N73 FOREVER

OPERA İS THE BEST

Kara Ahmet Destanı3

O desin, “İstanbul’da oku oğlum!” Ben diyeyim, “Yok; Ankara’da okumak isterim baba, daha ucuzluktur!” O desin: “Tıbba git!” Ben diyeyim: “Tıp altı yıl! Dört yıllık bir fakülteye gideyim!” Birlikte düşünelim, konuşalım, hangisi uygun, hangisi has?.. En çok istediğimden en çok yoksunum yıllardır!)» Bunu düşünürken durdu: «(En çok sevdiğimden en çok yoksunum! Bu öz’le bir şiir olabilir…)»

Bir gün Şeker Fabrikası muhasebecisi İrfan Tümer’i gördü. Her raslayışmda Ahmet’ten önce hatır soruyor, sitem ediyordu: «Niçin uğramıyorsun? Bir sorunun olsun olmasın beklerim!» diyordu. Baharın en güzel günleriydi. İşten sonra göl kıyısına gidiyordu memurlar. Çendik Plajı’nda oturup iki atanlar, Müze Parkı’nda çay içenler vardı. Bazan İstasyona, bazan Şehir Parkı’na çıkıyordu İrfan Tümer, Dr. Kâmil Şener’le. Bayındırlıktaki gözlüklü sarı tekniker de katılıyordu bazam Adını hâlâ bilmiyordu onun. Uzaktan görmüştü oturduklarını. Abdullah Utku sürüldüğü için, ne Doktorun evinde yapılan toplantılara gidiyordu, ne de raslaştığmda konuşuyordu. Mahcup, kalakalıyordu ortada. İrfan Tümer öyle değildi. Uzaktan gülüyor, güven veriyordu. Fabrikaya gidip onu görme isteğini çok duydu. Bir seferinde gitti kapıya kadar. İki yandaki kulelere bekçiler oturmuş, denetime almışlardı kapıyı.

«Kimi  göreceksin?»

«İrfan Tümer’i.»

«Neyin olur İrfan Tümer?»

Durup kalmıştı. Bilememiş, bulamamıştı vereceği cevabı.

«İşle ilgili bir konuşmaysa söyle! Değilse meşgul etme…»

«İşle ilgili olmasa gelir miydim?» dedi nasılsa.

«Ne işi peki?»

Hoppalaaa!..

«Derste ödev verdi öğretmen, biraz bilgi alacağım…»

«Onun için Müdürü görmen gerek. Kimliğini ver…»

«Kimliğim yanımda yok.»

« Öyleyse göremezsin!»

Bir yalnızgezer gibi döndü kapıdan. Sonraki karşılaşmalarında söylemedi kendisine. Çok istiyordu bugün. Acaba nerede bulurdu? Bilmiyordu evini. Fabrikadan çıkış saati olsa kapının yakınlarında beklerdi. O da geçmişti. Olabileceği yerlere bakmaktan başka çare

16

242

KARA AHMET DESTANI

yoktu. Şehir Parkı’na, Müze Parkı’na uğradı bir bir. Belki kitapçılarda bulunurdu. El kadar şehrin içinde aradığı kişiyi bulamıyordu. «(Evini bilmeyince kolay değil!)» dedi kendine. Belki de Doktorun evindeydi. O gün öyle gitti.

Ertesi gün fabrikanın kapısına dikildi çıkış saatine yakın. Nitekim gülerek geldi az sonra. El sıkıştılar. Sağma alıp koluna girdi Ahmet’in. Babasının bir dükkânı varmış Koca Saat’in altında. Sonra miras bölüşümünde ev kalmış buna. Evi otel yapmış. Geçip başına işletmiş, dilediği gibi okumuş yıllarca. «Onun kadar kültürlü kimse . yoktur; ama gösteriş bilmez! Öyle alçakgönüllüdür. Birkaç sefer konuşulmayınca olgunluğu anlaşılmaz..,»

Ağrı dindiren bir iğne yapınmış gibi rahatladı birden.

«Bizim eve şu gazeteleri bırakalım, sonra İstasyon Caddesi’nde geziniriz…»

Cumhuriyet Alanı’ndan Oluklaraltı’na doğru geçtiler. Doktorun evin, karakolun önünden ilerleyip sola saptılar. Gittiler biraz. Kapısı tokmaklı eski bir Burdur eviydi. Kirada oturuyorlardı. Tokmağı tıkırdatıp gazeteleri uzattılar. Döndüler.

«Nasıl babanla, arkadaşlarınla aran? Mektup yazıyor musun Abdullah Utku’ya? Okulun bitiyor, karar verdin mi ne yapacaksın?»

Öyle sorulardı ki, üstünde bir gün konuşsalar, Ahmet ancak boşalırdı. Liseden arkadaşlarına, hocalarına raslıyordu. O kadar kalabalıktı baharın ikindin yürüyüşleri. Üçer beşer kişilik gruplar konuşarak gelip gidiyorlardı. Trafik arttıkça tadı azalıyordu ama, en doyulmaz yanıydı şehrin. Tek tük kızlar, kadınlar… Kız Enstitüsünün evli, bekâr öğretmenleri «(Sayısız da sivil polis tabii!)» diye düşündü Ahmet. «(Sanki gizli bir şey konuşuyoruz gibi bunu da yazarlar rapora. Sorarsa söylerler Savcıya…)» Bir yere otursalar iyi olmaz mıydı? Nasıl söyleyecekti bunu? Belki oturmaktan bıkmıştı işinin başında. Sıkıntısını anladı belki: «Oturup bir şeyler içelim…» dedi.

Şehir Parkı’na girdiler. Akasyanın altında bir masaya oturdular. Onu da zor bulmuşlardı.

«İnsanın boş vakti olmazsa kötü, olursa daha kötüdür. Nasıl değerlendireceksin? İşi uğraşı olmayanlar için zor. Yoktu doğru dürüst kitap biz lisedeyken. Çeviri kıt. Dil bilen yok. Esaslı kitapların basımı yasak. Yasak değilse bile korkudan basamıyor yayımcılar. Ne

KARA AHMET DESTANI

243

bulursak okurduk. Şimdi gelişti yayımcılık. Aklımızdan geçmeyen kitaplar basılıyor. Nâzım’m şiirlerinin üçer beşer basımı yapıldı ayrı ayrı. Marks, Engels, Lenin, Mao basılıyor. Bu sefer seçme zorluğu doğdu. Eleştirmenler tembel! Çalışkan olsalar ne fark eder? Bir işe bağımlı hepsi. O işte akşama kadar turşuları çıktıktan sonra gelip kitap okuyacaklar, düşünüp yargıya varacaklar, sonra yazı yazacaklar. Olanaklı görünmüyor bana. Okuduğum kitaplar hakkında yazılan yazıları okuyorum. Çoğu eleştirme değil, değinme. Kendileri de öyle diyor zaten. Böyle böyle yozlaşir bir ulusun kültürü. Düşünebiliyor musun, okumadığı kitap hakkında yazan bile var? Sahtecilik demiyorum, daha kötü! Yıllıkların birinde, hikâye kitabını romanlar arasında sayan, hakkında ona göre yargı belirten eleştirmenler gördük! Kendi göbeğini kendi kesmek zorunda okur. Bunun için ne yapmalı? Belki örgütlenmeli. Batıda görülen kitap kulüpleri gibi mi? Sanırım kitap kulüpleri kapitalizm için bir çözüm. Okurun yararına olan nedir? Okurlar kendi aralarında örgütlenip seçimlerini yapmalı, kitapları birlikte sağlamalılar. Sendikalar kitap tanıtma tartışmaları yapmalı. Örneğin Öğretmenler Sendikası. Abdullah Utku’yla konuşuyorduk. Haşim Yılmazla yeni başladık. Sendika yönetiminin görevlendirdiği bir grup tarar yeni kitapları, iyilerinden bir takım alınır, ortak kitaplıktan okur arkadaşlar. Dileyen kendine de alabilir sevdiği kitabı. Böyle yapılırsa para yeter, zaman yeter. Böyle yaparsa kurtulur okur reklamların tuzağından…»

İçini kasıp kavuran sıkıntılar olmayacaktı da hep bunları dinleyecekti. Birazdan şiire geçerdi. Belki sinemadan, romandan, hikâyeden açardı. Çok istiyordu Çehof’tan, Gorki’den söz etsin. Evliya Çe-lebi’nin tükenmez bir hazine olduğunu Haşim Yılmaz da söylemişti. Ona diyememişti, «Sizin öğdüğünüz bu yazarı Ağır Ceza Başkanı da öğdü, nasıl iyi olur, hem o beğeniyor, hem siz?» Derslerde söylenen sözlerin, öğretilen bilgilerin çoğunun «gereksiz» olduğu kanısını ediniyordu yavaş yavaş. Gerekli olanı okulun dışından, büyüklerin sevmediği kişilerden, yasak kitaplardan öğrenmek gerekiyordu. İrfan Turner konuştukça, «(Her gün fırsat olsa, her gün konuşsak, sorsam kafamdaki soruların hepsini!)» diyordu.

«Bütünlemen olacak mı?»

«Olmayacak…»

244

KARA AHMET DESTANI

«Baban ne diyor, devam edecek misin?»

İşte buna karşılık veremiyordu Ahmet.

«Bir insanın okuması yarım kalırsa dünya yıkılmaz korkma! Ama engelletme! Hayatın bir savaşım olduğunu erken duyarız ama anlamını geç kavrarız. “Hayata atılmak” sözüne verilen anlamdan dolayı yapılır bu yanlışlık. İnsan iş edinip evlendi mi hayata atılmış olur; daha önce dışında mıydı? Yaşamıyor muydu? Bir iş edinmeden, evlenmeden de savaşımdır hayat. Okumanı engelletmemek için de savaşım vereceksin. Ama olmadı! Eh! Bireysel bile olsa bazı sorunların çözümü bireyin gücünü aşar. Senin de gücünü aşabilir. İyi yokla kendini, aşacak mı? Evden para gelmezse okuyabilir misin? Sen gidince ev bozulur mu? Çok zorda kalır mı anan? Tabii hepsini bilmiyorum. Bildiklerim biraz Utku’dan, biraz şimdiki öğretmenlerden. Kendileriyle buluşuruz ara sıra. Sana ve kardeşlerine böyle davranıyor diye kızma babana. Koşullarına göre davranıyor. Anlamağa çalış, neden öyle? Anlarsan anlatabilirsin. Anlatma isteğini yitirme. Ben yitirdim, ziyan ettim. Hatta ben kafa tuttum. Şart mı yüksek öğrenim? Gerekli derim ben. Bazı insanlar için değil. Yüksek öğrenimin verdiğinden çoğunu kendi çabasıyla öğrenen çok insan tanıdım. Gorki’nin hiç öğrenimi yok. Ama toplum için gerekli. Yoksul halk için -çok gerekli. Bilir misin yıllarca Avrupalı sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerin halkına sadece orta öğrenime kadar okuma hakkı tanıdı, üst yanım kıstı. Sömürge halkların gençleri yalvardılar: “Madem bizim burada yüksek okul açmıyorsunuz, gidip sizin okullarda okuyalım!” Bırakmadılar. Neden? Yüksek öğrenim, düşünmenin anahtarını verir. Tarih, Ekonomi, Toplumbilim, Ruhbilim, Antropoloji, Politika Bilimleri filan öğretir. Bunlardan birkaçını okuyanın kafası değişik düşünmeğe başlar. Koşullarından kurtulma, kurtuluş savaşımına atılma istekleri duymağa başlar. Bu da sömürgecilerin istemediği şeydir. Gerçi sömürge halkları, yüksek öğrenimsiz de bu düşünceyi bulurlar ama çok geç! Geç kaldıkları için de ivecen olurlar. Bu yüzden yaparlar onulmaz hatalarını. Yoktu Lumumba’mn yüksek öğrenimi, orta dereceli bir posta memuruydu. En azından ekonominin büyük önemini anlayabilmek için, ekonomi bilimini ve politikasını öğrenmek gerek. Özellikle şu dönemde işçiler ve köylüler için sadece «gerekli» değil, zorunlu! Babanın aklı erer ermez, sen yürümeğe, sonuca varmağa bak! Bunu kav-

KARA AHMET DESTANI

245

radıktan sonra, hangi fakülteye gideceğin önemli. Siz köylüler için doktor, öğretmen, politikacı gerekli. Fakat ekonomi ve onun politikasını bilenler daha gerekli…»

İrfan Tümer konuşurken, «(Niçin sürekli kendim konuşuyorum? Fırsat versem biraz da arkadaşım konuşsa!)» diye düşündü. «(Açıklasa kafasından geçenleri!) Fakat anlatmak istediğini bitirmek, bütün-lemek istiyordu. Durup geriye baktı, o da olmuştu galiba.

«(Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ekonomi okunur mu? Sorsam mı acaba?)» diyordu Ahmet. Bir zamanlar ne kadar içten davranırdı. Sorardı soracağını. Yeni gelip çatmıştı bu huy. «(Yoksa ayıp mı olur?)» diye duraklıyordu.

«Ekonomi okunur mu Siyasal Bilgiler’de?»

«Tabii okunur. Sanırım bir temel olarak yeter. Asıl iyisi, edineceğin diploma!- Onunla daha güçlü katılabilirsin savaşıma…»

«(Babamı inandırabilmem için İrfan abiyi dinletmem gerek! Ama nasıl? Vede benim etkilendiğim kadar etkilenir mi acaba?)»

İrfan Tümer ayran, Ahmet gazoz istedi. Duruyordu ikisi de. Rahatlatıcı bir serinlik çıkmıştı. İçip kalktılar. Yeniden yürüdüler İstasyon Caddesi’nden. Çoğalmıştı insanlar. Çocuklar koşuyordu. Yapılardan, bahçelerden kurtulan işçiler de çıkıyordu tek tük.

«Doktor’a uğramak istiyorum biraz. İstersen birlikte gidelim…»

«Ben eve gideyim, anam bir yere yollayacaktı. Yarın da sınav var. Çok sağolun, bana vaktinizi ayırdınız…»

«Sen de sağol, memnun  oldum!»

El sıkışıp ayrıldılar, sıcak.

25 TATLI MEME

Bayram anlamıştı yürüyen’i durdurmanın zor olduğunu. Akanı… Çevrede, karıya kıza söz geçiremeyen adam olarak ün yapmakla kalıyordu. Köyde de, kentte de kötüydü bu duruma düşenin hali. Her atışmanın, takışmanın ardından bunu düşünüyordu. İyi anlamıştı «gem alacak yanlan kalmamış»tı analı danalı bunların! Neden hep Haçça’yı dinliyor, kendini dinlemiyordu çocuklar? «(Aferim çekiyor, tatlı meme veriyor da ondan!) Ben de vereyim biraz! Ben de çekeyim kuru boş af erimlerden…)»

Bu düşüncesi gittikçe belirginleşiyordu. Bunu yapabileceği durumları beklemeğe başladı. Sınavları başarıp geldikleri akşam güldü biraz yüzü. Belki ilk kez tatlı dille birer «aferim» çekti. Okşadı Şer-fe’nin saçını, Ahmet’in başını. «Umduğumdan iyi çıktınız, çok çok aferim!..» dedi. Haçça şaşırdı. İnanası gelmedi Ahmet’in.

«Ben zaten sizin çok üstün zekâlı çocuklar olduğunuzu biliyordum. Terbiyeniz de iyi hoş. Zaman fena. Bir kötü yola saparsınız diye ikircikleniyordum. Dünya kötülerle dolu. Gene aynı düşüncedeyim. Çok kızışkm haberler geliyor Ankara’dan, İstanbul’dan. Vurup vurup düşürüyorlar öğrencileri. Bu kadar çalışkan çocukları ben kendim götürmek isterim fakülte okullarına. Fakat can davası. Öldü mü dirilmiyor insan. Nelerini gördük şu kötü hastanede! Vede görmekteyiz. Onun için daha uzununa boş verip burada bırakalım derim. “Burada bırakırsak ne olacak, neye yarayacak bu kadar okumamız?” deme-

KARA AHMET DESTANI

247

yin. Çok büyük okumadır lise okuması. Personel Şefi olacak dürzü de bu kadar okumuş. Vede öğretmenler! Görüyoruz, az almıyorlar. İnarlı İzzet’i alalım ele. Neyin hakkından gelebilirdi öğretmen olmasa? Yaptırdığı eve bak. Vede arsa aldı Çendik Plajlarının ordan, diş dok-turları, demir tüccarları beraber. Nereden bu? Öğretmenlikten. Lise bitirenleri öğretmen yapıyorlar nasıl olsa. Keşke Şerfe’yi liseye verseydik. Maarifte Murat Bey var, başyazman. Navrumlu Ali tanıyor. İnarlı İzzet’e de söyleriz. Üç beş yıl şuradaki köylerde çalışır, sonra gelirsiniz şehrin içine…» diyordu.

Ama yan gözle bakıyordu, Haçça’nm da, Ahmet’in de ışımıyor-du yüzleri. Düşünüyordu, vermemiş miydi tatlı meme? Araştırıyordu. Demek ki vermemişti. «Yaşın yerine varınca öğretmen kızlardan biriyle düğününü yaparız, oooh, mis gibi olur yaşamın, haşa huzurdan Necip Bey’in oğlanları bok yemiş!..»

Bakıyordu Haçça’nm, Ahmet’in yüzlerine. Ne Ahmet hemen evlenmeyi, ne Haçça öğretmenlikle Necip Bey’in oğlanların yamacına dikilmeyi beğeniyordu.

«(Böyledir ulan! Dilenciye hıyar vermişler, eğri diye almamış!..)»

Bakıyordu Şerfe’nin yüzüne: «(Şimdi bu da Ticaret’in yüksek kısmına gideceğim diye tuttursun göreyim!)» O yolu hiç, hiç açmadan döndürmeliydi yönünü. Öyle bir şey varsa aklında, pompa sıkıp sinekleri öldürdüğün gibi, ilaç verip kırmalıydı planlarım.

«Ne olsa Osman da sizin kardeşiniz! Aynı kasıkta yattınız. O da okuyup tamamlar liseyi ama onu şimdiden öğretmen okulunun sınavlarına sokup vaktini geçirmeden başvurusunu da yapmak gerekir. Bunun için de İnarlı İzzet’e, Maarifteki Murat Beye sormak iyolur. Sorarız. Şerfe’yi de bir bankaya koyduk mu, tamamdır Allahın izniyle. Personel Şefine söylesek o da elimizden tutar. Operatör Ahmet Beyin yeniden buraya geleceği söyleniyor. Onun da olur yardımı. Bunlar iyi adamlar, yoksulu kanatlandırmayı seviyorlar. Muhasebeci yanına filan verici değilim Şerfe’yi. Bugün iyi gitse, yarın bozulur. Banka daha güvenilir diyorum. Tabii herkes doldurmadan, varıp sınavlarını doğrudan verdi diye ön almalı…»

Bakıyordu Haçça’nm yüzüne, ı-ııh! «(Nal diyor, hep nal! Uzattığım mıhların hiçbirini görmüyor!..)»

Uzun süre susup sonuca geliyordu: «(Bunlar aynı dalların bay-

248

KARA AHMET DESTANL

kuşları! Kocakapılarm kanadı, Irazca soyunun inadı! Bunlar onlar… Ulan insan biraz alçakgönüllü vede yumuşak olur!..)» Kendine egemen olup susuyordu. «(Sus Bayram! Sen de sus olsun bitsin!..)»

Susuyordu. Ama susmakla çözümlenmiyordu başının bin düğümlü sorunları. Üç gün sonra başlıyordu karşısında susanlar eski te-kerlemeleriyle konuşmağa. Ahmet de, Şerfe de, analarını geçkin laf cambazları olmuşlardı.

«Ama babacığım, senin dediğin gibi kısadan dönerse nasıl çıkar köylü milleti yoksulluğun batağından, hem de karanlıklardan aydınlığa? Biliyorsun köylüler kızlarını okutmakta isteksiz! Karataş’tan ilk sensin o isteksizliği kıran; bak okuttun beni! Ama buraya kadar gelmişken izin ver yüksek kısma da gideyim. Ben gideyim, abim de gitsin! Az çok yararımız olur millete!..»

Güya hoşuna gidecekti. «(Hanım dilleriyle «Babacığım babacığım!» konuşuyor kara sığırcık! Millete yarar…)» Patladı birden:

«Ulan milletin sana ne yararı oldu bugüne kadar? Millet mi verdi giysilerinin, kitaplarının parasını? Millet mi aldı pabuçlarını, öteberini? Sana ne milletten? Bırak millet kendi kendini adam etsin! Sen kendi garip başını düşün…»

«Kendi köylü milletimizi diyorum babacığım!»

«Bırak! Boynu altında kalsın hepsinin! Cımbıldak Hüsnü gibi, Deli Haceli gibi dürzüleri mi diyorsun? (Irazca ninen gibi köylüleri mi?) Hepsinin ne kendimci yaratıklar olduğunu iyi bilirim! Onlar sana bir fincan hayır soluk soludu mu?»

«Yoksul olduklarından dizleri tutmuyor babacığım!»

«Kim? Cımbıldak Hüsnü mü yoksa? Motor aldı koşturuyor mo-toor! Atını da satmamış! Köylüleri sakın bana öğretmeğe kalkma Bayan Şerfe! Sakın!..»

«Ama babacığım, kötülükler sürüp gitsin mi hep?»

«Gitsin, gider! Değişmez…»

«Ama babacığım…»

«Bırak babacığım’ı filan! Ben ne diyorsam onu dinle! Bak, adam adam karşıma alıp konuşuyorum; ama dinlemiyorsun…»

«Ama babacığım, sen de hiç bizi dinlemiyorsun!..»

Ellerini biribirine çarpıp ayağa kalktı: «Ulan şu evde benim hangi dediğim kabul edildi bunca yıldır? Ben şu yana dedim, siz bu

KARA AHMET DESTANI

249

yana gittiniz! Ben Kuran Kursu dedim, siz tutturdunuz kaymakam okulu şu bu! Oturun yerinize be Allahm serserileri! Sana yüksek kısım, misim yok Şerfe! Madde biiir! Osman Efendi de yarın hastaneye gelecek, üç beş gün bana yardım edecek, belim çok ağrıyor; ikiii! Ahmet Efe ne yapacağını anasına sorsun. Ona benim sözüm geçmez! Haydi şimdi yataklarınıza! Bugün yatın, yarın kalkın hayırlısıyla! Tamam mı?..»

Ertesi gün gerçekten alıp götürdü Osman’ı. Helaların yıkanmasına, silinmesine soktu önce. «(Öğren biraz paralar nasıl kazanılıyor! Beli kaç büklüm oluyor adamın!..)» Fakat çabuk akıl etti yanlışını. Daha da uzaklaştırırdı çocuğu böyle. Akşamüstü dönerken, Müze’nin önündeki büfeden Coca-Cola açtırdı, içirdi oğluna, kendi de içti. İm-renirdi nicedir. İçerken geğirdi. Şişelerin parasını verdi, tam yürüyecekti durdu, «Dur biraz!» dedi Osman’a. Gişedeki adama sokuldu: «Beş şişe daha ver şunlardan, eve götüreyim! Boşlarını yarın bırakırım. Kendim hastanede çalışıyorum…»

Gelip geçerken görüyordu ama tanımıyordu satıcı. «Olur!» dedi, durup düşündü. «Bunlardan beş şişe alacağına, büyüklerden bir şişe vereyim aile boyu, onu götür, daha iyi değil mi?»

«Ondan olsun peki!» dedi, verdi parayı, kocaman şişeyi kucakladı. Cumhuriyet Alanı’na gelince, Osman’a tutuşturdu, biraz da o götürsün. Öylece girdiler Karasenir’e. «Şimdi biz içtik, anan, kardeşlerin içmedi, hakları geçer değil mi babam, onların da nefsi var değil mi?» Konuşup durdu. Gerçekte ne kadar iyi bir baba olduğunu kanıtlamak istiyordu nedense. Girdiler baba oğul. Haçça daha önce gelmişti. Ahmet’le Şerfe oturuyorlardı. Kucağında şişeyle girerken kabarıyordu Osman. Pencereye koydu oğlunun elinden alıp. Kanadını da açtı. «Soğuşun burda!» Sonra çıkardı şapkasını, ceketini. Hayata sandalya atıp oturdu. «(Höt höt edip durmanın yararı yok Bayram! Konuş çocuklarınla! Konuş, erit aradaki buzları!..)» Öksürdü ikindin güneşinin önünde.

«Bugün çok gözüme girdi Osman!» dedi ortaya. «Bu kadar olduğunu bilmiyordum! Pişkin çocuk! İşi görünce bükülmüyor! Onca paspası yaptı, camlara yardım etti, gık demedi, aferim!..»

«(Ben de anamla gider, yardım ederim! Ne geçiyor elime oturmakla?)» diye karardı Şerfe. «(Durmadan bana taş atıyor!..)»

250

KARA AHMET DESTANI

«(Durabilir mi taş atmadan? Atsın bakalım!)» dedi Ahmet. «(Çoğu gitti, çok azı kaldı…)»

Haşim Yılmaz’la konuştu biraz. Oturduğu evden valizini alıp Garaj’a gittiler. Antalya’dan gelip İstanbul’a geçecek otobüsü beklediler. Oturup çay içtiler odada. Öğrenci olaylarının, işçi ve köylü olaylarıyla iç içe girmeğe başladığını söylüyordu Haşim öğretmen. Nerde bir grev yada fabrika işgali varsa öğrenciler işçilerin yanındaydı. Gecekondularda yıkımcıların karşısına birlikte dikiliyorlardı. Güney’de, Elmalı’da, Ege’de, Gollüce ve Atalan’da, Maraş’ta, Pazarcık’ta, Trakya’da, İstanbul yakınlarında köylülerin yanında… «Kitap sömürüsüne son!» diye başlamışlardı. «Halka dönük üniversite!» «Özel Yüksek Okullara son!» dediler biraz. Sonra «Nato’ya hayır!» «Amerika go home!» Cumhuriyet’te, Akşam’da çıkan fıkraların etkisini söylüyordu öğretmen. Fransa’daki öğrenci olaylarının etkisini… «Ama daha kökten nedenlere dayalı bizimkiler! Bu dönemde öğrenci olabilmeyi çok isterdim. Sen oluyorsun…» diyordu.

Oluyor mu? Nasıl oluyordu? Bunca çetin engeli, babasının inatlarını aşabilecek miydi? Buraya kadar getirmiş, bundan ötesine götürebilecek miydi? Acaba Haşim Yılmaz dönüşte bir şey yapamaz mıydı babasını yumuşatmak için?

«(Ne kötüymüş yazgım, hep engellendim! Anam desteklemese halim haraptı!)» diye düşündü. Sonra birden, «(Yazgı mı? Yoksa babamın uygunsuz koşulları mı? Bilinçsizliği mi?)» diye düşünmeğe başladı. Lise bitirmiş bir aydının, sorunları böyle «yazgı»yla açıklamasının doğru olmayacağını düşündü.

Okuldan, yada Milli Eğitim’den başvurma belgelerini alıp dol-durmalıydı hemen. Bayram’la savaşımı gene yürürdü. Olmaz olmaz diye diretse de, sonunda pes ederdi, hep böyle olmuyor muydu? Fakat için için kendi kendini suçladığı bir nokta vardı, yıllar önceden sürüp geliyordu: Ahmet’i kurtarabilmek için Şerf e’yi veriyordu! Bu sefer de öyle mi olacaktı? Ahmet’in fakülteye gidebilmesi için Şerfe kalacak mıydı Ticaret’i bitirip? Buraya kadardı direnci. İkisi de gitmeyeceğine, biri gidip kurtulsun deyip çekilirdi kıyıya.

«Fakat hocam, çok da kurban vermiyorlar mı? Ne oluyor böyle ölüm ölüm? Yok katilleri ortada! Var ama bulunmuyorlar. Diyorlar

KARA AHMET DESTANI

251

ki, polis de var işin.içinde; hükümet de destekliyor öldürme şebekelerini!..»

«Tabii korkulacak yanları çok öğrenciliğin! Yeniden kurtulabilmesi için ulusumuzun biraz şehit verilecek. Şehittir öldürülenler bence. Yarın devrim gerçekleştiği zaman, alanlara anıtları dikilecek!»

«Köylüler tutmazsa bu iş olmaz hocam!»

. «Köylü, işçi; halkın hepsi tutacak…»

«Ordu da varsılları tutarsa hiç olmaz!»

«Bir çalkantının içinde şimdi ülke! Ve dünya!..»

«Dünya çalkanabilir de hocam, bizim ordu…»

«Değişir her şey! Böyle düşün bir de…»

Bakıyordu ikidir üçtür, İrfan Tümer de söz orduya gelince açık konuşamıyordu. «Orasını da kendin anla!» gibisine geçiştiriyorlardı.

«Devrim yapmış ülkelerin de orduları vardı!»

«Güçlü ordular mıydı bizimki gibi?»

«Çok güçlü ordulardı! Ama halk daha güçlüdür. Hem orduyu halktan ayrı düşünmek niye? Ordu halkın bir parçası değil mi?»

Ahmet birden kendine geliyordu: «(Gerçekten halkın parçası mı ordu? Ben mi karşılık bulacağım bu sorulara? Babamı nasıl yumuşatacağımı düşünmeli değil miyim şimdi ben?)»

«Bir de toplumun ve ülkenin koşulları var. Birike birike bunca çoğalmış sorun, değişe değişe bu duruma gelmiş koşullar, herkesi zorlayacak, başlangıçta devrimin “karşısında” olanlar, giderek “içinde” olacaklar. Sadece yeyiciler, sömürgenler kalacak düşman olarak. Heyecanlanıyorum gördükçe, okudukça. Dönüşte, Şeker’deki ve onarım atelyelerindeki işçileri örgütleyici çalışmalar yapalım. Bir yandan da köylüler için programlar düzenleyelim diyorum bizim sendikaya. Bu amaçla yönetim kuruluna da seçileyim…»

Genç bir öğretmendi! İmrenerek bakıyordu Ahmet ona. Yoksa İstanbul’da onun okuduğu okulda mı okusaydı? Onun gibi öğretmen mi olsaydı? Madem devrim için halkı uyandırmak zorunlu?..

Bekledikleri otobüs geldi. Bindirdi hocasını. Hastane yakındı, anasının yanına uğradı, söyledi düşüncesini. Başvurma belgelerini almak için okula, okulda yoksa Milli Eğitim’e gidecekti.

«Git…» dedi Haçça. «Gün geçer, günler geçer, her şey bir türlü daha olur! Onunkini ona koyma, git. Yalnız bak, Şerfe’nin işinde ben

252

KARA AHMET DESTANI

de onun gibi düşünüyorum. Neden dersen, kolay değil ikinizin giderini bu kazançla karşılamak. Bilmediğimiz görmediğimiz yerlerde bir kız çocuğu için yurt bulmak da olanaksız. Baban haklı, yetiversin! Ben köyden geldim, girdim şuraya, çıkamadım bir daha. Şerfe’yse PTT’de, bankalarda iş bulabilir, rahat…»

«Korktuğumu söyledin ana!»

«Nasıl korktuğunu?»

«Beni okutabilmek için Şerfe’yi harcamak!»

Birden şapır şapır domardı Haçça’nın gözleri: «Melek huylu Ahmet’im benim! Bir lokmayı on kişiyle bölüşen Kara Ahmet’im benim! Dünya öyle zalim ki, sen ol da harcama! Gene de iyi değil mi bu kadarını olsun başarmak?»

Tuttu anasının ellerinden: «Ben seni sınava çekmiyorum ki! Ben kardeşime üzülüyorum. Yazık oluyor. Benim yüzümden diyorum. Gücenme, elbet sen olmasan olmazdı bu kadarı!..»

Necibe teyze bakıp güldü uzaktan: «Allah muhabbetinizi artırsın! Elinden çıkıp gitmeden sev oğlunu, gidenler gelmiyor Haçça! Bizimkilerin yerlerini bilmiyorum şimdi, kimbilir nerelerde?»

«Öyle yapacağız anam, Şerfe’ninki bu kadar! Kocaman da kız oldu! Belki hayırlı bir kısmeti de çıkar bugün yarın. İnsan her istediğini yapamıyor dünyada. Ben bu kadar yaptım. Şerfe kendi kızını okutsun fakülte okullarında…»

Ne dese, ne söylese, işi «hesap verme», «aklanma» yanından alıyordu Haçça. Çok dokunuyordu Ahmet’e. Biraz daha konuşup usulca çıktı hastaneden.

