Kara Ahmet Destanı2

by ersinozgurbuz

TAŞ

Sığır çıkarken Ağali geldi Muhtarın yanına. «Elinde tanık tapık yok, ne suçluyorsun, bunca eziyet fazla değil mi Irazca’ya?» dedi. «(Hiç akıllanmayacak mısın? Dayak mı istiyorsun gene?)»

Ellerini biribirine çarptı, «Aşkolsun Ağali!..» diye bağırdı Muhtar. «Ben bu dünyada senin akıllı bir laf ettiğini görmeyeceğim heralım! Bu sefer de beni haksız çıkardın, Dertli Irazca’yı kurtarmağa geldin elimden! Haydi haydi Ağali! Aklını başına devşir, olacak işlerden konuş, haydi!..» Tavuk kişeler gibi kişeledi köyün eşrafını. Karısı kızdı. Ona da, «Senin aklın bu işlere ermez! İyisi mi karışma!» dedi, yürüdü. Yanan evin yanma vardı. Dumanlar tütüyordu hâlâ. Çökekalmıştı koca yapı.

Koşa geldi, onu da kişeledi, bozdu…

«Atımı çek Mustafa! Yeter yediği yem! Söyle Haceli’ye, hazır olsun! Sen de hazır ol! Gidiyoruz…»

On beş dakika demeden toplandılar. Koca Oda’nm ahır kapısını açtılar. Çıkardılar Irazca’yı. Büzülmüştü duvarın dibine. Gözlerini kısmıştı. Çok acılar çekiyor, mahcup oluyordu. «Yetiş ya boz atlı Hızır!» diye dualar ediyordu, ama yetişmiyordu Hızır. Kardeşi Sultanca gibi ellerini böğrüne bağlamıştı. Kapının önüne çıkar çıkmaz çözdü. Kollarını salladı iki yanına. Sonra kalçalarının üstüne koydu ellerini. Sordu:  «Karakola mı şimdi? Kim kim gidiyoruz?»

Diliyle dişi arasından söğdü Muhtar, tükürdü:

124

KARA AHMET DESTANI

«Ne yapsam gam etmiyor, deli olacağım!..»

Bekçi Mustafa başını eğmiş bakıyordu yere.

Haceli bekliyordu. Muhtarın atı da gelmişti, çilbiri elinde bekliyordu. Heybesini atmıştı üzerine. Torbasını ardına bağlamıştı.

«Dört kişiye bir at! Ayıp değil mi? Koştursaydm ya motorunu! Mazot yanar diye mi korkuyorsun? Yoksa aşınır mı?»

«Haha! Haha!.. Hem evimi yak, hem motorla götüreyim!,.»

«Kendim için demiyorum serseri! Şu Bekçinin haline bak. Kurul üyen de dökülüyor. Siz binerdiniz, ben de yürürdüm ardınızdan. Yada takardın bir ip, sürürdün…»

«Gene sürüyeceğim, merak etme!..» –    Sağ özengiden tuttu Haceli. Muhtar bindi. «De haydin!..»

Bir yanına Mustafa, bir yanma Haceli geçti Irazca’nm. Yürüdüler önden. Muhtar arkalarından sürdü. Köy içinden geçtiler. Tekke Odası’nm yanında durdu Muhtar. «Beri bak Haceli, senin eve uğra da, bir ip al!» dedi.

Koştu Haceli, Bekçi, Haceli gelesiye tuttu Irazca’nın kolunu.

Dananın ipini almıştı Haceli. Verdi Muhtara. Aynı düzenle yürüdüler yeniden. Korulara girdiler. Göçmen tarlasının yanına gelince, «Durun!» dedi Muhtar. «Şooo sınırda uzunca yatan kara taşı kaldır Haceli!..» Gidip kaldırdı Haceli. «Getir şuraya!..» Getirdi çabuk. İrice bir taştı, yassı, uzun! Zor kaldırıyordu Kurul üyesi.

«Sarın şunun sırtına, bağlayın sıkıca!..»

«(Yetiş Hızmr!.. Ne zaman yetişeceksin?..)»

Taşı yeniden kucakladı Haceli: «Eğilsene Irazca!»

Baktı yüzlerine teker teker: «Hepinizin ağzına sıçayım! Bekçi Mustafa senin de!..» dedi Irazca, eğildi. Koydular taşı sırtının üstüne. Sonra bağladılar dananın ipiyle sımsıkı.

«Şimdi! Yürü bakalım Irazca!..»

«Neden yetişmiyorsun boz atlı Hızır?)» Bıraktı içinden içinden söylemeyi. Dışından söyledi: «Neden yetişmiyorsun Hızır gibi!..»

«Sen yürü, Hızır ardından yetişir!..» dedi Muhtar.

«Bir daha sıçayım ağzına cımbıldak Hüsnü!..»

«Sen kendi ağzına sıç Deli Karı! Ben görevimi yapıyorum. Senin gibi büyük hainleri serbes serbes yürütecek değilim. Elbet taş saracağım! Suçu işlerken düşüneydin bunu! Haydiii!..»

KARA AHMET DESTANI

125

«Neden yetişmiyorsun Hızır Efendi?»

«Hahaaa haha!.. Boz atlı Hızır Kıbrıs’a gitmiş al bayraklı peri-siyle! Senin gibi Deli Karı’ların yanında ne işi var da yetişecek! Hahaaa!.. Hem bak, tâ karakola kadar böyle gideceksin! Gücünü çenene verip ziyan etme…»

«Bir de benim elime geçer bu fırsatlar! O zaman da sen dayan!..» Cenkleşerek yürüdüler. Gene Muhtar atın üstünde arkadan, Mustafa’yla Haceli  Irazca’nın birer yanını almış  olarak önden gidiyorlardı. Ayazın beli kırılmıştı yavaş yavaş. Güneş ısıtmağa başlamıştı usuldan. Biraz kemik, biraz deriydi Irazca. Öyle olduğu halde inceden bir ter yürüdü belinden. Taş acıtıyor, ip sıkıyordu. Boz atlı Hı-zır’sa yetişmiyordu. Ezile ezile yürüyordu. Çakır’ın Pınar’a geldiler. Bağlı olduğu için kollarını sallayamadan, taşın altında kıvranarak gidiyordu. «Böyle kalacak mı sanıyorsun devran? Tutumu değişecek köyün. Sürdüğün toprakları geri alacaklar elinden! Herkes Koşa gibi, Ağali gibi mi olacak sanıyorsun? Yeni yetme delikanlılar gelecek. Yediğin paraları soracaklar. Yörüklerden aldığın yağları, peynirleri fitil fitil getirecekler burnundan!..» «Sana yaptıklarımı da soracaklar mı?..»

«Bana yaptıklarını sormasalar da olur!.. Kızın Güllü büyüyecek. Fısıldayacağım delikanlıların kulağına. Kavileşip kaldıracaklar dağa. Bozup becerip atacaklar önüne, al! En ağır yıkım da bu olacak sana! Bu yaptıkların yanına kalır mı sanıyorsun sen?..»

«Sen öyle mi sanıyordun? Ondan mı yaktın evimi!..» «Senin evi ben yakmadım, ama’keşke yakabilseydim!» «Sen yakmadın da sana suç mu ardıyorum şimdi?» «Bokumu yiyorsun, günahımı alıyorsun! Ama gam değil!» Kızdı Muhtar, mahmuzladı atını. Kırbacını salladı. Şaklattı omzuna, ensesine. «Kes sesini, yoksa gebertirim! Muhtar yüz verdi diye şımarma! Keçi gibi inatlaşma önümde! Kara taş bitti, Ortaköy’ün sınırına geldik. Uslu yürü!..»

«Uslu yürür, mahcup etmem seni, korkma! Hem de böyle bir taşla olmaz. Bulabilirsen bir daha koy şuralardan. Ortaköy camisinin önünde de birkaç vur kırbacını! Hepsini ziyan etme öfkenin, birazını Dereköy’e sakla! Karakola sakla… Ölsem de gam değil hey kıyıma-

126

KARA AHMET DESTANI

başı, cımbıldak Hüsnü! Ben yaşımı yaşadım. Sen başına gelecekleri düşün bundan sonra. Kızın Güllü düşünsün!..»

«Bütün isyancı köpekler senin gibi ağzıbozuk oluyor! Hem de çenebaz! Ellerinden iş gelmese de ilengeç oluyorlar. İyi biliyorum bunları. Onun için istediğini söyle…»

Ortaköy mezarlığına vardılar. Bir taşa oturdu Irazca.

«Şuna bak! Neden oturdun gm?»

«Azcık dinleneyim köye girmeden! Yıkılırım, utanırsın!..»

Çaldı kırbacı kafasına, boynuna…

Irazca eğildi, korunmağa çalıştı: «Vurma cımbıldaaak!..» dedi. «Şişecek her yanım! Gözüm filan kör olacak! Başına bela bulacaksın temelli. Vurup kör etme gözümü. Hökümet sorar!..»

«Körlüğe kurban ol; öldüreceğim!..» Yeniden çaldı kırbacı. Büzülüp sinmesi kâr etmedi. Sendeliyor, yıkılacak gibi oluyordu. Yetişip bir daha çalıyordu. Ortaköy’ün içinden geçerken biraz ara verdi çalmağa. Sarıçayır denen yere kadar da vurmadı. Oraya gelince yeniden başladı.

Yol, dönemeçlerle söğütlerin, kavakların arasından yitiyordu. Bir de su akıyordu aşağı doğru. İki yanlarını yılanyastıkları, kazayakla-rı, yaban naneleri doldurmuştu suyun. Kimi yerde ılgınlar vardı. Siperlikte daha da güreldi döğme istekleri Muhtarın. Çaldı kırbacını. Ortaköy’lü Dıgır’m tarlanın yanma gelince sendeledi, beş altı adım gitti sürüklenerek, sonra yıkıldı.

«Seni silsilesini, sülâlesini sinkaf ettiğimin kır şeytanı! Hem yakıyorsun, hem de yılan dili gibi dilin var, sokuyorsun, öyle mi?»

Çekti atın başını; beline, buduna çaldı kırbacı. Yüzünü elleriyle koruyamadığı için yere yere kapanıyordu Irazca. Bir yanı korunsa, bir yanı açık kalıyordu. Ateş gibi yanıyordu kırbacın değdiği yerler. «Öldüm Allaaah, yollamadın Hızır’ı!..» diye inledi, saldı kendini. «Öldüm cımbıldak dürzü! Öldüm ellerin kırılsın! Tepene yıldırımlar düşsün! Ensene yağlı kurşunlar girsin! Allah demeğe gücün yetmesin! Hocalar, hafızlar yetişmesin, imansız Kuransız git, südübozuk dürzü!..»

Haceli, bir adım kadar geriden bakıyordu kadim hasmı Iraz-ca’nın kıvranışına: «Öldün,- ama hâlâ dilin bir karış; susuversene Dertli Karı! Koskoca köyün Muhtarına olmadık hakaretleri yapıyor-

KARA AHMET DESTANI

127

sun!  Ondan keri de “Öldüm Allah!”  çekiyorsun. Kapa çeneni de vurmasın. Vurmasın da gözel gözel gidelim yolumuza…»

Hâlâ vurmağa hazırlanıyordu, bağırdı Bekçi:

«Allahaşkına Muhtar yeter artık! Sen bir inat, o bin inat! Yeter! Ölecek, bana kalacak ölüsünü taşımak!..»

«Taşıtmam! Atarım derenin birine, tilkiler yer!..»

«Eti meti kalmamış, nesini yiyecek tilkiler; yeter!»

«Yesin kulaklarını, burnunu, ciğerlerini…»

«Haggaten yeter Muhtar…» dedi Haceli.

«Yeter; ölecek!..» dedi Mustafa.

Atın başını çekti: «Tutun kaldırın şunu!» dedi, sesi bozuk. «Kaldırın yürüsün!.. Gün nereye çıktı, daha Ortaköy’ün toprağındayız!..» Çekti atın başını iyice. Kırbacını da tuttu elinde. Biraz da içinden içinden söğdü. «Kaldırın!..»

Bekçiyle Haceli tuttular omuzlarından. Başı bir sağa, bir sola düşüyordu. İp gevşemiş, taş kaymıştı sırtından. «Dik dur Irazca, dik dur şimdi daha çok kızacak, daha çok döğecek!..» Belinden, omuzlarından tutup dikelttiler. Biraz gözünü açtı, dik durmağa çalıştı.

Haceli: «Tut şunu Mustafa; ipini sıkayım, kayacak taş!» dedi. Irazca’nın ardına geçip ipi çözdü. Taşı sırtının ortasına getirdi, sıktı. Muhtara döndü sonra: «Yeter artık!  Gözel gözel gidelim…»

«Ukalâlığı bırakıp yürüyün!..» dedi Muhtar. Havada şaklattı kırbacını. «Hepiniz Dertli Irazca’dan yana oldunuz! Ulan benim evim yanıp gitti, kılınız kıpırdamadı; Dertli Karı’ya iki kırbaç vurdum, ayağa kalktınız! Yürüyün. Nasıl olsa sizin de hesabınızı göreceğim. Koskoca Muhtarın ahırı samanlığı yakılıyor, biriniz Bekçi, biriniz üye, uyuyorsunuz dürzüler!..» Şaklattı havada. «Yürüyün!»

Birkaç adım atıp durdu Irazca. Haceli’yle Mustafa, omuzlarından tuta tuta yürüttüler. Bıraksalar yıkılacaktı. Dünyada gidemezdi. Cevizdibi denen yere kadar götürdüler. Muhtar da çalmadı kırbacı. Irazca, biraz kendine gelir gibi oldu. «Seni… Seni dünyada yaşatanın!.. Seni… Seni bu köyde Muhtar yapanın!.. Senin yeni yapacağın evi de yakmayanın…» «Duuuuur!..»

Birden Haceli de, Mustafa da durdular. «Duydunuz kulaklarınızla değil mi?»

128

KARA AHMET DESTANI

Durup baktılar Muhtara. Irazca söylendi: «Yakmayanın…»

«İkrar etti! “Yeni yapacağın evi de yakmayanın!..” dedi. Böylece eskisini yaktığını da ikrar etti; duydunuz!..»

«Ben duymadım!..» dedi Haceli.

Çaldı kırbacı Haceli’nin başına, boynuna: «Nasıl duymadın?»

«Anlamadım; valla anlamadım Muhtar!..»

Çaldı sağından solundan: «Anla öyleyse! Şimdi anladın mı?» dedi. Çaldı. «Şimdi anladın mı budala dürzü?»

Kaçıp on adım öteye fırladı Haceli. Atı üstüne sürdü Muhtar. Bir daha çaldı. «Anladın mı şimdi deli kavat?» Birdaha çaldı, tutturamadı, bir daha çaldı. Tabanlarını kaldırıp kaçacak oldu Haceli, koştu Arap Değirmeni’ne doğru. Muhtar atını mahmuzladı. Bir solukta önüne geçti. Üst üste üç sefer, dört sefer çaldı. Ellerini, kollarını başına siper yapıp, «Yeteeer; duydum; anladım; yeter!.. Yeter avradını!..» dedi Haceli. Atı üstüne sürdü, basıp geçecekti, çöktü Haceli. Çöküp bir el taşıyla doğruldu. Salladı kolunu havada. Sallayıp savurdu, sırtından vurdu Muhtarı. Atın üstüne kapandı Muhtar. Çekti gemini, geri döndürdü, geldi üstüne, çaldı kırbacı. Eğildi bir taş daha aldı Haceli. Atını yana aldı, tabancasını çıkardı Muhtar. Öylece kalakaldı Haceli. Büyülttü gözlerini…

«Demek fırsat bulsanız; hepiniz…»

«Yedi yıldır gık demedim!» dedi Haceli.

«Fırsat bulamadın demek! Bulsan…»

«Kırbaçla döğdün! Söğdün sülâleme…»

Atı sürdü Haceli’nin üstüne. Elindeki taşı bırakıverdi Haceli. Kaçtı sonra Irazca’yla Bekçinin durduğu yere doğru. Omuz verdi Irazca’ya. Yürüdüler Arap Değirmeni’ni silip geçen yoldan.

«Ellerin kırılsın, dilin tutulsun da işallah, şiş kal! Ölünü köpekler yesin işallah da, kokun köyleri sarsın…» – «Böyle dura dura öğlen olacak, yürüyün!»

«Çözdür şu taşı sırtımdan yerler yutasııı!..»

«O taş çözülmeyecek…»

«İpi gevşettir!..»

«İp de gevşetilmeyecek!..»

«Kesildi dermanlarım!..»

«Çenen canlı daha, yürü!..»

KARA AHMET DESTANI

129

ı

Savak’tan aşağı yürüdüler. Epeyce gittiler öyle. Alan Çayırı’ndan geçtiler. Kaçıştı kurbağalar. Saksağanlar havalandı çıplak eşeklerin sırtından… Sırtından sırtından gün vuruyordu atın üstünde Muhtara. Kırbaç elinde, yükseklerden bakıyordu yere, kofaya, suya, çayırdaki çekirgelere. Yükseklerden bakıyordu kaçışan kurbağalara, uzaktaki kayanın dibine yayılmış koyun sürüsüne. «Sizin hepiniz yılan çiyan! Sade Irazca değil, sade Kara Bayram değil, hepiniz! Ama kabahat benim. Size insan gibi davrandım. İnsan yüzümü gösterdim, it yüzümü göstermedim. Sonunda kiminiz evimi yaktınız, kiminiz ovanın ortasında yüzüme karşı avradıma söğdünüz! Ulan Bekçi olacak, şimdi biraz da sana çalacağım; yürü!..»

Yürüdü, Irazca’yı ileri ileri sürdü koluyla, omzuyla. İçinden içinden inledi Bekçi Mustafa. Dereköy toprağına girdiler. Irazca bir daha sendeledi, Haceli, bir eliyle önünden, bir eliyle ardından tuttu, ileri ileri itti kocakarıyı…

15

DEVLET KAPILARI

Karakol köyün beri uçundaydı. Bayrağı çırpmıyordu rüzgârda. Dervent Boğazı’ndan doğru sıcak yeller esiyordu. Sararmıştı bağlar. Kavaklar yapraklarını dökecekti nerdeyse. Kümelenip geliyordu Eşeler dağından doğru ak bulutlar. Bir jandarma, elinde balta, uzun bir ağacı kesip odun ediyordu. Üç jandarma odunları, karakolun altındaki boşluğa, kerpiçten duvar örer gibi üst üste, bağlantılı olarak örüyordu. Ötekiler çevre temizliğine çıkmışlardı. Çavuş yukarda odasındaydı. Bir ay önce «teftiş» vermiş, «takdirname» almıştı.

«Duuuur!..»

Karakol duvarının dışında durdurdu Irazca’yı. Jandarmalar bakıyorlardı. Sarı sarı gülüyordu odun yaran. Taşıyanlar da, «Ne olmuş bu dürzünün gözlerine, barut gibi?» diye anlamağa çalışıyorlardı. Ata bindiğini görmemişlerdi çoktandır. Motorla gelir geçerdi. Hem nasıl olup da bir kocakarıyı böyle takılı getirmişti? Yakında olay olmamıştı Karataş’ta. Binde bir düşerdi işleri. Muhtar Kaymakamın toplantısına geçerdi. Parti Başkanına giderdi… Karayolun jandarmaları yıldan yıla değiştiği için, eski olayları bilmezlerdi.

«Çözüüüün!..»

Jandarmalar birer ikişer, taş duvarın dibine toplanıyordu. Muhtar hâlâ atın üstündeydi. Haceli’yle Mustafa, Irazca’nın sırtındaki ipi çözdüler, taşı indirdiler.  Danasının ipini dürüp bağladı Haceli.

«Taşı kucağına al!» diye Bekçiye bağırdı Muhtar.  Biriniz Ça-

KARA  AHMET  DESTANI

131

vuşa haber verin, ne bakıyorsunuz candarmalar? Kaç köy geçip geldik, yorulduk iyice!..»

Bir kıpırdama gitti jandarmaların arasında. Gülecek oldular. Bağırdı içlerinden biri: «Koşun oğlum, atılın özengisine basın! İnsin Karataş Muhtarı! Gezdirin atını! Heey Şaban, sen de Çavuşuma haber ver, Hüsnü Ağa gelmiştir!..»

İkisi duvardan atladı, ikisi kapıdan dolandı. Birisi yukarı çıktı haber vermeğe. Odunu baltayı bıraktılar. Çevre temizliği bitmiş sayılırdı. Muhtarı indirdiler. «Buyur buyur…» ettiler. Biri atı gezdirmeğe başladı. Selam durdu dördü beşi.

Irazca çökmüş bakıyordu. Duvara dayanmıştı biraz. Bir sağa, bir sola yıkılıyordu başı. Ateşten alınmış çalı dalma dönmüştü. Yanık yunuktu. Terleri tuzlu tuzlu kurumuştu. Bekçi, Irazca’nın Karataş’tan beri getirdiği taşı kucağına almış, bir türlü bırakamıyordu. «Buyrun!..» dedi Karslı jandarma.

Çavuş balkona çıktı: «Nedir bu halin Muhtar?»

«Kara Şali karısı Irazca teslim komutanım!»

«Getirin şuraya! Açm kapıyı gelsinleer!..»

Jandarmalar karakolun kapısını açtılar. Önce Muhtar, sonra Haceli, sonra Bekçiyle Irazca girdiler. Yürüyüp geçtiler bahçeden. Çavuş, aşağıda karşıladı gelenleri. «Suçu ne bu validenin?»

«(Validenin’miş!..)» Beğenmedi Çavuşun sorusunu.

«Ben devletin Muhtarı değil miyim Karataş’ta?»

«Devletin Muhtarısın elbet!..»

«Bu Irazca evimi yaktı; isyan çıkardı!»

«Ne zaman isyan çıkardı? Kime?»

«Hem bana, hem devlete!»

«O Bekçinin kucağındaki ne?»

«Taş!..»

«Ne olacak o?»

«Getirdik?»

«Nerden getirdiniz?»

«Karataş’tan…»

«Niçin?»

Güldü Muhtar: «Ya çok çaylaksın daha, yada benimle eğleniyorsun! Boş mu getireydim suçluyu? Tâ ezelden karakola taş geti-

I

132

KARA AHMET DESTANI

rir suçlular! Sardım Karataş’tan, kırbaçlayarak getirdim! Tâ ezelden beri… köylerden!.. Çavuşuma bak, herif suçlu, bir de boş gelecek!..» Bekçiye işaret etti: «Götür koy duvarın üstüne!»

Bekçi taşı alıp çıktı. Avlu duvarının üstüne koydu. Sonra geldi, yeniden dikildi kapının dibine.

«Gece yarısı yangın yanıyor! Uyandık! Az daha canımızla, canlı malımızla gidiyorduk Çavuşum! Birikti komşular. Ev, toplam yekûn kül oldu. Beş altı pırtı kurtarabildik. Vede bu boku yiyen Irazca, işte bu kır şeytan! Irazca derler, oğlu da bunun gibi isyancıdır. Vede göçüp şehre gitti. Bu kaldı köyde. Zaten söyler dururdu yakacağım yakacağım. Vede yaktı. Gece…»

Bir halkaya geçirilmiş anahtarlarla oynuyordu Çavuş.

«Davacı mısın?»

«Değilim de neden getirdim? Şimdi kerpiç kestir, taş kırdır, ağaç düveç indir, yeni bir ev yaptır…»

«Tanıkların var mı?»

«Tanıklarım var tabii! İşte Bekçi, işte üye!..»

Dönüp sordu Çavuş: «Gördünüz mü?»

«Yakarken görmedik gözümüzle…»

«Eeee?»

Muhtar girdi araya: «Herkes uyuyordu! Kim görebilir gözüyle? Ama ikrar etti! “Eskisini yaktım, yeni yaptıracağını da yakacağım!” Duydular gelirken. Tutanak tut, vede sök tırnaklarını. Ayaklarının, ellerinin tırnaklarını sök, kalsın kötürüm…»

Irazca’ya baktı Çavuş: «Neden yaktın valide?»

«Terfiyelerine yazık Çavuş!» dedi Irazca. «Bu söylüyor, sen de inanıyorsun! Elimden gelse canını alacağım cımbıldağın! Elimden gelse yılda bin sefer yakacağım! Ama yakmadım. Haberim de yok. Gece yarısı evime baskın yapınca haberim oldu. Yakmadım cımbıldağın evini, uyduruyor. Kendisinden davacıyım, sırtıma taş sardı. Kırbaçlayıp getirdi buraya…»

«İkrar edip “Yenisini de yakacağım!” demişsin?»

«Döğünce dedim. Şaklattı kırbacı! Canım yanınca dedim. Yaktım demedim, yenisini yakacağım dedim…»

«Siz nasıl duydunuz tanıklar?»

Haceli, Muhtara baktı korkuyla:

KARA AHMET DESTANI

133

«Ben duydum ama anlamadım ne dedi?»

«Ben de anlamadım…» dedi Bekçi.

Bumbuz oldu Muhtar: «Ben yalan söylüyorum öyleyse!»

«Yalan söylüyorsun demiyorum Muhtar!» diye yalvarmayla baktı Bekçi. «Niçin karalayalım dinimizi? Tanıklık zor iş! Ben görmedim de, duymadım da!..»

«Dedim ama dediği gibi değil!» dedi Irazca.

«İşte işte! Bundan açık ikrar olur mu?»

«Neyse neyse! Tutarım tutanağınızı, gidersiniz Savcıya. Yalnız bak, öyle taş sarmak, kollarını bağlamak yok! Jandarma vereceğim. Bir taşıt tutup gideceksiniz. O biçimde gidemezsiniz bundan öteye…»

Ayağa kalktı, ellerini biribirine çarptı: «Nerdeyse beni suçlu çıkaracaksın Sayın Çavuşum! Esef ederim! Benim amacım asayişi sağlamak, sen beni bozum ediyorsun! Vede bak, bu üye de isyan çıkardı yolda gelirken! Hem de buyruğuma karşı çıktı, yerden aldığı taşı sırtıma vurdu! İşte Bekçi tanık! Bunu da görmedim desin yalama dudaklı Mustafa!..»

«İstersen yemin ver Çavuşum, bunu gördüm! İsyan çıkardı, vede yerden taş alıp sırtına fırlattı Muhtarın!..»

«İnkâr edemem, vurdum!..» dedi  Haceli.

«Muhtara vurulur mu? Sen de üyesin bak…»

«Vurdum, çünkü on sefer şaklattı başımda, boynumda!..»

«Yahu; hepiniz delisiniz. Yasaları bilmiyor musunuz?»

«Deli mi? Ne delisi? Ne yasası? Yasaya neresi aykırı bunun? Muhtara karşı gelsin adam, Muhtar onu kırbaçlamasın! Asıl bu aykırı yasaya! Çavuşum sen temelli eğlencelik ettin bizi!..»

«Neyse neyse! Tutayım tutanağınızı, gidin! İki de jandarma vereceğim! Ama taşıtla!.. Öyle sallana sallana gitmek yok…»

«O zaman ben neye gideyim? Köyde işim var. Vede bu Haceli’ yi kapat gözaltına, çünkü isyan etti!..»

«İlçeye gidip davacı olacaksın! Şikâyete bağlıdır…»

«Sen, Sayın Çavuşum, yorgunu yokuşa sürüyorsun! Ben sana geldim, bunları da getirdim, bana aferim çekeceğin yerde, bozum ediyorsun. Yani bakıyorum seslenmesem, beni suçlu çıkaracaksın…»

Irazca atıldı:

«Muhtar köye dönemez! Savcıya o da gidecek! Tutanağını ona

134

KARA  AHMET  DESTANI

göre tut şimdiden! Şikâtçıyım! Hem de davacıyım. Tanık tapık yokken, elimi kolumu bağladı, taş sardı, kırbaçladı. Hem de evime baskın yaptı…»

«Hepiniz gideceksiniz. Jandarma vereceğim!»

«Pekey!» dedi Muhtar. «Bekçi atımı götürür. Çavuşum, sen beni temelli yer gök bilmez sandın. Ben ineyim ilçeye, bak neler oluyor! Yunus Bey’den haberin yok heralım senin! Demokratların günündeki gibi keskin olduğunu bilmiyorsun Yunus Bey’in. Niyazi’nin de benim adamım olduğunu bilmiyorsun!»

«Tutarım tutanağınızı gidersiniz! İlçeye karışmam! Benim yetkim burada. Ötesini Komutan bilir, Savcı bilir…»

«Yaz! Deli Karı’mn tırnaklarını söktürmeden dönmeyeceğim! Eğer elimi ayağımı öpmezse bu isyancı Haceli’yi de dama tıktıracağım, göreceksin!..»

Çavuş tutanağını yazdı. Bekçi de, Irazca da parmaklarını bastılar. Muhtarla Haceli’nin mühürleri vardı. Ayrı ayrı iki tutanaktı. İkisini de mühürledi Çavuş.

Cerit’in motoru tuttular. «Parasını anlaşın!» dedi Çavuş. Pazarlık ettiler. Çıkarıp verdi Muhtar. Irazca’da yoktu. Haceli de yanımda Muhtar var diye almamıştı.

İlçeye vardılar. İkindin oluyordu. Muhtarla ivazca, konuşmuyorlardı. Orman Deposu’nun orada Haceli yalvarmağa başladı. Traktör Jandarma Komutanlığı’nın önünde durdu. «Öpeyim ayaklarını, geri al tutanağın birini! Ben senin bildiğin Haceli’yim gene!» dedi. Jandarmalara söyleyip tutanağın birini işlemden kaldırttı Muhtar. «Fakat yırtmayalım! Komutan sorarsa veriz!» dedi.

Hiç sormadı Komutan. Almadı bile gelenleri odasına. Uzatmalının birine havale etti, alsın ifadelerini. Sonra yolladı Savcıya. Ha-celi’den davacı olmadı Muhtar. Irazca’nm tutanağını verdi. Haceli de, «İkrar etti, duydum, ama gözümle görmedim…» dedi.

O kadar çoktu ki gelip giden dava; davacı; davalı; uzun boylu ilgilenmedi Savcı. Bir bıkmtının içindeydi. Köylerde dirlik düzenlik azalmıştı. En suskunu Karataş olduğu halde, o da kaynıyordu işte! Aldı ifadelerini ayrı ayrı, yolladı mahkemeye.

Eski bir yargıçtı İbradılı Şevket Bey. Yıllardır ilçedeydi. Eski

KARA AHMET DESTANI

135

yeni, nerde ne olmuş kalmış, bilirdi. Karataş Muhtarını da biliyordu az çok. Biliyordu, nasıl oynar su yılanı gibi!

Mübaşir İsmet, çağırdı Irazca’nm adını, Haceli de tanıktı.

«Bekçi Mustafa neden gelmedi peki?»

«Köyden karakola kadar geldik de, motor tutup bu yana geçince, benim atı götürdü geri…» dedi Muhtar.

«Anlat öyleyse nasıl oldu bu iş?»

Anlatmağa başladı. Yanıp gitmek üzere iken komşularının uyar-masıyla canını, canlı malını kurtarabildiğini, ama evinin kül olduğunu, vede Irazca’nm eskiden beri kendisini düşman bilip orda burda söylediğini, nitekim karakola gelirken de ikrar ettiğini…

«Gözünle görmüş değilsin yani!»

«Görmedim, ama biliyorum!»

«Sen gel bakayım! Haceli mi adın? Sen gördün mü gözünle, bu kadının, ahırın gübre deliğinden sıva merdiveniyle inip kibrit çakarak yaktığını, sonra evine gelip yattığını?»

Muhtarın yüzüne baktı Haceli: «Hayır görmedim Efendim. Yani yakarken gözümle görmüş değilim. Yalnız Muhtarın yeni yapacağı evi de yakacağım dedi yolda gelirken…»

«Karakol ve Savcılık ifadesinde, “Beni döğdü, öfkeyle söyledim!” diyor Iraz Kara. “Çok kırbaç vurdu!” diyor. Vurdu mu kırbaç?»

«Vurdu Efendim! Bana daha çok vurdu!»

Elinde şapkası, Haceli’nin gerisindeydi Muhtar:

«Bu da bana isyan etti Efendim! Tutanak candarmada! Yolda gelirken yalvardı; affettim…»

«Çıkıun!..» diye bağırdı Yargıç. «Çıkın dışarı!..»

Öyle azarladı ki, Haceli titredi, sarardı.

«Hepiniz çıkın! Hiçbiriniz kalmayacaksınız! Gören yok, tutan yok; yatağında yatan yaşlı bir kadını sürükleyip getirmiş! Bir de kırbaçlamış! Şuna bak, nasıl muhtarsın sen be hayvan adaaam?»

«Kendisinden davacıyım!..» dedi Irazca.

«Çık sen de! Çık; çok sinirlendim!..»

Diklendi Karataş Muhtarı: «Sayın Yargıç Beyim! Evimi cayır cayır yaksınlar, ben de onlara kırbaç şaklatmayım, kibar diller konuşayım öyle mi? Çok teessüf ederim Yargıç Beyim! Vede yüksek ada-

136

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

137

letine teşekkür ederim. Kurban olduğum Hukuk Fakültesi’ni de hag-gaten tebrik ederim!..»

«Şimdi seni tutuklarım, çabuk defol!..»

«Peki; hay hay; başüstüne!..» dedi, döndü: «Evi yanmış benim gibi bir Muhtara siktirçeken hökümeti de gördü memleket! Sağol Yargıç Beyim!» dedi, yürüdü.

Karataş Muhtarının kararını yazdırıp davasını geri çevirdi İbradılı Yargıç. «Gidin, serbessiniz!» dedi Irazca’yla Haceli’ye de. Sonra başka davalara bakmak için başka dosyalara el attı.

Daha o anda yürüdü Manifaturacı Yunus’un dükkânına. Eskiden DP’nin, şimdi AP’nin başkanıydı. Niyazi de orada idi. O da ^CHP’nin başkanı oluyordu. «İnkılap»tan sonra iyi anlaşıyordu iki başkan. Niyazi, bir kahve içmeğe gelmişti Yunus’un dükkânına. Alışveriş eden hanımlar vardı içerde. Yunus Bey, akrabalardan bir delikanlıyı koymuştu tezgâha. Kendisi de kasayı yönetiyordu. Eskilere ek olarak, bütan gaz, ocaklar, ütüler, fırınlar satıyordu.

Öfkeyle girdi Karataş Muhtarı. Hoşgeliş etme fırsatı da vermedi Yunus Beye. Niyazi’ye çıkıştı önce, saldırır gibi: «Rahmetli Menderes’i astırdınız, köylerde zulüm alıp yürüdü! Kalkıp Kürt içine mi göçelim Niyazi Efendi? Elin insanı geceleyin evimi yaksın, adalettir diye, karakoldan başlayarak davacı olayım, suçluyu da kendim yakalayıp getireyim, başta karakoldaki Çavuş olmak üzere hepsi beni siktiretsinler! Yargıç İbradılı Şevket de nerdeyse tutuklamağa kalksın. Bunları da gördük sayenizde, sağolun!.. Demek bize bu zulümleri yaptırmak için astırdınız Menderes’i, vede iki mümtaz arkadaşını?»

Niyazi Yunus’a baktı, Yunus Niyazi’ye. Tutulup kaldılar.

«İbradılı Şevket Pamukçu mu yaptı bu dediklerini?»

«Başka Yargıç var mı adı Şevket olan?»

«Suçlu kim peki?»

«Kara Şali karısı Irazca!»

«Hımm!..» etti Yunus Bey. «Eski meselenin üstüne! Anladım…»

Birden elini tezgâhın üstüne vurup kalktı Niyazi: «Ben bir gideyim Şevket Beye! Sen de telefon et…»

Dairelerin kapanmasına bir saat kalmıştı. Yargıç Şevket Bey mübaşiri koşturdu. Yeniden topladı Karataşlı mahkemecileri. Yeniden sordu Muhtara ne istiyorsun?

 

«Suçlunun tutuklanıp Mazhar Osman’a şevkini istiyorum Sayın Yargıç Beyim! Çünkü zır delidir! Vede bugün benim evi yaktı, yarın köyü yakcaktır! Çünkü haggaten delidir!..»

Şevket Bey, yeniden yazdırdı tutanağı. Sordu mübaşire:

«Cezaevinde kadın tutuklu var mı?»

«Yok!»

«Kadın cezaevinin gardiyanı var mı?»

«Yok!»

Kısa kesti, bağladı kararım: «Sanığın akıl dengesinin yerinde olup olmadığının saptanması için İstanbul Bakırköy Akıl ve Ruh Has-talıkları Hastanesi’nde gözlem altına alınması için şevkine, bu amaçla Cim Savcılığına müzekkere yazılmasına…»

Savcı güldü kararı ve müzekkereyi okuyunca: «Hastaneye kapatın birkaç gece, gereğini sonra düşünürüz…» dedi. Muhtara döndü: «Tamam, sevkediyoruz Bakırköy’e, güle güle, geçmiş olsun!..»

Cerit’in motor bekliyordu.

«Çaylaklar!..» diye yürüdü Muhtar. Kostaklanarak geçti çarşının ortasından; «Bunlar beni bilmiyorlar daha! Bildikleri zaman da nereye basacaklarım, ne yapacaklarını bilmiyorlar!..» Usulca çekti Haceli’nin kolundan: «Sen de iyi tanı bundan sonra sahibini!» dedi. Binip motora sürdürdü. Akşam olmadan köyü tutmalıydı.

16

ZULMÜN ELİNDEN

Sabahleyin hastaneye gelir gelmez ilk işi, koğuşlardan küvetleri, ördekleri toplayıp helaya dökmekti. Ağır hastalar büyük ve küçük ab-dese çıkamıyorlardı. Hastabakıcılar, bu işleri işgörenlere yıkmanın kolayını bulmuşlardı. Dört bu yanda, dört öbür yanda, sekiz koğuş vardı. Elliyi buluyordu yatak sayısı.

«Kırk bin kere maşşallah memleketimize; bir yatağın bir tek gün boş kaldığı yok! Sel gibi akıyor hastalar. Yemeği giymeyi bilmiyor millet! Bilenlerin de elinde avcunda yok, bir. İkincisi kurşunlanıp ka-malanıp, hiç değilse taşla yaralanıp geliyor adamlar. Bunun gibi bir hastane daha yapılsa yetmez vilayete. Şuna bak, onca iş! Güya iğne öğrenecektim. Daha bir de bahçenin işlerine baktırıyorlar. Bir de erzak taşıtıyorlar!»

