Kara Ahmet Destanı1

by ersinozgurbuz

KARA AHMET DESTANI

Dört yanı dağlarla çevrili Karataş, yolları yazın çamur, kışın toz, orada, Yılanlı Belen’in altında bir köy. Gözlerden ırak olduğu gibi, gönüllerden de ırak.

Kurul üyesi Haceli, Aşağı Mahallenin batağından kurtulayım diye köy içine, Kara Bayram’ın evinin önüne ev yapacak oldu. Arkasında Koca Dumlu gibi bir desteği var, Muhtar! Muhtarın arkasında parti. Karakol da ellerinde! Kara Bayram’sa kimsesiz. Ama anası Irazca diklendi. Yaptırmadılar evi.

Irazcagil’in derdi Haceli’den, Muhtardan değildi sadece. Yılanlarla da savaşıyorlardı. Irazca’nın kocası Kara Şali, yılanların kralı Şahmaran’ı öldürmüştü! Şimdi mala cana zarar verip öç alıyorlardı.

Bayram’ı doğdurdu Muhtar. Bayram’ın karısı Haçça’ nm çocuğunu düşürttü. Yılanlar yılanken öç alıyor da, Kara Bayram pısıyordu, hayret! Hiç olmazsa mahkemeye gideceği yerde, düşmanlanyle barışıyordu, yılgınlıktan.

Düşmanlarıysa, yükleniyorlardı. Haceli’nin kardeşi Ömer’le Muhtarın oğlu Cemal, Bayram’ın oğlu Ahmet’i öküz güttüğü derede kirletmeğe kalktılar. Bayram karakola gitti, ama karakol düşmanlarını arkaladı. Üç günde çıkıp geldiler damdan. Köy içinde Bayram’ı bir daha döğ-düler, öldüresiye!’.. Cımbıldak Muhtar, Bayram’ı hastaneye götürdü. Ömer’le Cemal’i de yeniden tutukladılar güya!.. Partiden habire destek geliyordu. Marshall Plam’ndan bir de traktör verip, iyice güçlendirdiler Muhtarı.

Bayram çöktü, bozuldu hastanede. Şehre göçmeğe karar verdi. Kendisi hastaneye işgören, karısı da dikişçi olacaktı. Çocuklarını okula verecekti. Anası Irazca’yı da götürecekti tabii. Ama gitmedi Irazca. öcünden, hıncından kopmak istemiyordu. Gitmedi; ama düşmanların or-

KARA AHMET DESTANI

tasında, kimsesiz evlerde tek basına kaldı. Temelli bozuldu dirliği. Acı düşünceleri, kinleri vardı. Yakacaktı Muhtarın ahırını, samanlığını.

Şehirdeki okulda gün gün aydınlığa çıkıyordu Iraz-ca’nın torunu Kara Ahmet. Kökünün üstünde gür bir umut gibi büyüyordu. Savaşım’ı o sürdürecekti; başka anlamda, ba§ka boyutlarda! Ama onun da yolu yokuşlarla doluydu. Tıpkı adaslarınınki, arkadaslannınki gibi.

Kara Ahmet’in, onunla birlikte hepsinin romanıdır bu. Yazıp koyduk “Yılanların Öcü” ile “Irazca’nın Dirliğinin yanına.

PANTOLON ÜTÜSÜ

İkindi üstüydü. Gün yorulmuştu. Ütünün başındaydı Haçça. Çocuklar öteki odada dersin başında, Bayram hastanedeydi Perşembeyle pazartesileri nöbetçi olurdu. Bugün erken çıkıp gelmişti. Hastanenin işini bitirmiş, evin işine koyulmuştu. Yemek, ekmek, bulaşık… En titizlendiği temizlikti. Ütüye de hevesliydi geleli. Beş yıl geçti, bu yıl alabildiler. Bir ütü, at deve değildi ya, önemsemedi Bayram.

«Ohooo! Ütüye gelesiye sabah olur!»

Hangi sabahları diyordu acaba? Olmuyordu.

Çocukların carını, yakasını ütülemek için komşulara gitmiyordu artık. Kendi önlüğünü, entarisini de ütülüyordu mis gibi. Bayram’ in gömleğini, pantolonunu…

«Bir pontur daha diktirmeli efendiye! Erimiş dizleri. Kıçındaki

de iyi değil…»

Sokak kapısı tıkırdadı.

«(Köyden gelen var heralım!)» diye geçirdi içinden. Camın perdesini aralayıp baktı. Bayram geçti yel gibi.

«Hayrola? Nöbetçi değil miydin sen?»

«Canım sıkıldı, sattım!..»

«Kime; kaça sattın?»

İCARA AHMET DESTANI                                     7

«Sorup durma, Navrumlu Ali’ye sattım. Kendi nöbeti cumaya! Cuma günü köye gidecekmiş. Değişelim dedi. Haggaten sıkılıp duruyordum. Bissürü hasta, iş; iyoldu! Sen ne yapıyorsun?» «Ütülüyorum çocukların carını, senin ponturu…» Sedire koymuştu kıçını, akım var gibi çekti Bayram: «Bak, ütüleme benimkini! Kaç oldu söylediğim?» Ütüyü dikip bıraktı Haçça:

«Ne oluyor sana be? Tutturdun, ütüleme ütüleme! Ne var ütüde? Eller arar bulamaz, sen burun kıvırırsın!.. Benim ütülediğimi beğenmiyor musun yoksa?»

«Beğenmediğimden değil, ütüleme!..»

«Geldin şehre, eller beş günde kuyruğu kulağı doğrulttu, sen beş yılda ütüye alışamadın!..»

«Kuyruğunu da, kulağını da sinkaf edeyim… Ütüleme!..» «Heves güves ütü aldık, ütüleme diyorsun!» «Diyorum!  Benim pontur ütüsüz olacak!..» «Şehir, köyden kaçmağa iyi, adam olmağa iyi değil! Aferim Kara Bayram!..»

«Haçça!..» «Buyuur!..»

«Bak, gözelce Haçça dedim! Eksik fazla konuşup tepemin tasını attırma! Durduğumu2 yerde, ağzımdan da yanlış bir laf kaçırıp gönlünü kırmış olmayım! Ütüleme!..» Haçça’nın elinden çekip aldı, duvardaki çiviye astı pantolonunu. «Ütüleme; böyle giyerim ben! Nedenini de sorup durma! Nedense neden? Bana güvenin yek mu? Nedensiz iş yapar mıyım? Geldik şuraya, ayak uyduralım. Köyde uyduramadık, şehirde uyduralım. Vardığın yerin demiş elin oğlu gözleri korse sen de birini yumuver…» Yükseltti sesini: «Çeşit çüşüt oldu hastanede personel! Bir Navrumlu Ali var değişmeyen.’Ötekiler hem de at gibi koşarak, cet gibi uçarak değişip gittiler. Sen de o hastanedesin, haberin yok! Aşağıda duymuyor musun yukarlarda olanları? Daşduraklı Hilmi kontrol kurdu üstümüzde. Bizim hastanenin namaz abdas  çavuşu.  Herif  nurcuların köyünden.   Alay ediyor,  ettiriyor: “Oooo Bayram Efendi!   Ponturunun ütüsü neden hiç bozulmuyor? Neden olacak, namaz kılmıyorsun. Eğilip doğrulmuyorsun, diz çök-

8

KARA AHMET DESTANI

müyorsun!” Bir, iki, üç! Kafamı sinkaf ediyor her gün. Köyde savaş, şehirde savaş, savaştan bıktım Haçça! Siktiret ütüleme…»

Irazca’nın yaptığı gibi ellerini kalçalarına koydu Haçça:

«Bak heleee!..» dedi. «Şu bildiğimiz Arap şey mi yapıyor bunu?»

«Evet, biraz Arabımsı…»

«O mu alay ediyor, ettiriyor?»

«Başı yerde yürüdüğüne bakma caddede! Hastanede arı gibi so kar, kedi gibi tırmalar, it gibi ısırır dürzü!»

«Sen de yılıyorsun?»

«Canım, yunuyorum da, ne lüzum var cenge?»

Ellerini çözdü, gelip Bayram’ın başına koydu:

«Aferim Kara  Bayram!  İyi basılmışsın!..»

«Basılmak değil Haçça! Esas bozukluk yukardan. Herif nurcu. Personel Şefi olacak Salim Sarı kavatı da nurcu. Onun gölgesinde dediğini yaptırıyor. Sen de orda çalışıyorsun, ben de. Bakarsın yarın kulağına bir şey fısıldar; gideriz güme! Bizi alan Başhekim gitti. Ahmet Bey’in adını çıkardılar solcu. Etkisizleşti tüm. Başhekim yardımcısı Namık Bey onlardan. İstedikleri ayarı veriyorlar koca devlet hastanesine. Onun için, gelmeden geleceği görüp tedbirli^ yürümek iyi değil mi? Bazen oturuyoruz hastabakıcıların odasına, herifçoğlu soruyor: “Köydeyken kılar miydin?” “Eh işte, cumaları kılardım arada!” “Cumaları; o da arada! Ya vakit namazlarını?” “Onları kılmazdım.” “Hiç mi kılmazdın?” “Hayır…” “Cami mi yoktu, hoca mı yoktu?” “Vardı cami, hoca!” “Su mu yoktu, abdes mi akmıyordun?” “Su da vardı!” “Neden kılmazdın?” “Yahu, keyfimin kâhyası mısın?” diyemiyorum, herif zıddolacak. İlyaslı Hacı gibi, Gebremli Tevfik gibi, ondan yana arkadaşlar da var. Bir bela çıkarmayalım durduğumuz yerde diye susuyorum. Bahusus kötü şey değil dediği. Dışarda taş kır, buzlu günlerde yer sil, yada her sabah cimnastik yap demiyor, namaz kıl diyor sadece. “Namaz borcun!” diyor. Yedi yaşında başlar-mış yükümlük. Yedi değil, on yedimde bile kılmıyordum ben! Hatta yirmi yedimde! Doğruldu otuzu geçti yaşımız; bir gün önce hizaya girsek kötü mü? Daşduraklı Hilmi diyor: “Hem yenileri kılacaksın, hem borçları! Borcun borçtur bitesiye! Belki sünnetleri siler cenabal-lah. Farzları kılacaksın!” Böyle böyle kafamı sinkaf ediyor her gün. Pontura da bunun için taktı: “Namaz kılsan dizin çıkar!” Eee, sen de

KARA AHMET DESTANI                                     9

ütülüyorsun, herif bakıyor biz gene kılmamışız, yeniden başlıyor…»

Gitti duvardaki pantolonu aldı Haçça:

«Neyse!» dedi. «Ben gene ütüleyim. Ayağındakini giyer gidersin hastaneye. Bunu komşulara oturmağa gittiğimizde giyersin. Zaten ütü tutan kumaş mı?»

O sırada ezan okunmağa başladı Karasenir Mahallesi’nin yeni yapılan minaresinden. Sonra Üçdibek, Oluklaraltı, Delibaba, Gazi Mahallesi’nin ezanları eklendi. Usulca kalktı Bayram. Çıkardı ceketini, çorabını. Sıvadı kollarını, çemredi paçalarını:

«Bir abdescik alıp ikindini kılayım!» dedi. «Bu da yazılmasın borca! Bir uçtan eksiltelim, kabartacağımıza! Leğeni getir bakalım…»

Bir gülecek oldu Haçça. Sıkıntılar içindeydi kocası. Büyük korkular girmişti karnına. İşten atarlarsa bir daha giremem diye ödü sı-dıyordu. Görüyordu eli boş dolaşanları, iş arayanları.

«Haydi Haççaaaa; çabuk!..»

Pantolonu bezin üstüne bırakıverdi, ütüyü de yeniden dikti, koştu. Leğeni ırbığı aldı dışardan. Kapının kıyısındaki çividen peşkiri aldı, «Buyur madem!» dedi kocasına.

«Bis…millââ…hirrahmaa…nirrahiiim!» çekti Bayram. İçinden içinden okumağa, elini kolunu, boynunu kulağım üçer sefer yıkamağa başladı. Başına mes verdi. Ayaklarına geçti. Bitirip kalktı, peşkiri aldı karısının elinden. Sildi kuruladı kollarını, ellerini. «(Şimdiye kadar olan kusurlarımızı hoşgör, simden sonra işleyeceklerimize de engel ol gözel Allahım!)» dedi. Haçça’nın verdiği namazla’yı serdi. Ellerini göbeğinin altına bağladı: «Durdum divana, uydum Kur’an’a! Niyyet ettim sekiz rekât ikindin namazına!» dedi, ekledi ardından: «Dört rekât da geçmiş borçlarımın farzlarından ödemeğe!..»

Haçça, leğeni ırbığı dışarı çıkardı, dudun dibine döktü Bayram’ in abdes suyunu. Dönüp geldi, ütünün başına…

TANRININ HUZURUNDA

Hem kılıyor, hem düşünüyordu Bayram. Bazen yanılıyor, okuduğu duayı baştan alıyordu. «Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek!» diyordu Daşduraklı Hilmi. «Ne kadar borcun biriktiğini hesaplamağa benim bilgim yetmez. Onu Delibaba Camisi’nin hocasından soracaksın. Yenice Mahalle’nin hocası İlhami Hafız gelip gidiyor hastaneye, ondan soracaksın. O hesaplayacak kaç bin milyon rekât birikti. Başka kusurların varsa onları bağışlayabilir Allah. Namaz borçlarını asla! Burda kılmazsan, orda kızgın sacın üstünde kılacaksın. İyisi mi rekât rekât öde burda…» Düşünüyordu Bayram: «(Benimki ödemekle bitmez!”Sonra karını kızını, dur bakalım kaç çocuğun vardı Bayram Efendi?” “İki oğlan, bir kız!” “Yaşları?” “Oğlanın biri on dördüne girdi, kız on iki, ufak oğlan on!” “Kılıyorlar mı?” “Hayır! Anam Irazca’nm damarı var onlarda! Kolay kolay namaz kılmazlar!” “Hepsinin kılması gerekir Bayram! Ara sıra Ulu Cami’ye uğrasan, Tahir Hoca neler anlatıyor, kulak versen ya! Hiç olmazsa Gazi Camisi’ne uğra, caddenin ağzında, yeşil badanalı, oranın imamı Mehmet Hafız da iyidir. Yarın yerin altına gireceksin. Sorgu var. Ne cevap vereceksin? Allah çok çok kerim vede rahimdir ama sen de görevini bileceksin biraz. Köy yerinin en büyük dâvası cehalet! Bahusus Atatürk’ tü, Halk Fırkası’ydı, İsmet’ti, çok gevşettiler diniyeyi. Bu yüzden boşvermiş olabilirsin. Ama burada doğrultacaksın yolunu…” Benimki doğrulmaz! Bu kadar borç da ödenmez!.. Ben kılarım kılmağa, ama Haçça dünyada kılmaz! Zorluk bende değil, onda! Onu nasıl soka-

KARA AHMET DESTANI

11

cağım yola? İkincisi, çocuklar. Ahmet Efeye nasıl diyeceğim oğlum namaz kıl? Anası fırlar hemen: “Dağıtma çocuğun zihnini, okusun bırak!” Şerfe kancığı bile okuyacağım diye tutturuyor. Sözcük sözcük soktu hepsinin kafasına okumak iyi hünerdir. Buldun iyi hüneri! Görüyoruz okuyanları. Neyse… Ufak Osman’a bari şimdiden egemen olup sözümüzü geçirmeli. Vede karıya kıza söyleyip, efendime söy-leyim, başka çaresi yok, derdin iyisi ölmek diyor herifçioğlu, neyse, bak gene karıştırdık! Neyse! Nerde kalmıştık?) Dönüp besmele çekti, baştan aldı duasını. «(Hem sonra biz, her koyun kendi bacağın- • dan asılır sanıyorduk, asla asılmıyormuş! Kocadan soruluyormuş ka-rınınki. Babadan soruluyormuş evladınki. Onların da sorumlusu oluyorum bu durumda. Ben kendi borçlarımdan korkuyorum, onların-kine nasıl cevap yetireyim? Söylerim bir dengine getirip: «Haçça, Ahmet, Şerfe, Osman! Haydin bakalım, yol şu, yön bu! Başlayın namaza!” Söyleyip doğru yolu göstermezsek kabahat bizim…)»

Geldiklerinin ikinci yılında, Navrumlu Ali’nin öncülüğüyle bu yeri almışlar, önce tek göz; sonra ikinci gözü ekleyerek, iyi kötü bu tüneği yapmışlardı. Gene Ali’nin öncülüğüyle belediyenin, karakolun adamlarına gerekli paraları yedirmiş, yıkımdan kurtarmıştı yuvasını. Yer de Allahtan, Alinin Velinin değil, hazinenin çıkmıştı, ardını arayan olmadı. Bir küçük taktuk odası daha eklediler geçen yıl. Bir göz daha ekleyebilirlerse…

Bayram düşündü namazın arasında: («Köyden gelip giden de eksik olmuyor canım! Koskoca Ağali geldi birinde. Babamız yerinde adam. Dünya iyiliğini gördük. Yatacak yerimiz yok emmi demek ayıp değil mi? Ekiz İsmail çıkıp geldi. Bahusus herkes bizi burda iki koldan dünyanın parasını kesiyoruz biliyor. İyisi mi, bir göz daha ekleyip, konuk geldiğinde, iki kat yatak serip, “Buyrun arkadaşlar, sıkışık mıkışık, kusura bakmayın!” demeli icabında!..)» Ekleyecek yeri de vardı. Bahçesiyle filan yarım dönümü aşkındı tuttuğu evyeri. İki ev ötede Navrumlu Ali’nin kondusu. Yanyana olsa daha iyiydi ama ancak burasını bulabilmişlerdi!

Öteki odadan Osman çıkıp geldi. Ardından Şerfe. Yel gibi girdiler. Baktılar babalan namazda, fısıltıyla analarına sokuldular:

«Sokağa gidelim mi anaa, oynayacağız?..»

«Gidin anam! Oynayın akşam olmadan…»

12

KARA AHMET DESTANI

İşitti, kızdı Bayram: «(Bak şuna! Sıpası sokağa gidelim mi diyor, anası gidin oynayın akşam olmadan diye sırtlarını sıvazlıyor! Neyse…)» dedi bıraktı.

«Ahmet abim durmadan sıkıştırıyor anaaa!.. Derse çalışın çalışın! Çalışıyoruz ama olmamış diyor…»

«Olmamıştır gözel yavrum! Ahinizin dediğini yapın…»

Şerfe’yle Osman fırladılar. Bayram, dersle oyun arasındaki çocukların namaza ne kadar uzak olduklarını düşündü. Ahmet girip geldi o sırada:

«Kolay gelsin anaa…»

«Sağol yavrum, bitti mi dersin?»

«Benimki bitti, çok oluyor! Şerfe’yle Osman’ınkilere baktım biraz. Tembel bunlar yahu ana!..»

«Sen ahilerisin gözel yavrum, gösteriver…»

«Gösteriyorum ama, içlerinden gelmiyor! Şerfe azcık iyi de, Osman haylaz! “Yazını düzelt abim!” diyorum, “İyi benim yazım!” diyor. Biz boşa konuşuyoruz. Yazı insanın aynasıdır diyor öğretmen…»

Bayram düşünüyordu: «(Hep o solcu öğretmenler değil mi sebep? Hep onlar bulandırmıyor mu çocukların kafasını? Diyorlar mı hiç namaz şu, İslamlık bu! Dedikleri, “Suna topu tut, Ali topu bana at!” Sırf babanın söylemesiyle olur mu? Okula yolluyoruz, niçin? Biraz da onlar sıkıştıracaklar. Vede anaları böyle salıvermeyecek sokağa! Dersin bittiyse namazlığa çalış! Bilmiyorsan öğren! Al abdesini, kıl namazını… Neyse…)»

Haçça:

«Git istersen azcık da sen dolaş!..»

Cık etti Ahmet: «Nereyi dolaşayım?»

«Belediyenin önüne git. Sınamalara bak, ne oynuyor?»

«(Akıllı bir ana bunu söyler mi? Bundan birinci zihin dağıtmak olur mu? Biz adam olmayınız!..)»

Ahmet, yan gözle süzüyordu babasını. Haçça^ kocasının pantolonunu ütüleyip bitirdi. Çocukların basmayacağı bir yer aradı; duvarın dibine koydu öylece. Ahmet dikiliyordu. Bayram, dudakları kıpır kıpır, yatıp kalkıyor, uzatıyordu namazını.

«(En önemlisi de bu oğlanın okulu! Bitiriyor beşi! Ben desem bir hoca yanına verelim, direm direm direnir anası olacak. Desem

KARA AHMET DESTANI

13

okutmayalım, okuyanların ne boka yaradığı belli! Evin içinde isyan çıkarır, yatıştırmak ölüm olur… “Çıraklığa verelim!” Kessen he demez. Böyle ası karı yoktur dünyada! Neyse…)»

Kaldığı yerden sürdürüyordu okumasını. Selam verdi sonra. El kaldırıp dualarına başladı:

«Hayırlı evlaat, hayırlı avraat, hayırlı devleet!.. Şu Haçça’ya da azcık akıl fikir ver yarabbii! Oğlanın kızm geleceklerini hayırlara yönelt yarabbiii!.. Düşmanların şerlerinden, şeytanların şerlerinden, vede yükselmemizi çekemeyenlerin kuru iftiralarından bizleri esirge yarabbiii, yarabbi, yarabbiii!..»

Ahmet, göz göze geldi anasıyla: «(Ne oluyor böyle buna? Ner-den çıktı bu uzun uzun namazlar, derin derin dualar, ana?)»

Açık vermeyen, kocasının kötülüğüne olmayan bir tavır takınmayı uygun buldu Haçça. Ciddi ciddi baktı oğlunun yüzüne. On dördünde, iri kemikli, karayağız, gözlerinde kötülüğün izi tozu bulunmayan bir çocuktu. Kocaman kocamandı aklarının ortasında gözleri. Sesi kalınlaşmış, bir uçtan da bıyıkları doğrulup gelir, sakalları çı-kası olmuştu. Köyde öküz güttüğü derede başına gelen olayın etkileri silinmişti. Sağlıkla bakıyordu önüne. Mutlanıyordu Haçça.

«Haydi biraz dolaş anam, açılsın zihnin! Yorulmuşundur koca sabahtır! Ne filim oynuyor bak gel! İyi bir şey varsa akşam git. Belki baban gönlü olur, beraber gideriz, haydi…»

«(Sordum Yenice Mahalleli İlhamı Hoca’dan: “Ne olacak bizim geçmiş namazlar?” “Sünnetlerini siler belki amma, farzlarını asla , silmez Cenaballah!” dedi. Şimdi her namazda geçmiş namazlardan birinin farzını kılsam, yirmi yılda bitermiş benimkiler! O kadar da yaşar mıyım bilemem ki!)» Ellerini yüzüne çaldı, ama namazla’nın üstünde hâlâ düşünüyordu: «(Benimki çok mok, kolay gene. Ben kendim yola girmeğe girerim de; bir içsavaşa yol açmadan karıyı kızı nasıl sokarım? Oğlanın yönünü nasıl çevirebilirim İslamiyete? Vede hastanede Daşduraklı Hilmi’nin alaylarından nasıl korunabilirim? En önemlisi, işten atılmaktan nasıl sakınabilirim? Vede yaşamın cefası belli, işten atılırsam, haşa huzurundan Cenaballah, bu şehrin ortasında ne bok yerim?)»

Ellerini yüzünden indirip kalktı. Kırk yıllık namazcı gibi sapır

14

KARA AHMET DESTANI

sapırdı hâlâ dudakları. «İslah eyle yarabbii!.. Akıl fikir ver yarab-bii!.. Bağışla yarabbiii!..» deyip duruyordu.

«(Bu adam dinci olup çıkmış, haberimiz yok!)» dedi Haçça içinden. «(Dinci olup çıkması bir şey değil, başımıza ekşimese! Çoluk çocuğa bun vermese!..)»

Bayram, geçti sedire, oturdu: «Eee, nasılsın bakalım Ahmet Efe? Nasıl dersler? Okul bitiyor bu yıl ha? Bacın Şerfe de bitiriyor…»

«Bitiriyor babası çok şükür!» dedi Haçça.

«Haggaten, sayılı günler, dediği gibi ataların, tez geçti!..»

«İlerisi de böyle geçer işallah, takılmadan, kalmadan…»

«Bak Haçça! Bak Ahmet! Bundan sonra siz de namazlarınızı kılacaksınız! Şerfe’yle Osman da kılacaklar. Borçlanıp durmanın lüzumu yok. Yaşlarınız varacağı yere vardı. Nefsime ben, zindan karanlıklarda geçirmişim yıllarımı. Dağlar kadar borç yığmışım. Siz yığmayın asla! Yığdıklarınızı ödeyip tüketin bir an önce!..»

«(Allah Allaaah!..)» diye içini çekti Haçça. «(Korktuklarım geliyor başıma, Allah Allaah!..)»

«Namaz kılmayı biliyor musun Ahmet?»

«Biliyorum! Din dersinde öğrendik…»

«Kılıyor musun? Hiç kıldın mı?»

«Kıldım ara sıra…»

«Hiç görmedim ya?»

«Sen hastanedesin.»

«Bundan sonra her gün kılacaksın. Göreceğim!»

Akları büyük gözlerini boşlukta dolaştırdı Ahmet.

«İşittin mi? Tamam mı evladım?»

«Tamam, tamam!..» dedi Haçça ondan önce. «Daşduraklı Hilmi’nin masallarını haggat sanıp bun verme bize Bayram! Kılar, kılmaz, serbes bırak çocuğu! Senin benim bildiğimi o da bilir… Köyde bunların hiçbiri yoktu, burda nerden çıkardın?»

«Asla serbes bırakamam! Onun sorumlusu benim. Senin de sorumlun benim. Söylemezsem görevimi yapmamış olurum…»

«Aferim! İyi yapıyorsun görevini!..»

«Beğenmedin mi? Atalık görevimi yapıyorum!..»

«Bir de evlatlık görevini yapsan! Kaç yıl oluyor, anan orda! Bir yönünü dönüp varmadın! Görüp gelmedin ne yapıyor, nasıl?..»

KARA AHMET DESTANI

15

İçinden sabır çekti, öfkesini bastırdı Bayram:

«O iş başka, bu iş başka! Av yarenliğiyle gön yarenliğini boşa karıştırıyorsun. Gitmem köye. Kendi nefsime gidersem eşşeğim. Gidersem boş olsun kanm. Asla gitmem. O gelsin evladını torunlarını özlüyorsa…»

«Hm gelsin! Nasıl gelir?»

«Ondan paçal kocakarılar geliyor!»

«Herkesin durumu kendine göre…»

«Neyse, bırak benimle tartışmayı, çarpışmayı! Dediklerimi yap sen! Namazlarını kılacaksın bundan sonra. Oğlan da hocaya gidecek. Soracağım Daşduraklı Hilmi’den. Hangisi uygunsa onun yanma katacağım. Hem diniyesini ilerletecek, hem hocalık öğrenecek. Yerin altını üstünü biliyor hocalar. Hemi de, Kur’an okuduk, Mevlüt okuduk, doğanlara ad koyduk, ölenleri yıkadık derken, ücret bahşiş dünyanın parasını alıyorlar. Hocalık beleş yaşam! Hastanede görüyorum İl-hami Hocayı, kimi sağ cebine koyuyor, kimi sol cebine…»

Ahmet, ellerini başına koydu, dirseklerini dizlerine dayadı, sustu öylece.

«Bayram! Biraz bana bak bakayım sen! Köydeyken, tâ Aşağı Mahalle’deki Beytullah Hocaya dayanmazdı ruhum, burda burnumun dibinde sen mi bittin yoksam? Namaz abdes diye sıkıştırma bakalım bizi! Hem de hoca yanı şu bu diye sıkma benim canımı! Hoca yanına filan veremem, okuyacak benim yavrum! Hoca yanına verip ölü yuyucu yapamam, haberin olsun!..»

Ellerini birbirine çarpıp açtı Bayram:

«Düşündüğüm başıma geliyor! Bir avrat bu Haçça gibi zır cahil olursa, doğurduğu sıpanın yanında kocasına böyle konuşur! Bizde kabahat. Haçça Haçça diye çok yüzledik…»

«Ne oldun, nasıl değiştin, eskiden böyle değildin?»

«Değiştim, çünkü bilmediklerimi öğrendim!»

«Eh, azcık daha öğren, azcık daha değiş! Kaç yıldır içimde mayalanıp durur, gömbe gibi bir özlemdir: Kaymakam okuluna gidecek Ahmet! Ya kaymakam, ya doktor olacak. Ölü yuyucu olmayacak…»

«Haha haha!..» diye güldü Bayram. «Konuşursun cahilane! Hiç senin benim çocuğumu kaymakam, doktor yaparlar mı? Onları kendilerinden yapıyorlar, gözünü birazcık açıp görmedin mi?»

16

KARA AHMET DESTANI

«Köyden göçüp gelirken böyle demiyordun, ille kaymakam yapacağım diyordun?»

«O zaman bilmiyordum, kolay sanıyordum!» «Gene kolay! Çalışır benim oğlum. Ben de çalışırım. İsterse sökülsün tırnaklarım, hastaneden gelir asker giysileri yıkarım… Muradın elinden ne kurtulmuş?»

«Direşiyorsun benimleeen! Ne olur okumasa? “Okuyanlar gayet itaatsiz, hem de ası oluyor ana babasına!” diyor Daşduraklı Hilmi. Bir süre hoca yanına gidip gelsin, itaat şu bu öğrensin, sonra terzi yanına katalım, esnaf olsun! O da mis gibi, kolay kazanç, oturduğu yerden; vede beleş yaşam…»

«Şerfe’yi ver terzi yanına! Ahmet kaymakam olacak…» «Canım Haçça! Şerfe ev kızı! Benim kaygım Ahmet…» «Yalnız senin kaygın değil; Ahmet okuyacak!..» «(İslah olacak hallerden çıkıp gitmiş! Temelli azmış, yozmuş bu avrat! Belimizden inme oğlumuz da domaştı, kara taş gibi susuyor, Allah hayır versin bakalım…)»

MESTAN HOCA OKULU

Bir het hüt, det düt gelip doldu evin içine. Siner dirlik uçup gitti. Bayram’ın işe gitmediği saatlerde boyna kavga oluyordu.

Derin düşüncelere dalıyor, ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu Ahmet. Bir bela, yuvarlana yuvarlana üstüne geliyor; görüyordu, ama nasıl savuşturacağını bilemiyordu. Babasının, «Namaz kıl!» demesi değildi asıl sorun. Onca dua vardı bildiği. İki üç daha öğrenir, kılardı. «Bırak ileri okulları, bir hoca yanına gir, hoca ol, hocalık beleş yaşam!» demiyor mu, suları vuruluyordu.

Bayram üşenmeden kalkıp gitmiş, Kozlucalı Mestan Hocayı bulmuştu Bağlar Mahallesi’nde! Anlatıp yalvarmıştı: «Bir oğlum var, yüksek zekâlı, al yanına okut, adam olsun aman Hocam!..» demişti. O da, «Getir göreyim, kavrayışlı ise okuturum!..» demişti.

Ahmet biliyordu Bağlar Mahallesi’ni. Arkadaşlarıyla göle gitmişti bir gün. Şehrin dışında, köy gibi bir yerdi. Evlerin önü ardı gübrelikti. Kırmızı yüzünün alt yanını dolduran sakallarıyla iri yarı bir adam görmüştü, geniş bahçenin köşesindeki heladan çıkıyordu, belki oydu Mestan Hoca. Elini filan yıkamadan, ırbığı iğdenin dibine koydu, gitti beli aldı, tükürdü avcuna, çalışmağa başladı. Sebze arıklan yapacaktı bellediği yeri belki. Bir girerse yanına, bir kaptırırsa yakasını, nasıl kurtulurdu? Hem de neye yarardı bin umutla dolu geleceği, bin bir düşle bezeli yaşamı?..

On gün kalmıştı derslerin bitmesine. Sonra sınavlar başlayacaktı.

«Şehirde bitip tükenmez işler mi var? Sınavlar biter bitmez baş-

18

KARA AHMET DESTANI

larsm Mestan Hocanın yanında derse! Başlamak bitirmenin yarısı. Erken başlarsan, erken bitirirsin. Kuran-ı Kerim’i ezberledin mi hatim duası yaparız. Geçersin milletin önüne, namaz kıldırır, öğütler verirsin. En istediğim nedir biliyor musun? Böyle bir hocanın babası olmak! Anana bakma sen. Anan kaymakamlık diyor. Onu bir zamanlar ben de istiyordum. Köylük akıllarıydı onlar. Cahillik kötü ne olsa. Hem de kaymakam olmayı kolay sanıyordum. Nerdeee? Bir tane var mı yoksullardan bu okullara tırmanmış! Bu okullar, gideri çok okullar! Süreleri uzun. Bizimki kısadan olmalı. Eğebileceği dala heveslen-meli insan. Fazla yükseğine bakma Ahmet. Bugün şehirde oturduğumuza bakma. Ne olsa yoksuluz. Şehirliyiz filan deye şişinmenin yaran yok…»

Ahmet’e göre asıl cahillik buydu. Yoksul da olsa, yaparım dedi mi yapardı insan. Tanrı, daha yola çıkmadan pes eden yılgın insanların değil, gideceği yere tutkuyla yürüyen, kararlı insanların yardımcısıydı asıl. Böyle insanların karşısına, parası bol, eli açık insanları da çıkarırdı gerekirse. Nice varsıllar vardı çocuğu yok, yada çocuğu var, zekâdan yaya. O varsıllar, yanlarına almak için, tıpkı Ahmet gibi gözlerinden zekâ fışkıran yoksulları arıyorlardı. Bunlardan biri Ahmet’e rastlayamaz mıydı? Kuru bir rastlantı olmayacaktı tabii bu. Ahmet’i sevip beğenip Tanrı ayarlayacaktı bu rastlantıyı. Bunun için babasının dediği namaz işini Ahmet de gerekli görüyordu, ama Tanrının hoşuna gitmek için kesin bir zorunluk değildi namaz. Tanrı namaz kılınmasını isterdi ama sadece bir borçtu o. Tanrı insanın amaçlarının doğru olup olmadığına, davranışına bakardı. Ahmet okumayı sadece kendisi için istemiyordu. Anasına kardeşlerine yararlı olacaktı, ama en çok da, köyüne koşacaktı okuyup büyük adam olunca! Başta köyünün yoksulları olmak üzere, öteki köylerin yoksullarına destek olacaktı. Hele bir ilçenin kaymakamı olduğunda yok mu, kulüpte kasabada hiç oyalanmayacak, köylere koşacaktı. Tarlalarda yoksulların yanma varacak, «Kolay gelsin! Ne gibi dertleriniz varsa söyleyin hepsini gidereyim!» diyecek, yoksulların yanında yer alacaktı. Muhtardan, kuruldan bir yakınmaları olup olmadığını araştıracak, olanları içtenlikle dinleyecekti. Muhtar yada kurul üyelerinden biri bir yoksula, bir dula kötü mü davranıyor; hemen, «Gel buraya!» diyecekti. Önce tatlılıkla öğüt verecek, etkisi olmazsa, çat, çut, iki sağma, iki

KARA AHMET DESTANI

19

soluna, terbiyesini yapacaktı. Karakolları ansızın basacak, onbaşıları sık sık denetleyecekti. Onbaşılardan, yoksulları tutacağı yerde varsılları tutan oldu mu, derslerini verecekti. Kavrayışlı, zekâlı çocukların okumasına yardımcı olacaktı. Beğene beğene bir kalacaklardı köylerde: «Yahu nasıl kaymakam, hangi ana doğurmuş?» diye soracaklardı. Zaman zaman yanına alıp gezdirecekti anasını. Çok saygı gösterecekti ona. Anlatacaktı ki işte beni bu ana doğurdu. Sonra anasının da beğeneceği bir yoksul kızıyla evlenecek, böylece onun yazgısının değişmesine yardım etmiş olacaktı. Her okumuş birer yoksul kız alsa, Türkiye’de yoksulluğun beli kırılırdı. Böyle güzel düşünceleri olan ¦bir çocuğu niçin desteklemesindi Tanrı? Bunu desteklemeyecek de kimi destekleyecekti? Kim vardı kendinden daha iyi, daha kusursuz? Bu yüzden hiç duraksamadan, bocalamadan, ortaokulun kapısına dayanmalı, bütün akimi, zekâsını kullanarak öğretmenlerin anlattıklarını öğrenmeli, sınavlarda en dolgun notlan alarak liseye geçmeli, orayı da bitirip hangi okulsa kaymakam okulu, tutmalıydı yolunu. Doktorluk fazla etkili değildi. Anasıydı doktorluğu aklından geçiren…

«Kalk Ahmet!» dedi babası. «Gidiyoruz!»

Akşamın aşını keşini hazırlıyordu Haçça.

«Yeni pabuçlarım filan giy!» dedi, tuttu Ahmet’in kolundan. Biraz bekledi pabuçlarını bulup taksın ayaklarına.

İstasyonun oradan, demiryolunun üstünden, vagonların arasından geçip günbatıya yürüdüler. Anlamıştı Ahmet nereye gittiklerini. «(İyi!)» dedi. «(Birkaç gün giderim, sonra gitmem!..)»

Babası önden gidiyordu. Ahmet, öne kendi geçse de Mestan Hocanın evini bulabileceğini sanıyordu. Gördüğü evdi; tamam! Ama o eve varınca sağa saptılar! İki katlı başka bjr evin önünde durdular. Köylerden gelen hocaların hepsi bu yanlarda mıydı yoksa? Avlu kapısını saygılıca açtı babası, girdiler. Orta yaşlı bir kadın, kucağındaki kuluçka tavukla kümesin önüne yürüdü.

«Mestan Hocayı mı aradınız? Göstereyim!» dedi.

Geniş bahçenin her yanı işlenmişti. Kimi yerde ağaç, kimi yerde sebze tavaları vardı. Bir tahta kapıyı açıp evin önünde durdular. Tavuğu kucağından bırakmıyordu kadın. Kapı açılınca yukardan sesler gelmeğe başladı. Bir boşlukta durup merdiveni gösterdi:

20

KARA AHMET DESTANI

«Yukarda; çocukları okutuyor!» Baba oğul pabuçlarını çıkardılar orada.

Kinin boyasıyla tahtaları sarartılmış merdivenlerden önde Bayram, arkada Ahmet çıktılar. İkinci katta, kilim keçe kaplı tahtalıkta durdular. Dinlediler seslerin geldiği odayı. Bir arı kovanının içinden, yada değirmenin domuzluğundan geliyor gibiydi sesler. Kapıyı tıklattı Bayram. Ahmet, geldikleri bu yerin nasıl bir okul olduğunu anlamağa çalıştı. Okuduğu derslerde, ders kitaplarında bunların çok öncelerden tarihe karıştığı söyleniyordu. Yaşam başka, kitaplar başkaydı demek. Kapıyı bir daha tıklattı Bayram. Çarka vuran suların bir düzlükte giden sesi. Yada çıktıkları seferden çok yüklü dönmüşlerdi işçi arılar. Çok sesli bir iniltiydi duyulan. Bayram, usulca açtı kapıyı. Girdiler. Geniş bir odaydı. İki penceresi vardı. Biri bahçeye, biri gölün ötesindeki Koca Dumlu’ya bakıyordu. Ak bulutların altında çöküp duruyordu koca dağ. Köşede, yün döşeğin üstünde oturuyordu Mestan Hoca. Çocuklar yerde, kilimin üstündeydiler. Altı oğlan, iki kızdı hepsi. Kızlar başîannı örtmüşler, eteklerini sımsıkı kapatmışlardı. Yenlerini de adamakıllı uzatmışlardı. Ne saçları görünüyordu, ne topukları. On üç, on dört yaşlarındaydılar. Başlarını eğmişler, okuyorlardı sırayla. Oğlanlar diz çökmüşler, biraz önlerindeki kitaplara, biraz Mestan Hocaya, biraz da kızlara bakarak dinsel öğrenim görüyorlardı.

