Kara Ahmet Destanı3

by ersinozgurbuz

O desin, “İstanbul’da oku oğlum!” Ben diyeyim, “Yok; Ankara’da okumak isterim baba, daha ucuzluktur!” O desin: “Tıbba git!” Ben diyeyim: “Tıp altı yıl! Dört yıllık bir fakülteye gideyim!” Birlikte düşünelim, konuşalım, hangisi uygun, hangisi has?.. En çok istediğimden en çok yoksunum yıllardır!)» Bunu düşünürken durdu: «(En çok sevdiğimden en çok yoksunum! Bu öz’le bir şiir olabilir…)»

Bir gün Şeker Fabrikası muhasebecisi İrfan Tümer’i gördü. Her raslayışmda Ahmet’ten önce hatır soruyor, sitem ediyordu: «Niçin uğramıyorsun? Bir sorunun olsun olmasın beklerim!» diyordu. Baharın en güzel günleriydi. İşten sonra göl kıyısına gidiyordu memurlar. Çendik Plajı’nda oturup iki atanlar, Müze Parkı’nda çay içenler vardı. Bazan İstasyona, bazan Şehir Parkı’na çıkıyordu İrfan Tümer, Dr. Kâmil Şener’le. Bayındırlıktaki gözlüklü sarı tekniker de katılıyordu bazam Adını hâlâ bilmiyordu onun. Uzaktan görmüştü oturduklarını. Abdullah Utku sürüldüğü için, ne Doktorun evinde yapılan toplantılara gidiyordu, ne de raslaştığmda konuşuyordu. Mahcup, kalakalıyordu ortada. İrfan Tümer öyle değildi. Uzaktan gülüyor, güven veriyordu. Fabrikaya gidip onu görme isteğini çok duydu. Bir seferinde gitti kapıya kadar. İki yandaki kulelere bekçiler oturmuş, denetime almışlardı kapıyı.

«Kimi  göreceksin?»

«İrfan Tümer’i.»

«Neyin olur İrfan Tümer?»

Durup kalmıştı. Bilememiş, bulamamıştı vereceği cevabı.

«İşle ilgili bir konuşmaysa söyle! Değilse meşgul etme…»

«İşle ilgili olmasa gelir miydim?» dedi nasılsa.

«Ne işi peki?»

Hoppalaaa!..

«Derste ödev verdi öğretmen, biraz bilgi alacağım…»

«Onun için Müdürü görmen gerek. Kimliğini ver…»

«Kimliğim yanımda yok.»

« Öyleyse göremezsin!»

Bir yalnızgezer gibi döndü kapıdan. Sonraki karşılaşmalarında söylemedi kendisine. Çok istiyordu bugün. Acaba nerede bulurdu? Bilmiyordu evini. Fabrikadan çıkış saati olsa kapının yakınlarında beklerdi. O da geçmişti. Olabileceği yerlere bakmaktan başka çare

16

242

KARA AHMET DESTANI

yoktu. Şehir Parkı’na, Müze Parkı’na uğradı bir bir. Belki kitapçılarda bulunurdu. El kadar şehrin içinde aradığı kişiyi bulamıyordu. «(Evini bilmeyince kolay değil!)» dedi kendine. Belki de Doktorun evindeydi. O gün öyle gitti.

Ertesi gün fabrikanın kapısına dikildi çıkış saatine yakın. Nitekim gülerek geldi az sonra. El sıkıştılar. Sağma alıp koluna girdi Ahmet’in. Babasının bir dükkânı varmış Koca Saat’in altında. Sonra miras bölüşümünde ev kalmış buna. Evi otel yapmış. Geçip başına işletmiş, dilediği gibi okumuş yıllarca. «Onun kadar kültürlü kimse . yoktur; ama gösteriş bilmez! Öyle alçakgönüllüdür. Birkaç sefer konuşulmayınca olgunluğu anlaşılmaz..,»

Ağrı dindiren bir iğne yapınmış gibi rahatladı birden.

«Bizim eve şu gazeteleri bırakalım, sonra İstasyon Caddesi’nde geziniriz…»

Cumhuriyet Alanı’ndan Oluklaraltı’na doğru geçtiler. Doktorun evin, karakolun önünden ilerleyip sola saptılar. Gittiler biraz. Kapısı tokmaklı eski bir Burdur eviydi. Kirada oturuyorlardı. Tokmağı tıkırdatıp gazeteleri uzattılar. Döndüler.

«Nasıl babanla, arkadaşlarınla aran? Mektup yazıyor musun Abdullah Utku’ya? Okulun bitiyor, karar verdin mi ne yapacaksın?»

Öyle sorulardı ki, üstünde bir gün konuşsalar, Ahmet ancak boşalırdı. Liseden arkadaşlarına, hocalarına raslıyordu. O kadar kalabalıktı baharın ikindin yürüyüşleri. Üçer beşer kişilik gruplar konuşarak gelip gidiyorlardı. Trafik arttıkça tadı azalıyordu ama, en doyulmaz yanıydı şehrin. Tek tük kızlar, kadınlar… Kız Enstitüsünün evli, bekâr öğretmenleri «(Sayısız da sivil polis tabii!)» diye düşündü Ahmet. «(Sanki gizli bir şey konuşuyoruz gibi bunu da yazarlar rapora. Sorarsa söylerler Savcıya…)» Bir yere otursalar iyi olmaz mıydı? Nasıl söyleyecekti bunu? Belki oturmaktan bıkmıştı işinin başında. Sıkıntısını anladı belki: «Oturup bir şeyler içelim…» dedi.

Şehir Parkı’na girdiler. Akasyanın altında bir masaya oturdular. Onu da zor bulmuşlardı.

«İnsanın boş vakti olmazsa kötü, olursa daha kötüdür. Nasıl değerlendireceksin? İşi uğraşı olmayanlar için zor. Yoktu doğru dürüst kitap biz lisedeyken. Çeviri kıt. Dil bilen yok. Esaslı kitapların basımı yasak. Yasak değilse bile korkudan basamıyor yayımcılar. Ne

KARA AHMET DESTANI

243

bulursak okurduk. Şimdi gelişti yayımcılık. Aklımızdan geçmeyen kitaplar basılıyor. Nâzım’m şiirlerinin üçer beşer basımı yapıldı ayrı ayrı. Marks, Engels, Lenin, Mao basılıyor. Bu sefer seçme zorluğu doğdu. Eleştirmenler tembel! Çalışkan olsalar ne fark eder? Bir işe bağımlı hepsi. O işte akşama kadar turşuları çıktıktan sonra gelip kitap okuyacaklar, düşünüp yargıya varacaklar, sonra yazı yazacaklar. Olanaklı görünmüyor bana. Okuduğum kitaplar hakkında yazılan yazıları okuyorum. Çoğu eleştirme değil, değinme. Kendileri de öyle diyor zaten. Böyle böyle yozlaşir bir ulusun kültürü. Düşünebiliyor musun, okumadığı kitap hakkında yazan bile var? Sahtecilik demiyorum, daha kötü! Yıllıkların birinde, hikâye kitabını romanlar arasında sayan, hakkında ona göre yargı belirten eleştirmenler gördük! Kendi göbeğini kendi kesmek zorunda okur. Bunun için ne yapmalı? Belki örgütlenmeli. Batıda görülen kitap kulüpleri gibi mi? Sanırım kitap kulüpleri kapitalizm için bir çözüm. Okurun yararına olan nedir? Okurlar kendi aralarında örgütlenip seçimlerini yapmalı, kitapları birlikte sağlamalılar. Sendikalar kitap tanıtma tartışmaları yapmalı. Örneğin Öğretmenler Sendikası. Abdullah Utku’yla konuşuyorduk. Haşim Yılmazla yeni başladık. Sendika yönetiminin görevlendirdiği bir grup tarar yeni kitapları, iyilerinden bir takım alınır, ortak kitaplıktan okur arkadaşlar. Dileyen kendine de alabilir sevdiği kitabı. Böyle yapılırsa para yeter, zaman yeter. Böyle yaparsa kurtulur okur reklamların tuzağından…»

İçini kasıp kavuran sıkıntılar olmayacaktı da hep bunları dinleyecekti. Birazdan şiire geçerdi. Belki sinemadan, romandan, hikâyeden açardı. Çok istiyordu Çehof’tan, Gorki’den söz etsin. Evliya Çe-lebi’nin tükenmez bir hazine olduğunu Haşim Yılmaz da söylemişti. Ona diyememişti, «Sizin öğdüğünüz bu yazarı Ağır Ceza Başkanı da öğdü, nasıl iyi olur, hem o beğeniyor, hem siz?» Derslerde söylenen sözlerin, öğretilen bilgilerin çoğunun «gereksiz» olduğu kanısını ediniyordu yavaş yavaş. Gerekli olanı okulun dışından, büyüklerin sevmediği kişilerden, yasak kitaplardan öğrenmek gerekiyordu. İrfan Turner konuştukça, «(Her gün fırsat olsa, her gün konuşsak, sorsam kafamdaki soruların hepsini!)» diyordu.

«Bütünlemen olacak mı?»

«Olmayacak…»

244

KARA AHMET DESTANI

«Baban ne diyor, devam edecek misin?»

İşte buna karşılık veremiyordu Ahmet.

«Bir insanın okuması yarım kalırsa dünya yıkılmaz korkma! Ama engelletme! Hayatın bir savaşım olduğunu erken duyarız ama anlamını geç kavrarız. “Hayata atılmak” sözüne verilen anlamdan dolayı yapılır bu yanlışlık. İnsan iş edinip evlendi mi hayata atılmış olur; daha önce dışında mıydı? Yaşamıyor muydu? Bir iş edinmeden, evlenmeden de savaşımdır hayat. Okumanı engelletmemek için de savaşım vereceksin. Ama olmadı! Eh! Bireysel bile olsa bazı sorunların çözümü bireyin gücünü aşar. Senin de gücünü aşabilir. İyi yokla kendini, aşacak mı? Evden para gelmezse okuyabilir misin? Sen gidince ev bozulur mu? Çok zorda kalır mı anan? Tabii hepsini bilmiyorum. Bildiklerim biraz Utku’dan, biraz şimdiki öğretmenlerden. Kendileriyle buluşuruz ara sıra. Sana ve kardeşlerine böyle davranıyor diye kızma babana. Koşullarına göre davranıyor. Anlamağa çalış, neden öyle? Anlarsan anlatabilirsin. Anlatma isteğini yitirme. Ben yitirdim, ziyan ettim. Hatta ben kafa tuttum. Şart mı yüksek öğrenim? Gerekli derim ben. Bazı insanlar için değil. Yüksek öğrenimin verdiğinden çoğunu kendi çabasıyla öğrenen çok insan tanıdım. Gorki’nin hiç öğrenimi yok. Ama toplum için gerekli. Yoksul halk için -çok gerekli. Bilir misin yıllarca Avrupalı sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerin halkına sadece orta öğrenime kadar okuma hakkı tanıdı, üst yanım kıstı. Sömürge halkların gençleri yalvardılar: “Madem bizim burada yüksek okul açmıyorsunuz, gidip sizin okullarda okuyalım!” Bırakmadılar. Neden? Yüksek öğrenim, düşünmenin anahtarını verir. Tarih, Ekonomi, Toplumbilim, Ruhbilim, Antropoloji, Politika Bilimleri filan öğretir. Bunlardan birkaçını okuyanın kafası değişik düşünmeğe başlar. Koşullarından kurtulma, kurtuluş savaşımına atılma istekleri duymağa başlar. Bu da sömürgecilerin istemediği şeydir. Gerçi sömürge halkları, yüksek öğrenimsiz de bu düşünceyi bulurlar ama çok geç! Geç kaldıkları için de ivecen olurlar. Bu yüzden yaparlar onulmaz hatalarını. Yoktu Lumumba’mn yüksek öğrenimi, orta dereceli bir posta memuruydu. En azından ekonominin büyük önemini anlayabilmek için, ekonomi bilimini ve politikasını öğrenmek gerek. Özellikle şu dönemde işçiler ve köylüler için sadece «gerekli» değil, zorunlu! Babanın aklı erer ermez, sen yürümeğe, sonuca varmağa bak! Bunu kav-

KARA AHMET DESTANI

245

radıktan sonra, hangi fakülteye gideceğin önemli. Siz köylüler için doktor, öğretmen, politikacı gerekli. Fakat ekonomi ve onun politikasını bilenler daha gerekli…»

İrfan Tümer konuşurken, «(Niçin sürekli kendim konuşuyorum? Fırsat versem biraz da arkadaşım konuşsa!)» diye düşündü. «(Açıklasa kafasından geçenleri!) Fakat anlatmak istediğini bitirmek, bütün-lemek istiyordu. Durup geriye baktı, o da olmuştu galiba.

«(Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ekonomi okunur mu? Sorsam mı acaba?)» diyordu Ahmet. Bir zamanlar ne kadar içten davranırdı. Sorardı soracağını. Yeni gelip çatmıştı bu huy. «(Yoksa ayıp mı olur?)» diye duraklıyordu.

«Ekonomi okunur mu Siyasal Bilgiler’de?»

«Tabii okunur. Sanırım bir temel olarak yeter. Asıl iyisi, edineceğin diploma!- Onunla daha güçlü katılabilirsin savaşıma…»

«(Babamı inandırabilmem için İrfan abiyi dinletmem gerek! Ama nasıl? Vede benim etkilendiğim kadar etkilenir mi acaba?)»

İrfan Tümer ayran, Ahmet gazoz istedi. Duruyordu ikisi de. Rahatlatıcı bir serinlik çıkmıştı. İçip kalktılar. Yeniden yürüdüler İstasyon Caddesi’nden. Çoğalmıştı insanlar. Çocuklar koşuyordu. Yapılardan, bahçelerden kurtulan işçiler de çıkıyordu tek tük.

«Doktor’a uğramak istiyorum biraz. İstersen birlikte gidelim…»

«Ben eve gideyim, anam bir yere yollayacaktı. Yarın da sınav var. Çok sağolun, bana vaktinizi ayırdınız…»

«Sen de sağol, memnun  oldum!»

El sıkışıp ayrıldılar, sıcak.

25 TATLI MEME

Bayram anlamıştı yürüyen’i durdurmanın zor olduğunu. Akanı… Çevrede, karıya kıza söz geçiremeyen adam olarak ün yapmakla kalıyordu. Köyde de, kentte de kötüydü bu duruma düşenin hali. Her atışmanın, takışmanın ardından bunu düşünüyordu. İyi anlamıştı «gem alacak yanlan kalmamış»tı analı danalı bunların! Neden hep Haçça’yı dinliyor, kendini dinlemiyordu çocuklar? «(Aferim çekiyor, tatlı meme veriyor da ondan!) Ben de vereyim biraz! Ben de çekeyim kuru boş af erimlerden…)»

Bu düşüncesi gittikçe belirginleşiyordu. Bunu yapabileceği durumları beklemeğe başladı. Sınavları başarıp geldikleri akşam güldü biraz yüzü. Belki ilk kez tatlı dille birer «aferim» çekti. Okşadı Şer-fe’nin saçını, Ahmet’in başını. «Umduğumdan iyi çıktınız, çok çok aferim!..» dedi. Haçça şaşırdı. İnanası gelmedi Ahmet’in.

«Ben zaten sizin çok üstün zekâlı çocuklar olduğunuzu biliyordum. Terbiyeniz de iyi hoş. Zaman fena. Bir kötü yola saparsınız diye ikircikleniyordum. Dünya kötülerle dolu. Gene aynı düşüncedeyim. Çok kızışkm haberler geliyor Ankara’dan, İstanbul’dan. Vurup vurup düşürüyorlar öğrencileri. Bu kadar çalışkan çocukları ben kendim götürmek isterim fakülte okullarına. Fakat can davası. Öldü mü dirilmiyor insan. Nelerini gördük şu kötü hastanede! Vede görmekteyiz. Onun için daha uzununa boş verip burada bırakalım derim. “Burada bırakırsak ne olacak, neye yarayacak bu kadar okumamız?” deme-

KARA AHMET DESTANI

247

yin. Çok büyük okumadır lise okuması. Personel Şefi olacak dürzü de bu kadar okumuş. Vede öğretmenler! Görüyoruz, az almıyorlar. İnarlı İzzet’i alalım ele. Neyin hakkından gelebilirdi öğretmen olmasa? Yaptırdığı eve bak. Vede arsa aldı Çendik Plajlarının ordan, diş dok-turları, demir tüccarları beraber. Nereden bu? Öğretmenlikten. Lise bitirenleri öğretmen yapıyorlar nasıl olsa. Keşke Şerfe’yi liseye verseydik. Maarifte Murat Bey var, başyazman. Navrumlu Ali tanıyor. İnarlı İzzet’e de söyleriz. Üç beş yıl şuradaki köylerde çalışır, sonra gelirsiniz şehrin içine…» diyordu.

Ama yan gözle bakıyordu, Haçça’nm da, Ahmet’in de ışımıyor-du yüzleri. Düşünüyordu, vermemiş miydi tatlı meme? Araştırıyordu. Demek ki vermemişti. «Yaşın yerine varınca öğretmen kızlardan biriyle düğününü yaparız, oooh, mis gibi olur yaşamın, haşa huzurdan Necip Bey’in oğlanları bok yemiş!..»

Bakıyordu Haçça’nm, Ahmet’in yüzlerine. Ne Ahmet hemen evlenmeyi, ne Haçça öğretmenlikle Necip Bey’in oğlanların yamacına dikilmeyi beğeniyordu.

«(Böyledir ulan! Dilenciye hıyar vermişler, eğri diye almamış!..)»

Bakıyordu Şerfe’nin yüzüne: «(Şimdi bu da Ticaret’in yüksek kısmına gideceğim diye tuttursun göreyim!)» O yolu hiç, hiç açmadan döndürmeliydi yönünü. Öyle bir şey varsa aklında, pompa sıkıp sinekleri öldürdüğün gibi, ilaç verip kırmalıydı planlarım.

«Ne olsa Osman da sizin kardeşiniz! Aynı kasıkta yattınız. O da okuyup tamamlar liseyi ama onu şimdiden öğretmen okulunun sınavlarına sokup vaktini geçirmeden başvurusunu da yapmak gerekir. Bunun için de İnarlı İzzet’e, Maarifteki Murat Beye sormak iyolur. Sorarız. Şerfe’yi de bir bankaya koyduk mu, tamamdır Allahın izniyle. Personel Şefine söylesek o da elimizden tutar. Operatör Ahmet Beyin yeniden buraya geleceği söyleniyor. Onun da olur yardımı. Bunlar iyi adamlar, yoksulu kanatlandırmayı seviyorlar. Muhasebeci yanına filan verici değilim Şerfe’yi. Bugün iyi gitse, yarın bozulur. Banka daha güvenilir diyorum. Tabii herkes doldurmadan, varıp sınavlarını doğrudan verdi diye ön almalı…»

Bakıyordu Haçça’nm yüzüne, ı-ııh! «(Nal diyor, hep nal! Uzattığım mıhların hiçbirini görmüyor!..)»

Uzun süre susup sonuca geliyordu: «(Bunlar aynı dalların bay-

248

KARA AHMET DESTANL

kuşları! Kocakapılarm kanadı, Irazca soyunun inadı! Bunlar onlar… Ulan insan biraz alçakgönüllü vede yumuşak olur!..)» Kendine egemen olup susuyordu. «(Sus Bayram! Sen de sus olsun bitsin!..)»

Susuyordu. Ama susmakla çözümlenmiyordu başının bin düğümlü sorunları. Üç gün sonra başlıyordu karşısında susanlar eski te-kerlemeleriyle konuşmağa. Ahmet de, Şerfe de, analarını geçkin laf cambazları olmuşlardı.

«Ama babacığım, senin dediğin gibi kısadan dönerse nasıl çıkar köylü milleti yoksulluğun batağından, hem de karanlıklardan aydınlığa? Biliyorsun köylüler kızlarını okutmakta isteksiz! Karataş’tan ilk sensin o isteksizliği kıran; bak okuttun beni! Ama buraya kadar gelmişken izin ver yüksek kısma da gideyim. Ben gideyim, abim de gitsin! Az çok yararımız olur millete!..»

Güya hoşuna gidecekti. «(Hanım dilleriyle «Babacığım babacığım!» konuşuyor kara sığırcık! Millete yarar…)» Patladı birden:

«Ulan milletin sana ne yararı oldu bugüne kadar? Millet mi verdi giysilerinin, kitaplarının parasını? Millet mi aldı pabuçlarını, öteberini? Sana ne milletten? Bırak millet kendi kendini adam etsin! Sen kendi garip başını düşün…»

«Kendi köylü milletimizi diyorum babacığım!»

«Bırak! Boynu altında kalsın hepsinin! Cımbıldak Hüsnü gibi, Deli Haceli gibi dürzüleri mi diyorsun? (Irazca ninen gibi köylüleri mi?) Hepsinin ne kendimci yaratıklar olduğunu iyi bilirim! Onlar sana bir fincan hayır soluk soludu mu?»

«Yoksul olduklarından dizleri tutmuyor babacığım!»

«Kim? Cımbıldak Hüsnü mü yoksa? Motor aldı koşturuyor mo-toor! Atını da satmamış! Köylüleri sakın bana öğretmeğe kalkma Bayan Şerfe! Sakın!..»

«Ama babacığım, kötülükler sürüp gitsin mi hep?»

«Gitsin, gider! Değişmez…»

«Ama babacığım…»

«Bırak babacığım’ı filan! Ben ne diyorsam onu dinle! Bak, adam adam karşıma alıp konuşuyorum; ama dinlemiyorsun…»

«Ama babacığım, sen de hiç bizi dinlemiyorsun!..»

Ellerini biribirine çarpıp ayağa kalktı: «Ulan şu evde benim hangi dediğim kabul edildi bunca yıldır? Ben şu yana dedim, siz bu

KARA AHMET DESTANI

249

yana gittiniz! Ben Kuran Kursu dedim, siz tutturdunuz kaymakam okulu şu bu! Oturun yerinize be Allahm serserileri! Sana yüksek kısım, misim yok Şerfe! Madde biiir! Osman Efendi de yarın hastaneye gelecek, üç beş gün bana yardım edecek, belim çok ağrıyor; ikiii! Ahmet Efe ne yapacağını anasına sorsun. Ona benim sözüm geçmez! Haydi şimdi yataklarınıza! Bugün yatın, yarın kalkın hayırlısıyla! Tamam mı?..»

Ertesi gün gerçekten alıp götürdü Osman’ı. Helaların yıkanmasına, silinmesine soktu önce. «(Öğren biraz paralar nasıl kazanılıyor! Beli kaç büklüm oluyor adamın!..)» Fakat çabuk akıl etti yanlışını. Daha da uzaklaştırırdı çocuğu böyle. Akşamüstü dönerken, Müze’nin önündeki büfeden Coca-Cola açtırdı, içirdi oğluna, kendi de içti. İm-renirdi nicedir. İçerken geğirdi. Şişelerin parasını verdi, tam yürüyecekti durdu, «Dur biraz!» dedi Osman’a. Gişedeki adama sokuldu: «Beş şişe daha ver şunlardan, eve götüreyim! Boşlarını yarın bırakırım. Kendim hastanede çalışıyorum…»

Gelip geçerken görüyordu ama tanımıyordu satıcı. «Olur!» dedi, durup düşündü. «Bunlardan beş şişe alacağına, büyüklerden bir şişe vereyim aile boyu, onu götür, daha iyi değil mi?»

«Ondan olsun peki!» dedi, verdi parayı, kocaman şişeyi kucakladı. Cumhuriyet Alanı’na gelince, Osman’a tutuşturdu, biraz da o götürsün. Öylece girdiler Karasenir’e. «Şimdi biz içtik, anan, kardeşlerin içmedi, hakları geçer değil mi babam, onların da nefsi var değil mi?» Konuşup durdu. Gerçekte ne kadar iyi bir baba olduğunu kanıtlamak istiyordu nedense. Girdiler baba oğul. Haçça daha önce gelmişti. Ahmet’le Şerfe oturuyorlardı. Kucağında şişeyle girerken kabarıyordu Osman. Pencereye koydu oğlunun elinden alıp. Kanadını da açtı. «Soğuşun burda!» Sonra çıkardı şapkasını, ceketini. Hayata sandalya atıp oturdu. «(Höt höt edip durmanın yararı yok Bayram! Konuş çocuklarınla! Konuş, erit aradaki buzları!..)» Öksürdü ikindin güneşinin önünde.

«Bugün çok gözüme girdi Osman!» dedi ortaya. «Bu kadar olduğunu bilmiyordum! Pişkin çocuk! İşi görünce bükülmüyor! Onca paspası yaptı, camlara yardım etti, gık demedi, aferim!..»

«(Ben de anamla gider, yardım ederim! Ne geçiyor elime oturmakla?)» diye karardı Şerfe. «(Durmadan bana taş atıyor!..)»

250

KARA AHMET DESTANI

«(Durabilir mi taş atmadan? Atsın bakalım!)» dedi Ahmet. «(Çoğu gitti, çok azı kaldı…)»

Haşim Yılmaz’la konuştu biraz. Oturduğu evden valizini alıp Garaj’a gittiler. Antalya’dan gelip İstanbul’a geçecek otobüsü beklediler. Oturup çay içtiler odada. Öğrenci olaylarının, işçi ve köylü olaylarıyla iç içe girmeğe başladığını söylüyordu Haşim öğretmen. Nerde bir grev yada fabrika işgali varsa öğrenciler işçilerin yanındaydı. Gecekondularda yıkımcıların karşısına birlikte dikiliyorlardı. Güney’de, Elmalı’da, Ege’de, Gollüce ve Atalan’da, Maraş’ta, Pazarcık’ta, Trakya’da, İstanbul yakınlarında köylülerin yanında… «Kitap sömürüsüne son!» diye başlamışlardı. «Halka dönük üniversite!» «Özel Yüksek Okullara son!» dediler biraz. Sonra «Nato’ya hayır!» «Amerika go home!» Cumhuriyet’te, Akşam’da çıkan fıkraların etkisini söylüyordu öğretmen. Fransa’daki öğrenci olaylarının etkisini… «Ama daha kökten nedenlere dayalı bizimkiler! Bu dönemde öğrenci olabilmeyi çok isterdim. Sen oluyorsun…» diyordu.

Oluyor mu? Nasıl oluyordu? Bunca çetin engeli, babasının inatlarını aşabilecek miydi? Buraya kadar getirmiş, bundan ötesine götürebilecek miydi? Acaba Haşim Yılmaz dönüşte bir şey yapamaz mıydı babasını yumuşatmak için?

«(Ne kötüymüş yazgım, hep engellendim! Anam desteklemese halim haraptı!)» diye düşündü. Sonra birden, «(Yazgı mı? Yoksa babamın uygunsuz koşulları mı? Bilinçsizliği mi?)» diye düşünmeğe başladı. Lise bitirmiş bir aydının, sorunları böyle «yazgı»yla açıklamasının doğru olmayacağını düşündü.

Okuldan, yada Milli Eğitim’den başvurma belgelerini alıp dol-durmalıydı hemen. Bayram’la savaşımı gene yürürdü. Olmaz olmaz diye diretse de, sonunda pes ederdi, hep böyle olmuyor muydu? Fakat için için kendi kendini suçladığı bir nokta vardı, yıllar önceden sürüp geliyordu: Ahmet’i kurtarabilmek için Şerf e’yi veriyordu! Bu sefer de öyle mi olacaktı? Ahmet’in fakülteye gidebilmesi için Şerfe kalacak mıydı Ticaret’i bitirip? Buraya kadardı direnci. İkisi de gitmeyeceğine, biri gidip kurtulsun deyip çekilirdi kıyıya.

«Fakat hocam, çok da kurban vermiyorlar mı? Ne oluyor böyle ölüm ölüm? Yok katilleri ortada! Var ama bulunmuyorlar. Diyorlar

KARA AHMET DESTANI

251

ki, polis de var işin.içinde; hükümet de destekliyor öldürme şebekelerini!..»

«Tabii korkulacak yanları çok öğrenciliğin! Yeniden kurtulabilmesi için ulusumuzun biraz şehit verilecek. Şehittir öldürülenler bence. Yarın devrim gerçekleştiği zaman, alanlara anıtları dikilecek!»

«Köylüler tutmazsa bu iş olmaz hocam!»

. «Köylü, işçi; halkın hepsi tutacak…»

«Ordu da varsılları tutarsa hiç olmaz!»

«Bir çalkantının içinde şimdi ülke! Ve dünya!..»

«Dünya çalkanabilir de hocam, bizim ordu…»

«Değişir her şey! Böyle düşün bir de…»

Bakıyordu ikidir üçtür, İrfan Tümer de söz orduya gelince açık konuşamıyordu. «Orasını da kendin anla!» gibisine geçiştiriyorlardı.

«Devrim yapmış ülkelerin de orduları vardı!»

«Güçlü ordular mıydı bizimki gibi?»

«Çok güçlü ordulardı! Ama halk daha güçlüdür. Hem orduyu halktan ayrı düşünmek niye? Ordu halkın bir parçası değil mi?»

Ahmet birden kendine geliyordu: «(Gerçekten halkın parçası mı ordu? Ben mi karşılık bulacağım bu sorulara? Babamı nasıl yumuşatacağımı düşünmeli değil miyim şimdi ben?)»

«Bir de toplumun ve ülkenin koşulları var. Birike birike bunca çoğalmış sorun, değişe değişe bu duruma gelmiş koşullar, herkesi zorlayacak, başlangıçta devrimin “karşısında” olanlar, giderek “içinde” olacaklar. Sadece yeyiciler, sömürgenler kalacak düşman olarak. Heyecanlanıyorum gördükçe, okudukça. Dönüşte, Şeker’deki ve onarım atelyelerindeki işçileri örgütleyici çalışmalar yapalım. Bir yandan da köylüler için programlar düzenleyelim diyorum bizim sendikaya. Bu amaçla yönetim kuruluna da seçileyim…»

Genç bir öğretmendi! İmrenerek bakıyordu Ahmet ona. Yoksa İstanbul’da onun okuduğu okulda mı okusaydı? Onun gibi öğretmen mi olsaydı? Madem devrim için halkı uyandırmak zorunlu?..

Bekledikleri otobüs geldi. Bindirdi hocasını. Hastane yakındı, anasının yanına uğradı, söyledi düşüncesini. Başvurma belgelerini almak için okula, okulda yoksa Milli Eğitim’e gidecekti.

«Git…» dedi Haçça. «Gün geçer, günler geçer, her şey bir türlü daha olur! Onunkini ona koyma, git. Yalnız bak, Şerfe’nin işinde ben

252

KARA AHMET DESTANI

de onun gibi düşünüyorum. Neden dersen, kolay değil ikinizin giderini bu kazançla karşılamak. Bilmediğimiz görmediğimiz yerlerde bir kız çocuğu için yurt bulmak da olanaksız. Baban haklı, yetiversin! Ben köyden geldim, girdim şuraya, çıkamadım bir daha. Şerfe’yse PTT’de, bankalarda iş bulabilir, rahat…»

«Korktuğumu söyledin ana!»

«Nasıl korktuğunu?»

«Beni okutabilmek için Şerfe’yi harcamak!»

Birden şapır şapır domardı Haçça’nın gözleri: «Melek huylu Ahmet’im benim! Bir lokmayı on kişiyle bölüşen Kara Ahmet’im benim! Dünya öyle zalim ki, sen ol da harcama! Gene de iyi değil mi bu kadarını olsun başarmak?»

Tuttu anasının ellerinden: «Ben seni sınava çekmiyorum ki! Ben kardeşime üzülüyorum. Yazık oluyor. Benim yüzümden diyorum. Gücenme, elbet sen olmasan olmazdı bu kadarı!..»

Necibe teyze bakıp güldü uzaktan: «Allah muhabbetinizi artırsın! Elinden çıkıp gitmeden sev oğlunu, gidenler gelmiyor Haçça! Bizimkilerin yerlerini bilmiyorum şimdi, kimbilir nerelerde?»

«Öyle yapacağız anam, Şerfe’ninki bu kadar! Kocaman da kız oldu! Belki hayırlı bir kısmeti de çıkar bugün yarın. İnsan her istediğini yapamıyor dünyada. Ben bu kadar yaptım. Şerfe kendi kızını okutsun fakülte okullarında…»

Ne dese, ne söylese, işi «hesap verme», «aklanma» yanından alıyordu Haçça. Çok dokunuyordu Ahmet’e. Biraz daha konuşup usulca çıktı hastaneden.

Lisede Müdür Yardımcısını gördü. «Milli Eğitim’e bak, bize gelmedi daha, belki onlara gelmiştir…» dedi. Çıkıp Milli Eğitim’e yürüdü. «Gelmedi!» dediler orda da. İnarlı İzzet öğretmeni gördü koridorda. Sokulup selam verdi, «Nasılsın hocanı?» dedi. Tuttu Ahmet’ in kolundan: «Asıl sen nasılsın? Annen baban nasıl? Ne yaptın okul işini?» Sordu uzun uzun.

«Gelmemiş kâğıtlar daha. Ama benim iş zoralıyor, istemiyor babam. İlle “Öğretmen ol, ne yapacaksın fakülteye gidip, fakülteler korkunçluk!” diyor. Acaba bir uğrayıp konuşsanız, etkisi olur mu?»

Cık cık cık etti İzzet öğretmen: «Deli mi o? Nurcuların ağından çıkamadı mı hâlâ? Şimdiki zamanda, sizler gibi çocukların babası ol-

KARA AHMET DESTANI

253

duğunun farkına varmadı mı daha? Ben konuşurum. Git oku sen. Kefil mefil gerekirse ben varım. Öğretmenlik de iyi tabii; biz öğretmeniz; ama elde olanak varken niçin kalmalı öğretmenlikte? Köy çocukları, imam bir, öğretmen iki, bir de sağlık memuru; bu kadar! Yargıç, savcı, kaymakam, vali, hep şehirlilerden! Yağma yok!..» Bıraktı kolunu. «Surda beş dakika bekle, Murat Bey’i görüp çıkacağım. Beraber gideriz bizim eve doğru…»

Bekledi. Birlikte yürüdüler Hükümet Konağı’ndan. Kamyonlar, Şeker Fabrikası’nın önünü doldurmuştu. Kapının yanıbaşındaydı evi. İki katını kiraya vermiş, üçüncü katma kendi girmişti. Çam dikmiş, gül sokmuştu küçücük bahçesine. Beş altı sefer gelip gitmişti Ahmet bu eve. Karısı Fadime, anasına, kardeşine entariler dikmişti. Dikişevi-ne girebilseydi, yada bir makine alabilselerdi, Haçça kendisi de becerirdi, ama olmamıştı. Fadime yengeye gelip diktiriyorlardı. O da para almıyordu. «Para verecekseniz başka terzilere gidin. Hemşerilerimin dikişlerini parasız dikiyorum!» diyordu. Gökçeyakalıydı İzzet öğretmenin hanımı, becerikliydi. Göçmen kadmlarınınkine benzer bir don giyiyor, onunla oturup kalkıyordu evin içinde. Sokağa çıktı mı, otuz yıllık memur hanımları gibi mantosunu takıyordu.

«Hoşgeldin Ahmet! Anan nişliyor?»

«Anam iyi Fadime yenge!»

«Niye gelmiyorsunuz?» Güldü: «Dikiş yok mu?»

«Ayıbettin! Siz hiç uğramıyorsunuz ya!..»

«Biz zaten her zaman ayıp ederiz, aramayız eşimizi dostumuzu! Siz bari geli-geliverin. Okulun bitti mi? Tebrik edeyim mi?»

«Sağol… Lise bitti.»

«Fakülteye yollar artık baban, sevincinden!»

Ahmet de güldü: «Yollayacak inşaallah!»

Derdini her yerde herkese döküp saçmanın ne yararı vardı? Fadime kalktı, çay yapacaktı; «Yoksa kahve mi yapayım?»

«Kahve yap! Aslan gibi delikanlı oldu!» dedi İzzet öğretmen.

İki kahve yapıp getirdi Fadime. İçip kalktı Ahmet: «Bekleriz hocam, buyrun!..» dedi giderken.

İzzetle Fadime ertesi akşam geldiler karı koca. Kurnalı Süley-mangil filan oturdular birlikte. Biraz sıkıştırdılar Bayram’ı. «Ben ona karışmıyorum! Deeehacık onun yolu! İstediği okula yazılsın!..» de-

254

KARA AHMET DESTANI

di. «Ama Şerfe gidemez! Osman da sadece öğretmen okuluna gidebilir. Bir iyilik yapacaksan, Murat Bey’e söyle, Akşehir’e filan yap-tırıversin kaydını…»

, «Ha kahbem baba!» diye patladı Osman. «Fakülte okullarında asıl ben okuyacaktım! Kesiyorsun yolumu!..»

«Al işte! Gördün mü?»

«Ne var da gördün mü çekiyorsun Bayram Kara!» diye çıkıştı Fadime. «İştahı varken okut çocuklarını…»

«Yahu Fadime yenge, ben seni halden bilir bir yenge sanıyordum! Necip Bey miyim, Fahri Bey miyim ben, ne kadar sıpam varsa hepsini fakülte okullarında okutayım?»

Bayram, onca emek çektiği halde, Osman’ın böyle konuşmasını sevmemişti. Ona güveniyor, güvenmek istiyordu halbuki! Ertesi gün izin günüydü. Aldı Çendik Plajı’na doğru götürdü, birlikte çay içtiler. Osman kısa donuyla göle girip yüzdü. Bekledi oğlunu. Sonra konuştular. «Öğretmen ol babam, öğretmenlik gül gibi meslek! Bak imam ol demiyorum artık! Bir ekmek değil mi insanın şu dünyada yediği? Öğretmen ol yaşa mis gibi! Gördün mü dün akşam İzzet öğretmenin hem kendini, hem hanımını? Oğlunu da okuttu mühendislikte. Evet o okutabilir, durumu iyi, benim iyi değil. Anlayışlı olun oğlum biraz. Beni düşünün biraz…»

Bayram’ın dediği gibi sonuçlandı bu seferki kavga. Akşehir, Denizli, Demirci öğretmen okulları için dilekçe doldurdu Osman. Şer-fe’yi bir işe yerleştirmek için Maliye’ye, Ziraat Bankası’na, Şeker Fab-rikası’na, PTT’ye başvurdular. Sınavlar açılacaktı. Devlet Su İşleri’ ne, Toprak-Su’ya da verdiler birer dilekçe. İnarlı İzzet öğretmen, «İzleyelim, hangisinin sınavı açılırsa girsin. Hepsi iyi!» dedi. Ahmet de «Üniversiteler Arası Giriş Sınavı»na hazırlanmağa başladı. Kocaman bir test kitabı aldı. İstenilen puanı tutturabilmek için veryansın çalışıyordu. Yarım ağız, gönlü oldu babasının; puan tutturamazsa ayıp olurdu. Ayıp olmasın diye bir sürü şeyi ezberledi yeniden.

Ezberledi, ortasından çatladı alt dudağı. Osman gıdıkladı, gülemedi. Şerfe, «Uç abi uç!» dedi, kızmadı. Nurten çıkıp geldi, «Ben doldurdum fiş dilekçemi, sen doldurdun mu?» diye sordu. Bir on dakika, ara verdi, vermedi. «(Fiş dilekçe doldurmakta iş yok, sınav kazanmalı değirmencinin kızı!)» dedi sustu. İçinden dediğini de Nur-

KARA AHMET DESTANI

255

ten duymadı. «(Küs mü? Yoksa burnu mu büyüdü lise biteli?)» Şer-fe’yle oturdu biraz, kalktı gitti. Giderken de sadece, «Güle güle!» dedi ağzının ucuyla. Puan tutturamazsa kötü olurdu.

«Hacettepe Üniversitesi okul birincilerini sınavsız alıyormuş. Ahmet oraya girebilir!» diye geldi bir gün İnarlı İzzet öğretmen.

«İşte Ahmet, işte yol! Gitsin girsin!..» dedi Bayram. O yanlı olmadı Ahmet. Çok işi yoktu Amerikan parasıyla kurulmuş üniversitelerde! Hacettepe’nin ünü böyle yaygındı. «Sınava gireceğim, ümidim var, gerekli puanı mutlaka tutturacağım!» diyordu. «Etkileyip adamı Amerikancı yaparlar, iyi olmaz!» diyordu. Onun derdi yüksek puan! Belki Tıp tutar, belki Hukuk, Siyasal…

Haçça sordu: «Hacettepe kaç yıl?»

«Her fakültesi ayrı. Tıp altı. Dörder yıllıklar var…»

«Öteki Tıp’lar kaçar yıl?»

«Hepsi altışar…»

«Hukuk, Siyasal?»

«Dörder…»

«Aman anam Ahmet, Siyasal olsun! Dermanım yetmez altı yıl! Ölür kalırım aman anam!..»

Döndü gene kitabının başına.

«(Gireydi Mestan Hocanın yanına, bölgenin birinci hafızı olurdu şimdiye, girmedi eşşeğin sıpası!..)» Bayram bir daha yandı oğlunun çalışkanlığına…

Sınavlar yapıldı. Bekledi, puanlar geldi. 526 toplam puan! Masal gibi bir şeydi. Dualarının karşılığım buldu Haçça. Bir daha öptü oğlunu. «Çok şükür, bin şükür Allahıma!..» dedi.

«Girsem ben de kazanırdım!» dedi Şerfe.

«Aman kızım dur; senin kazandığın da iyi! Abin okusun!..»

«Hukuk’a girebilir mi?»

«Girer…»

«Tıbba?»

«Girer…»

«Siyasal’a?»

«Girer…» O zaman öyleydi.

Üç arkadaş, bir de Nurten’in annesi, gidip «ön kayıt» yaptırdılar. Ahmet Siyasal’a yazıldı dosdoğru. Nurten Hacettepe Kimya’ya.

256

KARA AHMET DESTANI

Kışla köylü Mevlüt ancak bu yıl giriyordu Hukuk’a. Hukuk’u bitirip olacaktı yazar…

Dinar, Sandıklı, Afyon üzerinden, yel gibi gittiler bir Antalya otobüsüyle. Garajlar’dan dolmuşla Hergele Alanı’nda bir otele vardılar. Kayıtlarını yaptırıp, biribirlerinden ayrılmamağa çalışarak, sadece bir Gençlik Parkı’nı gezip döndüler.

«Bir şey anladıysam Arap olayım!» diyordu Nurten’in annesi. «Ankara, Ankara; hani Ankara?..»

Bir uğultunun içinde kalakalmıştı Ahmet. Kayıt için fakülteye gidişlerinde, yeşil parkalı, enseleri saçlı öğrenciler aldı yanlarını. Nasıl dolduracaklar belgeleri, nereye yatıracaklar parayı? Bir bir gösterdiler. Sonra kantine götürüp konuştular. Okumuşlar mıydı «Felsefenin Temel İlkeleri»ni? Haberleri var mıydı «Aydmlık»lardan, «Ant» tan, öteki solcu dergilerden? Bildiriler verdiler.

Otele yakın bir yerlerde gördüğü kitapçıdan aldı devrimci abile-rin salık verdiği kitabı. Bir kitap, hatta dergi alırken erirdi içinin bir yerleri. Hayıflandı iş bulup çalışmadığına. Babasının, anasının paralarını kitaplara vermek ağır gelirdi. Bilselerdi şuncacık kitaba, hem ders kitabı değil üstelik, onca parayı verdiğini, ziyan sayarlardı. Ders kitapları da alacaktı yarın. Giysi dikinecekti yeni. Yol paralarını, yurt paraları yatıracaktı. Bir an babasının, anasının yerine koyuyordu kendini. Onlarınki kadar bilgi, onlarınki kadar yük, onlarınki kadar dar dünya; kendisi de onlar gibi bakardı paralara. Bir lokantaya bile girmedi, anasının kattıklarıyla geçirdi öğünleri. Yeşil parkalı abi de iki dakikada incelemiş, beğenmemişti kendini. Öyle sezdi. Hep roman şu bu okumuştu şimdiye kadar, «bilimsel» yayın okumamıştı. Sadece edebiyatla devrim düşüncesini kavramak olanaklı değildi. Yıllarca çevirisi yapılamadan, yasak kalmıştı işçi sınıfının ideolojisini öğreten kitaplar. Madem bunları okumakla öğrenilirdi devrimin ne olduğu, olmadığı; bir uçtan alıp alıp okumalıydı Ahmet de. Okuyup anlamalıydı sınıf nedir, emek nedir, nedir artı değer? Anlayıp silmeliydi yıllar süren geç kalmışlığını… Yarın üniversiteler açılırken çıkıp gelecekti, savaşımcı gençliğin bir üyesi olarak. Ölenler bunun için ölmüştü. Bunun içinde alanlarda mitingler, fakülte işgalleri, boykotlar, fabrika, toprak işgalleri. Bir uyanıklık başlamıştı ülkede. Bunu her yönüyle öğrenmeli, yutmalıydı!

KARA AHMET DESTANI

257

Karasenir Mahallesi’ne gelir gelmez çöktü kitabın başına. Döne döne okumağa, kalem kâğıt elde, ders çalışır gibi,, yeşil parkalı abi-lere verilecek sınava hazırlanmağa başladı.

Osman’ı yolladılar Denizli öğretmen okuluna. Şerfe giremedi bir yere. Kazanamamıştı girip çıktığı sınavları. Düzen, biribirinden güçlü torpillerle pay ediyordu birer ikişer kişilik kadroları, varsılların çocuklarına.

Haçça, çırpınıyordu artıracağım, yetireceğim, diktireceğim Ahmet’in giysilerini diye…

17

26

BAMBAŞKA BİR UĞULTU

Yeni giysilerini iki gün giydikten sonra ranzasının başucuna astı. Tel saplı üç askı almıştı. Takıp astı Ahmet… Ne kadar zor olmuştu yurt bulmak, yurtta yer bulmak!..

«(İyi ki anamın öğüdünü dinleyip almışım eskilerimi!)» Kül renkli gabardin pantolonunu lise iki’de yapmmıştı. Dizleri erimişti biraz. «Eskisi olmayanın yenisi olmaz; al sen!..» diye zorlamıştı anası. Kahverengine boyanmış köy yününden bir kazağı vardı. Anası örmüştü. Yarım yakalıydı. Pantolonu alta, bunu üste giydi mi oluyordu. Ceket giymenin gereği yoktu hemen.

Okulda, öteki okullarda daha da eski giyenler vardı. Bir yeşil parka bulurdu belki. Parka en gözde giyimiydi devrimcilerin. Saman-pazarı’nda, Hergele Alanı’nda satılırmış. Ama hele dursundu şimdilik. Parasını birden eritmesi iyi olmazdı. Hele biraz böyle gitsindi. Havalar temelli ayazlamadı daha! İyi ki yurt parası azdı. Fasulyeli pilavla, tostla, çayla idare ediyordu öğünleri. Çay da pahalı değildi, iyi!

Ders kitapları biraz tutuyordu. Mavi gözlü abinin adı Feyzul-lah’tı. Onun geçen yılki notlarını alırdı. Mutlaka verirdi. Yarı fiyatına kitaplarını da verirdi, neden vermesin? Devrimcilikte olmalıydı böyle kolaylıklar. Parasız bile vermeliydi hatta! O vermezse başka abiler vermeliydi. Elini çabuk tutup, hem de uygun biçimini bulup notlarını, kitaplarını tekmillemeliydi.

Bu yeni pabuçları da günlüğe giymek olmaz. Bir bot, yada pos-

KARA AHMET DESTANI

259

tal bulmalıydı. Hergele Alanı’nda satılırmış onlar da. Giyilmiş de olabilirdi. Devrimcilikte giyim önemsiz. Evi Ankara’da, anası babası varsıl olanlar bile giyim delisi değil. Nerde beyaz gömlek, ütülü kolalı yakalar, kravatlar, boyalı pabuçlar, günde, günaşırı traş olmalar, özenle taranmalar? Kentsoylu aile çocukları da boşvermiş böyle şeyleri. «Burjuva özentisi onlar!» diyorlardı aralarında. Dilde de devrimden yana oldukları için «kentsoylu» demeliydiler.

Yayınlar, «İşçi-Köylü», «Kurtuluş», mavisi kırmızısı ile «Aydınlıklar; hepsini, her sayı kendisinin alması zorunlu değildi. Şuracıktaydı Hukuk. Mevlüt’le değişebilirdi okuduklarını. Sabah akşam buluşuyorlardı. Dersten çıkar, çekilirdi kantinin bir köşesine. Okurdu son satırına kadar. Okur, verirdi Mevlüt’e, ondan da okumadıklarını alırdı. Çok tutumlu davranmalıydı yoksul halkın çocukları. Hem tutumlu davranmalı, hem de çok öğrenmeliydi. Öğrenip kapatmalıydı varsıl çocuklarıyla arayı.

Düşünüyor da, baştan aşağı bir «hayıf» kesiliyordu sık sık. Boşa gibi geçirmişti lise yıllarını. Bir şey sanıp ezberlediği bilgilerin teki işe yaramıyordu işte. Üstyapı dediler mi «şehirliler»! anlardı, «köylüler» ise altyapı. «Üstyapı köylüleri eziyor!» derdi örneğin. Ne kadar ters! Bunu bile doğru düzgün öğretememişti lise; hey gidi koca lise! Her şeyin ekonomiye bağlı, ötekilerin hepsinin birer «yansı» olduğunu öğretememişti! İyi ki yüksek öğrenim deyip gelmişti buraya. Bir «okumuş cahil» olarak yitip gidecekti yaşam denizinde! Bilmeyecekti üretim biçimlerini, üretim güçlerini, üretim güçleri içinde insanların sınıflar halinde yer aldığını, her insanın bir sınıfa bağlı olduğunu, en devrimci, en ilerici sınıfın işçi sınıfı, yani proleterya olduğunu! Tarihsel gelişmenin son çözümde «devrim»le gerçekleştiğini… Toplumların ilkel komünal üretim biçiminden, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist üretim biçimlerine ulaştığını, şimdi gündem maddesinin sosyalizm olduğunu, bundan dolayı da devrim denilince artık yazı devrimi, şapka devrimi, kılık devrimi, ölçü tartı devrimini anlamanın yanlış olduğunu… Dünyaya örnek ve önder bir kurtuluş savaşından sonra ne yapmıştı Atatürk? Birtakım üstyapı reformları ile çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracağını sanmıştı feodal kalıntılar içindeki Türkiye’yi! İzmir İktisat Kongresi’nde ise temelli kapitalist bir yön tutturmuştu. Onun için elli yıla yakın zaman geçtiği halde toplum yerinde

260

KARA AHMET DESTANI

saymış, çağdaş uygarlık düzeyine bir türlü çıkamamıştı. Çağdaş uygarlık düzeyi sosyalizmin tâ kendisiydi! Bu gerçeği nasıl da saklamışlardı liselerde bile! En doğru işi cumhuriyeti gençliğe emanet etmesiydi Atatürk’ün. İşte şimdi gençlik, emekçileri bilinçlendirip, işçi ve köylüleri örgütleyerek Türkiye’yi sosyalizme erdirecekti. Cumhuriyet; halkın gerçekten egemen olduğu yönetim, ancak sosyalizmle cumhuriyet olacaktı. Bunun için emperyalizme, kapitalizme karşıydı gençlik. Baştaki yöneticiler de halka ve gençliğe karşıydılar. İşçiye ve uyanan köylüye karşıydılar. Onun için gençliğin üstüne polisi, köylünün üstüne jandarmayı sürüyorlardı. Devlet güçlerinin tarafsızlığı diye bir şey yoktu. Hepsi bir sınıf savaşımında kapitalistlerden yana yer alıyorlardı. Bu yüzden zordu gençliğin işi. Ama gerekliydi. Başardıkları zaman çok onurlu. Halka hizmet edebilmek için büyük yoksunlukları göze almak gerekiyordu.

Devrimin siyasal öncülüğünü İşçi Partisi yapacaktı. Yapmadığı zaman partiyi eleştirmek, doğru yola getirmek gençliğin göreviydi. Sapmaları gençlik önleyebilirdi. Kitleler içinde sürdürülen demokratik çabalar yüksek düzeye ulaşınca, kürem kürem sol oylar çıkacaktı sandıklardan. Ama parti birtakım sapmalar içinde olduğundan son seçimler yenilgiyle geçmişti. Böyle diyordu «abi»ler.

Demeyenler de vardı. Onlara göre devrim sandıklardan hiçbir zaman çıkmayacaktı. Kapitalistler kitleleri çok etkili propaganda ve para gücüyle, dini ve din adamlarını vda kullanarak uyutuyordu. Boşa mı demişti din afyondur diyen? Bu yüzden asla sandıktan çıkamazdı devrim. Kapitalistler silahlı devlet güçlerini gençliğin üzerine salıp «geniş katliam planları» uygulamağa başladığına göre namlu’ya namlu’yla karşılık vermek gerekiyordu. Namluların uçundaydı devrim. Bu yüzden gerekirse canını kanını verecekti gençlik. İçilen antların anlamı bu olmalıydı.

«(Sandıkla olabilir canım!)» diyordu Ahmet kendi kendine. «(En iyisi sandıkla olması! Okuma olanaklarımızı elden kaçırmadan…)» Kafasının altında hiç sarsılmıyordu kaymakam olma isteği. Küçünısüyor-du onu da bir çok «abi»ler. «Kaymakam olacaksın da halka mı hizmet edeceksin? Halka düşman bir devlete, onun dayandığı kapitalistlere, toprak ağalarına mı hizmet edeceksin?»

«(Yok! Bu umutsuzluktur! Henüz yeteri kadar çalışma yapılma-

KARA AHMET DESTANI

261

mistir kitleler içinde. Halka yeteri kadar gidilmemiş, anlatılması gerekenler anlatılmamıştır. Kapitalistler sosyalizmi komünizm olarak tanıtıyorlar. Sosyalizm gelince din kalkacak, kadm kız ortak olacak, Türkiye Rusya’ya bağlanacak diyorlar. Ürküyor köylüler. Soruyorum örneğin, kim gitti bizim Karataş’a? Barış Gönüllüsü geldi bunları anlattı, particiler bunları… Ben gittim Melek Hasanla Halil İbiş’in sorduklarını bilemedim bile! Bunca geniş bilgisiyle «abi»ler anlatsın, bak nasıl anlıyor ve İşçi Partisi’ne veriyorlar oylarını!)»

Fakat düşündüklerini açıklama olanağı bulamıyordu. Düşündüklerini açıklayabilmesi için her şeyi tam bilmesi gerekiyordu. «(Daha benim bildiğim ne? Kaç kitap okudum? Hele biraz artsın bilgim! Hele biraz «abi»leri dinleyim, ondan sonra başlarım konuşmağa…)» diyordu. Fırsatını buldu mu, bilgili «abi»lerin oturduğu masalara yanaşıp ayakta dikilerek, gözünü, kulağını dört açarak dinliyordu. Sözcük kaçırmıyordu. Ama sık sık yabancı sözcük kullanmaları her şeyi zorlaştırıyordu. «(Hata ediyorlar! Kitlelerin içine gidince de bu dille konuşurlarsa köylü anlamaz. Benim anlamadığımı köylü nasıl anlasın? Devlet hastanesinde on yıllık sağlık işçisi olan babam nasıl anlasın? Hele bir de anlamak istemiyorsa? Onun için bu dil çok yanlış! Bunu söylemek için de vakit erken. Bilgimi artırmam gerek…)»

Bazan Mevlüt geliyordu Hukuk’tan. Oturuyorlardı boş masalardan birine. Boş masa bulmak da zordu ya! Kızlı erkekli oturup çay içiyorlar, verallah konuşuyorlardı. Her masanın üstü serilmiş bir gazeteydi sanki! Neler yazılı değildi neler! Marks, Lenin, Mao, Che… Topluiğneyle, ciletle kazımışlardı devrim yıldızlarının adlarım… «FKF» yazıyordu birinde, Fikir Kulüpleri Federasyonu. Altlarda kalmıştı bu; «DEV-GENÇ» yazıyordu yeni; taze. «Ölüm hoşgeldi, safageldi!» yazıyordu birinde tükenmezle. Sonra gene Che, Che! Che’nin adı çok geçiyordu… «Tek yol devrim!» diyordu tükenmezle. «Emperyalizm kâğıttan kaplandır!» yazıyordu… Odalarda Che’nin, Ho’nun, Nâzım’ in portreleri, her yerde Che’nin bereli beresiz, beresinde yıldızları parlayan portreleri asılıydı… «Kahrolsun revizyonistler!» yazıyordu… Kantinci Mertali çay getiriyordu. Bir Doğu Anadolu köylüsüydü belki. Bilecenlik içindeydi yüzü. «Mertali de bizden!» diyordu «abi»ler. «Bizden» olmayan kimse kalmamıştı!