Ördekleri döküp bitirdi, koğuşları silip paspasladı. Sonra helaları temizlemeğe koyuldu teker teker. Her birine üçer teneke su döküyor, tıkanmış olanları bir demir çubukla açıyordu. Sonra hortumu süpürgeyi alıp yıkıyordu taşını mozayiğini. İki güne bir de tuzruhuy-la oğuyordu.

«İstersen oğma! Müfettişler müfettişi gibi dolaşıyor Başhemşire Münire Hanım! Hem de öyle salak hastalar var, dışına yapıyorlar büyük şeylerini! Köylerden bunlar! Ulan insan şunun deliğine yapmayı bilmez mi? Görgüsü kıt dürzülerin!..»

Yıkadıktan sonra birer de paspas çekip kuruladı helaları. Öyle

KARA AHMET DESTANI

139

istiyordu Başhemşire. Sonra koridoru paspaslamağa geçti. Ağacın ucuna taktığı çuval eskisiyle boydan boya gidip geliyordu. Önce kabaca siliyor, sonra ince ince sürüştürüp sıkıyordu kovanın içine. Kovayı da götürüp döküyordu helaya. Haftada iki kez de pencere camlarının silinmesi vardı. «Haçça olacak serseri sadece kendi çektiğini biliyor! Yok tırnakları sökülüyormuş, yok parmakları deîiniyormuş! Hiç yormayacak iş istiyor hanımım! Var mı öyle iş dünyada? Varsa bize de söyle, yapalım; serseri!..»

Tam böyle karısına atıp tutuyordu; birinci katın işgöreni Kemerli Musa, «Bayram Kara, Bayram Kara!..» diye çıkıp geldi. «Bayram Kara seni Personel Şefi istiyor kardaşım!..»

Harp etti yüreği. «(Tamam; şimdi boku yedik!..)» dedi kendi kendine. «(Daşduraklı Hilmi tıktı doldurdu, “Efendim ne kadar uğraş-tımsa da yola sokamadım, asla bizden değil; solcudur!..” dedi; o da ayrılma işlemimi yaptı; tebliğ edecek!..)» Dizlerinin bağı çözüldü. Gitmese olmaz mıydı? Olmazdı elbet! İşgörenlerden birini bir daha yollar, zorla götürtürdü. Daha olmadı telefon edip polis çağırtırdı. Savcıyla hepsinin arası iyiydi bunların. Polisler içinde çok vardı kendilerinden. Dünyası kaymıştı canım! Titreye titreye yürümeğe başladı. Yoktu kurtuluşu, çaresi! Sırtındaki iş önlüğünü düzeltti. Yoksa yaptığı temizliği beğenmeyip de «fırça» mı çekecekti? Kapısının önünde derin soluk alıp verdi, uzun uzun durakladı, sonra besmele çekti, «Rabbiyasir velâtivasir» okudu. «Allahım; sen bana destek ol!» dedi, tıklattı kapısını. Girmesine izin veren «Gel!» sesini bekledi. Bir süre geçti, bir daha tıklattı. Hafif vuruyordu demek, bu sefer canlı vurdu. «Geeel gel!» diye iki sefer seslendi Şef. Açtı kapıyı usulca. Geniş çalışma masasının başında ufacık, bıyıklı; her zaman abdes almaktan yüzünün derisi parlamış bir adamdı Personel Şefi. Masaya iki adım kala durup topuklarını bitiştirdi; «Buyur Şefim, emret!» dedi Bayram. Yunmuş yapağı kadar yumuşak çıktı sesi. Bu yumuşaklık kendisinin de hoşuna gitti. Çok kötü tıkıp doldurdularsa, böyle terbiyeli, uysal görüp, çıkarma kararını değiştirebilirdi. Hatta belki de onun bunun fi tiyle sarsılıp durmazdı bundan sonra hastanedeki yeri; sağlamlaşırdı.

«Bayram Kara! Nerelerdesin kardeşim?»

İncecik bir sesti. Günlerce çığ altında kalmış gibi yılgın. Ama pek çok işgöreni, hastabakıcıyı titretmeğe yetiyordu.

140

KARA AHMET DESTANI

«Görevimin başındayım Şefim! Hemen geldim…»

«Senin Iraz Kara diye bir validen var mı?»

Bir an sevinebileceğini düşündü. İşinden atılmış değildi kesin. Ama daha beteri olabilirdi, inat anasını soruyordu Şefi.

Kıpır kıpır etti dudakları, titredi: «Var evet Şefim. Biz geldik, o kaldı; çok zorladık getiremedik…»

«Akıl dengesi bozuk muydu validenin? Suç işlemiş?»

Ne karşılık verecekti birden? Yüreği küt küt vurmağa başladı. «(Geride bıraktığı anasıyla ilgilenmeyen bir   adam;  haberlerini   de Şefinden duyuyor! Şefinin gözünde bu da suç! Anaya ataya saygısı ¦ olmayan insanları sevmez bunlar; yandım!..)»

«Validen köyde Muhtarın evini, samanlığını yakmış. Akıl hastanesine şevkine karar vermişler. Şimdi ilçede gözaltında imiş. Telefon ettiler, ilgilenmen gerekiyormuş. Bir an önce gitmen iyi olur. Seni bunun için çağırdım. Dönüşte anlatırsın…»

Gık demeden çıktı Şefin odasından. Ne yapacaktı? Kime ne diyecekti? Ölse gitmezdi inat anasının yanına. Gitmesi barışmak demekti. Barışacak olduktan sonra niçin küsmüştü? Yukarıya çıkmadı, dosdoğru çamaşırlığa yürüdü. İşin başındaydı Haçça.

«Bok oldu bizim işler!» dedi. «Beğendin mi anam olacağın yaptığını? Cımbıldak Muhtarın evini yakmış! Tımarhaneye sevkediyorlar-mış. Kapatmışlar ilçede. Personel Şefine telefon gelmiş; gidecekmi-şim. Biliyorsun gidemem. Sen git…»

«İyi!..» dedi Haçça. Şak, bayıldı.

Koştu arkadaşları. Bayram tutup kaldırmağa çalıştı. Birden çığrış bağrış oldu hastanenin çamaşırlığı. Olan bir işi daha fazla alevlendirmenin iyi olmayacağını bilirdi yoksul kadınlar. «Al git Bayram usulca! Sorarlarsa söyleriz, izinli sayarlar. Sormazlarsa idare ederiz…» dediler. Düşündü Bayram: Nasıl olsa kendisine izin verilmişti. Kolundan tuttu karısının, evine doğru yürüdü. Öküz Batan Köprüsü’ nün yanında ancak aklı başına geldi Haçça’nm. «Nasıl yapar anam böyle bir şeyi? Çok döğmüşlerdir, aklını ondan çıldırmıştır! Ne olduk, nelere yaradık? Vay bize, vaylar bize!..»

«Ağlama! Senin köylü ağıtlarına muhtaç değil şehir? Zaten akıllı mıydı da çıldırmıştır diyorsun? O ancak bizim başımıza bela olmayı bilir! Şimdi burdaki işi gücü bırak, Yeşilova’daki delinin başı-

KARA AHMET DESTANI

141

na git; olacak iş mi? Oradan telefon edip Personel Şefine her pisliğimizi anlatmışlar. Zaten sarsık olan durumum temelli sarsıldı burda! Yetmeyecek mi çektiğim çile?»

Eve geldiler, attı kendini sedire: «Ben ilçeye milçeye gitmem! Ya sen git, ya Ahmet gitsin! Nasıl olsa aylak geziyor…» dedi.

«Ben giderim gitmeye, izin ne yapacağız?»

«Gidip söylesek Şefe, daha kötü olur. Herifçoğlu demez mi, “Bu ne biçim adam, anasıyla ilgilenmeye kendisi gitmiyor, karısını yolluyor!” Daha kötü olmaz mı? Ahmet gitsin!..» Bakındı evin içine: «Abin nerde Osman?»

«Gezmeye gitti… İstasyona inecekti arkadaşlarıyla…»

Şerfe de Mestan Hocadaydı.

«Git çağır abini, hemen gelsin!»

«Tûûûh tuh; şu anamın çektiği çileye bak Bayram!»

«Ben gideyim hastaneye! Oğlanı yolladık, görevimin başına döndüm Şefim derim. Gitmeyeceğime göre, evde oturmam abestir, bir an önce dönmem gerekir…»

«Nereye varacak, ne diyecek Ahmet? Koyup gidiyorsun?»

«Ben biliyor muyum? Savcılığa gider heralım. Gerekeni konuşur. Okumuş adam nasıl olsa…»

Kocasının attığı taşı görmezden geldi Haçça.

Çoktan çıkıp gitmişti Bayram.

Ahmet geldi, har har soluyordu.

«Nineni gözaltına kapatmışlar! Muhtarın evini yakmış. Tımarhaneye yollayacaklarmış. Babana telefon geldi, gitmedi; sen gideceksin.»

Yaşamı boyunca unutamayacağı kadar sarsıldı, sapsarı kesildi Ahmet. Bir anda bütün bedenine korku doldu. «(Tanrının göksel adaleti mi bu, yoksa bir raslantı mı? Beni yakalamadılar da onu mu yakaladılar? Kimbilir ne çok döğdüler, ne eziyetler ettiler? Eyvaah!..» Dalarca dikeni gibi bir ayıbın içinde kaldı.

Sordu anasına: «Neyle gideceğim ilçeye?»

«Koşarsın Garajlar’a; bana ne soruyorsun?»

«İlçede nerde bulacağım ninemi?»

«Sorarsın Adliye’den. Baban da bilmiyor!» Para verdi oğluna.

Yeşilova otobüslerinin biri kalkmış, biri de kalkmak üzereydi vardığında. O gün akşam olurken yetişti ilçeye. Kökü derinlerde bir

I

142

KARA AHMET DESTANI

nefretle, hayal meyal anımsıyordu hükümet konağını. Ayakları geri geri giderek yürüdü. Mahkeme kapısındaki mübaşirden sormaktı en iyisi. Doğruca oraya vardı. «Savcılık kalemine git!» dedi mübaşir. Kalem’den, «Nesi oluyorsun?» diye sordular.

«Torunuyum…» dedi.

«Burdur’dan mı geliyorsun?»

«Evet…»

«Baban neye gelmedi, seni yolladı?»

«Hastaneden izin alamamış, beni yolladı!»

«Savcı Beyin yanma gir, konuşmak istiyordu babanla. Bakalım sana ne diyecek?»

Savcının kapısını gösterdiler. Tık tık edip girdi. Üç kişiydiler girdiği odada. İbradılı Şevket Bey’di biri. Kırmızı başlı ufacık bir sinek, yaylar çizerek dolaşıyordu havada. Biraz bekledi, bakındı sonra «nine»sini sordu. «Torunuyum, Burdur’dan geliyorum.» dedi.

«Neden baban gelmedi?»

«Babam hastanede; bana sen git dedi, belki izin alamadı…»

«Onun gelmesi gerekiyordu. Teslim edecektik nineni…»

«Ben teslim alırım Efendim…» dedi Ahmet, dikti omuzlarını.

«Kaç doğumlusun?»

«1948!..»

«Sana teslim edemeyiz…»

Sustu Ahmet. Savcı konuştu:

«Hiçbir tanık, kanıt yok Iraz Kara hakkında. Fakat Muhtarın da evi yanmış durumda. Yaptırdığımız karakol soruşturması başka sonuç vermiyor. Bu yüzden kuşku üzerine tutukladık, ama bırakacağız. Birkaç hafta köye gitmesin. Al götür Burdur’a. Hasmın kinini teskin bakımından biraz daha tutuklayabiliriz, fakat Burdur’a götürür-sen mesele yok. Şimdi Sağlık Merkezi’ne git, çıkar nineni. Biz telefon ederiz doktora…»

Savcının odasındaki koltuklar göz alıyordu. Yüzleri kadifeydi. Mor haşhaş yaprağı rengindeydi kadifeleri. «Hani tımarhaneye gidecekti?» diye sormak istiyordu Ahmet, soramadı. Çıktı,_ Sağlık Merkezi’ne geldi. Burasının adı sağlık merkeziydi. Pislik içindeydi. Aracı’ gereci yoktu. Tek doktoru vardı, başhekimi, operatörü hepsi buydu.

KARA AHMET DESTANI

143

Bir cipi vardı çalışmıyordu. Bir de işgöreni… Ahmet’i alıp doğru doktorun yanına götürdü.

«Sen mi alacaksın?»

«Ben…»

Geç vakit olmuştu. Taşıt maşıt kalmamıştı Burdur’a. Ama çıkar-sındı hele bir. Taşıtı maşıtı sonra düşünürdü.

«Gel benimle…»

İkinci katta, koridorun uçundaydı Irazca’mn yattığı koğuş. Dört yataktan birindeydi. Boştu ötekiler. Genellikle yatacak hasta almıyorlardı. Hafifleri köylerine, ağırları Burdur’a gönderiyorlardı. Yoktu aşçısı, yeterli işgöreni.

«Haydi toparlan…» dedi, kapıdan döndü doktor. Ahmet girdi odaya. Yatağın üstüne oturmuş, taşıtların gelip geçtiği yola bakıyordu Irazca. Ahmet’in girdiğini görmedi bir süre. Sokuldu korka korka, «Nine…» dedi usulca. Eziliyor, eriyordu Ahmet.

Sesinden aldı Irazca. Döndü birden:

«Neeeeh?.. Nine miii?.. Ahmet miii?..»

Fırladı kalktı. Pabuçlarını giymeden atıldı kucağına.

«Nerelerdesin? Ninen ölüp gittikten sonra mı geleceksin?» Döndü dikildiği yerde. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilmedi: «Ama er geç, geldin ya; sana kurbanlar olayım, çok yaşa! Biliyordum geleceğini! Budala Bayram’m gelmeyip senin geleceğini biliyordum adım gibi. Gelse de bakmayacaktım yüzüne. Bana eyvallah etmeyen adama ben de eyvallah etmeyecektim…»

Yüzünde, boynunda morluklar, kırmızılıklar vardı; karmakarışıktı ip yerleri, kırbaç izleri. Eridi:

«Nineem; nmeşim!..» diye atıldı Ahmet. Gömdü başını göğsüne. Belinden kalçasından tutup sıktı. «Çok mu döğdüler nineşim?»

«Evin üzerine baskın yapıp aldılar! Kapattılar Koca Oda’mn ahırına. Hep o cımbıldağm türetmeleri! Bize ezelden düşman! Yılık Ati-ye’nin donunda yaş olsa bizden bilecek deli kavat! Ama dur sen, yeni yaptıracağı evi de ben yakacağım, dur!..»

«Nine kalkalım!..» dedi Ahmet. «Doktor dedi hemen çıkın…»

«Çıkarız! Tapulatacak değiliz hastanelerini! Issız sessiz! Boş değirmen! Baykuşlardan başka kimse yok…»

«Bütün arabalar gitmiştir, yarına kalırız nine.»

144

KARA AHMET DESTANI

«Hana gidelim, yatıp sabahı edelim…»

«Sabah kalkarız, erkenden…»

«Ferat’ın Hanı derler…»

«Bilirim ninem, yokuşun başında…»

«Paramız yeter mi? Az bir şey var kuşağımın arasında!»

«Nineciğim!» dedi Ahmet, «Anam verdi; tasalanma…»

Dinlenmişti bir parça. Bir parça geçmişti belinin ağrıları. Elini koydu torununun omzuna. Böyle yürümekle bambaşka bir güven duygusu geliyordu kendine. Sağlık Merkezi’nin işgöreni, sandalye indirip merdiven dibine oturmuştu. Doktor çıkıp gitmişti. Kimi aşağı, kimi yukarı yürüyordu insanların. Taşıtlar gidip geliyordu zızzzt zızt! Yavaş yavaş büyüyordu ilçe olalı eski Satırlar. Hükümet adını değiştirip «Yeşilova» yapmıştı.

Yürüdüler. Kimse onlara bakmıyordu. İşte bir nine, bir torun. Gür çamlı koca Eşeler dağı uzakta mosmor görünüyordu. Hiç belli değildi Irazca’nın döğüldüğü, sırtına taş sarıldığı! Görünmüyordu Ahmet’in içindeki buğuzlar, acılar. Yürüyorlardı. Memurlar Kulübü’n-den çıkıp evlerine gitmek üzereyken İbradılı Şevket Bey’le Savcıyı gördüler. Onlar da çağırıp bir şey demediler. Herkes avında kuşunda, kendi öpözel dünyasının içindeydi. Görmüyordu sağ göz sol gözü. Yürüyüp indiler Ferhat’ın Hanına kadar. Hanm alt yanında mana-vımsı bir dükkân vardı. Elmalar erikler, kırmızı domatesler… Fırın biraz aşağıdaydı. Berber vardı beri yanda. Göçmen Ferhat, ağzını yüzünü toplatmış, hem de «otel» diye yazdırmıştı kadim hanın kapısına. Atlı eşekli müşterileri de azalmıştı. Gelenler kıyılardaki hanlara bağlıyorlardı. Kasabanın orta yerinde, en gösterişli caddenin üstündeki bu hana eşek bağlanması yakışık almazdı artık. «Er şey değişeyri! Benim han da değişecek a bre paşam!..» diyordu.

Camlı kapıyı ileri itti Ahmet. Çekti ninesini. Tel saplı gözlüğünü alnına kaldırmış, gazete okuyordu hancı. «Buyrun bakalım…» dedi.

«Biz iki yatak istiyoruz…»

«Yani iki yataklı bir oda?..»

«Evet…»

«Olur bre paşam! İsim, soyad?»

«Ahmet Kara! Ninemi de yazacak mısın?»

«Onunki istemez!..»

I

KARA AHMET  DESTANI

145

«Kaç numara?»

«Emen yatacak mısınız? Çıkın dolaşın biraz…»

«Odamızı göster, belki oturmak isteriz.»

«Sekiz numarayı vereyim size.»

Çıkıp oturdular on dakika. Ahmet gidip helva ekmek, elma aldı. Yatakların üstünde yediler. «Anam çok sevinecek seni görünce!..»

«Köye mi gelecek?»

«Yok; biz gideceğiz ya!»

«Biz nereye gideceğiz?»

«Burdur’a.»

«Ne zaman?»

«Yarın… Öyle değil mi?»

«Haberim yok! Kim dedi bunu?»

«Savcıyla öyle konuştuk! “Köye gitmesin! Birkaç hafta şehirde dursun! Evi yandı, ninenden biliyor! Kini yatışsın…” dedi…»

Cık etti Irazca: «Gitmem şehire!..»

«Ama köye de gitmeyeceksin, ne olacak?»

«Nasıl gitmeyeceğim köye? Giderim; bir şey olmaz!»

«Kavga kıyamet! Bu sefer daha kötü olur nineciğim!..»

«Haha haha!..» etti Irazca. «Babasının oğlu! Yılgın babasının! Ot demişler, kökünün üstünde biter, boşa mı demişler?..»

Büktü boynunu, düşünmeğe başladı Ahmet. «(Yani nine; tersinden anlıyorsun her şeyi! Herif dedi kaçın biraz, varmayın kavganın üstüne. Sen diyorsun ille giderim. Herif seni idareten çıkardı, yolla-madı Bakırköy’e! Sen diyorsun ne hakkı var? Hakkı var, yok der mi eloğlu? Yasa elinde bir kere nine…)»

Bir süre konuşmadılar. Dışarlar karanlık oldu. İçerisi de karanlıktı. Usulca kalktı Ahmet; sordu:  «Yakayım mı elektriği?»

«Yakacaksan yaak!..» dedi Irazca.

«Halbuysam gitsek ne olur? Neden dayatıyorsun? Babam bir yandan, sen bir yandan! Halbuysam sen büyüksün bak…»

«Ben büyüğüm de baban küçük mü?»

«O da büyük tabii; ama…»

«Ama’sı ne?»

«Gitsek iyolur. Anam dedi al getir…»

«Getiremedim dersin varınca!»

10

146

KARA AHMET DESTANI

Uzunca bir susma oldu aralarında. Bir sözcükle bağlayıveriyordu torununu. Gık diyemiyordu Ahmet. Başka konulardan konuşup, öfkesini azcık yatıştırmayı denedi. Kerimoğlu’nun Durmuşla İzmir’e nasıl gittiklerini. İstanbul’da Köprü’nün üstünde nasıl gözlük sattıklarını, polis Nevzat’ın nasıl konuştuğunu anlattı. Trenleri, yolcuları, babasını, anasını anlatıp bitiriyor, sonra gene aynı yere geliyordu. «Şimdi varacağım, anam soracak! Şerfe’yle Osman da soracaklar: “Nerde Irazca ninem?” “Yok!” İyi olmayacak. Sen zaten beni sevmiyorsun. Biliyordum sevmiyorsun…»

«Siz beni çok sevdiğiniz için mi beş yıl gelmedin?»

«(De buyur! Bir söz söylüyorsun, söylediğine, söyleyeceğine pişman ediyor; de buyur!..)» deyip kalıyordu Ahmet.

Kolunu pencerenin tahtasına koydu, elini çenesine dayadı Irazca. Memurlar Kulübü’nün, onun yanıbaşmdaki içkili Lezzet Lokan-tası’nm ışıklar fışkıran camlarına bakmağa başladı. Uzaktaki camide namazlar kılındı. Yukarı Mahalle’nin hacı hoca takımı evlerinin yolunu tuttular. Sarhoşlar geçti sokağın ortasından. Gece bekçileri düdüklerini öttürmeğe başladılar. Irazca kıpırdamadan baktı pencereden: «(Nâlet! Leylek bacaklı nâlet! Beni alıp şehire götürecek de, “Korkusundan köyü bırakıp kaçtı!” dedirtecek! Leylek bacaklı nâlet! Tıpkı yılgın babası! Boşuna mı demişler elma dalından ırağa düşmez; keçinin çıktığı yere oğlağı da çıkar…)»

Ahmet, üzüntüden, korkudan, ninemi şehre götüremem korkusundan susup kaldı yatağında. Yan geldi omzunun üstüne. Sonra uyudu. Odanm ışığı yanıyordu. Ahmet’in uyuduğunun belki tâ gece yarısı farkına vardı Irazca. Kalktı birden. «Üşüdü!..» dedi. «Ay Deli Karı, pencereden dışarlara bakacağına, dön şu çocuğa bak! Ört üstünü!.. Kar yağar uyuyanın üstüne, üşüdü nineşim, dondu!..» dedi. Oturduğu yatağın yorganını açtı: «Ahmeeet, hey Ahmet; kalk!» dedi. «Kalk yatağına yat!.. Çişin var mı? İşeyecek misin? Kalk işe!..» Dürte sarsa kaldırdı Ahmet’i, helaya götürdü, getirip yatırdı, örttü üstünü. Söndürdü ışığı, kendi de yattı öylece. «Deli Karı, dondurdun çocuğu!» dedi yeniden. Sonra biraz köyü düşündü. Biraz şehirdeki Haçça’yı, Bayram’ı… Sonra iki kanımcık uyumak için gözlerini yumdu.

Sabahleyin ninesinin yüzüne baktı Ahmet, akşamkinin aynıydı. Yeniden söylemek cesaretini bulamadı. Dilinin ucuna gelip gelip ge-

KARA AHMET  DESTANI

147

ri gitti. O arada şehre giden otobüsler kaçtı teker teker. Sekiz buçuk, dokuzda gidecek olanlar da gitti. Kuşluğa doğru otelden çıkıp Yakalı Hasan’ın dükkânına girdi Irazca. Ahmet ardı sıra varıyordu. Geldiğini biliyor, bir şey demiyordu. Kuşağının arasından kâğıt para çıkardı: «Kına ver şuna!» dedi. Hasan’m oğlu oturuyordu dükkânda. Ufacık bir kesekâğıdmı yarım doldurup verdi, parayı çekmeceye attı. Çıkacaktı, geri döndü: «Lamba camı var mı?..»

«Var…» dedi delikanlı.

Bir tane de lamba camı aldı, ip geçirtti ortasından. Karatlı yoluna doğru yürüdü. Biraz gider sonra Erle yoluna bağlanırdı şose. Oradan da Ortaköy, Karataş; giderdi. Dünyanın yoluydu yayan.

«Bir yumağım var, sararım sararım bitmez, nedir?»

«Yol!.. Yol yol yoool…»

Ne severdi bilmeceleri? «Sararım sararım bitmez! Yaaa!..»

Bitmez olur mu? Bütün yollar biter. Yeter ki sen yürü.

Yürüyeceğim diye doğruluvermişti yayan! Akşamdan artan helvayı ekmeği kuşağına sarmıştı. Lamba camını boynuna asmış, kınayı kuşağının arasına sokmuştu. «Ardımdan gelen var mı, yok mu?» baktığı yoktu. Biliyordu Ahmet’in geldiğini. Işıklar kırına kadar yürüdüler konuşmadan. Yolun kıyısında bir ahlat vardı, oturdu dibine. Bir adım kadar yakınma oturdu Ahmet. Gene konuşmadılar. Biraz sonra kalktı Irazca, Ahmet de kalktı. Orhaniyeliler mısırlarını kırmışlar, kabaklarını çekmişlerdi. Bayındır yanından yaban kazları uçuyordu güneye güneye. Birer yanı alarıyordu havadaki bulutların. Biçe biçe esiyordu Dervent Boğazı’ndan bir ince ayaz. Tıpkı geçen yılki, ondan önceki yılki gibi güz geliyordu. Irazca önden, Ahmet arkadan, yürüyordu. Köyü geçip bir daha dinlendiler. Çeşmenin başında zahire yu-yorlardı. Yuyorlar, çullara kilimlere seriyorlardı. Su içip geçtiler hemen. Dereye girdiler. Mevlüt’ün Değirmen’inin önünde dinlendiler. Erle karakolunun bayrağı gene öyleydi. Duvarının üstündeydi Iraz-ca’nm getirdiği taş. Bakmadı o yana. Yürüdüler. Alan Çayırı’na gelince, başını çevirmeden sordu:

«Ne zaman açılıyor okullar?»

«Hangi okullar?» Anlıyordu ninesinin hangi okulları sorduğunu. Ama bekledi açıklasın. Açıklamadı. Biraz daha gittiler. «Ortaokulları soruyorsan on gün var…»

148

KARA AHMET DESTANI

Arap Değirmeni’ni geçtikten sonra bir daha dinlendiler. Çamra-ma’nm oradan sola vurdu Irazca. Ortaköy’ün içinden geçmeyecek, kestirmeden varıverecekti. Değirmen Deresi’ne girdiler. «Önden git, Sultanca teyzenden evin anahtarını al. Ben ağır ağır geleyim…» dedi, harıma saptı. Domates biber topladı kalanından. Patatesi çıkardı. Doldurdu önülceğinin eteğini, yürüdü. Tekke Odası’nın yanından girdi köy içine. Öylece yürüdü. Haceli’nin karısı Fatma gördü. «Oh olsun, halam çıkıp geldi!..» dedi. Baktı Fatma’nın gözlerine. Çok ağır göçüklerde kalmıştı, eli yüzü yassılıp gitmişti, kurtaranı yoktu!..

«Cımbıldak; bizimkini alıp gitti, kerpiç kestiriyor bu sefer! Evlerden saman toplattı. Yarın da taş kırdıracakmış. Taşkelle’ye demiş: “En iyilerinden üç usta bul Gökçeyaka’dan, seninle dört!” İkiniz içinden, ikiniz dışından, çabuk bitirin! İşçiliğini de köylü yapacakmış sırayla birer gün…»

Ahmet kapıyı açmış, oturuyordu merdiven başında .

«Odun filan var mı? Yoksa in aşağıya, yar…»

Ahmet indi, odun yardı biraz. Taşıdı yukarıya.

Evi ocağı, hayatı, merdiveni süpürdü. Çulu, hasırı çırptı, sonra su kaplarını alıp çeşmeye gitti. Kalabalık değildi suyun başı. «Salla salla vur garibe; garibana!..» dedi Kosa’nın karısı. «Herifin evi yanıyor, Irazca’yı yakalıyor! Ne olsa, ne varsa Irazca! Mahkeme de tar nık tapık soruyor oh olsun! Harıl harıl ev yaptırıyor şimdi. Almış Haceli’yi koltuğuna, fırtına gibi esip tozuyor. «İlkin benimkini yapalım, baharın da seninkini yaparız, köy içinden sattığım yeri gene sana veririm, onu durduran kaymakam gitti, öyle bir serseri dünyaya gelmez!» diyormuş. «Yapın, yapın!.. Yaptıklarınızı da bir yakan bulunur işallah!.. Köyün başından defolup gitmedi şu cımbıldak!»

Ne söyledilerse dinledi duydu, bir karşılık vermedi. Sırası geldi, suyunu doldurdu, döndü. Ateşi yakmıştı Ahmet. Çorba pişirdi, pilav pişirdi. Patates haşladı. Domatesle biberden salata gibi bir şey yaptı. Yiyip karınlarını doyurdular. Akşam Sultanca geldi. Ahmet öyle susuyordu. Irazca biraz konuştu, sonra tepsiyi tabağı çekti önüne. Belinde getirdiği kınayı kardı. Söktü başını, yakınmağa başladı. Ahmet geriye devrildi, oradan seyrediyordu.

«Azlığına bakma, pahalanmış diye az aldım Sultanca! Sana da, bana da yeter, haydi sök başını!..» dedi.

KARA AHMET DESTANI

149

Söktürdü kardeşinin başını. Başladılar ikisi birlikte yakınmağa.

«Ağızlarına bin kazan, on bin kazan sıçayım dürzülerin! Büttün dürzülerin! Garipmiş, garibanmış! Hiç de gariban değilim. Gene çıkıp geldim, oturdum yamacına! Toplasın soyunu sülalesini, yapsın ne yapacaksa!..» Kınayı yakınıp bitirdikten sonra sardı, sonra Ahmet’in yatağını serdi Irazca.

«Köye geldim diye sakın tasalanma torunum olacak! Ne zaman canın isterse o zaman biner gidersin Hacı Mehmet’in otoposuna! Sana şu kadarını söyleyim, baban olacak budala yazılmanı istemezse ortaokula, kaç gel Yeşilova’da yazıl, başında oturayım, ekmeğini edeyim, sobanı yakayım bitiresiye. Kulağında kalsın…»

17

ÇOCUKLARIN OKULA YAZILMASI

Babasına bir şeyi doğrudan soramıyor, bir işi doğrudan konuşa-mıyordu Ahmet. Ne söylese geri çevirecek, hem de azarlayıp bozacak gibi bir duyguyla basılıp kalıyordu. Anasına söyledi fıs fıs:

«Üç gün sonra okul açılıyor. Herkesler yaptırdı kaydını, ben ne olacağım? Yarın sonmuş, ne olacağım?»

«Bugün git, ne istiyorlar, anla!» dedi Haçça.

Orta lise bir yapıdaydı. İkisini bir müdür yönetiyordu. Sabahçı, öğlenci düzeninde okuyorlardı. Gidip bir daha anladı. «Kayıtlar yarın son!» diyordu görevli müdür yardımcıları. «Zaten kontencan da dolmak üzere. Yazılacaksan getir kâğıtlarını. Diploman, nüfus cüzdanın, asıllarıyla birlikte, on pullu zarf, sekiz de fotoğraf…»

Çıkıp hastaneye koştu. Anasını buldu gene. Emecek gibi sokuldu göğsüne. Ağlamaklı bir sesle: «Yarın sonmuş…» dedi.

«Akşam babanla konuşurum, yarın yazılırsın!»

«Yarın sonmuş, şimdi konuş! Ninem bana, “Orda yazdırmazsa Yeşilova’da yazdıralım, ben durayım başında!” dedi. Babam olmaz derse kayıtlar dolmadan Yeşilova’yı tutayım!.. Hemen konuş…»

«Bir şeyi istedin mi insanı doğurtursun kahbem Ahmet!» dedi Haçça, boşladı çamaşırı. Çıktı ikinci kata. Koğuşlarını silip bitirmiş, koridoru paspaslıyordu Bayram. Daşduraklı Hilmi de girip çıkıyordu elinde iğneler, ilaç kutuları. Karısının kendi çalıştığı kata gelmesinden hoşlanmıyordu Bayram. Ne işi vardı da geliyordu? Hele Daşdu-

KARA AHMET DESTANI

151

raklı Hilmi’nin gözü önünde, koridorun ortasına dikilip konuşacak mıydı şimdi? Haydi konuştu, akıllı uysal konuşmayı bilecek miydi Haçça olacak?

«Bayraam!.. Az bak, ne diyeceğim?»

Koridorun köşesine çekti karısını. «Bağırma!» dedi. «Usulcana konuşmayı öğrenemedin gitti!..» Baktı ileri geri, iyi ki yoktu sakınacağı biri. «Söyle çabuk!.. Başhekim dolaşıyormuş…»

«Ortaokulun kayıtları yarın son. Ne yapacağız oğlanı?»

«Oğlanı, kızı! ne yapacağız, değil mi?»

«Evet oğlanı, vede kızı?»

«Benim fikrimi biliyorsunuz; söyledim!»

«Fikrini biliyoruz ama çocuk ne olacak? Dünya senin benim fikrimizle yürümüyor! Daşduraklı Hilmi’nin fikriyle hiç yürümüyor! Kızı, oğlanı yazdıracağız ortaokula Bayram. Madem, âlemin gittiği yolların tersine gidecektik, neden geldik şehire? Âlem çocuk okutmak için ev tutuyor, anasını, yada karısını koyuyor başına; senin okul kulağının dibinde; nazlanıyorsun!»

Sustu Bayram. Hak veriyordu karısının sözlerine içinden. Ama birden teslim olmak işine gelmiyordu.

«Sen eskiden iyi amaçları olan adamdın! Karını kızını dinlerdin. Bozmazdın çocuklarını konuşurken. Üç beş yılın içinde ne oldun böyle? Evde konuşamadık fırsat bulup. Vakit geçmeden yazdıralım çocukları. Boşver ne derse desin gerici dürzüler. İmam-Hatip diye diretme. Çocuk heveslendiği yere gitsin. Şevki kırılmasın. Gönlünün olmadığı okulları zor okur. Kendin kulağınla duydun, Mestan Hoca da öyle dedi. Kayıtlarını yaptıralım, bir de köye gidelim. Bayram geliyor önümüzde. O küslüğü kaldıralım aradan. Hacı Mehmet’in otoposa dolarız…»

«Git şimdi, sonra konuşalım!» İtti karısını. Bağırsa bağıramayacak, bozsa bozamayacaktı. «Sonra konuşalım!» dedi.

«Sonra ama, fotoğraflarını filan çektirmediler daha! Vakit kalmadı. Günlerdir bir şey söylersin diye sustuk, söylemedin…»

«Çektirsinler yarın!»

«Bir günde fotoğraf verir mi fotoğrafçılar? Ortaokulunkiler haf-haftalık oluyor! Rekor Kemal’e yalvaracağız, iki günde yapacak…»

Bakındı, of puf etti: «Şimdi git, herif dolaşıyor dedim…»

152

KARA AHMET DESTANI

«Heey adı gözel Allahım, bu adam insanı delirtir! Bu işin geriye atılacak yanı yok Bayraam; çabuk cevap ver! Bayram gibi adı ba-tası Bayram!..» Birden parlayıverdi Alanlı Ayşe’nin hızı. Irazca, koyun melek kalırdı yanında.

«Üîan sen bela mısın başıma davun olası karı? Git, dinden imandan çıkarma beni! Ben kızarsam senin gibi de kızmam haa!..»

Ne yapacağını şaşırdı Haçça. Aşağıdan aldı olmadı, yukarıdan aldı olmadı. «Bağırma deli deli! Ben bağırdım, sen ne bağırıyorsun? Bağırma, ikimizi de atarlar işten! Olumlu cevap ver gideyim. Resimlerini bugün çektirsinler…»

«Peki çektirsinler… Çektirmekle…»

«On türlü konuşma erişikli Bayram!..»

Daşduraklı Hilmi baktı bir koğuştan çıkıp giderken.

«Çektirsinler git söyle! Yarın da kayıtlarını yaptırsınlar! Sen de Akşam Ticaret’e yazıl olsun bitsin! Ben de İmam-Hatip’e gideyim. Neden biribirimizle savaşıyoruz? Dileyen dileğini yapsın; tamam!..»

«Tamam Bayram;  sağol; hoşçakal!..»

, Koşarcasına indi merdivenlerden. Hastanede filan olduğunu unu-tuverdi. Kapının dibinde bekler buldu Ahmet’i. Tutup başından salladı: «Gidin çektirin resimlerinizi! Çabuk!..»

Yüzü güldü: «Anacığım!..» diye kıkırdadı Ahmet.

«Ne gülüyorsun deli deli çocuuuk?»

Susayım diye zorladı kendini, puşkurdu Ahmet.

«Böyle deli bir baban oluşuna mı gülüyorsun?»

«Biz resimlerimizi çektirdik; ona gülüyorum…»

«Çektirdinizse kayıt yaptırın, ne duruyorsunuz?»

«Anacığının!..» dedi, fırladı Ahmet. Taksiye, otomobile çarparım, kamyona faytona çiğnenirim demedi, koştu. Gazi Caddesi’nden vurdu, toz toprak içinde, yerde alıp gökte savuran Cumhuriyet Ala-nı’ndan koştu. Bir solukta evlerine geldi: «Kalk!» dedi Şerfe’ye. «Zari-larımızı alıp kayıtlarımızı yaptıralım!..» Tuttu kardeşinin elinden, koşturdu onu da.

Zarflar ellerinde geçtiler alandan, caddeden. İnip gittiler. Açık Hava Müzesi’nin önünden.

Görevli müdür yardımcısı:

KARA  AHMET  DESTANI

153

«İkiniz kardeş misiniz?» diye sordu.

«Evet öğretmenim, kardeşiz öğretmenim…» dedi Şerfe. Kuşdille-rini, kibar konuşmaları iyi biliyordu.

«Çok mu kaldın sınıflarda sen?» Ahmet’e sordu.

«Hiç kalmadım, okula geç girdim de ondan…»

«Niçin geç girdin?»

«Karataşlıyız biz. Köyde okul yoktu…»

«İkinizi aynı sınıfa vermiyoinım. Birinizin yabancı dili İngilizce, birinizin Fransızca yapacağım. Peki veliniz nerde? Kim olacak? İmzası gerekiyor… Yok mu babanız?»

«Var da… Babamız hastanede çalışıyor. Annemiz gelse olmaz mı öğretmenim?»

