar bin yaşasın. Haydi hep birden, bin yaşasın…”

Kalabalık hep bir ağızdan: “Bin yaşasın!”

“İnce Memed gibi bu vatanın nam nimetiyle büyüyerekten, bu vatanın kıymetli evlatlarını hançerleyip, gözlerini oyaraktan onları öldüren İnce Memedler kahrolsun!” “Kahrolsun!” “Lanet olsun!” “Lanet olsun!”

Belediye Başkanı üç kere daha kalabalığa lanet olsun dedirttikten sonra kürsüden soluyarak indi. O iner inmez de sabrı

158

tükenmiş Sami Turgut atladı kürsüye. Çok soğukkanlıydı. Kürsüde bir süre bekleyerek, bir sağa, bir sola, bir arkaya döndü, halkı gözden geçirdi. Hiç kimseden ses çıkmıyor, yalnız ölülerin beygirleri kuyruklarını durmadan sallayarak sinekleniyorlardı.

“Irkımız,” diye bir ses ortalığı çınlatınca herkes derinden ürperdi, “kahraman ve hem de yüce, yüceler yücesi ırkımız, yiğitlerimiz, yiğidin harman olduğu ülkemiz… Arı bir pınar suyu gibi temiz kanımız. Bütün damarlardan üstün can damarımız. Orta Asyadan buralara kadar kıl çadırlarda gelen ırkımız. Bütün dünyaya kan saçan, her kıl çadırı muhteşem bir saray yapan ırkımız. İnsanlığın bayrağını yükselten bir ırktır bizim ırkımız. Eğer biz olmasaydık, olmasaydık, olmasaydık…”

Ellerini kollarını büyük bir hızla sallıyor, eğiliyor, kalkıyor, sağa sola dönüyor, kürsüde kendini paralıyordu. Kıpkırmızı da kesilmiş, ter içinde kalmıştı. Sesi gittikçe azgmlaşıyordu. Sanki kalabalığa değil de taa şu uzaktaki perde perde moraran Alada-ğa konuşuyordu.

“Biz olmasaydık bütün dünya ışıktan, yiğitlikten mahrum kalırdı. Dünyayı adam eden şanlı soyumuz… Biz olmasaydık, insanlık kötürüm kalırdı… Orta Asyadan savlet edip Ön Asya-ya kadar gelen soyumuz… Biz tarihlere adımızı altın harflerle yazdık. Kayalara, gökyüzüne yıldızları, ayı biz kazdık. Tanrı-dağlarından attığımız ok Alp dağlarının bağrını deldi de öte yana geçti. Demir bilekli pehlivanlar saldık yeryüzüne. Kükremiş aslanlar misali, muhteşem yelelerimizi savurarak, sallayarak dolaştık yeryüzünü. Yolumuza çıkanı ezdik. Aman dileyenin kılma dokunmadık. Mağrıptan maşrıka kadar dünyayı zapt ettik. Çelik donlu kaplanlar dolaştı dünyayı, alınları ay ve yıldızlı. İşte arkadaşlar, siz böyle bir soydansınız. Bu soydan, İnce Memed nam kefere gibi kefereler nasıl çıkar, çıkarsa da işte o kanı bozuk köppekleri, işte, işte bu hale koyarlar… Bakın işte orada uyuz bir beygirin sırtında biruh ve bimecruh yatıyor. Ve hem de sarkmış başı, uzamış boynu ve elleri nerdeyse toprağa değecek. Boyu devrilsin leşin, leş oğlu leşin! Onlar kim olursa olsunlar, kanlan ne kadar bozuk olursa olsun, onların bu vata-na güçleri yetmeyecektir. Onlar Ali Safa Bey gibi kanı temiz,

159

kam Orta Asyadan bulanmadan gelmiş vatan evlatlarını ne kadar çok öldürürlerse öldürsünler, onlar bitmeyeceklerdir. Bir Ali Safa Beyi öldürecekler, soylu kanımız bin Ali Safa Bey, on bin, yüz bin, yüz milyon Ali Safa Bey yetiştirecektir. Biz, biz, biz bu batmış devletin temelini kanımızla yuğurduk. Daha dün harimi ismetimize, tıpkı bu İnce Memed gibi elini kolunu sallayarak giren hain düşmanları kanımızın ebediyete kadar sönmeyecek ateşinde boğduk ve hem de kıyamete kadar boğacağız. Biz, bugün imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz. Bizim eşitliğimizi bozan İnce Memed nam kafir gibisileri de kanımızda, alın terimizde boğacağız…”

Birden sözlerini kesti, gözlerini kısıp halka bir süre baktı. Kürsüde yelesi kabarmış, kafeste kükremeye hazır bir aslana benziyordu. Kollarını ağır ağır yana açtı, ardından da yukarı kaldırdı:

“Ölmez bu vatan,” diye bağırdı. “Ölmez ölmez ölmez bu vatan… Ölse de, ölse de, ölse de hatta… Çekmez kürenin sırtı bu tabutu cesimi, cesimi, cesimi… Çekmez, çekemez, çekemez,” derken bir Kaymakama, bir Murtaza Ağaya, bir Yüzbaşıya bakıyordu.

Kürsüden, bir kuş gibi kollarını açarak iki üç metre uzağa fırladı, geldi Kaymakamın önüne düştü. Hazır ola geçip onun önünde eğildi.

Kaymakam:

“Seni candan tebrik ederim Sami Turgut Bey. Ben Ankara-da bile senin gibi bir hatip görmedim. Hamdullah Suphi Bey bile, Ömer Naci Paşa bile söz söylemekte senin eline su dökemezler.”

Oradakilerin hepsi de buna benzer sözlerle kutladılar öğretmen Sami Turgutu. Yalnız Murtaza Ağa onun kulağına eğilip bir şeyler söyleyince büyük hatibin yüzü güldü.

Az sonra büyüklerin gitmesiyle candarmalar da beygirlere atılı ölüleri kuşatıp candarma komutanlığına götürdüler, eşkıyaları beygirlerden alıp karakol duvarının dibine yan yana dizdiler. İnce Memedin don gömlek kalmış ölüsü en baştaydı ve sırtını iyice duvara dayamışlardı, başı da sağ yana düşmüştü. Öteki eşkıyalara gelince, onları da oturtmuşlar,

160

sırtlarını duvara dayamışlar, ayaklarını da uzatmışlardı, tıpkı İnce Memecf gibi. Her birisinin de başı yana, omuzlarının üstüne düşmüştü. Candarmalar eşkıyaların tüfeklerini de kucaklarına koymuşlardı. Fişekliklerine dokunmamışlar, kimisinde çaprazlama, kimisinde belden bağlama öyle duruyorlardı. Kimisinde kama, kimisinde tabanca, dürbün vardı. Kel Eşkıyanın da önüne kocaman bir bomba koymuşlardı, tüfeğinin kundağı yanma…

Kaza candarma kumandanlığı eski bir yapıydı ve çok geniş, bir metre kadar yüksekliği olan bir taş duvarla çevriliydi. Tek katlı hapisane damı da bu geniş avlunun içindeydi. Kumandanlık avlusunda üç tane de antika, üstü işlemeli büyük mermer taş duruyordu. Çok eskiden, eski eserlere meraklı bir Osmanlı yüzbaşısı, bu yapıtları Anavarza kalesinin yakınındaki bir hüyükten kağnılarla getirtmişti. Birisinin üstünde, caddeye bakan yüzünde çok güzel, düz burunlu bir kadının resmi vardı. Ötekiler asma yaprakları ve koyun başları, beş yapraklı, biribir-lerine benzeyen çiçeklerle bezeliydi.

Caddeyi bir anda büyük bir kalabalık doldurmuş, avlu duvarının üstünden, orada yan yana dizilmiş eşkıyaların boynu bükük ölülerini seyreyliyorlardı. Kasabanın tek fotoğrafçısı Gözlüklü Rahmi hemen makinasını kapmış, Yüzbaşıdan izin almış, içeriye girmiş, eşkıyaların resimlerini çekiyordu. Resim çekerken de eşkıyaların başlarının dik durmasını istiyor, ne yaparsa yapsın bir türlü onların başlarını dikleştiremiyordu. Sonunda onların başlarını dik tutması için bir candarmanm kendisine yardım etmesini Yüzbaşıdan istedi, Yüzbaşı da Kertiş Ali Onbaşıya emir verdi.

Bu sırada olayı baştan sona kadar yaşayan Vayvay köyünden Muslu Çavuş köye gidip olayı onlara da haber vermeyi akıl etti. Duvarın dibine yan yana dizilmiş ölülere, kalabalığın arasından bir daha baktı sonra yola düştü. İnce Memed dedikleri adamı burada da, pazaryerinde de epeyce yakından görmüştü. Bu adamı hiç mi hiç İnce Memede benzetememişti. Az önce avlu duvarının oradan baktığında sağdan üçüncü kişinin ince Memede benzediğini fark etti. Demek candarmalar o ze-bella gibi adamla İnce Memedi karıştırmışlar, diye düşündü. Ya

161

da kendisi yanlış görmüştü, İnce Memed diye onu göstermişler de, o zebella gibi adamı anlamıştı.

Köye gün kavuşurken girdi. Köyden çıt çıkmıyordu. Ne bir kedi miyavlıyor, ne bir köpek ürüyor, ne de bir kuş ötüyordu. Doğru muhtar boynu uzun Seyfalinin evine gitti:

“Duydun mu Seyfali Emmi başımıza gelenleri? İnce Me-medin ölüsünü dağlardan bugün getirdiler,” diye kara haberi ona ulaştırdı.

Boynu uzun Seyfali boynunu uzatarak:

“Suuusss!” dedi. “Sus Muslu Çavuş, sus ki ocağımız battı. Sus ki Koca Osman bunu bilmiyor, duyarsa oluverir. Seyran da bilmiyor, yoksam bütün köy biliyor. Bir yas çökmüş köyün üstüne… Sus oğlum sus! Koca Osman duyarsa oluverir. Nasıl ederiz de ona bu kara haberi duyurmayabiliriz? Seyran da perişan olur ya, o genç, sağlam.”

“Mümkünü yok,” dedi Muslu Çavuş, “bir gün nasıl olsa duyacak Osman Emmi.”

“Duyacak, duyar duymaz da canı oracıkta çıkıverecek. Vay Koca Osman Emmi vay. Vay ki vay, akıbeti bu mu olacaktı, dağlar gibi Koca Osmanın, başına böylesi işler de mi gelecekti? Allah düşman başına vermesin böyle bir felaketi…”

Muhtar boynu uzun Seyfaliyle Muslu Çavuş o gece uyumadılar, sabaha kadar konuştular. Köydense çıt çıkmıyordu. Sabah oldu, gün kavuştu, gene köyde çıt yok. Bütün ova da öylesine bir sessizliğe bürünmüştü ki, ortalık çm çm ötüyordu. Sanki köydeki, bütün ovadaki canlıların üstünü bir ölüm uykusu örtmüştü. Toprağın altında bir tohum çatlasa sesi duyulacaktı.

Gün kuşluk olunca Muslu Çavuş, Seyfalinin evinin kapısından dışarıya bir iki adım atıp hemencecik de geriye döndü. Köyün sokaklarında hiçbir canlı yoktu. Böylesine bir sessizlikten ürkmüştü.

Gene karşı karşıya geçip oturdular, sabaha kadar her şeyi konuşmuşlar yorulmuşlardı. Ellerinde birer çöp önlerindeki ocağın küllerini karıştırıyorlardı. Uzun, bu yoğun sessizliği yır* tan bir çığlıkla irkilip ayağa fırladılar. Çığlık öylesine uzun, ustura gibi keskin bir çığlıktı ki, sanki göğü ikiye biçmiş, geriye dönüp susmuştu.

162

“Eyvah Muslu Çavuş,” dedi Seyfali, “bu çığlık Seyranın çığlığı- Şimdi artık Koca Osman duyar, bir cenaze daha kaldırırız yarın öbürsü gün. Haydi Seyranın evine gidelim.”

Seyran evinin duvarının dibine çökmüş, oraya yumulmuş, gözleri kapalı, kıpırtısız duruyordu cansızmışcasma. Taş gibi devinimsizdi.

Eve her gelen Seyranı bu halde görünce hiçbir söze varamıyor, bir köşeye büzülüp oturuyor, gözlerini de Seyrana dikip kalakalıyorlardı. Seyranın evinin önü gittikçe kalabalıklaşıyor-du. Gene yoğun sessizlik olduğu gibi sürüp gidiyordu. Ortalıkta ağır, öldürücü bir hava vardı. Kuşluklaym aşağı yukarı köyün bütün insanları Seyranın evinin önüne gelmiş çömelmişler-di. Yalnız Koca Osmanla Kamer Ana yoktu ortada. Herkes de onları bekliyordu. Bu ağır hava daha fazla süremezdi. İşkenceden de ölümden de öte bir şeydi.

Köyün göğünden geçen bir ak bulutun gölgesi üstlerinden geçti. Üstlerindeki dut ağacından karşı salkım söğüde birkaç kuş uçtu. Tam bu sırada da ortalığı sevinç dolu bir gülüş çınlattı. Köylüler başlarını çevirince öteden, en güzel giyitlerini giyinmiş, gümüş kösteğini, savatlı, işlemeli kuburunu beline bağlamış, dizleme nakışlı çoraplarını çekmiş, ayağındaki kırmızı postalları parlayan Koca Osmanla, gene bayramlıklarını giyinmiş, burnuna altın hırızmasını takmış Kamer Anayı gördüler.

Koca Osmanın sesi çınladı:

“Şunlara bakın hele şunlara,” dedi. “Mezar taşları gibi ne çökmüş kalmışsınız öyle? Uzun boyunlu Muhtar, seni ben de akıllı bir adam sanırdım. Tuh senin adamlığına!”

Seyranın yanma gitti durdu, onun başucunda biraz bekledikten sonra, sert, buyurucu bir sesle:

“Kalk kız ayağa,” dedi. “Ahmak avrat, ne öyle oturmuş kalmışsın bir yas evinde gibi? Sen de bu ahmak köylüye, bu akılsız Seyfaliye uymuşsun. Kalk! Yoksa ayağımın altına alırım seni. Kim öldürebilirmiş ki benim şahinimi, İnce Memedimi, oğlumu? Yılda kaç kez öldürür o kasabalılar, o Ağalar aslanımı. Hk kez mi duyuyorsunuz onun ölüm haberini?”

Kahkahayla gülüyor, çömelip kalmış köylülerin arasında dolaşıyor, eğleniyor, şakalaşıyordu.

163

“Hahhaaah, tuzlayım da kokmasın o Faruk Yüzbaşı, o vuracakmış benim şahinimi ha? Hahhahhaaah! Kim bilir kimi hangi zavallı eşkıyayı vurmuştur da İnce Memed yerine, onunla övünüyordur ödlek Faruk Efendi.”

Olduğu yerde durdu, sert, ayağını yere vurdu: “Bre ahmaklar, deli insanlar, böyle yas tutacağınıza, böyle kanınız kuruyarak mezar taşı kesileceğinize, biriniz gidip de candarma kumandanının kapısında eşkıya ölülerine baksaydı-nız ya, içinde şahinimin ölüsü, ağzımdan yel alsın, tu, tu, tuuu, ağzım dilim kurusun, ölüsü var mı yok mu diye baksaydınız ya… Bu köylüden başka kim tanır, kim bilir ki şahinimi, kim, kim, kim… Sağ adamın yası tutulmaz, haydin kalkın.”

Sesi o kadar buyurucuydu ki herkes ayağa kalktı. Bu sırada da Seyran yola düşmüş kasabaya doğru koşuyordu.

“Bırakın gitsin,” dedi Koca Osman onun ardından gülümseyerek. “Aklı başına geldi falliğin. Şimdi gidip de görecek.” Kamer Anayı kolundan tuttu:

“Haydi, çabuk eve gidelim de ben bir iyice karnımı doyurayım,” diye çekti götürdü. Bundan sonradır ki köylüler açılmaya, biribirleriyle konuşmaya başladılar.

Seyran karaçalılıkların, kamışlıkların aralarından geçiyor, küçük bölüklere düşüyor, altın sarısı firezli tarlalardan koşuyordu. Kasabaya yetişmek için en kısa yolları arıyor, çukur, tepe, ark demiyor, gözü hiçbir şey görmeden gidiyordu.

Kasabanın önünden geçen çaya ne zaman vardı farkında değildi. Bacakları, elleri, yüzü bile yırtılmış, kanamıştı, bunun da farkında değildi. Akarsuya gelince bir an kıyısında durduktan sonra, yere oturdu ayakkabılarını çıkarıp eline aldı. Ayağa kalkınca öylece bir an daha düşündü, sonra da suya vurdu, karşıya geçti. Orada ayakkabılarını giyerken, ya az sonra İnce Memedin ölüsüyle karşılaşırsam, işte o zaman ne yaparım, diye düşündü. Köye doğru birkaç adım attı. Kumlardaki kendi ayak izlerini gördü. Topaç gibi bir kara arı delirmişcesine, mosmor açmış bir hayıt çiçeğinden öbür hayıt çiçeğine vızıldayarak, dönerek, uğunarak, bir uçak gibi sesler çıkararak gidip geliyor, bir kuş kadar büyük, mavi benekli turuncu bir kelebek de bir sığırkuyruğunun üstünde durmuş süzülüyordu. Sarıca ka-

164

çalar yaldızlı, yapraklan sararıp tepesi tozaklamış bir kamısın gövdesinden yukarıya dizilmiş, kamışın tozağma doğru çekiliyorlardı. Bir koskocaman sarı örümcek, bir karaçalıdan ötekine gerdiği bir kulaç genişliğindeki ağının köşesine sinmiş avını bekliyordu. Ağında hiçbir sinek yoktu. Ya ağını daha yeni kurmuştu örümcek, ya da düşenleri hemen yiyordu. Seyran orada durup bir an bekledi, ağa bir sinek düşmüştü, küçücük, ak bir sinek, kocaman, yabanıl sarı örümcek köşesinden yıldırım gibi çıkıp sineğin üstüne atladı. Atlamasıyla birlikte de köşesine çekilmesi bir oldu. Küçücük sinek yerinde yoktu… Ağır ağır yola çıktı, bokböcekleri, önlerindeki yuvarlaklarını tozun içinden yukarıya doğru sürüyorlardı. Onları geçince çok sarı, başı da mavi bir küçük kuşla karşılaştı, kuş sanki üç kere başının yöresinde döndükten sonra çekti gitti. Kulaklarında incecik kanat şapırtıları kalmıştı. Kuş önünden uçuyor, bir çalıya konuyor, o yaklaşınca gene uçup biraz ilerdeki bir çalıya tünüyordu. Karşıdan çok uzun bir toz direği geldi, tozutarak, dönerek, savurarak… Kuş bir ara tozların içinde kaldı, onu gördü hemencecik de. Ardından da yitirdi. Az sonra toz direği gelip onu da içine aldı, kasabaya doğru çekti gitti, çayın kıyısında da söndü. Seyran kuşu bir süre göremeyince içine ağır, acı gibi, sızlayan, yürek söken, ağı gibi bir acı çöktü. Sonra kuş geldi tam karşısında ince ince kanat çırparak uçtu.