Bir tost  yaptırıp   geliyordu,  sonra çay   söylüyordu mavi  gözlü

262

KARA AHMET DESTANI

Feyzullah abi. «Nasılsın Ahmet arkadaş; sevdin mi bizim fakülteyi?» diyordu. «Dinliyor musun konuşmaları? Kitapları okuyor musun? Acele yok! Yavaş yavaş ilerleyeceksin! Yavaş yavaş acele edeceksin…» Parkasının cebinden fıstık üzüm çıkarıp veriyordu bir parça. «En sevdiğim zıkkım budur bak! Sigara içmem aksine. Çocukluğumdan gelen bir tutku. Bir Mehmet Çavuş vardı, İzmirli. Köyümüze gelip ilk kahveyi açan, ilk radyoyu koyup dinleten. Assubaylıktan ayrılmıştı. Uzaktı yola köyümüz. Uşak’a, İzmir’e gideceği zaman bir eşek bulur binerdi. Kim getirecek eşeği geri? Beni götürürdü. O eşekte, ben yayan. Düşerdim ardına. Altı saat yürürdüm! Kabuklu fıstığı kırar kırar yerdi üzümle. Kabuklarını atardı, çiğnerdim. Çok seyrek, bana da verirdi üç beş. Kırar yerdim, hoş olurdu üzümle. Büyüsem derdim, okusam, param olsa. Hep fıstık üzüm yesem. Özlemle bunu düşünürdüm. İlçeye varınca beş lira verirdi. Beş lira büyük paraydı. Bozdurmağa kıyamaz, geri getirirdim. Bazan bizim eşeği götürür, on lira da eşek için verirdi. Hepsini getirirdim. Babam bir lira verirdi on beşi alıp! Bir liraya fıstık üzüm alamazdım. Bir seferinde Mehmet Çavuş altı lira verdi. Bir liralık aldım, çok az tuttu. Eşeğin üstünde azar azar yiyerek köye geldim…»

Hacettepe’den Nurten geliyordu konferanslara, açıkoturumlara, arkadaşlarıyla. Bir araya oturup dinliyorlardı. Girişteki sütunların dibinde yayınlar satılıyordu. Dışardan da izleyiciler geliyordu. Yayınlara bakıp bakıp geçiyorlardı. Alıyordu bazıları. Bir alan dördünü beşini birden alıyordu. Bol parası olsa da hepsinden alsaydı. Hepsini bir çırpıda okusaydı. Kantinde, yatakhanede okusaydı. Okuduklarını Nurten’e verseydi. Nurten de eğitilseydi vakit yitmeden. Her halde parası bol gelirdi, ama burjuva kızları kıyarlar mı paraya? Kulaktan devrimci olacaktı o! Kulaktan olur muydu? Dinlediklerini anlayabilmesi için bile okuması gerekirdi.

Ahmet, hiçbirini kaçırmadan açıkoturumları, konferansları izlerdi. Tanımak için yanıp tutuştuğu yazarlar, ünlü adlar sırayla geçerdi önünden. Konuşma bittikten sonra çevrelerini alıp soru sorarlardı. Konuşurlardı. Yorgun, bir iki daha anlatır giderdi gelenler. Onlar parka postal giymezlerdi. Düzgün giyimliydi çoğu. Uzun saç, geç traş öğrencilerin modasıydı. Konuşmacıların kimi topenseydi. Düzgün kestirirler, özenle tararlardı. Hukuk’ta ordu hesabına okuyan öğ-

KARA AHMET DESTANI

263

renciler gelirdi kimi zaman. Asker giysileriyle idiler. Yarının asker ~ yargıçları, savcıları… Fakültenin kızlarıyla girerler, otururlardı. Çaylar, gazozlar…

Arı kovam gibi inlerdi kantin. Herkes yüksek sesle konuşur, kimse ötekini dinlemez bir halin içindeydiler. Arı kovanı filan solunda sıfırdı buranın. Değirmen çarkından gelen suların vede durmadan dönen taşın gürültüsü… Değirmenciye bir şey söyleyecek olsa bağırırdı insan… Saati yoktu Ahmet’in. Karşısındakinin koluna bakıp kalkıyordu usulca.

«Nereye yeğenim?»

«Derse…»

Gülerdi öteki.

«(Gülme! Biz buraya okumağa geldik!)» Giderdi. Gülerek bakarlardı ardından. «(Git oku oku! Burjuvazi dört gözle bekliyor. Diplomanı al, bir an önce buyruğuna gir. Bugünkü yöneticilerin bize ve halka yaptıklarını bu sefer sen yap!..)»

«(Bunlar her şeyi ters yoruyorlar! Anam bekliyor beni. Çok istiyor. Okumazsam dertlenir! Hem devrime kaymakam gerekli değil mi? Devrimin iyi yetişmiş yöneticilere, maliyecilere, dışişleri elemanlarına gereksinimi yok mu?)»

Ayıp bir işe girer gibi giriyordu amfiden içeri. Hoca gelmeden yerini alıyordu. Sıraların üstündeki yazıları okuyordu. Gene aynı tükenmezlerle, aynı cümleler! Bazılarını kazımışlardı. «Yaşasın El Fetih!» yazıyordu birinde. Silinip gitmek üzere olan bir «Serpil I love you» vardı. Genç doçent, notlarını kürsünün üstüne koyuyordu. Ayağa kalkma yoktu lisedeki gibi. Sağ elinin iki parmağını yelek cebine sokarak başlıyordu:

«Devletin iki erki üzerinde duruyorduk. Yasama ile yargı erki arasında yer alan ve her ikisinden daha geniş yer tutan bir erk daha vardır, o da yönetim erkidir! Yönetimde yetkiler… Yetkinin kaynaklan…» Not almak istiyordu Ahmet. Bakıyordu çevresine, yoktu hiç alan! Bir kız öğrenci çoğaltma notunu açmış, çiziyordu kırmızı tükenmezle. «(Ben alayım!)» diyordu kendi kendine. «Yasama erki soyut, genel ve nesnel nitelikte kurallar koyar. Yönetim ise daha belirgin, somut ve süreklidir. Toplum, yasama organı olmadan olabilir, ama yönetimsiz olamaz. Yönetim, kamusal gereksinimleri karşılama amacı

264

KARA AHMET DESTANI

güder. Toplum var oldukça gereksinimleri de olacaktır. Yönetim bazı hallerde yasama niteliğinde çalışmalar yapabilir. Örneğin bütçe…»

Bütün dikkatiyle not almayı sürdürüyordu. «(Bütün dikkatimle çalışacağım!)» diye kendini bağlamak istiyordu. İki saat üst üste Kamu Yönetimi doçentini dinliyordu. Sonraki dersleri de izliyordu. Uğramıyordu kantine o gün. Öğleden sonrayı hep dersle geçiriyordu. Akşam için sucuklu tost yaptırıyordu. Küçük plastik kap içinde yoğurt yiyordu. Çoğaltma notlarıyla kantine gelip bakıyordu. Ulubeyli Feyzullah abiyi görmezden geliyordu. Yatakhaneye geçiyordu. Odasında arkadaşları yok. Uzanıyordu yatağına. Notlarına bakıyordu. Çoğaltma notunu okuyordu. Bir «Kamu Yönetimi» kitabı. Dersi veren hocanın yazdığı. Yeni basılmış. Açıp, «Devletin Üç Erki» bölümünü okuyordu. Sınav zamanı okumak üzere kendi notlarını düzene sokup iğneliyordu. Uzanıyordu sonra…

Ortalık kararmış, başka odalarda, koridorda ışıklar… Canı geçmiş biraz. Dizlerinin üstünde bir el gezmiyor. Fırlayıp doğruluyor. Feyzullah abi gelmiş. Yanında biri var. Toparlanıyor. Kalgıyıp yatağa çıkıyor Feyzulah abi. «Turgut bu arkadaş!» diyor. «Orta Doğu’dan! ODTÜ’den yani…» Kalgıyıp o da çıkıyor. Oturuyorlar. Sigarası yok. Bir şey demesine kalmadan Turgut kendi sigarasını çıkarıyor. «İster-\ seniz kantine inelim, çay içeriz!» diyor Ahmet.                                  I

«Boşver! Kantin kalabalık…»

Yatağa ayaklarını koymamak için dikkatli davranıyor Turgut.

«Bir grup; çok güvenilir arkadaşlardan bir grup! Hem de gözü-pek bir grup! Çok iyi bir iş düşünüyoruz. Bugünlerin acil bir görevi için. Şimdi adaylar saptanıyor. Turgut’a dedim, acaba Ahmet’i de alabilir miyiz?»

Bir ateş basıyor her yanına. «(Acaba nasıl bir görev? Nasıl acil acaba? Yani çok mu tehlikeli?)» Yüzü alarıyor hafiften. Söylemiyor ‘ bir şey. İlk anda tatsız önerilerle karşılaşacağı geliyor aklına. Bir sezi. Bakıyor Feyzullah’m, Turgut’un yüzlerine. Kıpırdamıyorlar. Göğsünün içinde davulun çubuğu, çomağı inip kalkmağa başlıyor.

«Konuştuklarımız aramızda kalacak! İster kabul et, ister etme, aramızda! Seni ağzısıkı bildiğim için Turgut’u getirdim. Fakültenin her yanı ajan dolu. Sen bakma herkesin «devrimci»ligine! Türlüsü

KARA AHMET DESTANI

265

var. Senin ağzısıkı olduğunu hemen anladım. Halkımıza karşı görevlerimizi yapabilmemiz için çok iyi hazırlanmalıyız!..»

Hem dinliyor, hem de, «(Şimdi eli parkasının cebine gidecek, fıstık üzüm çıkaracak!)» diye bakıyor. Gözlerini araştırıyor. Bir sezi. İlk günden, kayıt gününden, yanına sokulup yardım etmişti. Tatildi. Niçin buradaydı? Niçin köyünde değildi? Kızılay’da, «Bankaya girip paramı sorayım gelmiş mi?» diye kırmıştı bir gün. Dışarda beklemişti Ahmet. Yüzlükleri cebine yerleştirip çıkmıştı. «Paramı buradan alırım, bankadan…» Sormamıştı kim gönderir? «Buraya gönderir babam, hesabım var…» Yoksul bir köylünün oğluydu değil mi? «(Bir bilen arkadaş bulmalı Ulubeyli!..)» Ansızın düşünmüştü bunu. Sormalı neyin nesi, kimin fesi bu «abi»?

Gözlerinde mavi bir kıpırdanma ile konuşuyordu:

«Senden saklamak gerekmez: Yeni bir grup gönderilecek El Fetih’e. Amaç, Orta Doğu’da Amerikan emperyalizminin ileri karakolu olan İsrail’e karşı savaşan Filistin halkını desteklemek! Vede kendimize eğitilmiş militanlar kazanmak! En iyi eğitim eylem içinde eğitimdir. Bunun son derece gerekli olduğunu düşünüyoruz. Sana sormağa geldim: Var mısın? Hemen cevaplaman gerekmez; düşün! Düşündükten sonra söyle. Yol paran hazır. Sınırdan geçiş kolaylıkların hazır. Kısaca, her şey hazır…»

Vücudunun yanması sürüyordu. «(Nasıl kolaylıklar örneğin, hangi sınırdan geçiş?)» Sormak istiyor, soramıyordu. Başka bir soru geliyordu aklına, ilk tepkisinin olumsuz olduğunu belli edebilirdi: «Yoksa tatile mi giriyor okulumuz?»

«Yooooook… Tatile filan girmiyor!»

«Öyleyse tatilde mi gidilecek El Fetih’e?»

Gülüyor Feyzullah: «Senin burada okutulan dersleri hâlâ ne kadar ciddiye aldığını biliyorum! Ama yakında böyle olmadığını anlayacaksın. Eylem içinde devrimci pratikler kazanmak, derslerden daha ciddidir dostum! Bunları çok yakında anlayacaksın…»

«Sen de gidecek misin? Turgut abi de gidecek mi?»

Biribirlerine bakıyorlar. «Kimlerin gideceği kesin belli değil! Ben isterim; ama seçerlerse! Bir komite var; seçimi komite yapıyor…»

«Beni seçecekleri belli mi?»

«Önereceğiz; tam belli değil; ama…»

266

KARA AHMET DESTANI

«Ben…»

«Hemen cevap vermen gerekmez! Düşün!»

«Düşündüm tabii! Dersleri aksatmağa yoğum ben!»

«Aksatma gene! Tatilde gidecek gruba koyarlar seni…»

«Sakıncalı iş! Bana iyi görünmüyor…»

«Eh biraz sakıncalı tabii! Ama gerekli! Ben seni gözüpek, zeki bir halk çocuğu olarak tamdım. Onun için geldim, geldik. Fakat sen de korkuyorsun galiba…»

«Korkuyorum; korkmuyorum; orası ayrı! Buraya okumak için geldik! Yılların büyük zorluklarını, büyük yoksunluklarını aşarak! Her şey bir anda uçup gidecek… Yapamam!..»

«Köylüler kararsız ve korkak olur. Küçük mülkiyet ile dağınık yaşamanın etkileridir bunlar. Lenin gerçekten haklıdır…»

Başını eğip susuyor. «(Bir öğrenci olarak, yasa dışı davranışlardan korkuyorum. Burjuva yöneticilerinin bizi başıboş bırakacaklarını ise hiç sanmıyorum. En çok da okuma olanağını elden kaçırmaktan korkuyorum…)»

«Emperyalizmden korkanlar onunla savaşamazlar!»

«(Ondan da korkuyorum tabii! Ama gerekince…)»

Feyzullah’la Turgut, biribirlerine göz ediyorlar. «Emperyalizm kâğıttan kaplandır. Korkutuculuğu görüntüsündedir. Korkuyu aşıp hazırlanmak ve savaşa girmek zorundayız!» Turgut konuşuyordu. «İs-/ tanbul’da Derby Lastik Fabrikası’nm işgalinden sonra burjuvazinin tutumu değişti. Demirdöküm, Hisar Çelik işgallerini hiç de hoş karşılamadı. Üniversite işgallerine o kadar sert çıkmamıştı. Kendi işyerlerinin işgalinden çıldırdı adeta! Geniş öğrenci katliamı bu yüzden. Aynı zamanda işçi katliamı. Bir yandan da köylülerin öldürülmesi başladı doğuda, güneydoğuda. Faşist komandolar yeniden silahlandırıldı. Biz eli kolu bağlı oturamayız. Tapası sıkan ortaya! Ama kaz gibi değil. Hazırlanarak. 16 Şubat olaylarını gördük. Kanlı Pazar’da, İstanbul Taksim Alanı’nda, silahla, bıçakla kum gibi çullandılar üstümüze; polisin desteğinde…»

Turgut elini Feyzullah’ın dizine vurdu; atladılar aşağıya. «Dediğim gibi, hemen cevap vermek zorunda değilsin; düşün biraz!» dedi Feyzullah giderken.

Yattı yerine yeniden. Arı kovanının içi gibi uğulduyordu başı.

KARA AHMET DESTANI

267

 

 

Kantindeki uğultudan beter. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Düşünüyordu. İçinin en derinlerinden duyuyordu haklılığım. Dersleri aksatacak her davranıştan dikkatle kaçınmalıydı. Yıkılır, küttedek ölürdü anası. Bunu nasıl anlatacaktı «abi»lere? Anlatmağa gelince duraklıyordu. «Korkaksın! Köylüsün! Kaçıyorsun! Burjuvazi diplomanı alıp gitmeni bekliyor…» Bütün sözlükleri, sözcükleri yutmuşlardı. Takır takır söylüyorlardı.

Ertesi gün koridorda raslaştılar aşağıda. Ardından gördü Fey-zullah’ı ilkin. Bir gözdağı gibi duruyordu orada. Geçip gidecekti. Om zuna koydu elini. Dönüp baktı. Mavi mavi gülüyordu. Sıcaktı; dosttu hatta! Kendisiyle yürüyecek sandı. Duruyordu. «Derse mi gene?» «Derse…»

Kısaca karşılık verip kesti. Yürüyecekti. «Dur bir dakika!» Başkasını bekliyordu belki.

«Çok önemli günler yaşıyoruz Ahmet Kara! Ama herkes laf üğü-tüyor. Lafla bir şey olmaz! Bizler eylem eylem diyoruz, kimse ya-… naşmıyor. Söyler misin ne demek devrim?»

«(Sınava sıra geldi demek?)» gibisine baktı Ahmet. «Altyapı değişikliği değil mi? Toplumu kapitalizmden sosyalizme geçirmek değil mi? Fakat önce emperyalizmle olan bağını kesmek gerekir. Milli devrim aşaması! Devrimci kim, söyler misin?» Susuyordu Ahmet. «Ciddi soruyorum;  kim?»

«(Böyle ayaküstü mü?)» gibisine baktı. Gitmeyi denedi bir daha. «Biliyorum gideceksin; ama söyle de git; kim?» Gidebilmek için söyleyip kurtulmalıydı: «Devrime inanan…» «Haha haha!..» güldü. Utançlı duruma  düşürmek istemiyordu yeni arkadaşını belki:  «Kusura  bakma;  sana gülmüyorum!  Herkes böyle diyor. Diyelim ki herkes inanıyor. İnanç neyi çözümler? İnanıyor ama bir şey yapmıyor. Devrim olur mu? Devrimci diye devrim yapana denir Ahmet Kara! Devrim için eylem şart! Eylemsiz devrimcilik laf. Şimdi ortam lafçılarla dolu. Hepimiz lafçıyız. Beklettim seni, özür dilerim. Git şimdi, yeni laflar kazanmağa!» Bırakmıştı Ahmet’in kolunu, tuttu gene, sordu: «Dersiniz ne?»

268

KARA AHMET DESTANI

«Siyaset Bilimine Giriş…»

«Evet git; burjuvazi açısından siyasetin lafım çoğalt…»

Gene dünkü uğultu başının içinde. O uğultuyla girdi amfiye. Bozkırlı Hasan’ın yanına oturdu. Onun ötesinde de Samsunlu Kadir. Hocanın yeni basılmış kitabı ellerinde. Ahmet not kâğıtlarını çıkardı. Kalemini çıkardı. Uğultu arttı başının içinde.

Hoca geldi. Birinci dersi bitirdiler. İkinci derste Hasan çıkıp gitti. Öğleyin kaynaşmağa başladı koridorlar. Kantine doğru gidecekti. Hasan’ı gördü. Gruplar halinde konuşuyorlardı. İçinde uğultu, dışında uğultu. Durdu Hasan’m yanında. Bir elini kemerine geçirmiş, birini kaldırmış, anlatıyordu son sınıftan «abi»:

«Partinin öncülüğü şartsa, ki yüzde yüz şarttır, o halde yönetimini revizyonistlerden arıtmak gerek! Bilimsel sosyalizmi eylem kılavuzu kabul etmeyen oportünistlerden arıtmak gerek partiyi!..»

Hasan’a sorguyla baktı: «Kim bu?»

Kulağına sokulup fısıldadı: «Dev-Genç Merkez Yürütme’den; adı Halûk! Partiyi basalım demek istiyor…»

«(Sinmek benimki!)» diyordu çekilip giderken. «(Gene korktum, siniyorum işte! Fakat sosyalizm işçi sınıfının ideolojisi değil mi? Hani işçi sınıfı ortada? Niçin o arıtmıyor partiyi oportünistlerden?)» Uğultunun içinden seçmeğe çalışıyordu kafasındaki soruların karşılığını. İşçi sınıfına yandaş aydının görevi, ona bilinç götürmek değil mi? Bilinç götürmek için mi basacaklar acaba partiyi? Gidip Mevlüt’ü bulsaydı. Bakalım o ne diyordu? Bir çalkantıda kalmışlardı. Nasıl okuyacaklardı? Nasıl sıyrılıp çıkacaklardı çoğunluğun aktığı selin dışına? Nereye sinerek?

Öğleden sonra iyice büyüdü uğultu:

«Gidiyoruz; yürüyün; haydiiin!..»

Çekip çekip alıyordu Merkez Yürütme’den Halûk. Kurtuluş Alanı’nda baktı, dört yüzden fazlaydılar. Parkın oraya geldiler, Kolej’in önünden yukarı ağdılar. Üç yüz elli var yoktular. Mithatpaşa Cadde-si’nde daha da yoğundu trafik. Bir otobüs duruyordu. Atladı Ahmet. Bir durak geçince indi. «(Kaçtım)» dedi. Karıştı Kızılay’ın kalabalığına. «(Sindim gene!)» dedi. Yürüdü öbür yakaya. Bilmiyordu olanı, olacağı. Belki yerle bir edeceklerdi partiyi. Belki bağırıp çağıracaklar, döneceklerdi. Polis  çağıracaktı içerdekiler  belki.  Polis   sevinecekti:

KARA AHMET DESTANI

269

«Yesinler biribirlerini!» Orduevi’nin yanında bir küçük park vardı. Boş banklardan birine oturdu. Uğultuyu dinliyordu. Şehrin uğultu-suydu. Çok uzaklardan gelenle en yakından kopan biribirine karışıyordu. Demirin, camın, etin, kanın seliydi akan. Potada erimiş. Otomobil, otobüs, resmi, özel, asker, sivil, yıldızlı, az yıldızlı, çok yıldızlı arabalar; Çankaya yönüne giden general arabaları; simsiyah; yeniden otobüsler; eski yeni; akıyordu. Akanın uğultusu… Daha büyüğü başının içindeydi… Nasıl çıkacaktı bu çıkmazdan? Derse girebilmenin zorluklan… Tâ Karasenir’den! Kitap alabilmenin, para bulabilmenin, oğlunu kızını daha fazla okutmak istemeyen bir kocanın gönlünü edebilmenin zorluklan… İyi kötü aşmıştı bunları, ama okuyabilecek miydi bu durumda? Hızlı bir sel; güldür güldür akıyordu; akacaktı! Olanaklı değildi kıyısında durup bakmak! Durup bakmak; geçip gitsin! Geçip gitsin; dönüp okula varsın; sessiz; kimse kimseyi itip kakmıyor, yada kolundan çekmiyor; kitaplar daha kaim olsun isterse, isterse dört ders daha koysunlar günde, kesilmeyen bir istekle okusun okusun okusun! Devrime hizmetse ondan sonra! Sosyalizme hizmetse.ondan sonra!..

Öyle üzülüyor,.düşünüyor, düşündüğünden sıkılıyordu: «(Sinerek; ama ne kadar; vede nereye kadar?)» Yoksa gerçekten gelmiş miydi tavı? Bugünler o günler miydi? Acaba bütün fabrikalarda, ocaklarda işçiler, bütün tarlalarda köylüler kaynaşıp duruyordu  da,  sadece öğrencilerin toparlanıp   yürümesini mi bekliyorlardı? İki gün daha çıkıp varmasalar, güzelim devrim kaçıp gidecek miydi elden? O günler miydi?

Kaçıp gidecek, sonra babası, anası, kısacık sürenin içinde bilinçlenmiş, değişmiş; vede hemen duymuşlar Ahmet’in kaytardığım; gelip yakasından alıyorlar; oturtuyorlar Karasenir’deki evin hayatına; «Yazıklar olsun sana Ahmeeet! Bizden, bizim davamızdan kopup gitsin diye mi yolladık seni Ankara’ya? Yazıklar olsun!..» Kardeşi Şerfe, «Herkesten umardım da senden ummazdım abi! Yazıklar olsun!» mu diyecekti?

Küslüğünü filan unutup Irazca ninesi çıkıp gelecek: «Nerede o Ahmet olacak? Gösterin bakayım! Var mıydı senin damarında ödleklik? Budala babandan mı aldın? Sen kaytardığın için her şey geri kalmış!  Kaytarmasan yıkılıp  gidecekmiş   haramzadelerin   saltanatı!

270

KARA AHMET DESTANI

Yoksulları kanatlandıran, yeni evler, sağlam merdivenler, gülistan köyler kuran güzelim devrim oluverecekmiş kaytarmasan!..»

Kapının ardına sinecekti, yüklüğe girecekti. Gelip oradan baba-sıgil’in yattığı karyolanın altından çekip alacaktı Irazca:

«Hâlâ siniyorsun öyle mi? Haram olsun sana yedirdiğim bişiler, katmerler! Zukkum olsun tane yurken ütüp verdiğim mısırlar!» mı diyecekti? Yüzüne mi tükürecekti Halil İbiş, Melek Hasan?

Bozkırlı Hasan geldi caddeden. Rastlantı mıydı, yoksa izlemiş miydi ardından? Oturdu:

«Ne oldu, kaçtın mı?»

«Yooo, şimdi geldim!»

«Ben kaçtım…»

«Boşver yahu! İnekler! Yüz kişi yok hepi topu! Bağırıp çağırıyorlar. İçeri girerlerken ben de tüydüm. Bunlar bizi belaya belaya çekiyorlar yahu Ahmet! Ne yapacağız okumak için?»

«(Nasıl söyledim kaçtığımı hemen? Sordu mu da söyledim?)» Kızdı kendi kendine. Bir süre konuşmadan oturdu.

«Kalk gidelim!» dedi Hasan.

Kalktılar.

«Hep bizim fakülteden mi baskıncılar?»

«Vardı başka fakültelerden.»

Piknik’in önünden Gökdelen’e doğru yürüdüler. Döndüler biraz daha dolaşmak için. Gelen giden, hızla yürüyüp çarpan, dükkânlara girip çıkan, vitrinlere bakan, bin kılıkta, bin boyada insanlarla fokur fokur kaynıyordu Kızılay. Akıyordu her türden, her boydan, her boyadan arabaların seli…

«(Pek öyle devrim filan düşünmüyor herkes!)» Konuşmak istiyordu Hasanla: çekiniyordu. «(Ama abiler bizi uçuracaklar!..)»

«Sana da söylediler mi El Fetih işini?»

Şaşırdı birden. «(Bu kadar yayılmış bir işi neden gizli gibi söylediler bana?)» Ne diyeceğini bilemedi bir an. «(Bir duyuru assınlar kantine, isteyen yazılsın!..)»

Attı: «Haberim yok! Nedir o?»

«Gitmek isteyenleri saptıyorlar fısfıs…»

Vakit geçmeden dönseydi yurda! Kalktı ansızın: «Geliyor musun? Ben gidiyorum!» dedi. Otobüse bindiler duraktan.

KARA AHMET DESTANI

271

Birkaç gün geçtikten sonra geldiler Feyzullah’la Turgut. Göz edip sordular: «Düşündün mü o konuyu?»

«Böyle işlerde yoğum ben! Çünkü…»

«Çünküsü ne?»

«Yasal değil her şeyden önce…»

«Emperyalizmle savaşmak suç değil ki!»

«Pasaportla mı gidilecek?»

«Değil ama ne olur yakalansan bile?»

«Sınırı pasaportsuz geçmekten bile yatarım altı ay! Dersler kalır. Kaydım silinir. Buna ailemin dayancası yok…»

Küçümseme duygusunu yüzüne yayarak baktı Feyzullah: «Küçük burjuva bağlarıdır bunların hepsi!..»

«Öyledir belki; ama…»

Turgut çekti Feyzullah’ı: «Niçin vakit ziyan ediyorsun? Zorla olmaz ki bu işler! Bu işlere girecek kimsede yürek ister, yüreek! Kor-kuyorsa ne zorluyorsun?» Çekti arkadaşını yürüdüler.

Kimin kim olduğunu bir bilebilseydi açık! Güvenilecek olanı, olmayanı, yalanı dolanı bir seçebilseydi! Dolmuştu boğazına kadar. Dertleşecekti. Soracaktı. Nasıl çıkılır çıkmazlardan, nasıl alınır diploma denilen kâğıt rüzgârda savrulan alevlerin ağzından? Nasıl yüz akıyla dönülür ananın babanın yanına? Nasıl suçsuz bakılır kardeşlerin, şehrin, köyün yüzüne?

Hasan’la çıktılar dersten:

«Kantine doğru gidelim!..»

«Canım istemiyor kantini…»

«Gidelim Hukuk’a, Hacettepe’ye?»

«Ne var Hukuk’ta, Hacettepe’de?»

«Gel öyleyse yurda gidelim, atalım kitapları!»

Yürüdüler. Doluydu koridorlar, merdivenler, kantin… «Kantinci bile bizden!» diyordu Feyzullah abi. Herkes bizden, ama niçin sinsi sinsi bakışlar? Neden güvensiz gözler? Çıkıp kitapları koydular:

Lavaboya girdi Hasan. Ahmet de yürüdü ardından.

«Ne haber hemşerim?»

«İyilik Muharrem abi! Senden ne haber?»

«İşiniz yoksa dolaşalım biraz. Arkadaş senin sınıftan mı?»

«Ahmet, benim sınıftan! Canın mı sıkkın abi?»

272

KARA AHMET DESTANI

«Sıkkın; sıkkın değil; yürüyelim biraz…»

Çıkıp yürüdüler. Ana caddenin kıyısında durdular. Kızılay-Bah-çeli; Dikimevi-Dörtyol; akıyordu dolmuşlar, otobüsler, taksiler. İsin dumanın içindeydi Ankara. Boğazı burnu dolduruyordu taşıtların, bacaların dumanı. Dikimevi yönüne döndüler. Yukarı, Abidinpaşa yokuşuna vurdular. Çıkıp gidiyorlardı konduların denizine.

«Koskoca Site Yurdu faşoların elinde! Bir haber dolaşıyor ba-sacaklarmış Hukuk Yurdu’nu, bizimkini…»

Yürüyüp daldılar denize. Biribirine girmiş sokaklar, büyüük kalburlarda savrulan çocuklar. İkili üçlü öğretimdeydi gecekondu ilkokulları. Köylerdeki gibi köşebaşlarına çokaşmıştı kadınlar.

«Hepsi silahlı; hepsinin desteği polis…»

Yürüdüler. İkindin güneşinden ışıklar oynuyordu camlarda. Sobaların, maltızların canlanan dumanları. Kirli bulutlar beşer onar toplaşıp kapatıyordu yukardaki maviliği. En kıyıdaki evlerin ardında gübrelikler vardı. Sığırcıklar, serçeler savruluyordu. İmrahor’a yamaç bir sırtın başında durdular. San, yeşil, yeşil, sarı, kırmızı, kahverengi, kırmızı, yeşil, yeşil kiremitrengine boyalı kondular. Enginli yüksekli. Dereli tepeli. Sokak belirsiz, yol belirsiz. Sarı yapraklanyla yamaç kavakları, taşlarda su bulmağa çalışan kır insanları…

«Boyna da geliyorlar! Bir yandan göz yumuyor, bir yandan ekip yollayıp yıktırıyor burjuva devlet…»

Oturdular bir taşın başına.

«Boyna da geliyorlar! Hoşgeîip safalar getiriyorlar…»

«Şehirlerin kurtuluşu! Taze kan, gecekondular… Safalar…»

Oturdular. Buralarda biraz temizdi gökyüzünde bulutlar.

«Nasıl gidiyor dersler Ahmet?»

Baktı Muharrem abinin geniş yüzüne. «(Bozkırlı mı acaba?)» Karşılık vermedi birden. Hile aradı yüzünde, sesinde. Uzuyordu ara. Gözlerini tuttu Muharrem, ayırmadı üstünden.

«Dersler iyi, hem de kolay, ama…»

«Aması ne?»

«Çok çeşit tipler var!»

«Nasıl?»

«Ajan filan gibi…»

«Nasıl yani?»

KARA AHMET DESTANI

273

«Kim kimdir bilmiyoruz Muharrem abi! Herkes yaklaşıp bir şey açıyor. Sorular soruyor. “Şu bizden bu bizden, bu devrimci!” diyorlar. Ama bilmiyoruz kim kimdir, nedir, necidir?..» «Çoğunluk  devrimci tabii…» «Faşolar azınlık mıdır?»

«Azınlık değil, yoktur pek! Korkudan olamazlar…» «Bir şey sorabilir miyim? Çok sıkılıyorum. Hasan belki farkında. Kimdir bu Feyzullah abi, tanıyor musunuz?» «Hangi Feyzullah, kaçta?»

«Üç’te galiba. Ulubeyliyim diyor. Soyadı Temeltaş.» «Feyzullah Feyzullah… Birkaç tane var da…» «Yeşil parkalı, mavi gözlü!» «ODTÜ’den Turgut’la dolaşıyor!..»

«Şu İzmirliyi mi diyorsun acaba?»                                    _

«Nasıldır?» «Neden soruyorsun?» «Sıkıştırıp  duruyor…»

Sordu: «Aramızda kalacak değil mi abi?» Sorup bekledi. Gözlerini evet anlamına kırptı Muharrem. «Belki  kuşkum yersiz!  Çok üstüme düşüyor. Lütfen aramızda kalsın. “El Fetih’e bir grup göndereceğiz, paralar, geçiş kolaylıkları, her şey hazır; var mısm?” diyor. Bir, iki, üç! “Sandıksal değil, namlu-sal…” diyor; kışkırtıyor sanki…»

Birinci içiyordu Muharrem abi. İki ayağının arasında duruyordu paketi. Alıp bir tane daha yaktı. «Sonra?»

«Valla bilmiyorum! Herkesin üstünde  gözü, durmadan tarıyor sanki. Bastıra bastıra da soruyor…» «Eskiden tanır mıydı seni?»

«Kayıt için geldiğimizde tanıştık. Sokuldu yanımıza, kayıt formlarını doldururken yardım etti, kitaplar salık verdi…» «El Fetih’e o mu gönderiyormuş grupları?» «Aday saptıyormuş! Komite seçecekmiş!» «Sonra da namlu mamlu haa?» «Bir de onu, evet…» «Sen ne dedin?» «Yasadışı  işlerde yoğum!..»

18

274

KARA AHMET DESTANI

«Sana da daklaşıyorlar mı hemşerim?»

«Evet… Aynı…»

Kalktı Muharrem. Çırptı pantolonunun ardını. «Hemşerilerden Zeynel’i göreceğim! Dönmüştür işten. Geçerken bir uğrayalım evine. İsterseniz siz inip gidin… Karışmayın böyle işlere. Namlu mamlu; o kadar ayağa düşmedi devrim! El Fetih’e filan da boşverin. Sizi temelli çaylak mı bellemişler? Ben soruşturma yaparım, hangi yollar-daymış bakalım o Feyzullah olacak? Tanırım ama pek bilmem içyüzünü. Biraz aralı durursanız iyolur…»

Ayrıldılar. İniş aşağı yel gibiydi Ahmet. «Uçacak mısın?» diye kolundan çekti Hasan. Kuş gibi hafiflemişti. Belki işine geldiğinden, birden ısınmıştı Muharrem’e. Yüzü, sözleri, sesi güven veriyordu. Hem sert, hem koruyucuydu bakışları.

«(Okuyacak mısın; evin olacak Ankara’da! Toplum düzeni adil olacak. Devrimse işçi sınıfının büyük gücüyle başarılmış, değişiklikler gerçekleştirilmiş olacak. Sarılacaksın derslere, günü gününe! Hiçbir sınavda çakmadan, geçip gideceksin. Sabahları geleceksin huzur içinde. Akşamları varacaksın huzur içinde. Soyunup yıkanacaksın. Azıcık paran olacak. Çıkacaksın, erkek kız, arkadaşlarla buluşmağa. Yok mu böyleleri şimdi? Devede kulak!)»

Gene daldılar kantine, sonsuz uğultunun içine. Kimi tost yaptırmış, kimi çay almış. Abanmış biribirinin üstüne öbekler…

«Dolu dolu atmayı iyi biliyor millet!..»

«Gene neler söylemiş Büyük İnönü: “Üç solcu serserisinin eline mi kalmış memleket?”»

«Bu sefer İzmir Limanı’na demirliyormuş 6. Filo, işte haber…»

Bıyıklarını gün geçtikçe büyütmüş, burmağa başlamış, yeni aldığı parkanın içinde sessiz, birden elini vuruyor masaya Ahmet’in tanımadığı ikinci  sınıf öğrencisi:

Sürelim yan yan bindiğimiz al atları!

Menzil yakın.

Bakın

kurtuluş günü artık sayılı. Önümüzde şarkın gelecek inkılap yılı bize kanlı mendilini sallıyor.

KARA AHMET DESTANI          ‘.                     275

Al atlarımız

emperyalizmin göbeğini nallıyor.

Abdullah Utku’yu anımsıyor derin bir özlemle. Kimbilir nerelerdedir? Nasıl ustaca okurdu? Nasıl kendinden geçerdi gözlerini yumup? Arttı alabildiğine öğretmen kıyımı. Üst üste yakılan, yıkılan TÖS şubeleri… Öğretmenlerin evlerine, lokallerine atılan dinamitler, bombalar… Bugün burada, yarın şurada patlamalar… 8 Temmuzda Kayseri Olayı… Toz duman içinde bir Anadolu…

Bakın

kurtuluş günü artık sayılı.

Şiiri duyarak okurdu Abdullah öğretmen. Ama kurtuluş günü nerede? Daha ilk yilm ilk a^bmda, yolu batağa girmiş bir öğrenci değil miydi kendisi? Hem de ^pUdiğine toy! Bir yanı tıpkı kendisi gibi yüzyıllardır sömürülmüş, bu yüzden yoksul düşürülmüş bir halka arka çıkıyor, onun ancak devrimle giderilecek dertlerine sarılıp «İlle devrim!» diyor, her şey sanki o kadar hazırmış gibi ivecen! Bir yanı da: «Sıçarım sizin devriminize filan! İşte halk gülüm balım yaşayıp gidiyor, topraksa bizim toprakları verdik, işse bizim işleri işliyor, az çok hakkını da alıyor; arada öğrencilere ne oluyor? Upuslu durup kışkırtmacılık, komünislik yapmasalar, kimsenin ne diyeceği olur onlara? Onlar kızıştırdığı için bunca grev! Biz.de zorunlu olarak polis molis çağırıyoruz, vurum kırım bu yüzden!..»

«(Arada benim gibi kaç kişi var sadece okumak için çırpman? Ben, ne olursa olsun okumak, ama devrimciliği de sürdürmek istiyorum. Devrimciler var, tutucu dürzüler var. Halk ortada. Tutucu dür-züler Amerikalılarla birlik. Arkadan akıl, para, silah veriyor. Bunca patlama kendiliğinden mi? İki adım duraklarsam, üç adım ileri giden bir Ahmet oluyorum. Çevremdeki abiler; yurtta, kantinde, ders gördüğümüz amfilerde, gezdiğimiz sokaklarda arkadaşlar; herkes; bir sele katılmış giderken kalamıyorum bön gibi, bilgisiz gibi, korkak gibi, gerici gibi… Kalırsam kınanmaktan korkuyorum. Oysa ben bu yola kınanma korkusuyla girmedim. Özümden inanarak, koşullarımdan yürüyerek geldim! Şimdi okuma zamanı, okuyup sınıf geçme, bir

276

KARA AHMET DESTANI

yıl, iki yıl, üç, dört yıl, hooop, diplomayı alıp işbaşı yapma zamanı! Anamı, önce o dünyanın en kokulu çiçeğini isteyen, özenen, en yoksul, en direşken insanı olan anamı, hiç olmazsa bir tek gün, bir tek saat güldürmenin; kaymakam da olacaksam olup halktan, işçiden yana olmanın zamanı! Ama işçinin kendisi de çıksın ortaya! Sendikası var, grevi var, partisi var, çıksın; devrim desin! Ben ona yandaş olayım! Bana ille bir görev yükleyeceklerse, haydi uyandır köylüyü diye-ceklerse, peki uyandırayım, ama okumamı kesmeden, öğrenciliğimi yitirmeden! Ben öğrenciliği kolay bulmuş değilim! Kolay kazanmış değilim sınavları! Ölümden kurtulmak kadar zordu babamdan kurtulmak! Anam olmasa kurtulamazdım. Şimdi anamı düş kırıklığına uğratamam, onu babamın önünde yenik düşüremem! “Gitsin okusun diyordun, işte okudu, buyur!” dedirtmem! Anamın kardeşlerimin başında guguk kuşu gibi öttüremem babamı! O zaten bizi seviyorsa elin arı için seviyor. Onun içini ben bilmez miyim?)» Daldı mı çıkamı-yordu. Uzun uzun döküp düşünüyordu kendi kendine.

Bıraksın peşimizi

kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! İşte:                                                                         /

Şu güneşten düşen ateşte

milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar

göğsünün kafesinden yüreğini; şu güneşten düşen

ateşe fırlat;

yüreğini yüreklerimizin yanına kat! Akın var

güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!..

KARA AHMET DESTANI

277

Yandaki masada ikinci sınıf öğrencisi peşpeşe belki on şiirini okuyor Nâzım’ın. Okuyuşuna kendisi de hayran! Dinleyenler hayran. Bu hayranlığa Ahmet de katıldı. İyi ezberlemişti, güzel okuyordu kahraman ozanı. «Yok üstüne bir tane daha! Sanatına yaşamını koymuş; sanatını tümüyle kavgasına verebilmiş ozanlar geçmişte var, günümüzde yok! Yok dizine çıkacak…»

O sırada Muharrem’le Merkez Yürütme’den Halûk arasında, Abdullah Utku’nun yirmi yıl yaşlanmışına benzeyen bir adam geldi. Geçip çay ocağına gideceklerdi. Muharrem, Ahmet’i gördü birden. «Buraya oturalım!» dedi yanındakilere. Ahmet, dirseğinin üstüne yas-lamıştı başını. Toparlandı. Yandaki masayı dinlemeyi de bıraktı. Muharrem boş sandalya aldı iki tane. Ahmet aldı bir tane. Halûk dikiliyordu.

Abdullah- Utku’nun yirmi yıl yaşlanmışına benzeyen adam acaba babası mıydı birinden birinin? Yoksa abisi mi? Yoksa bir fabrikada işçi temsilcisi mi? Ellerine baktı Ahmet yangözle, işçi eline benziyordu da, benzemiyordu da! Oturdular o arada. Muharrem çay ocağına bakıyordu. Mertali ile göz göze geldiler. Parmaklarını şaklatıp çağırdı onu. Silgi bezi omzunda geldi Mertali. «Buyursun benim abi-lerim, çay, kahve, gazoz, ayran; yerli mallarımızdan buyursunlar!.. Pepsi, Coca-Cola, Fruko; Amerikan içkileri bulunmaz…»

«Buyrun Hocam…» dedi Muharrem.

«Birer çay içelim… olmaz mı?»

«Olur Hocam, emredersiniz!» dedi, Mertali’ye göz etti.

Çaylar gelesiye konuşmadılar. Bir ara Ahmet’e dikti gözlerini Muharrem. Gülümsedi. Sordu gözleriyle: «Ne var, ne yok, nasılsın?» Ekledi gözleriyle: «Haklısın, biraz tatsız bir öğrencilik! Birden daldın ortasına ama alışırsın! Bakarsın olağanüstü bir iş olur, her şey düzelir; aldırma!..» İnsanı dinlendiriyordu gözleri. Hilesizdi, dupduruydu bakışları. Sonra birden unutmuş da anımsamış gibi, «Size yeni arkadaşlarımızdan Ahmet Kara’yı tanıştıralım Hocam…» dedi, bir daha göz etti Ahmet’e: «İsmail Mahir Hocamız; TÖS’ten. Bir müjde ile geliyor. 15 Aralık’ta genel boykota karar vermiş öğretmenlerimiz. Nasıl bir katkımız olabilir’i konuşacağız. Çağırsalar biz gitsek daha iyi olurdu, değil mi Ahmet?»

«Evet, tabii; zahmet etmişler…» dedi kısaca. Birden soruyu doğ-

278

KARA AHMET DESTANI

ru anlayıp anlamadığını düşünmeğe başladı. «(Elbet çağırsalar daha iyi olurdu! Kalkmış öğrencilerin ayağına gelmiş. Ama devrimcilikte böyle şeyler aranır mı? İyice suyu çıkmış burjuva alışkanlıkları değil mi bunlar? Neyse!..)» Baktı İsmail Mahir Hocanın yüzüne, bekledi ne diyecek?

«Böyle şeyleri siz de, biz de aramayız. Çok işimiz var diye arkadaşlar beni gönderdiler. Gerekirse çağırırız, sorun değil bunlar…»

«Evet Hocam, sağolun! Öyleyse sorunlarınız nedir? Ne hususlarda size katkımız olabilir; belli mi?»

«Gerçekte bizim işlerin çoğu Ankara dışında, illerde, ilçelerde, köylerde; biliyorsunuz biraz dağınığız. İşimiz böyle. Bir yandan Anadolu’ya ekipler göndermeli, bir yandan Ankara okullarını dolaşıp bağlantı kurmalı. Bazı okullarda öğrencileri ayarlamalı, girmesinler derse! Boykotu kıracak öğretmenleri sokmasınlar sınıflara…»

«Yani her okulun durumu ayrı?»

«Biri ötekine benzemiyor. Kiminde öğretmenler sağlam, kiminde idarenin baskısı çok. Kiminde katılmak istemeyen yağcılar ağır basıyor. Her okulda alınacak önlemler özel. Bir inceleme yapılmalı önce.»

«Sizde var mı bu inceleme?»                                                 /

«Bizde var tabii. Şubelerimiz biliyor. Fakat değişken…»

«Gerekli olan son durumu bilmek?»

«Evet…»

«Arkadaşlara bir açalım, ne kadar yapabilirsek.»

«Bir de afişleme işimiz olacak…»

«Basıldı mı afişler?»

«Bir grup öğretmen çalışıyor.»

«Bizim arkadaşlar da yardım edebilir. İsterseniz afiş de yaparız size. Uzman arkadaşlarımız var…»

«Ayrı afiş ister mi Yürütme Kurulu bilmem. Soralım…»

Sabırla ve saygıyla sordu Muharrem:

«Başka Hocam?»

«Bir de güvenlik sorunumuz var. Boykot öncesi ve boykot günleri genel merkez ve Ankara şubemiz saldırıya uğrayabilir. Aynı kuşkular dışardaki şubelerimiz için de var. Herkes elinden gelen önlemi alacak ama destek bulunsa iyi olur. Bunun için en yakınlarımıza, öğrencilerimize geldik.»

KARA AHMET DESTANI

279

«Peki Hocam, biz bunları planlarız arkadaşlarla. Yarın da size gelir konuşuruz açık açık.»

Çayları içtikten sonra kalktı İsmail Mahir Hoca. Dolmuş durağına kadar geçirdiler onu. Ahmet’i de çektiler kolundan. Kimi aşağıya, kimi yukarıya, durmadan akıyordu dolmuşların, otobüslerin, minibüslerin seli. «Bürokrat burjuvazinin orta ve küçük bölümü baş-kaldırıyor!» dedi Halûk asfaltı geçerken.

«Ama acımadan ezer yukarısı!»

«Halk destek olursa zor ezer…»

«Halkın elinde ne var şimdilik?»

«Ne varsa halkın elinde var! Bir insanın halka inancı zayıf ise, o insan solcu değildir!..»

«Ben solcu değilim zaten.»

«Ya nesin?»

Ahmet’e göz kırptı Halûk: «Devrimciyim…»

«Hangi devrimi yaptın?»

«Yapacağız!»

Yürüdüler içeriye. Bu sefer Muharrem göz kırptı Ahmet’e: «Sen Ahmet, sen nesin, solcu musun, devrimci misin?»

«Ben öğrenciyim…» dedi Ahmet usulca. Kalktıkları masaya oturdular gene. Kolunu Ahmet’in omzuna koydu Muharrem. Karşılık bekliyordu.

«Solcu yada devrimci öğrenci değil, öğrencisin demek?»

«Şimdilik öyle!»

«Sonra?»

Güldü Ahmet: «Sağcı öğrenci olacağım! Sonra solcu öğrenci! Sırayla! Sonra bana iş kalırsa devrimci öğrenci…»

«Nasıl sana iş kalırsa?»

«Ben sağcılıktan solculuğa, solculuktan devrimciliğe gelesiye siz devrimi yaparsınız demek istiyorum!»

Halûk güldü: «Ama bitmeyecek ki! Bizimki kesintisiz!..»

«Öyleyse siz birini ikisini yapın da ben arkadan yetişeyim. Benim gibileri toparlayıp geleyim…»

Halûk da koydu kolunu Ahmet’in omzuna.

«Şimdilik şu öğretmenlerin işine biraz yardım et madem! Af işlemeye katalım seni.»

280

KARA AHMET DESTANI

«Ama İzmirli Feyzullah’tan gıcık alıyor, ondan ayıralım!»

«Feyzullah’tan gıcık alan çok…»

«Ben işitmedim; kimler var başka?»

İki yanına bakındı Halûk: «Ben…» dedi.

«Neden? Nasıl?»

Gene bakındı: «Bunu sonra konuşsak olmaz mı?» Ahmet’in bileğini tutup sıktı: «Kusura bakma! Sana güvenmiyorum diye değil. İlke olarak dikkatli davranmalıyız. Her şeyi her yerde konuşmanın çok zararını görüyoruz.»

«Benim de arzum bu…»

«İti an, taşı yanma al!» dedi Muharrem. Karşıdan mavi mavi gülerek geliyordu Feyzullah. Orta Doğulu Turgut da yanındaydı. Turgut az önce namazdan kalkmış gibi bir uslulukla yürüyordu Feyzul-lah’m yanında. Ahmet başını eğdi nedense. Sanki kendinin bir kusuru ortaya konacaktı. Muharrem kıs kıs gülerek baktı Feyzullah’m yüzüne. «(Sıkılmazsan gel arkadaş. Bak Halûk da senden pireleniyor. Konuşacağız…)» diyordu sanki.

«(Kim var bunun ardında? Kimlere hizmet ediyor acaba? Yok-sa bomboş bir kuşku mu bizimki? Kendim bir şey sezmiş değilim; doğrudan. Zaten beni böyle işlere katmayacaksın. Kendimi nasıl bi-lirsem âlemi öyle bilirim. Anacığımın deyimiyle az biraz safımdır Peki ben safım, bu itoğlu it bunca kurnazlığı nasıl başarıyor?)»

Birden düzeltti yüzünü. «(Karıştırma şimdi bunların hiçbirini! Kuşkulandığımızı sezmesin! Çok sürmez, çözerim onu ben…)» Ök-sürdü usulca. Ahmet, Halûk başlarını doğrulttular. Gülerek yaklaştı Feyzullah: «Merhabalar!..» dedi coşkuyla.

Sandalya çekti Muharrem.

«Size de merhabalar! Buyrun birer çay alın…»

«Ben gidip derse çalışsam?» dedi Ahmet.

«Birer çay daha içelim öyle kalk!..»

«İçtik ya! Çok içmiyorum…»

«Çok çayı da sevmiyor bizim yeni devrimci!..»

Ne diyeceğini bilemeden baktı Feyzullah’a Ahmet:

«Yoksul çocuklarıyız, her şeyi hesaplarız!»

Bozuldu Feyzullah: «Hepimiz yoksul çocuklarıyız. Fıstık üzüm yediğimize bakma, biz de hesaplarız. Vede baba parası harcamayı

KARA AHMET DESTANI

281

kahramanlık saymayız. Kahramanlığımız, babalarımızı inleten bu haksız düzene kafa tutuşta. Onu yerle bir etmek için eylemin tam içinde olabilmede. Gerektiği yerde, gerektiği zamanda tapayı sıkıp ileri atılabilmede…»

«Ne oldu, biraz aday yazabildiniz mi El Fetih’e?»

«Bunları her yerde konuşamayız arkadaşım! Fakat sen uyumakta ol, ilk grup gitti bile! Devrimi namlunun ucundan çıkaracak olanların öncüleri, bugünlerde Filistin Ulusal Kurtuluşçularmın saflarında Amerikan emperyalizmine karşı savaşıyorlar…»

«Öğrenciler, yada başka deyimle öğrenci gençlik, kendini abartmalı mı, yoksa bilmeli mi gücünün sınırını? Bunu hiç tartışmıyoruz nedense. Öğrenci gençlik bir sınıf değildir. İktidara yönelemez. İktidara yönelecek sınıf adına silaha sarılması da doğru değildir. Önce o sınıfın kendi ¦ sarılmalı silaha gerekiyorsa. Gerekip gerekmediğini de o sınıf kendi saptamalı. Bunların hiçbiri yapılmamışken, Amerika’ nın ve yerli burjuvazinin alabildiğine silahlandırdığı bir ordunun karşısına çıkmak ya saflıktır, ya delilik!» Durdu.

«Bu noktada sorun inanç sorunudur. İnançlı bir grup, inancı gevşemiş orduları duman eder. Örnekleri çok…»

«Çok konuşuldu bunlar! Fakat El Fetih’e adam gönderme işinden bizim kaberimiz yok. Şaşıyoruz, niçin yok? Aşağıdan aşağıdan, vede kendiliklerinden bizi aşıyor mu arkadaşlarımız? Yoksa başka işler mi var işin içinde? Araştıracağız…»

«Lütfen araştırın! Siz araştırmanızı yapıncaya kadar ilk grup döner. Araştırırken bunları da görürsünüz elbet…»

«Kaç kişinin gittiğim biliyor musun?»

«Hayır!»

«Nasıl gittiklerini?»

«Hayır!»

«Ne biliyorsun öyleyse?»

«Bazı kişilerin gittiğini!»

«Aday saptama işine karıştın mı?»

«Bir ölçüde.»

«Gençliği vede gençlik örgütünü zor duruma düşürecek gafların hesabını sorarız bir bir…»

«Teslimiyetçiliğin, pasifizmin hesabını soranlar da çıkar…»

282

KARA AHMET DESTANI

«Teslimiyetçi vede pasifist mi olduk ölçülü davranmakla?»

«Ölçülü davranmak bütün pasifistlerin örtüşüdür! Lenin ölçüsüz mü davrandı? Mao, Fidel ölçüsüz mü davrandılar? Tarihi biliyoruz diye şişinmekten sakınsın biraz bilmeyenler!..»

Halûk, «Kalk yahu gidelim!» dedi. «Düşman tarafından görevlendirilmiş gibi konuşuyor bu adam!..»

Pişkin pişkin güldü Feyzullah: «Bu kuşku, zayıfların kafasına düşmanın ektiği tohumların yeşermiş uçlarıdır. Kimsenin, kimsenin devrimciliğinden kuşkulanmak hakkı yoktur. Birinin varsa hepsinin vardır. Zaten şu sıra herkes herkese ajan gözüyle bakıyor…»

«Bu da içimizden çok ajan olmasından, belki de olmasının doğal olmasından ileri geliyor…»

Kalktı Muharrem: «Zaten gidecektik. Sizi görünce durduk. Ağzımızın tadı da kaçtı! Hoşçakalın…» dedi.

Ahmet de kalkmıştı:  «Hoşçakalın…»

27

KIZLI DOLAŞMALAR

Halûk, ertesi gün öğleden sonra yemekhanede, «Bizimle geleceksin Ahmet, TÖS’e gideceğiz, Muharrem öyle istiyor…» dedi.

Çıktılar. Bahçede üç arkadaş daha bekliyordu.