Lisede Müdür Yardımcısını gördü. «Milli Eğitim’e bak, bize gelmedi daha, belki onlara gelmiştir…» dedi. Çıkıp Milli Eğitim’e yürüdü. «Gelmedi!» dediler orda da. İnarlı İzzet öğretmeni gördü koridorda. Sokulup selam verdi, «Nasılsın hocanı?» dedi. Tuttu Ahmet’ in kolundan: «Asıl sen nasılsın? Annen baban nasıl? Ne yaptın okul işini?» Sordu uzun uzun.

«Gelmemiş kâğıtlar daha. Ama benim iş zoralıyor, istemiyor babam. İlle “Öğretmen ol, ne yapacaksın fakülteye gidip, fakülteler korkunçluk!” diyor. Acaba bir uğrayıp konuşsanız, etkisi olur mu?»

Cık cık cık etti İzzet öğretmen: «Deli mi o? Nurcuların ağından çıkamadı mı hâlâ? Şimdiki zamanda, sizler gibi çocukların babası ol-

KARA AHMET DESTANI

253

duğunun farkına varmadı mı daha? Ben konuşurum. Git oku sen. Kefil mefil gerekirse ben varım. Öğretmenlik de iyi tabii; biz öğretmeniz; ama elde olanak varken niçin kalmalı öğretmenlikte? Köy çocukları, imam bir, öğretmen iki, bir de sağlık memuru; bu kadar! Yargıç, savcı, kaymakam, vali, hep şehirlilerden! Yağma yok!..» Bıraktı kolunu. «Surda beş dakika bekle, Murat Bey’i görüp çıkacağım. Beraber gideriz bizim eve doğru…»

Bekledi. Birlikte yürüdüler Hükümet Konağı’ndan. Kamyonlar, Şeker Fabrikası’nın önünü doldurmuştu. Kapının yanıbaşındaydı evi. İki katını kiraya vermiş, üçüncü katma kendi girmişti. Çam dikmiş, gül sokmuştu küçücük bahçesine. Beş altı sefer gelip gitmişti Ahmet bu eve. Karısı Fadime, anasına, kardeşine entariler dikmişti. Dikişevi-ne girebilseydi, yada bir makine alabilselerdi, Haçça kendisi de becerirdi, ama olmamıştı. Fadime yengeye gelip diktiriyorlardı. O da para almıyordu. «Para verecekseniz başka terzilere gidin. Hemşerilerimin dikişlerini parasız dikiyorum!» diyordu. Gökçeyakalıydı İzzet öğretmenin hanımı, becerikliydi. Göçmen kadmlarınınkine benzer bir don giyiyor, onunla oturup kalkıyordu evin içinde. Sokağa çıktı mı, otuz yıllık memur hanımları gibi mantosunu takıyordu.

«Hoşgeldin Ahmet! Anan nişliyor?»

«Anam iyi Fadime yenge!»

«Niye gelmiyorsunuz?» Güldü: «Dikiş yok mu?»

«Ayıbettin! Siz hiç uğramıyorsunuz ya!..»

«Biz zaten her zaman ayıp ederiz, aramayız eşimizi dostumuzu! Siz bari geli-geliverin. Okulun bitti mi? Tebrik edeyim mi?»

«Sağol… Lise bitti.»

«Fakülteye yollar artık baban, sevincinden!»

Ahmet de güldü: «Yollayacak inşaallah!»

Derdini her yerde herkese döküp saçmanın ne yararı vardı? Fadime kalktı, çay yapacaktı; «Yoksa kahve mi yapayım?»

«Kahve yap! Aslan gibi delikanlı oldu!» dedi İzzet öğretmen.

İki kahve yapıp getirdi Fadime. İçip kalktı Ahmet: «Bekleriz hocam, buyrun!..» dedi giderken.

İzzetle Fadime ertesi akşam geldiler karı koca. Kurnalı Süley-mangil filan oturdular birlikte. Biraz sıkıştırdılar Bayram’ı. «Ben ona karışmıyorum! Deeehacık onun yolu! İstediği okula yazılsın!..» de-

254

KARA AHMET DESTANI

di. «Ama Şerfe gidemez! Osman da sadece öğretmen okuluna gidebilir. Bir iyilik yapacaksan, Murat Bey’e söyle, Akşehir’e filan yap-tırıversin kaydını…»

, «Ha kahbem baba!» diye patladı Osman. «Fakülte okullarında asıl ben okuyacaktım! Kesiyorsun yolumu!..»

«Al işte! Gördün mü?»

«Ne var da gördün mü çekiyorsun Bayram Kara!» diye çıkıştı Fadime. «İştahı varken okut çocuklarını…»

«Yahu Fadime yenge, ben seni halden bilir bir yenge sanıyordum! Necip Bey miyim, Fahri Bey miyim ben, ne kadar sıpam varsa hepsini fakülte okullarında okutayım?»

Bayram, onca emek çektiği halde, Osman’ın böyle konuşmasını sevmemişti. Ona güveniyor, güvenmek istiyordu halbuki! Ertesi gün izin günüydü. Aldı Çendik Plajı’na doğru götürdü, birlikte çay içtiler. Osman kısa donuyla göle girip yüzdü. Bekledi oğlunu. Sonra konuştular. «Öğretmen ol babam, öğretmenlik gül gibi meslek! Bak imam ol demiyorum artık! Bir ekmek değil mi insanın şu dünyada yediği? Öğretmen ol yaşa mis gibi! Gördün mü dün akşam İzzet öğretmenin hem kendini, hem hanımını? Oğlunu da okuttu mühendislikte. Evet o okutabilir, durumu iyi, benim iyi değil. Anlayışlı olun oğlum biraz. Beni düşünün biraz…»

Bayram’ın dediği gibi sonuçlandı bu seferki kavga. Akşehir, Denizli, Demirci öğretmen okulları için dilekçe doldurdu Osman. Şer-fe’yi bir işe yerleştirmek için Maliye’ye, Ziraat Bankası’na, Şeker Fab-rikası’na, PTT’ye başvurdular. Sınavlar açılacaktı. Devlet Su İşleri’ ne, Toprak-Su’ya da verdiler birer dilekçe. İnarlı İzzet öğretmen, «İzleyelim, hangisinin sınavı açılırsa girsin. Hepsi iyi!» dedi. Ahmet de «Üniversiteler Arası Giriş Sınavı»na hazırlanmağa başladı. Kocaman bir test kitabı aldı. İstenilen puanı tutturabilmek için veryansın çalışıyordu. Yarım ağız, gönlü oldu babasının; puan tutturamazsa ayıp olurdu. Ayıp olmasın diye bir sürü şeyi ezberledi yeniden.

Ezberledi, ortasından çatladı alt dudağı. Osman gıdıkladı, gülemedi. Şerfe, «Uç abi uç!» dedi, kızmadı. Nurten çıkıp geldi, «Ben doldurdum fiş dilekçemi, sen doldurdun mu?» diye sordu. Bir on dakika, ara verdi, vermedi. «(Fiş dilekçe doldurmakta iş yok, sınav kazanmalı değirmencinin kızı!)» dedi sustu. İçinden dediğini de Nur-

KARA AHMET DESTANI

255

ten duymadı. «(Küs mü? Yoksa burnu mu büyüdü lise biteli?)» Şer-fe’yle oturdu biraz, kalktı gitti. Giderken de sadece, «Güle güle!» dedi ağzının ucuyla. Puan tutturamazsa kötü olurdu.

«Hacettepe Üniversitesi okul birincilerini sınavsız alıyormuş. Ahmet oraya girebilir!» diye geldi bir gün İnarlı İzzet öğretmen.

«İşte Ahmet, işte yol! Gitsin girsin!..» dedi Bayram. O yanlı olmadı Ahmet. Çok işi yoktu Amerikan parasıyla kurulmuş üniversitelerde! Hacettepe’nin ünü böyle yaygındı. «Sınava gireceğim, ümidim var, gerekli puanı mutlaka tutturacağım!» diyordu. «Etkileyip adamı Amerikancı yaparlar, iyi olmaz!» diyordu. Onun derdi yüksek puan! Belki Tıp tutar, belki Hukuk, Siyasal…

Haçça sordu: «Hacettepe kaç yıl?»

«Her fakültesi ayrı. Tıp altı. Dörder yıllıklar var…»

«Öteki Tıp’lar kaçar yıl?»

«Hepsi altışar…»

«Hukuk, Siyasal?»

«Dörder…»

«Aman anam Ahmet, Siyasal olsun! Dermanım yetmez altı yıl! Ölür kalırım aman anam!..»

Döndü gene kitabının başına.

«(Gireydi Mestan Hocanın yanına, bölgenin birinci hafızı olurdu şimdiye, girmedi eşşeğin sıpası!..)» Bayram bir daha yandı oğlunun çalışkanlığına…

Sınavlar yapıldı. Bekledi, puanlar geldi. 526 toplam puan! Masal gibi bir şeydi. Dualarının karşılığım buldu Haçça. Bir daha öptü oğlunu. «Çok şükür, bin şükür Allahıma!..» dedi.

«Girsem ben de kazanırdım!» dedi Şerfe.

«Aman kızım dur; senin kazandığın da iyi! Abin okusun!..»

«Hukuk’a girebilir mi?»

«Girer…»

«Tıbba?»

«Girer…»

«Siyasal’a?»

«Girer…» O zaman öyleydi.

Üç arkadaş, bir de Nurten’in annesi, gidip «ön kayıt» yaptırdılar. Ahmet Siyasal’a yazıldı dosdoğru. Nurten Hacettepe Kimya’ya.

256

KARA AHMET DESTANI

Kışla köylü Mevlüt ancak bu yıl giriyordu Hukuk’a. Hukuk’u bitirip olacaktı yazar…

Dinar, Sandıklı, Afyon üzerinden, yel gibi gittiler bir Antalya otobüsüyle. Garajlar’dan dolmuşla Hergele Alanı’nda bir otele vardılar. Kayıtlarını yaptırıp, biribirlerinden ayrılmamağa çalışarak, sadece bir Gençlik Parkı’nı gezip döndüler.

«Bir şey anladıysam Arap olayım!» diyordu Nurten’in annesi. «Ankara, Ankara; hani Ankara?..»

Bir uğultunun içinde kalakalmıştı Ahmet. Kayıt için fakülteye gidişlerinde, yeşil parkalı, enseleri saçlı öğrenciler aldı yanlarını. Nasıl dolduracaklar belgeleri, nereye yatıracaklar parayı? Bir bir gösterdiler. Sonra kantine götürüp konuştular. Okumuşlar mıydı «Felsefenin Temel İlkeleri»ni? Haberleri var mıydı «Aydmlık»lardan, «Ant» tan, öteki solcu dergilerden? Bildiriler verdiler.

Otele yakın bir yerlerde gördüğü kitapçıdan aldı devrimci abile-rin salık verdiği kitabı. Bir kitap, hatta dergi alırken erirdi içinin bir yerleri. Hayıflandı iş bulup çalışmadığına. Babasının, anasının paralarını kitaplara vermek ağır gelirdi. Bilselerdi şuncacık kitaba, hem ders kitabı değil üstelik, onca parayı verdiğini, ziyan sayarlardı. Ders kitapları da alacaktı yarın. Giysi dikinecekti yeni. Yol paralarını, yurt paraları yatıracaktı. Bir an babasının, anasının yerine koyuyordu kendini. Onlarınki kadar bilgi, onlarınki kadar yük, onlarınki kadar dar dünya; kendisi de onlar gibi bakardı paralara. Bir lokantaya bile girmedi, anasının kattıklarıyla geçirdi öğünleri. Yeşil parkalı abi de iki dakikada incelemiş, beğenmemişti kendini. Öyle sezdi. Hep roman şu bu okumuştu şimdiye kadar, «bilimsel» yayın okumamıştı. Sadece edebiyatla devrim düşüncesini kavramak olanaklı değildi. Yıllarca çevirisi yapılamadan, yasak kalmıştı işçi sınıfının ideolojisini öğreten kitaplar. Madem bunları okumakla öğrenilirdi devrimin ne olduğu, olmadığı; bir uçtan alıp alıp okumalıydı Ahmet de. Okuyup anlamalıydı sınıf nedir, emek nedir, nedir artı değer? Anlayıp silmeliydi yıllar süren geç kalmışlığını… Yarın üniversiteler açılırken çıkıp gelecekti, savaşımcı gençliğin bir üyesi olarak. Ölenler bunun için ölmüştü. Bunun içinde alanlarda mitingler, fakülte işgalleri, boykotlar, fabrika, toprak işgalleri. Bir uyanıklık başlamıştı ülkede. Bunu her yönüyle öğrenmeli, yutmalıydı!

KARA AHMET DESTANI

257

Karasenir Mahallesi’ne gelir gelmez çöktü kitabın başına. Döne döne okumağa, kalem kâğıt elde, ders çalışır gibi,, yeşil parkalı abi-lere verilecek sınava hazırlanmağa başladı.

Osman’ı yolladılar Denizli öğretmen okuluna. Şerfe giremedi bir yere. Kazanamamıştı girip çıktığı sınavları. Düzen, biribirinden güçlü torpillerle pay ediyordu birer ikişer kişilik kadroları, varsılların çocuklarına.

Haçça, çırpınıyordu artıracağım, yetireceğim, diktireceğim Ahmet’in giysilerini diye…

17

26

BAMBAŞKA BİR UĞULTU

Yeni giysilerini iki gün giydikten sonra ranzasının başucuna astı. Tel saplı üç askı almıştı. Takıp astı Ahmet… Ne kadar zor olmuştu yurt bulmak, yurtta yer bulmak!..

«(İyi ki anamın öğüdünü dinleyip almışım eskilerimi!)» Kül renkli gabardin pantolonunu lise iki’de yapmmıştı. Dizleri erimişti biraz. «Eskisi olmayanın yenisi olmaz; al sen!..» diye zorlamıştı anası. Kahverengine boyanmış köy yününden bir kazağı vardı. Anası örmüştü. Yarım yakalıydı. Pantolonu alta, bunu üste giydi mi oluyordu. Ceket giymenin gereği yoktu hemen.

Okulda, öteki okullarda daha da eski giyenler vardı. Bir yeşil parka bulurdu belki. Parka en gözde giyimiydi devrimcilerin. Saman-pazarı’nda, Hergele Alanı’nda satılırmış. Ama hele dursundu şimdilik. Parasını birden eritmesi iyi olmazdı. Hele biraz böyle gitsindi. Havalar temelli ayazlamadı daha! İyi ki yurt parası azdı. Fasulyeli pilavla, tostla, çayla idare ediyordu öğünleri. Çay da pahalı değildi, iyi!

Ders kitapları biraz tutuyordu. Mavi gözlü abinin adı Feyzul-lah’tı. Onun geçen yılki notlarını alırdı. Mutlaka verirdi. Yarı fiyatına kitaplarını da verirdi, neden vermesin? Devrimcilikte olmalıydı böyle kolaylıklar. Parasız bile vermeliydi hatta! O vermezse başka abiler vermeliydi. Elini çabuk tutup, hem de uygun biçimini bulup notlarını, kitaplarını tekmillemeliydi.

Bu yeni pabuçları da günlüğe giymek olmaz. Bir bot, yada pos-

KARA AHMET DESTANI

259

tal bulmalıydı. Hergele Alanı’nda satılırmış onlar da. Giyilmiş de olabilirdi. Devrimcilikte giyim önemsiz. Evi Ankara’da, anası babası varsıl olanlar bile giyim delisi değil. Nerde beyaz gömlek, ütülü kolalı yakalar, kravatlar, boyalı pabuçlar, günde, günaşırı traş olmalar, özenle taranmalar? Kentsoylu aile çocukları da boşvermiş böyle şeyleri. «Burjuva özentisi onlar!» diyorlardı aralarında. Dilde de devrimden yana oldukları için «kentsoylu» demeliydiler.

Yayınlar, «İşçi-Köylü», «Kurtuluş», mavisi kırmızısı ile «Aydınlıklar; hepsini, her sayı kendisinin alması zorunlu değildi. Şuracıktaydı Hukuk. Mevlüt’le değişebilirdi okuduklarını. Sabah akşam buluşuyorlardı. Dersten çıkar, çekilirdi kantinin bir köşesine. Okurdu son satırına kadar. Okur, verirdi Mevlüt’e, ondan da okumadıklarını alırdı. Çok tutumlu davranmalıydı yoksul halkın çocukları. Hem tutumlu davranmalı, hem de çok öğrenmeliydi. Öğrenip kapatmalıydı varsıl çocuklarıyla arayı.

Düşünüyor da, baştan aşağı bir «hayıf» kesiliyordu sık sık. Boşa gibi geçirmişti lise yıllarını. Bir şey sanıp ezberlediği bilgilerin teki işe yaramıyordu işte. Üstyapı dediler mi «şehirliler»! anlardı, «köylüler» ise altyapı. «Üstyapı köylüleri eziyor!» derdi örneğin. Ne kadar ters! Bunu bile doğru düzgün öğretememişti lise; hey gidi koca lise! Her şeyin ekonomiye bağlı, ötekilerin hepsinin birer «yansı» olduğunu öğretememişti! İyi ki yüksek öğrenim deyip gelmişti buraya. Bir «okumuş cahil» olarak yitip gidecekti yaşam denizinde! Bilmeyecekti üretim biçimlerini, üretim güçlerini, üretim güçleri içinde insanların sınıflar halinde yer aldığını, her insanın bir sınıfa bağlı olduğunu, en devrimci, en ilerici sınıfın işçi sınıfı, yani proleterya olduğunu! Tarihsel gelişmenin son çözümde «devrim»le gerçekleştiğini… Toplumların ilkel komünal üretim biçiminden, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist üretim biçimlerine ulaştığını, şimdi gündem maddesinin sosyalizm olduğunu, bundan dolayı da devrim denilince artık yazı devrimi, şapka devrimi, kılık devrimi, ölçü tartı devrimini anlamanın yanlış olduğunu… Dünyaya örnek ve önder bir kurtuluş savaşından sonra ne yapmıştı Atatürk? Birtakım üstyapı reformları ile çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracağını sanmıştı feodal kalıntılar içindeki Türkiye’yi! İzmir İktisat Kongresi’nde ise temelli kapitalist bir yön tutturmuştu. Onun için elli yıla yakın zaman geçtiği halde toplum yerinde

260

KARA AHMET DESTANI

saymış, çağdaş uygarlık düzeyine bir türlü çıkamamıştı. Çağdaş uygarlık düzeyi sosyalizmin tâ kendisiydi! Bu gerçeği nasıl da saklamışlardı liselerde bile! En doğru işi cumhuriyeti gençliğe emanet etmesiydi Atatürk’ün. İşte şimdi gençlik, emekçileri bilinçlendirip, işçi ve köylüleri örgütleyerek Türkiye’yi sosyalizme erdirecekti. Cumhuriyet; halkın gerçekten egemen olduğu yönetim, ancak sosyalizmle cumhuriyet olacaktı. Bunun için emperyalizme, kapitalizme karşıydı gençlik. Baştaki yöneticiler de halka ve gençliğe karşıydılar. İşçiye ve uyanan köylüye karşıydılar. Onun için gençliğin üstüne polisi, köylünün üstüne jandarmayı sürüyorlardı. Devlet güçlerinin tarafsızlığı diye bir şey yoktu. Hepsi bir sınıf savaşımında kapitalistlerden yana yer alıyorlardı. Bu yüzden zordu gençliğin işi. Ama gerekliydi. Başardıkları zaman çok onurlu. Halka hizmet edebilmek için büyük yoksunlukları göze almak gerekiyordu.

Devrimin siyasal öncülüğünü İşçi Partisi yapacaktı. Yapmadığı zaman partiyi eleştirmek, doğru yola getirmek gençliğin göreviydi. Sapmaları gençlik önleyebilirdi. Kitleler içinde sürdürülen demokratik çabalar yüksek düzeye ulaşınca, kürem kürem sol oylar çıkacaktı sandıklardan. Ama parti birtakım sapmalar içinde olduğundan son seçimler yenilgiyle geçmişti. Böyle diyordu «abi»ler.

Demeyenler de vardı. Onlara göre devrim sandıklardan hiçbir zaman çıkmayacaktı. Kapitalistler kitleleri çok etkili propaganda ve para gücüyle, dini ve din adamlarını vda kullanarak uyutuyordu. Boşa mı demişti din afyondur diyen? Bu yüzden asla sandıktan çıkamazdı devrim. Kapitalistler silahlı devlet güçlerini gençliğin üzerine salıp «geniş katliam planları» uygulamağa başladığına göre namlu’ya namlu’yla karşılık vermek gerekiyordu. Namluların uçundaydı devrim. Bu yüzden gerekirse canını kanını verecekti gençlik. İçilen antların anlamı bu olmalıydı.

«(Sandıkla olabilir canım!)» diyordu Ahmet kendi kendine. «(En iyisi sandıkla olması! Okuma olanaklarımızı elden kaçırmadan…)» Kafasının altında hiç sarsılmıyordu kaymakam olma isteği. Küçünısüyor-du onu da bir çok «abi»ler. «Kaymakam olacaksın da halka mı hizmet edeceksin? Halka düşman bir devlete, onun dayandığı kapitalistlere, toprak ağalarına mı hizmet edeceksin?»

«(Yok! Bu umutsuzluktur! Henüz yeteri kadar çalışma yapılma-

KARA AHMET DESTANI

261

mistir kitleler içinde. Halka yeteri kadar gidilmemiş, anlatılması gerekenler anlatılmamıştır. Kapitalistler sosyalizmi komünizm olarak tanıtıyorlar. Sosyalizm gelince din kalkacak, kadm kız ortak olacak, Türkiye Rusya’ya bağlanacak diyorlar. Ürküyor köylüler. Soruyorum örneğin, kim gitti bizim Karataş’a? Barış Gönüllüsü geldi bunları anlattı, particiler bunları… Ben gittim Melek Hasanla Halil İbiş’in sorduklarını bilemedim bile! Bunca geniş bilgisiyle «abi»ler anlatsın, bak nasıl anlıyor ve İşçi Partisi’ne veriyorlar oylarını!)»

Fakat düşündüklerini açıklama olanağı bulamıyordu. Düşündüklerini açıklayabilmesi için her şeyi tam bilmesi gerekiyordu. «(Daha benim bildiğim ne? Kaç kitap okudum? Hele biraz artsın bilgim! Hele biraz «abi»leri dinleyim, ondan sonra başlarım konuşmağa…)» diyordu. Fırsatını buldu mu, bilgili «abi»lerin oturduğu masalara yanaşıp ayakta dikilerek, gözünü, kulağını dört açarak dinliyordu. Sözcük kaçırmıyordu. Ama sık sık yabancı sözcük kullanmaları her şeyi zorlaştırıyordu. «(Hata ediyorlar! Kitlelerin içine gidince de bu dille konuşurlarsa köylü anlamaz. Benim anlamadığımı köylü nasıl anlasın? Devlet hastanesinde on yıllık sağlık işçisi olan babam nasıl anlasın? Hele bir de anlamak istemiyorsa? Onun için bu dil çok yanlış! Bunu söylemek için de vakit erken. Bilgimi artırmam gerek…)»

Bazan Mevlüt geliyordu Hukuk’tan. Oturuyorlardı boş masalardan birine. Boş masa bulmak da zordu ya! Kızlı erkekli oturup çay içiyorlar, verallah konuşuyorlardı. Her masanın üstü serilmiş bir gazeteydi sanki! Neler yazılı değildi neler! Marks, Lenin, Mao, Che… Topluiğneyle, ciletle kazımışlardı devrim yıldızlarının adlarım… «FKF» yazıyordu birinde, Fikir Kulüpleri Federasyonu. Altlarda kalmıştı bu; «DEV-GENÇ» yazıyordu yeni; taze. «Ölüm hoşgeldi, safageldi!» yazıyordu birinde tükenmezle. Sonra gene Che, Che! Che’nin adı çok geçiyordu… «Tek yol devrim!» diyordu tükenmezle. «Emperyalizm kâğıttan kaplandır!» yazıyordu… Odalarda Che’nin, Ho’nun, Nâzım’ in portreleri, her yerde Che’nin bereli beresiz, beresinde yıldızları parlayan portreleri asılıydı… «Kahrolsun revizyonistler!» yazıyordu… Kantinci Mertali çay getiriyordu. Bir Doğu Anadolu köylüsüydü belki. Bilecenlik içindeydi yüzü. «Mertali de bizden!» diyordu «abi»ler. «Bizden» olmayan kimse kalmamıştı!

Bir tost  yaptırıp   geliyordu,  sonra çay   söylüyordu mavi  gözlü

262

KARA AHMET DESTANI

Feyzullah abi. «Nasılsın Ahmet arkadaş; sevdin mi bizim fakülteyi?» diyordu. «Dinliyor musun konuşmaları? Kitapları okuyor musun? Acele yok! Yavaş yavaş ilerleyeceksin! Yavaş yavaş acele edeceksin…» Parkasının cebinden fıstık üzüm çıkarıp veriyordu bir parça. «En sevdiğim zıkkım budur bak! Sigara içmem aksine. Çocukluğumdan gelen bir tutku. Bir Mehmet Çavuş vardı, İzmirli. Köyümüze gelip ilk kahveyi açan, ilk radyoyu koyup dinleten. Assubaylıktan ayrılmıştı. Uzaktı yola köyümüz. Uşak’a, İzmir’e gideceği zaman bir eşek bulur binerdi. Kim getirecek eşeği geri? Beni götürürdü. O eşekte, ben yayan. Düşerdim ardına. Altı saat yürürdüm! Kabuklu fıstığı kırar kırar yerdi üzümle. Kabuklarını atardı, çiğnerdim. Çok seyrek, bana da verirdi üç beş. Kırar yerdim, hoş olurdu üzümle. Büyüsem derdim, okusam, param olsa. Hep fıstık üzüm yesem. Özlemle bunu düşünürdüm. İlçeye varınca beş lira verirdi. Beş lira büyük paraydı. Bozdurmağa kıyamaz, geri getirirdim. Bazan bizim eşeği götürür, on lira da eşek için verirdi. Hepsini getirirdim. Babam bir lira verirdi on beşi alıp! Bir liraya fıstık üzüm alamazdım. Bir seferinde Mehmet Çavuş altı lira verdi. Bir liralık aldım, çok az tuttu. Eşeğin üstünde azar azar yiyerek köye geldim…»

Hacettepe’den Nurten geliyordu konferanslara, açıkoturumlara, arkadaşlarıyla. Bir araya oturup dinliyorlardı. Girişteki sütunların dibinde yayınlar satılıyordu. Dışardan da izleyiciler geliyordu. Yayınlara bakıp bakıp geçiyorlardı. Alıyordu bazıları. Bir alan dördünü beşini birden alıyordu. Bol parası olsa da hepsinden alsaydı. Hepsini bir çırpıda okusaydı. Kantinde, yatakhanede okusaydı. Okuduklarını Nurten’e verseydi. Nurten de eğitilseydi vakit yitmeden. Her halde parası bol gelirdi, ama burjuva kızları kıyarlar mı paraya? Kulaktan devrimci olacaktı o! Kulaktan olur muydu? Dinlediklerini anlayabilmesi için bile okuması gerekirdi.

Ahmet, hiçbirini kaçırmadan açıkoturumları, konferansları izlerdi. Tanımak için yanıp tutuştuğu yazarlar, ünlü adlar sırayla geçerdi önünden. Konuşma bittikten sonra çevrelerini alıp soru sorarlardı. Konuşurlardı. Yorgun, bir iki daha anlatır giderdi gelenler. Onlar parka postal giymezlerdi. Düzgün giyimliydi çoğu. Uzun saç, geç traş öğrencilerin modasıydı. Konuşmacıların kimi topenseydi. Düzgün kestirirler, özenle tararlardı. Hukuk’ta ordu hesabına okuyan öğ-

KARA AHMET DESTANI

263

renciler gelirdi kimi zaman. Asker giysileriyle idiler. Yarının asker ~ yargıçları, savcıları… Fakültenin kızlarıyla girerler, otururlardı. Çaylar, gazozlar…

Arı kovam gibi inlerdi kantin. Herkes yüksek sesle konuşur, kimse ötekini dinlemez bir halin içindeydiler. Arı kovanı filan solunda sıfırdı buranın. Değirmen çarkından gelen suların vede durmadan dönen taşın gürültüsü… Değirmenciye bir şey söyleyecek olsa bağırırdı insan… Saati yoktu Ahmet’in. Karşısındakinin koluna bakıp kalkıyordu usulca.

«Nereye yeğenim?»

«Derse…»

Gülerdi öteki.

«(Gülme! Biz buraya okumağa geldik!)» Giderdi. Gülerek bakarlardı ardından. «(Git oku oku! Burjuvazi dört gözle bekliyor. Diplomanı al, bir an önce buyruğuna gir. Bugünkü yöneticilerin bize ve halka yaptıklarını bu sefer sen yap!..)»

«(Bunlar her şeyi ters yoruyorlar! Anam bekliyor beni. Çok istiyor. Okumazsam dertlenir! Hem devrime kaymakam gerekli değil mi? Devrimin iyi yetişmiş yöneticilere, maliyecilere, dışişleri elemanlarına gereksinimi yok mu?)»

Ayıp bir işe girer gibi giriyordu amfiden içeri. Hoca gelmeden yerini alıyordu. Sıraların üstündeki yazıları okuyordu. Gene aynı tükenmezlerle, aynı cümleler! Bazılarını kazımışlardı. «Yaşasın El Fetih!» yazıyordu birinde. Silinip gitmek üzere olan bir «Serpil I love you» vardı. Genç doçent, notlarını kürsünün üstüne koyuyordu. Ayağa kalkma yoktu lisedeki gibi. Sağ elinin iki parmağını yelek cebine sokarak başlıyordu:

«Devletin iki erki üzerinde duruyorduk. Yasama ile yargı erki arasında yer alan ve her ikisinden daha geniş yer tutan bir erk daha vardır, o da yönetim erkidir! Yönetimde yetkiler… Yetkinin kaynaklan…» Not almak istiyordu Ahmet. Bakıyordu çevresine, yoktu hiç alan! Bir kız öğrenci çoğaltma notunu açmış, çiziyordu kırmızı tükenmezle. «(Ben alayım!)» diyordu kendi kendine. «Yasama erki soyut, genel ve nesnel nitelikte kurallar koyar. Yönetim ise daha belirgin, somut ve süreklidir. Toplum, yasama organı olmadan olabilir, ama yönetimsiz olamaz. Yönetim, kamusal gereksinimleri karşılama amacı

264

KARA AHMET DESTANI

güder. Toplum var oldukça gereksinimleri de olacaktır. Yönetim bazı hallerde yasama niteliğinde çalışmalar yapabilir. Örneğin bütçe…»

Bütün dikkatiyle not almayı sürdürüyordu. «(Bütün dikkatimle çalışacağım!)» diye kendini bağlamak istiyordu. İki saat üst üste Kamu Yönetimi doçentini dinliyordu. Sonraki dersleri de izliyordu. Uğramıyordu kantine o gün. Öğleden sonrayı hep dersle geçiriyordu. Akşam için sucuklu tost yaptırıyordu. Küçük plastik kap içinde yoğurt yiyordu. Çoğaltma notlarıyla kantine gelip bakıyordu. Ulubeyli Feyzullah abiyi görmezden geliyordu. Yatakhaneye geçiyordu. Odasında arkadaşları yok. Uzanıyordu yatağına. Notlarına bakıyordu. Çoğaltma notunu okuyordu. Bir «Kamu Yönetimi» kitabı. Dersi veren hocanın yazdığı. Yeni basılmış. Açıp, «Devletin Üç Erki» bölümünü okuyordu. Sınav zamanı okumak üzere kendi notlarını düzene sokup iğneliyordu. Uzanıyordu sonra…

Ortalık kararmış, başka odalarda, koridorda ışıklar… Canı geçmiş biraz. Dizlerinin üstünde bir el gezmiyor. Fırlayıp doğruluyor. Feyzullah abi gelmiş. Yanında biri var. Toparlanıyor. Kalgıyıp yatağa çıkıyor Feyzulah abi. «Turgut bu arkadaş!» diyor. «Orta Doğu’dan! ODTÜ’den yani…» Kalgıyıp o da çıkıyor. Oturuyorlar. Sigarası yok. Bir şey demesine kalmadan Turgut kendi sigarasını çıkarıyor. «İster-\ seniz kantine inelim, çay içeriz!» diyor Ahmet.                                  I

«Boşver! Kantin kalabalık…»

Yatağa ayaklarını koymamak için dikkatli davranıyor Turgut.