«Hoşgeldin oğlum! Ramazan mıydı adın?»

«Sağol Hocam, Bayram’dı…»

«Bu da oğlun mu, yanındaki?»

«Oğlum. Gölgende okuyup hoca olacak…»

«Aferim! Muvaffak olur inşaallah! Adın ne evladım senin? Gel bakayım şöyle yakınıma!..»

İşitmemiş gibi sustu Ahmet.

«Hiişt Ahmet, adını soruyor Hocafendi!..»

Eğdi başını, sustu gene.

«Yaklaş bakayım, çocuğum!..»

Yaklaştı, dibinde durdu Hocanın.

«Diz çök şuraya!» yeri gösterdi.

«Oğlum senin kulağın işitmiyor mu?»

Çökmedi. Öyle baktı, bakındı

KARA AHMET DESTANI

21

«Ahmeeeet!..» Canı sıkıldı Bayram’m, bağırdı. «Ahmet diyorum!..» Mahcup oldu. Elini kaldırıp çarpacaktı az daha. Yakışık almazdı Hocanın huzurunda. «Kulağı işitir Hocam, ama biraz sıkılgandır. O yüzden dili tutuldu yüksek makamında…»

Mestan Hoca, elini Ahmet’in omzuna koydu, bastı. Ahmet çöktü. Boynunu başını okşadı hafif hafif. Ensesini kaşır gibi yaptı. Yüzüne, yanaklarına götürdü elini. Ateş almış yanıyordu Ahmet. Nar çiçeği gibi allanmıştı her yanı. Durgun, ne düşündüğü belli olmayan bir görünümdeydi çocuğun gözleri. Bayram, çok istiyordu şu iş düşündüğü gibi sonuçlansın. Oğlu herkesin saygı duyduğu bir hoca olsun. Ama böyle hocanın önüne gelir gelmez donuklaşan çocuk o şansı baştan yitiriyor demekti.

Yoksa kasıtlı mı yapıyordu?

«Ahmet! Öp oğlum Hocanın elini!..» Ahmet’in eğilip öpmesini beklemeden, aldı Hocanın elini, kendisi öptü, gene yerine bıraktı saygılıca. «Haydi, sen de öp babam…» dedi.

Hayır, ses çıkarmıyordu Ahmet. Ses çıkarmıyor, sadece bakıyordu Hocaya, kızlara, oğlanlara. Duvarda Kuran-ı Kerim torbaları asılıydı. Çiçek nakışlarıyle süslü beyaz Amerikanlardan yapılmıştı torbalar. Tahta tavan bir tür toprak boyayla boyanmıştı. Eski cami süslerini andırıyordu. Hoca da bir köy camisinde cuma namazları kıldıran hocalara benziyordu. Siyah cübbe giymiş, kuşak kuşanmış, bol donunun içinde oturuyordu. Sarığı başındaydı. Çipil gözlerine tel saplı gözlük takmıştı. Sakalını da beyazlatmadan salmıştı.

«Köyün neresiydi Bayram Efendi?»

«Karataş Hocam. Uzaktır biraz…»

«Duydum adını. Ortaköy’e yakın…»

«Evet, Sayın Hocam…»

«Verimli köy mü?»

«Pek verimli sayılmaz Hocam…»

«Hiç okuyup hoca olmuşunuz var mı?»

«Bir Beytullah Hoca var ya, dipli bilgisi yoktur…»

«Bir hoca yanında okuyan filan?»

«Yok Hocam, asla yoktur…»

«Ahmet miydi oğlunun adı?»

«Ahmet’ti Hocam, ömrün uzasın!»

22

KARA AHMET DESTANI

«Allah kısmet ederse Ahmet Efendi okuyup Karataş’ın hocası olabilir. Bakın anlatayım: Benim de bilgim dipli değildir. Neden değildir? Çünkü Tanrının bilimi sonsuz bir deryadır. Onun damlasını, idrak etmek bile fani ömrümüze sığmaz. Fakat uğrum iyidir. Yanımda okuyanların hepsi hafız vede hafizeler olurlar…»

«Sağol; ömrün uzasın; inşaallah!..»

«Benden yana tamam Bayram Efendi! Eğer oğlunun gönlü varsa gelsin, okutayım. Elimden geldiği derecede yetiştireyim. Bir Kuran-ı Kerim bulup alacağız. Bende olanlardan veririm, onunla başlar, sonra Afyon yada İstanbul’a sipariş ederiz bir tane. Fakat önce soralım: Gönlün var mı, hoca olmak istiyor musun evladım?»

Hep susuyordu Ahmet.

Aklı başından gitti Bayram’ın. Yukarda tavan döndü. Koca Dum-lu’ya bakan pencereler fıldır fıldır döndü. Ne yapacağını bilemeden beklemeğe başladı. Yakışık aldırabilse iki üç çarpacaktı, Hocanın önünde iyice döğecekti…

«Yoksa gönlün yok mu Ahmet Efendi?»

«Yok…»

«İstemiyor musun hoca olmak?»

«İstemiyorum…»

«Buraya niçin geldin öyleyse?»

Sustu gene. Baktı yere. O ana kadar bir iki fısfıs eden, ara sıra gülüşen öğrenciler de bir suskuya battılar. Bayram’ın yüreği, göğüs kemiklerini kırıp çıkacak gibi vurmağa başladı.

«Niçin geldin evladım?»

Kızların yeşil gözlü olanına baktı Ahmet. Kaşlarına kadar indirmişti başörtüsünü. Bilmediği, anlamadığı bir yakınlık duydu ona. Bir ılıma oldu içinde. «Babam getirdi…» dedi.

«Boşa gelmişsiniz Bayram Efendi? Gönülsüz olmaz bu iş. Çocuk hoca olmak istemiyor. Belki külhanbey olacak, sürtecek sokaklarda. Meyhanelerde rakı içecek, işret eyleyecek…»

Dimdik oldu, sıktı ellerini, taktı canını dişine yeniden: «Ben kaymakam olacağım…» dedi usulca. Gene o kıza baktı.

«Yanlış gelmişsiniz!» dedi Mestan Hoca, kapıya baktı.

«Cahil bir çocuk, kusuruna bakma Hocam!» dedi Bayram. İyice ezilip bozuldu. «Aklı ermediğinden böyle konuşuyor. Küçükken

KARA AHMET DESTANI

23

bir iki konuşmamız oldu yanında, onları gerçek sanıyor. Kaymakam okullarında okutacak vaktimiz mi var bizim? Biz şöyle kısa yoldan, zatının yanında okutup, hem dünyasına, hem ahretine yarayışlı bir adam olmasını arzu ediyoruz. Ama cahil olduğu için kavramıyor bunu. “Yanlış gelmişsiniz!” diye yollama bizi. Doğru geldik. Ben şimdi alıp gideyim kendisini, zaten ilkokulun sınavlarına girecek, bitirince yeniden getireyim. Kitabını da şimdiden sipariş edebilirsen memnun olurum. İzin verirsen parasını bırakayım…»

Başını olmazına salladı Mestan Hoca. «Boşuna yorma beni Bayram Efendi! Bizim isteğimizle olmaz. Gönülsüz olmaz hocalık. Gitsin, gönlü olunca gelsin. Zorlamanın yararı olmaz…»

Ahmet kalktı, bir iki adım attı kapıya doğru. Bayram biraz daha yalvarıp Hocadan işine gelir birkaç sözcük almak istedi. Mestan Hoca kesin konuştu: «Haydi, dediğim gibi yap evladım…»

Oğlunun yanı sıra yürüyüp çıkmaktan başka çare göremedi Bayram. Yalnız bir şeyi akıl etti, öptü Hocanın elini yeniden.

Narlar, kırmızı çiçeklerini sıralamışlardı yeşil yaprakların arasına. Bir ondan bir ona konup kalkıyordu ufacık topacık bal arıları. Anlatılmaz iniltiler doldurmuştu ortalığı. Bunca güzelliğin, temizliğin arasından insan pisliklerinin dayanılmaz kokulan geliyordu. Hela çukurları örtülmemişti. Şehrin bu yanma Bayram da akıl sır erdire-miyordu.

Akıl sır erdiremediği oğlunun davranışıydı asıl. Ne demek istiyordu sıpa? Ne demeye Hocanın huzurunda yerin dibine batmyordu onu? Hocalık istemiyordu da neden düşüp gelmişti ardına? Evden elli adım kadar uzaklaştıktan sonra kolundan yapıştı oğlunun: «Beğendin mi yaptığını serseri?»

Çekip kolunu kurtarma çabası göstermedi Ahmet. Belki bir iki çarpacaktı, çok kızdığı kesindi. Kolunu kurtarıp kaçsa da yapardı o kadarım. Başka bir plan izleyip döğdürmeyecekti kendini: Açık, apaçık olacaktı babasının önünde.

Sıktı kolunu, yeniden sordu Bayram:

«Söylesene, beğendin mi?»

«Beğendim!..» dedi usulca.

«Neden? Nasıl beğendin?»

«Korkarım söyleyemem sanıyordum, söyledim!»

24

KARA AHMET DESTANI

«Neyi?»

«Sorduğun sorunun karşılığını!»

«Ben de onu soruyorum, beğendin mi?»

«Yalan söylemedim ki baba! İstiyor musun diye sordu, istemiyorum dedim. Ama istemeden de hoca olacaksın dersen, gelir okurum. Sen de sormadın evde, istiyor muyum? Kızacak ne var bunda? Kendi istediğini benim isteğim sandın…»

«Vay eşşeğin kunladığı!.. Bunların hepsi o anan olacak yılanın vidaları mı yoksa? Ulan ayağının dibindeki kısmeti tepip yedi dağ ötedeki kaymakamlığa özeniyorsun! Demiyorsun ben bir çıblak herifin oğluyum; mağazamız yok, fabrikamız yok; babam, anam işgö-ren! Demiyorsun nasıl okuyacağım, neyle okuyacağım?..»

«Allanın yardımıyla inşaallah!..» dedi Ahmet, yumuşatmağa çalıştı babasını. Eve varasıya kadar aykırı sözcük söylemedi.

Bayram da evde yapacaktı yapacağını.

«(Ben de evde söylerim asıl söyleyeceklerimi!)» diye geçirdi Ahmet içinden. «(Bitsin artık biribirimizden habersiz esip tozmalarımız, kızmalarımız!..)» Yürüdü babasının yanı sıra uslu uslu. «(Hem neden yalan söyleyeceğim, doğru varken? Yalan söyleyip de neden yanacağım cehennemin ateşlerinde yarın?)»

 

ORTAKÖYLÜ KADINLAR

Bayram da, Haçça da hastanedeyken geldi Ortaköylü kocakarılar. Ahmet’le Şerfe evdeydiler. Gene ikindine geliyordu vakit. Gün daha çok yorulmuştu. Şehrin her yanı adamakıllı tozlanmıştı. Tak tak edip açtılar avlu kapısını. «Gıı Haççaa, Bayraam!..» Bağırdılar.

«Yok anamgil yoook!» dedi Şerfe.

«Yok muuu? Gelmediler mi dahaa?»

«Anam da, babam da yoklar!» dedi Ahmet.

«Ahmet’le Şerfe de mi yok?» dedi Alimecik.

«Osman filan nere gitti?» dedi Kedi Saniye.

«Biz de kalktık, insansız evlere geliyoruz!» dedi Hayruş.

İğneleyerek, alay ederek çıkıp geliyorlardı. Su Deposu’nun altındaki Delibaba Mahallesi’nde kalıyorlardı tâ. Ortaokulda okuyan çocukların nineleriydiler. Bodrum katlarından, tavan aralarından odalar vermişti şehirliler, aylığı kırka, elliye. On beşte, ayda bir gidip geliyorlardı Ortaköy’e. Ekmek azık, kırılmış odun, ufalanmış çıra getiriyorlardı. Pişirip taşırıyorlardı torunlarına. Bir çocuğun, iki çocuğun başında birer kocakarı. Kocakarısı olmayanlar okutamıyordu. Ekrem’in, İlyas’m, Ramazan’m nineleriydiler. İki de kız vardı Orta-köy’den, biri Bakkal Hasan’m Sevim, biri Ormancı Mustafa’nın Gülay. Yoktu Karataş’tan bir tane.

«Ananız babanız olmayınca konuk almaz mısınız siz?»

«Almayın diye tembih mi ettiler yoksa?»

«Alırız alırız, buyrun…»

26

KARA AHMET DESTANI

«Şimdi gelirler; buyrun!»

«Şimdiye kadar almadık mı? Buyrun…»

«Haçça’nın, Bayram’in insanlıklı çocukları; maşşallah!»

«Evleri, avluları tertemiz, şuna bak!..»

«Şehirlerin gözünü seveyim! Köyler olsa kokar…»

«Durmadan söylüyorum benim eşşek Arife: “Karataşlı Kara Bayram kadar yok musun, sat sav, göç şehire!” “Şehir derin deniz, yüzmek bilmiyorum, boğulurum!” diye ödü sıdıyor. Ondan sonra da anasını yolluyor sıpasının başına, odasını süpür, sobasını yak; okusun! Dizlerim de kopuyor sızıdan, anacığım anacığım anacığım…»

«Benim de belim, bellerim Alimecik! Anaaaaam!..»

«Benim de bir çeneciğim kaldı sağlam, geri yanlarım şangır şungur! Kara yere giresice köy kocattı torunlarımı bile evermeden! Şimdi de şehir yollarında eskiyoruz temelli…»

«İçeri mi geçersiniz, hayatta mı oturursunuz?»

«Yok mu bir habanız, çulunuz? Serin şuraya, güne karşı, hayatta oturalım!» dedi Hayruş.

«İçeri dışarı, farketmez!» dedi Kedi Saniye.

«Öyleyse içeri, sedire buyrun…»

İçeri geçip sedire oturdular. Şerfe sıradan başlayıp el öptü, hoş-geliş etti. Ardından Ahmet öptü, hoşgeliş etti. Kocakarılar da Ahmet’i, Şerfe’yi öptüler teker teker.

«Bizim köyden Hacı Mehmet çürük bir otopos aldı! Düldül mü, Bülbül mü koymuş adını. Onunla cumadan gittik, bu sabah geldik. Ne kadar kötü olsa boklu köyünü özlüyor insan…»

«Bülbülü altın kafese koymuşlar daaa, vatanım vatanım diye ötmüş. Salıvermişler. Gidip bir çalının dibine tünemiş. “Bu muydu senin vatanın?” diye gülmüşler. O da, “Buydu ya! Ne gülüyorsunuz?” diye kızmış gülenlere…»

Hayruş, Ahmet’i çekti kolundan, boynundan:

«Gel otur bakayım yanıma! Kuş iken kuş bile vatanını arayıp soruyor da, bu senin baban neden hiç arayıp sormuyor köyünü? Senin baban bu kadar mı bezgin silâdan? Ortaköy’le Karataş’ın arası kaç adım? Biniverse, göz açıp yummadan orada. Ötesini de yürüsün. Aşınacak mı ayakları? “Bayram gelmez, belli; o Haçça, o Ahmet de

KARA AHMET DESTANI                             27

mi gâvur?” diyormuş Irazca. “Şerfe’yi bari getir gel!” diye bana haber salmış; ben nasıl götüreyim analı babalı kızı?»

Gaz tüpünün üstüne çay koydu Şerfe. Sonra dizlerini bitiştirip oturdu sedirin ucuna: «Okullar kapanıyor, bir şey kalmadı surda. Ben kendim gideceğim Ahmet abimle, annemle!..»

Alimecik: «Allah nazarlardan saklasın dorumuma!» dedi, sıvazladı Şerfe’nin sırtını. «Bayramlar seyranlar gelip geçti. Herkes yerin altındaki yaşlılarını ziyaret etti, şu kadarcık yerdeki ninenizi aramadınız siz! Hele o babanız! Gâvur musun ay Kara Bayram! Kendin gitmediğin gibi Haçça’yı da yollamadın, salmadın  çocuklarını…»

Karataşlı Kerimoğlu’nun ablasıydı Alimecik. Ortaköy’e gelin gelmişti yıllar yıllar önce. İki köyün arası yakın, sık sık gidip geliyordu, herkes öyle gelip gitsin istiyordu. Küslükleri de sevmiyordu…

«Gâvur musun diye soruyorsun ay Alimecik! Gâvurları insan yerine koymuyorsun heralım! Gâvurlar anasını babasını bu kadar hor-lamaz. Kara Bayram gâvurdan beter! Gâvurdan…»

Dışardan bir takırtı oldu o sırada. Bayramla Haçça’nın karaltıları süzülüp geçtiler hayatın ortasına. Alimecik, kostaklanarak sür-• dürdü konuşmasını:

«Gâvurdan beter olmasa, düşerdi oğlunun, gelininin ardına, gelirdi gözelce! Otururdu şu sedirin üstüne! Sıcak sudan soğuk suya değdirmezdi elini. Çayım tüpte pişirirlerdi. Suyunu küpte soğutur-lardı. Abdasım alsın, namazını kılsın. Ama Kara Şali’nin direşken avradı Irazca’dır o! Dininden döner, dediğinden dönmez! Dediğini der, eniğini yer! İddahçıdır! Yanlan sıra kalkıp gelmediği gibi, kaç yıl oluyor, bir çıkıp gelmedi de! Halbuysam Hacı Mehmet otopos almış. Düldül mü, Bülbül mü? Bindin mi, şehirdesin. Karataş’la Orta-köy’ün arası da bir karış. Apalaya apalaya gene gelir gider insan…»

Haçça, daha dışardan, «Amanın kim gelmiş, kim gelmiş?» diye söylenmeğe başladı. Bayram, «Demek bizi de arayıp soranlar olurmuş ara sıra!» dedi.

Alimecik sürdürdü konuşmasını: «Hem de o gelecek olsun! Yürümesine ne hacet? Hacı Mehmet, para almadan, gider evinin önüne, bindirir, dönüşünde de evinin önüne indirir…»

«Hulk, hulk! İçinde hulk olsa, gelir surda torunlarının başında

28

KARA AHMET DESTANI

oturur ısıcacık! Ne işi var köyde? Ne işi var kimsesiz evlerde yalınız? Bir kuru inadın yoluna, taş gibi küslüğü sürdürüyor!..»

Bayram girdi önce: «Hoşgeldin Saniye teyze, Alime teyze, Hay-ruş nine; hepiniz ayrı ayrı hoşgeldiniz!..» Teker teker toka etti.

Haçça bir güldü, bir gürledi:

«Hey gidinin adamı! Ne kadar asri olmuş, gördünüz mü Orta-köy’ün avratları? Şehir adamı inceltiyor, şehiiir!.. Kendi de toka etti teker teker: «Hoşgeldiniz efendim hoşgeldiniz!.. Nasılsınız efendim, iyi misiniz? Biz de iyiyiz efendim, teşekkür ederiz, teşekkür ederiz! Estafurullah efendim, bir şey değil, rica ederim, rica ederim!..» Güldü, dönüp yeni baştan el öptü. Sarmaştı komşu köyün kocakarılarıyla. Baktı tüpün üstüne çay suyunu koymuş, Şerfe’yi de öptü. Ahmet’in sırtını sıvazladı. «Yalnız bir söz diyeceğim, gönlünüz kırılmasın, evi-min üstünde kaynanama atıp tutmayın, bozuşuruz…»

Alimecik, dastarmı çözüp bağladı:

«Atıp tutmayalım ama Haçça, bu kadar da olmaz ay teyzem! Bir Irazca’dan daha mı dinçiz? Çıkıp geliyoruz torunlarımızın başı< na, okusunlar diye. O diretiyor! Sabah gidip akşamüstü geliyorsunuz karı koca. Çocuklar da üçü birden okula gidiyor. Evi bekleyivermesi bir devlet değil mi?»

Kocakarıları hayretle süzüyor, akları karalarından büyük gözlerini daha da büyültüyordu Ahmet. Haçça da renkten renge giriyordu.

«Neyse, neyse! Gene de atadır, insan yaşına hürmet eder. Onun için hiç olmazsa siz bari çıkın gidin bir. Eller adamı kınarlar. Bayram! Biz bile gidip geldik önceki gün. Karataş nere, Ortaköy nere! Ortaköy’de laf ettiler: “Ne böyle bunlar, deve kini mi var aralarında?” diye!»

«Deve kininden beter!» dedi Haçça. «Bayram yeminli! Gidersem karım boş olsun dedi. Ben de sarı öküzün yanında dura dura, hem tüyünden, hem huyundan aldım. O yüzden gidemiyoruz…»

«Neyse! Kapatın köyün yarenliğini bakalım! Burdan anlatın. Az mı çektim ben o Karataş’ta? Yanıyor deseler, dönüp bakasım yok!..»

«Gün geçer, kin geçer! İslamlıkta küslük, tülbendi yuyup gülün dalma sereceksin, kuruyasıya! Gene bir çıkıp varmanın kolayını düşünün. Yaşça küçük olduğunuz için görev belki size düşer. Ölüm olur, kalım olur yarın, içinize çivilenir, çıkmaz!..»

KARA AHMET DESTANI

29

«(Köyden kimseyi göresi gözüm yok!)» dedi Bayram, içinden sürdürdü konuşmasını: «(Yalnız Fatma’yı, Aşağı Mahalle’nin sümbülünü çok özledim! Gözümde tütüyor! Adını andıkça burnum sızlıyor. Onca yoluna baktım, bir hasta olup gelmedi çalıştığım hastaneye! Biz de yeminliyiz, gidemedik!..)» Böyle deyip utandı kendi kendinden. «(Anamızı özlemeyip, Fatma kancığını özlememiz ne demek?)» Utanmasını yüksek insanlığına yordu kocakarılar.

«Ne olsa Irazca ata, bunlar da evlât! Hiç özlemez olurlar mı biribirlerini? Bir şey kalmadı surda okulların kapanmasına. İzinlerinizi alın, hep birlikte gidin. Ahir ömründe bir sevinsin Irazca. Sizin de oğlunuz kızınız var; yarın…»

«Ee bakalım! O gün bir gelsin de…» dedi Haçça.

«(Anama diye gitsem de Fatma’yı görsem!..)» Böyle deyip ger-neşti hafif. İkindiler okunmağa başladı o sırada. Kocakarılar, «Aziiiiz Allah!..» çekip ellerini yüzlerine çaldılar. Bayram, kısa bir an, içine şeytan girdiğini düşündü. Sonra usulca kalkıp hayata çıktı. Haçça, leğeni ırbığı oraya götürdü. «Şerfe! Gel kızım, dök babana! Abdesini alıversin!..» dedi. Kendisi gelip çayı demledi. Kocakarılar, Bayram’a maşaallah çektiler abdes alıp namaz kılıyor diye.

«Usul usul dök kızım, acele etme; aferim!» dedi Bayram. Minarelerden ezanlar bitesiye sürdürdü abdes alma işini. Hem de düşündü:. Onca yıldır kaç kez, «(Belki bu gelen Fatma’dır!)» diye koşmuştu köyden gelen kadın hastalara. Hiçbiri Fatma çıkmamıştı. «(Taş gibi kancıkmış demek ki! Bir sefer bile hastalanıp gelmedi! Ya da getirmedi Deli kocası!..)»

İki yıl önce Fatma’ya benzer biri gelmişti başında kocasıyla. Yatırdılar. Apandisit ameliyatı olup gitti. Eğneşli Fadime’ydi, karaya-ğızdı. İrice iriceydi dudakları. Göğüsleri dolgun. Kocası da saz benizli, Ortaköylü Yumurtacı Hakkı’ya benzeyen bir adamdı. Bir ona bakıyordu, bir Fadime’ye, sonra da ah çekiyor, feleğe soğuyordu. Daha Daşduraklı Hilmi’nin dokundurmaları yoktu o zaman, namaz-cılığı yoktu Bayram’ın. Yatırdıktan sonra bir sefercik gelebildi kocası görmeğe. O hafta dört gün nöbete kaldı Bayram. Kendi yerine iki sefer, Ali’nin yerine bir sefer, Kışlalı Niyazi’nin yerine bir sefer. Kimi zaman koğuşa girip başucunda durdu, kimi zaman kapıdan baktı, bir isteği var mı diye sordu. «(Belki yolunu bulup sarılırdık Fat-

30

KARA AHMET DESTANI

ma gelseydi!)» diye geçirdi sık sık içinden. Sık sık da koğmağa çalıştı içine yerleşen şeytanı abdes alırken.

Sırf şeytanı uzaklaştırabilmek için, «(Bir insan ne kadar kötü olsa, anasına atasına bu kadar küsmez! Yemini şunu bunu bırakıp gideyim Karataş’a, inatçı anamı göreyim. Bir daha söyleyim, gelmek isterse getireyim!..)» dedi. Onu da geçti: «(Eşşoğlu beşkulak Ahmet! Mis gibi Hocayı istemedi! Keçi anası kalkıp İnarlı İzzet öğretmene gitmiş, kaymakamlar hangi okulda okur, yargıçlar, doktorlar hangi okulda? Yahu bu Haçça gibi cinkurdu karı yok dünyada! Gidip bir de Daşduraklı Hilmi’nin yakasına yapışmış ben yokken! “Sen!” demiş, “Bırak benim kocamın namazını, oğlumun hafızlığını da kendi götüne sahip ol, dikildiğin yerde yellenip durduğunu herkes biliyor hastanede!” deyip kızdırmış herifi. Ama boşa kızmış dürzü. Doğrudur Haçça’nın dediği. Seninle konuşurken dikeldiği yerde salıverir. Bir ossuruk kokusu alır ortalığı. Bir de, “Kim osurdu?” diye yanındakileri suçlar dürzü!..)»

Bunu da düşünüp bıraktı. Kızının uzattığı peşkiri aldı. Silindi kurulandı; yeniden, «Aferim maşşallah!..» çekti. Haçça’nın getirdiği namazla’yı serdi hayatın güneş gören yerine. İkindini kılmağa başladı. Gene Fatma, gene Eğneşli Fadime gelip duruyordu aklına ama, çabalayıp çırpınıp zor güç uzaklaştırdı ikisini de. Temelli sakatlamadan namazını bitirip kocakarıların yanına girdi. Çok üzüldü namazda kötülük düşündüm diye. Bir ara yumrukladı kafasını.

«Köydeyken cahilliğin en dibindeymişiz! Onca ayları yılları namazsız geçirmişiz. Dağlar kadar borç yığmışız Allaha. Şimdi kılıyorum, ödüyorum rekât rekât Saniye teyze. Haçça da başladı birer ikişer. Okuldaki sınavları bitince Ahmet’le Şerfe de başlayacaklar işallah! Dahi Osman. Esasına bakarsan yedi yaşında farz olurmuş İslamlara. Fakat belki Arabistan’da öyleydi eskiden. Şimdi o kadar ince müslümanlık nerede?..»

«Aman Bayraaam!» dedi ilk evliliğini Kerim Hocayla yapıp, ge-çinemediği için Başköylü Haydar’ın çobanına kaçan, onunla da fazla geçinmeyip Ortaköy’ün Molla Ahmet’ine varan, ondan oğul torun sahibi olan Hayruş: «O kadar ince müslümanlık, hocaların kejıdilerinde bilem yok şimdi! Kılıyor musun, kılıyorum! Çoğu, “Komşum gidiyor,

KARA AHMET DESTANI                            31

ben de gideyim!” diye gidiyor camiye. Gitmezse kınarlar çünkü! Aman Bayraam!..»

«Bizim hastanede Daşduraklı Hilmi diye bir arkadaş var…» Yan gözle Haçça’ya baktı. Boşalmış çay bardaklarını işaret etti. Hemen kalktı Haçça. «Kalkmışken bir çay da bana ver Haçça!» dedi, sürdürdü konuşmasını. «Kuvvetli nurcudur. Beni esas yoluma sokan da odur. Bazı kusurları filan varsa da bilim bilgi sahibidir. Allah razı olsun gösterdiği yollardan, verdiği akıllardan! Onun rehberliği sayesinde Yenice Mahalleli İlhami Hocaya danıştım, borçlarımı çıkarttım. Şimdi hepsini ödeyeceğim. Oğlumu da işallah hoca yanına verip dünyasına ahretine sahip bir hoca yapacağım. Ömrünüz varsa bunu sizler de göreceksiniz Ortaköylü teyzeler!..»

«İşallah Bayram..»

«Maşşallah Bayram…»

Bayram’ın yeni ağızlarını, tatlı tatlı dinledi Ortaköylü kadınlar.

Biraz sonra konu değişti. Bayram sordu:

«Duyuşuma göre senin bilader de solcu olmuş ha Alime teyze? Melek Hasan gelmişti öteygün, o söyledi. Senin bilader Kerimoğlu, Melek Hasan kendi, Halil İbiş filan…»

Alimecik dastarını çözüp bağladı:

«Sağcılıktan solculuktan haberim mi var benim ay Bayram? Oturduk çocukların başını bekliyoruz burda. Bir yere girip çıktığımız yok. Köyde de duymadım…»

«Solculuk, Rusya’nın recimi!» diye anlatmağa başladı Bayram. «Senin biladergil onu.istiyorlarmış…»

Alimecik:  «Haberim yok tövbeler olsun…» dedi. Geç vakte kadar oturdular, sonra kalkıp gittiler.

5 ÎÇSAVAŞ

Sınavların bitmesine iki gün kala ivecenliğini artırdı Bayram:

«Sınavlar bitsin, hemen namazına başlayacak benim oğlum! Sonra da Mestan Hocanın yanına girmeyi kabul edecek! Vede girecek. Neden girmesin? Hazır mis gibi hocalık. O gün gözüyle gördü. Halıları kilimleri serdirip oturmuş. Önünde kız ve erkek öğrencileri, okutuyor inil inil. Aşağıda yün çuvalları dolu dolu. Erlik varlıkla olduğu gibi, bilim bilgi de vaktinde emek çekip çalışmakla!..»

Sonra kalkıp elini Ahmet’in başına koyuyordu:

«Gideceksin değil mi tekem? “Gideceğim baba!” deyiver bakayım! Haydi bir sefercik duyayım ağzından!..»

Ahmet, of puf edip babasının elini sırtından atıyordu: «Baba yahu! Hiç durmadan bunu söylüyorsun! Hatırın için namaza başlarım, ama hoca olmam. Demiyor muydun küçükten: “Kaymakam okuluna yollayacağım seni!” Kaymakam okuluna gideceğim ben…»

«Ne ne ne? Dur bakayım, birem birem söyle, lafın anlaşılsın! Demek benim hatırım için namaza başlayacaksın? Ulan eşşoğlu beş-kulak, benim hatırım için kılacağın namazın ne değeri olur?» Kalkıp tepiyordu ayağının ucuyla boş böğrüne.

Haçça araya girip Ahmet’i Yazıköylü Yusuf’un Oluklaraltı’nda-ki dükkânına tuz almağa yolluyordu. Sonra da başlıyordu Bayram’ı avkalamağa:

«Valla bak, canımı fazla sıkma Bayram! Deli damarım tutarsa

KARA AHMET DESTANI

33

ne yapacağım hiç belli olmaz! Ben Aşağı Mahalle’nin suyundan içtim Karataş’ta! Adımını ona göre at. Nurcuların şubesi gibi namaz namaz diye çocukları sıkma! Beni de sıkma! Büyüksen büyüklüğünü, erkeksen erkekliğini bil!.. Oooo!..»

Derede öküz güderken başına gelen olaydan sonra nasıl sarardı karardı gittiyse, gene öyle oldu Ahmet. Sevinci şenliği söndü. «(Ne yapacağım, nasıl edeceğim, ayağının altına alır döğerse, zorla götürüp Mestan Hocanın okuluna tıkarsa, nasıl katlanırım? Kaymakam okuluna gitme özlemlerim gerçek olmadan nasıl yaşayabilirim?)» Koyu koyu düşünüyor, ama çıkamıyordu içinden.

Bayram, boldan atmış tutmuştu hastanede: «Oğlumu hoca yanına verdiğim gibi, kızımı da hafızlığa yerleştiriyorum!..» Böyle boldan atar tutarsa, hastanede kendisinin, Haçça’nın yerlerinin sağlam-laşacağım, işten .çıkarmağa kimsenin gücü yetmeyeceğini düşünüyordu. Çünkü bir kez çıkarılırsa bir daha nereden bulacaktı hem karısına, hem kendisine iş? Aslanların kaplanların, hem de çakalların, tilkilerin ağzına geçmişti işler. Sadece Daşduraklı Hilmi’nin değil, Personel Şefi Salim Sarı’mn, Başhekim yardımcısı Namık Beyin hatırlarım da hoş etmiş olacaktı böyle konuşarak, yaparak. Bunların gözüne giren adamın sırtı da yere mi gelirdi?

Daşduraklı Hilmi usulca yellenip sordu sabah: «Eee Karataşlı Bayram, nasılsın hemşerim? Bak sana ne diyeceğim? Bir insanın sadece kendisinin hak yoluna girmesi yetmez, arkadaşını, evladım, ayalini de sokması gerekir. Ne haber bakalım senin mahdum beyden? Sınavları bitmek üzere sanırım. Gidip konuştun mu Kozlucalı Mestan Hocayla? Mestan Hocanın gönlü olmuyorsa, Mursallar’dan İnce İmam var, Besi Damları’nın yanında, Gazi Camisi’ne gelir gider, ona söyleriz istersen…»

Zaten birine derdini dökme gereksemesi duyuyordu Bayram. Hastabakıcılar odasında pencereye yaslandı usulca:

«Sorma başıma gelenleri Hilmi Efendi! Bende kader olsa, köyümden teziğip buralarda almazdım soluğu. Kader olsa Allah bana vatanımda verirdi vereceğini, gurbet ellerinde süründürmezdi. Mestan Hocanın gönlü var da, benim Ahmet Efendinin gönlü yok ay Hilmi Efendi! Sen hiç böyle bir derde düştün mü, evladı babasına ası, karısı da evladına arka çıkan bir adama rastladın mı?»

34

KARA AHMET DESTANI

«Haha haha!..» diye güldü Daşduraklı Hilmi. Tuttu kasıklarını: «Haşa huzurdan, şehir deyince kolay sanıyor bizim -arkadaşlar. İşte ince yanı burası. Şehire gelmek var, ama yolu yönü yitirmek de var. Kolay değil evladını ayalini bugün çizinin içinde tutmak. İşte Bay-ram’ın basma gelen birinci misal. Kendisi meleklerin huyuna sahip, ama evladı sözünü tutmuyor. Şehire gelmese bu işler de gelmezdi başına. Sen gene işin olur yanından sokul Bayram Efendi. Üstüne varıp temelli ası yapma. “Hoca yanma girmezsen İmam-Hatip Okuluna vereyim!” de. Orası da iyi okuldur. Yarm oradan çıkanlar da kaymakam, yargıç okullarına girebilecekler. Maneviyata değer veren hükümetlerin başa geçmesi yakın. Harbokulu’na girecekleri de bunların içinden seçip zabitanı dinibütün vatan evlatlarından teşekkül ettireceğiz işallah!..» Gene yellendi Hilmi Efendi.

Bayram, belli etmeden kalktı. Var hızıyla çamaşırlığa indi. Makinenin biri daha bozulmuş, temelli leğenlerde yıkıyorlardı kirlileri. Bir çıkaryol bulmuş gibi sokuldu Haçça’nın yanına. Necibe teyze kırmızı eldiven takmıştı ellerine. Haçça onu da yapmamıştı. Sopalı Burdur alacasından dikilmiş, köylü hastalara giydirilen picamaları yıkıyordu. «Kolay gelsin Necibe teyze, kolay gelsin Nafize bacım, kolay gelsin Haçça! Haçça bak sana ne deyeceğim? Ahmet’i İmam-Hatip Okuluna versek de oluyormuş! Daşduraklı Hilmi anlattı, oradan çıkanlar da kaymakam, yargıç okuluna, hatta Harbokulu’na girebile-cekmiş. Yakında maneviyata değer veren hökümetler gelecekmiş. Bunu duyduğuma sevindim. Sen de sevinirsin diye geldim…»

Leğendeki kirlileri alıp sıktı, sularını yalağa devirdi, sonra yeni su ekledi Haçça:

«İlle bir katran kazanına sokup çıkaracaksın çocuğu! Doğrudan ortaokula, liseye göndermek işine gelmiyor değil mi? Ortaya liseye giderse, senin gibi, Daşduraklı Hilmi gibi yobaz olmaz değil mi? Vay benim başıma gelenler! Gelmez olup da kara yerlere geleydik şu Burdur’a, vaaay!..» Yeniden oğuşturdu pijamaları. Sonra sıktı, dışarıya sermeğe götürdü.

Bayram bekledi dönüp gelesiye.

«Bu dediğim iyi değil mi sence?»

Sanki hemen varıp hesap verecekti Hilmi Efendiye. Kesin kesin soruyor, onayını bekliyordu. Değilse çok huzursuz olacaktı. Mahçup-

KARA AHMET DESTANI

35

luğu büyüyecekti arkadaşları  arasında.   Karısına, çocuğuna   sözünü dinletememiş olacaktı çevrede. Bundan korkuyordu.

«Bana sorarsan ortaokuldan, liseden başka okula gönlüm yok Bayram. Ama sormaz da zorlan verirsen bir sına. Benim gibi Ahmet’in de yok gönlü. Ama erkeksin. Bizim gönüllerimizin olup olmadığına bakmaz, tek başına yaparsın belki…»

«Aaaah ah! Sen ayrı, ben ayrı çekiştireceğimize, ikimizin sözü bir yana gitse ne var! Bana destek olsan Ahmet de söze gelir. Anası ası olur da sıpası olmaz mı?»

«Ben gönlümün sesini söylüyorum Kara Bayram, öz gönlümün! “Gönlün yoksa da var göster, yalan söyle!,, diyorsan o başka! Ahmet oğlan da öz gönlünü söylüyor. Asilik filan yok ortada. Sana, ne zaman ası geldim de şimdi geleyim? Yürü şehire dedin yürüdüm. Gir hastaneye dedin girdim. Ver çocuğu İmam-Hatibe diyorsun, peki vereyim, ama gönlüm yok. Gönlüm onun kaymakam olmasından yana. Ezelden beri buna heves ettim…»

Birden ışıdı Bayram’in gözleri:

«Bu dediğin gene olacak! İmam-Hatip’ten çıkınca, isterse kaymakam okuluna gidebilecek, isterse imam, hatip olacak müftülüklere, camilere…»

«Söndürürler isteğini! Kaymakamlığı kötülerler gözünde! İmamlıkta karar kılar çocuk! Neye yarar o zaman? Ölü yuyucu olması hoşuma gitmiyor evladımın! Nereden kafana girdi, nereden tutturdun, çok canım sıkılıyor Bayram. Gene de İnarh İzzet öğretmene bir sormak isterim. Bakalım ne diyecek?»

Karısının bu kadar sert, bu kadar kararlı davranacağını sanmıyordu. Aşağıdan alma gereğini duydu biraz:

«Eee haklısın! Bizim evde kendi kafasıyla hareket eden yok! Ben Daşduraklı Hilmi’ye, sen İnarlı İzzet öğretmene, Ahmet de senin ağzına bakıyor. Git danış bakalım!..»