«Gidip biraz konuşalım. Anlayalım yapılacak işin boyutlarını. Sonra dönüp işbölümü yapalım akşam.»

Yürüyüp geçeceklerdi karşıya. Birden durakladı Ahmet: «Nur-teen?» Şaşırtısından bağıracaktı az daha. «Ne arıyorsun burada seen?» diye sordu. Bir yandan da koşup vardı kızın yanına.

«Ahmeeet!..»

Çok mu olmuştu görüşmeyeli? Biraz daha büyümüş, gelişmişti. Boynu, kulakları, yanakları, dudakları pembelmişti. Belki dün akşam banyo yapıp yatmıştı. Işıl ısıldı derisi. Saçları parlıyordu gün ışığında. Boyu uzamıştı.

Bir kız daha vardı yanında.

«Telaştan tanıtmadım, arkadaşım Kimya’dan Zehra…» «Telaştan…» dedi Ahmet. «Ben de «abi»leri tanıtmadım. Onlar da bırakıp yürüdüler. TÖS’e gidiyorduk. Bir görev var da…» «Engellemeyelim…» dedi Nurten gülerek. «Şöyle bir yoklamaya geldik.» dedi Zehra. «Sen aramayınca biz arayalım dedik…» «Ben arayacaktım, vefasız çıktım…» Yürüdüler durağa doğru.

284

KARA. AHMET DESTANI

«Sakıncası yoksa biz de gelelim!»

«Hiç sakıncası olmaz bence! İyi olur daha…»

Hızlı hızlı yürüdüler. Yetiştiler Muharremgil’e.

«Tanıştırayım sizleri, Muharrem abi, Halûk abi, Hasan… Hacettepe’den Zehra arkadaşımız, Nurten arkadaşımız…»

El sıkıştılar sırayla.

«Biz Ahmet’i görmeğe geldik. İşinize engel olmayalım.»

Muharrem belki, «Evet, Ahmet sizi sonra arasın!» diyecekti, Ahmet araya giriverdi: «Nurtengil de gelseler iyi olmaz mı? Yardımları dokunur öğrenmenlerin boykotuna…»

Bir an düşündü Muharrem: «Tabii; birlikte gidelim!»

Otobüs beklediler. Kurtuluş’u, Kızılay’ı geçtiler. Demirtepe’de indiler. Bulvarın üstünde, bir apartmanda iki dairesi vardı TÖS’ün. Aşağıdaki dairede yazmanlarla saymanlar çalışıyordu. Yukarda yöneticiler. Önce aşağıya girdiler. İsmail Mahir Hoca oradaydı. Kalkıp karşıladı. Ellerini sıktı. Belli bir odası yoktu kimsenin, kapatsın kapısını konuşsun. Açıktı kapılar. Giren çıkan, durup bakan… Bu arada konuşuyorlardı gelip gidenle. Biri sırasını bekler, dinlerdi öteki’ konuşurken. Bekleyenler biribirlerine yer verirdi.

Önce Nurten’le Zehra’yı, sonra Muharrem’le Halûk’u oturttu, sonra da kendisi oturdu. Ahmet’le Hasan ayakta kaldılar.

«Bizim işler böyle…» dedi İsmail Mahir Hoca. «Dar yerlerde çözmeğe çalışıyoruz geniş geniş dertlerimizi… Birazdan yukarı çıkarız. Neyse… Afişler basılmış. Yarın alacağız. Bir yandan da ekiplerimizi kurup yapıştıracağız. ODTÜ’den arkadaşlar gelecek. Deneme Lisesi’nden, Abidinpaşa Lisesi’nden son sınıf öğrencileri… Öğretmen arkadaşlarımız da katılacak. Güvenlik için iki dairede birer grup bulundurmalı, bir grup da bulvar üstünde durmalı diyoruz…»

Birden güleceği geldi Muharrem’in:

«Bulvarın üstünden size ne Hocam? Sekiz arkadaş burda, sekiz arkadaş yukarda nöbet tutarlar, tamam. Saldırıp da savaş mı yapacaklar? Öyle bir niyetleri varsa zaten yaparlar. Hükümetin niyetinden söz ediyorum. Yoksa, sadece nöbet tutmak yeter…»

Önüne konulan bir yazıyı imzaladı İsmail Mahir Hoca.

«Polisin desteğinde bir saldırı olursa önlemek zor.  Gene  dik-

KARA AHMET DESTANI

285

katli olmak gerekir. Gireni çıkanı denetlemek. Bakarsın güpegündüz bir bomba bırakıp geçer adam…» i          «Bunlar tamam Hocam; kolay…»

«Afişlemede çalışacak arkadaşları saptadınız mı?»

«Onlar da tamam! Bugün diyorsanız bugün, yarın diyorsanız yarın. Sabaha karşı kırk elli koldan başlar. Bu işlerde deneyli arkadaşlarımız var…»

«Okullarla bağlantı gruplarımız?»

«Onları da düşünüyoruz…»

«Öyleyse sizi yukarıya çıkarayım. Genel Başkanımız orada. Çayları birlikte içer, konuşuruz…»

Halûk, «Topluca mı gideceğiz?» gibisine baktı kalkarken.

«Buyrun buyrun!» dedi. «Geleceğinizi biliyor, söylemiştim.»

Nurten’i, Zehra’yı, Hasan’ı, Ahmet’i itti omuzlarından. Asansörü beklemeden çıktılar. Yukarısı daha da kalabalıktı. Belediye Temizlik İşçileri Sendikası Yönetim Kuruluyla konuşuyordu Genel Başkan. Salonda geniş bir masanın çevresindeydiler. Cafer Efendi çay veriyordu. Yandaki odalarda yazmanlar, avukatlar… Hali vakti yerinde bir aile otursun diye planlanmış apartman diresine sıkışmıştı Türkiye öğretmenlerinin örgütü. Genel Başkanın oturduğu salonda Yürütme Kurulu da çalışırdı. Konuklar gelip gidiyordu. İsmail Mahir Hocanın gençlerle girdiğini görünce işçilerden izin isteyip kalktı, gelenleri karşıladı Başkan. Hepsinin ayrı ayrı elini sıktı: «Buyrun, geçin! Birer boş yer bulup oturun, bitiriyoruz…» dedi.

Nurten, önceki yıllarda yapılmış açıkhava toplantılarının fotoğraflarına baktı bir süre. Sonra karşı duvardaki yazıyı okudu. Siyah üstüne sarıyla «DEVRİM İÇİN EĞİTİM!» yazılmıştı. Onun altında başka bir yazı yer alıyordu: «Halk her şeyi yapabilse bile, ne istediğini bilmedikçe istediğini yapamaz!»

Bir söz oyunu gibi geldi Nurten’e. Dönüp yeniden okudu: «Halk her istediğini yapabilse bile…» Yapabilir’ini kabul ediyor mu? Tam istediğini bilmeli önce… Önemli olan bilmek… mi? Galiba bu cümle eğitimin önemini vurguluyor.

Ahmet, dirseklerini dizlerine koymuş, omuzları arasına gömülmüş gibi duran başını bu yazıya çevirmişti. Kıvırcık olmuştu saçları uzaymca.  Böyle olduğunu bilmiyor muydu   önceden? Kara kaşları

286

KARA AHMET DESTANI

yüzünün yarısını dolduruyordu sanki. Az önce yalanmış gibi ıslak dudakları iri, dolgun, yuvarlaktı. Dişleri şaşılacak kadar ak. Sürekli düşünüyor gibi bir sessizliğin içnideydi. Birden bu sessizliğin yoksa bir sıkıntıdan mı geldiğini düşündü Nurten. Başka türden bir duyguyla incelemeğe başladı hemşerisini. Ahmet’in evlerine çıkıp geldiği günü düşündü. Bir de Şerfe’nin geldiği günü. Avluda erişte kurutuyorlardı. Ahırın önünde inekler vardı. Sinekler oradan oraya savruluyordu. Ahmet’in geldiğinde bulgur sermişlerdi avluya. Belki dut zamanıydı. Yaşamında en çok o gün utandığını anımsıyordu. Kınamış mıydı Ahmet? Bir gün sormak istiyordu. Bir gün, böyle yanında arkadaşlarıyla değil, Zehra’yla değil, ikisi yalnız, başbaşa oturup konuşmak istiyordu. Nişanlanacaklar, evlenecekler miydi; öyle bir istekle mi düşünüyordu bunları? Kendisi düşünüyor muydu şimdi? Ahmet de düşünüyor, açılmayı tasarlıyorsa, bir gün açılıverirse ne diyecekti? Gelenekten kopamamış insanlar gibi ana babasına mı bırakmalıydı; yoksa özgür, kendine egemen, söylemeli miydi gönlünün sözünü? Neydi gönlünün sözü? Daha önce kaç kez düşünmüştü Ahmet’i? Düşünmüş müydü Burdur’da? Birden dizini dürttü Ahmet’in:

«(Görüyorsun yazıyı değil mi?)»

Gözkapaklarmı indirip kaldırdı Ahmet. «(Bunlar almışlar başlarını, gidiyorlar! “Devrim için eğitim!” Eğitimi bir yöne doğrultmaktan söz ediyorlar. Halkın istediğini yapabilmesi için, isteğinin ne olduğunu iyi bilmesi, bu yönde eğitilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Öğrenciler değil sadece değişen! Belediye Hizmetleri İşçileri Sendikası’ nın yöneticileri de öğretmenler sendikası yöneticileriyle konuşmada. Genel Başkanın yanında oturanlar Yürütme Kurulu üyeleri belki.)»

Cafer Efendi çayları getirdi.

«Bütün sorun; birlikte yürümeğe karar verebilmekte. Kim kiminle el ele? İçtenlikle! Bizim de bilmediklerimiz çok. Birlikte yürürken öğreniriz. Birlikte çalışmakla daha kısa sürede giderebiliriz eksiklerimizi. Daha kısa sürede güçleniriz. Onun için bir resim öğretmenimizin yazıp getirdiği bir şiiri vereyim size, götürüp sendikanıza asm. Sizinle çok ilgili…» Bunları Temizlik İşçilerine söylüyordu TÖS’ ün Genel Başkanı.

Boru yapılmış kartonu duvarın dibindeki dolaptan aldı, açtı.

KARA AHMET DESTANI

287

«(Nâzım’ındır mutlaka!)» diye geçirdi içinden, sonra da Nur-ten’e fısıldadı Ahmet. «(Nâzım’ın şiirini veriyor, Büyük Ozanın!..)»

Kesik kalemle, Çin mürekkebiyle yazılmış güzel mi güzel bir yazıydı. Yukarısında «Öğrenmeye Övgü» başlığı yer alıyordu. Birden böyle bir şiirini anımsayamadı Nâzım’ın.

«Çeviri bir şiir! Emekçilerin ozanıdır yazan! Anlamı açık açık belirmiş, güzel bir şiir!.. Daha güzellerini kendi içinizden çıkanlar yazacak. Şimdi tam mevsimidir…»

Okumağa başladı başından sonuna.

Ne yap yap öğren her şeyi, Ve ne yap yap başa geç! Sürgünde misin, öğren! . ‘ ¦                Zindanda mısın, öğren!

Mutfakta mısın, öğren! Altmışında mısın, öğren! Ve ne yap yap, başa geç!

Derisinin tüylerinin titrediğini duyuyordu Nurten. Tatmadığı, bilmediği ne tatlar, ne duygular vardı dünyada daha? Birden bu şiirin kendisinde de olmasını istedi. Hemen götürüp anasına okumalıydı. Belki bir kitapta vardı. Hangi kitapta olduğunu öğrenince bir tane alabilirdi. Yüzde yüz bilirdi Ahmet. «(Yada dur!..)» Çantasından defter kalem çıkardı hemen. Kalktı ayağa: «Hocam yazabilir miyim? Çok hoşuma gitti!..» dedi.

«(Doğru mu Nurten’in yaptığı?)» diye düşündü Ahmet. «(Kınamazlar mı bilgisizliğini? Ama öğren diyor. Ne insanlar var bilir görünür. Nurten hemen yazmaktan da çekinmiyor…)» Kendisi bunu yapabilir mi, yapamaz mı? Düşünmeğe başladı.

Sen, evsiz barksız, okula git! Sen, tir tir titreyen, yut bilgiyi! Sen, aç ve çıplak, al kitabı eline! Bir silahtır sana o, Sarıl ona, başa geç!

288                                 KARA AHMET DESTANI

Sıkılma arkadaş, araştır, sor! Kulak asma her söylenene, Gözünü dört aç, kendin gör! Bir şeyi kendin öğrenmedin mi, Onu bilmiyorsun demektir.

Aşağıdan bulvarın gittikçe artan gürültüsü geliyordu. Işıklar yanmağa başladı beşer onar. Öte yakada Şoförler Federasyonu’nun genel merkezi görünüyordu. O da bir apartman dairesindeydi. Pek iyiydi araları hükümetle. Başka sendika levhaları göze çarpıyordu. Banka şubesinden çok sendika şubesi!.. Kimbilir kaç bin parçaya bölünmüştü çağın en devrimci gücü, levhalarla, kapılarla; düşünüyordu Ahmet. «(Devrim için eğitim; ama işin bir de bu yanı var Hocam!)» diye konuşmak istiyordu. «(Onu sonra konuşuruz fırsat olursa. Onu sonra Nurten’le de konuşuruz. Şimdi bize görevimizi söylesinler, Genel Başkanın ağzından dinleyip gidelim. Çünkü yapılacak çok iş var. Bunların da çok işi olmalı…)»

İyi bak şu hesaba, Sensin onu ödeyecek olan! Her koltukta oturana mim koy, Nasıl gelmiş oraya, sor soruştur! Ve ne yap yap, başa geç!

İsmail Mahir Hoca, telefonlara cevap veriyordu arada. Durmadan şehirlerarası çalıyordu. Postacı telgraf getiriyordu. Okulların paydos saati gelince girip çıkmalar artmağa başlıyordu. Genel Başkan, Temizlik İşçileri Sendikası yöneticilerini geçirip geldi, aralarına oturdu öğrencilerin. İsmail Mahir Hoca gene telefonun başındaydı. Avukatlar girip çıkıyordu. Muharremle Halûk bakıştılar, sonra fısıldaş-tılar belli belirsiz.

«Biz İsmail Mahir Hocayla konuştuk!» dedi Muharrem. «Katkılarımızın ne yönde olacağını anladık. Gerekeni elimizden geldiğince yapacağımıza inanabilirsiniz…»

Biraz titrekti sesi. Belki tam bunları demek istememişti. Bunlar çıktı ağzından. Sonra kalktı ayağa. Daha güzel sözler söyleyememe-

KARA AHMET DESTANI

289

II

nin üzüntüsünü tokalaşırken belli etmek istedi. Gereğinden çok, acı-tırcasına sıktı Öğretmenler Sendikası Genel Başkanının elini.

Milli Piyango yapısının önüne gelince Halûk’u çekti Muharrem. «Siz biraz dolaşın!» dedi ötekilere. Karşılık beklemeden yürüdüler.

Zehra sağa geçti. İki kızın arasında kaldı Ahmet. Sıkıldı. Nur-ten’in soluna geçmek istedi, yakıştıramadı. İçinde tortop bir özlemdi Piknik’te oturup hiç olmazsa birer bira içmek, ama kimbilir kaçaydı bardağı; yeter miydi ısmarlamak için parası! Hiç gitmemişti daha. Çağırmamış da olamazdı? İlk koşullarından biri bu değil miydi kızlarla arkadaşlığın?

«Bir yere oturalım mı biraz? Yoksa dolaşalım mı?» Güldü Nurten, yanağının ortası gamzelendi: «Şimdi kalktık! Yürüyelim azcık. Meclis Parkı’na kadar çıkalım isterseniz…»

Güven Park’ın önünden geçtiler. Yapıldığı zaman alnına, «Bir kişinin giyinmesi için bütün millet soyundu!» yazılan Güven Anıtı’na baktılar kısaca. «(Gerçekten!)» diye düşündü Ahmet. «Neden öyle yapmış yontucu? Sadece Atatürk giyinik! Sabanı itenler, yükü çekenler çıblak!» Vızır vızır aramışlar kimdir yazan? Kimbilir kimleri götürmüşlerdir bulduk aradığımızı sanarak?

Ayrancı, Çankaya, Esat, Kavaklı, Gaziosmanpaşa semtlerine kalkan dolmuşların ardında kuyruklar başlamıştı. Bakanlıklar’in oralarda gelip gitmeler hızlanmıştı. Bulvar’dan yüzlerce araba, kimisi aşağıya, kimisi yukarıya akıyordu. Yıldızları siyahla kaplanmış general arabaları göze çarpıyordu ara sıra…

Hasan ile Zehra açılıyorlar, bekliyorlardı. Ahmet dinliyordu Nurten’i.

«Bir gün Gençlik Parkı’nda oturalım. Havuzun çevresinde gazinolar var, her halde kazık değildir. Burdur’da çelik çemberlerin içindeydik. Çok konuşmak istiyorum seninle. İçimde ne var ne yok söylemek istiyorum. Akıllı bir arkadaşa ihtiyacım var. Atacağım her adımı önceden bilmek istiyorum. Kim kimdir ve nedir, öğrenmek istiyorum senden. Herkesten çok senden. Boş vakitlerimde hep, hep hep okumak istiyorum. Sosyalist ozanın şiiri çarptı beni. Onu herkese belletmek istiyorum. Çabuk fabrikalara, köylere gitmek istiyorum. Ayağımı yere basmak istiyorum…»

«Devrimciler içinde ayaklan yere basan az!»

19

290

KARA AHMET DESTANI

«Sen de mi aynı kanıya vardın? Bakıyorum da…»

«Dağda taşta ne kadar işçi köylü varsa uyanmış, babalarımız, analarımız sabrın sınırına gelmişler, sanki yarın devrim olacak, ilk adımı atmamızı bekliyorlar gibi bir havanın içinde herkes!..»

«Gençliğin ivecen olması iyi! Uyandıracak halkı…»

«Tamam da… Kolay sanıyorlar uyandırmayı, devrimi…»

«Kolay zor, ama gerekli değil mi?»

«Gerekli’yi yaparken dikkatli olmalı işte! İçlerinde, çok polis ajanı olduğunun farkında değil hiçbiri! Eğer aramızda çok ajan yoksa şu sıra, burjuvalar ve onların hükümeti çok enayidir! Değiller halbuki! Bilmem bunu nasıl anlatmalı biribirimize? Daha doğrusu nasıl önce kendi kendimizi uyarmalı?»

«Asıl seni başkan yapmalı diyorum ben…»

Gözlerini aradı Nurten’in, alay mı ediyor?

«Çok mu bilgili sanıyorsun beni?»

«Çok bilgili değil…» deyip geçecekti. «Çok bilgili değil sadecey Dikkatli! Sabırlı! Nerede durulacağını bilebilen…»

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün dengine geldiler. Beklediler yeşil yanasıya. Hasanla Zehra geçmişler, bakmıyorlardı. Arkalarında Meclis Parkı’nın çimleri görünüyordu. Kalabalık yığılmıştı kırmızı ışığın önüne. Nurten kolundan tuttu Ahmet’in. «Sana, yaşadığımız günlerin bir şiirini okumak istiyorum, dilersen:

Kof olduğunu söylüyorsam karşıdaki düşmanın

Sen güçlü olduğun vakit koftur o.

Ve alnına yazıldığı için değil

İyi savaştığın için kutlayacaksın zaferi…

«Akıl yüklü bir şiir… Kimin?..» «Kemal Özer’in. Akıl yüklü olduğu için seviyorum.» «Bir şey sormak istiyorum Nurten; ama…» Yeşil yanınca yürüdü kalabalık. Daha sıkı tuttu Ahmet’in kolunu Nurten: «Niçin sormuyorsun?» dedi ivediyle. «Kırılırsın diye korkuyorum…» «Sana kırılmam, hemen sor!»

KARA AHMET DESTANI

291

«Buraya gelince mi devrimci oldun? Yoksa Burdur’da da var mıydı bu görüşlerin?»

Güldü Nurten: «Öyle safsın ki bazan! Konuşabiliyor muyduk? Buluşabilyor muyduk bir on dakika? Burda da bir, iki daha! Bakalım kaç gün sonra yeniden göreceğiz birbirimizi?»

«(Her gün görüşürüz istersen!)» diyecekti, durdu birden. Korktu âşık olup her şeyi aksatmaktan!

Akşamın sisleri iniyordu yoğunlaşarak. İsin pasın içine gömülüyordu kırların başkenti. On binlerce, yüz binlerce bacanın çıkardığı duman çukurları düzleri doldurmuştu. Parça bölük çabalarla ısınma-d          ğa çalışıyordu bozkırın ortasında gökdelenler ve gecekondular. Baca-

lardan çıkana ekleniyordu taşıtların çıkardıkları da…

Hasan’la Zehra, parkın kaldırımla bitiştiği yerde duruyorlardı. Nurtenle Ahmet varınca Hava Kuvvetleri Komutanlığından yana yü-, rüdüler. Durağın oradan başlıyordu geniş, görkemli merdivenleri par-km. Gittikçe artan ayazlarda hâlâ yeşildi. Yürüyüp orada bir yere oturmak istiyordu hepsinin canı. Sapıverdi Zehra. Hasan da saptı yanı sıra. Ahmet’le Nurten yeniden yetiştiler. Çankırı taşlarının üzerlerine basarak iki üç merdiven çıktılar. Düdük filan öttürmeden çıkıp geldi biri denizci, biri havacı iki asker.

«Nereye?»

Biri sordu, anarşistlerden birini ele geçirmiş gibi. Belki bir yasak bölgeydi. Ansızın durup düşündü Zehra: «Meclis’e!..»

«Meclis’in kapısı yanda! Orda “müracaat” var…»

«Meclis’e gitmiyoruz biz!» dedi Hasan.

«Gitmek isteseniz de kapalı zaten!»

«Parkta gezelim diyoruz azcık!» dedi Ahmet. «Şimdi gezersek baharın da gelir otururuz…»

«Kışm da, baharın da yasak!»

«Öğrencilere mi yasak; bu kadar geniş!»

«Sivile, askere, öğrenciye; herkese!..»

«Niçin sulamışlar, bakmışlar madem?»

«Kimbilir niçin? Biz bekliyoruz sadece!»

Nurten güldü: «Belki bizim Burdur köylerinden şunlarm biri! Belki Zonguldaklı, Uşaklı! Belki de en çok kışın görmeyi istediğim Doğu’dan. Ama neden daha uzak; Çin’den gibi bakıyor denizci olan?»

292

KARA AHMET DESTANI

«Gelin…» dedi Ahmet. «İstersek kıyıdaki taşlara oturabiliriz, durakta otobüs bekliyor gibi yapıp…»

«Taşlara da oturamazsınız!» dedi havacı.

«Biz de oturmayınız! Zaten soğuk!..»

Halkevleri Merkezi’nin önünden Tarım Bakanlığı önüne geçtiler. Her yer gezinerek akan, orta yaşlı, genç insanlarla doluydu. Gezinenlerin yüz kat çoğunu, şu sel gibi akan dolmuşlar, otobüsler, otomobiller taşıyordu. Nereden gelip nereye, neyi giyinmeğe, neyi yiyip içmeğe gidiyorlardı acaba? Yoksa hepsi de fakültedeki gibi, bambaşka bir koşunun içinde miydi? Kaçta kaçı o koşunun içindeydi acaba? Onların da kaçta kaçı sonuna kadar yiğit, kaçta kaçı korkak, dönek?

Zehra ile Hasan öncelerden tanışıyorlarmış gibi içli dışlı yürüyorlardı önden. Ahmet’le Nurten zor yetişiyorlardı. Kızılay’ı geçip biraz daha yürüdüler. Orduevi’nin karşısındaki postanenin önünde durdular sonunda.

«Ayrılalım artık!» dedi Zehra.

«Köprünün altına kadar geçirelim sizi!»

«Sık sık buluşalım Hasan, uğrayın bize!»

«Tabii, görüşsek iyi olur; ararız…»

«Afişleme bitsin, Ahmet’le geliriz!»

«Bizim de katkımız olsun TÖS’ün boykotuna.»

«Okullara gideriz isterseniz, birlikte…»

Dişçilik Okulu’nun orada bıraktılar. Yurtlarına doğru çekilip gitti kızlar. Hasan, «Şuradan, tepenin oradan vuralım. Demiryolunun üstünden geçeriz…» dedi. İç çekti. «Böyle kız görmedim! Zehir!..» Üst üste belki on kez söyledi, «Zehir, zehir!..»

Ahmet de Nurten için düşündüklerini söylemek istedi, dinlemedi Hasan. Yürüyüp yurda geldiler.

.  \

28

BİR İNSANIN AJAN OLUP OLMADIĞI

Kantinin kapısında karşılaştılar Feyzullah’la.

«Bakın size söylüyorum: Kim benden kuşkulanıyorsa, kim bunu orada burada söyleyip duruyorsa, elindeki kanıtları koysun ortaya! Bunu yapmadan dedikodu üretenler orosbu çocuğudur! Az önce Halûk’la Muharrem’e de söyledim. Her yerde lafımı edip, ama göster .-kanıtını deyince gösteremeyen sıpalardan çektiğim yeter; Serseriler; ben size diyor muyum susunuz busunuz?»

«Bunları bize mi söylüyorsun?»

«Size; başkasına; kim ilgiliyse!»

«Abi’sin! Ağzını toplasan iyi olur!»

«Hoppalaaaa!.. Bir de dayılık mı?»

«Dayılık değil, ama kötü konuştun!»

«Bizim de onurumuz var, konuşmayalım mı?»

Ahmet çekti Hasan’ı. «Gidelim şuradan; içine oturmuş!»

«Devrimciliği tekeline almış beş altı serseriden başka adam yok mu bu fakültede be? Serseriler; önlerine gelene ajan ajan ajan…»

Sesini yumuşattı Ahmet.

«Sana bizden kimsenin bir şey dediği yok! Ama senden kuşkulanıyorlarsa, böyle olmadığının güvenini vermek senin görevin!..»

Birden uzattı elini, topladı Ahmet’in yakasını. «Ne demek istiyorsun? Bu sözünün anlamını açıkla! Demek hepiniz kuşkulanıyorsunuz da, ben kuşkuları gideremiyorum? Söyle nedir kuşkun? Söyle

294

KARA AHMET DESTANI

neyi gidereceğim?» Sıkıca tutup sarsmağa başladı. «Söyle diyorum!..» Mavi gözleri kirlendi. Eski sevimli halinden eser kalmadı. Hâlâ sarsıyordu. Ahmet sesini çıkarmıyordu.

Hasan atılıp çekti ellerini Ahmet’in yakasından.

«Dayılığın gereği yok dedik sana! Döğüş istiyorsa canın, söyle bilelim! Kim kuşkulanıyorsa kuşkulanıyor, bize ne soruyorsun? Dikkat et çevrene. Bizi dişine göre buldun galiba!..» İtti bağrından; gidip sırtını duvara çarptı. «Oooo!..» diye uzattı Hasan. Ahmet’i de çekti kolundan. «Fazla oldun!» dedi. Yürüyüp gittiler sonra.

Feyzullah bir süre kaldı orada. Bakındı dört yanma. Düzeltti yakasını paçasını. Sonra yürüdü örgüt odasının bulunduğu ikinci kata. Kim çıkarsa karşısına çatışacaktı. Muharrem, Kâzım, Ruhi, Halûk, Erdal!.. Soracaktı, deşecekti, kimdir bu söylentileri yayan?

Kapıyı sert açmıştı ki, şirp kesildi içerdekilerin konuşmaları. Üstü örtüsüz üç masayı yan yana getirmişler, inegöl sandalyalarını dizmişlerdi çevresine. Derin bir tartışmaya dalmışlardı.

Feyzullah tutulup kaldı kapının ağzında. «(Fıstık üzüm yediğimi bile konuşmuş orosbu çocukları! Çocukluğumun özlemini… Herkesin olmaz mı zayıf bir yanı?)» Susuyordu. Susku uzayıp gidiyordu. Bir söz demesi gerekiyordu. «(Yoksa gene polislik göreviyle geldiğimi düşünecekler!)» Bir bir gözden geçirdi masanın çevresindekileri. İyice kuşkulandı Halûk. Muharrem, Kâzım’la fısıldaştı. Kâzım kalktı usulca. Yürüdü kapının dibine kadar. Bir eliyle kapıyı tutup bir eliyle Feyzullah’ı çekti. Çekip odanın ortasına getirdi. Bir sandalya sürdü altına. «Otur!..» dedi.

Oturdu birden, sonra bacak bacak üstüne attı.

«İndir bacaklarını, doğru otur!» dedi Kâzım.

İndirdi uysallıkla.

«Konuş şimdi; ne istiyorsun?»

«Siz konuşun, ne istiyorsunuz?»

«Niçin açtın kapıyı? İzliyorsun ne yaparsak!»

«İzlemek için açmadım, yakmcamı söylemek için açtım!»

«Hayrola? Neymiş yakmcan?»

«Niçin orda burda ajan olduğumu söylüyorsunuz?» . «Başka?»

«Başka yok, bu kadar!»

KARA AHMET DESTANI

295

«Sen söyle niçin kuşku uyandırıyorsun? Niçin yetkin olmayan işlere burnunu sokuyorsun? Niçin El Fetih’e aday saptıyorsun? Kimden aldın bu yetkiyi? Kim adına yaptın bu görevi?»

Erdal kalktı, kapıyı kitledi, cebine attı anahtarı.

«Öt bakalım şimdi, tez öt de uğraştırma bizi!»

Aşağıya yukarıya baktı Feyzullah. Muharrem kalktı.

«Önce memleketini söyle bakayım sen?»

«Nasıl memleketimi? Doğum yerimi, ailemin oturduğu yeri mi? Doğum yerim Uşak-Ulubey. Çocukluğum orada geçti. Ailemse İz-mir’de oturuyor. Göçtük herkes gibi…»

«El Fetih konusunu anlat. Kim adına aday saptadın?»

«Söyleyemem! Faşistler silahlanırken, birer ikişer öldürürken devrimcileri, sizin pasifist politikanızı onaylamayan bir grup devrimcinin işidir o! Kim olduklarını asla söyleyemem…»

«Bunun bir polis oyunu olmadığını nereden bilelim?»

«Kesin olarak polis oyunu değil! Polis oyunu ise bile size ne? Katılmazsınız olur biter. Nitekim federasyon olarak hiçbir ilgi göstermediniz!»

«Katılanlar arkadaşlarımız!  Gençlik!..»

«Gençlik sadece sizin değil; gidenler bağlamaz sizi!»

«Adlarını söyle!»

«Burjuva polisi gibi sıkıştırmayın adamı! Bilmiyorum! Bilsem de söylemem! Emperyalizmle savaşmak suç değil. Emperyalizmle savaşan bir halka yardımcı olmak sapıklık değil. Siz uyuyorsunuz diye biz de uyuyalım mı?»

Halûk fırladı, girdi çenesinin altına; vuracaktı:

«Siz kimsiniz, biz kimiz? Ne bu ağızlar?»

«Siz yönetimde olanlar, biz olmayanlar!»

«Seçimler yakın! Silahlanma tezinizi anlatırsınız genel kurula, arkadaşlar sizi seçerler, silahlanırsınız! O zamana kadar bunu yapamazsınız; yok bunlar; anlaşıldı mı?»

«Zaten yok! Biz bunu açıktan yapmıyoruz. Biz dediğim, ben bu düşüncedeyim, ama esas düzenleyenler kimler, tanımıyorum. ODTÜ’ den Turgut var, ona söylemişler, o da bana söyledi. Ben de birkaç kişiyle konuştum, o kadar…»

Muharrem fısıldadı Kâzım’a: «Tam hücre örgütlenmesi!»

296

KARA AHMET DESTANI

«Özenti yahu!..»

Feyzullah rahatlamıştı bu arada: «Pasifizmi o kadar ileri görürdünüz ki, kendiniz boş oturtuyorsunuz hepimizi, başkası görev verince de kızıyorsunuz!..»

Muharrem öksürdü: «Görev gerektiğinde verilir! Gerekmeden ne görevi vereceğiz?»

«İşte ben de bunu anlayamıyorum! Hepimizi teker teker yere serdikleri zaman mı gerekecek görev? Faşizm aldı başını gidiyor. Örgütlenip karşı koymak gerekmez mi? Kitle içine girip halkın desteğini sağlamak gerekmez mi? Hiçbir çalışma, çaba yok…»

«Sen hizipsin be! Bizim çalışmamız, çabamız seni doyurmaz ki! Ne yapsak, sen kendi kafandan geçenleri bekliyorsun, onlara uymayan hiçbir işi, kimseyi beğenmiyorsun…»

«Bizden söylemesi! Bu bir! İkincisi, kimse benim ajan şu bu olduğumu söylemesin orda burda! Aranızda asıl ajanlar kimse onlara dikkat edin. Benim gibilere takılıp şaşırmayın…» Sesini yamklaştırdı, ağlayacak gibi oldu, açındırdı biraz da.

Fısıldaştılar Muharrem’le Erdal.

«Bırakalım gitsin şu!..»

«Gitsin tabii! Gerektiğinde çağırıp ufak tefek görevleri de verelim. Gelsin afişleme yapsın yarın…»

«Haydi çık şimdilik! Yarın bir görev verebiliriz; hazır ol!..»

Birden yüzünün gerginliği gitti. Mavi gülümsemesi geri geldi. Altta kalmayıp üste çıkışma mı sevinmişti? Yoksa görev verileceğine mi? Kafasında daha büyük bir kuşkuyla onun kalkışını, kendilerini selamlayıp çıkışını izledi Muharrem.

29

AFİŞLEME GÖREVİ

Mevlüt’ü -bulmayı düşünüyordu Ahmet; Hasan bulunup geldi. Hacettepe’ye gidip kızları almayı, dolaşmayı önerdi. «Zehir gibi devrimci kız! Erkekleri cebinden çıkarır. Öyle hızlı. Şimdiye kadar neden tanışmadık? Nurten’den daha zehir! Hepimiz hava civa kalırız yanında…» diye diye bir kalıyordu.

«Bugün gidemeyiz!-» dedi Ahmet. «Nurten benim hemşerim, orta lise okul arkadaşım. Geldim geleli aramadım, o gelip aradı. Bugün gidersem yanlış anlaşılır. Geçsin birkaç gün. Afişlemeye de alıp götüremeyiz geceleyin. Boykot başlasın, birkaç okula gideriz…»

«Sağıma döndüm gitmedi, soluma döndüm gitmedi gözümün önünden; aşkolsun! Yani çarpılmış filân değilim; ama aşkolsun…»

«Haydi gidip Mevlüt’ü bulalım. Sonra Muharrem abiyi görelim. Bakalım nereye gideceğiz? Kimlerle gideceğiz?»

Bir yandan da, ben anlamıyorum bu afişleme işini!» dedi Hasan. «Bütün ülkede yapılacak bir boykotun sadece Ankara afişle-mesi ne demek?

«Ankara’da zayıfız diyordu İsmail Mahir Hoca. Bir de sorunlarını halka duyurmak için galiba. Neyse, ben Hukuk’a gidiyorum, bir bakayım Mevlüt’e…» Yürüdü Ahmet.

Üç gün sonra 1917 Devrimi’yle ilgili bir belgeselin gösterileceğini yazıyordu duvardaki afiş. Salonlara, sütunlara asmışlardı. «(Nur-tengil’i buna getirelim işte!) dedi içinden. Kantine geçti.  Bakındı,

298

KARA AHMET DESTANI

göremedi Mevlüt’ü. Yurda geçti. Yatağında buldu arkadaşım. Birlikte Siyasal’a geldiler. Muharrem abinin bulunabileceği yerlere baktılar bir bir. Az sonra Halûk’la birlikte geldiler. «Afişler TÖS’te değilmiş!» dedi Muharrem. «Kaptırmayalım diye Rüzgârlı Sokak’taki kooperatife bırakmışlar. Doğru oraya gideceksiniz. Feyzullah da sizinle geliyor. Başka ekipler de var. Siz bu kadarsınız. Beş yüz afiş alıp Ayrancı’ya gideceksiniz. Gece yarısı başlarsınız.

Nefesi sıklaştı, yüzünün rengi uçtu Ahmet’in. Fakat bir şey demedi arkadaşlarına. «Daha dünyanın vakti var, ne yapacağız dört saat?» diye sordu. «(Nereden kattılar bu herifi yanımıza?)» diye sordu sonra, Hasan’m yüzüne baktı. Belki o da ezintinin, bozuntunun içindeydi, sesini çıkarmıyordu. «(Fakat, adaaam…)» diye salladı kolunu. «(Ajansa ajan dürzü! Bektaşi sırrı değil ya duyacağı, göreceği! Afiş asacağız sadece! Bilse ne olur!..)»

«Ben çıkıyorum yatağa!» dedi sonra, Mevlüt’ü de çekti. Uzandılar yan yana. Az sonra Hasan geldi. Uyudular bir süre. Ahmet kitap alıp baktı yüzüne. Sınavlar başlayacak mıydı yakında? Akşam için bir şeyler yemeleri gerekiyordu. Yemeklere çok para gidiyordu. Belki bir form doldurmah, biraz kredi istemeliydi burjuva devletinden. «(Babama nasıl yazarım yetmiyor para? Anama nasıl yazarım, yetmiyor? Bir de devirmeğe kalkıyoruz başkaldırmış öğrencilerine kredi veren devleti!..)» Birden gözleri parladı: «(Kimin parasını kime veriyor? Babasının parası mı? Elbet verecek!..)» Hemen ilk fırsatta gerekli formları doldurup vermeli, beklemeliydi sıra gelsin. O zaman belki biraz genişlerdi eli. Otobüs, dolmuş, yurt parası, yemek parası, alıp götürüyordu elindekini. «(Kitap parası da çok tuttu canım!)» Yarın bir mektup yazmalı, ucundan kıysından, kredi alacağını duyurmalıydı. «Daha fazla yük olmak istemiyorum size!» demeliydi. «(Gerçekten de olamam! Olabilir miyim?)»

Okuduğu kitabı anlamıyordu. Dönüp bir daha okuyordu.

Mevlüt dürttü geç vakit. «Madem göreve gideceğiz, ikişer lokma yesek iyi olur!» dedi. İndiler birlikte. Gene ikişer tost yaptırıp çay aldılar. Oradaydı Feyzullah. Doyurmuştu karnını.

«Haberiniz var mı? Grup şefinizim! Sizi bu gece bir ajan yönetecek! Hazırlanın bakalım…»

«Bizim yöneticiler, giderek bütün polisi, bütün ajanları yanmıı-

KARA AHMET DESTANI

299

za çekecekler! İhanetlerinden dönüp devrimcilerin dürüst safına yeniden ve gerçekten katılmak da bir aşamadır…»

«Çüüüş! Bu kafayla gidersen askere, zor alırsın teskere!»

«Neyse Feyzullah abi, bırakalım bunları! Verilen göreve bakalım. Madem grup şefimizsin, söyle görevimizi!..»

«Sürekli değil, sadece bu akşam şefinizim! Ama isterseniz çok yararım olur. Üç gün sonra 1917 Belgeseli gösterilecek. Filmi sağlayanlar içinde Feyzullah abiniz de yar. Yöneticileriniz uyusunlar yerlerinde. Sizleri çağırıyorum, konuğumsunuz. Kız arkadaşlarınızı da getirin, beklerim…»

Hasanla Ahmet bakıştılar. «(Belki dün Nurten’le Zehra’nın geldiklerini gördü, ondan biliyor!)» diye durmadılar üzerinde.

Çıktılar 22.00’ye doğru. Bir taksi çevirdi Feyzullah. Doldular içine. Hasan, -Mevlüt, Ahmet, bir de Feyzullah, dört kişiydiler. Sa-manpazarı’ndan Ulus’a, oradan Rüzgârlı Sokak’a girdiler. Kooperatifin önünde durdular. Şoföre, «Bekle bizi!» dedi FeyzuİIah. Anacık babacık günüydü öğretmenlerin kooperatifi. İki basit makineyle basım işleri yapıyordu şimdilik. Sonra konut işlerine geçecekti. Basım işleri kurtarmıyordu, ana parayı yiyip tüketiyordu. Başarılı olup olmayacağı belli değildi. Kimi iyi diyordu, kimi hava cıva. Yeri de İsmet Paşa’nındı. Damadına yatırıyorlardı kirayı.

Hacettepe’den, Orta Doğu’dan, Gazi Eğitim’den, Erkek Teknik’ ten gelen gruplar afişlerini alıp alıp gidiyorlardı. «Beş yüz dediler ama, altı yüz verin siz!» dedi Feyzullah. Tutkal kovasını, fırçalarını, afişlerini alıp çekildiler. Grup sorumlusu olarak Feyzullah’ın adı yazılmıştı. Bir çarpı koydular önüne. Şoför bekliyordu. Yüklüğe koydular afişleri, öteberileri. «Ayrancı-Hoşdere Sokak, hemşerim!» dedi Feyzullah. 24.00’e geliyordu saat. Ucun kıyı ıssızlaşıyordu Ankara. Uğultusu hafifliyordu. İki koldan başladılar. Mevlüt’le Hasan, Feyzul-lah’la Ahmet oldular. «Eskiden de bilirim, buralar bir, Abidinpaşa yanlan iki, belalı yerlerdir! Bir de Çmçm Bağları. Dikkatli olmak gerekir. Yapıştırıp geçeceksin. Bir sataşma oldu mu, karşılık vermeyeceksin. Yağladın mı tabanları tüyeceksin…»

«Feyzullah abi be?»

«Söyle Kara Ahmet!»

«Fıstık üzüm yok mu cebinde?»

300

KARA AHMET DESTANI

Birden akım geçmiş gibi oldu bedeninden. «(Ama içtenlikle mi soruyor yoksa?)» Sordu: «Ne yapacaksın fıstık üzümü şimdi?»

«Canım çekti birden…»

«Var ama az. Açık dükkân olsa alırdım sana. Biraz yapıştır da, olanları vereyim. “Barış Gönüllüleri geriye!” “Süttozları dışarıya!” “Öğretmenlere âdil ücret!” Haydi yapıştır. “Gerçek ulusal-eğitim için öğretmenler boykotta!” imiş; yapıştır…»

Kendi kendine makine gibi konuşuyordu:

«Altı yüz değil, altı bin almalıymışız; yetmeyecek! Şuradan aşağı kıvrılalım. Farabi’nin ucu mu oluyor burası? Yoksa Yeşilyurt’un ucu mu? Neyse, yapıştır bakalım. Konservatuvar Blokları galiba şunlar? Neyse…»

Direklere, elektrik kasetlerine, telefon kulübelerine, duraklara…

«Şu bayraklı yapı okul galiba. Eski bir ilkokul… Kiremit rengi badanalı. Önüne, yanına yapıştıralım. Okula pek gereği yok ya, Öğretmenler Boykotu diye gırgır geçmeyecek miyiz hiç?»

Bahçe duvarından kendisi atladı önce. Kovayı, afişleri, fırçayı aldı. Sonra Ahmet’i çekti. Bir de yellendi o sırada. Ahmet, «Rahat ola!» dedi, güldü. Başladılar yapıştırmağa. Bir daha yellendi.

Birden bir ışık yandı içerden. Şırak açıldı kapı. Başı açık bir polis: «Durun ulan!» diye çekti tabancayı. Bir elinde elektrik feneri tutuyordu, sıktı onu da. Ahmet fırlayıp kaçacak oldu, polis bağırdı: «Hiç kıpırdamayın, vururum! İt misiniz, uğursuz mu?» Bırakın el-lerinizdekileri! Bırakın gelin yanıma!..»

«(Hiç aklımızda olmayan bir gırgır! Haydi bakalım!..)» dedi Ahmet içinden. Bekledi önce Feyzullah yürüsün, sonra kendi.

«Yürüyün!..» Sıkıştırdı polis.

«Bak abi, bu işte bir yanlışlık var. Asla kasıt yok! Basit bir yanlışlık! Biz hırsız değiliz. Afiş yapıştırıyoruz sadece. Öğretmen Boykotunun afişleri. Yardım ediyoruz kendilerine. Boykot yapın, size de yardım ederiz abi! Burası okul sandık. Kendimiz öğrenciyiz. Öğretmenlerimize yardım ediyoruz garibanlara…»

«İçerde bakarız afişlerinize; yürüyün!..»

Tutup omuzlarından çekti: «Öğrenciymişler! Ulan koca karakol levhasını görmediniz mi inek aleyhüsselamlar?»

«Demek telaştan, görmedik abi!..»

KARA AHMET DESTANI

301

Ahmet yürüdü. Dünyanın en uyumlusu oydu sanki. Upuslu yürüdü karakolun kapısından. Elindeki afişleri, fırçayı koydu salonun köşesine. Feyzullah da getirdi elindekileri. Başka bir odanın elektriğini açtı polis: «Kartlarınızı çıkarın! Boykotun afişlerini öğretmenler niye size yüklüyorlar?»

«Eee hocalarımız! Katkımız olsun dedik!»

«Katkınız olacak; şimdi göreceksiniz!»

Karnının derisini, kıçmm oralarını kaşıyarak başka bir polis çıkıp geldi. İyice uykuluydu. Bunların sesine uyanmıştı. Kendi kendine sabah ¦ cimnastiği yapar gibi başım boynunu kıt kıt ettirdi. Yarı yumuk gözleriyle Ahmet’e, Feyzullah’a baktı. Tutkal kovasını, fırçayı, kalan afişleri görmedi sanki.

«Ne çalmışlar? Tufacı mı bunlar?..» diye sordu.

«Anarşistler!» dedi birinci polis. «Birinci derece anarşistler! Afiş asıyorlar!  Öğretmen Boykotuna katılacaklarmış…»

«Afiş, reklam yasak mıdır?»

«Her halde yasak afişlerden ki gece asıyorsunuz itoğlular!»

Feyzullah bozuldu iyice: «Yahu abiler, çok yanlış konuşuyorsunuz! Biz fakülte öğrencisiyiz. İki yıl sonra kaymakam, şu bu çıkacağız. Resmi devletin karakolunda böyle sözler ayıp olmuyor mu?»

Usulca yürüdü yürüdü, belli etmeden Feyzullah’m dibinde durdu birinci polis, birden şak etti yanağının ortasına. «Seni orosbu analı! Resmi karakolun duvarına yapıştırıyorsun afişini, bu ayıp olmuyor mu ulan komünist?»

Yüzü yandı1 barut gibi. Başı döndü. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilmedi Feyzullah. «(İnsanı zorla komünist yapacak puşt dölleri!)» diye geçirdi. «(Ulan biz sosyalistiz hayvan heriif!..)» Ama korkudan dudağını bile oynatamadı. Düşünüyordu ne desin? Nasıl çıksın bu belanın içinden?

Ahmet, elini cebine attı usulca. Polislerin ikisi de dikkat kesildiler. Kimlik kartını çıkardı, tuttu elinin içinde.

«Ver onu!» dedi birinci polis, çekip aldı.

Feyzullah da attı elini cebine. Çıkarıp verdi kendininkini.

İki kartı, biraz birinci, biraz ikinci, incelediler. Masaya geçti birinci polis. Yazı makinesine kâğıt taktı. Tek elinin parmağıyla koyun sayar gibi, harflerin beline, başına vurmağa başladı.

302

KÂRA AHMET DESTANI

«Ayın kaçı bugün?» Sertçe sordu. «Ulan ukalalık etmesen bir şey yoktu! İfadenizi alıp, biraz da korkutup salacaktım usulca. Ama kaşındın hart hart hart!..»

Ahmet, ikinci polise baktı kaçamak.

«Ay kaç dedim heey ibneler! Bir de fakülte okuyorsunuz ha?..» Ahmet’e bakmağa başladı dik dik. «Söylesene küçük kavat!..»

« Bilmiyorum!..»

«Nasıl bilmiyorsun?»

«Unuttum…»

«Nasıl unuttun?»

«Korkudan unuttum…»

«Hiç şaplak yemedin mi babandan?»

«Yedim ama karakola ilk düştüm!..»

«Memleket nere senin?»

«Burdur.»

«İsparta’nın Burdur’u mu?»

«Hayır, Burdur’un Burdur’u!..»

«İsparta’nındır o! Yok mu Burdur’da karakol?»

«Var, ama düşmedim!..»

«İyi ya! Düştün, öğrendin işte Ankara’da! Hep fakülte okuyacak değilsin ya! Biraz da karakol öğren, itoğlu!..»

Sesini çıkarmadı Ahmet korkudan. Ayaklarının yerini değiştirdi. Biraz da dişlerini sıktı. «(Hiç yoktan geceyi burda geçirelim, biraz sopa yiyelim. Yarın mahkemeye çıkalım, yargıç tutuklasın. Tutukluluğumuz sürsün dokuz ay, on gün! Kaynayıp gitsin dersler! Anam ağlasın, inlesin! Babam iyice deli olsun! Nurten de bulamasın, bilemesin neredeyim; öldüm mü, kaldım mı?)»

Yeniden sordu birinci polis: «Ay kaç?» Baktı Ahmet’in Feyzul-lah’ın yüzlerine ayrı ayrı. Sordu: «Geçmedi mi daha korkun?»

«Aralık 13!» dedi Feyzullah.

«Uğursuz günde çıkmışsınız! Diplomalı cahiller!..» Elini cebine attı, sigara çıkardı. Kibrit arandı. Baktı Ahmet’e, Feyzullah’a. «Cahil itoğlular! Bulmuşlar kız gibi okulları, kaloriferli kantinleri, burun kıvırıp afiş asıyorlar! Cahil mına koyduklarımın! Ulan ben olacağım, iki fakülte birden okurum! Okur şef olurum! Hukuk’u bitiririm. Siz

KARA AHMET DESTANI

303

 

gelmişsiniz Siyasal Bilgiler’e! Ne demek Siyasal Bilgiler ulan? Kaç para verecek öğretmenler size?»

«Katkımız olsun diye yapıştırıyoruz…»

«Katkı ne demek? Gazete yazarı mısın?»

«Katkı yardım demek…»

«Dosdoğruca yardım desen ya! Neden lügat konuşuyorsun? Bir de fakülte okuyup… Okuyup ne olacaksın bakayım sen?»

«Müfettiş, kaymakam…»

«Kaç para kaymakam? Baş muhtar. Okumuşken Harbiye Fakültesini okuyacaksın. Polis Koleji, Hukuk Fakültesi okuyacaksın… Afişleri de bırakacaksın, başkaları yapıştıracak! Gecenin ortasında, karakolun duvarına!..» Sigarasını unutmuştu. «Fevzii; versene kibritini!» Sandalyanm üstünde dalmıştı o da. Sıçrayıp kalktı. «Kibritini dedim Fevzii!..»

Fevzi, arkadaşının sigarasını yaktı, pencerenin kıyısına ilişti.

Öteki polis evirip çevirdi kimlikleri. Savurdu ağzına doldurduğu dumanlan. «Sahte mi bunlar, yoksam gerçek mi?»

«Yeni aldık daha; gerçek!»

«Gerçektir!» dedi Ahmet de.

«Gerçek dediniz; gerçek olsun; pekala!.. Önce sen söyle bakalım gökyılan; adm soyadın, baba adın?»

«Feyzullah Temeltaş, Abidin oğlu…»

«Birem birem söyle, senin gibi fakülte okumadık!»

«Fey…zul…lah…»

Uzak gecekondulardan bir horoz öttü. Belki açık bir pencere vardı, rüzgârla tak etti. Uzadı tutanağın yazılması. Ahmet’in dizleri karıncalandı. Ayak sesleri geçti sokaktan. Bir ara telefon çaldı. De-mirfırka Karakolu’nu arıyorlarmış, yanlış numara düşmüş. Feyzul-lah’m suratı iyice asıldı. «Bütün genelgeler gelir mi sizin karakola?» diye sordu bir ara. Çok yorulmuştu polis, yazı işleri de oldu bitti zor gelirdi: «Ne olacak genelgeler? Teftiş mi edeceksin?»

«Genelgeler gelirse bilmeniz lazım, sabaha kadar tutmak doğru değildir yüksek öğrenim öğrencilerini!..»

«Kim; kim yüksek?» Polis memuru puşkurdu birden. «Ulan sen kendini çok mu yüksek görürsün? Ulan Sultan Süleyman’a kalmamış dünya! Süleyman Demirel’e de kalmayacak ulan!..»

KAKA AHMET  DESTANI

«Yanlış anladın polis abi!..»

«Ben mi yanlış anladım? Hiç de yanlış anlamadım! Hep doğruları siz mi anlarsınız? Çok ukalasın! Bak Ahmet Kara ne efendi! Hiç sesi çıkmıyor. Ne dersen peki diyor. Burdur’un Karataş köyünden. Sen ukala, Uşak, Ulubey, Ören köyü. Ulan hem madem köylüsünüz, ne bok işiniz var gece yarısı afiş yapıştırıyorsunuz? Ulan eşşoğlu beş-kulak, yumma gözünü kör gibi! Bak önünde karakol var! Şimdi neyle temizleyeceksin bu duvarı? Sabah olunca komiser gelecek, “Ulan Cafer İnce; uyuyor muydun? Ulan Fevzi Erol; bu ne biçim görev yapmak?” Sorunca ne diyeceğim?» Bağırdı: «Haa?» Birden sıçradı Fevzi Erol: «Ben uyuyordum komiserim…» dedi.

«Pekii; Fevzi Erol uyuyordu, Cafer İnce ne bok yiyordu?»

Dizleri iyice karıncalanan Ahmet, derste gibi el kaldırdı: «Konuşmak istiyorum, izin verirseniz!..»

«Aferim; işte her zaman böyle terbiyeli olun!..»

«İzin verirseniz, yapıştırdıklarımızı söküp gidelim, sabah oluyor. Yerlerini temizleriz…»

«Bak bak! Bak sen cip akılsızmışsın! Sanırdım biraz aklın var. Sökeceğiz diye badanayı kazıyacaksınız, pislik temelli  yayılacak!..»

Feyzullah ezdi sesini: «İzin verirseniz, üstünden suyla ıslatırız, yumşar; badana bozulmaz. Zaten sekiz on tane yapıştırdık…»

«Ukala! Ulan başka duvar mı bulamadınız? Gidip Buğday So-kak’ta Demirel’in evi var. Yukarı çıkın, İsmet Paşa’nın köşkü var. Daha yokarda Cevdet Sunay’m köşkü… Neye gelmiş benim fukara karakoluma bulaşırsınız? Komiserimiz de çok titiz!..»

«Haklısınız Memur Bey!» dedi Ahmet usulca.

İyice aşağılayıcı baktı Cafer İnce: «Haklısın Memur Bey’miş! Fakülte öğrencisi!.. Tûûûh!.. Şimdi bakın ne diyorum: Biz de katkı filan yaparaktan, bu duvarı temizleyeceğiz! Sabah olunca da sizi Merkez’e götüreceğiz… Sonra Savcılığa…»

«Yani şimdi bırakmıyorsunuz öyle mi?»

«Asla bırakamam! Badana bozulacak belki!..»

«Dikkatle temizleriz. Siz de kontrol edersiniz…»

«Katkımız da olur canım; bir deneyelim…»

«Sağolun abiler…» dedi Ahmet.

«Estafurullah Bayram oğlu Ahmet!»

KARA AHMET DESTANI

305

«Sağolun…»

Kalktı Cafer İnce. Arkadaşını da kaldırdı. «Kimlikler kalacak. Duvar temizlenecek. İyi temizlenmezse Merkez’e teslim…»

Yangın kovalarından birini aldı Fevzi Erol. Feyzullah fırçayı temizledi karakolun musluğunda. Üstünden üstünden ıslatıp sökmeğe başladılar yapıştırdıklarını. Cafer İnce dikkatle denetliyordu. Bakıyordu bozuluyor mu badana? Feyzullah bütün dikkatini toplamış, elişi ödevi yapar gibi sürüyordu fırçayı. Dikkatle tutup kaldırıyordu kâğıtların uçlarını. Badananın fazla bozulmadığını görünce neşelenmeğe başladı Cafer İnce. «Ulan sizden değil kaymakam, kuzu çobanı olmaz! Siz iş kaçkını, siz hazır yiyen, devlet düşmanı, hem de çok siyasetçi, her gün kızlarla filan alt üst vede otuzbir çeken… sizden adam mı olur ulan?»