«Bir grup; çok güvenilir arkadaşlardan bir grup! Hem de gözü-pek bir grup! Çok iyi bir iş düşünüyoruz. Bugünlerin acil bir görevi için. Şimdi adaylar saptanıyor. Turgut’a dedim, acaba Ahmet’i de alabilir miyiz?»

Bir ateş basıyor her yanına. «(Acaba nasıl bir görev? Nasıl acil acaba? Yani çok mu tehlikeli?)» Yüzü alarıyor hafiften. Söylemiyor ‘ bir şey. İlk anda tatsız önerilerle karşılaşacağı geliyor aklına. Bir sezi. Bakıyor Feyzullah’m, Turgut’un yüzlerine. Kıpırdamıyorlar. Göğsünün içinde davulun çubuğu, çomağı inip kalkmağa başlıyor.

«Konuştuklarımız aramızda kalacak! İster kabul et, ister etme, aramızda! Seni ağzısıkı bildiğim için Turgut’u getirdim. Fakültenin her yanı ajan dolu. Sen bakma herkesin «devrimci»ligine! Türlüsü

KARA AHMET DESTANI

265

var. Senin ağzısıkı olduğunu hemen anladım. Halkımıza karşı görevlerimizi yapabilmemiz için çok iyi hazırlanmalıyız!..»

Hem dinliyor, hem de, «(Şimdi eli parkasının cebine gidecek, fıstık üzüm çıkaracak!)» diye bakıyor. Gözlerini araştırıyor. Bir sezi. İlk günden, kayıt gününden, yanına sokulup yardım etmişti. Tatildi. Niçin buradaydı? Niçin köyünde değildi? Kızılay’da, «Bankaya girip paramı sorayım gelmiş mi?» diye kırmıştı bir gün. Dışarda beklemişti Ahmet. Yüzlükleri cebine yerleştirip çıkmıştı. «Paramı buradan alırım, bankadan…» Sormamıştı kim gönderir? «Buraya gönderir babam, hesabım var…» Yoksul bir köylünün oğluydu değil mi? «(Bir bilen arkadaş bulmalı Ulubeyli!..)» Ansızın düşünmüştü bunu. Sormalı neyin nesi, kimin fesi bu «abi»?

Gözlerinde mavi bir kıpırdanma ile konuşuyordu:

«Senden saklamak gerekmez: Yeni bir grup gönderilecek El Fetih’e. Amaç, Orta Doğu’da Amerikan emperyalizminin ileri karakolu olan İsrail’e karşı savaşan Filistin halkını desteklemek! Vede kendimize eğitilmiş militanlar kazanmak! En iyi eğitim eylem içinde eğitimdir. Bunun son derece gerekli olduğunu düşünüyoruz. Sana sormağa geldim: Var mısın? Hemen cevaplaman gerekmez; düşün! Düşündükten sonra söyle. Yol paran hazır. Sınırdan geçiş kolaylıkların hazır. Kısaca, her şey hazır…»

Vücudunun yanması sürüyordu. «(Nasıl kolaylıklar örneğin, hangi sınırdan geçiş?)» Sormak istiyor, soramıyordu. Başka bir soru geliyordu aklına, ilk tepkisinin olumsuz olduğunu belli edebilirdi: «Yoksa tatile mi giriyor okulumuz?»

«Yooooook… Tatile filan girmiyor!»

«Öyleyse tatilde mi gidilecek El Fetih’e?»

Gülüyor Feyzullah: «Senin burada okutulan dersleri hâlâ ne kadar ciddiye aldığını biliyorum! Ama yakında böyle olmadığını anlayacaksın. Eylem içinde devrimci pratikler kazanmak, derslerden daha ciddidir dostum! Bunları çok yakında anlayacaksın…»

«Sen de gidecek misin? Turgut abi de gidecek mi?»

Biribirlerine bakıyorlar. «Kimlerin gideceği kesin belli değil! Ben isterim; ama seçerlerse! Bir komite var; seçimi komite yapıyor…»

«Beni seçecekleri belli mi?»

«Önereceğiz; tam belli değil; ama…»

266

KARA AHMET DESTANI

«Ben…»

«Hemen cevap vermen gerekmez! Düşün!»

«Düşündüm tabii! Dersleri aksatmağa yoğum ben!»

«Aksatma gene! Tatilde gidecek gruba koyarlar seni…»

«Sakıncalı iş! Bana iyi görünmüyor…»

«Eh biraz sakıncalı tabii! Ama gerekli! Ben seni gözüpek, zeki bir halk çocuğu olarak tamdım. Onun için geldim, geldik. Fakat sen de korkuyorsun galiba…»

«Korkuyorum; korkmuyorum; orası ayrı! Buraya okumak için geldik! Yılların büyük zorluklarını, büyük yoksunluklarını aşarak! Her şey bir anda uçup gidecek… Yapamam!..»

«Köylüler kararsız ve korkak olur. Küçük mülkiyet ile dağınık yaşamanın etkileridir bunlar. Lenin gerçekten haklıdır…»

Başını eğip susuyor. «(Bir öğrenci olarak, yasa dışı davranışlardan korkuyorum. Burjuva yöneticilerinin bizi başıboş bırakacaklarını ise hiç sanmıyorum. En çok da okuma olanağını elden kaçırmaktan korkuyorum…)»

«Emperyalizmden korkanlar onunla savaşamazlar!»

«(Ondan da korkuyorum tabii! Ama gerekince…)»

Feyzullah’la Turgut, biribirlerine göz ediyorlar. «Emperyalizm kâğıttan kaplandır. Korkutuculuğu görüntüsündedir. Korkuyu aşıp hazırlanmak ve savaşa girmek zorundayız!» Turgut konuşuyordu. «İs-/ tanbul’da Derby Lastik Fabrikası’nm işgalinden sonra burjuvazinin tutumu değişti. Demirdöküm, Hisar Çelik işgallerini hiç de hoş karşılamadı. Üniversite işgallerine o kadar sert çıkmamıştı. Kendi işyerlerinin işgalinden çıldırdı adeta! Geniş öğrenci katliamı bu yüzden. Aynı zamanda işçi katliamı. Bir yandan da köylülerin öldürülmesi başladı doğuda, güneydoğuda. Faşist komandolar yeniden silahlandırıldı. Biz eli kolu bağlı oturamayız. Tapası sıkan ortaya! Ama kaz gibi değil. Hazırlanarak. 16 Şubat olaylarını gördük. Kanlı Pazar’da, İstanbul Taksim Alanı’nda, silahla, bıçakla kum gibi çullandılar üstümüze; polisin desteğinde…»

Turgut elini Feyzullah’ın dizine vurdu; atladılar aşağıya. «Dediğim gibi, hemen cevap vermek zorunda değilsin; düşün biraz!» dedi Feyzullah giderken.

Yattı yerine yeniden. Arı kovanının içi gibi uğulduyordu başı.

KARA AHMET DESTANI

267

 

 

Kantindeki uğultudan beter. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Düşünüyordu. İçinin en derinlerinden duyuyordu haklılığım. Dersleri aksatacak her davranıştan dikkatle kaçınmalıydı. Yıkılır, küttedek ölürdü anası. Bunu nasıl anlatacaktı «abi»lere? Anlatmağa gelince duraklıyordu. «Korkaksın! Köylüsün! Kaçıyorsun! Burjuvazi diplomanı alıp gitmeni bekliyor…» Bütün sözlükleri, sözcükleri yutmuşlardı. Takır takır söylüyorlardı.

Ertesi gün koridorda raslaştılar aşağıda. Ardından gördü Fey-zullah’ı ilkin. Bir gözdağı gibi duruyordu orada. Geçip gidecekti. Om zuna koydu elini. Dönüp baktı. Mavi mavi gülüyordu. Sıcaktı; dosttu hatta! Kendisiyle yürüyecek sandı. Duruyordu. «Derse mi gene?» «Derse…»

Kısaca karşılık verip kesti. Yürüyecekti. «Dur bir dakika!» Başkasını bekliyordu belki.

«Çok önemli günler yaşıyoruz Ahmet Kara! Ama herkes laf üğü-tüyor. Lafla bir şey olmaz! Bizler eylem eylem diyoruz, kimse ya-… naşmıyor. Söyler misin ne demek devrim?»

«(Sınava sıra geldi demek?)» gibisine baktı Ahmet. «Altyapı değişikliği değil mi? Toplumu kapitalizmden sosyalizme geçirmek değil mi? Fakat önce emperyalizmle olan bağını kesmek gerekir. Milli devrim aşaması! Devrimci kim, söyler misin?» Susuyordu Ahmet. «Ciddi soruyorum;  kim?»

«(Böyle ayaküstü mü?)» gibisine baktı. Gitmeyi denedi bir daha. «Biliyorum gideceksin; ama söyle de git; kim?» Gidebilmek için söyleyip kurtulmalıydı: «Devrime inanan…» «Haha haha!..» güldü. Utançlı duruma  düşürmek istemiyordu yeni arkadaşını belki:  «Kusura  bakma;  sana gülmüyorum!  Herkes böyle diyor. Diyelim ki herkes inanıyor. İnanç neyi çözümler? İnanıyor ama bir şey yapmıyor. Devrim olur mu? Devrimci diye devrim yapana denir Ahmet Kara! Devrim için eylem şart! Eylemsiz devrimcilik laf. Şimdi ortam lafçılarla dolu. Hepimiz lafçıyız. Beklettim seni, özür dilerim. Git şimdi, yeni laflar kazanmağa!» Bırakmıştı Ahmet’in kolunu, tuttu gene, sordu: «Dersiniz ne?»

268

KARA AHMET DESTANI

«Siyaset Bilimine Giriş…»

«Evet git; burjuvazi açısından siyasetin lafım çoğalt…»

Gene dünkü uğultu başının içinde. O uğultuyla girdi amfiye. Bozkırlı Hasan’ın yanına oturdu. Onun ötesinde de Samsunlu Kadir. Hocanın yeni basılmış kitabı ellerinde. Ahmet not kâğıtlarını çıkardı. Kalemini çıkardı. Uğultu arttı başının içinde.

Hoca geldi. Birinci dersi bitirdiler. İkinci derste Hasan çıkıp gitti. Öğleyin kaynaşmağa başladı koridorlar. Kantine doğru gidecekti. Hasan’ı gördü. Gruplar halinde konuşuyorlardı. İçinde uğultu, dışında uğultu. Durdu Hasan’m yanında. Bir elini kemerine geçirmiş, birini kaldırmış, anlatıyordu son sınıftan «abi»:

«Partinin öncülüğü şartsa, ki yüzde yüz şarttır, o halde yönetimini revizyonistlerden arıtmak gerek! Bilimsel sosyalizmi eylem kılavuzu kabul etmeyen oportünistlerden arıtmak gerek partiyi!..»

Hasan’a sorguyla baktı: «Kim bu?»

Kulağına sokulup fısıldadı: «Dev-Genç Merkez Yürütme’den; adı Halûk! Partiyi basalım demek istiyor…»

«(Sinmek benimki!)» diyordu çekilip giderken. «(Gene korktum, siniyorum işte! Fakat sosyalizm işçi sınıfının ideolojisi değil mi? Hani işçi sınıfı ortada? Niçin o arıtmıyor partiyi oportünistlerden?)» Uğultunun içinden seçmeğe çalışıyordu kafasındaki soruların karşılığını. İşçi sınıfına yandaş aydının görevi, ona bilinç götürmek değil mi? Bilinç götürmek için mi basacaklar acaba partiyi? Gidip Mevlüt’ü bulsaydı. Bakalım o ne diyordu? Bir çalkantıda kalmışlardı. Nasıl okuyacaklardı? Nasıl sıyrılıp çıkacaklardı çoğunluğun aktığı selin dışına? Nereye sinerek?

Öğleden sonra iyice büyüdü uğultu:

«Gidiyoruz; yürüyün; haydiiin!..»

Çekip çekip alıyordu Merkez Yürütme’den Halûk. Kurtuluş Alanı’nda baktı, dört yüzden fazlaydılar. Parkın oraya geldiler, Kolej’in önünden yukarı ağdılar. Üç yüz elli var yoktular. Mithatpaşa Cadde-si’nde daha da yoğundu trafik. Bir otobüs duruyordu. Atladı Ahmet. Bir durak geçince indi. «(Kaçtım)» dedi. Karıştı Kızılay’ın kalabalığına. «(Sindim gene!)» dedi. Yürüdü öbür yakaya. Bilmiyordu olanı, olacağı. Belki yerle bir edeceklerdi partiyi. Belki bağırıp çağıracaklar, döneceklerdi. Polis  çağıracaktı içerdekiler  belki.  Polis   sevinecekti:

KARA AHMET DESTANI

269

«Yesinler biribirlerini!» Orduevi’nin yanında bir küçük park vardı. Boş banklardan birine oturdu. Uğultuyu dinliyordu. Şehrin uğultu-suydu. Çok uzaklardan gelenle en yakından kopan biribirine karışıyordu. Demirin, camın, etin, kanın seliydi akan. Potada erimiş. Otomobil, otobüs, resmi, özel, asker, sivil, yıldızlı, az yıldızlı, çok yıldızlı arabalar; Çankaya yönüne giden general arabaları; simsiyah; yeniden otobüsler; eski yeni; akıyordu. Akanın uğultusu… Daha büyüğü başının içindeydi… Nasıl çıkacaktı bu çıkmazdan? Derse girebilmenin zorluklan… Tâ Karasenir’den! Kitap alabilmenin, para bulabilmenin, oğlunu kızını daha fazla okutmak istemeyen bir kocanın gönlünü edebilmenin zorluklan… İyi kötü aşmıştı bunları, ama okuyabilecek miydi bu durumda? Hızlı bir sel; güldür güldür akıyordu; akacaktı! Olanaklı değildi kıyısında durup bakmak! Durup bakmak; geçip gitsin! Geçip gitsin; dönüp okula varsın; sessiz; kimse kimseyi itip kakmıyor, yada kolundan çekmiyor; kitaplar daha kaim olsun isterse, isterse dört ders daha koysunlar günde, kesilmeyen bir istekle okusun okusun okusun! Devrime hizmetse ondan sonra! Sosyalizme hizmetse.ondan sonra!..

Öyle üzülüyor,.düşünüyor, düşündüğünden sıkılıyordu: «(Sinerek; ama ne kadar; vede nereye kadar?)» Yoksa gerçekten gelmiş miydi tavı? Bugünler o günler miydi? Acaba bütün fabrikalarda, ocaklarda işçiler, bütün tarlalarda köylüler kaynaşıp duruyordu  da,  sadece öğrencilerin toparlanıp   yürümesini mi bekliyorlardı? İki gün daha çıkıp varmasalar, güzelim devrim kaçıp gidecek miydi elden? O günler miydi?

Kaçıp gidecek, sonra babası, anası, kısacık sürenin içinde bilinçlenmiş, değişmiş; vede hemen duymuşlar Ahmet’in kaytardığım; gelip yakasından alıyorlar; oturtuyorlar Karasenir’deki evin hayatına; «Yazıklar olsun sana Ahmeeet! Bizden, bizim davamızdan kopup gitsin diye mi yolladık seni Ankara’ya? Yazıklar olsun!..» Kardeşi Şerfe, «Herkesten umardım da senden ummazdım abi! Yazıklar olsun!» mu diyecekti?

Küslüğünü filan unutup Irazca ninesi çıkıp gelecek: «Nerede o Ahmet olacak? Gösterin bakayım! Var mıydı senin damarında ödleklik? Budala babandan mı aldın? Sen kaytardığın için her şey geri kalmış!  Kaytarmasan yıkılıp  gidecekmiş   haramzadelerin   saltanatı!

270

KARA AHMET DESTANI

Yoksulları kanatlandıran, yeni evler, sağlam merdivenler, gülistan köyler kuran güzelim devrim oluverecekmiş kaytarmasan!..»

Kapının ardına sinecekti, yüklüğe girecekti. Gelip oradan baba-sıgil’in yattığı karyolanın altından çekip alacaktı Irazca:

«Hâlâ siniyorsun öyle mi? Haram olsun sana yedirdiğim bişiler, katmerler! Zukkum olsun tane yurken ütüp verdiğim mısırlar!» mı diyecekti? Yüzüne mi tükürecekti Halil İbiş, Melek Hasan?

Bozkırlı Hasan geldi caddeden. Rastlantı mıydı, yoksa izlemiş miydi ardından? Oturdu:

«Ne oldu, kaçtın mı?»

«Yooo, şimdi geldim!»

«Ben kaçtım…»

«Boşver yahu! İnekler! Yüz kişi yok hepi topu! Bağırıp çağırıyorlar. İçeri girerlerken ben de tüydüm. Bunlar bizi belaya belaya çekiyorlar yahu Ahmet! Ne yapacağız okumak için?»

«(Nasıl söyledim kaçtığımı hemen? Sordu mu da söyledim?)» Kızdı kendi kendine. Bir süre konuşmadan oturdu.

«Kalk gidelim!» dedi Hasan.

Kalktılar.

«Hep bizim fakülteden mi baskıncılar?»

«Vardı başka fakültelerden.»

Piknik’in önünden Gökdelen’e doğru yürüdüler. Döndüler biraz daha dolaşmak için. Gelen giden, hızla yürüyüp çarpan, dükkânlara girip çıkan, vitrinlere bakan, bin kılıkta, bin boyada insanlarla fokur fokur kaynıyordu Kızılay. Akıyordu her türden, her boydan, her boyadan arabaların seli…

«(Pek öyle devrim filan düşünmüyor herkes!)» Konuşmak istiyordu Hasanla: çekiniyordu. «(Ama abiler bizi uçuracaklar!..)»

«Sana da söylediler mi El Fetih işini?»

Şaşırdı birden. «(Bu kadar yayılmış bir işi neden gizli gibi söylediler bana?)» Ne diyeceğini bilemedi bir an. «(Bir duyuru assınlar kantine, isteyen yazılsın!..)»

Attı: «Haberim yok! Nedir o?»

«Gitmek isteyenleri saptıyorlar fısfıs…»

Vakit geçmeden dönseydi yurda! Kalktı ansızın: «Geliyor musun? Ben gidiyorum!» dedi. Otobüse bindiler duraktan.

KARA AHMET DESTANI

271

Birkaç gün geçtikten sonra geldiler Feyzullah’la Turgut. Göz edip sordular: «Düşündün mü o konuyu?»

«Böyle işlerde yoğum ben! Çünkü…»

«Çünküsü ne?»

«Yasal değil her şeyden önce…»

«Emperyalizmle savaşmak suç değil ki!»

«Pasaportla mı gidilecek?»

«Değil ama ne olur yakalansan bile?»

«Sınırı pasaportsuz geçmekten bile yatarım altı ay! Dersler kalır. Kaydım silinir. Buna ailemin dayancası yok…»

Küçümseme duygusunu yüzüne yayarak baktı Feyzullah: «Küçük burjuva bağlarıdır bunların hepsi!..»

«Öyledir belki; ama…»

Turgut çekti Feyzullah’ı: «Niçin vakit ziyan ediyorsun? Zorla olmaz ki bu işler! Bu işlere girecek kimsede yürek ister, yüreek! Kor-kuyorsa ne zorluyorsun?» Çekti arkadaşını yürüdüler.

Kimin kim olduğunu bir bilebilseydi açık! Güvenilecek olanı, olmayanı, yalanı dolanı bir seçebilseydi! Dolmuştu boğazına kadar. Dertleşecekti. Soracaktı. Nasıl çıkılır çıkmazlardan, nasıl alınır diploma denilen kâğıt rüzgârda savrulan alevlerin ağzından? Nasıl yüz akıyla dönülür ananın babanın yanına? Nasıl suçsuz bakılır kardeşlerin, şehrin, köyün yüzüne?

Hasan’la çıktılar dersten:

«Kantine doğru gidelim!..»

«Canım istemiyor kantini…»

«Gidelim Hukuk’a, Hacettepe’ye?»

«Ne var Hukuk’ta, Hacettepe’de?»

«Gel öyleyse yurda gidelim, atalım kitapları!»

Yürüdüler. Doluydu koridorlar, merdivenler, kantin… «Kantinci bile bizden!» diyordu Feyzullah abi. Herkes bizden, ama niçin sinsi sinsi bakışlar? Neden güvensiz gözler? Çıkıp kitapları koydular:

Lavaboya girdi Hasan. Ahmet de yürüdü ardından.

«Ne haber hemşerim?»

«İyilik Muharrem abi! Senden ne haber?»

«İşiniz yoksa dolaşalım biraz. Arkadaş senin sınıftan mı?»

«Ahmet, benim sınıftan! Canın mı sıkkın abi?»

272

KARA AHMET DESTANI

«Sıkkın; sıkkın değil; yürüyelim biraz…»

Çıkıp yürüdüler. Ana caddenin kıyısında durdular. Kızılay-Bah-çeli; Dikimevi-Dörtyol; akıyordu dolmuşlar, otobüsler, taksiler. İsin dumanın içindeydi Ankara. Boğazı burnu dolduruyordu taşıtların, bacaların dumanı. Dikimevi yönüne döndüler. Yukarı, Abidinpaşa yokuşuna vurdular. Çıkıp gidiyorlardı konduların denizine.

«Koskoca Site Yurdu faşoların elinde! Bir haber dolaşıyor ba-sacaklarmış Hukuk Yurdu’nu, bizimkini…»

Yürüyüp daldılar denize. Biribirine girmiş sokaklar, büyüük kalburlarda savrulan çocuklar. İkili üçlü öğretimdeydi gecekondu ilkokulları. Köylerdeki gibi köşebaşlarına çokaşmıştı kadınlar.

«Hepsi silahlı; hepsinin desteği polis…»

Yürüdüler. İkindin güneşinden ışıklar oynuyordu camlarda. Sobaların, maltızların canlanan dumanları. Kirli bulutlar beşer onar toplaşıp kapatıyordu yukardaki maviliği. En kıyıdaki evlerin ardında gübrelikler vardı. Sığırcıklar, serçeler savruluyordu. İmrahor’a yamaç bir sırtın başında durdular. San, yeşil, yeşil, sarı, kırmızı, kahverengi, kırmızı, yeşil, yeşil kiremitrengine boyalı kondular. Enginli yüksekli. Dereli tepeli. Sokak belirsiz, yol belirsiz. Sarı yapraklanyla yamaç kavakları, taşlarda su bulmağa çalışan kır insanları…

«Boyna da geliyorlar! Bir yandan göz yumuyor, bir yandan ekip yollayıp yıktırıyor burjuva devlet…»

Oturdular bir taşın başına.

«Boyna da geliyorlar! Hoşgeîip safalar getiriyorlar…»

«Şehirlerin kurtuluşu! Taze kan, gecekondular… Safalar…»

Oturdular. Buralarda biraz temizdi gökyüzünde bulutlar.

«Nasıl gidiyor dersler Ahmet?»

Baktı Muharrem abinin geniş yüzüne. «(Bozkırlı mı acaba?)» Karşılık vermedi birden. Hile aradı yüzünde, sesinde. Uzuyordu ara. Gözlerini tuttu Muharrem, ayırmadı üstünden.

«Dersler iyi, hem de kolay, ama…»

«Aması ne?»

«Çok çeşit tipler var!»

«Nasıl?»

«Ajan filan gibi…»

«Nasıl yani?»

KARA AHMET DESTANI

273

«Kim kimdir bilmiyoruz Muharrem abi! Herkes yaklaşıp bir şey açıyor. Sorular soruyor. “Şu bizden bu bizden, bu devrimci!” diyorlar. Ama bilmiyoruz kim kimdir, nedir, necidir?..» «Çoğunluk  devrimci tabii…» «Faşolar azınlık mıdır?»

«Azınlık değil, yoktur pek! Korkudan olamazlar…» «Bir şey sorabilir miyim? Çok sıkılıyorum. Hasan belki farkında. Kimdir bu Feyzullah abi, tanıyor musunuz?» «Hangi Feyzullah, kaçta?»

«Üç’te galiba. Ulubeyliyim diyor. Soyadı Temeltaş.» «Feyzullah Feyzullah… Birkaç tane var da…» «Yeşil parkalı, mavi gözlü!» «ODTÜ’den Turgut’la dolaşıyor!..»

«Şu İzmirliyi mi diyorsun acaba?»                                    _

«Nasıldır?» «Neden soruyorsun?» «Sıkıştırıp  duruyor…»

Sordu: «Aramızda kalacak değil mi abi?» Sorup bekledi. Gözlerini evet anlamına kırptı Muharrem. «Belki  kuşkum yersiz!  Çok üstüme düşüyor. Lütfen aramızda kalsın. “El Fetih’e bir grup göndereceğiz, paralar, geçiş kolaylıkları, her şey hazır; var mısm?” diyor. Bir, iki, üç! “Sandıksal değil, namlu-sal…” diyor; kışkırtıyor sanki…»

Birinci içiyordu Muharrem abi. İki ayağının arasında duruyordu paketi. Alıp bir tane daha yaktı. «Sonra?»

«Valla bilmiyorum! Herkesin üstünde  gözü, durmadan tarıyor sanki. Bastıra bastıra da soruyor…» «Eskiden tanır mıydı seni?»

«Kayıt için geldiğimizde tanıştık. Sokuldu yanımıza, kayıt formlarını doldururken yardım etti, kitaplar salık verdi…» «El Fetih’e o mu gönderiyormuş grupları?» «Aday saptıyormuş! Komite seçecekmiş!» «Sonra da namlu mamlu haa?» «Bir de onu, evet…» «Sen ne dedin?» «Yasadışı  işlerde yoğum!..»

18

274

KARA AHMET DESTANI

«Sana da daklaşıyorlar mı hemşerim?»

«Evet… Aynı…»

Kalktı Muharrem. Çırptı pantolonunun ardını. «Hemşerilerden Zeynel’i göreceğim! Dönmüştür işten. Geçerken bir uğrayalım evine. İsterseniz siz inip gidin… Karışmayın böyle işlere. Namlu mamlu; o kadar ayağa düşmedi devrim! El Fetih’e filan da boşverin. Sizi temelli çaylak mı bellemişler? Ben soruşturma yaparım, hangi yollar-daymış bakalım o Feyzullah olacak? Tanırım ama pek bilmem içyüzünü. Biraz aralı durursanız iyolur…»

Ayrıldılar. İniş aşağı yel gibiydi Ahmet. «Uçacak mısın?» diye kolundan çekti Hasan. Kuş gibi hafiflemişti. Belki işine geldiğinden, birden ısınmıştı Muharrem’e. Yüzü, sözleri, sesi güven veriyordu. Hem sert, hem koruyucuydu bakışları.

«(Okuyacak mısın; evin olacak Ankara’da! Toplum düzeni adil olacak. Devrimse işçi sınıfının büyük gücüyle başarılmış, değişiklikler gerçekleştirilmiş olacak. Sarılacaksın derslere, günü gününe! Hiçbir sınavda çakmadan, geçip gideceksin. Sabahları geleceksin huzur içinde. Akşamları varacaksın huzur içinde. Soyunup yıkanacaksın. Azıcık paran olacak. Çıkacaksın, erkek kız, arkadaşlarla buluşmağa. Yok mu böyleleri şimdi? Devede kulak!)»

Gene daldılar kantine, sonsuz uğultunun içine. Kimi tost yaptırmış, kimi çay almış. Abanmış biribirinin üstüne öbekler…

«Dolu dolu atmayı iyi biliyor millet!..»

«Gene neler söylemiş Büyük İnönü: “Üç solcu serserisinin eline mi kalmış memleket?”»

«Bu sefer İzmir Limanı’na demirliyormuş 6. Filo, işte haber…»

Bıyıklarını gün geçtikçe büyütmüş, burmağa başlamış, yeni aldığı parkanın içinde sessiz, birden elini vuruyor masaya Ahmet’in tanımadığı ikinci  sınıf öğrencisi:

Sürelim yan yan bindiğimiz al atları!

Menzil yakın.

Bakın

kurtuluş günü artık sayılı. Önümüzde şarkın gelecek inkılap yılı bize kanlı mendilini sallıyor.

KARA AHMET DESTANI          ‘.                     275

Al atlarımız

emperyalizmin göbeğini nallıyor.

Abdullah Utku’yu anımsıyor derin bir özlemle. Kimbilir nerelerdedir? Nasıl ustaca okurdu? Nasıl kendinden geçerdi gözlerini yumup? Arttı alabildiğine öğretmen kıyımı. Üst üste yakılan, yıkılan TÖS şubeleri… Öğretmenlerin evlerine, lokallerine atılan dinamitler, bombalar… Bugün burada, yarın şurada patlamalar… 8 Temmuzda Kayseri Olayı… Toz duman içinde bir Anadolu…

Bakın

kurtuluş günü artık sayılı.

Şiiri duyarak okurdu Abdullah öğretmen. Ama kurtuluş günü nerede? Daha ilk yilm ilk a^bmda, yolu batağa girmiş bir öğrenci değil miydi kendisi? Hem de ^pUdiğine toy! Bir yanı tıpkı kendisi gibi yüzyıllardır sömürülmüş, bu yüzden yoksul düşürülmüş bir halka arka çıkıyor, onun ancak devrimle giderilecek dertlerine sarılıp «İlle devrim!» diyor, her şey sanki o kadar hazırmış gibi ivecen! Bir yanı da: «Sıçarım sizin devriminize filan! İşte halk gülüm balım yaşayıp gidiyor, topraksa bizim toprakları verdik, işse bizim işleri işliyor, az çok hakkını da alıyor; arada öğrencilere ne oluyor? Upuslu durup kışkırtmacılık, komünislik yapmasalar, kimsenin ne diyeceği olur onlara? Onlar kızıştırdığı için bunca grev! Biz.de zorunlu olarak polis molis çağırıyoruz, vurum kırım bu yüzden!..»

«(Arada benim gibi kaç kişi var sadece okumak için çırpman? Ben, ne olursa olsun okumak, ama devrimciliği de sürdürmek istiyorum. Devrimciler var, tutucu dürzüler var. Halk ortada. Tutucu dür-züler Amerikalılarla birlik. Arkadan akıl, para, silah veriyor. Bunca patlama kendiliğinden mi? İki adım duraklarsam, üç adım ileri giden bir Ahmet oluyorum. Çevremdeki abiler; yurtta, kantinde, ders gördüğümüz amfilerde, gezdiğimiz sokaklarda arkadaşlar; herkes; bir sele katılmış giderken kalamıyorum bön gibi, bilgisiz gibi, korkak gibi, gerici gibi… Kalırsam kınanmaktan korkuyorum. Oysa ben bu yola kınanma korkusuyla girmedim. Özümden inanarak, koşullarımdan yürüyerek geldim! Şimdi okuma zamanı, okuyup sınıf geçme, bir

276

KARA AHMET DESTANI

yıl, iki yıl, üç, dört yıl, hooop, diplomayı alıp işbaşı yapma zamanı! Anamı, önce o dünyanın en kokulu çiçeğini isteyen, özenen, en yoksul, en direşken insanı olan anamı, hiç olmazsa bir tek gün, bir tek saat güldürmenin; kaymakam da olacaksam olup halktan, işçiden yana olmanın zamanı! Ama işçinin kendisi de çıksın ortaya! Sendikası var, grevi var, partisi var, çıksın; devrim desin! Ben ona yandaş olayım! Bana ille bir görev yükleyeceklerse, haydi uyandır köylüyü diye-ceklerse, peki uyandırayım, ama okumamı kesmeden, öğrenciliğimi yitirmeden! Ben öğrenciliği kolay bulmuş değilim! Kolay kazanmış değilim sınavları! Ölümden kurtulmak kadar zordu babamdan kurtulmak! Anam olmasa kurtulamazdım. Şimdi anamı düş kırıklığına uğratamam, onu babamın önünde yenik düşüremem! “Gitsin okusun diyordun, işte okudu, buyur!” dedirtmem! Anamın kardeşlerimin başında guguk kuşu gibi öttüremem babamı! O zaten bizi seviyorsa elin arı için seviyor. Onun içini ben bilmez miyim?)» Daldı mı çıkamı-yordu. Uzun uzun döküp düşünüyordu kendi kendine.

Bıraksın peşimizi

kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! İşte:                                                                         /

Şu güneşten düşen ateşte

milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar

göğsünün kafesinden yüreğini; şu güneşten düşen

ateşe fırlat;

yüreğini yüreklerimizin yanına kat! Akın var

güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!..