Haçça, kocasının danlı dunlu konuşmasını duymazdan geldi. Hastaneden Şeker Okulu’na yürüdü doğru. Başkuyulu İşgören Ali kapıda durdurdu: «Okulda Müfettiş var, Müdür kimseyi alma dedi. Surda dur, çıkınca haber vereyim…» dedi. Sonra baştan aşağı süzdü Haçça’yı: «(Ne gıı, Müdüre âşık mısın yoksa? Zırt zırt geliyorsun?)»

Bir süre bekledi, İzzet öğretmen çıkıp geldi.

36

KARA AHMET DESTANI

«Allah aşkına gücenme İzzet Efendi! Sıkıldık mı sana koşuyoruz. Başımızdan da dert eksilmiyor. Ahmet bitiriyor ya beşi. Babası diyor hoca yanına verelim. Biz diyoruz olmaz. İki yaş ufağı Şerfe kız da bitiriyor. Onu da hafızlığa verici oluyor. Çalıştığı katta bir Daşdu-raklı Hilmi var, ondan etkileniyor. Biz diretince, bu sefer İmam-Ha-tip diye tutturdu. İmam-Hatip’ten çıkanlar da kaymakam okuluna girecekmiş ilerde. Aslı var mı?»

İzzet öğretmenin karşılığını beklemeğe başladı. İşgören Ali de bakıyordu. Kavgalar, köylerdeki yoğunluğuyla gelmişti şehire.

«Daşduraklı Hilmi; şu ossuruklu dürzü mü?»

İşgören Ali’ye yan yan baktı Haçça: «Heralım o…»

«Nurcunun tekidir! Köyleri de ünlüdür. Bizim köyle onlarınki yakındır, ama buralarda bizimkinin adı geçmez nedense!»

Haçça bekliyordu İzzet öğretmen ne diyecek?

«Yani siz ana oğul olmaz diyorsunuz da ne diyorsunuz?»

Ciddi mi ilgileniyordu İşgören Ali Haçça’nm sorunuyla?

«Biz diyoruz gitsin ortaokula, liseye!..»

İzzet öğretmen susuyordu. İşgören: «İşte böyle moderin düşünenlerimiz de var hocam, köylü deyince hepimizi sığır bellemesinler!..»

«Senden sormağa geldim İzzet Efendi, aslı var mı, İmam-Hatip’ ten çıkanlar gidebilir mi?»

İnar’la Karataş’m arası dört saat çekerdi yaya. Erle’nin beri yanında, dağ içi köylerdendi. Şehirde hemşeri idiler. Şerfe’nin, Ahmet’in çalışkan öğrenciler olmaları ilgilendirmişti İzzet öğretmeni. Ara sıra sorar izlerdi, nasıl gidiyorlar?

«Şimdilik böyle bir durum yok!» dedi kısaca. «Olsa da neden girsin İmam-Hatip Okuluna? Kesmeyin çocuğun yolunu, verin dosdoğru ortaokula. Öyle çalışkan çocuğu buldunuz daha ne istiyorsunuz? Kızı da ortaokula verin. Ne işi var hoca yanında, hafızlıkta? Yetmedi mi bu kafalardan çektiğiniz?»

Zil çaldı, çocuklar girmeğe başladılar. İzzet öğretmen de yürüdü. «Kusura bakma, okulda müfettiş var. Söyle Bayram’a, cahillik etmesin! Görür ben de söylerim. Daha olmazsa evinize uğrarım…»

Başkuyulu İşgören Ali biraz daha konuşacaktı belki, yürüdü Haçça. Eve geldi doğruca. Baktı Bayram da az önce gelmiş. Uzanmış sedire, ellerini kafasının altında kavuşturmuş, tavandaki kontrplaklara

KARA AHMET DESTANI

37

bakıyordu. Çocuklar da gelmişler. Birden açarsa gene kavga kopabi-lir, sonraya bıraktı Haçça. Yumuşattı sesini: «Geldin mi Bayram?» dedi. Karşılık beklemeden su kaplarını aldı, mahallenin çeşmesine koştu. Sıraya girdi, su doldurdu. Geldi avluyu süpürdü, merdiveni yıkadı. Bulaşıkları çıkardı, kül getirdi, oğdu kabı kaçağı. Sonra gitti bir daha doldurdu kapları. Patates vurdu, çorba koydu akşama. Osman’ı Yazıköylü Yusuf’un dükkânına yolladı bir paket yağ aldırmağa. Girdi çıktı, eğildi kalktı, sinirlerini güçlendirdi, bir kavga kopacak olursa diye hazır oldu. Üstün çaba harcayacaktı yemekten sonra çıksın çıkarsa. Hatta çıkmasın.. .

Elektrikler yanıp sofra kurulasıya yattı sedirde Bayram. Dikti gözlerini tavana. Ellerini çözmedi başının altından. Haçça, gözüyle, kaşıyîa, «Yavaş olun, gürültü etmeyin çocuklar, babanız yatıyor, keyf-siz!..» dedi, yok etti kullanabileceği bahaneleri. Sofra kurulunca da, «Bayram, sevdiğin çorbadan yaptım, patates kavurdum, geliver!» dedi. Çocuklar sabırsızlanıp duruyorlardı. Osman herkesten önce başlayacaktı. Şerfe acıkmıştı. Ahmet durgundu, belli etmiyordu içinde kabarıp duran fırtınayı. «Osmaaan, yavaş ol!.. Babanız başlamadan başlama yavruuum!..»

«Hooop!» dedi birden, kapının dibine fırladı Bayram. Haçça koştu, leğeni ırbığı koydu önüne. Şerfe peşkiri alıp koştu. «Al anam, dök baban suyunu, ben çorbanın altına kül çekeyim, soğumasın…»

Bayram’ın oturacağı yere bir de minder attı. «Karınlarımızı doyuralım, Navrumlu Aligil’e gidelim. Epeydir gitmedik…» dedi.

Bayram, büyük büyük sokuyordu lokmaları ağzına, kaşıkları da doldurup doldurup deviriyordu. Dakikaları sayıyordu Haçça. Kavga kopmadan geçen dakikayı kâr sayıyordu. Bayram da bir saldırı için karşısındaki cephenin zayıf yanını kolluyordu. İzzet öğretmenin yanından güçlenip gelmişti Haçça. Açıktı burası. Kendi ise bütün kozunu, silahını kullanıp bitirmişti günlerdir. Haçça gibi susmayı, pazarlıklarını içinde biriktirmeyi bilemiyordu. Haçça bir «hata» yapar, açık verirse ancak oradan saldırabilirdi. O hatayı da bu akşam yapmamağa olanca dikkatini harcıyordu. Saygılı, yumuşak davranıyordu. Taktiğini iyi seçmişti. Olanca ilişkilerinde, karılık, analık görevlerinde son derece dikkatli, saygılı; evladının okuması konusuna gelince de ödünsüz! Çocukların geleceği dedin mi hatır gönül biterdi. Bir

38

KARA AHMET DESTANI

saldırı olmasın diye Navrumlu AligiFe gidelim diyordu belki. Evde otursalar, Haçça’nın solumasından bulurdu bahaneyi Bayram.

Çocuklar da babalarının kafasından geçenleri ayna dürbün gibi görmüşlerdi sanki. Suspus olmuşlardı. İtişmeden yiyorlardı patatesi. Bayram seviyor diye içine iki de yumurta kırmıştı Haçça. Fakat, konuşmağa yeminli gibi, «İyi olmuş, hoş olmuş!» demiyordu. «(Ahmet’e sorayım!)» dedi Haçça. Onun da keyfi hiç yoktu.

«Nasıl Osman Efe, beğendin mi?»

Osman havayı yeterince güvenli bulmadı:

«Beğendim, iyolmuş!» dedi kısaca.

Arvallı eriği kurusundan bir tas hoşaf vardı dünden. Onu da koydu Haçça. «(Çok şükür buraya kadar getirdik gürültüsüz zırıltı-sız! Bundan sonra kopsa da hafif anlatırız şükür!)» dedi içinden.

Hoşaftan iki kaşık alıp bıraktı Bayram.

İki kaşık daha alıp Ahmet de bıraktı.

Haçça bitirdi kalanı. Sofrayı kaldırdı.

Bulaşıkları ocağın başına koydu sonra.

«İsteğiniz var mı, gidelim mi?» Sordu ortaya.

Seslenmedi Bayram.

«Bulaşıkları paklayıvereyim, gideriz!» dedi Haçça.

Tüpü yaktı, koydu bulaşık suyunu. Şakır şukur sesler çıkararak yıkamağa başladı akşamın kaplarını.

Bayram düşünüyordu. İkindiyi kılmamıştı kahrından. Akşam da duruyordu. Ezan okunalı çok olmuştu. Kalkıp abdes alsa, kılsa mıydı bu arada. Yoksa Aligil’e gitmeyi önleyip namaz yerine şiddetli bir kavga mı koparsaydı? Yoksa temelli erteleyip yarına mı bıraksaydı? Sıkı bir sopa çekmeden, korkutucu bir gözdağı vermeden yola gelmeyecekti bu avrat, hem de çocuklar. Ne yönelttiğin yola gidecekler, ne de namaz kılacaklardı. Birden namaz kılmağa karar verdi, doğruldu usulca: «Leğeni ırbığı getir!» dedi.

Şerfe fırladı. Alıp getirdi leğeni babasının önüne.

«îrbığı getir anam!» diye bağırdı Haçça. «Sıcak su katayım!»

Bulaşık suyunun yarısını aktardı. Kabarmak üzere olan dalgalar bir daha yatıştı Bayram’m içinde. Abdesini aldı dualar ederek, yalvarışlar yaparak. Sonra silindi kurulandı. Serdi namazla’yı, ikindini kıldı, dört rekât da borç ödedi. Bu karıyı olmazsa yatakta mı ezseydi

KARA AHMET DESTANI

39

iyice? Başka çocuk istemiyorum ayaklarıyla, dikbaşlık ediyordu. İyice ezip, hem de çocuğa bırakıp yeni bir sıkıntı mı sarsaydı başına? Yoksa Ahmet konusunu yatakta açıp kavgayı yatakta mı koparsaydı? Çocuklar öteki gözde yatıyorlardı nasıl olsa! Gece yarıyı geçtikten sonra dolardı saçlarını bileğine, benzetirdi güzelce! «(Zaten yıllar var, yeterince tat aldığım yok! Tamtakır, kuru bakır! Böyle bir avrat, ha içine getirmişin, ha dışına! Fatma buralarda olacaktı! Erişikli kocası Şeker Fabrikası’na filan girecekti ki, o zaman Burdur şehri bir hovarda görecekti! «(Ulan Deli Haceli, nasıl olsa Muhtarın kolundasın, herifin kılıcı hâlâ keskin, bir iş bulsun sana fabrikadan, göç gel, karını da getir, hem sen geçin, hem biz geçinelim şurada!..)» Saçmalamakta ne kadar ileri gittiğini çabuk anlayıp kaldığı yerden namaz dualarını okumağa geçti: «(Benimki namaz kılmak değil, serserilik!)» diye ekledi hemen ardından: «(Allah içimi görüp durduğu halde nasıl oluyor da bu kutsal duaları dilime veriyor, şaşıyorum! Hocalar bilseler halimi, tefe korlar camide! En uygunsuz müslüman diye beni gösterirler örnek!..)»

Haçça, kocasının hem ikindini, akşamı, hem de borçlarını kılacağını kestirmişti. İkindini bitirip akşama geçmişti Bayram.

«(En iyisi Ahmet olacak alçağa yüklenirim! Nasıl olsa yarın sınavları son! Hoca yanma vermek yok, peki! Yazboyu avare kalacağına hemen namaza başlasın madem! Hatta Serfe’yle Osman da! Dolanıp güz gelince de İmam-Hatip’e yazılsın. Hık mık dedi mi yapıştırayım bu sefer. Haçça elimden almağa gelirse, ona da! Oooo! Ulan size biraz yüz verdik, temelli astar istiyorsunuz! Ulan utanmazoğlu utanmazlar, ulan namussuzlar!..)» Yeniden geri döndü, baştan aldı, farzların birini bitirip yenisine başladı.

Çocuklar sabırsızlanıyordu. Haçça bulaşıkları bitirip koymuştu kaplığa. Ortalığı süpürmüş, gidilecek olursa diye yün ceketini göz önü bir yere asmıştı. Ahmet’e, yarın çalışılması gereken bir sınavı varsa kalkıp çalışmasını söyledi. «Müzik var ana! Korkmaz Sonmez’i söyletirler!» dedi o da. Bayram daldırdı gene: «(Korkmaz Sönmez ne? Liliyar’i söyletirler! Ama simden sonra paydos bunlara! Simden sonra öte dünyaya yarayışlı bilgiler okuyacaksın. Allahm kitabı Kuran’ı Ke-rim’i ezberleyeceksin. Kavuz kapçık derslerden «pekiyi» aldın aldın sunardın, bir de bunlardan al göreyim; hayvan!..)» Gene dalıyordu,

40

KARA AHMET  DESTANI

farkına vardı, baştan aldı. Daha fazla sakatlık vermeden bitirdi namazını borçlarıyla birlikte. Sağma soluna selam verdi. «Yaramaz evlat şerrinden, hayırsız avrat şerrinden beni koru; beni. görünmez kazalara, kuru iftiralara, zalim düşmanlara çattırma yarabbi! Beni şeytana uydurma! Bana Hazreti Eyüp aleyhüsselamın sabırlarından ver yarabbi!..» dedi. Çoraplarını, ceketini giydi.

«Ahmeet! Yarın son mu sınavlar?»

Tingedek düştü Ahmet. Bocaladı ne diyecek?

«Yavrum, son mu diyor baban!..»

«Son baba…»

«Müzik mi var yarın?»

«Müzik var baba…»

«Ders değil ya, neyse! Yarın tamam mı?»

«Tamam…»

«Öyleyse hemen namaza başlayacaksın!»

«Peki baba…»

«Şerfe, sen de! Osman, sen de!..»

«Peki babacım…»

«Ben de kılacağım!..» dedi Haçça gönlüyle.

«Yok! Sen kıl, kılma; farketmez!..»

«Başlarım! Ben de kılarım Bayram…»

«Araya girip lafımı bölme…»

«Peki Bayram…»

«Namaza başladıktan sonra asla bırakmak yok! Bu bir. İkincisi, hoca yanma vermekten vazgeçtim seni. Yazboyu serbessin. Güz gelince İmam-Hatip’e yazdırıyorum. Şerfe’ninkine daha karar vermedim. Onu da gidip Tahir Hocadan danışmak istiyorum hayırlısıyla. Benimki de danışa danışa. Tamam mı?»

«Tamam baba…»

Nasıl söylediğini sonradan düşünüp taşınıp kendi de seçemiyor Haçça, birden parlayıverdi: «Hep gidip gidip kendin gibi gericilere danışıyorsun, kendi avradına, ayaline danıştığın yok! Onlar mı karar verecek senin evdeki işlere, o gericiler mi?»

Birden Bayram da fırladı: «Sus ulan sarı yılan! Sus diyorum sana! Kimmiş senin gerici dediklerin? Memleketin tanınmış hocalarına nasıl gerici diyorsun ulan? İnarlı İzzet öğretmen gibi allahsız solcu-

KARA AHMET DESTANI

41

lardan mı öğrendin bu akılları?» Elini kaldırıp bir, bir daha savurdu. İkisi de boşa gitti.

Haçça:

«Allahsız solcu da, allahsız gerici de hep senin danıştıklarındır! Bütün bu sapkın fikirleri kafana basan da onlardır! Evin içinde çoluk çocuğa zulmettirenler de onlar! Eskiden bilmezdin bunları. Buraya geldin, ona sürtünürken, buna sürtünürken, hepsini kaptın. Şimdi de çocuğun gözel geleceğini ters yöne çevirip, yok hoca yanıydı, yok İmam-Hatip Okuluydu, geriye döndürmek istiyorsun. İmam-Hatip iyi bir okul ise, söyle ossuruklu Hilmi kendi sıpalarını yollasın! İlhami Hocaya söyle, koca kafalı torunlarını yollasın! Ben oğlumu kızımı ortaokuldan başka yere yollayamaam! Namaz kıl diyorsun, peki kılalım. Ama ötekilere sonuna kadar bayır diyorum. Hayır, hayır! Bunu^ da duydun mu, tamam mı Efendi?»

Haçça, odanın ortasında, eli ayağı titreyerek dikilip kalmıştı. Ne yapacağını bilmiyordu. «”İmam-Hatip’ten çıkılınca kaymakam okuluna gidilir!” diye beni kandırdın, sordum İzzet öğretmene, yokmuş öyle bir şey. Olmayan şeylerle benim aklımı çelmeğe de kalkma, tamam mı?»

Bayram’ın sesi titredi. Karısını öldürse dama tıkardı hükümet. Yaralasa, işten atardı. Biri ötekinden kötüydü. Bocaladı…

«Lafları işine geldiği gibi anlama! Ben sana var demedim, olacakmış dedim. Hocaların olacak dedikleri olmuyor mu? Olmasa bile, burdan çıkanlar müftülüklerde, köylerde birinci eleman değil mi? Gitsin İmam-Hatip’e! Kararım böyle…»

Haçça:

«Gidemez! Gönlünün olmadığı, gönlümün olmadığı okula gidemez! Sen babasıysan, ben de anasıyım. Kendi gönlünü de sorman gerek. Çevrede büyük, küçük, aklı erik olanlara sorman gerek. Yalnız • ossuruklu Hilmi’nin demesiyle olamaz bu iş Kara Bayram!..»

Kavga sırasında böyle «Kara Bayram» dedi mi, eğilip bükülme-yeceğine işaretti. Bayram bunu anladı, temelli azdı içinin fırtınası. Kabardı birden:

«Ulan şeytan! Yıllardır her çalımına katlandım. Bu sefer kararım karar. Ahmet İmam-Hatip’e gidecek, laf koyma lafım üstüne!..»

«Dünya dönmesini değiştirse olmaz! Ya beni keser öldürür on-

42

KARA AHMET DESTANI

dan sonra yollarsın, yada hiç yollayamazsın! İşte şuraya çiziyorum bir çizik, iki çizik! Haçça dediydi dersin…»

«Ulan valla elimden kaza çıkartacaksın akşam akşam!» deyip elini kaldırdı Bayram. Haçça da kaldırdı iki elini, tuttu kocasının havadaki yumruğunu, yere indirmeğe çalıştı. O sırada kapı döğüldü dışardan. Küt küt vuruyorlardı. Hayata kadar gelmişlerdi hem de.

«Dur dur; gelen var; dur!» dedi Haçça, önce duvarın dibine gitti, sonra elini yüzünü toplayıp kapıyı açtı. Baktı, Navrumlu Aligil! «Biz de kavgamızı bitirince size gelmek istiyorduk; buyrun!..» dedi.

«Öyleyse bu iş iyolmadı!» dedi Ali.

«Neden iyolmamış? Geçin buyrun!» dedi Bayram da; yer gösterdi komşularına.

«Kavganız yarım kaldı!» dedi Asiye.

«Siz gidince tamamlarız, geçin!» dedi Haçça.

Aligil çoluk çocuk girdiler. Şerfe kapıyı kapattı. Haçça, sedirin üstüne buyur etti kimini, kiminin altına döşek attı, kimini yere oturttu. Bayram’la Ali’nin arasına bir kül tablası koydu. Bayram dolaptaki paketi çıkardı. Yaktılar birer sigara… Haçça’yla Asiye yan yana oturdular. Ahmet duvara dayadı sırtını, dirseklerini dizlerine dayadı, başını ellerinin içine aldı, tıpkı köyde başına gelen olaydan sonraki gibi düşünmeğe başladı.

Ali sordu usuldan:

«Biribirinizi hakedebildiniz mi bari?»

«Kapat Ali! Açma o konuyu!» dedi Bayram.

«Açma; ayıplarımız deşilmesin!» dedi Haçça.

Ters ters baktı Bayram: «(Deşilmesin tabii;  salak!)»

«(Ellere özenerek verdiğin kararları da açıkla, koca budala! Ali duysun, bakalım sana mı hak verecek, bana mı; dinle!..)»

«Yani bir değmez konu yüzünden, karıya kıza fazla yüz verdik, şimdi başımıza sıçıyorlar Ali arkadaş!..»

Boynunu büktü: «(Siz hak verin komşular!)» Sustu Haçça.

«Böyle yaralayıcı sözcükleri bırak da gözel gözel anlat Bayram arkadaş! Hani şehre ilk geldiğin günlerdeki gibi! O zaman nasıl saygılıydın, nasıl yumuşak, ısıcak, hem de uyumluydun; öyle konuşarak anlat!» dedi Ali, candan söyledi.

«Bak, haklısın komşum! Haksızsın demiyorum sana. Evet, biraz

KARA AHMET DESTANI                                  43

sert  konuşup gönüllerini yaraladığımın farkındayım.   Fakat  temelli itaatsizlik edip tepemin tasını attırıyorlar! Onlar da bunu yapmasalar olmaz mı? Yani şimdi bir babanın oğluna kızma namaz kılın demesinde, oğlunu ilkokul sona kadar okuttuktan sonra bir hoca yanına vermeğe kalkmasında, bu olmayınca İmam-Hatip’e yazdırmak istemesinde ne hata var? Biz ilkokulu da okuyamadık ya!..» «Sorun bu mu şimdi?» «Bu!»

«Ben de daha önemli bir iş sandıydım!» dedi Asiye. «Bu;  bu aramızdaki sorun!..»

«Yahu Bayram arkadaş! Sen eskiden yolunca gelip, yolunca giden bir arkadaştın! Şu Daşduraklı Hilmi’yi ciddiye aldın yahu! Daş-durak, Başkuyu, Navrum, bunlar biribirine yakındır. Birinci nurcu köyüdür Daşdurak. Şaşıyorum nasıl etkisine aldı seni! Din iman, gösterişle olmaz. İbadet, kabahat, hepsi gizlidir Bayram arkadaş! O dürzü bunları gösteriş için yaptığı gibi, sana benzer saf arkadaşlar üzerinde baskı olarak da kullanıyor. Ne hakkı var gelip, kılmıyorsun, tutmuyorsun diye zarta zurta canım?»

«Haşşöylee; bizim de dediğimiz buuu!..» Öyle mutlandı ki Ali’ nin sözlerinden Haçça, kendine egemen#,olamadı, bağırıverdi.

«Ne hakkı var benim çocuğumu göndereceğim yere karışmağa? Bana laf dokunduranlar oldu hemşerilerden, hatta Cafer beşi bitirdiğinde o dürzü kendisi de söyledi. Ama dinlemedim. Oğlan sanat enstitüsü elektrikçiliği istedi, biz de uygun gördük, verdik, elektrikçiliğe. Deseydi ortaokul, ortaokula verirdik…» «Tamaaam; bu kadaaar!..»

«Neyse, bu konuyu kapatalım! Ben kesin kararımı verdim. Ağzımdan da yemin çıktı. Oğlanı İmam-Hatip’e vereceğim. Yarından sonra da namaza başlayacak. Bu konuyu çocukların önünde uzatmanın gereği yok Ali arkadaş…»

Haçça kalkıp çay koydu. Çayın yanına bisküvi çıkardı. İçtiler, yediler. Tartışmaya yol açmayacak konular konuştular. Hatta bir ara gülüştüler. Sonra Aligil kalkıp gittiler. Ahmet, basıla basıla oturdu. Komşular gidince de, anasının serdiği yatağa yattı.

Bayram’la Haçça da kapattılar konuyu. Haçça, gece yarısına doğru biraz yanaşmak istedi Bayram’a. O yönden biraz tat verirse, bu

44

KARA AHMET DESTANI

yönden yumuşamasına yararı olur diye elini saldı, karşılık görmedi. Taş gibi küsmüş, hem de soğumuştu. Birden, eskisinden daha beter bir öfkeye gömülüp, hatta kinlenip sırtını döndü düzgünce. Bayram yanaşsa da yüz vermemeğe karar verdi. İmam-Hatip konusunda yu-muşamayacaktı; ant içti içinden. Sonra yumdu gözlerini. Uyumadıy-sa da uyur gibi yaptı, açmadı gözlerini sabaha kadar.

Sabah, çayını çorbasını içip çıktı Bayram. Haçça çocukları be-leyip becerip okul yoluna kattı, ondan sonra yollandı hastaneye.

Ahmet:                    ,

«Gene içim avkıp duruyor. Meraktan, tasadan deli olacağım! İlle tutturdu, namaz kıl; İmam-Hatip’e hazır ol! Bunların hiçbirine gönüllü değilim. Kaçıp köye bari gideyim. Zaten ninemi özledim. İzin ver ana!» dedi, ayaküstü ağlamağa başladı.

Azarladı Haçça:

«Suuus! Bir daha gözüm görmesin ağladığını! Eşşek kadar adam oldun, ne ağlıyorsun? Sınavın bitsin, Hacı Mehmet’in otoposa bin, doğru Ortaköy! Oradan da yürüyüver Karataş’a. Gelmezsin yaz geçene kadar. Sonra ne yaparsın, ne yaparız? Bilemem şimdiden…»

Bulutlar boşandı, yağmurlar yudu yıkadı içini dışını Ahmet’in. Sevindi. Bir dakika durmayacak, çekip gidecekti Karataş’a.

ESKİ KARATAS

Müzik sınavından çıkıp hastaneye yürüdü Ahmet. Genellikle yukarda çalıştığı için babasına görünme olasılığı yoktu. Görünürse artık atardı bir yalan. Atardı; çünkü doğru söylemek yaramıyordu. Şimdi dünyada en kızdığı kişi babasıydı.

Necibe Hanım, anasının yanına yürüdüğünü gördü, takılmak istedi: «Bakın bakın, kim geliyor! Maşşallah maşşallah; kırk bin! Ne kadar da büyümüş bu tosun, bakın!..»

Eskiden olsa el öperdi. Geçip gitti anasına.

«Geçtiğimizi kaldığımızı pazartesiye söyleyecekler. Ama bana fısıldadılar. Diplomayı yirmi güne verecekler. Köye gideceğim…»

«Eve varıp yemek yesen!»

«Varmayacağım…»

«Para al yanına!..»

«Verecek misin?»

«Ama yok yanımda!..»                                          >

«Şimdi otobüs kaçar…»

«Kaçarsa ne yapayım? Bomboş mu gideceksin ninene? Bir kutu şeker al, iki pişirim çay al, bir dastar al! Sen alıp götürmedin diyelim, ben de yollamayacak mıyım?»

«Ana, sen işi uzatıyorsun!..»

Ne yapacağını şaşırdı Haçça. «Necibe abla!» diye koştu. «Nafize kardeş!» dedi. «Para var mı yanınızda?» On birinden, on birin-

46

KARA AHMET DESTANI

den çıktı. Beş de kendinde vardı, 25’i tamamladı. «On beş daha olaydı!» diye kıvrandı Haçça. «Kimden istenir bilmem ki?»

Necibe Hanım çıktı usulca. Beş dakika geçmedi, 15 lira daha bulup geldi. «Yirmi beş bana, on Nafize’ye borçlusun Haçça!» dedi.

«Ulu Cami’nin oralara çık hemen! Bir kara dastar al. Ak çiçekli olsun. Bir kutu ezme al. Bir kutu çay, bir kilo şeker al. Sonra koşuver Kışlalar’a! Orada durdurur binersin. Ne yazın, ne güzün, benden haber almayınca gelme…»

İlk kez şen oldu, muzipleşti günlerdir: «Başından atıyorsun beni! Gittim mi rahat olursun!» dedi, güldü. El öptü çıkarken.

«Bir çooook selam söyle! Anlat iyi miyiz, nasılız? Varamadık, kusura bakmasın! Fırsat bulursam Şerfegili alıp gelirim! Güle güle…»

Öğle oldum oluyorum’a gelmişti gün. Gereği kadar çabuk olmazsa yetişemezdi. Bir solukta Eski Çarşı’ya çıktı. Bir solukta aldı alacaklarını, bir fileye tıktı. Birden anımsadı, hiç giyecek almayacak mıydı yanma? Kitap mitap almayacak mıydı? Oluklaraltı’nm ortasından koşup Karasenir’e geldi. Eve vardı, girdi çıktı. Şerfe sordu, Osman ayağına takıldı, ilgilenmedi. Deşti yüklüğün altını. Aldı alacağı giysiyi, çorabı. Kitap; hangisini alacaktı? Tarih’e baktı, Tabiat Bilgisi’ne baktı; çekmedi canı. Aritmetik; Dilbilgisi? Çekmedi. Belki saçını uzatırdı oralarda. Saklayıp durduğu tarağı aldı. Fırladı. İl Jandarma Komutanlığı’mn önünden koştu. Kışlalar’m orada, benzinliğin önünde durdu. Bekledi Ortaköy’ün otobüsü çıkıp gelsin. 23 lirası kalmıştı cebinde. «Gelip geçen çarpar mı?» diye yokladı cebini. Bastırdı dışından. Sonra akıl etti, koştu benzinciye: «Geçti mi, geçmedi mi Ortaköy’ün otobüsü?» Süzdü Ahmet’i adam. «Her halde geçmedi, dur orda!» dedi. Hemen gidip durdu. Üçe doğru geldi Hacı Mehmet’in Düldül. Yarıköylü, Yazıköylü, İnarh, Kavacıklı, Örencikli, Çardaklı, Ortaköylü, hatta Alanköylü, Dereköylü bir sürü yolcu vardı. Heybeli, torbalı, sepetli, fileli. Kimi ilaç almış, kimi ekmek. Biri ikisi gazete. Sigara içen var, çocuk emziren var. Ne zaman varacaklar Örencik’e, Çardak’a, soran var. Üç buçukta güç bela yürüdü Kışlalar’m oradan. Akyaka altına kadar şangırdaya şangırdaya gitti karayolundan. Oraya varınca saptı köylerin bakımsız yoluna.

Eskiden Karakent üstünden Yazıköy’e bağlanırdı yol. Şimdi göl yükselmiş,  Soğanlı’dan dolaşıyordu. Taşların, tozların içinden  gene

KARA AHMET DESTANI                                  47

gölün kıyısına geliyordu. İnsanın genzini dolduran pis bir koku yayılıyordu oralardan. Pürenler farımıştı. Mekeler, martılar dermansız gibi uçuyorlardı. Alışmışlardı gürültüye, toza. Tınmıyorlardı ağzına –    kadar basılı otobüs varıyordu da. Sola yukarı İnar’ın, sağa aşağı Ka-rakent’in, İlyas köyünün yolları sapardı. Doğru gidince Kavacık deresine varardı. Kimi yerleri kayalarla, kimi yerleri çalılarla kaplı arazide keçiler görünürdü. Motorlu değirmenler çıkalı su değirmenleri de farımıştı. Hem de doğru dürüst yapılmamıştı Karakent köprüsü. İşte hayal meyal ansıdığı Ulupmar çayı Ahmet’in! Beş yıl önce değil, yüz yıl önce geçmişti sanki üstünden! Ne kadar ufalmıştı çocuk belleğindeki ırmak! Çınarları seviyordu en çok. Sarıya kaçan yeşil yaprakla-rıyla, hiç ayıbı, ezikliği olmayan gümrah ağaçlarıydı derenin. Sonra az gelirli köylülerin kavakları! Büyütüp büyütüp satmak için diktikleri kavaklar! Gür dallı cevizlerin altından geçiyordu otobüs. Yamaç-lardaki mahalleleri dereye indiriyorlardı. Kavacık’ın  yeni  insanları, ak sıvalı evlerini bayırın güne bakan yüzüne yapıyorlardı. Oraya bir yere de kahvelerini, dükkânlarını kurmuşlardı. Topal Pehlivan asasını alıp çıkıyordu geçen otobüslerde tanıdıklar var mı? Sonra yeniden giriyor, çöküyordu peykenin üstüne, yeniden gömülüyordu yarım yüzyıla varan yalnızlığına.

Kavacık’tan sonra Örencik altından, Küçük Çardak’a giriyor, bırakılacak yolcuları bırakıp Ortaköy’e fırlıyordu Düldül.

Birden gürledi vardı, Ortaköy’ün ortasında bıraktı yolcuları, Ahmet’i. Bakındı, tanıyan, tanıyacak kimse var mı? Filesini omzuna vurdu yürüdü. Uçar gibi koşuyordu kıra açılınca. Gidecek gidecek, dereyi geçip düze çıkacak, tepeyi aşıp dört yanı dağlarla çevrili, ıssız Karataş’ı görecekti. Oradaydı ninesi, oradaydı bırakıp gittiği yoksulluk. Orada Yılanlı Belen’in altında…

Elinde olsa da bu kadar birden büyümeseydi! Çok büyük bildiği ağaçlar, kayalar küçülmüş, dağlar tepe olmuş, yürüne yürüne bitmez sandığı yollar kısalmıştı.

Birden aklına kötü bir olasılık geldi, dizlerinin bağı çözülüver-di: Ya yıllar, aylar önce ölüp gittiyse ninesi, yıkayıp gömdülerse? Gelip gidenler söylemedi, sakladıysa? Küsülü değiller miydi ninesiyle babası? Babasıyla küsülü oldukları için, anasıyla, kardeşleriyle kendisiyle de küsülü sayılırdı Irazca. Bu yüzden ölümünün haber veril-

48

KARA AHMET DESTANI

meşini istememiş olabilirdi. Hatta köylüler kendiliklerinden aradaki küslüğü bildikleri için haber vermeyi uygun görmemiş olabilirlerdi! Ne kadar karmaşıktı dünyanın ilişkileri! Dizlerinin bağı çözüle çözüle yürüdü.

Merdivenin başında, ikindi güneşinin karşısında oturuyordu Iraz-ca. Tornan, dizinin, dibine yatmıştı. Acayip, moğuk moğuk sesler çıkarıyordu. «Moğuklayıp canımı sıkma Tornan! Bak ne göze! bugün de akşamı edip başardık! Moğuklama nalet!» diyordu. Gün sallandı, sallanıyordu Havana’nın Sivri’den. Dağların gölgesi basmak üzereydi köyü. Birazdan sığır sıpa gelirdi kırdan. «Akşamı ettik de başımıza bela bulduk ay Tornan! Kalkıp ateşi yakmak. Kümesi örtmeli. İki kaşık çorba kaynatmalı. Birazını sana, birazını bana bölüp içme-li. Sonra? Sonra oğul yok, uşak yok, komşulardan bir çıkıp gelen olursa iki bıdırdaşıp gecenin ucundan kemirmeli, gelen olmazsa eski döşşeğin üstünde döne döne sabahı etmeli…»

Tornan havlayıp kalktı o sırada. Aşağı Mahalle’den doğru bir gürültü koptu. Pat pat pat, köy içine doğru geliyordu. Mavi boncuk taşından yontulmuşa benzeyen bir traktörün üstünde Muhtar, oğlu Cemalle Yukarı Mahalle’ye gidiyordu. Cemal sürüyordu. Gürültü duyulmaz olasıya kadar havladı Tornan. «Ağzına sıçtığımın dürzüsü, kokuya boğdu köyün içini! Sus bakalım Tornan! Ağzına sıçtığımın südübozuğul Pat pat edip geçerken benim yıkıktan yana bakmadan edemez! Yıllar geçti, yılların içinden yıl kadar uzun günler geçti, bana olan kini geçmedi soysuzun!..» Değiştirdi, güreltti sesini: «Geçme-siiin! Mâşara kadar geçmesin! Benimki geçti mi? Arttı yıldan yıla! Nereye koyacağımı, nereye sığdıracağımı bilemiyorum kinimi! Ağzına sıçtığımın cımbıldağı…»

«Hav hav!..» etti bir daha Tornan.

Kızdı Irazca:

«Kes sesini dedim Tornan. Boş yere hav hav etme! Bir şey yapacağın zaman et! Kuru boş hav hav edip canımı sıkma, gösterişçi nalet!..» Birden pişman oldu, çevirdi sözünü: «Sen bana bakma, istediğin kadar havla Tornan!..» dedi. Elini uzatıp okşadı başını. «Bana bakma, istediğin kadar ür!..» dedi yeniden.

KARA AHMET DESTANI

49

Birden ayağa kalktı, ünü bekten hav hav’a koyuldu Tornan. Tam o sırada Kara Ahmet, avlu kapısından giriverdi.

*

**

File omzunda, çatma kapının halkasını çıkarıp kanadını açtı. Açtı kapadı. Halkayı taktı gene. Ak dişleri, gözel kara gözleri, uzun boyu ile kimdi bu adam? Fakat hemen bildi, besbelliydi! Koca adam olmuştu torunu. Delikanlıydı; uzun. «(Zaten gittiğinde uzundu. Ever-sen evlenir. Yıl dedi mi, oğlu kızı olur. Hoppacık hoppacık hoplat torununun sıpasını Irazca! Torunlarını hoplatıp doydun, onların sıpalarına da doyarsın işallah!)»

«Hav!» diye fırladı Tornan. Irazca, anlamadığı bir şaşkınlığın içindeydi. Konuşacak mıydı, elini verecek miydi? Sarılıp öpecek miydi? Yoksa barışık gibi davranacak ama soğuk buz mu duracaktı? «Dur Tornan, sıçarım ağzına Tornan gibi!» dedi, kalktı elinde olmadan. «(Unutmuştur belki, yabancı sanıp alır paçasını çocuğun! Yırtar indirir Allah etmesin!..)»

«Hav hav hav!..»

«Olduğun yerde dur Tornan!..»

Ahmet, koştu eski çürük merdivene. Tornan moğukladı, eski Ahmet’i buldu belleğinde, arka ayaklarının üstüne kalktı, bir tür ateş oyunu oynar gibi delilikler yaptı, sonra atıldı boynuna.

Irazca direğin dibine dikildi, oradan bakıyordu. Ahmet silip geçmek istiyordu Toman’ı, kurtulamıyordu. Fileyi bırakmadan, sol eliyle sırtını okşadı. «Haydi tamam Tornan, aferim!..» dedi. Güçlükle sıyrıldı, ninesinin önünde durdu. Fileyi bıraktı yere. Ellerini saldı aşağıya. Kükreyen bir gülmenin içinde, dişlerini, dudaklarını sıktı, atıldı Irazca’nın boynuna.

«Eşşeğin dölüüü!..» diye açtı kollarını Irazca. Yeni bir akım gelmiş, saniyede canlanmıştı bedeni. O canlılıkla sıktı. Yapıştırdı Ahmet’i göğsüne. Sıktı yassılttı. Yumdu gözlerini, sıktı, akıp gitmesin yüreğinin suları gözlerinden.

«Nineşim mi geldi?» Ağlama isteği duydu.

Sıktı, gevşetip gevşetip yeniden sıktı.

«Sen mi geldin nineşim?» Tuttu kendini, ağlamadı.

Ahmet de iyice bıraktı kendini. Yılların özlemi sanki bu bira-

50

KARA AHMET DESTANI

kışla dinecekti. Ninesi ne kadar sıkarsa, içinde yılların büyüttüğü yangınlar o ölçüde sönecekti. Yok gibi oldu, yitti saydı kendini. Dilediği gibi sıktı torununu Irazca. Omuzlarını tuttu iki eliyle, biraz uzaklaştırıp baktı sonra. Baktı gözlerine, «Amanın!..» dedi, öptü. Baktı, «Ne gözel olmuş, amanın!..» Birden kendine geldi, bıraktı çocuğun omuzlarını. Sol eliyle elini tuttu, çekti odanın kapısına. Tornan, önülceğine sürünüyor, karnını yerlere değdirip uzanıyor, ileri atılıyor, geri geliyor, yeryüzünde yaşamın başladığı günlerden beri sürüp gelen ateş oyununu sürdürüyordu.