Çankaya’dan doğru otomobillerin gürültüsü geliyordu belli belirsiz. Hüseyin Gazi’nin oralardan şafak geliyordu. Ayazda akasyalar hışırdıyordu. Sisli gökyüzünün deliklerinden tek tük yıldızlar görünüyordu. Gecekondulardan horoz sesleri geliyordu.

Polis Fevzi büzüldü: «Siz sökün güzelce, ben üşüdüm…» dedi, koştu içeri. Cafer İnce, elini göğüs cebinin üstüne vurdu: «Şebekeler burda! Sakm kaçalım demeyin! Hem de tutanağınızı tuttum. Temizleyip bitirdikten sonra haber verin, gelip teftiş edeyim. Ben de üşüdüm…» Avuçlarına hohlayarak gitti o da.

Bir yandan ıslattılar, bir yandan kaldırdılar. İşleri uzadı. İyice sertelmişti gece. Çok uzaklarda Keçiören’in, Altındağ’ın, Yeni Ma-halle’nin kırpış kırpıştı ışıkları. Ahmet çok üşüdü…

«Feyzullah abi, izinin varsa, bir şey soracağım!»

«Estafurullah Bayram oğlu Ahmet Kara; sor…»

«Buranın karakol olduğunu biliyor muydun?»

«Biliyordum…» dedi Feyzullah hince.

«Neden yapıştırdık öyleyse?»

«Çünkü ben polis ajanıyım! Seni tongaya bastırmak için! Karakol ikimizi de yakalayacak. Beni salacak, seni mahkemeye sevkede-cek. Ama düşündüğüm çıkmadı. Gördün nasıl ateş çıktı yüzümden? Sevindin mi?» Baktı Ahmet’in yüzüne.

Sorduğuna pişman oldu, karşılık vermedi.

Kalanı batanı pakladılar. Kovayı fırçayı alıp girdiler karakola.

20

Yangın kovasını doldurdular musluktan. Sonra dikildiler Cafer İnce’ nin karşısına. Oturuyordu masada. Tutanak, yazı makinesine takılıydı öyle. Fevzi Erol uyuyordu.                                  -—–^

«Cafer abi…» dedi Feyzullah, daha da ezerek sesini. «Biz bir kusur işledik. Ne olsa genciz. Sen bizi hoşgör. Vede izin ver gidelim. Alalım öteberimizi, kalanları başka yerlere yapıştıralım, sabah oluyor. Bir abilik yap; pisliğimizi temizledik…»

Elini kaldırdı, vuracaktı masaya, Fevzi uyanır diye vurmadı:

«Aferiiim! İşte bunu beğendim! İşte hep böyle olacaksınız! Böyle dişi konuşacaksınız! Dik konuşmakta yarar yok. Böyle konuşsanız tutanağı yazmazdım. Ziyan ettik devletin kâğıdını, şeridini! Neyse! Böyle konuşsan, o tokatı da şaklatmazdım. Neyse!.. Alın öteberilerinizi, toz olun! Şuradan Yeşilyurt’a girin, oradan Kavaklı’ya geçin. Güzel otobüs duraklan var, oralara yapıştırın. Ama kimse görmesin. Şunlar da kimlikleriniz. Tutanak kalsın böyle. Gerekirse veririm komiserime. Gerekmezse yırtarım. Haydin defolun; güle güle…»

Cafer İnce’yi selamladılar. Öteberilerini alıp çıktılar. Kalan afişleri yapıştırarak Kızılay’a aşağı indiler. Yurda geldiklerinde ter içindeydiler. Ucun kıyı sabah oluyordu. Uzun kısa bütün minarelerde ezanlar başlamıştı. Eski Ankara’nın olduğu yerlerde, eski yeni, uzak yakın semtlerde ocaklar yanmıştı, çay suları konmuştu üstlerine…

Ahmet’in kafasında Hasan’la Mevlüt’ün ne oldukları vardı hep.

30

DOKUZUNCU ŞEHİT

Etlik-Ayvalı yanındaki okulları dolaşıp Demirtepe’deki TÖS Genel Merkezi’ne geldiler. Aşağıda yukarıda, ayakta durmağa yer yoktu. Muharremle Ahmet bakmdılar. Saat 11.00’e geliyordu. Beşer altışar teller geliyordu. Telefonlar durmadan «şehirlerarası» çalıyordu. Şaşılacak derecede yüksekti yurt yüzeyindeki katılma. -Eğitime, öğretmene öğrenciye yansıyan yanı pat pat patlıyordu temeldeki bunalımın. Gazeteciler telefon ediyorlardı Genel Başkan ile İsmail Mahir Hoca konuşuyorlardı.

Cumhuriyet’ten Ümit Gürtuna arıyordu. Hükümet yayın yasağı koymuştu. Radyo boykotla ilgili haberleri vermiyordu. «İstanbul’dan kötü bir haber var, duyurayım!» diyordu Ümit. «Sabah namazından sonra Yıldız Camisi’nden çıkanlar Harp Akademisi’nin yanından yürüyüp Mimarlık Mühendislik Akademisi’ne saldırmışlar. Yaylım ateş açmışlar. Polisler, karşı kaldırımdaki arabalarından çıkmamışlar. Battal: «Durun! Durun!» diye çığlık atmış, uyanmışlar. Günlerdir gece gündüz nöbet tutuyorlarmış. 01.00’de almış Battal nöbeti, 06.15’te vurmuşlar. İstanbul’da güneşli bir gün varmış…»

«Vedat’tan bu yana dokuzuncu!..» dedi Genel Başkan.

Hemen anlaşıldı Battal’ın Malatyalı olduğu. Malatya Sanat Ens-titüsü’nü birincilikle bitirmiş yedi yıl önce. Teknik okula yazılmış. İşçi Süleyman’ın oğluymuş. Tanıyanlar çıktı. Çok oluyormuş babası öleli. İki kardeşi varmış. Biri İzmir’de kaynakçılık yapıyormuş. Biri

308

KARA AHMET DESTANI

küçükmüş. Ağlıyordu anlatan. Battal, Yıldız’daki akademiye aktarmış öğrenciliğini. Hem fabrikada çalışıp hem okuyormuş. Burnunun direğine bir sızı girdi Ahmet’in. Namazdan çıkıp vurmuşlar. «(Kör bir öfkeyle saldırıyor emperyalizmin uşakları!..)»

Muharrem düşündü: «(Burası da çok yakın Maltepe’deki camiye! Sokağa nöbetçi koymalı. Böyle günde azar örgütlü gericilik!..)»

Birikti Malatyalılar. Beş altı oldular. İstanbul’a telefon yazdırdılar. Başsağlığı dileyecekler, hem de bilgi isteyeceklerdi.

«Yurda gideceğim!» dedi Ahmet, telefonu beklemedi. «(Dersleri ektik! Bizim profesörler de katılabilirdi boykota…)» Mevlüt geldi karşısından. «Tamam!» dedi, «Ders yok; karar aldılar…» Feyzullah geliyordu yanında Turgut’la… Sersem sepet yürüdü. Battal’ın kaynakçı kardeşini, dul anasının yanındaki küçüğü düşündü. Yirmi iki yaşında yoksul bir devrimci. İlk Fikir Kulübü’nü açmayı o denemiş Malatya’da… Yürüdü.

Hacettepe’ye gitti, Zehra’yı, Nurten’i sordu. İstanbul’daki olay her yerde duyulmuştu. Forum düzenlemişti öğrenciler. Cenaze Malatya’ya götürülecekmiş. Geçerken durdurup bir tören de burda yapmayı kararlaştırmış Devrimci Gençlik Federasyonu.

Nurten geldi.’ Yanı sıra Zehra.

«Başın sağolsun Ahmet…»

«Bütün devrimcilerin başı sağolsun!..»

Yuta yuta acılaştırmıştı ağzım. Söyleyecek söz bulamıyordu.

«Biraz dolaşalım isterseniz. Şuradan Anafartalar’a vuralım. Bakalım ne durumda en kalabalık okullarından biri Ankara’nın?»

Samanpazan’na vardılar. Oradan Ulucanlar’a çevirdiler yollarım. Vazgeçtiler Anafartalar’a gitmekten. Dörtyol, Dikimevi, Abidinpaşa’ dan yana yürüdüler. Kapatmıştı kapılarını okullar.

Otobüsle Kızılay’a geçtiler. TÖS Genel Merkezi hâlâ kalabalıktı. Elmadağ’da, Gölhisar’da olaylar çıkmış. Elbistan’da bir ağa iki öğretmeni yaralamış, birini öldürmüş…

«Silahlanmadın mı böyle olur işte! Ördek avlar gibi tek tek vurur herifçoğlu hepimizi! Onlar silahlı, biz bekliyoruz…» Oradaydı; konuşuyordu. «Pasifizm başka, devrimcilik başka…»

«(Bu herifte bir sır var ama, bakalım ne?)»

KARA AHMET DESTANI

309

Bizde de söylentiler dolaşıyor, kim polisin adamı, kim kışkırtıcı!.. Söylentilerin en az yarısı gerçek! Boş mu bırakırlar?» İki yanına bakıp ekledi Zehra: «Ben olsam ben de bırakmam!..»

Çetin Altan’m yazısını çoğaltıp dağıtanlar mahkemeye verilmişti. İçlerinden birinin görevli kışkırtıcı olduğu anlaşılmış, bırakmışlar mahkemede; Zehra anlattı. Zehra’nın kardeşi İstanbul İktisat’ta Öğrenci Birliği Sekreteriymiş. Site Yurdu baskınında kasığından yaralanmış. Arkadaşları ulaştırmışlar Haseki Hastanesi’ne.

Büyük bir gösteri yapılacaktı başkentte. Cenazeyi selamlayacaklardı. Telefonlar biribirini izliyordu. Cenaze İstanbul’dan öğleden sonra çıkıyordu. Gece yarısı burada olurdu. Otobüsü çevirip tutacaklardı öğleye kadar. Bir grup geceden yola çıktı, İstanbul’daki törene katılacaktı. Yurdun her yerinde yankılanıyordu Battal’m haberi. Öğretmen Boykotu sürüyordu. Gençler acı içindeydi. Üç gün sonra da Amerikan 6. Filosu İzmir Limanı’na geliyordu. Her halde bir bağlantı vardı Filonun gelişiyle olup bitenler arasında. Gerici gazeteler gürelt-tiler seslerini: «Türkiye’deki komünistleri Endonezya’dakilerden beter edeceğiz! Kıtır kıtır keseceğiz!..» Günün beş vaktinde «cihat» çağrılan yapıyorlardı camilerde. Din görevlileri tam istim yola koyulmuştu.

Bu arada sendikal özgürlüklerin kısılması, ücretlerin dondurulması isteniyordu. Patronlar, çalışma barışının bozulduğunu, fabrikalara sıçrayan boykotların, işgallerin önlenmesini istiyordu.

«Kârları tehlikeye girdikçe kuduruyorlar!» dedi Zehra. «Türkiye’nin eski komünistlerindendi babam. Tek parti yönetimi, gerektiğinde basardı evimizi. Alır götürürlerdi üçer beşer ay. Ardından da sürgünler. Büyük abim babamdan aşırıydı. Ama babamı bellemişti polis. İyice yaşlandı, bizler büyüdük, hâlâ öyle gider… Ama ne kadar kudursa kâr etmez, bir gün gümbürdeyip gidecek!»

«Bizi de götürecek, birer ikişer tükeneceğiz!»

«Tükenmeyiz! Kurbansız bayram olmaz!» dedi Zehra. «Paça ıslanmadan baluk tutulmaz daaa…»

«Güneşlik, ıpılıkmış İstanbul!.. Ankara’da Zonguldak’m deresine benziyor havalar. Eniştem orada yaptı askerliğini. Ablamla gidip kaldık birkaç sefer…» Can sıkıntısıyla konuşuyordu Nurten. Gözü ka-

310

KARA AHMET DESTANI

pıdaydı. Sanki akşam namazından sonra da buraya saldıracaklardı…

«Kalkalım; ben sizi bırkayım!» dedi Ahmet.

Karakol olayını yolda biraz daha anlattı.

Nurten, Sağlık Bakanlığı’nın önünde elini uzattı: «Daha fazla yorulma, kendimiz gideriz!» dedi.

Zehra Hasan’a selam yolladı.

*

**

Akşam hem yurtta, hem kantinde, hem fakültenin önünde ardında nöbetler tutuldu. Yok deniyordu ama ikişer şarjör mermiyle birer tabanca verildi nöbetçilerin eline. Sabaha karşı dörtle altı arasında uyandırdılar Ahmet’i. İlk kez tabanca alıyordu eline. Ağırca bir Smith Wesson! Belki Karadeniz yapımıydı, uyduruktu üzerindeki marka. Güvenlik mandalını açıp kapamayı gösterdi Aydınlı Şükrü. Fakültenin cümle kapısında duruyordu. İç sütunlardan birinin dibine çöktü. «En zor saatlerde alıyorsun, şansın açık olsun!» dedi arkadaşı bırakıp giderken. Az ötede iç avluya açılan küçük kapının dibinde Kırşehirli Ömer vardı. Ankara’nın en komünist fakültelerinden biri biliniyordu fakültesi. Nöbetlerin gereğini kavrıyordu Ahmet. Ama ne derece etkisi olurdu! Burjuva hükümetinin bilgisi içinde bir saldırı kimbilir kaç ölüme yol açardı? Epeydir böyle haberler dolaşıyordu. Ateş olmayan yerde dumanlar tüter miydi?

Elindeki tabancayı evirip çeviriyordu. «(Saldırının ucu bana doğru gelirse, nişan alırım…)» Gözüne tutup bazı noktalara nişan alıyordu. «(Çekebilir miyim tetiği titremeden? Gerici de olsa insan insan değil mi?)» Dikkatle dinledi dışarıyı. Belediye temizlik işçilerim bırakıyordu otobüsün biri. Onların gürültüsüydü. «(Düşman da insandır. Onlar düşünüyor mu ama tetiği çekerken? İnsandı Battal’ı vuran! Öyle azgın çıkıp gelirlerse, geçip gitsinler mi arkadaşlarımı uykularında öldürmeğe?)»

Sanki bir savaşın içindeydi ülke. Ama bir yanın silahlanması yasak. Düşmanın düşmanlığını belirlemek zor. Düşman, polisi yanına alıyordu. Hükümeti yanına alıyordu. Vietnam’da, Laos’ta işi zorlaştıkça, Orta Doğu’daki kudurganlığı artıyordu Amerika’nın… Latin Amerika’da zorlaştıkça… Yarı bağımlı Türkiye’de… Yarı sömürge…

KARA AHMET DESTANI                           311

O duvarın bir ucu:

tahta sapanlı san Çin’de; öbür ucu:

çelikleri elektrikli New-York’un içinde. Her bankada hisse senetleri var

onun.

O duvar O duvar

Lortlar Kamarası’ndan Lord Gürzon’un

noktalan imparator armalı bir nutku gibi geçiyor. Eyfel’in tepesinden avlarını seçiyor

dayanarak Hindenburg’un altın çivili heykeline

topluyor Berlin sokaklarını eline. O duvarın taşlarına sürterek elini kara gömlekli Musolini

bekliyor nöbet.

İtalya’nın çizmesi

yüzüyor kanda! O duvar

ikinci bir Balkan gibi yükseliyor Balkan’da!..

Evirip çeviriyor tabancayı. Konuşsa mı acaba Ömer’le? İkinci sınıf öğrencisiydi Basın Yayın Okulu’nda. Gecenin ayazı bastırmıştı iyice. BattaFın cenazesine gidenler dönmedi daha. ODTÜ’ye götürecekler arabayı. Tabut törenle gelecek alana. Gençlik, kıl kadar korku duymadan tepki gösterecekti işbirlikçi hükümete…

O duvar o duvarınız,

vız gelir bize vız! Bizim kuvvetimizdeki hız, ne bir din adamının dumanlı vadinden, ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır. O yalnız

312

KARA AHMET DESTANI

tarihin o durdurulmaz akışındandır. Bize karşı koyanlar, karşı koymuş demektir; Maddede hareketin, yürüyen cemiyetin

ezeli kanunlarına. Sükûn yok, hareket var, bugün yarına çıkar, yarın bugünü yıkar

ve bu durmadan akar akar

akar.

Biz bugünün kahramanı, yarının

münadisiyiz. Bu durmadan akan,

yıkıp yapan

akışın

çizgilenmiş sesiyiz. Biz, adımlarını tarihin akışına uyduran

temelleri çöken emperyalizme vuran, yarını kuran

larız. O duvar

o duvarınız,

vız gelir bize vız!

Korkusundan mı okuyordu bunları tabancayı evirip çevirirken? Şu anda” sürüyle aksaydı emperyalistlerin adamları üstüne, çekinmeden tarardı hepsini. Biri bitince ötekini takardı şarjörlerin. İsterse hepsi ölsün. İsterse kurşunu bitince çiğneyip geçsinler üstünden. «(Zaten o zamana bütün okul ve yurt ayağa kalkmış olur…)» Bir zorun-luktu şimdi savunmak. «(Savunurken ister kork, ister .korkma, tutacaksın silahı böyle, çekeceksin tetiği!..)»

Sabah oluyordu. «(Oluyor çok şükür!..)» Temizlik işçilerinden

KARA AHMET DESTANI

313

sonra subayların gürültüsü başladı. Ne kadar çoktular; ne kadar bi-nitli, depolan dolu, lastikleri yeni… Çankaya’dan, Kavaklı’dan aşağı Amerikalılar çevredeki üslere çekileceklerdi, çıkmağa başlamışlardı evlerinden, koğuşlarından; kimi de metreslerinin naylon çarşaflı yataklarından. Okul çocukları yürüyordu; yerlileri yayan, Yankileri bakımlı otobüslerle, zencileri buralarda bile ürkek. Ama ne olursa olsun gırgırdı Amerikalı personelin yaşamı, her şey beş kez ucuza geliyordu, bir de çöl zammı alıyorlardı.

Öğrenci örgütünün mavi gözlü sekreteri Ruhi, tıp tıp etti nöbetçilerin omuzlarına parmaklarıyla. «Uzatacaksınız yediye, hepinize angarya yüklüyorum; sabahın son nöbeti! Uyusun kalksın, birer bardak çay içsin, ikişer zeytin yesin arkadaşlar. Yarın da sizi kollarım. Nasıl olsa biraz sürecek bu günler. Uyanık olmak gerekecek…» Konuşurken tatlı tatlı gülüyordu. Ama benzemiyordu Feyzullah’mkine, ayrıydı bunun mavisi.

Maden kuyularının ağzından çıkıp gelir gibi çıktı seksen yüz delikanlı merdivenlere, onlar gibi yorgun, onlar gibi evlerinden uzakta; üzgün! Kimi şapkasını eline almış, kimi açmış parkasının önünü:

«Adım gibi biliyordum bu itoğlu itlere güvenilmez, gidelim Bo-lu’ya, hiç olmazsa Gerede’ye! Bekledik Yeni Mahalle’nin altında, geçip gitmişler Sincan, Etimesut üstünden!..»

«Burjuvazinin puştluğu! Bolu’ya gitsen kaç yazardı, Gerede’ye gitsen kaç? Saygı selamı da fazla görüldü Malatyalı emekçinin oğlu Battal’a, nefes alma hakkı gibi!..»

Şapkalarıyla dizlerini döğe döğe girdiler kapılardan. Kimi kantine, kimi koğuşlara yürüdü. Mertali çay ocağını yeni yakmıştı. Kaloriferler yanıyordu. Ev kadar olmasa da sıcaktı içerisi. Lavabolara koştu kimi. İçerde duracağına, dışarda dursun sarı sidik! Dolmuştu bekleye bekleye torbaları. Sidik boşaltmak kadar kolay değildi hücrelerine sinen kahrı boşaltmak. Döndüler hiç olmazsa birazcık uyumak için, ne yapacaklarını biraz olsun aydınlıkta bulmak için.

8.30’a kadar nöbet yerinden ayrılmadı, 8.30’da kız erkek öğrenciler gelir şimdi diye toparlandı Ahmet. Kendi de yukarı çıkıp yıkanmalı, kitaplarını almalıydı ders için. Birden ayıktı, hocalar boykota katılmıştı, ne dersi?

Tam 9.30’da gidip Ruhi’yi buldu:  «İznin olursa bir söz diye-

314

KARA AHMET DESTANI

ceğim. Hem dikip, hem eline tabancayı verip unutuvermek olur mu? Dörtte almıştım, sekiz buçuk oldu! İyice acıkmasam gene gık demezdim. Adam bulup koyun yerime. Ötekiler bırakıp gitti çoktan. Geldim haber veriyorum…»

Ruhi düşündü sert: «(Farkı yok Ankara’da gündüzün geceden? Kötülüğü düşünen için gündüz de elverişli! Konuşayım arkadaşlarla, gündüzleri de nöbet düzeni alalım. Bu Ahmet hem çok saf, bekliyor iki buçuk saat fazla; hem çok akıllı, gündüzleri de tetikte olmanın gereğini düşünüyor!..)»

Ahmet, kantinden bir çay içti: Uyumağa gitti. Ortalık kaynıyordu bir acayip. Amfilerde, sınıflarda ders var gibi toplanıyordu öğrenciler. Değirmende çarka vuran sular gibi, biribirine çarpa çarpa kırılıyordu sözcükler.. Herkes bağırarak konuşuyordu.

«Ya temelli ölü toprağı serpilmiş üstümüze, yada kanımız kurumuş! Bu puştluğu da sineye çekersek hiç diyeceğim kalmaz, aşkolsun Türk gençliğine, vede helal olsun kısaca!»

Arının iğnesi gibi çıkarmıştı dilini, sokup duruyordu. Kulak verdiğini görünce Ahmet’in, yükseltti sesini: «Battal arkadaş babasının keyfi için ölmedi! Yarım gün durdurup son görevimizi yapamadık, ölüsüne? Bunu böyle bırakmak olamaz! Haydi örgüt uyuyor, biz ne yapıyoruz anlamıyorum!..»

«(En iyisi yürümek!..)» dedi Ahmet. «(Dinlediğimi görürse gelir, bırakmaz iki saat!..)» Çıktı yukarıya. «(Burjuvazinin yaptığı kalleşlik, ama çok mu gerekliydi burda da tören düzenlemek? Duyacak mı konuştuklarımızı?’Dirilecek mi? Bunlar da burjuva, hatta burjuva alışkanlıkları değil mi insanlığın?)»

31

COP ALTINDA GÖSTERİ

Koydu kafasını yastığa. Çok istiyordu hiç olmazsa bir kanımcık uyumak. Fakat olası değildi, altı üstüne geliyordu yurdun. Uğuldu-yordu koridorlar, köşeler. Yatanı ayıplıyordu bazı keskin gözler. «(Ayıplasınlar, ben uykumu alayım!)» dedi usulca.

Öğle oluyordu, çırpınıp kalktı. İyice artmıştı uğultu. «Haydi kalk, kalk, kalk!..» Bağırıyordu belki on koldan Feyzullah. Ahmet, «(Az kaygısız değilmişim!)» diye şaştı kendine. Girip elini yüzünü yıkadı. «(Kalktık bakalım ne olacak!)» diye mırıldandı içinden.

Havlusunu astı, kahverengi kazağını giydi. İndi aşağıya. Forum vardı demek, Kâzım abi konuşuyordu büyük amfide. Sırayla söz alıyorlardı. Biri, biraz kısa konuşulmasını öneriyordu.

«Biiiz, bu karanlık yolun sonundaaaa, doğacak güneşi bekliyoruz!» diye haykırdı kürsüde bir kız. «Durmak olmaaaz! Oturmak olmaz! Halkın çektiği bizimkinden çok! Bizimki de sonuna geldi artık! Ölüm kapımızın dibinde! Memleketin içinde iktidara sahip olanlaaaar, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde oluuup…»

Geçip arka sıralardan birine oturdu. «(Bütün öğrenciler, bütün devrimci gençlik, hiçbirimiz kaytarmadan yürürsek, ne yapabilir polis? Herkesin gözü önünde silah çekebilir mi? Ama şuraya varmadan yarımız, buraya varmadan yarımız kırarsak, fiyasko olur!..)» Böyle kuruyordu, herkesin gözü önünde saldıramaz sanıyordu polisi. En sağlam güvenliğin «birlik»te olduğunu düşünüyordu.

316

KARA AHMET DESTANI

«Emekçi halkın en duyarlı, namuslu evladı gençlik, gerektiğinde görevini yapacak, bunun için canını vermek gerekirse, verecektir! Herkes biribiriyle daha fazla tartışmayı, biribirinden kuşkulanmayı, biribiriyle devrimcilik yarışlarına kalkmayı bırakıp, uyum içinde ortaya çıkmalıyız arkadaşlar!..»

«Amerikan emperyalizminin yurdumuzdaki zulmü, işbirlikçi egemen çevrelerin çıkarına olduğundan, bu zulüm gün geçtikçe şiddetini artırmaktadır. Fabrika işgallerinin yarattığı panikle birlikte, işçilerimiz, köylülerimiz üzerindeki baskılar yoğunlaşmaktadır. Bu yüzden, halkın ödediği vergilerle okuyan bizler, kendi rahatlarımızı bir yana bırakıp, halkın hizmetindeki yerimizi almalıyız arkadaşlar!..»

Öğleye doğruydu. Hacettepe’de, Dil-Tarih’te, ODTÜ’de, Erkek Teknik’te, Gazi Eğitim’de miting kararları alınmıştı. Kâzım yeniden çıktı, duyuru yaptı: «Oylamaya gerek görmüyorum bu durumda! Hep birlikte Lozan Alanı’nda yerimizi alacağız. İşbirlikçi iktidara tepki göstereceğiz. Birlik halinde kenetlenmiş olarak yürüyeceğiz! Kız arkadaşlarımız da gelecekler! Kopmayacağız arkadaşlar!..» O sırada sesi karcıktı, yutkundu. Kolunu kaldırıp, «yürüyün!» işareti yaptı.

Bir böğeti boşandırmışlar gibi aktı öğrenciler. Aynı biçimde, Hukuklular çıktılar. Caddeyi, gidişiyle gelişiyle kapladılar. Trafik durdu o an. Dolmuşlar, otobüsler, küçük taşım araçları durdular. Vakvaklar öttü, söğdü şoförler. Kurtuluş’un oralara vardı ucu. Eğitim Fakültesi boşandı. Kül renkli bulutlar doldurmuştu göğü, bir yandan da gün ışığı düşüyordu parkın oralara. Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne geçtiler. Sağdan Hacettepeliler aktı. Karıncaların alayları geliyordu her yandan. Lozan Alanı’na ulaşanlar, ayrı yönlerden gelenlerle birleşiyor, kaval gibi duruluyordu. Sağnak yağmurlardan sonra dört dereden gelen seller bir kavşakta nasıl karışır, nasıl vuruşursa, öyle köpüklene kö-püklene vuruşuyor, karışıyordu topluluk.

«Katil iktidar!..» diyorlardı. Sol yumruklarıyla havayı döğe dö-ğe: «Vedatlar ölmeeez!..» «Battallar ölmeeeez!..» diyorlardı.

Birden doldu koca alan. Trafik temelli tıkandı. Aydınlık-Çanka-ya dolmuşları arka yollardan ulaşmayı deniyorlardı. Otobüsler uzaklara çekilmişler, duruyorlardı. «Bağımsız Türkiye!..» diyorlardı.

Kaldırımlardaki kalabalıkların arasından süzülüp süzülüp gençler geliyor, alandaki topluluğu büyültüyorlardı. «Halkımız saflara!..

KARA AHMET DESTANI

317

Halkımız saflara!..» diye bir çağrıyı topluca bağırmayı deniyordu gençler. Duymamış gibi bakıyordu kalabalıklar. Anlamamış gibi davranıyordu. Bir savaşın yarısını geçmişler de sonuna yönelmişler gibi bir çırpınışın içinde durmadan bağırıyorlar, yumruklarını mertlikle sallıyorlardı. Fakat kiminle vuruşacaklardı. Kimi geri püskürtecekler, yada yere sereceklerdi? Somutu belirsiz bir düşman!

«Katil iktidar! Katil iktidar!..»

«Kahrolsun Amerika! Kahrolsun…»

Ne iktidar görünürdeydi, ne Amerika!

Öğrenci Birliği Başkanı çıktı anıtın bağrına:

«Yurtsever büyüklerim, sevgili arkadaşlarım!» diye bağırdı. Boynunun damarlarını patlatırcasına çıktı sesi. Pille çalışan bir sesbü-yülten tutuşturdular eline. Yeniden bağırdı: «Yurtsever büyüklerim, sevgili arkadaşlarım!..» Her sözcükte başını bir yana döndürüyordu. «Başımızdaki iktidar, Amerika’nın yurdumuzdaki emellerine uygun olarak, başta işçilerimiz .ve yoksul köylülerimiz olmak üzere, ülkemizin gözbebeği yüksek öğrenim gençliğine baskısını artırmış bulunuyor!.. Hükümet, resmi polis kuvvetlerinin kanadı altında toplaş-tırdığı kökü dışarda gericilerle üzerimize saldırmakta, bizleri birer ikişer kırmaktadır. Devrimci Türk gençliği Vedat’tan bu yana dokuzuncu şehidini vermiş, İstanbul’da Battal Mehetoğlu arkadaşımız, faşistlerin kanlı kurşunlarıyla hayatını yitirmiş bulunmaktadır. Bir yandan da gençliğin bir bölümünü, kendi emelleri yönünde şartlandırarak, bunları sözümona yurtsever; büyük bölümünü oluşturan bizleri de, Sovyetler Birliği’nin uşağı göstererek, halkımızın gözünden düşürmeğe ve iki yanı biribiri üzerine yürütmeğe çalışmaktadır! Biiiz, “Ne Amerika, ne Rusya; Bağımsız Türkiye!” diyen gençleriz! Halkımız oynanan oyunların farkındadır. İktidar gittikçe bozulan ekonomik ve politik durumu gözden kaçırabilmek için, ortada gençliğin yarattığı bir anarşi varmış gibi göstermektedir. Biiiz, bilimden yana Türk gençleri olarak asla anarşist değiliz. Bizi anayasa düşmanı göstermektedirler. Biiiiz, anayasa düşmanı değil, anayasanın tastamam uygulanmasından yana gençleriz. Biz bozuk düzenin, sömürünün düşmanıyız. Biz emekçi halkın ağır bastığı, halkımızın meclislerde çoğunluğu oluşturduğu parlamenter düzenden yanayız!..»

Kaynayan kalabalığın içinde, Orduevi’nin çenesine gelip dayan-

318

KARA AHMET DESTANI

mıştı Ahmet. Bazı sözcükleri duyuyor, bazı sözcükleri duymuyordu. 21 Şubat olayından dolayı Harbokulu’ndan çıkarılan teğmenlerden miydi Kâzım? Gelip Siyasal Bilgiler’e mi yazılmıştı? Bir subay kıtada erlere nasıl ders verir, sözcükleri nasıl teker teker, hem de ağır ağır söylerse, öyle dura dura, tane tane söylüyor, anlaşıldığını her dinleyicisi üzerinde denetlemek istiyordu. Ama duymuyordu Ahmet. O hâlâ bağırıyordu. Birden bütün topluluk sol yumruklarını kaldırdı. Başlar yere eğildi. Susku başladı. Devrim şehitlerinin tümünün ve Battal’ın anısı önünde saygı duruşu yapılıyordu. Sonra Hacettepe’den Timur’un konuşacağını duyurdu Kâzım. Sesbüyülteni yeni konuşmacıya verdi. Gene: «Yurtsever büyüklerim, sevgili arkadaşlarım!..» Gene işitilmiyordu Ahmet’in olduğu yerden.

Birden bir yığılma oldu. Sıhhiye yönünden polis arabalarının sıralandığı, arabalardan boşalanların kalkanlarını göğüslerine gererek, coplarıyla saldırıya başladıkları görüldü. Ankara Sineması’nın oradan atlı polisler girdi. Necatibey Caddesi’nde hazırlanmışlar iyice. Şimşek gibi, hızlı gelişti saldırı. Bunlar mıydı düşman? Atla, copla, otobüsler dolusu gelerek saldırıyorlardı. Nasıl karşı koyacaklardı; neyle? Direnip, «Yuuuh!» çektiler yer yer. Tahta parçası, taş, demir, hiçbir şey yoktu ellerinde. Gene sol yumruklarıyla havayı doğuyorlar, «Yuuh!» çekiyorlardı.

«Katil iktidar!..»

«Bağımsız Türkiye!..»

Durmaksızın koşuyordu atlar. Girdiler. Durmaksızın inip kalkıyordu coplar. Bir anda ikiye, bir anda dörde ayrılıyor, yanlara, uçlara çarpıyordu dalgalar. Ahmet, yandaki parka girdi. Kaçmayan var mıydı? Kızlar erkeklerin kolundan tutarak, yerlerde sürünerek kaçıyordu. Kitabını, çantasını almak için eğilenler kapanıp kalıyorlar, güçlükle doğruluyorlardı. «Kaçmanın çok ayıp olduğu»nu düşünmek istiyordu Ahmet; olanak yoktu.

Ara sokağın köşesinden baktığı zaman alanda kimsenin kalmadığını acıyla gördü. Köşede kıyıda yakaladıklarını enselerinden, omuzlarından kavrayıp kavrayıp arabalara tıkıyorlardı. O kadar kolay bozmuşlardı ki, gözyaşartıcı bombalarını kullanmak gerekmemişti. Bunu hiç düşünmemiş miydi «abi»ler?

«(Haydi kalk kalk kalk diye bağıra bağıra, hepimizi alana getir-

KARA AHMET DESTANI

319

meleri iyi, ama sonuç ne? Niçin kimse bunu önceden düşünmedi, önlem almadı? Hem bu polisin yaptığı ne? Nasıl insanların üstüne at sürebiliyor, nasıl kız demeden, erkek demeden cop vurabiliyordu? Hani anayasanın yazdığı toplantı özgürlüğü? Önceden izin almaksızın! Silahsız! Saldırısız! Kimde silah vardı acaba? Nereye ve kime saldırmıştı gençler?)»

Kirli maviye boyalı arabalara tıktılar topladıklarını. Alan boşaldı. Gençlerin kimi Mithatpaşa’nın oralara, Kızılay’a, kimi Ziya Gökalp’e, İzmir Caddesi’ne çekildiler. «(Bari Site Yurdu’nun faşo-lan görmeseler halimizi!..)»

Hâlâ kaçmanın ayıbım düşünmek istiyordu Ahmet. Ağzı, uzun süre söğüt yaprağı çiğnemiş, yada kinin yutmuş gibi acıydı. Göğsü kalaycı körüğü gibi inip kalkıyordu. Belki bunun kadar utandığı, utanacağı başka bir olay geçmemişti, geçmeyecekti başından. Kısa yaşamında, Karataş’ta filan başına gelenleri düşündü. Bir anda bazı olayların resimleri geçti kafasından. Bundan kötüsü var mıydı; düşünmek istiyordu; ama yürüyüp gözlerden silinmesi de gerekliydi. Ana caddelere çıkmadan, dar sokaklarda yürüdü. Önünden gidenler, ardından gelenler vardı. Başka başka okulların öğrencileriydi, devrimci oldukları belliydi hepsinin. Kaçıyorlardı. Belki onlar da kaçmanın kahredici ayıbını düşünmeğe çalışarak, ama düşünemeyerek kaçıyorlardı.

Amerikan eşyaları satan bir çarşının önünde durdu. Tanımıyordu yanındakileri. Vitrinlerde teypler, radyolar, tıraş makineleri, gözlükler, çakmaklar, kadınların boyanması için bir sürü öteberi; renk renk, boy boy, çeşit çeşit şampuan, sabun, esans, «after shave» losyonlar sıralanmış, serpilmişti. Kiminde her türünden sigara; en ağır, en ser-semletici kokularıyla her türünden puro; kiminde blucinler, kanad-yenler, kotlar… Beş dakika kadar izledikten sonra çekip gidecekti, öteden iki polis gördü. Pasajın içine dalmaktan başka çare yoktu. Süzüldü usulca. O dükkân, bu dükkân; hemen alt katlara inerek, ardına önüne bakarak, deri işlerinin, bel kemerlerinin, gözlüklerin, Çin işi, Japon işi dolmakalemlerin fiyatlarını sorarak on dakika daha geçirdi. Ama ne boğucu, ne başağrısı bir yerdi. İlk fırsatta çıkmalıydı dışarı. Yürüdü kapının ağzına. Fevzi Çakmak Sokağı’na geçti. De-mirtepe’ye çıktı. TÖS  Genel Merkezi’nin önüne gelmişti bilmeden.

320

KARA AHMET DESTANI

«(Gireyim mi?)» diye sordu kendine. «(Geliyorlar mı hâlâ ardımdan?)» Biraz düşündü, sonra karşılık verdi kendine: «(Bakarsın ters bir raslantı olur, izleyerek gelirler, TÖS’ü zor duruma sokmuş olurum. Geçeyim. Bineyim bir taşıta, varayım okula. Bakalım devran orada ne gösterecek?)»

*

Kantinde, en büyük toplanma Feyzullah’ın çevresindeydi. «Tam bir fiyaskodur bu!» diyordu. «Tam bir bozgun! Kim buna yol açtıysa hesap vermeli! Legalite, legalite; işte legalite! Madem legalite, niçin gerekli formalite yerine getirilmedi? Yöneticiler neyin yöneticisi? Resmen haber verme işlemi yapılsaydı, gene de olur muydu saldırı? Bu onların tezi. Biz diyoruz legaliteye güvenilmez artık! Aklın gerek tirdiği yola girilmelidir…»

Muharrem boyna dudaklarını kemiriyor, dilini dişini yiyordu. «(Kes ulan ajan bozuntusu! Şimdi inandım kışkırtıcı olduğuna!)» demeyi kuruyor, fakat eleştiriye uğrayınca çiyleştiği söylenir diye sabrediyordu. Bu yüzden biraz daha yiyordu dilini dişini.

«Kızmak kurtarmaz durumu! Kızmakla olacaksa hepimiz kızalım. Bütün Ankara’nın gözü önünde kaçtık! Madem formalitesi eksik bir toplantıya gidiyoruz, bunu bilelim, tam gidelim! Alalım silahlarımızı yanımıza, dört mü var, kırk yapalım! O zaman gelsin, itler üstümüze. Allah ya onlara verir, ya bize! Böyle tavuk gibi elli gün sineceğimize, horoz gibi bir gün alnımızın akıyla döğüşürüz. Gençliği rezil etmeğe kimsenin hakkı yoktur, olamaz!..»

«Sözde “Kamu Yönetimi” dersi filan da okuyorsun ama kafan çalışmıyor Feyzullah Efendi! Bir daha belli ettin nato kafa, nato mermer olduğunu! Şehrin ortasında, miting alanında, polis kuvvetlerine silahla karşı koyamazsın. Polis sıkıştı mı jandarma gelir, jandarma sıkıştı mı ordu yetişir, ne yapsan onlar senden güçlü, sererler leşini güneşin altına! Her zaman…»

«Bir söz diyeceğim, gene ajan diyeceksiniz. Bu düşünce, sizin ne kadar pasif ist olduğunuzu gösteriyor! Teslimiyetçi vede korkak! Bu durumda yönetim sorumluluğunu hemen bırakmalısınız.  Olağanüstü

KARA AHMET DESTANI

321

kongre toplayıp yeni yöneticilerin seçilmesine olanak hazırlamalısınız. Değilse bu gençlik yarın yüzlerinize tükürür sizin!..»

Feyzullah serteldikçe, Muharrem’in huzuru kaçıyordu. Çekilip gitti usulca. Ruhi yanaştı Feyzullah’ın çenesine: «Ne diyorsun ulan ukala dümbeleği, vır vır vır? Olağanüstü kongre istiyorsan, girişime başlarsın, elini kolunu tutan mı var? Onu da bizim boynumuza im sarıyorsun? Silahlanmalıymış da, bilmem ne? Madem kendin niçin gitmedin El Fetih’e? Bizim aklımız bu kadar eriyor, bu kadar geliyor elimizden. Genel kurul gerekli eleştirmeyi yapar. Gerekli görürse ceza verir. Seninki görüşse bizimki de görüş! Kes!..»

Konuşurken yüzünün derisi terledi Ruhi’nin. İkisinin de mavileri serteldi gözlerinde. Dinleyenler bir şey demiyordu. Erdal’a göz etti Ruhi. «Polis, topladığı arkadaşlarımızı acaba nereye götürdü? Emniyet Sarayı’ndan yoklamaları için hocaları bulalım, olmazsa avukatlara telefon edelim. Birer araba sopa yemesinler geceboyu…»

Ahmet kalkıp Hasan’ı aramağa gitti. Bir de Mevlüt’e bakacaktı. Nurten’den, Zehra’dan da bir haber alabilseydi…

21

32

ZEYNEPGİL

Muharremle Ahmet, Maltepe’deki Nokta durağında indiler.

Lozan Alanı bozgunundan sonra faşoların şımardığı görülüyordu, özellikle Siyasal’a, Hukuk’a, Basın Yaym’a ve yurtlara saldıracaklar diye haberler dolaşıyordu. Nöbetler sıkılaştırılmış, düzene sokulmuştu. Ama yeterli silah, mermi yoktu elde. «(Haydi nöbetleri düzene soktuk!)» diyordu Kâzım. «(Üstün güçle saldırırlarsa ne yapacağız? Polis de yanlarında olursa, kendimizi nasıl savunacağız? Yeni silaha, mermiye para lazım. Nereden bulacağız?)»

Bağış toplama komitesini toplantıya çağırdılar akşam. Yeniden kurullar oluşturmalı, bildik adreslere, tanıdıklara gidilmeli, okullardan, devrimci kuruluşlardan ne alınabilirse almalıydı. Sular damla damla büyüyordu. Küçük sulardan ırmaklar oluyordu.

Nokta durağında inip pazarın yanından yürüdüler. Anacık babacık günüydü oralar. Birer fileye, çantaya sığdırmışlardı ortahalli memur hanımları haftalık alışverişlerini. Yükçü çocuklar kısılmış gözleriyle bakıyorlardı. Dairelerin paydos saati geliyordu.

Serçe Sokak başlangıcından yürüdüler.

«Silahlanmanın zorunluk olduğu açık! Silahlanacağız; ama ancak güvendiğimiz arkadaşlar bilecek bunu. Kim ki kuşku yaratmış, bilmeyecek. Feyzullah gibiler bilmeyecek…»

Kapıcının karısı ikindin güneşine diye büzülmüştü duvann dibine. Ama yoktu güneş. «(Bir göz kirpimi doğar mı diye umdum, doğ-

KARA AHMET DESTANI

323

madı o da!..)» İkinci yıla devrilmişti, yazları bile göğsünü doldura dol-dura bir soluk alamamıştı. «(Bütün pislik, bütün tozlar, çukur diye bu yanlara mı geliyor bacım? Ölmeden bircik kendi yerlerimize varıp gelsek! Otursak ırmak kıyısındaki söğütlerin altına. Yetmiş lira derler otobüsün biletine. Beş kişi gitsek, gidiş dönüş yedi yüz! Üç yüz de harcasan bin. Bin de üst baş, iki bin! Bu demek bize köyün yolu kapalı. Yoldan bir çıkı bulsak Şehirde çıkı olmaz. Cüzdan bulsak. İçinde iki bin olsa. Olmaz şu zamanda. Yüz yirmisi oğlanın kıçına panta-lon. Yüz yirmisi kızın kıçına. Ellisi anama basma. Ellisi bana. Otuzu ona… Bitti beş yüzü! Havadan bize bin bile gelmez. Demek ki bizim köye gidişimiz olmaz…)»

Öfkesinin ortasından geçip gitti iki delikanlı. «(Besbelli öğrenci oldukları! Belkim anarşis! Besbelli Mühendis Kadirgil’e çıktıkları. Gelir giderler bacım, sabah demezler, akşam demezler! Okulda okumaz da bunun evinde mi okur derslerini bu kıranlar ne bileyim? Gelir giderler! Alırlar kitap, verirler kitap. “Haydi Gülistan getir bisküvi, getir filiz çayı! Nokta durağından piliç al Gülistan! Yoğurt al Gülistan!” Yoğurtları da yoğurt olsa! Bir kaşık daldır, oyuntuya hemen su dolsun! Yoğurtları ben çalacağım köyde! Mis gibi kekikli otları yemiş yemiş mor koyunlar. Gölgeli söğütlerin dibine eğrenmişler. Dinlenmişler kuşluktan öğlen sonuna kadar. Daha göğüslerindeyken koyulmuş sütler. Sağıp gelmişiz helkelerle. Yatacak zaman ılıştırıp çalmışız kalaylı kaplara. Sabaha karşı uyanıp açmışız üstlerini. Herif kalkıp ters döndürsün, sökebilirse aşkolsun! Mıh gibi yapışır ki, bulaşığı bilem zor çıkar… Hay Allah belanı versin taksi gibi! Eziyordun bebeyi! Kız Neslâân! Gel surda oyna, ezileceksin, baban diyecek bakmadın!..»

Mühendis Kadir çıkıp geldi, sağdaki akasyanın dibine yanaştırdı Taunus’unu. Tam kılı kılına soktu oraya. Sonra çat etti kapadı, anahtarı cebine attı. Yürüdü paçasını savurarak.

«(Kısa gocuk giymiş. Eskiden içerdi gâvur purosunu. Kokardı Amarikan yarbayı gibi. Şükür Allahıma boşladı. Kokmuyor artık domuz domuz. Bunca varlığa, bolluğa, beş vakit namazlarını da kılsa, kıldırsa avradına; hem de bizim o yanların adamı, belkim demirin tuncu insanın piçidir, belkim en hasıdır, sığır alası değil ki, ne bileyim karşıdan? Kulakları çınlasın, selamettik babam gelmedi bizimle,

324

KARA AHMET DESTANI

gelse akıl erdirebilir miydi bilmem! “Yük olmayım Alâddin’e! Güzden güze biraz para yollarsanız Allah bin bin razı olsun! Yollayamaz-sanız gene razı olsun! Artık eksik ahret hakkınızı helal edin, ben ettim…” Etmesen ne yapacaksın ay benim babam? Bir daha görebilecek miyiz birbirimizi? Kabristanlığın biri ağzına kadar dolmuş, yenisini tâ Ivedik Yolu’na yapmışlar, derya deniz! Diyorlar orası da dolacak! Seni oraya köylülerin arasına, bizi buraya şehirlilerin arasına gömerlerse, hırlısı hırsızı, iti uğursuzu var, kime yol soracaksın da ananı atanı bulacaksın ay benim babam? Biz yokken ölüp gideceksin! Belki de öldün! İkinci güze devrildi daha bircik olsun yolla-yamadık yüz liranı. Ne gelip giden bulabildik, ne yüz lira!.. Hay Allah belanı versin kamyon gibi, ne işin var buralarda, ezdin çocuğu! Kör şeytanından bul! Kız Neslâân, çek kardasın Kurban’ı; ezilecek! Bakmadın diye dama katacak hökümet! Ahir ömrümde burnumdan fitil fitil getirecek, dirisine sahip çıkmayan hökümet ölüsünü başıma kakacak, çek kardaşını!..»

«Çok iyi oldu, pipoyu bıraktığın Kadir abi!» Şengül abla: «Evin havası temizlendi, başağrılarım dindi!» Kalkıp kolonya gezdirdi on üçündeki Zeynep. Ablası İrep arkadaşlarıyla çıkmış. «Babam pipoyu bıraktı ama, vodkaya dadandı! Her akşam içiyor! Arkadaş bulursa ikindiden başlıyor…»

«Anlamadığınız konularda konuşuyorsunuz deli deli! Bütün bunlar toplumdaki bunalımların sonucu. Maddesel, ruhsal bunalımlar hepimizi kıvrandırıyor. Ben eskiden yılda yüz şiir yazardım. Duygusal yaşamım itegendi. Şimdi hırçın, gergin, hem de kurutulmuş gön gibiyim derimin altında sıkışmış ruhumla! Yani bunları ben anlatamıyorum iyice. Pipo bir özentiydi. Bizim şirketteki Amerikalılarla ahbaptık o zaman. Biliyor muyduk emperyalistin yerlisi kim, yankisi kim? Bir zenci gelmişti Rabır mıydı adı? Lungsten Hughes’ten şiir okurdu, bayılırdım. Zenci mühendis içiyor diye başladım belki; bilinçaltına yönelen etkiler dürtegen! Zenci mühendis gitti, pipo da gitti. Gençler siz hepiniz çok yaşayın, bize bilimsel toplumculuğun yollarını açtınız; bu sefer de şiir gitti! Yılda yazmıyorum şimdi üç dört. İlhan Berk gibi yazacağıma hiç yazmam! Eski Mısır Şiiri’ni aldım geçende, günümüz şiirinden iyi. Kaç bin yıl var arada? Şimdi toplumun bungun sularında başka sancılarla kürek çekmek istiyor ozan. Fakat ben

KARA AHMET DESTANI

325

size daha önce birer «Şenkato» yapayım. Bunu yeni bulduk. Adı da, Şengül’ün Şen’i, Kadir’in ka’sı, tonik’in to’su. Evde limon var mı Şengül? Yoksa aldırayım Gülistan’a. Pencereden sesleyim, yukarı gelirse köyünün yoğurtlarını öğer dört saat…»

Şengül kalktı: «Sen otur, ben hazırlarım!»

«Kendi elimle sunmak istiyorum gençlere!»

«Sağol abi, zahmet olmasın! Biz aslında…»

«Biliyorum biraz oturup gideceksiniz; ama…»

«Geçen sefer de bizi mahcup ettin. Ablam yorulmasın. Biz gene sıkıştık Kadir abi! Faşolar bindiriyorlar. Diyorlar yeni baskınlar olacak. Kimse elimizden tutmuyor. Eksik olmayın, sizler gibi birkaç aydın abimiz var da…»

«Kolay, kolay! Hele oturun! Ne derdiniz varsa konuşuruz. Yeter ki gençlik olarak demokratik yollardan ayrılmayın. Vede… Vede; bu sözcüğe de dilim nerden alıştı, çağırgan olmaktan çok itegen! Sizi biribirine düşürenlerin hangi yılanlar olduklarını iyi bilin! Evet, şimdi onlar size saldırıyor, siz de onlara karşı hazırlanıyorsunuz, sonuçta acaba kimlerin anası ağlayacak? Gençlerin. Öteki dürzülere bir şey olacak mı? Onlar ortalığı bulandırıp milyonlarını vurmağa bakacaklar. Gene büyük bir arazi kapatmış Kelbaş’ın biraderi Polatlı yolunda. Üçe aldıysa, üç yüzden, üç binden satacak metre karesini. Yeni yeni şirketler kuruyor dürzüler. Rabbena, hep banaa! Dünyayı değiştirirken en başta bencilliğin kökünü kazımalı. Sözde birer köylü çocuğu bunlar. Vede yoksulluktan geliyorlar. Allah hepsinin belasını versin! Adaletin göksel katlarında en güzel çoban şamarlarını yedikleri günü göreceğiz, ama geç! Olanlar siz gençlere olacak. Derdiniz para ise kolay. Ben size bulurum. Ama silah alacaksanız, ona yokum. Silah için para veremem. Afiş, broşür bastırmak istiyorsanız, hay hay! Bin; bin beş yüz; iki bin…»

Ahmet, büyümüş göz aklarıyla, ucun kıyı, biraz Kadir abiye, biraz Zeynep’e bakıyor; Muharrem de Zeynep’e bakıp yutkunuyordu. Acaba Şengül abla girmeden verebilir mi iki binin binini?

«Biliyorsun Kadir abi, biz tâ baştan, gençliğin silahlanmasına karşıyız. Vede ne kadar zorlanırsak zorlanalım o yola asla girmeyeceğiz. Bunda kararlıyız. Fakat içimize çok ajan sokuyorlar. Onlar da silah sokuyor. Biz düşüncelerimizi, halka ve arkadaşlarımıza anla-

326

KARA AHMET DESTANI

tarak Türkiye’nin en büyük gençlik örgütünü oluşturduk. Yeni bir afişleme düşünüyoruz. Vede köylere, fabrikalara bilinç götürme kampanyasını açıyoruz. Bunun için gerçekten büyük giderlerimiz olacak. Sen her gelişimizde, eksik olma, bizi boş çevirmiyorsun; ama bizim senden asıl ricamız, bize yeni arkadaş adresleri vermen; biraz da onlardan rica edelim. Çünkü ne olsa senin de bir ailen var, araban var, değil mi Kadir abi?» Öksürdü, nasıl başardım bu konuşmayı demek için Ahmet’e göz kırptı; fakat Kadir abi huylanabilir diye korktu, Zeynep’e çevirdi bakışını. «Zeynep daha çocuktur, şimdiden her şeyi duyurup ruhsal erincini bozmak doğru olmaz. Aydın insansın Kadir -^bi, anlarsın…»

\ Yüzde yüz anlamıştı. «Zeyno! Kalk kızım! Odana çekil, dersine bak! Hem de hazır abiler gelmişken, modern matematik, modern fizik, soracak şeylerin varsa sor…» Zeynep, Cinderella’nın Türkiye’de boy atmış bir türevi gibi kalktı, dizleri üstünde yaylanıp kalkarak oturanları selamladı, çekildi odasına.

Kadir abi kalktı. Yeni yaptırdığı kitaplığın çekmecelerinden birini açtı. «Ben gerçekten iki bin verebilirdim. Başımızdaki hırsız şebekesiyle güzel savaşım verdiğiniz için sizleri takdir ediyorum. Vede emperyalizmin kıyıcı politikasına karşı halkımızı uyandırdığınız için sizleri desteklemenin gereğine yürekten inanıyorum. Ama durumum iyi değil. Şimdilik bin aim, birkaç gün sonra bin daha! Başka devrimci arkadaşların adreslerini sordunuz ama onların işi tıkır. Benim çevremde var birkaç, hepsinin devrimcilikleri sözde! Onlar salonlarda toplansınlar, ha ha ha, hi hi hi, canım, cicim… Neyse, gene düşünüp birkaçının adını vereyim. Fakat önce kendileriyle konuşmam gerek. Bunlar itegen adamlardır. Önce kanları razı olmaz…» Çekmeceden aldıklarıyla, cebinden çıkardıklarım birleştirip uzattı.

Şengül abla bir tepsiyle geldi usulca.

«Oldu olacak, bunun nasıl yapıldığını da anlat!»