KARA AHMET DESTANI

277

Yandaki masada ikinci sınıf öğrencisi peşpeşe belki on şiirini okuyor Nâzım’ın. Okuyuşuna kendisi de hayran! Dinleyenler hayran. Bu hayranlığa Ahmet de katıldı. İyi ezberlemişti, güzel okuyordu kahraman ozanı. «Yok üstüne bir tane daha! Sanatına yaşamını koymuş; sanatını tümüyle kavgasına verebilmiş ozanlar geçmişte var, günümüzde yok! Yok dizine çıkacak…»

O sırada Muharrem’le Merkez Yürütme’den Halûk arasında, Abdullah Utku’nun yirmi yıl yaşlanmışına benzeyen bir adam geldi. Geçip çay ocağına gideceklerdi. Muharrem, Ahmet’i gördü birden. «Buraya oturalım!» dedi yanındakilere. Ahmet, dirseğinin üstüne yas-lamıştı başını. Toparlandı. Yandaki masayı dinlemeyi de bıraktı. Muharrem boş sandalya aldı iki tane. Ahmet aldı bir tane. Halûk dikiliyordu.

Abdullah- Utku’nun yirmi yıl yaşlanmışına benzeyen adam acaba babası mıydı birinden birinin? Yoksa abisi mi? Yoksa bir fabrikada işçi temsilcisi mi? Ellerine baktı Ahmet yangözle, işçi eline benziyordu da, benzemiyordu da! Oturdular o arada. Muharrem çay ocağına bakıyordu. Mertali ile göz göze geldiler. Parmaklarını şaklatıp çağırdı onu. Silgi bezi omzunda geldi Mertali. «Buyursun benim abi-lerim, çay, kahve, gazoz, ayran; yerli mallarımızdan buyursunlar!.. Pepsi, Coca-Cola, Fruko; Amerikan içkileri bulunmaz…»

«Buyrun Hocam…» dedi Muharrem.

«Birer çay içelim… olmaz mı?»

«Olur Hocam, emredersiniz!» dedi, Mertali’ye göz etti.

Çaylar gelesiye konuşmadılar. Bir ara Ahmet’e dikti gözlerini Muharrem. Gülümsedi. Sordu gözleriyle: «Ne var, ne yok, nasılsın?» Ekledi gözleriyle: «Haklısın, biraz tatsız bir öğrencilik! Birden daldın ortasına ama alışırsın! Bakarsın olağanüstü bir iş olur, her şey düzelir; aldırma!..» İnsanı dinlendiriyordu gözleri. Hilesizdi, dupduruydu bakışları. Sonra birden unutmuş da anımsamış gibi, «Size yeni arkadaşlarımızdan Ahmet Kara’yı tanıştıralım Hocam…» dedi, bir daha göz etti Ahmet’e: «İsmail Mahir Hocamız; TÖS’ten. Bir müjde ile geliyor. 15 Aralık’ta genel boykota karar vermiş öğretmenlerimiz. Nasıl bir katkımız olabilir’i konuşacağız. Çağırsalar biz gitsek daha iyi olurdu, değil mi Ahmet?»

«Evet, tabii; zahmet etmişler…» dedi kısaca. Birden soruyu doğ-

278

KARA AHMET DESTANI

ru anlayıp anlamadığını düşünmeğe başladı. «(Elbet çağırsalar daha iyi olurdu! Kalkmış öğrencilerin ayağına gelmiş. Ama devrimcilikte böyle şeyler aranır mı? İyice suyu çıkmış burjuva alışkanlıkları değil mi bunlar? Neyse!..)» Baktı İsmail Mahir Hocanın yüzüne, bekledi ne diyecek?

«Böyle şeyleri siz de, biz de aramayız. Çok işimiz var diye arkadaşlar beni gönderdiler. Gerekirse çağırırız, sorun değil bunlar…»

«Evet Hocam, sağolun! Öyleyse sorunlarınız nedir? Ne hususlarda size katkımız olabilir; belli mi?»

«Gerçekte bizim işlerin çoğu Ankara dışında, illerde, ilçelerde, köylerde; biliyorsunuz biraz dağınığız. İşimiz böyle. Bir yandan Anadolu’ya ekipler göndermeli, bir yandan Ankara okullarını dolaşıp bağlantı kurmalı. Bazı okullarda öğrencileri ayarlamalı, girmesinler derse! Boykotu kıracak öğretmenleri sokmasınlar sınıflara…»

«Yani her okulun durumu ayrı?»

«Biri ötekine benzemiyor. Kiminde öğretmenler sağlam, kiminde idarenin baskısı çok. Kiminde katılmak istemeyen yağcılar ağır basıyor. Her okulda alınacak önlemler özel. Bir inceleme yapılmalı önce.»

«Sizde var mı bu inceleme?»                                                 /

«Bizde var tabii. Şubelerimiz biliyor. Fakat değişken…»

«Gerekli olan son durumu bilmek?»

«Evet…»

«Arkadaşlara bir açalım, ne kadar yapabilirsek.»

«Bir de afişleme işimiz olacak…»

«Basıldı mı afişler?»

«Bir grup öğretmen çalışıyor.»

«Bizim arkadaşlar da yardım edebilir. İsterseniz afiş de yaparız size. Uzman arkadaşlarımız var…»

«Ayrı afiş ister mi Yürütme Kurulu bilmem. Soralım…»

Sabırla ve saygıyla sordu Muharrem:

«Başka Hocam?»

«Bir de güvenlik sorunumuz var. Boykot öncesi ve boykot günleri genel merkez ve Ankara şubemiz saldırıya uğrayabilir. Aynı kuşkular dışardaki şubelerimiz için de var. Herkes elinden gelen önlemi alacak ama destek bulunsa iyi olur. Bunun için en yakınlarımıza, öğrencilerimize geldik.»

KARA AHMET DESTANI

279

«Peki Hocam, biz bunları planlarız arkadaşlarla. Yarın da size gelir konuşuruz açık açık.»

Çayları içtikten sonra kalktı İsmail Mahir Hoca. Dolmuş durağına kadar geçirdiler onu. Ahmet’i de çektiler kolundan. Kimi aşağıya, kimi yukarıya, durmadan akıyordu dolmuşların, otobüslerin, minibüslerin seli. «Bürokrat burjuvazinin orta ve küçük bölümü baş-kaldırıyor!» dedi Halûk asfaltı geçerken.

«Ama acımadan ezer yukarısı!»

«Halk destek olursa zor ezer…»

«Halkın elinde ne var şimdilik?»

«Ne varsa halkın elinde var! Bir insanın halka inancı zayıf ise, o insan solcu değildir!..»

«Ben solcu değilim zaten.»

«Ya nesin?»

Ahmet’e göz kırptı Halûk: «Devrimciyim…»

«Hangi devrimi yaptın?»

«Yapacağız!»

Yürüdüler içeriye. Bu sefer Muharrem göz kırptı Ahmet’e: «Sen Ahmet, sen nesin, solcu musun, devrimci misin?»

«Ben öğrenciyim…» dedi Ahmet usulca. Kalktıkları masaya oturdular gene. Kolunu Ahmet’in omzuna koydu Muharrem. Karşılık bekliyordu.

«Solcu yada devrimci öğrenci değil, öğrencisin demek?»

«Şimdilik öyle!»

«Sonra?»

Güldü Ahmet: «Sağcı öğrenci olacağım! Sonra solcu öğrenci! Sırayla! Sonra bana iş kalırsa devrimci öğrenci…»

«Nasıl sana iş kalırsa?»

«Ben sağcılıktan solculuğa, solculuktan devrimciliğe gelesiye siz devrimi yaparsınız demek istiyorum!»

Halûk güldü: «Ama bitmeyecek ki! Bizimki kesintisiz!..»

«Öyleyse siz birini ikisini yapın da ben arkadan yetişeyim. Benim gibileri toparlayıp geleyim…»

Halûk da koydu kolunu Ahmet’in omzuna.

«Şimdilik şu öğretmenlerin işine biraz yardım et madem! Af işlemeye katalım seni.»

280

KARA AHMET DESTANI

«Ama İzmirli Feyzullah’tan gıcık alıyor, ondan ayıralım!»

«Feyzullah’tan gıcık alan çok…»

«Ben işitmedim; kimler var başka?»

İki yanına bakındı Halûk: «Ben…» dedi.

«Neden? Nasıl?»

Gene bakındı: «Bunu sonra konuşsak olmaz mı?» Ahmet’in bileğini tutup sıktı: «Kusura bakma! Sana güvenmiyorum diye değil. İlke olarak dikkatli davranmalıyız. Her şeyi her yerde konuşmanın çok zararını görüyoruz.»

«Benim de arzum bu…»

«İti an, taşı yanma al!» dedi Muharrem. Karşıdan mavi mavi gülerek geliyordu Feyzullah. Orta Doğulu Turgut da yanındaydı. Turgut az önce namazdan kalkmış gibi bir uslulukla yürüyordu Feyzul-lah’m yanında. Ahmet başını eğdi nedense. Sanki kendinin bir kusuru ortaya konacaktı. Muharrem kıs kıs gülerek baktı Feyzullah’m yüzüne. «(Sıkılmazsan gel arkadaş. Bak Halûk da senden pireleniyor. Konuşacağız…)» diyordu sanki.

«(Kim var bunun ardında? Kimlere hizmet ediyor acaba? Yok-sa bomboş bir kuşku mu bizimki? Kendim bir şey sezmiş değilim; doğrudan. Zaten beni böyle işlere katmayacaksın. Kendimi nasıl bi-lirsem âlemi öyle bilirim. Anacığımın deyimiyle az biraz safımdır Peki ben safım, bu itoğlu it bunca kurnazlığı nasıl başarıyor?)»

Birden düzeltti yüzünü. «(Karıştırma şimdi bunların hiçbirini! Kuşkulandığımızı sezmesin! Çok sürmez, çözerim onu ben…)» Ök-sürdü usulca. Ahmet, Halûk başlarını doğrulttular. Gülerek yaklaştı Feyzullah: «Merhabalar!..» dedi coşkuyla.

Sandalya çekti Muharrem.

«Size de merhabalar! Buyrun birer çay alın…»

«Ben gidip derse çalışsam?» dedi Ahmet.

«Birer çay daha içelim öyle kalk!..»

«İçtik ya! Çok içmiyorum…»

«Çok çayı da sevmiyor bizim yeni devrimci!..»

Ne diyeceğini bilemeden baktı Feyzullah’a Ahmet:

«Yoksul çocuklarıyız, her şeyi hesaplarız!»

Bozuldu Feyzullah: «Hepimiz yoksul çocuklarıyız. Fıstık üzüm yediğimize bakma, biz de hesaplarız. Vede baba parası harcamayı

KARA AHMET DESTANI

281

kahramanlık saymayız. Kahramanlığımız, babalarımızı inleten bu haksız düzene kafa tutuşta. Onu yerle bir etmek için eylemin tam içinde olabilmede. Gerektiği yerde, gerektiği zamanda tapayı sıkıp ileri atılabilmede…»

«Ne oldu, biraz aday yazabildiniz mi El Fetih’e?»

«Bunları her yerde konuşamayız arkadaşım! Fakat sen uyumakta ol, ilk grup gitti bile! Devrimi namlunun ucundan çıkaracak olanların öncüleri, bugünlerde Filistin Ulusal Kurtuluşçularmın saflarında Amerikan emperyalizmine karşı savaşıyorlar…»

«Öğrenciler, yada başka deyimle öğrenci gençlik, kendini abartmalı mı, yoksa bilmeli mi gücünün sınırını? Bunu hiç tartışmıyoruz nedense. Öğrenci gençlik bir sınıf değildir. İktidara yönelemez. İktidara yönelecek sınıf adına silaha sarılması da doğru değildir. Önce o sınıfın kendi ¦ sarılmalı silaha gerekiyorsa. Gerekip gerekmediğini de o sınıf kendi saptamalı. Bunların hiçbiri yapılmamışken, Amerika’ nın ve yerli burjuvazinin alabildiğine silahlandırdığı bir ordunun karşısına çıkmak ya saflıktır, ya delilik!» Durdu.

«Bu noktada sorun inanç sorunudur. İnançlı bir grup, inancı gevşemiş orduları duman eder. Örnekleri çok…»

«Çok konuşuldu bunlar! Fakat El Fetih’e adam gönderme işinden bizim kaberimiz yok. Şaşıyoruz, niçin yok? Aşağıdan aşağıdan, vede kendiliklerinden bizi aşıyor mu arkadaşlarımız? Yoksa başka işler mi var işin içinde? Araştıracağız…»

«Lütfen araştırın! Siz araştırmanızı yapıncaya kadar ilk grup döner. Araştırırken bunları da görürsünüz elbet…»

«Kaç kişinin gittiğim biliyor musun?»

«Hayır!»

«Nasıl gittiklerini?»

«Hayır!»

«Ne biliyorsun öyleyse?»

«Bazı kişilerin gittiğini!»

«Aday saptama işine karıştın mı?»

«Bir ölçüde.»

«Gençliği vede gençlik örgütünü zor duruma düşürecek gafların hesabını sorarız bir bir…»

«Teslimiyetçiliğin, pasifizmin hesabını soranlar da çıkar…»

282

KARA AHMET DESTANI

«Teslimiyetçi vede pasifist mi olduk ölçülü davranmakla?»

«Ölçülü davranmak bütün pasifistlerin örtüşüdür! Lenin ölçüsüz mü davrandı? Mao, Fidel ölçüsüz mü davrandılar? Tarihi biliyoruz diye şişinmekten sakınsın biraz bilmeyenler!..»

Halûk, «Kalk yahu gidelim!» dedi. «Düşman tarafından görevlendirilmiş gibi konuşuyor bu adam!..»

Pişkin pişkin güldü Feyzullah: «Bu kuşku, zayıfların kafasına düşmanın ektiği tohumların yeşermiş uçlarıdır. Kimsenin, kimsenin devrimciliğinden kuşkulanmak hakkı yoktur. Birinin varsa hepsinin vardır. Zaten şu sıra herkes herkese ajan gözüyle bakıyor…»

«Bu da içimizden çok ajan olmasından, belki de olmasının doğal olmasından ileri geliyor…»

Kalktı Muharrem: «Zaten gidecektik. Sizi görünce durduk. Ağzımızın tadı da kaçtı! Hoşçakalın…» dedi.

Ahmet de kalkmıştı:  «Hoşçakalın…»

27

KIZLI DOLAŞMALAR

Halûk, ertesi gün öğleden sonra yemekhanede, «Bizimle geleceksin Ahmet, TÖS’e gideceğiz, Muharrem öyle istiyor…» dedi.

Çıktılar. Bahçede üç arkadaş daha bekliyordu.

«Gidip biraz konuşalım. Anlayalım yapılacak işin boyutlarını. Sonra dönüp işbölümü yapalım akşam.»

Yürüyüp geçeceklerdi karşıya. Birden durakladı Ahmet: «Nur-teen?» Şaşırtısından bağıracaktı az daha. «Ne arıyorsun burada seen?» diye sordu. Bir yandan da koşup vardı kızın yanına.

«Ahmeeet!..»

Çok mu olmuştu görüşmeyeli? Biraz daha büyümüş, gelişmişti. Boynu, kulakları, yanakları, dudakları pembelmişti. Belki dün akşam banyo yapıp yatmıştı. Işıl ısıldı derisi. Saçları parlıyordu gün ışığında. Boyu uzamıştı.

Bir kız daha vardı yanında.

«Telaştan tanıtmadım, arkadaşım Kimya’dan Zehra…» «Telaştan…» dedi Ahmet. «Ben de «abi»leri tanıtmadım. Onlar da bırakıp yürüdüler. TÖS’e gidiyorduk. Bir görev var da…» «Engellemeyelim…» dedi Nurten gülerek. «Şöyle bir yoklamaya geldik.» dedi Zehra. «Sen aramayınca biz arayalım dedik…» «Ben arayacaktım, vefasız çıktım…» Yürüdüler durağa doğru.

284

KARA. AHMET DESTANI

«Sakıncası yoksa biz de gelelim!»

«Hiç sakıncası olmaz bence! İyi olur daha…»

Hızlı hızlı yürüdüler. Yetiştiler Muharremgil’e.

«Tanıştırayım sizleri, Muharrem abi, Halûk abi, Hasan… Hacettepe’den Zehra arkadaşımız, Nurten arkadaşımız…»

El sıkıştılar sırayla.

«Biz Ahmet’i görmeğe geldik. İşinize engel olmayalım.»

Muharrem belki, «Evet, Ahmet sizi sonra arasın!» diyecekti, Ahmet araya giriverdi: «Nurtengil de gelseler iyi olmaz mı? Yardımları dokunur öğrenmenlerin boykotuna…»

Bir an düşündü Muharrem: «Tabii; birlikte gidelim!»

Otobüs beklediler. Kurtuluş’u, Kızılay’ı geçtiler. Demirtepe’de indiler. Bulvarın üstünde, bir apartmanda iki dairesi vardı TÖS’ün. Aşağıdaki dairede yazmanlarla saymanlar çalışıyordu. Yukarda yöneticiler. Önce aşağıya girdiler. İsmail Mahir Hoca oradaydı. Kalkıp karşıladı. Ellerini sıktı. Belli bir odası yoktu kimsenin, kapatsın kapısını konuşsun. Açıktı kapılar. Giren çıkan, durup bakan… Bu arada konuşuyorlardı gelip gidenle. Biri sırasını bekler, dinlerdi öteki’ konuşurken. Bekleyenler biribirlerine yer verirdi.

Önce Nurten’le Zehra’yı, sonra Muharrem’le Halûk’u oturttu, sonra da kendisi oturdu. Ahmet’le Hasan ayakta kaldılar.

«Bizim işler böyle…» dedi İsmail Mahir Hoca. «Dar yerlerde çözmeğe çalışıyoruz geniş geniş dertlerimizi… Birazdan yukarı çıkarız. Neyse… Afişler basılmış. Yarın alacağız. Bir yandan da ekiplerimizi kurup yapıştıracağız. ODTÜ’den arkadaşlar gelecek. Deneme Lisesi’nden, Abidinpaşa Lisesi’nden son sınıf öğrencileri… Öğretmen arkadaşlarımız da katılacak. Güvenlik için iki dairede birer grup bulundurmalı, bir grup da bulvar üstünde durmalı diyoruz…»

Birden güleceği geldi Muharrem’in:

«Bulvarın üstünden size ne Hocam? Sekiz arkadaş burda, sekiz arkadaş yukarda nöbet tutarlar, tamam. Saldırıp da savaş mı yapacaklar? Öyle bir niyetleri varsa zaten yaparlar. Hükümetin niyetinden söz ediyorum. Yoksa, sadece nöbet tutmak yeter…»

Önüne konulan bir yazıyı imzaladı İsmail Mahir Hoca.

«Polisin desteğinde bir saldırı olursa önlemek zor.  Gene  dik-

KARA AHMET DESTANI

285

katli olmak gerekir. Gireni çıkanı denetlemek. Bakarsın güpegündüz bir bomba bırakıp geçer adam…» i          «Bunlar tamam Hocam; kolay…»

«Afişlemede çalışacak arkadaşları saptadınız mı?»

«Onlar da tamam! Bugün diyorsanız bugün, yarın diyorsanız yarın. Sabaha karşı kırk elli koldan başlar. Bu işlerde deneyli arkadaşlarımız var…»

«Okullarla bağlantı gruplarımız?»

«Onları da düşünüyoruz…»

«Öyleyse sizi yukarıya çıkarayım. Genel Başkanımız orada. Çayları birlikte içer, konuşuruz…»

Halûk, «Topluca mı gideceğiz?» gibisine baktı kalkarken.

«Buyrun buyrun!» dedi. «Geleceğinizi biliyor, söylemiştim.»

Nurten’i, Zehra’yı, Hasan’ı, Ahmet’i itti omuzlarından. Asansörü beklemeden çıktılar. Yukarısı daha da kalabalıktı. Belediye Temizlik İşçileri Sendikası Yönetim Kuruluyla konuşuyordu Genel Başkan. Salonda geniş bir masanın çevresindeydiler. Cafer Efendi çay veriyordu. Yandaki odalarda yazmanlar, avukatlar… Hali vakti yerinde bir aile otursun diye planlanmış apartman diresine sıkışmıştı Türkiye öğretmenlerinin örgütü. Genel Başkanın oturduğu salonda Yürütme Kurulu da çalışırdı. Konuklar gelip gidiyordu. İsmail Mahir Hocanın gençlerle girdiğini görünce işçilerden izin isteyip kalktı, gelenleri karşıladı Başkan. Hepsinin ayrı ayrı elini sıktı: «Buyrun, geçin! Birer boş yer bulup oturun, bitiriyoruz…» dedi.

Nurten, önceki yıllarda yapılmış açıkhava toplantılarının fotoğraflarına baktı bir süre. Sonra karşı duvardaki yazıyı okudu. Siyah üstüne sarıyla «DEVRİM İÇİN EĞİTİM!» yazılmıştı. Onun altında başka bir yazı yer alıyordu: «Halk her şeyi yapabilse bile, ne istediğini bilmedikçe istediğini yapamaz!»

Bir söz oyunu gibi geldi Nurten’e. Dönüp yeniden okudu: «Halk her istediğini yapabilse bile…» Yapabilir’ini kabul ediyor mu? Tam istediğini bilmeli önce… Önemli olan bilmek… mi? Galiba bu cümle eğitimin önemini vurguluyor.

Ahmet, dirseklerini dizlerine koymuş, omuzları arasına gömülmüş gibi duran başını bu yazıya çevirmişti. Kıvırcık olmuştu saçları uzaymca.  Böyle olduğunu bilmiyor muydu   önceden? Kara kaşları

286

KARA AHMET DESTANI

yüzünün yarısını dolduruyordu sanki. Az önce yalanmış gibi ıslak dudakları iri, dolgun, yuvarlaktı. Dişleri şaşılacak kadar ak. Sürekli düşünüyor gibi bir sessizliğin içnideydi. Birden bu sessizliğin yoksa bir sıkıntıdan mı geldiğini düşündü Nurten. Başka türden bir duyguyla incelemeğe başladı hemşerisini. Ahmet’in evlerine çıkıp geldiği günü düşündü. Bir de Şerfe’nin geldiği günü. Avluda erişte kurutuyorlardı. Ahırın önünde inekler vardı. Sinekler oradan oraya savruluyordu. Ahmet’in geldiğinde bulgur sermişlerdi avluya. Belki dut zamanıydı. Yaşamında en çok o gün utandığını anımsıyordu. Kınamış mıydı Ahmet? Bir gün sormak istiyordu. Bir gün, böyle yanında arkadaşlarıyla değil, Zehra’yla değil, ikisi yalnız, başbaşa oturup konuşmak istiyordu. Nişanlanacaklar, evlenecekler miydi; öyle bir istekle mi düşünüyordu bunları? Kendisi düşünüyor muydu şimdi? Ahmet de düşünüyor, açılmayı tasarlıyorsa, bir gün açılıverirse ne diyecekti? Gelenekten kopamamış insanlar gibi ana babasına mı bırakmalıydı; yoksa özgür, kendine egemen, söylemeli miydi gönlünün sözünü? Neydi gönlünün sözü? Daha önce kaç kez düşünmüştü Ahmet’i? Düşünmüş müydü Burdur’da? Birden dizini dürttü Ahmet’in:

«(Görüyorsun yazıyı değil mi?)»

Gözkapaklarmı indirip kaldırdı Ahmet. «(Bunlar almışlar başlarını, gidiyorlar! “Devrim için eğitim!” Eğitimi bir yöne doğrultmaktan söz ediyorlar. Halkın istediğini yapabilmesi için, isteğinin ne olduğunu iyi bilmesi, bu yönde eğitilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Öğrenciler değil sadece değişen! Belediye Hizmetleri İşçileri Sendikası’ nın yöneticileri de öğretmenler sendikası yöneticileriyle konuşmada. Genel Başkanın yanında oturanlar Yürütme Kurulu üyeleri belki.)»

Cafer Efendi çayları getirdi.

«Bütün sorun; birlikte yürümeğe karar verebilmekte. Kim kiminle el ele? İçtenlikle! Bizim de bilmediklerimiz çok. Birlikte yürürken öğreniriz. Birlikte çalışmakla daha kısa sürede giderebiliriz eksiklerimizi. Daha kısa sürede güçleniriz. Onun için bir resim öğretmenimizin yazıp getirdiği bir şiiri vereyim size, götürüp sendikanıza asm. Sizinle çok ilgili…» Bunları Temizlik İşçilerine söylüyordu TÖS’ ün Genel Başkanı.

Boru yapılmış kartonu duvarın dibindeki dolaptan aldı, açtı.

KARA AHMET DESTANI

287

«(Nâzım’ındır mutlaka!)» diye geçirdi içinden, sonra da Nur-ten’e fısıldadı Ahmet. «(Nâzım’ın şiirini veriyor, Büyük Ozanın!..)»

Kesik kalemle, Çin mürekkebiyle yazılmış güzel mi güzel bir yazıydı. Yukarısında «Öğrenmeye Övgü» başlığı yer alıyordu. Birden böyle bir şiirini anımsayamadı Nâzım’ın.

«Çeviri bir şiir! Emekçilerin ozanıdır yazan! Anlamı açık açık belirmiş, güzel bir şiir!.. Daha güzellerini kendi içinizden çıkanlar yazacak. Şimdi tam mevsimidir…»

Okumağa başladı başından sonuna.

Ne yap yap öğren her şeyi, Ve ne yap yap başa geç! Sürgünde misin, öğren! . ‘ ¦                Zindanda mısın, öğren!

Mutfakta mısın, öğren! Altmışında mısın, öğren! Ve ne yap yap, başa geç!

Derisinin tüylerinin titrediğini duyuyordu Nurten. Tatmadığı, bilmediği ne tatlar, ne duygular vardı dünyada daha? Birden bu şiirin kendisinde de olmasını istedi. Hemen götürüp anasına okumalıydı. Belki bir kitapta vardı. Hangi kitapta olduğunu öğrenince bir tane alabilirdi. Yüzde yüz bilirdi Ahmet. «(Yada dur!..)» Çantasından defter kalem çıkardı hemen. Kalktı ayağa: «Hocam yazabilir miyim? Çok hoşuma gitti!..» dedi.

«(Doğru mu Nurten’in yaptığı?)» diye düşündü Ahmet. «(Kınamazlar mı bilgisizliğini? Ama öğren diyor. Ne insanlar var bilir görünür. Nurten hemen yazmaktan da çekinmiyor…)» Kendisi bunu yapabilir mi, yapamaz mı? Düşünmeğe başladı.

Sen, evsiz barksız, okula git! Sen, tir tir titreyen, yut bilgiyi! Sen, aç ve çıplak, al kitabı eline! Bir silahtır sana o, Sarıl ona, başa geç!

288                                 KARA AHMET DESTANI

Sıkılma arkadaş, araştır, sor! Kulak asma her söylenene, Gözünü dört aç, kendin gör! Bir şeyi kendin öğrenmedin mi, Onu bilmiyorsun demektir.

Aşağıdan bulvarın gittikçe artan gürültüsü geliyordu. Işıklar yanmağa başladı beşer onar. Öte yakada Şoförler Federasyonu’nun genel merkezi görünüyordu. O da bir apartman dairesindeydi. Pek iyiydi araları hükümetle. Başka sendika levhaları göze çarpıyordu. Banka şubesinden çok sendika şubesi!.. Kimbilir kaç bin parçaya bölünmüştü çağın en devrimci gücü, levhalarla, kapılarla; düşünüyordu Ahmet. «(Devrim için eğitim; ama işin bir de bu yanı var Hocam!)» diye konuşmak istiyordu. «(Onu sonra konuşuruz fırsat olursa. Onu sonra Nurten’le de konuşuruz. Şimdi bize görevimizi söylesinler, Genel Başkanın ağzından dinleyip gidelim. Çünkü yapılacak çok iş var. Bunların da çok işi olmalı…)»

İyi bak şu hesaba, Sensin onu ödeyecek olan! Her koltukta oturana mim koy, Nasıl gelmiş oraya, sor soruştur! Ve ne yap yap, başa geç!

İsmail Mahir Hoca, telefonlara cevap veriyordu arada. Durmadan şehirlerarası çalıyordu. Postacı telgraf getiriyordu. Okulların paydos saati gelince girip çıkmalar artmağa başlıyordu. Genel Başkan, Temizlik İşçileri Sendikası yöneticilerini geçirip geldi, aralarına oturdu öğrencilerin. İsmail Mahir Hoca gene telefonun başındaydı. Avukatlar girip çıkıyordu. Muharremle Halûk bakıştılar, sonra fısıldaş-tılar belli belirsiz.

«Biz İsmail Mahir Hocayla konuştuk!» dedi Muharrem. «Katkılarımızın ne yönde olacağını anladık. Gerekeni elimizden geldiğince yapacağımıza inanabilirsiniz…»

Biraz titrekti sesi. Belki tam bunları demek istememişti. Bunlar çıktı ağzından. Sonra kalktı ayağa. Daha güzel sözler söyleyememe-

KARA AHMET DESTANI

289

II

nin üzüntüsünü tokalaşırken belli etmek istedi. Gereğinden çok, acı-tırcasına sıktı Öğretmenler Sendikası Genel Başkanının elini.

Milli Piyango yapısının önüne gelince Halûk’u çekti Muharrem. «Siz biraz dolaşın!» dedi ötekilere. Karşılık beklemeden yürüdüler.

Zehra sağa geçti. İki kızın arasında kaldı Ahmet. Sıkıldı. Nur-ten’in soluna geçmek istedi, yakıştıramadı. İçinde tortop bir özlemdi Piknik’te oturup hiç olmazsa birer bira içmek, ama kimbilir kaçaydı bardağı; yeter miydi ısmarlamak için parası! Hiç gitmemişti daha. Çağırmamış da olamazdı? İlk koşullarından biri bu değil miydi kızlarla arkadaşlığın?

«Bir yere oturalım mı biraz? Yoksa dolaşalım mı?» Güldü Nurten, yanağının ortası gamzelendi: «Şimdi kalktık! Yürüyelim azcık. Meclis Parkı’na kadar çıkalım isterseniz…»

Güven Park’ın önünden geçtiler. Yapıldığı zaman alnına, «Bir kişinin giyinmesi için bütün millet soyundu!» yazılan Güven Anıtı’na baktılar kısaca. «(Gerçekten!)» diye düşündü Ahmet. «Neden öyle yapmış yontucu? Sadece Atatürk giyinik! Sabanı itenler, yükü çekenler çıblak!» Vızır vızır aramışlar kimdir yazan? Kimbilir kimleri götürmüşlerdir bulduk aradığımızı sanarak?

Ayrancı, Çankaya, Esat, Kavaklı, Gaziosmanpaşa semtlerine kalkan dolmuşların ardında kuyruklar başlamıştı. Bakanlıklar’in oralarda gelip gitmeler hızlanmıştı. Bulvar’dan yüzlerce araba, kimisi aşağıya, kimisi yukarıya akıyordu. Yıldızları siyahla kaplanmış general arabaları göze çarpıyordu ara sıra…

Hasan ile Zehra açılıyorlar, bekliyorlardı. Ahmet dinliyordu Nurten’i.

«Bir gün Gençlik Parkı’nda oturalım. Havuzun çevresinde gazinolar var, her halde kazık değildir. Burdur’da çelik çemberlerin içindeydik. Çok konuşmak istiyorum seninle. İçimde ne var ne yok söylemek istiyorum. Akıllı bir arkadaşa ihtiyacım var. Atacağım her adımı önceden bilmek istiyorum. Kim kimdir ve nedir, öğrenmek istiyorum senden. Herkesten çok senden. Boş vakitlerimde hep, hep hep okumak istiyorum. Sosyalist ozanın şiiri çarptı beni. Onu herkese belletmek istiyorum. Çabuk fabrikalara, köylere gitmek istiyorum. Ayağımı yere basmak istiyorum…»

«Devrimciler içinde ayaklan yere basan az!»

19

290

KARA AHMET DESTANI

«Sen de mi aynı kanıya vardın? Bakıyorum da…»

«Dağda taşta ne kadar işçi köylü varsa uyanmış, babalarımız, analarımız sabrın sınırına gelmişler, sanki yarın devrim olacak, ilk adımı atmamızı bekliyorlar gibi bir havanın içinde herkes!..»