Seyran geriye döndü, bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün, öldürülmüşse eğer İnce Memedin ölüsünü görmeyecek miydi? Az sonra akarsuyun kıyısındaydı, yere oturmuş ayakkabılarını çıkarıyordu. Ayağa kalkıp karşıya geçti. Kuş da onunla birlikte uçuyordu. Karşıda azıcık durdu, bekledi, hemen de, gene kuşla birlikte geriye döndü. Gene bir an bekledi, gene döndü.

Oradan geçenler, o gün, gün yıkılıncaya kadar, uzun boylu, yanık tenli, ela gözlü, incecik bir kadının, mavi başlı küçücük bir kuşla birlikte çayı durmadan bir o yana, bir bu yana geçtiği-ni gördüler, şaştılar ama, buna bir anlam da veremediler.

Gün suları kızartırken Seyran birden sudaki kendi suretini gördü. Başının sağında da, bir karış yanından, küçücük kanatlarını sallayarak o kuş uçuyordu.

165

“Nasıl olsa öldürülmüşse göreceğiz onun ölüsünü değil rru küçük kuş?” diye yanındaki sarı kuşa sordu. Kuş kanatlarını uğundurdu.

Kasabaya koşmaya başladılar. Seyran candarma komutanlığını biliyordu. Sokaklarda vakit öldürmeden oraya vardı. Avlu duvarının berisinde öyle çok büyük bir kalabalık yoktu. Bir çocuk sürüsü, otuz kırk kadar beyaz başörtülü kadın, yedi sekiz erkek oraya dizilmişler, kederli gözlerle komutanlık duvarının dibinde, sırtları duvara dayalı eşkıya ölülerine bakıyorlar, hiç de konuşmuyorlardı. Dalmışlar gitmişlerdi. Gözlerini de ölülerden ayıramıyorlardı. Seyran da geldi avlu kapısının önünde durdu, kuş gitti, o antika mermer taşlardan birisinin üstüne kondu, cikilemeye başladı. Ortalığı burun direklerini kıran bir ölü kokusu almıştı. Bütün kasaba taşı toprağı, insanıyla kokuyordu.

Seyran yerinden bir türlü kıpırdayamıyor, gözlerini kocaman kocaman açmış, taa buradan İnce Memedin ölüsünü tanımaya çalışıyor, oraya gidip de, ölüleri yakından görmeye bir türlü cesaret edemiyordu. Zaman geçiyor, mermer taşın üstüne konmuş sarı kuş, taşın üstünden kalkıyor, konuyor, vıcırdıyordu, Seyransa bir türlü yerinden kıpırdayamıyordu. Kuş gene geldi başının üstünde dönmeye başladı. O kadar yakınında dönüyordu ki başının kuş, kanatları neredeyse kulaklarına, burnuna çarpacaktı.

Kuş gitti gene mermer taşın üstüne kondu, ne vıcırdıyor, ne kanat çırpıyor, kabartma kadm başının yukarısında durmuş bekliyordu. En sonunda Seyran yavaş yavaş, dimdik, yüzü gerilmiş, avlu kapısından içeriye daldı, ölülere doğru yürüdü. Kuşun konduğu taşın yanından geçti, taşın üstündeki kadın başı kabartmasını gördü, tıpkı kendisine benziyordu taştaki kadm, öyle burnu düz, çenesi çukurdu. Ölülere yaklaşınca durdu. Nöbetçi candarma ona, yasak, burada ne işin var, diyecekti, Seyranın yüzünü görünce sözleri ağzında kaldı, konuşamayıp/ olduğu yerde dikildi kaldı. Biraz daha yaklaştı. Hızla, ölülere teker teker baktıktan sonra yüzü bir aydınlık sevinçle parladı, gülümsemeye başladı. Onun sevinci orada durup kalmış can-darmaya da geçti, o da onunla birlikte gülümsedi.

166

Seyran ölülerin yanından ayrılırken, gülümsemekten utanarak gene gülümsüyordu. Avlu duvarının üstüne dizilmiş çocuklar da ona gülümsediler, onun bu utanmış halini görünce. Kadınlar da, yaşlı erkekler de…

Kadınlardan birisi sordu:

“Bacım, bacım,” dedi, “seninki yok mu içlerinde? Çok kokuyorlar.”

Seyran iri, kapkara, bir sevinç ışıltısında yanan gözlerini sevgiyle ona çevirdi:

“Yok,” dedi, “yok, kurban olduğum teyzem, benimkisi içlerinde yok. Çok şükür yok. Çok da kokuyorlar.”

Feldirdeyen dizleri onu çekemeyip oraya oturdu, sevinç gözyaşları dökmeye başladı. Kadınlar onun başına biriktiler:

“Ağla kızım ağla,” diyorlardı, “Ölüye yastan ağlamaktan-sa, diriye sevinçten ağlamak… Ağlamak kadınların yazgısıdır. Kokuyorlar.”

Sarı kuş üstlerinde dönüyor, yukarlarda geniş, altın sarısı halkalar çiziyordu.

Seyran ayağa kalktı, yeniyle gözyaşlarını sildi: “Sağlıcakla kalın analar, bacılar, kardeşler,” diye mutlu mutlu söylenerek köye doğru yürüdü. Gün kavuşuyor, küçük kuş kimi zaman onun önünden gidip bir çalıya konuyor, çalıda onu bekliyor, o gelince de uçuyordu. Kimi zaman da gelip başının ucunda bir süre dönüyordu. Seyranın kulaklarında küçücük kanat sesleri.

“Küçük kuş, küçük kuş. Seyran sana da kurban olsun, küçük kuş!”

167

9

Önce o bıyığı yeni terlemiş eşkıyanın anasıyla babası geldi. Ana oğlunun ölüsünü görünce çığlık atarak vardı ona sarıldı. Baba susuyor, öyle, kanı çekilmiş, sapsarı durmuş kalmış boş gözlerle karısına bakıyordu. Candarmalar anayı zorla oğlunun üstünden aldılar. İnce Memedin ölüsünün biraz uzağına, duvarın dibine oturttular. Ananın sanki kanı kurumuştu, ondan da en küçük bir ses çıkmıyordu.

Candarmalar, babayı alıp Yüzbaşıya götürdüler. Bitişik odadaki Asım Çavuş babanın ifadesini alıyor, bir candarma da daktiloyla yazıyordu.

Bıyığı yeni terlemiş delikanlı, ekinlerine sığırlarını salıvermiş kapı komşuları Pehlivanı vurmuştu. Pehlivan köyün baş belası birisiydi. Köyde herkese söver, herkesi döver, aşağılardı. Bütün köyün gözünü korkutmuş, delikanlının anasını da, ölümünden birkaç ay önce köyün ortasında, onun gözünün önünde ağzından burnundan kan getirinceye kadar dövmüş, kimse de ona ses çıkaramamıştı. Bu olaydan sonra bıyığı yeni terlemiş delikanlı iflah olmamış, insan içine çıkamamış, herkesten, her şeyden utanmış, yemeden içmeden kesilmişti. O gün bu gündür, başını kaldırıp da anasının yüzüne bakamamıştı.

Evlerinde çok eskilerden kalma bir tabanca vardı. Onu almış uzaklara gidip tabancayı denemişti. Tabancanın kurşunu kalın, yaş bir ağacın bir yanından girmiş, öbür yanından çıkmıştı. Kocaman, karadağ dedikleri cinsten toplu bir tabancaydı. Delikanlı tabancayı bir daha yanından ayırmamıştı.

168

Pehlivanın sığırları onların ekinlerine aşağı yukarı her gün giriyor, bıyığı daha yeni terlemiş delikanlı da her gün koşarak gidiyor, tarlalarından Pehlivanın sığırlarını çıkarıyordu. Bir gün Pehlivanla karşılaştılar, Pehlivan ona bağırdı:

“Sen ne hakla benim sığırlarımı tarladan çıkarıyorsun? Sen bilmiyor musun ki benim sığırlarım hür ve serbesttir? Yarın atlarımı, eşeklerimi de sizin ekine bırakacağım.”

Delikanlı bir şeyler söyleyecek olmuş, Pehlivan onu kaptığı gibi yere fırlatmış, ayaklarıyla yerdeki genci çiğnemeye başlamıştı. Delikanlı koltuğunun altındaki tabancayı çekememişti.

İkinci gün atlar, eşekler, sığırlar doluşmuşlardı gene ekinlerine. Böyle giderse bütün ekin bitecek, onlar da tarladan bir buğday tanesi bile alamayacaklardı.

Muhtara, köyün büyüklerine gittiler, kimse Pehlivanın sığırlarını durduramıyordu. Hayvanlar her gün tarlaya salıveriliyorlar, delikanlı da her gün onları çıkarmaya gidiyor, kemikleri kırılıncaya kadar dayak yiyerek geriye dönüyordu.

Bir bayram sabahıydı. Herkes giyinmiş kuşanmış, köyün alanında toplanmıştı. Delikanlı da giyinmiş kuşanmıştı. Bir yeni yetme kadar değil de, daha çok bir çocuğa benziyordu.

Kalabalığın karşısında durup şöyle bir baktıktan sonra:

“Bana bak orospu avratlı Pehlivan,” dedi. “Korkak köpek…”

Gülüyordu.

Pehlivan kalabalığın ortasından hışımla ona doğru atladı. Delikanlı usulca tabancayı çekti, soğukkanlı, eli titremeden doğrulttu, tetiğe bastı. Pehlivan havada bir perende attı, geldi ayaklarının dibine boylu boyunca serildi. Çocuk gene soğukkanlı, tabancasında ne kadar kurşun varsa hepsini de Pehlivanın üstüne boşalttı. Pehlivan her kurşunu yedikçe sırtı usulca kalkıp iniyordu.

Sonra çocuk kalabalığa döndü:

“Kusura kalmayın, mübarek bayramınızı kana buladım… Hakkınızı helal edin, ben gidiyorum,” dedi, çekildi gitti.

Ne arkasından bir koşan, ne de ona bir tek söz söyleyen oldu.

Sonra onun dağa çıktığı, daha sonra da Kara Osman çetesine girdiği duyuldu.

169

1

Baba, komutanlığın merdivenlerinden gene öyle donmuş kanı çekilmiş, uyurgezer indi. Oğlunun ölüsünü sırtladı, avlu kapısında bekleyen at arabasına götürdü. Sonra döndü orada kalakalmış anayı aldı, arabaya, oğlunun yanma koydu. Ova köylüklerinden olurlardı, atları kırbaçladı.

Onlar daha gitmeden, kadın erkek bir köylü kalabalığı can-darma komutanlığının avlusunu doldurdu. Soldan üçüncü yanık yüzlü adam için gelmişlerdi. Bu eşkıyanın adı Ökkeşti. Tam otuz yıldır dağdaydı. On beş yaşından bu yana yol kesiyor, topladıklarının bir kısmını köylüsüne veriyordu. O hiç kimseyi öldürmemiş, bir Ağanın işlediği bir suçu üstüne almıştı. Suçunu üstüne aldığı Ağanın öldürdüğü de başka bir Ağaydı ve ölenle öldüren kardeş gibiydiler. Öldürülen Ağanın çok akrabaları vardı. Ökkeş hapiste bir ay bile kalsaydı, kesinlikle öldürülürdü. Belki suçunu üstüne aldığı Ağanın da yardımıyla hapisten kaçtı. Dağdan başka hiçbir yerde yaşayamazdı. Düşmanları o kadar güçlüydüler ki nerede olursa olsun onu bulup öldürürlerdi. Tam otuz yıl çeteden çeteye geçerek, dağdan dağa kaçarak onların ellerinden kurtuldu. Dağa çıkar çıkmaz adını hemen değiştirmiş, basma kırmızı fesi giyer giymez adıyla sanıyla başka bir adam olmuştu. Bir çeteden çıkıp başka bir çeteye girişinde, bir dağdan öbür dağa geçişinde de ad değiştiriyordu.

Köylülerden birisi yukarıya çıkıp Asım Çavuşa ölüyü alacaklarını söyledi. Candarmalar ölünün üstündeki silahları aldılar, Ökkeşi de köylülere teslim ettiler.

Onların arkasından da bir gelin geldi. On sekiz yaşlarında gösteren, uzun boyunlu, ceren gözlü, iyi giyinmiş, boğazına taa göbeğine kadar inen beşi biryerdeler takmış, kirpikleri kıvırcık güzel bir kadındı. Biraz hüzünlü, biraz da gülüyor gibi bir hali vardı. Kadın geldi soldan ikincinin, İnce Memedin ölüsünün yanındaki ölünün önünde durdu, bir tuhaf uyur gibi başı önüne düşmüş eşkıyaya baktı kaldı. Yüzü hiç değişmiyordu. Candarmalar onu oradan Asım Çavuşa götürmeseler, sonuna kadar ölüye bakıp duracaktı.

Güzel gözlü kadın komutanın yanından indikten sonra geldi gene ölünün karşısına dikilip ona gözlerini kırpmadan bakmaya başladı. Bu eşkıyanın adı Kerimdi. Anavarza ovası-

170

nın verimli topraklarında büyük bir çiftliği vardı. Komşu çiftliğin oğlu karısının ırzına Akçasazın bükünde zorla geçmişti. Kerim de adamı yakalamış, Anavarza kalesine çıkarmış, elini kolunu bağlamış, üç gün üç gece ona işkenceler yaparak öldürmüştü.

Dışarda Hamza Dayının otomobili bekliyordu. İki adam geldi, Kerimi aldılar, otomobile taşıdılar, arkaya, koltuğa yerleştirdiler. Güzel gözlü kadın da öne, Hamza Dayının yanına bindi. Ölü çok kokuyordu, şişmişti.

İkindiüstüydü ki altı kişi geldi, altısı da yepyeni lacivert gi-yitliydiler. Ayaklarında körüklü siyah çizmeler, bacaklarında da gene ceketin kumaşından külot pantolonlar vardı. Hepsinin başındaki de biribirinin tıpkısı fötr şapkalardı. Bıyıkları da biri-birinin bıyığının tıpkısıydı. Kapkara, uzun ve uçları özenilerek burulmuştu. Geldiler, İnce Memedin karşısında durup teker teker eğilip onun yüzüne baktılar.

Dışarda, avlu duvarının ardında çocuklardan başka kimse kalmamıştı. Çocuklarsa, kuşlar gibi duvarın üstüne çıkıp sıralanıp oturmuşlar, meraklı gözlerle eşkıyaların gelen alıcılarına bakıyorlardı.

“İnce Memedin önünde durdular,” dedi birisi. “Bunlar da İnce Memedin akrabaları.”

“Yok,” dedi en iriceleri yılık gözlü Aşık Mustafa. “İnce Memedin hiçbir kimsesi yok. Onun bir anası vardı, onu da Abdi Ağa öldürdü.”

“Yalancı.”

“Ne yalanı, biz geçen yıl onların köyüne yaylaya çıktık.”

“Hişt, bakmsana be, bunlar İnce Memedin önünde durdular, eğilip eğilip bakıyorlar. İnce Memedin kimsesi yok da bunlar neci ya?”

“Arkadaşları,” dedi Aşık Mustafa.

Lacivert giyitli altı kişi hep birden yukarıya, Yüzbaşının yanma çıktılar.

“Biz geldik Yüzbaşım,” dediler.

“Hoş geldiniz ya ne istiyorsunuz?”

“Kardeşimizin ölüsünü almaya geldik.”

“İyi ya, gidin de alm. Önce Asım Çavuşla konuşun.” İçeri-

171

 

ye bağırdı: “Asım Çavuş, bir eşkıyanın daha sahipleri çıktı. Bu kokudan kurtulacağız.”

“Bakalım Yüzbaşım.”

Yüzbaşı lacivertli altı kişiyi Asım Çavuşun yanına gönderdi.

“Kim kardeşiniz?”

“Kara Osman.”

“Hangisi o?”

“En baştaki, don gömlekle kalmış olanı.”

“Öteki eşkıyaların hepsi giyimli de bizimkisi neden böyle yarı çıplak?”

“Vurduğunuzda böyle miydi?”

“Silahı bile yok muydu?”

“Böyle ayağı yalın başıkabak mıydı?”

“O adamı, aşağıdaki iriyarı adamı söylüyorsanız, o Kara Osman değil.”

“Ya kim?”

“İnce Memed.”

Ölünün kardeşleri öfkelendiler:

“Bizim kardeşimiz Kara Osman nasıl İnce Memed olur?”

“Nasıl olmaz, beş köyün halkı gördü. Hepsi de bu İnce Me-meddir dedi…”

“Bizim kardeşimiz Kara Osman nasıl İnce Memed olur Çavuşumuz?”

Asım Çavuş masasından fırlayıp birkaç adımda Yüzbaşının karşısına geldi dikildi, olayı ona nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. O anda da alnı boncuk boncuk terlemişti.

“Ne var, ne oluyor Asım Çavuş?”

“Bunlar İnce Memedi istiyorlar.”

“Neyi olurlarmış bunlar İnce Memedin?”

“Kardeşleri.”

“Allah Allah, Asım Çavuş Memedin hiç kimsesi yoktu ki, bunlar kardeşleri olsun…”

“İnce Memed, İnce Memed değilmiş Yüzbaşım…”

“Ya kimmiş?” diye ayağa fırladı Yüzbaşı.

Asım Çavuş odasında durmuş beklemekte olan kardeşleri çağırdı:

172

“Gelin buraya.” Sesi çok sertti. “Siz kimin ölüsünü istiyorsunuz?”

“Kardeşimiz Kara Osmanın… İşte orada, aşağıda, don gömlek…”,

“Olamaz,” diye bağırdı Yüzbaşı.

“Olur,” dedi kardeşlerden büyüğü, “çünkü o bizim kardeşimiz Kara Osmandır.”

“Olamaz! Onun Kara Osman olduğu ne malum? O İnce Memeddir.”

“Nasıl olamaz Yüzbaşım? Hiç insan kardeşini tanımaz mı? Biz İnce Memedin ölüsünü alıp da ne yapalım, ne tanırız, ne de onu biliriz.”

“Belli olmaz,” diye’ gene bağırdı Yüzbaşı. “Sizler hangi köyden olursunuz?”

“Çok uzaklardan,” dedi büyük kardeş. “Düldül dağının dibinden, Meryemçil belinden.”

“Bu işte bir iş var Asım Çavuş. İnce Memedi Kara Osman diye alacaklar, dağlarda bir şeyler çevirecekler. Bütün köyler ve bütün kasaba halkı, onu tanıyanlar, görenler, bilenler, bu İnce Memeddir demediler mi?”

“Dediler Yüzbaşım.”

“Kadınlar ağıt bile söylemediler mi, ah İnce Memed, vah İnce Memed diye?”

“Söylediler.”

“Bunda bir oyun var!” Yüzbaşı altı kardeşe dönüp ayağını yere vurarak, sert çıkıştı: “Sizin hepinizi hapsederim, yalancılıktan, hilebazlıktan.”