Gülünce yanaklarının ortası çukurlaştı Şengül ablanın. Yılların sessizliğini taşıya taşıya umulmayacak kadar yorulmuştu. Belki sadece kocası tarafından öğülmüş, sevilmişti. Pembeldi yüzü:

«Bunun yapılması diye bir şey yok canım! Sadece uyduruk! Her bardağa birer limon sıkıyoruz. Limonun iki katı votka. Votkanın üstüne birazcık nane likörü. Onun da üstüne vişne suyu. Hepsi bu. Şen-

KARA AHMET DESTANI

327

 

kato. Bir kurt adı gibi. İreb’in arkadaşları böyle söylediler geçende. Tabii onlarınkine limonun yarısı kadar votka koyuyorum. Şimdi Zey-nep’inkine de o kadar koydum. Çok bile geliyor. Aslında vermek yanlış belki, fakat biz içiyoruz, bir şey sanacak, biz yokken ölçüsünü bilmeden kendisi yapmağa kalkacak, yada dışarda denemeğe heveslenecek, daha kötü olacak…»

Ahmet’in ilk algısı, bu önce soğuk bir içkidir. Gerçi kaloriferler iyi yanıyordu. Ama kış ortasında değil, yaz ortasında içilmesi daha iyi olur. İkincisi, acıtılmış gazoza benzemektedir. Madensuyu da koymuşlar. Kimyasal olarak madensuyu sodasının votka üzerindeki etkisi. Ahmet’in düşüncesini ortasından kaptı Muharrem: «(Biz her zaman içiyor muyuz da inceliklerini bilelim? Paraları her zaman iyi. Kendileri de insana güleryüz gösterirler nasılsa. Bunalımlarını dinlediğimiz için belki. Vede Kangal’daki köylerinin hâlâ ellerinde duran topraklarının geliri yarı yarıya aktarıldığı halde buraya, Kadir abinin mühendislik firmasında yüklendiği her büyük işten, vurgun yönüne gitmeğe ne gerek var, müteahhitlik kârı % 25, alır onu, olur biter! Babasından kalanı şirketin anaparasına yatırmakla da en doğru işi yapmış! Tâ Marshal Planı uygulaması gününden beri kaç yol makinesi, kaç buldozer, kaç damperli kamyon, kaç kepçe, kaç grayder, kaç yol silindiri; mademki iş bilenin, kılıç kuşananın; birazcık da biz gelip alalım ucundan! Belki mutlanmaktadır verdiği için. Bir yoksul hem de cahile verse değerini bilmeyeceğinden kuşkulanır. Bizi yeni aydınlardan görüyor. İlhan Berk’i tutmuyoruz. Nâzım’dan o da tat alıyor. Emperyalizmin hiç değilse sözüne düşman… Gene de Kadir abi sen bize birkaç yeni adres ver, çok gereksinim duyacağız!..)» «Nasıl olmuş çocuklar? Affedersiniz, Ahmet miydiniz?» «Çok güzel, çok hoşuma gitti. İlk içiyorum ama…» «Demek ilk? Çok güzel! Bunu böyle kıdım kıdım…» «Fıstık badem kuruyemiş alın! Evet ben size beş altı adres vereyim. Esasen bazı arkadaşlar TÖS Boykotunda açığa alman öğretmenlere yardım için girişimde bulundular? Fakat konuşulanlar sözde kalıyor. Çağdaş uygarlık filan deriz hep, nedir bu? Çağdaş uygarlık dayanışma demektir. Bizde bunları düzenle yürütecek örgütler yok. Bireylerin girişimleri kopuk…»

«Zeynep’in eğer modern fizik, modern matematik için desteğe

328

KARA AHMET DESTANI

ihtiyacı varsa devrimci kız arkadaşlarımız var, bak Şengül ablam da burda; hiç çekinmeden söyleyebilirsiniz. Emperyalizmin en çok el attığı alanlardan biri eğitim. Sıkıntı çekmesin. Daha doğrusu ziyan olmasın. Seve seve yardım ederiz. Şenkato’yu öğmek için sözcük bulamıyorum abla. Elinize sağlık. Gelecek sefer bunun nasıl yapıldığım yazayım, ilerde ev kurduğumuz zaman konuklarımıza hazırlarız kısmet olursa. Biz şimdi kalkalım izninizle. Daha uğrayacağımız yerler var. Sonsuz teşekkürlerle Kadir abi, Şengül abla…»

Bardağın  dibinde  kalanı yudumlayıp kalktı  Ahmet.  El sıkışıyorlardı. Zeynep çıkıp geldi elinde kitapla: «Postulat, aksiyom, grup, uzay…» Kapattı kitabın açık sayfalarını, uuf etti. «Hiçbirini anlamıyorum, ne demek matematiksel sistem? grup? postulat?» Kadir abi Muharrem’in yüzüne baktı.

«Bunları gerçekte ben de anlamıyorum!» dedi Muharrem, Ahmet’e baktı. «Vede hemen gitmem gerekiyor. Belki Ahmet kalıp anlatabilir Zeynep’e. Eğer gerekliyse…»

Ahmet sıkıldı biraz. Gömdü cansıkmtısmı. «(Hep öyle köylü kalacak değilim yaşamımda! Zorlamam gerekmez mi kendimi?)» Kadir abi de bakıyordu: «Eğer zahmet olmazsa mutlu oluruz tabii!» «Bilmiyorum anlatabilir miyim? Deneyelim.» Rahatladı Muharrem.

«Sen de pek erken kalktın Muharrem, bir de çay içseydin!» «Mutlaka gitmem gerek! Ahmet çalıştırsın Zeynep’i. Çayı da birlikte için. Nasıl olsa sık sık rahatsız ediyorum sizi…» Merdiven başına kadar geçirdiler Muharrem’i. Zeynep çekti Ahmet’i odasına. «Ay noolursunuz, lütfen kusura bakmayın, odam dağınık! Ama bir dakikada toplarım. Şu mantoyu şuradan hooop kaldırıp, şu battaniyeyi buradan hooop; siz de şöyle buyrun lütfen! Ben de şuraya; oldu bitti bilee!..» Oturdular hemen. Ahmet kalem aldı. Zeynep’in karalama kâğıtlarından çekti. «Başlayalım. Bir matematiksel sistem olarak postulat…» Şengül abla salonda oturuyordu Kadir abiyle.  Çok  geçmeden zil çaldı. Kalktı, kapıya baktı Kadir. Tam da Şenkato’dan bir tane daha yaptırmayı düşünüyordu kendine… Belki kapıcıdır. Değilse bile, canı cehenneme gelenin! Belki İrep. Aşağıdan çalmıştı gelen. «(İrep olsa, anahtarı yok mu canım?)»

i

KARA AHMET DESTANI

329

Tıpırtısız tıpırtısız, ipince çıkıp geldi Selim.

«Buyur Selim! Geç; geç bakalım! Ne haber?»

Şengül yenge onu öptü. Kadir dayısı da öptü.

Zeynep fısıldadı: «Bu gelen en birinci gericilerden! Faşoların koyusu! Akrabası oluyor babamın! Her sefer gelir para ister. Makbuz getirir sonra. Fakat babam vermeyecek artık, yemin etti!..»

Gene aynı yere gelip oturdular.

«Çayı koy Şengül!» dedi Mühendis Kadir.

Yanındaki sehpanın üstünde National Geographic Magazine’in bir sayısı vardı, alıp karıştırdı. Yeşilden maviye, cam göbeğine giden Küba kıyılarının havadan fotoğrafları… «(Günahım kadar sevmiyorum şu çocuğu! Çıkıp çıkıp geliyor!..)» Bıraktı dergiyi. «(Devrimciler pırıl pırıl! Yürekli! Bunlar sünepe! Yamanık dürzüler! Ver parayı götürüp silah alsınlar. Yok para! Devrimci ol, var. Hoş bizim de kervanlarımız Halep’ten çekilmiyor. Para basan makinelerimiz de yok akşam sabah yağlayıp yağlayıp çalıştıralım! Sıçarım babanın ağzına! Sen kim oluyorsun bacak kadar boyunla örgütlenip devrimcilere tuzak kuruyorsun ulan!..)»

«Aksiyom’u şöyle tanımlıyoruz: Kanıtlanması gerekmeyen! Teorem değil, gerçektir. Herhangi bir şey için temel şart…»

«İnanın, kafam altüst oldu! Babam sevmiyor diye annem de sevmez bu Selim’i. Fakat işte, memleketten gelmiş bir akraba…»

«Hâlâ faşolarla mı düşüp kalkıyorsun Selima?»

Soğudu salon birden. Sanki kaloriferler yanmıyordu.

«Biliyorum senin de komünistlerden yana olduğunu, gene de geliyorum evine, dayım diye!»

«Kerhanacıya bak!  Zarf içinde çağrı mı yolladım ulan?»

«Fakat bir gün açık seçik anlayacaksın! Onlar halkı kışkırtıp içsavaş çıkaracaklar. Biz buna engel olmak istiyoruz. İçsavaş çıkarıp son Türk devletini yıkmak, Türkiye’yi Çekoslovakya gibi, Macaristan gibi, Rusya’nın peyki yapmak istiyor onlar…»

«Bülbül! Ezberlemiş her şeyi boklu bülbül! Papağan; ötüyor! Sanki Rusya’nın işi gücü yok da senin iliklerine kadar sömürülmüş ülkeni alıp başına çorap örecek! Parasını harcayacak yeri de yok, senin geri bırakılmış ülkeni adam etmek için harcayacak!..»

«(Eğer bir daha gelirse koğarım demişti babam, koğmadı!..)»

330

KARA AHMET DESTANI

«Aslında bugün Amerika’nın emelleri var Türkiye üstünde! Silah satabilmek için dünyanın sinirlerini gergin tutmak istiyor. Bunun için de, Finlandiya’dan Basra Körfezi’ne vede Sumatra, Borneo adalarına, Tayland’a kadar bir sürü erken uyarı istasyonu, gözetleme sistemi kurdu. Türkiye’yi de bu sistemin içine kattı. Sovyetler’in var mı böyle bir ilgisi? Nato içinde nüfusumuz göz önünde tutulursa, Amerika’dan sonra en çok askeri biz besliyoruz; niçin? Amerika’nın çıkarları için. Devrimci gençler Amerika’nın üstümüzdeki planlarını halka açıklamak için çaba harcıyorlar. Bugün Amerikan emperyaliz-miyle savaşmak her yurtseverin görevidir. Siz ne yapıyorsunuz? Ona destek oluyorsunuz. Komando kamplarında Amerikan silahları ile eğitim görüyorsunuz. Aramco yoluyla, CIA yoluyla oluklardan Amerikan parası akıyor size. Biz bu gerçeklerin hepsini biliyoruz. Ama siz anlamak istemiyorsunuz. Yıkanmış beyinleriniz! Bir sefer üç yüz verdim, pişmanım! Beş Taurus yok artık! Devrimci olun, mutfağımın parasından kesip vereyim…»

Kıvranıyor dayısının önünde Selim:

«Seni kötü doldurmuşlar dayı! Bizi hain sanıyorsun. Çok yanlış sanı’lar içindesin. Biz de bu yurdun çocuklarıyız. Hainlik aklımızın ucundan geçmez…»

«Öyleyse bilmeden hainlik ediyorsunuz. Devrimci arkadaşlarınıza katılın. El ele verin, birlikte uyandırın yüzyılardır kıyımla, korkuyla, dinle, afyonla uyutulmuş halkı! Yepyeni bir düzenin kurulmasına yardımcı olun. Madem bu yurdun çocuklarısınız…»

«Senin asıl bize yardım etmen gerek dayı!»

Zeynep: «Bak, kıracak babamın direncini eşek adam! Bu pisleri hiç sevmiyorum hayatta! Devrimci abilere bitiyorum…»

Kızın gözlerine baktı Ahmet; ne aksiyomları gördü, ne postulatı. Yüksek yaylalardaki göllerde yüzüyordu, yeşil sularda…

«Niçin hep devrimci abileri seviyorsun?»

«Çok şey için! Önce İrep ablamın sevgilisi devrimci, ablamı sevdiğim için! Bana da söylüyor ablam: “Seveceksen bir devrimci sev, bakma köpeklerin yüzüne!” Sonra benim devrimcileri sevmemin-nedeni, herkesin mutluluğu için savaşıyorlar, yarınki güzel günleri getirmek için ölüme gidiyorlar…»

«Sana bir şey söyleyebilir miyim Zeynep? Bence sen her şeyi an-

KARA AHMET DESTANI

331

hyorsun. Anlamadığını sanıyorsun. İzin verirsen ben gideyim…»

«Anlıyorum ama konuşmak istiyorum. Buraya gelen abilere soruyorum, anlatmak için odama geliyorlar, konuşuyoruz biraz…»

«Ablalar gelmiyor mu?»

«Ablalar gelmiyor sık…»

«Ben sana ablalardan getireyim bir gün, olur mu?»

Kalktı, elini sıktı kızın. «Salona çıkmanı istemiyorum ama Selim serserisini gör bak, nasıl uyuz! Görmeni istiyorum!..»

Ahmet sessizce çıktı. Kadir de, Şengül de kalktılar.

«Bir çay içersin değil mi Ahmet?»

«Çay için beklemesem iyi olur! îş var…» dedi. Baktı yan gözle Selim’in yüzüne. Hiç de kızın dediği gibi çirkin değildi. Ama insan alası içinde oluyordu, dışından bilinmiyordu. Sokakta görseydi severdi, bir arada biraz kalsaydı, bir işte birlikte çalışsaydı daha da severdi. Sonradan deselerdi bu Selim faşo, inanmazdı.

Ona da elini salladı giderken.

Kapıcı Gülistan oturuyordu. Çocukları oynuyordu kamyonların, taksilerin geçtiği daracık yolda.

33

TUSLOG’UN CAMLARI

Akdeniz’deki 6. Filo, İzmir Limanı’na demirledi bu sefer.

«Gelme gelme bir daha!» demişti gençlik kaç sefer. «Gelme, koğ-mak zorunda kalmayalım seni!..»     “\

İstanbul’a geldiğinde de olaylar olmuştu. Galata’da denize atmışlardı denizcilerini. Olaylar zor yatışmıştı. Teknik Üniversite öğrencisi Vedat öldürülmüştü. Polis yurda baskın yapmış, tâ kaçıncı katın penceresinden atmıştı!

«Gelme itin oğlu!» diye uyarmıştı Demirdöküm’de işçiler. «Gelme! Yetmedi mi yayıldığın; Amerika nere, bura nere?»

«Gelme yettin arttın!» demişti kondularda kadınlar. «Gelme, gelme artık üstümüze!» diye yazmıştı ozanlar.

Hatta işbirlikçilerden illallah diyen bazı askerler de gelmesini sakıncalı bulmuş, «Olaylara yol açabilirsiniz, lütfen gelmeyin!» demişler, hükümete bu yolda öneride bulunmuşlardı.

Ama geliyordu inadım inat! Geliyordu ne yapacaksan yap! Gelip demirliyordu İzmir Limanı’na. Denizde dura dura çatlamıştı personel. Karaya çıkıp dolaşması, değişmesi gerekti biraz.

«Bu orosbu çocuğunun yaptığı kışkırtma! Açıkça bizi yok sayıyor!» dedi İzmir’de gençler.

Verdikleri kurbanları düşündü İstanbul’dakiler: «Susup oturmak yakışık alır mı ölenlerimizin anılarına?» Fırladılar sokaklara.

Ankara’dakiler, duyar duymaz çıktılar: «Susmak olmaz! Eli kolu

KARA AHMET DESTANI

333

bağlı oturmak hiç olmaz!» dediler. Feyzullahlar, onların kafada olanlar da ateşe körükle koşuyorlardı.

Nerede neyi var Amerika’nın; elçilik, kültür merkezi, haber merkezi, yardım merkezi, TUSLOG, Jusmat Headquarter, AID malzeme depoları; bir bir sayıp döktüler, dizdiler. Ankara’daki yüksek öğrenim gençliği yeni bir gösteri için çıktı alanlara.

«Bu orosbu çocukları tümden kışkırtıcı!» dedi Ahmet. «Nineci-ğimin dediği gibi, sol gözüm de seyriyip duruyor bakalım!..»

Bir an unutuyordu anasının, «Aman oğlum karışma!» diyen bakışlarını, babasının direnmelerini, kardeşlerini sevindirme, mutlandır-ma gereğini. Unutuyordu ayağına taş aldırmadan okuyup diploma almasını, bir an önce aylığına yapışıp anasını o bodrumdan kurtarma yolundaki derin özlemini. En önlerde koşmak istiyordu. Kimse giremezdi yurduna. Hükümet mi izin vermişti? Satılmıştır mutlak! Başbakan zaten Morrison Yapı Firması’nm temsilciliğinden geldi. Gâvurun ekmeğini yiyen gâvurun kılıcını çalmaz mı? Belki anlaşıktılar. Belki yurdun çıkarlarını itmiş, öz çıkarlarım başa almıştı. Sınıfının çıkarlarım halkın, yurdun çıkarlarından öne almıştı. O yüzden Ahmet derslerin kalmasına üzülmüyor, polisleri filan da görmüyordu. En önlerde koşmak, bağırmak istiyordu. Çocuksu bir coşkunluğun içindeydi.

Yasal formaliteler gene yerine getirilmemiş! Ne çıkar? Gideceksin Valiye, vereceksin bildirim, şu amaçla toplantı yapılacak haberiniz olsun diyeceksin. Ne çıkar vermesen? Zaten engellemeyecekler mi? Öyle de olsa, böyle de olsa döğüşeceklerdi. Bir yanda ülkenin gençliği, bir yanda işbirlikçi hükümetin polisi…

Böyle düşünerek koşuyordu. Bir ara Feyzulah’la yan yana geldiler, kolları çarptı biribirine. Bir ara Mevlüt’ü gördü, gerilerde kalmıştı, Hasan yambaşında koşuyordu. Nereye gideceğini, ne yapacağını açıkça bilmiyordu. Muharrem’i izlemesi söylenmişti. Ondan ayrılmayacaktı. Koşuyordu.

Bir bölüğü Kavaklıdere’ye yetişecekti. Vali Reşit Bey Caddesi’n-deki AID merkezini bulacaktı onlar. Amerikan Kitaplığı’nın camlarını indireceklerdi. Bir bölüğü Haberler Merkezi’nin vitrinlerini kıracaktı. Meclis’in önünde bir yerlerdeydi Jusmat Headquarter’i. Bir bölüğü Mithatpaşa Caddesi’nde, Tuslog’un önünde olacaktı. Türkiye’yi sömüren canavarı hortumları gibiydi bunlar. Kantinde konuşulanlar-

334

KARA AHMET DESTANI

dan böyle çıkarıyordu. Buraları kırar dökerlerse canavarı yaralamış olurlardı. Filo’yu korkuturlardı. Bu da gençlik için büyük onur olurdu. Halk çıkardı alanlara.

Kolej’in önünden sağa kırdı Muharrem. Usulca Ahmet de kırdı. Pazar’ın oradan Şeker Şirketi’nin önüne çıktılar. Haber alamamıştı polis. On kadar öğrenci Gökalp Bulvarı’ndan, on kadar da Tuna Cad-desi’nden geldi. Köşedeydi TUSLOG’un yüksek yapısı.

Ahmet bakıp Feyzullah’ı gördü. Muharremle göz göze geldiler. «(Günahını mı alıyoruz yoksa bunun?») dedi içinden. Muharrem, «Nasınl?» gibisine göz ediyordu durmadan. «(Evet günahını alıyoruz!») diye düşündü Ahmet. Türk Hava Yolları’nın o yandan geldi bir grup. Bir grup da PTT’nin önünden geldi. Üç yüz, beş yüz olacaklardı. Teknik Okullar, Yüksek Öğretmen, Ticari İlimler Akademisi gelecekti. Bekleyip çoğaldılar. Kızılay’ın o yanlardan uğultular duyuldu. Polis Kızılay’ı mı korumağa çalışıyordu? Belki çatışma başlamıştı USIS’in önünde.

«Hoşt Amerika!.. Puşt Amerika!..»

«Satılmış iktidar…»

Topluluk, sol kolları havada, Muharrem’in dediklerini yankılandırıyordu. TUSLOG’un kendi koruma görevlileri, coplarını çekip yapının girişini tuttular. Alt katta yığılmalar oldu. Uzun namlulu tabancalarını kasıklarından sallandıirmışlardı. Sömürge ülkelerin kolluk güçlerine benziyorlardı. Zenciler… Ellerinde cop da olsa, bir ezik halin içinde görünüyorlardı. Belki korkuyorlardı.

«Sevgili kardeşlerim, sayın halkımız!..»

Başka bir yapının önünde bidonlar vardı. Birinin üstüne çıkmış, konuşuyordu Muharrem:

«Şu anda katil Amerikan 7. Filosu Vietnam’da! 6. Filosu da Akdeniz’e yerleşmiş olup, kendi kendini dünyanın jandarması ilan ederek mazlum ulusların halklarına korku salmaktadır. Mazlum ulusların halkları, özgürlükleri ve bağımsızlıklarını canları pahasına korumağa kararlıdırlar…»

Feyzullah bağırdı: «Yanki go home! Yanki go home!..»

Topluluk yankılandırdı. Sonra «Hoşt Amerika! Puşt Amerika!» sözlerine geçtiler. Yığılma büyüdü. Trafik tıkandı. Sağlık Bakanlığı’ nın oradan göründü polis otobüsü. Ardından bir, bir daha. Belki ancak

KARA AHMET DESTANI

335

haber almışlardı. Polis otobüsleri, Şeker Şirketi’nin önünden geriye doğru sıralanmağa başladılar. Muharrem hem konuşuyor, hem iki yanını kolluyordu. Gökalp Bulvarı’ndan da polis gelirse, sıkışacaklardı. Bir Tuna Caddesi kalıyordu kurtulmak için. Yeşil plakalı arabalarıyla polis şefleri gelip durdular. Ellerinde telsizler vardı. Çıt açıyorlar, «Tuslog önünde 200 kadar üniversiteli toplanmış bulunuyor. İçlerinde belli elebaşılar var. Konuşup slogan atıyorlar. Hareketleri yasadışı gösteri niteliğindedir. Birazdan dağılmalarını ihtar edeceğim, tamam!» Çıt ediyor, «Anlaşıldı, tamam!» diyordu.

Barut kokmağa başladı hava. Burnunu kaşıdı Ahmet.

Polis şefleri bekliyorlardı. Karşılarında saf, feleğin de, polisin de çemberinden geçmemiş koyunların topluluğu vardı. Otobüslerin içi coplu, kalkanlı polislerle doluydu. Birazdan atılacaklardı üstlerine. Kaptıklarım tıkacaklardı otobüslere. Üstün bir güçle saldıracaklardı. Üstünlüklerine çok inanıyorlardı, ürpermiyordu tüyleri. Saldırmanın, öldürmenin sözü edilirken, kıyımlar konuşulurken son derece duyarlı, sulugöz’ler vardı içlerinde. Olay yerlerine gelince bunlar onlar olmaktan çıkıyorlardı. Yurtseverlikler, toplum düzenini korumaklar filan alıyordu duyarlıkların yerini.

«(Kazcasına bakıyoruz gene! Şimdi atılacaklar atmaca kuşları gibi!)» dedi Ahmet. «(Niçin kaçmıyoruz bir uçtan? Onların copu, tabancası, göz yaşartıcı bombası, tarayan makineli silahları var. Bizimse havayı döğen yumruklarımız! Niçin kaçmıyoruz?)»

Arada böyle düşündüğü, sorduğu oluyordu, ama bilmediği, bilip de bilmezlikten geldiği bir nokta vardı: Bu yaştaki insan kaçar mı kavganın kızıştığı alandan?

«Dağıtmak için sayımız yeterlidir! Anlaşıldı, tamam!..»

Niçin saldırmıyor polis? TUSLOG’un dördüncü, beşinci kat pencerelerine yığılmışlardı. Üçü dördü durmadan resim çekiyordu. Film kamerası vardı birinin elinde, çekiyordu.

Dört beş fotoğrafçı da aşağıda belirdi. İki film kamerası, çıtır çıtır çekmeğe başladı. «(Bunlar da televizyon için çekiyor, anlaşıldı, tamam!)» dedi Ahmet. Neyin gerçekten ne olduğunu bilecek kadar deneyi yoktu. Sadece üniversite öğrencisi olarak yurdun şimdiki durumu, geleceği ve halkın mutluluğu konularında «duygu»ları vardı. Türkiye’nin her bakımdan «tam bağımsız» olmasını istiyordu. Türki-

336

KARA AHMET DESTANI

ye’de sosyalizmin kurulmasını özlüyordu. Yeryüzünün yansı bu mutluluğu elde etmiş, Türkiye büyük uygarlıkların beşiği, büyük büyük çileleri çekip bitirmiş insanların yurdu olduğu halde geç kalmıştı; bu gecikmeden acı duyuyordu. Bunun için demokrasinin tam uygulanmasını, hızla ileri yürünmesini istiyordu. Bilimde, güzel sanatlarda, eğitimde, köylü kasabalı herkese eşit olanaklar verilmeliydi. Bu amaçların gerçekleşmesi için Ahmet’i ne kadar çok çalıştırmak gerekiyorsa o kadar çok çalıştırsınlar, yorsunlar, vız geliyordu. Bazan, «(Hatta öldürsünler, o da vız!..)» diyordu.

«(O da vız ama, yıkılır düşer anam! İkincisi, canım görmek istiyor güzel günleri! Ölürsem nasıl göreceğim?)»

«(Eee; sen ölmeyeceksin, o ölmeyecek de bu işler nasıl gerçekleşecek Ahmet Kara? Kurbansız olur mu? Birileri ölsün, ama sen olma ölen, ha? Çok akıllısın Ahmet Efendi!..)»

Birden polisler saldırınca nereden kaçabileceğini düşündü: «(Korku kötü! Kaçmak ayıp! Kaçarsam arkadaşlar kınayacaklar! Ama kaç-mayıp kurt sürüsünden çok polisin ayaklan altında ezileyim mi? Şimdi, şimdi saldıracaklar, ne yapacağım? En göz önü yerdeyim! Nereye sin-sem boşa! Tuttukları gibi ensemden, atacaklar ilk otobüse. Tutsak alınmış askerlere döneceğiz hepimiz. Bizim tutsak alma olanağımız yok… Anlaşıldı, tamam!..)»

Film çekenler hâlâ çekiyorlardı. Hâlâ telsizleriyle konuşan şefler, hâlâ gelip ötekilerin yanına yanaşan polis arabaları…

Birden kulakları yırtacak kadar gür, madensel bir konuşma başladı: «Sayın Gençler! Sayın ve Aziz Gençler! Şu anda yasadışı bir gösterinin içindesiniz! Şu andaa, yasa dışı bir gösterinin içindesiniz! Sayın Gençler! Kimsenin yasaları çiğneme hakkı yoktur. Üniversite gençliği olarak bunu bilecek yaştasınız. İhtar ediyorum, üç dakika içinde dağılın! İhtar ediyorum, üç dakika içinde…»

«Yuuuu!..» diye uzadı ince başlayıp kalınlaşan çığlık. Sanki Fey-zullah’tı başlatan! Bir anda çoğunluğu sardı; uzadı. «Amerikan uşaklarına yuuu!.. Katillere yuuu!.. Fruko’lara yuuu!..»

Sesbüyültenle yapılan konuşma kesildi. Bir ellerinde coplan, bir ellerinde tabancalarıyla saldırdılar. Daha önce çok böyle sürülere saldırmış kurtlardan idiler. «(Anlaşıldı, tamam!..)» İçlerinde ilk avına çıkanlar vardı, ama azdılar, belli olmuyorlardı.

KARA AHMET DESTANI

337

 

Fakat bir değişiklik vardı. Kaçmıyordu bu sefer öğrenciler. Bazılarının cebinde dinamit lokumları, molotof kokteylleri vardı, kimini polislerin arasına, kimini Tuslog’un camlarına ata ata çekilmeye başladılar. Polisin beklemediği bir direnmeydi bu. Yapının ikinci katının camlan iniyordu. Daha içerlerde oluyordu patlamalar. Son dakikaya kadar ne yapacaklarını belli etmemişti öğrenciler. Birer birer savuruyorlardı. Boyna kırılıyordu camlar. Ortalığı duman aldı. Havayı yanık kokusu doldurdu. «(Anlaşıldı; tamam!..)»

Polis şefleri sesbüyültenle yeniden bağırdılar:

«Sayın Gençler!.. Aziz Gençler!..»

Bir anacık babacık günüydü, madensel ses anlaşılmıyordu.

Polis tabancaları patlamağa başladı. Öğrenciler çözüldüler. Hacettepe’den Timur tabancasını çıkardı parkasının cebinden. Saklayıp duruyordu. İlk olarak kullanacaktı. Karadeniz dağlarında, yeraltında yapılmıştı. İngiliz Brovning’inin tıpkısıydı. Şarjörü yedi mermi alıyordu. Doğrulttu polislerden yana, sıktı. Taradı. Yıkılanlar oldu, sanki. Yeniden taktı şarjörünü, taradı. Gene yıkılanlar oldu, gördü sanki. Bu sefer Timur’un olduğu yana yağdı kurşunlar. Ahmet gördü, Muharrem çıkardı tabancasını. Gördü, Feyzullah çıkardı. Turgut çıkardı. Yıkılmalar başladı öğrencilerden.

Polisler, kendi yaralılarını kaldırıyorlardı. Öğrenciler nereye götürecek yaralılarını? Bırakıp kaçıyorlardı asfaltta.

Ahmet, Tuna Caddesi’ne daldı. İyice zorda kaldığını anladı. Tabancası, taşı yoktu. Bozgun en üst sınırına ulaştı. Bir baktı, önü yanı polis! Bir baktı, kum gibi çoğalmışlar. Tuttuklarını yıkıyorlar. Bir baktı arabalar yürüyor. Büyük arabalar. Kirli maviye boyanmışlar. Kaçanları yakalayıp vuruyorlar boyunlarına, başlarına. Kıçlarının üstüne, kuyruksokumlarına vuruyorlar tekmelerini.

Canının o ana kadar bilmediği derecede yandığını duyuyor. Yüreği göğsünden fırlayıp gitti gibi oluyor. Belleği o an’a mıhlanıp kalıyor. Çok uzun bir süre mi geçti, yoksa kısa bir süreyi bilmediği başka bir tempo ile mi yaşadı? Hiçbir şeyin açıklıkla anımsanamayacağı, ayrı bir yaşam türünün içine düştü. Yerde miydi, yoksa yerin üstünde bir arabaya mı konulmuştu? Yoksa eli kanlı biri onu sürüklüyor muydu? Biri hâlâ kıçına, omuzlarına, boynuna, beline vuruyor muydu? Yoksa temelli altta mı kalmıştı? Yoksa getirip üstüne yaraları kana-

22

338

KARA AHMET DESTANI

yan insanları mı basmışlardı? Yoksa kendisini başkalarının üstüne mi atmışlardı? Islaklık duydu belinde. Kan mıydı bu akan? Sidik miydi yoksa? Çanakkale Savaşlarında da böyle mi olmuştu acaba? Böyle mi ölmüştü 1943 kışında Stalingrad’ı ve tüm olarak anayurtlarını savunanlar? Böyle mi ölmüştü neden öldüğünü bilmeden ölenler Kore’de? Vietnam’da, Laos’ta, Kamboçya’da böyle mi ölüyor bağımsızlık askerleri? Sanki savaş filmi gösterilen bir sinemadaydı, birden elektrikler sönmüştü, bir türlü yanmıyordu. Acı mıydı şimdi bu duyduğu? Bilinç miydi bu belli belirsiz kıpırdayan? Gözünü açmak isteği miydi en çok sezer gibi olduğu? Ölmek üzere miydi acaba? Bir daha yaşamak olasılığı hiç yok muydu artık? Yoksa yatmıştı kaldırımın üstüne de, basıp geçiyor muydu kaçmak için son çabalarını gösteren arkadaşları? Yada çiğneyip geçmekte miydi, «Kurşunlarıbitti-siktikanalarım!» diyen polisler? Ne kadar karmaşıktı sade sandığı konular? Hiçbirşey yoktu şu anda yalın, aydınlık, anlaşılır! Bir kez olsun bilincini bulabilseydi. Mevlüt’ü, lisede «Yeni Işık» gazetesini çıkaran arkadaşım görebilseydi. «(Benim hiç mi aklım yoktu baba; o kadar pisi pisine ölmedim korkma! Gönül verenlerinin milyon milyon çoğaldığı bir ulu sevdanın adamıyım! Anamın basma kakma ölümümü! Benim anladığımı sen de anlamak zorundasın. Hâlâ sen haklı değilsin baba! Sen ete kemiğe dönüşmüş bir korkusun. Biz de korktuk ama en korktuğumuz anda bir yanımız yürekliydi dipdiri! Baba, seni babalar devirsin!..)» Hiç olmazsa beş sözcüğünü söylese de, «Gerisini sen tamamla Mevlüt!» diyebilseydi içinden geçirdiklerinin!

Bir ara, yürüdüğü bütün yolları, okuduğu bütün kitapları, yutkunup geriye ittiği bütün özlemleri düşünmek istedi. Bir ara, tâ Kez-banölen’de çok derin bir soluk alıp vermek istedi. Hiçbiri olmayacaktı isteklerinin. Belki kendinden bir haber bile duyurmadan geçip gidecekti bundan sonra zamanlar. Ninesini yeniden kırbaçlayacaklar-dı. «Oysa evi ben yaktım! Ben yaktım ninemi!..»

Belki gerçekten bomboştu şimdi dakikalar. Belki sıkış tepiş doldurulmuş saatlerdi yaşamadan tükettikleri! Farkındaydı. Güçlükle nefes alıyordu polis arabasının içinde. Altında insan vardı. Çünkü sıcaktı. Kimi yeri sert, kimi yeri yumuşaktı. Soluk almak için kıpırdıyordu. Yaşıyordu altındaki. Üstündeki de sıcaktı. Ölü olsa çoktan

KARA AHMET DESTANI

339

soğurdu. Hem de kıpırdamazdı böyle. İki yanında insanlar vardı yüzde yüz. Onlar da sıcak. Belki ter içindeydi sıcaktan.

Diken dolu bir kağnının içine düşmüş gibi acı duydu. Ölmüştü de ötekilerin sıcaklığı yüzünden mi soğumuyordu? Yoksa her yanı kırık çürük içinde miydi? İki üç yerinden kurşun mu girmişti? Yoksa Muhtar Hüsnü müydü kendini vuran?

Anlamak istiyordu ama olanaksızdı. Bir taşıtta olduğunu çıkarıyordu. Değilse yer sarsıntıları olamazdı bu kadar uzun. Gidiyordu biraz, sonra duruyordu. Bir ara, bilinmezin tâ başına geliyordu. Bir kavgaya mı girmişti? Yara mı almıştı? Yoksa Değirmen Deresi’ndeki gün mü gelmişti geri? Yoksa samanlığını yeniden mi yakıyordu cımbıldak Hüsnü’nün? Yoksa hâlâ samanlık yakmakla düzeleceğini mi sanıyordu köylerin, dünyanın?

«Bütün eşşeklik bizde!» diye düşünmek istiyordu. «Gerektiği gibi çalışmadık. Gerektiği gibi savaşmadık. Uyuyan devi nasıl uyandıracağımızı yeterince düşünmedik. Yolunca öğrenmedik, bilmemiz gerekenleri. Bildiklerimizi açık seçik anlatmadık bilmesi gerekenlere…» demek istedi. «Geçip gidiyorum belki, doğruyu içimde boğmadan gideyim. Bütünü değilse de bir bölümü bizde eşşekliğin!» demek istedi, diyemiyordu. Ağzına burnuna bir şey basılıyordu çoktandır. Onu hemen atması gerekiyordu ağzının üstünden. Atmazsa ölecekti.

Belki en ağır dönemini atlatmıştı da yavaş yavaş bilinçli döneme geçiyordu. Belki yakında dirilecekti ölmüşken. Bir ara bambaşka bir düşünceyi eliyle yakaladı kafasında. Madem dirilecekti, biraz daha kalabilirdi ölümün kıyısında. Durdu taşıt. «(Şimdi yürür!)» diye bekledi. «(Yürüyünce sarsıntı düşüncemi bozar, acele edeyim!)» Yürümedi taşıt. Durdukça kesip biçen acılara giriyordu. Yürürse başkaydı, durursa başka! İlk bunu anladı açık. Bunu anladı, doğulmuş yada vurulmuştu. Belki bıçak atmıştı satılmışın biri.

Kavgadan çıktığını, ölmeden çıktığını kavradı. Belli belirsiz bir sevinç yaladı bedeninin her yanını. Yıkadı içini dışını. Ölmedikten sonra; yara, çürük; bunları geçirmek kolaydı. Kolaydı kalan yerden alıp götürmek dersleri; geçmek sınıfı, varmak Burdur’daki kara yazılı insanların mahallesine! Aklı usu karşı koydu birden: Ne yazısı gene? Baksana düzenin ettiklerine? Haramilerin elindeki devlete baksana!..

340

KARA AHMET DESTANI

Bekliyordu taşıtlar.

Dışından bakıldığında, tutsakların doldurulduğu uzun araba konvoyuna benziyordu Emniyet Müdürlüğü’nün önündeki dizi: İki araba dolusu gelmişti USIS’in önünden… Elçiliğin önünden üç araba… Üç araba gene USIS’in önünden… Bir araba Tuslog’un önünden… Kırılmış camların hesabını soracaktı Türk makamları. Gidip geliyordu şefler ellerinde telsizleriyle. Film çekenler gelmişlerdi. Resim çekenler gelmiş… Havada helikopterler dönüyordu. Alttan üstten, bin bir yerinden sarmıştı telefonlar başkenti, vızır vızır. Burası neresi? Bakanlıklar yöresi. Orası neresi? Kazıkiçi Bostanları. Burası neresi? Çankaya. Orası neresi? USIS’in yedek santralı. Burası AID’in Vali Reşit Bey Caddesi’ndeki merkezi. Bu kim? Polis şefi. Bu kim? İçişleri Bakanı. Bu kim? Emniyet Genel Müdürü. Bu kim? # Dışişleri Bakanı. Bu kim? Nato nezdindeki büyükelçinin eşi. Bu, Jusmat Headquarter’ de teğmen Gerald Hart… Telefonlar yetmiyordu; teleksler! İstanbul -Ankara bağlanıyordu. Washington’a doğrudan hat vardı, Avrupa üstünden haberleşme zorunluğu yoktu. Link yöntemiyle tık düşüyordu State Department. Valilik Bakanlıkla, Bakanlık Köşk’le, Köşk Bakanlıklarla; Genel Kurmay, Jandarma Genel Komutanlığıyla, Mamak’taki 28’inci Tümenle, Polatlı’daki Tank Alayıyla, Çubuk’taki Yedek Kuvvetler Komutanlığıyla aynı anda konuşuyorlardı; yerin altı, üstü biri-birine karışıyordu. Bedenlerinden, barsaklarından akım geçe geçe cin gibi civrişiyordu solucanlar, böcekler…

Bekliyordu tutsaklar konvoyunun önünde ardında kıdemli kıdemsiz polisler. «Göz açtırmayın!» demişti son gelen buyruk. Ekipler Âmiri. Sıraların arasına sokmuşlardı öğrenciler başlarını. Kollarıyla, elleriyle kapatmışlardı en çok vurulan yerleri ense köklerini. Tekme-lenmişti kasıkları, kabaları, kuyruksokumlan.

Sadece kara bir lastik miydi cop denilen cenabet, yoksa vurdukça şiddeti artan manyetik donanımlar mı vardı içinde? «(Bütün bakan olacaklara, başbakan olacaklara, milletvekili, senatör adaylarına, ekip şeflerine, bütün vali yardımcılarına, valilere, genel müdürlere, müdürlere, hatta telefondaki kızlara, albay, yarbay, uzatmalı, hepsine, hatta büyük küçük çocuklarına, kayın validelerine birer ikişer vurmalıydı ki, anlasınlar nedir gençleri coplamak, nedir adam giNi sevmemek yurdu?)» diye düşünüyordu ikinci arabada bu işlere ucundan

KARA AHMET DESTANI

341

kıyısından girmiş bir yazman. O gün izinliydi. «(Ne kadar çok doğuyorlar; ne kadar çok…)» İkinci arabada olduğunu bilmiyordu. Arabanın arkadan üç sırasına kızların doldurulduğunu bilmiyordu. Nereye geldiğini, nerede durduğunu bilmiyordu. Arada ak tozluklu iri bir ayak geziniyordu.

Çok; çok müstehcen soğuyordu biri. Kızların işittiğini bilmiyordu. Biri, komünistlerin anasının bilmem neresine jetle girip çıkmaktan söz ediyordu. «Onca fakültenin içinde eğer bir tane “kız” varsa, şu bıyıkları kazıtırım!» diyordu biri.

Aynı frekanstan düşünüyordu başka biri: «(Ki bunlardan aile olmaz asla! Olsa da göt yok, göğüs yok! Vır vır vır; kafalarına vermişler kuvveti, etlerine bakmamışlar! Bu devirde zaten kız okutan kavatlarda suç! Böyle hökümetin ben de anasını avradını sinkaf edeyim, hem okutup azdırıyor, hem de bizi koşturuyor tutup getirelim diye; vede kırk saat dikiyor yargıcın karşısına ki, yeminli tanıklık ediyoruz bu mudur, değil midir Amerikan penceresinin camına taş atan puşt? Ben nasıl bileceğim onca puştun içinde kim kimdir?)»

Helikopter gürültüsünün ne olduğunu hiçbiri anlamıyordu ara-.balarda. Hiçbiri görmedi nereden nereye gelir gider, duymadı neler konuşur havayla yer arasında telsiz. Teksas İngilizcesiyle sözcükler elçiliğe, elçilikten İncirlik’e, Çiğli’ye gidip gelirken, kirli maviye boyanmış otobüsler de çok katlı sarayın önünden İstanbul yoluna doğru sıraya giriyorlardı.

Ahmet altıncının içindeydi. Kim vardı üstünde? Altındaki kim? Çok öldü mü arkadaşları? Kaç polis yaralandı? Başından kurşun yiyen oldu mu? Kaç tabanca yakalandı? Bundan sonra da böyle akılsız mı yürünecek düşmanın üstüne, bilmiyordu! Dergilerin tartışmaları, kantinlerin söz üğüten uğultuları ve sol yumruklarla havayı düğmelerin yetip yetmeyeceğini hesaplayan çıkacak mı, çıkmayacak mı; bilmiyordu. Kızıyordu, acıların altında açlığı duyuyordu. Bir gürültü yükselip alçalıyor; bazan vuruyordu kavatın biri, soğuyordu, bazan tekmeliyordu! Tekmeler bastırmağa yetmiyordu bir öğünlük açlığı bile. Kızıyordu kendine: «(Bunun daha çok zamanlısını çekenler var ama, ses çıkarmadık yıllardır, ne biçim aydınlarız?)»

Karakolda köylü döğen jandarmayı biliyordu az çok. Polisin ne ayrımı var ondan? Belki onun da tüm çocukluğu, gençliği, aynı acı

342

KARA AHMET DESTANI

tükrüğü yutmakla geçmiştir. Onun da kıçını tekmelemişlerdir. Hınç alıyor belki: «(Bir daha yoklamış oluruz yumuşak mı sert mi İzmir İstanbul puştlarının kıçları? Kan kokuyor kızlar! Belki ayhali oldu orosbular tam biz yakaladık diye! Sabah akşam düzüştükten sonra neden zor olsun okumak? Hem de öğrenci kızlardan dost edindikten sonra büyük senatörler vede mebus beyler, hatta vekiller.. Edip Bey, “Yalansa anam avradım olsun!” diyordu; kulağımla duydum! Toplumdan Fazıl demedi mi: “Kızlar daha, daha çok okusun! En güzellerin seçeriz Çerkezlerin! Kürtler duşta sabunlanınca gümüş olur!” Orta hallisi değil, çirkincesi bile bize düşmez o başka! Bizim kurt köpeğinden ne farkımız olduğunu ben anlamış değilim, anlayanı da görmediğim gibi hakikatte bilmiyorum, okumuşluğum kısa!..)» Ahmet: “Anlıyorum polis bizi yakaladı!..” Ahmet: “Aferim be Karaoğlan; anladın; günaydın!” Ahmet: “Yakalandığım kesin! Acaba yaram neremden?” Ahmet: “Kolumu kıpırdatıp anlayabilsem! Sürüp sürüştürüp anlayabilsem! Bir yığıntının içindeyim. Gerçekten taşıtta mıyım, yoksa karakolun gözaltında mı? Yoksa Savcı gelip tutanağımızı tuttuktan sonra çöp arabalarma mı yükleyecekler hepimizi? Atacaklar mı tâ Müh-ye köyünün kıyısındaki yeni çöplüklere, yada Hüseyin Gazi’nin ardındaki mezbeleliklere? Her halde karşıdevrimci bir darbe oldu. Askerler içinde çok gerici olduğunu duyuyordum. Askerler içinde kapitalizmin yeni etkilerinin yarattığı eğilimler tutucu: «Madem ben askerim, madem her zaman ben beklerim sivil biri yönetir, kimi zaman İstanbul’dan, kimi zaman Aydın’dan, bu sefer de İsparta’dan; kim yönetirse yönetsin; İşçi Partisi’nin de, ortanın solundaki Halk Partisi’nin de canı cehenneme! Hâlâ halka göre konuşmayı bilmiyorlar! Hâlâ iktidarda iken hazineyi, muhalefette iken anayasayı düşünüp bu dür-züler yol açmıyor mu bu hallere? Ve hem, ben şimdi albayım, bir fiske de hukuk, ekonomi okuduk sözde, on kere başladım Marks denen yahudinin Kapital’ine, okuyup hiç değilse bir parçacık bileyim içinde ne var; on sayfadan ileri gidemedim! Oğlum üç sefer devirdi “Sol Yayınlar” baskısını! Biraz da bizim kültürümüz sığ, kafamız mı kalın? Kapital’i okumadığıma sevindim, çünkü komünist olurdum, hiç değilse sosyalist! Yazın Tuzla’daki kampa gidiyorum, sıram geliyor. Renault’a da yazıldım, sıram geliyor. Devlet Mahallesindeki loj-

KARA AHMET DESTANI

343

manlardan sıram geliyor. Olağanüstü ahvalde lojistik daire başkanlığına atanmam da gerçekleşirse bana ne Kapital, şu bu? Siyaset sorunlarından konuşacağıma, toplumsal içerikli romanlardan konuşurum olur biter! Bize göre sol kitaplar da yazıldı nasıl olsa: Üç cilt «Tek Adam», iki cilt «Anadolu İhtilâli», üç cilt «Enver Paşa», iki cilt «Türkiye’nin Düzeni»; eyvallaaah!»”

Ahmet: “Diyecek söz bulamıyorum halime!” Ahmet: “Uzun parantezlerle sızlıyor yaram…” «Yahu hemşerim biraz kıpırdat gövdeni üstümden!» Ahmet: «Bir de biliyorsan söyle, acaba nerdeyiz?» Gezinen tozluk duruyor: «Kimdir o konuşan orosbu çocuğu?» Bakıyor sıraların arasına. Bir kol tutup bırakıyor. Copun ucuyla bir başı çeviriyor. «Gık diyenin sıçarım ağzına! Konuşmak yasak! Vede vuracağım daha, dayak yemeyen kalmasın!  İtoğlu itler, kahrolsun, kahrolsun, ananızınamı kahrolsun! Serseriler! Sıçmışım ağzınıza! Bağımsız Türkiye, Bağımsız Türkiye! Ulan sizin kendiniz çok mu hür-süz istersiz Türkiye azadiya?»

Ahmet: “Neredesin ey akıl, ey kardeşim bilinç?” Ahmet: «(İşimiz çok daha Muharrem abi, Utku Hocam! Seni büyük ozanı yurdumun, çok var daha işitmemiş, işitip anlamamış! Seni büyük ozanı halkımın seni! İşitse vurur muydu, söğer miydi bu kadar? “Polisin elinde ne var?” demiştin bir gün Kâzım abi; o da çok hıyar! “Polis sen olsan, alabilmek için aybaşında 980 lirayı, verebilmek için bodrum katın kirasını, vur dediklerine vuracak mısın?” “Bu işbirlikçi hükümet, polis ödeneklerinin çoğunu taşıt alımına harcıyor. Telli telsiz aparat, panzer, helikopter, cip mip! Motorize yeni güçler oluşturuyor. Konmuyor 980’in üstüne 80 bile!” “Polisin yap-tığıyla, işçinin yaptığının ne farkı var? O da habire silah yapmıyor mu uyanan halkları kırsm diye emperyalistler?”)» Ahmet: «(Barsaklarımı delecek solucanlar!..)» Gene dönüyor havada helikopterler. Biri sıyırtıp geçti. Biri daha sıyırtıp geçti. Biri daha… İlk arabadakileri indirdiler.

«Kalkın itoğlu itler! Hâlâ yumulmuş yatıyorlar! Fırlayıp yerde sıra olacaksınız! Sağa sola bakmak yok! Karşıya bakmak, yukarıya bakmak yok! Elleriniz başlarınızın üstünde olacak! Yere bakacak, dirsek dirseğe duracaksınız! İnin çabuk!..»

344

KARA AHMET DESTANI

İki büklüm duruyorlardı. Polisler de iki sıralı uzun bir koridor oluşturduklarından, baksalar da göremezlerdi nereye gelmişler?

«Dön dön dön! Önünü şu yana dön hayvan! Haşşöylee!.. Şimdi yürüyün bakalım! Merdiven var! Bakmak yok dedik! Bakam copla Mahmuut!.. İyi vur, yemeyen kalmasın!.. Bakanı, yavaş koşam copla; tamam mı?..»

Altıncı kata çıkardılar ilk arabadan boşalanları. Birincisi çekildi, ikincisi yanaştı. Boşaldı o da…

Altıncı arabadan sonra daha kaç araba vardı kimbilir?

Keskin bir cilet ete dalınca nasıl yakarsa, öyle yakıyordu copun her inip kalkışı. Altıncı kata kadar kaç tane yedi, onca acıya nasıl dayandı, barsaklarının içinde onca solucan bir anda nasıl suspus oldu, şaşıp kaldı Ahmet!

Dört çarpı dört, çok çok dört çarpı beş bir odanın içinde 60 kişi! Belki fazla! Yoklama yapıldı teker teker. Cepler boşaltıldı. Pabuçlar kaldı. «Oturun duvar diplerine beyler; lütfen ayakta dikilmeyin! İfadeleriniz alınacak! Savcılığa gideceksiniz. Oradan mahkemeye. İtişmek kakışmak yasak. Siyaset yasak. Sadece sigara serbes. Hela ihtiyacınız olursa izin isteyeceksiniz. Hepiniz çok yüksek tahsilli beyler olduğunuz için, dediklerim anlaşılmıştır umarım. Umarım burada bi-ribirimizi fazla üzmeyiz. Sigara, ekmek, bisküvi, zeytin, peynir vesair maddeler kantinimizde mevcuttur. Birazdan kantinci geldiğinde yazdırmak serbes…»

İki polis kapının önüne sandalya atıp, masa koymuşlardı. Ba-zan oturarak, bazan ayakta, görevdeydiler.

Betona betona çökmüşlerdi… Çoktular… «(Daha bunun bir de işkencesi var!..)» diye geçirdi Ahmet. «(Zor iş devrimcilik, kantinde konuşmağa benzemiyor!)» Kendisiyle biraz alay etmek istiyordu. Direncinin artmasına yararı olur sanıyordu. Kendi kendini aşağılamak istiyordu, kırılsın gururu. Kendi kendini sorgulamak istiyordu: «Gereği kadar akıllı olabildin mi? Anlattın mı halka haklı olduğunu? Kendin anladın mı dostun kim, daha kimler olabilir? Anladın mı düşmanın kim, görünürde, görünmezde? Anladın mı sermaye sermaye, nedir sermaye? Nasıl solur, nasıl devinir? Anladın mı halk nasıl bilinçlenir? Anladın mı niçin umut kesilmez işçi sınıfından, düşürülmüş olsa da sarı sendikacılığın ve sendikacılığın çıkmazlarına? An-

KARA AHMET DESTANI

345

ladın mı nedir saygılı olmak henüz bilmeyene, geç öğrenene, korkana? Korkuyu anladın mı? Kibirden, boş gururdan, korkudan soyunmak nedir anladın mı iyice?)»

Kendi kendini döğmek istiyordu. Dik dursun âlemin içinde, dost var, düşman var, polis ajanı var; niçin olmasın? Dik dursun, kapıdaki polisin bile devrimden yüzde yüz yararı var. Heey; gelecek değil mi o günler mutlaka? Kendi kendinin etini burup burup sıkmak istiyordu: «Niçin daha büyük bir gürlükte tazelemiyorsun bu inancı Ahmet Kara? Niçin hâlâ uğraşıyorsun polisle, sana bey dedi diye; “Bey senin baban!” filan diyerek?»

Bir ara yatırdı boynunu, yanındakinin omzu üstünde, geçti canı. Kimbilir ne kadar geçti, sonra ayıktı. Sigara mı aldırmıştı millet? «(İçmem, burda da içmem! Bu zamana kadar çektiklerim, bu çektiğimden hafif miydi; asla içmem!)» Ne kadar iradeli olduğunu anlamak istiyordu. Nerede, ne ölçüde güçlüklere, yoksunluklara dayanabileceğini anlamak istiyordu. «(Bu bir fırsat! Önce kendini anla, nedir kumaşın, sık mı, seyrek mi dokuman?)»

Birden iyice açtı gözünü, silkindi: «(Solucanlarımı da susturacağım! Ne kadar kemirirse kemirsinler, bastıracağım açlığımı! Yırtık yanımı göstermeyeceğim, dost var, düşman var, ajan var! Bir günlük açlık şu! Haftalar sürerse bir de? Vede hücresi var, işkencesi var? Herkes zeytin ekmek, bisküvi aldırsın, sen en son aldır…)»

Kendini azıcık gevşemiş görse sevinecekti. Aşağılasın kendi kendini. Bir öz-eğitime erişebilmenin fırsatı! «(Başka türlü nasıl pişer, bükülmez olur insan?)» Ne kadar çelikleşebileceğini bilmek istiyordu. «(En çetin deneylere hazır olmalıyım; yararıma bu!)» diyordu. «(Zararıma değil asla!)» Silkindi iyice, dik tuttu başını.

Çok sürmedi, girdi az önceki kurt, oymağa başladı beynini: «(İstediğin kadar dik tut, bir fizik dayancan var, bitince ne yaparsın? Diyelim motorsun, akün bitti; savaşıyorsun, ön mevzilerdesin, mermin bitti; söker mi palavraların?)» Durup kalıyordu bunu düşününce. Bir süre öyle buruşuk bekliyordu. «(Elimi cebime atıp para bulmalıyım, hazır etmeliyim, kantinci kapıya geldiğinde, “Al şunu, ekmek peynir getir!” demeliyim. Benzini bitince motor, mermisi bitince silah, silahı işlemeyince savaşçı nedir?)» diye düşünüyor, ezik bozuk oluyordu.

346

KARA AHMET DESTANI

«(Maddeee!..)» diyordu bilmiş bilmiş, «(Maddenin ruha egemenliği!.. Söker mi bilinç filan?)»

Bir süre öyle kötümser sustu. «(İşte düşman böyle güçlü, böyle donanımlı, yedekleri çok! Ne yakıtı biter, ne mermisi! Havada uçakları, yerde tankları, denizde balıktan çok gemileri, filoları! Bir ülkede değil, birçok ülkede işbirlikçileri, bankaları, şirketleri, uzmanları, bilgisayarlı laboratuvarları; senin liran bunca sınırlı iken dolarla, markla; sen daha bir ufacık tabancayı bulmak için bu kadar bunalırken, söker mi palavraların?)»

Sönük, buruşuk, deviriyordu boynunu göğsünün üstüne. Suyu verilmemiş tarlada mısır; arkı bozulmuş bahçenin köşesinde gül; buruşuk; kaldı bir süre! Elini cebine ulaştıramadı. Para bulup hazır edemedi. Erlik varlıkla demiş eloğlu. Alet işler el öğünür demiş. Fizik bu, matematik. İki kez iki gibi. On olur mu, otuz olur mu? Olanağın sınırı. Bir ipi istediğin kadar çekebilir misin? Senin çekmeğe hakkın var da onun kopmağa yok mu?