«Gençliğin ivecen olması iyi! Uyandıracak halkı…»

«Tamam da… Kolay sanıyorlar uyandırmayı, devrimi…»

«Kolay zor, ama gerekli değil mi?»

«Gerekli’yi yaparken dikkatli olmalı işte! İçlerinde, çok polis ajanı olduğunun farkında değil hiçbiri! Eğer aramızda çok ajan yoksa şu sıra, burjuvalar ve onların hükümeti çok enayidir! Değiller halbuki! Bilmem bunu nasıl anlatmalı biribirimize? Daha doğrusu nasıl önce kendi kendimizi uyarmalı?»

«Asıl seni başkan yapmalı diyorum ben…»

Gözlerini aradı Nurten’in, alay mı ediyor?

«Çok mu bilgili sanıyorsun beni?»

«Çok bilgili değil…» deyip geçecekti. «Çok bilgili değil sadecey Dikkatli! Sabırlı! Nerede durulacağını bilebilen…»

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün dengine geldiler. Beklediler yeşil yanasıya. Hasanla Zehra geçmişler, bakmıyorlardı. Arkalarında Meclis Parkı’nın çimleri görünüyordu. Kalabalık yığılmıştı kırmızı ışığın önüne. Nurten kolundan tuttu Ahmet’in. «Sana, yaşadığımız günlerin bir şiirini okumak istiyorum, dilersen:

Kof olduğunu söylüyorsam karşıdaki düşmanın

Sen güçlü olduğun vakit koftur o.

Ve alnına yazıldığı için değil

İyi savaştığın için kutlayacaksın zaferi…

«Akıl yüklü bir şiir… Kimin?..» «Kemal Özer’in. Akıl yüklü olduğu için seviyorum.» «Bir şey sormak istiyorum Nurten; ama…» Yeşil yanınca yürüdü kalabalık. Daha sıkı tuttu Ahmet’in kolunu Nurten: «Niçin sormuyorsun?» dedi ivediyle. «Kırılırsın diye korkuyorum…» «Sana kırılmam, hemen sor!»

KARA AHMET DESTANI

291

«Buraya gelince mi devrimci oldun? Yoksa Burdur’da da var mıydı bu görüşlerin?»

Güldü Nurten: «Öyle safsın ki bazan! Konuşabiliyor muyduk? Buluşabilyor muyduk bir on dakika? Burda da bir, iki daha! Bakalım kaç gün sonra yeniden göreceğiz birbirimizi?»

«(Her gün görüşürüz istersen!)» diyecekti, durdu birden. Korktu âşık olup her şeyi aksatmaktan!

Akşamın sisleri iniyordu yoğunlaşarak. İsin pasın içine gömülüyordu kırların başkenti. On binlerce, yüz binlerce bacanın çıkardığı duman çukurları düzleri doldurmuştu. Parça bölük çabalarla ısınma-d          ğa çalışıyordu bozkırın ortasında gökdelenler ve gecekondular. Baca-

lardan çıkana ekleniyordu taşıtların çıkardıkları da…

Hasan’la Zehra, parkın kaldırımla bitiştiği yerde duruyorlardı. Nurtenle Ahmet varınca Hava Kuvvetleri Komutanlığından yana yü-, rüdüler. Durağın oradan başlıyordu geniş, görkemli merdivenleri par-km. Gittikçe artan ayazlarda hâlâ yeşildi. Yürüyüp orada bir yere oturmak istiyordu hepsinin canı. Sapıverdi Zehra. Hasan da saptı yanı sıra. Ahmet’le Nurten yeniden yetiştiler. Çankırı taşlarının üzerlerine basarak iki üç merdiven çıktılar. Düdük filan öttürmeden çıkıp geldi biri denizci, biri havacı iki asker.

«Nereye?»

Biri sordu, anarşistlerden birini ele geçirmiş gibi. Belki bir yasak bölgeydi. Ansızın durup düşündü Zehra: «Meclis’e!..»

«Meclis’in kapısı yanda! Orda “müracaat” var…»

«Meclis’e gitmiyoruz biz!» dedi Hasan.

«Gitmek isteseniz de kapalı zaten!»

«Parkta gezelim diyoruz azcık!» dedi Ahmet. «Şimdi gezersek baharın da gelir otururuz…»

«Kışm da, baharın da yasak!»

«Öğrencilere mi yasak; bu kadar geniş!»

«Sivile, askere, öğrenciye; herkese!..»

«Niçin sulamışlar, bakmışlar madem?»

«Kimbilir niçin? Biz bekliyoruz sadece!»

Nurten güldü: «Belki bizim Burdur köylerinden şunlarm biri! Belki Zonguldaklı, Uşaklı! Belki de en çok kışın görmeyi istediğim Doğu’dan. Ama neden daha uzak; Çin’den gibi bakıyor denizci olan?»

292

KARA AHMET DESTANI

«Gelin…» dedi Ahmet. «İstersek kıyıdaki taşlara oturabiliriz, durakta otobüs bekliyor gibi yapıp…»

«Taşlara da oturamazsınız!» dedi havacı.

«Biz de oturmayınız! Zaten soğuk!..»

Halkevleri Merkezi’nin önünden Tarım Bakanlığı önüne geçtiler. Her yer gezinerek akan, orta yaşlı, genç insanlarla doluydu. Gezinenlerin yüz kat çoğunu, şu sel gibi akan dolmuşlar, otobüsler, otomobiller taşıyordu. Nereden gelip nereye, neyi giyinmeğe, neyi yiyip içmeğe gidiyorlardı acaba? Yoksa hepsi de fakültedeki gibi, bambaşka bir koşunun içinde miydi? Kaçta kaçı o koşunun içindeydi acaba? Onların da kaçta kaçı sonuna kadar yiğit, kaçta kaçı korkak, dönek?

Zehra ile Hasan öncelerden tanışıyorlarmış gibi içli dışlı yürüyorlardı önden. Ahmet’le Nurten zor yetişiyorlardı. Kızılay’ı geçip biraz daha yürüdüler. Orduevi’nin karşısındaki postanenin önünde durdular sonunda.

«Ayrılalım artık!» dedi Zehra.

«Köprünün altına kadar geçirelim sizi!»

«Sık sık buluşalım Hasan, uğrayın bize!»

«Tabii, görüşsek iyi olur; ararız…»

«Afişleme bitsin, Ahmet’le geliriz!»

«Bizim de katkımız olsun TÖS’ün boykotuna.»

«Okullara gideriz isterseniz, birlikte…»

Dişçilik Okulu’nun orada bıraktılar. Yurtlarına doğru çekilip gitti kızlar. Hasan, «Şuradan, tepenin oradan vuralım. Demiryolunun üstünden geçeriz…» dedi. İç çekti. «Böyle kız görmedim! Zehir!..» Üst üste belki on kez söyledi, «Zehir, zehir!..»

Ahmet de Nurten için düşündüklerini söylemek istedi, dinlemedi Hasan. Yürüyüp yurda geldiler.

.  \

28

BİR İNSANIN AJAN OLUP OLMADIĞI

Kantinin kapısında karşılaştılar Feyzullah’la.

«Bakın size söylüyorum: Kim benden kuşkulanıyorsa, kim bunu orada burada söyleyip duruyorsa, elindeki kanıtları koysun ortaya! Bunu yapmadan dedikodu üretenler orosbu çocuğudur! Az önce Halûk’la Muharrem’e de söyledim. Her yerde lafımı edip, ama göster .-kanıtını deyince gösteremeyen sıpalardan çektiğim yeter; Serseriler; ben size diyor muyum susunuz busunuz?»

«Bunları bize mi söylüyorsun?»

«Size; başkasına; kim ilgiliyse!»

«Abi’sin! Ağzını toplasan iyi olur!»

«Hoppalaaaa!.. Bir de dayılık mı?»

«Dayılık değil, ama kötü konuştun!»

«Bizim de onurumuz var, konuşmayalım mı?»

Ahmet çekti Hasan’ı. «Gidelim şuradan; içine oturmuş!»

«Devrimciliği tekeline almış beş altı serseriden başka adam yok mu bu fakültede be? Serseriler; önlerine gelene ajan ajan ajan…»

Sesini yumuşattı Ahmet.

«Sana bizden kimsenin bir şey dediği yok! Ama senden kuşkulanıyorlarsa, böyle olmadığının güvenini vermek senin görevin!..»

Birden uzattı elini, topladı Ahmet’in yakasını. «Ne demek istiyorsun? Bu sözünün anlamını açıkla! Demek hepiniz kuşkulanıyorsunuz da, ben kuşkuları gideremiyorum? Söyle nedir kuşkun? Söyle

294

KARA AHMET DESTANI

neyi gidereceğim?» Sıkıca tutup sarsmağa başladı. «Söyle diyorum!..» Mavi gözleri kirlendi. Eski sevimli halinden eser kalmadı. Hâlâ sarsıyordu. Ahmet sesini çıkarmıyordu.

Hasan atılıp çekti ellerini Ahmet’in yakasından.

«Dayılığın gereği yok dedik sana! Döğüş istiyorsa canın, söyle bilelim! Kim kuşkulanıyorsa kuşkulanıyor, bize ne soruyorsun? Dikkat et çevrene. Bizi dişine göre buldun galiba!..» İtti bağrından; gidip sırtını duvara çarptı. «Oooo!..» diye uzattı Hasan. Ahmet’i de çekti kolundan. «Fazla oldun!» dedi. Yürüyüp gittiler sonra.

Feyzullah bir süre kaldı orada. Bakındı dört yanma. Düzeltti yakasını paçasını. Sonra yürüdü örgüt odasının bulunduğu ikinci kata. Kim çıkarsa karşısına çatışacaktı. Muharrem, Kâzım, Ruhi, Halûk, Erdal!.. Soracaktı, deşecekti, kimdir bu söylentileri yayan?

Kapıyı sert açmıştı ki, şirp kesildi içerdekilerin konuşmaları. Üstü örtüsüz üç masayı yan yana getirmişler, inegöl sandalyalarını dizmişlerdi çevresine. Derin bir tartışmaya dalmışlardı.

Feyzullah tutulup kaldı kapının ağzında. «(Fıstık üzüm yediğimi bile konuşmuş orosbu çocukları! Çocukluğumun özlemini… Herkesin olmaz mı zayıf bir yanı?)» Susuyordu. Susku uzayıp gidiyordu. Bir söz demesi gerekiyordu. «(Yoksa gene polislik göreviyle geldiğimi düşünecekler!)» Bir bir gözden geçirdi masanın çevresindekileri. İyice kuşkulandı Halûk. Muharrem, Kâzım’la fısıldaştı. Kâzım kalktı usulca. Yürüdü kapının dibine kadar. Bir eliyle kapıyı tutup bir eliyle Feyzullah’ı çekti. Çekip odanın ortasına getirdi. Bir sandalya sürdü altına. «Otur!..» dedi.

Oturdu birden, sonra bacak bacak üstüne attı.

«İndir bacaklarını, doğru otur!» dedi Kâzım.

İndirdi uysallıkla.

«Konuş şimdi; ne istiyorsun?»

«Siz konuşun, ne istiyorsunuz?»

«Niçin açtın kapıyı? İzliyorsun ne yaparsak!»

«İzlemek için açmadım, yakmcamı söylemek için açtım!»

«Hayrola? Neymiş yakmcan?»

«Niçin orda burda ajan olduğumu söylüyorsunuz?» . «Başka?»

«Başka yok, bu kadar!»

KARA AHMET DESTANI

295

«Sen söyle niçin kuşku uyandırıyorsun? Niçin yetkin olmayan işlere burnunu sokuyorsun? Niçin El Fetih’e aday saptıyorsun? Kimden aldın bu yetkiyi? Kim adına yaptın bu görevi?»

Erdal kalktı, kapıyı kitledi, cebine attı anahtarı.

«Öt bakalım şimdi, tez öt de uğraştırma bizi!»

Aşağıya yukarıya baktı Feyzullah. Muharrem kalktı.

«Önce memleketini söyle bakayım sen?»

«Nasıl memleketimi? Doğum yerimi, ailemin oturduğu yeri mi? Doğum yerim Uşak-Ulubey. Çocukluğum orada geçti. Ailemse İz-mir’de oturuyor. Göçtük herkes gibi…»

«El Fetih konusunu anlat. Kim adına aday saptadın?»

«Söyleyemem! Faşistler silahlanırken, birer ikişer öldürürken devrimcileri, sizin pasifist politikanızı onaylamayan bir grup devrimcinin işidir o! Kim olduklarını asla söyleyemem…»

«Bunun bir polis oyunu olmadığını nereden bilelim?»

«Kesin olarak polis oyunu değil! Polis oyunu ise bile size ne? Katılmazsınız olur biter. Nitekim federasyon olarak hiçbir ilgi göstermediniz!»

«Katılanlar arkadaşlarımız!  Gençlik!..»

«Gençlik sadece sizin değil; gidenler bağlamaz sizi!»

«Adlarını söyle!»

«Burjuva polisi gibi sıkıştırmayın adamı! Bilmiyorum! Bilsem de söylemem! Emperyalizmle savaşmak suç değil. Emperyalizmle savaşan bir halka yardımcı olmak sapıklık değil. Siz uyuyorsunuz diye biz de uyuyalım mı?»

Halûk fırladı, girdi çenesinin altına; vuracaktı:

«Siz kimsiniz, biz kimiz? Ne bu ağızlar?»

«Siz yönetimde olanlar, biz olmayanlar!»

«Seçimler yakın! Silahlanma tezinizi anlatırsınız genel kurula, arkadaşlar sizi seçerler, silahlanırsınız! O zamana kadar bunu yapamazsınız; yok bunlar; anlaşıldı mı?»

«Zaten yok! Biz bunu açıktan yapmıyoruz. Biz dediğim, ben bu düşüncedeyim, ama esas düzenleyenler kimler, tanımıyorum. ODTÜ’ den Turgut var, ona söylemişler, o da bana söyledi. Ben de birkaç kişiyle konuştum, o kadar…»

Muharrem fısıldadı Kâzım’a: «Tam hücre örgütlenmesi!»

296

KARA AHMET DESTANI

«Özenti yahu!..»

Feyzullah rahatlamıştı bu arada: «Pasifizmi o kadar ileri görürdünüz ki, kendiniz boş oturtuyorsunuz hepimizi, başkası görev verince de kızıyorsunuz!..»

Muharrem öksürdü: «Görev gerektiğinde verilir! Gerekmeden ne görevi vereceğiz?»

«İşte ben de bunu anlayamıyorum! Hepimizi teker teker yere serdikleri zaman mı gerekecek görev? Faşizm aldı başını gidiyor. Örgütlenip karşı koymak gerekmez mi? Kitle içine girip halkın desteğini sağlamak gerekmez mi? Hiçbir çalışma, çaba yok…»

«Sen hizipsin be! Bizim çalışmamız, çabamız seni doyurmaz ki! Ne yapsak, sen kendi kafandan geçenleri bekliyorsun, onlara uymayan hiçbir işi, kimseyi beğenmiyorsun…»

«Bizden söylemesi! Bu bir! İkincisi, kimse benim ajan şu bu olduğumu söylemesin orda burda! Aranızda asıl ajanlar kimse onlara dikkat edin. Benim gibilere takılıp şaşırmayın…» Sesini yamklaştırdı, ağlayacak gibi oldu, açındırdı biraz da.

Fısıldaştılar Muharrem’le Erdal.

«Bırakalım gitsin şu!..»

«Gitsin tabii! Gerektiğinde çağırıp ufak tefek görevleri de verelim. Gelsin afişleme yapsın yarın…»

«Haydi çık şimdilik! Yarın bir görev verebiliriz; hazır ol!..»

Birden yüzünün gerginliği gitti. Mavi gülümsemesi geri geldi. Altta kalmayıp üste çıkışma mı sevinmişti? Yoksa görev verileceğine mi? Kafasında daha büyük bir kuşkuyla onun kalkışını, kendilerini selamlayıp çıkışını izledi Muharrem.

29

AFİŞLEME GÖREVİ

Mevlüt’ü -bulmayı düşünüyordu Ahmet; Hasan bulunup geldi. Hacettepe’ye gidip kızları almayı, dolaşmayı önerdi. «Zehir gibi devrimci kız! Erkekleri cebinden çıkarır. Öyle hızlı. Şimdiye kadar neden tanışmadık? Nurten’den daha zehir! Hepimiz hava civa kalırız yanında…» diye diye bir kalıyordu.

«Bugün gidemeyiz!-» dedi Ahmet. «Nurten benim hemşerim, orta lise okul arkadaşım. Geldim geleli aramadım, o gelip aradı. Bugün gidersem yanlış anlaşılır. Geçsin birkaç gün. Afişlemeye de alıp götüremeyiz geceleyin. Boykot başlasın, birkaç okula gideriz…»

«Sağıma döndüm gitmedi, soluma döndüm gitmedi gözümün önünden; aşkolsun! Yani çarpılmış filân değilim; ama aşkolsun…»

«Haydi gidip Mevlüt’ü bulalım. Sonra Muharrem abiyi görelim. Bakalım nereye gideceğiz? Kimlerle gideceğiz?»

Bir yandan da, ben anlamıyorum bu afişleme işini!» dedi Hasan. «Bütün ülkede yapılacak bir boykotun sadece Ankara afişle-mesi ne demek?

«Ankara’da zayıfız diyordu İsmail Mahir Hoca. Bir de sorunlarını halka duyurmak için galiba. Neyse, ben Hukuk’a gidiyorum, bir bakayım Mevlüt’e…» Yürüdü Ahmet.

Üç gün sonra 1917 Devrimi’yle ilgili bir belgeselin gösterileceğini yazıyordu duvardaki afiş. Salonlara, sütunlara asmışlardı. «(Nur-tengil’i buna getirelim işte!) dedi içinden. Kantine geçti.  Bakındı,

298

KARA AHMET DESTANI

göremedi Mevlüt’ü. Yurda geçti. Yatağında buldu arkadaşım. Birlikte Siyasal’a geldiler. Muharrem abinin bulunabileceği yerlere baktılar bir bir. Az sonra Halûk’la birlikte geldiler. «Afişler TÖS’te değilmiş!» dedi Muharrem. «Kaptırmayalım diye Rüzgârlı Sokak’taki kooperatife bırakmışlar. Doğru oraya gideceksiniz. Feyzullah da sizinle geliyor. Başka ekipler de var. Siz bu kadarsınız. Beş yüz afiş alıp Ayrancı’ya gideceksiniz. Gece yarısı başlarsınız.

Nefesi sıklaştı, yüzünün rengi uçtu Ahmet’in. Fakat bir şey demedi arkadaşlarına. «Daha dünyanın vakti var, ne yapacağız dört saat?» diye sordu. «(Nereden kattılar bu herifi yanımıza?)» diye sordu sonra, Hasan’m yüzüne baktı. Belki o da ezintinin, bozuntunun içindeydi, sesini çıkarmıyordu. «(Fakat, adaaam…)» diye salladı kolunu. «(Ajansa ajan dürzü! Bektaşi sırrı değil ya duyacağı, göreceği! Afiş asacağız sadece! Bilse ne olur!..)»

«Ben çıkıyorum yatağa!» dedi sonra, Mevlüt’ü de çekti. Uzandılar yan yana. Az sonra Hasan geldi. Uyudular bir süre. Ahmet kitap alıp baktı yüzüne. Sınavlar başlayacak mıydı yakında? Akşam için bir şeyler yemeleri gerekiyordu. Yemeklere çok para gidiyordu. Belki bir form doldurmah, biraz kredi istemeliydi burjuva devletinden. «(Babama nasıl yazarım yetmiyor para? Anama nasıl yazarım, yetmiyor? Bir de devirmeğe kalkıyoruz başkaldırmış öğrencilerine kredi veren devleti!..)» Birden gözleri parladı: «(Kimin parasını kime veriyor? Babasının parası mı? Elbet verecek!..)» Hemen ilk fırsatta gerekli formları doldurup vermeli, beklemeliydi sıra gelsin. O zaman belki biraz genişlerdi eli. Otobüs, dolmuş, yurt parası, yemek parası, alıp götürüyordu elindekini. «(Kitap parası da çok tuttu canım!)» Yarın bir mektup yazmalı, ucundan kıysından, kredi alacağını duyurmalıydı. «Daha fazla yük olmak istemiyorum size!» demeliydi. «(Gerçekten de olamam! Olabilir miyim?)»

Okuduğu kitabı anlamıyordu. Dönüp bir daha okuyordu.

Mevlüt dürttü geç vakit. «Madem göreve gideceğiz, ikişer lokma yesek iyi olur!» dedi. İndiler birlikte. Gene ikişer tost yaptırıp çay aldılar. Oradaydı Feyzullah. Doyurmuştu karnını.

«Haberiniz var mı? Grup şefinizim! Sizi bu gece bir ajan yönetecek! Hazırlanın bakalım…»

«Bizim yöneticiler, giderek bütün polisi, bütün ajanları yanmıı-

KARA AHMET DESTANI

299

za çekecekler! İhanetlerinden dönüp devrimcilerin dürüst safına yeniden ve gerçekten katılmak da bir aşamadır…»

«Çüüüş! Bu kafayla gidersen askere, zor alırsın teskere!»

«Neyse Feyzullah abi, bırakalım bunları! Verilen göreve bakalım. Madem grup şefimizsin, söyle görevimizi!..»

«Sürekli değil, sadece bu akşam şefinizim! Ama isterseniz çok yararım olur. Üç gün sonra 1917 Belgeseli gösterilecek. Filmi sağlayanlar içinde Feyzullah abiniz de yar. Yöneticileriniz uyusunlar yerlerinde. Sizleri çağırıyorum, konuğumsunuz. Kız arkadaşlarınızı da getirin, beklerim…»

Hasanla Ahmet bakıştılar. «(Belki dün Nurten’le Zehra’nın geldiklerini gördü, ondan biliyor!)» diye durmadılar üzerinde.

Çıktılar 22.00’ye doğru. Bir taksi çevirdi Feyzullah. Doldular içine. Hasan, -Mevlüt, Ahmet, bir de Feyzullah, dört kişiydiler. Sa-manpazarı’ndan Ulus’a, oradan Rüzgârlı Sokak’a girdiler. Kooperatifin önünde durdular. Şoföre, «Bekle bizi!» dedi FeyzuİIah. Anacık babacık günüydü öğretmenlerin kooperatifi. İki basit makineyle basım işleri yapıyordu şimdilik. Sonra konut işlerine geçecekti. Basım işleri kurtarmıyordu, ana parayı yiyip tüketiyordu. Başarılı olup olmayacağı belli değildi. Kimi iyi diyordu, kimi hava cıva. Yeri de İsmet Paşa’nındı. Damadına yatırıyorlardı kirayı.

Hacettepe’den, Orta Doğu’dan, Gazi Eğitim’den, Erkek Teknik’ ten gelen gruplar afişlerini alıp alıp gidiyorlardı. «Beş yüz dediler ama, altı yüz verin siz!» dedi Feyzullah. Tutkal kovasını, fırçalarını, afişlerini alıp çekildiler. Grup sorumlusu olarak Feyzullah’ın adı yazılmıştı. Bir çarpı koydular önüne. Şoför bekliyordu. Yüklüğe koydular afişleri, öteberileri. «Ayrancı-Hoşdere Sokak, hemşerim!» dedi Feyzullah. 24.00’e geliyordu saat. Ucun kıyı ıssızlaşıyordu Ankara. Uğultusu hafifliyordu. İki koldan başladılar. Mevlüt’le Hasan, Feyzul-lah’la Ahmet oldular. «Eskiden de bilirim, buralar bir, Abidinpaşa yanlan iki, belalı yerlerdir! Bir de Çmçm Bağları. Dikkatli olmak gerekir. Yapıştırıp geçeceksin. Bir sataşma oldu mu, karşılık vermeyeceksin. Yağladın mı tabanları tüyeceksin…»

«Feyzullah abi be?»

«Söyle Kara Ahmet!»

«Fıstık üzüm yok mu cebinde?»

300

KARA AHMET DESTANI

Birden akım geçmiş gibi oldu bedeninden. «(Ama içtenlikle mi soruyor yoksa?)» Sordu: «Ne yapacaksın fıstık üzümü şimdi?»

«Canım çekti birden…»

«Var ama az. Açık dükkân olsa alırdım sana. Biraz yapıştır da, olanları vereyim. “Barış Gönüllüleri geriye!” “Süttozları dışarıya!” “Öğretmenlere âdil ücret!” Haydi yapıştır. “Gerçek ulusal-eğitim için öğretmenler boykotta!” imiş; yapıştır…»

Kendi kendine makine gibi konuşuyordu:

«Altı yüz değil, altı bin almalıymışız; yetmeyecek! Şuradan aşağı kıvrılalım. Farabi’nin ucu mu oluyor burası? Yoksa Yeşilyurt’un ucu mu? Neyse, yapıştır bakalım. Konservatuvar Blokları galiba şunlar? Neyse…»

Direklere, elektrik kasetlerine, telefon kulübelerine, duraklara…

«Şu bayraklı yapı okul galiba. Eski bir ilkokul… Kiremit rengi badanalı. Önüne, yanına yapıştıralım. Okula pek gereği yok ya, Öğretmenler Boykotu diye gırgır geçmeyecek miyiz hiç?»

Bahçe duvarından kendisi atladı önce. Kovayı, afişleri, fırçayı aldı. Sonra Ahmet’i çekti. Bir de yellendi o sırada. Ahmet, «Rahat ola!» dedi, güldü. Başladılar yapıştırmağa. Bir daha yellendi.

Birden bir ışık yandı içerden. Şırak açıldı kapı. Başı açık bir polis: «Durun ulan!» diye çekti tabancayı. Bir elinde elektrik feneri tutuyordu, sıktı onu da. Ahmet fırlayıp kaçacak oldu, polis bağırdı: «Hiç kıpırdamayın, vururum! İt misiniz, uğursuz mu?» Bırakın el-lerinizdekileri! Bırakın gelin yanıma!..»

«(Hiç aklımızda olmayan bir gırgır! Haydi bakalım!..)» dedi Ahmet içinden. Bekledi önce Feyzullah yürüsün, sonra kendi.

«Yürüyün!..» Sıkıştırdı polis.

«Bak abi, bu işte bir yanlışlık var. Asla kasıt yok! Basit bir yanlışlık! Biz hırsız değiliz. Afiş yapıştırıyoruz sadece. Öğretmen Boykotunun afişleri. Yardım ediyoruz kendilerine. Boykot yapın, size de yardım ederiz abi! Burası okul sandık. Kendimiz öğrenciyiz. Öğretmenlerimize yardım ediyoruz garibanlara…»

«İçerde bakarız afişlerinize; yürüyün!..»

Tutup omuzlarından çekti: «Öğrenciymişler! Ulan koca karakol levhasını görmediniz mi inek aleyhüsselamlar?»

«Demek telaştan, görmedik abi!..»

KARA AHMET DESTANI

301

Ahmet yürüdü. Dünyanın en uyumlusu oydu sanki. Upuslu yürüdü karakolun kapısından. Elindeki afişleri, fırçayı koydu salonun köşesine. Feyzullah da getirdi elindekileri. Başka bir odanın elektriğini açtı polis: «Kartlarınızı çıkarın! Boykotun afişlerini öğretmenler niye size yüklüyorlar?»

«Eee hocalarımız! Katkımız olsun dedik!»

«Katkınız olacak; şimdi göreceksiniz!»

Karnının derisini, kıçmm oralarını kaşıyarak başka bir polis çıkıp geldi. İyice uykuluydu. Bunların sesine uyanmıştı. Kendi kendine sabah ¦ cimnastiği yapar gibi başım boynunu kıt kıt ettirdi. Yarı yumuk gözleriyle Ahmet’e, Feyzullah’a baktı. Tutkal kovasını, fırçayı, kalan afişleri görmedi sanki.

«Ne çalmışlar? Tufacı mı bunlar?..» diye sordu.

«Anarşistler!» dedi birinci polis. «Birinci derece anarşistler! Afiş asıyorlar!  Öğretmen Boykotuna katılacaklarmış…»

«Afiş, reklam yasak mıdır?»

«Her halde yasak afişlerden ki gece asıyorsunuz itoğlular!»

Feyzullah bozuldu iyice: «Yahu abiler, çok yanlış konuşuyorsunuz! Biz fakülte öğrencisiyiz. İki yıl sonra kaymakam, şu bu çıkacağız. Resmi devletin karakolunda böyle sözler ayıp olmuyor mu?»

Usulca yürüdü yürüdü, belli etmeden Feyzullah’m dibinde durdu birinci polis, birden şak etti yanağının ortasına. «Seni orosbu analı! Resmi karakolun duvarına yapıştırıyorsun afişini, bu ayıp olmuyor mu ulan komünist?»

Yüzü yandı1 barut gibi. Başı döndü. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilmedi Feyzullah. «(İnsanı zorla komünist yapacak puşt dölleri!)» diye geçirdi. «(Ulan biz sosyalistiz hayvan heriif!..)» Ama korkudan dudağını bile oynatamadı. Düşünüyordu ne desin? Nasıl çıksın bu belanın içinden?

Ahmet, elini cebine attı usulca. Polislerin ikisi de dikkat kesildiler. Kimlik kartını çıkardı, tuttu elinin içinde.

«Ver onu!» dedi birinci polis, çekip aldı.

Feyzullah da attı elini cebine. Çıkarıp verdi kendininkini.

İki kartı, biraz birinci, biraz ikinci, incelediler. Masaya geçti birinci polis. Yazı makinesine kâğıt taktı. Tek elinin parmağıyla koyun sayar gibi, harflerin beline, başına vurmağa başladı.

302

KÂRA AHMET DESTANI

«Ayın kaçı bugün?» Sertçe sordu. «Ulan ukalalık etmesen bir şey yoktu! İfadenizi alıp, biraz da korkutup salacaktım usulca. Ama kaşındın hart hart hart!..»

Ahmet, ikinci polise baktı kaçamak.

«Ay kaç dedim heey ibneler! Bir de fakülte okuyorsunuz ha?..» Ahmet’e bakmağa başladı dik dik. «Söylesene küçük kavat!..»

« Bilmiyorum!..»

«Nasıl bilmiyorsun?»

«Unuttum…»

«Nasıl unuttun?»

«Korkudan unuttum…»

«Hiç şaplak yemedin mi babandan?»

«Yedim ama karakola ilk düştüm!..»

«Memleket nere senin?»

«Burdur.»

«İsparta’nın Burdur’u mu?»

«Hayır, Burdur’un Burdur’u!..»

«İsparta’nındır o! Yok mu Burdur’da karakol?»

«Var, ama düşmedim!..»

«İyi ya! Düştün, öğrendin işte Ankara’da! Hep fakülte okuyacak değilsin ya! Biraz da karakol öğren, itoğlu!..»

Sesini çıkarmadı Ahmet korkudan. Ayaklarının yerini değiştirdi. Biraz da dişlerini sıktı. «(Hiç yoktan geceyi burda geçirelim, biraz sopa yiyelim. Yarın mahkemeye çıkalım, yargıç tutuklasın. Tutukluluğumuz sürsün dokuz ay, on gün! Kaynayıp gitsin dersler! Anam ağlasın, inlesin! Babam iyice deli olsun! Nurten de bulamasın, bilemesin neredeyim; öldüm mü, kaldım mı?)»

Yeniden sordu birinci polis: «Ay kaç?» Baktı Ahmet’in Feyzul-lah’ın yüzlerine ayrı ayrı. Sordu: «Geçmedi mi daha korkun?»

«Aralık 13!» dedi Feyzullah.

«Uğursuz günde çıkmışsınız! Diplomalı cahiller!..» Elini cebine attı, sigara çıkardı. Kibrit arandı. Baktı Ahmet’e, Feyzullah’a. «Cahil itoğlular! Bulmuşlar kız gibi okulları, kaloriferli kantinleri, burun kıvırıp afiş asıyorlar! Cahil mına koyduklarımın! Ulan ben olacağım, iki fakülte birden okurum! Okur şef olurum! Hukuk’u bitiririm. Siz

KARA AHMET DESTANI

303

 

gelmişsiniz Siyasal Bilgiler’e! Ne demek Siyasal Bilgiler ulan? Kaç para verecek öğretmenler size?»

«Katkımız olsun diye yapıştırıyoruz…»

«Katkı ne demek? Gazete yazarı mısın?»

«Katkı yardım demek…»

«Dosdoğruca yardım desen ya! Neden lügat konuşuyorsun? Bir de fakülte okuyup… Okuyup ne olacaksın bakayım sen?»