«Olur tabii, gelip imzalasın…»

«İmza bilmez öğretmenim…»

«Öyleyse baban gelsin…»

Ahmet atıldı: «O da gilmez! Parmak basar ikisi de…»

«Siz iki okumuş, niçin öğretmediniz onlara?»

«Öğreteceğiz öğretmenim…»

«Peki biri gelip parmağım bassın…»

Okuldan çıkıp hastaneye koştular. Atıldılar analarının kucağına. Sarılacağız, öpeceğiz diye düşürdüler Haçça’yı. Bir zaman dizini dirseğini oğdu: «Aferim! Hep böyle başargan olun! Yollarda deli deli koşmayın! İyi çalışın, liseye de yazdırayım sizi. Çalışmazsanız dünyada yazdırmam, durumları görüyorsun; haydin bakalım…»

Akşamı nasıl ettiklerini bilemediler iki kardeş. Evin önünü, avluyu, hayatı süpürdüler. Suları doldurdular. «Bir an önce çıkıp gelsin anamız!» diye beklemeğe başladılar.

Akşam evde ne fırtınalar kopacağım biliyordu Haçça. Navrum-lu Ali’ye, çamaşırcı Nafize hanımla, «Bir iş mahana edip akşam bize gelsin!..» diye haber gönderdi. Kendisi de çıkıp önden yürüdü eve. Kurnalı Süleyman’ın karısı Haya’ya da söyledi: «Böyle böyle, çocukların okula kaydı yüzünden savaş olacak gibi, ne olur, bir mahana bulup gelin akşam…»

Gelmeden geleceği önlemek için çırpınıyordu böyle. Çocukları, karabiber buldurmak için çarşının tâ öteki başına yolladı. Bir de ip

154

KARA AHMET DESTANI

verdi Şerfe’nin eline: «Şundan bulup üç çile alın. Boş vakitlerimde ikişer şiş öreyim…»

Kapı takırdadı. «Geliyor, geldi!» diye küp küp etti yüreği. Usulca baktı, Hava’ydı. Hayata koştu, «Henüz gelmedi daha!» diye fısıldadı komşusuna.

«Öyleyse şimdi gideyim, geldiği zaman geleyim!» dedi Hava, geri gitti gülerek.

«Gülme komşum! Eşşek eşşeği Ödünç kaşır. Süleyman dellendiği zaman da ben sana gelirim, hiç gülme…»

Biraz sonra Bayram’ı kapıda görünce, karşıdan bağırdı Hava:

«Haççacık gm!.. İşin yoksa az gel, yada ben geleyim, seninle bir iş konuşacağım! Önemli bir üş!..»

Komşusunun böyle buluşlarını severdi Haçça:

«Bayram şimdi geldi, kusura bakma da sen buyur!» dedi.

Koştu geldi Hava. Elinde bir yün çorap vardı. Eskiyen yerlerini söküp aşılayacakmış ama bilemiyormuş; bulamıyormuş «göz»lerini. «Ha ne olur bir gösteriver! Bizimki Şeker Fabrikası’nda işçiliğe kadar yükseldi, hâlâ köylü çorapları giyiyor! Ben de hiç bilemem örmesini, aşılamasını…»

«(Bizim mahallenin karıları işte böyle vidalı!)» dedi Bayram. «(Bildiği halde bilmezmiş gibi sormağa geliyor! Bizimkiyle kavilleş-tiler! Ama yooo!..)»

Hava gitmeden Asiye damladı: «Haçça komşuuu! Yeni tarhanandan bir pişirim versene! Çok canım çekti, akşama kaynatayım…»

«(İyi iyi! Hepiniz cem olun, hepiniz bizde akşamlayın!..)»

«Bayraam!..» diye Süleyman çıkıp geldi bu sefer. «Yahu bizim biladerin oğlan evlenecek Kurna’da. Okuntu yollamış, bir de mektubu var, beş altı arkadaş toplanın gelin, düğün elle, yağmur yelle, diyor. Sen, senin arkadaş Navrumlu Ali, Daşduraklı Hilmi Efendi filan gider miyiz birlikte?»

«(Gideriz kavat Süleyman!) Gideriz kardaşım hayhay!..»

«Valla billa çok yaşşa Bayram komşu! Öyle yavuz arkadaşsın, yamanlığın Suriye’de bulunmaz! Çok yaşşa…»

«Ne böyle yaşşa yaşşa çekiyorsun, görülecek asıl işin neyse onu söyle Süleyman?» diye çıkıştı Bayram. Gözü Ahmet’le Şerfe’ye kaydı o sıra. Şimdi Ahmet’ten çok Şerfe’ye kızıyordu. «(Haydi o erkek;

KARA AHMET DESTANI

155

 

çoğunluğu erkeklerin oluşturduğu okulda senin ne işin var?)» Fakat onların beklediğini değil, mahalleyi istedikleri kadar cem etsinler buraya, beklemediklerini yapacaktı. Daha çok acılar verecekti, hiç çıkmayacaktı içlerinden…          \

Süleyman gitti kızarak: «Ulan Bayram Kara, seninle konuşmamak için çok yeminler ediyorum, ama sabah akşam yüz yüze bakıyoruz surda, neyse!..» diye söylendi giderken. Süleyman’ın ardından Navrumlu Ali geldi. Bir Singer dikiş makinesi alacak olmuş da, «Varsa 500 lira!» demeğe gelmiş.

«Bana lira deme, ben lira değilim!» dedi, bağırdı Bayram, çocukları da güldürdü. Sonra çattı kaşlarını birden. «Ne gülüyorsunuz? Bir yanlışlık mı yaptık?» Susakaldı çocuklar. «Bende para yok Ali! Bizim evde o işleri Haçça bilir. Sor; varsa versin…»

Gidip hemen 300 lira getirdi Haçça. «Kusura bakma komşu! Bulunan bu kadar. Bize de gerek olur 500 istemeğe gelirsek, siz de 300 verin!..» dedi.

«Allah bin bin razı olsun! Bin…» çekerek gitti Ali.

Süleyman’ın karısı Hava yeniden geldi: «Gösterdiğin gibi yaptım …ya, bilmiyorum olmuş mu? Bir bakıver…»

Yeniden Süleyman geldi: «Eğer kalbini kırdımsa hoşgör…» dedi.

Yatsı okunasıya sürdü bu oyun. Yemekler gecikti.

«Haydi gayri haydiii! Acıktım…» diye bağırdı Haçça.

O sırada Aligil de yemekler yenildi bitti sanarak oturmağa geldiler mi! «(Benim haberim yok, bunlar yahudi şirketinden tutkun olmuşlar!..)» dedi Bayram, kızdı iyice.

Geç vakit oldu. Çocukları yatırdılar. Güldürücü yarenlikler aradı Ali. Bulamadı Süleyman. Hava, biraz açık saçık köy hikâyeleri anlatmağa çalıştı. «(Başka çare yok, ne yapayım? Domuz gibi somurtuyor şuna bak!)» dedi. İyice geç oldu, kalkıp gittiler.

Haçça’nm kalbi nerdeyse duracak, kendi de yıkılacaktı. «Neden yazdırırsın ikisini de? Neden gelip hastanede Daşduraklı dürzünün önünde sıkboğaz edersin insanı?» diyecek diye bekliyor, yatak yaparken bastığı yeri şaşırıyordu. Su testisini deviriyor, kediyi çiğniyordu. Bayram da ne soruyor, ne kurcalıyordu. Çıkardı ceketini, pantolonunu, giydi pijamalarını. Haçça, leğeni ırbığı getirdi yıkasın ayak-

156

KARA AHMET DESTANI

larını. Sonra peşkiri tuttu. Sormadı numaraları kaç, şubeleri ne, kim oldu velileri, kim bastı parmağını?

Bayram sormayınca, Haçça da bir şey demedi, öyle gitti bir süre: Köyden gelme yün yatağın bir bölümüne kaplumbağa gibi büzüldü Bayram. Bekledi yorganı da Haçça örtsün. «(İnat bir sende mi var domuzun herifi? Ben de örtmüyorum!)» dedi; oyalandı parmağının ucuna kıymık batmış, iğneyle çıkaracağım diye. Sonra kendisi de soyunup giyinmeğe başladı.

Bayram’ın sinirleri çivrişiyor, patladı patlayacak hale geliyordu, ama Haçça’nm beklediğini yapmayacaktı, daha etkileyici bir yönden alacaktı hıncını. Yanının üstüne yatmıştı, kıpırdamadan bekledi yatağın kendine düşen bölümünde. Çıtı çıkmıyordu. Çıkacak gibi de değildi. Biraz güvence bulunca yorganı örttü usulca, lambayı söndürdü. Beriki bölümüne de Haçça sokuldu iki kişilik kadim yatağın.

18

OKUL GİYSİLERİ

Pazartesi açılıyordu ortaokul. Pazardan başladılar hazırlanmağa. Hepsi, Bayram’dan başka hepsi gidecekti sanki;  ilk gününe değil; diploma törenine sanki. Öyle girişmişlerdi. Çorapları, gömlekleri, yakaları tokaları bir bir hazır edilmeli, ütülenmeli, kolalanmalıydı. Şer-fe’ninki kolaydı da, Ahmet’inki zordu. İlkokulundaki gibiydi Şerfe’ ninki. Kumaştan takım kestirmek gerekti Ahmet’e. Pantolon ceket tam olacaktı. Terzi elinden çıkacaktı. İlk gün hazır olacak diye zor-lamıyorlardı bereket. Şapka, çorap, pabuç. En önemlisi kravat… Bayram, kimi zaman boşladığı namazları, borcuyla birlikte kılmağa yeniden başlamıştı. Kılıyor namazını, bir çapa alıp bahçedeki ağaçların diplerini çapıyor, güllerin diplerini eşiyordu. Sonra çıkıp iki dolaşıyor, uzak duruyordu evdeki çıldırıkların dünyasından.

Gerçekte Osman da gidecekti yarın okula. Ama onunki önemli olay sayılmıyordu. Önemli olay, Ahmet’le Şerfe’ninkiydi.

«Aman yavrum Ahmet! Aman yavrum Şerfe! İlkokul gibi değildir ortaokul! İlkokulda birer öğretmeniniz vardı, ortaokulda onar!.. Çalışı-çalışıverin! Gözüne girin hepsinin. Sonra, sakın birbirinizle dö-ğüşmeyin okulda. Eller çatarsa, biribirinize arka çıkın. Siz vurun ilk yumruğu, şehre geldik diye basılmayın. Döğülmeden gelin, gerekirse döğün, Ahmeet, kardeşine göz kulak ol anam! Bakarak ol, çok dak-laşır şehrin piçleri! Çalışkan olun. Hep «iyi», «pekiyi» olsun karneniz. Ahmeeet bak anam! Şerfee bak anam…»

158

KARA  AHMET DESTANI

«Yeter artık anneee!..»

«Sus artık anaaa!..»

«Sustum anam, sustum yavrum! Ah bir de izin günüm olsaydı, sizi ben götürseydim yarın!.. Neyse! Her şeyiniz hazır; kendiniz gidersiniz. Gider, yerlerinize oturursunuz…»

Süleyman’ın karısı Hava, Ali’nin karısı Asiye gelip oturdular gene. Bir bela çıkmasın diye pır pır edip duruyordu Haçça’nm yüreği. Komşular da çıkıp geliyorlardı halden anlayıp.

Bayram, yanlamasına yatıp yönünü duvara verdi. Gün kavgasız kapandı diye şükür çekip Haçça da sokuldu yanma. Olaysız geçti gece. Sabahleyin birer çay içip çıktılar. Ayrıydı hastanede işleri.

Şerfe hazırladı kahvaltıyı. Yüreklerindeki çırpıntıdan konuşamıyorlardı. Dar-acele yiyip içip çıktılar. İlk gün ders yapılacaktı sanki! Temelli darmadağın olmamış ilkokul çantalarının içine boş defterlerini koydular. Bir başından bir başına yürüyerek geçtiler şehri. Başka mahallelerden, okullardan, köy okullarından gelmiş öğrenciler doldurdu Lise’nin bahçesini. Ortaokul sabahçı olmuştu. Ama şubeleri ayrıydı Ahmet’le Şerfe’nin.

«Ortaokul, ilkokula benzemez!» diye başladı öğretmen. Bayandı. Matematik dersine gelecekti. Sayı nedir? Nasıl bulunmuştur? Kaç türlü sayı vardır? Matematik kaça ayrılır? Matematiğin yararları nedir? Kendisi sorup kendisi cevaplandırıyor, dersi tek başına işletip götürüyordu. O gitti coğrafyacı geldi. Beş öğretmen geçti sırayla.

Son saatte müdür yardımcısının dersi vardı. Okulda nasıl dav-ranılacak, öğretmenlere nasıl selam verilecek, forma, lastik ayakkabı, takım giysi, gömlek, kravat; neler alınacak, saçlar nasıl kesilecek; anlattı bir bir. Giysiler için de bir hafta süre verdi.

Altı kız vardı Ahmetgil’in şubesinde. Onları öne oturtmuşlardı. Sonra boyu büyük olanlar arkaya gitmiş, yılığı düzgün olanlar önlere oturmuşlardı.

Uzun olduğu için arka sıralardan birine düştü Ahmet. Bir sırada iki kişiydiler. Hidayet’ti arkadaşının adı. Bileği kalın, elleri demirci eli gibi iriydi. Pantolonu dar geliyordu. Gömleğinin kolu kı-salmıştı. Ceket giymemişti. Hem de gülmüyordu. O çıkmadı diye Ahmet de çıkmadı birinci dersten sonra teneffüs’e. İkinci dersten sonra, «Haydi çıkalım!» dedi. «Sen  çık«» oldu Hidayet’in cevabı.

KARA AHMET DESTANI

159

Üç kişi daha vardı onun gibi, çıkmıyorlardı. Ahmet çıkıp dolaştı biraz. Sonra bir daha çıkmadı.

Neler alınacak, hangi defterler tutulacak, getirdiği boş deftere not etti. «(Babama söylesem kızar; anama söylerim. Ortaokulun giderleri çok!)» diyordu içinden. Hidayet defter kalem getirmemişti. Her halinden mahcupluk akıyordu; bir yoksunluğu vardı.

Akşamüstü, «Sözlük bir tane alırız, Atlas bir tane alırız…» diye konuştular Şerfe’yle. «Aynı şubede olsak kitapları da idare ederdik!» dediler. Haçça geldi, giysi işini söylediler önce. Şerfe’ye yeni önlük, siyah pantolon alınacaktı. Çarşıda Mercangil’de varmış. Sınıfındaki kızlar söylemiş. Şeker Fabrikası’ndaki mühendisin kızıyla oturmuşlar; adı Necla’ymış. «Çok tatlı arkadaş anne!» diyordu. «Mühendis kızıyım diye burnu şöyle değil!..» Elini burnuna götürüp gösterdi nasıl değil.

Ahmet de anlattı ceketi pantolonu, pabuçları, gömleği, kravatı nasıl olacak. Hangi defterler, hangi kitaplar alınacak. «Daha gelmeyen hocalar var tabii, onlar da söylesin, hepsini birden alırız. Çarşıda Durusoygil’de varmış. Bir tane de dolmakalem alacağız anne. “Defterleri mürekkeple yazacaksınız!” dedi coğrafyacımız. Ben de çok seviyorum dolmakalemle yazmayı. Çarşıda var…»

«Vardı kalemin halbuki! Eskittin ilkokulda, koydun şuraya! Dursa da ortaokulda kullansan ne vardı!   Dinlemedin   babanı…»

Bayram girip geldi: «Bizi kim dinliyor ki Ahmet dinlesin!» diyecekti, yuttu. Konuşmuyordu iki gündür.

«(Bu herif bizimle grev yapıyor!)» dedi Haçça kendine. «(Bakalım ne kadar sürdürecek?)»

Sofra zamanına kadar alınacakları saydılar iki kardeş.

«Yeterin artık çocuklar!» diye bağırdı Haçça. «İlk günden başlamayın! Nasıl olsa kaydınızı yaptırdık, lüzum edenleri de sırayla alacağız. Hemen şimdi istemiyorlar ya…» Göz göze geldiler Bayram’ la. Kaçırdı gözlerini Ahmet’in, Şerfe’nin üstüne. Birden pişman oldu Haçça: «(Niçin bozuyorum çocukları? Yoksa ben de Bayramlaşıyor muyum?)» Sonra gitti, Ahmet’in başına koydu elini: «Alırız anam, helbet alırız!..» dedi. «Yalnız bun verip durma arka arkaya. Hocalarınız yazdırsın, hepsi belli olsun, sırasıyla alırız evelallah! Ne derdimiz var sizlerden başka? Babanız çalışıyor, ben çalışıyorum. Hep

160

KARA AHMET DESTANI

sizin için çalışıyoruz yavrum. Tatilim olan günlerde evlere temizliğe giderim. Yoksun koymam sizleri işallah!..»

Bayram’a sordu, konuşsa Daşduraklı Hilmi Efendiyle, dışardan kumaş alıp hastanenin terzisine diktiremezler miydi Ahmet’in takımları acaba? Gene öyle duvardan yana döndü, horlaya horlaya uykuya daldı, karşılık vermedi.

«Küsmekle sıkacaksın bizi öyle mi Bayram?»

Kendi kendine karşılık verdi: «Evet küsmekle!»

«Attım iki çocuğu ortaokula, ne halim varsa göreyim öyle mi?»

Gene kendi kendine karşılık verdi: «Evet öyle!..»

«Öyleyse ben de bakarım çaresine Bayraam!..»

Ertesi gün öğleye kadar, kimden kumaş alabilir kime diktirebi-lir, düşündü durdu. İkindin birlikte çıktılar arkadaşı Nafize’yle. Onun daha beşinci sınıftaydı bir kızı; bir oğlu üçüncüde! Ama biliyordu ortaokulun dertlerini. Yukarı çarşıya çıkıp esnaf arasından yürüdüler. Bütün çarşıyı dolaşıp sordular. Kaç taneydi yan yana terziler! «Sen paradan haber ver Haçça abla!» dedi Nafize.

«Elimde olanları veririm, yetmezse satarım!»

«Nelerin nelerin var da biz görmedik kııız?»

«Elmas küpelerim, inci gerdanlıklarım…»

Terzi Alihsan’a girdiler. «Sırf sormak için…» dedi Nafize. «Ortaokula çocuk yazdırdık da; giysi diktireceğiz…»

«Çok güzel, ucuz kumaşlarım var!» dedi Alihsan. «Gelip beğensin birini, ölçü alıp dikelim. On güne kadar hazır olur!..»

«Bir hafta vermiş süreyi hocaları.»

«Yetişmez! Onca çocuk; bir haftada…»

«(Parasını nasıl bulacağız diye düşünüyordum, bir de süresi mi çıkıyor başımıza!)» dedi Haçça, tasalandı.

«Kaça çıkar ceket pantolon, kumaşı sizden?»

«Kumaşı beğenin, parası kolay…»

Biliyordu esnafla konuşmayı Nafize. «Zaten her kumaştan olmaz ortaokul giysileri? Biraz koyu kumaş ister, değil mi?»

«Koyu olursa iyi olur tabii!..»

Bir kumaş gösterdi, kendinden yollu, siyah! «Bundan olursa 400, 450’ye çıkar sanırım. Boylu mu çocuk?»

«Çok boylu değil ama boylu biraz.»

KARA AHMET DESTANI-

161

«Çıkar 450’ye! Astarını şundan koruz, sağlamdır.»

Kumaş seçilmeden, ölçü alınmadan pazarlık zordu. Çıktılar. «Başka yerlerden soralım mı Nafize?» dedi Haçça.

«Ayvaz kasap, bir hesap! Çocuk yokken sorsak ne fayda?»

Geçip gittiler eve doğru. «Keşke okuldan sonra hastaneye gelseydi Ahmet! Getirseydik yanımızda…»

«Alır, döneriz; çok kıvratıyorsun Haçça abla!»

«Ben mi kıvratıyorum? Ahmet kendisi! Okul!..»

Hiç oturmadılar evde. «Kalk Ahmet, kalk kalk kalk!..» deyip kaldırdı çocuğu. «Biz terziye gidiyoruz, oturun siz!» dedi ötekilere.

Şerfe ayaklandı: «Bana da alınmayacak mı pantolon?»

«Seninkini hazırlardan alacağız…»

«Çarşıda Mercangil’de varmış ya?»

«Yarından sonra pazardan bakarız!»

Büyüttü dudaklarını Şerf e, domaştı.

«En kızdığım küsmek! Babaları küs şimdi!»

Candan birine derdini söylemek istiyordu. Duymazlıktan geldi Nafize. Boğuldu söz.

Terzi Alihsan kendisi aldı Ahmet’in ölçülerini. Kendinden yollu siyah kumaşı da koydu masanın üstüne. «Bundan olursa 420’ye dikeriz! Başka yerlere de bakın, daha ucuza bulursanız, onlara diktirin. Esnaflıkta darılmak olmaz…» dedi.

Bakıştılar Nafize’yle.

«Ustam, o yirmisini atsan, başka yerlere gitmesek?»

«Yo yoo, gidin! En ucuzu benimdir!»

«Yirmisini at, sana diktirelim…»

«Kurtarsa atarım!»

«Kurtarır!»

«Valla kurtarmaz!»

«Kurtarır kurtarır…»

Çok uğraştılar, 410’dan aşağı inmedi Alihsan. Döktü düşündü, döndü bir daha düşündü Haçça: «(Daha bunun gömleği, kravatı, ayakkabısı var. Kitapları var, Kızınkiler var. Nerde bu kadar hazır para?)» Sordu usulca: «Parayı peşin mi alacaksın ustam?»

«Dikiş bitince isteriz. Ama peşin verirseniz alırız.»

11

162

KARA AHMET DESTANI

Düşündü gene. Ahmet’e döndü: «Bu kumaşı sevdin mi anaşım? Madem dikilecek!..»

«Olur; bundan olsun…»

İki gün sonra gelip prova olacaktı. Nafize saptı Üçdibek’e. Onlar ana oğul geçip Karasenir’e vardılar. Başı yerde, suçuka suçuka yürüyordu, eve yaklaşınca da suskuya gömülüyordu Ahmet. «Dünyanın gideri açıldı benim yüzümden, bizim yüzümüzden! Daha kitaplar alınacak! Kimbilir ne kadar küsecek babam?» İndirip bindiriyordu durmadan. Şerfe hâlâ domaşıyordu. Haçça sofra hazırlığına koyuldu. Bayram nöbete kalmıştı «şükür»!

Sofrayı koyduktan sonra, «Haydi toplanın silah başına!» dedi. «Ahmet’in giysilerini ısmarladık! Osman’ıma da alacağım pazardan! Ona da pantolon alacağım, carının altına! Yeni pabuçlar alacağım! Ben oğluma her şeyleri alacağım! Ben oğlumu orta lise okullarına yazdıracağım. Necip Bey’in oğlanları hangi okullara gittiyse, oğullarım da gidecek. Gözlüklerini takınıp büyük doktorlardan olacak Osmanım! Haydi ye anam, haydi anaşım!» dedi okşadı. Baktı yan gözle, gittikçe kararıyordu Şerfe. Kızın domaşmasını sevmiyordu. Do-maşıyor diye hep Osman’a söylüyordu. «(Çatlasın kurtlu kancık!)» diyordu içinden. «(Sana da pazardan bakarız dedik işte! Altın Makas terzilerinden mi dikineceksin gıı?)»

«Şerfe’ninkileri de alırız pazardan, değil mi?» dedi Ahmet.

«Bakalım; belki… Belki alırız…»

Kuduruyordu kız: «(Bakalım’mış!)»

«Mercangil’de varmış değil mi?»

«Mercangil’i çok pahacı diyorlar, bakalım!»

«Pazardan buluruz öyleyse, değil mi?»

«Bakalım dedik ya; düşünürüz…»

Sofra kalktı. Bulaşıkları yıkadı. Hâlâ Şerfe’nin pantolondu konu. Sonunda koyverdi kendini, ağlamağa başladı kız. «Yağmurlar bo-şandıııı!» dedi Haçça. «Ne zamandır yağacak diye korkuyordum, yağdı sonundaaa!..»

Doyasıya ağladı: «Ben bilmiyor muydum, beni sevmiyorsunuz? Babam da sevmiyor, siz de sevmiyorsunuz! Ben Karataş’a gidip ninemin kızı olacağım, bahar gelsin, hemen gideceğim… Bahar gelmeden de kaçıp giderim ben. Ninem Yeşilova’da okutur. Durur başımda

KARA AHMET DESTANI

163

okutur. Irazca ninem en çok beni seviyor!..» Ağıt söyler gibi söylüyor, ağlıyordu.

Haçça kalkıp yatakları hazırladı. Tek başına uzandı karyolaya. «(Gerekirse bunu da satarız! Ne yapacağız simden sonra karyolada yatıp da? Şimdiye kadar yattık ne öğrendik?)» Bayram yanındaymış da işittirecekmiş gibi konuşuyordu.

Hafta bitti, bayrak töreninde Müdür konuşma yaptı. Pazartesiye her öğrencinin giysilerinin, kitap, defter, gömlek, kravat vesaire-lerinin tamamlanması gerektiğini bildirdi. Selamlaşmayı, okul disiplinine uymayı anlattı. Disiplin Kurulu’na seçilen öğretmenleri saydı. Okul-Aile Birliği toplantısının gününü söyledi. Bakanlık Müfettişlerinin de yakında çıkıp gelebileceklerini duyurdu. Valinin, Milli Eğitim Müdürünün okulu her an denetleyebileceklerini anlattı. «Bilmiş olmanız gerek, ortaöğretim, ilköğretim gibi zorunlu değil. O bakımdan, eksiklerinizi vaktinde tamamlayıp. Paydooos!..»

Öğrenciler, «Sağooouul!..» diye çınlattılar ortalığı. Küçük sınıflardı daha çok bağıran.

Yan yana yürüdüler Ahmet’le Hidayet. Nurten diye bir kızla önden gitti Şerfe. «Ben pazartesiye yokum belki!» dedi Hidayet. «Babam para alamadı patronundan. Ağlasunlu Kemal’in yanında işçi olarak çalışıyor. Kemal’in hızarı var. İsparta’ya kavak vermiş, alamamış parasını, o da işçilerine veremiyormuş. Bir de diyorlar kumarda ütülmüş dürzü! Ölçü bile aldırmadım daha. Zaten babamın gönlü şöyle böyle…»

Kısalmış kollu gömleğinin içinde kıvıl kıvıl kaynıyordu Hidayet. Mavi bezli lastik ayakkabılarla yolda rasladığı taşa, çöpe şut çekiyordu. Çantası yoktu. Geçen yılki arkadaşlardan bulmuştu ders kitaplarının birazını. Kolunun altında sıkıyordu onları. «Cumartesi pazarları babamın yanında çalışıyordum. Ağaç veriyordum hızara. Biçilmişleri de alıp yığıyordum malı malına. Herifin elinde para yok ki çalışalım. Anam bırakıp köye gitti. Bugün belki ben de giderim. Köyden bir daha gelmem. Bugün belki okulu bırakacağım. Garibanların okuması zor. Ortaöğretim zorunlu değil!..»

Açık Hava Müzesi’nin önünden yukarı doğru yürüyorlardı. Ka-rasenir’in tâ öte uçundaydı HidayetgiFin kaldığı kiralık ev. Hiç bakılmamış, genişletilmemiş bir gecekonduydu.

164

KARA AHMET DESTANI

«Kim var şimdi sizde?»

Biraz gittiler, Cumhuriyet Alanı’nın ortasında dikilip duran anıtın ardından dolaştılar. Geçten geç cevaplandırdı Ahmet’in sorusunu Hidayet:

«Allah var şimdi bizde!..»

Karasenir’in ağzına gelince Ahmet arkadaşını çekti: «Bize gitsek, birlikte yesek, sonra sizin eve, oradan da babanın çalıştığı hızara doğru varsak?»

Sarı dişlerini göstererek güldü, sonra donuklaştı Hidayet:

«Bu kılıkta hiçbir yere gidemem. Okula geldiğime bakma. Benim gibi beş altı gariban var diye geliyorum. Pazartesiye onlar da çullarım değiştirecekler…»

«Anam babam yok evde, gidelim?»

«Kardeşlerin var, hiç gelemem!»

Üsteledi, gönlünü edemedi arkadaşının.

«Öyleyse yemekten sonra ben size geleyim, oradan gidelim hızara. Babanla konuşuruz. Ağlasunlu Kemal’i görürüz…»

«Köye gitmek istiyorum! Ne yapacağım hızarda?»

Ayrılıp eve geldi Ahmet. Şerfe yeni alınan pantolonunu asmıştı askıya. Önlüğünü de çıkarıp asmıştı. Sofra hazırlayacaktı. «Sen bugün terziye gitmeyecek miydin giysilerini almağa?»

«Bugün müydü?»

«Tabii bugündü.»

«Unuttum…»

Unutmamıştı. Hidayet’in yanında yakışık aldıramamıştı terziye sapmayı. İkindiüstü çıkıp vardı. Prova etti usta. «Pazar günü de çalışıp yetiştirelim, madem söz verdik!» dedi Alihsan. Akşam anasına anlattı. «O yetiştirir yetiştirmeğe de, biz parayı yetiştirebilecek miyiz? Daha dünya var aybaşına!..» diye tasalandı Haçça.

Navrumlu Aligil’den para istedi gidip. «Ne olur Bayram’a du-yurmayın, gene aramız açık!» dedi.

Pazartesi giyinip gitti Ahmet. Aklı fikri Hidayet’teydi. Gelecek mi, gelmeyecek mi? Okula vardı, eskileriyle gelmiş üç kişi daha vardı sınıfta. «(Keşke ben de öyle gelseydim, destek olurduk birbirimize! Çoğuz diye geri yollayamazlardı…)» Öğretmenin girmesinden iki dakika önce süzülüp girdi Hidayet. Her yanı çırılçıplaktı sanki.

KARA AHMET DESTANI

165

Alarıp kızararak oturdu Ahmet Kara’nın yanına. «(İköğretim gibi zorunlu değil ortaöğretim, ama garibanların okuması zorunlu!)» diyordu Ahmet içinden. «(Başka nasıl düzelir durumumuz?)»

Üçüncü derste Müdür yardımcısı geldi. Anlattı ilerden geriden. Disipline ve buyruklara uymaktan. Niçin söz dinlemediklerini sordu giysi yaptırmayanlara. «Ne dedim size geçen gün? Zorunlu mu ortaöğretim?»

«Değil öğretmeniim!» diye bağırdı beş altı kişi ön sıralardan. İnceli kalınlı çıktı sesler. Çoğunluğu sustu smıfın. Giysi yapınma-mışların numaralarını aldı yardımcı: «Müdür Beyle konuşayım, birkaç gün daha hoşgörürse görür, görmezse ben anlamam!» deyip gitti. Yassıgüme’den, Hacılar’dan, Akyaka’dan çocuklar vardı. Köyleri yakın sayılırdı. Gelmişler okuyorlar, akşamüstleri dönüyorlardı.

«Çıkmak yok arkadaşlar!» diye bağırdı biri kapıya durup. Öteki de kürsüye çıktı. «Dört arkadaşımız var şurada, yeni giysi yapma-madılar. Mavin Bey, “Zorunlu mu, değil mi?” diye sorunca, birkaç arkadaşımız, “Değil öğretmenim!” diye bağırdı, duyduk. Bu davranış yanlıştır arkadaşlar. Bir kere biz ilkokul çocuğu değiliz. “Öğretmenim öğretmenim!” yok. İkincisi, yağcılık hiç yok! Zorunlu değilse de geldik okuyacağız. Yaptıramadı diye çekip gitsin mi arkadaşlarımız? Biz ortaokul öğrencisiyiz, bize yakışır mı?»

«Sana ne be?» diye bağırdı kızların yanında oturan.

«Anlayışın kısa olduğu için anlayamadm! Biraz daha büyürsen anlarsın!» dedi kürsüde konuşan.

Hidayet ayağa kalktı arkadan:

«Benim yüzümden kavga çıkmasını istemiyorum. Babam parasını alamazsa bu hafta bırakacağım, siz okuyun arkadaşlar!..»

Epeyce uzun bir sessizlik oldu. Öğretmen geliyormuş gibi yerine oturdu ayaktakiler. Doğru dürüst dinlemediler sonraki dersi.

Öğleyin paydos olunca Ağlasunlu Kemal’in hızarına gittiler. Köylerden kavak gelmişti kamyonla. Onları indiriyorlardı. Beklediler. Bir kamyon bitince başka kamyona geçmeden babası geldi: «Gene yok oğlum para. Velakin tanış bir terzisi varmış kavatm. Ona söyleyecek, biçtireceğiz bir kat giysi sana. Öyle konuştuk…»

Yüzü rahatladı Hidayet’in. Dikilmiş gibi sevindi giysileri. Sormadı ne zaman biçtireceğiz? Yürüdüler Ahmet’le. Caddeye çıkınca

166

KARA AHMET DESTANI

açtılar adımlarım. Kanrıcı Oteli’nin önüne kadar koştular. «Sormadık hangi terzi, ne zaman biçecek kumaşı, ne zaman yetiştirecek? Sor-saydık keşke!..»

«Akşam sorarım ben…»

«Akşam sorarsın. Sabah okul var. Öğleden sonra gidersin terziye. Hafta dediğin ne zaten? Gene alır numaraları yardımcı!..»

«Aaah ah!» etti Müze’nin yanında Hidayet. «Öyle olmalı, isteyen istediği giysiyle gelmeli, soran karışan olmamalı…»

«Aaaah!» dedi Ahmet de. «Yada herkesin okul giysisi!..»

«Giysiler mi öğrenecek bilgileri?»

«Sen haklısın!» dedi Ahmet. Geçtiler Cumhuriyet Alam’ndan.

Cumhuriyet Bayramı geldi, gene dikilmedi Hidayet’in giysileri. Büyük törenler yapılacaktı. Vali başta, Tümen Komutam, daire müdürleri; stadyum’da toplanacaktı ilin ileri gelenleri, esnaf, öğrenciler ve halk! Askerlerden sonra okullar geçecekti rap rap rap! Okulda üç gün prova yaptırdılar, bazı dersler kaynadı. 28’inde Müdür son kez denetledi hazırlıkları. Geçiş sırası Ahmetgil’in sınıfa gelince, Hi-dayet’i, Hidayet gibi iki çocuğu, bir de ayak uyduramıyor diye Ak-dereli Hayri’yi ayırdı. Ayırdı daha başka şubelerden elH kadar öğrenciyi: «Siz gelmeyin yarın! Giysileriniz hırpani!..» dedi.

Ahmet de, Hidayet de ilk duyuyorlardı bu sözcüğü. Yürüyüşün provası bitip de okuldan dağılınca yolda biribirlerine sordular. İkisi de bilmiyordu anlamını. «Her halde ibne puşt gibi bir söz!» diye baktılar biribirlerinin yüzlerine. «O kadar kötü anlamı olsa der mi aca-ca?» Durakladılar biraz. «Onca insanın içinde giysisi olmayanları ayırdığına göre der!» dediler.

«Ayırsın be!..» dedi Ahmet.

«Siz yürürsünüz, ben seyrederim uzaktan!»

Eve gelince sözlüğe baktı, yoktu o sözcük. Anasına sordu, bilmiyordu. Babasına sormağa cesaret edemedi.

19

UÇURAN BAŞARILAR

Acıyla başlamıştı ortaokul. Ve sıkıntıyla. Ne okulda tat vardı, ne evin içinde. Belki önü hep böyle tatsızlıktı. Gerilerde kalmıştı günlerin yaşanırı. Daha yaşanırları da ilerdeydi elbet. «(Dayanacağım!)» diye bir duygu kabardı içinden. «(Ne olursa olsun dayanıp anamın yüzünü ak edeceğim!)» Bunu bazan Şerfe’yle de konuşuyordu. «Her gün birer saat anam için çalışacağım fazladan! Yedi yerine sekiz alacağım…»

Aklı fikri nottaydı. Ödü sıdıyordu tek dersim zayıf gelir diye. Başyardımcı, derse geldiği bir gün, uyarmasını yaptı: «Ortaokul hiç benzemez ilkokula, gözünüzü açın! Bol verir ilkokulda öğretmenler sekizleri onları! Ortaokulda zordur beşi koparmak! Onun için sıkı çalışın! Yoksa dökülürsünüz sapır sapır!..»

Anlamını bilsin bilmesin ezberliyordu dersleri. Ezberliyordu İn-gilizceyi, Türkçeyi, Tarihi, Coğrafyayı, Fiziği, hepsini. Sinemaya gitmiyordu. Bakmıyordu topun filan ardından. Bir ödev verildi mi, in-celeye araştıra, sile boza, sabahı ediyordu. İlkokuldan artan defterlerin yapraklarını karalamada kullanıyor, sonra temize çekiyordu. Birer de dolmakalem almıştı anaları, babalarına belli etmeden. O hâlâ grev’deydi, konuşmuyordu.

Türkçeye Sabiha Ersoy geliyordu. Çıtı pıtı bir öğretmendi. İlk o kaldırdı Ahmet’i. Sesli okuma yaptırdı. Okuma iki türlüydü. Sesli okuma başkalarının dinleyip anlaması içindi.

168

KARA AHMET DESTANI

«Haydi oku, bize de dinleyip anlayalım…Ahmet Kara!» Bir gülüşme oldu sınıfta. Çattı kaşlarını Sabiha Ersoy. Susturdu gülenleri. «Okumak Zevki» adlı parçaya başladı Ahmet.