“Yüzbaşı öyle deme. Bir hançer de sen vurma yaramızın üstüne. Bir tuz da sen ekme yaramıza. Zaten dağ gibi kardeşimizi yitirmişiz, zaten bok yoluna gitmiş.”

“Bu kişi sizin kardeşiniz olamaz. İnce Memeddir o.”

“Nasıl olur Yüzbaşım, biz yedi kardeşiz, bütün Toroslarda, Maraşta, Göksunda, Andınnda herkes bizi tanır, bizim yedimiz de biribirimize benzeriz. Şöyle baksana alıcı gözle bize. Bize bütün Toroslarda yedi kardeşler derler. İnelim aşağıya istersen, Osmanın ölüsünün başında yan yana dizilelim, bakalım onu ölü olduğu halde birimizden ayırabilir misin?”

173

 

“Olamaz. Kokuyorlar.”

“Olur Yüzbaşım olur. O bizim öz bir kardeşimiz, ana bir baba bir kardeşimiz Osmandır. Al istersen bak nüfus cüzdanlarımıza. Bu benim, bu Osmanın, bu da öteki kardeşlerimin. Bak, Osmanm kafa kağıdında fotoğrafı da var. İn aşağıya, fotoğrafla ölüyü karşılaştır, bak bakalım, Osman mı değil mi? Koksun, o bizim kardeşimizdir.”

Yüzbaşı öfkeyle aşağıya indi, bir kafa kağıdmdaki fotoğrafa, bir ölüye baktı, tıpkısıydı. Fotoğraf yeni çekildiği için, ölü hemen hiç değişmemişti.

Yüzbaşı merdivenleri çıkarken: “Olamaz, olamaz, olamaz,” diyordu. “Baktın mı Yüzbaşım?”

“Baktım,” dedi Yüzbaşı öfkeyle. “Siz böyle bir hileyle bizden İnce Memedin ölüsünü almak istiyorsunuz?”

“Biz ne yapalım İnce Memedin ölüsünü? İnce Memed bizim kimimiz değil, kimsemiz değil.”

“Ben bilemem ne yapacağınızı. Ben size İnce Memedin ölüsünü Kara Osman diye veremem.”

“Ver ölümüzü bize de varsın İnce Memed olsun.” “İnce Memedle akrabalığınızı ispat edeceksiniz.” “Nasıl edelim, akraba değiliz ki İnce Memedle. Biz onun köyünün nerede olduğunu bile bilmiyoruz. Yalnızca adını duyduk.”

“Veremem.”

“Şimdi bu ölü burada, candarma kumandanlığının duvarının dibinde böyle kokacak mı? Zaten şimdiden şişmiş, davul gibi olmuş, kokuyor da… Ne yapacaksınız ölüyü.” “O seni alakadar etmez.”

“Yarın öbür gün kokudan şu kasabada bir tek canlı duramaz. Daha şimdiden…”

“O seni alakadar etmez.”

“Yüzbaşım, biz de hakkımızı arayacağız, icap ederse, kardeşimizin ölüsü için her şeyi yapacağız. Onu mezarsız bırakamayız. Biz yedi kardeştik, altı kardeş kaldık, öleceğiz de gene kardeşimizin ölüsünü alacağız. Eğer biz Osmansız dönersek eve, anamızla babamız kederinden ölürler.

174

Yüzbaşı bu kadar, onları dinleyecek kadar yumuşak bir adam değildi. Karşısında böylesine kafa tutan, dangul dungul kişileri derhal sopanın altına yatırır, analarından emdikleri sütü burunlarından getirir, onları doğduklarına bin pişman ederdi, gir, bunların kılıklarından huylanmıştı. İkincisi, konuşmaları öyle köylü möylü konuşmasına benzemiyordu. Her birisinin yeleğindeki bir uçtan bir uca sarkıtılmış altın saat kordonları, belki iki avuç gelirdi. Bunlar çok çok zengin bir soydan olmalıydılar. Üçüncüsü, Yüzbaşının içine bir ikircik ateşi düşmüştü. Bu adam koskocaman, çam yarması gibi bir adam, söylediklerine göre İnce Memed küçücük, bir çocuk gibi bir şeydi. Ama onu tanıyan Çiçeklideresi köylülerine ne oluyordu, niçin bu adam İnce Memeddir desinler de ağıt söylesinlerdi üstüne? Eğer bu adam İnce Memed değilse, bütün Türkiyeye İnce Memedin öldürüldüğü bildirilmiş, onun ölümünü boy boy resimler basarak gazeteler bile yazmışlardı. Hayır, bu adam İnce Me-medden başkası olamaz, diye düşündü.

Asım Çavuşu, Kertiş Ali Onbaşıyı çağırdı, yandaki odaya kapandılar. Uzun uzun bu işi tartıştılar, sonunda da kesin bir sonuca varıp dışarıya çıktılar.

“Ben İnce Memedin ölüsünü Kara Osmandır diye size veremem. Nereye isterseniz oraya başvurabilirsiniz.”

Yüzbaşı sert, kesin konuşmuştu. Kardeşlerin yapacakları hiçbir şey yoktu. Şaşırmışlar, ne yapabileceklerini tartışarak çarşıya indiler. Bir dükkancıdan arzuhalciyi sordular, o da eliyle pazaryerindeki Deli Fahriyi gösterdi, “İşte bunun kaleminden kan damlar, yazdığı arzuhaller taşa demire bile geçer. On avukat bile onun eline su dökemez. Böyle yaman bir adamdır.

Arzuhal yaza yaza koca İnce Memedi de öldürten budur,” dedi.

Uzaktan onların geldiğini görünce Deli Fahri hemen anladı bu kişilerin arzuhal yazdıracak kişiler olduklarını, onları dükkanının dışına kadar çıkarak karşıladı.

“Buyurun, buyurun, içeriye buyurun efendim.” Önde ge-‘en en büyük kardeşin kolundan tuttu: “Zatı devletleriniz şöyle buyursunlar,” diye ona eski koltuğu uzattı.

Adamlar ona başlarına geleni anlattılar, bir Savcıya, bir de

175

Kaymakama dilekçe yazmasını istediler. Valiye de, Ankaraya da telgraf çekeceklerdi. Telgrafları da ona yazdıracaklardı. Fahri Efendi onları uzun uzun dinledikten sonra: “Hele siz birer çay için. Arzuhal falan yazmaya hiç gerek yok. Siz burasının yabancısısmız herhalde. Soylu duruşunuzdan sizin kıymetli kişiler olduğunuz anlaşılıyor. Sizin işinizi benim arzuhalsiz halletmem gerek… Kahveci… Siz çayınızı içince-ye kadar ben gelirim. Siz hiç telaşlanmayın. Ben ölünüzü onların ellerinden alırım… Yazık, yazık, yazık,” dedi ve koşar adım oradan uzaklaştı. Çarşıdan geçerken de birkaç dükkana olayı anlatmadan edemedi. Anlatmasa çatlar ölürdü. O, Murtaza Ağanın evine varıncaya kadar olayı bütün çarşı öğrenmişti, az sonra da bütün kasaba her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilecekti.

Murtaza Ağa:

“Ne oldu, gene ne var Fahri Efendi?” diye onu telaşla karşıladı.

Fahri Efendi, sedire oturdu. Konuşacak durumda değildi. Ağzını bir kuş yavrusu gibi sonuna kadar açmış, göğsü inip inip kalkıyordu. Epeyce sonra kendine gelip soluğunu toparladı:

“Felaket Ağa. Büyük felaket. Mahvolduk. Tarih, tarih olalı böylesi bir rezalete şahit olmamıştır.” “Beni korkutuyorsun Fahri…”

“Kork Ağam kork. Ne kadar korkarsan o kadar hakkın var. Kork Ağam kork. Felaket!”

“Söyle, çabuk!” Onu kolundan tutup sarstı. “İnce Memedin altı kardeşi geldi benim dükkana. Her birisinin göbeğindeki saat kordonu bir okka gelir.”

“İnce Memedin altı kardeşi mi varmış?” diye sordu gülümseyerek Murtaza Ağa.

“O İnce Memed dedikleri İnce Memed değilmiş.” “Ya kimmiş?”

Deli Fahri sorunu olduğu gibi Murtaza Ağaya aktardı. Murtaza Ağanın etekleri tutuştu. Ne yapacağını bilemiyor, salonda gidiyor geliyor, “Felaket, felaket, büyük felaket,” diye kendi kendine söyleniyordu. “Ben öldüm, ben yandım, aaah

176

Topal Ali kardaşım aaah! Ben bundan sonra da yaşayabilir miyim acaba, aaah, aaaah, ah! Kadrini kıymetini bilmediğim öz bir kardaşım Topal Ali. Kusura kalma Ali Efendi kardaşım, insan küçük kardaşına böyle şakalar, küçücük şakalar yapmaz mı? Hani seni bir sınamak istedim. Adam kardaş dediği, can dediği, bir ömür boyu ırzını, namusunu, canını, malını teslim ettiği bir adamı sınamak istemez mi?”

Dalmış gitmiş, salonda dört dönüyor, kendi kendine delicesine mırıldanıyordu. Deli Fahri onun sözleri arasından yalnız Topal Ali, kardaşım Topal Ali sözlerini seçebiliyordu.

Ayağa kalkıp:

“Ağa,” dedi, “hemen bir şeyler yapmalıyız. Onlar bir Ankaraya, Adanaya telgraf çekerlerse biz, hepimiz, sen, ben, Yüzbaşı, bütün kasaba yandık.”

Hüsne Hatun odanın birinin kapısında durmuş, merakla Murtaza Ağaya bakıyor, yüzü solmuş gitmiş bekliyordu ya, kocasına bir şey soramıyordu. Bir ara onu gören Murtaza Ağa:

“Yandık, yandık, felaket, büyük felaket. Ben artık ölüyüm, eyvaaah, Topal Ali,” diye ona koştu. Sorunu çarçabuk anlattı. ‘Topal Ali, Topal Ali kardaşımı buldur bana Hatun. Ben Belediyeye gidiyorum. Adamlar çıkar kasabaya, daha buralardadır o. Yerdeyse de gökteyse de onu bana bulsunlar. Ne kadar adam bulursan, o kadar adam çıkar kasabaya, dağlara köylere, Ali kardaşımı, yılanın deliğine girmişse de, kuşun kanadının altına saklanmışsa da bana bulsunlar. Ben onu sınadım. Adam kardaşım sınamaz mı?”

Hüsne Hatun derinden içini çekti:

“Aaah Ağa ah,” dedi. “Aceleci Ağa. Senin bu acelen yok mu…”

“Sınadım. Kardaşımı sınadım.”

“Bir daha Topal Alinin, öyle sanıyorum ki yüzünü göremezsin…”

“Görürüm, görürüm,” diye ceketini giyerek merdivenlere yürüdü Murtaza Ağa. “Ona tarlalar veririm kan pahası, çiftlikler hediye ederim, o benim kardaşım değil mi, bana gücenmez. Hemen çıkar adamları…”

Belediyeye geldiğinde Kaymakamı, Savcıyı, sorgu yargıcı-

177

m, yargıcı, öğretmen Sami Turgutu, Molla Duran Efendiyi, Yüzbaşıyı, Taşkın Halil Beyi, tapucu Zülfüyü, yani bütün erkanı orada hazır buldu. Yüzbaşı candarma göndermiş, herkesi Belediyeye çağırtmıştı. Durumu gözden geçiriyorlar, bu işin altından nasıl kurtulacaklarını düşünüyorlardı.

Candarma gönderip altı kardeşi de getirttiler. Molla Duran Efendi bunları hemen tanıdı. Babalan onun çok yakın arkadaşı olurdu. Gençliğinde bunların köydeki konaklarında kalmıştı. Yedi kardeşlerin ocağı, at hırsızlığı ocağıydı. Bunlar taa babadan, dededen, sülaleden bu yana at hırsızıydılar. Suriyeden, Iraktan, daha aşağılardan, Yemen çöllerinden bile at hırsızlarlar, Bulgaristana, Yunanistana, İrana, Rusyaya soylu atlar satarlardı. İşte Molla Duran Efendi gençliğinde bu ocağın kapısında at hırsızlığı yapmıştı. Kara Osmanm eşkıya olmak için hiçbir sebebi olamazdı, kanlı katil de olsa, yüz kişiyi de kıtır kıtır doğ-ramış bulunsa, Kaplan Ağa dedikleri, gerçekten kaplan gibi bir adam olan Ağa, oğlunu değil mahkemenin elinden, İsmet Paşanın elinden bile alırdı.

Molla Duran Efendi, Kaplan Ağayı, soyunu sopunu orada-kilere en ince ayrıntılarına kadar anlattı. Bu ocağın dedeleri Halep Valisine, İstanbul Padişahına, Arap şeyhlerine her yıl bir sürü soylu atı armağan olarak gönderirlerdi. Bu soy öyle bir soydu ki, bütün Toroslarm şahı bunlardır, derdin.

Demek ki böyleydi. Bu adamın da İnce Memed olmadığı anlaşılmıştı. Altı kardeşe Kara Osmanı vermekten başka çare kalmamıştı. Ama nasıl vermeliydi, işte en büyük sorun buradaydı.

Molla Duran Efendi:

“Orasını bana bırakın,” dedi. “Ben orasını hallederim. Ben gelirken gördüm, kasaba çoluk çocuk haberi duymuşlar, cemmi gafur kumandanlığa gidiyorlardı. Şimdi gidin bakın kumandanlığın önü ana baba günüdür. Onun için Beyler bir teklifim var.”

Kaymakam:

“Buyurun efendim, Duran Bey, sizi dinliyoruz.”

“Bu delikanlılar ölülerini gece, sabaha karşı alacaklar, ortalıkta kimsecikler yokken… Bir çula, hasıra saracaklar… Gerisine siz karışmayın. Bundan sonrasını artık ben hallederim.”

178

“Ya İnce Memed yerine başkası için düğün bayram?” diye ayağa kalktı Taşkın Halil Bey. “Bence bu işin altından kalkmak müşkül.”

“Müşkül,” dedi tapucu Zülfü.

“Korkmayın, ben her şeyi hallederim. Gene öldürülen İnce Memed olur, sonra da ölüsü kaybolur. Siz bana inanın ve hem de güvenin.”

“Ya Ankarayı, Adanayı ne yapacağız?”

“Onu da bana bırakın. İnce Memedin yerine başka bir zatın öldürüldüğünü onlar duyamazlar, duymayacaklar. Bu da benden.”

Yüzbaşı ayağa kalktı, utangaç:

“Hepinize teşekkür ederim Beyler,” dedi. “Gerçekten büyük bir yanlışlık oldu. Eğer İnce Memed sağsa, ben de Yüzbaşı Faruksam, onun yakında ölüsünü pazaryerinde göreceksiniz. Ya da benim ölümü.”

Dışarı çıkan Duran Efendi Belediyenin bir odasında, alçakgönüllü oturmuş kalmış kardeşlerin yanına gitti:

“Gözünüz aydın oğullarım,” dedi. “Babanıza selam söyleyin. Bu gece de bize gelecek, akşam yemeğini bizde yiyecek, sabaha karşı da gizlice ölünüzü alıp götüreceksiniz.”

Kardeşler, “Sağ ol amca,” diyerek onun teker teker elini öptüler.

“Sahi çocuklar, niye eşkıya çıkar da böyle candarma kurşunuyla ölür, Kaplan Ağa gibi bir kaplanın oğlu?” diye de bir soru sormaktan kendini alamadı Molla Duran Efendi.

Kardeşler biribirlerine bakıştılar, gene büyük kardeş verdi karşılığı ona:

“Bilmiyoruz amca,” dedi. “Bunun sebebini hiç kimse de bilmiyor. Bir ara onun eşkıya olduğunu duyduk, aradık taradık, hiçbir yerde onun izine bile rastgelemedik. İki gün önce de Çiçeklideresinden babamın eski bir adamı, Osman onun elinde büyümüştü, o, Osmanı çocuklarından da çok severdi, yolda iki at çatlatarak kara haberi bize ulaştırdı.”

Molla Duran Efendi içeriye girip bütün olanı biteni erkana anlattı. Yüzbaşı bu işe şaşırıp kaldı. Kara Osman nasıl İnce Me-d olmuştu, buna hiç aklı ermedi. Çiçeklideresi köylülerine

179

öfkeleniyordu. Onu onlar bu rezil duruma düşürmüşler, onuruyla oynamışlardı. Hele o ağıt yakan kadınlar… Bu olaydan sonra Çiçeklideresi köylüleıi onun elinden zor kurtulurlardı artık. İşkencelerden işkence beğensinlerdi.

Belediyeden çok üzgün çıktılar. Hele Yüzbaşı bitmiş tükenmişti. Başı yerdeydi ve başını kaldırıp kimsenin yüzüne bakamıyordu. Bir de Murtaza Ağanın hali beterdi, yüzü sapsarı kesilmiş, bacakları feldirdiyordu. Sağa sola, fır fır dönen gözlerle korku içinde bakıyordu. Kolları yanlarına düşmüştü. Yuvalarında fır fır dönen gözleri de olmasa Murtaza Ağaya tam bir canlı cenaze derdi insan. Ayaklarını sürükleyerek topluca can-darma komutanlığının önündeki caddeye çıktılar. Komutanlığın önü her zamankinden de daha çok bir kalabalıkla dolmuştu. İnce Memedin, İnce Memed değil de Kara Osman adında başka eşkıya olduğunu duyan gelmişti. Haber kısa denecek bir sürede köylere kadar bile yayılmıştı. Bütün kasaba çalkalanıyordu.

O gece, sabaha karşı, daha tanyerleri ışımadan, altı kardeşler ölülerini çok görkemli çıplak bir kır atın üstüne atıp götürdüler. Hepsi de, görkemli, uzun bacaklı kır atlara binmişlerdi.

Ertesi günün sabahı candarma komutanlığının duvarlan önünde Kel Eşkıyadan başka hiçbir eşkıyanın ölüsü kalmamıştı. Avlu duvarının dışındaki kalabalık çekilmiş, yalnız çocuklar kalmışlardı. Onlar da, kimler gelip de Kel Eşkıyanın ölüsünü alacaklardır, diye meraklarından bekleşiyorlardı.

Kel Eşkıyanın duvarın dibindeki yalnız ölüsü, öyle mahzun, kederli, başı bir yanına düşmüş bekleyip duruyordu. Dehşet de kokmaya başlamıştı. Önünden geçen candarmalar, burunlarını tutup hızla uzaklaşıyorlardı. Nöbetçi de taa uzaklarda dolaşıyordu, burnunu tutmuş. Sonunda, çocuklar bir de baktılar ki Kel Eşkıyanın da ölüsü duvarın dibinden yok olmuş.

180

10

Kasabadaki çalkantı bir türlü durulmuyor, hemen hemen her yerde İnce Memedden başka bir şey konuşulmuyordu. Konuşmaların odak yerlerinden başlıcası berber Kör Salihin dükkanı, onun ardından Tevfiğin kahvesi, ondan sonra da Deli Fahrinin arzuhalci dükkanı, pazaryeri, köprübaşı geliyordu.