Kapının önünde durdu Irazca. «Sen dikil burda! Kirli evlere mi alayım paşamı? Dağınık evlere mi?..» Öyle canlanmış, çevikleş-mişti; ana kurt gibi akıverdi odanın kapısından. «Sen dikil!» dedi. Dikiliyordu Ahmet. Fileyi elinde tutup dikiliyor, bekliyordu bakalım ninesi ne yapacak?

Kucağında hiç kullanılmamış kadar yeni bir habayla çıkıp geldi Irazca. «Kendim eğirip büktüm atkısını çözgüsünü. Gökçeyaka’da dokuttum. Ölümlük kahinliğim. Beni alıp götürürken üstüme örtsünler, sonra Karataş’ın camisine sersinler diyordum. Yatakların altına koydum, bekletiyordum. Sen geldin, çıkardım. Sen geldin ölmekten vazgeçtim. Nineşim çıkıp gelmiş, niçin öleyim? Düşmanlarım da motorlarını koşturuyorlar, niçin öleyim? Yarın sabah gör beni, hepsinin ağızlarına sıçayım, ölmeyeceğim!..»

Duvarın dibine serdi habayı. Alı yeşili, kahverengileri, güzel sarıları gözler alan bir habaydı. «Kök boyalarıyla boyattım! Tâ Çal’dan Gök Osman’ın çıkıp gelmesini bekledim. Sarılarının sütleğen’lerini Çildede’nin oralardan kazdım. Çözgüsü yün, atkısı yün, dağlardan topladım; çobanlar sürülerini sürmüşler, koyunların yünleri takılmış çalılara, topladım, biriktirip yıkadım, yıkayıp kuruttum; her ay gittim, her yıl gittim biriktirdim. Her yanı yün olsun, kış günü ölürsem, gömüte kadar üşümesin bedenim, yünler sıcak tutar dedim. Eğirdim büktüm, dokuttum habamı…» Renkleri kaynaşan güzel bir haba idi. «Dur daha oturma!» dedi, koştu içeri. Yaşlı kurt gibi eğilip bükülüyordu koşarken. Bu sefer de bir yastıkla, bir minder getirdi. Attı minderi, koydu yastığı. Eğilip tozlarını çırptı elleriyle. «Şimdi otur, en değerli konuğu evimin! Yıllardır bir değerli konuğum geldiği yoktu. Otur… Uzun yıllar, yıldan uzun günler gelip geçti de bir çıkıp

KARA AHMET DESTANI

51

gelmedi gâvur baban! Haa dur, çıkıp geldi, günahını almayım; geldi, tarlalarını sattı Sultanca teyzesinin Şükrü’ye, sonra çekip gitti bana görünmeden! Bokcazımı yesin, ne yüzle görünecek? Görünse kim bakacak yüzüne? Yuyucu görsün yüzünü! Kim ona elini verip öptürecek?.. Otur nineşim, uzat ayaklarını…» Baktı pabuçlarını çıkarmamış, «Dur dur, yaslan ardına, ben çıkarayım! Çözeyim iplerini gözelce!..» Diz çöktü, çözdü pabuç bağlarını. Çıkardı. Çoraplarını okşadı, düzeltti. «Şimdi gider bir ırbık su korum, ateşi yakarım ocağa, leğeni buraya alır gelirim, peşkiri alır gelirim. Elerimle dökerim, yıkatırım ayaklarını has paşamın! Hemen şimdi!..»

Toman’ın oynadığı ateş oyununu şimdi Irazca oynuyordu. Daha usta, daha şakır şukur, bütün kaslarını, belini, budunu bükerek… Bir koştu, çürük merdivenlerden indi, kucağı çırpı dolu çıkıp geldi. Eteğine de çam kozakları doldurmuştu. «Tâ Güroluk çamlarının kozakları! Ben getirmiyorum, sel getiriyor! Topluyorum çayın kıyılarından! Yakıyorum kışboyu, bitmiyor…» Koşup girdi içeri. Küle gömdüğü ateşi çıkardı. «Gömerim! Varsın cimri desinler! Motorlarım var da para mı çekiyor? Kamyonlarım var da gümüş mü getiriyor? Gömerim ateşimi! Kibrit parayla! Gömer, üfleye üfleye, kırmızı kırmızı yakarım. Irbığımı suyumu korum üstüne, ısınır…»

Çıkıyor dışarıya, gelip çöküyor yanına, bir boy, beş boy oynuyor, sonra gene odaya giriyor, bu sefer yem dolu çinko tasla çıkıyor, «Tavuklarımı yemlerim!..» diyor, inip gidiyor merdivenlerden. «Geh bülü bülü bülü!.. Gidi gidi gidi!..» çekerek serpiyor yemi. Yad tavukları kovalıyor, sonra çıkıp geliyor merdivenlerden. Gören, «Şu Irazca yaşlı karı!» demez. Leğeni ırbığı getiriyor. «Çıkar çoraplarını! Cemre paçalarını! Kollarını da sıva bakayım!» diyor. Döküyor suyu, yıkatıyor. Veriyor peşkiri, «Sil!» diyor. Silmesini beklemeyip alıyor, kendi siliyor. Silip kuruluyor, iki şap, üç şap öpüyor, bir daha siliyor, bir daha öpüyor. Sonra kalkıp döküyor leğeni saçaktan aşağıya. İçeri giriyor, «Sen otur!» diye bağırıyor içerden. Duvardaki oymadan kese alıyor: «Tarhana çorbası mı yapayım, bulgur çorbası mı, yoksa un çorbası mı? En çok hangisini severdin? Bir erişte pişireyim. Çiğ-lem yağıyla pişireyim erişteyi…» diyor. Dığanı koyuyor, soğanı doğruyor, yağı kavuruyor. Suyunu katıyor, tuzunu atıyor. Çıkıp koşuyor, iniyor aşağıya,  kümesin kapağını kapatıyor. Çıkıyor  yukarıya, To-

50

KARA AHMET DESTANI

kışla dinecekti. Ninesi ne kadar sıkarsa, içinde yılların büyüttüğü yangınlar o ölçüde sönecekti. Yok gibi oldu, yitti saydı kendini. Dilediği gibi sıktı torununu Irazca. Omuzlarını tuttu iki eliyle, biraz uzaklaştırıp baktı sonra. Baktı gözlerine, «Amanın!..» dedi, öptü. Baktı, «Ne gözel olmuş, amanın!..» Birden kendine geldi, bıraktı çocuğun omuzlarını. Sol eliyle elini tuttu, çekti odanın kapısına. Tornan, önülceğine sürünüyor, karnını yerlere değdirip uzanıyor, ileri atılıyor, geri geliyor, yeryüzünde yaşamın başladığı günlerden beri sürüp gelen ateş oyununu sürdürüyordu.

Kapının önünde durdu Irazca. «Sen dikil burda! Kirli evlere mi alayım paşamı? Dağınık evlere mi?..» Öyle canlanmış, çevikleş-mişti; ana kurt gibi akıverdi odanın kapısından. «Sen dikil!» dedi. Dikiliyordu Ahmet. Fileyi elinde tutup dikiliyor, bekliyordu bakalım ninesi ne yapacak?

Kucağında hiç kullanılmamış kadar yeni bir habayla çıkıp geldi Irazca. «Kendim eğirip büktüm atkısını çözgüsünü. Gökçeyaka’da dokuttum. Ölümlük kahinliğini. Beni alıp götürürken üstüme örtsünler, sonra Karataş’ın camisine sersinler diyordum. Yatakların altına koydum, bekletiyordum. Sen geldin, çıkardım. Sen geldin ölmekten vazgeçtim. Nineşim çıkıp gelmiş, niçin öleyim? Düşmanlarım da motorlarını koşturuyorlar, niçin öleyim? Yarın sabah gör beni, hepsinin ağızlarına sıçayım, ölmeyeceğim!..»

Duvarın dibine serdi habayı. Alı yeşili, kahverengileri, güzel sarıları gözler alan bir habaydı. «Kök boyalarıyla boyattım! Tâ Çal’dan Gök Osman’ın çıkıp gelmesini bekledim. Sarılarının sütleğen’lerini Çildede’nin oralardan kazdım. Çözgüsü yün, atkısı yün, dağlardan topladım; çobanlar sürülerini sürmüşler, koyunların yünleri takılmış çalılara, topladım, biriktirip yıkadım, yıkayıp kuruttum; her ay gittim, her yıl gittim biriktirdim. Her yanı yün olsun, kış günü ölürsem, gömüte kadar üşümesin bedenim, yünler sıcak tutar dedim. Eğirdim büktüm, dokuttum habamı…» Renkleri kaynaşan güzel bir haba idi. «Dur daha oturma!» dedi, koştu içeri. Yaşlı kurt gibi eğilip bükülüyordu koşarken. Bu sefer de bir yastıkla, bir minder getirdi. Attı minderi, koydu yastığı. Eğilip tozlarını çırptı elleriyle. «Şimdi otur, en değerli konuğu evimin! Yıllardır bir değerli konuğum geldiği yoktu. Otur… Uzun yıllar, yıldan uzun günler gelip geçti de bir çıkıp

KARA AHMET DESTANI

51

gelmedi gâvur baban! Haa dur, çıkıp geldi, günahını almayım; geldi, tarlalarını sattı Sultanca teyzesinin Şükrü’ye, sonra çekip gitti bana görünmeden! Bokcazımı yesin, ne yüzle görünecek? Görünse kim bakacak yüzüne? Yuyucu görsün yüzünü! Kim ona elini verip öptürecek?.. Otur nineşim, uzat ayaklarını…» Baktı pabuçlarını çıkarmamış, «Dur dur, yaslan ardına, ben çıkarayım! Çözeyim iplerini gözelce!..» Diz çöktü, çözdü pabuç bağlarını. Çıkardı. Çoraplarını okşadı, düzeltti. «Şimdi gider bir ırbık su korum, ateşi yakarım ocağa, leğeni buraya alır gelirim, peşkiri alır gelirim. Elerimle dökerim, yıkatırım ayaklarını has paşamın! Hemen şimdi!..»

Toman’ın oynadığı ateş oyununu şimdi Irazca oynuyordu. Daha usta, daha şakır şukur, bütün kaslarım, belini, budunu bükerek… Bir koştu, çürük merdivenlerden indi, kucağı çırpı dolu çıkıp geldi. Eteğine de çam kozakları doldurmuştu. «Tâ Güroluk çamlarının kozakları! Ben getirmiyorum, sel getiriyor! Topluyorum çayın kıyılarından! Yakıyorum kışboyu, bitmiyor…» Koşup girdi içeri. Küle gömdüğü ateşi çıkardı. «Gömerim! Varsın cimri desinler! Motorlarım var da para mı çekiyor? Kamyonlarım var da gümüş mü getiriyor? Gömerim ateşimi! Kibrit parayla! Gömer, üfleye üfleye, kırmızı kırmızı yakarım. Irbığımı suyumu korum üstüne, ısınır…»

Çıkıyor dışarıya, gelip çöküyor yanına, bir boy, beş boy oynuyor, sonra gene odaya giriyor, bu sefer yem dolu çinko tasla çıkıyor, «Tavuklarımı yemlerim!..» diyor, inip gidiyor merdivenlerden. «Geh bülü bülü bülü!.. Gidi gidi gidi!..» çekerek serpiyor yemi. Yad tavukları kovalıyor, sonra çıkıp geliyor merdivenlerden. Gören, «Şu Irazca yaşlı karı!» demez. Leğeni ırbığı getiriyor. «Çıkar çoraplarını! Cemre paçalarını! Kollarını da sıva bakayım!» diyor. Döküyor suyu, yıkatıyor. Veriyor peşkiri, «Sil!» diyor. Silmesini beklemeyip alıyor, kendi siliyor. Silip kuruluyor, iki şap, üç şap öpüyor, bir daha siliyor, bir daha öpüyor. Sonra kalkıp döküyor leğeni saçaktan aşağıya. İçeri giriyor, «Sen otur!» diye bağırıyor içerden. Duvardaki oymadan kese alıyor: «Tarhana çorbası mı yapayım, bulgur çorbası mı, yoksa un çorbası mı? En çok hangisini severdin? Bir erişte pişireyim. Çiğ-lem yağıyla pişireyim erişteyi…» diyor. Dığanı koyuyor, soğanı doğruyor, yağı kavuruyor. Suyunu katıyor, tuzunu atıyor. Çıkıp koşuyor, iniyor aşağıya,  kümesin kapağını kapatıyor.  Çıkıyor  yukarıya, To-

52

KARA AHMET DESTANI

man’ı okşayan Ahmet’in yanına çöküyor, iki şap daha öpüyor, koşuyor içeriye: «Çomak çıkası aklım!» diyor. «Ekmek ıslamayı unuttum gördün mü?» diyor, doğuyor dizlerini. Sofra bezini açıyor çabuk. Sekiz on yufka ıslıyor. Koşuyor ocağa. Çorbayı indiriyor, köz çekip koyuyor üstüne. Bu sefer erişte pişirmeğe geçiyor. «Hayırsız baban tarla satmak için geldi de, öz anasının yanına uğramadı, haberin var mı Ahmeet?» diyor, üç dört yıldır şehirde kendisini unutanlardan Ahmet için söylediklerini çıkarıp ötekileri söylüyor: «Gâvur Haçça, gâvur Şerfe, gâvur Osman bir çıkıp gelmediler! Onları da yollama-yan kim ama? Hep o Bayram, o gâvur, o kral!..» diyor, dönüyordu. Sofra bezini hayata seriyor, siniyi, kaşıkları, çorbayı, erişteyi, ekmekleri getiriyor: «Haydi!» diyordu. «Burda köy içine baka baka doyuralım karnımızı!..» diyordu.

Tam o sırada ezan okunuyordu.

«Babam namazlar kılıyor nine!..» diyor Ahmet. Sonra ağzı dolu puşkurup gülüyor. «Yirmi otuz yıllık borcu varmış, kılıyor…»

«Allahı kandıracağını sanıyor hileci köpeeek!.. Allah da onun hilelerine kanacak sankiii!.. Allahm gözü kör sankiii!.. Allahın onun aklı kadar aklı yok sankiii!.. Namazlar değil, Hicazlara varıp gelse, Allahın gözünü, benim gözümü külleyemez!..» Eğilip iki şap daha öpüyor, «Haydi alı-alıver kaşığınla, haydi nineşim…» diyor.

«Bugün sınavlarım bitti. Kaçtım geldim nine! Babam bize de tutturdu ille namaz! Tutturdu ille seni İmam-Hatiplere yazdırayım. Ben de kaçıp geldim. Anamı döğer mi bilmem?»

«Döğerse, kötürüm olsun elcezleri…»

KARASENİR AKŞAMI

«Kötürüm olsun elcezlerin Bayraam!»

Kollarıyla başını saklayıp inledi Haçça.

«Sust! Sust!..» çekti Bayram. «Sust! Duaları kabul olsa, köpekler kasap olurdu; sust!..» Susturup bir daha, bir daha vuruyordu.

Olacakları bildiği için, ikindinüstü geç geldi Haçça. Oyalandı hastanede. Navrumlu AligiPe uğradı eve gelmeden. Osman koşup geldi sonra. «Ana yetiş!» dedi çocuk. «Yetiş, babam çağırıyor… Babam çabbuk seni çağırıyor anaa!..»

Bayram, Şerfe’nin sorgusunu yapmıştı çoktan.

«İkiniz çıkmadınız mı sınavdan?»

«Çıktık…»

«İkiniz gelmediniz mi eve?»

«Gelmedik…»

«Ben size ne tenbihledim her sefer?»

«Abim hastaneye gitti baba, annemin yanma!»

«Hm! Sonra hiç eve gelmedi mi?»

«Geldi…»

«Sonra?»

«Sonra bilmiyorum baba…»

«Nasıl bilmiyorsun? Evde değil miydin?»

«Evdeydim…»

«Öyleyse nasıl bilmiyorsun, kör mü gözlerin?»

54

KARA AHMET DESTANI

«Kör değil baba…»

«Öyleyse gördün! Söyle nere gitti?»

«Bir yere gitmedi baba…»

«Hin!.. Demek gitmedi!.. Gitmedi de nerde öyleyse?..» Elini kaldırıp bir tane indirince, evin içi ağardı. Şerfe yıkıldı. Ağzı burnu kan oldu. Bir tane daha indirdi. Söküldü dişinin biri. «Demek bilmiyorsun? Demek gözün kör değil, ama görmedin?» Kanadı, battı, demeden bir daha vurdu. Tepti bir de. Temelli akı karayı yitirdi Şerfe. «Seniii!..» Kolundan tutup kapının önüne çekti kızını. «Seni!.. Çabuk söyle, nere gitti?»

«Giysilerini aldı yüklüğün altından…»

«Sonra?»

«Sonra fileye kattı…»

«Sonra?»

«Fileye katıp gitti…»

«Nereye gitti?»

«Bilmiyorum baba…»

«Hm!.. Demek bilmiyorsun?» Vurdu bir daha. Tepti bir daha. «Bilinceye kadar döğeceğim! Bildiklerini sökünceye kadar! Söyle ça-. buk nereye gitti?..»

Baktı döğdüğü kadar daha döğecek. O zaman da ölüp kalacak. Anası ölüsünü görünce bayılacak. Ölecek üzüntüsünden. O zaman da köyde ninesi üzülecek, ölecek üzüntüsünden. Çok korktu Şerfe:

«Köye gitti baba…» dedi.

«Hm!..» dedi Bayram, bıraktı kızını. «Anası olacak san keçi yollamıştır onu! O sarı şeytan kaçırmıştır!..» Durdu: «Demek köye gitti? “Gitme abi, babam döğer!” demedin mi?»

«Dedim baba…»

«Dedin de ne dedi?»

«Babam beni bulamaz dedi. Ben köyde ninemin yanında duracağım dedi. Babam oraya gelemez dedi. Burda namazlar kılmak istemiyorum dedi. İmam-Hatiplere yazılmak istemiyorum dedi…»

«Anası olacak san yılanın akılları hep! Hastaneye varıp ondan akıl aldı, para aldı; sonra pırrr!.. Ama ben onu getirmeyi bilirim. Kendim dünyada gitmem! O sarı keçiyi yollar getirtirim. Nasıl yol-ladıysa, öyle alır gelir… Deral namaza başlar gelince de… Sonra İmam

KARA AHMET DESTANI

55

-Hatip’e filan değil, doğru Mestan Hocanın yanına! Diz çöker okur… Öğrenir ataya babaya hörmet etmeyi… Öğrenir saklı gizli iş yapmanın sakıncalarını…» Bağırdı: «Nerde anan?»

«Bilmiyorum baba…»

«Nasıl bilmiyorsun?»

«Hastanededir baba…»

«Ben geldim, o neye gelmedi?»

«Geç gelecektir baba…»

«Neden geç gelecektir?..»

«Sabah söylemedi, haberim yok baba…»

«Hm!.. Suçukuyor; suçukuyor sarı şeytan!..»

Bir daha «Sarı şeytan suçukuyor!» dedi, döndü odanın içinde. Osman büzülmüştü köşeye. Soluksuz bakıyordu. Yürüyüp onun önüne vardı. «Suçuktuğu için gelmiyor; ama gelecek!.. Gelmeyip nere gidecek? İnarlı İzzet öğretmene gitmiştir, gitsin! Babasının oğlu mu? Akşam oldu davul, herkes evine savul! Kalamaz orada… Aligil’dedir!.. Kalk Osman, kalk çabuk!..»

Kalktı Osman korka korka.

«Çabuk git, AligiPe sor: Orda mı?»

Osman gidip baktı, oradaydı Haçça. Asiye entari biçiyordu kızma. Onu konuşuyorlardı. Osman geliverdi. Tutulmuştu sanki dili. «Ana!.. Aa…» dedi kaldı önce. Konuşamıyordu.

«Osmaaan, ne oldun anam?»

İki ellerini indirip kaldırdı. Gel mi diyor, git mi, anlaşılmadı.

«Asiye, bir tas su ver çocuğa!..»

Asiye suyu getirdi. İçirdi Haçça.

«Osmaan; ne oldun ciğerim?»

«Babam ana! Babam geldi, abamı döğdü! Seni istiyor!..»

«(Anlaşıldı!..)» deyip fırladı Haçça. «(Savaş var! Kudurdu beyni soğuk, savaş var!.. Kudurup çoluk çocuğa sardı…)»

Saçını başını gereği gibi örtmeden koştu. Açıp girdi avlu kapısını. Bakmadı ardına. Girdi, Bayram geziniyor Şerfe’nin önünde. Şer-fe’nin ağzı yüzü kan. Yerler kan, çocuğun giysileri kan.

«Emret kara dinli eşkiya!..»

İçi öyle kabarıp  duruyordu günlerdir. «(O çakalsa, ben daha

56

KARA AHMET DESTANİ

KARA AHMET DESTANI

57

çakalım!)» diye düşündü, bağırıverdi birden: «Söyle kara dinli Bayram!.. Kral; söyle!..»

,Çekti kolundan, savurdu yere. «Anlat neden kaçırdın sıpanı?» Kilimin üstüne yaydı Haçça’yı. Tepti buduna, böğrüne. Eğilip tuttu omzundan, dikti, yeniden vurdu sağına soluna. Nasıl böyle gaflete geldiğini, dayağı yiyip alta düştüğünü anlamadı Haçça. Belki beklemiyordu bu kadar. Demek kara dinli kocası da doluydu ümüğüne kadar, demek içi avkıp duruyordu günlerdir. Bir çare düşünmeli, hiç değilse sopayı azaltmanın bir yolunu bulmalıydı çabuk. Dişe diş dö-ğüşü denese yenilirdi. Isırsa, daha azardı.

«Ha ayı haaa!..» diye bağırdı birden. Fırlayıp kalktı. Dikildi önüne. «Allahm ayısı! Yıllardır şehirden yiyip içtiğin halde, hâlâ kan mı doğuyorsun? Günlerdir aylardır kıldığın namazlar bunun için miydi dağların ayısı?..»

Bir an durakladı Bayram, «Hm!..» etti şaşkın.

«Yazıklar olsun sana, kara dinli ajı!..»

«Hm!.. Neden kaçırdın sıpanı?»

«Oturt karşına, gözel gözel sor kara dinli kral!.. Ne bu yaptıkların? Kızı yıkmış, oğlanı korkutmuşsun! Beni de sakat ettin. İki daha vur, ölüp kalayım, temelli belayı sar başına! Ondan sonra Ağır Ceza damlarında ağart çıkası gözlerini, kara dinli ayı!.. Anan Irazca, baban Kara Şali, kökten delisiniz hepiniz. Aşağı Mahalle’de doğup büyüyenlerden beter delisiniz…

«Kes lafı! Neden kaçırdın sıpayı?»

«Kendim de kaçacağım! Bunları da götüreceğim!..»

Vurdu Bayram. Üç çat, beş çat, vurdu üst üste.

«Kırılsın elcezlerin, kötürüm olsun işallah!..»

İnledikçe vurdu, yıktı karısını, tepti…

«Hepinizi öldürüp yığayım üst üste, dökeyim gazı, çakayım kibriti sonra! Varayım Karataş’a, kır anamı keseyim, Ahmet olacak haini keseyim, gaz döküp onları da yakayım. Sonra kendim çıkıp geleyim, vereyim hesabınızı Ağır Cezalarda…»

«Verirsin hesabımızı da Burdur’a paşa yaparlar seni! Bunca kıyım döküm yaptın diye rütbeler takarlar omuzlarına! Koca Saat’ın altına dikeltip kürkler giydirirler tahtaya gelesi sırtına!..»

Ansızın bir daha parladı Bayram, «Hm!..» etti:

i

«Demek ben evlat değil, avrat değil, yılanlar besliyormuşum koynumda?» dedi. Bir daha tepti. «Söyle neden kaçırdın sıpayı?»

«Sıpa sensin, topla ağzını, yeter gayri!» diye fırladı Haçça. Ümüğüne atıldı kocasının. Tutup boğazından sıktı. Kurtulmak için diziyle karısının karnına tepti Bayram. Arka üstü gitti Haçça. Ama çabuk topladı kendini. Toplayıp ayaklarına sarıldı kocasının. Dengesini yitirdi, yıkıldı Bayram. Atıldı üstüne elini yakaladı, «(İnceldiği yerden kopsun, kudurursa kudursun!)» dedi içinden, ısırdı bileğini, ısırdı, ısırdı. Kan fışkırttı etinden. Kıvrıldı Bayram. Fırladı, hayata çıktı Haçça: «Bağırır mahalleyi toplarım bak!..» dedi. Bayram koşup geldi. Şerfe çığrındı. Osman çığrındı.

Kurnalı Süleyman’ın karısı kapıya çıktı.

«Yetiş gı Hava abaa!..» dedi Haçça, inledi.

«Ne oluyor- anam bu Karataşlılara?» dedi Hava. Bağırdı: «Yetiş Asiyee, yetiiiş!..» Sonra atlayıp çıktı avlunun biriket duvarından. Bay-ramgil’in kapıyı açtı. Tuttu Bayram’ı kolundan. Göğsünden itti. Haçça’yı da kaçırdı avludan dışarı. «Kaç Haçça, durma buralarda, tüy çabuk!..» dedi.

Asiye koşup geldi. Ne olduğunu anlayamadı, neden olduğunu hiç. Havada barut kokusu vardı. Silah atılmış da bir sakatlık mı çıkmıştı yoksa? «Bir evde kavga olmaz değil,.ama bu kadar olmaz Sayın Bayram komşu!..»

Asiye bir yandan, Süleyman’ın karısı Hava bir yandan, Bayram’ı yeniden içeri tıkmağa, çocukları yatıştırmağa çalıştılar. Sonra Bay-ram’m bileğini gördüler birden. Parmaklarından siyiyordu kanı. Şerfe de burnuna çaput basmıştı.

«Kalk Şerfe! Kardeşini al, doğru bizim eve!..» dedi Hava. Bayram’ı bir daha itti. «Büğdüzlü BattaFın halini biliyor musun Bayram komşu? Senin gibi döğdü karısını, üç yıl ceza giydi. Karıcığı, davacı değilim efendim diye yalvardı, geçmedi Savcı. Ben tanığım. Asiye sen de tanık ol. Biraz terbiye görsün bizim komşu…»

Süleyman geldi Şeker’den. Ali nöbetteydi hastanede. Süleyman’ın oğlu Cafer geldi. Bayram’ı alıp götürdüler biraz. Oturttular Ali’nin evine. Çocuklar Süleymangil’e gittiler. Tatsız bir akşamüstü çöktü Karasenir’e. Asiye, «Bez bul Duduu, bakınma!..» diye bağırdı kızına. Dudu kalkıp bez buldu. Asiye kolonya şişesini getirip döktü Bay-

58

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

59

ram’ın bileğine. Diş yerlerinin üstüne üstüne döktü kolonyayı. Kavursun iyice. Azalsın öcü birazcık. Sonra sarıp bağladı. Süleyman paket çıkarıp sigara verdi Bayram’a. Cafer kalkıp bir tabla koydu.

Göğsü körük gibi inip kalkıyordu Bayram’ın:

«Günlerdir… Günlerdir avkıp duruyordu içim! Gözüm seyriyip duruyordu kötü kötü! Ulan buna çıkacakmış! İnsanın katil olması işten değil! Hemen saniyelik iş! Bir tabanca, bir bıçak, yada kıyıda köşede satır filan olsa, valla saniyelik!.. Yahu arkadaş, insan evladına terbiye vermez mi? Abdes al, namaz kıl demez mi?»

Hava:

«Der tabii…»

«Benim dediklerim de bu!..»

Süleyman:

«Neyse!..» dedi. «Şimdi burda mahkeme kurmayalım. Biz ilerde Halk Mahkemelerinde yargılayacağız seni! Karı döğmenin, çocuk döğmenin sorgularını ilerde yapacağız; sakin ol şimdi…»

«Analı oğullu fısfısa başladı bunlar! Benim dediklerimi gericiliğe yordular. Ossuruklu Hilmi’nin etkisinde kaldığımı söylediler. Ben oğluma gün verip “Sınavlar biter bitmez namaza başlayacaksın, gü-. zün de İmam-Hatip’e yazılacaksın!” deyince, kaçırdı Karataş’a!..»

«İyi gene canım! Yabana kaçırmamış, Irazca halamın yanına kaçırmış! Irazca halam eğitir biraz…»

«Öyle; eğitir! Doldurur şeytanlıklarını…»

«Neyse, sakin ol! Söyledim sana, mahkeme kurmadık!..»

Hava, leğen ırbık getirdi. Yıkattı Haçça’nın elini yüzünü. Şer-fe’nin, Osman’ın elini yüzünü de yıkattı, silip kuruladı.

«Bizimki bu!..» dedi Hava. «Kaşındıkça dayak yemek kocalarımızdan! Sen gene seyrek yiyorsun. Döğünce de yufkadan geçiyor Bayram komşu. Süleyman benim keşkeğimi çıkarır haftada! Hafta olmazsa on beşte! Dışarda dolup dolup evde boşalıyorlar. Yaşam onları doğuyor, onlar bizi…»

Süpürgeyi aldı, ortalığı süpürdü. «Durma, ekmek kes Hacer!» dedi öbür kızına. Oğlu İsmet’e dedi şöyle otur, Kemal’e dedi böyle otur. Osman’la Şerf e’yi de aralara sıkıştırdı. İki topak et katmıştı kuru fasulyenin içine. Köy bulgurundan pilav da vardı yanında.

İki alıp bıraktı Haçça.

 

«Haydi haydi!..» dedi Hava. «İki yumruk, üç tepik yemeyle ekmekten aştan çekme kendini!.. Haydi doyur karnını!.. Doyur ki Bayram komşunun köteklerine dayanbilesin…» Kaşığı yeniden tutuşturdu eline. Ekmek sürdü önüne yeniden. «Yoksa beğenmedin mi benim yemeği? Başaran Lokantası’nm yemeklerinden kalmaz;  haydi!..» Yemekten sonra bir de çay koydu. Çayları içip buruştu çocuklar. Haçça uzandı. Bayram, komşusu Süleyman’la, Navrumlu AligiFde doyurmuştu karnını. Sigara içiyorlardı şimdi. Asiye de çay koymuştu.

«Oooooh şükür!..» çekti Süleyman. «Şükür be! Gırtlağımıza kadar doyduk! Bizim komşu sık sık döğse karıyı kızı, tutup getirse Asiye komşu ikimizi, sık sık yesek şunlardan! Allah için gözel yemek pişiriyorsun Asiye komşu! Kışla üzümünün hoşafına da maşsallah!.. Fakat ne çare, Ali komşum da olacaktı ki, çıkaracaktık tadını…» Savurdu dumanını… «Neyse! Tabii ilerki gözel günlerde daha gözel sofralarımız olacak işallah, öhhoo!..»

«Size göre ne var! Olanlar bize oluyor! Ali de öfkelendi mi, kafama iki yumruk vurup Bayramgil’de alıyor soluğu. Canı değişik yemekler isteyince kafayı çalıştırıyor…»

«Yatma zamanı gelince evde oluyoruz gene canım!» «İsterseniz gidin hanlarda, ötelerde edin sabahı! Ne işiniz var da geliyorsunuz harp ettiğiniz evlere hemen?»

Çayları içtiler çabuk. Birer daha doldurdu Asiye. Çocukların uykusu geldi. Bayram da, Süleyman da esnemeğe başladılar. Navrum köyünün bahçelerinden, Başkuyu’nun düğünlerinden, Daşdurak’ın yoksullarından konuştular. Sonra Bayram, «Yahu Süleyman komşu, sizin köylü vede çok ünlü bir Dudu vardı, “Kurnalı Dudu” diye geçerdi adı; düğünlere getirip oynatırlardı; hiç haberin var mı, ne oldu?» diye, başlarındaki işlerle ilgisi olmayan bir soru attı ortaya. Kurnalı Dudu epey eskilerin konusuydu. Kızdı Süleyman: «Sana ne? Sizin Karataş’ta yok muydu öyle biri? Kendim de Kurnalıyım ama haberim yok Dudu’dan filan?»

«Kızma canım! Kızacak ne var bunda?»

«Yok bir şey de; sen kendi başındaki işi düşün? Bırak bizim köylü Dudu’yu filan!»

«Allah Allah!.. Millet bugün tümcek barut yahu! Dokunuverdin

60

KARA AHMET DESTANI

mi ateş alıyor. Neyse, zaten geç oldu, gidelim…» Birden bir ivme duygusunun içine düştü. Değişti, kuz yanlarını eritti: «Kalk Kara Bayram!..» dedi. Fırladı kalktı kendisi. «Haydi Asiye komşu, hoşçakal!.. Allah Halil İbrahim bereketi versin, yedik içtik. Ali’nin ömrünü, aylığını artırsın. Bizim namazlar, ikindin, akşam, yatsı, kaynadı!..» Çabuk çabuk yürüdü sokağa. Evinin önüne gelince: «Süleyman komşu, kusura bakma, yolla bizim çocukları çabuk! Sizi de fazla rahatsız ettik bu akşam—» dedi.

Süleyman gitti. Az sonra geri geldi. «Benim avrat vermiyor seninkileri!» dedi. «Senin kadar yürekli olmadığım için, çenesine iki vurup alamadım elinden!..»

Güldü Bayram:

«Hava yenge buldu şaka yapacak zamanı!» dedi, yürüyüp girdi Süleymangil’in oturma odasına. Çocuklar buruşup yatmışlardı, gördü. Haçça da uyuklamış, açılmış, oturuyordu. «Neden gelmiyorsun gııı? Ayağına adam mı istiyorsun? Haydi! Yürü çabuk!..» dedi.

Hava atıldı: «Ne yüzle haydi diyorsun? Yok sana karı! Ben de doğuldum mü kaçıp gideceğim, kaçıp gideceğim, gelmeyeceğim! İkindin döğ, yatsıda çağır! Gelmezse kolundan tut, götür…» Siper oldu Haçça’nın önüne: «Yok sana karı!..» dedi yeniden.

«Şakanın zamanı değil Hava!..»

«Bırak, bırak gitsin!» dedi Süleyman.

Haçça’yı kolundan tutup kaldırdı Bayram. Şerfe’yi uyandırdı. Osman’ı uyandırdı. «Çok rahatsızlık verdik, kusura bakmayın!..» dedi yeniden. Çocukların elinden tutup yürüdü.

Haçça önden gidip evin kapısını açtı. Kibritin yerini biliyordu. Yaktı lambayı çocukların yataklarını serdi; örttü üstlerini. Kapattı kapılarını. Bayram, soyunmuş, atmıştı kendini karyolaya: «Çabuk!»

«Neye çabuk? Namazlarını kılmayacak mısın? İkindin, akşam, yatsı? Borçların farzları?..»

«Durakoysun bunlar da ötekilerin yanında! Çabuk gel şuraya…»

«El deme, gün deme, döğ haşatımı çıkar, ondan sonra da çabuk gel şuraya!..»

«Çabuk dediiiim!.. Kafamın tasını attırma benim!..»

«Hm!.. Attırma benim!..»                                                  *

«Attırma tabii, çabuk!..»

KARA AHMET DESTANI

61

«Her zaman döğ döğ; sonra…»

Atıldı, bileğinden tuttu karısını:

«Tabii böyle? Başka nasıl olacaktı?»

Tam Haçça’yı çekti, perdenin açık olduğunu gördü. Lamba da yanıyordu. «(Lamba yansın ama, perdeyi örtmek zorunlu!..)» diye düşündü içinden. «(Şimdi karıya kalk desek, iki saat da buna kakışır! İyisi mi kendim kalkıp örteyim usulca!..)» dedi. Fırladı. Perdeyi örttü, lambayı kıstı. Dönüp geldi yerine. Sokuldu karısının yanma. Sürdü elini gömleğinin altına, yokladı.

«Ulan!..» dedi usulca. «Öyle sarı şeytansın ki, yanıyorsun!..» Sürdü biraz. «Şeytandan da betersin ulan!..» dedi. Çıkarıp attı kendinin, Haçça’nın üstünde neler varsa; işine baktı sonra…

8

IRAZCA’NIN İÇİNDEKİ AĞI

Sabah erkenden sacı hayat bacasına kurmuştu Irazca. Katmer etmiş, Ahmet’in uyanmasını bekliyordu. «(Bugün katmer ettim, yarın da bişi yaparım nineşim, şimdilik uyu sen! Kalkma daha; uyu!..)» dedi içinden.

«Gözün aydın Irazcaaa!.. Ahmet gelmiş!..» diyenlere,

«Aydınlıklar içinde kalın, ama geldi gitti! Akşam geldi, sabah gitti!..» diyordu.

«Yat ninem; öğlene kadar uyu! Ben başını beklerim…» dedi. «Akılsız babanın Karataş’a gelip tarlaları sattığından haberin yok demek? Senin de, ananın da haberiniz yok demek? İçinden vidalıdır ooo!.. Cin akıllıdır ooo!.. Gizli din taşır da kimselere bildirmez ooo!.. Tâ bebeyken belliydi onun ne olacağı! Kız olsa orosbu olurdu, oğlan oldu böyle oldu! Bir gün emzirirken mememi çektim, üç gün emmedi! Bebeyken küseğendi…» Durdu düşündü: «(Pekey ne yaptı tarlaların parasını Haççagil’den sakladı da? Saklı bir karı alıp ayrı ev mi açtı? Yoook; çıkarıp ortaya attıysa, satışı nasıl açıkladı? Kimsenin aklı ermez bunlara? Bayramdır ooo, yetmiş iki vidalı…)»

Bekledi, sığır hergele çıktı köy içinde. Bekledi, millet aşağıya yukarıya çekildi. Durmadan harımlara, hendeklere çekiliyordu Ka-rataşhlar. Irazca, katardan kalmamış, gidip çoktan ekmişti göverti-sini köprünün başındaki harıma. Herkes yerken yoksunluk çekmeyecekti. Daha o verecekti olmayanlara yesinler…

KARA AHMET DESTANI                            63

Bekledi, hâlâ uyuyordu torunu. Ama kalkma zamanı gelmişti artık. Usulca kapıyı açıp girdi. Uzanmıştı yüzyukarı. Sağ elini göğsüne koymuştu. Güzel melek uykularmdaydı. Öküz güttüğü yerde başına gelen olaydan önce de böyle güzel uyurdu. Şimdi de yatıyor alnı açık, korkusuz. «Ama öğlen oldu, neden uyanmıyorsun nineşim? Yoldan geldin anlıyorum, ama geldiğin yer şurası! Yoksam Hecaz’dan mı geldin?.. Şehir yerinin insanı hep uykusever, rahatına düşkün mü oluyor? Aman dokunma Irazca, biraz daha uyusun!..»

Pat pat pat!.. Muhtar, mavi boncuk taşından yontulmuşa benzeyen motoruna binmiş, oğlunu önüne oturtmuş, gidiyordu. Irazca’nın evden yana bakıyordu gene. Haceli de, karısı Fatma’yı almış, Yayla-yolu’na gidiyordu. «Arpaların biçilme zamanı geldi heralım!» Bu yıl da Kerimoğlu’na verdi kendi paylarını ortağa. «Şükrü’ye verdim de ne anladım? Varsın biraz da Kerimoğlu sebeplensin! Biribirinle ye iç, alışveriş etme. Öz bacının oğlu Şükrü bile olsa…»

Ağali geçti karısı Havali’yle. Sırçalık yanına gidiyorlardı. «(En tembeller kalkıp işlerine gittiler. Ahmet uyuyor! Tembel eşşeğin dölü! Tembel babası da böyle öğlenlere kadar uyurdu. Neyse, uyusun bakalım! Bugün misafir sayılır. Yarın uyuyamaz. El adama ne der? Bu kadar uyuyacaktın ne geldin? Yataydın şehirde!..)»