«(İlk fırsatta elimi paraya uzatmalı, hazır etmeliyim!)» dedi bir daha. «(Kantinci geldiğinde hemen uzatıp yazdırmalıyım. Belki helva da getirmeli, varsa, veriyorlarsa! Helvada enerji. En iyisi 100 gram fındık içi. Ama ayıp kaçar arkadaş arasında! Belki hiç parası olmayan var. Belki bir bir aşırdı polis üstümüzü yoklarken. En iyisi ekmek, peynir. Biraz da helva, varsa. Ekmeği biraz fazla yesen olur. Sonra da adam gibi durmak, hazırlanmak zorluklara! Hatta çıkıp gelmese kantinci kendiliğinden, kolunu kaldırıp sormak: “Neden gelmiyor? Bizler tutsak mıyız şunun şurasında?” O kadar pısık olmak gerekmez. İnsanhaklarıevrenselbildirisi’ne imza koymadı mı bu işbirlikçiler? Anayasada öngörülmüyor mu insan haklan, kişi dokunulmazlıkları, işkencenin yasaklandığı? Açlık da işkence deşil mi?)» Kolunu kaldırıp sormalı bir an önce: «Ne zaman geliyor kantinci?»

İnlediğini duydu Feyzullah’ın! Kapının yanma yığılmıştı. Herkes başını çevirebilirdi. Gücü yetmedi çoğunun. Ahmet’in bakışı o yanaydı, gördü. Gözünün altı morarmıştı. Dudağıyla yanağım kan izleri kaplamıştı. Alnında, saçının içinde kurumuştu kanlar. Yaralıları hastanelere götürmüşlerdi tabii. Ölü varsa onları da; tamam!.. Bir daha inledi Feyzullah: «Tutsak mıyız ulan biz satılmışlaaaar!..»

KARA AHMET DESTANI

347

Fırladı kapıdaki polisin biri: «Ne istiyorsun öğrenci bey? Bir emrin varsa söyle: Ne lügat söylüyorsun?»

Muharrem’in oynadı başı. Göz göze geldiler Ahmet’le. Sevindi. Bir iyimserlik yayıldı içine. Tabancasını almışlardı tabii. Çok döğ-müşlerdi tabii. Gazeteciler elinde tabancası ile çekmişlerse resimlerini, orosbu çocuğudur onlar da. Filmini çekmişlerse, ölen de varsa, yüzde yüz tıkarlardı cezaevine; üçüncü sınıfa geçmiş olduğu halde giderdi okul! Ama nasıl canlıydı her korkunun üstünde! İyimserlik veriyordu göz göze geldiği arkadaşına. Onun solucanları ötmüyor muydu? O duymuyor muydu açlık? O korkmuyor muydu? Onun bitik değil miydi aküsü? Nasıl iyimserdi?

Lu Sin miydi adı, bir Çinli yazardan okumuştu. Demir sandığa koysunlar seni, kitlesinler; kalacaksın orada dakika belli değil, saat belli değil. Ekmek yok, su yok. Kasıklarındaki sidiği boşaltma olanağın yok. Arkadaşım görme olanağın yok. Peynir ekmek aldırma olanağın yok. Dostunu düşmanını görme olanağın yok. Kurtulabilir misin? “Kurtulabilirim dersen bir kurtuluş umudu vardır!” diye yazıyordu Lu Sin.

Neydi direnmenin sınırı? Biri vardı, ilk durakta iniyordu. Biri vardı, hiçbir durakta inmeden gidiyordu. Neden birininki bu kadar kısa, birininki sonuna kadar? Kim olacaktı o hiçbir durakta inme-yip varan? Şimdi döğülenlerden, şimdi içerdekilerden, şimdi dışarda-kilerden, ulu sevdamıza başkoymuşlardan kim, kimler? Niçin burada, bu odada olmasın? Niçin Muharrem abi olmasın? Niçin, haydi uyandır kendini Ahmet Kara, sen olmayasın? Zehra’yla sen konuşmadın, Hasan konuştu; Nurten var mıydı getirilen kızların arasında? Çok cop yedi mi? Çok söğdüler mi yüzüne? Sen ilk durakta inersen, o son durağa yürürse, çıkıp kurtulsan da bakabilir misin yüzüne?

Bambaşka bir heyecanla doğrulttu başını. Candan bir sevgiyle baktı Muharrem’e. Korkusuz oturuyordu Muharrem. Yoktu eyvallahı. Oturuyordu duvarın dibinde. Birlikte baktılar Feyzullah’a. Ajan ise neden düştü bu hallere? Neden yedi bunca tekmeyi? Nedir bu yüzünün gözünün hali? Çok günahını aldık, çoook! Çok ayıbettik, çoook!.. Aktörlük yeteneği fazla olamaz mı? Sahnede ölmüş oyuncular yok mu tiyatro tarihinde? Belki bir polis taktiğidir kendi adamlarını da öldüresiye döğmek! Onun için inliyor belki şimdi. Alıp götürecekler

348

KARA AHMET DESTANI

ayrıca döğmek için güya. Belki kartı üstünde değil, numarasını söyleyecek. Hemen bırakacaklar. Yada güzelce doyurup karnını, dönüp gelecek, sürecek görevi, kim ne tasarlıyor, ne saklıyor?

Gene göz göze geldiler Muharrem’le. Baktılar inleyen Feyzullah’a. Baktılar: «(Daha kimler kimler katılacak inlemeğe? Polise söğmeye? Kimleri alıp götürecekler önce yada sonra? Düşman gözünü dört açıyorsa, senin dört yüz açman gerek! Onun o kadar aracı var, senin kuru aklından, yüreğinden başka şeyin yoksa, çok verimli çalıştırman gerekir onları; uyuma!..)»

Gözünü bir süre hiç Feyzullah’tan ayırmadı. Ayırınca da kapıdaki polise bakmak için ayırdı. Acaba onları uyarmışlar mıydı ajanlara nasıl davranacaklar? Ajanlar az döğülmeli, az yoksunluk çekmeli değil miydi? Niçin bu kadar doğulmuş, sürüyordu çilesi?

Gözlerini bir Muharrem’e, bir Feyzuîlah’a, bir de polise getire götüre beklemeğe başladı. Geçip gidiyordu dakikalar. Olanca direnci üstünde, yıkılmadan, boynu bükülmeden gidiyordu öyle.

«Tuvaleti gelen beyler kaldırsın kollarını!» dedi kapıdaki polis. «Önce büyüğü gelenler!.» Esnedi, eliyle kapadı ağzını. Yarıdan çoğunun kolu kalktı. «Peki indirin! Küçüğü gelenler?» Hepsi kaldırdı. «Hem büyüğü, hem küçüğü gelenler?» Hepsi gene… Güldü Polis. Ahmet de güldü. Baktı Feyzullah’a, ciddi. Muharrem de gülüyordu..,

«Demek hepiniz gideceksiniz! Af erim!..»

Esnedi gene, kapatmadı ağzını bu sefer. Pantolonunun saat cebinden eski bir Serkisof çıkardı. Batum’dan getirmişti babası, baktı namaz vaktine çok var mı? Konuştu arkadaşıyla: «Bekliyorum tuvalete götürecek arkadaşlar gelsin!»

Bekledi Ahmet.

«Bekleyin canım! Şimdiye kadar nasıl beklediniz? Bakın size bir kolaylık anlatayım: Karakola düşecek adam fazla yiyip içmesin önceden! Polis fazla tuvalete giden insanları sevmez! Demedi demeyin! Kulağınızda bulunsun! İşte geldi arkadaşlar: İlk posta altı kişi! Nus-ret Efendi seç seç al kardaşım! Yeni parti mallarımız bunlar! Kızılırmak civarındaki bostanlardan geldi! Hasandede köylüleri yetiştirmiş, halis muhlis yerli malları; haydi kardaşım!..»

İlk posta gitti.

Bilerek, isteyerek son postaya kaldı Ahmet. Her yoksunluğa ne

KARA AHMET DESTANI

349

kadar dayanabileceğini anlamak, böylece direncini artırmak istiyordu. Fırsatını bulmuşken bunun da eğitimine başlamalıydı.

Adı Nusret olan polis: «Dikkat edin, sağa sola bakmayın! Pencere diplerine yaklaşmayın! Altıncı kattan filan atlamayın!..» diyordu götürürken. «Sakın polisin başına iş açmayın öğrenci beyler! Adımız çıkmış dokuza, inmez sekize! Polis öldürüp attı oluyor! Aman dikkat edin! Atlamayın!..»

Hem büyüğünü, hem küçüğünü yaptı; ellerini, yüzünü yıkadı. Kirliydi cebinden çıkardığı mendil. Sabun da yoktu. Bir daha, bir daha yıkadı. Ötekilerin işi tamam oluncaya kadar yıkadı.

«Polis ödeneklerini biraz daha artırsalar da, şuralara birer kalıp sabun koysanız Nusret Efendi!..»

«Olur beyim! Amirime söylerim!..» Güldü polis, sonra dürttü elindeki copla: «Elini sabunla yıkayacak dürzü, upuslu oturur babasının evinde, gelmez buralara!..»

«Emperyalizmle savaşmak suç değil Nusret Efendi!» «Kes heeey! Ukalalığın lüzumu yok! Kim dedi konuş?» Kesti Ahmet. Yürüyüp geldiler yerlerine. Geç vakit kantinci göründü. Ekmekle helva kalmış sadece. Muharrem kalktı:

«Verin arkadaşlar paralan! Helva da, ekmek bütün bütün gelsin. Yiyelim kardeş payı!»

Güldü kapıdaki polis:

«İki şeye dikkat etmişimdir: Eski vede yeni komünistler böyle yaparlar, bir! İkincisini… Neyse!.. İkincisini sonra söylerim!..»

Gülüşme oldu. Kırık, sivil bir yanı vardı bunun. Adını bilmiyorlardı. «(Polisin iyisi olmaz!)» dedi Ahmet kendine. Nereden duymuştu? Yoksa bir yerde mi okumuştu? «(Bunu da Lu Sin mi yazmış yoksa Ahmet Kara? Karaoğlan)» Sordu kendine.

Parası olmayanları geçti Muharrem. Ahmet iki lira çıktı. Fey-zullah, «Benden iki buçuk çalışır!» dedi. Muharrem ikişer alıyordu: «Nasıl olsa elebaşı benim, parayı da topladım!» dedi polise. «Bol ekmek, yeteri kadar helva istiyoruz! Biraz da eski gazete!..»

Göz kırptı polis: «Şimdi gelir!» dedi, paraları kantinciye verdi. Ahmet kantincinin de polis olabileceğini düşündü. «(Sivildir!..)»

Çok sürmedi, geldi ekmeklerle helva. Kapıdaki masayı orta ye-

350

KARA AHMET DESTANI

re çektiler. Üç tane gelmişti gazete. Serdiler üstüne. Ekmekleri parçaladılar. Gene Muharrem düzenliyordu işleri.

«Polis Efendi, bıçağınız var mı acaba, helvayı kessek?»

«Siz durun biraz!..» Çıkardı çakısını. Önce el kadar kadar kesti. Sonra ufak parçalara böldü. «Helva kesmenin ilmi vardır! Bıçağı inadından basarsanız ufalanır. Yolunca keseceksiniz. Neyse, hem elimin, hem de bıçağımın ücretini isterim!» Bir lokma attı ağzına. Çekildi: «Haydin şimdi! Bir de polisi beğenmezsiniz keratalar!.. Bakın helva yediriyoruz!» Güleceği geldi Ahmet’in, tuttu.

Bir uğultudur gidiyordu. Biribirini güldürenler vardı. «Ah ana-cığııım; acıkmışım!..» diyenler vardı. «Allah devlete millete zeval vermesin!» diyenler vardı. Şipşak beş dakika sürmedi. Bitirip pakladılar. Sonra gazetenin üstüne topladılar dökülenleri. Temizlediler yeri tabanı. Kalmadı tek parça ekmek kırığı.

«İkincisi; eski vede yeni; görmedim ekmeğe hörmetsizljk eden komünist! Yere düşeni alıp kaldırırlar! Buna da akıl sır erdiremedim! Komünist oldukları halde neden çiğnemezler ekmeği?..» Gülüşme oldu. Gülmedi Ahmet. Uğultu büyüyordu.

«Yaralı çok mu Polis Efendi arkadaşlardan?»

«Hiiişt; siyaset yok! Hangi arkadaşları soruyorsun?»

«Şey… Yani sizin arkadaşlardan diyorum?»

«Bilmem…»

«Bizim arkadaşları da soruyorum tabii?»

«Yasak demedik mi? Yüz verdik biraz, hemen sunardınız! Karnınız da doyunca…» Esnedi, gene kapattı ağzını. Koridorun dibine doğru baktı. Şefin odası o yandaydı anlaşılan. O yandan geliyordu daha büyük uğultular. «Var biraz diyorlar ama esas sayısını bilmiyorum, söylemediler…»

Geç vakit başladı ifadelerin alınması. En sona kalmalıydı Ahmet. Ona göre yaklaştı Muharrem abinin yanma. Uğultuyu büyütüp ne konuşacaklarını, ne diyeceklerini düşündüler karşılıklı. Gidenler gelmiyordu. Kimin salmdığını, kimin tutulduğunu da bilmiyorlardı.

Merak ediyordu, acaba Feyzullah’ı ne yaptılar?

34

DÜŞLERİN EN TATLISI

Ahmet, mahkemeye yollananlar içindeydi. Geceyi gene o büyük yapıda, başka bir odaya alınarak geçirdi. 8.00’de çıkarıldılar, kapalı polis arabalarıyla götürüldüler savcılığa. Beklediler 9.00 oldu. Gözü hep Feyzullah’ı, Turgut’u arıyordu; göremedi. Belki ayrı yerlerde tutuyorlardı. Belki salmışlardı.

Öğleye doğru Savcı yardımcıları, dört koldan ifadelerini alarak, işlemlerini tamamlayıp yolladılar mahkemeye. Öğleden sonra duruşmaya çıktılar. Yargıç, savcılığın tutuklama istemini geri çevirdi. Dışardan yargılanacaktı Ahmet. Muharrem tutuklanıyordu. Feyzullah yoktu. Belki tâ baştan kurtarmıştı paçayı.

Vakit ikindiye geliyordu, 15.10’du saat. Ahmet çıktı Adliye’den. Bir sürü arkadaş izlemeğe gelmişti. Gözlerinin altı mosmor, hem de şiş, Zehra’yı gördü bir ara. «Nurten nerede, gördün mü?» soracaktı, ayıp bir duygu gibi sakladı Nurten’in adını içinde^ Soramadı.

«Eee; geçmiş olsun!» dedi Zehra. İşkence görüp görmediğini sordu usulca.

Ahmet de ona sordu: «Siz nasıl kurtardınız?»

«Biz bir lokantaya girdik USIS’in ardında. Lokantacı vermedi. Bu sabah fakülteyi bastı polis, arama yaptı, bu hale geldik! Çok öteberimizi alıp gittiler, çok döğdüler. “Çok da silah alındı!” diyor arkadaşlar. Sizin okujdan da çokmuş. Bir arkadaşın komada olduğu söyleniyor dünden. Bir arkadaş kayıp…»

352

KARA AHMET DESTANI

«Nurten ne yaptı?» dedi Ahmet. «Katılmadı mı yoksa?»

«Nurten hastanede! Kalçasında kurşun. Jusmat’a giden gruptaydı. Kan verdi arkadaşlar. Benimki tutmadı…»

Başı, durdurulmaz derecede döndü.

«Kaz gibi avlıyorlar bizi! Çok bilgisiz savaşıyoruz iki seferdir! Olmaz böyle! Hasangil’i gördünüz mü?»

«Hasan tutuksuz yargılanacak…»

«Görebilir miyiz Nurten’i acaba?»

«Şaban Şifai’de yatıyor, bakarız…»

Yürüdüler o yana doğru. Sonra okula geçecekti. Anafartalar’dan Samanpazarı’na çıktılar. Oradan Şaban Şifai’ye geldiler ama görüşmenin olanaklı olmadığını söylediler Danışma’dan. Kat hemşiresini tanıyormuş Zehra. Telefon edip durumunu sordu. «İyi iyi! Zaten onun ağır değil durumu!» demiş.

«Demek ağır olanlar da var?..»

Sağcı gazeteler durmadan kışkırtıyordu. Komünistlerin dışardan buyruk aldıklarını, rejimin temeline dinamit koyduklarını… Bütün gece orda burda patlamalar olduğunu da yazıyordu. Gazetenin birinde polisin uy ansı: «Postadan adınıza gelen her paketi açmayın!..» Profesörlerden birinin eviyle hükümete yakın bir yazarın evine de dinamitler atılmıştı.

Yurda geldi Ahmet. Altı üstüne dönmüştü yatağının. İğne iplik biribirine girmişti dolabında. Darma duman olmuştu gömleği, çorabı, hem de notları, kitapları. Dört tabanca yakalanmıştı. Yere bakıyordu duydukça.

Kâzım abiyi buldu gidip: «Neyin nesidir iki seferdir avlanıyoruz!..» diyecekti, tıpkı Feyzullah gibi davranmış olacağını düşünüp vazgeçti. Baktı yüzüne o ne söyleyecek kendiliğinden?

«Atılan dinamitlerle ilgimiz yok!» Demeç hazırlamışlar gazetelere. «Bizimki açık! Amerikan emperyalizmiyle savaşıyoruz. Onu sembolize eden yerlerin önünde gösteriler yapıyoruz, bir de camlarını indirdik işte. Dinamit atanlar bizi sabote ediyor. Bunlar ajan işi…»

Akşam Haberleri’nde bir demeci vardı ana muhalefet lideri İnönü’nün. Ertesi gün de gazetelerde yer aldı:

«Bir noktaya dikkatinizi çekerim: İki aşırı irticadan, ben şimdiye kadar aşırı sağ irticamn tehlikesini, daha önem vererek söylemi-

KARA AHMET DESTANI

353

simdir. Bu, aşırı sol irticamn zararını, melanetini küçümsediğim için değildir. Aşırı sol memleketi zayıflatamaz. Çünkü sol irticayı bu memleket tutmaz. Ne kadar azgın olsalar, 24 saat içinde eser kalmaz!»

Kâzım abi:

«İşbirlikçi başbakanla uzlaşmış olarak bu demeci veriyor Kurtuluş Savaşı’nın Batı Cephesi Komutanı! Demek ki, bundan sonra daha acımasız çullanacaklar üstümüze. Tutuklu sayısı onu geçti. Mahkemelere çıkacak avukat yetmiyor. Bir yandan da aranan arkadaşlarımız var, bulamıyoruz…»

Durmadan dudaklarını kemiriyordu anlatırken:

«Polisin yaptığı arama sırasında arkadaşlarımızın bir bölüğü çıktı, boşalttı yurdu, bir bölüğü çıkmayıp direndi. Ateş açtı polis. Yaralıları taşımağa başladılar sonra. Kan kan! Her yer kan içinde!.. Kızları merdiven altlarına çekip olmadık kötülükleri yaptılar. O sırada bizimkilerden ikisi, polis şeflerinden birinin boş bırakılmış arabasını al oradan, gazladığın gibi Çiftlik yolu; oradan Ayaş yolu! Ayaş yolunda bırak, İstanbul’dan dönen otobüslerden birine atla gel şehre, telefon et gazetelere! Kim oldukları bilinmiyor. Arabanın resmini çekmiş gazeteler. İlk fırsatta keserler iflahımızı, görürsün…»

«Bütün bunları düzene sokmanın yolu yok mu?»

«Büyük zorunluk var! Ama nasıl? Bana kalırsa giriştiğimiz işlerin bazısı bir sınırda kalmalı. Bazısı hiç yapılmamalı. Polis şefinin arabasını niçin kaçırıyoruz örneğin? Bir de genel olarak, bir militan savaşımını bilmiyoruz. Öğrenciler olarak işçilerin, profesyonel devrimcilerin yaptıklarını yapmağa kalkarsak çok yanlış olur…»

«Yanlışları doğrultma olanağı yok mu?»

«Eğer fırsat bulabilirsek var. Ama bulamayacağız korkuyorum. Biz bulsak polis alacak elimizden. Bizi sığlarda boğmak için alacak… Kolay olsa herkes devrim yapar arkadaşım. En iyisi nedir bu işlerde? Sorarsan bana, alçak gönüllü olmak derim. Alçak gönüllü olmadın mı, çorabı örersin başına. Biz yavaş yavaş ona geldik. Bir zaman kalktık parti bastık. Bir zaman da partinin içinde güç olmağa kalkıştık. Öğrenci adamın ne işi var parti basmalarda? Burjuvazinin çıkardığı yasalarla, modalarla onlara özenip Türkiye sosyalist savaşımını sulandırıyoruz… Solkişotluk yapıyoruz yani…»

«Bu öz-eleştiriler güzel de Kâzım abi…»

23

354

KARA AHMET DESTANI

«Haklısın!»

Yas içinde gibi geçirmeğe başladı günleri. Ertesi gün bir daha gitti Hacettepe’ye- Zehra’yı buldu, gittiler Şaban Şifai’ye. Yatıyordu Nurten. Üç dört gün daha yatacağını söylemiş doktor. Kurşunu çıkarmışlar kalçasından. Kötü değildi durumu. «İyiyim iyiyim…» diyordu kendi de. Gülüyordu hatta.

Eskiden o kadar sık almazdı gazete. Şimdi kaçırmıyordu. Bat-tal’ın ölümü dolayısıyle bildiri yayınlayan 69 deniz subayından beşini çıkarmışlardı ordudan. Onlar da Danıştay’a başvurmuşlardı. «Askerlerinin işinin sivil Danıştay’da görülmesi doğru değil, bir Askeri Danıştay kurulmalı!» diyordu Genelkurmay Başkanı.

Mahkemeye gidip geliyordu arada. Feyzullah yoktu yargılananlar içinde de, tutuklananlar içinde de. Müdürlükteki ifadesinden sonra salınmıştı hemen. Muharrem içerdeydi. Cebeci’deki Merkez Cezaevi’n-de yatıyordu. Görüş’üne gidiyordu arada. «Birinci Koğuş’ta kalabalık arasında pişiyoruz!» diyordu. İlk görüş’te Feyzullah’in durumunu anlattı. Başını sallamakla yetindi. Her şeye kendisi gibi şaşmıyordu kimse… El Fetih’e gidenler de dönüşte, kimisi Diyarbakır’da, kimisi Kargamış’ta yakalandılar. Diyarbakır’da güya Tıp Fakültesi’ne sabotaj yapacakları ihbar edilmiş. Radyo öyle söyledi, gazeteler öyle yazdı. Kâzım, boyna uğraşıyordu avukat bulacağım, göndereceğim.

Şubatta tatil vardı. Gitse miydi, gitmese mi?

«Nurten’i görüp kararlaştıralım!» dediler Mevlüt’le. Bir iş olsa girer çalışırdı. Ne yapacaktı gidip? Yada Gençlik Örgütü bir görev verse. Gidip gelmek para tutacak diye tasalanıyordu. Bu arada bir iş olup olmadığını sormağa karar verdi Kâzım abiden. Derlerse şu işi yap, şuraya git, yol giderlerini örgüt karşılar; hemen giderdi. Mevlüt’le Nurten’den de özür dilerdi.

Nurten gidecekti tabii. Babası yollar parasını düzenli. Annesi de özlemiştir kesin. «(Özlemek!.. Ben de özledim! Beni de özlediler… Ama babam tutturacak gene: “Bırak o komünist okulunu!” Anam tutturacak: “Yüreğim gürp gürp gürp! Aman oğlum karışma!..” Haydi bunlar sorun değil; ama para sorun! Kredi almak için yazıp yolladığı formlardan da bir haber yoktu daha. Hiç aklından geçirmediği bir soğukluk geldi okuldan, arkadaşlarından, devrimden! Dipli bir soğukluk muydu, yoksa geçici mi? Çok yokladı kendini. Boşverip

KARA AHMET DESTANI

355

çocukluğu, gençliği, okusa; sonunda burjuva hükümetinin kapıkulu olacak değil miydi? Ama bir de işçi olsaydı örneğin? Girseydi Demir-döküm’e, Türk Kablo’ya, Hisar Çelik’e, Surgurlar Kazan Fabrikası’ na, Mamak Maske Fabrikası’na… Gitmeseydi, gitmeğe kalkmasaydı Almanya’ya, Hollanda’ya!.. Kursaydı sendikasını, yoksa. Katılsaydı varsa. Anlı şanlı bir işçi olsaydı bileğinin hakkıyla. Terleyip kazan-saydı. Türkiye çapında tutarlı, sağlam bir örgütlenmenin içinde, başında yerini alsaydı. Partiyi de adam etselerdi arkadaşlarıyla. Olmazsa yenisini kursalardı. Bir işçi olmak patronların emrinde…)»

«Patronların emrinde…» der demez duruyordu: «Ne farkı var hükümete çalışmakla patrona çalışmanın? Biri ötekinin uzantısı değil mi? Adam gibi çalışmaksa amacın, hükümete çalış! Oku; düş kırıklığına uğratma dünyanın en ezik anası olan Haçça Kara’yı. Oku da, daha büyük, başkakmçlarına haklı kılma babanı. Oku da zararı yok, burjuva hükümetine çalış, ama halktan yana koy ağırlığını!»

Karamsar olduğu günlerden birinde gitti Muharrem abinin görüşüne. Ona da söylüyor, diretiyordu: «Önü, sonu, gene burjuvazi için oluyor okumamız! Bir deniz gibi büyüyor ülkemizde işçi sınıfı. Bugün gerçi biraz durgun; uzlaşıyor toplu sözleşmelerle. Denize katılan bir derecik gibi katılsak içine, renklendirsek, güçlendirsek onu, sağlıklı bir savaşıma yöneltmek daha doğru olmaz mı?»

Telli çerçeveden dinleyip camlı çerçeveden bakarak yapıyorlardı görüşmeyi o ufacık yerde. Saçlarını kesmişlerdi Muharrem abinin. Biraz daha uzamıştı bıyıkları. Arada fosur fosur sigara içiyordu. Bir gözleri değişmemişti, gülüyordu güven verici.

«Bunlar çok erken düşünceler Ahmet! İki yıl önce biz de geçirdik kafamızdan benzerlerini. Biliyor musun herkes bize can kadar yakın burda. Aslında her aydın hapse girmeli, devleti görmek için, halkı tanımak için. Halk, asıl burada halk bence. Bir de işinin içinde, köyde kentte. Yarısı suçluysa düzenin bozukluğu yüzünden, yarısı suçsuz. Biz senin bu dediklerini dediğimiz zaman, ne karşılık verdiklerini biliyor musun? “Sizler keşke daha güzel, daha iyi okusanız şu okulları! Beşer numara yetmez, sekizer, onar alsanız! Sizin gibi mühendislerimiz, doktorlarımız yok, kaymakamlarımız, iktisatçılarımız yok hayatta. Olamaz daha uzun yıllar, eğer sizler de iyi okumazsanız!” Yüksek öğrenimin ille de zorunlu olmadığım onlar da biliyorlar;

356

KARA AHMET DESTANI

toplumda yerini insan bilinçli bir işçi olarak da alabilir; anlıyorlar; fakat elimize geçmiş birer olanağı niçin ilerici saflar yararına kullanmayalım?»

Daha çok dolmak, daha çok güç almak için uzun uzun bakıyordu Muharrenı’in gözlerine. Dönüp daha sıkı sarılıyordu derslerine. Akşamları ders notlarını okuyordu. Sabahları da vaktinde kalkıp amfideki yerini alıyordu. Tartışmaları sadece dinliyordu ucundan; katılmıyordu. Laf yatıştırmıyordu «dediğimdediksi» tiplerle. Ders notlarına bir daha göz atıyordu hoca gelenedek. Not tutuyordu kitaplarda bulunmayan yanlarını dersin. Yuvarlak ufak yazısıyla, kalemin ters yanıyla ince ince yazıyordu.

Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne bir daha gidip geldi Mev-lüt’le. Sanki mutlu bir şaşırtıydı. Oluverdi kredi işi. 300.— alacaktı ayda. Birikmişleri de veriyorlardı. Belki çeker izine giderdi. Verirdi anasına birikmişlerin hepsini, kapatsın borçlarını. Hem de göstersin babasına ne tokgöz bir oğlu var, daha öğrenciyken getirip teslim ediyor parasını; bir tane daha bulunur mu yaşıtlarından? Ama her iyinin bir kötü yanını bulmağa alışık babası hemen yapıştırırdı: «Şimdi teslim eder de, yarın koklatmaz bile ucundan! Şehir Kulübüne anca yeter aylığı, evlenme parasını da senden umar. Sonunu bekle; bekle de gör Haçça Bey!..»

Ertesi gün gidip çeki almağa çalıştılar, yetişmedi.

Nurten’in kaç kez gelip ifadesini alıyordu polis, savcı. «Gösteri olacağından haberim yoktu. Meclis’e gidiyordum ben. Milletvekilimiz Mehmet Ozbey’den kart alıp dinlemeğe gidecektim birkaç gün. Babam, “İlle dinle şu Meclis’i, öğren ne konuşuyor buradan yolladığımız vekiller, yoksa oraya varınca unutuyorlar mı halkı?” demişti. Ben heyecan verici olaylara giremiyorum. O gün, cidden Meclis’e gidiyordum. Vede tam Meclis’in bahçe kapısı önünde vuruldum. Jusmat daha ne kadar ilerde, biliyorsunuz! Taşlamak için gitsem o yönde vurulurdum. Bunun ispatı mı? Bunun ispatını ben nasıl yapabilirim? Böyle olmadığını asıl siz ispat etmelisiniz. Gerçekte ben davacıyım, polis ne hakla tabanca doğrultuyor üstüme? Babam duysa çok kızar, çok üzülür annem…»

Gazi Eğitim’deki boykot da bitmişti! Uzaklaştırılacaktı derste Türkiye’yi kötüleyip Amerika’yı öğen Barış Gönüllüsü.

KARA AHMET DESTANI

357

«Go home Peace Corps!..»

Her gün böyle yazıyorlardı karatahtanın bir yanma. Belki ötekiler de çekip gideceklerdi. Ders yaptırmıyorlardı sataşarak. Bir de sık sık bağırıyorlardı dersin ortasında: «Devrimci Gazi! Devrimci Gazi!..» Müdür gelip sorarsa, «Gazi Mustafa Kemal’den söz ediyoruz, yasak mı?» diyorlardı. Bir yanın kötü tutumu, böyle çocuksu davranışlara yol açıyordu öğrencilerde.

«Sadece bizde değil,» diyordu Kâzım abi, «dünyada cıvıdı biraz işçi sınıfının naturası! Kapitalist dünyada demek istiyorum. Çünkü Amerika parmak attı. Otuz sekiz ülkede, kendi anlayışında bir sendikal eğitim yaptı, sararttı en ulusal kuruluşları! Biri “Türk -İş” bunların. “Çok yenisiniz, birden büyük işlere kalkışmayın. Önce eğitim, sonra ekonomik savaşım!.. Var ekonomik savaşım, yok siyasal savaşım! Siz var yapmak siyasal savaşım, yattı sendikacılık! Hepsi işçilerin istifa! İşçilerin siyasal savaşım gene siz yapacak. Ama nasıl? Partilere demokratik baskı! Diyeceksiniz her parti beşer mebus; etti yirmi beş mebus, etti elli mebus! Elli mebus Meclis’te, her parti içinde; çıkabilecek işçi yararına kanunlar, halk yararına icraat!” Getirip götürdü hepsini üçer beşer aylık gezilerle Amerika’ya. Yıkadı beyinlerini, beyinciklerini. Oldular Amerikan tipi sendikacı. Aylıklarım yükselttiler. Odalarını döşettiler tıpkı bakanlar gibi. Bambaşka bir yaşam içine girdiler, koptular asıllarından. Ama kurdular düzenlerini, yıkılmadan gidiyorlar. Gidip bir gün yeni yapılan Genel Merkez yapısını görsene! Kaç katlı, hem de ne konforlu Yenişehir’in ortasında! Yüzde seksen sekizi Amerikan parası! Gelecek yıl iyi dinle Taîas Hoca’nm asistanlarını, doçentlerini. Açık söylemezler ama, iyi. kulak verirsen anlarsın dönen dolapları bir bir. Biraz da yorarsan kafanı: Niçin ayrıldılar da başka bir konfederasyon kurdular bazı sendikacılar, DİSK niçin doğdu? İkinci bir konfederasyon görünüşte bölücüdür. Ama birincisi sarı olunca, zorunluktur ikincinin doğması! DİSK yeni bir kan. Eğer sarartmadan götürebilirse Türkiye işçi sınıfını, partisini de kurtarabilirse geveze aydınların elinden; Türkiye’ nin toplumcu savaşımına en büyük katkıyı yapmış olacaktır. Yol alırız biraz daha. Eveeet Ahmet Kara, okumak koşul değil, açarsan gözünü… Ama diploma da gerekli halk yararına kullanabilmek için yetkileri… Doğru söylemiş Muharrem arkadaşımız. Aç gözünü biraz

KARA AHMET DESTANI

da kendin anla. Gelmişken kendin gör ne var ne yok Başkentte…»

O gün ikindin fırlayıp gitti Türk-İş’in Genel Merkez yapısını görmeğe. Bir de sergi varmış aşağıdaki salonda. Olgunlaşma Enstitüsü kızlarının yaptığı işleri koymuşlar camekânlara. Girip çıktı, çıtı pıtı işleri gördü, sonra dolaştı altını üstünü. Kuşkulu kuşkulu bakıyorlardı gözleriyle kimsin, necisin, ne arıyorsun? Başka bir sefer hazırlıklı gelip iyice dolaşmağa, girip çıkmağa karar verdi ofislerine yöneticilerin. Bir araştırma ödevi de alırdı hocadan belki…

Birikmiş üç aylık krediyi toptan aldı, 887 lira tutuyordu. Bir hafta on gün içinde üç yüz lira daha vereceklerdi. Alıp gidecekti yanında. Üstümde durmasın yola çıkıncaya kadar diye götürüp bankaya yatırdı. İlk hesabını açtırdı yaşamının. «Bugüne bugün ben de bankerim, işte cüzdanım!» dedi. O gün Kâzım abi çağırttı, gidip örgüt odasında konuştular. Bir yandan gelen telefonlara karşılık veriyor, bir yandan «bölge yönetim»lere yazılacak yazıların karalamasını hazırlıyor, bir yandan da Ahmet’le konuşuyordu:

«Demiştin, ara tatilinde bir iş olursa… İşte bir iş! Üçer üçer ekip-leşip toprak araştırması yapacaksınız. Güneyde, güney doğuda; Kadirli, Kozan, Ceyhan, Birecik, Siverek, bir de Pazarcık’ta… Aynı zamanda kitle içinde çalışmanın pratiğini öğreneceksiniz. El Fetih’e gitmeğe benzemiyor, ama kendi halkımızın sorunlarını öğrenmek de gerekli, hem öğrenmek, hem adam olmak için…»

Birden büyüdüğünü filan duymağa başladı. Kitle içinde çalışmanın pratiği, üç arkadaş, koca okuldan on ekip yapacaklarsa üçerden otuz; içlerinde ben… Nazlanmak burjuva davranışı sayılır. «Ben size söylemiştim ama tatilde memlekete gitsem daha iyi, parasal sorunu çözümledim!» demek daha yanlış olur. «Demek paran yoktu ondan görev istedin, olsa istemeyecektin? Başkalarında eleştirdiğin yanlışları kendin yapıyorsun Ahmet Kara!» Şipşak düşündü birden. Şimşek gibi bir o yana, bir bu yana gidip geldi zekâsı. Ne öyle demeliydi, ne bunu dedirtmeliydi. Gözleri parladı: «Teşekkür ederim bana güvenip görev verdiğiniz için. Hangi ekipte olacağımı, nereye gideceğimi saptayın, giderim…»

Bu cümlelerin nasıl çıktığını bilemedi ağzından. Bir ilkokul yv lmdaydı sanki. Öğretmeni şiir istemişti. Kentin en büyük alanında okuyacaktı, heyecanlıydı

KARA AHMET DESTANI

359

«Öteki arkadaşlar üst sınıflardan olacak. Biri bizim fakülteden, biri ODTÜ’den belki. Karma gruplar olacaksınız. Söylediklerim içinde istediğin yer varsa, şimdiden söyle, yazayım. Göller Bölgesi’ne de bir grup yollayacaktık, bu yıl fazla dağılmayalım dedik. Gelecek yıl orada çalışırsın istersen…»

«Orada her zaman çalışırım. Görmediğim yerler olsun…»

«İstersen Pazarcık ovasına gönderelim seni. Türkiye’nin sorunlar tipiğini büyük ölçüde görebileceğin yerlerin başında gelir. Kadir-li’den, Kozan’dan daha öğretici. Bölgenin siyasal egemenliğini elinde bulunduran, bütün gerici örgütleri destekleyen Satioğulları’nm 52.000 dönümlük çiftlikleri oradadır. Tutdağı, Zulhum, Maraş yakını topraklar. Tefecilikten büyüyen, Mercedes otobüsleri, treyler kamyonları çalıştıran Göçmen Halim, Turan Özkan, Şirikçiler; Göynük ve Sal-manıpak köylerinin ağaları olan Hapazlar oradadır. Dikkat edeceğin noktalardan biri, feodalite çözülmüş, ama bir devrimle ortadan kaldırılmadığı için, ağalar dışa bağlı kapitalizmin işbirlikçilerine sıçramışlardır. Şimdi her biri birer gübre, ilaç, telis, tarım aracı satıcısı! Murat arabaları acentalığı, benzin işletmeciliği, pompa, bütangaz, radyo, pikap, dikiş makinesi, traktör bayiliği onlarındır. Pazarcık ovasında sizi anlayacak köyler, köylüler de pek çok, ama bir bölüğü iflahınızı kesecek, çünkü son derece bağımlıdırlar beylerine. Hukuk’tan Haş-met’i yazdık, bir de Hacettepe sosyolojiden Doğan’ı yazalım olsun. Haşmet de, Doğan da, söylemeğe gerek yok, bilgili, becerikli arkadaşlardır. Anlaştık mı Ahmet? Raporlarınızı bastırmak istiyoruz. Geveze aydınlar anlasın, yurt gerçekleri ne yandan ne yana değişiyor!..»

Hemen gidip Zehra’yı buldu. Ne yapıp edip Nurten’in yanına çıktılar beş dakika. Göğsüne doğru çekmiş beyaz çarşaf kaplı battaniyesini: «Yarın taburcu oluyorum. Biraz daha yukardan tuttursalardı şimdi yoktum. Ölümün köyüne varıp geldim. Derslerden de çok açık verdim. Ama iyi bir deney oldu, ne yapalım…» diyordu.

Zehra gülüp sıkıyordu yanağının bir yanını: «Bırak bize bujuva kızı ağızlarını! Ucuzundan kahraman oldun, hava yapıyorsun! Biz yırtınsak, yırtılsak ele geçiremeyiz böyle fırsatı!..»

Birden araya girdi Ahmet:

«Ben maalesef tatilde Burdur’a gelemiyorum. Mevlüt’le gideceksin arkadaşım. Kâzım abiye söylemiştim, bir görev çıkarsa beni de

360

KARA AHMET DESTANI

yazabilirsiniz. O da tutmuş, Pazarcık ovasının incelenmesine ayırmış. Üç kişi, biri ben. Kitle içinde çalışma pratiği kazanacakmışız. Bugün söyledi. Olmaz desem ayıp olacak…»

Bir yanından bir yanına, filmlerdeki cimnastikçi kızlar gibi döndü Nurten: «Ah ne iyi, ne iyi! Niçin bizi de göndermezler böyle görevlere? Sözde yüksek öğrenim öğrencileriyiz, sözde örgütümüz var, ama bütün bildikleri bizi mitinglere götürüp coplatmak, kurşunlatmak! Hayatta en istediğim budur işte, gitmek, kadife pantolonumu çekip, inek ve keçileri sağmak, çadırlarda bağdaş kurup oturmak, erimek halkın içinde; bütün sorunlarını, dertlerini öğrenmek için gerekiyorsa bitlenmek, bir ay, iki ay… Sonra gelip hocaların yol göstericiliğinde hepsini yazmak! Eksiklerim kalmışsa bir daha gitmek… Böyle yapacakları yerde, “Haydin gidiyoruz, sol kolları kaldırın, yumrukları sıkın, döğün havayı havayı, polis geliyor kaçın!;.” Bütün bildikleri bu kadar…» Bir hayıf gelip oturdu yüzüne.

«Şimdi zaten gidemezdin Nurten. Kan yitirdin. Yaza anca toplarsın. Ben söylerim Kâzım abiye. Temmuz ağustos, başka bir yere birlikte gideriz: Sen, Zehra, ben! İstersek bir de abi alırız yanımıza…»

Evlerinin önündeki büyük cevizin dallarında gene o kadar serçe, yapraklarında o kadar gün ışığı toplanmış mıydı acaba? Öyle bir şıkırtı gelip oturdu saçına başına? Yanaklarının ortası çukurlandı. Güldü, dişleri ışıdı:

«Ne olur yapalım! Sırt çantalarımızı sarınalım. Kitaplar alalım. Havlu, diş fırçası. Birer kat giysi. Kendimiz yıkarız kirlendikçe. Yolculuklar uzun olsun, uyuruz biribirimizin kolunda. Sana o diyemediğim utancı derim. İçimde gittikçe büyüyen… Yarışır gibi, biribirimizi geçmeğe çalışarak öğreniriz. Benim de bilemeyeceğin kadar büyük bir susamışhkla istediğim, halktan öğrenmek…»

Demiyordu bunların hiçbirini. Belki Zehra’dan, kendinden, belki Ahmet’ten sıkılıyordu.

«Herkesin bir sevgilisi olmayacak mı nasıl olsa? Her santimi tırnaklarıyla kopara kopara hak etmiş böyle gösterişsiz bir Ahmet’i niçin değişeyim başkalarına? Belki onun gözünde benim de vardır sevilecek yanlarım…» Hep içinden akıyordu duyguların biribirine eklenmiş sözleri.

Kat hemşiresi geldi:

KARA AHMET DESTANI

361

«Beş dakika demiştik, yarım saati aştı. Lütfen; sonra gene gelirsiniz diyeceğim, gerek kalmayacak, yarın çıkacak hastamız. Bir daha hiçbiriniz buralara düşmezsiniz inşaallah!..»

Çıktılar Zehra ile.

«Gidelim bizim kantine, çay içelim.»

Elbet giderdi. Bundan böyle cebinde beş on kuruşu olurdu. Bundan böyle hiç olmazsa ayda bir kezcik, «Haydin Piknik’te birer bira içelim!» yada bahar gelirken iki kezcik, «Gençlik Parkı’na girelim!» diyebilirdi rahat. Sevinçle kabul etti. Girdiler kantinlerin birine.

35

BİR İNCELEME GEZİSİ

Belki de Zehra’dır en iyisi bu yaştaki kızların. Çayırağası oto- -büsünün kalkmasına on dakika kala çıkıp geldi. Bir de Mevlüt, bir de Hasan vardı yeni Otogar’da. Başka arkadaşlar da geldiler sonra. Zehra bir kutu bisküvi almıştı, tuzlu. Bir kâğıdın içinde çörekler vardı. «Nurten gönderdi çörekleri. İyi yolculuklar diliyor. Gelecekti, ben getirmedim. İki gün daha dinlensin yurtta. Üç gün sonra o da yola çıkacak. Toplasın kendini…»

«Nurten için merak etme hemşerim!» dedi Mevlüt gülerek. «Nurten bana emanet. Sırtımda götürür getiririm. Sen görevine rahat git. Dönüşte hepimiz toplaşırız. Mart içeri, pire dışarı. Gençlik Parkı’nda gazozlar benden olur…»

«Çay içeriz çay!..» dedi Zehra. «Paylaşırız hesapları!..»

Sonra geldi, kolundan çekti iki metre, fısıldadı kulağına Ahmet’in: «Özel olarak diyor ki Nurten, “Bir tek gün de benim için çalışsın. Her şeyi ince ince not etsin o gün ve her gün! Dönüşte okumak istiyorum. Pazarcık ovasının topraksız köylülerini o notlara bakarak düşünmek istiyorum.” Ben de iletiyorum; başka ne yapayım? Bir gün de benim için çalış desem çok ağır olur…»

Bu kızlar deli ederler insanı. Bu dilleri, bu düşünceleri. Bu sevmeleri. Sevip sevip de sevdirmemeleri!.. Yan bakamazdı Zehra’ya ama Hasan’ın dediği kadar vardı, tastamam bir zehirdi. Nurten’den hiç aşağı kalmazdı. Artık Nurten’i kimseye değişmezdi gözünde. Ba-

KARA AHMET DESTANI

363

basının bütün dirençlerini kırdığı gibi, Nurten’in anası babası direnirse, o dirençleri de kırardı. Yeter ki Nurten kendi bir direnç çıkarmasın. Dediğini eksiksiz yapacaktı. Sadece tek gününü değil, bir defter alıp göğüs cebine yerleştirmişti, dolmakalemi için küçük mürekkep şişesini sırt çantasına koymuştu, her gününü ayrıntıyla yazacaktı. Bulduğu bütün fırsatları, geç yatarak, erken kalkarak, günde birer saatini bu deftere ayıracaktı. Her gün Nurten için çalışacaktı. Ne kadar iyi oldu bunu söylediği! Kesin olarak en iyisi Zehra’dır. Zehra’dan da önce Nurten’dir bu yaştaki kızların!

Tam 19.00 oldu, Ankara mor bir akşama yuvarlanırken çıktılar Otogar’dan. Dolu yolcusuyla gidiyordu Çayırağası-Mercedes 302… Siverek, Birecik, Urfa yanlarına gidenler 18.00’de kalkmışlardı. Başka otobüslerle peşpeşe, bazan yarışarak, bazan biribirlerini geçerek, Aksaray’dan-aşağıya akıyorlardı. Ahmet uyumağa başladı gecenin içinde. Pozantı’da yemek molası verildi. Adana’da şafak söktü. Alman Pmarı’nda biberli çorba içtiler. Yol dolana dolana inip gidiyordu Fev-zipaşa’ya aşağı. Kömürler Kavşağı’nda indiler Antep’e ileri çekip giden otobüsten. Maraş’a kalkan minibüsün dolmasını bekleyip, bambaşka bir iklimin içinde, bambaşka insanlarla yüzyüze gelerek kaba kuşluğu ettiler.

İlk iki günü Maraş’ta geçirdiler, zor oldu. Polis karakola çağırdı. Ne işleri var, niçin geldiler? «Hata ettik!» dedi Haşmet abi. «Birimiz mutlaka bu yörenin çocuğu olacaktı!»

Bereket İstanbul Teknik Üniversitesi üçüncü sınıftan Ökkeş Gö-zükara’ya rasladılar. Maliye’de memurdu babası. Onunla dolaştılar çoğunu yörenin. Onunla çözdüler zorlukların hepsim. Ökkeş, karışmamıştı etliye sütlüye. Haşmetgil de sadece derslerine gerekli gözlemleri yapmak için gelmişlerdi. «Asla ve asla ajitasyon değil»di amaçları. Halkın yaşamını paylaşacaklardı. Sorarlarsa bir şey, belki bildikleri kadar anlatmayı denerlerdi. Ama hiç deneyleri olmamıştı ki şimdiye kadar. Böyle söylemek en iyisidir. Hatta böyle davranmak…

«Buraya biz, kendi aramızda yaptığımız gibi halkla tartışma yapmak için gelmedik. Uyumlu davranıp işimizi görelim!..»

Bu tutumunu sevdi Haşmet abinin. Sorun, iş görmek, geri itilmek değildi daha içine girmeden… Uyumlu davranırlarsa, kaymakama filan giderlerse, daha da kolaylık görürlerdi belki; öyle diyordu

364

KARA AHMET DESTANI

Ökkeş Gözükara’nın babası. Devrimci kafadan olmak, devrimci kafadan olmayanlarla küslük anlamına gelmez her halde. Belki aynı kafadandı varacakları yerin kaymakamı!

«Siz gerçekleri görmek istemiyor musunuz?»

«Önce gerçeğin saptanması gerek!» diyordu Haşmet. «(Değiştirilmesi sonra!)» diye ekliyordu içinden.

«Bunun için halkla ilişki kurmak istemiyor musunuz?»

«İstiyoruz! Tamam!»

«Serseriliğin lüzumu yok! Bunu sağlamanın buradaki yolu neyse ondan yürümeniz lazım. Hatta gidip en birinci ağalara, Komünizmle Mücadele Derneği’ni besleyen dürzülere konuk olun derim. Ki anlayın neler dönüyor dünyada! O da gerçek değil mi? Kim ki size bilgi veriyor, gerçeği gösteriyor, teşekkür edin sonra. Böyle dik dik giden Dev-Genç’in yüzüne bakmaz bizim halk! Bizim halkı sığır yerine koymayın bakalım…»

Ökkeş’in babası Necati Bey, yaşamında ilk kez bilgisinin, görgüsünün işe yaradığı bir durum çıktı diye uçuyordu sevincinden:

«Karış karış bilirim Afşin, Elbistan ovasını. Tahsildarlığımda Pazarcık ovasını da çoook gezip tozmuşum. Andırın, Göksün gibi dağlık yerleri de benden sorun. Fakat siz ille de Pazarcık ovası diyorsanız, hayhay, ben size Pazarcık’tan Türkoğlu’na kadar uzayan ovanın aşiretlerinden söz edeyim. Sahaya çıkmazdan önce biraz nazari bilgi vereyim yani. Bu nazari bilgiyi verdikten sonra sizi, “Kılıçlı” aşiretine bağlı köylerden Hanobası, Karahöyük, Tahtalı, Ördek-dede, Eyîençiçek, Köskenli, Karaçay, Osmandede, Emiroğlu, Totto-lar, Fanfas, Köprüaszı, Aşağı ve Yukarı Kuyumcular, Öksüzlü köylerine göndereyim. İsterseniz bir tahsildar katayım yanınıza, dolaşın! Sizin emeliniz, bağ bekçisi döğmek mi, üzüm yemek mi? Akıl var, yakın var. Kabın kalayı, işin kolayı var. Hemi de iş bilenin, kılıç kuşananın demiş atalar. Sizin devrim, atayı töreyi siktiredelim diyorsa, halk yüzünüze bakmaz yeğenlerim…»

Birikmişlerini söylemenin fırsatı da açılmıştı Necati Beye:

«Size ovadaki bütün aşiretleri saymam gerek. Birinciye işte bu “Kılıçlı” aşireti gelir. Ovayı ortasından batısına böler. İkinciye “Si-nemilli” aşireti gelir. Bu da ovanın kenarındaki dağlık bölgeyi tutar. Bunlar Alevi Kurdudur. Ötekileri Alevi Türkü. Bu da önemli. Sine-

KARA AHMET DESTANI

365

milli aşiretinin topraksızları fazladır. İktisaden de çok geri, vede yoksul olduklarından, fazla sayıda halk tarım işçiliği yapmak için Amik ovasına, Hassa, Altınözü, Osmaniye, Ceyhan, Dörtyol yanlarına akarlar. Ne zaman? Baharın ucu görününce. Vede kadın kız, yaşlı koca, eli çapa tutan! Delikanlıları da yapılarda çalıştırmak üzere şehirlere inerler. Köylerinin yolu, suyu, filan yoktur. Vede elektrik namına bir ufak kıvılcım arama. Hastalıklar filan da gayetle meşşurdur burada…»

Ökkeşgil’in evdeydiler. Necati Bey yerleşmiş sedire, anlatıyordu:

«Üçüncüye, “Demirci” aşireti gelir. Başlıca mekânları Demirci köyü ve çevresidir. Yörenin en zorba ağaları buranın ağalarıdır. Sırf ikisi toplam 15.000 dönüm eker. Bu toprakların tamamına yakını hazineye ait olup cebri çevirmişlerdir. Yirmi yıldır hazineyle davalı oldukları halde davaları bitmez. Vede bunlar yargıçların adamlarına para yedirerek .davayı uzatırlar. Toprak için savaşım veren köylüler çoktur, velakin, Alevi-Sünni ayrılığını körükleyip köylünün öfkesini başka yöne akıtırlar. Vede daha dik giden olursa, öldürtürler. Yakında Tokaç Ali’yi kaldırtacaklar ortadan, duyacaksınız. Bazan başka ağaların topraklarını işgal ettirmek için köylüleri kışkırtırlar, onun topraklarını sonra bunlar kaparlar. Bunun bir örneğini isterseniz, Kaplan Beyin topraklarını gösterebilirim. Eskiden bu ağalar tren soygun-culuğuyla iştigal etmiş olup Fevzipaşa yanındaki İntilli yöresine kadar uzanırlardı. Bunların konaklarında her çeşit ve türden silah bulunur. Hoşlarına gitmeyen jandarma komutanlarını vede büyük memurları bir bir attırırlar. Bakın size şimdi bu bilgileri veriyorum ama, Ankara’ya varınca bunları benden aldığınızı söylemeyin. Adımı filan sakın açıklamayın…»

Sedirden kalkıp pencereye gitti, sokağı gözledi nedense. Sonra yerine oturup anlatmasını sürdürdü:

«Dördüncüye kim gelir diye soracak olursanız, onu da söyleyim, “Atmalı” aşireti! Velakin bunun etkisi sadece Pazarcık içindedir. Siyasal etkinlikleri çok olduğundan, faizcilik yoluyla ovada birçok toprak elde etmişlerdir. Bunlar ve öteki tefeciler % 50’yle verirler borcu. İpotek karşılığı sağlam senetlere bağlarlar alacaklarını. Vaktinde ödeme, bu yıl mümkün olsa gelecek yıl olmaz. Bağırta bağırta alırlar topraklan. Tefecilik burada ağalığı çok beslemiştir. Kendi paralarını mı verirler? Yoook! Hükümetten ve bankalardan alıp tevzi ederler.

366

KARA AHMET DESTANI

Elde edilen kârın bir kısmıyla toprak, bir kısmıyla silah vede mermi alırlar. Vede rüşvet dağıtırlar. Köylerde ağalık neyin üstüne duruyor diye sorarsanız, birinciye toprak, ikinciye tefecilik, üçüncüye bayilikler, acentalıklar… Vede dördüncüye hökümet memurları üzerindeki nüfuz, siyaset, hepsi! Ben böyle karmakarışık anlatayım da kendiniz önem sırasına göre dizin…»

«Öhho öhhoo!..» diye kazıdı boğazını Necati Bey: «Size ovanın belli başlı ağalarını vede tefecilerini saymam gerekirse: Satıoğulları başta! Vaktiyle Maraş’ta kadılık yapmışlar, Kurtuluş Savaşı’nda İngilizlerle, Fransızlarla olmuşlar. Vede, savaştan sonra kaçan Ermenilerin topraklarına el koyarak büyümüşler. 50.000 dönümden fazladır toplam. Hazine toprağı da çevirmişlerdir. Çevre köylerin muhtarlarına toprak vererek köylüde uyanan savaşım gücünü bastırırlar. Vede bunlar çalıştırdıkları işçiyi her zaman dışardan getirirler. Asla yerli işçi kullanmazlar. Şimdi asıl bilinmesi gereken şeyi anlatayım: Eskiden sade hayvancılık, vede arpa buğday tarımı yapılırdı. Mizmilli bataklığı kurutulup vede sadece 10.000 dönüm kadarını topraksız köylüye dağıttırıp asıl büyük bölümünü ağalar kendileri paylaşınca vede Devlet Su İşleri memurlarına para ve kuzu ye-direrek, rakı içirerek sulama donanımlarını kendi topraklarına döşetmiş, kuru tarımdan sulu tarıma geçmişlerdir. Buğday ekiminin yerini pamuk ekimi almıştır. Şimdi bu işten yararlanan başlıca ağaları sayıyorum. Demircioğlu Hacı Mehmet, Cabir Han vede Bedirin dölleri. Bu Bedirin döllerini ben anlatamam, onu artık hangi kahramanı bulursanız, gözüpek, çatalyürek, size o anlatsın. Kısaca dedim, ben anlatamam. Bunlar ayrıca ta Demokrat Parti gününden bol kredi, ucuz tohumluk, modern araç gereç ile desteklendiler. Hükümetin kucağında büyüdüler diyebilirim. Şimdi çırçır ve prese fabrikaları, gübre, ilaç, yedek parça başbayilikleri ellerinde olup, dokuztaş oyunundaki varangelen gibidirler, ellerini ne yana oynatırlarsa oynatsınlar, kazanırlar. Tefecilik yoluyla köylünün ürünlerini ucuza almanın şebekesini iyi kurmuşlardır. Onun için bu düzen değişmesin diyorlar…» «Yordum sizi, fakat…» diye özür diledi Necati Bey: «Şimdi geliyorum Mincolar’a. Bunlar Salmanıpak, Kabar, Ira-lıkobası, İncirlikpınar yanlarının egemeni olurlar. Yalnız, köylüler topraklarına el koymağa başlamış olup belleri kırıktır biraz. Fakat

KARA AHMET DESTANI

367

jandarma bunlardan yanadır. Köylüleri kadın erkek ayırmadan dip-çikleyip vede başında durup ekim yaptırırlar…

«Hapazlar… Gene Salmanıpak, Göynük, Dehliz ve Armutlu köylerinin ağaları. Köylüler hiç olmazsa dağ eteklerindeki çalıları söküp bağ yapmak istediler. Aralarında anlaşmazlık çıktı. Jandarma getirip köylüleri bastırdılar. Köylüleri kendi topraklarında işçi olarak çalıştırmağa Allah rızası için razı oldular. Toprakları 20.000 dönüm!..