Bir gün de, «Herkes birer şiir bulup defterine yazacak, sonra sınıfta okuyacak! Yazacağınız şiirler ders kitaplarından olmayacak, başka kitaplardan, dergilerden olacak! Kitaplığa, kitapçılara gidin, arayın…» dedi. Son sınıftan bir öğrenci, «Antolojilere bakın!» diye yol gösterdi. «Sen de amma bilgisizsin!» der diye soramadı: «Antoloji ne demek?» Eve gelip sözlüğe baktı gene. Anlamını öğrenince böyle bir kitabı nereden bulabileceğini düşünmeğe başladı. Kitaplık yoktu şehirde. Demokrat Parti Halkevi’ni kapatmış. Kitaplarını bodrumlara tıkmıştı. Kitapçılara gitmeliymiş en iyisi. Bir akşamüstü gidip aradı. Yirmi liraydı tanesi. Diyemedi anasına ver yirmi lira gidip alayım. Belki aynı ödev Şerfe’ye de verilecekti, gene diyemedi. Bir arkadaşı alsa da ondan yararlansaydı. Yoktu alan. Yaz gelince gözlük satmağa mı gitseydi yoksa? Önde oturan kızlardan birinin babasının değirmeni varmış, o almış bir tane. Dolandı çevresinde. Acaba bir saatliğine alabilir miydi? Teneffüslerde gidip yakınında durdu: «Güzel mi aldığın antoloji?» diye başlayıp sonra istemeyi tasarlıyordu. «A’a’a!.. Çok güzel! Alacaksanız tavsiye ederim!» dedi kız, konu bağlandı. Düşündü Ahmet: «Ben antolojiyi lisede alayım diyorum, bu yıl Sözlük aldım. Kardeşime de Atlas aldık. Beraber yararlanıyoruz…» «Şe-rife’nin abisi» diye hoşgörüyle davranıyordu kızlar. Genellikle çekingendiler. Evlerinden, okuldan iyice sınırlı idiler. Bir kızla ilk kez böyle iki üç cümle konuşuyordu. «İçinden bir tek şiir yazacağız diye, koca kitabı satın almalı mı insan, onu da bilmiyorum!» dedi. «Ay, ne yapsam! Ben sana veririm, ama herkes ister?» «Hidayet arkadaşıjnla yararlanıp hemen getiririm! Söylemem başkasına!» dedi Ahmet. Çabuk çabuk söyledi bunu. «(Nasıl olsa yüzsüzlüğü ele aldım. Hidayet’i de söyledim, bakalım, ne olacak?)» Bekledi: «Çıkarken ver, akşam evinize getireyim!»

Kaleminin silgisini dişlerine götürmüş, geviyordu kız.

«Bizim evde Hidayetle hemen seçer, yazarız…»

«Benim seçtiğimi seçmek yok ama, değil mi?»

«Sen hangisini seçtin söyle, biz başka seçelim!»

Durup düşündü: «Ben daha seçmedim!» dedi. Biraz daha durdu.

KARA AHMET DESTANI

169

«Bir şartla veririm!» dedi usulca. «Bana da seçersen bir tane! Ben okudum okudum seçemedim…»

«Ohoo!.. Seçerim tabii!» dedi Ahmet. Okuldan çıkarken aldı kitabı. Kız için seçtiğini kâğıda çekecekti hem de; öyle anlaştılar.

Hidayet tutturdu yolda giderken:

«Ben sizin eve gelmesem, bir tane de benim için seçip yazsan?»

«Yazarım…» dedi; ona da söz verdi.

Akşamüstü aldı kitabı, kapandı hayata. Anlamadıklarını atıyordu. Anladıklarının sayfalarını belli ediyordu. Sonra dönüp birer daha okuyordu. Birincisini kız için, ikincisini Hidayet için, sonrakini kendi için yazdı. «(Bir tane de Şerfe için yazayım, yarın ona da gerekir!)» dedi. Değişik yazılarla yazmayı da biliyordu. «(Ama acaba kendi yazılarıyla karşılaştırmaz mı öğretmen? En iyisi, benim yazdığımdan kendileri yazsınlar, yapsınlar bu kadarını!» dedi. Eski defterlerinin boş yapraklarına beş şiir daha yazdı. Bunlar da yedekti.

Ertesi gün kitabı, seçtiği şiiri verdi kıza. «Senin için bunu yazdım. Öğretmen inceler belki, kendi yazınla yaz!» dedi.

«Yazarım!» dedi kız. «Ben seçmekte zorluk çekiyordum.»

Akdereli Seyfi’ye verdi seçtiklerinden birini. Bulamamıştı.

Sabiha Ersoy şiirleri sınıfta okuttu, sonra topladı. «Bunlardan ödev notu atacağım. Başka bir gün, şiir nasıl yazılır, onu anlatacağım. Birer tane yazıp getireceksiniz…» İşte o zaman anlaşıldı Ahmet Ka-ra’nm sınıfta «en zeki» öğrenci olduğu. Sabiha Ersoy onun «Yolculuk» şiirini beğendi en çok. Okuttu sınıfta. Yoktu başka «9» alan. Çoğu yazıp vermemişti. Kimisi kitaplardan çekmişti. Bildi öğretmen. Kuyumcu İsmail’in oğlu Tuğrul: «Ahmet Kara da kendi yazmadı hocam, o da kitaptan çekti! Nurten arkadaşımızın verdiği antolojiyi okudu, gördük!..» dedi.

Kalkıp karşılık verdi: «Siz kafanızdan yazın dediniz, ben de kafamdan yazdım! İsterseniz hemen burda da yazabilirim öğretmenim, şey hocam…»

«O kadar kolay değildir şiir yazmak! İki dakikada olmaz hemen!» dedi Sabiha öğretmen. Fakat Ahmet nerdeyse ağlayacaktı. Çok gücüne gitmişti. Sezdi bunu. «Nurten’in antolojisinden bende de var, Ahmet’in «Yolculuk» şiiri oradakilerin hiçbirine benzemiyor. Ahmet onu kafasından yazdı. Susun bakalım…»

170

KARA AHMET  DESTANI

Çok şiir yazdı sonra. Getirip bazılarını gösterdi öğretmene. O da, bir defter al, oraya yaz. İlerde ozan olursun…» dedi.

Sabiha Ersoy, başka şubelere de kafadan şiir yazma ödevi vermişti. Duyanlar birer tane yazdırmak için Ahmet’e geldi. «Hidayet arkadaşa ikişer buçuk yatırın, bir gün sonra alın!» dedi şakasına. «Hiç olmazsa şiir defterinin parasını çıkarayım. Bedava bedava yazıp duruyorum, uşağınız yok!» Şakasına söylemişti ama, çok gıcığına gidiyordu kimi şehir çocuklarının beleşçiliği! Keşke beşer lira deseydi. Kimi dörder kıtalık, kimi beşer kıtalık, on dört şiir yazdı bir haftanın içinde. Paralarını aldı. Bir yandan aldı, bir yandan da sanki hırsızlık yapmış gibi sucuktu, korktu.

Sabiha Ersoy, başka şubelerde de güzel şiir yazan çocuklar çıktığını söyledi derste. Birinin ikisinin adını verdi. Ahmet’in yazdığı şiirleri veren çocuklardı.

Karneler dağıtıldı sonra. Ahmet’in de, Şerfe’nin de yoktu kırıkları. Altı yedi, sekiz dokuz’du notları. Ahmet’in Türkçesi sekiz. Beş altı kişi daha vardı zayıfı olmayan. Ötekilerin dörder beşer.

Hidayet’in altı tane! Uydurma bir pantolon ceketle gelip gidiyordu. Yenisini yapınamamıştı. Ağlasunlu Kemal’den para almıştı babası, borçlara vermişti. Çok paraydı terzinin istediği. «Bu yıl olmaz, işallah gelecek yıl olur oğlum!» diyordu hızar işçisi.

Karne tatili bitince Müdür başyardımcısı, Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu’nun açtığı bir yarışmanın yazısını okudu bayrak töreninde. Bir yazma yarışmasıydı. Konu serbestti. İsteyen ortaokul öğrencisi girebilecekti. Ahmet, «Bayrak» adlı bir şiir yazdı, götürüp verdi Türkçe öğretmenine. «Fakat sen şiir yazmışsın, düzyazı olacak!..» dedi Sabiha Ersoy.

«Ben düzyazı yazamam öğretmenim, şey hocam…»

«Yazamaz olur musun? Şiir daha zor…»

«Şiir yazılacak sanmıştım ben…»

«Bak, bu şiirde söylediklerini düz yazıya çevir. Biraz da genişlet. Şiir yazdığına göre bunu da yazarsın; haydi bakalım!..»

Yazar mıyım, yazamaz mıyım? Düşünmedi. Çok hoşuna gidiyordu bu öğretmenin sözleri. «Yazıp gelsem bir bakar mısınız?» diye sordu. «Tabii bakarım!» dedi sevgiyle. Çok uzatmadı, götürdü ertesi gün. Öğretmen okumuş, bir iki yerine işaret koymuştu, bir iki

KARA AHMET DESTANI

171

sözcüğünü düzeltmişti. Çağırdı: «Buraları düzelt. Bir de, “Ay yıldızın ve renginle her bayraktan güzelsin, senin için canımı veririm al bayrağım!” cümlesini ekle, daha güzel olur…» dedi.

Temize çekti «Bayrak» adlı yazısını. Bütün okuldan toplananları yoladılar. Ankara’ya. Günlerini doldurdu sonucu beklemek. Evde, okulda, yolda düşündüğü konu buydu. Her gün Sabiha Ersoy’un, başyardımcının çağırıp söylemelerini bekliyordu. Hiç kuşkusu yoktu, An-kara’dakiler de beğeneceklerdi yazısını. Ne olacaktı beğeneceklerdi de? «Takdirname» alacaktı. Öyle söylemişti öğretmen. Doğru anasına götürecekti. Babası da görecekti. Çocukluğunda, Sultanca teyzesinin evinde yılan çıkmıştı bir gün, delik tıkamağa gitmişlerdi baba oğul. Çabuk çabuk yürümüşlerdi köy içinden. Onunla nasıl candan konuşmuştu o gece babası! Güroluk çamlığına götüreceğinden söz etmişti! İşleri ters gittiği için götürememişti. Hep öyle candan olmasını istiyordu babasının. Nasıl yumuşacıktı o zaman? Nasıl seviyordu oğlunu! Hiç olmazsa anasının yarısı kadar sevseydi!

Coğrafya ödevlerini, haritalı Tarih ödevlerini yapıp bitiriyor, varsıl durumlu arkadaşları, «Benimkini de yap, al paranı!» diyorlardı. Bir kötülüğün içine kendi ayaklarıyla adım adım gittiğini seziyordu. Sabiha öğretmen öğrenirse silip atardı gözünden gönlünden! «Parayla ödev yapmıyorum bundan sonra!» diye bağırdı.

«Parasız yap Ahmet Kara!» dediler.

«Babanızın uşağı yok!» dedi o zaman da. «Sıkın kıçınızı, kendiniz yapın serseriler!..» Ne yapacaklardı? Saldıracaklar mıydı? Hidayet yok muydu yanıbaşmda? Vardı ama hiç sesi çıkmıyordu.

Kürelenip geldiler: «Şimdiye kadar yaptıklarınızı söyleriz biz de!»

«Zararınıza olur: Öğretmenler geri alırlar notlarınızı!.. Hem de Disiplin’e verirler. Benden çok siz alırsınız ceza…»

Anlaştılar sonunda: Birer daha yapacak, başka yapmayacaktı. Ama gelmedi sonu. Bir sürü beleşçi doluydu okul.

Ankara’ya giden yarışma yazılarının sonucu okul kapanacağına yakın geldi. «Beğenilen yazılar» arasındaydı Ahmet Kara’nın «Bayrak» yazısı. Bunun için «İnsanlar Âlemi» adlı bir kitabı armağan olarak göndermişlerdi. «Çocuk ve Yuva» dergisinde yayınlanacaktı yapıtı. Bayrak töreninde Müdür ortaya çıkardı, herkesin içinde verdi kitabı. Bir de öğdü. «Bu çalışkan ve zeki öğrencimizin varlığıyla öğü-

172

KARA AHMET DESTANI

nen okulumuz, onun yeni başarılarını her zaman bekleyecektir!..»

Dergiler, gazete kesikleri, kitaplar vermeğe başladı Sabiha öğretmen. Boş vakitlerinde okuyordu. Gelecek yıl da okul kitaplığının yönetiminde çalıştıracaktı. Şimdiden söz veriyordu.

Şerfe, abisinin elinden tuttu: «İkimiz birlikte gireceğiz hastanenin kapısından. Anneme müjdeyi ben vereceğim…»

Avluda ileri geçti. Başhekim, yada yardımcılar görse ne demezdi? Analarının evine girer gibi, çılgm, girip geliyorlardı.

Daha karşıdan bağırdı Haçça: «Yavaş yavaş girmeyi bilmez misiniz siz? Söz mü işittireceksiniz?»

«Haha haha!..» güldü Şerfe. «İnsanlar Âlemi» kitabını tutuyordu göğsünde. Sürdü annesinin önüne. «Kimin bu, bil bakalım?»

Kitabı itti Haçça: «Kiminse kimin? Ben ne bileyim? Uslu uslu girin! Bir gören olursa azarlar… Kızar Personel Şefi filan!»

«Ne diyecek? “Aferin Ahmet Kara’ya!” der. Müdür bile kutladı. Ankara’dan geldi abime bu! Takdirname de geldii!..»

«Bayrak yazım gittiydi ya ana, beğenmişler!»

«Ne dedin, ne dedin; bir daha de bakayım?»

Necibe Hanım bıraktı işini. Nafize şaşırdı, bıraktı işini:

«Bir daha de; ne dedin?»

Ahmet’in dili tutulmuş gibiydi. Şerfe anlattı: «Ankara’dan abi-min Bayrak yazısını beğenmişler, bu kitabı armağan olarak göndermişler. Bayrak töreninde verdi Müdür…»

Kucaklayıp göğsüne gömdü Haçça oğlunu, ağladı. Nafize kitabı kapıp fırladı kapıya. Tapir tapir koştu. Doğru ikinci kata gidecekti, Personel Şefi çıkıverdi karşısına. Az öteden Başhekim yardımcısı geliyordu. Elinde kitapla ne yapacağını, nereye gideceğini bilemedi Nafize. Tutup salladı: «Öğünç duyulacak bir iş! Haçça Kara’nın oğlu, Ankara’da birinci olmuş! Bu kitabı yollamışlar…»

«Getir bakayım!..» dedi Başhekim yardımcısı.

«Türkiye’nin birincisi olmuş, çok zekâlı bir çocuk!»

«Bayram Kara’mn oğlu mu? Liseye mi gidiyor?»

«Ortaokula gidiyor Efendim. Bayrak yazısı yazmış!»

Okudu Başhekim Yardımcısı: «Kompozisyon yarışmasında “Bayrak” adlı düzyazısıyla Seçici Kurul’un takdirini kazanan Burdur Ortaokulu l/B öğrencisi Ahmet Kara’ya engin başarı dileklerimizle…»

KARA AHMET DESTANI

173

«Aferim Ahmet Kara’ya, Bayram Kara’ya!»

Personel Şefi, «Git Bayram’ı çağır!» dedi Nafize’ye.

O da gitti Haçça’yı çağırdı. Heyecandan ne yapacağını bilmiyordu. Ellerini önlüğünde kurulayarak gelip iki adım karşıda durdu.

«Bayram’ı çağır dedim. Git çağır…»

Bayram geldi, acaba gene ne var? Haçça dikiliyor, Nafize çağırıyor. Başhekim yardımcısı, Personel Şefi dikiliyorlar. Ellerinde bir kitap. «(Eşşeğin sıpası hırsızlık mı yaptı yoksa?)» Sonra, aynı haltı Şerfe’nin de yiyebileceğini düşündü. Dizleri titriyordu. Daşduraklı Hilmi de inip geliyordu merdivenden aşağı. Gittikçe büyüyen bir toplanma oluyordu Personel Şefinin kapısının önünde.

Çamaşırlığın kapısında siniyordu Ahmet, Şerfe’yle.

«Kutlarım seni Bayram! Gel bak, Namık Bey de kutlayacak. İnşaallah daha büyük başarılara erişir yavrun! Memnun olduk…»

Kinayesine söylemiyordu ya! İnşaallah kötü bir şey yoktu.

«Bir şey bilmiyorum Şefim, ne olmuş?»

«Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından açılan yarışmada oğlunun yazısı beğenilmiş, bir takdirname, bir de kitap gönder-misler. Kitabın adı «İnsanlar Âlemi”. Yeryüzündeki ırkları tanıtan bir kitap. Dinsel değil gerçi; fakat faideli…»

«Benim Ahmet mi kazanmaş Şefim?»

«Senin Ahmet tabii!»

Haçça’dan yana bir göz attı, sonra önüne baktı. Arandı; ne denir böyle durumlarda? «Sayenizde Şefim! Vatan sağolsun! Okusun; mesleğini eline alıp, sizler gibi dinine, devletine hizmet etsin!..»

«Aferim Bayram Kara; memnun olduk…»

Kitabı uzattı Bayram’a. Odasına çekildi. Başhekim yardımcısı da kutladı, çekildi odasına. Bayram kitabı bir süre tuttu elinde. Nafize sokuldu yanına: «Gözlerin aydın Bayram abeeey!..»

«Aydınlıklar içinde kal Nafize bacım; sağol!»

Haçça’ya uzattı kitabı: «Gidin haydin!» dedi. Yüzü bir ılımıştı. «Korktuğum çıkmadı…» diye seviniyor, sonra başarı kazanmış bir çocuğun babası olmanın duygularını anlamağa çalışıyordu. Kitabı alırken Haçça bir şey diyecek oldu, bilemedi ne diyeceğini. Titredi. Ahmet’le Şerfe uzaktan bakıp bakıp çekiyorlardı başlarını.

Daşduraklı Hilmi sokuldu usulca. Çekti yukarıya doğru:  «Ya-

I

174

KARA AHMET DESTANI

narım yanarım da neye yanarım biliyor musun? Böyle zekâlı bir çocuğu götürüp lise ortasına yazdırdın, ziyan zebil ettin, ona yanarım! Hiç olmazsa İmam-Hatip’e yazdırsaydın, İslam’a yarayışlı olurdu. Haydi gene hayırlı olsun! İrade-i külliye Allahü teâlânın elindedir, unutma! Hangi yoldan yürümesinin daha hayırlı olduğunu, önünde sonunda O tayin eder…»

«(Hay gerici dürzü haay!..)» dedi Haçça içinden. «(İlle bir kılçık kaçırırsın insanın genzine! Kendi döllerini versen olmaz mı İmam -Hatip’e? Bizimkilere ne karışıyorsun?..)»

Bayramla Hilmi çekilip gittiler.

Birden bambaşka bir düşüncenin parıltısı belirdi Haçça’nm gözlerinde: «(İşte her gün böyle bir şeytanın elinde Bayram! Ayart büyüden kuvvetli diyen boşa dememiş! Melek gibi adam, elek gibi kaldı bu çakalların elinde!)»

Nafize’yle Necibe teyze birer daha kucakladılar Ahmet’i öptüler. Şerfe’yi de okşadılar.

«Abim herkesin ortasına dikilince çok sevindim anne! İçim bir hoş oldu. Dedim ki ben abimi bu kadar çok seviyormuşum demek! Hiç kimsenin adını söylemeyip de sadece abimin adını söyleyince şuram yanar gibi oldu…»

«Yavrum! Kara Şerfe’m! Anasının biriciği!..»

«Darısı bizimkilerin başına işallah!..»

«Darısı cümle yoksul çocuklarının başına!» dedi Haçça.

Kitabı Şerfe’nin eline verdi. Ahmet’in sırtını yepti. «Şimdi evimize gidin. Osman gelmiştir. Yemeğinizi yiyin. Evimizi boş bırakmayın. İkindin okunmadan gelirim, haydin kuzularım…»

Para var mı, yok mu cebinde, kuşağında, onu düşündü. Bayram’ in yanında var mıydı, alabilir miydi? Kuru boş mu gidecekti böyle bir günde eve? Çocuklar çıkıp hastaneye gelmişler, bir şey verememişti ellerine!..

İkinci üçüncü sınıflarda hep böyle başarılar bekledi oğlundan. Personel Şefi gibi, Başhekim yardımcısı gibi büyükler beğendiklerine göre, Bayram’la Hilmi ne derse desin, konu hiç onların dediği gibi değildi; ayağına bir taş almadan menziline erişirdi inşaallah! Önünde sevinmemişti, sonunda sevinirdi, daha iyi olurdu. .

«Zaten benim demem, yönünü temelli dine çevirsin, dünya iş-

KARA AHMET DESTANI

175

lerinden ilgisini kessin demek değildi. Fakat madem bu kadar zekâlı, bu yönde okuması daha iyi. Maksat vatana hizmet değil mi?..»

Navrumlu Ali’nin karısı, mahsus, iç çeke çeke bir kalıyordu, Bayram biraz ılısın. «Keşke bizimki bunun yarısı kadar olaydı! Ne demek Türkiye çocukları arasından fırlayıp o kitabı almak! «İnsanlar Âlemi» demek, aynı zamanda insanlık bakımından da birinci demektir. Burdur’un tarihinde yok böyle iş…»

Kurnalı Süleyman başka biçim traşlıyordu:

«Tamam canım; bir şey demedik! Sonunu gefirir inşaallah! O olacağına bu olmuş, ne fark eder! İkisi de devletin okulu!..»

Hidayet, arkadan kala kala geliyordu. Şerfe iki üç kez «zayıf»lai aldı, ikiden üçe geçerken «bütünleme»ye kaldı. Ahmet, şiir yazıyorum, hocaların hepsi tanıyor diye, daha çok sorumluluk duymağa, ölüp dü-şesiye çalışmağa başladı. İkinci sınıfta da giydi birinci sınıfta dikin-diklerini. Yazın da gitti Örmeciler’in tuğla ocağında çalıştı Hidayetle. Hidayet çalışıyordu; babası Ağlasunlu Kemal’den düzenli para alamıyordu.

20

BULDURAN KİTAPLAR

Dolanıp güz geldi. Bir takım yeni giysi diktirdiler. Yeni ders kitapları aldılar. Sabiha Ersoy Alanya ortaokuluna gitti. Abdullah Utku adında yeni bir öğretmen gelmeğe başladı üçüncü sınıfta Türkçeye. Bunun öyle şiir yazmak, düzyazı yazmak gibi ödevler verdiği yoktu. «Okumak, okuduğunu anlamak demektir. Okuduğunu anlamayan öğrenci ne yapsa boş. Türkçe dersinin başlıca işlevi, okumayı verimli halde sonuçlandırmaktır. Bu amaçla sizlere bol okuma alıştırmaları yaptıracağım. Kitap okuyacaksınız, özetleyip tanıtmalarını, eleştirmelerini yapacaksınız. Dergiler getireceğim size. Her gün gazete okuyacaksınız…» diyordu.

Ahmet, «Köyümde Bahar», «Özlediklerim» diye yeni şiirler yazmıştı. Madem sormuyordu şiir yazan var mı diye, kendisi verip «Hocam, bir inceleyin, acaba nasıl olmuş?» diye sorabilirdi.

Verdi bir gün dersten çıkarken.

«Okur, görüşümü söylerim…» dedi.

Dört gün ses çıkmadı. Hafta tatili girdi araya. Pazartesi son derse getirmiş, verdi geri: «Başka var mı? Varsa göreyim?» dedi.

Hâlâ yanında getirip götürüyordu.şiir defterini. «Var!» dedi, çıkarıp gösterdi.

«Alayım defterini. Okuduktan sonra görüşelim.»

Bir hafta, on gün geçti. Bu arada bir kitap okuyup özetleyecekti her öğrenci. Yirmi kitabın adını yazdı tahtaya. «İsteyen bunlardan

KARA AHMET DESTANI

177

seçebilir!» dedi. Öğretmenin yazdıklarından birini özetledi Ahmet. En beleşçilerden iki çocuk için de kolay yanından özetler yazdı; verdiler öğretmene. «(Şiirlerim için ne zaman çağıracak, konuşacağız? deli olacağım!..)» diyordu kendi kendine.

Çağırdı bir gün. Su Deposu’nun altındaki Delibaba’nın orada bir evde kalıyordu. Karısı, anası, bir de küçük çocuğu vardı. Yürüye yürüye eve vardılar. Çıktılar yukarıya. Sedire oturdular karşılıklı. Karısı, anası, ayrı ayrı hoşgeliş ettiler. «Yetenekli öğrencilerimden Ahmet Kara!..» diye tanıttı Ahmet’i. «Konuşacağız biraz. Şiirler yazıyor. Güzelleri var. Güzel; fakat…» Durdu burada.

Yüreği güm güm vurmağa başladı. «Hepsi ordan burdan aşırma!» mı diyecekti yoksa? En korktuğu buydu. Okuduğu şiir kitapları «Asya Şarkıları», «Yayla Dumanı», «Bir Ömür Böyle Geçti»… Nurten’den gördüğü antolojiyi de sekiz on kez aktarmıştı, ama hiçbirinden bir tek dize almamıştı. Belki ancak yararlanıyordu. «Aşırma» sayılır mıydı bu da? Hem madem «aşırma» sayılıyordu, Sabiha Öğretmen niçin söylememişti? Yüreği vura vura beklemeğe başladı yeni öğretmeninin «fakat»ım.

«Söylediğim kitaplardan hangisini okudun?» «Cemile’yi…» «Sevdin mi?» Sustu Ahmet. «Nasıl buldun Cemile’yi?» Susuyordu ne söyleyeceğini bilemeden. «Yoksa anlamadın mı? Çıkarmadın mı özetini?» «Çıkardım…» «Nerede geçiyor olay?» «Adana’da, fabrikada…»

«Bir de konusu köyde geçen kitaplardan salık vereceğim sana. Bildiğime göre sen bir köylü çocuğusun. Ama epeydir ailenle birlikte şehirde oturuyorsun. Baban annen sağlık emekçisi olarak hastanede çalışıyorlar. Senin gibi bir emekçi çocuğu, nasıl olur da emekçilerin, köylülerin hiçbir sorununa değinmeden, kendi yaşamına hiç bakmadan, havadan civadan şiirler yazar? Yok baharı özlemiş de, yok kar yağmış da, yok vatanı için ölecekmiş de, bayrağının rengi almış da… Al tabii; güzel bayrak tabii; vatan için öleceksin; ama sonra? Sonra

r                –                                                          12

178

KARA AHMET DESTANI

ne olacak? Deden de; babanın amcası da öldüler vatan için; sonra? Sonrası, bugün? Şiirlerin güzel ama, hava civa! Ne yapacağını söyleyeceğim eğer ozan olacaksan, istiyorsan…»

Başını kaldırdı ilk olarak.

«Çok sıkıştırdın çocuğu!» diye araya girecek oldu anası.

«Aman Abdullah, şekerim…» diyecek oldu karısı.

«Pardon! İyiliği için söylüyorum. Eğer bütün köylülerin, emekçilerin sevdiği, yararlandığı bir ozan olacaksan, ayağını yere, toprağa basacaksın. Köylülerin, emekçilerin yaşamına bakacaksın. Onların dertlerini anlatacaksın. Neler çekiyor insanlar bir lokma ekmek için, nasıl alın terinin karşılığını alamıyor, bin çalıda asılı kalıyor hakları; dikkatle bakacaksın, konularını onların yaşamından alacaksın. Yeni insanlar, yeni olaylar yazacaksın. Daha böylesi yeteri kadar yazılmamış ama, yazılanları okuyacaksın. Dergileri izleyeceksin. Okumadan şiir yazılmaz mı? Senin şimdiye kadar yazdıkların gibi yazılır. Bunlara kötü demiyorum. İyi de değil. Hava civa dedim, yaşamın gerçekleri yok içlerinde. Bir emekçi çocuğu olduğun halde, onların hiçbir sorunu yok. Aşkı, öfkesi, özlemi yok. Oysa ne büyük bir dünyadır o! Şiirlerinle bir anlatabilsen!..»

Anlıyor muydu yeni öğretmeninin söylediklerini? Ah, bir iki örnek olsaydı önünde! Okuyup görseydi onları! Sedirin yambaşmda kitap dolu iki dolap duruyordu. Şiir kitapları yok muydu acaba? Dergiler görüyordu sehpanın üstünde. Dediği türden şiirler bunların içinde yok muydu?

«Defterini vereceğim geri. Alıp gideceksin. Bir de kitap vereceğim. Senin gibi bir köy çocuğunun yaşamından dilimler var içinde. O gerçi şiir kitabı değil. Zaten böyle şiirler çok yok edebiyatımızda. Olanlardan vereceğim. Bu tür şiirlerin iyilerini sen yazacaksın, yeteneğin sürerse…» Bu kuşku da nereden çıktı? Elbet sürecek yeteneği. Ölesiye şiir yazacak, anlatacak emekçilerin dertlerini…

Öğretmenin evinden çıktığında akşam oluyordu. Uzun uzun yağmurlar yağmış, ortalık sel sele gitmişti sanki. Yunmuş yıkanmıştı ortalık. Üşüme gibi hafif bir titreme geçirdi sokağa çıkınca. «Benden köylünün çektiği çileyi istiyor bu hoca! Yazacağım! İşçinin çektiği çileyi… Çoook; öyle bilirim ki onları! İşte babam, işte Irazca ninem! Sırtına taş sarıp Karataş’tan Erle karakoluna kadar kırbaçlaya kır-

KARA AHMET DESTANI

179

baçlaya götürdüler ninemi. Babam Daşduraklı Hilmi’nin elinde! Hem de Personel Şefinin! Anamın ellerinin delinmedik parmağı kalmadı. Hidayet’in babası da Ağlasunlu Kemal’in oyuncağı. Emekçileri bilirim. Hidayet arkadaşımı da bilirim. Bunları mı soruyor acaba? Örneklerini vermezse anlayamam ki!..»

Ertesi gün çağırmadı, vermedi vereceği kitabı. Bir kötü yanı vardı bu öğretmenin. Bir söz veriyordu, on gün umduruyordu. Üzüyordu. Ondan sonra da oturtuyor karşısına, boyayıp batırıyordu. Her zaman böyle mi yapacaktı acaba? Hiç beğenmeyecek miydi? Sabiha Ersoy’un, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun beğendiği gibi beğenip herkesin karşısına dikmeyecek miydi?

Başka derslere de bakıyordu ama aklı fikri Abdullah Utku’nun vereceği kitapta, ona benzer kitaplardan bulacağı örneklerdeydi.

Çağırdı bir- gün öğleyin. Dersten çıkıyorlardı.

«Sana “Kuyucaklı Yusuf’u veriyorum bak! En iyi yazarlarımızdan birinin. Seveceğini umarım. Oku bitir, konuşalım. Bunu beğenirsen hikâyeleri var, onları da okursun, konuşuruz. Bir de çevirisini biliyorum, belki bulabilirsin, “Fontamara”; okumanı isterim. Oku, konuşalım. Halkımızın en doğru sözlü yazarının başına gelenleri de anlatacağım sana. Ozan olmak istiyorsan bunları bilerek karar vereceksin. Bunun kadar değerli başka bir sanatçımızı, bir ozanımızı tanıtacağım, şiirlerinden örnekler okuyacağım, ozan olup olmamağa ondan sonra karar vereceksin. Olacaksan, gelecekte haritana neler yazılacağını bilerek olacaksın. Ozan olmayı kolay sanmayacaksın. Zorluklarını bilerek çıkacaksın yola. Bunun için neleri verebilirsin, nereye kadar dayanabilirsin? Bilerek…»

Abdullah Utku’dan ayrıldığında yüzü sapsarıydı sanki! «(Bir ayna olsa da baksam!)» diye düşündü. Ufacık, horozlu bir ayna yoktu cebinde. Kitap koltuğunun altında, hızla geçti Kanncı Oteli’nin önünden. «Her şeyimi verebilirim…» diye mırıldandı. «Sonuna kadar dayanabilirim! Söylemek için ninem gibi, Hidayet gibi yoksulların derdini, her acıya, çileye katlanabilirim!..»

Kardeşi yemeğini yemişti. Beklemiş beklemiş. Kalandan batandan, hem de oturmadan, bir iki atıştırıp çökmüştü sedirin üstüne. Mavi kâğıtla kaplamıştı Abdullah öğretmen kitabını. Dağılıp düşmesin diye formalarını dikmişti. Sayfa kıyılarında zor okunur bir yazıyla notlar,

180

KARA AHMET DESTANI

hem de çizikler vardı. «Henüz bütünüyle dile gelmemiş köy dünyasını… İşçilerimizin yeterince özen gösterilerek yazılmamış yaşamlarını… toplum önünde dile getirmek, onları konuşturmak için…» Çınlayıp duruyordu kulakları. Büyük toplulukların önünde şiir okuyan bir Ahmet düşünüyordu. Saçlarını da büyütecekti o zaman. Fırlattığı zaman bir metre uzayacaktı kolu. Yumruklarını sıkınca göklere fırlayacaktı dinleyicileri. İnsanlar bu yeni ozanı dinledikçe coşacaklardı. Yürüyüş eyleyeceklerdi alanların ortasına, bağıracaklardı; yüzyıllardır verilmeyen haklarını almak, enselerindeki keneleri birer birer koparıp atmak için birleşeceklerdi.

O kadar coşkun değildi elindeki kitap. Hatta sessiz, sanki kıyısı yaban naneleriyle kaplı bir çaydan akıp giden su gibi yeşil yeşil ilerliyordu. Ilıcaktı. Ama acılara batıp çıkarak akıyordu. Eşkiyalar anasını babasını vuruyorlardı köylü Yusuf’un. «Senin gibi bir çocuğun…» demişti öğretmen. Acaba öyle miydi tam? Edremit’te kaymakamın evinde, eşrafın ortasında; dur bakalım ne olacaktı?

Bir hızla bitiriyor, sonra «Kağnı-Ses»i alıyordu. Çok acıydı, Yusuf’un yaşamından daha acıydı su yüzünden, toprak yüzünden ölen, parasızlıktan kendini kamyondan atan köylülerin yaşamı.

«Ben bunlardan daha acılarını yazabilirim…»

Okul tatil olur olmaz köye koşacaktı; hemen! Nasıl olmuş da şimdiye kadar köye gitmeden geçirmişti yıllarını? Simden sonra daha çok, daha sık gidecekti.

Varıp varıp konuşuyordu Abdullah Utku’yla. Okulda, derste, ev de, derse çalışırken, ödev hazırlarken, hatta yazılı sınavda soru cevaplamağa çalışırken «Kağnı-Ses» gibi kitaplar bulup okumayı, şiirler, hikâyeler yazmayı düşünüyordu.

«Sadece köyü düşünmek olmaz, şehirde ezilen insanları da incelemen gerekir. Onları da bütün toplumsal ve ruhsal durumlarıyla yazabilmek için yaşamlarını iyice bilmen gerekir. Bunun için de onların yaşamlarına karışmak zorunluğu vardır…»

Ve son konuşmalarında, ağır ağır iki şiirini okumuştu daha önce sözünü ettiği ozanın.

Basık

suratı asık

KARA AHMET DESTANI                             1 81

evler Köstebek yolu sokakların üstünde

vermiş kafa kafaya. Cin gözlü güvercin sözlü

abani sarıklılar dükkânlara bağdaşmış. Yarık

tabanı çarıklılar

önlerinde. Yarma

bir jandarma tarlada zina eden

bir çifti sürür. Kahvede

piri mugan dede

sulanırken çırağa «Lahavle velâ» çekip derin derin

bu geçenlerin suratına tükürür.

Bambaşka bir ses, bambaşka bir tınlama! Ezberinden okuyordu Abdullah Utku. Yok muydu acaba kitabı? Soramıyordu. Çok istemekten çekiniyordu. Aç gözlü bilinmekten…

«Fontamara’yı veriyorum bu sefer. Oku!..» Cumartesiydi. Başladı evde. Ertesi gün gece yarısı bitirdi. Çalışacak dersi vardı. Son sınıfında zayıf almak olmazdı ortaokulun. «Ana beni erken kaldır!» dedi ama, başının içinde içme suları ve elektrikleri şehirlilerce ellerinden alınan köylüler vardı, durmadan dönüyorlardı. Bunların karakollarda çektikleri… Uzayıp giden sorguları… Ne söylesen, hangi sözcüğü kullansan suç sayan bir yönetim… En derin bilgisizliklerin içinde alabildiğine yoksul bir halkayı ini köyler

balçık kasabalar kel dağlar aştık.

182                                 KARA AHMET DESTANI

İşte biz o diyarı böyle dolaştık! Hasta öküzlerin

yaşlı gözlerinde dinledik taşlı tarlaların sesini. Gördük ki vermiyor

toprak artık altın başaklı nefesini kara

sapanlara!

«Dersine bak aman yavrum! Hocaların gözüne gir!..»                 ,

Faşist yönetimin elindeki yoksul İtalyan köylülerinden daha yoksul, daha cahil değil miydi kendi öz köylüleri? Daha çok çilenin içinde değil miydi öz anası, ninesi?

«Hayır! Ben gene de böyle romanlar istemiyorum. Daha sert olmalı bizimkiler! Kırbaç gibi suratında şaklamak beylerin! Benim şiirlerim acısını alevden sözlerle dile getirmeli köylerin!.. Dur, oluyor galiba! Dönüp geriden alarak bir daha düşünüyor: «(Hem ne güzel oluyor: beylerin, köylerin!..)» Hiç raslamadı kitaplarda şimdiye kadar; seslerin uyağı; ama anlamları zıt; bey ile köy! Necip Bey ile Ka-rataş, Kara Bayram, Kara Ahmet!..

Aaah sınavlar olmayacaktı ki! Dersler olmayacaktı ki!

«Hiç yazılmamış, söylenmemiş yanını dile getirmelisin yaşamın! Tarlada ekin biçiyorsunuz, sıcak bindiriyor, ayran yok, azık yok, öğleyin, kırların ortasında bir emekçi sofrası…»

Kendisi de köylü müydü acaba Abdullah Utku’nun? Ne kadar yakından biliyordu yaşamını yoksulların? Ne kadar tutkuyla istiyordu öğrencisi yetişip hemen dile getirsin, ortadan kalksın ezilmişlik, yoksulluk!.. Köylüler bellerini doğrultup dikilsinler ve okumuş çocukları geçsin işlerin başına, kaymakam, vali onlardan, onlardan olsun başhekimler, personel şefleri, karakol çavuşları, yargıçlar! Ezmesinler, ezdirmesinler köylerde Irazcaları, çamaşırlıklarda Haççala-rı, Necibe teyzeleri… «Aman yavrum derscezlerine çalış!..»

Bunun için hem şiir yazmalı, hem derslere çalışmalıydı. Hiç sınıfta kalmadan, yetişip gitmeliydi. Onların derdini ilk dile getiren, onlan ilk kurtaran da kendi olmalıydı, çabuk!

Biribirlerinin evlerinde kız erkek, haftada bir toplanıp çay içi-

KARA AHMET DESTANI

183

yorlardı arkadaşları. Plâk çalıyorlardı. Göle doğru haha haha, hihi hihi, geziler yapıyorlardı. Bilmiyordu böyle şeyleri. Ders vardı her şeyin üstünde, dersin de üstünde şiir tutkusu! Buldu mu yutar gibi okuyordu Nâzım Hikmet’in şiirlerini, Sabahattin Ali’nin kitaplarını; «Değirmen»! yutar gibi bir daha, bir daha okuyordu.