«Bir şey değil, Tornan acıktı!..» dedi. Katmer verecekti bugün. Yüzde yüz, yarın da bişi yapacaktı… Katmer’i Ahmet yemeden yedirmek istemiyordu köpeğe. «Sırayla! Eller bilmiyor diye ben de mi bil-miyeyim sıraları? Ne demek? Ben bilirim sırayı da, saygıyı da!.. Ama neden uyanmaz bu deli?»

Birden fırladı. Yarım katmer böldü. «Gel Tornan!..» dedi, attı saçağın ucuna. «Ye doyur karnını, Ahmet Efe uyanacak diye beklersen ölürsün açlıktan!..» Sonra oturdu yerine. Kıpırdamadan köy içine baktı. Kardeşi Sultanca geçti Eski Bağlar’a doğru. Dönüp bakmadı, bir el bile etmedi uzaktan. «Öz kardeşin bile olsa!» İçeri girdi birden. «Ahmeeeet!..» dedi. Deriin bir nefes aldı, «Hıh…» etti Ahmet. «Çok mu bağırdım, korkuttum mu?» Öksürüp yumuşattı  sesini: «Ahmet! Kalk gayri ninem! Sığır hergele çıktı, kalk…»

Başını sağa sola çevirdi, gözlerini açıp kapadı, bilincini bulmağa çalıştı, nerede şimdi? Sonra uyandı, ninesini gördü. Karataş’a gel-

64

KARA AHMET DESTANI

diğini anladı. Göle gitmişti düşünün içinde. Arkadaşlarıyla tâ Senir’e kadar yüzmüş, orada Ahmet Aksakal’m bahçesinden elma koparmış, dönüp gelmişti. Mestan Hoca önüne geçmiş, hepsini almıştı elinden. Biraz uzaklaşıp, «Benim elmaları aldın artık, Karun olursun kara dinli dürzü!» diye söğmüştü.

«Fırlayıver ninem! Dört saat yatma yatakta!..»

«Hooop!..» dedi, toparlandı Ahmet, fırladı.

Torununun enine uzununa hayranlıkla baktı Irazca. «Herkesler kalktı işe gitti, bizim bitti şükür işlerimiz ama harımlara kadar bir in-sek fena olmaz ay ninem! Katmerlerini ettim, soğudu. Elini yüzünü yu, haydi Kara Ahmet’im!..»

Irbığı aldı, damın ardına dolandı Ahmet. Anımsıyordu kıt kımır. Geldi yıkadı elini yüzünü. Irazca peşkir verdi. Oturdu sofranın başına. Bir katmeri yedi bütün. Sonra kalkıp çıktılar. Kitlediler kapıyı. Toman’ı aldılar. Hüyüklerin oralardan ot kazarak harımlara dolandılar. Kofalıklar daralmış gitmişti. Kofalar da küçülmüştü, hayret! Her şey ölçek değiştirmiş gibiydi, hayret!.. Hüyüklerin oradaydı mavi boncuk taşından yontulmuş motor. Sultanca’nm Şükrü’den cımbıldak Muhtara geçmişti Kara Şali’nin kumlu tarlası. Muhtar kendi tarla-sıyla birleştirmiş, traktörüne alan sağlamıştı. «Köyde kaç tarla satılırsa alacağım! Başkası almış olsa da alacağım! İyilikle olsa da, zorla olsa da alacağım. Tekerime taş koyanın mına koyacağım!..» diye açık açık söylemişti motoru aldığı yıl. «Şu köyün hiç olmazsa üçte bir tarlası elime geçmeli ki motor aldığıma değsin!..» Köyde neredeydi karşısına çıkacak adam? Sinmeyi biliyorlardı güzelce! «Ulan köpek, sen bir tek başına bunca müslümanın ekmeğine nasıl engel olabilirsin?» Utanmak arlanmak yoktu ki! «Motor çıkmasa böyle yapmazdım, motor çıktı! Ben de toprakları çevireceğim! Bu dünya, büyük balıkların dünyası. Büyük balıklar her zaman küçükçe balıkları yutar. Ben de yutacağım çevremdeki küçükleri…»

Yakınından geçiyorlardı. Fısıltıyla anlatıyordu Irazca. «Eşşek baban koydu gitti, bu durumlara yol açtı! Görüp görüp yürek kalkmasına uğruyorum her gün! Neden kalp durmasından ölmediğime, yolda giderken kayıp gitmediğime şaşıyorum…»

Irazcagil geçerken fazla gaz verdi, motoru koşturup yanlarına geldi Deli Cemal. «Öhhooo!..» diye uzata uzata öksürdü bir de. Muh-

KARA AHMET DESTANI

65

tar olacak da yürüyüp geldi: «Kim bu gıı, Deli Karı? Torunun Osman mı, yoksa öteki sıpa mı?» diye sordu.

«Sıpa senin dölündür!  Doğru konuş!!..»-dedi Irazca. «Sorduksa hata mı ettik? Ne kızıyorsun?» «Kızarım tabii, soracaksan adam gibi sor…» «Peki! Ahmet mi bu? Hukuk Fakültesinde mi okuyor?» «Ahmet… İlkokulu yeni bitirdi daha!..» «Haha! Ben de sandım yakında avukat çıkıyor!» «O günler de gelir işallah!»

«O zaman ben de senin başını yılan başı gibi ezerim! Kara Bayram kaçtı, ama seni kaçırmam…»

«Bokumu ye bokumuuu!.. Sen benim başımı ezemezsin ama ben senin ahırını samanlığını, evini, cayır cayır yakarım! Yakacağım da… Boşandıracağım   mallarını,   vereceğim ateşi samanlığına,   savrulacak alevler, kendin de içinde kül olacaksın!..» «Gebertirim, toz ederim seni o zaman!..» «Been, onca yılanlardan, eski kadılardan, yeni kaymakamlardan, karakollardan korkmadım da, şimdi senden mi korkacağım heey cımbıldak Hüsnü…»

«Cımbıldak sensin guı, doğru konuş!..» «Dosdoğru konuşuyorum, yakacağım!..»

«Bak! Evimin ahırımın yanma yaklaş kırarım ayaklarını,!.. Yaklaş da bir tanı! Bak ne yapıyorum o zaman!..»

Düşte mi, gerçekte mi yürüdüğünü bilmiyordu Ahmet. Olmayacak konuşmalar oluyor, söylenmeyecek sözler söyleniyordu birbirlerinin yüzüne. Çok yabanıl bir insandı Karataş’m Muhtarı. Çıkarları için öz komşularını kıyıyor, eziyordu. Çıkarlarından çok cahilliği yüzünden! Ahmet’in düşüncesine göre insanlar okutulup eğitilse bu kadar kötülük yapamazlardı biribirlerine. Ama bu Muhtara eğitim de etki yapmazdı. Bu temelli yoldan çıkmıştı. «Bunu ya bir dereye götürüp adamakıllı döğeceksin, yada öldüreceksin; silinip gidecek dünyadan!» O zaman kötülüğü dokunmayacak çevresine. Özellikle ninesi gibi kimsesiz yoksullara…

Yürüyüp geçtiler. Düşüncelerini açıkladı ninesine. «Ah, onun hakkından ben gelecektim!..» dedi Irazca. «Benimkini bana bırakmadılar. Ama dur bakalım. Gün doğmadan neler doğar. Gene bir

66

KARA AHMET  DESTANI

pundurunu bulacağım. Boşandırıp mallarım, vereceğim samanlığına ateşi, yanıp gidecek merteğiyle, düveriyle!.. Düşmanımdan hıncımı aldıktan sonra assınlar beni!..»

Ahmet dikkatle bakınca ninesinin yüzünün derisinin titrediğini, ağısının derinlerden fışkırıp geldiğini görüyordu. «(Yakacaksın dürzü-nün samanlığını, evini, ama sana da çok eziyet edecekler kadm ninem!)» diyordu Ahmet içinden. «(Nasıl cin gibidir onlar! Uçan kuşu akılla yere indirirler! Karakol ellerinde, parti kollarında, ortalığa duman attırırlar ay ninem!..)»

Başını döndürüp usulca bakıyordu geriye. Bir iki yıl daha geçmeli. Teknik bir yol bulmalı! Tutuşturduktan sonra’ usulca ortalıktan silinivermeli! Cımbıldak kendi de içinde olmalı. Kimse bilmemeli kim yaktı, Muhtar ne oldu? Böylece Karataş’ı kurtarmalı zulmün elinden…

«Benim yaşadığım yaş fazla zaten! Bunu eskiden, evimizin önüne ev yapacağız diye üstümüze çöktükleri zaman, senin başına o işleri getirdikleri zaman yapmalıydım. Gene de yapardım, çekti şehre gitti kör olası baban! O çekip gittikten sonra çok düşündüm, yapayım ama kimin için? Kim kaldı benden, benim canımdan? Şimdi yolda belde karşılaştık mı böyle hakaret ediyor, ağzıma sıçıyor. Deli Karı diyor. Aklım tepemden çıkıp gidiyor karşısında…»

SultancagiFin tarladan biraz karakavuk, tekesakalı, kuzukulağı kazdılar. Eğilip kalktı, Muhtar olacak şeytana atıp tuttu Irazca.

«Bir işi taktın mı kafana, çok takıyorsun nine! Babam da senin gibi. Bırak; o dürzünün hakkından ben geleceğim, göreceksin…»

Tingedek düştü Irazca:

«Nasıl takıyorum baban gibi, bunu açıkla! Ne zaman geleceksin o dürzünün hakkından, bunu da açıkla!..»

«Babam da bir lafı alıyor, söylüyor söylüyor, durmadan söylüyor. Sen de öylesin; bırak!.. Ne kaldı surda büyümeme? Bir akıl, fen düşüneceğim, bırak!..»

Birden umutlanmıştı. Gözle görülür, elle tutulur bir düşüncesi var sanmıştı. Boşa umutlanmış olduğunu anladı. Bıraktı. Bir iki daha buldu karakavuk, şu bu, yürüdü: «Çakırın Pmar’da yuyup gidelim eve…» dedi.

Ahmet su içti oluğa eğilip. Otların yunup arıtılmasına yardım etti. Bir de yüzünü yıkadı buz gibi, gümüş gibi suyla. Köye, eve ge-

KARA AHMET DESTANI

67

lesiye gene o dürzüyü konuştu ninesi. Görenler hoşgeliş ettiler. Sul-tancagil anason çapıyorlardı. Yanlarına uğradılar on dakika. El öptü. Şehirden anasıgilden selamlar söyledi. Geçtiler. Çıkıp köy içini dolaştı ikindine doğru. Yukarı Mahalle’ye vardı. Muhtarın evini, samanlığını gözledi. Çeşmesi akıp duruyordu eskisi gibi. Leylek sereninin başındaki leylek, yuvasıyla dikilip dururdu alanda. Köyün birinci varsılıydı artık cımbıldak Hüsnü! Evi haney’di, üstü kiremitlenmiş, önü turalanmıştı. Avlusu genişti. Avlu duvarının üstüne de kiremit dizilmişti. Kiremitlerin üstüne omurgalar döşenmişti. Sıvanmıştı omurgalar betonla. Bir de demir kapı yaptırıp boyatmıştı motorun mavisine. Yaylayolu’na doğru yürüdü Ahmet. Dönüşte gübre deliğinin olduğu yandan baktı. Delik yüksekti. Irazca ninesi zor yapardı o dediğini! Kendisi de yapamazdı, kimse yapamazdı. Kale gibi korunaklıydı, sarptı cımbıldağm evi! Köpeği vardı üstelik. Körkuyu’ya kadar yürüyüp döndü. «(Çok büyük bir fen düşünmeli! Değilse “asla” yapılamaz ninemin dediği!  Yapılamayınca da Karataş kurtulamaz!..)» dedi, girdi eski evlerine.

YAŞAM OKULU

Korkuyordu «Babam çıkar gelir!..» Korkuyordu anasını yollar, zorla götürtür… Hiç gitmek istemiyordu. Ninesiyle inip çıkıyordu aşağıya yukarıda. Oturup konuşuyordu. Bırakıyordu istediği gibi okşa-sm, istediğini pişirip yedirsin. Sonra Sultancagil gelsin, bunlar onlara gitsinler… Şehirdeki gibi değildi günler. Namaz kıl diye sıkıştıran yoktu. Irazca kendisi, bir sabah kalkınca, bir de gece yatacağı zaman kılıyor, uzun dualar ediyor, Ahmet’e, Şerfe’ye, Osman’a hayırlı gelecekler diliyordu. Düşmanlarının önlerinin karartılması, akıllarının bağlanması gibi dilekler diliyordu. «Beni koru, ben dünyada yalnız sana güveniyorum, başka kimseye güvenmiyorum! Sana güvendiğimi de başkasına söylemiyorum!» diyordu.

Ninesinin topraklarını ortak eken Kerimoğlu’yla konuştu bir gün. Dışından bakınca bir köylünün bunca doğru düşünüşlü, derin sezgili olabileceğini sanmıyordu. «Miletin büyük derdi cahillik! Özellikle yobazlık!» diyordu Ahmet.

Güldü Kerimoğlu:

«Tabii cahillik de, yobazlık da dert. Ama öldürücü derdin ne olduğunu biliyor musun, Ahmet Efendi? Başımızdaki mütegallibe zihniyet! Al bizim cımbıldak Muhtarı! Bu Hüsnü’nün babası da böyle varsıl, köyün topraklarının büyük bölümünün sahibi, mütegallibe adamdı. Çalıp çırparak büyültmek isterdi mülkünü. Bu daha beter çıktı. Ağali’yle Koşa; bir de Melek Hasan; bir gün Düzmeşe’den dö-

KARA AHMET DESTANI

69

 

nerken Gökburun’un üstünde çevirip biraz benzetmişler bunu, ama fazla etkisi olmadı. Durmadan, sormadan toprak alıyor. Parası çok mu bol diyeceksin? Yeşilova’daki banka bunun gibi dürzülere çalışıyor. Yunus Beyi, Özbey’i araya koyarak dünyanın kredisini ayırtıyor Ankara’dan. Bunlara çok, bizim gibilere yok! Sen iki mi verdin, bunlar beş verip satılan tarlayı alıyorlar. Bedelini beş yılda çıkarıyor bizim burda en kötü tarla! Motor da krediyle geldi. Ne var böyle mü-tegallibeliğe? Yok ki bir engel önünde! Demokratlar gününde bunlara çalışıyordu devlet; «Milli Birlik»çiler geldi, Koalisyonlar kuruldu, hâlâ bunlara çalışıyor; yoksulun yüzüne bakan yok!.. Tabii sade cımbıîdak Muhtara değil, Kosa’ya, Ağali’ye de verirler az boz ama, her köyden birer tanesini daha iyi yallıyorlar ki seçimlerde kendilerinden yana havlasınlar! Onlar Burdur’dan, Ankara’dan kemirsin, bunlar köylerden! Uyutmak için de aramıza hacıyı hocayı salıyorlar, göz açabilirsen aç! Yani Ahmet Efendi, senin gibi gençlerin bunları bellemesini bekliyoruz! Bana sorarsan bu millet her boku biliyor bilmeye, önderi yok! Gelen önderler önce kendilerine, sonra varsıllara önderlik ediyor. Milletin yoksullarını düşünen yok dayım!..»

Tam anlıyor mu, anlamıyor muydu? Yanık, garip bir hali vardı Kerimoğlu’nun. Onu çok yakın buluyordu kendine. Sesini, konuşmasını seviyordu. Bazen sabahtan kalkıp gidiyordu yanma. Tarlada birlikte dolaşıyorlar, birlikte karınlarını doyuruyorlardı. Karısı Zeynep’e «Hala…» diyordu. Bilmiyordu hısımları mı, değil mi? «Ah-meet, hoşgeldin halam, anan baban iyiler mi? Kardeşlerin nasıl? Nineni görmeğe mi geldin halam?»

«Ben ömrümü ortakçılıkla geçirdim dayım! Yıllarca ekip biçtim, sürüp savurdum, yarısını tarla sahibine, yarısını kendime böldüm. Tarla sahiplerine verdiğim buğdayların kaç mut tuttuğunu yıl yıl yazdırayım, alt alta bir toplam yap; kaç traktörün, kaç kamyonun, kaç su motorunun parasını ellere yatırdığımı anla! “Nedeni ne bunun?” diye soracak olursan, hep bu bol topraklı beyler! Armut köyü kimindi? Yarışlı kimindi? Kimindi Manca? Bir köy nasıl bir adamın olur? Bunlar toprakların çoğunu ellerine geçirdikleri için bizler top’ raksız kalıyoruz. Şimdi anlayabildin mi milletin beli nereden kırık?» Bu adama derdini açabilirdi Ahmet. Fakat hep kendisi konuşuyordu. Dinlemiyordu söylese de. O kadar içtenlikle anlatıyordu, in-

70

KARA AHMET DESTANI

sanda derdini dökme istekleri uyandırıyordu. Fırsat bulabilse, «Ben asıl kaymakam, sonra vali, sonra da bakan filan olup milletin başına geçerek bu dürzülerin burnunu kırmak istiyorum dayı!» diyecekti. Düşünebildiği ne kadar iyi tasarımlar varsa, hepsini sıralayıp öğün-mek istiyordu. Hızla bir adanmışlığm içinde buluyordu kendini, bunu açıklamak istiyordu. «Ben işte senin o yokluğundan yakındığın önderlerden olup, yoksulları, arkasızları düşünmek istiyorum. İmam -Hatiplere gidersem bunu yapamam; namazcı olur, o dediğin mütegal-Iibe zihniyete saplanır kalırım!» demek istiyordu. Hep Kerimoğlu anlatıyordu. Belki ertesi gün, daha ertesi gün Ahmet’e gelirdi sıra.

Kerimoğlu’nun Durmuş şofördü. Bakkal Hüseyin’in kamyonunu sürüyordu. Salihli yanlarına gidecekti kiremit getirmek için. Bakkal Hüseyin evini kiremitletecekti. Kahveci Nuri de kiremitletecekti. Muhtardan sonra sıraya girmişlerdi. Karataş’ı, «Avrupai bir köy» yapmak istiyorlardı. Ortasına bir de anıt dikmişlerdi. Bir sütun üstüne ufacık bir büst. Okul gelmişti. Evler de kiremittendi mi, temelli biçimine girerdi. Yeni gelen kaymakamlar böyle diyorlardı. Ahmet kaymakam çıkınca ilçesine bağlı köylerin bütün evlerini kiremite çevirtecekti. Başlarında durup yaptıracaktı. Bu kaymakamlar söyleyip gidiyor, bir daha ardını aramıyorlardı.

Dereköy’den, Bayındır yanlarından, Dervent Boğazı’ndan, Çaltı köyünden, Büyük Çardak’tan, Hamdiye’den geçerek gidiyordu Kerimoğlu’nun Durmuş. «Gelirsen götüreyim!» demesin mi bir gün? Heyecanlandı Ahmet. Köyde sıkılmıyordu ama, «Babam çıkar gelir!» diye korkuyordu. Ninesine söyleyip gitse ne olurdu? Çalışır biraz para kazanırdı oralarda. İzmir’e, İstanbul’a giderdi. Yalnız okullarda okumakla büyük adam olunamayacağı düşüncesi kimbilir nereden girmişti kafasına? Gezme yoluyla da çok bilgi edinirdi insan. Yaşamın kendisi de okuldur. Duymuştu, ama nereden? Gezilerden ve yaşamdan öğrenmenin tam fırsatıydı.

Düzmeşe köyünün bakkalına yük götürüyordu Durmuş. «Atla!» dedi. Tam ikindin zamanıydı. Denizli’den yükleyip gelmişti. Bayındır’ın, Alanköy’ün bakkallarının yüklerini boşaltmış, Düzmeşe’ninki-ni boşaltacaktı şimdi. Atladı Ahmet. Yukarı Mahalle’den sürdüler kamyonu. Karakolun çavuşu gelmişti Muhtarın evine. Yan yana çıkı-

KARA AHMET DESTANI

71

yorlardı.  Körkuyu, Yaylayolu  tarlalarının arasından geçiyordu yol. Motorla sürülmüş uzun saylı topraklardı çevreleri.

«Bilir misin, buraları eskiden köy merası sayılırdı? Hazine arazisi çıktı. Tanık tapık gösterip ta babasının gününden beri ekip diktiğine yemin ettirerek üstüne tapulattı. Motor alınca toprak hırsı adamakıllı güreldi dürzünün…»

Durmuş babasının konuştuğu sorunları konuşuyordu. Nasıl başkaydı onların ilgileriyle kendi ilgileri! Necip Bey’in oğullarını anımsıyordu. Onlar da okullarının bilgilerini konuşurlar, sırt dönerlerdi köylülerin sorunlarına. Ahmet onlara mı benziyordu yoksa?

«Çok mütegallibe olmuş Karataş Muhtarı!» dedi Durmuş’a katılmış olmak için. Ama bilmiyordu «mütegalîibe» ne? Her halde toprağa doymaz heriflere verilen ad. Kerimoğlu’ndan dinleyip öğrenmeliydi. Ama sorsa, «Bir bunu bilmiyor musun?» diye kmardı belki.

«En büyük gayem, biraz para yapıp bir eski kamyon, sonra bir yeni kamyon alıp çalışmak. Sonra da mütegallibe zihniyetin devrilmesi için savaşım veren arkadaşlara destek olmak. Çalıp çırpıp varsıllığını büyülten dürzülerin yoksulları ezmesine ifrit oluyorum. Herif, babanın sattığı toprakları bile almanın yolunu buldu, aklım duruyor! Şükrü dayın tapu çıkartacak, mühür basmadı. “Benim tarlamın yanıydı, sınır yanlıştı!..” diyerek motoru yanaştırıp bozdu batırdı. Sonra da, “Şükrü bana bıraksın burayı, istediği parayı vereyim!” diye aracı yolladı. Şükrü dayın razı oldu. Biliyor musun sizin tarlaların ikisi onda?»

Düzmeşe’ye varıvermişlerdi. Çamın ardıcın içinde çok yoksul bir köydü. Bir tek Papur Ahmet vardı içlerinde hali vakti iyice. Bakkal da onun oğlu Ramazan’dı. «(Altı ay yamak olsam Durmuş abiye, çok yer, çok insan tanırım!)» diyordu Ahmet.

Yükü yıkıp döndüler. Gün inmek üzereydi Karataş’a girerken. Köyün üst başında birinci evdi Muhtarın evi. Gübre deliği kararıp duruyordu. «(Ben bu delikten giremez miyim istesem?)»

Durmuş, Bakkal Hüseyin’in avluya çekti kamyonu. Anahtarı verdi kendisine. Babasının evine yürüdü. Evliydi, askerliğini yapıp gelmişti, bir kızı vardı iki yaşında. Ayrılırken elini sıktı Ahmet’in. Öyle sert ki, şaşırdı, etkilendi.

Akşam, ninesiyle bulgur aşı yediler. Sultanca’nın gelini Cemile

72

KARA AHMET DESTANI

bir kâse yoğurt getirmişti. Kaşıkladılar. «İşte böyle Ahmeeeet!.. Altı tavuktan başka mal kalmadı evin önünde. Onca tarlayı satıp gitti. Büyük mü bari yaptırdığı ev?»

Ev yerine kaç bin vermişti bilmiyordu ki! Navrumlu Ali’yle bulmuşlardı. Sonra biriket, çimento, kum almıştı. Ağaca düvece çok gitmişti. Kiremit almıştı. Çok usta parası vermişti. Bir gecede yapılan evlerden değildi. İkibuçuk gözdü şimdi. Buna dönüşmüştü köydeki varlığı babasının. Bir de hastanedeki işi vardı. «(Kaymakamlığımı yapıp bitirdikten sonra, gelip köyüme yaptıracağım ben evi!)» Çildede’ nin altına konduracaktı. Altı bodrumlu, bol camlı. Güzel ağaçlar dikecekti önüne. Bir sorun vardı, su. Dereden yukarıya nasıl çıkabilirdi? Bir «fen» de bunun için bulabilirdi belki.

Sabah biraz erken kalktı. Filenin içine tıktı iki parça çamaşırını. «Durmuş abime söz verdim. Gel dedi, gelirim dedim. Okullar açılasıya dolaşayım. Senin yanma gene gelirim…» dedi, elini öptü ninesinin. Sığır hergele yeni çıkıyordu. Saç kurmuş, ekmek edenler vardı. Yanık uğra kokuyordu köyün üstündeki hava. Önce Kerimoğ-lugü’in, sonra Bakkal Hüseyin’in evine uğradı. Kamyonu çalıştırmış, Bakkal Hüseyin’den para alıyordu Durmuş. Ahmet’in 20 lirası vardı. Köye geleli sadece beş kibrit parası vermişti ninesi için.

Sığırtmaç Hamdi de kocalmıştı. Artık kesmiyordu birer ikişer ağaran sakallarını. Zaten seyrekti. Tam örtmüyordu çenesini. Coğrafya Atlası’ndaki Çinlinin yüzüne çok benziyordu yüzü. «Allahaısmarladık dayın!..» dedi Durmuş. O da, «Güle güle, hayırlı yolculuk!..» dedi, elini salladı. Çinliler gibi de kısa boyluydu.

Yel gibi gidiyordu altlarında boş kamyon. Bu yolları, Dereköy’ den ötedeki göçmenlerin Orhaniye köyüne kadar biliyordu. İlçeye gitmişlerdi babasıyla. Uzun yoldu. Git git bitmemişti o zaman, eşekle. Şimdi göz açıp yumasıya kalmıyordu. Orhaniye’ye kıvrıldılar. Taş-pmar, Yılanlı Boğazı, Bayındır, Kırlı, Dervent Boğazı’nı geçtiler. Taşlı, dar bir yoldu. «Ancak yazları çalışır! Yaz bitti mi çamurlamr. Öteki mevsimlerde Denizli’ye inmek gerekirse, Dinar yanlarından dolaşırız. Şimdi iyi.  İstersen sana Denizli’yi de gösterebilirim köylüm…»

Boş kamyon, boş yol. Arada bir sigara yakıyordu Durmuş. Arada bir davar sürüsüne rastlıyor, korna çalıyordu. Ne önünden gelen vardı, ne ardından. Sarp dağların arasından geçiyordu Dervent Bo-

KARA AHMET DESTANI

73

 

 

gazı. Taşlar kırılmış, yuvarlanmıştı eteklere. Düzleri karaçalılar örtmüştü. Çaltı köyü başka bir yoksulluğun yuvasıydı. «İşte burası da Hambat ovası köylüm! Az ilerde uçak alanı vardı eskiden. Abim filan gelip çalışmıştı yapımında. Sonradan battal oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın içinde bir tane düşmüştü. Uçak değil «ııçankale»ydi. Kıt kımır aklım eriyor, ya İngilizdi, ya Alman… Sağda Acıgöl. Tutuklu gibi bir su. Titreşiyor üzerindeki hava. Git git bitmez bu ova…»

Çardak’ta beton yapılar yapılıyor. Ama ne kadar toz ortalık. Orak makineleri, tek tük traktörler görünüyor. Aşağı doğru büyük şose başlıyor. İzmir’den, Aydm’dan Afyon’a, Konya’ya kamyonlar, Ankara’ya özel otomobiller akıyor. Bir o kadar da yukardan aşağıya akan var. Göçmenlerin köyü Hamdiye, büyüyüp belediyelik olmuş. Kaklık yanları kırlık. Sollayıp Denizli’ye giriyor Durmuş’un sürdüğü kamyon. Delikli Çınar’a kadar varıp dönüyor: Yarımşar ekmeğe kebap döldurtuyor iki tane. «Sanayi» diye bir yere çekip yiyorlar. Her yan oto onarımcısı, doğrultmacı, ayarcı, kir içinde çıraklar. Bir dondurmacı geçiyor. İki külah döldurtuyor, sonra sürüyorlar. Sarayköy’e aşağı gidip Menderes’i geçiyorlar. Burhaniye, Horsunlu, Kuyucak, Nazilli. Bu gezide görüp geçtiği yerleri bir deftere sırayla yazmayı çok istedi Ahmet. Ama ne defter almıştı, ne kalem.

«Türkiye’den güzel ülke var mıdır dünyada Durmuş abi?»

Savurup sigarasını, «Yoktur köylüm!» dedi Kerimoğlu’nun oğlu.

«En güçlü ulus da Türk ulusudur değil mi?»

Onaylamakta gecikiyor Durmuş: «Ne hususta?»

«Her hususta canım…»

«Valla… Güreşte desen “belki” diyebilirdim, onda da geçtiler bizi; sondan birinci geliyoruz!»

«Güreşe bakma! Öteki hususlarda…»

«Hangi hususlarda mesela?»

«Mesela savaşta!..»

«Neremiz güçlü savaşta?»

«Her yanımız! Biz dünyada her ulusu yeneriz!..»

Gülüyor Karataşîı şoför Durmuş.

«Bir Türk dünyaya bedeldir, ne gülüyorsun?»

«Savaşta güçlü olmak için sanayide güçlü olmalı…»

«Güçlü değil miyiz sanayide?»

74

KARA AHMET DESTANI

«Nasıl güçlü? Baksana, şu kamyon İngiliz, gelen İtalyan, giden otomobil Amerikan, gelen jeep Amerikan, gelen minibüs Alman! Hepsi böyle Alman, İtalyan, İngiliz, Amerikan… Nazilli’de bir basma fabrikası var, onu da Sovyetler Birliği kurdu Atatürk sağken. Şu gelen traktör de Amerikan; bak dingilli…»

«Biz istesek Yunanistan’ı alamaz mıyız?»

Güldü Durmuş, «Bilmem!» dedi bozmadan. •   «Avrupa’yı alamaz mıyız?»

«Bilmem…»

«Yenemez miyiz Sovyetler’i filan?»

«Bilmem…»

«Beni kızdırmak için böyle diyorsun!..»

«Niçin kızdırayım? Sen okulda okudun, ama yapmadın askerlik! Görmedin büyük şehirleri, büyük fabrikaları, araçları. Biz, gerekirse yurdumuzu savunabiliriz kahramanca. Ama ötesine aklım ermez. Dünyada çok ulus var, Sovyetler filan çok ilerledi! Biz…»

«Biz de geri kaldık öyle mi?»

«Geri, yoksul, hem de cahil…»

«Padişahlar yüzünden değil mi?..»

«Siyasete aklım ermiyor köylüm! Yalnız, çok düşmanımız var dışarda, içerde; her biri ötekinden baskın…»

Bildiklerine uymuyordu Durmuş’un söyledikleri. Bu gidişle, yarayışlı bir tek bilgi çıkmayacaktı günlerce deşse. Bozuluyordu.

«İzmir’de bir Enternasyonal Fuar var. Uluslararası sergi demek. Almanya, Amerika, Sovyetler Birliği, İtalya, Fransa, her ülke vede bizim yerli firmalar, mallarını sergiliyor. Ağustos eylüldür açık zamanı. Görmeni isterim. Yalnız, yanında bu işlerden anlayan bir arkadaş olacak. Ben üç sefer gezdim, hâlâ tam göremedim. Pastacı Ham-za var, bizim Ortaköylü. Epey oluyor, bırakıp gitmiş. Bir de onunla gezdik, şaşırdım: Nasıl göremedim kendi kendime onları?»

«Neleri Durmuş abi?»

«Haa; söylemedim. Mesela bizden de var epey firma. Nohut bile var sergilediklerinde! Yün, yapağı, kolonya, sabun, maden, cevher; hepsi ya hammadde, ya kıvır zıvır! Öteki devletlerse, makine, motor, fen üzerine işler. Kamyon, su motoru, traktör. Onlar işlenmiş fabrika malı, biz topraktan çıkan, ağaçta biten, hayvanın derisi, tüyü; yani iş-

KARA AHMET DESTANI                            75

lenmemiş hammadde! “Bu ikisi dünyada zor yarışır hemşerim!” dedi bizim Hamza. İki üç yıl düşündüm bu sözün anlamını, spnunda Hamza hemşerimize hak verdim. Neden hak verdim? Çünkü başka türlü çıkamadım içinden!..»

Azdan azdan kalabalıklaşıyordu yol. Şimdi namlu gibi iki göz, kerpeten gibi iki el’di direksiyondaki köylüsü. Azalttı konuşmasını. «Şu da Menderes efendimizin çiftliğine giden şose!  Burası  Aydın! Bakımlı illerinden Türkiye’nin. Öteden beri bolluk sayılır. Ama burda da yoktur şu diyecek fabrika, ağır sanayi mesela!..» «Durmuş abi, Enternasyonal Fuar şimdi açık mı?» «Sergi zamanı ağustos eylül…» «Okullar açılmadan çok isterim görmek!» «Görürsün, vaktin var. Çok da görülecek var…» Ekledi: «Sade Fuar’da değil, her yerde. İstanbul’da, Ankara’da… Ama görmekte iş yok! İş gördüğünü anlamakta!..» Sığır yüklü bir kamyon gidiyordu. Solladı Durmuş: «Anlamakta da iş yok. Başında uygun bir devletin olup yapabilmek anladıklarını! Yaa aslan köylüm!..»

İzmir’e doğruydu gidişleri. Oradan mı döneceklerdi Manisa’ya? Yoksa arada bir yol vardı da sapacaklar mıydı? «(İzmir’e girsek de Pastacı Hamza hemşerimizi bir görsek!») diyordu içinden. Germen-cik’i geçtiler. Söyledi içindekini.

«Tabii, tabii görebiliriz hemşerimizi! Birer de mahallebi yeriz hatta. Fakat görmek değil de asıl, oturup konuşmak, gezmek birlikte, dinlemek anlattıklarını…»

«Vaktimiz yok değil mi?» «Vaktimiz yok, vakti yok!..»

Başını döndürüp bakıyor, hayranlıkla süzüyordu Durmuş’u. «(Seninle gezmek, konuşmak da yararlı Durmuş abi! Bu kadar olabileceğini sanmazdım!)» Çok zordu duygularını anlatmak. «Beş dakika uğrarız çalıştığı pastaneye!»

Su serpildi yüreğine. Selçuk’ta kar şerbeti içtiler. «Akşam olmadan Salihli’yi tutarak, kiremit sırasına girmemiz gerekiyor köylüm! Sabahleyin doldurduk mu yallah! Yol iyi olsa Sarıgöl’den gider, sana bir de oraları gösterirdim. Ama yola güvenemem…» «Pastacı hemşerimizi görsek yeter bu sefer.» «Bir on dakika, belki bir çeyrek…»

76

KARA AHMET DESTANI

Ahmet bir de buralarda otların gürlüğüne, doğanın kudurmuş gibi yeşermesine şaştı. Gaziemir’i geçip Karabağlar’dan girdiler. Til-kilik’te yemek yediler. Geçtiler hemşerilerinin çalıştığı pastaneye.

Tokalaşmadan önce elini önlüğüne sildi Hamza. Hoşgeliş etti Durmuş’a, Ahmet’e. «Gene öyle koyup geldiğim gibi mi bizim Erle Çukuru? Bir değişme yok mu Ortaköy’de filan?» diye sordu. «Oturun birer çay söyleyeyim size…»

«Biz birer mahallebi yiyelim hemşerim!» dedi Durmuş. «Ahmet köylüme çok söz ettim senden. Biz esas Ahmet’in seninle tanışması için uğradık. Senin de, bizim de vaktimizin geniş olduğu bir gün işallah, birlikte gezeriz. Villa Çay Bahçesi’ne oturur konuşuruz Fuar’ da; hani oturmuştuk bir…»

«Nereye böyle bomboş kamyonla?»

«Bol taş var bizim o yanlarda! Bir de fasulye, anason! Onların da zamanı değil. Salihli’den kiremit dolduracağız…»

Karayağız, kavruktu Hamza. Ufak tefek sayılırdı. Bıyığı sakalı yoktu. Gösterişsiz adamdı. Kabarmadan duruyor, «Ortaköy gibi bir köyden çıktım, İzmir’de pasta ustası oldum!» diye şişinmiyordu. Ma-hallebileri yediler. Birer sigara yaktılar Durmuş’la. «Geçerken uğra-yabilirseniz ablama bir paket göndereyim. Kendimiz gidemiyoruz, mektup yazamıyoruz… Yarm öğleye filan döner misiniz?»

«Hazırla koy; uğrarız!» dedi Durmuş.

Kalktılar çabuk.

«Böyle koştura koştura gidiyoruz diye kusıura bakma köylüm! Bir gün mal yükleriz bizim o yanlardan. Yıkarız İzmir’e, kalırız bir gece. Mal yükleriz burdan… O zaman iyi gezme olur. Bu sefer boş geldik. Bir an önce Salihli’yi tutsak iyi olur…» Bornova altından çıkıp gittiler. Uğur Kiremit’in önüne çektiler kamyonu. Yarın sabah dolduracaklardı üç bin. Parasını yatırdılar. Çok kamyon vardı önde. Çok da geliyordu arkadan…

Sinemaya gittiler Banazlı iki müşteriyle. Tak tak tak, durmadan silah attılar, sonra bir Kızılderili köyünü yaktılar filmde. Hava rüzgârsızdı. On yerinden gaz dökmek gerekti köyü tutuşturmak için. Kuru otlar bile zor yanıyordu. Evler tutuşmadan çocuklarını kucaklayıp, mallarını sürüp çıktılar. Bir türlü anlayamadı Ahmet nedeni neydi bu

KARA AHMET DESTANI

77

yangının? Gece kamyonda yattılar. Bir gocuğu, bir battaniyesi vardı Durmuş’un. Bölüştüler… Banazlılar “karıya” gittiler.

İnip gittikleri yoldan çıkıp geldiler ertesi gün akşam olurken. Kiremidin yarısını indirdiler, yardım etti Ahmet. Sonra aldı filesini, gitti ninesinin evine. Öptü gene Irazca. «Bu kadar er döneceğini ummuyordum!..» dedi kokladı.

«Ben de ummuyordum. Umsam alır mıydım fileyi? Bir iş çıkarsa gene götürecek Durmuş abi. Söz verdi. Öyle çok bilgisi var Durmuş abinin, şaştım!..»

«Çok mu şaştın? Çok mu bilgisi var Durmuş abi’nin?»

«Çok çok!» dedi Ahmet. «Sen ne yaptın nineşim? Yaktın mı Muhtar olacak cımbıldağm samanlığını?»

«Yakarım işallah! Her işin vakti var…»

* **

Bir ay kadar sonra İstanbul’a işi çıktı Durmuş’un. Önce Bur-dur’a gidip Askeriye köyünden ceviz kütükleri yüklediler. Sarıp bağladılar zincirlerle. Sonra tut ettiler Dinar, Afyon, Eskişehir üstünden İstanbul!.. Harem İskelesi’nden vapurla Sirkeci’ye geçip oradan da Çemberlitaş’m altına Tavukpazarı denen yere yıktılar yükü. Topka-pı’ya gidip yattılar. Sonra Ahmet kaldı, Durmuş Mahmutpaşa’dan montgomeri, blucin, kot yükledi Burdur’a. Bir haftaya kadar gelecekti. Topkapı’da Gül Turizm yazıhanesinde yatıp kalkacak, gündüzleri de İstanbul’un kazanında pişecekti Ahmet.