«Müfettiş, kaymakam…»

«Kaç para kaymakam? Baş muhtar. Okumuşken Harbiye Fakültesini okuyacaksın. Polis Koleji, Hukuk Fakültesi okuyacaksın… Afişleri de bırakacaksın, başkaları yapıştıracak! Gecenin ortasında, karakolun duvarına!..» Sigarasını unutmuştu. «Fevzii; versene kibritini!» Sandalyanm üstünde dalmıştı o da. Sıçrayıp kalktı. «Kibritini dedim Fevzii!..»

Fevzi, arkadaşının sigarasını yaktı, pencerenin kıyısına ilişti.

Öteki polis evirip çevirdi kimlikleri. Savurdu ağzına doldurduğu dumanlan. «Sahte mi bunlar, yoksam gerçek mi?»

«Yeni aldık daha; gerçek!»

«Gerçektir!» dedi Ahmet de.

«Gerçek dediniz; gerçek olsun; pekala!.. Önce sen söyle bakalım gökyılan; adm soyadın, baba adın?»

«Feyzullah Temeltaş, Abidin oğlu…»

«Birem birem söyle, senin gibi fakülte okumadık!»

«Fey…zul…lah…»

Uzak gecekondulardan bir horoz öttü. Belki açık bir pencere vardı, rüzgârla tak etti. Uzadı tutanağın yazılması. Ahmet’in dizleri karıncalandı. Ayak sesleri geçti sokaktan. Bir ara telefon çaldı. De-mirfırka Karakolu’nu arıyorlarmış, yanlış numara düşmüş. Feyzul-lah’m suratı iyice asıldı. «Bütün genelgeler gelir mi sizin karakola?» diye sordu bir ara. Çok yorulmuştu polis, yazı işleri de oldu bitti zor gelirdi: «Ne olacak genelgeler? Teftiş mi edeceksin?»

«Genelgeler gelirse bilmeniz lazım, sabaha kadar tutmak doğru değildir yüksek öğrenim öğrencilerini!..»

«Kim; kim yüksek?» Polis memuru puşkurdu birden. «Ulan sen kendini çok mu yüksek görürsün? Ulan Sultan Süleyman’a kalmamış dünya! Süleyman Demirel’e de kalmayacak ulan!..»

KAKA AHMET  DESTANI

«Yanlış anladın polis abi!..»

«Ben mi yanlış anladım? Hiç de yanlış anlamadım! Hep doğruları siz mi anlarsınız? Çok ukalasın! Bak Ahmet Kara ne efendi! Hiç sesi çıkmıyor. Ne dersen peki diyor. Burdur’un Karataş köyünden. Sen ukala, Uşak, Ulubey, Ören köyü. Ulan hem madem köylüsünüz, ne bok işiniz var gece yarısı afiş yapıştırıyorsunuz? Ulan eşşoğlu beş-kulak, yumma gözünü kör gibi! Bak önünde karakol var! Şimdi neyle temizleyeceksin bu duvarı? Sabah olunca komiser gelecek, “Ulan Cafer İnce; uyuyor muydun? Ulan Fevzi Erol; bu ne biçim görev yapmak?” Sorunca ne diyeceğim?» Bağırdı: «Haa?» Birden sıçradı Fevzi Erol: «Ben uyuyordum komiserim…» dedi.

«Pekii; Fevzi Erol uyuyordu, Cafer İnce ne bok yiyordu?»

Dizleri iyice karıncalanan Ahmet, derste gibi el kaldırdı: «Konuşmak istiyorum, izin verirseniz!..»

«Aferim; işte her zaman böyle terbiyeli olun!..»

«İzin verirseniz, yapıştırdıklarımızı söküp gidelim, sabah oluyor. Yerlerini temizleriz…»

«Bak bak! Bak sen cip akılsızmışsın! Sanırdım biraz aklın var. Sökeceğiz diye badanayı kazıyacaksınız, pislik temelli  yayılacak!..»

Feyzullah ezdi sesini: «İzin verirseniz, üstünden suyla ıslatırız, yumşar; badana bozulmaz. Zaten sekiz on tane yapıştırdık…»

«Ukala! Ulan başka duvar mı bulamadınız? Gidip Buğday So-kak’ta Demirel’in evi var. Yukarı çıkın, İsmet Paşa’nın köşkü var. Daha yokarda Cevdet Sunay’m köşkü… Neye gelmiş benim fukara karakoluma bulaşırsınız? Komiserimiz de çok titiz!..»

«Haklısınız Memur Bey!» dedi Ahmet usulca.

İyice aşağılayıcı baktı Cafer İnce: «Haklısın Memur Bey’miş! Fakülte öğrencisi!.. Tûûûh!.. Şimdi bakın ne diyorum: Biz de katkı filan yaparaktan, bu duvarı temizleyeceğiz! Sabah olunca da sizi Merkez’e götüreceğiz… Sonra Savcılığa…»

«Yani şimdi bırakmıyorsunuz öyle mi?»

«Asla bırakamam! Badana bozulacak belki!..»

«Dikkatle temizleriz. Siz de kontrol edersiniz…»

«Katkımız da olur canım; bir deneyelim…»

«Sağolun abiler…» dedi Ahmet.

«Estafurullah Bayram oğlu Ahmet!»

KARA AHMET DESTANI

305

«Sağolun…»

Kalktı Cafer İnce. Arkadaşını da kaldırdı. «Kimlikler kalacak. Duvar temizlenecek. İyi temizlenmezse Merkez’e teslim…»

Yangın kovalarından birini aldı Fevzi Erol. Feyzullah fırçayı temizledi karakolun musluğunda. Üstünden üstünden ıslatıp sökmeğe başladılar yapıştırdıklarını. Cafer İnce dikkatle denetliyordu. Bakıyordu bozuluyor mu badana? Feyzullah bütün dikkatini toplamış, elişi ödevi yapar gibi sürüyordu fırçayı. Dikkatle tutup kaldırıyordu kâğıtların uçlarını. Badananın fazla bozulmadığını görünce neşelenmeğe başladı Cafer İnce. «Ulan sizden değil kaymakam, kuzu çobanı olmaz! Siz iş kaçkını, siz hazır yiyen, devlet düşmanı, hem de çok siyasetçi, her gün kızlarla filan alt üst vede otuzbir çeken… sizden adam mı olur ulan?»

Çankaya’dan doğru otomobillerin gürültüsü geliyordu belli belirsiz. Hüseyin Gazi’nin oralardan şafak geliyordu. Ayazda akasyalar hışırdıyordu. Sisli gökyüzünün deliklerinden tek tük yıldızlar görünüyordu. Gecekondulardan horoz sesleri geliyordu.

Polis Fevzi büzüldü: «Siz sökün güzelce, ben üşüdüm…» dedi, koştu içeri. Cafer İnce, elini göğüs cebinin üstüne vurdu: «Şebekeler burda! Sakm kaçalım demeyin! Hem de tutanağınızı tuttum. Temizleyip bitirdikten sonra haber verin, gelip teftiş edeyim. Ben de üşüdüm…» Avuçlarına hohlayarak gitti o da.

Bir yandan ıslattılar, bir yandan kaldırdılar. İşleri uzadı. İyice sertelmişti gece. Çok uzaklarda Keçiören’in, Altındağ’ın, Yeni Ma-halle’nin kırpış kırpıştı ışıkları. Ahmet çok üşüdü…

«Feyzullah abi, izinin varsa, bir şey soracağım!»

«Estafurullah Bayram oğlu Ahmet Kara; sor…»

«Buranın karakol olduğunu biliyor muydun?»

«Biliyordum…» dedi Feyzullah hince.

«Neden yapıştırdık öyleyse?»

«Çünkü ben polis ajanıyım! Seni tongaya bastırmak için! Karakol ikimizi de yakalayacak. Beni salacak, seni mahkemeye sevkede-cek. Ama düşündüğüm çıkmadı. Gördün nasıl ateş çıktı yüzümden? Sevindin mi?» Baktı Ahmet’in yüzüne.

Sorduğuna pişman oldu, karşılık vermedi.

Kalanı batanı pakladılar. Kovayı fırçayı alıp girdiler karakola.

20

Yangın kovasını doldurdular musluktan. Sonra dikildiler Cafer İnce’ nin karşısına. Oturuyordu masada. Tutanak, yazı makinesine takılıydı öyle. Fevzi Erol uyuyordu.                                  -—–^

«Cafer abi…» dedi Feyzullah, daha da ezerek sesini. «Biz bir kusur işledik. Ne olsa genciz. Sen bizi hoşgör. Vede izin ver gidelim. Alalım öteberimizi, kalanları başka yerlere yapıştıralım, sabah oluyor. Bir abilik yap; pisliğimizi temizledik…»

Elini kaldırdı, vuracaktı masaya, Fevzi uyanır diye vurmadı:

«Aferiiim! İşte bunu beğendim! İşte hep böyle olacaksınız! Böyle dişi konuşacaksınız! Dik konuşmakta yarar yok. Böyle konuşsanız tutanağı yazmazdım. Ziyan ettik devletin kâğıdını, şeridini! Neyse! Böyle konuşsan, o tokatı da şaklatmazdım. Neyse!.. Alın öteberilerinizi, toz olun! Şuradan Yeşilyurt’a girin, oradan Kavaklı’ya geçin. Güzel otobüs duraklan var, oralara yapıştırın. Ama kimse görmesin. Şunlar da kimlikleriniz. Tutanak kalsın böyle. Gerekirse veririm komiserime. Gerekmezse yırtarım. Haydin defolun; güle güle…»

Cafer İnce’yi selamladılar. Öteberilerini alıp çıktılar. Kalan afişleri yapıştırarak Kızılay’a aşağı indiler. Yurda geldiklerinde ter içindeydiler. Ucun kıyı sabah oluyordu. Uzun kısa bütün minarelerde ezanlar başlamıştı. Eski Ankara’nın olduğu yerlerde, eski yeni, uzak yakın semtlerde ocaklar yanmıştı, çay suları konmuştu üstlerine…

Ahmet’in kafasında Hasan’la Mevlüt’ün ne oldukları vardı hep.

30

DOKUZUNCU ŞEHİT

Etlik-Ayvalı yanındaki okulları dolaşıp Demirtepe’deki TÖS Genel Merkezi’ne geldiler. Aşağıda yukarıda, ayakta durmağa yer yoktu. Muharremle Ahmet bakmdılar. Saat 11.00’e geliyordu. Beşer altışar teller geliyordu. Telefonlar durmadan «şehirlerarası» çalıyordu. Şaşılacak derecede yüksekti yurt yüzeyindeki katılma. -Eğitime, öğretmene öğrenciye yansıyan yanı pat pat patlıyordu temeldeki bunalımın. Gazeteciler telefon ediyorlardı Genel Başkan ile İsmail Mahir Hoca konuşuyorlardı.

Cumhuriyet’ten Ümit Gürtuna arıyordu. Hükümet yayın yasağı koymuştu. Radyo boykotla ilgili haberleri vermiyordu. «İstanbul’dan kötü bir haber var, duyurayım!» diyordu Ümit. «Sabah namazından sonra Yıldız Camisi’nden çıkanlar Harp Akademisi’nin yanından yürüyüp Mimarlık Mühendislik Akademisi’ne saldırmışlar. Yaylım ateş açmışlar. Polisler, karşı kaldırımdaki arabalarından çıkmamışlar. Battal: «Durun! Durun!» diye çığlık atmış, uyanmışlar. Günlerdir gece gündüz nöbet tutuyorlarmış. 01.00’de almış Battal nöbeti, 06.15’te vurmuşlar. İstanbul’da güneşli bir gün varmış…»

«Vedat’tan bu yana dokuzuncu!..» dedi Genel Başkan.

Hemen anlaşıldı Battal’ın Malatyalı olduğu. Malatya Sanat Ens-titüsü’nü birincilikle bitirmiş yedi yıl önce. Teknik okula yazılmış. İşçi Süleyman’ın oğluymuş. Tanıyanlar çıktı. Çok oluyormuş babası öleli. İki kardeşi varmış. Biri İzmir’de kaynakçılık yapıyormuş. Biri

308

KARA AHMET DESTANI

küçükmüş. Ağlıyordu anlatan. Battal, Yıldız’daki akademiye aktarmış öğrenciliğini. Hem fabrikada çalışıp hem okuyormuş. Burnunun direğine bir sızı girdi Ahmet’in. Namazdan çıkıp vurmuşlar. «(Kör bir öfkeyle saldırıyor emperyalizmin uşakları!..)»

Muharrem düşündü: «(Burası da çok yakın Maltepe’deki camiye! Sokağa nöbetçi koymalı. Böyle günde azar örgütlü gericilik!..)»

Birikti Malatyalılar. Beş altı oldular. İstanbul’a telefon yazdırdılar. Başsağlığı dileyecekler, hem de bilgi isteyeceklerdi.

«Yurda gideceğim!» dedi Ahmet, telefonu beklemedi. «(Dersleri ektik! Bizim profesörler de katılabilirdi boykota…)» Mevlüt geldi karşısından. «Tamam!» dedi, «Ders yok; karar aldılar…» Feyzullah geliyordu yanında Turgut’la… Sersem sepet yürüdü. Battal’ın kaynakçı kardeşini, dul anasının yanındaki küçüğü düşündü. Yirmi iki yaşında yoksul bir devrimci. İlk Fikir Kulübü’nü açmayı o denemiş Malatya’da… Yürüdü.

Hacettepe’ye gitti, Zehra’yı, Nurten’i sordu. İstanbul’daki olay her yerde duyulmuştu. Forum düzenlemişti öğrenciler. Cenaze Malatya’ya götürülecekmiş. Geçerken durdurup bir tören de burda yapmayı kararlaştırmış Devrimci Gençlik Federasyonu.

Nurten geldi.’ Yanı sıra Zehra.

«Başın sağolsun Ahmet…»

«Bütün devrimcilerin başı sağolsun!..»

Yuta yuta acılaştırmıştı ağzım. Söyleyecek söz bulamıyordu.

«Biraz dolaşalım isterseniz. Şuradan Anafartalar’a vuralım. Bakalım ne durumda en kalabalık okullarından biri Ankara’nın?»

Samanpazan’na vardılar. Oradan Ulucanlar’a çevirdiler yollarım. Vazgeçtiler Anafartalar’a gitmekten. Dörtyol, Dikimevi, Abidinpaşa’ dan yana yürüdüler. Kapatmıştı kapılarını okullar.

Otobüsle Kızılay’a geçtiler. TÖS Genel Merkezi hâlâ kalabalıktı. Elmadağ’da, Gölhisar’da olaylar çıkmış. Elbistan’da bir ağa iki öğretmeni yaralamış, birini öldürmüş…

«Silahlanmadın mı böyle olur işte! Ördek avlar gibi tek tek vurur herifçoğlu hepimizi! Onlar silahlı, biz bekliyoruz…» Oradaydı; konuşuyordu. «Pasifizm başka, devrimcilik başka…»

«(Bu herifte bir sır var ama, bakalım ne?)»

KARA AHMET DESTANI

309

Bizde de söylentiler dolaşıyor, kim polisin adamı, kim kışkırtıcı!.. Söylentilerin en az yarısı gerçek! Boş mu bırakırlar?» İki yanına bakıp ekledi Zehra: «Ben olsam ben de bırakmam!..»

Çetin Altan’m yazısını çoğaltıp dağıtanlar mahkemeye verilmişti. İçlerinden birinin görevli kışkırtıcı olduğu anlaşılmış, bırakmışlar mahkemede; Zehra anlattı. Zehra’nın kardeşi İstanbul İktisat’ta Öğrenci Birliği Sekreteriymiş. Site Yurdu baskınında kasığından yaralanmış. Arkadaşları ulaştırmışlar Haseki Hastanesi’ne.

Büyük bir gösteri yapılacaktı başkentte. Cenazeyi selamlayacaklardı. Telefonlar biribirini izliyordu. Cenaze İstanbul’dan öğleden sonra çıkıyordu. Gece yarısı burada olurdu. Otobüsü çevirip tutacaklardı öğleye kadar. Bir grup geceden yola çıktı, İstanbul’daki törene katılacaktı. Yurdun her yerinde yankılanıyordu Battal’m haberi. Öğretmen Boykotu sürüyordu. Gençler acı içindeydi. Üç gün sonra da Amerikan 6. Filosu İzmir Limanı’na geliyordu. Her halde bir bağlantı vardı Filonun gelişiyle olup bitenler arasında. Gerici gazeteler gürelt-tiler seslerini: «Türkiye’deki komünistleri Endonezya’dakilerden beter edeceğiz! Kıtır kıtır keseceğiz!..» Günün beş vaktinde «cihat» çağrılan yapıyorlardı camilerde. Din görevlileri tam istim yola koyulmuştu.

Bu arada sendikal özgürlüklerin kısılması, ücretlerin dondurulması isteniyordu. Patronlar, çalışma barışının bozulduğunu, fabrikalara sıçrayan boykotların, işgallerin önlenmesini istiyordu.

«Kârları tehlikeye girdikçe kuduruyorlar!» dedi Zehra. «Türkiye’nin eski komünistlerindendi babam. Tek parti yönetimi, gerektiğinde basardı evimizi. Alır götürürlerdi üçer beşer ay. Ardından da sürgünler. Büyük abim babamdan aşırıydı. Ama babamı bellemişti polis. İyice yaşlandı, bizler büyüdük, hâlâ öyle gider… Ama ne kadar kudursa kâr etmez, bir gün gümbürdeyip gidecek!»

«Bizi de götürecek, birer ikişer tükeneceğiz!»

«Tükenmeyiz! Kurbansız bayram olmaz!» dedi Zehra. «Paça ıslanmadan baluk tutulmaz daaa…»

«Güneşlik, ıpılıkmış İstanbul!.. Ankara’da Zonguldak’m deresine benziyor havalar. Eniştem orada yaptı askerliğini. Ablamla gidip kaldık birkaç sefer…» Can sıkıntısıyla konuşuyordu Nurten. Gözü ka-

310

KARA AHMET DESTANI

pıdaydı. Sanki akşam namazından sonra da buraya saldıracaklardı…

«Kalkalım; ben sizi bırkayım!» dedi Ahmet.

Karakol olayını yolda biraz daha anlattı.

Nurten, Sağlık Bakanlığı’nın önünde elini uzattı: «Daha fazla yorulma, kendimiz gideriz!» dedi.

Zehra Hasan’a selam yolladı.

*

**

Akşam hem yurtta, hem kantinde, hem fakültenin önünde ardında nöbetler tutuldu. Yok deniyordu ama ikişer şarjör mermiyle birer tabanca verildi nöbetçilerin eline. Sabaha karşı dörtle altı arasında uyandırdılar Ahmet’i. İlk kez tabanca alıyordu eline. Ağırca bir Smith Wesson! Belki Karadeniz yapımıydı, uyduruktu üzerindeki marka. Güvenlik mandalını açıp kapamayı gösterdi Aydınlı Şükrü. Fakültenin cümle kapısında duruyordu. İç sütunlardan birinin dibine çöktü. «En zor saatlerde alıyorsun, şansın açık olsun!» dedi arkadaşı bırakıp giderken. Az ötede iç avluya açılan küçük kapının dibinde Kırşehirli Ömer vardı. Ankara’nın en komünist fakültelerinden biri biliniyordu fakültesi. Nöbetlerin gereğini kavrıyordu Ahmet. Ama ne derece etkisi olurdu! Burjuva hükümetinin bilgisi içinde bir saldırı kimbilir kaç ölüme yol açardı? Epeydir böyle haberler dolaşıyordu. Ateş olmayan yerde dumanlar tüter miydi?

Elindeki tabancayı evirip çeviriyordu. «(Saldırının ucu bana doğru gelirse, nişan alırım…)» Gözüne tutup bazı noktalara nişan alıyordu. «(Çekebilir miyim tetiği titremeden? Gerici de olsa insan insan değil mi?)» Dikkatle dinledi dışarıyı. Belediye temizlik işçilerim bırakıyordu otobüsün biri. Onların gürültüsüydü. «(Düşman da insandır. Onlar düşünüyor mu ama tetiği çekerken? İnsandı Battal’ı vuran! Öyle azgın çıkıp gelirlerse, geçip gitsinler mi arkadaşlarımı uykularında öldürmeğe?)»

Sanki bir savaşın içindeydi ülke. Ama bir yanın silahlanması yasak. Düşmanın düşmanlığını belirlemek zor. Düşman, polisi yanına alıyordu. Hükümeti yanına alıyordu. Vietnam’da, Laos’ta işi zorlaştıkça, Orta Doğu’daki kudurganlığı artıyordu Amerika’nın… Latin Amerika’da zorlaştıkça… Yarı bağımlı Türkiye’de… Yarı sömürge…

KARA AHMET DESTANI                           311

O duvarın bir ucu:

tahta sapanlı san Çin’de; öbür ucu:

çelikleri elektrikli New-York’un içinde. Her bankada hisse senetleri var

onun.

O duvar O duvar

Lortlar Kamarası’ndan Lord Gürzon’un

noktalan imparator armalı bir nutku gibi geçiyor. Eyfel’in tepesinden avlarını seçiyor

dayanarak Hindenburg’un altın çivili heykeline

topluyor Berlin sokaklarını eline. O duvarın taşlarına sürterek elini kara gömlekli Musolini

bekliyor nöbet.

İtalya’nın çizmesi

yüzüyor kanda! O duvar

ikinci bir Balkan gibi yükseliyor Balkan’da!..

Evirip çeviriyor tabancayı. Konuşsa mı acaba Ömer’le? İkinci sınıf öğrencisiydi Basın Yayın Okulu’nda. Gecenin ayazı bastırmıştı iyice. BattaFın cenazesine gidenler dönmedi daha. ODTÜ’ye götürecekler arabayı. Tabut törenle gelecek alana. Gençlik, kıl kadar korku duymadan tepki gösterecekti işbirlikçi hükümete…

O duvar o duvarınız,

vız gelir bize vız! Bizim kuvvetimizdeki hız, ne bir din adamının dumanlı vadinden, ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır. O yalnız

312

KARA AHMET DESTANI

tarihin o durdurulmaz akışındandır. Bize karşı koyanlar, karşı koymuş demektir; Maddede hareketin, yürüyen cemiyetin

ezeli kanunlarına. Sükûn yok, hareket var, bugün yarına çıkar, yarın bugünü yıkar

ve bu durmadan akar akar

akar.

Biz bugünün kahramanı, yarının

münadisiyiz. Bu durmadan akan,

yıkıp yapan

akışın

çizgilenmiş sesiyiz. Biz, adımlarını tarihin akışına uyduran

temelleri çöken emperyalizme vuran, yarını kuran

larız. O duvar

o duvarınız,

vız gelir bize vız!

Korkusundan mı okuyordu bunları tabancayı evirip çevirirken? Şu anda” sürüyle aksaydı emperyalistlerin adamları üstüne, çekinmeden tarardı hepsini. Biri bitince ötekini takardı şarjörlerin. İsterse hepsi ölsün. İsterse kurşunu bitince çiğneyip geçsinler üstünden. «(Zaten o zamana bütün okul ve yurt ayağa kalkmış olur…)» Bir zorun-luktu şimdi savunmak. «(Savunurken ister kork, ister .korkma, tutacaksın silahı böyle, çekeceksin tetiği!..)»

Sabah oluyordu. «(Oluyor çok şükür!..)» Temizlik işçilerinden

KARA AHMET DESTANI

313

sonra subayların gürültüsü başladı. Ne kadar çoktular; ne kadar bi-nitli, depolan dolu, lastikleri yeni… Çankaya’dan, Kavaklı’dan aşağı Amerikalılar çevredeki üslere çekileceklerdi, çıkmağa başlamışlardı evlerinden, koğuşlarından; kimi de metreslerinin naylon çarşaflı yataklarından. Okul çocukları yürüyordu; yerlileri yayan, Yankileri bakımlı otobüslerle, zencileri buralarda bile ürkek. Ama ne olursa olsun gırgırdı Amerikalı personelin yaşamı, her şey beş kez ucuza geliyordu, bir de çöl zammı alıyorlardı.

Öğrenci örgütünün mavi gözlü sekreteri Ruhi, tıp tıp etti nöbetçilerin omuzlarına parmaklarıyla. «Uzatacaksınız yediye, hepinize angarya yüklüyorum; sabahın son nöbeti! Uyusun kalksın, birer bardak çay içsin, ikişer zeytin yesin arkadaşlar. Yarın da sizi kollarım. Nasıl olsa biraz sürecek bu günler. Uyanık olmak gerekecek…» Konuşurken tatlı tatlı gülüyordu. Ama benzemiyordu Feyzullah’mkine, ayrıydı bunun mavisi.

Maden kuyularının ağzından çıkıp gelir gibi çıktı seksen yüz delikanlı merdivenlere, onlar gibi yorgun, onlar gibi evlerinden uzakta; üzgün! Kimi şapkasını eline almış, kimi açmış parkasının önünü:

«Adım gibi biliyordum bu itoğlu itlere güvenilmez, gidelim Bo-lu’ya, hiç olmazsa Gerede’ye! Bekledik Yeni Mahalle’nin altında, geçip gitmişler Sincan, Etimesut üstünden!..»

«Burjuvazinin puştluğu! Bolu’ya gitsen kaç yazardı, Gerede’ye gitsen kaç? Saygı selamı da fazla görüldü Malatyalı emekçinin oğlu Battal’a, nefes alma hakkı gibi!..»

Şapkalarıyla dizlerini döğe döğe girdiler kapılardan. Kimi kantine, kimi koğuşlara yürüdü. Mertali çay ocağını yeni yakmıştı. Kaloriferler yanıyordu. Ev kadar olmasa da sıcaktı içerisi. Lavabolara koştu kimi. İçerde duracağına, dışarda dursun sarı sidik! Dolmuştu bekleye bekleye torbaları. Sidik boşaltmak kadar kolay değildi hücrelerine sinen kahrı boşaltmak. Döndüler hiç olmazsa birazcık uyumak için, ne yapacaklarını biraz olsun aydınlıkta bulmak için.

8.30’a kadar nöbet yerinden ayrılmadı, 8.30’da kız erkek öğrenciler gelir şimdi diye toparlandı Ahmet. Kendi de yukarı çıkıp yıkanmalı, kitaplarını almalıydı ders için. Birden ayıktı, hocalar boykota katılmıştı, ne dersi?

Tam 9.30’da gidip Ruhi’yi buldu:  «İznin olursa bir söz diye-

314

KARA AHMET DESTANI

ceğim. Hem dikip, hem eline tabancayı verip unutuvermek olur mu? Dörtte almıştım, sekiz buçuk oldu! İyice acıkmasam gene gık demezdim. Adam bulup koyun yerime. Ötekiler bırakıp gitti çoktan. Geldim haber veriyorum…»

Ruhi düşündü sert: «(Farkı yok Ankara’da gündüzün geceden? Kötülüğü düşünen için gündüz de elverişli! Konuşayım arkadaşlarla, gündüzleri de nöbet düzeni alalım. Bu Ahmet hem çok saf, bekliyor iki buçuk saat fazla; hem çok akıllı, gündüzleri de tetikte olmanın gereğini düşünüyor!..)»

Ahmet, kantinden bir çay içti: Uyumağa gitti. Ortalık kaynıyordu bir acayip. Amfilerde, sınıflarda ders var gibi toplanıyordu öğrenciler. Değirmende çarka vuran sular gibi, biribirine çarpa çarpa kırılıyordu sözcükler.. Herkes bağırarak konuşuyordu.

«Ya temelli ölü toprağı serpilmiş üstümüze, yada kanımız kurumuş! Bu puştluğu da sineye çekersek hiç diyeceğim kalmaz, aşkolsun Türk gençliğine, vede helal olsun kısaca!»

Arının iğnesi gibi çıkarmıştı dilini, sokup duruyordu. Kulak verdiğini görünce Ahmet’in, yükseltti sesini: «Battal arkadaş babasının keyfi için ölmedi! Yarım gün durdurup son görevimizi yapamadık, ölüsüne? Bunu böyle bırakmak olamaz! Haydi örgüt uyuyor, biz ne yapıyoruz anlamıyorum!..»

«(En iyisi yürümek!..)» dedi Ahmet. «(Dinlediğimi görürse gelir, bırakmaz iki saat!..)» Çıktı yukarıya. «(Burjuvazinin yaptığı kalleşlik, ama çok mu gerekliydi burda da tören düzenlemek? Duyacak mı konuştuklarımızı?’Dirilecek mi? Bunlar da burjuva, hatta burjuva alışkanlıkları değil mi insanlığın?)»

31

COP ALTINDA GÖSTERİ

Koydu kafasını yastığa. Çok istiyordu hiç olmazsa bir kanımcık uyumak. Fakat olası değildi, altı üstüne geliyordu yurdun. Uğuldu-yordu koridorlar, köşeler. Yatanı ayıplıyordu bazı keskin gözler. «(Ayıplasınlar, ben uykumu alayım!)» dedi usulca.

Öğle oluyordu, çırpınıp kalktı. İyice artmıştı uğultu. «Haydi kalk, kalk, kalk!..» Bağırıyordu belki on koldan Feyzullah. Ahmet, «(Az kaygısız değilmişim!)» diye şaştı kendine. Girip elini yüzünü yıkadı. «(Kalktık bakalım ne olacak!)» diye mırıldandı içinden.

Havlusunu astı, kahverengi kazağını giydi. İndi aşağıya. Forum vardı demek, Kâzım abi konuşuyordu büyük amfide. Sırayla söz alıyorlardı. Biri, biraz kısa konuşulmasını öneriyordu.

«Biiiz, bu karanlık yolun sonundaaaa, doğacak güneşi bekliyoruz!» diye haykırdı kürsüde bir kız. «Durmak olmaaaz! Oturmak olmaz! Halkın çektiği bizimkinden çok! Bizimki de sonuna geldi artık! Ölüm kapımızın dibinde! Memleketin içinde iktidara sahip olanlaaaar, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde oluuup…»

Geçip arka sıralardan birine oturdu. «(Bütün öğrenciler, bütün devrimci gençlik, hiçbirimiz kaytarmadan yürürsek, ne yapabilir polis? Herkesin gözü önünde silah çekebilir mi? Ama şuraya varmadan yarımız, buraya varmadan yarımız kırarsak, fiyasko olur!..)» Böyle kuruyordu, herkesin gözü önünde saldıramaz sanıyordu polisi. En sağlam güvenliğin «birlik»te olduğunu düşünüyordu.

316

KARA AHMET DESTANI

«Emekçi halkın en duyarlı, namuslu evladı gençlik, gerektiğinde görevini yapacak, bunun için canını vermek gerekirse, verecektir! Herkes biribiriyle daha fazla tartışmayı, biribirinden kuşkulanmayı, biribiriyle devrimcilik yarışlarına kalkmayı bırakıp, uyum içinde ortaya çıkmalıyız arkadaşlar!..»

«Amerikan emperyalizminin yurdumuzdaki zulmü, işbirlikçi egemen çevrelerin çıkarına olduğundan, bu zulüm gün geçtikçe şiddetini artırmaktadır. Fabrika işgallerinin yarattığı panikle birlikte, işçilerimiz, köylülerimiz üzerindeki baskılar yoğunlaşmaktadır. Bu yüzden, halkın ödediği vergilerle okuyan bizler, kendi rahatlarımızı bir yana bırakıp, halkın hizmetindeki yerimizi almalıyız arkadaşlar!..»

Öğleye doğruydu. Hacettepe’de, Dil-Tarih’te, ODTÜ’de, Erkek Teknik’te, Gazi Eğitim’de miting kararları alınmıştı. Kâzım yeniden çıktı, duyuru yaptı: «Oylamaya gerek görmüyorum bu durumda! Hep birlikte Lozan Alanı’nda yerimizi alacağız. İşbirlikçi iktidara tepki göstereceğiz. Birlik halinde kenetlenmiş olarak yürüyeceğiz! Kız arkadaşlarımız da gelecekler! Kopmayacağız arkadaşlar!..» O sırada sesi karcıktı, yutkundu. Kolunu kaldırıp, «yürüyün!» işareti yaptı.