İnce Memedin ölüsünün candarma kumandanlığının önünden sırra kadem bastığı gecede olan bitenlerdi en çok üstünde durulanlar. O gece on iki yeşil libaslı kişi gelmişti kasabaya. On ikisi de biribirinin tıpkısı… Giyimleri kuşamları, ağızları burunları, hepsinin de iri gözleri, saçları, elleri ayakları, boyları, duruşları tıpı tıpına biribirine benziyordu. Hepsi de biribirinin tıpkısı kır atlara binmişlerdi. Atların koşumları da, dizginleri, eyerleri, üzengileri aynıydı. Atlarına benzer bir kır atı da yedeklerinde getirmişlerdi. Yalnız bu kır at çıplaktı. Bu yeşil donlu adamlardan altısı kasabaya girmişler, İnce Memedin ölüsünü candarmaların gözlerinin önünden almış, çıplak kır atın üstüne atmışlar, candarmalar hiçbir şeyi görmemişlerdi. On ikiler ölüyü Kırklar dağına götürüp Kırk Ermişlere teslim etmişlerdi.

“Sıkıştılar köpekler, yalancılar… İnce Memedi öldürdük, diye de dünyaya ilanat verdiler.”

“Ne çıktı altından, ne çıktı?”

“Altından, at hırsızlarının padişahının oğlu Kara Osman Çıktı.”

“Kardeşleri geldiler, onun ölüsünü aldılar götürdüler.”

181

“Kırk Ermişler gelmiş de…”

“Yeşil donlu Kırk Ölmez…”

“Almışlar da ellerinin üstüne, uçurmuşlar İnce Memedi Düldül dağının doruğuna…”

“Doruğunun tam üstüne.”

“İnce Memed de orada, yeşil donlu da, ela gözlü Kırkların ortasında, bir has bahçenin de içinde gözlerini açmış da, ben neredeyim erenler, bana ne oldu, diye sormuş da…”

“Erenler de demişler ki…”

“Ne demişler, ne demişler… Sen öldün de dirildin, demişler.”

“Sen öteki dünyaya gittiydin de, seni oradan, kanadımıza aldık da biz getirdik.”

“İnce Memed de ne demiş…”

“Sağ olun var olun, siz olmasaydınız, hele o bindirdiğiniz kır at olmasaymış, ben şimdiye çoktan kara toprağın altında yılanlara çıyanlara yem olmuştum. Var olun, sağ olun Kırk Ermişler, demiş.”

“Sizi düzenbazlar sizi, ne olacak şimdi?”

“Nasıl saklarsınız şimdi?”

“İnce Memed yarın dağlardan iner de, gene birinizin tam gözbebeğinin ortasından çivilerse ne dersiniz ha, ne dersiniz?”

“İnce Memed Kırk Ermişlerin sarayından kurtuldu da Düldül dağının tepesinden indi de…”

“Ne dersiniz ne?”

“Bütün bunlar o karnında kırk tilki dolaşan Molla Duran Efendinin başı altından çıkıyor…”

“Ödü kopuyor İnce Memedden…”

“İnce Memed bir gün önce ölsün de…”

“Gerisi ne olursa olsun.”

“İsterse yalancıktan ölsün…”

“Hahah, hahaaah…”

“Zülfü de korkuyor.”

“Belli etmiyor ya, korkuyor.”

“Ya Murtaza?”

“Topal Aliyi fellik fellik arıyormuş da bulamıyormuş.”

“Deliye dönmüş korkudan, aramaktan.”

182

“Ağaçoğlu çetesi de İnce Memede katılmış.”

“Aydınlı Temir de…”

“Horoz Veli çetesi de ona katılmış.”

“Yakında hepsi birleşip…”

“Yürüyeceklermiş kasabanın üstüne…”

“Korkmayıp da ne yapsınlar fıkaralar.”

“Can bu!”

“Can dediğin bostan tarlasında bitmez ki…”

“Belki bu kasabayı bırakırlar da giderler.”

“Belki büyük şehirlere kaçarlar.”

“İnce Memed onları orada da bulur.”

“Orada da bulur.”

“Orada da…”

Değirmenci Kara Hasanın çırağı Çolak Sabri kasabadaki konuşulanları saati saatına ustasıyla, geldi geleli değirmenden dışarıya adımını atmamış Topal Aliye ulaştırıyordu. Her gelen haber Topal Aliyi biraz daha sevindiriyordu. Kara Hasan da onu tepeden tırnağa bir güzel donatmıştı. Kırmızı postal, kara şalvar, çizgili mintan ve bir de çok güzel, çizgili bir kasket… Yakında Topal Ali dışarıya çıkacak, çarşıyı bir uçtan bir uca dimdik geçecekti. Artık kendine iyice gelmişti. Arada da Murtaza Ağayı düşünmeden edemiyor, değirmenciye soruyordu:

“O alçak ne yapıyor Ustam, şimdi o alçak korkusundan keçilerin tümünü kaçırıp dağlara düşmeyecek mi?”

Kara Hasan gülümsüyor, karşılık vermiyordu.

Değirmenci çırağı Sabri bir haber daha getirdi değirmene.

“Biraz geç gelmiş kulağıma nedense. Ne oldu bu kulaklarıma da hep geç duyar oldum, Ali Ağa, bu günlerde?”

“Bazan öyle olur,” dedi Ali. “Sen söyle haberin neymiş?”

“Haberim çok güzel,” dedi Sabri.

“Söyle Sabri, söyle kardaşım. Söyle iki gözüm. Şu geç haberini söyle.”

Önem verdiği haberlerde Sabri hep böyle nazlanıyor, Topal Aliyi çatlatıyordu.

“Seyran kim.”

“İnce Memedin kadını.”

“Nerede oturur?”

183

“Şu aşağıda Anavarza ovasında. Vayvay köyünde.”

“İşte o gelmiş İnce Memedin ölüsünü görmeye. Çok güzel-f miş.”

“Çok güzeldir,” dedi Ali, “Seyran bacım.”

“Dünya güzeliymiş.”

“Öyledir. Şu dünyadaki, oradaki dağlardaki kadınlar içinde bir tane Seyran daha yoktur. Yüreklidir de… İnce Memed gibidir o…”

“İşte o gelmiş candarma kumandanlığına, usulcana, korka korka ölülere yaklaşmış, teker teker hepsine baktıktan sonra…”

“Sonra?”

“Efendime söyleyim, orada durmuş, ellerini beline koymuş, gülmeye başlamış. Ölülerin başında durmuş, gül babam gül ediyormuş. Öyle bir gülüyormuş ki, gülüşüne oradaki seyirci kalabalığı da katılmış. Candarmalar bir bakmış bütün millet gülüyor, onlar da gülmeye başlamışlar. Sonra çarşıya da geçmiş buradaki gülmeler. Çarşıda da kim varsa, karınlarını tuta tuta gülmeye başlamışlar, neye güldüklerini bilmeden. Oradan evlere de geçmiş. Bereket versin ki Seyran Hatun gülmekten yorulmuş da millet de ölülere gülmekten kurtulmuş.”

Seyranın İnce Memedin başına gelmesi Topal Aliyi kıvanca boğdu.

“Ulan Sabri,” dedi, “bu haberinden sonra sana… Ulan ahdim olsun, seni ben de gümüşletmezsem… Demek öyle gülmüş ha, sevincinden…”

“Sevincinden,” dedi Kara Hasan.

“Bütün kasabayı da, köyleri de güldürmüş.”

“Böyledir,” dedi değirmenci. “Bir kişi bütün dünyayı sevincine katar da güldürür, ağıdma alır da ağlatır. Böyledir bu. Bir tuhaf yaratıktır şu insanoğlu.”

“Çok tuhaf,” dedi Ali.

“Ben gidiyorum,” dedi Sabri.

“Haydi git,” dedi Ali. “Aman ha kulağını dört aç. Bakalım İnce Memedden başka bir haber var mı…”

Sabri çıktı, biraz sonra da bir yığın haberle geriye döndü. İnce Memedin atı, azıcık uzaktan, kayalıklardan giderek Yüzbaşıyı, candarmaları izliyormuş. Yüzbaşı da ne biliyorsa bunun

184

İnce Memedin atı olduğunu biliyormuş. Onları izleyen atı öldürmek istiyormuş. Kurşunu sıkıyor, sıkıyor, at orada, olduğu yerde kuyruğunu sallıyormuş.

“İnce Memedi tanımayan Yüzbaşı, o yağız atın İnce Memedin atı olduğunu nasıl biliyormuş?”

“O ünlü bir attır,” dedi Topal Ali. “Ali Safa Beyin cinli atıdır. Yani afsunlu. Ona kimse kurşun değdiremez. Ben bile, İnce Memed bile.”

“Sonra da Yüzbaşı yataklara düşmüş…”

Yüzbaşı o günden sonra gerçekten yataklara düşmüştü. Asım Çavuştan başka kimseyle konuşmuyor, uyumuyor, doğru dürüst yemek bile yemiyordu. Karısı, çocuklarıyla Ankaraya, bir albay olan babasının evine gitmişti. Bu kasabayı beğenmiyor, insanları çok kaba, yalancı, deli buluyor, fırsatını buldukça çocukları kaptığı gibi soluğu baba ocağında alıyordu. Kocasının İnce Memedin karısını öldürmesini bir türlü yutamamış, o günden bu yana onu küçümsemeye başlamıştı. Yüzbaşı da bunu biliyor, karısıyla bile arasını açan İnce Memede deli oluyordu.

“Asım Çavuş…”

Sesi çok usul çıkıyordu, duyulur duyulmaz.

“Buyur Yüzbaşım.”

“O at İnce Memedin atıydı, değil mi?”

“Evet Yüzbaşım. O atı iyi tanıyorum. Senin atını nasıl tanırsam. Kendimi, karımı, kızımı nasıl tanırsam.”

“Ben de tanıyorum o atı, unutamam.”

“Unutulmayacak bir at.

“O zaman niçin öyle başıboş bırakılmış o at? Ormanda vurduğumuz İnce Memed olmasın?”

“Ben de vurduğumuzu sanıyordum.”

“Nereye gitti öyleyse?”

“Orada Yörük obaları var. Belki de yaralandı.”

“Köyler yok mu?”

“Köyler de var, aşağıdaki düzlükte.”

“Köylüler, Yörükler bizim vurduğumuz İnce Memedin ölüsünü saklayamazlar mı?”

“Saklarlar.”

185

“İnce Memed bizimle alay etmek için Bakırgediği oyununu bize oynayamaz mı, köylüleri kışkırtıp?”

“İnce Memed böyle oyunlara düşmez.”

“Kasabalılar da İnce Memedi çok büyüttüler. Sanki Viyana-yı almışız gibi bizi karşıladılar. Ankaraya da İnce Memedin öldürüldüğü üstüne çok da telgraf çekilmiş. Şimdi de İnce Memedi Kırk Ermişler almış götürmüşler!”

“Ben kulağımla duydum.”

Murtaza Ağa, Zülfü Bey, Molla Duran Efendi, Taşkın Halil Bey, ötekiler Yüzbaşıyı görmeye, ona geçmiş olsun demeye geldiler. Yüzbaşı hiçbirisini istemedi.

Murtaza Ağa zaten öfkesinden deli oluyor, yay gibi gerilmiş, zangır zangır titriyordu.

“Ulan Yüzbaşı,” dedi yılan ıslığı gibi bir sesle, “ulan Yüzbaşı, yaktın bizi, mahvettin. Ulan Yüzbaşı seni kahramanlar gibi karşıladık. Ulan Yüzbaşı, Mustafa Kemal Paşa bile İstiklal Mücadelesini kazandığında Ankarada, dokuz eylülde İzmirde böyle karşılanmadı. Ulan Yüzbaşı, Napolyon gibi girdin kasabaya. Ulan, niye söylersin bu yalanı da, bizi bütün dünyaya, İs-tanbula, Ankaraya rezil edersin? Ulan bütün gazeteler yazdı İnce Memedin öldürüldüğünü, şimdi bunun altından nasıl kalkacaksın?”

“Onlar kalkar,” dedi Taşkın Halil Bey. “İt iti ısırmaz.”

“Isırır,” dedi Molla Duran Efendi. “Isırır ya, biz ne yapacağız bu İnce Memed belasıyla? Yüzbaşı ölse de gitse de o bizi ilgilendirmez, yalnız biz bu belanın elinden nasıl kurtulacağız?”

“Kurtulamayacağız,” dedi Halil Bey.

“Bir duruşu vardı muhterem Yüzbaşımızın, başparmağını çenesine koyuyor, sağ ayağını ileriye atıyor, azıcık da belini kamburlaştırıyordu, tam Kocatepedeki Mustafa Kemal Paşa gibi. Vay ocağm bata vay senin Yüzbaşı gibi! Koca bir kasabayı yaktı da ocağımızı söndürdü. Biz böylesine iri bir yalanlardan sonra iflah olur muyuz?”

“Olamayız,” dedi Zülfü kesinlikle. “Sende de kabahat var Ağa. Sen de çok heyecanlandın.”

“Heyecanlanırım ya, heyecanlanmaz mıyım, hem heyecanlanırım, hem de sevinçten deli olurum. Bakın ne olmuş, nasıl

186

bir olay olmuş, bir halk, bir vatan, bir aile düşmanı, bir Mustafa Kemal Paşa düşmanı, başı fesli bir hainin öldürüldüğünün haberi gelmiş ve hem de… Sen olsan sevincinden delirmez misin, en yakın arkadaşını tam gözbebeğinin ortasından vurup da, beynini duvarlara yapıştıranın ölüm haberini… Siz olsanız benim yerimde ne yapardınız, Zülfü Bey?”

“Ben olsam daha soğukkanlı davranırdım, Murtaza Ağa.”

“Ben davranamam Zülfü, davranamam. Bak, şimdi de ne yapıyor, bizi, bu büyük kasabanın eşrafını kabul etmiyor. İşte ben buna dayanamam. Çünkü bizim yanımızda bu götü boklu adam kim oluyor?”

“Kim oluyor?” diye onu onayladı Molla Duran Efendi.

“Afurundan tafurundan yanından geçilmiyordu. Şimdi de yataklara düşmüş milli kahramanımız!”

“Düşer, sen olsan, sen de düşerdin.”

“Bu yalandan sonra, kasabamızın gül adını beş paralık ettikten sonra o bu kasabada kalabilir mi, kalsın mı Zülfü Bey? Zatı devletleriniz Arif Saim Beyefendiye bunun aslını astarını anlatmayacak mısın, bu kadar yardımı olsun kasabamıza, çok mu göreceksin?”

“Bu Yüzbaşı Faruk Bey çok yakında İnce Memedin hakkından gelecektir!” Zülfü Beyin sesi çok kızgındı. “Ben, ben, ben bu Yüzbaşı Faruk Beye çok güveniyorum.”

“Var sen güven! Sana mübarek olsun böyle bir yalancı.”

“Çok onurlu bir delikanlı. Bak, onurundan yataklara düştü. Kimsenin yüzüne bakamıyor. Bir kalkarsa yataktan…”

“Vay başına gele Çiçeklideresi köylülerinin! Hepsinin kemiğini kıracak, un ufak edecek. Vay gele başına şu koskoca To-ros dağları köylülerinin…”

“Köylü yalnız dayaktan anlar,” diye gene kesin bir sesle konuştu Zülfü.

“Sen öyle bil,” diye kızarak onlardan ayrıldı Murtaza Ağa. Evine geldi. Daha kapıdan girer girmez sordu: “Ne haber? To-palAli..?”

Hüsne Hatun:

“Hiçbir haber yok,” dedi.

“Onu bulmalıyım. Başka hiçbir çarem yok. Hiç kimse anla-

187

mıyor bundan sonra neler olacağını. İnce Memed onların evlerini başlarına yıkacak, haberleri yok. Bir tek, meseleyi Molla Duran Efendi anlıyor. Onun da başında bir eşkıyalık belası var da ondan. Oğlunu öldüren Ağaçlı çetesi Toros dağlarının kayalıklarında kılıcını keskinleştirip durur, onu da boğazlamak için Şimdi anlaşıldı ki Hükümetten hiçbir fayda yok. Yüzbaşımız yarın bize İnce Memeddir diye bir yabandomuzu ölüsü getirirse hiç şaşmamalıyız Hatun. Getirir de, aaah, ben İnce Memedi vurmuştum, yolda gelirken, çıplak atın üstünde, Kırklar Yediler İnce Memedi yabandomuzuna çevirmişler, derse, şaşmam.” “Vilayet candarma kumandanı geliyor mu?” “Yarın öğleden evvel burada.” “Konuş onunla, her şeyi anlat.”

“Anlatırım. O eski bir adam, baba adam. Belki derdimizi anlar. Şu Zülfüye deli oluyorum.” “Ne yaptı gene?”

“Arif Saim Beye, öteki Ağalara Beylere, bu, şu koskocaman ovaları verdiği, kendisinin de bir dünya kadar çiftliği, bahçeleri aldığı yetmiyormuş gibi, bir de benim tekerime taş koyuyor.” “Ne diyor, ne diyor o sümsük köpek, o adama benzemez?” “Bu işi sen büyüttün, İnce Memedi sen bu hale getirdin, diyor. Sanki İnce Memed işi küçükmüş gibi! Aaah, Topal Ali aaah!”

“Onun gibi başka bir adam bulamaz mısm?” “Bulamam, bulamam, aah bulamam. Bulabilsem, bulabil-sem o köpeğe hiç bu kadar müdahane eder miydim, o Topal ite. O İnce Memedin düşmanı, İnce Memedden de daha yürekli bir adam. İnce Memed ondan korkuyor. Ben kendi ocağımı kendi elimlen yıktım. Ben kendi idam fermanımı kendi elimlen kendi boğazıma taktım.” “Belki bulunur.”

“Aaah, gözüm onun gözünü bir görse, ne yapar yapar suçumu ona bağışlatırım. Aaah, onu bir kerecik, bir an için göre-bilsem… Ben ona büyük suçumu bağışlatmasını bilirim. Ben onu sınadım vallahi Hatun. Ne bilirdim ben onun onuruna bu kadar düşkün birisi olduğunu, aaah ne bilirdim! Keski sınamaz olaydım.”

188

“Bulacağız onu. Bütün kasaba onu on dört koldan arıyor.”

Ali kardaşı bulana bir armağan mı versem, bin lira gibi bir para mı koysam onu bulana…”

“Acele etme Ağam, bugün yarın bulurlar onu. Sen Vilayet candarma kumandanına her şeyi, bir yolunu bul da anlat.”

Murtaza Ağa o gece hemen hemen hiç uyuyamadı, uyuduğunda da olmayacak düşler gördü. Bir sürü insanı arka arkaya tirkemişler, bir ırmak boyunca dolaştırıyorlardı. Hepsinin de gözlerinden, oluk gibi kanlar akıyordu. Akan kanlar süzülüp gidiyor ırmağa karışıyor, ırmak kıpkızıl oluyordu. Bütün bu insan sürüsünün en önünde de Murtaza Ağa, kendisi, gözbebek-lerinden kurşunu yemiş, kurşunlar ensesinden çıkmıştı.