Bir gün Abdullah Utku, «Biz bazı arkadaşlar her hafta birimizin evinde toplanıp sanat söyleşileri yapıyoruz. Bir tanesine seni de götü-reyim, dinle bak…» dedi.

Öğleden sonra üçte, Cumhuriyet Alam’ndaki gazetecinin önünde buluşup gideceklerdi. İki buçuk’ta oradaydı Ahmet. Daracık bir kulübenin içindeydi gazeteci. Ne kitap görünüyordu, ne doğru dürüst dergi. Sadece foto-romanlar sıralanmıştı camlara. Gene de baktı, arandı orada beklerken. Üç’te Abdullah Utku geldi. Oluklaraltı’na doğru yürüdüler. Aşıboyalı bir evin kapısını çaldı öğretmeni. Doktor Kâmil Bey’in eviymiş. Birer ikişer gelmeğe başlamıştı konuklar. Karısı açıyordu kapıyı, sonra kendisi çıkıyordu. Uzunca boylu, bıyıklı, seyrek gülen bir adamdı. Hiç rüşvet almayan, varsıl yoksul ayırmadan davranmayı ilke edinmiş bir yargıç suskunluğu vardı davranışlarında… Pabuçlarını çıkarmadan yürüyorlardı ikinci kattaki odaya. Abdullah öğretmen çıkaracak oldu, «Rica ederim hocam çıkarmayın, buyrun…» diye omzundan itti Doktor. Ahmet de eğilmişti, çıkaracaktı. «Çıkarma delikanlı; geç!..» Çıkarmadan geçtiler. Merdivenden yürürken, «Öğrencim Ahmet!» diye tanıttı Doktora, arkadaşlarına… Şe-ker’de muhasebecilik yapan Burdurlu bir arkadaşının yanına oturdu Abdullah öğretmen. Ahmet, yüklükle duvarın köşesine kısıldı. Fabrika muhasebecisi, kendisinden beklenmeyen bir serbestlik içindeydi. Bacak bacak üstüne atıp ağızlıkla sigara içiyordu. Sürekli güleçti. İki ötesinde orta boylu, sarı, toparlak, gözlüklü biri oturuyordu. Sanki görmüştü okula gidip gelirken. Bir eczacı vardı, ince uzun. Bir emekli tarih öğretmeni vardı. Müzikten açılmıştı konuşma. Doktor sigara tuttu. «İçen? İçmeyen?» Sora sora Ahmet’in önünden geçti. «Yeni arkadaşımız Ahmet; orta son’da mı demiştiniz hocam? Şiir yazıyor! Aferin! İnşaallah sıkılmaz aramızda. Bugün iki uzun plağımız var, hafta içinde geldi İstanbul’dan. Biri Belâ Bartok, bir Haçaduryan… İkisi de bizim halk ezgilerinden esinlenmişler…»

Bacağını bacağının üstünden indirdi fabrika muhasebecisi:

184

KARA AHMET DESTANI

«Bildiğim en büyük aşırmacı! Kafkasya’dan gizlice geçermiş sınırı Haçaduryan! Erzurum’a kadar gelir, çobanları, çiftçileri dinler, notaya alarak bizim melodileri, geçer gidermiş. Bunlardan yararlanır-mış bestelerini yaparken…»

«Böyle  aşırmacılara can kurban…»

«Bizim kompozitörler uyuyorlar!»

«Belâ Bartok gelmiş Türkiye’ye tâ Macaristan’dan…»

«Halkların ortak yanlarının çokluğu, biribirlerinden habersiz yarattıkları sanatlardan da belli oluyor. Gelmese de, aşırmasa da, bazı ortaklıklar zaten var…»

«Uzun plak» dediği nasıl bir şeydi acaba? Bunu anlamağa çalışıyordu Ahmet. «Long play» sözü geçiyordu arada. İngilizce değil miydi? Long uzun, play oyun. Uzun oyun, uzun… Plağın birini çıkardı Doktor. Sildi tozunu. Mika koruyucusu içinde idi pikabı. Müzikle birlikte bir sessizlik başladı. Sanki yasaktı çıt. Sadece sigara içebiliyorlardı. Bir ara karısı kahveleri getirdi, fabrika muhasebecisi usulca alıp dağıttı. Kaşlarım tatlı tatlı çatarak Ahmet’e de aldırdı bir tane. Gene büyük sessizliğin içinde, hörp hürp etmeden içtiler. Uzun süre tuttular fincanları ellerinde. Abdullah öğretmen kalkıp topladı. Bu evin bir insanı gibi mi davranıyordu? Hep burada mı toplanıyorlardı. Gene gelmek ister miydi? Hep böyle susup müzik mi dinleyeceklerdi? Niçin hiç edebiyattan konuşmuyorlardı? İkinci yüzünü koydular plağın. Gene öyle sessizlik içinde dinlediler. Bazı parçalar yabancı gelmiyordu kulağına. Sanki daha önce radyodan dinlediği bir türküyü andırıyordu. Ama sadece andırma, bir an sonra yitip gidiyordu o ka-darcık tanıdıkhk…

İkinci yüzü bitince, «Ooooh! Nefis!..» «Harika!..» «Fevkalâde!..» diye karşılıklı övgüye başladılar dinledikleri plağı. Sonra Rah-maninof, Çaykovski üstüne, Rusların müzikteki üstünlüğü üstüne, konuşmalarını sürdürdüler. Şeker Fabrikası muhasebecisi, «Müzikte, edebiyatta Ruslar gerçekten harika!..» dedi, bacak bacak üstüne attı.

«Edebiyatta!.. Evet, tabii!.. Hem ondokuzuncu, hem yirminci yüzyılda devler yetiştirmiş bir edebiyat!.. Tolstoy’dan başka, Dosto-yevski, Gogol, Çehof ve Sovyetler: Gorki, Şolohof…»

«Şolohof’u da sayacak mıyız?»

«Tabii…»

KARA AHMET DESTANI

185

«Aynı iklimden insanlarız, cılız kalmış bizimki!»

«Müziğimiz, evet!»

«Edebiyatımızda bir patlama var!..»

«Şiirde biraz…»

«Nâzım’m şiirleri, göçmenliğinde yazdıkları…»

«Ne olursa olsun, Kurtuluş Savaşı Destanı, Hikâye-i Karayılan, İnsan Manzaraları; Türk şiirinin yıldızıdır Nâzım…»

«Hikâyede Sabahattin Ali…»

«Sabahattin Ali mi, Sait Faik mi?»

«Sabahattin Ali elbet!»

«Sait Faik’in de kendine özgü değil mi tadı?»

«Kendine özgü başka!»

«Evet, şiirde Nâzım, hikâyede Sabahattin Ali; peki romanda?»

«Üç Kemaller’den Yaşar Kemal…»

«Kökü toprağımızın derinlerinde, dalları dünyaya açılmış bir edebiyat; yeni, gürbüz; sabrının sonuna gelmiş bir bekleyişin içindedir halkımız… Bu bekleyiş yansıyabilirse romana…»

Çerçilerin dolaştırıp sattığı horozlu cep aynaları gibi açarak gözlerini, sözcüklerin tekini kaçırmadan dinliyordu Ahmet. Ilık ılık mut-lanarak, dolup taşarak dinliyordu. Çünkü hikâyede, şiirde yıldızlarını seviyordu edebiyatın. Ve nasıl büyük devler yetiştirmişti müzikte, edebiyatta Ruslar? Kimlerdi onlar? Kimleri saymışlardı demin? İngilizlerin, Fransızların, Çinlilerin yok muydu büyük yazarları? En çalışkan, en akıllı Ruslar mıydı sanki dünyada? Soracaktı çıkınca Abdullah öğretmenden. Yada kendisi araştırıp öğrenecekti. Kulaktan dolma yetişmenin kötülüğünü söylemişti bir gün. Kulaktan dolma bir ozan olmayacaktı. Bilgiler kendi emeğinin ürünü olacaktı.

21

«YENÎ IŞIK» OLAYI

Ah, sınıfında kendisi gibi şiir ve kitap seven bir arkadaşı olsaydı! Hidayet kalmasa, bırakıp gitmese ne vardı! Yada Nurten erkek olsaydı! Kız arkadaşlarla konuştun mu sıkıştırıyorlardı. Kızlar da sıkılıyordu… Öyle özlemişti ki Hidayet’i; çoktandır görmemişti. Bir giysi yüzünden, pantolon, kravat yüzünden okulu bırakan arkadaşını unutamıyordu. Sigortasız hızar işçisinin oğlu Hidayet’i… Yoktu onun gibi bir arkadaşı. Belki Akyakalı Seyfi olabilirdi. Hacılarlı Cemal olabilirdi. Olmadılar. Hacılarlı Cemal top delisi çıktı. Akyakalı Seyfi’nin de «söz milliyetçisi» olduğunu duydu bir gün. Ne demekti acaba? Ispartah Hikmet Bey diye bir Tarih öğretmeni gelmişti. Öğrencilere çengel attığını söylüyorlardı.

Bir gün sınıfa girdi, karatahtada bir yazı gördü Ahmet:

«Komünistler Moskova’ya!»

Silen de yoktu. Okuyup okuyup oturuyordu giren. Bir sessizlik sinmişti havaya. Müdür başyardımcısımndı ders. Girdi, o da gördü tahtadakini. «Temsilci tahtayı silsin!» dedi ortaya. Temsilci kalkmadı bir an. Nurten uzanıp aldı silgiyi.

«Sen misin temsilci?»

«Hayır hocam…»

«Niçin kalkıyorsun?»

«Ben yakınım hocam…»

«Peki sil madem!..»

KARA  AHMET  DESTANI

187

Dersten çıkarken de defteri imzalamadı.

«Defteri hocaaam!..» diye bağırdı temsilci.

«Odama  getir!» dedi.

Defterle birlikte yürüdü temsilci. Yeni dersin zili çalana kadar görünmedi. Derse girileceği anda geldi. Başını eğip, dişini sıkıp oturdu. Ders boyunca başını kaldırmadı. Ahmet’in gözü takıldı  durdu.

Başka bir gün gene yazdılar aynı yazıyı. Görmedi kim yazdı. Niçin yazdılar bilmedi. Gene Nurten sildi öğretmen gelmeden. Manifaturacı Faruk’un oğluyla, Kuyumcu İsmail’in oğlu bağırdılar:

«Sana ne kııız? Yoksa gocunuyor musun?»

«Pis mi   duracak tahta? Tabii silerim…»

«Öyleyse gocunuyorsun, yaran var?»

«Affetmişsiniz! Niçin gocunayım?»

Beş altı kişi Ahmet’ten yana baktı.

Coğrafyacınındı ders. Geçen yazılının notlarını okuyacaktı. Gene «9»du Ahmet’inki. Başka yoktu «8» filan. Baktılar, yeniden sessizlik oldu. Kuyumcununkiyle manifaturacının oğlu öksürdüler. Ki-meydi bu dokundurmalar? Anlamıyordu. Anladığı, gergin bir hava olduğuydu sınıfta. İyi notlar aldıkça artıyordu gerginlik.

Bir duvar gazetesi çıkarma işleri vardı. Başka sınıflardan bile gelip şiir istiyorlardı. Liseli öğrenciler istiyordu. İçinde «köyler»in, «beyler»in geçtiği şiirini verdi. Özgür koşukla yazılmış bir şiirdi. Öğrencilerin çoğunun bu tür şiirden haberi yoktu. «Yeni Işık» adlı gazeteyi çıkaran lise öğrencisiydi. «Bilmeyenler okuyup öğrensinler!» diye yazıp astı. Mevlüt, şehrin kıyısındaki Kışla köyündendi. Gelip gidiyordu sabah akşam. Eli baltalı bir köylüyle, kırbaçlı bir bey resmi yapmıştı Ahmet’in şiirinin üstüne. Başka “bir köşede Baladızh köylülerin, 1946’mn yazında Abdullah Ağa’yı nasıl öldürdüğünün hikâyesi vardı, Mevlüt Altın yazmıştı. Bir de türkü derlemişti. Bu olayla ilgili Baladız hemen kulağının dibindeydi, çok etkilendiği bir olaydı. Kışla kövünde, evlerde, odalarda çok anlatılırdı.

Gazetenin önünde görülmedik bir yığılma oldu. Ertesi gün sabahçı ortaokul öğrencileri geldiler. Daha büyük bir yığılma… Arada fiskoslar oluyordu. Gazeteyi görmek için biribirini itip kakanlar vardı. Ahmet yaklaşıp anlamak istedi, ne oluyor?

«Kahrolsun Allahsızlar!..»

188

KARA AHMET DESTANI

«Komünistler Moskova’ya!..»

Bir öğrenci, kırmızı kalemle yazılmış yazılan okuyordu gazete yazıların üstüne. Başka biri de, «Eb’beeeeee!..» diyordu Burdur ağzıyla. Kırmızı boyayla çizilmiş büyük bir çarpı işareti göz alıyordu.

Az sonra başyardımcı geldi. İndirdi duvar gazetesini, Müdürün odasına götürdü.

*

**

«Yahu Bayram senin oğlan…»

«Ummadığın taş baş yararmış ha?»

«Senin oğlan şairmiş öyle mi Bayram?»

Oğlunun çalışkan olduğunu biliyordu, «yazar» deseler onu da anlardı, «şair»in anlamını bir süre kavrayamadı. Kolayını bulsa yavaş yavaş uzaklaşıp ilişiğini kesecekti Daşduraklı Hilmi’den. Görev-se görevini herkesten iyi yapıyordu. Günlerdir, «Senin oğlan şairmiş öyle mi?» deyip duruyordu. Yoksa kötü bir iş miydi; ibne, puşt filan mıydı «şair»in anlamı?

«Solak şiirlere kullanmasın yeteneğini; söyle ona!..»

* **

Başyardımcı, gazeteyi Müdürün odasına götürdü. Tam o sırada telefon çaldı. Memleket Hastanesi Personel Şefi Salim Sarı idi arayan: «Nasılsınız Müdür Beyciğim? Arzı hürmetler ederim Efendim! Okulunuzda orta bölüm öğrencisi Meral Sarı kızımdır Efendim. Bugün rahatsızlığı sebebiyle dersine gelemiyor. Çabuk iyileşirse bir özür kâğıdı yazayım, uzarsa rapor alırım Efendim. Haber vereyim diye rahatsız ettim Efendim. Eee; daha daha nasılsınız Sayın Müdürüm? Bir emriniz olursa beklerim, Efendim! Okulunuzun güzel faaliyetleri oluyormuş Efendim. Gelip kutlamak istiyorum, ama malum, vakit meselesi Efendim. Hatta kızım söylüyordu, ben edebiyatı severim, duvar gazeteniz varmış, realist şiirler yazılıyormuş, çok memnun oldum… Neyse, Allahaısmarladık Efendim, arzı hürmetler ederim Efendim… Sağolun Efendim…»

«Güle güle Salim Beyciğim!» Kapattı. «Güle güle dürzü!..»

KARA AHMET DESTANI

189

 

Başyardımcının getirdiği gazete ile bu telefon arasında bir bağ-• lantı kurmağa çalıştı Müdür. Serdirdi gazeteyi masasının üstüne, başladı okumağa. Elinde balta tutan köylü, kırbaç tutan toprak ağası ve tıpkı komünist ozan Nâzım Hikmet’in şiirlerindeki gibi uzun kısa dizeli bir şiir. Yazan: Ahmet Kara. Ve yanı başında Baladız Olayı. Çevremizde köylünün toprak savaşımı… Yeniden şiire dönüp okumağa çalıştı. Bu muydu acaba Memleket Hastanesi Personel Şefinin «realist şiir»ler dediği? Besbelli sol esintileri olan bir şiirdi, anlaşılıyordu. Telâşla zile bastı. İşgören Hilmi kapıyı tıklatıp girdi.

«Abdullah Utku’yu çağır bakayım bana…»

Beş dakika sonra geldi İşgören Hilmi:  «Derste Efendim!»

«Söylemedin mi? Dersi bırakıp gelsin!..»

«Bitirip varayım dedi, söyledim Efendim…»

«Peki, bitirip gelsin…»

Kültür Kolu’nun gözetimi Edebiyat öğretmeni Abdullah Utku’ya verilmişti. Haberi yok muydu acaba bu şiirden, resimlerden? Özellikle bu şiiri okumamış mıydı asılmadan? Ispartalı Tarih öğretmeni Hikmet Bey geldi o sırada. Hemşerisi bir müteahhit, milletvekili bile seçilmeden başbakan yardımcılığına yükselmişti. Yukardan yukardan konuşuyordu okulda.

«Acaba haberiniz var mı Efendim, esnaf arasında bir dedikodu yayılmış, lisede komünizm propagandası almış yürümüş diye? Manifaturacı Faruk’un dükkânında, duvar gazetesine asılan resimlerle şiirleri konuşuyorlardı. Maalesef Abdullah Beyin ve başka arkadaşların adlan da geçiyordu Efendim…»

«İnceliyorum Hikmet Bey. Demek siz de duydunuz?»

«Okulumuzun adı geçtiği için ilgilendim Efendim!»

«Teşekkür ederim Hikmet Bey!»

Hikmet Bey, dolaşıp Müdürün omzundan baktı gazeteye. Okudu bazı yazılan, Ahmet Kara’nm şiirini, hımm etti: «Açıkça sol propaganda yapılıyor Efendim! Bundan daha barizi olamaz, hayret!»

Abdullah Utku girdi o sırada. Baktı Müdürle Tarihçi Hikmet başbaşalar. Masanın üstüne duvar gazetesini yatırmışlar.

Müdür kaldırdı başını:

«Peki Hikmet Bey, teşekkür ederim! Bizi yalnız bırakın, Abdullah Beyle konuşayım şimdi!»

190

KARA AHMET DESTANI

Müdürün yer gösterdiği filan yoktu, oturdu Abdullah Utku:

«Hayrola Efendim? Gazeteyi indirtmişsiniz?»

«İndirttim Abdullah Bey; inceliyorum!»

«Neden gerekli gördünüz acaba?»

«Adını açıklamayan bir öğrenci velisi telefon etti. Sol propaganda yapıldığını duymuş gazetede…»

«Sizce de öyle mi?»

«Eee; bütünüyle asılsız değil! Şu şiirde mesela açıkça belli. Gerçi ben hukukçu değilim, ama birtakım keskin çelişkilerden sol karşılaştırmalar yaparak söz ediyor…»

«Yetenekli bir öğrencimizdir. Okudum şiirini…»

«Gazeteyi de gördünüz mü asılmadan önce?»

«Evet gördüm. Bazı yazım hataları var, durmadım üzerinde. Öğrencilere söyledim, hataları eleştirin, sınıfta konuşalım dedim.»

«Resimleri de gördünüz mü? Eli baltalı köylüyle kırbaçlı ağayı?»

«Bunlar “Baladız Olayı” diye anılan bir yakm çevre olayının resimleri olarak düşünülmüş, şiir de aynı havaya yakm olduğu için, sonradan şiiri süslemede kullanılmışlardır. Öğrencilerimiz kendileri yapmışlardır…»

«Ama görüyorsunuz lisemiz aleyhinde kötü yorumlara yol açıyor. Dikkatli olmanız gerekmez miydi?»

Telefon çaldı o sırada, bıkmtıyla aldı Müdür. Valiydi öbür uçtaki. Birtakım sol yazı ve resimlerin sergilendiği duvar gazetesini so-ruvordu. «Haydaaaa!..» Ayıt beyit oldu Müdür. «İndirttim, inceliyorum Ffendim! Yanımda Kültür Kolu yöneticisi öğretmen var, birlikte inceliyoruz. Hay hay Efendim! Başüstüne; derhal; derhal yollarım! Gelsinler peki, gelsinler vereyim Efendim! Hay hay peki Efendim! Kendim de gelevim, derhal geleyim Efendim…»

Kapattı telefonu, eğile büküle oturdu koltuğuna: «Gazeteyi istiyor acele!..» Onca emeği, emeğinin ürünü sele gitmişti sanki. «Gördün mü şimdi olup bitenleri Abdullah Bey? Ah kardeşim, ah aziz kardeşim, neyimize bizim böyle realist şiirler, hem de solcu resimler? Durduğumuz yerde böyle rezaletleri niçin açıyorsunuz başımıza be kardeşim? Dikkatli olmanız gerekmez miydi? Bu tatsız durumlara meydan vermeyen, suya sabuna dokunmayan nötür yazı ve resimler astırmanız gerekmez miydi aziz kardeşim!..»

KARA AHMET DESTANI

191

«Müdür Bey, rica ederim, ortada fol yok, yumurta yok, gazetede suç olan yazı ve resimler bulunduğuna inanmışa benziyorsunuz. Bunlar öğrenci denemeleridir, büyütmeyin rica ederim…»

«Hıh!» diye güldü Müdür! «İlin valisi el koymuş meseleye, siz “Büyütmeyin rica ederim!” diyorsunuz! Telefonlar biribirine ekleniyor; şehir kaynıyor; hâlâ büyütmeyin diyorsunuz!..»

Telefon çaldı gene.

«Evet! Evet Efendim; benim; buyrun! Buyrun benim Efendim! Benim!..» diye ayağa kalktı birden. Eğilmeğe, bükülmeğe, efendimli efendimli konuşmağa başladı. «Evet Efendim! Şimdi önümde Efendim! Çoktan indirttim Efendim! İnceliyorum Efendim! Az önce Vali Bey de telefon etti, polisi gönderecek, vereceğim Efendim! Kendim de geleceğim efendim! Alo, size mi getireyim Efendim? Hay hay; getireyim Efendim! Olur, hay hay, başüstüne Efendim! Arzı hürmetler ederim, saygılar sunarım Efendim! Derhal Efendim!..»

Kapattı telefonu: «Bu da Başsavcı!» dedi. «Büyütmeyin dediğiniz olayı görüyorsunuz değil mi? Çok teessüf ederim Abdullah Bey! Dikkatsiz davranıp başımıza iş açtınız kardeşim! Nasıl çıkacağız şimdi içinden? Tanıyor musun, nasıl bir çocuk bu Ahmet Kara? Yetenekli! Nasıl yetenekli?..»

Kapı vuruldu o sırada. Valinin polisiydi gelen. Müdür, dürüp kolunun altına aldı gazeteyi. Baş yardımcıya haber verdi Vilayete kadar gittiğini. Sonra bindi Valinin makam otomobiline. Gazete koltuğunun altında çıktı arabadan. «(Yetenekliymiş!)» diye söyleniyordu hâlâ. «(Neyin yeteneklisi acaba münasebetsiz çocuk? Peki hem ne işi var ortaokul öğrencisinin lise gazetesinde?)» Gazeteyi düşürmemek için kolunun altında sıkıyordu. Bir yandan da kırılıp bükülüyor diye üzülüyordu… Valinin polisi: «İzin verirseniz gazeteyi ben tutayım Efendim!» dedi.

«Zahmet etme kardeşim, tutuyorum!»

Bu ihmalin hesabını nasıl vereceğini bilemiyordu. Şunca yıllık yöneticiliğinde böyle bela gelmemişti başına. En güzeli neydi? Kitaplık mı? Kitli duracak? Gazete mi? Çıkartmayacaksın. Münazara, münakaşa? Hiç yaptırmayacaksın. Resim sergisi, oyun, film gösterisi? Asla! Öğretmenlerin derneklere, sendikalara üyeliği? Yok; yok; yok!..

192

KARA AHMET DESTANI

Boş bulunmuştu bu gazete işinde; çok yazık; gafil avlanmıştı! Hangi sözlerle özür dileyeceğini bilemiyordu Validen.

Kapıyı vurdu, ama beklemeden açtı makam şoförü.

Emniyet Müdürüyle beraberdi Vali. Bekliyordu anlaşılan.

«Getir getir bakayım! Getir de görelim şunu!..»

Gazeteyi bütün ciddiliğiyle masanın camına koydu. Gözlüğünü takıp geri çekilerek baktı Vali. Şaşkınlıktan büyüyen gözlerini zorlukla kısabiliyordu. Uzunca bir süre de konuşmadı; konuşamadı. «Hımm!» etti neden sonra. Ama ne diyeceğini tam düşünmemişti, «Hımm»dan sonrası gelmedi. «Hımm! Bu balta! Bu kırbaç! Kırbaçlı olanı ağa. Baltalı olanı mülksüz köylü. Köylü baltasıyla ağayı kesecek, mülklerini alacak. Evet; dedikleri kadar var! Evet, köylüyü isyana kışkırtan bir resim! Köylü delikanlıları da çok lisede; evet! İsyan düşüncelerini köylerine taşıyacaklar! Tabii işçi çocukları da var. Onlar da taşıyacaklar! Böylece Lenin’in işçi köylü ittifakının birinci aşaması gerçekleşmiş olacak; evet!..» Sordu: «Hangi öğretmenin eseri oluyor bu gazete? Elbet soruşturdunuz şimdiye kadar?»

«Gazete Abdullah Utku’nun gözetiminde hazırlanıyor Efendim. Fakat öğretmen yazısı yok. Sadece öğrencilerin yazıları ve resimleridir bunlar! Ve amaç, öğrenciler arasındaki yetenekleri yüreklendirip gelişmelerini sağlamaktır…»

Soğuk soğuk güldü Vali:

«Gereğinden fazla yüreklendirmişsiniz!..»

«Maalesef!..» diye ellerini oğuşturdu Müdür.

«Öğretmen yazısı yok sözde! Fakat öyle tehlikeli kışkırtmalar var ki, bu kadarını ancak profesyonel solcular başarabilir. Bence Müdür Bey uyuyorsunuz! Maalesef uyuyorsunuz Efendim! Öğretmen Abdullah’ı filan aşıyor buradaki kışkırtma!..»

Şimdiye kadar Valinin karşısına çıkıp bir kez olsun azar işitme-misti. Bunca yıllık yöneticiydi, böyle faka basmamıştı. Çok büyük suçlama ve aşağılama idi bu. Bir anda hepsini geri çevirip onurunu kurtarmayı düşündü, fakat bocaladı:

«Kusurum çok büyük Efendim!» dedi. «Kendi elimle, gözümle bir bir denetleyeceğim yerde, arkadaşlarıma güvendim. Onlar da böyle yaptılar…»

«Seni atlattılar yani…»

KARA  AHMET  DESTANI

193

«Maalesef öyle Efendim…»

Emniyet Müdürüne döndü Vali:

«Dosya var mı bu öğretmen hakkında?»

Fısıldadı Emniyet Müdürü: «Adı Abdullah Utku; dosyası var Efendim! Dr. Kâmil Şener’in evinde yapılan toplantılara katılır. Bazı öğrencileri evine götürüp telkinlerde bulunur, kitaplar verir. Arkadaşları arasında sol görüşlü olarak tanınır…»

Vali de ayıt beyit oldu, ne söyleyeceğini bilemedi: «Bizim Lisenin Müdürü tilkiye tavuk emanet etmiş!» dedi sonra. Bir süre sustu, daha sonra sordu: «Yoksa Müdür Bey, siz de arkadaşınız gibi sol görüşlü bir kimse misiniz?»

Titredi Lise Müdürü:

«İstirham ederim Efendim, o nasıl söz, istirham ederim! Bendeniz, vatanımı vede bayrağımı her şeyin üstünde tutan, onu bütün varlığım ve mukaddesatımla savunmayı görev bilen bir Cumhuriyet evladıyım. Nasıl sol eğilimli olabilirim?»

«Sevdiğin için de olabilirsin. Çünkü bu durum…»

«Bu durum; basit ama önemli bir ihmalin sonucudur. İtiraf ediyorum. Bu ihmal de, itimat buyrun, görevimin çok yüklü olmasından doğmuştur. İkincisi Sayın Valim, arkadaşlarıma güvenmiştim. Şimdi kendim de şaşıyorum nasıl düştüm bu tecrübesizliğe?»

Odasının içinde bu duvardan o duvara gidip gelmeğe başladı Vali. Emniyet Müdürü elleri yanda dikiliyordu. Lise Müdürü indirdi , ellerini. Bekledi bin bir korku ve kuşkuyla. Acaba açığa alır mıydı kendisini? Ankara’ya telefon edip «Bakanlık Buyruğu»na aldırır mıydı? Yoksa sorgu mu açardı? Yoksa Bakanlık Müfettişleri mi isterdi hemen? Yoksa telefon edip tutuklanmasını mı isterdi? Bu küçük ilin lisesinde, hiç sızıltısız üçüncü yılını doldurmuştu. Gelecek yıl Adapazarı yada İzmit liselerinden birine, oradan da İstanbul’a atlayacaktı. Bakanlıkta önemli bir görev verirlerse Ankara’ya gider, vermezlerse kalan yıllarını İstanbul’da doldurarak emekli olurdu. Ukala bir öğretmen yüzünden bir anda nasıl tersyüz olmuştu düşleri? Dikildikçe eridi Valinin önünde:

«Sizden bin kez özür dilerim Sayın Valim! Bendenizi bu seferlik hoşgörün Efendim! Bir daha tekrarlanmaz; söz veriyorum…»

«Nasıl hoşgörelim kardeşim? Şehir kaynıyor! Bilumum sağcı mu-

13

194

KARA AHMET DESTANI

halifler telefon üstüne telefon yağdırıyorlar! Belki zır zır Ankara’yı da harekete geçirecekler az sonra…» Emniyet Müdürüne döndü: «Yoklat bakayım Ankara için kimler sıra yazdırmış santrala? İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, milletvekili ve senatörlerin telefonlarını arayan var mı? Bence şimdiye konuştular bile; dururlar mm, dururlar mı hiç?»

Emniyet Müdürü selamlayıp çıktı.

«Öğretmenler arasındaki davranışlarına dikkat etmediniz mi Abdullah Utku’nun?»

«Etmez olur muyum Sayın Valim? Genellikle sessiz durur. Ve-de görevine çok bağlı, çok titiz görünür. Onun böyle içinden pazarlıklı bir militan olduğunu nasıl bilecektim Efendim? İnanın kendim de kendimi hoşgörmüyorum; takdir zatıâlinizindir Efendim…»

O kadar ezilip büzülmüş, hem de teslim olmuştu ki, Lise Müdürünü kanadının altına almayı düşündü Vali: «Peki! Peki; git şimdi! Gazete burada kalsın…»

Yutkundu: «Sayın Valim, bir maruzatım var…»

«Söyle!»

«Sayın Savcı telefon ettiler, zatıâliniz gördükten sonra kendilerine götürmemi buyurdular Efendim gazeteyi!»

«Hıh! Demedim mi ben? Adamlar ortalığı velveleye verip, her canibi ayrı ayrı uyandırıp ne yapılacaksa yapmışlar kardeşim! Peki, peki! Emniyet Müdürü geldikten sonra onunla göndereyim ben. Sen şimdi okulunun başına git. Benden buyruk gelinceye kadar kimseye bir şey söyleme. Normal olarak öğretime devam edin. Gerektiğinde ben hemen telefon ederim…»

«Sağolun Efendim, başüstüne Sayın Valim!»

Geri geri yürüyerek çıktı makamdan. Tavan dönüyor, taban fırlıyordu ayaklarının altından. Ayva gibi sararmış solmuştu adamakıllı. Az kalsın yıkılacaktı. Yürüdü Valinin şoförü kendisiyle. Makam arabasının kapısını tıpkı Valiye açar gibi açıp buyur çekti: «Sizi bırakıp geleyim Sayın Müdürüm!» dedi.

Birden içini bir serinlik doldurdu. Valinin kanısı, korktuğu kadar kötü değildi belki hakkında. Kötü olsa, şoförü bu kadar yakınlık gösterir miydi? Ciddi olarak rahatladı hatta.

I

KARA AHMET DESTANI

195

«Bizim hocalarımıza vede lisemizin müdürüne saygımız sonsuzdur Efendim. Vede bunun her zaman böyle olması lazımdır…»

«Sağolun kardeşim!»

«Sebebine gelince Efendim, bizler evde iki çocuğun hakkından gelemediğimiz gibi sizlerin sayesinde orta lise okuyup tahsil terbiye sahibi oluyorlar. Şahsen benim iki çocuğum var, biri kızdır lise bir’de, numarası 811; biri de küçük daha orta iki’ye gidiyor; çok saygı duyuyorum öğretmenlerimizin fedakâr, müdürlerimizin de kendilerini yıpratırcasma çalışmalarına Efendim…»

«Sağolun kardeşim! Bir arzunuz olursa…»

Evet, bunu özellikle söylemeliydi Lise Müdürü. Hatta umutlan-dırmalıydı. Şimdi bir arzusu olmasa da, ilerde mutlaka olabilir düşüncesiyle, bunu yapmalıydı. Gerektiği yerde kendisini savunucu bir iki sözcük söyleyebilirdi. En güvenilir adamlarından biri değil miydi Valinin? «Bir arzunuz olmasa da beklerim kardeşim, her zaman buy-run, çayımı kahvemi için, konuşmanızdan memnun oldum…» dedi arabadan çıkarken.

Odasının kapısı ardına kadar açıktı. «(Şu tedbirsizliğe bak!..)» diyecekti, başyardımcıyı gördü, geziniyordu koridorda. Hızla yürüdü, kapatacaktı kapıyı, yardımcı koşup geldi. Soluk soluğaydı. Savaş alanında büyük bir saldırıdan kurtulmuş geliyordu:

«Başsavcı Bey sizi yeniden aradılar Efendim!»

«Vali Beyin yanında olduğumu söyleseydin!»

«Söyledim Efendim…»

«Vali Beyin makam arabasıyla gittiğimi söyîeseydin! Şimdi de onunla geldim. Neyse, ben de ararım şimdi…»

«Gelince beni arasın dedi Efendim!»

Hemen arayacaktı. Ama yoook; oturup biraz kendine gelse daha iyi olurdu. Sesini soluğunu yatıştırın alıydı güzelce.

«Okulda başka yaramazlık yok değil mi kardeşim?»

«Şimdilik yok Efendim!»

Kalktı, dolaptan havlusunu aldı, çabuk lavaboya geçti. Şöyle böyle derken çok sıkışmıştı. İşerken sidiğine baktı. «Vaay namussuz!..» Saranvermişti hemen! Elini yüzünü soğuk suyla çarpa çarpa yıkadı. Bundan sonra… Bundan sonra kimseye güvenmeyecekti! Bundan sonra dört açacaktı gözünü! Sol mol, kuş uçurtmayacaktı lisede…

196

KARA AHMET DESTANI

Silinip kurulanarak odasına geldi. Tarağını çıkarıp tarandı. Havluyu astı yerine. Oturdu koltuğuna. Elini attı telefona. «Ama yoook; biraz daha durayım, niçin etmedin diye soracak mı? Henüz geldiğimi söylerim. Oooh!..» Teneffüs zilleri çalıyordu sınıfların koridorlarında. «Bundan sonra…» Zile basıp İşgören Hilmi’yi çağırdı: «Odama kimseyi alma Hilmi Efendi! Kimseyi! Anladın mı?»

Yeniden telefona uzandı. Almaç vermeci kaldırdı, kolu çevirdi, bekledi bekledi: «Başsavcı Beyi bağla bana kızım!» dedi santrala. Çevirdi yeniden. Bekledi, bir daha çevirdi. Az sonra açıldı Başsavcının kanalı.

«Alo, Saym Savcım, aloo, bendeniz Lise Müdürüyüm. Arzı hürmetler ederim Efendim! Az önce Vali Beyin huzurundaydım. Az önce beni makam arabalarıyla kendileri bıraktırdılar. Şimdi geldim, beni aramışsınız. Bir emriniz mi vardı Efendim?»

Dinledi sonra. «Evet Efendim! Evet Efendim! Vali Beye de ar-zettim Efendim. Gazeteyi hemen istediğinizi de arzettim Efendim. Kendileri sizi arayacaklardı Efendim! Tabii Efendim, elbet Sayın Savcım! Her türlü titizlik, doğaldır Efendim! Yalnız bu sefer nasıl gafletime geldi de atladım, çok şaşıyorum, hem de çok esef ediyorum Efendim. Mamafih, bünyemiz içinde bir zararlı mikrop var idiyse, ki var olduğu anlaşılıyor, bunun ortaya çıkması bakımından hayırlı bir gaflet sayılır, değil mi Efendim? Bundan sonra da arzederim Efendim, hay hay Efendim! Saygılarımı sunarım Efendim!..»

Ter içinde kalmıştı. Mendilini çıkarıp geniş geniş silindi. Rahatlamağa çalıştı koltuğunda. Bir ara Abdullah Utku olacak mikrobu ça-çağırmayı düşündü, fakat ne belliydi «Gizli Emniyet»in adamlarının bu okulda da görevli olmadığı? Görüştüklerini anında saptayıp bundan da anlam çıkarmağa kalkışmaz mı yukarısı? «Canı cehenneme serserinin!» dedi. «Dr. Kâmil Şener’in evindeki toplantılara gittiğini, arkadaşları arasında sol görüşlü olarak tanındığını, evine öğrencileri topladığını bir bir saptamışlar. Biz bunların hiçbirini bilmiyoruz, biz Valinin dediği gibi horul horul uyuyormuşuz gerçekten! Ama bundan sonra…»

Yakında öğretmenlerin gizli raporlarını doldurup göndermesi gerekiyordu. Bir uçtan başlamalıydı. Zile bastı. Okul yazmanını çağırmasını söyledi İşgören Hilmi’ye. Geldi yazman.

KARA AHMET DESTANI

197

«Öğretmenler hakkındaki gizli raporları hazırlamağa başladık mı aziz kardeşim?»

«Başladık Efendim! Doldurulacak yerleri doldurdum, gereken hazırlığı yaptım. İsterseniz hemen getirebilirim Efendim…»

«Getir öyleyse! (Bundan sonraaa!..) Hemen getir…»

Öğretmenlerin gizli raporları bir büyük dosya halinde geldi. Düzenli olarak sıraya konulmuştu.

«Peki çık şimdi…»

Dolmakaleminin mürekkebi iyi işliyor mu, işlemiyor mu; baktı. Sonra çekti Abdullah Utku’nun dosyasını. «Kendisi aşırı derecede sol görüşlüdür.» diye yazmağa başladı. «Arkadaşları arasında ideolojik tartışmalar yapar. Zararlı görüşlerini -fırsat bulursa- öğrencilerine aşılamağa çalışır. Her zaman denetim altında bulundurulması gereklidir…» Yeter bu kadarı dedi. Sorarlarsa ben de zaten aynı kanıdayım, daha önceden raporuna da yazdım derim.» On gün öncenin tarihini atıp imzaladı. İyice güvendiklerinden dört beş öğretmeninkini daha yazdı. Güvenmediklerini inceleyecekti. «(Bundan sonraaa’…)» Kırka yaracaktı kılı! Bir daha faka basmamak için uzun uzun araştıracaktı.