Bir böğeti boşandırmışlar gibi aktı öğrenciler. Aynı biçimde, Hukuklular çıktılar. Caddeyi, gidişiyle gelişiyle kapladılar. Trafik durdu o an. Dolmuşlar, otobüsler, küçük taşım araçları durdular. Vakvaklar öttü, söğdü şoförler. Kurtuluş’un oralara vardı ucu. Eğitim Fakültesi boşandı. Kül renkli bulutlar doldurmuştu göğü, bir yandan da gün ışığı düşüyordu parkın oralara. Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne geçtiler. Sağdan Hacettepeliler aktı. Karıncaların alayları geliyordu her yandan. Lozan Alanı’na ulaşanlar, ayrı yönlerden gelenlerle birleşiyor, kaval gibi duruluyordu. Sağnak yağmurlardan sonra dört dereden gelen seller bir kavşakta nasıl karışır, nasıl vuruşursa, öyle köpüklene kö-püklene vuruşuyor, karışıyordu topluluk.

«Katil iktidar!..» diyorlardı. Sol yumruklarıyla havayı döğe dö-ğe: «Vedatlar ölmeeez!..» «Battallar ölmeeeez!..» diyorlardı.

Birden doldu koca alan. Trafik temelli tıkandı. Aydınlık-Çanka-ya dolmuşları arka yollardan ulaşmayı deniyorlardı. Otobüsler uzaklara çekilmişler, duruyorlardı. «Bağımsız Türkiye!..» diyorlardı.

Kaldırımlardaki kalabalıkların arasından süzülüp süzülüp gençler geliyor, alandaki topluluğu büyültüyorlardı. «Halkımız saflara!..

KARA AHMET DESTANI

317

Halkımız saflara!..» diye bir çağrıyı topluca bağırmayı deniyordu gençler. Duymamış gibi bakıyordu kalabalıklar. Anlamamış gibi davranıyordu. Bir savaşın yarısını geçmişler de sonuna yönelmişler gibi bir çırpınışın içinde durmadan bağırıyorlar, yumruklarını mertlikle sallıyorlardı. Fakat kiminle vuruşacaklardı. Kimi geri püskürtecekler, yada yere sereceklerdi? Somutu belirsiz bir düşman!

«Katil iktidar! Katil iktidar!..»

«Kahrolsun Amerika! Kahrolsun…»

Ne iktidar görünürdeydi, ne Amerika!

Öğrenci Birliği Başkanı çıktı anıtın bağrına:

«Yurtsever büyüklerim, sevgili arkadaşlarım!» diye bağırdı. Boynunun damarlarını patlatırcasına çıktı sesi. Pille çalışan bir sesbü-yülten tutuşturdular eline. Yeniden bağırdı: «Yurtsever büyüklerim, sevgili arkadaşlarım!..» Her sözcükte başını bir yana döndürüyordu. «Başımızdaki iktidar, Amerika’nın yurdumuzdaki emellerine uygun olarak, başta işçilerimiz .ve yoksul köylülerimiz olmak üzere, ülkemizin gözbebeği yüksek öğrenim gençliğine baskısını artırmış bulunuyor!.. Hükümet, resmi polis kuvvetlerinin kanadı altında toplaş-tırdığı kökü dışarda gericilerle üzerimize saldırmakta, bizleri birer ikişer kırmaktadır. Devrimci Türk gençliği Vedat’tan bu yana dokuzuncu şehidini vermiş, İstanbul’da Battal Mehetoğlu arkadaşımız, faşistlerin kanlı kurşunlarıyla hayatını yitirmiş bulunmaktadır. Bir yandan da gençliğin bir bölümünü, kendi emelleri yönünde şartlandırarak, bunları sözümona yurtsever; büyük bölümünü oluşturan bizleri de, Sovyetler Birliği’nin uşağı göstererek, halkımızın gözünden düşürmeğe ve iki yanı biribiri üzerine yürütmeğe çalışmaktadır! Biiiz, “Ne Amerika, ne Rusya; Bağımsız Türkiye!” diyen gençleriz! Halkımız oynanan oyunların farkındadır. İktidar gittikçe bozulan ekonomik ve politik durumu gözden kaçırabilmek için, ortada gençliğin yarattığı bir anarşi varmış gibi göstermektedir. Biiiz, bilimden yana Türk gençleri olarak asla anarşist değiliz. Bizi anayasa düşmanı göstermektedirler. Biiiiz, anayasa düşmanı değil, anayasanın tastamam uygulanmasından yana gençleriz. Biz bozuk düzenin, sömürünün düşmanıyız. Biz emekçi halkın ağır bastığı, halkımızın meclislerde çoğunluğu oluşturduğu parlamenter düzenden yanayız!..»

Kaynayan kalabalığın içinde, Orduevi’nin çenesine gelip dayan-

318

KARA AHMET DESTANI

mıştı Ahmet. Bazı sözcükleri duyuyor, bazı sözcükleri duymuyordu. 21 Şubat olayından dolayı Harbokulu’ndan çıkarılan teğmenlerden miydi Kâzım? Gelip Siyasal Bilgiler’e mi yazılmıştı? Bir subay kıtada erlere nasıl ders verir, sözcükleri nasıl teker teker, hem de ağır ağır söylerse, öyle dura dura, tane tane söylüyor, anlaşıldığını her dinleyicisi üzerinde denetlemek istiyordu. Ama duymuyordu Ahmet. O hâlâ bağırıyordu. Birden bütün topluluk sol yumruklarını kaldırdı. Başlar yere eğildi. Susku başladı. Devrim şehitlerinin tümünün ve Battal’ın anısı önünde saygı duruşu yapılıyordu. Sonra Hacettepe’den Timur’un konuşacağını duyurdu Kâzım. Sesbüyülteni yeni konuşmacıya verdi. Gene: «Yurtsever büyüklerim, sevgili arkadaşlarım!..» Gene işitilmiyordu Ahmet’in olduğu yerden.

Birden bir yığılma oldu. Sıhhiye yönünden polis arabalarının sıralandığı, arabalardan boşalanların kalkanlarını göğüslerine gererek, coplarıyla saldırıya başladıkları görüldü. Ankara Sineması’nın oradan atlı polisler girdi. Necatibey Caddesi’nde hazırlanmışlar iyice. Şimşek gibi, hızlı gelişti saldırı. Bunlar mıydı düşman? Atla, copla, otobüsler dolusu gelerek saldırıyorlardı. Nasıl karşı koyacaklardı; neyle? Direnip, «Yuuuh!» çektiler yer yer. Tahta parçası, taş, demir, hiçbir şey yoktu ellerinde. Gene sol yumruklarıyla havayı doğuyorlar, «Yuuh!» çekiyorlardı.

«Katil iktidar!..»

«Bağımsız Türkiye!..»

Durmaksızın koşuyordu atlar. Girdiler. Durmaksızın inip kalkıyordu coplar. Bir anda ikiye, bir anda dörde ayrılıyor, yanlara, uçlara çarpıyordu dalgalar. Ahmet, yandaki parka girdi. Kaçmayan var mıydı? Kızlar erkeklerin kolundan tutarak, yerlerde sürünerek kaçıyordu. Kitabını, çantasını almak için eğilenler kapanıp kalıyorlar, güçlükle doğruluyorlardı. «Kaçmanın çok ayıp olduğu»nu düşünmek istiyordu Ahmet; olanak yoktu.

Ara sokağın köşesinden baktığı zaman alanda kimsenin kalmadığını acıyla gördü. Köşede kıyıda yakaladıklarını enselerinden, omuzlarından kavrayıp kavrayıp arabalara tıkıyorlardı. O kadar kolay bozmuşlardı ki, gözyaşartıcı bombalarını kullanmak gerekmemişti. Bunu hiç düşünmemiş miydi «abi»ler?

«(Haydi kalk kalk kalk diye bağıra bağıra, hepimizi alana getir-

KARA AHMET DESTANI

319

meleri iyi, ama sonuç ne? Niçin kimse bunu önceden düşünmedi, önlem almadı? Hem bu polisin yaptığı ne? Nasıl insanların üstüne at sürebiliyor, nasıl kız demeden, erkek demeden cop vurabiliyordu? Hani anayasanın yazdığı toplantı özgürlüğü? Önceden izin almaksızın! Silahsız! Saldırısız! Kimde silah vardı acaba? Nereye ve kime saldırmıştı gençler?)»

Kirli maviye boyalı arabalara tıktılar topladıklarını. Alan boşaldı. Gençlerin kimi Mithatpaşa’nın oralara, Kızılay’a, kimi Ziya Gökalp’e, İzmir Caddesi’ne çekildiler. «(Bari Site Yurdu’nun faşo-lan görmeseler halimizi!..)»

Hâlâ kaçmanın ayıbım düşünmek istiyordu Ahmet. Ağzı, uzun süre söğüt yaprağı çiğnemiş, yada kinin yutmuş gibi acıydı. Göğsü kalaycı körüğü gibi inip kalkıyordu. Belki bunun kadar utandığı, utanacağı başka bir olay geçmemişti, geçmeyecekti başından. Kısa yaşamında, Karataş’ta filan başına gelenleri düşündü. Bir anda bazı olayların resimleri geçti kafasından. Bundan kötüsü var mıydı; düşünmek istiyordu; ama yürüyüp gözlerden silinmesi de gerekliydi. Ana caddelere çıkmadan, dar sokaklarda yürüdü. Önünden gidenler, ardından gelenler vardı. Başka başka okulların öğrencileriydi, devrimci oldukları belliydi hepsinin. Kaçıyorlardı. Belki onlar da kaçmanın kahredici ayıbını düşünmeğe çalışarak, ama düşünemeyerek kaçıyorlardı.

Amerikan eşyaları satan bir çarşının önünde durdu. Tanımıyordu yanındakileri. Vitrinlerde teypler, radyolar, tıraş makineleri, gözlükler, çakmaklar, kadınların boyanması için bir sürü öteberi; renk renk, boy boy, çeşit çeşit şampuan, sabun, esans, «after shave» losyonlar sıralanmış, serpilmişti. Kiminde her türünden sigara; en ağır, en ser-semletici kokularıyla her türünden puro; kiminde blucinler, kanad-yenler, kotlar… Beş dakika kadar izledikten sonra çekip gidecekti, öteden iki polis gördü. Pasajın içine dalmaktan başka çare yoktu. Süzüldü usulca. O dükkân, bu dükkân; hemen alt katlara inerek, ardına önüne bakarak, deri işlerinin, bel kemerlerinin, gözlüklerin, Çin işi, Japon işi dolmakalemlerin fiyatlarını sorarak on dakika daha geçirdi. Ama ne boğucu, ne başağrısı bir yerdi. İlk fırsatta çıkmalıydı dışarı. Yürüdü kapının ağzına. Fevzi Çakmak Sokağı’na geçti. De-mirtepe’ye çıktı. TÖS  Genel Merkezi’nin önüne gelmişti bilmeden.

320

KARA AHMET DESTANI

«(Gireyim mi?)» diye sordu kendine. «(Geliyorlar mı hâlâ ardımdan?)» Biraz düşündü, sonra karşılık verdi kendine: «(Bakarsın ters bir raslantı olur, izleyerek gelirler, TÖS’ü zor duruma sokmuş olurum. Geçeyim. Bineyim bir taşıta, varayım okula. Bakalım devran orada ne gösterecek?)»

*

Kantinde, en büyük toplanma Feyzullah’ın çevresindeydi. «Tam bir fiyaskodur bu!» diyordu. «Tam bir bozgun! Kim buna yol açtıysa hesap vermeli! Legalite, legalite; işte legalite! Madem legalite, niçin gerekli formalite yerine getirilmedi? Yöneticiler neyin yöneticisi? Resmen haber verme işlemi yapılsaydı, gene de olur muydu saldırı? Bu onların tezi. Biz diyoruz legaliteye güvenilmez artık! Aklın gerek tirdiği yola girilmelidir…»

Muharrem boyna dudaklarını kemiriyor, dilini dişini yiyordu. «(Kes ulan ajan bozuntusu! Şimdi inandım kışkırtıcı olduğuna!)» demeyi kuruyor, fakat eleştiriye uğrayınca çiyleştiği söylenir diye sabrediyordu. Bu yüzden biraz daha yiyordu dilini dişini.

«Kızmak kurtarmaz durumu! Kızmakla olacaksa hepimiz kızalım. Bütün Ankara’nın gözü önünde kaçtık! Madem formalitesi eksik bir toplantıya gidiyoruz, bunu bilelim, tam gidelim! Alalım silahlarımızı yanımıza, dört mü var, kırk yapalım! O zaman gelsin, itler üstümüze. Allah ya onlara verir, ya bize! Böyle tavuk gibi elli gün sineceğimize, horoz gibi bir gün alnımızın akıyla döğüşürüz. Gençliği rezil etmeğe kimsenin hakkı yoktur, olamaz!..»

«Sözde “Kamu Yönetimi” dersi filan da okuyorsun ama kafan çalışmıyor Feyzullah Efendi! Bir daha belli ettin nato kafa, nato mermer olduğunu! Şehrin ortasında, miting alanında, polis kuvvetlerine silahla karşı koyamazsın. Polis sıkıştı mı jandarma gelir, jandarma sıkıştı mı ordu yetişir, ne yapsan onlar senden güçlü, sererler leşini güneşin altına! Her zaman…»

«Bir söz diyeceğim, gene ajan diyeceksiniz. Bu düşünce, sizin ne kadar pasif ist olduğunuzu gösteriyor! Teslimiyetçi vede korkak! Bu durumda yönetim sorumluluğunu hemen bırakmalısınız.  Olağanüstü

KARA AHMET DESTANI

321

kongre toplayıp yeni yöneticilerin seçilmesine olanak hazırlamalısınız. Değilse bu gençlik yarın yüzlerinize tükürür sizin!..»

Feyzullah serteldikçe, Muharrem’in huzuru kaçıyordu. Çekilip gitti usulca. Ruhi yanaştı Feyzullah’ın çenesine: «Ne diyorsun ulan ukala dümbeleği, vır vır vır? Olağanüstü kongre istiyorsan, girişime başlarsın, elini kolunu tutan mı var? Onu da bizim boynumuza im sarıyorsun? Silahlanmalıymış da, bilmem ne? Madem kendin niçin gitmedin El Fetih’e? Bizim aklımız bu kadar eriyor, bu kadar geliyor elimizden. Genel kurul gerekli eleştirmeyi yapar. Gerekli görürse ceza verir. Seninki görüşse bizimki de görüş! Kes!..»

Konuşurken yüzünün derisi terledi Ruhi’nin. İkisinin de mavileri serteldi gözlerinde. Dinleyenler bir şey demiyordu. Erdal’a göz etti Ruhi. «Polis, topladığı arkadaşlarımızı acaba nereye götürdü? Emniyet Sarayı’ndan yoklamaları için hocaları bulalım, olmazsa avukatlara telefon edelim. Birer araba sopa yemesinler geceboyu…»

Ahmet kalkıp Hasan’ı aramağa gitti. Bir de Mevlüt’e bakacaktı. Nurten’den, Zehra’dan da bir haber alabilseydi…

21

32

ZEYNEPGİL

Muharremle Ahmet, Maltepe’deki Nokta durağında indiler.

Lozan Alanı bozgunundan sonra faşoların şımardığı görülüyordu, özellikle Siyasal’a, Hukuk’a, Basın Yaym’a ve yurtlara saldıracaklar diye haberler dolaşıyordu. Nöbetler sıkılaştırılmış, düzene sokulmuştu. Ama yeterli silah, mermi yoktu elde. «(Haydi nöbetleri düzene soktuk!)» diyordu Kâzım. «(Üstün güçle saldırırlarsa ne yapacağız? Polis de yanlarında olursa, kendimizi nasıl savunacağız? Yeni silaha, mermiye para lazım. Nereden bulacağız?)»

Bağış toplama komitesini toplantıya çağırdılar akşam. Yeniden kurullar oluşturmalı, bildik adreslere, tanıdıklara gidilmeli, okullardan, devrimci kuruluşlardan ne alınabilirse almalıydı. Sular damla damla büyüyordu. Küçük sulardan ırmaklar oluyordu.

Nokta durağında inip pazarın yanından yürüdüler. Anacık babacık günüydü oralar. Birer fileye, çantaya sığdırmışlardı ortahalli memur hanımları haftalık alışverişlerini. Yükçü çocuklar kısılmış gözleriyle bakıyorlardı. Dairelerin paydos saati geliyordu.

Serçe Sokak başlangıcından yürüdüler.

«Silahlanmanın zorunluk olduğu açık! Silahlanacağız; ama ancak güvendiğimiz arkadaşlar bilecek bunu. Kim ki kuşku yaratmış, bilmeyecek. Feyzullah gibiler bilmeyecek…»

Kapıcının karısı ikindin güneşine diye büzülmüştü duvann dibine. Ama yoktu güneş. «(Bir göz kirpimi doğar mı diye umdum, doğ-

KARA AHMET DESTANI

323

madı o da!..)» İkinci yıla devrilmişti, yazları bile göğsünü doldura dol-dura bir soluk alamamıştı. «(Bütün pislik, bütün tozlar, çukur diye bu yanlara mı geliyor bacım? Ölmeden bircik kendi yerlerimize varıp gelsek! Otursak ırmak kıyısındaki söğütlerin altına. Yetmiş lira derler otobüsün biletine. Beş kişi gitsek, gidiş dönüş yedi yüz! Üç yüz de harcasan bin. Bin de üst baş, iki bin! Bu demek bize köyün yolu kapalı. Yoldan bir çıkı bulsak Şehirde çıkı olmaz. Cüzdan bulsak. İçinde iki bin olsa. Olmaz şu zamanda. Yüz yirmisi oğlanın kıçına panta-lon. Yüz yirmisi kızın kıçına. Ellisi anama basma. Ellisi bana. Otuzu ona… Bitti beş yüzü! Havadan bize bin bile gelmez. Demek ki bizim köye gidişimiz olmaz…)»

Öfkesinin ortasından geçip gitti iki delikanlı. «(Besbelli öğrenci oldukları! Belkim anarşis! Besbelli Mühendis Kadirgil’e çıktıkları. Gelir giderler bacım, sabah demezler, akşam demezler! Okulda okumaz da bunun evinde mi okur derslerini bu kıranlar ne bileyim? Gelir giderler! Alırlar kitap, verirler kitap. “Haydi Gülistan getir bisküvi, getir filiz çayı! Nokta durağından piliç al Gülistan! Yoğurt al Gülistan!” Yoğurtları da yoğurt olsa! Bir kaşık daldır, oyuntuya hemen su dolsun! Yoğurtları ben çalacağım köyde! Mis gibi kekikli otları yemiş yemiş mor koyunlar. Gölgeli söğütlerin dibine eğrenmişler. Dinlenmişler kuşluktan öğlen sonuna kadar. Daha göğüslerindeyken koyulmuş sütler. Sağıp gelmişiz helkelerle. Yatacak zaman ılıştırıp çalmışız kalaylı kaplara. Sabaha karşı uyanıp açmışız üstlerini. Herif kalkıp ters döndürsün, sökebilirse aşkolsun! Mıh gibi yapışır ki, bulaşığı bilem zor çıkar… Hay Allah belanı versin taksi gibi! Eziyordun bebeyi! Kız Neslâân! Gel surda oyna, ezileceksin, baban diyecek bakmadın!..»

Mühendis Kadir çıkıp geldi, sağdaki akasyanın dibine yanaştırdı Taunus’unu. Tam kılı kılına soktu oraya. Sonra çat etti kapadı, anahtarı cebine attı. Yürüdü paçasını savurarak.

«(Kısa gocuk giymiş. Eskiden içerdi gâvur purosunu. Kokardı Amarikan yarbayı gibi. Şükür Allahıma boşladı. Kokmuyor artık domuz domuz. Bunca varlığa, bolluğa, beş vakit namazlarını da kılsa, kıldırsa avradına; hem de bizim o yanların adamı, belkim demirin tuncu insanın piçidir, belkim en hasıdır, sığır alası değil ki, ne bileyim karşıdan? Kulakları çınlasın, selamettik babam gelmedi bizimle,

324

KARA AHMET DESTANI

gelse akıl erdirebilir miydi bilmem! “Yük olmayım Alâddin’e! Güzden güze biraz para yollarsanız Allah bin bin razı olsun! Yollayamaz-sanız gene razı olsun! Artık eksik ahret hakkınızı helal edin, ben ettim…” Etmesen ne yapacaksın ay benim babam? Bir daha görebilecek miyiz birbirimizi? Kabristanlığın biri ağzına kadar dolmuş, yenisini tâ Ivedik Yolu’na yapmışlar, derya deniz! Diyorlar orası da dolacak! Seni oraya köylülerin arasına, bizi buraya şehirlilerin arasına gömerlerse, hırlısı hırsızı, iti uğursuzu var, kime yol soracaksın da ananı atanı bulacaksın ay benim babam? Biz yokken ölüp gideceksin! Belki de öldün! İkinci güze devrildi daha bircik olsun yolla-yamadık yüz liranı. Ne gelip giden bulabildik, ne yüz lira!.. Hay Allah belanı versin kamyon gibi, ne işin var buralarda, ezdin çocuğu! Kör şeytanından bul! Kız Neslâân, çek kardasın Kurban’ı; ezilecek! Bakmadın diye dama katacak hökümet! Ahir ömrümde burnumdan fitil fitil getirecek, dirisine sahip çıkmayan hökümet ölüsünü başıma kakacak, çek kardaşını!..»

«Çok iyi oldu, pipoyu bıraktığın Kadir abi!» Şengül abla: «Evin havası temizlendi, başağrılarım dindi!» Kalkıp kolonya gezdirdi on üçündeki Zeynep. Ablası İrep arkadaşlarıyla çıkmış. «Babam pipoyu bıraktı ama, vodkaya dadandı! Her akşam içiyor! Arkadaş bulursa ikindiden başlıyor…»

«Anlamadığınız konularda konuşuyorsunuz deli deli! Bütün bunlar toplumdaki bunalımların sonucu. Maddesel, ruhsal bunalımlar hepimizi kıvrandırıyor. Ben eskiden yılda yüz şiir yazardım. Duygusal yaşamım itegendi. Şimdi hırçın, gergin, hem de kurutulmuş gön gibiyim derimin altında sıkışmış ruhumla! Yani bunları ben anlatamıyorum iyice. Pipo bir özentiydi. Bizim şirketteki Amerikalılarla ahbaptık o zaman. Biliyor muyduk emperyalistin yerlisi kim, yankisi kim? Bir zenci gelmişti Rabır mıydı adı? Lungsten Hughes’ten şiir okurdu, bayılırdım. Zenci mühendis içiyor diye başladım belki; bilinçaltına yönelen etkiler dürtegen! Zenci mühendis gitti, pipo da gitti. Gençler siz hepiniz çok yaşayın, bize bilimsel toplumculuğun yollarını açtınız; bu sefer de şiir gitti! Yılda yazmıyorum şimdi üç dört. İlhan Berk gibi yazacağıma hiç yazmam! Eski Mısır Şiiri’ni aldım geçende, günümüz şiirinden iyi. Kaç bin yıl var arada? Şimdi toplumun bungun sularında başka sancılarla kürek çekmek istiyor ozan. Fakat ben

KARA AHMET DESTANI

325

size daha önce birer «Şenkato» yapayım. Bunu yeni bulduk. Adı da, Şengül’ün Şen’i, Kadir’in ka’sı, tonik’in to’su. Evde limon var mı Şengül? Yoksa aldırayım Gülistan’a. Pencereden sesleyim, yukarı gelirse köyünün yoğurtlarını öğer dört saat…»

Şengül kalktı: «Sen otur, ben hazırlarım!»

«Kendi elimle sunmak istiyorum gençlere!»

«Sağol abi, zahmet olmasın! Biz aslında…»

«Biliyorum biraz oturup gideceksiniz; ama…»

«Geçen sefer de bizi mahcup ettin. Ablam yorulmasın. Biz gene sıkıştık Kadir abi! Faşolar bindiriyorlar. Diyorlar yeni baskınlar olacak. Kimse elimizden tutmuyor. Eksik olmayın, sizler gibi birkaç aydın abimiz var da…»

«Kolay, kolay! Hele oturun! Ne derdiniz varsa konuşuruz. Yeter ki gençlik olarak demokratik yollardan ayrılmayın. Vede… Vede; bu sözcüğe de dilim nerden alıştı, çağırgan olmaktan çok itegen! Sizi biribirine düşürenlerin hangi yılanlar olduklarını iyi bilin! Evet, şimdi onlar size saldırıyor, siz de onlara karşı hazırlanıyorsunuz, sonuçta acaba kimlerin anası ağlayacak? Gençlerin. Öteki dürzülere bir şey olacak mı? Onlar ortalığı bulandırıp milyonlarını vurmağa bakacaklar. Gene büyük bir arazi kapatmış Kelbaş’ın biraderi Polatlı yolunda. Üçe aldıysa, üç yüzden, üç binden satacak metre karesini. Yeni yeni şirketler kuruyor dürzüler. Rabbena, hep banaa! Dünyayı değiştirirken en başta bencilliğin kökünü kazımalı. Sözde birer köylü çocuğu bunlar. Vede yoksulluktan geliyorlar. Allah hepsinin belasını versin! Adaletin göksel katlarında en güzel çoban şamarlarını yedikleri günü göreceğiz, ama geç! Olanlar siz gençlere olacak. Derdiniz para ise kolay. Ben size bulurum. Ama silah alacaksanız, ona yokum. Silah için para veremem. Afiş, broşür bastırmak istiyorsanız, hay hay! Bin; bin beş yüz; iki bin…»

Ahmet, büyümüş göz aklarıyla, ucun kıyı, biraz Kadir abiye, biraz Zeynep’e bakıyor; Muharrem de Zeynep’e bakıp yutkunuyordu. Acaba Şengül abla girmeden verebilir mi iki binin binini?

«Biliyorsun Kadir abi, biz tâ baştan, gençliğin silahlanmasına karşıyız. Vede ne kadar zorlanırsak zorlanalım o yola asla girmeyeceğiz. Bunda kararlıyız. Fakat içimize çok ajan sokuyorlar. Onlar da silah sokuyor. Biz düşüncelerimizi, halka ve arkadaşlarımıza anla-

326

KARA AHMET DESTANI

tarak Türkiye’nin en büyük gençlik örgütünü oluşturduk. Yeni bir afişleme düşünüyoruz. Vede köylere, fabrikalara bilinç götürme kampanyasını açıyoruz. Bunun için gerçekten büyük giderlerimiz olacak. Sen her gelişimizde, eksik olma, bizi boş çevirmiyorsun; ama bizim senden asıl ricamız, bize yeni arkadaş adresleri vermen; biraz da onlardan rica edelim. Çünkü ne olsa senin de bir ailen var, araban var, değil mi Kadir abi?» Öksürdü, nasıl başardım bu konuşmayı demek için Ahmet’e göz kırptı; fakat Kadir abi huylanabilir diye korktu, Zeynep’e çevirdi bakışını. «Zeynep daha çocuktur, şimdiden her şeyi duyurup ruhsal erincini bozmak doğru olmaz. Aydın insansın Kadir -^bi, anlarsın…»

\ Yüzde yüz anlamıştı. «Zeyno! Kalk kızım! Odana çekil, dersine bak! Hem de hazır abiler gelmişken, modern matematik, modern fizik, soracak şeylerin varsa sor…» Zeynep, Cinderella’nın Türkiye’de boy atmış bir türevi gibi kalktı, dizleri üstünde yaylanıp kalkarak oturanları selamladı, çekildi odasına.

Kadir abi kalktı. Yeni yaptırdığı kitaplığın çekmecelerinden birini açtı. «Ben gerçekten iki bin verebilirdim. Başımızdaki hırsız şebekesiyle güzel savaşım verdiğiniz için sizleri takdir ediyorum. Vede emperyalizmin kıyıcı politikasına karşı halkımızı uyandırdığınız için sizleri desteklemenin gereğine yürekten inanıyorum. Ama durumum iyi değil. Şimdilik bin aim, birkaç gün sonra bin daha! Başka devrimci arkadaşların adreslerini sordunuz ama onların işi tıkır. Benim çevremde var birkaç, hepsinin devrimcilikleri sözde! Onlar salonlarda toplansınlar, ha ha ha, hi hi hi, canım, cicim… Neyse, gene düşünüp birkaçının adını vereyim. Fakat önce kendileriyle konuşmam gerek. Bunlar itegen adamlardır. Önce kanları razı olmaz…» Çekmeceden aldıklarıyla, cebinden çıkardıklarım birleştirip uzattı.

Şengül abla bir tepsiyle geldi usulca.

«Oldu olacak, bunun nasıl yapıldığını da anlat!»

Gülünce yanaklarının ortası çukurlaştı Şengül ablanın. Yılların sessizliğini taşıya taşıya umulmayacak kadar yorulmuştu. Belki sadece kocası tarafından öğülmüş, sevilmişti. Pembeldi yüzü:

«Bunun yapılması diye bir şey yok canım! Sadece uyduruk! Her bardağa birer limon sıkıyoruz. Limonun iki katı votka. Votkanın üstüne birazcık nane likörü. Onun da üstüne vişne suyu. Hepsi bu. Şen-

KARA AHMET DESTANI

327

 

kato. Bir kurt adı gibi. İreb’in arkadaşları böyle söylediler geçende. Tabii onlarınkine limonun yarısı kadar votka koyuyorum. Şimdi Zey-nep’inkine de o kadar koydum. Çok bile geliyor. Aslında vermek yanlış belki, fakat biz içiyoruz, bir şey sanacak, biz yokken ölçüsünü bilmeden kendisi yapmağa kalkacak, yada dışarda denemeğe heveslenecek, daha kötü olacak…»

Ahmet’in ilk algısı, bu önce soğuk bir içkidir. Gerçi kaloriferler iyi yanıyordu. Ama kış ortasında değil, yaz ortasında içilmesi daha iyi olur. İkincisi, acıtılmış gazoza benzemektedir. Madensuyu da koymuşlar. Kimyasal olarak madensuyu sodasının votka üzerindeki etkisi. Ahmet’in düşüncesini ortasından kaptı Muharrem: «(Biz her zaman içiyor muyuz da inceliklerini bilelim? Paraları her zaman iyi. Kendileri de insana güleryüz gösterirler nasılsa. Bunalımlarını dinlediğimiz için belki. Vede Kangal’daki köylerinin hâlâ ellerinde duran topraklarının geliri yarı yarıya aktarıldığı halde buraya, Kadir abinin mühendislik firmasında yüklendiği her büyük işten, vurgun yönüne gitmeğe ne gerek var, müteahhitlik kârı % 25, alır onu, olur biter! Babasından kalanı şirketin anaparasına yatırmakla da en doğru işi yapmış! Tâ Marshal Planı uygulaması gününden beri kaç yol makinesi, kaç buldozer, kaç damperli kamyon, kaç kepçe, kaç grayder, kaç yol silindiri; mademki iş bilenin, kılıç kuşananın; birazcık da biz gelip alalım ucundan! Belki mutlanmaktadır verdiği için. Bir yoksul hem de cahile verse değerini bilmeyeceğinden kuşkulanır. Bizi yeni aydınlardan görüyor. İlhan Berk’i tutmuyoruz. Nâzım’dan o da tat alıyor. Emperyalizmin hiç değilse sözüne düşman… Gene de Kadir abi sen bize birkaç yeni adres ver, çok gereksinim duyacağız!..)» «Nasıl olmuş çocuklar? Affedersiniz, Ahmet miydiniz?» «Çok güzel, çok hoşuma gitti. İlk içiyorum ama…» «Demek ilk? Çok güzel! Bunu böyle kıdım kıdım…» «Fıstık badem kuruyemiş alın! Evet ben size beş altı adres vereyim. Esasen bazı arkadaşlar TÖS Boykotunda açığa alman öğretmenlere yardım için girişimde bulundular? Fakat konuşulanlar sözde kalıyor. Çağdaş uygarlık filan deriz hep, nedir bu? Çağdaş uygarlık dayanışma demektir. Bizde bunları düzenle yürütecek örgütler yok. Bireylerin girişimleri kopuk…»

«Zeynep’in eğer modern fizik, modern matematik için desteğe

328

KARA AHMET DESTANI

ihtiyacı varsa devrimci kız arkadaşlarımız var, bak Şengül ablam da burda; hiç çekinmeden söyleyebilirsiniz. Emperyalizmin en çok el attığı alanlardan biri eğitim. Sıkıntı çekmesin. Daha doğrusu ziyan olmasın. Seve seve yardım ederiz. Şenkato’yu öğmek için sözcük bulamıyorum abla. Elinize sağlık. Gelecek sefer bunun nasıl yapıldığım yazayım, ilerde ev kurduğumuz zaman konuklarımıza hazırlarız kısmet olursa. Biz şimdi kalkalım izninizle. Daha uğrayacağımız yerler var. Sonsuz teşekkürlerle Kadir abi, Şengül abla…»

Bardağın  dibinde  kalanı yudumlayıp kalktı  Ahmet.  El sıkışıyorlardı. Zeynep çıkıp geldi elinde kitapla: «Postulat, aksiyom, grup, uzay…» Kapattı kitabın açık sayfalarını, uuf etti. «Hiçbirini anlamıyorum, ne demek matematiksel sistem? grup? postulat?» Kadir abi Muharrem’in yüzüne baktı.