Sabahleyin doğru Kaymakamlığa gidip İl Candarma Komutanı olan Albayı Kaymakamla birlikte beklemeye başladılar. Komutan fazla gecikmedi. Albayın otomobili ilçe konağının önünde durunca, ikisinin de gözleri penceredeydi, hemen koşarcasına aşağıya inip onu karşıladılar.

Murtaza Ağa boşandı, bu halkın eşkıyalardan çektiklerini bir bir, dili döndüğünce anlattı. Babacan bir adam olan Albay çok duygulanmıştı. Neredeyse ağlayacaktı.

“Bu çocuğa da çok üzülüyorum. Kahrolmuştur Yüzbaşı. Gençler böyle işlere hiç dayanamazlar. O yüzden hasta olmuştur. Demek ki eşkıyalar, bu İnce Memed halkımıza bu kadar zulüm ve işkence ediyorlar?”

“Bu kadardan da fazla.”

“Bizim gençliğimizde,” diye güldü Albay, “candarma kumandanlığına her gün bir Çakırcah Efe ölüsü getirirlerdi. Halk bizi aldatırdı. Ben o zamanlar çok çok gençtim. Bir gün bizim Yüzbaşı, Çakırcah yerine bir kaçakçıyı öldürmüş, ölüyü de köylülere göstermiş, onlar da amenna, bu kişi Çakırcalıdır, demişlerdi. Yüzbaşı İzmire gelip de ölünün Çakırcalı olmadığını anlayınca kendini öldürmeye kalkmıştı. Hay gençlik hay! Bizim Yüzbaşı Faruk Bey nasıl, onun hastalandığını duydum da, meseleyi hemen anladım ve de koştum geldim.”

“Kimseyle görüşmüyor,” dedi Kaymakam.

“Dün biz, kasabanın eşrafı, on beş, yirmi kişi toplandık, ona geçmiş olsuna gittik, bizi kabul etmedi.”

189

“Edemez, edemez,” diye gene güldü Albay. “Daha o, bir süre de kimsenin yüzüne bakamaz. Ben kalkayım da onu görmeye gideyim de…” Ayağa kalktı: “Yine görüşürüz.” “Baş üstüne Miralayım.”

Yüzbaşı evinde giyinmiş kuşanmış, tıraş olmuş Albayı bekliyordu. Albayı aşağıda, kapının önünde, çakı gibi selama durarak karşıladı. Albay:

“Geçmiş olsun Yüzbaşım, evladım,” dedi. O önde Yüzbaşı arkada, onun da arkasında Asım Çavuş yukarıya  çıktılar.  Albay salonda bir koltuğa  çöktü  oturdu. Epeyce şişman bir kişiydi, merdivenleri çıkarken soluk soluğa kalmıştı. Ayaktaki Yüzbaşıyla Asım Çavuşa: “Buyurun oturun,” dedi. Oturdular.

Albay gülmeye başladı: “Geçmiş olsun,” dedi gene. “Sağ olun kumandanım.”

“Böyle işler her candarmanın başına gelir Yüzbaşım.” “Köylüler beni kandırdılar.”

Kandırırlar Yüzbaşım. Siz daha çok İnce Memed öldüreceksiniz, çok İnce Memedi yakalayacak, teslim alacaksınız. Bu bizim işimizde yasadır. Halkın sevdiği, koruduğu bir eşkıyayı ele geçirmek, öldürmek zordur.” “Biliyorum komutanım.”

“Halk şimdiden bu adamı ermiş mertebesine çıkarmış. Bizim İzmirde Çakırcalı Mehmet Efe hala bir ermiştir. Onun mübarek mezarını ziyaret edenler, mezarının toprağından bir tas suya koyup içenler cümle hastalıklarından piripak olurlar. Bu sizin İnce Memed de…” “Evet komutanım.” “Anlattıkları doğruysa… Ermiş…”

“Doğrudur komutanım ya, ben onun kellesini size, zatınıza getireceğim.”

“İnşallah Yüzbaşım. Ama siz böyle küçük olaylara bu kadar çok üzülür seniz… Biz çok şeyler gördük Yüzbaşım. Size bir

190

I

bölük candarma, üç tane zabit gönderiyorum. Ne kadar gedikli çavuş isterseniz o kadar da gedikli gönderirim. Bütün bu bölgenin mesulü sizsiniz, gönderdiğim bölük de sizin emrinizde-jjr ” Ayağa kalktı. “Geçmiş olsun, üzülmeyin Yüzbaşım.”

“Sağ olun komutanım.”

Albay ağır ağır merdivenleri indi:

“Allahaısmarladık,” dedi, otomobiline bindi.

O gider gitmez de Yüzbaşı cana geldi, dirildi, daireye koştu, masasına otururken:

“Kan kusturacağım o Çiçeklideresi köylülerine,” dedi dişlerini sıkarak.

Öğleyin Albayla birlikte Kaymakamın evinde yemek yerlerken, kapı çaldı, Murtaza Ağanın adamlarından birisi gelip karşılarında durdu. Murtaza Ağa her şeyi anlamıştı, kalktı, ayakları biribirine dolanarak ona gitti.

“Buldunuz mu?” diye sordu.

“Bulduk.”

“Neredeymiş?”

“Kara Hasanın değirmeninde.”

“Onu hemen alıp eve götürün. Ben Miralay gider gitmez evdeyim. Hatuna selam söyle. Ali kardaşıma iyi baksın, ben gelene kadar.”

Murtaza Ağa döndüğünde onun yüzünde birdenbire açan sevinç yemektekilerin ilgisini çekmişti.

“Buldum,” diye şakıdı Murtaza Ağa. “Onu buldum. Topal Aliyi! İnce Memedin can bir düşmanını. Topal Ali kardaşım candarmamıza çok bir yardımcı olacaktır. Ona küçük bir şaka yapmıştım. Ne onurlu adammış! Onu sınamıştım, anlamayıp hemen evi terk etmişti.”

Albaya Topal Alinin kim olduğunu coşmuş anlatıyordu. Önündeki yemeği unutmuş gitmişti. Anımsayıp da önündeki-leri görüp de bir lokma bile almıyordu. Onun izciliğini, yerdeki karıncanın, gökteki bulutun izini bile sürebildiğini, izine bakıp “ir insanın ne düşündüğünü, ne yaptığını, ne yapacağını ve na-Sll bir adam olduğunu, onun bilgeliğini, nişancılığını, uçan tur-nay! gözünden, kaçan tavşanı art ayağından vurduğunu, onun claha nice hünerlerini sayıp döküyordu.

191

“Tevatür diyeceksiniz ya, tevatür değildir. Onun hünerine yalnız bu kasaba değil, biltekmil Toroslar şahittir.”

“Evet,” diye onu onayladı Kaymakam, “doğrudur.”

“Vardır,” dedi Albay gülerek, sevinerek, “vardır böyle on parmağında on hüner adamlar. Böyle adamların bizimle işbirliği yapmaları çok iyi olur.”

Ayağa kalktı. Murtaza Ağayı bugün daha yakından tanımış, daha çok sevmişti. Bunun için Kaymakama teşekkür etti.

Albayın otomobili daha kalkmadan o, evinin yolunu tutmuş koşuyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Merdivenleri hızla çıktı:

“Nerede, nerede, nerede benim kardaşım? Özürler dilerim yahu. Hani sen de ne onurluymuşun bre kardaşım! Narıbeyza imişsin, yani beyaza kesmiş ateş, yalım gibi imişsin. Biz seni sınamaya kalkmadan…” Odalara giriyor çıkıyordu: “Hüsne, Hüsne,” diye bağırdı, “Hüsne, sen nerelerdesin böyle, Hüsne-ee!”

Hüsne Hatunla, ötekiler salona bir anda doluştular. Yanaşmalar, seyisler, katipler, çocuklar da geldiler. Hepsi de öyle süklüm püklüm, sus pus duruyorlardı.

“Ne susuyorsunuz öyle? Nerede Ali Ağa kardaşımız?” “Gelmedi,” dedi Hüsne Hatun. “Sabahtan beri ona göndermedik adam komadım, gelmiyor. Giden hiçbir adamla da, ağzını açıp bir tek sözcük konuşmuyormuş.”

“Allah Allah, ne demek bu, niyeymiş o, Allah Allah! Ne olacak şimdi?” Sedire oturdu, başını önüne eğip düşünmeye başladı. “Siz gidin,” dedi ayakta duran ev halkına. “Hüsne, sen

kal!”

Hüsne Hatun geldi onun yanma oturdu. Yan yana, öyle bir süre kaldılar, hiç konuşmadılar.

“Ne diyorsun Hüsne, ben mi gideyim o Topal ayağına sıçtığımın ayağına, her şeyi bütün kasaba biliyor, onu giydirip kuşattığımı, sonra da nasıl kovduğumu şu kasabada duymayan kaldı mı? Kalkar da onun ayağına gidersem, şimdi bütün kasaba üstümüze gülmez mi?”

“Varsın gülsünler,” diye gülümsedi Hüsne Hatun. “Varsın gülsünler, kim onlar, bir sürü baldırıçıplak. Can pazarı bu. Bizim canımız sırat köprüsünde. Biz kılıcın ağzı üstünde yürüyo’

192

-uz. O baldırıçıplaklara da ne oluyor? Duydun mu sen, duydun mu hiÇ/ İnce Memed ne olmuş?”

“Allah belasını versin onun.”

“On iki yeşil donlu, on iki kır ata binip gelmişler. Onun ölüsünü bir yeşil ipekliye sarıp gene yeşil bir kır ata bindirmişler alıp gitmişler. Bütün bu işler olurken de candarmalar bakıp kalmışlar, ağızlarını bile açamamış, öyle lalüebkem oldukları yerden kıpırdayamayıp onları seyretmişler.”

“Yalan. O iş başka…”

“Biliyorum yalan, yalan ya… İnce Memed Düldül dağındaki Kırk Ölmezlerin arasına götürülmüş. Çok değil, yakında, yalınkı-lıçlı, yeşil donlu bin kişiyle zuhur edecek… Zuhur ve huruç edecek, inecek Çukurovaya, bütün Çukurovayı ele geçirecek. Malı çok olandan alıp, malı olmayanlara verecekmiş. Zuhur ve huruç ettikten sonra Çukurovada, ve hem de koca Toroslarda kurt ile kuzu birlikte yayılacakmış. Herkes çalışacak, herkes eşit kazanıp, eşit yiyecekmiş. Kimsenin kimsede gözü kalmayacakmış. O İnce Memed zuhur ve de huruç edince değil insanın insanı en küçük bir biçimde incitmesi, en küçük bir biçimde de kimse kimsenin gönlünü bile kırmayacakmış. O, zuhur ve huruç edince insan değil insanı, yerdeki karıncayı bile incitmeyecekmiş… O zuhur…”

“Yeter, sus allahaşkına, sus Hüsne Hatun, yalan, bütün bunlar külliyen yalan… O Molla Duranın başının altından çıkıyor bütün bunlar. Ona uydur dedik ya, bu kadar da demedik. Adam şimdiden İnce Memedi bir de ermiş ederse, yandık bittik. Bir eşkıya yetmedi de, bir de biz ermişle mi uğraşacağız? Hay Allah belanı versin Molla Duran, vur dedik diye bu kadar da öldür demedik! Durumumuzu biraz kurtaracak bir şey uydur da halkın ağzına ver, dedik. Bakın hele şimdi… Biz ne söyledik, o ne yapmış!”

“Doğru,” dedi Hüsne Hatun. “Bütün bu söylediklerim doğru. On iki yeşil donlu, kır atlı, biribirinin tıpkısı, hepsi de biribirinin burnundan düşmüş gibi, hepsi de İnce Memede benziyorlar. İnce Memede de… İstersen çağır da bizimkilere sor, onlar gözleriyle görmüşler. Bizimkiler niye yalan söylesinler, hem de sabaha karşı, ıhırcık karanlık yiter, tanyerleri ışırken… Bir iyice görmüşler.”

193

“Yalan!”

“Yalan olamaz, kurban olduğum Murtazam. Yalan olamaz bu. Çöldeki devekuşu gibi başımızı kuma sokmayalım. Molla Duran Efendi, taaa Mısırlarda okumuş, o diyormuş ki, İnce Me-med zuhur ve huruç edecekmiş.”

“Allah bin belasını versin o Molla Duranın… Şimdi biz bu Topal Ali işini ne yapacağız, sen onu söyle bana?”

“Bir adam daha gönderelim. İstersen hatırlı birkaç adam gönderelim. İstersen cami imamını gönder.”

“Ben onu biliyorum, tanıyorum, kimi göndersek gelmez.”

“Öyleyse sen git de gönlünü al!”

“Olur mu, bu yaştan sonra nasıl giderim o ayağına sıçtığım itin topal ayağına? Aaah, ah, ah,” diye dişini sıktı, çenesi çatır-dadı. “Yazık, çok yazık ki Topal Aliden başka çaremiz yok. Ne yapmalı?”

“O senin kardasın değil mi, kardaşını sen gücendirmedin mi, büyük de olsan onun ayağına gitmelisin.”

“Ağırıma gidiyor Hatun, ağırıma gidiyor, o Topal bokun ayağına gitmek. Ölsem daha iyi.”

“Allah göstermesin.”

“Görenler bana ne diyecekler? Bütün kasabanın diline düşeceğim. Buradan kaçıp gitsek de, bu beladan sıyrılsak mı? Birkaç yıl Adanada otursak mı, şu İnce Memed belası ortadan kalkana kadar, ne diyorsun Hatun?”

“Sen bilirsin.”

“Ya bu işler, bu atlar, bu çiftlikler… Herkes dünya kadar tarla kapatır, şu ovayı yağma ederken ben ne olacağım? Başka çaresi yok… Aliyi geri getirmekten başka mümkünümüz çaremiz yok. O benim canımı korurdu. Ne gereği vardı, onu sınamanın, böyle bir şakayı yapmanın, her adam her şakayı kaldırabilir mi?”

Susup başını önüne eğdi, uzun bir süre öylece kaldı. Hatun da yanında öyle kalakalmış, o da düşünüyor, İnce Memedin zuhur ve huruç edeceğine, bir gün gelip hanumanlan söndüreceğine inanıyordu. Kızlığında, babasının evindeyken, yeşil donlu bir ermişin bir gün ortaya çıkacağını, doğruluğu, iyiliği, eşitliği, kardeşliği yayıp pekiştireceğini, kimsenin kimsede hakkının kalma-

194

yacağını, kısa çöpün bile uzundan hakkını alacağını, herkesin, dünyadaki her yaratığın mutlu olacağını, yüzü gülmeyen kişinin, yaratığın kalmayacağını, bütün dağların, ovaların, köylerin, kasabaların, şehirlerin ağzına kadar çiçekle dolacağını, bütün dünyanın bir çiçek bahçesine döneceğini, ölümden başka hiçbir kaygının kalmayacağını, bu adam sayesinde, çok duymuştu. Neden o adam İnce Memed olmasındı? Kanlı bir kişiden, yeşil donlu ermiş olur mu, diye sormaktan da alamıyordu kendini. Beş köyün üstüne kendini tanrı yapar da Abdi Ağa gibi, beş köyün insanına da zulüm ederse, her kim ki o Abdiyi öldürürse ermiş olur ya… Ali Safa Bey gibisini… Ermiş olur ya…

“Ermiş olur ya…”

“Ne diyorsun?” diye sordu Murtaza Ağa, yüzü allak bul-laktı.

“Sen git Topal Aliye. Çok düşünme öyle. Nasıl olsa gideceksin.”

“Doğru, gideceğim.” Ayağa kalktı. “Alinin giyitleri, postalı, fötür şapkası nerede?”

“Bir tek postalı evde, ötekilerin hepsini sen seyis Şaban Ustaya vermedin mi?”

“Eeee şimdi ne yapacağız, o sevinçle amma işler yapmışız ha!”

“Canın sağ olsun, geçer.”

“Geçer,” dedi Murtaza. “Geçer ya şimdi ne yapacağız şu giyit işini?”

“Şaban Usta burada, aşağı evde çalışıyor, şimdi ben bir adam gönderir o giyitleri aldırır getirtirim. Şaban Ustaya da bunun tıpkısı giyit, şapka alırsın. Kundurası da caba.”

“Hemen,” dedi Murtaza Ağa, sevindi.

Hüsne Hatun bir yanaşma çağırdı. Şaban Ustaya gitmesini, giyitlerini alıp gelmesini, usul usul, en ince ayrıntısına kadar anlatarak buyurdu. Biraz sonra giyitler, kırmızı postal, fötr şapka ipekli bir bohçaya sarmalanmış, Murtaza Ağanın yanma konmuştu.

“Başka hiçbir mümkünüm çarem yok, benim bu Topal ırzı kırığına ölüm gidiyor, ama ne gelir elimden? Söyle de atımı Çeksinler.”

195

11

“At hazır, kapıda seni bekliyor.”

“Sağ ol Hatun.”

“Allah sözünü geçkil, kılıcını keskin eylesin.”

Değirmen kapısında onu saygıyla Kara Hasan Ağa karşıladı, atının başını tuttu, Murtaza attan inince atı götürdü çınar ağacının altına bağladı.

“Hoş gelip safalar getirmişsin Murtaza Ağam, değirmenimize.”

“Sağ olasın,” dedi Murtaza Ağa, ama bir türlü de değirmene doğru bir adım atıp da yürüyemiyordu. Pervanelere dökülen su, dönen taşlar, şakıldaklar inanılmaz, kulakları sağır edici bir gürültü çıkarıyorlardı. Hasan Ağa onun söylediklerini bir türlü anlayamıyor, ötekiyse avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Hasan Ağa edemedi:

“Dur Ağam,” dedi, “şu değirmeni durdurayım da geleyim.”

Değirmene koştu, o korkunç gürültü de kirp diye kesildi. Ortalığı derin bir sessizlik sardı. Bu sessizlik daha çok ürküttü Murtaza Ağayı.

“Diyordum ki…” diye kekeledi. “Hani diyordum ki, bizim deli oğlan, kardaşım Ali buradaymış…” Konuşurken gülmeye çalışıyor, gülemiyordu.

Kara Hasan Ağa:

“İçerde canım, içerde o. Keyfi yerinde ya, geldi geleli hiç dışarıya çıkmadı.”

“Nasıl çıksın fıkara,” dedi Murtaza Ağa. “Ben öyle bir bok yedim ki, o da şakamı anlamadı. Benimkisi de eşek şakasıydı-Yaaa, eşek şakasıydı.”

Orada dikilmiş duruyor, içeriye bir türlü yürüyemiyordu. Kara Hasansa undan apak olmuş değirmenin kapısını açmış, “Buyur Ağa,” diyerek onu bekliyordu.

“Buyur Murtaza Ağam.”

Murtaza Ağa sanki onu duymuyordu.