O gün öyle geçti. Ertesi gün odasına erken gelip Validen, Savcıdan bir telefon, bir buyruk bekledi. Ama gelmedi.

Öğrenciler üçüncü dersteydiler. Bir sivil polis girdi. Mevlüt Al-tm’la Ahmet Kara’yı Sayın Başsavcının çağırdığını, hemen alıp götürmesi gerektiğini söyledi.

«Ahmet Kara burda, ama Mevlüt Altm öğleden sonra gelecek!»

«Ahmet Kara’yı götüreyim. Adresini verin, Mevlüt Altın’ı da gidip evinden alayım.»

«Mevlüt Altın Kışla köylüdür, öğlecidir, birazdan gelir.»

«Bir telefon edebilir miyim Savcı Beye?»

«Hay hay; buyrun!..»

Sivil polis, durumu anlattı, sonra dikkatle dinledi Savcıyı. «Peki Efendim! Hay hay!..» dedi. Beklemeğe başladı. Müdürün dediği gibi olacaktı, Mevlüt Altın da gelince ikisini birlikte götürecekti.

«Buyrun buyrun; oturun kardeşim!»

‘ Kalktı polise sigara tuttu. Kahve söylemek istedi. «(Polis molis; ne olsa emniyet görevlisi; bunlara iyi davranmak gerek…)» dedi.

Zile basıp İşgören Hilmi’yi çağırdı. «Kapıdaki arkadaşına söyle,

ıy»

KARA AHMET DESTANI

Mevlüt Altm gelince buraya getirsin…» Beklediler; sabahçılar dağılmadan geldi öğrenciler. Mevlüt gelince, Ahmet’i sınıfından çağırdılar. İşgören Hilmi dersin ortasında çaldı kapıyı: «Ahmet Kara’yı Müdür Bey istiyor!..» dedi. Kimya dersindeydiler. Olanları, olacakları biliyordu Ahmet. Manifaturacı Faruk’un, Kuyumcu İsmail’in oğulları dik dik baktılar sınıftan çıkıp giderken. «(Baksınlar!)» dedi kendine. «(Onlar bakıyor diye titreyecek değilim! Nelerimi verebileceğimi, nereye kadar dayanacağımı başından düşündüm! Halkın ozanı ol-manm yolu budur! İsterlerse derimi yüzsünler! Benden önce bunun çilesini çekmişlerin şanına gölge düşürmeden katlanabilirim!..)»

Ama ayaklarının titrediğini, yüreğinin kötü kötü vurduğunu görüyordu. Müdürün odasına götürüyordu İşgören Hilmi. Mevlüt Altın koridorun ucunda bekliyordu. Dik durmağa çalışıyordu o da. «(Gerek yoktu şiirin altına üstüne o resimleri yapmağa, ama yaptı bir kere!)» diye düşündü Ahmet. «Yoksa içinde bir domuzluk vardı, beni tuzağa düşürmek mi istiyordu?)» Girdiler içeri. Müdüre bakacağı yerde Mevlüt’ü incelemeğe başladı. Polis memuru kalktı:

«Ahmet Kara değil mi?»

«Evet…»

«Sen de Mevlüt Altm?»

«Evet…»

«Biz gidelim Müdür Bey; ilginize teşekkürler…»

Polisle birlikte çıkıp yürüdüler bahçeden, sokaktan. Hükümet konağının içindeki Emniyet Müdürlüğüne girdiler önce. Sonra Sav-cınm kapışma vardılar. Kapıyı vurup girdi polis. Konuşup çıktı. Konuklan varmış yanmda. Bekleyeceklerdi bir süre. İkinci katta, ıssız, sessiz bir köşeydi Savcının odası. İyice kalabalıktı aşağısı, özellikle yargı kapılarının önü…

Öğlenin ezanları okunmağa başladı minarelerden. Gazi Camisi yakındı. Yanık sesliydi imamları Burdur’un. Çelik hoparlörlerde iyi gidiyordu sesleri. Belki tâ gölün karşısındaki köylerden, Koca Dum-lu’nun başından duyuluyordu. Şimdi kardeşi Şerfe çıkar çıkmaz anasına koşardı: «Ahmet abimi polis alıp götürmüş, bileklerine kelepçe vurmuş, haberin var mı annee?» Velveleye verirdi ortalığı. Olanlardan anında haberi olurdu Şerfe’nin. Nurten söylemese bile, anında yayılırdı böyle haberler. Ölürdü tasasından anası.  İyi biliyordu babası-

1

KARA AHMET DESTANI

199

nın yönü yeniden dönerdi Daşduraklı Hilmi’den yana. Gene zoralırdı evin içinde geçim, uçar giderdi dirlik…

Pencereye kadar varıp caddeye baktı. Bir o yana, bir bu yana akıyordu kasketli köylüler. Atlılar eşekliler görünmez olmuştu Burdur’un büyük caddesinde. Motorlu taşıtlar öttüre koştura akıyordu aşağı yukarı. Metin görünmeğe çalışıyordu Mevlüt. Dik duruyor, hiç aldırmıyor gibi davranıyordu… Kasketli köylüler, arzuhalcilerin, avukat yazıhanelerinin, doktor muayenehanelerinin, eczanelerin önünü yanını dolduruyorlardı. Bellerinden, ceplerinden para çıkarıp bir ellerinden öteki ellerine aktararak eksiklerini hesaplıyorlar, sonra veriyorlardı. Hastalarının elinden tutup yürütüyorlardı. Paralarını bırakıp naylon keseler içindeki ilaç kutularını alıp çıkıyorlardı. Sonra kamyonlar, traktörler geçiyordu tozutarak. Küçücük taksiler, fayton arabaları, biribirlerini sollayarak, sağlayarak durmadan koşuyorlardı… Hükümetin yanındaydı cezaevi! Her gün görürdü oturan gardiyanları, nöbet tutan jandarmaları. Kimbilir nasıldı içerde günler? Belki de tutuklanıp günlerce yatmasına neden olacaktı «Yeni Işık» gazetesinde çıkan şiir. Olsun! Korkup bırakacak değildi böyle bir sıkı yüzünden şiir yazmayı. İsterse daha ağırlarını uygulasınlar. Çürütmeğe çalışsınlar Nâzım gibi zindanlarda! Öğretmen gibi «Nâzım» diyordu o da. Yılmayacak, Nâzım gibi hep yazacaktı. Onun gibi savaşımcı bir ozan şimdi sorguyu beklerken bile şiir düşünmeli, şiir yazmalıydı. Hemen şimdi şu anda bile…

Zulümlerden sıkılardan geçmeden Tatmadan acıların Öldüren, olduran

türünü kanasıya Nasıl pişer nasıl Halkının ışığı olacak ozan?

Pek bir şeye benzemedi belki. Yoktu uyak! Ama bu kadar çıktı ya, ilerde işlerdi. Sözcükler yerini bulasıya, dizeler oturasıya yüz kez elden geçirirdi. Kafasının bir köşesine yazdı…

Coşkunlukla sürdürüyordu şiir düşünmeyi. Savcı çıkıverdi konuklarıyla. «Haaa!.. Çocukları beklettik yahu!» dedi kendi kendine.

200

KARA AHMET DESTANI

«Fakat şimdi de yemeğe gidiyoruz. Bekleyin biraz daha; yemekten dönünce konuşalım…»

Evet; onlar kendileri yemeğe gitsinler, karınlarını doyurup kahvelerini içsinler; bekletsinler kapılarında; Ahmet durmadan şiir düşünecekti. Polis el etti, aldı yanına ikisini de. Yeniden yürüdüler Emniyet Müdürlüğünün bulunduğu bölüme. Girdiler az önce girip çıktıkları odaya. Oradan bir aşağı kata indiler. Bir kapı açtı polis. «Burada bekleyin!» dedi, kapattı üstlerinden. «Savcı gelince alırım sizi…» Yokladılar açılmıyordu kapı. Baktılar biribirlerine. «(Gözaltına kapatıldık işte!)» dedi Ahmet, dikti omuzlarını.

«Dünyada çok hiyarlar var! Dersten ediyorlar öğrenci adamı! Aksi gibi yazılımız vardı bugün!» diye çöktü Mevlüt. «Bir gazete çıkardık, iki resim çizdik diye uzun uzun kafa şişirecekler! Sakın yıkılayım deme Ahmet Kara! Ben biliyorum en çok Abdullah Ağa’nın öldürülmesini anlatan yazıdan gıcık aldılar. Derebeyliği sürgit yaşatmak istiyor köylerde bu efendiler. Fakat…»

Bir bank, bir de uzun masa vardı gözaltı odasında. Kaba tahtadandı, külrengine yakın kirli bir maviye boyamışlardı. Belki de gözaltı odası değil, başka bir yer olarak düşünülmüştü. Masanın üzerine uzandı Ahmet. Yattı yüzyukarı. Yumdu gözlerini.

«Onlar yaşatmak istedikçe halk yıkmak için çalışacak. Bu bir savaşımdır. Ozanlar bu savaşımda halka yol gösterecek. Yazarlar, basın, hızlandıracak savaşımı. Ozanlar, yazarlar ve basın olmadı mı halkın dili yok demektir. En büyük arzum gazeteci çıkmak büyüyünce! Babam tutturuyor mühendis çık! Gazeteci çıkıp halkın gerçeklerini dile getirmek istiyorum…»

Saat üç’e geliyordu, polis açtı kapıyı. Alıp götürdü.

«Yeni Işık», masasının üzerinde seriliydi Savcının. Üstüne çekilen kırmızı çarpı ilk bakışta göze çarpıyordu. Gene kırmızı kalemle başka yazılar yazılmıştı, yakından gördüler. Savcı işaret etti, çıktı polis. Çıkıp kapının dışında beklemeğe başladı.

«Önce bana adlarınızı söyleyin bakayım. Soyadlarmızı söyleyin…» Bir kâğıt çekti, kalemlikten kalem aldı, yazdı. Gazeteyi hangisinin çıkardığını, şiiri hangisinin yazdığını, resimleri kimin yaptığını sordu, yazdı birer birer.

Mevlüt:

KARA AHMET DESTANI

201

«Baladız Olayı’nı ben yazdım. Şiirin altındaki üstündeki resimleri ben çizdim!» dedi. Ahmet hayranlıkla baktı Kışla köylü arkadaşına. Yaşı kendi yaşı kadardı. Boş geçirmemişti yıllarını köyde. Vaktinde başlayıp vaktinde okumuştu. Sevgiyle, hayranlıkla baktı; ele vermiyordu başkalarını. Ne savaşımcı bir yazar olurdu yarın!

«Kim dedi yazın, çizin?»

Savcı, Dr. Kâmil Şener’e benziyordu, uzun boylu, bıyıklı. Bir adam daha vardı, yaşlı, hem de şişman. Ağır Ceza Başkanıydı. Kahve içmek için gelmişti, sonra da dinlemek istemişti lisenin yeni solcularını. Bakalım neler söyleyecekler Savcının sorularına. Ahmet de, Mevlüt de bilmiyorlardı kendisini. Mevlüt, öğretmenlerinin sadece “gazete çıkarırsanız iyi olur” dediğini, ama şunu yazın, bunu yazın demediğini söyledi.

«Ne bakımdan iyi olur gazete çıkarırsanız?..»

«Yazımız, edebiyatımız gelişir…»

«Peki bu Baladız Olayı ne? Abdullah Bey’in ölümünü filan nereden biliyorsunuz? Vede niçin ilgileniyorsunuz?»

«Olayın geçtiği köy bizim köye çok yakın! Herkesin bildiği bir olay bu. Köylüler Abdullah Bey’in zulmüne dayanamadıkları için başkaldırmak, başını ezip öldürmek zorunda kalmışlardır. Herkes bilir, biribirine anlatır, ben de bir hikâye olarak yazdım…»

Şişman adam, «1946’ların olayı!..» dedi Savcıya.

«Hımm!» etti Savcı. «Peki bu resimlerle neyi anlatmak istiyorsun? Bu kırbaçlı adam kim? Neyi temsil etmekte?»

Güldü Mevlüt: «Efendim sözde Abdullah Bey’i temsil edecekti o resim. Fakat Ahmet arkadaşımın şiirini sevdim, “Onun şiirinin resimleri olsun!” dedim. Tabii gene de bir toprak ağasını, daha doğrusu ağalığı temsil ediyor. Bu eli kırbaçlı adam Abdullah Bey’dir. Bütün ağalar gibi zulmederdi köylülere. Baltalı adam ise…»

«Evet; o kim? Köylü mü?»

«Evet; o da köylü…»

«Ne yapıyor?»

«Savunuyor kendini, ağaya karşı!»

«Elindeki ne?»

«Balta! Çünkü başka silahı yok! Ağaların daha güçlü silahları var; köylülerin silahı ise balta, sopa, taş, tırmık…»

202

KARA AHMET DESTANI

«Ne demek istiyorsun bununla?»

«Olmuş olaylar var, onlardan etkileniyorum. Zulüm olunca insanlar kendilerini savunurlar demek istiyorum. Tarihte ve yakın zamanda hep böyle olmuştur, her halde bundan sonra da böyle olacaktır diyorum…»

«Tarih öğretmeniniz mi anlattı buna benzer olayları?»

«Anlattı mı anlatmadı mı bilmiyorum, ama tarih kitaplarında yazılı, okuyoruz…»

«Kimdir tarih öğretmeniniz?»

«Hikmet Karcıoğlu, Ispartalı…»

«İsyan değil mi bu resim sence?»

Güldü Mevlüt Altın:

«Ağalığın zulmüne isyan sayılabilir, ama ben köylünün savunması diye yaptım. Zaten şiirde «isyan» sözcüğü geçmiyor…»

Şişman adam konuştu gene: «Evet, doğrudan geçmiyor. Fakat sözcüklerin genel çağrışımı, resimlerle birleşince isyan fikri ortaya çıkıyor!..»

Mevlüt gülümsedi: «Hayır Efendim!»

«Sen dur! Şiiri sen yazmadın ki!» Ahmet’e döndü Ağır Ceza Başkanı. «Şair, sen söyle! Neden yazdın bu şiiri? Kim söyledi böyle bir şiiri yaz diye?»

«Ben orta bir’den beri yazarım. O zaman Sabiha öğretmenimiz vardı. Ödev verirdi. Kendim de meraklıyım. Köyümün dertlerini dile getirmek isterim. O yüzden yazdım…»

«Öğretmen Abdullah Utku’yla konuşur musun?»

«Ara sıra şiirlerimi okuturum, ama beğenmez.»

«Niçin beğenmez?»

«Olgunlaşmamış diye…»

«Sana kitap verirmiş. Ne kitapları verir?»

«Bana okunacak kitap verdi birkaç tane…»

«Ne gibi kitaplar mesela?»

«Atatürk. Yazan: Yakup Kadri Karaosmanoğlu.»

«Başka?»

«Pinokyo!  Yazan yabancı, hatırlayamadım.»

Ahmet’in söylediği adları yazıyordu Savcı.

«Peki şimdi söyle; niçin yazdın bu şiiri?»

KARA AHMET DESTANI

203

«Köyümü ve köylülerimi anlatmak için.»

«Senin köyün şimdi bey baskısı altında mı?»

«Öyleydi, evet! Beylerden satın aldı köyüm toprakları. Borçtan yeni kurtuldu. Beyler paralarını bankalardan alıp İstanbul’a, İzmir’e gittiler. O zaman herkes beylerin buyruğundaydı. Cumhuriyet olduğu halde köylüleri zorla çalıştırıyorlardı. Büyüklerim anlatıyorlar, çok dinledim buna benzer durumları…»

«Abdullah Utku düzeltir mi şiirlerini?»

«Genellikle, “Hatalarınızı kendiniz bulun, yazdıklarınızı karşılıklı eleştirin, iyice olgunlaştırmadan yayınlamayın!” der o. Bunu da beğenmedi…»

«Nâzım Hikmet’in şiirlerini okudun mu?» Birden sordu şişman adam. «Biliyor musun kim? Duydun mu adını?»

«İyi bilmiyorum. Galiba yazarmış. Kitapları yasakmış.»

«Niçin yasakmış?»

«Bilmiyorum…»

«Hiç okudun mu şiirlerini?»

«Okumadım, yok kitapları.»

«Onun açık etkileri var senin şiirde Ahmet Kara! Nâzım, haddizatında iyi şairdir bak! Dünya çapında hem de! Şiirlerini ben de çok severim. Fakat…»

Savcı girdi bu sefer araya: «Ne iş yapar baban?»

«Hastanede işgörendir. Anam da orda…»

«Kaç yıl oldu şehre geleli?»

«Yedi sekiz yıl…»

«Başka kardeşin var mı?»

«İki tane var; okuyoruz.»

«Kendileri çalışıp sizi okutuyorlar?»

«Evet…»

«Siz de böyle şiirler yazıyorsunuz?»

«Sadece ben yazıyorum Efendim…»

«Derslerin nasıl?»

«İyi…»

«Kaç zayıfın var?»

«Yok…»

«Senin?»

204

KARA AHMET DESTANI

«Benim vardı, kurtardım. Bugün de yazılım vardı.»

Sonuca gelmek istiyordu Savcı:

«Bakm çocuklar!» dedi. «Şimdi dinleyin beni. Çocukça düşünce ve davranışlar içindesiniz. Haddizatında ikiniz de yetenekli ve iyi çocuklarsınız. Sizleri takdir ediyorum; ediyoruz! Fakat içinde yaşadığınız ortamı bilmeniz gerekir. Şimdi pireyi kolayca deve yapıyorlar. Her yazının, sözün altında siyasal anlam arıyorlar. Dikkatli olmanız gerekir. Dikkatli olmazsanız geleceğinizi kolayca yıkarlar. Şiir yazmak, gazete çıkarmak elbet kötü değil. Fakat zararlı akımlara da kapılmayın. Mesela, köyünün güzellikleri yok mu senin Ahmet Kara? Orada baharlar, sonbaharlar olmuyor mu? Onları da yazsana! Mev-lüt Altın; senin köyünde güzel kavunlar, üzümler oluyor mesela; onları anlatsana… Şimdi okulunuza gidin, derslerinize girin, yarın gene geleceksiniz bana. İfadelerinizi tutanağa yazdıracağım. Sonra biraz daha konuşacağım sizlerle. Haydin şimdi!..»

Savcı; ertesi gün, yazmanı önüne oturttu, gerekli tutanağı yazdırdı, sonra sordu: «Dede Korkut Hikâyeleri’ni okudun mu?»

«Okumadım Efendim…» dedi Ahmet.

«Geçmiş kültürümüzün değerli yapıtlarmdandır, mutlaka oku! Sonra “Tekçarık Yüzbaşı” diye bir kitap vardır, okudun mu? Onu da oku. Evliya Çelebi’yi oku. Evliya Çelebi, uçsuz bucaksız bir hazinedir…» Tam bu sırada dünkü şişman adam geldi gene. «Sadeleştirilmiş baskılan da bulunuyor, alıp mutlaka okuyun!» diye araya girdi, pekiştirdi Savcının dediklerini.

«Şimdi bir de Müdürünüze telefon edelim. Disiplin koğuştur-ması yapıp derslerinizi aksatmasınlar. Bu işin şakası yoktur. Tutuklanırsınız. Bir girdiniz mi kolayca çıkamazsınız. Okulunuz aksar. Üzülür ananız babanız. Anladınız mı?»

«Anladım!» dedi Ahmet. Mevlüt de, «Anladım!» dedi. Çıktılar.

Daha sonra Abdullah Utku’nun, Müdürün de ifadelerini alıp «koğuşturmaya yer olmadığı» kararı verdi Savcı. Fakat Valinin, Vali üzerinde tüccarların; Marshall yardımından verilen kamyonlarla, kepçelerle on yıl içinde Burdur’un bir numaralı adamı haline gelen Rahmi Paksoy’un baskısıyla yönetsel yönden koğuşturma yürüttüler. Bunun sonunda «Bakanlık Buyruğu»na alındı öğretmen Utku. Derslerle ilgisini kestiler. Bir yazı yazarak, açık maaşını nereden alacağını sordu

KARA AHMET DESTANI

205

Müdür. Aldığının dörtte biriydi açık maaşı! Otobüse binip Ankara’ya gitti, dava açtı Danıştay’a.

Burdur’da ciddi bir örgütü yoktu o zaman öğretmenlerin. Başına bir iş gelince herkes göbeğini kendi kesiyordu. Utku da öyle yapmağa çalıştı. Sanıyordu ki Danıştay beş gün içinde toplanır, «yürütmeyi durdurma» kararı verir. Nerdee? 210 lirayla geçinmeğe çalışarak iki buçuk ay beklemesi gerekti. İki buçuk ay sonra bir daha gitti Ankara’ya, bir tanıdığının tanıdığını bularak yoklattı, alttan üste aldırdı dosyasını. Çıktı durdurma kararı. Bu sefer başka bir işlem yaptı Bakanlık: Ağrı Milli Eğitim kalemine yazman olarak atadı. Bunun için de dava açtı. Sürdü üç ay. Temelli açığa çıkarılmamak için orda göreve başladı. On ayda çıktı karar. «Artık Burdur’a veremeyiz seni! Orada çalışman sakıncalı olur! Başka yer iste!» dediler. İstemedi, direndi. Niğde ilinde yeni açılan bir bucak ortaokuluna atadılar. Çekip gitti çaresiz…

I

KARA AHMET DESTANI

207

22

KARATAŞ GÖĞÜNÜN ALTINDA

Ortaokul bitti, Kara Bayram’m evinde dert bitmedi. Biteceği de yoktu. Buzlar çözülür gibi olmuş, Bayram biraz tatlanmıştı, sofranın havası ılımıştı, ama Ahmet’in ozanlığı, çalışkanlığı yeni sorunlar getirdi. Daşduraklı Hilmi, her gün yellenip yellenip bir laî sokuşturuyordu. Sarıca arıdan beterdi dürzü. «Sen kölesin, o da senin sahibin sanki!» diye dikleniyordu Haçça. «Ne derse he diyorsun. Ama bizi dinlemiyorsun. Elin sözü doğru! Biz kuş Kuran okusak boş!..»

Suskularına yeniden başladı ne olacaksa! Namazlarını sıklaştırdı. Hiç aksatmıyordu. Evde, hastanede, gece gündüz, beş vakti tamam kıldığı gibi, borçlarının taksitlerini de ödüyordu. İnşaallah yirmi yıl daha ömrü olur da köküne kadar öderdi hepsini. Kendisi böyle yatıp kalkıp olanca dürüstlüğüyle kılıyordu ama, karısına, çocuklarına bir şey demiyordu. «(Küçük eşek değiller ya, Tanrının apaydınlık yolu serili önlerinde, bakıp görsünler, görüp yürüsünler; kör değiller ya!.. Bizimki buraya kadarlık. Atalığımı gücümün yettiği kadar yaptım, bunu Cenaballahm kendi de görüyor yukarda!)» diyordu.

Haçça da seviniyordu. «(Bundan kurtulduk, Allah yardım etse, öteki dertlerimizden de bir kurtulsak!..)» diyordu.

Yalnız bir sefer, az daha vur kır’a varan bir tartışma oldu. Orta bitmişti. Liseye yazılacağını söylüyordu Ahmet de, Şerfe de.

Namazdaydı Bayram. «(Hey gözünü sevdiğim Allahım, yerlerin göklerin yaradanı Tanrım! Bakıyorsun da görmüyor musun yoksa? Bir dikkat etsene, hiç akıl fikir var mı şunlarda? Hiç akıl fikir var

mı vidalı Haçça’da? Ulan sıpalar, direştiniz, orta’yı bitirdiniz, bırakın artık liseyi, şunu bunu! Girin bir sağlık okuluna, hemşire okuluna, öğretmen okuluna; kısa yoldan bir ekmecik kazanıp yemeğe bakın zukkum olasıcalar! Yakınından dönün şunun!..)» Secdeye varıyor, yeniden başlıyordu. «(Bu yıl biriniz daha geliyor! Şimdi o da başlayacak orta, lise! Üç öğrenci, üçü de birer değirmen! Bende motor gücü mü var ulan? Aldığım aylık ne şunun şurasında?)» Ama yemin etmişti sanki, dışından söylemiyordu bunları.

Bayram susuyor diye ötekiler de susuyorlar, sonra susmaktan usanıp, «Eee; Kocaman pabuçlu Allahın yılları, eşekten indi, ata bindi, atı da koydu cipe atladı, tozutarak gidiyor! Lisenin de zamanı geldi, kayıtlarınızı yaptırın bari!» diye açıktan söyleşiyorlardı. Bir gün böyle dedi Haçça.

Kabardı kalktı Bayram:

«Daha yetmedi mi Haçça Bey?» diye sordu. «Doğurduklarını okutup okutup itatsızlığı göğe değdirmek mi istiyorsun? Allaşkma yetsin artık! Bak, büyük söylemiş olmayım Haçça Bey, oğlana karışmam, kız bir adım atamaz liseden yana! Şimdi liseye giden yarın yüksek kısımlara da gideceğim diye tutturur. Girsin hemşire okuluna, öğretmen okuluna; Adana’da, Akşehir’de varmış; okuyup kısa yoldan zukkumlansın…» Çok kesin söyledi, kesip attı.

Şerfe başladı ağlamağa.

«Ağlama Şerfe!» dedi Haçça. Bayram’a döndü: «Hiç zayıf almadan orta’yı bitirmiş kaç çocuk var şu Burdur’un içinde, bir baksana çevrene Bayram, kara gözlüm, yiğidim? Neden böyle direşiyorsun, kapatıyorsun çocukların önünü; haa? Ulan eller okutayım der de çocukları okumaz! Bizim çocuklar maşşallah barut, sen engelliyorsun! Ne kadar terssin ulan?!.»

«Sus! Ters senin kendin! Sus, yanlış yunluş konuşup tepemin tasını attırma, sus!..» Kaldırdı elini, vuruyordu az daha.

Haçça, tutup yanına indirdi kocasının elini:

«Vurmakla olacaksa vur Bayram! Çocuklar büyüdü, ağızlarımızın tadı uçup gitti. Bak bütün terbiyemle, hem yalvarıp, hem soruyorum sana: Niçin böyle yapıyorsun? İyi düşün, bak dünya nere gidiyor, âlem nere gidiyor? Herkes Daşduraklı Hilmi’nin kafasında değil, çevrene iyi kulak ver! Atlı dünya cipli dünya oldu Bayram! Di-

208

KARA AHMET DESTANI

reşmenin bir etkisi olmayacak! Kessen gene okuyacak bu çocuklar. Sen bıraksan okul bırakmayacak. Kafalı çocuklar diye belkim kendi yapacak kayıtlarını…»

«Okul nasıl karışırmış benim çocuklarıma?»

«Güzellikle karışıyor, sevdiğinden!..»

Kanırdı kafasını iyice: «Karışamaz!» dedi.

«Daşduraklı sana nasıl karışıyor?»

«Hay Daşduraklınızın mma! Ulan bir Daşduraklı tutturdunuz! Adamın bana kötü bir şey dediği yok! Allanın yolundan başka yola itmiyor beni adam!.. Ulaaaaaan!..»

«Allahın yolunu bir o mu biliyor? Bizler sapkın mıyız?»

«Sapkm olmasanız bu hallere düşmezdiniz Haçça Bey!»

«Bey senin kendin! Bey deyip deyip canımı sıkma benim!»

Uzayıp gidiyordu. Belki biraz yatışır diye yıllık izninden on gün alıp, çocuklarını da toplayıp Karataş’a gitti Haçça. Yıllardır ilk geliyordu. Kapan dur hastanenin çamaşırlığına, kapan dur eve derken, Irazca’nın tanıyıp bileceği hallerden çoktan çıkıp gitmişti. Gelin kaynana sarmaşıp ağlaştılar.

«Maşşallah, maşşallah!.. Budala Bayram unuttu diye sen de unuttun beni! Yad olduk gittik şu kadar yerde ay Haççam!..»

Bir karşılık vermedi. «(Unutturanlarm gözleri kör olsun ana! Canımızın, başımızın derdine düştük, yeldik durduk el kadar ekmeğin ardında, unutmuş gibi olduk!)» dedi içinden. Durup bir daha sarıldı, kokladı kaynanasını.

Nasıl koyup gittiyse öyle duruyordu gelin geldiği ev. Yoktu bir değişme, gelişme! Çürük merdiven biraz daha çürümüştü. «(Güroluk çamlığından getirdiği ağaçlarla yenileyecekti bunu Kara Bayram. Yeniledi!..)» Biraz daha aşınmıştı kerpiç duvarlar. Avlunun çiti çökmüştü. Kurt yemişti direği, merteği. Bakanı onaranı olmayınca her yaka bir yakada kalmıştı.

Bakırı bakracı alıp İğdeli’ye su doldurmağa gitti. Gören tanımakta zorluk çekiyordu: «Kim bu gu? Haççamız mı? Az daha bilemeyecektim! İhtiyarlamış! Şurasından burasından kırarmağa başlamış saçları! Avurtları çökmüş!..»

«Eee; şehir kolay mı? Kendini de çökertir insanın!..»

«Şehir yerden yere çarpar insanı…»

KARA AHMET DESTANI

209

«Her gün, her gün teknenin başında…»

Eskisi gibi, aktığını belli etmeden akıp dururdu sular. Önce bir küçük gölcük, gölcüğün içinde irili ufaklı taşlar. Durmadan oynuyordu balıklar… «Akıp durur kadın sular! Bir sular eskimemiş, bir balıklar çökmemiş! Eskiye eskiye sürüp gidiyor Karataş…»

Pabuçlarını, çoraplarını çıkardı, çemredi paçalarını. Kollarını sıvadı. Alt ucundan girdi gölcüğün. Bumbuzdu. Bir silkilme oldu ciğerlerinde. Yürüdü ortasına. Kaçmıyordu balıklar. Mısır koçanından büyüktüler. Siyaha maviye boyanmıştılar. Biribirleriyle cilveleşirken şimşekten hızlıydılar. Belki hiç güçlük çekmiyorlardı. Belki sadece suyun gözünden yanda, derinlerde çiftleşmekten tat alıyorlardı. Belki gün ışığı geçip gittikten sonra uyanıyordu derilerinin altındaki kuzgun… Eğilip avuçladı suyu. İçti soğuk soğuk, çarpa çarpa yıkadı yüzünü. Islak ellerini ensesinde, kulaklarında gezdirdi. Kollarını dirseklerine kadar, ayaklarını dizlerine kadar yıkadı. Bir daha, bir daha çarptı yüzüne. Gözlerinin içine aldı soğuk suyu, yumdu açtı kapaklarını. Balıklar ellerinin ayaklarının arasından gidip geliyordu. Uzattı elini birkaç sefer. Değdirip alıyordu. Akıveriyorlardı. Hızla fırlıyorlardı. Bakraçları çalkaladı. Doldururken iki balık aldı içine. Fırlayıp çıktılar, attılar suya kendilerini. Birden suyun gözüne doğru çekildiler küsmüş gibi… «Eyvaah!..» dedi Haçça. «Eyvaah!.. Yaptığını beğendin mi Haçça Bey? Kaçırdın balıkları! Ne suçları vardı da teziktirdin? Şeytan girmiş senin içine Haçça Bey! Kara Bayram’m içinden çıkıp senin içine girmiş şeytan!..»

Aldı bakraçları gölcüğün kıyısına: «Gelin gelin; oynaşın gene! Gelin kusura bakmayın! Şehirlerde şeytan girmiş içime; kusura bakmayın!.. Şaka ettim; gelin…»

Durup gölcüğün dışından baktı. Bir zaman görünmediler. Beşi onu gelip geri gittiler. Sonra biri gölcüğün ortasına kadar geldi, dönüp gitti. Sonra çoğaldılar. Akışmağa başladılar eskisi gibi.

Ahmet’in gelir gelmez şaştığı konu, köyde John Williams adında bir Amerikalının bulunmasıydı. «Barış Gönüllüsü» olarak görev yapıyordu. Kimi zaman Nuri’nin Kahve’de, kimi zaman dibeğin başında, kimi zaman evlerde boy gösteren upuzun bir adamdı. Yirmi ile yirmi beş arasında gösteriyordu. İl içinde elli tane imişler. Şehirde de görüyordu arada bir. Şimdi sözüm ona «Halk Eğitim Merkezi»

14

210

KARA AHMET DESTANI

olarak kullanılan eski Halkevi’nde İzmir’den gelen Amerikalı Bölge Müfettişiyle toplanıp kendi aralannda uzun uzun konuşuyorlardı. Kiminin boynunda birer fotoğraf makinesi, kiminin elinde birer teyp, film kamerası, yok lokantasıydı, yok müzesiydi, yok gölüydü, fabrikasıydı, altını üstüne getiriyorlardı ilin. Pazarı dolaşıyorlar, resim çekiyorlar, film alıyorlardı. Garip adamlardı. Her birinin ayrı huyu hevesi vardı. Oldukça serbest davranışlı, güldürücü adamlar, çocuk kadar saf görünüşlü kızlardı. Üçer ay kurs görmüş, biraz Türkçe, biraz da gelenek görenek öğrenmişlerdi Amerika’da. Dağıldıkları köylerde kimi ev, kimi ahır yapmağa kalkıyor, kimi kuyu kazıyor, kimi çamurun içine çimento katarak «sağlam» kerpiç kesme yöntemi göstermeğe çalışıyordu. Kızlar biçki dikiş, konserve, peynircilik hakkında gösterişli işler yapıyordu.

Karataş’a gelen’e Taşkelle Mehmet’in evden bir oda verilmişti. Orada yatıp kalkıyor, onun bunun evinde yemek yiyor, sık sık Bur-dur’a, Denizli’ye gidiyordu. Söylediğine göre 1000 lira aylık alıyordu. Ama harcamasına bakılırsa daha çoktu savurduğu. Çektiği resimleri Amerika’ya yolluyordu. Orada albüm yapacaktı müdürleri. Kendisi de gidecekti bir yıl mı, iki yıl mı sonra. O zaman bunların iyi çıkmışlarından gönderecekti Karataşlı dostlarına.

Muhtarın ev yapılıp bitmiş, eksikleri tamamlanıyordu. John Williams da Kumtarla’nin kıyısında küçük bir yapıya başlamıştı.

«Ne olacak bu Mister?» diyordu köylüler.

«Yani ne yapmak istiyorsun sen?»

«Bu size bir örnektir. Siz yetiştirmek erken sebze! Burda var fide için sıcak ev; bir ay sonra…»

Şöyle böyle anladılar.

Kazma kürek alıp çalışıyordu. Kendinindi bunlar. Daha başka araçları vardı, gelirken getirmişti.

«Komünizm, sosyalizm bir! Aynı aynı!..» diyordu. «Biz var istemez sosyalizm! Biz var demokrasi!..» diyordu.

Sıcak ev’in temellerinin kazılmasına köylüler yardım ettiler. Çünkü sıkıştırdı hepsini Muhtar: «Ulan ne utanmaz insanlarsınız, devenin nalbanda baktığı gibi bakıyorsunuz! Konuğa iş yaptırılır mı? Ne yapılacaksa tarif ettirip yapın; durmayın…»

Delikanlılar  kaptılar kazmayı küreği.  Gönüllünün  istediği bi-

KARA AHMET DESTANI

211

çimde kazdılar. Sonra kağnıları koşup Düzmeşe çayından taş, ormandan ağaç düveç getirdiler. Bunun için tâ Güroluk’a gittiler. «Git, iki üç gün buralarda görünme!» diye Ormancı İbrahim’i de Denizli’ye yolladılar. Çatısını çatmak için Taşkelle Mehmet’e dediler: «Haydi ne kadar becerin varsa göster sen de!»

Demeseler de gelip yardım ediyordu Taşkelle Mehmet. Kum eletti, çimento getirtti, temeli ördüler harçla. Eni dört, uzunu on metrelik bir yapıydı bu. Temeller toprağın üstüne çıkınca düzleyip sıvadılar, üstüne direkleri diktiler. Araçları arasında suterazisi de vardı gönüllünün. Direkleri onunla ölçüye alıyordu. Çatısını Taşkelle Mehmet’e yaptırdı. Ortaköy’ün hızarında biraz tahta biçtirdiler.

«Burası!.. Burası var kapatmak; ama camla değil!»

Şehre gitti, bir koca tomar naylon getirdi. Kesip biçti, çivilerle çıtalarla çaktı, dolaştırdı naylonu. Üstünü, yanlarını, önünü ardını kapattı. Hacı Mehmet’in otobüsle iki soba getirtti. Telle direklere astı bunları. İki tane ısölçer taktı. Önünün kapısı, içinin sobalarıyla hazır demekti sıcak ev. Toprağını düzenledi sonra.

«Sizin erken sebze için örnek çalışma bu ev!» diye anlatıyordu. Kasıma kadar her yanını elledi durdu. Domates, patlıcan, biber tohumlarını ekti birer köşeye. Kasımın başında sobaları yaktı. Süzekli bir teneke getirmişti. Bir yandan da suluyordu.

«Ulan anladım!» dedi Kerimoğlu’nun Durmuş. «Bu dürzü bizim Alanyalılar gibi sera yapıyor!»

«Valla haggaten iyi anladın, aşkolsun!..»

«Yirmiii gün var, bunlar yetişti, ben var söktüm, yeniden diktim toprak. Siz var gördünüz… Tamam…»

Bir ay geçti, yaprak belirmedi toprakta. Çünkü Peder Gediği’nin tam ağzmdaydı sıcak ev. Çıvvv diye esti mi alıp gidiyordu serçe ka-darcık kadarcık iki sobanın sıcaklığını. Geceleri buz tutuyordu. Ama gönüllü, her sabah yeniden yakıyordu sobaları.

Bazan koyup Burdur’a, Denizli’ye gidiyordu.

«Ben var bunu size göstermek. Hem benim müfettiş gelip görmek! Tamam! Çok mühim sıcak ev…» diyordu.