Birinci gün bir yere kıpırdayamadı. İkinci gün kıpırdayamadı. Üçüncü gün, kimbilir ne düşündülerse, koğdular Gül Turizm’in asılları köylü, ama şehir göreneğini tez kapmış yöneticileri. Yürüdü, Ta-vukpazan’nda, ceviz kütüğü yıktıkları yeri buldu. «Eee, bana ne yani?» dedi adam, oynattı omuzlarını. «Ben böyle senin gibi her çaresiz kalanı kollayacak olsam, bu işim gibi bir iş daha kurmam gerekir! İstanbul derin denizdir oğlum. Daldın mı yüzme bileceksin. Bilmezsen batarsın. Salla kollarını; önce suyun üstünde durmayı öğren, sonra kulaçlamayı…»

On lirası kalmıştı, başka parası yoktu. Döndü Çemberlitaş’m, Mjsırçarşısı’nm oralarda. Keşke gelmeseydi; geldi, karmaşaydı! «On-

 U11S1A1M

ca yol geldikten sonra dönüp gitmek olur mu? Gelmişken gez İstanbul’u öğren!..» Öğreniyordu işte! «Herr!..» deseler ağlayacaktı. Gittikçe büyüyordu çaresizliği.

Dönüp yeniden Gül Turizm yazıhanesine gitmeyi, yalvarıp yakarmayı denese nasıl olurdu? Dikildi birden: «(Dünyada yalvarıp yakarmam! Eller nasıl oluyorsa ben de olurum! Fakat Durmuş abim beni nasıl bulacak? Ben onu nasıl bulacağım?)»

Yürüdü, Sirkeci, Eminönü… «(Yük taşırım istasyonda!..)» diye düşündü. Aslanların ağzındaydı orada iş. Köprü’den yürüdü. Kara-köy’e geçti. Kadıköy vapur iskelesinde gezindi. Yeniden yürüdü Köp-rü’nün üstünden. Ayakkabı bağı, don lastiği, ağızlık, anahtarlık, sigara, çakmak, çakmaktaşı, kolye, tespih, gözlük; herkes bir şey almış satıyordu. İbrahim’i o sırada tamdı.

Kayseri’nin Develi ilçesindendi İbrahim. Gözlük satıyordu. Bir lira kazanıyordu gözlük başına. Galata’da toptancısı vardı. Kaçak gözlüklerdi. Yeşil, kahverengi, vapur dumanı…

«On liraya gözlükler!.. On liraya Avrupa gözlükleri!.. Birinci kalite gözlükler on liraya!.. Sapında çelik var, kırılmaz gözlükler on liraya!.. En son teknikle yapılmış dumanlı gözlükler on liraya…»

Kendisi kadardı. Sırtında ince bir gömlek. Ayaklarında beyaz lastikler. Başı açık. Gülen bir yüzü vardı. Gözlükleri bir kucak patlıcan gibi kucaklamıştı. Bağırıyordu. Ahmet de bakıyordu.

Bir adam iki tane aldı.

Bir kadın durup sordu usulca: «Yerli malı mı bunlar?» Kızmış gibi yaptı uzman satıcı: «Yok bayan, ayıp ettin! Hakiki Avrupa gözlükleri; Avrupaa!..»

Geçip gitti kadın.

Bir başka kadın geldi: «Galiba erkek gözlüğü hepsi? Bayanlar için yok mu evladım?..»

Ona da anlatmaya çalıştı: «Hem baylara, hem bayanlara hanım teyze bunlar! Saatler gibi pratik gözlükleer… Gözlerin bozulmasını önler, hakiki yosun yeşili, vapur dumanı gözlükleeer… Filtreli, yeni icat, güneşin zararlı ışınlarını süzen gözlükler… Gözleri pislikten, güneşten koruyan gözlükler… En teknik yeniliklerle, birinci kalite camdan, kırılmaz saplı, içinden çelikli hakiki Avrupa gözlükleri… On

KARA AHMET DESTANI

79

liraya bir tek camım vermezler, on liraya!.. Dükkânlarda 100 lira, 200 lira, bizde sadece on liraya!..»

Bayan da alıp geçti bir tane. Sağma soluna bakıp bağırırken birden var gücüyle koşmağa başladı İbrahim. İzlemek için Ahmet de koştu. Eminönü yakınında bir merdivenden kayıp geri geliyordu. Ahmet güçlük çekiyordu izlemekte. Yalova İskelesi’nde durdu. «On liraya gözlükler…» dedi usulca. «Yansımaya karşı da korur gözleri, bulaşıcı hastalıklara karşı da korur… Göz nezlesini önler… Bir alan iki tane alıyor, ikisi yirmi liraya, oğlunuza kızınıza armağaaan!..»

Gene bir metre yakımndaydı Ahmet. Görmez olur mu, cin gibiydi. Görmezlikten geliyordu. Bir tane daha sattı orada. Gülümsedi Ahmet’e. Tek on lirası vardı. Verip alacaktı nerdeyse bir tane. Yan yan geldi, yanında durdu Ahmet’in. «Gözlükler on liraya!..» dedi, yarım metre kadar sürdü Ahmet’i öteye. «Gözlükler ors liraya!..» Ne olsa yukarısı başkaydı. Bir elinde gözlükler, bir elinde Ahmet’in eli, yürüdü. Kadıköy İskelesi’ne geldiler.  Sordu  birden:

«Sen de Kayseri’den misin?»

«Cık!» etti Ahmet.

«Bizim Develi’den sandım seni; köyünden…»

«Burdurluyum! Yeşilova’nın köyünden…»

«Olsun! Köylüler birbirinin kardeşidir…»

«Ama biz şehirde duruyoruz?..»

«Gariban garibanın kardeşidir.»

«Sen gariban mısın?»

«Gözlük satıyorum, garibanım… Bütün yaz satacağım. Sonra Develi’ye gidip okuyacağım…»

«Hangi okulda okuyacaksın?»

«Orta son’da…»

«Ben daha başlamadım.»

«Bitirdin mi ilki?»

«Bu yıl…»

«Geç kalmışsın?»

«Köyde okul yoktu…»

«Nerde okudun ilki?»

«Şehire göçtük canım…»

«Bu güz başlayacak mısın orta’ya?»

80

KARA AHMET DESTANI

«İstiyorum  ama…»

«Ama’sı ne?»

«Babam…»

«Yok mu baban?»

«Var da…»

«Gönlü mü olmuyor?»

«Babam   diyor ki…»

Birden gözleri doluverdi Ahmet’in.

«On liraya gözlükler!..» •Neden her giz’ini söylemeğe başlamıştı birden?..»

«Gözlükler on liraya!..»

Belki de yankesicinin, cepçinin biriydi.

«Burda nerde kalıyorsun?»

«Hiçbir yerde…»

«Çok oldu mu geleli?»

Anlattı bir bir. Ne vardı saklanacak? «Gariban garibanın kardeşidir» madem! Belki elinden bir iyilik gelirdi. Geçer giderdi kötülük gelecek olursa. Durmuş abi, «Şehirde her türlü kötülük vardır, tetik durmak gerekir!» diyordu. Birden çok kızmağa başladı ona.. Hiçbir yeterli deneyi yokken atıp gitmişti zorlukların ortasına. Buluşmaları nasıl olacaktı? Nasıl bekleyecekti Gül Turizm’in oratara gidip? Nasıl binecekti dolmuşa, otobüse? Var mıydı parası?

«Üzülme, seninle yemek yeriz. Paran yoktur…»

«Param var…» dedi sıkılarak.

«Olsun; birlikte yeriz…»

Denizin yüzünde sallanıp duran «kayık lokanta»lar vardı. Geçip birine oturdular o gün. Balık yediler birer, kocaman. On lira ödedi İbrahim ikisine. Ahmet’in sadece on lirası olduğu da o zaman anla-.şıldı. «Olsun!.. Ben burada kazanıp Develi’de okuyorum. Anam bacılarım var. Biz Develi’de birinci değilsek ikinciyiz!..» Durup bekledi. «Birinciyiz…» Bekledi, Ahmet sorsun.

Ahmet: «(Çalışkan olunca birinci olur, tabii!..)»

Kızdı Ahmet’in ilgisizliğine. «Biz Develi’de yoksullukta birinciyiz Ahmet Kara!» deyip sustu.

Balıkları yer yemez kaldırdı Ahmet’i. «Oysa ne varsıllar var Develi’de! Burda da çok var hemşerilerimiz! Yeşilova’dan var mı?»

KARA AHMET DESTANI

81

i

«Hiç bilmiyorum!»

«Burdur’dan?»

«Bilmiyorum! Belki Necip Bey var. Bizim köy onundu. Satıp geldi. Boğaz’dan büyük otel aldı…»

«Bizim Kayseri’den tonla! Develi’den de çok var. Neden biz yoksullukta birinciyiz bil bakalım. Bak bunu ciddi soruyorum. Düşün, bir hafta süre sana. Sonra söyle…»

Galata’daki gözlük toptancısına gittiler o gün. Cebindeki parayı döktü, elli gözlük aldı. Ahmet dışarda duruyordu. Geldi, «Haydi!..» dedi. Akşam oluyordu. Bakırköy Şirinevler’e gittiler. Helva ekmek aldı İbrahim. Bir yapıda işçiydi hemşerileri. Altı kat çıkacaklardı yeni apartmanı. Yeni yapının iki odasını sıvamışlar, pencerelerine naylon geçirmişlerdi. Bir yorganın altında yattılar. Boşalan çimento torbalarım özenle biriktiriyorlar, seriyorlardı altlarına.

Hemşerilerden Koç Hakkı vardı. Ahmet’in uyuduğunu sanarak: «Her acıdığını getirmeyeceksin böyle! Peygamber misin ümmet kayırıyorsun? Bırak garibanları Allah kendi düşünsün! Karışma işine!» diye kafa tuttu. İbrahim karşılık verdi. Sabahı ettiler.

Sabahleyin İbrahim yorganım aldı. «Allasmarladık!» dedi hem-şerilerine. Bir kutunun içinde, Ahmet’in kucağındaydı gözlükler. «Sa-rayburnu’nda başka bir yapıda kalırız. Belki daha iyidir ordaki hem-seriler. Çoktur bizim Kayseri’den burda adam. İyileri olmaz olur mu?» Trene bindiler. Yorganı gene öyle sıvanmış bir alt kat odasına bırakıp koştular. Sirkeci garında sattılar üç gözlük. Köprü’ye çıktılar gene. O gün yakalandılar. «On liraya gözlükler, on liraya…» derken omzundan kavradı polisin eli. Burun kılları dışa fırlamış. Bilekleri kara iri bir kır adamından olmaydı polis. Çok sarp dağlardan inip gelmişti. «İtoğlisi!» diye çekti merdivenlere. «Yörri!..»

«Abi abi!..» diye direniyordu İbrahim.

«Künde elli gözlik, yüz gözlik, benni görince de kaçirsin! Sor-mez misin usulünü öteki sıpelerden?..»

Gözlükleri aldı elinden, Ahmet’i saldı. Kulaklarında da kara kıllar çıkmıştı. Göbeğinin sağına kaymıştı tabancası. Copu yoktu. Un-kapam’na doğru gittiler. Hal’de sebze sandıklarının, kasaların arasında bir yerde durdu polis. Oturdu bir kasanın üstüne. Göğüs cebinden defterini çıkardı. Tutanak yazacaktı.

82

KARA AHMET DESTANI

«Babanin addi? Ananin addi? Köyyin addi? Yaşın addi?» Güldü sorarken. O sırada eli bayraklı, önlüklü kızlar oğlanlar geçiyordu. Neyin nesiydiler bu kargaşanın içinde? Ne bayramıydı? Tatil değil miydi okullar? Önden belki ellisi trampet çalarak gidiyordu. Yanlarda kısa pantolon giymiş öğretmenler vardı. Bayrakları yüksek, çok yüksekti. Nasıl geçeceklerdi bir tünel filan gelirse? «Madema gözlik satacaksin yoldan dışa ne çıkarsın itoğlisi!..»

«Tövbe çıkmış değilim abisi!» dedi İbrahim, inadı birden bıraktı. «Ben Develi’den yeni geldim, üç gün oldu başlayalı, bilmiyorum! Herkesin geçtiği köprüden ben de geçerim abisi; söyle emret!..»

«İtoğlisi!.. İkki haftedir kaçarsin! Herkese haftelik otizdir. Kırk olan var. Şimdi yatıracaksin ikki hafteliği, satacaksin hür! Kimse teline tokunemez itoğlisi…» Baktı İbrahim’in gözlerine. Sonra Ahmet’e geçti. «Seni de bileyorim, yeni geldin, satacaksen sen de otiz vereceksin her hafte…»

Ellerini açıp kapadı, birini polisin dizine koydu İbrahim: «Çok haklısın abisi! Ben yolsuzluk ettim. Fakat cahillikten! Sen bizden yirmi alsan, bir abi olarak, hem de iki haftalık değil bir haftalık versem, sayende satışımı yapsam olmaz mı Nevzat abi?»

«Vay bokyiyen! Biliyorsun adımı filan? Kattiyyen olamazdı, ama sevdim seni! Bir haftalık vereceksin, otuz vereceksin. Otuzdan aşağı olmaz. Köprü’de satanlar otuz verir…» Döndü Ahmet’e «Sen de satacak mısın? Saklı satmak yok. İtin götünde satsan yakalarım! Sata-caksan söyle adını. Künyeni yazayım. Haftalığını ver, sat…»

«O daha yeni geldi Nevzat abi! Bilmiyor fiatlarmı bile…»

«İtoğlusu! Bilmiyorum sanıyorsan aklanıyorsun! Her şeyi biliyorum. Kokumu aldın mı fırlayıp kaçıyorsun. Ama yakaladım mı yavru yavru konuşuyorsun…»

Hâlâ geçiyordu bayraklarıyla çocuklar. İbrahim çıkardı otuz lira sokuşturdu Nevzat abisinin eline. Kulaklarının kılları diklendi. Çatıldı kaşları. Parayı koydu cebine, yere göğe baktı, burnunun tınazını düzeltti, «Tamam!» dedi. «Bu yavru satmayacak…»

«Satacak!..» dedi İbrahim. «Onu bir hafta hoşgöreceksin. Beni nasıl gördün? Yapabilirse o da verecek otuz otuz. Haftada birer gün sana, ötesi bize, Allah bereket versin Nevzat abi…»

«İtoğlusu!..» Gözlükleri geri verdi gülerek. Defterini soktu ce-

KARA AHMET DESTANI

83

bine. Kalktı, pantolonunun ardını çırptı köyde gübreli bir yere oturup kalkmış gibi. «Salı günleri sizin ödemeler. Ben geçerken koyacaksınız cebime. Artık eksik dinlemem. İstanbul bunun burası! Deveden büyük fil var…» Yandaki yazıhanelerden birine girdi sonra.

İbrahim’le Ahmet fırladılar. «On liraya gözlükleeer!.. Avrupa Avusturya gözlüklerii!.. Son moda şık artistlerin takındığı gözlükler, Viyana’da yapıldı bunlar!.. On lirayaaa!..» Köprü’nün üstünde, merdivenlerde uzun uzun bağırıyorlar, birer ikişer satıyorlardı.

«Satış bitsin gidelim, kefil olayım, sen de başla! Bana da Kay-narca’da oturan. Murat abi kefil oldu. Gariban garibanın kardeşi tabii. Fena değil bu meslek. Gideri çok. Birazını da insan kendi yer. Haftada iki sinemaya gitmezsen olmaz. Gene de bereket versin. 1500, 2000 götürebiliriz memlekete! Sen de bir 1000 yapsan fena mı? Fazlasına gerek yok. Birinciliği kaptırmağa da gerek yok…» Güldü san san. Göz kırptı Ahmet Kara’ya…

«(Ben bir 1000 yapsam; ohhoooo!..)»

«Haydi, on liraya gözlükler, haydi!..»

Gezen arabalarda piyaz satılıyordu. Ahmet en çok “kayık lokantalardaki balıkları seviyordu. Ama pahalıydı. Bazı günler vapura binip sata sata Adalar’a, Kadıköy’e geçiyorlar, parka oturup helva ekmek yiyorlar, gene sata sata Köprü’ye geliyorlardı. Oradan Saraybur-nu’na yatmağa gidiyorlardı. «Anam hasta» diye mektup alan bir hem-şerinin sattığı yorganı aldılar Ahmet’e. Çimento torbalarının kâğıtlarını silktiler güzelce, serdiler yere. Ayrı bir yatağı oldu Ahmet Ka-ra’nm. Düzene girmişti işleri. Erken kalkıp fırlıyorlar, biri bir yandan, biri öbür yandan, satabildikleri kadar satıp toptancıya gidiyorlar, para yatırıp yenilerini alıyorlardı. Bazen karınlarını doyurup gidiyorlardı yattıkları yapıya, bazen doyurmadan. Salıdan salıya düzenle veriyorlardı «Nevzat abi»nin parasını. Haftada iki sinemaya gidiyorlardı. Bir gün de tenekeyle su kaynatıp yıkanıyorlardı gece. Ahmet’e işportadan çamaşır aldılar, bir de havlu. «İnsan kazandığını biriktirebilse dünya olur! Harcı çoktur şehrin!..»

Bol yıldızlı, gürültülü oluyordu geceler. Bir acayip uğultulu… İki gece tâ yukarda temiz kalıpların üstünde yattılar. Öz geçmişlerini anlattılar biribirlerine. Derinlerde saklı özlemlerini… Bütün kardeşlerini everecekti İbrahim. Kendi de evlenip anasını yanma alacaktı. Liseyi

84

KARA AHMET DESTANI

bitirdikten sonra Teknik Üniversite’nin elektrik bölümüne girecekti. En çok para elektrik mühendisliğinde vardı. Gerekirse para yedirecekti o bölüme girebilmek için. Paranın açmadığı kapı mı vardı? Bin yetmezse iki bin verecekti. Biriktirecekti onu da lise bitene kadar. Liseye başlayınca yüzer yüzer yatıracaktı bankaya torpil parasını. «İlk maaşımla manto almak istiyorum anama, ahtım var! Kendisine söz verdim…» Denizin yüzünde bile renk renk ışıklar; adını bildikleri, bilmedikleri semtler bol çiçekli bahçeler gibi kaynaşıp duruyordu; sabaha kadar sönmüyordu…

Bir gün de Tünel’den Beyoğlu’na çıktılar. Gözlükleri erken bitirmişlerdi. Bütün İstiklâl Caddesi’ni yürüdüler yukarıya. Taksim’de biraz dolaşıp bir pastanede sütlaç yediler. Gireni çıkanı, kızları, kızların erkek arkadaşlarını seyrettiler. Ne insanlar vardı dünyada. Belki beş kuruş kazanmamışlardı. Yiyorlardı tıkır tıkır!

Ahmet Karataş’tan Burdur’a niçin gittiklerini, nasıl gittiklerini anlattı. Köyde düşmanlarının karşısında yapayalnız kalan ninesini, Muhtarın mavi boncuk taşından traktörünü, sürdüğü meraları, aldığı kredileri,anlattı. Kerimoğlu’nun, «Önümüzde önder olsa biz onların mına koruz, önder yok!» deyişini anlattı. Sekiz’de sinemaya girdiler. Şifalı sıcak suların çıktığı dağ kasabasından geçen bir seviyi anlatıyordu film. Sonunda döğüş oluyordu. Bir kişi çok kişiyi doğuyordu. «Döğüş olmayan film görmedim!» diyordu İbrahim. Var mı, yok mu bilmiyordu Ahmet, çok görmemişti.

«Seninle biz ne iyi arkadaşız şaşıyorum!» dedi bir gün İbrahim. «Hem de korkuyorum filmlerdeki gibi bitebilir bu dostluk…»

«Neden bitebilir, kim bitirebilir?»

«İnsanın içinde kötülük vardır. Ya sen, ya ben bir kalleşlik yaparak bitirebiliriz kötü biçimde. Çünkü zordur içimizden fışkıran kötülüğü durdurmak!»

Başını yere eğip düşünmeğe başladı Ahmet.

«Belki en iyisi, biribirimizle kötü olmadan ayrılmak…»

«Ben seninle küsmen!..» dedi Ahmet.

«Ben de küsmek istemem deee…»

«Sen ne yaparsan yap, küsmem ben!..»

«Elinden paralarını alsam da mı küsmezsin?»

Paralarını pantolon cebinde saklıyor, içinden iple boğuyordu Ah-

KARA AHMET DESTANI

85

met. Akşamlan başının altına alıyordu pantolonunu dürüp büküp. İbrahim’in bir banka cüzdanı vardı. Yatırıyordu ara sıra gidip. Ne kadar parası varsa çıkarıp uzattı İbrahim’e: «Aklına bir şey gelmesin, hepsini al buyur! Sen olmasan kazanamazdım…» dedi.

Eliyle itti Ahmet’in elini İbrahim. Yüzaşağı kapandı, konuşmadı sabaha kadar. Ahmet sabah uyanıp baktı, İbrahim yoktu. Parasına baktı duruyordu. Giyindi. Elini yüzünü gelişigüzel yıkayıp koştu. Sirkeci garından, Eminönü’nden Köprü’ye çıktı. Altını üstünü, bu başını, o başını, adım adım dolaştı, yoktu! Gene gözlük sattı: «On liraya gözlükler!.. Avrupa gözlükleri on liraya!.. Kendinize alın, eşinize alın, çocuklarınıza aim!.. En son tekniklerle Avusturya’nın Viyana şehrinde yapılmış modern gözlükler, parayla değil, on liraya!..» diye bağırdı. Gözlerinin kuyruklarıyla hep arkadaşını aradı. Sanki şaşırtmak için bir muziplik yapmıştı! Ummadığı bir zamanda çıkıp gelecek, «Deee!..» diyecekti. Öğleden sonra Galata’daki toptancıya gitti, sordu: «İbrahim…»

«İbrahim kesti hesabını…»

«Gitti mi Develi’ye?»

«Bilmiyorum; benden kesti!..»

Akşam gene Sarayburnu’ndaki yapıya döndü. Yatacak yer için gelirdi belki. Çünkü yorganı da oradaydı, orada bırakmıştı sabahleyin. Öğlene doğru uğrayıp almış, vedalaşmış hemşerileriyle. «Arkadaşım kusura bakmasın! Gitmem gerekiyor! Gelirse gene arkadaşlık ederiz yeniye!…» demiş.

Bir hafta kadar daha sattı gözlük. Sonra Topkapı’ya gitti. Gül Turizm yöneticilerine sordu gelip gidiyor mu Durmuş abisi?

«Çoktandır görünmüyor…» dediler.

İlle onu mu bekleyecekti köye dönmek için? Yorganı yarı fiyatına sattı. Aksaray’daki dükkânların birine girip kma aldı. Bir elektrik feneri aradı. Ninesine gidecek en iyi armağan bunlardı. Kendisi de özenir dururdu bir tane alsın. İki pilli, Çin yapısı olsun. Bulup onu da aldı. Harem İskelesi’ne geçti. Burdur’a varmayacak, Çardak yanından’ girecekti köye. Otobüsten indikten sonra taşıt bulabilir miydi acaba? Dinar’a kadar alsa, oradan gidebilir miydi?

Orada biri dedi: «Niçin trenle gitmiyorsun? Ucuz…»

Yürüdü Haydarpaşa garına. Çardak diye bilet istedi.

86

KARA AHMET DESTANI

«Nerenin?»

«Denizli’nin!»

Bir cebinde esas parası vardı, içinden iple boğuk. Bir cebinde yol parası. Filesi elindeydi. Saat 11.10’da kalkıyordu tren. Eskişehir, Kütahya, Afyon çok dolaşacaktı. Ama ucuz…

Yarı doluydu bindiği üçüncü mevki vagon. Afyon’da aktarma olacaktı. Pendik’e gelince boş Burdur vagonu olduğunu söyledi bilet-çi. «Karakuyu’ya kadar gidersin. Burda ne işin var, geç oraya…» Üç vagon ileriye geçti. İzmit’ten, Sapanca’dan yeni yolcular bindi. İzinli giden bir asker, Korkuteli’ndeki köyünde «düşmanları»yla yürüttükleri savaşı anlatıyordu. Bunların öküzlerim bıçaklamışlar. Bunlai da onların iki harmanlarını yakmış. Kızlarını kaçırmışlar bunların. Kaçırdıkları kız, «Hayır beni kaçırmadılar, ben gönlümle gittim!..» demiş, evlatlıktan kardeşlikten çıkarmışlar. Sonra samanlıklarını yakmışlar düşmangilin. Askerliği bitince bu da onların kızını kaçıracak-mış. Öteki kızlarını da gebe koyacakmış baldızlarımda filan demeyip. Düşmanlık böyle sürdürülürmüş. Kolaymış gebe koymak. Yaylaya çıkarlarmış üç dört ay. Mal güderlermiş ormanlarda…

Ahmet düşünüyordu: «(Yoksa ben de cımbıldak Hüsnü’nün kızını mı kaçırayım? Biz göçtüğümüzde ufaktı Güllü. İki yıla kadar her işe gelir! Otururum mallarının üstüne sonra…)» Birden ayıkıp kendine geldi: «(Ama ben okuyacağım! Eğer en etkili öç yolu buysa, Osman yapmalı bunu!.. Ben okuyup kaymakam olacağım!..)» Osman’a daha uygundu. Tabii bu arada kardeşi Şerfe’ye de göz kulak olmak gerekirdi. «(Kızların düşmanı çok köylerde! Bunlar kalkıp şehre de gelebilirler! Şehirden de kaçırabilirler isterlerse! Biraz zor ama, neyse!.. Sen önlem al da, varsın kaçıramasmlar…)» ,

Sonra türküler söyledi Korkuteli’deki köyüne giden asker. Türkü bitti, yeniden başladı düşmanlarıyla olan savaşlarını anlatmağa. Halbuysam çok iyi dostmuşlar eskiden. Uzaktan akraba da olurlar-mış. Açılmış her nedense araları. Her nedense değil, tarla yüzünden-miş. Tarla sularken sıra senindi benimdi diye sorunlar girmiş. Sel geleceği zaman bendi açık bırakmış bunlar. Demişler, «Doyun suya!..)» Çok çeşitli yöntemlerin sergilemesini yapıyordu izinli asker. İnsan sürekli köyde olmalı da, en uygun birini seçip uygulamalı. Bilecik’e gelirken gece bastırdı.

KARA  AHMET  DESTANİ

87

«Sen nerelisin? Ne iş yaptın İstanbul’da?» diye sordu İsparta’ ya giden köylü. Eğridir Kemik Hastanesi’nden bir yarar görmemiş, Baltalimam Kemik Hastanesi’ne getirmişti gelin kızını. Düşündü: «Ben de Yeşilova’nın Ortaköy’ündenim! Bakırköy Şirinevler’de abim var, onun yanma geldiydim…  Şimdi Ortaköy’e dönüyorum…»

«Her köyde böyle düşmanlıklar var şimdi!» diye genelledi düşüncesini izinli asker. «Düşmanlığın olmadığı köy yok! Düşmanlıktan başı ağrımayan insan yok! Yeni bir peygamber gelmeli de bunların kökünü kazımalı…»

«Bizim başımız ağrımıyor!» dedi Ahmet. «Bizim köyde olmaz böyle işler. Bir tanesi Muhtarın samanlığım yakacaktı, demir kapı yaptırdı, köpeği de var; yakamadı!..»

Ispartaîı yolcu, «En son peygamber Hazreti Muhammet’tir! Yenisi gelmeyecek!- Gelemez…» dedi, içinden başka şeyler mırıldandı.

«Hazreti Muhammet tıkamış yolu! İyi de etmiş! Yeni dinler, yeni kitaplar… Fazlasının gereği yok… Fakat çok enayiymiş o sizin Muhtarın düşmanı. Gübre deliğinden girip yakabilirdi. Köpek avlunun önünde durur. Tabii karşıdan bakıldığı kadar kolay değildir bu işler. Bu işlere giren adamın kafayı çalıştırması gerek. Her adam düşmanlık sürüşemez köy yerinde…»

«Sadece kafa çalıştırmakla olmaz!» dedi Ahmet.

«Tabii arkan da olacak. Arkasız oldun mu işin temelli bitiktir. Bu durumdaki köylerin insanlarına çok çok acıyorum ben. Diyorum köyde yaşam ölmüştür. Varsıl olanlarla, arkalı olanlara biraz biraz iyidir köy, ötekilere hava!..»

«Arkasızlık, yoksulluk her yerde kötü!» dedi Ispartah yolcu.

Sapanca’dan binen karı koca Denizli’ye gidiyormuş. Kızları oradaki liseye öğretmen verilmiş. Görmeğe gidiyorlarmış. Sepetler keseler… Bir de kabak vardı büyük.

«İyi cesaret sizinki! Kız evladını okutup Denizli gibi yere yolla-yıvermek! Ne olsa vahşi yerlerdir Denizli, İsparta, Burdur; benzemezler İstanbul’a…» dedi Ispartah yolcu.

«Kocasıyla gitti kızımız!» dedi kadın.

«Everdik çıkar çıkmaz!» dedi babası.

«O zaman başka! O zaman birinci!..»

«Evlenip gitti! Evlenmese nasıl gider?»

88

KARA AHMET DESTANI

«Evermeden yollayanlar da var…»

«Arar mısın?» dedi babası. «Ama biz onlardan değiliz şükür! Everip yolladık. Torunumuz olmuş şimdi…»

«Pekey, sormak ayıp olmasın ama bu kabağı neye götürüyorsunuz tâ Denizli’ye kadar?»

«Buna bizim orda “Adakabağı” derler, çok ünlüdür. Hem de kızımız çok sever. Damadımızın da tatmasını arzu ediyoruz. O yüzden armağan niyetine alıp götürüyoruz…»

«Demek daha tatmadı damat?»

«Hayır, henüz tatmadı…»

«Eee haklısın, kabağa gelinceye kadar… İlk yıllar çok kıymetli olur damatlar…»                                                                     ¦

«Damadımız da lisenin fen öğretmeni…»

«Çok iyi, çoook gözel!»

«Bizim o yanda kızları okutmazlar…»

Ahmet, askerin omzuna yaslanıp uyuyakaldı o sırada. Sallana sallana gidiyordu tren. Sıcak bir ter kokusu doldurmuştu vagonun içini. Denizli’deki öğretmenin anası başörtüsünü çözüp bağladı, o da kocasına yaslandı…

10

KARATAŞ’IN GECESİNDE

Çardak’ta trenden inince, Dereköy’e kadar gidecek bir motor buldu Ahmet. Bindi römorkuna. Çuvallarda tuz vardı. İki bidon da mazot almıştı Kel Abdullah. Ahmet’ten başka dört yolcu daha vardı. «Ben mi? Ben Ortaköylüyüm dayı!» diyordu. «Orada kimin oğlusun?» diyorlardı hemen. Keşke demeseydi öyle! Başka bir şey deseydi. «Hamza var, Pastacı Hamza, İzmir’de çalışır. Ben şimdi İzmir’den geliyorum. Hamza’nm oğluyum…»

«Kaç yıl olmuş baban İzmir’e gideli?»

«Çok olmuş, ben İzmir’de doğmuşum…»

«Ortaköy bize yakın. Ama gidenler unutuluyor. Kimler derler babanın babasıgile? Kiminiz var Ortaköy’de?»

«Hanifgil derler dedemgile. Şimdi halam var Ortaköy’de. Başka kimsemiz yok. Bir amcam da Burdur’da berber…»

«Çok yoksullardanmış dedengil demek. Onun için tanımıyoruz. Biz arkadaş, dünyada varsılları tanırız. Varsılları sade biz değil, herkes tanır. Bir de gözelleri…»

Dereköy’e varmadan indi motordan. Ücret olarak iki buçuk lira verdi Abdullah’a. Akşam olup gelirdi hızla. Gölgeler ovayı düzü basmıştı. Alanköy’ü geçti yürüyerek. Ortaköy’ün pancar tarlalarından, Eski Bağlar’ın arasından Karataş’a vurdu yolunu. Değirmen Deresi’n-den girdi, akşam oldu. Yattı bir kayanın dibine. İyice el ayak çekilmeden girmeyecekti köye. Almasaydı şu kınayı! Atmağa kıyamıyor-

90

KARA AHMET DESTANI

du. «(Bir kibrit, biraz bez, bir elektrik feneri! En iyisi bir şişe gaz almaktı! Ama kuşku uyandırırdı yollarda! Öyle yapmalı ki bu işleri, kimse sezmesin! Kafayı çalıştırmalı!..)» Bir bütün ekmek vardı filede. Haşlanmış iki yumurta vardı. Yoktu başka şeyi. Çıkarıp ucundan boldü ekmeğin. Yumurtanın birini soydu. Tuz da yoktu. «Olmasın!» dedi. «Bir tek gün tuzsuz kalmakla ölecek değilim!» Yumurtayı soyup ekmeğin içine bastı. Yedi ısıra ısıra. Kalkıp yürüdü sonra. Göz gözü görmez bir karanlık vardı. «Bundan iyisi sağlık! Valla çok uygun bir gece seçmişim!..» Yürüdü usul usul. Değirmeni geçti. Üst başında bir su gözü vardı. «Honagözü» derlerdi. Kapanıp içti kanasıya. Sonra gene yürüdü.

Sarıkurt’u geçti, köy göründü. Tek tük ışıkları parlıyordu evlerin. Hangisiydi ninesinin? Yanıyor muydu ateşi? Belli belirsizdi. Yukarı Mahalle’de Muhtarmki belliydi. Sultanca teyzesininki sönüktü. Belli değildi Şükrü’nünki filan… Köpekler ürüyordu tek tük. Köy içinden giremezdi. Çok geniş bir çember çevirerek dolaşması gerekiyordu. Kumçukuru’na kadar gitmedi. Düzmeşe çayını geçmedi, Ali İzzet’in kuyruğun oradan yanaşmalıydı. Köy içinde girerse, namazdan çıkanlara, gezmeceden dönenlere rasgelebilirdi. Mal bakmağa çıkmışlar olurdu, ahıra inmişler olurdu.

Körebe Tarlası’nın ortasından geçti. Biçilmiş buğday anızları eziliyordu ayaklarının altında. Yalmzsöğüt’ü geçip Kumçukuru’nun üstüne dolandı. Yürüdü Ali İzzet’in kuyruğa kadar. Oturdu bir sel çukuruna. Dinlendi. Fileyi önüne koydu, fenerini yokladı, duruyordu. Yatıp gökyüzüne baktı. Çingi mingiydi yıldızlar. Teker teker saysan sayılır. İstanbul’da bu kadar parlak değildi geceler. Akyıldız hepsinin başıydı. Ülker titreşip dururdu Düzmeşe’nin üstünde. Burda da bir inilti vardı gecenin içinde. Harmanlar kalkmıştı çoktan. Taneler, samanlar çekilmişti. Güz geliyordu dolana dolana. Kimbilir kaç bin böcek vardı toprakta, inliyorlardı yaz sıcakları geçmeden. «(Yoksa başaramayacak mısın; ne oluyor?)» diye sordu kendine. «(Yoksa korkuyor musun köylüm?)»

Kerimoğlu’nun şoför oğlunu düşündü. Nerelerdeydi acaba Durmuş abi? Bırakıp gelmişti, sonra bulamamıştı. Belki bir daha hiç gelmemişti İstanbul’a. Ne yapıyordu ninesi? Namazını kılıp yatmış mıydı? Muhtar cımbıldak Hüsnü mallarına bakıp çıkmış mıydı? Yoksa

KARA AHMET DESTANI

91

daha inmemiş miydi? Kalktı sel çukurunun içinden. Deliktaş’a doğru yürüdü. Buldu taşı karanlıkta. Yattı dibine. «(Yat Kara Ahmet, sabaha var daha!)» dedi kendine. İçinin derinliklerinden kükreyip gelen bir öç duygusuyle titredi. «(Irzıkırık dürzü! Bir bizi sığdırmadın koca köyde! Yaşatmadın babamı!.. Ninemi burda perişan, anamı orda perişan ettin. Babamı pek değil ama, bizi çok perişan ettin! Burası bizim köyümüz değil miydi dürzü? Deli Mehmet’in Haceli’yi arkaladın, bizi ezdin. Sonra da onun kardeşini, kendi oğlunu öğütledin, derede öküz güttüğüm yerde benim başıma o işleri getirdin. Sen beni büyümez mi sandıydm ay cımbıldak! Büyüyüp öcünü almaz mı san-dıydm? Daha dur, Deli Haceli’ye, kardeşi Boz Ömer’e, senin Gemal’e, senin kendine ne akıllardan çıkmaz, dillerden düşmez işler yapacağım!.. Çok kalmadı, dur! Hem kendi öcüm duruyor, hem ninemin öcü, dur sen!..)».

Kalkıp yürüdü yeniden. Eğildi iyice. Kimi yerde çömelerek, kimi yerde emekleyerek gidiyordu. Alabuçuk seçiliyordu Hüsnü’nün evi yıldızların alacasında. Cımbıldak Hüsnü önüne çıkıyordu…

“Ahmet!..’

“Hooop!..”

“Sen mi geldin dayım?”

“Ben geldim…”

“Yakacak mısın samanlığımı?”

“Evini de, samanlığını da yakacağım kibritle!..”    ‘

“Ben seni daha büyümedi biliyordum, büyümüşün maşşallah!..”

“Maşşallah ya! Korkundan ne diyeceğini bilemiyorsun! Daha çok maşşallahlar çekeceksin bana!.. Büyümez sanırsın; sen uyurken büyür garibanlar! Ben de büyüdüm! Neden büyümeyecekmişim? Bir senin Cemal mi büyüyecek? Bir o Boz Ömer mi büyüyecek? Sen o gün ninemle harıma giderken bana neden sıpa dedin hem?”

“Sıpa mı dedim? Ne zaman?”

“Köye gelmiştim ya! Harıma gidiyorduk ninemle. ‘Kim bu sıpa?” dedin… Hatırlamıyor musun?..”

“Hatırlamıyorum! Ben sana sıpa demem be dayım!”

“Hm!.. Diyorsun da demem diyorsun şimdi!”

“Dediysem bile bir yanlışlık olmuştur, vazgeç!  Vazgeç yakma

92

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

93

samanlığımı, evimi! İçinde mallar var, yukarda biz varız. Bak yakma diyorum sana dayım…”

“Siz varsanız varsınız! Önceden düşünecektin…”

Sonra gecenin içinde birden itti düşmanını:

“Haydi haydi oyalama beni! Defol önümden, oyalama!..”

Gecikmiş gibi yürüdü hızlı hızlı. İyice yaklaştı Muhtarın damının ardına. Belki bir gören olur diye elektrik fenerini yakmıyordu. Ama belliydi gübre deliği. «(Saman deliği de vardır mutlaka bu duvarda ama, örüp sıvamıştır samandan sonra!)»

«(Köpeği durur değil mi?)»

«(Durur, nereye gidecek?)»

«(Onu nasıl atlatacaksın?)»

«(Atlatırım ben!..)»

«(Haberleri olmaz mı?)»

«(İsterse olsun! Ölmek var, dönmek yok! Bu gece Allahına kavuşacak! Cayır cayır yanacak anasıyla danasıyla, karısıyla kızıyla!.. Garibanlara işkence etmenin cezasını görecek…)»

Bir taş yapı vardı, boyundan yüksek. Tırmanıp çıktı usulca. Gübre geliyordu ayaklarının altına. Fileyi duvarın üstüne koydu. Kibriti çıkarıp aldı. Feneri aldı. Deliği yokladı; açıktı! Şaşırdı, neden açık? Unutmuşlar mıydı? Yoksa ahır biraz hava alsın mı demişlerdi? Malların sıcağı geliyordu içerden. Ağzı yüzü, üstü başı batacaktı. «(Batsın; yıkarım! Su mu yok?)»

“Ulan dayım, su var ama yazık değil mi?”

“Yazık değil asla! Yazık değil mi filan diyerek kandıramazsın beni! Yakacağım! Katti kararımı verdim!..”