Belki böyle yarım saatten fazla kapıda durdu kaldı. Güldü gülemedi, konuştu konuşamadı. Kara Hasana abuk sabuk bir şeyler sordu, ondan, bir kulağından girip ötekinden çıkan karşılıklar aldı. Birazıcık kendisine gelince gülebildi. Baktı ki duru-

196

^m iyice. Birkaç kere daha gülmeyi denedi, bayağı gülebiliyordu, hemen gülerek içeriye girdi, sevinçli bir sesle bağırarak:

“Ben geldim Ali kardaş. Dağ Musaya gelmezse Musa dağa gider. İşte ben geldim. Nasılsın, iyi misin, gül yüzlü kardaşım Ali? Yahu adam Ağasına bir hoş geldin de mi demez? Bak hele «una, şuna bak, Hasan Ağa. Doğru, hakkın var. Beni affetmeni, bağışlamanı dilemeye geldim senden. Özür dilemeye geldim. Beni eylediğim kusurlardan dolayı canı yürekten bağışlamanı dilemeye geldim, muhterem ve hem de yüce gönüllü kardaşım. Ben seni sınamak istediydim, keski sınamaz olaydım da, dilim ağzımda çürüyeydi. Hani dedim ki, şu yiğit kardaşımızı bir sınayalım, mademki bir ömür boyu kardaş olduk. Abooov, denemez olaydım da, boyum devrileydi. ABooov kardaş, sen ne onurlu adammışsm öyle, beni, şakamı gerçeğe alıp o giyitleri çıkarıp üstümüze atınca, ben bir oldum ki, ben bir oldum kardaş, senden bunu hiç beklemiyordum, çoluk çocuğumun içinde, hatunlarımın önünde ben öyle oldum ki, dondum kaldım. Eğer ki, bir hançeri alıp da yüreğimin başına saplasaydın bir damla kanım çıkmazdı. Ben öyle perişan, öyle perişan oldum ki… Bütün çarşı, kasaba bu senin bana yaptıklarını duymuşlar da, herkes bana acımış, Murtaza Ağa bir kardaş bulduydu kendisine, onu da bok yoluna elinden kaçırıp, şu darı dünyada tek başına, bir başına gene kimsiz kimsesiz kaldı, demişler.”

Elindeki mavi ipekten giyit bohçasını görünce anımsadı.

“Kalk,” diye sertçe buyurdu. “Kalk da çıkar o üstündekileri, bunları giy de eve gidelim. Kapıda atın seni bekliyor.”

Arkaya döndü, Kara Hasan kapıda bekliyordu:

“Bu giyitleri kardaşıma sen mi aldın?”

“Ben aldım Ağam, ben ne yapayım, değirmene geldiğinde çırılçıplaktı.”

“İyi yapmışsın. Kardaşıma gösterdiğin bu konukseverlikten dolayı sana candan ve hem de yürekten teşekkür ederim. Ve hem de hürmetlerimi sunarım.”

“Sağ ol Ağam. Ben de zatına bin kere hürmet ederim, o mübarek ellerinden öperekten…”

“Kaç para verdin bu giyitlere?”

“Hiçbir kıymeti yok Ağam.”

197

“Ne demek kıymeti yok? Sen fıkara bir adamsın. Ne demek ola ki…” Hemen cüzdanını çıkardı. “Ne demek ola, ne demek ola ki… Sen benim iki gözümden de aziz kardaşımı böyle ağırlamışsın, al, al, al şunu.”

Ona bir elli liralık uzattı.

“Aman Ağam, bu çok… Hem de o kadar çok ki… Ben bu parayı bir yılda kazanamıyorum, aman Ağam, kulun kurbanın olayım, ben ne yapacağım bu kadar parayı?”

“Çocukların var. Al ve cebine koy o parayı.”

Sesi sert ve buyurucuydu. Kara Hasan onun buyruğundan dışarıya çıkamazdı. Elleri titreyerek, örme bir kese çıkarıp elli lirayı dürdü büktü, içine koydu.

“Kalk Ali kardaşım, çıkar o partalları da kendi giyitlerini kuşan.”

Alinin başı önündeydi. Sanki taştan bir adamdı. O ne söylerse söylesin hiçbir tepkide bulunmuyordu.

Murtaza Ağa, Kara Hasana gözlerini dikti, uzun uzun ona baktı. Ondan bir imdat ister gibiydi, sonunda vazgeçti:

“Sen dışarı çık temiz ve hem de saf, iyi yürekli Hasan Ağa. Senin için Molla Duran Beyefendiye de söyleyeceğim, bu yıl kirayı senden almasın olur mu?”

“Sağ ol Ağam.”

Bu değirmen Molla Duran Efendinin, öyle değil mi?”

“Onun Ağam.”

Murtaza Ağa başıyla kapıyı kapa da git, diye işaret etti. Öteki çıkarken:

“Buralardan da ayrılma,” dedi. “Çağırınca duyacak bir yerde ol.”

“Olur Ağam.”

“Bak Ali kardaşım, biliyorum, seni çok gücendirdim, o gülden nazik, ipekten ince, ışıktan hafif, o güzel yüreciğini kırdım. Biliyorum, yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz, biliyorum olmaz, ama kar-daşların sırça gönülleri biribirlerine öylesine sıcaktır ki, kard aşlık yüzünden sırça bile birleşip, ne kadar kırılırsa kırılsın, un ufak olsun, eski haline gelebilir. Her sabah taze, mavi bir sarmaşık çiçeği gibi yeniden açabilir. Yaaa kardaşım…”

198

Alinin tam karşısına geçip durdu, alttan eğilip yüzüne baktı:

“Ne oluyor sana, niye böylesin kardaşım? Rica ederim bir söze var. Çok çok rica ederim, yalvarırım sana. Oğlunu öldürdüm, ocağına düştüm senin. Ayaklarının altını öpeyim Ali, bana bir şey söyle. Bir küçücük kuşum ben, bir çalıya sığınmışım, o çalı da sensin Ali kardaş, kırma beni, gel kendi evine… Bundan daha çok bir insan bir insana yalvarabilir mi Ali?”

Son sözleri çok kızgın çıkmıştı. Gittikçe de kızıyor, eli ayağı usuldan da titremeye başlamıştı.

“Söyle Ali,” diye gırtlağı yırtılırcasma bağırdı, “söyle konuşmayacak, bir söze varmayacak mısın, ulan dinsiz imansız, Allahsız kitapsız Topal, bir can için de olsa bir insan bu kadar yalvartılır mı?”

Değirmeni bir uçtan bir uca gidip geliyor, ayaklarını yere vuruyor, kollarını açıp kapatıyor, avurtlarını şişiriyor, bir o yana, bir bu yana boynunu kıvırıyordu.

“Ulan Topal,” diye avazı çıktığı kadar gene bağırmaya başladı, “ulan Topal bacağına sıçtığımın deyyusu, sen iki iz sürmekle kendini bir bokum mu sanıyorsun? Ulan yabandomuzu, domuz taşağı uyuz Topal, ulan sen adam mısın sen…”

Ne kadar küfür varsa arka arkaya sıralıyor, küfürleri de bir türlü bitip tükenmiyor, Topalsa olduğu yerde, olduğu gibi taş kesilmiş, soluk bile almıyor, en küçük bir biçimde kıpırdamıyor, gözlerini bile kırpmıyordu.

Sonra Murtaza Ağa biraz ileri gittiğini anladı, sesini indirdi yumuşattı:

“Bak Ali kardaşım,” diye yeniden yumuşacık, kadife gibi bir sesle konuşmaya başladı. “Bak Ali kardaşım, bu kardasın Murtazaya bir iki söz söyle de, öldürme beni. İstersen kendi evine gelme. Böyle küs durma, ne olursun, yüreğimi, benim bu ince, çocuksu, yiğit yüreğimi ve hem de Topal Alinin öz bir kar-daşınm yüreğini dilhun ediyorsun, yani kan ağlatıyorsun ve hem de paramparça ediyorsun. Bir tek sözcük söyle kardaşma Ali. Aliii, Aliiii, Aliiiii… Bir şey söyle bana da hiçbir şey yapma.”

Önüne vardı, gene eğildi, yüzüne baktı, sevinçle doğruldu: “Yüzün yumuşadı, o güzel, o gül yüzün yumuşadı! Murta-

199

 

za kurban olsun o gül yüzlere, Murtaza hayran olsun! Yumuşadığına göre demek konuşacaksın ha? Bekleyeyim bakalım. Biraz bekleyeyim. Hay kurban olduğum Allah, bu güzel günün de mi varmış, Ali kardaşım konuşacak. Çok şükür, çok şükür Allahıma, çok şükür Alimi konuşturana…”

Kapıdan değirmen taşlarına, taşlardan kapıya yürümeye başladı.

“Bekliyorum, bir tek sözcük söyle, o da, Murtaza, diye söyle. O kadar, senden başka bir şey istemiyorum.”

Köşeye atılmış, eski, aşınmış bir değirmen taşının üstüne oturdu. Kan ter içinde kalmış, gözlerini de Aliye dikmişti. Kızmaya başlıyor, boğazına bir yumruk geliyor tıkanıyor, Alinin üstüne atılıp onun boğazını sıkmak istiyor, sonra da büyük diretme gücüyle kendisini yeniyordu.

İçini çekerek ayağa kalktı:

“Benimle konuşmayacaksın ha? Ben ne yapayım öyleyse? Ali, bana bak…” Sesini iyice yumuşattı, kendisi de bir iyice kendi sesini dinledi. Sesi sıcaktı, içe işleyici ve yürektendi, sevecendi. “Bak Alim, oğlum, kardaşım, iki gözüm, gözlerimin bebeği, bak, sana söylüyorum, on bir çocuğun ve hem de bir tek avradın var, olur mu, daha gençsin, iki tane gül gibi karı daha alabilirsin. Sana yüz dönümlük bir çiftliği daha şimdiden verdim. Üstüne tapusunu yarın çıkartmazsam anam avradım olsun. İşte Ali, bundan büyük yemin olur mu? Bak Alim, bak oğlum, bak iki gözümün çiçeği, istersen sana bir de ev alacağım. Alacağım değil, aldım! Muhacir Muradın iki katlı konağını… Yüz otuz liraya satıyormuş, onu da sana aldım. Anan sütü gibi sana helal olsun. Yarın onun da tapusu elinde olacak… Bak oğlum Ali, tapu senin elinde olursa ne evi, ne de tarlayı kimse senin elinden alamaz. Al atın da kapıda bekliyor. Evde de yeni fabrikadan çıkmış bir Alaman filintası, kız gibi. Ne diyorsun Ali? Seni maaşa da bağlayacağım/ altın kakmalı tabancamı, altın kordonlu, bana İsmet Paşanın hediyesi saati da sana vereceğim.”

Onu usulca omuzlarından tutup sarstı, sırtını sıvazladı. “Haydi kardaşım kalk evimize gidelim,” dedi. “Çok geç oldu. Hatun seni ne kadar sever biliyorsun, kardaştan da ilen,

200

simdi bizi gözleyi gözleyi gözleri dört olmuştur. Ne diyorsun Ali, gelmiyor musun?”

Yorulmuştu, köşedeki taşa gitti. Körük gibi soluyordu. Tozlu, örümcek ağlı tavana kırlangıçlar kocaman bir yuva yapmışlar, yuvada da sarı sarı kocaman ağızlı yavrular, kefli ağızlarını açmışlar, kıyameti koparıyorlardı.

Murtaza yerinden kalktı, dinginlemişti. Elini havaya kaldırdı, parmağıyla yuvayı gösterdi:

“Bak şunlara Ali kardaş,” diye güldü. “Bak şunlara, kuş yavrusu kuş yavrusu iken bak ağızlarını açmışlar, yem getirecek analarını, babalarını bekliyorlar. Ya senin o dağlardaki on bir yavrun, on bir tane ciğerparen, ne üstte üst, ne başta baş, aç susuz, senin yolunu gözlüyorlar. Onları niçin kurtarmak istemiyorsun?” Sesini yükseltti: “İşte ben sana, hem de öz bir kardasın, elimi uzatıyorum, bu eli geri çevirme.”

Uzatılmış eli öyle havada, Alinin burnunun dibinde duruyordu. El bekledi, bekledi, sonunda da usuldan titremeye başladı.

“Demek bu eli kabul etmiyorsun? Pekiyi kardaşım.” Sesini gene yumuşattı, sıcacık, içtendi. “Olur kardaşım, sen bilirsin kardaşım.”

Elini indirip dışarıya çıktı.

Alinin içi gidiyordu. Bu adam bu sefer her dediğini yapacaktı ya, Alinin onunla konuşmak, onun yüzüne bir daha bakmak içinden gelmiyordu. Hele dağdaki perperişan çocuklarını anınca Alinin yüreği cızz etmişti. Çocuklarını o korkunç yoksulluktan kurtarabilirdi. Onun çocukları da şu Çukurovada okuyabilir, yanaşmalıktan, çobanlıktan, ırgatlıktan kurtulabilirlerdi… Az daha ayağa kalkıp Murtaza Ağanın boynuna sarılacak, sen benim öz bir kardaşım Murtaza Ağasın, ben, senin beni sınadığını anlamıştım, diyecekti. Çalıştı çabaladı, yapamadı. Yüreği götürmedi. Kendini yenemedi. İşte Murtaza Ağa da gitti- O da ömrünün en büyük fırsatını kaçırdı.

Topal Ali içerde kendisiyle böyle cebelleşirken, Murtaza Ağa Kara Hasanın elinden tutmuş içeriye girdi, gürleyerek, sevinçli bir sesle:

“Şuna bir akıl ver Kara Hasan,” dedi. “Seni Allahm huzu-

201

runda yemin edeceğim için şahitliğe çağırdım. Ben şimdi ne söylüyorsam, Kurana el basarım ki ve de Allahm büyük adı üs_ tüne yemin ederim ki, şu söylediklerimin hepsini Topal Ali nam kardaşıma vereceğim.”

Vereceklerinin hepsini bir bir saydıktan sonra Kara Hasana sordu:

“Saydıklarımın hepsini aklında tutabilir misin?”

“Tutabilirim Ağam.”

Murtaza Aliye döndü, elini sırtına koydu. Ağlamaklı bir sesle:

“Konuş Ali,” dedi. “Kalk da evimize gidelim.”

Elinin altındaki Alinin sırtının ürperdiğini sezinledi. Ardından da onun titrediğini anladı.

“Haydi Ali, Hüsne Hatunun zatını gözleyi gözleyi gözleri dört olmuştur.”

Konuşmasını sürdürdü. Yalvardı, kızdı, sövdü, bağırdı, çağırdı, sızlandı, yumuşadı, bir su gibi sesi aydınlandı. Ali taş kesilmiş konuşmuyordu.

Açık kalmış kapıdan ok gibi giren kırlangıcı görünce sesini kirp diye kesti. Kuş gelmiş yuvasının yöresinde dönüyor, yavrular da ağızlarını kocaman kocaman açmışlar, yaygarayı basarak, analarının vereceği yemi bekliyorlardı.

Aliye vardı, kocaman elleriyle onun başını tutup hızla yukarı kaldırdı:

“Bak şu kuşa,” dedi, “bak şuna… Bak bak şuna… Bak yavrularına nasıl sevinerek yem getirmiş de veriyor, bak! O bir hayvan, sen de insansın. İyi bak!”

Alinin kararmış yüzü terlemişti, gözleri de ıpıslaktı.

“Haydi Hasan Ağa, biz dışarıya çıkalım, o da şu kuşa baksın da insanlığından utansın. Utansın da aklı başına gelsin. Ben az sonra gene geleceğim.”

Ali onun arkasından koşmaya çalıştı, ayağa kalkamadı, konuşmak istedi, ağzında dili dönmedi. Sanki dili şişmişti. Gözlerini de gidip gelen, yavrularının ağzına bir şeyler koyan kırlangıçtan ayıramıyordu.

Murtaza Ağa geriye döndüğünde onu öyle bıraktığı gibi başı havada, gözleriyle yavrularını doyuran kuşu izler buldu.

202

“Konuşmayacak mısın Ali?”

Alinin başı gene önüne düştü.

“Konuşmayacaksın demek Topallar Topalı Ali… Ben de senin başına bir işler getireceğim ki felek de maşallah desin! O Adanadaki candarma Miralayı kim, benim canı azizim, ve hem de öz bir biraderim değil mi, işte ben sana yakında bir kulp takacağım ki kulp derim sana. Beni iyi, iyi dinle Topal Ali, Ferhat Hocayla Yobazoğlunun bir suçları var mı, neden yatıyorlar içerde? Ferhat Hoca gibi bir Allahın mübarek adamı hiç adam öldürür mü, fıkara Ademi öldürüp ne yapsın o, neden öldürsün Ademi o, bir sebebi ve de bir sebebül hikmeti var mı? O şimdi içerde, belki de onu asarlar. Neden bu hale getirdiler onu, çünkü biz bir istihbarat aldık ki o, İnce Memedi himaye ediyor. Bir de o, ne olduğu belirsiz bir kimsedir, casus mu, Bolşevik mi, nereden geldiği belirsiz bir kişidir. Onun pis vücudunun tezelden, derakap ortadan kalkması gerek. Ya Yobazoğlu? Neden yatıyor, o fıkara bok yoluna, o, İnce Memedin bindiği Ali Safanm atı yüzünden yatıyor. Ali Safa Beyin ölümüne de o sebep oldu. Hepimizin ölümüne, kasabamızın adının şu koskocaman Türkiyede kötüye çıkmasına o sebep oldu. Onu, İnce Memede at verdiğinden dolayı meydanın ortasında asacaklar. Bak Ali, Miralay kardaşım sana iş teklif ediyor, demek ki sen yüce bir devlet memuru olacaksın. Ve biz Ağalar, Beyler, hepimiz senin yanına şapkamız elimizde salavatla varacağız. Miralayım bana dedi ki, mademki senin kardasın Topal Ali Efendi böyle hünerli bir adamdır, yeryüzünün en büyük izcisidir, yerdeki karıncanın, ağındaki örümceğin, gökteki kuşun izini sürer, biz de onu devlet memuru yapıp ölünceye kadar maaşa bağlayacağız. Ve hem de yüzbaşı maaşına, öyle uzatmalı kel onbaşı maaşına değil. Sen öldükten sonra da çocukların alacaklar bu maaşı. Seni hükümet izcisi yapacağıma, maaş bağlatacağıma da Kurana, o yüce kitabımıza el basarak ant içerim. Miralay dedi ki senin izci kardasın sayesinde bu dağlarda ne eşkıya kalacak, ne de hırsız… İzlerini sürüp yerini derakap bize bildirecek, biz de…”

Geldi elini Alinin omuzuna koydu:

“Kalk,” dedi, “kalk da gidelim ala gözlü kardaşım. Kalk,

203

kul kusursuz olmaz, demiş atalar. Bir kusur işledik diye beni de, kendini de, çocuklarını da mahvetme. Bak o kırlangıcı gördün ya… İşte, bir küçücük hayvanı, senin ancak bir parmağın kadar var o kırlangıç, ondan örnek alalım da biz insanlığımızdan utanalım. Bir kırlangıç, küçücük bir kırlangıçken, bak nasıl da bakıyor yavrularına.”

Sevindi, gülümsedi.