Çapayı alıp kazdı, aradı ektiği tohumları. Gözle görünür bir şey yoktu toprakta. Belki çürümüşlerdi. Gübre olmuşlardı belki. Takvime baktı, bir daha ekti. Yaktı sobayı, cemreler düştü. Yoktu… Yeni-

212

KARA AHMET DESTANI

den kazdı, yere boru düşedi. Sobaların sıcak dumanını verdi boruların ağzına. Yeniden ekti, yaktı ateşi. Böylece sobaların sıcağını yerin altına vermek, bol ısıda çabucak yeşertmek istiyordu tohumları. Olağanüstü çaba harcıyordu. Bir yandan da baharın ucu görünmüştü. Köylüler Antalya, Alanya yanlarında yetiştirilen fidelerden alıp kendi harımlarına dikeceklerdi. Williams’m İzmir’de olduğu sırada, üç bağ aldırttı Muhtar. «Yok mahcup etmek konuk Gönüllü!» dedi. Diktirip sulattı fideleri. Diplerine bol gübre koydurdu. Hafta demedi canlandı pörsük fideler.

Gelir gelmez sıcak eve koştu Gönüllü. Kısa bir an kaldı içerde. Sonra haykırdı sevinçle: «İşte burada bir mucize; ben var gerçekleştirmek!..» diye göklere göklere attı yumruklarını. Bir sürü fotoğrafını filmini çekti fidelerin, sıcak evin.

«Kaksiktir dürzü!..» dedi Melek Hasan. Biraz sözünü esirgemezdi. Boşboğaz tanınırdı köyde.

«Ben var anlamadım ne demek kaksiktir!»

«Hani nerde sözlüğün, açıp da bakıversene!»

Çıkardı arka cebindeki sözlüğü, aradı taradı bulamadı. Kerimoğ-lu’nun Durmuş: «Go home demektir Mister, go home!» dedi; gene anlamadı; baktı bön bön.

Muhtarla, Muhtarın CemaFle, Haceli’nin kardeşi Ömer’le, üye İbrahim’in oğlu Mehmet Ali’yle düşüp kalkıyordu sürekli. Beytul-lah Hocayla da ruh gibiydi arası. Son derece uyumlu adamdı. «Kak-siktir»in anlamını öğrendiği zaman da kızmadı Melek Hasan’a. «Sen var Melek Hasan, benim başım eğilmek önünde. Çünkü sen beni traş eder…» dedi. Nereden duydun, öğrendin; gerçekten biraz berberliği vardı Melek Hasan’m. Takımı, makinesi, usturası vardı…

«Ben var sevmez yalnız komünistler, sosyalistler! Sever herkesi…»

Durmuş:

«İnsanların huylan çeşit çeşit: Ben de emperyalistleri hiç sevmem aksi gibi!» dedi. «(Ne çare bizim hökümet doladı seni başımıza; bakalım ne zaman siktirolup gideceksin?)»

Gündönümü gelirken sığırlara bir hal oldu. Düşüp düşüp ölmeğe, şişip şişip devrilmeğe başladı güzelim inekler, düveler. Çok kötü, «yanıkara» dedi bilenler. Muhtar mazbata yaptı, bekçi gitti, alıp getiremedi baytarı. Köyden giden yazıya sağırdı ilçe. John Williams bir

KARA AHMET DESTANI

213

mektup yazdı kaymakama. Kaymakam mektubu alınca atladı cipe, baytarla birlikte çıkıp geldi. Çukur kazdırıp gömdürdüler ölenleri. Kalanları aşıladılar. Bir ölçüde önlediler hastalığı.

Birden saygınlığı arttı Williams’m. Yoğurt, yumurta, kaymak, filan taşımağa başladı kadınlar. Çay içe içe bir kalıyordu kahvede. Herkes bir tane ısmarlıyordu.

Şehre giden yolun uzunca yeri bozuktu. Köprüsü doğru dürüst yapılmamıştı yıllardır. Seçime yakın biraz kumdur taştır getirip yığıyorlar, kalıpları çakıp demirleri dikiyorlar, seçim olunca bırakıyorlardı. Kışın seller süpürüp götürüyordu her şeyi. Otobüs kamyon geçmek şöyle dursun, atla eşekle geçmek bile zor oluyordu. Bunun için beş muhtar birleşti, Kaymakamı da geçip Valiye dilekçe yazdılar. Bir karşılık alamadılar. Köylerden varan sesi hiç mi hiç duymuyorlardı demek. Yazıyı bırakıp «heyet» gitti. Sağlam söz aldıkları halde bundan da sonuç çıkmadı.

Köyün akıllı yeni yetmelerinden Cahit, onbaşı olup dönmüştü askerden. «Tümenin paşasına yazalım, büyük komutanlar kalkınmacı olurlar…» dedi. O zaman Williams’i anımsadı köylüler. «Biz yazsak kulak asmaz, köyümüzün Gönüllüsü yazsm, bakalım ne çıkacak?» dediler. Çağırıp isteklerini anlattılar Williams’a. «Yes!..» çekti h)e-men. «Ben var yazmak bir mektup; sizden biri götürmek; o zaman tamamdır bu iş!..»

Cahit onbaşı götürdü mektubu. Ertesi gün, tatil olduğu halde, sivillerini giymiş, cipini çekmiş, yanında yardımcılarıyla birlikte çıkıp geldi Paşa. Grayder girdi yolun bozuk yerine. Tümenin usta erleri başladılar köprüyü yapmağa. Bir ayran içti, Barış Gönüllüsünün rahatının iyi olup olmadığını sordu, kuzu yedi pilavla, köprünün de, yolun da iki gün içinde yapılacağını müjdeledi gitti. Gitmeden, «Şimdiye kadar niçin haber vermediniz?» diye kızdı Muhtara. O da, «Cahilliği kendin bilmez misin Paşam, cahiliz, o yüzden akıl edemedik!» diye özür diledi. Başta Gönüllü Williams olmak üzere köylülerin elini sıktı Paşa, öğütler verdi. İşler de dediği süre içinde bitti.

«Yahu, kızlarımızdan birini beğense de gitmese şu oğlan! Böyle sözü geçkin elemanı bir daha nereden bulacağız?» diye diye bir kalıyordu köylüler.

İşte bu Amerikalıydı köyün içinde dolaşan. Herkes onu konuşu-

214

KARA AHMET DESTANI

yor, onu anlatıyordu Ahmet’e. Ama gidecekti. Bir ay sonra doluyordu süresi. Üzgündü köylüler de, kendisi gibi…

Yaz işleri bitiyordu. Harmanın sonunu alıyorlardı. Savurduklarını çeçlemişler, ortakları bölüşmüşlerdi. Kağnısına koyup getirmişti Iraz-ca’nın payını Kerimoğlu. Çuvalların yukarı çıkarılmasına yardım etti Ahmet. Bulgurluğu, unluğu ayırdılar. «Şunları da teneke teneke satar, borcuma harcıma veririm, ne yapayım?» diyordu kocakarı.

Başka bir gün Kerimoğlu kağnısını getirdi, un olacak çuvalları Çakır’ın Pınar’a yıkıp geldi, ivazca, Haçça, Ahmet; hep birlikte gidip yıkadılar. Çayıra serdiler kurusun. Osman’la Şerfe beklediler. Haçça çulun üstüne çıkıp karıştırdı. «(Gelmişken ununu bulgurunu hazır edelim anamın!)» diyordu. Harım hemen köprünün altındaydı. Fasulye topladılar, patates kazdılar, haşladılar tane yudukları yerde. Yanan ateşe iki dal daha atıp çocuklar mısır üttüler akşamüstü. «Şehirdeki mısırların böyle tadı yok, ben bir daha üteceğim! İzin verir misin nineciğim?» dedi Şerfe.

«Yavrum! Kara gözlü yavrum! Koş hepsini kır! On daha üt…» Irazca kendi de gidip bir etek getirdi. Haçça ateşi güreltiyordu. Ütüyorlardı yemden, yiyorlardı.

Sonra uzanıp yüzyukarı, köyünün göklerine, göklerden pamuk-lana pamuklana geçip giden bulutlara bakıyordu Ahmet.

«Taşıyalım mı kurumamış taneyi köye, sayvanın başına? Yoksa bırakıp gidelim mi burada? Çalarlar mı?»

«Bir tüfeğimiz olsa Osman Efe yatardı başında!»

Gözünün kuyruğuyla Ahmet’e Ahmet’e bakıyordu Irazca.

«Yatabiliriz biz abimle değil mi ana?»

«Yatarsınız tabii oğlum! Haba, yorgan yastık getirip ninenizin tanesini beklersiniz. Sabah olunca bir daha serdik mi kurur. Sonra değirmene iletiriz. Kurumamış taneyi neden götürelim köye?»

«Şehirli olduk diye bizi korkak belleme, nineee!..»

Sonra Haçça’yla Irazca sokuldular biribirlerine: «Bunlar burada haggaten yatabilirler mi acabola?»

«Yatsınlar elleme!» dedi Irazca. «Yatsınlar; hem de azıcık tatsınlar cesaret denen şeyden! Pısıp durmasınlar köyde şehirde!..»

«Amanın! Amanın nerelere gideyim!..»

Güldü, ağız tadıyla baktı çevresine:

KARA AHMET DESTANI

215

«Eve gidelim birazdan!» dedi Irazca. «Kerimoğlu’nun eşeğe saralım habaları, yorganı yastığı, Ahmet alıp gelsin. Yatsın kardeşiyle. Yatıp yıldızlara baksınlar uykuları gelesiye!..»

Şerfe kıvranıp duruyordu: «Bir de derler insanlar eşit! Hani nerede? Erkek olsam ben de yatardım! Bakardım neler dönüyor geceleri gökyüzünde, yerde dönenlerden ayrı?..»

«Tasalanma dorumum!» dedi Irazca. «Sen de evimizin hayatından bakarsın. O kadar soğumadı daha havalar! İstersen sayvanın üstüne sereriz döşeklerimizi. Senin bakacağın gökyüzü olsun!..»

Ahmet koştu, Osman’ı kucaklayıp savurdu. O da bacaklarından aldı bire uzun, ikiye kısa ağabeyini, devirdi çayırın üstüne.

«Gücünüzü böyle mi gösteriyorsunuz?» Bağırdı Haçça. «Ne oluyor ama üstünüz başınız?»

Hemen bıraktılar biribirlerini. Kalkıp çırptılar üstlerini başlarını. Sonra Osman’ı tanenin başına bırakıp yürüdüler köye doğru. Beş evin damı sökülüp çatısı kiremitlenmişti. Üçü de yeni kiremitli yapılmıştı. Sahipleri Almanya’da çalışan. Kiremitli evleriyle başka bir görünüme giriyordu yoksul Kara taş. Eski, kara örtüsüyle, kağşamış duvarlanyla, kabuktan kiremitten de olsa o değişmeyi belki hiç görmeyecekti Kara Şali’nin eski evi.

Hüyüklerin oradan geçerken, Bayram’m Şükrü’ye, Şükrü’nün de Muhtara sattığı tarlaya boynunu burup burup bakıyordu Haçça:

«(Şehirde ancak bir uyduruk ev oldu köyün gözel saylan!..)»

Şerfe’nin elinden tuttu ansızın: «(Bir de işte şunlar okuyorlar! Engel olmasa babaları…)»

Kadın kız durup hal hatır soruyordu. Hoşgeliş ediyordu yeni görenler. Irazca önden gidiyor, onlara da, «Haydiiin! Osman bekliyor tanenin başında, haydin!..» çekiyordu. Önden gidip Kerimoğlu’nun eşeği alıp geldi Ahmet. Irazca kendi eliyle ekmek azık koydu. Yorganı yastığı, habayı ayırdı. Denkleyip sardılar. «Dâh dee! Bir gelenle yollarsın eşeği, haydi!..»

Çorba kaynatıp içtiler. «Aman Haçça, gittikçe dermanım azalıyor! Gelmeseniz bunları yapamayacakmışım! Belki bu kış öleceğim. Konu komşu, “Kapıyı kitlemeden yat Irazca, haberimiz olup açasıya şişersin!” diyor. Pek zorumuş yalnızlıklar…»

Eskisinden  daha düzgün, şehir evi gibi çatılı kiremitli yaptır-

216

KARA AHMET DESTANI

mıştı yeni evini Muhtar. Samanlık deliği demir kapaklı, içten sürgülü! Gübre deliği demir kapaklı, içten sürgülüydü. Çırayla kandille kimse dolaşmıyordu ahırda. Camlı fenerlerden almıştı. İkişer pilli, Çin malı elektrik fenerlerinden almıştı. «Allah nasip ederse elektrik bilem getirteceğim bu köye! Karataş’ı iyice ilerleteceğim!..» diye öğünüyordu. Kendinden biliyordu olan batan «ilerleme»leri.

Ahmet, Melek Hasan’m karısıyla yolladı Kerimoğlu’nun eşeğini. Habayı serip yorganı yastığı attılar üstüne. Yavaş yavaş akşam oluyordu. Toplamağa başladılar çayırın üstündeki taneyi. Toplayıp çulların ucunu örttüler biribiri üstüne. Ateş yaktılar yeniden. Ekmek gevretip çökelek düründüler. Çökelek ekmek boğazlarını aldıkça koşup su içtiler pınardan.

Akşamın geç vaktine kadar aşağı yukarı gelip geçip durdu insanlar. Köylü biçimi selam veriyorlar, «Nasılsın Ahmet Efendii, iyi misin?» diye soruyorlardı. «Osman Efendi, sen nasılsın dayım?» Onu da selama kelame gelir Efendi sayıyorlardı. Hafiften hafiften kabarı-yordu Osman.

«Sorun ne biliyor musun bizim oğlan?»

«Sorun babamın gönlünü edebilmek heralda!»

«Ya gönlünü edebilmek, yada onu aşıp mutlaka yazılmak liseye! Ötesi sorun değil. Yani bizim için sorun değil dersler…»

Osman’ın içine dert olan bir de ceket pantolon’du. Ağabeyiyle ablası için çektiklerini kendisi için de çekecekti anası.

«Okumak sorun değil de abi, üzüyorlar giysi diye, kitap diye…»

«Çok pişmanım bu yıl İstanbul’a gitmedim!.. Köprü’de gözlük satardım. Belki birer buçuk kalırdı gözlük başına. Belki gene raslar-dım İbrahim’e. Birlikte yatardık yapılarda.»

«Güz gelirken ayaz oluyor geceler…»

«Sabaha karşı çiğ yağar açıklara…»

«Sorun, bir an önce okuyup anamı emekli etmek!»

«Anamı düşündükçe sızlıyor burnum! O zaman diyorum, acaba tutsam mı babamın sözünü? Kısa yoldan bir okula girip yapışsam mı maaşın sapma? Birazcık çok olacağına, az olur…»

«Çok istiyor anam kaymakam olmam!»

«Kaymakam olmayı kim istemez varsa olanak?»

<-Sen olursan, bizi hoşgörür gidemezsek ileri…»

KARA AHMET DESTANI

217

 

«Gökteki yıldızlar kadar yüksekte anamın gönlü! En azından Şerfe de başhemşire olmalı! Sana bir şey demiyor şimdilik. Belki lise müdürü olmalısın…»

«Benim en kızdığım Daşduraklı Hilmi gibileri! Personel Şefi bir de hastanenin! Başhekim olsam sallarım hepsini. Elimden gelse Sağlık Bakanı… Benim gönlüm de yüksek yıldızlar kadar…»

«İnsanın gökteki yıldızlar kadar parası olmadığına, göre, yıldızlar kadar not alıp sınıfları geçmeli. Hem de giysi parasını, kitap parasını çıkaracak kadar çalışıp biriktirmeli yazın…»

«Anlamadığım bir şey daha var: Niçin şehrin üstünde bu kadar parlak değil yıldızlar? Baksana Yedi Kardeşler’e, kaynaşıp duran Ülker’e! Samanyolu’nun döküntülerini tane tane say…»

«Hepsinin ortasında Akyıldız, yıldızların gülü!..»

«Nurten’in babası da mı yazılmasın kızım diyormuş?»

«Duymadım, ama diyebilir! Tutucu imiş az biraz…»

«Büyüyünce ben de tutucu olacağım abi, ne dersin?»

Yatıp durduğu yerden usulca doğruldu Ahmet, boşböğrüne habersizden dürttü kardeşinin: «Ol, ol! Babamla el ele verirsiniz…»

Bir boğuşma başladı çayırın üstünde. Azıcık gevşetiverdi Ahmet, yüreklensin kardeşi. Yıktılar yuvarladılar biribirlerini. Farkında olmadan bağırıp çağırıyorlar, köyün çekici sövgülerini biribirleri-ne söylüyorlardı. Bir bağırma oldu pınarın başında birden. Büyüdü akan oluğun sesi. Durakladı kurbağalar. Durup dinlediler acaba ne var? İki adam duruyordu omuzlarında belleri. Gökmısır sulamış geliyorlardı. Durmuşlar bakıyorlardı: Yahu kimdir bu efeler? Bizim köylü mü, yabancı mı? Bağırdılar sonra: «Ne ulan ooo? Heey ne’dö-ğüşüyorsunuz? Kimsiniiiz?»

Tık durdu Ahmet. Osman hâlâ vuruyordu altından. «Dur; dur bizim oğlan; adamlar var; bağırıyorlar; dur!» diyordu fısıltıyla. Tuttu ellerini, diziyle bağrına bastırdı, durdurdu kardeşini, sonra durup dinledi bir daha bağırsın adamlar.

Pınardan su içmişler, ellerini yüzlerini yıkamışlardı. Bellerini omuzlarına atmışlardı yeniden. «Kimsiniz ulan? Şu “bizim akraba” lardan mı yoksa?»

Fırlayıp kalktı Ahmet:

«Ne var be? Siz kimsiniz?»

218

KARA AHMET DESTANI

«Biz bu köylüyüz Beyim!» dedi Halil İbiş.

Ahmet tanımadı: «Biz de bu köylüyüz, ne var?»

«Yahu Nevar’ın karısı ölmüş, yerine sen var!»

«Karı mı? Karı sensin be; ağzını topla!..»

«Hoppalaa! Kim ulan bunlar?» ,

Osman toparlanıp kalktı usulca, sokuldu ağabeyine.

«Kimsek kimiz, güzelce sor söyleyelim!»

Melek Hasan, Halil İbişle fısıldaştı. Gerçekten bilememişlerdi bu ağızları şehirliye çalan delikanlıları.

«Ulan gözellikle sormadık da ne dedik?»

«Nevar’m karısı, şu bu; ne oluyor yani?»

Bir yandan da düşündü Ahmet: Yoksa yeni bir bela mı dolanıp sarılıyor başlarına?

«Ben Ahmet Kara, Kara Bayram’ın oğluyum!..»

Yanaştı Halil İbiş: «Ulan Ahmet, dayım, sen misin?»

«Ulan bizim Kara Bayram’ın efeler mi bunlar?»

«Ninesine tane yumuşlar heralım; bekliyorlar!»     ,    •

«Ulan Ahmet, bizi yanılttın! Bu da Osman mı?»

«Bu da Osman! Tanenin başında yatıyoruz…»

Attılar omuzlarından belleri:

«Ulan dayım; oturun bakalım; hoşgeldiniz!..»

«Hoşbulduk!.. Sağolun!..»

Çayırlıkta vırak vırak’tı kurbağalar. Düzenini bozmadan sürüp gidiyordu pınarın şarıltısı. İki adam çöktü çayıra. Paketini çıkarıp Halil İbiş’e sigara verdi Melek Hasan. Çakmakla yaktılar.

«Oturun, oturun bakalım! Siz bizdenmişsiniz yahu! Biz de sandık yabancı bunlar! Tavukları çalmışlar, suyun başında kaynatacaklar. Eee; baban nasıl Ahmet Efendi? İşleri iyi mi bakalım? Ulan çekip gittiniz, biz kaldık buralarda sürünmeğe. Nasıl gidiyor senin okul? Diyorlar Kara Bayram’ın oğlu birinci şair olmuş! Her yıl birinci geliyormuş koca şehrin lisesinde. Oturun oturun! Anlatın bakalım, ne oluyor bu İşçi Partisi filan?»

Ahmet oturdu habanın üstüne. Kardeşini de dizinin dibine çekti. Bekledi acaba ne çıkacak bu soruların altından?

«Bir seçim daha olursa komünistliği getirecekmiş İşçi Partisi, öyle mi? Yani sence komünistlik mi iyi, demokrasi mi?»

KARA AHMET DESTANI

219

Uzunca bir süre sustu, düşündü Ahmet:

«Bunları okumuyoruz Hasan dayı, bilmiyorum ben!»

«Haydi haydi;   biz  duyduk!  Ortaköylü Ekicoğlu anlattı!»

«Ekicoğlu’nun okulu Ankara’da, o bilir…»

«Kimi diyor Rusya aldı başını gidiyor, mma koyacak kocca Amerika’nın! Sürtecek burnunu yerlere!..»

«Bunları okumuyoruz. Hem niye Barış Gönüllüsüne sormayıp bana soruyorsunuz bunları?»

«Ulan dayım, Gönüllü Amerika’nın adamı, sen de bizim!..»

«Bilmiyorum bir şey…»

«Ulan dayım, felsefe dersi okutmuyorlar mı size? Var mı yok mu yukarda Allah? İnsan lisede okur da bilmez mi bunları?»

«Daha liseye geçmedim. İstiyorum ama babam gitme diyor. Belli değil daha. Şiir yazmayı da bıraktım şimdilik! Yani erteledim…»

«Seni bir ay kadar dama tıktıklarının aslı var mı? Konuştular burda, çok üzüldük! Ama iyi cevap vermişsin Savcıya. Demişsin köyler taş devrini yaşıyor! Şehirliler yiyor ekmeğin hasını…»

«Liseyi bitirebilirsem kaymakam okuluna girmek istiyorum. Onun için çok çalışıyorum derslerime.»

«Hiç sınıfta kalmaz diyorlar senin için, doğru mu?»

«Kalmadım; kalmıyorum; doğru…»

«Tamam canım! Bunu duydum ben! Necip Bey’in oğlanlarının okullarında okuyup hepsini geçeceğim demişsin; duydum!..»

«Necip Bey’in oğlanları İstanbul’da okuyor…»

«Zekâ olunca sen de okursun be dayım! Okutur hökümet…»

«Anamın babamın parasıyla okuyorum…»

«Bankada çok paranız varmış; anan da, baban da her ay beşer yüz alıyormuş, öyle mi?»

«Üçer yüz alıyorlar…»

«Üçer yüzden altı yüz, gene iyi!..»

«Sabah gidip akşam geliyorlar…»

«Komünislik gelirse her şey serbes diyorlar; öyle mi?»

«Bunları okumadık dedim ya az önce!..»

«Haydi haydi; senin de onlardan olduğunu söylüyorlar! Gençler diyormuş, ille de komünislik gelecek!»

220

KARA AHMET DESTANI

«Sen neyi anlamak istiyorsun Hasan dayı? Açık konuşsana birazcık! Niçin ağzımı arayıp duruyorsun?»

«Ağız aramak değil dayım; soruyorum nedir aslı?»

«Bu sorduklarını bilmiyorum…»

«Haha haha!.. Ulan kurdun oğlu haggaten kurt oluyor arkadaş! Şuna baksana, sımsıkı olmuş ağzı! Valla aşkolsun! Yum dayım yum, sıkı ağız iyolur! Konuşma mma koyum! İki sözcük de biz öğrensek kıyamet kopar! Her şeyi kendiniz öğrenin, bizlere tadırmayın…»

Gecenin içinde güldü Ahmet. Osman, dizin dizin dokuldu.

«Bu ufak efe nerede okuyor? Orta’da mı?»

«İlki bitirdi, Orta’ya girmedi daha…»

«Ulan aşkolsun bizim Kara Bayram’a! En iyisini yaptı! Toplayıp götürdü horantayı, verdi okullara; aşkolsun!..»

Halil İbiş güldü şakırtıyla: «Bayram ulan bu, Kara Bayram! Onun gibi var mı dünyada? “Bir köylü parçasıyım ben!” demedi, atıldı öne; koyuldu gidiyor! Ama babası ne kadar olsa, iş çocuğunda. Çocuğu okumazsa, babasının çabalaması sonuç verir mi?..»

«Aman dayım okuyun! Bizleri görüyorsunuz!..»

«Şerfe’yi de okutuyormuş Bayram, öyle mi?»

«Bitirdi o da orta’yı. Okutuyoruz…»

«Valla mı? Haggat mi? Ulan aferim! Ulan bitirsin tabii! Yarın bir memur olsa, maaş beş yüz! Beşer de siz alsanız, ohooo, dünyanın parası girecek Kara Bayram’ın evine! Biz burda durmadan boşa kürek çekelim! Arpa ekelim, gökmısır sulayalım…»

«Komünislik gelince her şey motorla olacakmış! Yerin altına sondalar salıp kır tarlalarını bile sulayacakmış devlet, öyle mi?..»

«Valla bilmiyorum…»

«Yani bunları bize yaptıracaklar, eğer geçebilirlerse başa! Bir de karı kız davası söyleniyor, orası bok! Acap aslı var mı?»

«Neyin?»

«Karının kızın ortak olmasının?»

«Duymadım, okumuyoruz…»

«Ulan valla Irazca’nın siyasetinden; aşkolsun!»

«Asıl diyorlar tarlalar ortak olacak! Ambarlar…»

«Onlar baştan olacak da, kadın davasını soruyorum!..»

KARA AHMET DESTANI

221

«Ben de orasını hiç düşünmüyorum bak! Neden dersen; bundan en önce karısı gözel olanlar korksun; bana ne?»

Muhtarın komşusu değil miydi Halil İbiş? Anlamağa çalışıyordu Ahmet. «(Acaba böyle konuşup, konuşturup; sonra: “Geldiler köyde propaganda yaptılar!” diye ihbar etmek mi istiyor cımbıldak Hüsnü?» Bir anda karakolu, savcılığı, kelepçeleri düşündü yok yere. Sonra Burdur Ağır Ceza’sında yeniden karşısına varmak Savcının, şişman Ağır Ceza Başkanının; gereksiz yere…

«Siz burada her şeyi duyup biliyorsunuz; bizim dersler sıkı; her zaman yazılı sözlü; bir sürü sınav başımızda; bu yüzden bir şey duymuyoruz. Ben sinemaya da gidemiyorum. Radyo bile dinletmiyor babam: “Öğrencinin görevi okumak” diyor…» «Aşkolsun!..»

Sigaralarını içip bitirdiler. Hâlâ oturuyorlardı. «(Halil İbiş de az biraz hısım düşmez mi zaten cımbıldak Muhtara? Bize düşmanlığı çoook çok derinlerden belki. Bu dürzüler bir tuzak kuracaklar bize ya, bakalım!..)» Birden ağzının içi acılaşmağa başladı. Baktı gecenin içinde boş yola. Akan suların, öten kurbağaların seslerini dinledi. Bekledi kalkıp gitsin şunlar, ama oturuyorlardı.

«Bana kalırsa, öğrenciler, hem de İşçi Partisi çok ister bize komünistlik getirmeyi! Ama Amarika istemez! Her işin ardında o var diyorlar. Hem de çok girdi ordunun içine filan. Ordunun içine girince, götünü yırtsa berikiler, bu işin sonu hava! Alttan alta çalışıp orduyu kendilerinden yana alabilirlerse belki! O da zor. Çünkü ordunun rahatı çok iyi. Ne yapsın herif komünistliği? Onun motorla sulanacak tarlası mı var?»

Eni konu tedirgin olmağa  başladı Ahmet.  Osman’ın içine de korku çöktü. Niçin kalkıp gitmiyorlardı? Nereden gelmişlerdi? Nasıl birden bunlardan açılmıştı söz? Kendi kendilerine ne güzel güreşip duruyordu iki kardeş!.. Melek Hasan:

«Gene de siz ayağınızı denk alın dayım. Uymayın komünislik iyi şu bu diyenlere. Kuru boş demokrasi hepsinden iyi mma koyum! Sorarlarsa, demokrasi iyi deyiverin. Bırakın başkaları getirsin her şeyi! Bize ne, size ne? Sizin de kalmadı şunun şurasında motorla sulanacak tarlanız. Ninenin bir harımı var, o da arığın hemen altında,

222

KARA AHMET DESTANI

bendi çevir sula, devir sula! Öteki tarlaları da Kerimoğlu dürzüsü düşünsün, ortak ekip biçiyor…»

«Öyle öyle!..» dedi Halil İbiş. «Bırakın yanan yansın, sönen sönsün aman dayım! Gördüğün eğri, beylerden doğru! Kaymakamlığı filan da siktiret hatta! Ufak boydan bir memurluk kaptın mı çekil. Yoksul köy çocuklarının ileri gitmesini öteden beri çekemez şehrin dürzüleri, vede varsıl takımı! Fazla ileri gidip ürkütmeyin. Hatta demeyin orda burda lise mise, Ankara mankara! Şöyle saklı okur gibi okuyup çekilin. Okuduktan sonra da tuttuğunuz ekmeğin değerini bilin. Yani bu işlerin ne kadar bok olduğunu şimdi sizin anlamanıza olanak yok. Anladığınız zaman da iş işten geçip gitmesin. Haydin dayım, biz gidelim. Tane yumuşsunuz, bekleyin tanenizi. Sevabını alın Irazca ninenizin…»

Kalkıp gittiler. Ahmet’le Osman da kalktılar, geçirir gibi yaptılar beş altı adım. Pınara varıp elini yüzünü yıkadı Ahmet. Osman kofaların arasına işedi. Gelip habanın üstüne oturdular yeniden.

«Anlatsana, nedir komünistlik?»

«Rusya’nın rejimi! Yani Sovyetler’in…»

«Ama ne?»

«Bilmiyorum!» dedi Ahmet.

«Duymadın mı?»

«Duydum ama bilmiyorum…»

«Nasıl bir şey olabilir acaba?»

«Her halde çok disiplinli, çok sıkı bir düzen. Sovyetler’de öy-leymiş. Çalıştırırlarmış tembelleri. Her halde, şehirliler için kötüdür. Çünkü köylü zaten çalışmaya alışık. Fakat burasını köylüler anlamıyor. Komünistliğin sıkı çalışmak olduğunu bilmiyorlar…»

«Neden söylemedin, sıkı çalışmaktır diye?»

«Ama öyle mi, değil mi, tam bilmiyorum. Yani ortaokulu bitirdiğim halde  bilmiyorum…»

«Derslerde okutmuyorlar değil mi?»

«Ders olmaz ki bunlar! Dersleri biliyorsun. Ortaokul dersleri ilkokulun aynı. Bir fizikle Kimya değişik. Onların konuları da Tabiat Bilgisinde var. Fakat Tarihte bile yok Rusya’nın rejimi…»

«Biz bunlara filan boşverelim değil mi abi? Hatta şiir de yazmayalım değil mi? Hemen okuyup bitirmeğe bakalım…»

KARA AHMET DESTANI

223

«Hep derse bakıyoruz, zaten boşverdik!» «Bütün sorun babamda değil mi abi?» «Evet…»

Kimbilir ne kadar baktılar yıldızlara, ne kadar konuştular. Bir yandan da sokuldular biribirlerine. Öylece uyudular. Uyuduklarının farkına varmadılar. Belleri üşüdü sabaha karşı. Düşünde sınıf arkadaşı Nurten’i gördü Ahmet. Atlas istedi. Yapamadığı bir ödevi yapıp verdi saklıca. Ne düş gördüğünü söylemedi sabah.

Gün doğar doğmaz açtılar çulları, taneyi serdiler. Anasıyla Şer-fe evde kalmış, Irazca ninesi çıkıp geldi, yeniden karıştırdılar. Öğleyin kurur gibi oldu tane. Öğleden sonra Kerimoğlu’nun kağnıya attılar çuvalları, değirmene götürdüler.

Kerimoğlu, karısı, oğlu Durmuş, daha bir on kadar insan geçen seçimde İşçi Partisi’ne vermişlerdi oylarını. Durmuş görünürlerde yoktu. İşe gidiyormuş kamyonu alıp. Kerimoğlu kendisi, «Gene vereceğiz dayım, ama bakalım ne olacak? Acaba devrilecek mi başımızdaki mütegallibe zihniyet? Senin görüşün ne?» diyordu. Ahmet, «(Galiba en bilinmesi gereken konulardan haberimiz yok!)» diye düşündü kendi kendine. Adamın yüreğine su serpecek bir karşılık veremediğine üzüldü. Kerimoğlu ciddi adamdı, Melek Hasan gibi, Halil İbiş gibi «ağız arayan» soydan değildi.

«Olur bu işler ama, köylüler ağız birliği etse de hep birden veri-verse oyunu! Yunus Bey vede onun gibi birkaç dürzü, sımsıkı tutmuş bizim ilçeyi! Ondan da beteri, tutmuşlar ilin tekmil köylerini! Dahi Türkiye’yi! Her seçim beylerden yana atıyor oylarını bizim arkadaşlar! Muhtar olacak dürzü de onların adamı…»

Değirmenci Kambur Yusuf da o yana, o yana çekiyordu sözü. Sırada müşteri yoktu. Çürükdiş’in tanesinden sonra Irazca’nm çuvalları girdi sıraya. Ertesi sabaha biterdi. «Sen istersen bekleme dayım, ben öğütür korum şuraya! Yarın da gelir götürürsünüz. Hakkımı da peşin aldım gördün, ivazca nineni en çok ben severim bu köyde. Kimse bilmez, ninen kendisi de takdir etmez o başka! Bence en eli öpülecek kimselerdir böyle yoksullar…»

Gene Kerimoğlu’nun kağnıyı koşup getirdiler, alıp götürdüler un çuvallarını. Sırtlarıyla yukarıya çıkarıp orta eve koydular birer birer. Bundan sonra bulguru kaynayacaktı Irazca’nın. Tarhanası karılacak-

224

KARA AHMET DESTANI

ti. «Gelmişken senin buna benzer işleri aradan çıkaralım ana!» diyordu Haçça. Bir de giysi yumalı, bir de evini silip süpürmeli, duvarlarını sıvamalıydılar. Kalırsa harımın patatesi ile fasulyesi kalacaktı. Bir de eski bağın pancarı, belki…

Ahmet, «(Asıl gönlünü edip de şehre götürmeli ninemi! Burda işi zor. Ne yapacak kışın Çıvvv dedi miydi soğuklar?)» diye düşünüyordu. Bunu söylüyordu anasına. Fakat anası bir yolunu bulup söylemeğe çalışınca, sözü ağzında kalıyordu. «Dönüp baktı mı şimdiye kadar yer yutası Bayram?» Muhtara değil, Bayram’a düşmandı sanki. Öyle taş gibi duruyordu içinin kini. Eridiği de yoktu, eriyeceği de. Konuşmadılar bile yeteri kadar…

Bir akşam Sultancagil’e gittiler. Bir iki akşam Sultancagil geldiler. Eski bağdan armutları çırpıp getirdiler. Eriklerin kalanını yarıp serdiler. Armutları ikiye üçe bölüp «kak» yaptılar. Domatesleri toplayıp birazını salça, birazını biberle karışık turşu yaptılar. Birer keseye tarhana bulgur böldü Irazca. Biraz erişte, biraz nişasta kattı. Biraz da salça alıp bir sabah bindiler Ortaköylü Hacı Mehmet’in otobüsüne, dokuz’a doğru şehre geldiler. İndiler mahallenin ağzında. Koltuklarında, kucaklarında taşıdılar getirdiklerini. Yığdılar evin hayatına. Mısır asmaklarını duvardaki çivilere astılar.

23

HAVADA KIRILAN OK

Bayram hastanedeydi. Haçça’nın bir gün daha izni vardı. Şer-fe’yle Osman öğleden önce gidip babalarını gördüler. Geldiklerini haber verip, halini hatırını sordular. Baktılar hâlâ durup duruyor mu inadının üstünde? «Niye buraya geldiniz? Ananız mı yolladı?» diye sordu sıkıştırdı. Kızmıştı gene. Bir ara Navrumlu Ali’ye rasladılar. Bir koğuştan çıkmış, ötekine giriyordu.

«Sonunda bulunup geldiniz mi yitikler?»

Elini öptüler babalarının arkadaşının. Babaları görür de beğenir diye umdular. Sonra çamaşırlıkta Necibe teyzeyi gördüler. Anasının selamını söyledi Şerfe. «Seni çok özledi. Çok özledi hastanenin yıkana yıkana bitmek bilmeyen giysilerini…»

Lisenin önünden geçerek, dükkânlara vitrinlere bakarak eve geldiler. Ahmet çıkıp gitmişti. Belki bakacaktı sinemalarda ne filmler var. Ne kalmıştı okulların açılmasına. İyi bir film varsa alıp gidecekti kardeşlerini.

Bayram, bu sefer de Navrumlu Ali’yle takışıp duruyordu. Ali seçimde İşçi Partisi’ne verecekti oyunu. Zorluyordu, bir türlü gönlünü edemiyordu Bayram’ın. Şeker’de Ali’nin bir arkadaşı vardı Mustafa adında. Mustafa’nın kardeşi Muratcık’ta öğretmendi. Konuşa konuşa iyice aklına girmişti Ali’nin. Ama Ali uğraşıyor uğraşıyor delemiyor-du Bayram’ın inadını:

«Varsıllar varsıl partisine, biz de kendi partimize! İşçi Partisi

15

lib

JS.AKA  AHMJ11   JLJbblAJNl

yoksulların partisi. Yeter Daşduraklı Hilmi gibi, Personel Şefi Salim San gibi dürzülerin ardından gittiğin! Çabuk bilinçlen, herkes bilinçleniyor! Dünyaya buzağı geldik, öküz gitmeyelim komşu!..»

Kâr etmiyordu… Haççagil köydeyken Bayram’a tümden el koyup bu işi başarmağa karar vermişlerdi. Özellikle Ali, ölse de yakasını bırakmayacaktı arkadaşının. «(Herkes benim gibi birer ikişer arkadaş çevirmeli ki bu iş olsun! Yoksa böyle gelmiş böyle gider. Biz de geçer gideriz bir şey anlamadan…)» diyordu.

«Amerika Amerika! Hani ulan Amerika? Ne zararı var bize Amerika’nın? Daha adam yardım etmiş kalkmalım. Hâlâ da etmekte. Ne istiyorsunuz Amerika’dan?» diyordu Bayram.