“Yakmağa yak, feda olsun; senden bir samanlığı, evi esirgeyecek değilim de, üstün başın batacak…”

“Bak bak, ağızlara bak! Nasıl kandırmağa çalışıyor beni?”

“Halbuysam ben de senin için ne iyilikler düşünüyordum: Ahmet Kara okuyacak, kaymakam çıkacak, Güîlü’yü ona vereceğim, diyordum. Sen ise evimi, samanlığımı yakıyorsun!”

“Haha haha! Cımbıldağm düşündüklerine! Ben kaymakam olacaksam sana ne? Kızını da kardeşim Osman’a kaçırtacağım kısmet olursa! Kendim de bir yoksul kızı alacağım. Ben okuyup kaymakam

ı

çıkmışım da, bana kız veriyor! Dürzüüü, okumasam yüzüme bakmazdın değil miii?..”

“Yahu Ahmeet, öyle cinsin, sendeki kafaya akıl sır erdirmek olası değil! Bak valla çok cinsin Ahmet, aşkolsun!..”

“Cinim tabii!.. Akıl sır erdirmek olası değilse erdirmeyiver!.. Kim dedi erdir diye? Hem çekil bakalım! Gireceğim, ne desen, ne yapsan girip yakacağım!.. İstersen bayıl, gene yakacağım…”

Tersini döndü deliğe. Çöktü. Soktu ayaklarını, salladı içeriye. Eliyle kerpicin tırnaklı yerlerine tutundu. Sallandı, yere değmedi ayakları. Yüksekti demek. «(Dürzü!.. Madem bu kadar düşman kazandın, bir kapak yaptır da geceleri kapat deliğini! Hiç önemsediğin, düşman yerine koyduğun yok bizi! Ama dur sen! Dur, ben senin cezanı vereyim de, köyün sevabını alayım! Bir daha kimse senin gibi yapmasın muhtar olunca.-Sade Karataş’ta değil, hiçbir köyde yoksulları eze-mesin hiçbir muhtar!.. Öğrence ol Erle Çukuru’na, Burdur’a, Yeşilova’ya;  dürzü!..)»

Ellerinin ucuyla araştırdı, tutunacak birer yer daha buldu. Salladı ayaklarım. Gene değiniyordu. «(Değmesin varsın!)» dedi, bıraktı kendini. Ayaklarını yaylandırdı düşünce. Acıdı, ama aldırmadı. Hemen toparlandı. «Şimdiiii…» diye söylendi usulca. «Şimdi kebap ekmek yüz elli!..» Çıkardı fenerini. Çaktı usulca. Yoktu öküzü eşeği. Koşum hayvanı filan kalmamıştı. Atı vardı. İnekleri vardı. Danaları düveleri vardı, «(Dediği gibi tam motorize olmuş; olsuun!.. Motorize olanın da samanlığı yanar!..)» Birer birer çözdü malların iplerini. «(Ninemin arzusu gibi! Kendini cezalandırırken malların sevabını alayım, ne suçu var malların? Elimden gelse kızını da çeker alırım! Ne suçu var kızının? Biraz haksızlık oluyor ama ne yapayım? Adalet terazisi miyim ben? Olacak o kadar haksızlık! Onu da Allah düşünsün yukarda/Karısı filan temelli yansın. Babamı çekip odaya götürdükleri zaman görmedi miydi Yılık Atiye, bilmiyor muydu? Neden çıkıp varıp, “Yapmayın günahtır!” demedi? O zaman susmasının cezasını görsün şimdi!..)»

Kapıya baktı feneri çakıp. Dışardan kitliydi. Baktı araştırdı, içerden açmanın olanağı yoktu. «(Eee; ne olacak peki? Kalacak mı böyle?)» Düşündü çabuk: «(Kalacak!)» dedi.

“Yapma be dayım, mallan bari yakma!..”

I

94

KARA AHMET DESTANI

“Yakmazdım ama kitli dışardan!..”

“Eee vazgeçiver yakmaktan!..”

“Tâ şehre göçtüğümüz yıldan ahtım var, geçemem! Başıma o iş geldiği yıldan! Kitli kapın açılsa da, açılmasa da yakacağım! Ötesini kendin düşün… Bir de Allah düşünsün; Allah büyük!..”

Dönüp samanlığa açılan kapıya vardı. Açıktı. «Haşşöyle!» dedi usulca. Ters küreğini alıp dayadı: «(Böyle açık dursun!)» Kibriti çıkarıp eline aldı. Çaktı feneri. Tepilip dururdu yeni saman. Eskisinin üstüne atılmıştı. Çok az kalmıştı dolmasına. «(Onunki dolmayacak da kiminki dolacak? Ama kalmayacak bir tutam!..)»

Çaktı kibriti; tutuşturdu. Yerden saman alıp attı tutuşan yerin üstüne. Yanık samanın kokusu burnunu aldı hafiften.

“Eee tutuşturdun gidiyorsun haa?”

“Gidiyorum evet! Bekleyecek miydim?”

“Madem öyle, güle güle! Yolun açık olsun!”

“Yaktım yıllar sonra, alay et artık sen!..”

“Yaktın ama gene güle güle git dayım!..”

“Hoşçakal! Seni Kel Yunus’la Özbey kurtarsın!..”

Feneri çaktı yeniden. Nasıl çıkacaktı? Ayağının altına alıvere-cek bir şey bakmtı. Yoktu görünürlerde. Tırmandı çabuk. Sökülür gibi acıdı tırnakları. Aldırmadı acımasına. Tırmanıp çekti kendini yukarıya. Çekti çıktı. Fenerini, kibritini aldı. Fileyi buldu, aldı. Koydu elindekileri içine. Usulca atladı gübreliğin çevresindeki duvardan. Sonra koştu gecede kurşun gibi…

Yaylayolu tarlalarının ortasına vardı hemen. Dönüp baktı bir belirti, parıltı var mı? Yoktu, görünmüyordu daha. Çabucak yürüdü. Koştu Dedemezarı’nın altından, Kızılgeriç’e doğru. Dizlerinin bağı çözülüyordu. İkide bir kapaklanıp düşüyordu. Kalkıp yeniden koştu. Koşamadığı zaman yürüdü. Arada durup baktı gene. Acaba tutuşmamış mıydı? Niçin parlayıp çıkmıyordu dam boyu alevler? Yoksa çok açılmamış mıydı daha köyden? Kızılgeric’in eteklerine vardı. Yokuştu önü. Tırmandı otuz kırk adım kadar. Hem terlemiş, hem tutulmuştu. Boğazı da kurudu. Yüreği göğsünü delip çıkacaktı. Bastırdı eliyle. «Dur aman, çıkıp gitme, dur!» dedi. «Bir iş yaptık, işe benze-medi! Tutuşmadı dürzünün evi! Geri dönüp yeniden yakmak gerekecek, gördün mü? Bir insanın aklı tepesinden on karış yukarda olursa,

KARA AHMET DESTANI

95

böyle olur sonu! Bir de akıllı, çalışkan geçinirdin okulda. Beğenmezdin babanı!..» Korka korka başını çevirip bir daha baktı. Ümidi kırık baktı, dinledi.

Tak! Tak! etti. Tak! Silah sesleri duyulmağa başladı. Belirip parlayan alevleri gördü birden. Harman yangınlarının alevleri gibi savruluyordu gecede. «(Hay maşşallah!..)» diye geçirdi içinden. Uyanmıştı köyün her yanı. Demek halkı toplamak istiyorlardı. «Kendisi de yanaydı bari!..» Birden durdu. «Yel yok mu havada? Yok! Ah, yel olsaydı, kebap kokularım getirirdi! Bir bu yanı eksik kalmıştı gecenin. Ne yapalım, kebap kokulan da eksik oluversin! Kızılgeric’in başına çıkıp bir an önce aşmalıydı öte yüze. Belki ağıllar vardı. Belki çoban köpekleri vardı. Ustaca sıyrılıp Kavacık deresine inmeli, sonra yürü-meliydi kesilene kadar. «Ardımdan koşup yetişecekleri yok! Fakat ben yürüyüp yolumu azaltayım gece bitmeden. Koca Dumlu’nun doğusundan geçip gideyim usulca…» Yürüdü. Ama Kavacık şöyle dursun, Örencik bile yoktu daha görünürlerde. Uzaklardan Ulupmar suyu harlıyordu. Çok uzaklardan…

Yürüdü. İyice ayaz çöktü ortalığa. Günün doğacağı yerlerden yana baktı. Hiçbir belirti yoktu. «Gece deyip geçme Kara Ahmet! Bir gecede dünyanın işi yapılır. Bir gecede çok evler, samanlıklar yakılır. Gece deyip geçme… Yeter ki sen iş yapacak ol…» Yürüdü sersem sepet.

«(Çok zahmetler çektim!)» dedi kendi kendine. «(Ama Karataş kurtuldu sayemde! Bir de okuyup kaymakam olayım, en az yüz köy daha kurtaracağım! Ne yüzü; bin! Bakan olunca da kırk bin köyü!.. Türkiye’nin bütün köylerini kurtarmak boynumun borcu olsun! Daha yaşım ne? Şimdilik bu kadar yeter…)»

Feneri çıkarıp önüne yanma tuttu rasgele. Öptü usulca. «Çok iş gördün bu gece!» dedi. Bir büyük ağacın dibindeydi. Tuttu dallarına. Aşılanmış bir ahlat ağacıydı. «Biraz uyusam üşür müyüm?»

Karnında kazıntılar duydu. Kalan tek yumurtasını soydu. Ekmeğinden kopardı. Bastı içine, yedi. «Ama su?» diye sordu kendine. «Susuz ne yapacağım? Hiç olmazsa yürüyüp yola inmeli, su içip sonra uyumalıyım!» Durup düşündü: «Öyle yapayım en iyisi! Nasıl olsa karnım doydu, gücüm yerine geldi, yürüyebilirim…» Topladı öteberisini. Gücünün yettiği kadar hızla yürüdü.

96

KARA AHMET DESTANI

Yola indi. Suyu buldu, içti ivecen ivecen. Durup bir daha içti. Sonra elini yüzünü yıkadı. Kurumuş gübre batıklarını çırptı. Bir daha yıkadı ellerini. Söğüdün altına yatacaktı. Birden kararını değiştirdi. «Bu gece uyku uyumasam ne olur?» dedi. «Hiçbir şey olmaz! İsteğin varken yürü Ahmet Kara!.. Nereye kadar dizin tutarsa oraya kadar yürü…»

Fileyi sırtına vurdu, feneri eline aldı, yürüdü Burdur’a giden yoldan. Kavacık deresini geçip bitirdi. Karakent köprüsünü geçti. İnar dağının eteklerinden gölün kıyısına vardı. Geniş bir cam bastırılmıştı suyun yüzüne. Kırışıksız, kıpırtısız bir suydu. Meke kuşları, martılar kıyılara çekilmişti. Günün doğacağı yerler allanıyordu. Karanlıklar Senir köyünün ötesindeki dağlardan silinip gidiyordu.

Kemiklerine kadar üşüyordu Ahmet. Hâlâ kırılmamıştı ayazın canı. Sessizliği bozan şapırtılar oldu suyun kıyılarında. Ürküp şapır şapır uçmağa çalıştı kuşlar. Issız yoldan yürüdü. Kimi yeri kumluk, kimi yeri taşlık, yürüdükçe uzayan bir yoldu. Bıcıldı ayakları. Bezginlik duymağa başladı. Uyku da akıyordu gözlerinden. Hiç olmazsa bir kanımcık uyusaydı bir kuytuda! Gölün suyu yükselip gelirdi. Batacaktı bu yol giderek. Az daha yürüdü. Günün ucu göründü. Ayazın canı kırılırdı şimdi.

Püren otları kokuyordu bayıltıcı. Günün kırmızıya boyadığı bir bayıra tırmandı. Kumluk bir bayırdı. Eskiden suların altındaydı belki. Bakınca öyle bir izlenim veriyordu. Yukarı başı da yaşlı kayalarla kaplıydı. Kayaların dibine kadar vardı. Ne insan uğrardı oraya, ne taşıt. Koyun davar da binde bir. «(Onlar da bugün uğrayacak değiller ya! Bugün kimse uğramasın. Mal masat uğramasın. Ben yatacağım…)» dedi içinden.

Fileyi koydu kayanın dibine. «Ninemin kınası durup durur!» dedi. «Kime niyet edip aldım; anama kardeşime veririm. Elektriği de eve aldım derim. Sorarlarsa İzmir’den geliyorum derim. Karataş’tan geliyorum demem. Karataş’ta ne var, ne yok, derlerse, ben iki aydır oralarda yoğum derim. Babam nasıl yalanları söyleyip uyutmuşsa bizi, ben de söyler onu uyuturum…» Yana açtı kollarını. Az çukurumsu bir yerdeydi. Yoldan bakanlar göremezdi. «O bizi nasıl uyutmuşsa… Nasıl uyut…»

Bir anda geçti canı. Canının geçip gittiğini bilemedi. Bir kayıkla

KARA AHMET DESTANI

97

 

 

suların tepesine çıktı, dibine indi sonra. Kardeşi Şerfe başhemşire okulunu bitirip hastaneye gelmişti. Anasını çağırmış, «Bak ana, bu hastanenin başhemşiresiyim! Ver elini!» demişti, öpüyordu. Sonra, «Bir hafta izin sana. Bir hafta otur dinlen evimizde!» diyordu. Bayram da bir kısır kesmiş, yüzüyordu. «Postunu boyatacağım, gözel bir yazgı olur evin önüne. Bahar akşamları bir yastık atarım ardıma, sokağa karşı hoş olur. Yalnız bu postu tabaklatmak gerek. Veririm yaparlar. Paranın açmadığı kapı var mı?» Gülüyordu babasına. «Yalnız ben kaymakam okulunu kazanamazsam ne yapacağım? Bunun için de rüşvet hazırlıyor muyum?» Birden Muhtar olacak cımbıldağm mavi boncuk taşından motoru çıkıyordu alana. Futbol oynayan çocukların üstüne üstüne sürüyordu dürzü! Güpgüzel yol varken niçin ordan sürmüyor da alanın ortasından sürüyor acaba? «Evimi yaktılar evi-miii! Samanlığımı yaktılar! Ama kendim ölmedim. Öldü sanıp âttılar, ama dirildim!..» diyordu.

Döndü soluna uykusunun içinde. Ağzının suları aktı biraz. Gün kızdırdı yanını. Bir şeyler sayıkladı. Yeniden yüzyukarı geldi. Açtı kollarım bacaklarını. İyice dağıttı kendini. Ağzını açtı kapadı. Bir ara, Develi’li İbrahim geçti önünden. Ne kadar kalabalıktı uykusunun Köprü’sü bile. «Niçin bırakıp kaçtın arkadaşım? Kendim gönlümle vermedim mi paralarımın hepsini?»

Gözünü açtığı zaman gün kuşluğa çıkmıştı. Önce nerede olduğunu bilemedi. Sarayburnu’nun oradaki yapıda mıydı? Yoksa Üskü-dar-Bağlarbaşı’nda mı geziyordu İbrahim’le? Gölün deniz kokusunu andıran havası veriyordu belki bu sanıyı. Kızılgeriç’in başında durduğu anı düşündü. Bütün olanları şerit gibi gözünün önünden geçirdi saniyede. Hemen yola düzülmesi gereğini kavradı. Kalktı.

Tozlu kavakları, düz damlarıyle Yazıköy epey uzaktı daha. Bur-dur’un da gün vurmuştu gölün öte yandaki yüzüne. Sadece kavakları, damları değil, bir çizgi gibi Yazıköy’e doğru uzayıp giden bağlarıyla hâlâ uzaktı Yazıköy. Yürüyüp geçecekti. Kalan ekmeği yokladı filenin içinde. Hiç katık yoktu. Çıkardı. Kuru kuru yemesini de severdi. Özköprü’yü geçti. Susuzluğunu giderebilmek için Yazıköy’ün içine girmesi gerekiyordu. Hızlandırdı adımlarını.

Gün başlamış, sığır sıpa savrulmuştu. Kadın erkek Yazıköylüler toprakla savaşa çıkmışlardı. Acılar içinde, vızıl vızıl bir köydü. Top-

98

KARA AHMET DESTANI

raktı evleri. Evlerinin önünü, içini toprakla sıvamışlardı. Bahçeleri bakımlıydı. Ortasından Bozçay geçiyordu. Tâ ötelerden, Tefenni, Yeşilova yanlarından çıkıp birleşen suların çayıydı. On beş köyün topraklarını sulayarak-sulamayarak yürür gelirdi. Getirdiği topraklan gölün dibine dibine kürerdi. Yazıköy’de iki yanları söğütle, ılgınla, iğdeyle kaplı, derin bir Bozçay’dı. Kurgun, çalımlı bir akışı vardı.

O gün öğle olmadan Akyaka altına gelebildi. Tamamdı; şimdi Yeşilova, Tefenni, Gölhisar yanının otobüsleri, kamyonları gelirdi. İstanbul yolundakiler kadar vızır vızır değildi ama gelirdi gene. Bekledi benzinlikte. Atladı birine, Kışlalar’da indi. Babası, anası hastanede olurlardı bu saatte. Bakalım kardeşi Şerfe, Osman ne yapıyorlardı? Önce girsin bir yoklasın. Dinlenip uyusun. Gölün kıyısında uyuduğu uyku yetmemişti. Gene akıyordu gözlerinden. Yorgunluktan bitiyordu nerdeyse. Erken uyanırsa gider hastanede görürdü anasını. Uyanamazsa sinerdi bir köşeye. Bakalım ne diyecek babası, ne getirecek başına?

Kurnalı Süleyman’ın karısı Hava gördü önce. Giysi yıkamış, sermeğe çıkmıştı. «Oooo…» çekti. «Hoşgeldin yitik!»

Güldü: «Hoş bulduk!» dedi. Geçip gitti evlerine.

Osman oturuyordu sedirde. Tokalaştılar iki kardeş.

«Şerfe ablan nerde Osman?»

«Ders alıyor Göçmen’in karısından.»

«Ne dersi, Göçmen’in karısından?»

«Hafızlık…»

«Sen?»

«Ben iki gün Mestan Hocaya gittim, “Sen daha ufaksın!” dedi, gitmiyorum…»

«Anam nasıl?»

«Hastaneye gidiyor. Hasta…»

«Ne hastası?»

«Döğdü babam…»

Fileyi attı sedirin usuna, oturdu.

«Babam seni de döğecek, ne yapacaksın?»

«Geçmedi mi öfkesi? Kaçarım gene…»

«Candarmayla getirtecekti ama, geldin!»

Güldü: «Yorgunum! Biraz dinleneyim…»

KARA AHMET DESTANI

99

«Dinlen. Ben dışarda oynarım…»

«Babam gelmeden uyar!  Hastaneye gideceğim…»

«Sen yat, ben haber verip geleyim anama…»

Öteki odaya geçip yatmanın daha doğru olacağım düşündü. Osman gidince fileyi de alıp geçti. İçerden kitledi kapıyı. Ne kadar geçti, ne kadar uyudu? Kapı güm küm güm vurulunca uyandı. Haçça, Navrumlu Ali, Ali’nin karısı, Şerfe, Osman; hayatı doldurmuşlardı, telaşla kalktı. «(Biraz vakit geçsin, fırsatını bulayım, Daşduraklı Hilmi’nin evini de yakayım! Kendisi de içinde olsun! İyice izleyip çakayım kibriti. Bir şişe benzin. Hastane de kurtulmuş olsun bir mikroptan!..)» Açtı kapıyı.

Sarılıp aldı oğlunu, göğsüne bastırdı Haçça.

Ahmet el öptü usulca. Asiye teyzesinin de elini öptü. Görüş kapış oldular kardeşiyle, Navrumlu Ali’yle. Sonra bakıştılar hepsiyle teker teker.

«Geçmedi mi daha Bayram’ın esereği?» Sordu Asiye.

«Kimbilir! Bizi döğdü döğdü, belki bunu da döğer!»

«Ahmet gelsin bize!» dedi Ali. «Ben konuşurum Bayram’la. Yemin veririm. Ondan sonra teslim ederim bu Efeyi. Yettiyse yetti; zulmün eline atacak değiliz ufacık çocuğu. Erimiş akmış, buna bak…»

Ahmet’i Asiye götürdü. Ali kaldı. Yarım saat geçti geçmedi, çıkıp geldi Bayram. Hayata oturdular Ali’yle. Birer kahve pişirdi Haçça. Ali konuyu açtı bekletmeden. «Bırak artık şu cahilce işleri! Hepimiz seni kınıyoruz. Çocuğun da üstüne varma. Haber yollayıp getirttik iyi kötü. Üstüne varırsan bir daha gider, hiç gelmez…»

«Nasıl gider; nereye gider? Salıverelim gezsin mi zömzöm devesi gibi? Ciddi yeminim var, gelir gelmez döğeceğim dedim!»

«Gelir gelmez döğdün mü boku çıkar işin! Bırak geçsin bir iki hafta. «Bul bir bahane, sonra döğ. Nasıl olsa döğeceksin…»

«Gelir gelmez diye ettim yemini ama?»

«Çok mu ağırdı? Karım boş olsun filan mı dediydin?»

Başını salladı evet anlamına.

«Aman zararı yok, ben boş olayım, döğme çocuğu!» dedi Haçça.

Gülüştüler.

Başını dikip uzun düşüncelere daldı Navrumlu Ali. Sonra kaldırdı: «Ne düşündüm biliyor musun?»

100

KARA AHMET DESTANI

Sesini çıkarmadı, sormadı ne düşündün?

«Gazi Camisi’ne Alanya’dan Melek Hafız gelmiş, soralım bu yeminin kefareti ne kadar? Denkleştirip verelim!..»

Çiğnini çekti Haçça: «Olur mu bilmem ki?» dedi.

«Altından kalkabileceğimiz bir şeyse Bayram komşumun kefaretini ben veririm tek başıma! Böylece komşum, hiç zarara girmeden sıyrılmış olur bu işten…»

«Bir yanına vurup sakat bırakacak çocuğu!» dedi Haçça.

«Dünya kadar doktor parası verirsiniz! Gerçi kendiniz hastanedesiniz ama Eğridir’e filan götürmek gerekir. İlaç da tutar epey!»

«İlaç parası vereceğine, kefaretini versin!»

«Halbuysam ne gereği var kefaretin filan?»

Akşam ezanına kadar oturdular. Sigara içtiler karşılıklı. Bayram’ dan ses çıkmadı. Ali de kalkıp evine gitti. Bir şey söylemedi giderken. İyice akşam olduğu halde hayatta oturuyordu Bayram. Haçça başu-cuna çöktü: «Ne oldu, neye karar verdin? Bir şey söyle, biz de ona göre davranalım. Getireceksek vaktiyle getirelim. Elin evinde sinip durmasın çocuk. Getirmeyeceksek o da belli olsun. Söyleyelim Ali’ye, götürüp Antalya’da filan satıp gelsin! Bir alıcısı bulunur elbet…»

Bunaltıyla soludu Bayram: «Dangır dungur konuşup canımı sıkma Haçça! Zaten sıkkın!..» dedi, yeniden düşünmeğe başladı.

«Düşünmenin geçinmeğe faydası yok demişler, yeter düşündüğün! Söyle buyruğunu, ona göre davranalım!»

«Yeminimi düşünüyorum! O kadar ağır olmasaydı!»

Girip çıkıp akşamın yemeğini kayırıyordu Haçça:

«Bak, bir öfke yüzünden o zaman ağır yemin ettin, şimdi pişmansın, vardır heralım bir çaresi?»

«Ne gibi çaresi vardır acaba?»

«Ben bilmem, sen de bilemezsin. Eğer Alanyalı Melek Hafıza danışalım demiyorsan, Daşduraklı Hilmi’ye danış gene! Pişmanlık duyulan yeminin çaresi neyse aydınlatsın!..»

«Nerde bulayım şimdi Hilmi’yi?»

«Nöbetçi değil mi hastanede?»

«Heralım değil;  bilmiyorum…»

«Evindedir; gider danışırsın!»

«Olur mu? Yakışık alır mı?»

. KARA AHMET DESTANI

101

«Yakışık almazsa, getirelim çocuğu döğ, sakat et! Bu yakışık alır mı? Kavga döğüş nedeniyle gül gibi köyü bırakıp geldik, şehirde daha beter kavgaların içine düştük. Vay bize, vaylar bize!..» Derinden derinden çekti içini, boşalttı soluğunu. «Soranlardan utanıyorum. Daha ne kadar sürecek bu?»

Yemeği yediler ağı çivi. Yemekten sonra Kurnalı Süleyman, karısı Hava, Navrumlu Ali, karısı Asiye, çıkıp geldiler. Yeminin günahını yüklenip kesin söz aldılar. Epey vakit oldu, getirdiler Ahmet’i.

Yalnız, «Öp babanın elini; öp!» diye çok uğraştılar, öptüreme-diler. «Tam ninesi gibi inatçı!» diye çekiştiler.

Haçça, gece yarısı geçene kadar ağladı, kendi kendisini yatıştıramadı. Yakışık aldırabilse Bayram daha çok ağlayacaktı. Ağlamadığı halde ağlamıştan beter oldu. «(Dışımdan zart zurt ettiğime bakıyorlar da içimden geçenleri göremiyorlar!)» dedi kendi kendine. «(O anam orda öyle, biz burda böyleyiz diye sevincimden göbek atıyorum sanıyorlar!..)»

Haçça, ağlarken ağlarken, kapandı yüzaşağı, yitip giden uykularını bulmağa çalıştı. Döndü durdu yatakta.

11

MUHTAR EVİ YANAR MI?

Gece yarıyı bulmuş bulmamıştı. Alevler samanlık saçağından savrulmağa başladı. Gecenin içinde mertekler kırılıyor, direkler çö-küyordu. Muhtarın karısı Yılık Atiye, uykusunun içinde döndü. Birileri mi çıkmıştı damm başına? Bağırtılar çağırtılar oradan mı geliyordu? Horlaya horlaya uyuyordu Muhtar. Birden yorganı atıp fırladı Atiye. Ün vardı dışarda.

«Yahu Atiye abaaa, ölü müsünüz? Ev yanıyor, ne yatıyorsunuz?» diye bağırıyordu komşusu Halil İbiş. Kocaman bir el taşı fırlatmıştı hayatın tahtalarına. Ol gör uyandıramamıştı hiçbirini.

Köpekler ürüyor, Yukarı Mahalle’nin insanları beşer ona fırlıyordu. Atiye, bilinçli bilinçsiz devindi oralarda. Sonra fırladı içeri, sarstı horlayan Muhtarı. Kızı Güllü’yü uyardı. Yan odaya geçip Ce-maPi uyardı. Az buçuk duman almıştı Cemal’in yattığı odayı.

Muhtar, kısa bir an gözlerini oğuşturup dışarıyı dinledi. Ne vardı, ne oluyordu? Kulak verdi gök gürlemesi gibi, yuvarlanıp gelen seslere. Sonra fırladı kalktı. Pantolonunu ceketini, belinin kuşağını, tabancasını aldı ivediyle. Hayat tahtalığında durdu. Halil İbiş duvardan atlayıp avluya girdi. Kazık sokup kanırarak ahır kilidini açtı güç bela. Mallar, çıldırmış gibi üzerine atıldılar. Arkalarından alevler geîiyordu. «(Boku yedin Muhtar, temelli gidiyor evin!..)» dedi Halil İbiş. «(Çok şirinlemiştin ulan! Sıçradın mı göklere çıkıyordun! Kaşık kepçe sığmıyordu  ağzına!  Koca köye tepeden tepeden bakıyordun.

KARA AHMET DESTANI

103

\

Öpöz komşularının selamını zor alıyordun. Bana kalırsa bu sefer boku esaslı yedin!)»

Atiye sarstı kocasını: «Giy üstünü başım, ne tutuyorsun elinde?.. Koşuverin komşular!.. Cemal; çıkar babanın kırmasını, at havaya!.. Sen de tabancanı çıkar, ne duruyorsun heey Karataş Muhtarı!.. Koşun komşular, çıkarın evde olanı biteni! Hiç olmazsa bir kat yatakla iki kilim kurtulsun, koşun!..»

Muhtar çıldırmış gibi bağırdı:

«Halılarımı çıkarın halılarının!.. Yün yataklarımı çıkanım!..»

Demir kapının kanadını açtı Halil İbiş, bağırdı: «Durmayın, yetişin komşulaar!.. Yangın var, Muhtarınızın evi yanıyor, koşuun!..»

Cemal, babasının kırmasını bulup geldi. Beş altı fişek vardı av torbasında. Sürdü sıktı, sürdü sıktı.

Muhtar tabancasını çekti havaya, tak tak tak…

Aşağı Mahalle de ayağa kalktı. Durası, dinesi yoktu köpeklerin.

Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya akmağa başladı insanlar. Yatak yorgan, halı kilim, çul! Sandık sepet, tekne! Kucaklayan gidiyordu. Serenin dibine yığıyorlardı. Züraca’nın Osman’ı diktiler pırtıların başına. Sonra Bekçi Mustafa geldi:

«Köyün defterlerini kurtarın, köyün defterlerimi!.. Gelir-Gider, Karar defterlerini!.. Hem de Nüfus Kütüğü’nü… Dosyaları kurtarın dosyalarımı!..»

Muhtar aşağıya bağırdı: «Cemal’i bulun!..»

Elinde kırmayla geldi Cemal.

«Bırak silahı pırtıların arasına, motoru çalıştır! Su getir çabuk Aşağı Mahalle’nin çayından!.. Boş varilleri al; beş on kişi binin, sürün çabuuk!..»

Üye İbrahim, sonra Deli Haceli çıkıp geldiler. Ağali, Koşa, Melek Hasan çıkıp geldiler.

«Malların hepiciğini çıkardınız mı? Boşalttınız mı pırtıları gö-zelce? Söndürmeğe çalışsak fena olmaz ama umudum yok!..)» dedi Koşa. «Sarmış her yakayı!»

Samanlığın üstü çatırtıyla çöktü o sırada.

«Yukarda kimse kalmasının!..» Bağırdı Ağali.

«İnin yahu avratlar, size şaka mı geliyor? İki pırtı kurtaralım derken bir sakatlık çıkarmayın!..»

104

KARA AHMET DESTANI

«Şu evde yapağı çuvalları vardı, şu evdeee!.. Eğrilmiş ipler, dokunmuş kilimler vardın!..» Çocukların yattığı odaları gösteriyordu Atiye. Bekçi Mustafa fırladı. Tepti kapıyı devirdi. Daldı içeri, attı çuvalları hayata. Attı attı: «Çabuk alın şunları, çabuuuk!..» Şimdi de hayat çökecek!..» dedi.

Kosa’nın İsmail bir lüks yakıp getirdi. Koştu merdivenlerden: «Yahu bakışmayın! Ne varsa atalım aşağıya! Koşun…»

Delikanlılar çıktılar. Taktuk odasından bulduklarını attılar. Bekçi Mustafa un çuvallarını sürükledi. Sonra Muhtarın yattığı odaya bir dalış yaptı. Duvarlarda entari, gömlek, ne varsa çıkardı.

«Gitti onca yıllık servetim! Ambar da yanıyor!..»

«Gayret etsek kurtaramaz mıyız acaba?..» Elinde bir baltayla koştu Haceli. Koyun damının kıyısındaydı. Vurdu baltayı, yardı tahtaların ikisini. «Çulları koşturun!» diye bağırdı sonra. Kadınlar yarı açık, yarı örtük, oradan oraya koşup duruyorlardı gecenin içinde. Çulu habayı serdiler ambarın önüne. Akan buğdayı arpayı sürüdüler, Dökülüp saçılana bakmıyorlardı.

Bir kolunun altında peynir derisi, bir kolunun altında yağ tuluğu ile inip geldi Bekçi Mustafa. «Alın bunları, bir daha gideyim!» dedi. İzinin üstüne döndü. İki tuluk daha alıp geldi kollarının altında. Samanlığın üstündeki oda çöktü.

Muhtar, leylek sereninin dibine koştu. Çağırdı Bekçi Mustafa’yı. «Sağol dayım, Allah razi olsun!» diye okşadı Osman’ın sırtını. «Bir zahmet, koşuver, Cemal ağabeyini bul Aşağı Mahalle’nin çayından! Çabuk gelsin. Biraz daha gecikirse suya lüzum kalmayacak…» Osman gitti. Muhtar fısıldadı Mustafa’nın kulağına: «Ulan ayı! Bu ne ihmal? Sen bekle şu pırtılarını başını! Hem yangın, hem yağma olmasın!»

«Korkma Muhtar!» dedi Mustafa. «(Haramlar gider! Helallarm varsa onlar kalır, korkma!..)»

Gürleyip geldi mavi boncuk taşından motor. Tenekeleri bulup koşturdular. Doldurup doldurup verdiler erkeklere. Elden ele, tâ saçağa çıkarıp döktüler. Fakat başolacak gibi değildi.

«Yahu bir hortum yok mu Muhtaaar?»

Halil İbiş’ti bağıran. Kendi eviydi sanki yanan. En çok koşan,

KARA AHMET DESTANI

105

çırpman oydu. «Takıverelim çeşmeye, tutalım fışkırsın!..» Ama acaba yetecek miydi basınç?

«Benim evde var hortum, koşun!» dedi Koşa.

Oğlu İsmail fırladı: «Dur baba, ben getireyim!..»

Alevler göğe dikildi iyice. Patlayıp çatlamalar sıklaştı. Az sonra hortum geldi. Taktılar. Tuttular yukarıya. Ama akmıyordu. Aşağıya tuttular, çeşmeden daha az akıyordu.»

«Olmayacak bu! Motor bir daha gitsin! Haydi Cemaaal!..» diye bağırdı Ağali.

Ev bütünüyle çöktü o sırada. Hayat, hayat damı, evlerin, odaların üstü, kiremitler, kalaslar, olduğu gibi çöküp karıldılar aşağıda. Halil İbiş’i, Kahveci Nuri’yi çekip güçlükle aldılar yıkıntının altından. Nuri’nin kırılmış gibi ağrıyan bacağım sarması için Kontak Aziz’i uyandırmağa gittiler.

«Neyse! Verilmiş sadakamız varmış! Allah bin bin razı olsun Halil İbiş’ten! Farkına varıp uyanmış da, komşuları uyandırmış! Hem de haber verip kendinizi çıkarmış odalarınızdan!..»

«Canına gelmedi, malına geldi, geçmiş olsun!»

«Geçmiş olsun, Allah beterinden saklasın!»

«Mal yerine konur, ama can giderse zor!»

«Can da, canlı mal da gitmedi, çok iyi…»

Atiye ayılıp bayılıyordu. Oradan oraya atıyordu kendini. Sonradan sonradan koymağa başlamıştı. Muhtar daha beterdi.

«Allah bin bin razı olsun, bin bin!..» dedi Muhtar. Zor anlaşıldı sesi. Pısmış, içinin derinlerine çekilmişti iyice. Bir anda uçup gitmişti cakası, fiyakası.

«Dünyanın taşını attım hayatlarına yahu arkadaş!» diye anlatıyordu Halil İbiş. Koşup koşup durmuştu. İyice harlayıp kalmıştı. Yapacak bir şey kalmadığı anlaşılmıştı. Cemal motoru getirdi. Farları ortalığı tarıyordu. Çöken çatıyı gördü, kontağı kapattı.

«Canınıza, canlı malınıza bir şey olmadığına şükredin Cemal!..» dedi Haceli. «Köycek çokaşır daha gözelini yaparız…» Cemal’e söyledikleri kendisinin de hoşuna gitti, koştu Muhtarın yanına: «Köycek çokaşır daha gözelini yaparız, tasalanmayın!..» Muhtarın karısına koştu: «Tasalanmayın Atiye aba, köycek çokaşırız…»

«(Sana da mı tasa kahbem Muhtar!)» dedi Halil İbiş. «(Yanan

106

KARA AHMET DESTANI

benim ev olacaktı da görecektin bir tek yastığım kurtuluyor muydu? Senin kirli mendilin gitmedi evelallah!.. Karınca gibi aktı Kara-taş! Seni çok sevdiğinden değil ha! Sakın yanlış anlama! Sadece insanlığından. Cenaballah şeytanı cennetten attı, Hazreti Nuh gemisine aldı, neden? Nuh insandı, insanlığından!..)»

Cemal, babasının yanına geldi. Kardeşi Güllü, leylek sereninin dibindeki yataklardan birine oturmuştu. Anası da oradaydı. Haceli, Koşa, Ağali, Kurul üyesi İbrahim, Ali İzzet, Bekçi Mustafa, Ekiz İsmail, Melek Hasan, Halil İbiş, büyücek bir küme olmuşlar, Muhtara avuntu veriyorlardı.

«Beterin beteri var! Havada yel yok!» dedi Halil İbiş. «Bir de yel olsa, Yukarı Mahalle tüm yanardı. En beri baştan, kül olurdu benim yıkık filan…»

«Yel olsa kurtulur muydu tek kıymık?»

«Verilmiş sadakan varmış, ucuz atlattın!»

«Ne kötü gene yüz binden aşağı tutmaz zararın! Ama hiç olmazsa canın, canlı malın, tüfeğin, traktörün kurtuldu…»

«Muazzam çalıştık canım! Kurtardık…»

«Komşular tuttu, Allah razı olsun!» dedi Ağali.

«Allah razı olsun bin bin!..» dedi Atiye. Malları yeygileyip çıkan Cemal miydi akşam? Yoksa yatsıdan sonra Muhtar kendisi de uğramış mıydı? Yüreği avkıp duruyordu suçu başına yıkacaklar diye. «(Son derece tedbirli, dikkatli iner çıkarız. Kandili kibriti üfler çıkarız. Allah verdi mi veriyor işte! Yazımızda varmış yazımızdaa!.. Kader ve tecellimizde varmış!.. Hiç kandil yakmasan, kibrit çakma-san, gene çıkıyor yangın! Yangın da debrem gibi bir şey! Kulun hatası mı debrem?)»

Bir daha çöktü, bir daha çatırdadı yukarlar.

«Neyse!..» diye bağırdı Ağali. «Umut yok diye böyle bırakmak olmaz bunu! Gene de söndürelim. Bakarsınız sabaha karşı bir yel çıkar. Sakıncayı büyültürüz. Kalk dayım, çalıştır motoru! Kalkın komşular, kadınlar, doldurun tenekeleri, kazanları, kazan eniklerini! Bakır bakraç ne varsa, su getirin! İyice söndürelim şunu. Kendi kendine sönmesini beklemeyelim…»

Üye İbrahim motorun naylonuna çıktı. Eğdi varillerden birini. Halil İbiş çıktı, o da eğdi. Doldurup taşıdılar alevlere doğru. Haceli

KARA AHMET DESTANI

107

bir kazma aldı eline. Yıkmağa çalıştı duvarın birini ateşin üstüne. Kosa’nın İsmail savurdu tenekeleri. Bir saatten fazla çabaladılar. Ter topuklarından aktı. Tam tüm ıslandı koltukları. Dillerini kopardılar yangının. Gece yarıyı geçiyordu, söndü şöyle böyle.

«Biraz tütüyor ama o kadar olacak!»

«Yarına kıvılcım kalmaz canım…»

«Kalır kalmaz, elimizden gelen bu!» dedi Koşa.

«Şimdi Bekçi’yi bırakalım başına! Yarın da tütecek olursa atarız üstüne suyu!..»

«En iyisi kum atmaktı! Akıl edemedik…»

«Lüzumu yok canım! Söndü!..» dedi Melek Hasan.