“Sen hiç uçarken gördün mü kırlangıçları, görmez olur musun, gökte bir inerler, bir çıkarlar, ok gibi bir süzülür, bir göğe ağarlar, ne yaparlar böylece, söyle, sen herkesten daha iyi bilirsin, söyle, ne yaparlar?”

Biraz geriye çekilerek onun sorusuna karşılık vermesini bekledi. Belki kendinde olmadan ağzından bir sözcük kaçardı bu inatçı, alçak adamın.

“Söyle, söyle, söyle ne yaparlar?”

Baktı ki bu oyuna düşmedi Topal Ali, bağırmaya başladı:

“Söyle Topal mendebur, topal bacağına sıçtığım, ne yaparlar, sinek toplayıp yavrularına getirmezler mi, söyle topal bacağına sıçtığımın, topal sineği… Ulan sen kimsin, bir sinekten de kıymetsiz bir mahlukat değil misin?”

Kapıya koştu, açacaktı vazgeçti, geriye döndü.

“Bak sana son sözümü söylüyorum, iyi dinle beni, günah kalktı benden. Yakında bu değirmenin kapısında bir adam öldürülecektir. O da tam gözbebeklerinden kurşunlanarak, işkence edilerek, derisi yüzülerek, bir çuvala koyularak şu değirmenin abarasma atılacaktır. Bunun cezası idamdır. Sonra beş adam gelecek, amenna, biz kendi gözümüzle gördük, bu adamı Topal Ali öldürdü diyecekler. Bu şahitlerden birisi de sana iyilik eden, burada günlerdir karnını doyuran değirmenci Kara Hasan olacak, isterse şahitlik etmesin, bu değirmenin sahibi kim biliyor musun, Molla Duran Efendi. Anladın mı şimdi? Seç şimdi ikisinden birisini, ya asılmak, ya da devlet memurluğu, ya da çiftlik sahipliği, seç birisini…”

Sesini son perdesine kadar yükseltti:

“Ben şimdi gidiyorum. Konuş, konuş Aliiii…” Sanki kilometrelerce öteye bağırıyordu. Ali sözcüğünü öylesine uzatıyordu, “İşte ben gidiyorum. Bundan sonrasını artık sen düşün.

204

Elimden de kurtulacağını hiç sanma.” Güldü. “Dağa çıksan çıkamazsın, orada İnce Memed, ovada da ben… Ben de şimdi gidiyorum, demek eve geliniyorsun?” Dişlerinin arasından ıslık gibi bir ses çıkardı: “Sen görürsün!”

Kapıyı öylesine hızla çarptı ki, bütün değirmen sallandı, Aliyi de irkiltti.

Az sonra da kapıyı yavaşça açarak geriye döndü:

“Bak Alim, kardaşım, ne geldi aklıma, beni şimdi iyi dinle, bundan sonra sana Topal Ali demeyecekler. Belki, alışkanlık, sana Topal Ali diyecekler ya, sen topallamayacaksın. Neden ki dersen, Alamanın payitahtı Berlinde ayak gibi ayak yapıyorlarmış, etten kemikten. Ben sana Alaman kardaşlarımızdan, Ala-man bizim kardaşımız değil mi, bir milyona da olsa bir ayak getirtip taktıracağım. Yok, ille ayağı biz ancak Alamanyada takarız derlerse, biz de seninle Alamanın payitahtına gider, yeni ayağını orada taktırırız.” .

Bu buluşuna çok güveniyordu. Buna da hayır diyebilirse bir insan, artık o insandan daha aşağılık birisi olamazdı.

“Sen de bundan sonra yeni ayağınla taşların kayaların üstünden, ağaçların tepesinden, dağların doruğundan keklik gibi sekersin. Sekersin de ne izler sürersin, değil mi kardaşım?” Sözünü kesip, birdenbire bir sevinç çığlığı koparttı: “Bak, bak Ali kardaş, bak! Kırlangıç gene geldi, bak bak, bak Ali kardaş, yavrular ağızlarını nasıl açtılar bak, kafam girer ağızlarına, sarı sarı, boyunlarını da nasıl uzatıyorlar, bak, bir karış, kerataların boyunları kopacak…”

Ali onun, bak bak, demesiyle başını kırlangıç yuvasına çevirmiş, gülümseyerek kıyameti koparan yavrulara, onların yöresinde uçarak dönen ana kırlangıca bakıyordu.

“Ali konuş!”

Ali hemen başını gene önüne indirdi. Bu sefer Murtaza Ağa tam zıvanadan çıkıp kendini paralamaya başladı:

“Ulan senin derini yüzdüreceğim ulan,” dedi. “Ulan seni kazığa oturtacağım, yaptıramaz sanıyorsun, değil mi, seni ayağına, bacağına sıçtığımın Topalı seni! Ulan biz İstiklal Mücadelesini kazanmış kişileriz. Bir Topal Ali, topal bacağına sıçtığım aŞağıhk mahlukat vız gelir.”

205

Artık köpürmüş, kenldini kapıp koyvermişti, ağzına ne gelirse söylüyordu.

Alinin karşısında böyle, değirmenin içinde dört dönerek ne kadar sövdü saydı, kendi de, Ali de, değirmenci Hasan da farkında değildi. Bu ara değirmene gelenler, içerdeki sesi, şamatayı duyuyorlar, bahçenin bir köşesine çekilip siniyorlardı.

Sonunda:

“Ağzına sıçtığımın topal deyyusu, sana insanlık değil, ölüm, zulüm layık,” dedi, kapıdan bir ok gibi çıkıp atma yürüdü. Değirmenci Kara Hasan hemen koştu, atın başını tuttu, üzengiye yapıştı. Atına atlayan Murtaza Ağa, kapkara kesilmiş bir yüzle birazıcık eğildi, yavaşça:

“Söyle ona,” dedi, “çok öfkelendim inadına, ahmaklığına, kardaşı değil miyim, elbet de öfkelenirim. Söyle ona, Vali onu Hükümetin maaşlı başizcisi yapacak, ben onun topal ayağına yeni bir ayak taktıracağım, eskisinden daha iyi olacak ayağı. Kara Hasan, eğer Ali kardaşımm gönlünü eder de evime gön-derirsen, ben de bu değirmeni alır sana veririm. Sen de bana taksit taksit ödersin. Bilirsin, ben sözümün babayiğidi bir kişiyim. Onu bu gece evde bekliyorum.”

Değirmenden içeriye ok gibi süzülen kırlangıcı Kara Hasana gösterdi:

“Bak,” dedi, “bak, şu kuşa bak, yavrularına yem getiriyor.”

Atını sürdü.

206

11

Çocuklar kasabanın üst başındaki yamaçta, murt çalısının dibinde, bir Roma mezarının önünde aşık oynuyorlardı. Çirişsiklerinin üstlerinde kurumuş çiçekleri daha dökülmemişlerdi. Çalılar, dikenler, otlar, baştan ayağa küçücük, düğme kadar, düğme kadar, sümüklüböceklerle apak kaplıydılar. Türlü türlü, kırmızı, mavi, yeşil, san, hepsi de güneşe gelince çakan, büyüklü küçüklü arılar, gürültülerle vızlayarak dalaşıyorlardı.

Aşık oyunu, koyunların, keçilerin, danaların aşık kemiklerinden çıkarılan kemiklerle oynanırdı. Bir biçim bir zar oyunuydu. Büyüklerin kumar aracı olan bu kemikler küçüklerin de oyun aracıydı.

Aşık Mustafa daha işe başlamadan:

“Neyine oynayalım?” diye sordu.

Öteki çocuklar bu soruya karşılık vermeye hazır değildiler. Çoğu kez çiğdemine oynarlardı.

“Çiğdemine,” dedi Veysi çocuk. Daha sekizini sürüyordu ya, okula gitmiyordu. İnat etmişti, hiçbir zaman da o okul dedikleri şeye gidip, o mengeneye sıkışmayacaktı.

“Daha çiğdem çıkarmadık ki,” diye onu yanıtladı Aşık Mustafa.

“İncirine.”

“İncir nerede be?” diye sordu Mustafa. “Bakın dallara bir fek incir kalmış mı, üveyikler yemiş bitirmişler.”

“Arısına.”

207

İpliklerle bellerinden bağlanmış anlar sağlarında, sollarında uçuşuyorlardı.

“Ben ütülürsem bile,” dedi Aşık Mustafa, “arılarımı vermem, kimsenin arısını da istemem. Bakın bakın,” diye az ilerde uçan arılarını gösterdi. Her birisi parmak kadar, parmak kadardı, güneşe geldikçe de sapsarı, bir altın bilye gibi şavkıyıp sönüyorlardı. “Siz hiç böyle arılar yakaladınız mı, buralarda hiç böyle arı gördünüz mü? Bu arıları kimseye de vermem, bir kişiyi sokunca, hemencecik orada, hık dedirtmeden öldürüyor.”

Tartışma uzun sürdü. Sonunda anlaştılar, kim ütülürse, ütenler onun sırtına binecekler, kara incire kadar gidip geleceklerdi. Bunu da Veysi hiç istemiyordu. Çünkü aşık oyununda şimdiye kadar bir kerecik bile olsun kazanamamış, bu çocukları sayısız, sırtında eşekler gibi taşımıştı. Oysa Veysi çocuk arı, kuş, sinek yakalamakta birinciydi. Şu kasabada onun üstüne bir avcı daha yoktu. Bir keresinde yaylada bir şahin yavrusu bile yakalamış, büyütmüştü, şahin ona öylesine alışmıştı ki, nereye gitse, onunla birlikte onun bir kulaç üstünden uçarak oraya gidiyordu. Ne yapsa, bir çalıya, bir dala, bir duvara konup onu bekliyordu. Sonra bir gece onun şahini ortadan yitti gitti. Ne olduğunu, nereye gittiğini kimse bilemedi. Veysi çocuk bütün kasabayı, kasabanın bütün yörelerini aradı taradı günlerce, kuşunu bulamadı. Sonunda işi anladı, ya kuşu çalmışlar, ya da babası geceleyin şahini birisine satmıştı. Zaten babasını, o adamı hiç sevmezdi. Bunun üstüne de ona iyice bir düşman kesilmişti, büyümeyi bekliyordu.

Her zamanki gibi gene Veysi ütüldü, çocuklar onun sırtına teker teker binip kara incire kadar gittiler geldiler. Veysi güçlü, sağlıklı bir çocuktu ya, bu kadar çocuğu sırtında taşıyınca çok yoruluyor, kan ter içinde kalıyordu.

Oyun bitince arılarını dikenlerden, otlardan çözdüler, ellerine alıp uçurarak, çalılık yamaca yürüdüler, ellerinde sivri uçlu meşe köküçleri vardı, bunlarla çiğdem soğanlarını kolaylıkla çıkarıyorlar, şalvarlarının kocaman ceplerini bunlarla dolduru-yorlardı.

Topraktan çiğdem çıkararak, arılarını bağladıkları yerden çok uzaklara gittiler, bir dere aştılar, kuru pınarı geçtiler, bahar-

208

,ja bu pınarın çam oluğundan şakır şakır sular akardı, alıçlığa vardılar, burada bodur meşelerle alıçlar karmakarış bitmişti. Bundan sonra da gene bodur, yaban zeytinleri başlıyordu. Zeytinlikler arasındaki kuru derenin yamacında, şimdiye kadar görmedikleri incir ağaçları gördüler. Her incir ağacının üstü olmuş, her birisi yumruk kadar iri incirlerle doluydu. Çocukların hepsi her yerden incirlere saldırdılar.

Aşık Mustafa:

“Çok yemeyin, karnınız ağrır,” dedi. “Kimseye de haber vermeyelim, arada sırada gelir yeriz. Bakın, bu ağaçları kuşlar da bilmiyor. Gagalanmış hiçbir incir yok.”

“Yok,” dedi Gülbahar kız.

O, hiçbir zaman erkek çocuklardan ayrılmıyor, kızlarınsa aralarına hiçbir zaman girmiyordu. “Çok da tatlı incirler, bal akıyor.”

Karınlarını doyurduktan sonra yarın üstüne sıralanıp ayaklarını aşağıya sarkıttılar. Hepsi de şu aşağıdaki mahalleden olurlardı. Bu mahallenin bütün halkı da, toptan, kadın erkek, çoluk çocuk tarlalarda ırgatlık yaparlardı. En çok da pamuk tarlalarında çalışırlardı. Yakında bütün mahalle pamuk toplamaya aşağıdaki ovaya ineceklerdi. Çocuklar pamuk toplamayı çok seviyorlardı. Çünkü her pamuk tarlasında, pamukların arasında karpuz tevekleri, domates fidanları olurdu. Her tevekte beş on ballı karpuz, her domates fidanında da yüzlerce kırmızı domates… Çocuklar saldırırlar, domatesi, karpuzu kapışırlardı. Bir de kuş yuvaları olurdu pamukların dibinde, içlerinde küçücük yavrular, ya da palazlar…

Aşık Mustafa pamukta, geceleyin iş bitip de ırgatlar dinlenmeye çekilince sazını eline alır, onlara türküler söylerdi. Söyledikleri türkülerin bir kısmı bellenmiş eski türkülerdi, bir kısmını da düpedüz kendi uydururdu. Bir Allah vergisi. Büyüyünce bir hak aşığı olacaktı, tıpkı Dadaloğlu gibi. Daha şimdiden saçı sakalı ağarmış aşıklarla karşılaşıyor, bir o, bir yaşlı aşık söylüyor, hiç bile mat olmuyordu. Bir coşmaya, ardından da bir titremeye başlayınca, sözler ağzından şu pınarlardan akan çağıl Çağıl sular gibi boşanıyordu. Eşkıyalara da çok meraklıydı. Onlar üstüne çok türkü çıkarmıştı. İnce Memed üstüne de türküle-

209

ri vardı. Şu ölen dokuz eşkıya üstüne de üç ağıt yakmıştı ya, daha kimseye söylemiyordu. Hele dursundu hele, bu yıl pa_ mukta kalabalık çok olacaktı. Dağlardan, her şeyden çok türküyü seven insanlar ineceklerdi. İşte Aşık Mustafa da ilk olarak onlara söyleyecekti dokuz eşkıyanın ağıtlarını.

“On  iki  yeşil  donlu  adam,”  dedi Veysi.   “On  ikisi  de biribirinin tıpkısı, gece yarısı gelmişler…” “Yalan,” dedi Gülbahar. “Yalan,” dedi İsmet. Mustafa susuyordu.

“İnce Memedi öldürememişler ki… Babam söyledi. Bilmiyorsunuz yani, benim babam bekçi. Görmediniz mi, nah bu kadar tabancası var, karnının üstüne asılı. İşte babam dedi ki… O İnce Memed değil başkasıymış. Babam dedi ki, İnce Memede kurşun geçmezmiş, bes alnındaki Peygamber mührü…” diye bilgisiyle övündü Fevzi. “Benim babam hem de bekçibaşı… Boyu da aşağıdaki kavak kadar.”

Oradaki bütün çocuklar, bir şey söylesin diye Aşık Musta-faya baktılar.

Aşık Mustafa, ciddi, kendine güvenmiş, türkü söyler gibi bir hal aldı, dudaklarını uzattı:

“Doğru,” dedi, “o İnce Memed dedikleri kişinin, İnce Memed olmadığı doğru. O başkasıymış. Şimdi ben size bir şey söyleyeceğim ya, kimseye söylemeyeceksiniz.”

Gözlerini teker teker herkesin üstünde gezdirdi, sonra da sesini alçalttı:

“İnce Memed, ölmemiş, yaralanmış. Alnında Peygamber mührü varmış, bu doğru, oradan yalnız kurşun geçermiş ona… Belki de oradan yaralanmıştır… Yaralandığı doğru, hem de gün gibi ortada. Geçen gece dağlardan bir Aydınlı Yörüğü geldi bize… Hiç kimseye söylemek yok. Amcamlan fısır fısır, çok gizli konuşurlarken, ben uyumuşçuluğa vurdum, onlar ne konuştu-larsa duydum. Şimdi hepsini size anlatacağım. Eğer bir kimseye ağzınızdan bir tek söz kaçırırsamz, Yüzbaşı da bunu duyar, giderler yaralı yaralı İnce Memedi orada kıstırıp yakalarlar, onu getirip pazaryerinde de asarlar, kellesini de kesip Ankara-ya, Mustafa Kemal Paşaya yollarlar. İşte böyle İnce Memed Ali

210

Safay1 öldürünce dağa kaçmış. Ali Safa çok zalim bir adammış. Köylüye kan ağlatıyormuş. İnce Memed de onu gözbebeklerinin vurmuş, dağa kaçınca candarmalar ona pusu kurmuşlar, İnce Memedi de vurup atından düşürmüşler. O atı da onu almış, dişleriyle candarmalarm arasından çıkarmış. Candarmalar ata kurşun yağdırmışlar ama, vuramamışlar. O at afsunluymuş, ona hiç kurşun değmiyormuş. At da almış onu dağın tepesindeki bir mağarasına götürmüş. Çıkmış dağın kayalık doruğuna, oradan kişnemiş, kişnemiş. Bir kanatlı ejderha inmiş bir ak bulutun içinden… At sevinmiş, onu mağaraya götürmüş. İnce Memed ejderhayı görünce korkmuş. Ejderhadır, onun yaralarını kırmızı dilleriyle yalamış, dokuz tane, dokuz yalımdan dili varmış. O saatte hemen İnce Memedin yaraları iyileşmiş. Benim Yörük kocasından duyduğum bu. Yalan mı?”

“Hiç yalan olur mu,” dedi Fevzi, “benim babam da duymuş bunu. Hiç yalan olur mu, Yörük kocasının bir yığın, nah bu kadar ak sakalı varmış.”

“Sakalı bir kucaktı,” dedi Mustafa. “O kadar sakalla insan hiç yalan söyler mi?”

Oradan kalktılar, dereyi geçip kireç ocaklarına vardılar. Orada çok tavşan yavruları olurdu. Bir tanesini bir yakalarlarsa… Mustafa bir tanesini iki yıl önce yakalamış ve büyütmüştü. Tavşan büyüyünce amcası onu kesmiş de yemişlerdi. Mustafa da çok ağlamıştı. Amcası da tavşanı kestiğine köpekler gibi pişman olmuştu. Şimdi bir daha tavşan yavrusu yakalarsa Mustafa, amcası onu hiç kesmeyecekti.

Kireç ocaklarına çıktılar. Bunlar yan yana kazılmış, yörelerine yarı yanmış yığın yığın ak taşlar atılmış derin kuyulardı.

Kuyulara yaklaşırlarken daha uzaktan burunlarına keskin bir koku geldi. Orada, oldukları yerde durdular beklediler. Yukardan esen ince yel dalga dalga kokuyu onlara getiriyordu.

Aşık Mustafa:

“Bulduk,” dedi.

“Neyi?” diye sordu Fevzi.

“Neyi olacak,” dedi İsmet. “Kel Eşkıyanın ölüsünü. Demek kireç kuyularına atmışlar onu.”

211

“Ben korkuyorum, ben ölüden çok korkarım, dönelim, kaçalım,” diye telaşlandı Veysi.