«Asıl bakın, bu ülkede en birinci ağa düşmanı benim, fakat elimden bir çare gelmediği için, bu duygumu belli edemem. Dilolar da önemli ağalardandır. Cimikanh ve Haraba köylerini tutmuşlardır. Toprakları 10.000 dönüm. Köylülerle nizaları hâlâ sürer. Topraklarına hükümet telefon çekti, ağaları korumak için. Ağaların hükümeti olduğu için yaptı bunu, malûm…

«Hocaağaları da anlatayım. Bunlar da Fanfas köyünü tutmuşlardır. Eskinin Demokratı, şimdinin Adaletçileridir kendileri. Fanfas’a jandarma getirtip istedikleri adamı döğdürebilirler. Belediye Başkanı da kendilerinden. Çoğunu satıp savdılar topraklarının, gene de mis gibi 2.000 dönümleri var…

«Şişenler’e geliyorum. Ulan bir memlekette bu kadar ağa olur mu? Maraş’ta var işte!.. İskenderun’da çırçır fabrikasıyla otelleri var Şişenler’in. Çukobirlik’in de önemli ortaklarından. Otomobil bayisidirler. Vede bunca ticaretin yanında, Osmandede ile Emiroğlu arasındaki 3.000 dönüm toprak bunlarındır…

«Haşim Çavuş’a gelelim. Tefecilikle, tüccarlıkla 4.000.000 lira kazanır yılda. Toprağı az, sadece 300 işçi çalıştırır! Kirni’de ve çevre köylerde etkilidir. İki kişi öldürdü, 1.000.000 lira verip kurtuldu. Di-lolarla çatışır başta…

«Eylençiçek ve Karaçay köylerini borca boğan, bölgenin ünlü tefecisi Gani Boran’ı da sayıp geçelim. Vede bunun eski bir “elci” olduğunu söyleyelim…

«Cabir Han’ın ekeneği 2.000 dönüm. Çukobirlik’e ve Antep’te üç fabrikaya ortak olup Ördekdede’deki 3..000 dönüm hazine toprağım Yahya Ağa ve Bedirin dölleriyle ortaklaşa yutmak istiyor. De-miroğlu ile de çatışma halinde…

«Reyhanoğlu ise Zeynepuşağı köylüsüyle takışır…

368

KARA AHMET DESTANI

«Sarı Kâtipler 3.000 dönüm ekerler. Ayrıca tarım ilacı ve gübre bayiliği yaparlar. Dalsav Yapıcılık Şirketi de bunların…

«Göçmen Halim’e gelelim biraz da. 1951’de geldi Bulgaristan’ dan. Kendisiyle gelen ailelere verilen küçük toprakların 100 kadarını tefe yoluyla ele geçirip büyüdü. Taşımacılık ve tefecilik yapar. El altından particilik de…

«Daha çook ağa var; toprak anlaşmazlığı yüzünden babası köylüler tarafından vurulan Mehemmet Nazar; Durmuş Ağa, Turan Özkan, Şerefoğlu, Sarıkâtipoğlu; genelev patronluğundan yükselme Patron Niyazi; Şirikçiler…

«Bence, ben anlatmayı keseyim de, siz usuldan başlayın kendi gözünüzle görmeğe, kulağınızla duymağa. Ama sakın tartışmaya girişip solculuk karıştırmayın. Bir daha yolunuz düşmesin karakola. Zaten gideceğiniz yerlere adamlarını serper bizim Emniyet. Tetikte olun. Bugün biraz erken yatın, yarın da erken kalkın…»

Ertesi gün Ökkeş’i de alıp yola çıktıklarında korkuyordu Ahmet. «(Saklama, korkuyorsun gene!)» diye kendi kendisiyle alay da ediyordu. Eylençiçek’te ağalardan, ağaların adamlarından kimseye görünmeden iki gün kaldılar. Gani Boran zaten kasabadan gelmezmiş. Oradan Karaçay’a geçtiler. Sonra kalkıp Hanobası, Ördekdede dolaştılar. Kasabada kaymakama çıktılar. Genç bir bürokrattı. Her köşesi yeterince törpü yememiş daha. «Tahsin Bekir, Yavuz Abadan, Bahri Savcı vede Cahit Talaş hocalarımdı…» diyordu. «O zaman bize böyle ödevler vermezlerdi. Ne olsa gençlerle birlikte hocalar da değişiyor. Hayhay; hangi köye gidecekseniz ciple göndereyim!» Fakat Haşmet de, Ahmet de böyle istemiyorlardı. Dura dura, köylerde kala kala dolaşmaları daha iyiydi. Karahöyük’te, Öksüzlü’de birer gün kaldılar. Ahmet, en çok, sevdiği kızı alabilmek için üç yıl beyin koyununu güdüp de eli boş kalan Hasan’ın hikâyesini dinlerken sarsıldı. Sonunda köylüler Hasan’a destek olmuşlar, aralarından para toplayıp, «Kaçın şu yana, biz bu yana gittiler diyelim!» diye yolculamışlar. Ağa, «Öyle güzel kız Hasan gibi salağa çok!» diye kardeşinin oğluna almak istiyormuş Medine’yi.

Köy odalarında, evlerde akşamları çok sigara içiyorlardı. Fransız karı koca turistleri vurup öldüren, saatlarmı, bileziklerini, giysilerini alan, ay demeden de yakalanan İsmail’le Arifin hikâyeleri da-

KARA AHMET DESTANI

369

ha acıydı. İsmail kadının saatini, eşarpını nişanlısına götürmüştü. Çok bir paraları çıkmamıştı. Arif, Kömürler Kavşağı’na inmişti kebap yemeğe. Sonra dağa çıkmışlar iki arkadaş. Yakalandıktan sonra biraz Maraş’ta yatmışlar. Asılmak istemiyle şimdi Ankara’da yargılanıyor-larmış. İsmail, savcıyla, yargıçlarla, durmadan maraza çıkarıyormuş, yeni suçlar işliyormuş. Bir yandan da bilinçlenip sosyalist olmağa başlamış mı! Derdi günü uzatabildiği kadar uzatıp bir affa raslatmakmış ucunu. Tanıyanlar yapar mı yapar diyorlardı.

Karahöyük’te üç kız gördüler. Üçü de biribirine benziyordu. Oysa anaları babaları akraba bile değilmiş. Birer boncuk oturtulmuş gibi masmaviydi gözleri. Derileri de olabileceği kadar pembe. Bir yandan baksan öbür yanları görünecek. İlkokula bile gidemeden kalmışlar öyle. İlkokula gitseler ortası nerde? Ortasına gitseler lisesi, üniversitesi? Ne kimyacılar olurdu, ne bilginler! Keman versen ellerine keman, bir bölgenin planlamasını versen plan… Yapamam mı derlerdi okuyup yetiştikten sonra?

«Kirni yolunda o ufacık çoban düdüğünü çalan Turan’ı unutamam!..» diye yazdı Ahmet defterine. Doğan’ın sonradan anlattığına göre bir tek ses hatası yapmıyormuş çalarken. Sadece sezgisiyle bu kadarını başarabilen, biraz eğitim görse neler başaramazdı? Yedi sekiz yıl bir konservatuvarda eğitilseydi dünyaya adını duyuramaz mıydı? Bu kırların sesini en büyük salonlarda, halka, radyo televizyonlarda kitlelere dinletemez miydi?

Fanfas’ta cenaze vardı. Mezarlığa gittiler. Köylülerin sapını yere değdirmeden ele almadığı kürekle ikişer kürek toprak attılar genç ölünün üstüne. Öyle ezik, öyle çileli bir yaşamın içinde dik durmağa çalışıyorlardı. Hukuk’ta gösterilen 1917 Belgeselini düşünüyordu mezarlık boyunca Ahmet. Belki bundan da beter bir çilenin içindeydi köylüler. Filmi elçilikten gidip Feyzullah almıştı iki arkadaşıyla. Dolup taşmıştı o gece konferans salonu. Oradaki üç fakültenin, Basın Yayın Yüksek Okulu’nun öğrencilerinden başka sendikacılar, yazarlar, eski yeni sosyalist aydınlar gelmişlerdi. Sessizlik içinde izleniyordu. Örgüt üyesi öğrenciler kapıları tutmuşlardı ne olur rie olmaz. Gene sütunların diplerinde yeni yayınlar satılıyordu. Ara verildiğinde sigara içmeğe çıkıyorlardı ama elle tutulur bir suskunlukla, belki bi-

24

370

KARA AHMET DESTANI

razdan polis gelip belgeseli getirenleri, gösterenleri, izleyenleri tutuklayacak gibi bir tedirginlikle bakıyorlardı.

En çok neresiydi o filmin Ahmet’i çarpan? Hiç olağanüstü yanı olmayan, duruşu, yürüyüşü sıradan, ancak ortakarar bir işçi kadar güçlü bir adam görünümündeki Lenin, nasıl uyandırmış, örgütlemiş ve yönetmişti ezilen milyonları? Sadece onun işi miydi, yoksa alttan alta bir gizilgüç birikmiş, Lenin kabuğu ustaca delerek bu güce yol mu açmıştı? Sıradan bir adammkine benzeyen o konuşma, doğru tezler üzerinde açıla açıla insanların güvenini topluyor, sonra hepsini yürü desen yürüyecek hale getiriyordu. Kitleleri sosyalist saflara kazandıran olağanüstü çabalardı Lenin’in çabaları. Ama karşısındakiyle hiçbir ayrıcalık düşünmeden konuştuğu için de olumlu etki yapıyordu. Geçici hükümet kendisini tutuklama kararı almıştı. Lenin, izini yitirip Petrograd yakınında bir kulübede saklanmayı başarmıştı. Geceleri itleri bile uyandırmadan, köylüler, köylü kılığında partililer gelip gidiyorlardı. Bir yandan da yönergelerini hazırlayıp yolluyordu. Gelenleri dikkatle dinliyor, en basit görünen konuları anlamamış görünerek bir daha, bazan bir daha anlattırıyordu.

İki bin dönüm toprağı olan Mehemmet Nazar’ı gördüler Gölpı-nar’da. Ayrıca Gölpınar’ın suyunu satıp bir milyon kazanıyordu yılda. Toprağını çevre köylere verip işletiyordu, bütün ötekilerin aksine… «Üniversite öğrencisi olup da komünist olmayan kaldı mı? Hâlâ derse çalışanlar var mı aralarında?» diye soruyordu. «Fakat çoğu gitti azı kaldı, Endonezya’dakinden beter edeceğiz, keseceğiz hepsini, göreceksiniz! Siz solcu çoğunluğa katılmayın, Türkün milliyetçi, mukaddesatçı geleneğinden ayrılmayın! Lenin döllerinin hepsini kurşundan ve bıçaktan geçirdikten sonra ilkokuldan başlayarak maarifi dezenfekte edeceğiz. En etkili dezenfektanı Amerika’dan alarak, orduda ne kadar asker varsa sırtlarına birer fışkırık takarak, eskisinden daha temiz hale getireceğiz; göreceksiniz, çoğu gitti azı kaldı!..» Köylülerin önünde söylüyordu. Dolu kamyonlar gidiyor, boşları geliyordu. Köylüler, yaşamlarından doğan bambaşka bir gülmeceyîe, «Kavata baaak! Az daha ölme, asıl kıtır kıtır biz seni keseceğiz yatırıp! Az daha ölme kiii…» diyorlardı.

Bir süre sonra kulübede saklanması da sakıncalı hale geldi Lenin’in. Bir ateşçi kılığına girerek lokomotifle Finlandiya’ya geçti. Par-

KARA AHMET DESTANI

371

 

ti, Ağustos 1917’de 6. Kongresini yaptı Petrograd’da. Lenin başında değildi. Dışardan yönetti. Bu toplantıda parti, barışçı yoldan iktidara gelmenin artık mümkün olmayacağını hesap ederek, karşıdevrimci burjuvazi ve toprak ağaları iktidarını silahlı başkaldırıyla devirme kararı aldı. Sonbaharda partide bir bunalım başgösterdi, Lenin gizlice Petrograd’a gelerek ayaklanmanın başına geçti. 10 Ekim’den 16 Ekim’e kadar silahlı başkaldırı sorunu yeniden tartışıldı, Lenin’in getirdiği tezler benimsendi.

«Bakın size anlatayım Sayın Gençler! TİP, DİSK, TÖS, DEV -GENÇ; bunların hepsi komünist kuruluşlar! Sosyalistiz diyenler vede anayasa sosyalizme açıktır diyenler, gerçekte komünizmin yasal zeminini var etmeğe çalışıyorlar. İlk fırsatta iktidarı alıp öteki partileri kapatacaklar, seçimleri kaldıracaklar, kendileri tek parti halinde sürekli iktidar olacaklar. Ama onlar Ankara’da, İstanbul’da iktidarı alsalar bile, burada milletin gerçek kalelerini çiğneyip geçemezler. Bizler bu yurdu komünistlere asla vermeyiz. Bizler bu milletin en yurtsever evlatlarıyız…»

Tarımsal gübre satıyordu Şirikçiler. Tarım ilacı, tarım aracı satışları ellerindeydi. Topraklarından başka mağazaları, depoları vardı. Çok iyi kurmuşlardı bin yıllık saltanatı halkın sırtına. Değişmek gerektiğinde keçinin peşinden masanın basma oturmuşlardı. Şimdi çanla çomakla değil, telefonla, bonoyla, senetle, teminatN mektubuyla, banka kredisiyle iş yapıyorlardı. Seccade kadar bir masa, ovaların verdiğinden fazlasını veriyordu. Halil İbrahim’in bereketli ovalardan masalara diyorlardı, doğruydu.

16 Ekim’de Lenin’in başkanlığında bir Politburo ve Devrimci Askeri Merkez oluşturuldu. 25 Ekim’de Sovyetlerin ikinci kongresi toplanacaktı. Bir gün önce ayaklanma başlamalıydı. Öyle oldu. 24 Ekim’de başlatılan ayaklanma 25 Ekim’de utkuya ulaştı. 650 delegenin ancak 400’ü gelebildi kongreye. Lenin, Halk Komiserleri Konseyi Başkanı seçildi. Sovyetlerin ikinci kongresinde alkışlar arasında kürsüye çıkıp şunları söyledi: «Yoldaşlar! Şimdi sosyalist düzenin kurulmasına geçiyoruz!»

Mezarlıkta imam dua ederken, ölen komşuları için iyi biliriz diyen köylülere bakarak, «Az daha ölme ki, kıtır kıtır biz seni keseceğiz kavat!» diyen köylüleri düşündü Ahmet. Çok mu uyanıktılar,

372

KARA AHMET DESTANI

yoksa çok mu uykudaydılar? Kaçı böyle düşünebilir, konuşabilirdi? Kaçı düşündüğünü yapabilirdi iş başa düşende? Sanmeşe’de babalar çocuklarını okula göndermiyorlardı on üç gündür: «Yolunu yapın köyün! Sobasını kömürünü verin okulun! Sürdüğünüz öğretmeni geri getirin, yollayalım!..» diyorlardı. Birer Anayasa tutuyorlardı ellerinde. Gelen Uzatmalıyı, İlköğretim Müdürünü, Müfettişi, Milli Eğitim Müdürünü, 50’nci Maddeyi okuyarak geri yolluyorlardı. Sürülen öğretmenden sonra sürülmeyen öteki öğretmen için de koğuşturma açtırmıştı Müdür: «Köylülere Anayasayı sen mi dağıttın? 50’nci Maddeyi sen mi öğrettin?» Köylüler dikleniyorlardı: «Gariban öğretmenlerin sırtına binme looo orosbi!.. Ne diyorsan bize de ki, Vali gelip söz vermedikçe çocukları göndermek yoktur! Açık durum, kısa cewap!»

Gördüklerini, dinlediklerini birer birer yazıyordu defterine Ahmet, ince yuvarlak yazısıyla. Düşündüklerini, anımsadıklarını yazmıyordu. Belki yeniden yolları düşerdi karakola, bir şeymiş gibi kapıp alırlarda. «İşte yakaladık! Lenin’den söz ediyor, şimdi sosyalist düzenin kurulmasına geçiyorlarmış! Sosyalistlik filan laf, bunların asıl amaçları komünistlik!..» diye biribirine katarlardı ortalığı.          ;

Lenin bütün gücünü barışın sağlanmasına verdi sonra. Halk bıkmıştı uzayan savaşlardan. Çok yıpranmıştı sosyalist savaşçılar. Yeniden düzene sokulması gerekiyordu safların. İç hainler dış hainlerle el ele verip bir sürü ayaklanma çıkarmıştı üstelik. Fransızların, İngilizlerin desteğiyle bir «Kuzey Rusya Hükümeti» kurulmuştu. Gene İngilizlerin desteğiyle Amiral Kolçak, «Geçici Rusya Hükümeti»ni kurmuştu. Japonlar Vilâdıvostok’u, Almanlar Baku ve Tiflis’le birlikte Ukrayna’yı almışlardı. Karşıdevrimin dize getirilmesi için 15 Ocak 1919’da işçi ve askerlerin «Kızıl Ordu»su kuruldu. 1919 ilkbaharında hain Kolçak’ı bu ordu kurşuna dizdi. 1920’de Ukrayna kurtarıldı. 1922’de Japonlar çekildiler. Vrangel, Denikin temizlendiler Yabancı güçler Sovyet topraklarını terkettiler. Sanayileşme başladı. Çarların saraylarında Sovyetlerin meclisleri çalışıyordu. Lenin, bir küçük ama tavanı çok yüksek salonda kabul ediyordu uzak cumhuriyetlerden gelen konuklarını. Konuklar, konuklar, konuklar; köylüler, işçi temsilcileri, çocuklar, köylü temsilcileri, konuklar, işçi temsilcileri… Fırsat bulursa çalışıyordu.

Çok etkili bir film miydi 1917 Belgeseli? Sinemanın ilkel ola-

KARA AHMET DESTANI

373

naklarıyla çekilmişti. Çabuk çabuk yürüyordu Lenin. Çabuk çabuk konuşuyordu. El kol sallaması hızlıydı. Ama öyle bir filmdi ki, insan her yanını tam tüm algılıyor, her yanından etkileniyordu.

Gölpınar’m suyunu satarak milyonlar kazanan, hazineden apar-dığı toprakları köylülere koklatmayan, devletin köylülerden oluşturduğu jandarmaların gölgesinde yaşayan, hükümetin verdiği kredileri % 50 faizle köylülere dağıtan, gübreyi de en az % 30 kârla satan Pazarcık feodallerinden kime rastladıysa komünist düşmanı, sosyalist düşmanı, öğrenci, öğretmen düşmanı, işçi ayrım düşmanıydı. Çarpım cetveli gibi, hiç şaşmıyordu.

Köprüağzı’nm harman yerinden geçip giderken önlerinden bir avcı geldi. İki tavşan vurmuştu. Önce «Efendiler»in verdiği sigarayı ateşleyip çöktü ikindin güneşinin alnına, sonra, «Akılsız Aleviler, bıyıkları Hazreti- Ali Efendimizin bıyıklarına benziyor diye yemezler bunu! Siz efendisiniz, daha iyi bilirsiniz…» diye konuşmağa başladı. «Ben, iki yıl kadar oluyor, Malatya’da bir toplantıya tesadüf ettim. Osman Koçtürk adında bir doçent hoca var, o anlattı İstanbul Sineması diye bir büyük sinemanın içinde. Vali mali hepsi dinliyor. Albay malbay hepsi orada. Hindistan’da bir halk varmış, günah diye onlar da sığır etini yemezlermiş. Açlıktan kırılırlar, bir ineği kese-mezlermiş. “Biz çocukken onun sütüyle beslendik, o bizim anamız, insan anasını keser yer mi?” derlermiş. Valisi malisi, albayı mal-bayı, büyük adamlarının bile hepsi bu kafadaymış. Bütün bunlar fa-safisodur. Siz efendi olduğunuz için daha iyi bilirsiniz, bence et gibisi yoktur. Etle ekmek, eti ete dürtmek en birinci hazzettiğim iş, vede etin girdiği yere dert asla girmez, giremez! Onun için isterse günah olsun, kendim de az çok Alevi olduğum halde, gittim bu sabah iki tavşan vurdum, birini çocuklar yesin, birini de çocukların anasıyla biz yiyelim. Suyu muyu; iki de konuk gelirse bol bol yeter dedim. Kalın, birlikte akşamlayalım. Rakım şarabım yok ama etim var bakın…» İki saat bunu anlattı Köprüağzı’lı Muharrem:

«Ben bir başbakan olsam, herkesin et yemesini zorunlu tutarım. Et yemediği için milletin kafası işlemiyor kardaşım!» Düşündü biraz. «Amma başbakan var, başbakancık var. Milletin kafasının işlemesini zaten istemiyorsam, o zaman da hiç bundan kapak kaldırmam. Et yedirip neden başıma bela bulayım? Onun için gene ne varsa mille-

374

KARA AHMET DESTANI

tin kendinde var, ne yapıp yapıp et yemeli. Tabii siz efendi arkadaşlarsınız, daha iyi bilirsiniz. Ben öteygün Moskova radyosuna ras-geldim karıştırırken. Orda da bir herif, aynen benim konuştuğumun özetini konuşmaz mı? Geri kalmış ülkeler, emperyalizmin sömürüsü altında, bir nüfus yılda yarım kilo et yer. Emperyalistin kendi ülkesinde doksan kilo! Radyo bizim 13 kilo yediğimizi söyledi, inanmadım! Halkımız 13 değil, 3 kilo et yese, şu koca Pazarcık ovasında ne kadar ağa var bak, mma gor, hepsini bir günün içinde atar sırtından! Ben Osman Koçtürk’ün konuşmasından öğrendim, arpa buğday, bunların hepsi aslında ottur. Aslan et yer, manda ot. Aslanın tüyüne elini süremezsin, parçalar seni. Mandanın sırtına basıp, söz gelimi yirmi manda yan yana duruyor, birinden ötekine basa basa bataklığı geçer gidersin, sen sonuncu mandanın sırtından indikten sonra birinci manda başını ancak çevirir; yeni oluyor haberi! Bunun burasında sığır gibi yaşadığımıza bakmayın. Gâvurun elinde tutsak gibiyiz, her şeyi biliyoruz, ama ne güvenecek hükümet var başta, ne seninle aynı davaya baş koyacak dost! Gün gelecek dost da olacak, hükümet de! Çoğu gitti azı kaldı. Bakın ciddi söylüyorum, kaim bu akşam! Bir yoksul arkadaşınızım; vali mali gelse, albay malbay kalayım dese, buyrun demem, ama size diyorum. Bakın sigaranızı da içtim. Siz de benim bir kaşık çorbamı için…»

O kadar candan çekiyordu sigarayı, o kadar içten yapıyordu çağrısını, Haşmet bakınmağa başladı arkadaşlarının yüzüne. Ahmet’in yüzünde fazla eğleşmedi gözleri, dünden razıydı, fakat Ökkeş, «(Bu ne biçim inceleme, planı yok, programı yok; nerde akşam, orda sabah; babamın anlattıkları da olmasa hepten hava eivaydı gezinin tümü!)» diye geçiriyordu içinden. Doğan, söz aldı çayırın yüzünde. Güne baktı, kavuştu kavuşuyor anasının koynuna. «Akşamın bu vaktinde çocuklara daraşlık, yengemize zahmet vermeyelim Muharrem abi! Abimizsin, çağırdın, sağol, varol! Fakat şimdi tavşanları yüzdüm pişirdim diyesiye de vakit geçer…»

Avcı Muharrem tüfeğini çekti, kanırdı tetiğini, nişan alır gibi yaptı: «Güzellikle yola gelmeyeceksiniz, bu iş silahla olacak; düşün önüme! Sizi efendiler sizi; ooo! Yüz verdik astar istiyorsunuz ulan!..» On adım kadar ötede arka ayakları üstünde çökmekte olan köpeğini

I

KARA AHMET DESTANI

375

çağırdı, yürüdüler köye doğru. «Size ne tavşanın yüzülmesi, paklanması ulan? Onu çağıran kavat düşünsün!..»

Gülüşerek girdiler biraz önce çıktıkları köye.

*

**

Ökkeş diyordu, «Dönelim şehre, bir iki gün de Maraş’ta kalalım; tatil bitiyor! Siz Ankara’ya varacaksınız ama ben İstanbul’a gideceğim. İki misli yol. Gelinip gidilmiyor. Yeter köylerde geçirdiğimiz günler. Vede her şeyi tadında bırakmak erdem…» Onun için ertesi gün öğleyin ayrılmağa kesin karar verdiler.

Akşam komşularını, arkadaşlarım çağırdı Avcı Muharrem. Ertesi gün de arkadaşları tutturdular: «Birer tas çorba da bizde içelim!» İkindin çıkabildiler yola. Yürüyerek Setbaşı’na geldiler. Armutlu’nun çobanlan mallarını toplamış gidiyordu. Bir kamyon yada minibüs gelecekti. El kaldırıp bineceklerdi.

Altı çocuk geldi suların, sazların olduğu yönden. Çok yağmur inmişti ovaya. Buharlaşıp buharlaşıp tütüyordu sırtları. Göklerin yağmurunu yemişlerdi. Kabarmış çıkmıştı kirleri. Şubatın ılık bir günüydü. Sularda kazayakları, yarpuzlar, gerdemeler, öteki yenir otlar dururken gidip katırtırnağı, devetabanı, purçalık, çiğdem kazmışlardı tepelerin eteklerinden, çürüktaşların dibinden. Çiğdemleri, katırtır-naklarım demetleyip ellerine almışlar, gözleri ağızlan kadar kocaman, yad gördük yabancıya rasladık demeden, «çivi devirme» oynuyorlardı. Sırtlarını soyunmadan kurutacaklardı. Islandınız, hasta olacaksınız filan diye azar işitmeyeceklerdi. Öyle sanıyordu Doğan. Öyle sanıyordu belki Teknik Üniversite öğrencisi Ökkeş de. Çocuklarmsa dokuz ondu yaşları. Hiçbirinin sorunu değildi ıslanmışlar, soyunmuşlar, kurunmuşlari Ahmet biliyordu biraz. Çünkü onun da çok geçmişti Karataş’ta sırtından sular, çok tutmuştu buğular.

Üniversite, yüksek okul öğrencisi olduklarını öğrenince abilerin, saygıyla durup baktılar baktılar. Köydeki ilkokul bir katlı olduğuna göre, yüksek okullar belki on katlıydı. Kitapları çok kalın, hocaları da mutlaka gözlüklüydü. Böyle düşünüyordu içlerinden en aklı eriği. «(Nasibolsa ben de gitsem! Tatillerde Armutlu’ya gelsem! Nasibolsa ağanın oğullarının bildiklerini hep bilsem, bitirip okulumu, ama mü-

376

KARA AHMET DESTANI

hendis, ama yargıç, ama kimyacı, çok büyük bir adam olsam, halkım ve yurdum için çalışsam!..)» Ne kadar büyüktü sınırlarını belirleye-mediği özlemleri…

Ahmet, ince yazan kalemiyle durmadan not alıyordu. Sokulup yazısına bakıyordu biri istekle. Yüksek okullarda okuyan abilerin yazıları nasıl olur, görecekti fırsat çıkmışken. Belki başka dilde anlaşılmaz bir yazıydı bu. Herkes anlayamaz…

Sırt çantaları; insanı küçümsemeyen davranışları…

Armutlu’nun çocuklarını kimbilir kaç yıl taşıyacak kafasında unutmadan: Kamyonun üstüne binip ayrılırken, çiğdem demetlerinden, katırtırnaklarından verdiler. Kardelen diyorlarmış Haşmetgil’in oralarda purçalığa. Doğangil’in oralarda da koyungözü…

Necati Bey de, hanımı da, en çok bir olay çıkarmadan dönüp gelmelerine sevindiler. Şükrettiler içlerinden. Emekliliğine vardı daha. Bir yandan da çocuk okutuyordu.

«(Her toplumda, her katmanda insanların bağları var. Benim yok mu? Tatil geldi, gitmedim, kimbilir ne meraklandı anam, ne tasalandı babam? Babam belki gönderdiğim 800’e sevinmiştir. Gene de çok kusur bulur okulu bitirip stajımı yapana kadar. Çok özledim anamı. Çok özledim Nurten’i. Nurten tatilin bitmesine bir gün kala gelir mutlaka. Bir gün kala biz de orda olursak, tatlı bitmiş olur bu iş. Sonra raporumuzu yazarız…)»

Gene Kömürler Kavşağı’na indiler. Raslantıya bak, Çayırağası’na bindiler gene. Bu sefer Gâvurdağı’nı gündüz gözüyle aşıp gündüz gözüyle geçiyorlardı Çukurova’yı. Torosları gündüz gözüyle…

36

KONDULARIN YIKIMI

Baharın dalları patlıyordu hızla. Erken çiçeklenen gözlere soğuk vuruyor, yakıp karartıyordu tomurcukları. Ankara’nın çaylak ağaçları tuzağa düşüyordu sık sık. Acaba bu yıl da öyle mi olacaktı? Havalar bir iyi, bir iyi gidiyordu, çok erken patlıyordu dallar!..

Nurten’le Ahmet, Gençlik Parkı’nda, büyük havuzun yanındaki çay bahçelerinden birinde, suyun kıyısında oturuyorlardı. Akşam çökmüş, ay suya inmişti. Belli belirsiz bir rüzgâr vardı. Suyun yüzü kı-pırdadıkça ay bir dağılıyor, bir toparlanıyordu.

«Sana seni sevdiğimi değil, eski âşıklar gibi, Burdur’da bize gelmiştin ya, avluda erişte kurutuyorduk, o günün anısını söylemek is-tiyorutri. Ama zorluk çekiyorum, biraz da utanıyorum. O gün de çok utandım. Farkındayım sen de utanıyordun. Ben, evimizin pis oluşundan, çok sineğin savruluşundan utanıyordum. Gübrenin, fışkı’nın içindeydik. Sen de yoksulluğundan utanıyordun. Yoksulluğu da, pisliği de yenmek için savaşmak gerektiğini o gün düşündüm. Benim anam iyidir, ama rahatsız olmaz pislikten. Babam da anama uydu…»

Çay içmişlerdi, çok oluyordu. Kalkıp gitmeyi düşünüyorlardı, ama kalkamıyorlardı. Şunu da konuş, bunu da konuş; Nurten ilk kez bu kadar açılmıştı. Ahmet de dinlemekten alamıyordu kendini. Dokuz oldu, ayı suda bırakıp kalktılar. Ertesi gün Derbent Serpmeleri’ ne, gecekondulara arka çıkmağa gideceklerdi Ahmetgil.

***

378

KARA AHMET DESTANI

Kaç seferdir yıkımcılar yıkıyor, bunlar yeniden yapıyorlardı. Rize’den, Giresun’dan, Sinop’tan, Sivas’tan, Urfa’dan, Maraş’tan, Erzurum’dan, Kars’tan, yurdun hemen her yerinden köylüler kopup geliyorlardı. Bir yandan umut, bir yandan gittikçe büyüyen bir umutsuzluk! Başka çare yoktu; bir durak, bir istasyondu Ankara. Biraz durup belki Almanya’nın, Avusturya’nın, Hollanda’nın, Fransa’nın yolunu bulurlardı. Umut da, umutsuzluk da yerlerinden ediyordu onları. Göçüyorlardı. Küçük küçük, sık sık, gecekondularını yapıyorlardı. Yapmak için göçüyorlardı.

İsterse göçmesinler! Ağaları: «Siktirolungidin toprağımdaaan!» diyordu. Koskoca Hazine’nin toprağını yutmuştu adam, bunlarmkini yutamaz mıydı? Çoğunun toprağı mı vardı zaten? Köy, ova, doğa ağanındı. Büyüüük toprağının yanında küçücük toprağı olanı siktirediyor-du. Göçmen gelmiş, “Reform” vermiş; on dönüm, yirmi dönüm, yutuyordu. Tefeyle, tüfekle yutuyordu, siktirediyordu.

İstanbul’a akıyordu yurtsuzlar. Ankara’ya, Adana’ya, Antalya’ ya, İzmir’e akıyordu. Kayseri’de kalanlar vardı, Eskişehir’e gidenler vardı. Kırıkkale’de inenler, Elmadağ’a, İzmit’e, Adapazarı’na konanlar vardı. Pendik’in, Gebze’nin, Tuzla’nın oraları tutanlar, Kâğıthane, Baruthane, Feriköy mezarlığının altları, Alibeyköy, Topkapı, Bakırköy, Menekşe, Yeşilyurt, Ayazağa, Silahtarağa; tutanlar vardı.

Koparılıp koparılıp atılıyordu tutunmağa çalışanlar. Kimi yer Hazine’nin, kimi yer Vakıflar’ın, kimi yerler de sahipli filan oluyordu. Bir alay toplum polisi, yıkım görevlisi; kazmalar, kürekler ve dozerlerle geliyorlardı. Çok rüşvet dönüyordu. Çok büyük «ticaretler» dönüyordu ara yerde. Beş yüz, bin gecekondu bir gecede yapılıyor, hepsinin briketi bir elden, hepsinin camı çerçevesi bir adamdan almıyordu. Yere para veriyorlardı. Çatmr çatır değişiyordu insanların bildikleri, bilmedikleri. Partiler bir yandan gecekondu kurduruyor, bir yandan ekipler gönderip yıktırıyor, bir yandan da aflar çıkarıp tapular dağıtıyordu. Karışık, karmakarışık işler dönüyordu.

Muharrem çıkmıştı cezaevinden. Önce bir seminer düzenlemiş, ilden, belediyeden, İmar-İskan Bakanlığı’ndan yetkilileri, Şehircilik kürsüsünden hocaları, doçentleri, ODTÜ Şehircilik’in yeni elemanlarını konuşturmuş, konuyu öğrenci çoğunluğuna mal etmişti. «Bilmeden yürümek yerine bilerek yürümek iyidir sorunların üstüne!» di-

KARA AHMET DESTANI

379

yordu. Okudukça hiçbir konuyu yeteri kadar bilmediğini anlıyordu. Bir işe yönelirken önce o işi öğrenmek gerekir diye bir düşünceye varmıştı. Valinin yardımcılarından biri yaptığı konuşmada açıkça diyordu: «Gecekondu yapımını önlemek için elimizde hiçbir yasal yetki yoktur! Önlenemez!» Belediye Başkanının yardımcıları da öyle diyorlar, ellerini oğuşturuyorlardı. İmar-İskan’ın, Devlet Planlama’nın elemanları yapılması gereken yatırımlardan, gecekonduyu zorunlu kılan toplumsal koşullardan söz ediyorlardı. Öyleyse neydi bunca yıkım, çılgınlık ve çığlık? Bir girişim yapılamaz mıydı bu halka destek olmak için? Kızlardan birinin abisinin arabasıyla üç arkadaş çıkıp dolaştılar. Doğuda Hüseyin Gazi’nin oralardan başlıyordu, Kayaş, Mamak, Saimekadm, Boğaziçi; batıda Gazi, Sincan, Demetevler, Yahyalar, Şentepe, Karşıyaka, İvedik yolu; kuzeyde Bağlum köyüne varıp dayanmıştı nerdeyse! Güneyde Dikmen’i aşmış, İmrahor Deresi, bayırları, sırtları, tümüyle dolmuş; Topraklık, Yeşilyurt çevreleri silme kaplanmıştı. Hâlâ neden yıktım yıkacağım’ın derdindeydi baştaki fırıldakçılar.

Otuzar, kırkar kişilik gruplar örgütlemişti Muharrem. Uzun, çok uzun vaktini almıştı. Her biri bir yana dağılıyor, gidip geliyor, günlerce ilişki kuruyor, yıkımcılar gelince karşı duruyorlardı.

Kimisi diyordu: «Hükümet bizim değil mi, hem yıkar, hem izin verir yaparız; size ne oluyor? Öğrenciler siktirsinaradan!..»

Kimisi diyordu: «Vilayete gidiyorum, “Belediye karışır!” diyor; Belediyeye gidiyorum, “Vilayet karışır!” Sonra gene Vilayete gidiyorum, “Bakanlık, Başbakanlık karışır!” Arada biriketçiler vuruyor vurgunu! Rüşvet verdiklerimiz başka mahallelerde ikişer kat çıkıyor kon-dularını. Bize izin verenlerinkini de biz yapıyoruz…»

«Bİr şişko komser var, ulan hep o dürzü yıkar! Bir zayıf polis var, he valla hiç yıkmaz! Göz kırpar. Ona kendi aramızdan geniş bahçeli yaptık, kayınvalidesinin üzerine kaydını geçirtti. Kiraya verir iki yıldır… Polis molis, çeşit çüşüt!..»

Celâl Dana’ya rasladılar, Giresun’un Hasırlı köyünden gelmiş: «Kalktım Başbakanun kapisuna cittum! Vatan millet vede hal-kum için uğraştum!  Böyük Başbakanumdan resmü yazılu kâğıt aldım. Getirdim burda gösterdim. Yedi ay dur kırk sekiz sefer yıktu-

380

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

381

lar kondumi. Resmü kağıdı gösterdum, gene yıktular! Bir karışcuk yerum, umudum da yoktur dünyada…»

Serpmeler’in orada, iki yakada, 500 bir yanda, 350 bir yanda, hepsi birden bir daha yıkılma durumuyla burun burunaydı şimdi. «Anayasanın 49’uncu maddesi…» diyordu Muharrem. «Su gibi yuttum oni! Devlet yoksul ve dar gelurli ailelerun şağ-luk şartlarına uygin konut ihtiyaçlarımı karşular…» «Niçin karşılamıyor peki?»

«Ben değilim ki devlet! Git onu kendisinden sor. Ben yoksul muyum? Yoksul. Dar gelirli miyim? Hem de çok dar. Ailem var mı? Var. Sağlık şartlarına uygun konutum var mı? Yok. Sağlamış mı devlet? Hayır. Kendim sağladim, kirk dokuz sefer yıktu! Kurani Kerim’i koydum tereğe, yıkımcılar geldi, başladım okumağa, gene yıktular! Al bayrağı sarındım belime, toplum polisleri çiğnediler bayrağı, gene yıktular! Vali mali Atatürkçü dedim, resmini kapının üstüne astım, çerçevesini kırıp gene yıktular! Anayasa dedim, söğdüler Anayasaya, gene yıktular! Rüşvet vermeğe razı oldum, senin rüşvetini almayız serseri deyip gene yıktular! Yakında gelip gene yıkacaklar. Bunu da yıkarlarsa elli olacak. Elli birinciyi yapmazsam eşşeğim! Nasıl olsa benim de rüşvetimi alan bir dürzü gelecek, tapumu verecek. Yılarsam eşşeğim…»

«Önce sizi birleştirmek gerek Celâl Dana!» «Nasıl? Kimi Erzurumlu, kimi Karslı! Kimi Alevi, kimi Sünni! Burada çok halk var. Nasıl birleşir bunca halk?..» «Hepiniz konducusünuz!» «Çok da kodoş var aramızda!»

«Kimseye rüşvet vermeden!  Birinizinki yıkılınca hepiniz birleşip yaparak! Gözcüler dikip gelenlerin girmesine engel olarak! Anayasanın 49’uncu Madesine dayanarak…» «Hastadır o madde; geberecek…»

«Yaşatalım kardeşim! 49’uncu Maddeyi yaşatma derneği kuralım. Haklı iş yapalım! Hakkımızı koruyacak iş yapalım…»

Kendisinin de oralarda bir gecekondusu varmış gibi çalışmasını uzun süre anlamadılar Muharrem’in.

«Bütün yurtta öğrenci gençlik sizler için çalışıyor. Sizler için çalışıyoruz diye bize komünist diyorlar. Bizler sizin paralarınızla oku-

yoruz. Yasalarda gecekonduların yıkılmasını öngören maddeler yok. Bilgimizi, gücümüzü size sunuyoruz. Değilse niçin okuyoruz?» «Olmaz! Öğrenci işi tehlike! Öğrenci siktirsinaradan!..» «Sen öğrenciyi siktiredersen, onlarda gelip seni ederler. Aç gözünü korkak adam! Ev istiyorsun, iş istiyorsun! Köyde toprak yok, şehirde ev yok! Onlar Çankaya’da, Moda’da, sen gecekonduda bile değilsin! Otuz altı milyon metrekare Amerika’ya; size bir karış yok! Taş mısın, vatandaş mısın? Serseriliğin gereği yok! Haydi istersen gel döğ beni! İstersen öldür!..»

Erzurumlu Necati Balcan boynuna sarılıyordu: «Sen beni öldür babam! Ben helbet korkumdan böyle konuşurum! “Komünist öğrencileri sokmayalım aramıza!” Komser geldi böyle dedi. İmam Nuri’yi çağırdılar, ona da Emniyet’ten söylediler. Ben de onun için böyle derim benim babam. Ama o ki sen geldin, bizim için okuduğunu söyledin, bıraktım onların aklını, kendi aklıma güvenirim. Ne yapacaksak, haydi…»

Hıdırellez gibi bir buluşma oldu derenin ağzında. Biraz içeriye, çekildiler. «Konuşalım yapacağımızı haydi!..»

Oturup konuştular. Gecenin boyu uzadı. Cumartesileri pazarları uzadı. Kızlar gelip kadınlarla konuştular. Sendikalara, derneklere gittiler. Kıpırdatmak zordu çoğunu. İlle de kendi derneklerini kurup birleşmeleri gerekiyordu. Parti, destekleriz, yanınızdayız diyordu, desteklemiyordu; yanlarına gelmiyordu.

Sesi başı karcıkmış, eskimişti Erzurumlu Necati’nin: «Yıkılanı birlikte! Zararını birlikte! Bu mahalle şu mahalle yok; lazdır kurttur, boktur püsürüktür yok! Tüm gecekonduları birleştireceğiz. Sonunda ne olacak? Hükümet bize yer göstersin. Nasıl öteki yurttaşlarına veriyorsa bize de kredi versin. Gece değil gündüz yapalım kondularımızı. Kime ne zararı var?»

Nisanın sonunda bir gündü. Saat 9.00’da bir dozer, iki araba toplum polisi, on yıkım görevlisi, otuz işçi çıkıp geldiler. Polisler cop-lu tabancalıydı. Dozerin sürücüsü bıyıklıydı.

Muharrem, başka bir grupla Demetevler’in üstüne gitmişti. Celâl Dana’nın yanında Ahmet duruyordu. Anayasanın 49’uncu Maddesini Yaşatma Derneği yöneticileri öne geçtiler. Yıkım başlamadan tutanak  tutulmasını  istediler.   Kadınlar,  kartonlara yazılmış   49’uncu

382

KARA AHMET DESTANI

Maddeyi ellerine aldılar. Başka konduların halkı toplandı. Polis şefi, yıkım şefini pısırık buldu: «Tutanak filan tutulamaz! Amirimiz bize gidip yıkımı sağlayın dedi. Sağlamağa geldik!»

«Tutanak tutmadan yıkamazsınız!» diye çıktı Kâzım. «Yasa böyle! Başka türlü biz olaya gireriz. Yasayı, Anayasayı çiğnetmeyiz. İş büyür. Yaka numaralarınızı alırız. Sorumluluktan kurtulamazsınız. 27 Mayıs’ta giysi değiştirip kurtuldunuz, bu sefer hiçbir türlü kurtulamazsınız!»

Yıkım postası bekliyordu. Tartışma sürüyordu. Dozer sürücüsü inip geldi. Bakıyor, dinliyordu. Kâzım konuşurken, Ahmetgil geri çekildiler. Gittiler dozerin yanma. Kadınlar da o yana kaydılar.

«Sizde vicdan olsa biraz düşünürsünüz. Aynı kökten, belki aynı köydensiniz. Jandarma köylü, siz köylüsünüz. Yada yoksul şehir çocuğusunuz. Bu ne bilinçsizlik?»

Tartışmayı uzatıyordu Kâzım.

«Bizde kabahat yok, biz emir kuluyuz…»

«27 Mayıs’tan önce de böyle dediler, ama sorumlu düştüler. Valiler, polis şefleri, polisler kurtaramadılar paçayı…»

Birden bir harran gürran oldu dozerin orada. Koca makineyi bayır aşağı yuvarlamışlardı. Koştu yıkım postası. Toplum polisleri coplarını çekip koştular. Fakat kurtarmak olası değildi. Tekerleri havada, kavakların dibinde yatıyordu koca yıkım aracı.

Öğrenciler kaçacak, olan bize olacak diyordu konducular:

Kâzım bağırdı: «Kaçmıyoruz arkadaşlaar! Buradan kaçmıyoruz! Ayrılmıyoruz konducu arkadaşların yanındaan!..»

Polis şefi geldi: «Sizi karakola götüreceğiz…»

«Götüremezsiniz! Önce tutanak! Biz de kamu yönetimi okuyoruz. Tutanak tutun, götürün…»

Telsizleriyle konuşmağa başladılar. Haşmet bir arkadaş alıp şehre gitti. Yarım saat sonra Hukuk’tan, Siyasal’dan, Basın Yaym’dan minibüslerle, dolmuşlarla geldiler. Milletvekilleri, senatörler geldi. Vali yardımcısı, büyük polis şefleri geldiler. Havada helikopterler dönmeğe başladı. Serpmelerin orada bir yığılma oldu.

Muharrem, dernek yöneticilerini kıyıya çekti:

«Buraya kadar getirmek bile bir adımdır şu zevatı! Yıkarlarsa yıkarlar, dernek para toplar, yeniden başlarız. Unutmayın, Ankara’

KARA AHMET DESTANI                                 383

nın % 62’si gecekondu! Yıkılanlar yeniden yapıldığı için oldu bu! Sizinkiler de yapılacak, bir daha yıkılmayacak…»

«Bunu da yıkarlarsa elli olacak!» dedi Celâl Dana.

Büyüyen öğrenci kalabalığında, öncekilerle sonrakiler biribirine karıştı. İlk otuzu arıyordu polis şefi. Bulamıyordu. Tutup yakaladığı, «Ben sonradan geldim!» diyordu. Vali yardımcısı, «Elli kişiyi götürün, Merkez’de ayıklarsınız!» deyince, rasgele tıkmağa başladılar arabalara. Gazlayıp götürdüler sonra.

Nisanın sonunda bir gündü, Nurten’le Gençlik Parkı’nda oturduklarının ertesi günü. Ahmet’i o çok katlı yüksek yapıya gene götürdüler. Bu sefer, inin, yere bakın, koşun, sağa sola bakmayın demiyor-lardı. Vur ha vur etmiyorlardı coplan başlarına. İfadelerinin alınması da çabuk başladı.

49’uncu Maddeyi Yaşatma Derneği yöneticilerini de getirmişlerdi. Öğrencilerden 13, dernekçilerden 5 kişi savcılığa yollandılar. Ahmet, ifadesi sona kalanlardandı. «Yoktum, sonradan gitmiştim!» para etmedi. Tanıyan polisler vardı. Bir de hemen fişini bulup çıkardılar. Önceki olaylarda görülmüştü. Resmi vardı gruplar içinde. Ona göre tutanağını hazırladılar. İkindin çıkarıldılar mahkemeye. Bir avukat da getiremedi örgüt. O kadar çok mahkeme vardı ki, on avukat yetmiyordu. Onların da kimi Diyarbakır’a, Konya’ya, Elazığ’a, Malatya’ya taşınıp duruyorlardı.

Muharrem, gittikleri mahkemenin yargıcını görünce buruşturdu yüzünü: «Gene tutuklandık; yüzde yüz! Türk-Amerikan Hukukçular Derneği’nin üyesidir! Emperyalizmle savaşmayı, Amerikan aleyhtarlığını suç sayar bu hazret! İki yol var: Ya kaçmak, yada dikine dikine konuşmak! Tutuklanacaksak adam gibi tutuklanmak…»

Daracık bir salonda yapılıyordu duruşma. Yetkili memura karşı gelmekten ve ızrardan açılıyordu dava. Yargıç, savcılığın tutuklama istemlerini inceleyecekti. Önce Yaşatma Derneği yöneticilerini çağırdı sırayla. Adları, soyadları. Kimlikleri saptandı her birinin. Sonra soruldu.  Olayı anlattılar.

«Biz Efendim, Anayasanın 49’uncu Maddesi gereğince, dar gelirli yurttlaşlar olup, konutumuz olmadığı için, devletimizin bize konut sağlamasını bekledik. Verilmeyince, bulduğumuz ve sonradan dolandırıcılar olduğunu öğrendiğimiz kimselerden yer alarak evlerimizi

384

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

385

kurmağa başladık. Bu yolu biz açmadık. Ankara’nın yandan çoğu bu yoldan yapılmış gecekondularla dolmuş. Başkentin % 62’sinin gecekondularda oturmakta olduğunu Öğrenmiş bulunuyoruz. Bizden önce kurulmuş bir töreden ve mahalli görenekten yararlanıp evlerimizi kurduk Sayın Yargıcım! Gelip yıkmak istemeleri yasadışıdır. Biz polise karşı koymadık. Rica ettik. Dozeri dereye yuvarlamadık. Kimin yuvarladığını görmedik. Olay yeri kalabalıktı. Biz gerçi dernek kurduk. Amacımız dayanışma olup, Anayasa ve İnsanhaklarıevrenselbil-dirisi’ne uygundur. Olay yerinde bizden ve üyelerimizden başka çok insan vardı. Öğrencilerin yuvarladığını da kesin olarak görmedik Sayın Yargıcım…»

Öğrencileri çağırttı: «Gelsinler bakalım!» dedi. Geriye yaslandı. Girip dizildiler. Ahmet, en sonda bulunuyordu. Baştan başladı kimlik saptamaya. Sonra en sondan ifadeleri sordu: «Anlatın bakalım, olay nasıl oldu, ne yapıyordunuz orada?»

Ahmet başladı: «Bu sabah saat 9.00 sularında Derbent Serpmeleri denilen yörede gecekonduların yıkılacağını duyup gittik. Dokuzda yıkım postası ve polis ekibi, bir dozerle birlikte sökün etti. Halk, gecekonduların yıkılmasını istemiyordu. Yıkım şefi mutlaka yıkılacağını bildirince direnme başladı. Biz bir tutanak tutulmasını söyledik. Şef kızdı. Elindeki telsizle konuşmağa başladı. Bu arada olaylar kızıştı. Gerideki dozerin dereye yuvarlandığını duyduk. Ama nasıl yuvarlandı, kim yuvarladı, farkında değilim. Ben gerçi olay yerine ilk gidenlerdenim, fakat zararla, görevli memura karşı gelmekle ilgim yok.»

Yargıç sordu birden:

«Niçin gittin olay yerine?»

«Gecekonduculara yardım için.»

«Akraban mı bunlar, ne ilgin var?»

Düşünmeğe başladı Ahmet. Muharrem abi tutuklanacaksak adam gibi tutuklanmaktan söz etmişti.

«İlgim şu ki biz onlarla aynı sınıftanız…»

Yargıç düşünmeğe başladı: «(Ne demek aynı sınıftan? Sen okuyorsun Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, bunlar okula gitmiyorlar! Nasıl aynı sınıftan oluyorsun?)» Sordu: «İlkokulu aynı şehirde beraber mi okudunuz?»

Bir puşkurma oldu salonda. Puşkuranları görmezlikten geldi Yargıç. Yeniden sordu:  «Nasıl aynı smıftan?»

Gözlerini Ahmet’in üzerine dikmişti; gülemiyordu Ahmet. Yutkundu bütün ciddiliğiyle. «O anlamda değil, sosyolojik anlamda. Hepimiz emekçi sınıftanız. Aslımız köylü. Eskiden kır emekçileriydik, şimdi şehir emekçileriyiz…»

«Öğrenci değil misin sen?»

«Öğrenciyim; ama anam babam emekçi!»

«Haa; sen işin içine siyaset karıştırıyorsun! Yani aramızda siyasal rabıta var demek istiyorsun. Ama öğrencilikle siyaset nasıl bağdaşır? Biz de öğrencilik yaptık, açardık kitaplarımızı okurduk…»

Yargıcın yüzüne sabırla baktı Ahmet:

«O zamanla bu zaman arasında çok şey değişti. Şimdi toplum sorunlarıyla uğraşmak da ders oluyor. Biz bugünkü öğrenciler, o dersimizi de, bu dersimizi de birlikte yürütüyoruz!»

Elini önündeki dosyanın üstüne vurdu Yargıç:

«Yaz bakalım!..» dedi önündeki yazıcıya. «Sanık Ahmet Kara’ nın tutuklanmasına…» Bir daha vurdu elini. «Tutuklanma da bir derstir! Bunu da yürüt ötekilerle…» Sonra kişeledi eliyle: «Geç köşeye!» Öteki sanığa geçti. 13 kişiden yedisini tutukladı, kapattı oturumu. Bu sefer Muharrem’e dokunmadı. Konduculara da ilişmedi nedense.

Adliye karakoluna götürdüler önce. Tutuklama teskereleri hazırlatılıp geldi. Bekletmeden Cebeci’deki cezaevine aşırdılar hemen. Ka-pıaltında arandı üst başları, ceplerinin, pabuçlarının, çoraplarının içleri… Sonra başgardiyan odasının yanındaki odada kayıtları yapıldı. Tecrit’e atıldılar. Beygiri bağlasan yaşamaz. İşlek bir hela kokusu. Boğucu bir gece geçirdiler. Ahmet, Haşmet, Metin, bir yatak yerine sığdılar. Sabaha kadar da yargıcın duruşmadaki haline güldüler. Dersler arasına bir ders daha katılmıştı, sıkıydı bu ders, kalacaktı ötekiler. Horlayan, sayıklayan, yellenen, korkudan bağıran, her saatte bir sigara yakan, hazır çiftkâğıtlı’sını içen… «Ne sulu bir düzende yaşadığımızın belirtisi bu cezaevi!» deyip deyip güldüler.

Çok kalabalık olmasaydı, tecrit’teki konuklukları uzayabilirdi. Ertesi gün tifo iğnesi oldular, berbere gittiler. Öğleye doğru dağıtım yapıldı. Dokuzuncu Koğuş’taydı siyasiler, vermediler oraya; böylece «komünistlerden zehir alma sakıncası»ndan korunmuş oldular.