Ali, düşünüp taşınıp, «Bak benim değerli vede sevgili komşum!» diyordu. «Bunun dibacesini seninle benim anlamamıza olanak yok. Fakat okumuşları dinle, bak nasıl aklını erdirecekler? En baştan, madde bir, Amerika bizi sömürüyor! Nasıl mı diyorsun? O işletiyor madenlerimizi, o işletiyor benzin, mazot, zivt hemi de petrolümüzü! Bir milletin madenini, petrolünü yabancılar işletti mi, o milletin bütçesi boku yer, halkı asla kurtulamaz yoksulluktan…»

«Neden kendimiz işletmiyoruz peki?»

«Heralda bilmiyoruz yollarını…»

«Gördün mü? Amerika işletmezse gelip Rusya işletecek. O daha bok değil mi yani?»

Bu sefer Ali tutulup kalıyordu. «Yok yok!» diyordu sonra. «Bizim aklımız ermez! Bunu en iyisi bilenlere sormalı. Askeriye yönünden de çok sömürüyor Amerika. Ordumuzun içine girmiş adamakıllı. Bütün üslerini, tesislerini topraklarımıza kurmuş. Savaş olsa kabak başımızda patlayacak. Mayınlamış sınırları tam tüm, Rus’a karşı. Rus da hepsini patlatacak. Gitti Türkiye havaya!..»

«Onu baştakiler düşünsün! Ben bir garip kimseyim burda hastanede. Böyle kararlara karışamam…»

«Peki nesin sen, işinin adı ne?»

«İşim işgörenlik, yani temizlikçilik…»

«Ne demek işgörenlik, yani temizlikçilik?»

«İşçi demek; ama giriyor mu bütün işçiler?»

«Belki şimdi girmiyor, ama bir gün girecekler!»,

«Yeter mi işçinin gücü?»

KARA AHMET DESTANI

227

«Köylüler de var…»

«Köylülerden bunları anlayan kaç kişi? Camileri dersen yapılıyor. Yolları dersen yapılıyor. On kuruş da zam koydular ekine, pancara; daha ne?»

«Koydular ama fiyatlara da koydular! Bu kadar kalmkafa olma Bayram arkadaş!..»

«Tamam Ali! Şimdi istemediğim halde hatırım kıracağım, tamam! Ben kalmkafayım, sen de bilinçlisin, tamam! Yeter artık, gelip gidip durma üstüme…»

Böyle sürüp gidiyordu. Ali on sefer, yirmi sefer söylüyor, yoruluyordu; sonra Personel Şefinin adamları bir söylemede eski yerine koyuyorlardı Bayram’ı. Bir iki değillerdi, çoktular.

«Haydi ben döndüm diyelim!» diyordu Bayram. «Senin haberin var mı camilerden— Ne konuşuyor Tahir Hoca gibileri? “Birinci işi komünisliği getirmektir İşçi Partisi’nin! Karı kız ortak. Kazandıklarımızın hepsi devletin. Çocuklar devletin. Bir geldi mi atabilirsen at, yıkabilirsen yık!..” Her gün bu; her hafta bu; bunlar…»

«Halt etmişler! Karı kız asla ortak olamaz!»

«Olur olamaz! Söylüyorlar ya! Vede dinletiyorlar ya!»

Ellerini dizlerine çarpıyordu Ali:

«Tüm kabahatlar kimde, biliyor musun?»

«Bende! Kara Bayram’da!..»

«Hayır, tümü değil, birazı sende! Çoğu Atatürk’te! Hepsini kesmedi şunların! Milletin kafasını bulandırıyorlar şimdi!..»

Yaklaşan seçimler dolayısiyle radyoda, alanlarda konuşmalar yapıldıkça Ali hızlandı. Bayram bir onun, bir ötekinin çekiştirmesiyle sersem tavuğa döndü. Ama kesseler İşçi Partisi’ne vermeyecekti oyunu. Ne olup kalacağı belli olmayan bir şeydi İşçi Partisi. Berikilerinse kazanacakları kesin! Sonra duyarlarsa İşçi Partisi’ne verdiğini, oğlunun kızının ortaokula girmesine de benzemezdi. Kesin olarak atarlardı işten. «(Onun için iyisi miii, şu Ali, kadim arkadaşım, daha fazla gelip gitmesin, İşçi Partisi şu bu konuşmasın! Serseri kendine acımıyor, bari bana bela olmasın…)»

Tam bu gıvgıv’m ortasında Ahmet: «Ne olacak bizim kayıt işlemleri ana?» diye soruverdi.

Bir kızıp parlayacak oldu Haçça: «(Soran ana diye soruyor, ba-

228

KARA AHMET DESTANI

ba diye soran yok hiç! Ha bir de babanıza ağlayın ölmeyesiceler!..)» Ama bilip duruyordu durumu. Çok ocumuştu çocuklar, sokulamıyor-lardı. Hep Haçça’ya geliyorlardı. Kızıp parlamanın bir yararı yoktu. Tuttu kendini: «Sorarız oğlum; iyi kötü konuşurum babanızla! Sonra gider kaydolursunuz. Tasalanmayın bakalım…»

Yemekten sonra gene gelecekti belki Ali. «(Kalkıp bir yere gitsek!)» diye düşündü Bayram. Kurnalı Süleymangil’e geçmekti en iyisi. Süleyman da az partici değildi ama bunun kadar yoktu gene. Oturur biraz kafasını dinlerdi. Bağırdı: «Yemekten sonra Süleymangil’e gidelim, bakalım ne yapıyorlar? Çoktandır gitmedik!..»

«Kalk Osman haber ver gel anam, gidelim…»

Ne derse şirp kabul ediyor, gereğini yapıyordu Haçça.

Süleyman’ın karısı, «Buyursunlar, bekliyoruz!» demiş.

Kalkıp gittiler. Süleyman da seçimlerden açmadı mı?

«Dine dokunmasınlar! Dine dokundular mı milletin şapkası fırlıyor! İkincisi, karılar ortak olacakmış; iktidara gelirlerse vatanı Rusya’ya satacaklarmış! Bu propagandalarla belini kırıyorlar İşçi Parti-si’nin. Değilse en kuvvetli parti, benim de kanaatime göre İşçi Partisi! Şimdi aramızda el yok surda. Kendi kendimize konuşuyoruz. Fakat aşırı din, aşırı propaganda zayıflatıyor…»

Süleyman’ın karısı Hava, bir yastık koydu Bayram’ın ardına. Biraz dik, düzgün oturdu. Sonra dirseğinin üzerine yangeldi.

«Ben diyordum: “Şimdi Ali gelir kafa beyin komaz, Süleymangil’e gidip başımızı dinleyelim on dakika!” Yanılmışım! Parti mikrobu senin de kanına girmiş…» diye kapatmak istedi konuyu.

Kabardı kalktı Süleyman:

«Dürzüler öyle hararetli ki bu sefer; öyle kızıyorum ki! Bizlerse öküzler gibi susuyor, koyunlar gibi uyuyoruz! Bize hazırdan olacak. Çalışıp çabalama, kendiliğinden düzelsin işler. Sözde sen de, ben de, işçiyiz değil mi şunun şurasında? Peki hani sendikamız? Hani partici arkadaşlarımız? Onca işçi, çiftçi birleşip iki arkadaşımızı yollasak Meclis’e olmaz mı? Biliyor musun kimler ortadaki adaylar? Yok içlerinde bir tek işçi, çiftçi…»

«İşçinin çiftçinin işi mi adaylık? Her şeyden önce diploma ister. Para ister. İşçide, çiftçide ikisi de yok…»

Bir süre konuştular. Sonra çay dağıttı Hava. Çocukların her biri

KARA AHMET DESTANI

229

bir yana serilinceye kadar oturdular, tartıştılar partiyi, seçimi.

«Benim için ay aydınlık, yol belli!» dedi Bayram sonunda.

Haçça, biraz hoşuna gitsin diye, «Hele bir anlaşılsın canım, İşçi Partisi neyin nesi? Bu sefer de Adaletçilere verelim, İşçi Partisi’ni dört yıl sonra düşünürüz…» dedi.

«Aferim Haçça komşu!» diye çıkıştı Süleyman. «Dört yıl dah? soysunlar memleketi demek!..»

«Bizim oyumuzla kurtulacak mı?»

«Herkes böyle derse asla kurtulmaz.»

«Eh, hele siz verin, biz biraz düşünelim!»

Çocuklarını alıp kalktılar. Yarın Bayram nöbetteydi. Bugün konuşmalı, bir aydınlığa çıkarmalıydı öteki işi. Örtüp bastırdı çocukların üstünü. Geldi kendi yataklarım açtı. Leğeni ırbığı getirdi, peşkir tuttu, abdes aldırdı. Bekledi namazını da kılıp bitirsin. Yatmadı kocası yatmadan. Bir iş alıp oyalandı. Bayram, duasını da bitirince, ardından sokuldu usulca. Bir ufacık gece lambaları vardı, onu yakıp yukardakini söndürdü.

Bu sefer yüzyukarı yatıyordu, sırtını dönmemişti Bayram. Haçça, elini kocasının göğsüne koydu usulca. Bir düşündü, biraz köyden anlatayım; ama hiç oralı değildi kocası. Belki daha beter sinirlenecekti şimdi. Bir düşündü, seçim konuşmalarından, Ali’nin, Süleyman’ın kafa şişirmelerinden açayım; zaten bıkmış burnuna kadar… Gezdirdi elini. Adam öyle yatıyordu tahta gibi. «Ben de kaldırayım elimi, karımın göğsüne, bağrına koyayım!» demiyordu.

«Bayraaam… Bir şey diyeceğim!»

Bekledi, «De bakalım!» desin. Belli belirsiz ışıkta baktı tavana. Başını bir sağa, bir sola döndürdü. Karısından yana bırakta öyle.

«Bir şey diyeceğim iznin olursa?»

«(Anamı alıp gelelim diyecek! Fikrin böyleydi madem neden alıp gelmedin?)» Vereceği karşılığı düşünmeğe başladı önceden. «(Ne işi var anamın burda? Otursun köyde düşmanlarıyla cenk etsin! Cım-bıldak Muhtarın yeni evini de yakmanın yollarını arasın! Sen burdan paraları yolla Hacı Mehmet’in şoförüyle saklı saklı…)»

«Sabah sen işe, ben işe; fırsat olmuyor konuşmağa…»

«(Bir de diyormuş ben yakmadım! Sen yakmadın da kendi mi yandı dürzünün evi? Ulan serseri, yapacaksan başka bir iş yap. Evini

230

KARA AHMET DESTANI

yaktın mı senin yaktığın belli olur. Sırtına taş sarıp kırbaçlayarak götürürler karakola! Ondan sonra da telefonlar ettirip, «Vay Bayram, zay Bayram!”)»

«Bu çocukların kayıt zamanı geldi geçiyor!»

«(Hoppalaa! Ne yapacağımızı konuşmadık mı?)»

«Gül gibi köyü bunlar için koyup geldik Bayram!»

«(Gittin geldin, hayranlığın arttı mı gene?..)»

«Tuttuk bir yol, sonuca varalım ele güne karşı! Herkes “Kara Bayram’in çocukları birinci!” diye kıskana kıskana bir kalıyor. Böyle çocuk her ana babada yoktur. Yazdıralım okusunlar Bayram…»

«Biz bu işi konuşmuştuk!..» dedi sinirli.

«Konuşmuştuk, ama kesip attın babam; olur mu?»

«Nasıl kesip attım? Yazdır Ahmet’i liseye, Osman’ı ortaya, Şer-fe de kolayından hemşire yada öğretmen okuluna…»

«İyi güzel diyorsun da babam, hemşire okulunun, öğretmen okulunun başvurması varmış, geçmiş!»

«Kim dedi?»

«Köyde konuştular. Hacı Mehmet’in şoförüne sordum gelirken, öyle söyledi. Yazıköy’ün öğretmeni bindi, sordum, öyle dedi…»

«Her gördüğüne okul mu soruyorsun?»

«(Nasıl da canı kavga istiyor!)» Sabrı sınırının kıyısına gelip gidip duruyordu. Lafı da ağzına ağzına veriyordu. «(Sen de babalan oluyorsun! Bir sefercik ilgilensen ya!..)»

«Vaktiyle sorsaydın! Neden iş işten geçtikten sonra soruyorsun?»

«Bildiğim işler mi? Heves ediyorum, ama bilmiyorum!»

«Bilmiyorsan öğren bir daha! Kızı liseye yazdıramam! O kadar!..»

«Ötekileri yazdırıp onu bırakmak olur mu?»

«Neden olmasın? Gitsin Kuran Kursuna, müslümanlık kötü mü?»

Birden tartındı Haçça! Elini kolunu geri çekti: «Hâlâ Kuran Kursu mu? Bitmedi mi daha o dava? Kıyamet kadar çocuk gidiyor Kuran Kursuna. Herkes hafız olursa öteki işlere kim bakacak?»

«Onun için ben de öğretmen, hemşire olsun dedim; kısa yoldan, kolayından! İlle de Kuran Kursuna gitsin demedim. Ama başvurması geçmiş, boş oturacağına oraya gitsin diyorum. Yada dikiş kursuna…»

«Olmaz! Doğru dürüst okullarda okuyacak hepsi de! Onlar için çekmediğimiz kalmadı. Yarı yolda kesemem…»

KARA  AHMET DESTANI

231

Dirseğinin üstüne doğruldu Bayram:

«Ulan sende hiç akıl yok mu? Kız çocuğu liseden çıkınca Kaymakam okuluna mı gidecek? Haydi o zaman da Ankara İstanbul fakültelerine para yetiştir. Dörder beşer yıl da onların kahrını çek. Hal-buysam kısa yoldan bir meslek okulu, hepsinden iyi!.. Kuran Kursunu da düşün. Ama demiyorum ille de Kuran Kursu. Oğlanları katmadık, kıza mı kalmış müslümanlık öğrenmek?»

Öyle sürdü tartışmaları. Sırt döndüler biribirlerine. Ezanlar okunurken uyandı Haçça. Gitti, fısıl fısıl anlattı. «Kardeşinin resimlerini çektir! Diplomasını, zarfını, pulunu toparla! Kendine gerek olanları da hazır et Ahmet! Bugün yarın gidip yaptırın kayıtlarınızı. İmzaya sıra gelince gelip atayım. Şerfe’ninkini düşünelim. Liseyi istemiyor baban. Öteki okulların başvurması geçmiş!» Çıkıp gitti.

Şerfe duydu, akşama kadar ağladı: «Kendimi asarım, giderim göle atarım!» dedi dedi ağladı.

«O zaman babanın gönlü olur! Gelir seni çıkartır gölden, yazdırır liseye!» dedi Ahmet. «Öyle deme de çare düşün, bir çare!..»

«Ben ne çare düşüneyim? Benim sözümü dinler mi?»

«İnarlı İzzet öğretmene söylesek; o söylese?»

«Bakmaz onun sözüne! Kızıp duruyor zaten…»

«Daşduraklı’ya yalvaralım, o söylesin!»

«Eğlen bakalım, kahbem abi!..»

«Lise olmaz diyormuş, dünyada olmaz kız! Başka okul da yok! Senin halin kül! Sen en iyisi babama yalvar…»

İkindin üstü Haçça geldi. Hâlâ ağlıyordu Şerfe. Kesti anasını görünce. Sildi yüzünü gözünü.

Haçça: «Sen burda ağlayacaksın da orda onun gönlü olacak sanıyorsan aldanıyorsun Şerfe!..»

«Tasamdan ağlıyorum ana…»

Nöbetçiydi hastanede Bayram. Kalkıp gitse miydi acaba? Akşam olmadan gidip yalvarsa mıydı? «Üçünü birden lisede okutamam, fakültelere yollayamam, kızınki kısadan olacak!» dediğine göre, ne yararı olurdu yalvarmanın?

Birden kalktı: «Ben Nurtengil’e gideceğim abi!» dedi.

«Bana ne söylüyorsun? Anama söyle…»

Haçça sordu: «Ne yapacaksın Nurtengil’de?»

232

KARA AHMET DESTANI

«Nurten’e soracağım o ne yapacak?»

«Ona göre ne var? Babası hastanede çalışmıyor ki!»

«Gidip konuşacağım…»

«Git konuş…»

Antalya Yolu’nun sağında, Necati Mahallesi’ndeydi Nurtengil’in evi. Evlerinin yanındaydı değirmenleri de. Avluda bir topal zerdalinin dibinde erişte kesiyordu anası halasıydı. Ötede dutun dibinde büyücek memeli bir inek bağlıydı. Pislik, batık içindeydi ortalık. «(Ahmet gelince de böyle pislikti yerler!)» diye utandı Nurten. Bulut gibi savruluyordu sinekler… «Hiç uğramadınız yazboyu! Ne yapıyor benim sınıf arkadaşı?» Öpüşüp sarmaştılar.

«Yukarı al arkadaşını Nurten!» dedi anası.

«Oturalım burda teyze!» dedi ya; iyiydi çıksalar.

Varıp el öpmek istedi Şerfe, «batık» diye vermediler.

Nurten’in halası bir kilim eskisi serdi: «Buna otur kızım!»

«Ne oldu, yaptırdın mı kaydını?» Soruverdi Nurten.

«Sen yaptırdın mı?»

«Yaptıracağım yarın.»

«Beni babam yollamıyor…» dedi Şerfe, ağlamsı. «Osman da gidiyor orta’ya bu yıl. “Okutamam üçünüzü birden!” diyor.»

«Ne yapacaksın peki?»

«”Hemşire okulu, öğretmen okulu olsa olurdu!” diyor. Başvurması geçmiş onların da! Ne yapacağımı bilemiyorum…»

Anası kalktı, içeri gitti. Evin altındaydı mutfakları. Şurup getirdi.

«Abin kaydoldu mu?»

«O da yarın olacak.»

«Bak ne diyorum: Sen de Ticaret Lisesine gir kız!»’

«Ne olur orayı bitiren?»

«Bankalara filan…»

«Bankalara sokar mı babam beni?»

«Kız gir oku, sonrası ayrı sorun!»

Halası da öyle dedi: «Hele sen gir bitir…»

«Tasamdan öleceğim! Hiç kırık getirmedim karnelerimde…»

«Bilmiyoruz, tanışmıyoruz ki ay kızım! Tanışsak da Nurten’in babası varıp bir konuşsa? Gene bü kadar okutmuş bak. Kolay mı, köyden kalkıp gelip?..»

KARA AHMET DESTANI

233

«Annemin yiğitliği…»

«Yazılıver Ticaret’e! Bir sürü banka açılıyor…» Düşünüp taşınıyor, içine sindiremiyordu bankalarda çalışmayı. Beyaz önlüğünü giyip doktor olmaktı özlemi. Doktor olup annesini emekliye ayırmak, sıcak sudan soğuk suya elini değdirmemek… Dünyası yıkılmış gibiydi şimdi. Morarmış gitmişti gözlerinin altı. Yarılmıştı dudakları. Söyleneni duymuyordu…

«Haydi iç şurubunu! Gönlü olsun babanın. Ticaret’e yazıl…»

«Sen yazılır mısın Ticaret’e Nurten?»

«Ben üniversite okumak istiyorum.»

«Ben de üniversite okumak istiyorum.»

«Zor! Elimizden bir çare gelmiyor ki!»

Akşam oluyordu zaten. Kalktı usulca. Olsaydı bir avuç aspirin, içiverseydi! Yada başka bir şey, bir avuç uyku hapı, arkadaşları içiyordu hani, içip uyusaydı! İnsan istediğini okuyamadıktan sonra neye yarardı okumak? «(Bir de anneni düşün Şerfe Hanım!)» diyordu içinden. «(Düşünüyorum! Onun gününde yokmuş okullar! Köylerde farkında olmadan gelip geçiyorlarmış. Şimdi şehirdeyiz, okullar var; gidemiyoruz! Nurten gidiyor, ben gidemiyorum! Bana Ticaret’i diyorlar; bakalım ona gönlü olacak mı?)»

Ayakları geri geri gidiyordu. Canı kapıdan girmek istemiyordu. Düşünüyordu: «(Hiç mi çare yok? Kimse çelemez mi aklını? Kendim çelemez miyim?)» Sersem sepet dikiliyordu annesinin karşısında: «Kız anne; kız anne; susup oturacak mısın? Düşün de bir çare bulalım ne olursun! Düşün; kalkıp hastaneye gidelim. Ben elini öpüp yalvara-yım. Arkadaşlarının içinde, belki hastalardan biri filan bir şey der, belki yüreğine acıma gelir…»

«Kız Şerfe, şımarma!» diye bağırdı Haçça. «Otur şuraya! Kız bu kadarını da okutmasa ne yapacaktın eşşeğin sıpası? Sıçarım babanın ağzına! Sıkma benim canımı! Kız ben daha imzamı zor atıyorum. Elimde ne var, yalvaracaksan git yalvar. Babanı elinden alan mı var? Yalvarmadım mı sanıyorsun? Sabaha kadar uyumadım hırsımdan. Daha ne yapabilirim?»

«Yarın dolacak vakit!.. Kalk hemen gidelim…»

«Olmaz anam! “Gece neden sokağa çıktınız?” diye kızar!»

234

KARA AHMET DESTANI

«Nurten yarın yazılıyor! O diyor Ticaret’e yazıl. Ben doktor olmayacak mıydım? Neden böyle yapıyorsunuz?»

«Bunları neden bana söylüyorsun?»

«Başka kime söyleyeceğim, kimim var?»

«Otur kardeşlerinle karnını doyur! Yat uyu sabah olsun! Sabah beraber gidelim ikimiz…»

Gece yarılarına kadar ağladı. Uykusunun içinde sıçradı, sayıkladı. Sabah şiş gözlerle kalktı. Yemedi ekmek, içmedi çay…

Ahmet de, «Nedir bu evin içindeki tatsızlık? Okumak mı bu kadar kavgaların temeli?» diye üzülüyordu.

Bayram, herkesin içinde karısını kızını bozdu boyadı: «Defolun surdan be! Okuma delisi kesildiniz başıma! Okutmuyorum ulan, var mı diyeceğiniz? Ben liselerde, fakültelerde kız okutacak kadar serseri değilim. Varsıl da değilim, olanca kazancımı yolunuza dökeyim! İkinizi okutuyorum, biriniz de kısada kalıverin. Git Demiryolu’na gir. Postane’ye gir. Ortaokuldan da alıyorlar. Bir geçim değil mi dünyada?»

«Baba elini ayağını öpeyim! Baba kurbanın olayım! Baba Ticaret’e yazılayım hiç olmazsa! Arkadaşlarım yazılıyor, ben kalıyorum baba…» diye yalvardı. Nuh dedi, peygamber demedi Bayram.

Nafize, çamaşırlığa çağırmıştı Bayram’ı; orada yalvarıyorlardı ana kız. Bir iki yalvarıp çekildi Haçça: «Gâvur inadından beter inadt var! Anasının inadından da beter! İnsan bu kadar yalvartır mı evladını? Kasım kasım kasılıyor şuna bak!..»

Nafize girdi araya:

«Madem Ticaret’e yazılsın Bayram abi! O da kısadan bir okul. Üç yıl sonra girer bir bankaya, hayatını kazanır. Ver izin. Onca adamın kızı okuyor, okusun seninki de…»

«İyi madem…» dedi.

Navrumlu Ali geldi o sıra:

«Herifçioğlu baş gerici olup çıktı yahu! Ne kızını okutuyor doğru dürüst, ne İşçi Partisi’ne oy veriyor! Kendisi de bir işçi…»

Sabrı sineri kalmamıştı. Birden attı tepesinin tası. Atıldı Ali’nin kucağına. Çatalından alıp dikti: «Erdiniz yettiniz olan! Ne benim sizden çektiğim ulan! Kiminiz okul diye tutturmuş, kiminiz parti, ulan! Okulunuzun da, partinizin de içine sinkaf edeyim ulan!..»

Tartındı kalktı Ali: «Hooop, hooop!..» diye bağırdı. «Yavaş gel,

 

KARA AHMET DESTANI                                 235

hooop!.. Sen kim oluyorsun da benim partime sinkaf ediyorsun ulan? Haydi hökümete söyle, ama partime laf istemem!..»

«Madem partine laf istemiyorsun, bırak yakamı! Bırak herkesi komünist yapmağa kalkma kendin gibi!..»

«Yazıklar olsun sana ulan!.. Demek sen de bütün yeyici dürzü-ler gibi söylüyorsun ha? Beş kuruş yeyintin olmadığı halde, onların söylediğini söylüyorsun ha? Demek bu kadar bilinçsizsin ha?» «İşçi Partisi’nin komünist olduğunu bilmeyen yok!» Bu sefer Ali atıldı Bayram’ın kucağına. Bir anda aldı altına, betona betona sürtmeğe başladı başını: «Adam ol da sen de ol ulan! Sen de ol; sen de ol!..» diye diye sürttü başını. Sonra Haçça gelip çekti kolundan. «Aman komşu, şaka dayağı mı çekiyorsun herifime? Biz kendi aramızda çekişiyoruz, sana ne bundan?» diye çıkıştı, göz etti sonra Ali’ye. «Kızımızın bir isteği var, konuşuyoruz! Sen de gelmiş araya giriyorsun! Bari parti siyasetlerini karıştırma!..»

Sonra Ali bir yana, Haçça bir yana çekildi. Şerfe ufacık bir umutla bakıyordu. «Allah Allaaaah!..» diye ellerini biribirine çarpıp görevinin başına yürüdü Bayram. «Son cevabımı bir daha söylüyorum!» dedi giderken. «Gidecekse Ticaret’e yaptırsın kaydını! Kısadan olduğu için kabul ediyorum! Dahi Osman’ı da öğretmen yada sağlık okuluna vereceğim ortaokuldan sonra. Başvurma gününü sakın geçirme Haçça Bey!..»

«İyi canım, buna da şükür Haçça abla!» dedi Nafize. Biraz daha ağladı buzladı, çıkıp eve yürüdü Şerfe. «Hiç ağlama! Gün geçer, bun geçer. Oku Ticaret’te. Öteki lisenin hakları buna da veriliyormuş. Bir çaresi bulunur işallah!..»

24

DAĞLARDAN AŞAN YOLLAR

Çocuklar kayıtlarını yaptırdılar, okullar açıldı.

Seçim geldi. Para dağıttılar. Bir oy yüz liradan, iki yüz liradan gitti. Adamına göre. Harcayabildiği kadar milletvekili, senatör çıkardı partiler. Parası olmayanlar hava aldı.

Bayram’a da getirdiler iki yüz lira. «Biz seni sağlam biliyoruz ama, bir uğradık. Sununla çocuklara fıstık al…» dediler.

Gelenleri tersledi:

«Benim çocuklar fıstığa alışkın değil! Yemediğim bok bir bu kaldıydı, bunu da yedirmeyin! Parayla oy yok bende, gönlümle vereceğim! Gidin; hem de siz kazanacaksınız işallah!..»

Marshal yardımından bir kamyon, bir kepçe alıp on yıl içinde ilin birinci iş adamı olan Rahmi Paksoy’un adamları vızır vızırdılar mahallelerde! En çok da 9 Ekimde oynadı ne kadar oynayacaksa; 10 Ekimde sonucu belli etti para! «Ulusal artık» vardı o yıl, 15 sandalye kazandı İşçi Partisi. Navrumlu Ali’nin temelli boşa çıkmadı umutları. Hele 15 sandalyenin sahipleri Meclis’te, başlangıcın hızıyla biraz çaba gösterince, gelecek seçimde başa güreşip çoğunluk sağlayacaklarına yürekten inanmağa başladılar.’ «Daha bu seçimde çalışmadım! Kadim arkadaşım, komşum Bayram’ı bile döndüremedim! Gelecek sefer köylere çıkacağım…» dedi Ali.

İnil inil derse çalışıyordu akşamları çocuklar. Haçça’nm eli yüzü eğikti, öyle gidiyordu. Ahmet Nurten’le aynı şubeye düşmüştü, bir

KARA AHMET DESTANI

237

hoş mutlu, bir hoş da ezikti. Eski Müdürü almışlardı. İyi biri gelirse kitap okutmak, gazete çıkartmak isteyen öğretmenlerimize engel olmaz diye umutlanıyordu. Daha beterini verdiler. Ispartalıymış. Adalet Partisi’nin adamıymış. Önü ardı kesiyordu kılıcının.

«Necip Bey’in çocuklarının okullarında okuyacak çocuklarım! Oğlum kaymakam, kızım doktor olacak, yoksullara parasız bakacak…» diyordu Haçça, yıkıldı umutları, yüzü buruştu, pörsüdü temelli. İçinden gele gele konuşamaz oldu Şerfe’nin yüzüne. Gene de her sınavda karnesini düzgün getirdi, kalmadan geçti sınıflarını kız. Osman da ablası, ağabeyi gibi çabalı çıktı. Atladı üst sınıfa. Ahmet şiir yazmıyordu. Haşim Yılmaz adlı bir öğretmen geldi; Sanat Tarihi okutuyordu. Bütün sınıflardan birer ikişer öğrencinin katıldığı kültür çalışmaları düzenliyordu. Sergiler, panolar, şiir günleri, kitap tanıtma toplantılarryaptırıyordu. Uyuyan yetenekleri uyandırıyor, gün yüzüne çıkarıyordu.

Uzunca bir aradan sonra Ahmet ilk şiirini yazdı okuldaki Barış Gönüllüsü Elwis Carpenter hakkında:

Boyu epey uzunca Aklı kısa Elwis’in. Ağzında sakız Elinde makine çıt çıt, Her yerde resim çekiyor. Gördüğüne merhaba Gördüğüne havar yu Herkes ona bitiyor Ağzı açık herkesin. Boyu epey uzunca Aklı kısa Elwis’in.

«Bunun neresi şiir abi?»

«Sahi bunun neresi şiir Ahmet?»

Bir yandan Şerfe, bir yandan Nurten sorup duruyorlardı. «Gerçekten bunun neresi şiir Allahaşkına?»

«İki yıldır yazmadığım için gerilemişim! Ama yeni şiirler böyle

238

KARA AHMET DESTANI

şimdi!» diye geçiştirdi. Ekledi sonra: «Hem de bu dürzüye bu ka-darcığı çok’bile!..»

«Ben biliyor az Türkçe!» diye çıkıp gelmişti sınıfa. Yeni Müdür de bahçede öğrencileri, öğretmenleri toplayıp konuşma yaptı: «Bakanlık, Amerikan Barış Gönüllülerinden ikisini lisemize öğretmen olarak gönderdi. Bunun için hem Bakanlığımıza, hem de Ankara’da-ki Barış Gönüllüleri Müdürü Sayın David Berlew’e teşekkür ediyoruz. Kendileri hem öğretmenimiz, hem de konuğumuz oluyorlar. Her türlü yakınlığı göstermeli, hatırlarını hoş etmeliyiz. Türk konukseverliğinin iyi örneklerini vermeliyiz. Hazreti Peygamberimizin buyurduğu gibi, bana bir kelime öğretenin kölesi olurum. Bu büyük sözün telkin ettiği saygıyı hepinizden bekliyorum…»

Haşim Yılmaz sordu Müdüre:

«Bir lisede öğretmen olabilmek için Türkiye’nin öğretmen yetiştiren okullarından diploma almış kimseler bile denetimden geçiyor. Bunlar acaba nereden mezun olmuşlar, ne biliyorlar?»

«Orasını Bakanlık sormuştur, bizi ilgilendirmez!»

Bir ev tutuldu bunlara. Orada oturup derse gelip gitmeğe başladılar. Ahmetgil’in sınıfa Elwis Carpenter düştü. Warren Goodman’ di ötekinin adı. El bebe, gül bebe idi ikisi de. Biraz dağınık, biraz savruk, başka iklimlerin, başka işlerin adamlarıydılar. Öğretmenlikte üç gün çalışmamışlardı memleketlerinde. Tuhaf durumlar doğuyordu. Gırgıra alıyordu öğrenciler. Öğretmenler arasında da, öğrenciler arasında da konuşulup duruyordu gırgırları.

Barış Gönüllülerinin gülünç durumları üstüne hikâye yazmıştı öğrencinin biri. Panoya astırdı Haşim Yılmaz. Üç gün sonra indirtti Müdür: «Böyle yazılar iyi sonuç vermez. Konuklarımızı incitir. Bir istekleri, yakıncaları olacak mı diye gözlerinin içine bakıyordu. Öğrencilerin onlardan bir yakmcası olursa dinlemiyordu. Daha, «Efendim bizim Barış Gönüllüsü, sınıfta…» der demez, tavuk kişeler gibi .kişeliyordu kapısına varanı: «Git git git! Gene mi Barış Gönüllüsünden yakınca? İstemiyorum; dinlemiyorum; git!.. Ayıp denen bir şey vardır! Tâ 20.000 kilometreden gelmişler, size hizmet ediyorlar, şurada komünizmin ağzmdayız, bizi moralman ve maddeten destekleyip savunma gücümüzü artırıyorlar; gelmiş, “Efendim bizim Barış Gönüllüsü!” diye yakınıyorsun; dinlemiyorum!»

KARA AHMET DESTANI

239

Cincinnati’de Ev Ekonomisi okumuştu Elwis Carpenter.

«Ben gördüm Amerika’da Turkish kurs, biliyorum az Türkçe fakat. İstiyor öğrenmek good Türkçe. Hem de sizin gelenek. Şimdi var siz bana Turkish, ben size English. Now time is money. Zaman para demek. Biz başlıyoruz. Bu ne? Tebeşir. Bu ne? Kalem. Bu ne? Penciire. Nasıl diyorsunuz? Pencere. Good!..»

«Turkish tebeşir is bad, American tebeşir is good…»

Dolaşıyor öğrenciler arasında: «Sen var söylemek Nurten!»

Nurten kalkıyor, ama söylemiyor birden.

«Sen var söylemek Ahmet: Turkish tebeşir is bad…»

Ahmet ayağa kalkıyor: «Ben var öyle söylemem! It is wrong. The American chalk is bad, Turkish tebeşir is good…»

Öyle pişkin adam ki, buna da «good» diyor. Gülmekten kırılıyor sınıf. Oturdu yerine Ahmet. Kalkıp konuştuğuna pişman oldu biraz. «(Bunlar bizim sinirlerimizi ölçüyorlar, oynuyorlar kedinin sıçanla oynadığı gibi!)» dedi içinden. Sonraki günlerde buna benzer bir iki durum daha oldu, fakat Ahmet gülmedi. «Ahmet Kara is a serious man, ciddi adam!» diye örnek cümleler yazdı tahtaya.

Haşim Yılmaz’m düzenlediği gibi Elwis Carpenter de panolar düzenleyip Amerikan petrol şirketlerinin posterlerini dizdi. Komünizmin kötülüğü hakkında ünlü politikacıların sözlerini astı. Okuyup beğenen var mıydı acaba? Ahmet filan sinirlendiler. Geceleyin Ali’nin oğluyla gelip arka pencereden girdiler, yırttılar ne varsa, yerine de daktilo ile, «Go home dog!» yazılı bir kâğıt asıp çıktılar. Müdür panoların hepsini kaldırttı bu sefer. Yasak etti bir daha pano asılmayacak lise içinde hiçbir duvara. Sınıflar toplanıp karar aldılar, kendi panolarımızın asılması serbest olsun, yoksa direnişe geçeriz!.. Sadece beş altı öğrenci vardı, onlar Elwis’e arka çıkıyordu. Müdürün tutumunu da «tarafsız» diye beğeniyordu. Birdenbire öyle bir birleşme oldu, kızlı erkekli kaynaşmağa başladı ki öğrenciler, o beş altı kişi pıs-mak zorunda kaldı. Ders yılı bitmeden bir ay önce Elwis Carpenter’i aldılar.

Ahmet’in en çok şaştığı, eski olayda olduğu gibi, niçin savcılıktan, polisten adamların gelip soruşturma yapmadığıydı. İstanbul’da üniversite öğrencilerinin ufak çapta direnişleri oluyordu. Kalkıp yürüyorlardı. Onların acaba liselere inmesinden, yayılmasından mı kor-

240

KARA AHMET DESTANI

kuyorlardı? Elwis’in yerine Margaret Miller diye bir bayan geldi. O da Barış Gönüllüsüydü. Sarı saç, yeşil göz, at gibi de uzun bir bayandı. Yirmi üç yaşındaydı. «Sınavlarda soruları bu soracak!» dediler. Bunun öyle siyasal yanı yoktu. Yada vardı, belli etmiyordu. Sıkı ders yapıyor, ödev istiyordu. Zil çaldı mı içerde, çil çaldı mı dışarda. Asıl mesleği öğretmenlik değilmiş ama ona yakın bir dalda okumuş: «Social worker; nasıl derler, sizin toplum hizmetlisi, sosyal hizmet, öyle bir şey! İnsanlarla konuşup anlaşmaktır benim işim…» Öğrencilerin evlerine girip çıkıyor, TÖS lokalinde çay içiyor, gazete okuyor, bayan öğretmenlerin daha önce uğramadığı bu yere birini ikisini sürüklüyor-du; böyle değişik biriydi.

Bir gün sınıftan çıkarken Nurten dürttü:

«Ne oldu arkadaşım, temelli söndü mü ozanlığın? Yazsana bir şiir de buna!»

«Erken!» dedi Ahmet. «Başka bayanlar için yazacağım ilerde!»

Güldü, yere baktı Nurten. Caddeye çıkınca sordu: «Kimin için yazacaksın acaba?»

«Söylemem…»

«Ne olur söylesen?»

«Şimdi kötü olur, vakti gelince söylerim…»

«Ne zaman gelecek vakti?»

«Bilmiyorum ama çok var…»

Ertesi gün, ertesi gün, belki on gün, «Kimin için yazacaksın? Ne zaman söyleyeceksin?» diye sordu Nurten. Ahmet de, «Şimdi söylemem, söyleyemem!» dedi. Sınavlar başladı.

«Sorun değil sınavlar senin için değil mi?»

«Soruları ben mi hazırlıyorum, sorun olmaz mı?»

«Çalışkansın, hem de zeki, bir okusan yeter…»

«Sen zeki değilsin maşaallah, görüyoruz…»

Ne istiyordu da böyle takılıyordu bu kız?

«(Asıl sorun babam!)» diyordu içinden. «(Sanki okulda değil, çok zararlı başka bir işin içindeyim gibi geçti ortam lisem. Bakalım bundan sonra da engel çıkarmağa kalkacak mı Kara Bayram? Bundan sonra da ağı afacan olacak mı evin içi?)» Öteki öğrenciler sınavları düşünürken, Ahmet bunu düşünüyordu. «(Dünyada ne isterdim çıkıp vardım mı eve; atılayım babamın boynuna! Çıkarıp vereyim karnemi.

Advertisements