“Olmaz,” diye kesin konuştu Aşık Mustafa. “Olmaz. Hepimiz hep birlikte oraya gideceğiz.”

“Korkma Veysi,” dedi Fevzi. “Biliyorsun, sen kendi gözlerinde görmedin mi, benim babamın tabancası var, hem de kocaman, hem de karnının üstünde asılı.”

“Korkacak ne var,” diye çıkıştı Mustafa, “sen erkek değil misin?”

“Haydi gidelim,” diye kireç kuyularına yürüdü Gülbahar. “Dur sen kız!” diye bağırdı Mustafa. “Böyle işlerde hep erkekler önde gider.”

Önde Mustafa, arkada ötekiler, burunlarını tutarak kireç kuyularına kadar koştular. Bir kuyunun başında durup baktılar.

“Burada değil,” dedi Mustafa. “Arayalım.” Karşıda kuyuların üstündeki çıplak düzlükte bir sürü köpekle, bir sürü akbaba karşı karşıya durmuşlar bekleşiyorlardı. Köpekler kocaman çoban köpekleriydiler, akbabalarsa yaşlı, uzun kanatlıydılar. Köpekler yerlerinden hiç kıpırdamıyor, gözlerini akbabalara dikmişler tetikte duruyorlardı. Akbaba kalabalığına arada bir, birkaç akbaba, büyük kanatlarını sallamadan yere iniyor, sekerek geliyor, akbaba topluluğuna karışıyorlardı.

“Burada,” diye bağırdı Veysi. “Bu ocakta. Burası çok kokuyor. Ölü görünmüyor ya, burası çok kokuyor, burada.”

Çocuklar o kuyunun üstüne toplandılar. Kuyudan çok koku geliyordu ya, kireç ocağını ağzına kadar, silme mavi kelebekler doldurmuşlardı. Aşık Mustafa:

“Kel Eşkıyanın ölüsü burada,” dedi bilgiç bilgiç. “Kelebekler, bir güzel çiçeklere, bir de iyi kimselerin ölülerine çokuşur-lar.”

Ocaktaki yüz binlerce, üst üste yığılmış uçan mavi kelebeklerden dışarıya, yukarıya bir ışık yayılıyor, bütün yöreyi bir mavi, duman gibi aydınlığa boğuyordu.

Bir ara, bir hortumda yükselircesine kelebekler burgulana-

212

rak, ocaktan dışarıya uğrayıp gerisin geri indiler, çocuklar da bu sırada ölüyü görebildiler. Ölü çırılçıplaktı. Kel, dazlak başın ortasında bir kan bulaşığı görülüyordu. Bacaklarından birisi kopmuş ortalıkta gözükmüyor, öbürü de soyulmuş, ortada bir uzun ve ak kemik kalmıştı. Kel Eşkıyanın gözlerinden bir tanesi açık kalmış, canlı, alaycı çocuklara, az önce havaya uçan kelebeklere, gökte dönen üç akbabaya bakıyordu.

Kelebekler inince Mustafa çocuklara:

“Haydi gidelim, çok kokuyor,” dedi.

Aşağıya yorgun argın inip arılarını bağladıkları yerden aldılar. Mustafanın hiç keyfi kalmamış, suratı da asıldıkça asılıyordu. Bağladığı çalıdan teker teker aldığı arılarının ipliklerini çözüyor havaya bırakıyordu. Öteki çocuklar da onun gibi yaptılar.

Mustafa arıları uçup gidince olduğu yere, çalının dibine çöktü oturdu. Yüzü sararmıştı, konuşamıyordu. Öteki çocuklar da onun gibi sararmış yüzlerle geldiler onun yanma sıralandılar. Onlar da ağızlarını açacak durumda değillerdi. Böylece aradan uzun bir süre geçti. Neredeyse ikindi olacaktı.

Sonunda Mustafa göğsüne düşmüş başını kaldırdı, gözleri yaş içinde kalmıştı. Kendini tutmasa hıçkıracaktı. Sesi boğularak:

“Demek Kel Eşkıyanın kimi kimsesi yokmuş. Dedikleri doğruymuş, candarmalar da onu getirmişler buraya atmışlar.” Sustu. Az daha konuşsa boşanacaktı. Biraz bekleyince kendine geldi: “Bu gece bu ölüyü köpekler yerler. Köpekler geceyi bekliyorlar. Gece olunca akbabalar uçup gidecekler, ölü de köpeklere kalacak.”

“Sabaha kadar bekleyelim,” dedi Fevzi. “Babamın bir tabancası daha var…”

“Bekleyemeyiz,” dedi Mustafa, “ama bir şey yapmalıyız.”

“Ben artık ölüden korkmuyorum,” diye kendi kendine söy-lenircesine konuştu Veysi. “O da işte, ölü gibi ölü işte.”

“Onu köpeklere bırakmak olmaz.”

“Olmaz,” dedi Cemal.

Sustular, derin düşüncelere daldılar.

Mustafa:

213

“Akşam oluyor.”

İsmet:

“Ne yapalım?”

Mustafa ayağa kalktı, ötekiler de onunla birlikte ayağa kalktılar.

“Ne yapalım, biliyor musunuz,” diye konuştu Mustafa güvensiz bir sesle. Sonra daldı.

“Ne yapalım?” diye sabırsızlandı Cemal.

“Şu koyun damını görüyor musunuz?”

Hep birden, kireç ocaklarının biraz aşağısındaki dama baktılar.

“Ölüyü oradan şimdi alabilsek, oraya götürebilsek…”

“Allooooş,” diye hep birden bağırarak oraya koştular. Önce Mustafa, ardından Veysi, onların ardından da ötekiler ocağın dibine indiler, kelebeklerin arasından zorla ölüyü seçebildiler.

“Çıkarabilir miyiz?”

“Benim belimde bir kocaman kıl örme var,” dedi Cemal. “Belki on kulaç. Benim anam…” Ağzına burnuna kelebekler doluyordu. Eliyle kelebekleri kovdu. “Benim anam beni ipsiz hiçbir yere göndermez. Şimdi anladım.” Beline dolanmış ipi dönerek açtı, Mustafaya verdi: “Ölüyü bağla,” dedi, “biz de dışarıya çıkalım, oradan çeker çıkarırız.”

O kadar heyecanlıydılar ki, burunları bu korkunç kokuyu bile duymuyordu.

Ölüyü sürüyerek koyun damına getirdiklerinde gün batmış, karanlık kavuştu kavuşacaktı. Kapıyı bir iyice orada buldukları telle muhkem bağladılar. Akbabaları bırakan iri, azgın köpekler gelmişler, kıçlarının üstüne oturup gözlerini koyun damının kapısına dikmişlerdi. Çocuklar onlara aldırmadılar, istedikleri kadar beklesinler. Gece iyice bastırmadan, bir koşu evlerini buldular. O akşam hiçbirisi ne bir lokma yemek yiyebildi, ne de bir damla uyudu.

Daha tanyerleri ışımadan koyun damının altındaki sakızlık ağacında toplandılar. İlk önce Veysi, kucağında sakız gibi, sabun kokan iki apak patiska çarşafla gelmişti. Çarşafları, telgrafçının dul karısı Kadriye Hanımdan çalmak o kadar kolay olmamıştı. Veysi çarşafların yerini, kadının uyuduğu odayı, evlatlık

214

kızın yattığı yeri iyi biliyordu. Eve de kolaylıkla, bir kedi gibi çit çıkarmadan girdi, gel gör ki, kahpe feleğin ettiği oyuna bak, Kadriye Hanım uyumuyordu. Veysi, bir insan uyuyor mu uyumuyor mu soluk alışlarından bilirdi. Geceleri biraz hırsızlık ettiği, yiyecek bir şeyler aşırdığı için soluk alıp verişlerin ustası olmuştu. Öylesine bir soluk dinleme ustasıydı ki Veysi, bir insanın düş gördüğünü, düşünde de neler gördüğünü soluk alışlarından bilebilirdi… Kadriye Hanım hiç uyumuyor, düşünüyordu. Veysi onun soluk alışlarından ne düşündüğünü de biliyordu ya, ayıptı, kimseciklere söylenmezdi. Veysi evin küçücük balkonuna sinmiş bekliyordu. Yani, şimdi şu mikrop karı uyumazsa ne olacaktı, Kel Eşkıya kefensiz mi kalacaktı, zaten fıka-ranm kel başına gelmeyen kalmamıştı… Ama sonunda da mavi kelebekler onun üstünü örtmüşler, onun ölüsünü köpeklere, akbabalara, yılanlara çıyanlara yedirmemişlerdi. Küçücük küçücük mavi kelebekler, her birisi mine çiçekleri kadar, ufacı-cık… Çünkü, neden, çünkü Kel Eşkıya, anası ne söylüyordu, hak aşığı imiş. Bir elinde saz, birisinde de mavzer, mavzeri hiç kullanmamış… Hep saz çalar, türkü söylermiş dağlarda. Karıncayı bile incitmemiş. Öyle bir sesi varmış ki, o türkü söyleyince dağlar taşlar, kurtlar kuşlar dile gelir, bütün kızlar da, onun kel başına bakmayıp, ona karasevda bağlarlarmış. Bu Kel Eşkıya öyle bir ermiş olmayıp da başka birisi olsaydı, bu kadar kelebeğin o çukurda ne işi vardı, her birisi de ipil ipil, ışık gibi yanan mavi kelebeğin… Hiç böyle kelebek görülmüş müydü, şu dünyada? İşte böyle bir adam olan Kel Eşkıya kefensiz kalmamalıydı. Yaaa Allahım, diye, sindiği yerden ellerini göğe açarak yalvardı Veysi, şu mendebur, erkeğe doymaz karıyı bir uyutuver. Yarın çarşafların çalındığını anlar anlamaz Kadriye Hanım teyze, kıyamet kopacaktı ya, varsın kopsun. Utanmadan da Veysi-nin üstüne atacaklardı çarşaf hırsızlığını. Mahallede de herkes onu belki de ilk olaraktan savunacaktı. Söyleyin, söyleyin, söyleyin bakalım, Veysi çarşafı ne yapacak, şeker değil ki yesin, para değil ki alsın…

Sabaha karşı, az önce, dalmış gitmiş Veysi Kadriye Hanım teyzenin soluğunu dinleyince, az daha sevincinden uçacaktı. Hemen çamaşır sandığına koştu. Sandığı açar açmaz da yüzüne ılık

215

bir dağ elması kokusuyla sabun kokusu çarptı. Ya Allah, dedi kendi kendine, şu Kel Eşkıya senin bir iyi, ermiş kulunsa turuncu gül, mavi menekşe işlemeli, ha, kelebeklerin her birisi mavi, mor birer menekşeye benziyordu, çarşaflardan geçsin elime. Ve elini uzatır uzatmaz, eli koskocaman bir gülün üstüne geldi. O çarşafı çekti aldı. Bir kedi gibi sessiz, rahatlıkla merdivenin korkuluğundan kayarak indi, avlu kapısının altında, her zaman yatarak geçtiği bir açıklık vardı, oradan, elindeki çarşafı yere değdirip kirletmeden kaydı, sakızhk ağaanm altına geldi. Çarşaftaki öteki işlemeyi araştırdı alacakaranlıkta el yordamıyla, onlar da mor menekşeydi. Her şey iyiydi ya, burada tek başına ödü kopuyor, koyun damından yana da hiç bakamıyordu. Şu çocuklardan bir tanesi gelseydi, her şey o zaman daha kolay olur, iki kişi olunca daha az korkarlar, belki de hiç korkmazlardı. Gittikçe korkusu artıyordu. Neredeyse, bir çıtırtı duysa tabanları yağlayacaktı.

Arkasında bir patırtı duyunca, hemen kulakları dikildi, kaçacaktı ki, gelen karartının Gülbahar olduğunu anladı. Onu yolda karşıladı. Kız soluk soluğa kalmıştı. Elinde kocaman, kiloluk bir kolonya şişesi tutuyordu. Ağacın altına geldiler. Ortalık ışıdı ışıyacaktı. Yakından bakınca, her bir şeyleri çocuk gözleri seçebilirdi.

“Ne o elindeki Gülbahar?”

“Hiç,” dedi Gülbahar, “kolonya.”

“Nereden kaldırdın?”

“Nazlı Ablanın çeyizinden. Onda böyle on beş tane kolonya daha var. Kokuyor, üstüne serperiz.”

“Ben de ona kefenlik buldum, yolda gelirken…”

“Güzel mi?”

“Çok güzel,” dedi Veysi, “işlemeli. İyi ki düşürmüşler. Ben de yolda gelirken…”

“Ben hiç bulamadım, ben hırsızladım,” diye üzüntülü bir sesle konuştu Gülbahar.

“Olsun. Böyle hırsızlık hırsızlıktan sayılmaz, kıymeti yok,” dedi Veysi. “Bütün ölülere kolonya dökerler, bizim eşkıyamız neden kolonyasız kalsın.”

Bu sırada birisi oflayarak poflayarak yokuşu çıkmaya uğraşıyordu.

216

“Kim var orada?” diye korkulu bir sesle sordu gelen insan.

“Ben varım,” dedi Veysi, “Bir de Gülbahar.”

“Buraya gelin, getiremiyorum, yoruldum.”

Veysi:

“Cemal, sen misin?” diye sordu. “Sen burada kal,” dedi Gülbahara. Aşağıya indi.

Cemal, bir hasırı ucundan tutmuş sürüklüyordu. Bir elinde de bir kazma vardı.

Az sonra da Fevzinin sesi duyuldu. Onlar hasırı ağacın altına getirmişlerdi ki İsmetle Mustafa da geldiler. Ardından da Fevzi gözüktü. Fevzinin elinde de kocaman bir sabun kalıbı vardı. İsmet de bir kürek bulmuş getirmişti. Mustafa da bir orak taşıyordu elinde, bir kürekle birlikte.

Tanyerleri ışırken çocuklar, önce kireç ocaklarının oraya gittiler. Bütün kireç ocakları ağızlarına kadar, menekşe menekşe, ışılayan, sırtları ıslak kelebeklerle dolmuştu. Oradan aşağıya koyun damına indiler. Akbabalar, kartallar koyun damının üstüne konmuşlar, kanatlarını düşürmüşler, kartallar bir yanda, akbabalar öbür yanda karşı karşıya durmuşlar bekleşiyorlardı. Köpeklerse koyun damını çevirmişler, yan yana kıçlarının üstüne oturmuşlar, gözlerini de damın duvarlarına dikmişlerdi.

Mustafa:

“Buraya boş yere geldik. Önce mezarı kazmalıydık.”

“Ölüyü götürelim de mezarlığa öyle kazarız,” dedi Fevzi. “Hem mezarlığın yanında su da var. Ölüyü yıkarız da. Ben bir kalıp sabun getirdim.”

“Bir gören olursa ya…”

“Görsünler,” dedi İsmet. “Mezarlıkta ölü olur. Görseler ne derler ki…”

Uzun tartıştılar, Mustafa sonunda ötekilerin isteklerine uydu, koyun damının kapısını açar açmaz öylesine bir koku çarptı ki onlara, hepsi birden sersemlediler. Gülbahar hemen yetişip ölünün üstüne çeyizlik kolonyanın yarısını boca etti. Ölüyü bir anda dışarıya çıkardılar. Kolonyanın, açık havanın etkisiyle koku azıcık eski gücünü yitirdi. Akbabalar, kartallar, köpekler ölüyü gördükleri halde yerlerinden kıpırdamadılar. Oysa çocuklar, ellerinde taş, sopa onlara karşı tetikte ve hazırlıklıydılar.

217

Ölüyü hasırın üstüne yatırıp mezarlığa kadar y getirdiler. Bu arada Gülbahar, ölünün üstüne serpe serpe kolonya şişesini bitirdi. Kel Eşkıyayı getirip mezarlığın yanındaki bir hendeğe, çalıların altına yatırdılar. Onlarla birlikte, köpekler, akbabalar, kartallar da gelmişlerdi. Köpekler gene koyun damındaki gibi kıçlarının üstüne oturup ölünün yöresine hal-kalandılar. Kartallar, akbabalar, ağır ağır sekerek, kocaman kanatlarını gerip mezarların arasına indiler. Kartallar bir yana, akbabalar bir yana çekilip beklediler.

Mustafa:

“Murt çalısı kesmeye gideceğiz. Kim benimle gelecek, kim burada kalıp ölüyü bekleyecek?”

Gülbahardan başka hepsi Mustafayla birlikte gitmek istedi.

“Veysi, sen Gülbaharla burada kal, ölüye de iyi mukayyet olun. Köpekleri, kuşları yaklaştırmayın ona,” diye Mustafa buyurdu.

Murtluk kireç ocaklarının az üstünden başlıyor, Akarcaya, çam ormanlarına kadar gidiyordu. Mustafa bu işleri iyi biliyordu, az bir sürede bir mezarlık murtu biçti. Her çocuk kucağında bir kucak çalıyla mezarlığa döndüler. Kartallar, akbabalar, köpekler daha yerlerinden kıpırdamamışlar, oldukları yerlerde öyle duruyorlardı. Çalıları üst üste koydular, çok koyu yemyeşil bir yığın oluştu oracıkta, mezarların arasında. Murtlarm keskin kokusu neredeyse ölünün kokusunu bastırıyordu.

Murtu getirdiklerinden dolayı kıvançlıydılar. Burada hiçbir ölü murt çalısız gömülmezdi, Fevzi:

“Bunu iyi yaptık,” dedi. “Murtsuz ölü ölüden sayılmaz. Kel Eşkıyanın ölüsü ölü gibi ölü. Bir de yıkamalıyız.”

Mustafa:

“Olmaz,” diye diretti. “Nerede buluruz kazanı, suyu ısıtmak gerek… Olmaz. Yapamayız. Üstelik de camide yıkamamız gerek onu.”

“Mezarlıkta da olur,” dedi Fevzi. “Evlerde de yıkanır ölü.”

Ortalık karıştı, her ağızdan ayrı bir söz çıkıyordu. Ölüyü yıkamak mı, ya da yıkamamak mı üstüne bir türlü anlaşamı-yorlardı. En sonunda gene işi Aşık Mustafa kestirdi attı:

“Size soruyorum,” dedi. “İsterseniz en bilgili hocaya gidin

218

sorun, şehit olan ol kişileri yıkamanın hiç gereği yoktur. Yüce Tanrının melekleri, o mübaret kişiyi yıkayıp pirüpak eylemişlerdir. Söyleyin bakalım, Kel Eşkıya şehit değil midir? O şehit değil de o kireç ocağındaki onun üstünü örten kelebekler, hem de mavi, hem de ufacık ufacık, hem de ipil ipil… Nedir öyley-

rt/t

ser

Aşık Mustafa bunları söyleyince akan sular durdu. Bunun üstüne karşı gelebilecek sözü kim söyleyebilirdi ki… Fevzi somurtmuş, elinde kocaman bir kalıp sabunla az ilerde, şaşkın, kalakalmıştı.

“Pekiyi, ya duasız ölü gömülür mü?”

Mustafa soğukkanlı, dingin:

Advertisements