«Haydi Muhtar, topla çoluk çocuğu, bize gidelim! Sabaha çok var!» dedi Ekiz İsmail. «Yatıp biraz da yeri dinleyelim arkadaş…»

«Muhtar size bize gitmesin!» dedi Koşa. «Yatsın pırtısının başında. (Cımbıldak!..) Güz günü, yazdan bir parça sayılır. Sabah olsun hayrolsun! Bir tedarik düşünür, dam altına sokarız. Böyle bırakacak değiliz koca köyün Muhtarını…»

Leylek sereninin dibinde, yere çul serdiler kanlar. Yatakları açtılar. Muhtar yün çuvallarının üstüne attı kendini olduğu gibi. Cemal de çıkarmadı üstünü başını. Çıkarmadı, çok korkuyordu. «(Bakalım babam hangimizi suçlayacak?)»

«Sen burada nöbet tutacaksın Bekçiii!» dedi Haceli gitmeden. «Yanan eve de, eşyalara da dikkat et. Karataş’ın insanı belli olmaz. Kaptığını kâr sayar bakarsın. Yandı gitti ama çanak tabak, bakır bakraç, çok pırtı var daha altında…»

«(Nesibetsiz dürzü!..)» dedi Bekçi. «(Al kokar karını git şuradan! Adamın canını sıkma!.. Bir nesibetsiz yarışı olsa birinci gelirsin!..)»

Haceli, Fatma’yı çekti kolundan. En son o yürüdü Aşağı Ma-halle’ye doğru.

12

SUÇLUNUN BULUNMASI

«(Nedensiz bir şeyin olmasına, olabilmesine olanak var mı?)» diye düşündü Karataş’ın Muhtarı. «(Raslantı mı şimdi bizim bu evin yanması?)» Soruyor, düşünüyordu. «(Buradan aşağıya, ilçeye giderken sen benim önümden gelirsin, işte raslantı budur. Bir evin yanması raslantı olabilir mi?)» Sonra ekliyordu: «(Ama keşke raslantı olaydı! Biri düşmanlık yapmış olmayaydı! Raslantı raslar geçer, düşmanlık ölmez sürer…)»

Yün çuvallarının üstündeki yatakta düşünüyordu sabaha karşı. Bir yandan da üşüyordu. Çağırdı Bekçi’yi, «Habadan kilimden bir şey bul, ört üstüme! Ayaz arttı sabaha karşı!..» dedi. Bir beşik haba-sı çekip örttü Bekçi. Bir tane de karısı Atiye’nin üstüne attı. Kendisi gezindi aşağı yukarı. Sırtına Muhtarın eski paltoyu aldı sonra. Sabah olunca kordu pırtıların arasına.

«(Biri bir düşmanlık yapmış olabilir mi?)»

Yokladı düşüncesinin içini: «(Buna benzer durumlarda insan her olasılığı araştırmalı, hesabını tamam yapmalı. Olabilir mi, olamaz mı? Bu köyde bana bunu yapmağa cesaret edecek babayiğit var mı?)» Köy kütüğündeki sıraya göre Aşağı Mahalle’den yukarıya ev ev taramak istedi Karataş’ı. «(Buna hacet yok! İki olasılık var: Ya çok varsıllar yaptı bunu, ya çok yoksullar! Köyün en varsılı benim. Kendim kendime yapmış olamam. Ağali? Koşa? Üye İbrahim? Ekiz İsmail? Çok candan ah vah etti Koşa, Ağali. Ekiz İsmail de varsıl az çok. Yapmış

KARA AHMET DESTANI

109

yada yaptırmış olabilir mi? Var mı bir neden, var mı bir alıp veremedik aramızda?)»

İyice döküp düşünmeliydi. «(Şimdi böyle yufkadan bir kat düşünüp geçeyim. Sonra gene dönerim. En yoksullara geçeyim şimdi. Kim bu köyün en yoksulu? Halil İbiş. Başta komşum Halil İbiş. Bir umduğu oldu da vermedim mi? Kalbini kırdım mı? Karısına kızına sulandım mı? Yok canım ne sulanayım? Çılbak Sultan’a mı kaldım? O hususta bir şey kendimden olmaz da, belkim Cemal bir acemilik yapmış olabilir; olabilir mi? Genç adam! Delikanlı demişler adı üstünde. «Yoksuldur ses çıkaramaz!» umuduyla takılır karısına kızına, o da haggaten açıktan ses çıkaramaz, alttan alta öç büyütür, vede leyli gecenin yarısında bir çomak sokuverir bizim samanlığa! Bizim samanlık da, ahırdan giriliyor gerçi, fakat ahırın gübre deliği arkasında! Bir kapak yaptırayım deyip duruyordum. Eşşekliğim yüzünden savsakladım!..)»

Daldan dala sekiyordu düşüncesi, sektirmedi. «(Bizi en önden uyandırmağa kalkması, yangım haber vermek için hayat tahtalarına el taşları fırlatması, sonra duvardan atlayıp avluya girmesi, inip çıkıp eşşek gibi pırtı boşaltması, ahırdan canlı malı çıkarması, işin kılıfı! Üzerine kuşku çekmemek için! Çekilecek gibiyse de dağıtmak için! Yani, “çarıklı kurmaylar” derler, doğrudur! Çok kurnaz olur köylü milleti! Kendim dahil, yerin altından yürütürüz koca treni! Yapmış olabilir yani. Ama biz nasıl anlayacağız? Nasıl donduracağız? Ortaya attığımız zaman milleti nasıl inandıracağız?)»

Solundan sağma döndü, kollarını dışarı çıkardı, kafasını kaşıdı biraz, gene sürdürdü düşünmesini:

«(Halil İbiş durakoysun surda! Geçelim! Başka kimler yapabilir? Sultanca’nm Şükrü’nün içinde bir ekşilik, bir of kalmış mıdır Bayram’ın Hüyük tarlasından ötürü? Yani üşenme Karataş Muhtarı, her olasılığı düşün! Aslı çıkmasa da düşün. Düşünmekten zarar mı göreceksin arkadaşım?)»

Öksürdü, kattı kollarını içeri.

«(Sultanca’nm Şükrü’den aldım gerçi tarlayı, fakat para verdim, yaptım gönlünü. Hatta, “Helâl et dayım!” dedim, helâllaştım sonunda! Ben öyle cebirci ağalardan değilim şükür, zorla yapmam yapacağımı. Bu nedenle Şükrü’nün içinde of kalmış olamaz. Asla…

110

KARA AHMET DESTANI

fakat!)» Birden aklının altı üstüne geldi: «(Bu tarla konularında çok mu ileri gittim? Çok mu fesat uyandırdım? Koca köy merasını söktüm motorla. Velâkin komşunun da gönlünü aldım: Yörüklerden avantayı artırdım. Beş kuruş salma salmadım, vede mera bedeli olarak sandığa para yatırdığımı bildirdim açık açık! Buna kimse hayır diyemez. Beş kuruş salma verdi mi Karataşlılar beş yıldır? Vermediler! Bu yandan da bir düşmanlık, bir buğuz olamaz! Olmaması gerekir…)»

Döndü sol yanına:

«(Mamafi, gene de bazı dürzülerin içinde of kalmış olabilir. Mesela örneğin, yani bizim yeni kaymakam gibi konuşalım, kendileri sürmek istemiş de ben sürmüşüm!.. Kim var böyle? Kimler var? Yoktur. Benim süreceğim yeri benden önce, sonra kimse aklından geçirmiş olamaz! Kolay değil o!..)»

Aklının üstü bir daha altüst oldu:

«(Sultanca’nın Şükrü diyorum da, teyzesi Dertli Irazca’yı hiç aklıma getirmiyorum!.. Neden?.. Yılanın başı asıl o değil mi? O değil mi benim ezeli, ebedi, başı görüldüğü yerde ezilecek, vede dört kitapta katli haggaten vacip düşmanım? Gerçi ben kıymet vermem kendisine. Fakat onun kendisi bunu böyle kabul edip yayımını da . buna göre yapmaz mı köyün içinde? “Yakacağım ahırını samanlığını!” demez mi yüzüme karşı? Dur bakayım dur dur! Tâ baharın o sıpa çıkıp geldiğinde, Hüyük’teki tarlayı sürüyordum, bunlar geçip giderken takıldım da, yüzüme karşı bir daha söylemedi mi? “Yakacağım erinde geçinde, sen benim başımı ezmeden ben seni yakacağım!” demedi mi? Dedi ama, yapabilir mi? Hiç ciddiye almadım, önem vermedim, yapabilir mi? “Hasmın karmcaysa da horsunma!” demiş adam adama! Yapabilir mi?)» Irazca’yı gözünün önüne getirdi, önünden, ardından, solundan sağından baktı, sordu kendi kendine: «(Yapabilir mi?)» Bir süre düşündü, bir şey diyemedi.

«(Neyse! Bunu da koyup geçelim, sonra gene döneriz. En yoksullardan kimlerin bana garazi olabilir? Düşünmeğe devam edelim…)» Gözlerini yumup biraz düşünüyor, köy kütüğündeki sıraya göre komşularının adlarını aklından geçiriyor, sonra gene aynı yere geliyordu: «(Kendisi yapmasa bile başkasına yaptırmış olamaz mı? Gelmedi gelmedi de beş yıl sonra neye geldi o sıpa? Vede gelip nerelere gitti?

KARA AHMET DESTANI

111

Nerdeydi dün, evvelsi gün? Ben onu bir gördüm, bir daha görmedim! Bekçi gördü mü acaba?)»

Öksürdü: «Mustafaa!..»

Gezindiği yerde tingedek düştü Bekçi: «Buyur!..»

«Çök şöyle yakınıma, bir şey soracağım!..»

İyice yaklaşıp çöktü Bekçi Mustafa.

«Irazca’nm Kara Bayram’ın bir sıpa vardı, Ahmet! İki ay kadar oluyor bir gördüm, bir daha görmedim, buralarda mı o?»

«(Bak cımbıldağa!)» dedi Mustafa. Düşündü uzun uzun: «Valla o çocuk baharın bir gelmişti, yazboyu bir daha görünmedi. Kerimoğ-lu’nun Durmuşla İzmir’e aşağı inip gittiydi. Bir de duyduk İstanbul’a bırakmış, sonra yitirmiş. Bir daha Karataş’a gelmedi o çocuk, gelse görürdüm!»

«Yani o zaman çekti gitti diyorsun, eminsin?»

«Çekti gitti! Zaten dört gün durdu, eminim!»

«Durmuş’la gitti diyorsun?»

«Durmuş’la gittiğini Durmuş’tan, komşulardan duydum!»

«Görmedin ama gözünle?»

«Görmedim, fakat kendisini de görmedim bir daha!»

«Bak Mustafa, savunur gibi konuşma Deli Karı’nın torununu!»

«Savunur gibi mi? Nerden çıkardın? Kesin görmedim! Soruyorsun, görsem gördüm derim. Neden görmedim? Çünkü köyde değildi. Bir sefer geldi gitti, o kadar!..»

«Dün, önceki gün? Gelmedi mi bir daha?»

«Hayır gelmedi! Bu köyde sinek uçacak da benim haberim olmayacak, yabandan adam gelecek de görmeyeceğim; kahbem Muhtar, kaç yıllık bekçiyim ben!..»

«Eveeet; gelmedi, görmedin; kesin?»

«Kesin! Ayna dürbün gibi!.»

«Pekey o gelmedi, ama Deli Karı hep burda, değil mi?»

«Burda tabii…»

«Akşam çıkıp geldi mi yangın yanarken?»

«Görmedim…»

«Neden?»

«Nedeni… Gelmedi de ondan!»

112

KARA AHMET DESTANI

«Gelmedi, pekey! Şimdi git, gezinmene devam et. Gerekirse seslerim, gene koşar gelirsin!..»

Kollarım yorganın altma sokup çıkardı, sürdürdü düşünmesini: «(Koyalım bunu böyle, başkalarını düşünelim. Gerekirse gene döneriz Dertli Irazca’nın üstüne. Torununun üstüne…)» Geçip başkasını, başkalarını araştırıyordu. «(Fakat, niçin herkes çıkıp geldi de Dertli Irazca çıkıp gelmedi! Her ne kadar ısıracak köpek dişini göstermez demişse de eski büyük atalar, Dertli Irazca neden beni her gördüğü yerde, harımda harmanda, Hüyük’te, kaşta, değirmende hep “Yakacağım ahırını, samanlığını, evini!” dedi, vede yanıp gitti bizim ev? Evet eski büyük atalar öyle demiş, ama eski saf atalar onlar! Saf ataların var mıydı haberleri Irazca gibi şeytanlardan? Ben bir kadınım, eksik eteğim demedi de Kaymakamın önüne çıktı, iki saat lafa tuttu adamı! Benim hakkımda, Kurul hakkında tıktı doldurdu, öyle bir karı o! Eski saf atalar ne bilecek onun fenlerini?..)»

Bir süre durup yeniden başlıyordu:

«(Evet torunu gelip geçti, bir daha da gelmedi; doğru! Fakat kendisi bir gün bile ayrılmadı köyden! Oğlu, gelini, torunları gitti, o gitmedi. Neden gitmedi? “Koyup gidemem düşmanlarımı!” dedi; neden? “Öcümü almadan boşlayamam köyü!” dedi; neden? Böyle öççü, ofçu, inatçı bir karıdır da ondan! Bunu eski saf atalar nerden bilecek? Bahusus benim karşımda kimse gık diyemezken, annacıma geçip sensin bile diyemezken, (Öhhoo!..), onun çenesi bir gün olsun durdu mu? Yüzüme de söyledi, ardıma da söyledi. Vede bir gün olsun iyiliğime söylediğini duymadım; kötülüğüme söylediğini herkes duydu! O gün de, “Yakacağım evini, samanlığını, içinde kendin de yanacaksın!” dedi, haggaten öyle oldu-olayazdı! Az kaldı gidiyorduk hepimiz! Allah bilir Halil İbiş kurtardı!..)»

İğ gibi döndü, yüzaşağı kapandı yatakta, tutturamadı, bir daha döndü, gene yüzyukarı geldi: «(Mutlak onun eli, yada aklı var bu işte! Kesin! Fakat Bayram gelip gitmiyor; sıpa burda yok, bir göründü bir daha görünmedi; görünse ona yaptırmış olurdu; görünmediklerine göre kime yaptırdı? Kime yaptırabilir? Kim bakar sözüne? Şükrü’ye söz dinletebilir mi? Var mıydı Şükrü akşam yangın söndürmede? Yoktu. Neden yoktu? Köyün öte başında evi, uzak. Haceli’ ninki de alt başında, uzak! Fakat, fakaaat, gene de bakmaz diyorum

KARA AHMET DESTANI

113

Şükrü, Deli Karı’nm sözüne. Bakmaz fakat niçin herkes vardı da o yoktu akşam? Yok yok, o kadarcık kurnazlığı kolay düşünürler. Şükrü yaksa kalkar gelirdi, dolaşırdı o değillikten, bir iki teneke su atardı. Fakat Irazca niçin gelmedi? Neyse, bunu da koyup geçelim. Başka kim var arkası akrabası? Hiç yok. Ağali var desek, Ağali girmez böyle yasadışı işlere. Eşkiya bile barındırmaz evinde Ağali! Koşa, Melek Hasan hiç hiç yapamaz. Kosagil bir beni döğdüîer Gök Burun’ un üstünde, o da cahilliklerinden. Sonra pişman-oldular. Aldılar çünkü derslerini! Dertli Irazca’nın ofu soğuşun diye elini suçluk işlere bulaştıramaz bunların hiçbiri! Dur bakayım Karataş Muhtarı, dur dur; Dertli Irazca kendisi yapmış olamaz mı bunu? Bir ufacık sıva merdiveniyle çıkar gelir, vede sarkıtır gübre deliğinden, yapar yapacağını, sonra çıkar, çeker merdiveni, götürür geriye! Yada bırakır, yangınla birlikte yanar suç âleti merdiven!)»

Doğrulup kalktı birden:

«Mustafaa!..» dedi. Öksürdü küt küt; ceketini giydi. «Eski paltomu sen almışsın, yenisi nerde? Yenisini bulamazsan eskisini koy sırtıma, üşüdüm! Vede Mustafa, hemen çabuk yanıma gel! Fakat unutturma, önce paltoyu koy sırtıma!..»

Mustafa eski paltoyu kendi sırtından çekip Muhtarın sırtına koydu çabuk. Bu sefer kendisi başladı öksürmeğe.

«Hemmen önüme çök Mustafa! Öksürürken ağzını da öte çevir! Yüzüme öksürme! Irazca’nın soyundan kimse yoktu akşam burada değil mi? Git çabuk, Kurul üyelerini, İbrahim’i, Haceli’yi, Ekiz İsmail li, hepsini çağır evlerinden. Kuş gibi git, kuş gibi gel! On dakika sonra burda olacaksınız hepiniz! Marş marş!..»

«Yahu Muhtar, Allah hayır versin, Irazca’ya gene taktın!..»

«Suuus! Savunup durma Deli Karı’yı! Sus; dediğimi yap sen!.. Bir dakika gecikmeden koş! Gecikirsen karışmam…»

Birden kalktı, gezinmeğe, kıvrak kıvrak gidip gelmeğe başladı. Gitti Cemal’i dürttü: «Uyan ulan eşşoğlu beşkulak!..» dedi. «Ben göreve çıkıyorum üyelerle, uyan da pırtıların başını bekle!..» Bir daha sarstı, uyandırdı Cemal’i. Sonra cezaevinde volta vurur gibi aşağı yukarı gidip gelmeğe, bir sefer sağından, bir sefer solundan dönüşler yapmağa başladı. «(Suç kanıtı o merdivendir, sıva merdiveni! Varsa da, yoksa da bakacağız evine! Yoksa nereye gittiğini sora-

114

KARA AHMET  DESTANI

cağız. Yandıysa bizim evin yangınında, hık mık edecek. Yanmadıysa, koydu yerine, bunu da görüp anlayacağız. Anlayacağız dertli Irazca, dur sen! Sen gidiyorken ben geliyordum; dur! Sen şeytanım diye geziyorsun bu köyde ama ben de cinim, hem de cinoğlu cin! Sen benimle yarışamazsm!  Yarışırsan sonunda böyle kapana kısılırsın!..)»

Hızlandırdı yürüyüşünü. Mekik gibi gidip geldi aşağı yukarı. Sonra birden köy içine yürüdü. Biraz gitti, birden durdu, yapı ustası Taşkelle’nin evin yanından döndü, oğlunun başucuna geldi:

«Cemaaaal!.. Ben köy içine gidiyorum, üyeler gelirse hepsini oraya gönder! Ben de görürüm kendilerini ama, şayet görmezsem… Haberin olsun…»

Beklemedi oğlunun karşılığını, yürüdü. Dibeğin basma dikildi. Aşağıdan gelenleri, sağdan soldan gelenleri kesinlikle görebilirdi buradan. Ipıssızdı köyün içi. Kurt kuş uyanmamıştı daha. Yangından sonra yorulmuşlar, serilip yatmışlardı. Güz işleri de hızlıydı. Çok yoruluyorlardı. Yattılar mı taş gibi uyuyorlardı. «(Zaten de sever uykuyu Karataş, eline fırsat geçse dünyanın sonuna kadar uyur!..)» deyip bekledi. Sonra gene söyledi kendi kendine: «(Yahu ne uzunmuş geceler! Daha horozlar ötmedi, şafak sökmedi, aşkolsun; bu kadar olduğunu bilmiyordum!..»

Birer ikişer göründüler. Öksüre aksıra çıkıp geldiler. Hepsi tamam olmadan konuşmadı Muhtar. Tamam oldukları zaman da bir süre sustu. Sonra gırtlağını kazıyıp tükürdü:

«Hiçbirimizde, ne sizde, ne bende, kafa yok arkadaşlar! Yangını söndürdünüz, çekilip gittiniz akşam! Ama demediniz kim yaktı bunu? Mırın kırın geçiştirdiniz. Nedensiz bir şeyin olmasına olanak yoktur. Öyleyse bu yangını da bir çıkaran var. Bu da, benim kadim hasmım Dertli Irazca’dan başkası değildir. Yanlış anlamayın, benim kendisine bir şey dediğim vede kendisini hasım gördüğüm filan yok, fakat o kendisini bana birinci hasım sayıyor. Kaç sefer yüzüme söyledi bunu. Hüyüklerin orada motorla çift sürüyordum, orada söyledi. İşte şimdi Deli Karı’nın evine baskın yapacağız, vede tutanak yazıp suç kanıtı sıva merdivenini arayacağız. Varsa alacağız, yoksa yok diye yazacağız. Yoksa bir anlamı var mı? Var tabii! Çünkü getirdi, geri götürmedi, yandı yangın yerinde…»

Dinlemedi üyeler ne diyecekler. Önden önden yürüdü.

KARA AHMET DESTANI

115

Bekçiyi yanma çağırdı giderken: «Kapıyı açtıracaksın, sonra dikkatle bekleyeceksin, Kurul görevini bitiresiye!» dedi, yürüdü.

Avlu kapısını açıp girdi. «Girin girin girin!» dedi ardmdakile-re. «Vede Mustafa sen, biraz önden yürü Bekçi olarak! Dertli Irazca’ dan yana bir zarar geleceğini sezdin mi, geri geri durursun! Önden yürü, kapıyı aç! Geç geç geç!..»

Kurul üyeleri yavaşladılar, Bekçi öne geçti.

«(Geçelim bakalım!)» dedi Bekçi. «(Böyle zamanlarda bekçi öne! Yemek filan olunca Bekçi arkaya!..)»

Irazca’nın çürük merdiveninden çıktılar.

«Çağır bakalım; bekleme!..»

Kapının dibine kadar vardı, değneğinin ucuyla tak tak etti, «Iraz halaa!» diye bağırdı. «Kurul geldi kapına; uyaaaan!..»

«(Mına kodumun kavatı!.. Kurul gelmiş kapısına uyanacakmış!..)» Öfkelendi Muhtar: «Ulan Mustafa!» dedi, yanaşıp boş böğrüne dürttü eliyle. «Ulan, hala mala deyip tepemin tasını attırma, gözelce bağır uyansın!..»

«Iraz halaaa…» dedi Bekçi gene. «Seksen yaşında kadındır, nasıl çağıracağım başka?» diye sordu Muhtara dönüp.

I

KARA AHMET DESTANI

117

13

SORGU

«Iraz halaaa!..» diye bağırdı Bekçi Mustafa.

«”Dertli Irazca!” diye bağır. Nerden halan oluyor?»

«Yaşma hürmeten her zaman halamdır!» dedi Bekçi.

«Bir daha bağır, uyanıp çıksın kapıya!..»

«Aaaay Iraz halaa!..»

Haceli yanaşıp yumrukladı güm güm: «Dertli Irazcaaa!..»

İçerde bir çıtırtı oldu. Besmele çekip doğruldu îrazca: «Gecenin köründe, hayırdır işallah!..» dedi. Saçını fesini düzeltti. Bağladı dastarım. Sultanca’yı da uyandırdı yanındaki. «Kapı doğuluyor, uyan Sultanca, acap neyin nesi gecenin köründe?»

Toparlanıp kalktı Sultanca da.

Irazca yeniden besmele çekti, sordu kapıdan:

«Kimdir ooo; gece vakti?..»

Bekçi Mustafa anlattı:

«Kurul evine geldi Iraz hala, aç kapıyı!»

«Abuuv!.. Kurul kapıya gelmiş!» dedi kardeşine. «Neden icabet-miş ki!..» Yeniden besmele çekti, çekmediğim sanarak. «Durun açalım, durun!» diye bağırdı. Aldı sürgüyü, kapıyı açtı. «Buyrun söyleyin bakalım, nedir derdiniz gece yarısı?»

Dalıp girdi Muhtar pabuçlarını çıkarmadan: «Şuna bak! Ulan bunun gibi dümenci karı görülmemiştir! Hiç haberi yokmuş gibi soruyor! Sana derdimizi göstereceğiz şimdi!..»

Üyeler de çıkarmadan dalıyordu, bağırdı Irazca:

«Gâvur ahırı değil bura heeey!.. İnsan gibi girin! Çıkarın pabuçlarınızı! Eşşek kadar Muhtar çıkarmadan giriyor!..»

Üyeler durup çıkaracak oldular: «Çıkarmadan girin! Görev yapıyoruz!» dedi Muhtar. «Görev yaparken pabuç çıkmaz…»

«Görevin batsın! Gene ne gâvurluklar buldun başıma?»

«Şuraya yanıma, yakınıma gel bakayım!..»

Yürüdü Irazca: «Buyur görevcibaşı!»

«Söyle çabuk: Sıva merdivenin nerede?»

Şaşırdı Irazca: «Ne yapacaksın sıva merdivenini bu vakit? Sıva merdiveni mi lüzum etti? Koca köyde bulamadın mı? Yok muymuş Deli Haceli’de filan?»

«Artık eksik konuşmayı, vede sözüme söz katmayı bırak Irazca! Sorduğuma cevap ver: Nerde sıva merdivenin?»

«Duruyordur heralım taktuk odasında!..»

Sultanca da dastarım bağlamış, bakıyordu.

«Sen ne arıyorsun burda? Ne zaman geldin?»

«Dün akşam geldim, burda yattım! Önceki gün de hurdaydım! Canım sıkıldı mı gelir Iraz abamla yatarım…»

Durdu Muhtar. Aklı karıştı. «Demek dün akşamdan beri bur-dasın? Burda yattın?..» İyice karıştı aklı. «Evin yok mu senin?»

«Evim var ama Iraz abamla yatıyorum!..»

«Neden? Küs müsün Şükrü’yle, İbrahim’le?»

«Biraz ileri geri söylendik ama neden küseyim? Küssen fayda var mı? Bir kere karının buyruğuna girmiş herif! Onun anası da, atası da sidikli Cemile! Bizim yüzümüze baktığı yok! Ötekiyle zaten küsüz. Bayramlarda bile yanıma gelmiyor herif…»

«Demek dün de burda yattın?»

«Burda yattım! Ara sıra yatarım…»

«Doğru söyle; dün akşamdan beri hiç dışarı çıktı mı bu?..»

«Kim?»

«Kim? Irazca…»

«Akşam kapıyı kapatıp oturduk! Yatacak vakit, sayvanın saçağına kadar ikimiz ayakyoluna çıktık, başka çıkmadık…»

«Neresi sayvanın saçağı? Şurası mı?»

«Orası…»

«Aşağıya filan inmediniz mi?»

118

KARA AHMET DESTANI

«Hayır inmedik…»

«Pekey bakalım! Sen dur surda. Şimdi anlaşılır…»

Irazca ciddi bir tasanın içine düştü. Ne diyordu bu? Ne soruyordu? Nerelerden dolaşıp dolaşıp da suçlayacaktı kendini yada kardeşi Sultanca’yı? Bir tuzak mı kazıyordu önüne?

Kolundan tutup sarstı Muhtarı: «Ne demek istiyorsan açık söyle! Kapalı şifre sorma! Aklımız ermez…»

«Şimdi erer; dur!..» dedi. Tutup çıkardı kolundan hayata. «Yürü bakalım. Taktuk odasının kapısını aç çabuk. Nerde anahtarı?»

«Kitli değildir! Altınlarımızı açıkta saklarız! İtiver…»

Yürüdü Muhtar. Bekçiye göz etti: «Bakarak ol, kaçmasın bir yere!» dedi, Irazca’yı gösterdi. Irazca’nm yanında durdu Bekçi. Bağırdı Muhtar: «Gel, sıva merdivenini göster!..» Irazca yürüdü, kapıyı açtı. Birden durdu Muhtar. Karanlıktı içerisi. Şafak yeni söküyordu.

«Şu döğen eskisini çek! Boyunduruğu çek! Onların ardındadır. Çoktandır ev sıvamadım…»

«Çoktandır sıvamadın! Hep burda mı durur?»

«Başka nerde dursun? Burda durur…»

«Gel Bekçi!..» Bağırdı Muhtar. «Kaldır şunları!.. Merdiveni çıkar ortaya!..» Bekçi atıldı. «Çıkar çabuk çıkar!..» dedi Muhtar. «(Bakayım ayaklarına! Bununla yaktıysa gübre bulaşığı vardır. Getirip atmıştır geceleyin! Kardeşine de demiştir: “Dışarı çıkmadık!” Tanığı tapığı yanında! Kurnazlığının üstüne yoktur Dertli’nin!..»

Bekçi bulup geldi beş basamaklı küçük merdiveni. Ak sıva bulaşıkları içindeydi. Hayatın ortasına attı. Üyeler yumuldular. Muhtar kendisi de yumuldu: «Az geri durun! Muhtar yanaşmadan yanaşmayın!..» Elledi, bir parmak tozdu üstü. Baktı ayaklarına. Sıva bulaşıkları öylece kalmıştı. Evirip çevirdi: «Allah Allaaah!..» diye söylendi. «Allah Allaaah!..» Kaldırdı başını havaya, merteklere filan baktı.

Fırlayıp önüne dikildi Irazca:

«Deli misin nesin? Söyle aradığını! Taşkelle Mehmet gibi hiç durmadan Allah Allah çekiyorsun! Söyle derdini…»

«Haberin yok gibi konuşuyorsun hâlâ değil mi?»

«Senin gibi atım, motorum var da aşağı yukarı yelip durmuyorum ya! Bir yoksul kocakarıyım. Çıkarsam bir harıma çıkıyorum,

KARA AHMET DESTANI

119

bir de çeşmeye. Nerden haberim olsun? Oğlumu, gelinimi teziktirdin, kimsesiz evlerde yapayalnızım, bilmiyor musun?»

«Onlar gitti sen kaldın, benim evi yaktın!»

«Daha yakmadım ama yakacağım!..»

Dikkatle baktı Irazca’nm yüzüne: «(Dünyada bundan numaracı karı var mı acaba? Yakmamış ama yakacakmış! Nasıl kuşkuyu üzerinden dağıtıyor! Filim artisleri filan bok yemiş!..)»

«Yandı benim ev! Senin yakmana lüzum kalmadı!» Bekledi: «(Bakalım bu sefer ne diyecek?)» Biraz daha bekledi: «Bu gece sabaha beş saat kala yandı! Gece yarısında yaktılar Irazca!..»

Gözlerinin bebekleri çukurlarından çıktı; gittikçe büyüyen bir şaşırmayla doldu Irazca:

«Neeeeeeh?..» diye sordu usulca.

«(İşte böyle, numaracıdır: “Neeeeeeh?”)»

Üyeler bakıyorlardı. Evin yanmasıyla Irazca arasında nasıl bir bağlantı bulduğunu söylemişti ama bu durumda ne diyecekti? Gözüyle görmüş gibi merdiven demişti, işte merdiven! Vede Irazca’nm haddi haberi yok!

Birden döndü Muhtar:

«Sultanca nerede?»

Kapının dibindeydi: «Burdayım!» dedi, ellerini bağladı.

«Senin sıva merdivenin nerde?»

«Benim sıva merdivenim yok! Vardı bir tane çürük, o da ya Şükrügil’dedir, ya İbrahimgil’de! Sıva yapacağımız zaman Melek Ha-sangil’den alırız…»

«Uzatma uzatma! Kısa söyle, yok merdivenin!..» Bıraktı Sultanca’yı. Irazca’ya döndü yeniden: «Bu boku sen yedin Irazca! Ama karda izin görünmüyor!.. Nerden bildin diyecek olursan? Bildim. Göz hasmını tanır az çok!..»

Üyelere döndü Irazca: «Haggaten yandı mı bunun evi?»

«Kül oldu! Köy ayağa kalktı, senin bu işten nasıl haberin olmadı Irazca?» dedi Ekiz İsmail.

Irazca baktı hepsinin yüzüne teker teker:

«Haggaten, haggaten yandı mı?»

«Yandın!.. İnanmazsan git bak…»

Birden: «Ooooooh!..» çekti Irazca. Bir uzun «Oooh!» daha çek-

120

KARA AHMET DESTANI

ti, «Kendim yakmış kadar sevindim;  oooh!.. Kim yaktrysa mekânı cennet olsun! Tuttuğunu altın etsin Koca Allah! Sevindim…»

«Sen yaktın, yürü bakalım…» Göz etti Bekçiye: «Bunu böylece al, Koca Oda’nın altına kapat. Sonra karakola götüreceğiz. Üyelerden birinin gelmesi de iyolur!..»

Bekçi, Irazca’nın kolunu tuttu. «Yürü Iraz hala!» dedi.

Çekti kolunu sertçe: «Bırak kolumu! Ne ilgim var?..»

«Yürü yürü!» dedi Muhtar. «O numarayı başkasına yap sen! Yürü! Ne ilgin olduğunu Çavuşa, Savcıya anlat. Yürü şimdi. Yola çıka-sıya kapalı kalacaksın Koca Oda’nın altında…»

El etti üyelere. Kendisi önden yürüdü. «Doğru Koca Oda’nın altına götür! Kapattıktan sonra kendin de kapısında dur!.. Haceli kilit getirsin. Evine git, torbana ekmek kat! Yola çıkacağız…»

Bekçi Mustafa çekti Irazca’yı kolundan.

Şafak söküp gelirdi yavaş yavaş. Takır tukur indiler merdivenleri. Avlunun ortasında bir boğuşma oldu Bekçiyle.

«Bak Iraz hala, bana zorluk çıkarma! Seni götüreceğim. Yapacağım dürzünün dediğini. Ben yapmasam yapanı bulacak. Dedi mi yaptırır bu dürzü Iraz hala! Onun ne dürzü olduğunu benden iyi biliyorsun! Bana zorluk çıkarma…»

Durdu Irazca; topladı ağzında ne kadar tükrük varsa. Tükürecekti, anında vazgeçti. «Yüreksiz nalet! İşinden olmamak için haksız yere götüreceksin beni! Senin işine zarar gelmesin, ben ne olursam olayım demek?»

«Haklı mı, haksız mısın, ben nasıl bileyim Iraz hala? Yargıç değilim, Savcı değilim. Bekçiyim ben. Getir derler getirir, götür derler götürür, öyle bir adamım. Kim olsa böyle yapar bekçi olduktan keri!..» Çekti Irazca’yı İmla.

Kapıdan çıkarken Sultanca’ya bağırdı Irazca: «Ahret hakkını helâl et bizim kııız! Bunlar astırırlar beni; helâl et!..»

Ellerini böğründen çözdü, dizlerini döğmeğe başladı Sultanca: «Durduk yerde gördün mü başımıza gelenleri? Tûûûûh tûûûh tûh!..»

Bekçi, Koca Oda’nın kapısının önüne getirdi Irazca’yı: «Elini ayağını öpeyim kusura bakma!» dedi. Açtı kapıyı, itti içeri. Kapatmadan bir daha yalvardı: «Ne olur, kusura bakma!» Kapattı kapıyı,

KARA AHMET DESTANI

121

irzesini geçirdi. «(İşi sağlama aldığım iyoldu! Yoksa çıkar gider. O zaman ayıkla pirinci taşını…)» dedi kendine.

Zindan gibiydi içerisi. Bir kıymık ışık gelmiyordu dışardan. Gariban yolcuların eşekleri bağlanırdı yıllar önce. Köylerde «oda» töresi bozulalı, gelenin gidenin eşeğiyle kimse uğraşmaz oldu. Dedelerin yaptırdığı «oda»lardı. Torunlar boşlayıvermişti. Eşek bağlanmaz olunca Kurul suçluları kapatıyordu. Onun için gübre deliğini filan ör-dürmüştü Muhtar. Toz toprak, hem de sidikti tabanı. Köyün bir genel helası olmadığından, sıkışan buraya girerdi. Kötü kokuyordu.

«Heeey Irazca! Kara Şâli’nin karısı, Bayram Beyin anası!..» diye seslendi kendine. «Ahir ömründe, ölmeden bunları da mı görecektin? Sıkı dur bakalım!..» Bekçi Mustafa’nın irzeyi üstüne geçirdiğini duydu. Duvara tutuna tutuna birkaç adım yürüdü, çöktü. «Çok Irazca!..» dedi bir de. «Aslı varsa, yakana, yaktırana helal olsun! Kendim yakmış kadar sevindiğim doğrudur! İçimin derinlerinden geliyor. En gizli sevincimi söylüyorum!» Biraz durdu: «Ne fayda, kendisi de yanıp gidecekti ki! Kebabının kokulan şöyle yağlı yağlı, köyün altından, üstünden duyulacaktı ki!..»

* **

Leylek sereninin dibine vardı Muhtar. Şafak yayıldı, sabaha döndü ortalık. Karısı uyanmış, büzülmüştü serenin dibine. Cemal uyuyordu. Kızı Güllü uyuyordu.

«Kapattım Koca Oda’nın ahırına. Haceli’ye emir verdim, üstünden kilit vuracak! Pırtıları bir dam altına çekmemiz gerek! Atiye! Nereye çekelim? Birinin evinin üstüne varsak, ağırlık oluruz. Yoksam Koca Oda’nın üstünü süpürüp oraya mı çekelim? Yani karar senin! Çabuk söyle çaresine bakayım. Deli Karı’yı karakola götüreceğim. Bu işi böyle bırakamam…»

«Nasıl edelim bilmem ki?» diye dönendi Atiye. «Gitsek mi ba-cımgilin üstüne? Yoksa dediğin gibi mi yapsak?»

«Geçici bir yerleşme yapalım! Temizletelim Koca Oda’yı! Bir yandan da, yanan evin yerine yenisini yaptıralım kış gelmeden. Ustasını, işçisini bulalım. Kerpicini kestirelim… Taşının çekilmesi, kerestesinin taşınması için motor var. Yeni bir evin yapılması dert değil

122

KARA AHMET DESTANI

benim için. Yapılan düşmanlık narkımm kırılmasına yol açtı. Malıma canıma kasteden düşmanı gebertmem gerek!..»

«Pekey; Deli Karı’nm yaktığı kesin mi? İnceledin mi?»

«Kendi kendine yanmadı ya! Yakan o!..» içinden ekledi: «(O yakmadıysa yaktırdı! Eli yoksa parmağı var; kesin!..)»

«Öyleyse gidip bacımgili kaldırayım. Naile’ye haber salayım!» Yelliyaka’da gelindi kızı. «Haceli’nin Fatma’ya haber salayım. Sü-pürteyim Koca Oda’nm üstünü. Çektireyim pırtıyı. Mahkeme sürüş-meyi filan üyelerine devret, evin başına geç Hüsnü!»

«Yooook!.. Bunu deme Atiye! Elin öldürdüğü yılanın kuyruğu diri kalır. Hem evi yaptıracağım, hem bunu koğuşturacağım! Hepsini kendim yapacağım! Başkasına devredilecek iş değil bu!..»

Mal masat Halil İbiş’in avludaydı. Madem Haceli kilit getirdi Koca Oda’nm ahırına, Bekçi Mustafa ayrılabilirdi. Cemal’i kaldırdı hemen. «Sabah oldu, bir işe yara Cemal! Koca Oda’yı süpürtelim, pırtıları taşıtalım bugün! Anan ne derse pekey deyeceksin. İşleri aksatmak yok. Ben Dertli Irazca’yı götürüyorum. Dönüp gelince yeni evin yapımına başlayacağız. Git Bekçiyi çağır yanıma! Evinde değil, Oda’nm önünde olacak. Marş marş!..»

Cemal gitti. Bekçi yıkıla döküle geldi az sonra. «Bu gece uyumadım, dökülüyorum! Söyle bakalım gene ne buyruğun var Muhtar? Irazca’nın üstüne kilit vurdum, Haceli’ye dedim sen bekle…»

«Beklesin dürzü! Ata yem ver. Yemi samanı İbrahim’in evden al. Torbasını da doldur. Gün kuşluk demeden yola çıkmış olalım Bekçi Efendi!..»

Advertisements