25

386

KARA  AHMET  DESTANI

Yedinci Koğuş’un havuzu başında oturup küçük forum düzenliyorlardı; iyiydi burası. Yatak, gene de Dokuzuncu Koğuş’tan geldi iki takım. Bulunurmuş yedeklerinde. İki de koğuş kıdemlisi buldurdu. İkişer ikişer yatıyorlardı. Öğrenci adamın nereden olacak Ankara’da evi, yatak getirecek adamı?

Olay günü ikindin fakülteye koştu Nurten. Tutuklandığını öğrendi Ahmet’in. Ne gündü görüşler? Nasıl yardımcı olunurdu tutuklu bir yakma; sordu soruşturdu. İki gün sonra gidebildi 11.00’le 12.00 arası. İki paket çay aldı, iki paket çay şekeri, sabun, pirinç, fasulye. Zehra’yla birlikte gittiler. Çok hart hurttu gardiyanlar. Çok hırpalıyorlardı. Haftada altı gün «hapislerle hapis yatma»nın ve yaşamboyu bir ezik yaşamın hıncını görüşçülerden almayı seviyorlardı.

Fakülteden arkadaşlar gelmişti. Sigara almıştı Muharrem. Aynı koğuşta, bu yataktan şu yatağa konuk gelinip gidilirdi. Sigaran kahven, harçlığın, şekerin olmalıydı.

Daracık görüş hücrelerinde, camdan bakışıp telden konuşmak, o da hepi topu yirmi dakika; çok dokundu Nurten’e. Başka arkadaşlar vardı sırada. Onlar da paylarını alacaklardı yirmi dakikadan.

«Tutukluluğa itiraz dilekçesi yazdıracağız avukata. Tasalanma. Sınavlara kadar çıkarsın…» Ağız alışkanlığıyla söylüyordu Muharrem. Kendisi mi merak edecekti Ahmet’in? Anası, babası; hele bir de yıl yitirsin, deli olurlardı; ona tasalanıyordu.

Nurten giderken 40 lira yatırdı para işine bakan gardiyana. O kadar vardı yanında, gene getirirdi sonra.

37

KARA AHMET’İN DESTANİ

Daşdurakh Hilmi, artık Kara Bayram’ı adamdan saymıyordu. «Ama insanlık bağlıyor elimizi kolumuzu! Sabır gösterip aynı yerde çalışıyoruz serserinin kendisiyle! Çok istedik adam olsun, ama olmadı! Kalktı Siyasal’a, en birinci solcuların, komünistlerin fakültesine verdi oğlunu! Ocağına… Şimdi de…

Ahmet’in tutuklandığını en ilkin o duydu nasılsa! Koridordan geçerken Bayram’m önünde durdu: «Helâl olsun helâââl! Karataş’tan çıkıp Ankara gibi yerde devletin dozerini dereye yuvarlamak da bir iştir. Haggaten helâl!..» dedi.

Kara Bayram bakıp kaldı. Anlamak istedi anlayamadı. Sormağa da korktu. Kötü bir haber işitecekti belki. Bir dakika geç işitmesi karinaydı sanki. Sadece baktı Hilmi’nin yüzüne. Sözcük çıkmadı ağzından. Yüzünün rengine, derisinin kırışıklıklarına sindi sorulan.

«Kendi başını kurtardı da senin oğlaaan, şimdi Ankara’nın bayırlarında gecekonduculara arka çıkıyormuş. İki yüzden fazla toplum polisinin önünde, yıkım dozerini yuvarlamış derenin dibine! Böyle kahramanlara Rusya’da musyada madalya verirler! Valla! Bizim hükümet kadir kıymet mi biliyor? Tutuklamış!..»

«Be-benim Ahmet’i mi tutuklamışlar Hilmi Efendi?»

«Yok; benim Ahmet’i. Kimin oğlu okuyor Siyasal’da?»

«Benim Ahmet mi yuvarlamış dozer dediğini?»

«Yardımcılarını mardımcılarını, derdest!..»

«Hapiste miymiş?»

388

KARA AHMET DESTANI

«Hayır! Cezaevindeymiş!»

«Fakat Hilmi Efendi, çocuk güzel okuyordu!..»

«Gene okuyormuş ama, asıl işi bunları koğuşturmakmış; artan zamanlarında derse bakıyormuş! Şimdi cezaevinde!..»

Kredi filan almıştı! Hatta bir açığımızı kapatalım diye yolladı birazını. Böyle bir çocuğun eksik iş tutacağına inanasım gelmiyor. Sen bunu yanlış duymuş olmayasın? Soyad benzerliği filan olmasın? İnsanlar çift yaratılır derler. Adlar da benzeyebilir…»

«Eh! Benimki sana bir iyilik. Haber vereyim dedim. Belkim kalkar gidersin. Cezası kesinleşmeden yargıçların adamını bulup, azcık da para yedirip; öyle ya! Yada okuldan kaydını silmeğe kalkarlarsa müdürüne filan yalvarıp…»

Büktü boynunu Bayram. İlk olarak Daşduraklı Hilmi’nin yüzüne ters baktı. Başına gelenlerden daha büyük bir yıkım olamayacağına göre. Hilmi’yi kendisine düşman ederse, bu başına gelenden daha büyük belaya uğramayacağını düşündü. Başının üstünden kocaman bir taş, bir değirmen taşı kalkmış gibi oldu.

«Neresinden inceyse orasından kopsun Hilmi Efendi! Biz yolladık adam olsun! O gitti eşşek olduysa ne yapalım? Hoş burada kaldık biz ne olduk; onu da bilmiyorum ya!..»

Çok geçmedi, Haçça’ya indi havadis. Başından ayağına bir akım geçti. Islak betona mıhlandı. Taş gibi katıldı birden. Ne diyeceğini bilemedi Nafize’ye, Necibe’ye. Güçlükle toparladı kendini. «Dünyada kötü iş yapmaz Ahmet’im! Sen yanlış duymuşsundur! Yada yanlış gelmiştir havadis! Dünyada kötü iş yapmaz kara kuzum!»

Hemen fırladı. Bayram’ı buldu ikinci katta.

«Ne olup bittiyse duyduğun gibi anlat! Ne demek bu? Kim uyduruyor? Daha dün bir, bugün iki! Ne çabuk bıktılar yavrumdan? Kim yapıyor ona bu garezleri? Anlat ne duy duy san!..»

«Anlatacak yanı yok Haçça! Gecekonduculara arka çıkacağım diye yıkımcıların dozerini dereye yuvarlamış! Devlet de takmış bileklerine kelepçeyi, yörü demiş dama. Aferim Ahmet Kara’ya deyip madalya mı verecek?..»

«Dur dur, dur!..» dedi Haçça. «Birem birem konuş da anlaşılsın sözün! Kime arka çıkmış?»

«Gecekondu yapanlara…»

KARA AHMET DESTANI

389

«Ne yapmış gecekondu yapanlar?»

«Kaçak yapıyorlarmış hazine toprağına!»

«Kendi topraklarına neden yapmamışlar?»

«Ne gezer kendi toprakları? Hepsi çılbak! Ordan burdan toplanma gariban hepsi! Kaçak yapmışlar gecekonduları. Hükümetin polisi de yıkmağa gelmiş. Yıktırmamak için gecekonduculara arka çıkmış bizimki. Yanında yardımcıları varmış. Epey diretmişler. Sonunda bakmış yıkacaklar, yüklenip dereye yuvarlamışlar koca dozeri. Türkçesi bu. Daşduraklı Hilmi dürzüsü söyledi. Seviniyor tabii. İster mi bizim oğlanın adam olduğunu?»

Hiçbir şey demeden, yerinde döndü, usulca aşağıya yürüdü Haçça. «(Çok şükür, bin şükür!)» dedi içinden. «(Hırsızlık uğursuzluk yapmamış! Irz düşmanlığı yapmamış. Yoksullara arka çıkmış. Helâl süt emdiğini, göğsü merhametli insan evladı olduğunu belli etmiş; bin şükür!..)» İkindine kadar durmadan, «(Çok şükür, bin şükür!..)» çekti. «(Şükür çek Haçça, şükür çeeek, ah vah etmekten iyidir! Adam olup .onların oğlanları da arka çıksınlar yoksullara; şükür çek!..)» dedi.

* **

Muhtar duyup geldi ilçeden. Karataş’ta Nuri’nin Kahve’nin önü mıh gibiydi. Oraya yürüdü. «Ben demiştim beeen! Bu dürzü köyü bırakıp gitti! Köy bir mikroptan kurtuldu gerçi. Fakat bu sefer koca Burdur kirlendi! Oğlunu Ankara’nın Siyasal Fakültesine verdi, mikrop Ankara’ya sirayet etti! Beeeeen… Bizim Kara Bayram’dan söz ediyorum eey ahali! Oğlunu komünistlikten dama tıkmışlar; oh olsun! Fakat komünistin kralı burda! Kim diye sormak gerekmez hera-lım. Biliyorsunuz, Irazca! Eniğinin eniğini dama tıkmak yetmez, kendini tıkacaksın…» Ellerini çırpıyor, dizlerini doğuyor, sözden söze atlayıp gene aynı noktaya geliyordu. «Ben demiştim, beeen!.. Yavşak büyüdü bit oldu, enik büyüdü it oldu bakının! Derede öküz güttüğü yerde benim oğlanla Boz Ömer’e bıçak çeken, ırzım şuyum buyum diye isnat ve iftira ile uşakları dama tıktırıp ortalığı velveleye veren işte bu ocağın şeytanıydı!.. Görüyor musunuz hükümet şaşıyor mu? Alnının ortasında yazılı gibi nasıl buluyor malını? Herif gitmiş gecekondu yapımcılarına destek olmağa kalkmış! Yıkım dozerini yuvar-

390

KARA AHMET DESTANI

lamış dereye. Herif kardaşım, besili tabii! Yedi yedi devlet hastanesinin yalını, sekiz on yıldır iyice semirdi!  Tutup kolumdan  sallasa beni Havana’nın Sivri’nin başına fırlatır! Tuttuğu gibi koca dozeri dereden aşağı yuvarlamış! Gazetenin yazdığını okuyordu kaymakam şu bu. Karataş’ın ününü duyurdu. Bakarsın yarın köyümüze de gelir melaneti. Şöyle düşünür hükümet: Nerede yetişti bu it? Aslı esasr nereli? Bu gibi işlerde, aslını esasını, kökünü kökenini sorar Emniyet. Neresi bunun köyü? Karataş. Kim oranın Muhtarı? Gel bakalım-Hüsnü. Bu sıpayı vaktiyle niçin terbiye etmedin? Ettim ama, yetiştirip yolladığın kaymakamlar bıraktı mı? Yolladığın yargıçlar bıraktı mı? Onu, onun şeytan ninesini bırakıp beni suçlamağa kalktılar. Neyse! Gene Karataş’ın adı konu olacak. Siz siz olun, orda burda, “Öyle biri bizim köyden geçmedi, aslı yoktur, Burdur’un değil, Bursa’nın Karataş  köyünden  türemiştir!” deyin. Yalan boğazınızı mı alacak! Aman komşular! Ben de öyle dedim. “Yalanınız yok ama yanlışınız var; hatta Bolu’nun da bir Karataş köyü olduğunu İçişleri Bakanlı-ğı’nın çıkardığı Köyler kitabından okuttum; Bursa’nın, Karataş  kö-yündendir, bizim Karataş’tan öyle bir it gelip geçmedi!” dedim…»

Ağali ile Koşa, birer sandalyaya ters oturmuşlar, «Gelecek seçimde hastir çekelim bu dürzüye, adam gibi bir muhtar dikelim başımıza!» diye konuşuyorlardı. Kerimoğlu, Melek Hasan, hatta Halir İbiş, hatta Ekiz İsmail öyle diyorlardı. Çok yağmurlar yağmıştı, çok sular buğu olup göğe çıkmış, yağmur olup yere inmiş, akmıştı çaylardan! Yetmişti artık! Tak demişti artık. Gençler sıkıştırıp duruyordu:-«Yol verin biz yapalım kavata, sizin yapamayacağınız anlaşıldı!» diyorlardı. «Bugün yarın bizi de geçip önalacaklar…»

Ağali yan döndü, bağırdı Muhtar’a:

«Ulan gene başladın işbirlikçi ağızlarına! İttir kurttur, oturdun-buraya, ta Ankara’daki adamın aleyhinde ne konuşuyorsun? Ahmet’ Kara yuva yıkılmasına engel olmuş, senin gibi, zalimin işbirlikçisi olsa daha mı iyi olacaktı?»

Birden durdu, döndü, ellerini biribirine çarptı: «Allah Allaaah!» çekti Muhtar. «Ulan kardaşım, ben ne diyorum, sen ne anlıyorsun?’ Bu işin şimdi senlik benlikle ne ilgisi var? Köyümüzden birinin cezaevine girmesi iyi mi?»

Melek Hasan çarptı ellerini:

KARA  AHMET  DESTANI

391

«Koçyiğitler mekânıdır yirminci asrın burasında cezaevi! Yüreksizler siner, yürekliler girer. Girenler de bir gün çıkar. Önüne bakma, sonuna bak. Kara Ahmet, tırnaklarıyla söke söke okuyor, hem de as-¦¦hm unutmadan. Yerineceğimize sevinelim…»

Daha Muhtar yerinden kalkmadan, Ağali, Koşa, Melek Hasan, ötekiler yerlerinden kalkmadan, Irazca’nın kulağına vardı haber. Kardeşi Sultanca’yla oturuyordu evin hayatında. İkindin güneşinde ısınıyordu. «Oğul gitti, yavru gitti, yavrunun yavrusu gitti, ıssız odalarda kaldım, şu son’a bak!..» diyordu. Sultanca da, «Haydi seninkilerin “kimi Burdur’da, kimi Ankara’da, arayıp sormuyorlar, benimkiler burnumun dibinde duruyorlar da gene aramıyorlar ay Iraz aba!.. Evladın – “hayırsız olduktan sonra uzak olmuş, yakın olmuş bir değil mi?» diyordu.

Kerimoğlu’nun Durmuş geldi:

«Bir havadis dolaşıyor amma inanma Iraz hala! Komünistlikten ‘dama girmiş Ahmet Kara. Çekemediğinden yapmıştır dürzüler. Köylerden adam çıksın, katara girsin istemez yeyiciler! Köylünün uyanmasına razı olur mu orosbu avratlılar?» deyip geçti.

Denizler dalga vurur gibi avkmağa başladı Irazca’nın içi dışı. Durduğu yerde duramadı, kirman gibi döndü hayatta. Bir döndü, iki ¦ döndü, üç, beş, on beş döndü. Sonra çözdü dastarını, yellendirdi saçlarım. Bağladı, çözdü, bir daha bağladı.  Nuri’nin Kahve’den yana “baktı. Orada oturuyordu cımbıldak Muhtar. Duymuyordu ama bilip »dururdu neler saçmaladığını. Postacı Hamdi geldi o sırada. Mektup verdi, «Görülmüştür» yazıyordu.

«Asker mektubuna benziyor Iraz hala!» dedi Hamdi, Düzmeşe • yanına geçti. Kerimoğlu’nun Durmuş ayakyoluna oturup kalkmış, köy “içine dönüyordu. Mektup elinde bakmıyordu Irazca. Sultanca’nın gözü daha keskindi:

«Gel Durmuş gel, oku şu mektubu! “Asker mektubu” diye verdi “Postacı Hamdi. Asker mektubuysa beklemesin!» diye seslendi.

Durmuş geldi: «Bir daha söğeyim Iraz halamın önünde yeyici kavatlara, yüreği serinlesin!» dedi. Mektubu alıp  oturdu direğin di-T)ine. «Sevgili Nineciğim!» diye başlıyordu. Demiyordu «Yüksek bir Ihuzura takdimdir!»

«Asker mektubu değil Iraz hala!  Okunaklı bir efendi yazısı!»

 AHMtl   DKSTANI

Çevirip ardına baktı. «Torunun Ahmet Kara’dan geliyor. Ankara Merkez Cezaevi’nde olduğu doğrudur…» İki eliyle tuttu kâğıdı, okudu’ satır satır:

«Nasılsın, iyi misin? Hal ve hatırını sorup iki elerinden özlemle öperim. Kendimden havadis soracak olursan. Biliyorsun nineciğim,. liseyi Burdur’da bitirdikten sonra Ankara’ya okumağa geldim. Halkımın uyanması için şimdiden çalışmağa başladım. Haksızlıklardan, hırsızlardan yana kapıkulu bir memur olmaktansa, ezilenlerin okumuş evladı olmayı, onların davasına arka çıkmayı kendime yol olarak seçtim. Aradan duyduğun zaman üzülmeyesin diye bu mektubu yazıyorum. Yerinden yurdundan edilmiş, devlet tarafından bakımsız bırakılmış halkın gecekondularını yıkmağa gelen kuvvetlere karşı onların yanında yer aldığım için tutuklandım. Hırsızlık, uğursuzluk yada ırz’ düşmanlığı yapmış değilim. Yakında duruşmaların başlayacağını umuyorum.   Kendimin vede haksızlığa uğramış halkımızın  savunmasını” yaparak çıkacağım. Derslerim için merak etmeyin. Notlarım  iyidir. Sınavlara kadar çıkmak umudundayım. Çıkmasam da her zaman için’ halkımızın yanında yer alacağımdan kuşkun olmasın nineciğim. Torunun Ahmet Kara nerede ne iş yaparsa hep Irazca ninesinin önünde alnı açık olmayı, onun başını eğdirmeyecek davranışlarda bulunmayr düşünecektir. Bundan emin olmanı dileyerek iki ellerinden bir daha öperim…»

«Aşkolsun tekeye!.» dedi Durmuş. «Canım bu mektubu şimdi:: köyün kahvesinde okumak istiyor; valla aşkolsun!..»

Fırladı kalktı ivazca. Kaptı mektubu. Güneşe tuttu. Önünü ardını çevirip öptü: «Hepsinin ağzına bin kazan sıçayım şimdi, biiin!» diye bağırdı. «Nerde ne kadar südübozuk varsa, nerde haksız, yoksul’ düşmanı varsa; Ankara’da, Çankaya’da, Burdur’da, Bursa’da, eski yeni payitahtta, hastanede postanede, derede tepede, köyde şehirde kasabada; Kars’ta, Kayseri’de, denizde, havada ne kadar yiyici, çanak yalayıcı, ırz düşmanı, halk düşmanı varsa…»

Kerimoğlu’nun Durmuş atıldı:

«İşbirlikçileri de ekle Iraz hala!..»

«Nerede ne kadar işbirlikçi varsa, topunun ağızlarına sıçayım!.. Kötü mötü Bayram oğlum, Haçça gelinim; Ahmet de torunum! Dama’ düşmüş! Ne olmuşsa iyi olmuştur. Adam olun siz de düşün kavatlarH

KARA AHMET DESTANI

393

«Onu karalayanlar, onu yolundan döndürmeğe kalkanlar, kim olursa ‘-olsun, hepsinin ağzına biner kazan sıçayım! Onların sevmediği bir iş -yaptıysa doğru yapmıştır. Onların sevdiği işler kendilerine benzer…» Sultanca, kardeşi Irazca’ya bakıp yankılandırdı: «Kendilerine benzer!..»

«Kendilerine benzer elbet! Bunu bilmeyecek ne var!» diye elle-•rini yana yana açtı Durmuş: «Vede yanlıştır, yıkacağız o yanlışı!..»

Aşağıdan köy içine girdi Muhtarın traktörü. Köy içinin tozu ha–vaya kalktı. Akşamın koca bulgur kokularına traktörün arkaboru düşmanları karıştı.

Muhtar: «Devletin yasası var, polisi, candarması var. Savcısı yargıcı, valisi malisi var. Dünya uyumla çalışarak bakın nerelere vardı. Bizler ise ayaklanmacı, bozguncu; en gerilerde kaldık. Ama hiç unutmayın “rahat!” diye gevşetir gevşetir de, sonunda «Hazroool!” çekiverir bir de! Salıvermez seni bildiğin gibi. Bu dünyada ne sağa, -ne sola karışmadan, ellerin yana yapışık, göpgözel, upuslu duracaksın!» diyordu.

O sırada Durmuş geldi kahvenin önüne.

Durmuş’tan önce Melek Hasan: «O senin istediğin, ortaçağ kafası! Dünya o senin istediğin kafayı çoktan bıraktı Muhtar! Yoksam »haberin yok mu?» diye sordu.

*

**

«Yoksam haberin yok mu Bayraam?» dedi Haçça Burdur’un Ka-rasenir Mahallesi’nde kocasına. «Okumuş oğlumuz, senden de, benden de iyi bilir işini. Bilmeyecekse neden okuyor? Biz çıkıp geldik köyden, emekçi olduk da öldük mü? O da çıkıp gitti içimizden, okuyacak! Memur olmazsa o da emekçi olur. Kurar sendikasını. Girer partisine. Ben de imzamı attım Antalya’dan gelen Sağlık İşçileri Sen-dikası’nın bildirimine, üye yazıldım yoksam haberin yok mu?»

«Şunca yıldır birikmiş emeklerimiz zayolmasm diye korkuyordum, onun için pısıyordum Personel Şefi Salim Sarı’nın, Daşduraklı Hilmi’nin önlerinde. Bilmem haberin var mı, aslında Ahmet’in bu yollara akmasına içimden içimden seviniyordum. Çevremin baskısı, bu-•günümün yarınımın korkusundan, işsiz, desteksiz, dayanaksız kalmak

394

KARA AHMET DESTANI

korkusundan pısıyordum. Azıcık tabanım dayasa benim o yola senden” önce akacağımdan bilmem haberin var mı Haçça?»

«İt ürür, kervan yürür Kara Bayram! Daşduraklı Hilmi de bokumu yesin, Personel Şefi olacak dürzü de! Çalışıp alnımın terini, kolumun gücünü veriyorum, beleşten almıyorum aldığım üç kuruşu. En-kötüsü Karataş mıydı? Burası da kötü. Kötülerden yılmam. Gerekirse daha kötüsüne dayanırım; bilmem haberin var mı?»

«Bilmem haberin var mı Haçça, ben aslında Irazca anamın demirinden bir Bayram’dım! Daşşağı burulmuş tekeye döndürdü yaşam” beni. Bildiğin gibi çok basıldım şu Burdur’da. Bu ezik yaşam, bu bozuk düzen, vede sürdüğüm tatsız ömür gözümü çok yıldırdı. Ocu-dum  karakollardan, hükümetten!  Güvenim kalmadı savcılara,  yargıçlara.  Ondan  böyle bocalıyorum,  siniyorum;  bilmem  bundan daj haberin var mı?»

«Bilmem haberin var mı Bayram? Şerfe kız tutturdu: “Ana ille gir, ille gir sendikaya!» Ahmet oğlan daha demedi tek sözcük! Ama okuttum mektuplarını, aldım yolladığı parayı. Gönlüm bir duruldu,, bir kabardı. O yüzden attım imzamı. Belkim yakında greve de gideriz. Her grevde bir adım ileri diye yazıyor sendikanın ufacık gazej-tesi, bilmem haberin var mı?»

«Yok haberim, Haçça! Ama olacak…»

38

AKAN KOCA IRMAK

«Bilmem haberin var mı Ahmet yeğenim, geldi gazeteler!..» On gazete birden alıyorlardı cezaevinde. Ant,  Söz,   Aydınlık,

“Îşçi-Köylü, Devrim, Türkiye Solu, Halkın Kurtuluşu, Yeni Toplum,

“Yeni Ufuklar; on da dergi. Okuyorlardı uğul uğul. Bir ilginç haber bulurlarsa seslendiriyorlardı. Tartışma başlıyordu koğuşta.

«Bilmem haberin var mı, alttan alta bir kaynama bütün yurtta? Toplum polisi bile boykot yapıp, “Kahrolsun Amerika!” diye bağırıyor. Fatsa’da fındık üreticilerinin mitingi var. Değirmenköylüler bir

•çiftliği işgal ettiler. Esece’de ekinleri köylüler biçti. Polatlı’da topraksızlar mitingi yapıldı. Maltepe’de ECA fabrikasında 540 işçi fabrikayı işgal etti. Sarı sendika istemiyor işçiler. Sungurlar Kazan Fabri-

* kası’nda 700 işçi Çelik-İş’ten ayrılıp Maden-İş’e geçtiler. İşveren, Ma-den-İş’i sevmiyor. Çünkü DİSK’e bağlı. Atmak istiyor elebaşılarını. Bu sefer fabrikayı işgal ettiler. Üç gün sonra askeri birlik komutanı araya girip uzlaşma önerdi, kaldırdılar işgali. Ankara’da, İsparta’da Ges-İş grevi var. Katılan 10.000! Gunterm Isı Sanayii’nde, Kâğıthane’deki Kristal Cam Fabrikası’nda, Kartal’daki Jawa Motosiklet Fab-rikası’nda, Alibeyköy Özkardeşler Civata Fabrikası’nda, Adana Milli Mensucat’ta, Ankara Üstün Çelik’te grevler, direnişler ve benzeri olaylar… Bir özet var beşinci sayfada, oradan okuyorum: Bursa’da 22, Kocaeli’nde 25, Ankara’da 61, Adana’da 62, İzmir’de 81 ve İstan-

fbul’da 230 olay!.. 1965-70 arasında 69 miting, 82 direniş, 45 işgal,

396

KARA AHMET DESTANI

539 grev!.. Her grev bir öğrenme… Bu yüzden bilmem haberiniz var” mı, iktidar 1963’te yürürlüğe giren Sendika ve Grev yasalarını değiştirmek istiyor. Tasarı komisyonlardan geçti, genel kurula geliyor., Dokuzuncu maddesi: Bir işyerindeki işçilerin 1/3’ünden azını temsil”‘ eden sendikalar kapatılacak. Bu demek, yeni gelişen devrimci sendikaların ezilip, Amerika’nın kılavuzluğuyla kurulan patron yanlısı sendikaların büyütülmesi! Bilmem haberiniz var mı, sendikacılıkta, sen–dika çokluğu zaaf tabii. Büyük sendikaların küçükleri yutması iyi.-Fakat bu durum, şu anda bizim ülkede tersine. Büyüklerin çoğu san. Gittikçe eriyorlar. Yasa çıkartarak ayakta tutmak istiyor sermaye bunları. Bilmem haberiniz var mı, Türk-İş pek razı bu tasarıya Halk Partili bazı milletvekilleri de sevinçli:  “Tasan komisyonlardan geldiği’ gibi geçip gidecek. Kırılacak DİSK’in beli!” Bilmem haberiniz var mı, aylardır yayın yapılıyor: “Sendika ağalığı, grev hakkının kötüye kullanılması, bu yüzden üretimin düştüğü…” gibi yayınlar… Ama % 100, % 106’dır son üç yılda sanayicilerin safi kân, ne haber! Tüccarınkini bilen yok… Bilmem haberiniz var mı, TİP’in iki milletvekilinden biri, Rıza Kuas Meclis’ten haykırdı: “Tasarı bu biçimde çıkarsa, DİSK anayasal hakkını kullanarak direnecektir! Çalışma Bakanı Türk-İş’in Erzurum kongresinde  DİSK’i   kapatacaklarını   söylemişti.  Devrimci Türkiye işçi sınıfı buna izin vermeyecektir!” Bilmem haberiniz var-mı AP’li sendikacı milletvekili Hasan Türkay da,   “Ben milliyetçi Türk işçisine ‘devrimci’ sıfatını yakıştıran Rıza Kuas arkadaşımıza teessüf ederim!” demiş. Rıza Kuas yeniden haykırdı: “Mahkemelerde Türk-İş’ten yana karar veren yargıçlar primle Amerika’ya yollandılar. Bu yasa çalışma hayatına bir kışla düzeni getirmek istiyor; olamaz!..”»

«Bilmem haberiniz var mı, üniversite öğretim üyeleri tasarının aleyhinde! Ankara’dan dört anayasa profesörü Cumhurbaşkanına mektup yazmış. İstanbul’dan otuz öğretim üyesi bildiri yayınlamış. Bilmem haberiniz var mı, polis bu sefer de Fen Fakültesi’ni basmış. Götürmüş laboratuvarda molotof kokteyli  yapmağa yarayacak maddelerin hepsini. Bilmem haberiniz var mı, bir arkadaşımızı daha kurşunlamış faşolar Eğitim Fakültesi’nden. İki yaralı var bizim Siyasal” dan, biri Feyzullah Temeltaş!.. Bilmem haberiniz var mı, Kelbaş’ın-kardeşlerinin de ilişiği varmış öğrenci kırımıyla. Katilleri Kanada’yaa

KARA  AHMET  DESTANI

397

aşırıyorlarmış ne olur ne olmaz! Biri bile ele geçmedi heriflerin baksanıza…»

«Bilmem haberiniz var mı, DİSK yönetim kurulu da, bu tasarı çıkarsa direneceğini açıkladı… Ve bütün işyeri temsilcilerini 14 Haziran’da toplantıya çağırdı… Bilmem haberiniz var mı Meclis genel kurulunca 3,5 saatte görüşülüp geçti tasarı… Bilmem haberiniz var mı, alttan alta bir ırmak akıyor, akıyor çoğala çoğala! Biribirleriyle uğraşırken yukarda aydınlar, hem de liderler, dalga dalga toplanıyor üreten yaratan insanlar…»

«Bilmem haberiniz var mı, işyeri temsilcileri karar almışlar, 17 Haziran’da bir miting var Taksim Alanı’nda. Fakat 15’inde başladı direniş. Radyo İstanbul’da birtakım olaylar söylüyor…»

Yatağını kapının karşısına gelen duvarın orta yerine köşk gibi kurmuş, namazla’sını duvara asmış, başında beyaz takke, teşbih çekerek oturan, gerçek fiilini saklayıp trafikten yatıyorum diye konuşan Koçhisarlı Basmacı Hamdi güldü bıyık altından:

«Taktiiik!..»

«Eh; bir taktik de bizimkiler uygulasın, çok mu gördün bre Hamdi dayı!» dedi Ahmet Kara, gazeteleri orta yerdeki masaya koydu. Bir haber almalıydı neler olmuş İstanbul’da? «Söylemez canma yandığımın radyosu!» diye Kamanlı Hacı’nm Philips’ine baktı uzaktan. «Türkü oldu mu açar, Haberler gelince kapatır. Haberler’i de haber olsa! Söylemez işin doğrusunu Ankara!»

Muharrem’den almıştı cezaevinin havasını. «Onun koğuşuyla bu koğuş başka; ne olsa aynı koğuşa düşmedik!» diye yadırgıyordu koğuşunu. Bir hain propaganda sürüp gidiyordu öğrenciler hakkında. Esip savruluyordu kahvelerde hanlarda, camilerde mescitlerde; Anadolu’da, Trakya’da uzun yol şoförlerinin ağzında; garajlarda, yol kahvelerinde; açık, kapalı cezaevlerinde uzalıp kısalıp gidiyordu o hain propaganda. Ayart büyüden güçlüydü gerçekten. Çok uzun aldanmalardan sonra yıkılıyordu yalan. Çok uzun aldanmalardan sonra diyorlardı: «Bunlar bizim halkımızın çocukları, bizim çocuklarımız…»

Erkilet bucağından Alâaddin Usta:

«Bir cahillik yaptım, yıktım Allahm binasını! Öfkeme kapıldım, bakma! Yarım saat önce aklımda yoktu öldüreceğim. Yarım dakika önce bile yoktu. Evlerimiz yan yanaydı. Çekme demir atölyesinden

OHO

ikindin çıkar gelirdim. Sulardım bahçesini kondumun. Komşum kom-ser yardımcılığına kadar çıkmış bir polisti. Bizim hortumu alırdı. Dolaşırdı kadife çiçeklerinin arasında picamalı. Kadına kıza çemkirirdi, aldırmazdım. “Vermeyelim şu hortumu Alâddin!” derdi bizim çocuklar. “Siktiret, bir gün polisliğini soyunur, insanlığını giyinir! Verin, insanlık bizde kalsm!” derdim. Korkumdan mı verdiriyorum sanırdı kimbilir? Bir gün de bana çemkirdi. Ne dedik, demedik, kapıştık! Altüst oluyorduk. Bir ona dolanıyordu, bir bana bizim hortum. Baktım tabancasını çekiyor itoğlu it! Savurdum çapayı. Omuzbaşma diye vurmuştum, bayıltırım da tabancası düşer; meğer enseköküne gelmiş. Dili dışına çıktı birden. Hık etti. Gitti tepesinin üstüne. Şimdi cahillik diyorum, her ne ise! On sekiz yıl verdiler. Ahmet Efendi, aslan yeğenim, ne olsa doğru değil insan öldürmek. Sanma ki şu namazları burda kılıyorum. Daha önce de kılardım. İşçiydik ama yoktu sendikamız. Şimdi az çok eriyor aklımız ileri geri. Ara sıra konuk giderim Kuledibi’nde yatanlara. İyidir gardiyanlarla aramız. «Alâddin komünistlerle dostlaştı, namazı bıraktı!» demesinler diye sürdürüyorum. Basmacı Hamdi gibi değilim içimi sorarsan. Kızma, onun da içinde kimbilir hangi burgaşık düğümler var? Senin sıkıntın radyo mu? “Pilini bu sefer ben takacağım!” der alırım. Alır, istediğin gibi kurcalarsın. Hiçbir zaman bir radyo ile senin gibi bir genci değişmem, değiştirtmem! Sekiz transistorludur kavatmki. Çin’i bile alır! Kıbrıs çıkar, Sofya çıkar, geceleri Amerika’nın Sesi çıkar! Çıkar Moskova! Parası gibi radyosu da güçlüdür Hamdi abeyimin. Hamdi abeyim, gözümün yağım yesin! Hamdi abeyim, canımın çekirdeğini yesin!..»

Kalktı usulca, Hamdi abeyinin yatağına konuk vardı. Meydancısı kahve yaptı piknik tipi bütangazını yakıp. Sigarasını tuttu. Yırtılıyordu sabırsızlıktan. Öyle uzuyordu konukluğu Erkiletli Alâaddin Us-ta’nın. Bir yandan «bigayrihakkma» yatışının öyküsünü dinliyor Ham-di’nin, bir yandan da çiğinlerini çekiyor: «Kolay mı be aslan yeğenim? Radyosunu alma, canını al herifin! Birden istenmez ki!» diye işaret veriyordu.

Akşam da oldum oluyorum’a gelmişti. Haberler’de ne diyecekti kimbilir Ankara? Kaç kişi ölmüştü, ne olmuştu? Asker çağırmışlar mıydı? Hiç olmazsa yabancı radyoları bulabilseydi? Basmacı Hamdi,

KARA  AHMET  DESTANI                                 399

akşam  yemeğine de alıkoydu Alâaddin Usta’yı.  Haberler’de açtırdı radyoyu da:

—  İstanbul’da, sol eğilimli Devrimci İşçi Sendikaları Konfede-rasyonu’na bağlı bir kısım işçiler, Millet Meclisi’ııde görüşülerek kabul edilen tasarıyı protesto etmek amacıyla bugün  8.00’de direnişe geçmişler, sonra da işyerlerinden çıkarak çeşitli kollardan yürümüşlerdir. Yer yer trafiğin tıkanmasına yol açan olaylarda bazı karışıklıklar çıkmış, ancak ölen ve yaralanan olmamıştır; nokta!

—  Kocaeli yöresinde de benzer olaylar görülmüş, bazı fabrika ve işyerlerinde çalışan işçiler, yürüyüş yapmışlardır; nokta!

—  Ankara’da Ulusal Basımevi işçileri; basımevi ve Ulus gazetesini üç buçuk saat süreyle işgal etmişlerdir; nokta!

Alâaddin Usta, Basmacı Hamdi’yi öğüp bitirdikten sonra biraz da öğrencilerim öğdü:

«Kendileri için değil savaşımları! Büyüdükleri zaman da böyle giderlerse, bravo hepsine! Güzel günler görünecek demektir halka, hem de bütün millete! Tabii yeyicilerin işi biraz zorlaşır o başka! Terlemeden yaşayanların suyu kesilir, arkı akmaz olur; olsun!..»

«Ticaret hususatında da komünistliği getirirler mi dersin Alâddin can? Nedir görüşün?..»

«Çok şişiriyorlar varsıllar bu konulan, ne kadarı asıllı, ne kadarı asılsız, bir karar veremiyorum. En iyisi kendilerinden dinleyip anlamak! Şahsıma, ben bir eğri yanlarını göremiyorum. İşçi köylü diyorlar. Esasında helâl kazanıp helâl yiyeni arkalıyorlar…»

«Biraz kibirli gibi duruşları; kızıyorum!»

«Görünüşe demiş aldanma, ne olsa ciladır!»

«Cila da biliyorsun kavlar kalkar güneşten!..»

«Öyledir! Bir de en hayran olduğum husus bu gençlerde, yerler yerler dayağı, of demezler yahu! Onca işkence kıyım vız gelir tırıs gider arslanlara…»

«Çağırsak gelirler mi birer kahvemizi içmeğe?»

«Meydancını yolla; yada izin ver ben gideyim.»

Elini şaklattı Basmacı Hamdi: «Yusuuf, git çağır Öğrenci Beyleri! Şayet bir mahzur mani yoksa, gelip birer kahvemi içsinler…»

Dürttü Alâaddin Usta dizini hafif: «Yalnız bir husus var dikkat edilecek Hamdi abeyim, öteki arkadaşları da çağırmalı ki, ayrıcalık

400

KARA  AHMET  DESTANI

yapılıyor sanıp rahatsız olmasınlar! İnce duyarlı gençlerdir. Bana içlerini açarlar, dinlerim günde üç beş öğün…»

«O zaman çay demletmek en iyisi be kardaşım! Gelsinler içsinler cümle ten; vede içelim hepimiz…»

Gelip oturdular. Çevre yataklardan yerler açıldı. İki sandalya kapının yakınından, iki sandalya Keskinli Mahir’in oradan…

«Bu avrat sattığımın Ankara, hiç anlaşılır vermiyor Haberler’i be yeğenler!.. Şu hariç düvelleri de biraz kurcalayın bakalım, ne diyor İstanbul’da, İzmit’te cereyan eden amele olayları için?»

Ahmet, Basmacı Hamdi’nin Grundig’ini, takır tukur ettirdi, buldu BBC’yi. İngilizce söylüyordu. Göstericilerin geç saatlere kadar ellerinde pankartlarla İstanbul’da bütün semtlerde ve İzmit-Ankara yolunun yakınındaki fabrikalardan çıkarak İzmit Çocuk Parkı’nda konuşmalar yaptıklarını söylüyordu.

Birden Türkçe yayınını buldu Sofya’nın:

—  Günün önemli haberleri…

—  İstanbul’da bulunan muhabirimizin bildirdiklerini veriyoruz. Değiştirilmek istenen sendika ve grev yasasının yeni şeklini protesto eden işçiler, çeşitli işyerlerinden çıkarak şehirde gösteriler yapmışlardır; gösterilere 70.000 işçi katılmıştır…

Top gibi bir haykırma patladı koğuşun ortasından. Sadece öğrenciler değildi, Alâaddin Usta da fırlamıştı havaya: «Haşşöyle yahu, biraz açıkla şunu be yeğenim!..»

Akım geçmiş gibi titredi derisi Ahmet’in.

—  Ankara-İstanbul karayolunun iki yanında yer alan fabrika ve işyerlerinde çalışan işçiler Kartal’a  doğru yürümüşler,  Başbakan Demirel’in kardeşlerine ait Haymak Fabrikası’nı  tahrip etmişlerdir. Maltepe Sigara Fabrikası’nda işçilerin yürüyüşe katılması konusunda işçiler arasında tartışma çıkmıştır…»

«Burası anlaşılmadı, neden çıkıyor tartışma?» «Katılmak istemedi bazıları…»

—  Bakırköy’deki  fabrikalarda  çalışan  işçiler Londra asfaltına çıkarak trafiği engellemişlerdir.

—  Eyüp yöresindeki fabrika ve işyerlerinde çalışan işçiler de Topkapı’ya doğru akmışlar, Kâğıthane’ye geldikleri zaman polis tarafından durdurulmak istenmişlerdir. Güvenlik kuvvetlerinin iki iş-

KARA AHMET DESTANI

401

çiyi gözaltına alması üzerine karakolu basan işçiler arkadaşlarını kurtarmışlardır.

Bütün koğuş sessizliğin içindeydi. Az cezalısı, çok cezalısı, şu kafada, bu kafada olanı…

—  Şehrin çok yakınındaki fabrikaların işçileri Taksim, Gümüşsüyü ve Şişli yönünden yürümüşlerdir.

—  Tuzla ve Çayırova yönündeki işçilerin Gebze’ye doğru yürüdükleri görülmüştür. Bu arada havada helikopterler dolaşmıştır.

—  İzmit’in doğu kesiminde  Köseköy yöresindeki  fabrikaların işçileri, Pirelli ve Good-Year lastiklerinde çalışanlar; batı kesiminde Yarımca yöresinde çalışanlar; Gazal, Aygaz, Anadolu Döküm, Türk Kablo İşçileri; şehrin Çocuk Parkı’nda toplanıp çeşitli gösteriler yapmışlardır. İşçi sözcüleri Türkiye’de sendikacılığın boğulmak istendiğini belirtmişlerdir.

«Bunlar bizim haritayı tam tüm biliyorlar be kardaşım!» «Moskova mı burası?» «Sofya… konuşuyor!»

—  İşçiler taşıdıkları pankartlarda, “Anayasaya aykırı yasa çıkaranlar işçi düşmanıdırlar!”, “Bu  tasarı geri alınıncaya kadar  direneceğiz!” demişlerdir. Ayrıca, “Katil iktidar!” “Kahrolsun Amerika!” “Bağımsız Türkiye!” sloganlarını söylemişlerdir.

—  Sayın dinleyiciler, İstanbul’da bulunan muhabirimizin az önce bildirdiğine göre, direniş ve gösterilere katılanlar sadece devrimci eğilimli DİSK’e bağlı işçiler değildir. Tutucu karakterli ve Amerika yanlısı Türk-İş Konfederasyonu’na bağlı işçiler de DİSK’in başlattığı eyleme katılmışlardır. Olayların, işçi üst kuruluşlarını aştığı belirtilmektedir…

«Ohooo; oho, oho, oho!..» Doğruldu, «Ohooo!» dedi Ahmet de.

Her şeyi değişip akmada

Bu hal beni hayran bırakmada…

«İşçilerde yürek çatal; bunu iyi bilirim…» «Haggaten hayran olunacak bir durum!..» «Vede maymun gözünü açıyor, beylerin haberi olsun!»

26

402

KARA AHMET DESTANI

«Eskiden de yürüyüşler olurdu 300 kişi, 500 kişi! Şimdi 70.000, 100.000! Giderek milyonlar yürüyecek heralım… Akacaklar…»

Ne akıştır ki bu

Ne evveli var, ne sonu…

«Tâ 1835’te, İstanbul’da Feshane Fabrikası işçileri, Türkiye’de emeğini satarak yaşamağa başlayan ilk işçiler… 1872’de Tersane işçileri, Müslüman, Hıristiyan, ülkemizde ilk grev… Beyoğlu telgraf işçileri… Beykoz Kundura işçileri… Aynı yıl Ömerli demiryolu işçileri… Bir akış kii…»

Ne evveli var, ne sonu…

«1875: Sürüyor grevler. 1880: Haliç vapur işçileri, Haydarpaşa demiryolu işçileri, Tatavla’da kunduracılar… 1885: Odun depolarında çalışanlar…»

—  Sayın dinleyiciler, Türk-İş’e bağlı EAS ve MUTLU akü fabrikalarının işçileri; Koruma Tarım İlaçlan, Chrysler Fabrikası’mn işçileri, DİSK’in başlattığı gösterileri destekleyenlerin başında yer alıyorlar. Fabrika müdürleri, güvenlik güçleri, işçileri engellemek iste-mişlerse de başaramamışlardır…

«1895: Kuruluyor Amel-i Osmani Cemiyeti… 1900: Grevler… 1905: Grevler… Sansaryan Han’ında işçiler… Polis karakollarında işçiler… Padişahlık ve Cumhuriyet’te işçiler… aydınlar…»

Gebedir her sükût bir yükselişe. Kabil mi karşı durmak

bu köpürmüş gelişe? Heraklit, Heraklit!

akar suya kabil mi vurmak kilit?

Ahmet, oynattı radyonun ibresini. Dağları, dalgaları aşarak, inip çıkarak, süzülüp geldi sesler.

—  Sayın dinleyiciler, burası Bükreş! Türkiye’den aldığımız haberleri bildirmeğe devam ediyoruz. Bugünkü direnişlere katılan fab-

 

rika ve işyerlerinden bazılarının adlarını veriyoruz: Arçelik, Gisla-ved, Grundig, EAS Akü, Philips, Chrysler, Çelik Halat, Uzel Traktör, Türk Kablo, Auer, Bürosan, Aygaz, Derby, Elektro Metal, Çelik Endüstri, AEG-Eti, Devlet Malzeme Ofisi, Sungurlar Kazan, Türk De-mirdöküm, Şakir Zümre, Simso, Simko, Singer, Otosan, Hoover, Eter-nit, Gazal, CibaH Tekel Kutu, Demirel Kollektif Şirketi, Esas, Makine Tarım, Magirus, Mutlu Akü, Aksan Aliminyum, Haymak…» «Bir ırmaktan da beterdir akan, be yeğenim…» «En uyuyor sanıldığı bir sırada en gür akan…»

Ben bu sokakta

Bv.rda kalmazdım bu kadar çok

Anlamasam akan suyun lisanını.

Kimbilir belki de böyle bir akşam,

böyle bir akşam,

Heraklit aklını

yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi:

«Her şey değişip akmada Bu hal beni hayran bırakmada…»

«Yusuuuuuuf; Öğrenci Bey Abeylere çay ver oğlum!» Alâaddin Usta kalktı usulca. Elini koydu bütangaz tüpünün üstündeki çaydanlığa: «Bu akşam ben sunmak istiyorum gecenin çayını!..» Ufacık tefecik vücudunu beceriyle bükerek süzdü çayları, kattı kaşıkları, dolaştırdı tepsiyi. Dolaştırdı en yoksulundan, en gencinden beriye doğru…

Geç vakit, «Eee be Alâaddin can; kalkıp birer abdes alıp, namazlarımızı da kılalım, sonra yatıp biraz da yeri dinleyelim haa; ne dersin?» dedi Basmacı Hamdi.

Alâaddin Usta, Basmacı Hamdi’nin yüzüne şaşırtıyla baktı: «Almadık mı abdesimizi, kılmadık mı namazımızı be kardaşım? Sen de hiç anlamıyorsun olup bitenleri heralım!..»

«Öyleyse yatalım, bakalım yarın ne gösterir felek!»

Radyonun kulağını büktü, çıt kapattı; sonra da: «Yusuuuf! Sen

getir leğeni ibriği gene!» dedi. «Ben hiç olmazsa ayaklarımı yıkayayım! Abdesimi de alayım usulca; nene lâzııım!..» Kaldırdı meydancısı Yusuf’u.

Ne kadar geç geliyordu cezaevine gazeteler!

«Müdüriyet, satıcıyı içeri almadan önce, sayfaları satırları teker teker inceletir. Mahkûmu galeyana getirecek bir haber varsa zapteder, yoksa bırakır… Geç geliyor, daha da gecikebilir: Dünkü direnişe bel-kim bizim mahkûmlar da katıldı, belkim kırıp çıktılar Davutpaşa’nın, Üsküdar’ın, Sultan Ahmet’in, Paşakapısı’nın kapılarını… Deniz ateş almaz amma… amma’sı olabilir işin…»

11.00: Yok.

11.30: Yok…

12.00: Yok…

12.30: Yok…

13.00:  Radyoda birkaç cümleden başka bir şey yok!

—  İstanbul ve İzmit yöresinde dün başlayan  olayların bugün de yer yer devam ettiği görülmüştür. Polis ve asker gereken tedbirleri almıştır…

«Hımm!.» etti gazete bekleyenler. «Karıştı işin içine asker…» 15.00:  Gelebildi gazeteler: Boy boy resimler ki… Taşan bir deniz Topkapı’nm  oralar. Renkli resimlerini koyup,  «Tarihimizde en büyük direniş!» diye başlık atmışlardı.

«Yavaş ol! Belki o kadar değil, ama büyük!..» Gündüzleri biraz zor geliyor Londra’nın, Bükreş’in, Budapeşte* nin, Sofya’nın sesleri. Kıbrıs’tan da bir şey çıkmıyor. Moskova bulunamıyor. Basmacı  Hamdi ses çıkarmıyor Öğrenci Beylere. Yeni  pil aldırdı Alâaddin Usta. Saat 18.00: Konuştu Sofya.

—  Sabahın erken saatlerinde fabrika ve işyerlerinde toplanan işçiler bugün  de çeşitli  kollardan yürüdüler. Levent ve Mecidiyeköy yöresinden İstinye’ye inen işçiler, Kavel Kablo Fabrikası işçilerini de alarak Zincirlikuyu yönüne doğrultular. Tekfen Fabrikası işçileri de göstericilere katıldılar. Barikat kuran polis kadın işçileri copladı. İşçiler barikatı yardılar. Philips Fabrikası önüne geldiler…»

«1905: Aydın demiryolu işçileri grevi…»

«1910: Grevler durdurulamıyor… Maden işçileri grevi…»

—  Topkapı yöresinde,  surların  dışında çalışan   işçilerin  yürü-

KARA AHMET  DESTANI

405

yüşleri çeşitli kollardan saat 8.00’de başlamıştır. Bakırköy yöresinde çalışan işçiler İncirli kavşağında toplanmışlardır. İşçiler Fmdıkzade’de kurulan barikatı yarıp Fatih’e yürümüşlerdir. Vezneciler, Hasanpaşa Fırını önü, Beyazıt ve Divanyolu’ndan Cağaloğlu’na gelmişlerdir. Kurulan asker barikatını aşarak Sirkeci ve Eminönü’ne inmişlerdir. Polis, işçilerin yürüyüşünü kesebilmek için Galata Köprüsü’nü açmak zorunda kalmıştır…

Ne evveli… ne sonu…

«1920: İşgal altındaki İstanbul’da grevler…» «1926: Grevler…»

«1927: Liman işçilerinin grevi. Bu grevde polis silah kullanıyor. On beş işçi öldürülüyor…»

Varılacak yere

kan içinde varılacaktır..

Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar

tırnakla sökülüp koparılacaktır.

—  Silahtarağa yöresindeki fabrika ve işyerlerinden çıkan işçilerin Eyüp yoluyla Taşlıtarla’ya, Alibeyköy üzerinden Silahtarağa’ya, oradan da Sungurlar Kazan Fabrikası önüne gelerek gösterilerde bulundukları görülmüştür…

«1929: Grevler… İşçi liderleri tutuklanıyor…» «1930:  İşçiler parti kurmak istiyorlar…» «1935: Hükümet, sarı dernekler kurduruyor…»

—  Otosan’dan Singer Fabrikası’na çıkan, Çayırova’dan, Pendik’ ten gelen on binlerce işçi Ankara asfaltında denizler gibi dalgalanarak Bostancı’ya gelince iki kola ayrılmışlar, Bağdat Caddesi yoluyla Suadiye, Şaşkmbakkal, Fenerbahçe üstünden Kadıköy’e, Ankara asfaltından Haydarpaşa’ya, Kızıltoprak’tan gelenlerle birleşerek Kadıköy Kaymakamlığı önündeki  topluluğa  katılmışlardır. Bağdat Cad-desi’nde, Suadiye’de oturanlar, işçilere çiçekler vermişlerdir. Kadıköy Kaymakamlığı önünde güvenlik  güçleriyle çıkan çatışmada binanın camlan kırılmış, resmi ve özel arabalar yakılmıştır…

«1939: İkinci Dünya Savaşı, işçiler zor dönemler yaşadılar…» «1946: İşçi örgütlerinin kurulması çabalan arttı. Tartışmalar oldu, sendika mı, dernek mi? Hükümet dışardan, özellikle Birleşik Amerika’dan uzmanlar getirtti..» «1952: Türk-İş kuruldu…»

—  İzmit yöresinde çalışan işçiler Maden-İş  Sendikası önünde toplandılar. Good-Year ve Pirelli’de çalışan işçiler, yöneticilerini aşarak direnişe katıldılar.

—  Gebze yakınlarında Çivi ve Tırpan fabrikalarının işçileri yürüdüler. İşçiler kurulan barikatları aştılar…

«1961: Türkiye İşçi Partisi kuruldu…» «1964: Grev hakkı alındı…» «1965: TÖS kuruldu…» «1967: DİSK kuruldu…»

—  Sayın dinleyiciler, alman son haberlere göre, İstanbul ve İzmit yöresindeki direnişlere 150.000’den fazla işçi katılmıştır. Bu direnişlerde dört işçi ölmüş,  100 işçi yaralanmıştır.

19.00 Haberleri’nden Ankara konuşuyor:

—  İstanbul ve Kocaeli bölgesinde  meydana gelen olaylar nedeniyle hükümet bölgede sıkıyönetim ilan etmiştir. Karar saat 21.00’de yürürlüğe girecektir…

«Sıkıyönetim Meclis’te tartışılmıştır:

“Bu yasadışı olaylar demokratik rejimi yıkmak için ideolojik bir felsefenin, daha doğrusu bir ihtilalin provasıydı. Bunun üzerine sıkıyönetim kararı aldık.”

“Sıkıyönetim yasa dışı bir yönetim değildir, Anayasada vardır.”

“DİSK, Marksçı, Leninci bir ihtilal örgütüdür…”

“Bu olaylar kesin olarak bir ayaklanmadır…”

“Bundan önce Taksim Alanı’nda, üniversitelerde, Konya’da, Kayseri’de daha kanlı olaylar oldu. O zaman bunlara niçin ayaklanma demediniz? Biz namuslu bir yönetim istiyoruz! Sıkıyönetim ilanına gerek yoktur…»

Sıkıyönetimden sonra da direnişler sürmüştür. Bağımsız sendikalar yurt ölçüsünde direniş komiteleri kurmuşlardır. DİSK yöneticileri ve pek çok sayıda sendikacı, işçi tutuklanmıştır.

«Basmacı Hamdi Grundig’ini geri almıştır…»

KARA AHMET DESTANI

407

Gazeteler, gazetelerde satırların arası… satırlar…

Bir doçentin yazısı: «15-16 Haziran olayları büyük olaylardır, fakat ihtilal provası değildir. Çünkü iktidarı almak için yapılmamıştır. Başında bir parti yoktur. Silahlı değildir. Nitekim Türkiye İşçi Partisi de yayınladığı bildirde, direnişe katılan işçilerin “yanında” olduğunu belirtmiş, “başında” olduğunu söylememiştir…»

Gazeteler ve dergiler kucağında, yatağının üstünde, bağdaş kurmuş okuyor, okuyordu Ahmet. «(Zaten Ankara’ya okumağa gelmedik mi? İster dışarda, ister içerde, okuyoruz işte!..)»

Alâadin Usta bağırıp soruyor:

«Ahmet, nerelerdesin yeğenim? Öldün mü, yittin mi?»

«Yaşıyorum Alâaddin Usta, ama yittim!..»

«Nerelerde yittin yeğenim, gel artık şöyle!»

«Topkapı ve Alibeyköy yanlarında, Levent ve Mecidiyeköy’ün oralarda, Kavel Kablo Fabrikası’nda, Çayırova’nın, Gebze’nin, Tuz-la’nın oralarda, iki büyük koldan Kadıköy’e yürüyen işçilerin arasında yittim, eridim…»

Sonra güneşe çıkıp voltalarını vuruyorlardı. Soruyorlardı Alâaddin Usta’ya: «Şimdiii Alâaddin Usta, şimdi ne yapmalı?»

«Varasıya yürümeli be yeğenim!» diyordu o da.

(1975)

 

Advertisements