«Bunları gerçekte ben de anlamıyorum!» dedi Muharrem, Ahmet’e baktı. «Vede hemen gitmem gerekiyor. Belki Ahmet kalıp anlatabilir Zeynep’e. Eğer gerekliyse…»

Ahmet sıkıldı biraz. Gömdü cansıkmtısmı. «(Hep öyle köylü kalacak değilim yaşamımda! Zorlamam gerekmez mi kendimi?)» Kadir abi de bakıyordu: «Eğer zahmet olmazsa mutlu oluruz tabii!» «Bilmiyorum anlatabilir miyim? Deneyelim.» Rahatladı Muharrem.

«Sen de pek erken kalktın Muharrem, bir de çay içseydin!» «Mutlaka gitmem gerek! Ahmet çalıştırsın Zeynep’i. Çayı da birlikte için. Nasıl olsa sık sık rahatsız ediyorum sizi…» Merdiven başına kadar geçirdiler Muharrem’i. Zeynep çekti Ahmet’i odasına. «Ay noolursunuz, lütfen kusura bakmayın, odam dağınık! Ama bir dakikada toplarım. Şu mantoyu şuradan hooop kaldırıp, şu battaniyeyi buradan hooop; siz de şöyle buyrun lütfen! Ben de şuraya; oldu bitti bilee!..» Oturdular hemen. Ahmet kalem aldı. Zeynep’in karalama kâğıtlarından çekti. «Başlayalım. Bir matematiksel sistem olarak postulat…» Şengül abla salonda oturuyordu Kadir abiyle.  Çok  geçmeden zil çaldı. Kalktı, kapıya baktı Kadir. Tam da Şenkato’dan bir tane daha yaptırmayı düşünüyordu kendine… Belki kapıcıdır. Değilse bile, canı cehenneme gelenin! Belki İrep. Aşağıdan çalmıştı gelen. «(İrep olsa, anahtarı yok mu canım?)»

i

KARA AHMET DESTANI

329

Tıpırtısız tıpırtısız, ipince çıkıp geldi Selim.

«Buyur Selim! Geç; geç bakalım! Ne haber?»

Şengül yenge onu öptü. Kadir dayısı da öptü.

Zeynep fısıldadı: «Bu gelen en birinci gericilerden! Faşoların koyusu! Akrabası oluyor babamın! Her sefer gelir para ister. Makbuz getirir sonra. Fakat babam vermeyecek artık, yemin etti!..»

Gene aynı yere gelip oturdular.

«Çayı koy Şengül!» dedi Mühendis Kadir.

Yanındaki sehpanın üstünde National Geographic Magazine’in bir sayısı vardı, alıp karıştırdı. Yeşilden maviye, cam göbeğine giden Küba kıyılarının havadan fotoğrafları… «(Günahım kadar sevmiyorum şu çocuğu! Çıkıp çıkıp geliyor!..)» Bıraktı dergiyi. «(Devrimciler pırıl pırıl! Yürekli! Bunlar sünepe! Yamanık dürzüler! Ver parayı götürüp silah alsınlar. Yok para! Devrimci ol, var. Hoş bizim de kervanlarımız Halep’ten çekilmiyor. Para basan makinelerimiz de yok akşam sabah yağlayıp yağlayıp çalıştıralım! Sıçarım babanın ağzına! Sen kim oluyorsun bacak kadar boyunla örgütlenip devrimcilere tuzak kuruyorsun ulan!..)»

«Aksiyom’u şöyle tanımlıyoruz: Kanıtlanması gerekmeyen! Teorem değil, gerçektir. Herhangi bir şey için temel şart…»

«İnanın, kafam altüst oldu! Babam sevmiyor diye annem de sevmez bu Selim’i. Fakat işte, memleketten gelmiş bir akraba…»

«Hâlâ faşolarla mı düşüp kalkıyorsun Selima?»

Soğudu salon birden. Sanki kaloriferler yanmıyordu.

«Biliyorum senin de komünistlerden yana olduğunu, gene de geliyorum evine, dayım diye!»

«Kerhanacıya bak!  Zarf içinde çağrı mı yolladım ulan?»

«Fakat bir gün açık seçik anlayacaksın! Onlar halkı kışkırtıp içsavaş çıkaracaklar. Biz buna engel olmak istiyoruz. İçsavaş çıkarıp son Türk devletini yıkmak, Türkiye’yi Çekoslovakya gibi, Macaristan gibi, Rusya’nın peyki yapmak istiyor onlar…»

«Bülbül! Ezberlemiş her şeyi boklu bülbül! Papağan; ötüyor! Sanki Rusya’nın işi gücü yok da senin iliklerine kadar sömürülmüş ülkeni alıp başına çorap örecek! Parasını harcayacak yeri de yok, senin geri bırakılmış ülkeni adam etmek için harcayacak!..»

«(Eğer bir daha gelirse koğarım demişti babam, koğmadı!..)»

330

KARA AHMET DESTANI

«Aslında bugün Amerika’nın emelleri var Türkiye üstünde! Silah satabilmek için dünyanın sinirlerini gergin tutmak istiyor. Bunun için de, Finlandiya’dan Basra Körfezi’ne vede Sumatra, Borneo adalarına, Tayland’a kadar bir sürü erken uyarı istasyonu, gözetleme sistemi kurdu. Türkiye’yi de bu sistemin içine kattı. Sovyetler’in var mı böyle bir ilgisi? Nato içinde nüfusumuz göz önünde tutulursa, Amerika’dan sonra en çok askeri biz besliyoruz; niçin? Amerika’nın çıkarları için. Devrimci gençler Amerika’nın üstümüzdeki planlarını halka açıklamak için çaba harcıyorlar. Bugün Amerikan emperyaliz-miyle savaşmak her yurtseverin görevidir. Siz ne yapıyorsunuz? Ona destek oluyorsunuz. Komando kamplarında Amerikan silahları ile eğitim görüyorsunuz. Aramco yoluyla, CIA yoluyla oluklardan Amerikan parası akıyor size. Biz bu gerçeklerin hepsini biliyoruz. Ama siz anlamak istemiyorsunuz. Yıkanmış beyinleriniz! Bir sefer üç yüz verdim, pişmanım! Beş Taurus yok artık! Devrimci olun, mutfağımın parasından kesip vereyim…»

Kıvranıyor dayısının önünde Selim:

«Seni kötü doldurmuşlar dayı! Bizi hain sanıyorsun. Çok yanlış sanı’lar içindesin. Biz de bu yurdun çocuklarıyız. Hainlik aklımızın ucundan geçmez…»

«Öyleyse bilmeden hainlik ediyorsunuz. Devrimci arkadaşlarınıza katılın. El ele verin, birlikte uyandırın yüzyılardır kıyımla, korkuyla, dinle, afyonla uyutulmuş halkı! Yepyeni bir düzenin kurulmasına yardımcı olun. Madem bu yurdun çocuklarısınız…»

«Senin asıl bize yardım etmen gerek dayı!»

Zeynep: «Bak, kıracak babamın direncini eşek adam! Bu pisleri hiç sevmiyorum hayatta! Devrimci abilere bitiyorum…»

Kızın gözlerine baktı Ahmet; ne aksiyomları gördü, ne postulatı. Yüksek yaylalardaki göllerde yüzüyordu, yeşil sularda…

«Niçin hep devrimci abileri seviyorsun?»

«Çok şey için! Önce İrep ablamın sevgilisi devrimci, ablamı sevdiğim için! Bana da söylüyor ablam: “Seveceksen bir devrimci sev, bakma köpeklerin yüzüne!” Sonra benim devrimcileri sevmemin-nedeni, herkesin mutluluğu için savaşıyorlar, yarınki güzel günleri getirmek için ölüme gidiyorlar…»

«Sana bir şey söyleyebilir miyim Zeynep? Bence sen her şeyi an-

KARA AHMET DESTANI

331

hyorsun. Anlamadığını sanıyorsun. İzin verirsen ben gideyim…»

«Anlıyorum ama konuşmak istiyorum. Buraya gelen abilere soruyorum, anlatmak için odama geliyorlar, konuşuyoruz biraz…»

«Ablalar gelmiyor mu?»

«Ablalar gelmiyor sık…»

«Ben sana ablalardan getireyim bir gün, olur mu?»

Kalktı, elini sıktı kızın. «Salona çıkmanı istemiyorum ama Selim serserisini gör bak, nasıl uyuz! Görmeni istiyorum!..»

Ahmet sessizce çıktı. Kadir de, Şengül de kalktılar.

«Bir çay içersin değil mi Ahmet?»

«Çay için beklemesem iyi olur! îş var…» dedi. Baktı yan gözle Selim’in yüzüne. Hiç de kızın dediği gibi çirkin değildi. Ama insan alası içinde oluyordu, dışından bilinmiyordu. Sokakta görseydi severdi, bir arada biraz kalsaydı, bir işte birlikte çalışsaydı daha da severdi. Sonradan deselerdi bu Selim faşo, inanmazdı.

Ona da elini salladı giderken.

Kapıcı Gülistan oturuyordu. Çocukları oynuyordu kamyonların, taksilerin geçtiği daracık yolda.

33

TUSLOG’UN CAMLARI

Akdeniz’deki 6. Filo, İzmir Limanı’na demirledi bu sefer.

«Gelme gelme bir daha!» demişti gençlik kaç sefer. «Gelme, koğ-mak zorunda kalmayalım seni!..»     “\

İstanbul’a geldiğinde de olaylar olmuştu. Galata’da denize atmışlardı denizcilerini. Olaylar zor yatışmıştı. Teknik Üniversite öğrencisi Vedat öldürülmüştü. Polis yurda baskın yapmış, tâ kaçıncı katın penceresinden atmıştı!

«Gelme itin oğlu!» diye uyarmıştı Demirdöküm’de işçiler. «Gelme! Yetmedi mi yayıldığın; Amerika nere, bura nere?»

«Gelme yettin arttın!» demişti kondularda kadınlar. «Gelme, gelme artık üstümüze!» diye yazmıştı ozanlar.

Hatta işbirlikçilerden illallah diyen bazı askerler de gelmesini sakıncalı bulmuş, «Olaylara yol açabilirsiniz, lütfen gelmeyin!» demişler, hükümete bu yolda öneride bulunmuşlardı.

Ama geliyordu inadım inat! Geliyordu ne yapacaksan yap! Gelip demirliyordu İzmir Limanı’na. Denizde dura dura çatlamıştı personel. Karaya çıkıp dolaşması, değişmesi gerekti biraz.

«Bu orosbu çocuğunun yaptığı kışkırtma! Açıkça bizi yok sayıyor!» dedi İzmir’de gençler.

Verdikleri kurbanları düşündü İstanbul’dakiler: «Susup oturmak yakışık alır mı ölenlerimizin anılarına?» Fırladılar sokaklara.

Ankara’dakiler, duyar duymaz çıktılar: «Susmak olmaz! Eli kolu

KARA AHMET DESTANI

333

bağlı oturmak hiç olmaz!» dediler. Feyzullahlar, onların kafada olanlar da ateşe körükle koşuyorlardı.

Nerede neyi var Amerika’nın; elçilik, kültür merkezi, haber merkezi, yardım merkezi, TUSLOG, Jusmat Headquarter, AID malzeme depoları; bir bir sayıp döktüler, dizdiler. Ankara’daki yüksek öğrenim gençliği yeni bir gösteri için çıktı alanlara.

«Bu orosbu çocukları tümden kışkırtıcı!» dedi Ahmet. «Nineci-ğimin dediği gibi, sol gözüm de seyriyip duruyor bakalım!..»

Bir an unutuyordu anasının, «Aman oğlum karışma!» diyen bakışlarını, babasının direnmelerini, kardeşlerini sevindirme, mutlandır-ma gereğini. Unutuyordu ayağına taş aldırmadan okuyup diploma almasını, bir an önce aylığına yapışıp anasını o bodrumdan kurtarma yolundaki derin özlemini. En önlerde koşmak istiyordu. Kimse giremezdi yurduna. Hükümet mi izin vermişti? Satılmıştır mutlak! Başbakan zaten Morrison Yapı Firması’nm temsilciliğinden geldi. Gâvurun ekmeğini yiyen gâvurun kılıcını çalmaz mı? Belki anlaşıktılar. Belki yurdun çıkarlarını itmiş, öz çıkarlarım başa almıştı. Sınıfının çıkarlarım halkın, yurdun çıkarlarından öne almıştı. O yüzden Ahmet derslerin kalmasına üzülmüyor, polisleri filan da görmüyordu. En önlerde koşmak, bağırmak istiyordu. Çocuksu bir coşkunluğun içindeydi.

Yasal formaliteler gene yerine getirilmemiş! Ne çıkar? Gideceksin Valiye, vereceksin bildirim, şu amaçla toplantı yapılacak haberiniz olsun diyeceksin. Ne çıkar vermesen? Zaten engellemeyecekler mi? Öyle de olsa, böyle de olsa döğüşeceklerdi. Bir yanda ülkenin gençliği, bir yanda işbirlikçi hükümetin polisi…

Böyle düşünerek koşuyordu. Bir ara Feyzulah’la yan yana geldiler, kolları çarptı biribirine. Bir ara Mevlüt’ü gördü, gerilerde kalmıştı, Hasan yambaşında koşuyordu. Nereye gideceğini, ne yapacağını açıkça bilmiyordu. Muharrem’i izlemesi söylenmişti. Ondan ayrılmayacaktı. Koşuyordu.

Bir bölüğü Kavaklıdere’ye yetişecekti. Vali Reşit Bey Caddesi’n-deki AID merkezini bulacaktı onlar. Amerikan Kitaplığı’nın camlarını indireceklerdi. Bir bölüğü Haberler Merkezi’nin vitrinlerini kıracaktı. Meclis’in önünde bir yerlerdeydi Jusmat Headquarter’i. Bir bölüğü Mithatpaşa Caddesi’nde, Tuslog’un önünde olacaktı. Türkiye’yi sömüren canavarı hortumları gibiydi bunlar. Kantinde konuşulanlar-

334

KARA AHMET DESTANI

dan böyle çıkarıyordu. Buraları kırar dökerlerse canavarı yaralamış olurlardı. Filo’yu korkuturlardı. Bu da gençlik için büyük onur olurdu. Halk çıkardı alanlara.

Kolej’in önünden sağa kırdı Muharrem. Usulca Ahmet de kırdı. Pazar’ın oradan Şeker Şirketi’nin önüne çıktılar. Haber alamamıştı polis. On kadar öğrenci Gökalp Bulvarı’ndan, on kadar da Tuna Cad-desi’nden geldi. Köşedeydi TUSLOG’un yüksek yapısı.

Ahmet bakıp Feyzullah’ı gördü. Muharremle göz göze geldiler. «(Günahını mı alıyoruz yoksa bunun?») dedi içinden. Muharrem, «Nasınl?» gibisine göz ediyordu durmadan. «(Evet günahını alıyoruz!») diye düşündü Ahmet. Türk Hava Yolları’nın o yandan geldi bir grup. Bir grup da PTT’nin önünden geldi. Üç yüz, beş yüz olacaklardı. Teknik Okullar, Yüksek Öğretmen, Ticari İlimler Akademisi gelecekti. Bekleyip çoğaldılar. Kızılay’ın o yanlardan uğultular duyuldu. Polis Kızılay’ı mı korumağa çalışıyordu? Belki çatışma başlamıştı USIS’in önünde.

«Hoşt Amerika!.. Puşt Amerika!..»

«Satılmış iktidar…»

Topluluk, sol kolları havada, Muharrem’in dediklerini yankılandırıyordu. TUSLOG’un kendi koruma görevlileri, coplarını çekip yapının girişini tuttular. Alt katta yığılmalar oldu. Uzun namlulu tabancalarını kasıklarından sallandıirmışlardı. Sömürge ülkelerin kolluk güçlerine benziyorlardı. Zenciler… Ellerinde cop da olsa, bir ezik halin içinde görünüyorlardı. Belki korkuyorlardı.

«Sevgili kardeşlerim, sayın halkımız!..»

Başka bir yapının önünde bidonlar vardı. Birinin üstüne çıkmış, konuşuyordu Muharrem:

«Şu anda katil Amerikan 7. Filosu Vietnam’da! 6. Filosu da Akdeniz’e yerleşmiş olup, kendi kendini dünyanın jandarması ilan ederek mazlum ulusların halklarına korku salmaktadır. Mazlum ulusların halkları, özgürlükleri ve bağımsızlıklarını canları pahasına korumağa kararlıdırlar…»

Feyzullah bağırdı: «Yanki go home! Yanki go home!..»

Topluluk yankılandırdı. Sonra «Hoşt Amerika! Puşt Amerika!» sözlerine geçtiler. Yığılma büyüdü. Trafik tıkandı. Sağlık Bakanlığı’ nın oradan göründü polis otobüsü. Ardından bir, bir daha. Belki ancak

KARA AHMET DESTANI

335

haber almışlardı. Polis otobüsleri, Şeker Şirketi’nin önünden geriye doğru sıralanmağa başladılar. Muharrem hem konuşuyor, hem iki yanını kolluyordu. Gökalp Bulvarı’ndan da polis gelirse, sıkışacaklardı. Bir Tuna Caddesi kalıyordu kurtulmak için. Yeşil plakalı arabalarıyla polis şefleri gelip durdular. Ellerinde telsizler vardı. Çıt açıyorlar, «Tuslog önünde 200 kadar üniversiteli toplanmış bulunuyor. İçlerinde belli elebaşılar var. Konuşup slogan atıyorlar. Hareketleri yasadışı gösteri niteliğindedir. Birazdan dağılmalarını ihtar edeceğim, tamam!» Çıt ediyor, «Anlaşıldı, tamam!» diyordu.

Barut kokmağa başladı hava. Burnunu kaşıdı Ahmet.

Polis şefleri bekliyorlardı. Karşılarında saf, feleğin de, polisin de çemberinden geçmemiş koyunların topluluğu vardı. Otobüslerin içi coplu, kalkanlı polislerle doluydu. Birazdan atılacaklardı üstlerine. Kaptıklarım tıkacaklardı otobüslere. Üstün bir güçle saldıracaklardı. Üstünlüklerine çok inanıyorlardı, ürpermiyordu tüyleri. Saldırmanın, öldürmenin sözü edilirken, kıyımlar konuşulurken son derece duyarlı, sulugöz’ler vardı içlerinde. Olay yerlerine gelince bunlar onlar olmaktan çıkıyorlardı. Yurtseverlikler, toplum düzenini korumaklar filan alıyordu duyarlıkların yerini.

«(Kazcasına bakıyoruz gene! Şimdi atılacaklar atmaca kuşları gibi!)» dedi Ahmet. «(Niçin kaçmıyoruz bir uçtan? Onların copu, tabancası, göz yaşartıcı bombası, tarayan makineli silahları var. Bizimse havayı döğen yumruklarımız! Niçin kaçmıyoruz?)»

Arada böyle düşündüğü, sorduğu oluyordu, ama bilmediği, bilip de bilmezlikten geldiği bir nokta vardı: Bu yaştaki insan kaçar mı kavganın kızıştığı alandan?

«Dağıtmak için sayımız yeterlidir! Anlaşıldı, tamam!..»

Niçin saldırmıyor polis? TUSLOG’un dördüncü, beşinci kat pencerelerine yığılmışlardı. Üçü dördü durmadan resim çekiyordu. Film kamerası vardı birinin elinde, çekiyordu.

Dört beş fotoğrafçı da aşağıda belirdi. İki film kamerası, çıtır çıtır çekmeğe başladı. «(Bunlar da televizyon için çekiyor, anlaşıldı, tamam!)» dedi Ahmet. Neyin gerçekten ne olduğunu bilecek kadar deneyi yoktu. Sadece üniversite öğrencisi olarak yurdun şimdiki durumu, geleceği ve halkın mutluluğu konularında «duygu»ları vardı. Türkiye’nin her bakımdan «tam bağımsız» olmasını istiyordu. Türki-

336

KARA AHMET DESTANI

ye’de sosyalizmin kurulmasını özlüyordu. Yeryüzünün yansı bu mutluluğu elde etmiş, Türkiye büyük uygarlıkların beşiği, büyük büyük çileleri çekip bitirmiş insanların yurdu olduğu halde geç kalmıştı; bu gecikmeden acı duyuyordu. Bunun için demokrasinin tam uygulanmasını, hızla ileri yürünmesini istiyordu. Bilimde, güzel sanatlarda, eğitimde, köylü kasabalı herkese eşit olanaklar verilmeliydi. Bu amaçların gerçekleşmesi için Ahmet’i ne kadar çok çalıştırmak gerekiyorsa o kadar çok çalıştırsınlar, yorsunlar, vız geliyordu. Bazan, «(Hatta öldürsünler, o da vız!..)» diyordu.

«(O da vız ama, yıkılır düşer anam! İkincisi, canım görmek istiyor güzel günleri! Ölürsem nasıl göreceğim?)»

«(Eee; sen ölmeyeceksin, o ölmeyecek de bu işler nasıl gerçekleşecek Ahmet Kara? Kurbansız olur mu? Birileri ölsün, ama sen olma ölen, ha? Çok akıllısın Ahmet Efendi!..)»

Birden polisler saldırınca nereden kaçabileceğini düşündü: «(Korku kötü! Kaçmak ayıp! Kaçarsam arkadaşlar kınayacaklar! Ama kaç-mayıp kurt sürüsünden çok polisin ayaklan altında ezileyim mi? Şimdi, şimdi saldıracaklar, ne yapacağım? En göz önü yerdeyim! Nereye sin-sem boşa! Tuttukları gibi ensemden, atacaklar ilk otobüse. Tutsak alınmış askerlere döneceğiz hepimiz. Bizim tutsak alma olanağımız yok… Anlaşıldı, tamam!..)»

Film çekenler hâlâ çekiyorlardı. Hâlâ telsizleriyle konuşan şefler, hâlâ gelip ötekilerin yanına yanaşan polis arabaları…

Birden kulakları yırtacak kadar gür, madensel bir konuşma başladı: «Sayın Gençler! Sayın ve Aziz Gençler! Şu anda yasadışı bir gösterinin içindesiniz! Şu andaa, yasa dışı bir gösterinin içindesiniz! Sayın Gençler! Kimsenin yasaları çiğneme hakkı yoktur. Üniversite gençliği olarak bunu bilecek yaştasınız. İhtar ediyorum, üç dakika içinde dağılın! İhtar ediyorum, üç dakika içinde…»

«Yuuuu!..» diye uzadı ince başlayıp kalınlaşan çığlık. Sanki Fey-zullah’tı başlatan! Bir anda çoğunluğu sardı; uzadı. «Amerikan uşaklarına yuuu!.. Katillere yuuu!.. Fruko’lara yuuu!..»

Sesbüyültenle yapılan konuşma kesildi. Bir ellerinde coplan, bir ellerinde tabancalarıyla saldırdılar. Daha önce çok böyle sürülere saldırmış kurtlardan idiler. «(Anlaşıldı, tamam!..)» İçlerinde ilk avına çıkanlar vardı, ama azdılar, belli olmuyorlardı.

KARA AHMET DESTANI

337

 

Fakat bir değişiklik vardı. Kaçmıyordu bu sefer öğrenciler. Bazılarının cebinde dinamit lokumları, molotof kokteylleri vardı, kimini polislerin arasına, kimini Tuslog’un camlarına ata ata çekilmeye başladılar. Polisin beklemediği bir direnmeydi bu. Yapının ikinci katının camlan iniyordu. Daha içerlerde oluyordu patlamalar. Son dakikaya kadar ne yapacaklarını belli etmemişti öğrenciler. Birer birer savuruyorlardı. Boyna kırılıyordu camlar. Ortalığı duman aldı. Havayı yanık kokusu doldurdu. «(Anlaşıldı; tamam!..)»

Polis şefleri sesbüyültenle yeniden bağırdılar:

«Sayın Gençler!.. Aziz Gençler!..»

Bir anacık babacık günüydü, madensel ses anlaşılmıyordu.

Polis tabancaları patlamağa başladı. Öğrenciler çözüldüler. Hacettepe’den Timur tabancasını çıkardı parkasının cebinden. Saklayıp duruyordu. İlk olarak kullanacaktı. Karadeniz dağlarında, yeraltında yapılmıştı. İngiliz Brovning’inin tıpkısıydı. Şarjörü yedi mermi alıyordu. Doğrulttu polislerden yana, sıktı. Taradı. Yıkılanlar oldu, sanki. Yeniden taktı şarjörünü, taradı. Gene yıkılanlar oldu, gördü sanki. Bu sefer Timur’un olduğu yana yağdı kurşunlar. Ahmet gördü, Muharrem çıkardı tabancasını. Gördü, Feyzullah çıkardı. Turgut çıkardı. Yıkılmalar başladı öğrencilerden.

Polisler, kendi yaralılarını kaldırıyorlardı. Öğrenciler nereye götürecek yaralılarını? Bırakıp kaçıyorlardı asfaltta.

Ahmet, Tuna Caddesi’ne daldı. İyice zorda kaldığını anladı. Tabancası, taşı yoktu. Bozgun en üst sınırına ulaştı. Bir baktı, önü yanı polis! Bir baktı, kum gibi çoğalmışlar. Tuttuklarını yıkıyorlar. Bir baktı arabalar yürüyor. Büyük arabalar. Kirli maviye boyanmışlar. Kaçanları yakalayıp vuruyorlar boyunlarına, başlarına. Kıçlarının üstüne, kuyruksokumlarına vuruyorlar tekmelerini.

Canının o ana kadar bilmediği derecede yandığını duyuyor. Yüreği göğsünden fırlayıp gitti gibi oluyor. Belleği o an’a mıhlanıp kalıyor. Çok uzun bir süre mi geçti, yoksa kısa bir süreyi bilmediği başka bir tempo ile mi yaşadı? Hiçbir şeyin açıklıkla anımsanamayacağı, ayrı bir yaşam türünün içine düştü. Yerde miydi, yoksa yerin üstünde bir arabaya mı konulmuştu? Yoksa eli kanlı biri onu sürüklüyor muydu? Biri hâlâ kıçına, omuzlarına, boynuna, beline vuruyor muydu? Yoksa temelli altta mı kalmıştı? Yoksa getirip üstüne yaraları kana-

22

338

KARA AHMET DESTANI

yan insanları mı basmışlardı? Yoksa kendisini başkalarının üstüne mi atmışlardı? Islaklık duydu belinde. Kan mıydı bu akan? Sidik miydi yoksa? Çanakkale Savaşlarında da böyle mi olmuştu acaba? Böyle mi ölmüştü 1943 kışında Stalingrad’ı ve tüm olarak anayurtlarını savunanlar? Böyle mi ölmüştü neden öldüğünü bilmeden ölenler Kore’de? Vietnam’da, Laos’ta, Kamboçya’da böyle mi ölüyor bağımsızlık askerleri? Sanki savaş filmi gösterilen bir sinemadaydı, birden elektrikler sönmüştü, bir türlü yanmıyordu. Acı mıydı şimdi bu duyduğu? Bilinç miydi bu belli belirsiz kıpırdayan? Gözünü açmak isteği miydi en çok sezer gibi olduğu? Ölmek üzere miydi acaba? Bir daha yaşamak olasılığı hiç yok muydu artık? Yoksa yatmıştı kaldırımın üstüne de, basıp geçiyor muydu kaçmak için son çabalarını gösteren arkadaşları? Yada çiğneyip geçmekte miydi, «Kurşunlarıbitti-siktikanalarım!» diyen polisler? Ne kadar karmaşıktı sade sandığı konular? Hiçbirşey yoktu şu anda yalın, aydınlık, anlaşılır! Bir kez olsun bilincini bulabilseydi. Mevlüt’ü, lisede «Yeni Işık» gazetesini çıkaran arkadaşım görebilseydi. «(Benim hiç mi aklım yoktu baba; o kadar pisi pisine ölmedim korkma! Gönül verenlerinin milyon milyon çoğaldığı bir ulu sevdanın adamıyım! Anamın basma kakma ölümümü! Benim anladığımı sen de anlamak zorundasın. Hâlâ sen haklı değilsin baba! Sen ete kemiğe dönüşmüş bir korkusun. Biz de korktuk ama en korktuğumuz anda bir yanımız yürekliydi dipdiri! Baba, seni babalar devirsin!..)» Hiç olmazsa beş sözcüğünü söylese de, «Gerisini sen tamamla Mevlüt!» diyebilseydi içinden geçirdiklerinin!

Bir ara, yürüdüğü bütün yolları, okuduğu bütün kitapları, yutkunup geriye ittiği bütün özlemleri düşünmek istedi. Bir ara, tâ Kez-banölen’de çok derin bir soluk alıp vermek istedi. Hiçbiri olmayacaktı isteklerinin. Belki kendinden bir haber bile duyurmadan geçip gidecekti bundan sonra zamanlar. Ninesini yeniden kırbaçlayacaklar-dı. «Oysa evi ben yaktım! Ben yaktım ninemi!..»

Belki gerçekten bomboştu şimdi dakikalar. Belki sıkış tepiş doldurulmuş saatlerdi yaşamadan tükettikleri! Farkındaydı. Güçlükle nefes alıyordu polis arabasının içinde. Altında insan vardı. Çünkü sıcaktı. Kimi yeri sert, kimi yeri yumuşaktı. Soluk almak için kıpırdıyordu. Yaşıyordu altındaki. Üstündeki de sıcaktı. Ölü olsa çoktan

KARA AHMET DESTANI

339

soğurdu. Hem de kıpırdamazdı böyle. İki yanında insanlar vardı yüzde yüz. Onlar da sıcak. Belki ter içindeydi sıcaktan.

Diken dolu bir kağnının içine düşmüş gibi acı duydu. Ölmüştü de ötekilerin sıcaklığı yüzünden mi soğumuyordu? Yoksa her yanı kırık çürük içinde miydi? İki üç yerinden kurşun mu girmişti? Yoksa Muhtar Hüsnü müydü kendini vuran?

Anlamak istiyordu ama olanaksızdı. Bir taşıtta olduğunu çıkarıyordu. Değilse yer sarsıntıları olamazdı bu kadar uzun. Gidiyordu biraz, sonra duruyordu. Bir ara, bilinmezin tâ başına geliyordu. Bir kavgaya mı girmişti? Yara mı almıştı? Yoksa Değirmen Deresi’ndeki gün mü gelmişti geri? Yoksa samanlığını yeniden mi yakıyordu cımbıldak Hüsnü’nün? Yoksa hâlâ samanlık yakmakla düzeleceğini mi sanıyordu köylerin, dünyanın?

«Bütün eşşeklik bizde!» diye düşünmek istiyordu. «Gerektiği gibi çalışmadık. Gerektiği gibi savaşmadık. Uyuyan devi nasıl uyandıracağımızı yeterince düşünmedik. Yolunca öğrenmedik, bilmemiz gerekenleri. Bildiklerimizi açık seçik anlatmadık bilmesi gerekenlere…» demek istedi. «Geçip gidiyorum belki, doğruyu içimde boğmadan gideyim. Bütünü değilse de bir bölümü bizde eşşekliğin!» demek istedi, diyemiyordu. Ağzına burnuna bir şey basılıyordu çoktandır. Onu hemen atması gerekiyordu ağzının üstünden. Atmazsa ölecekti.

Belki en ağır dönemini atlatmıştı da yavaş yavaş bilinçli döneme geçiyordu. Belki yakında dirilecekti ölmüşken. Bir ara bambaşka bir düşünceyi eliyle yakaladı kafasında. Madem dirilecekti, biraz daha kalabilirdi ölümün kıyısında. Durdu taşıt. «(Şimdi yürür!)» diye bekledi. «(Yürüyünce sarsıntı düşüncemi bozar, acele edeyim!)» Yürümedi taşıt. Durdukça kesip biçen acılara giriyordu. Yürürse başkaydı, durursa başka! İlk bunu anladı açık. Bunu anladı, doğulmuş yada vurulmuştu. Belki bıçak atmıştı satılmışın biri.

Kavgadan çıktığını, ölmeden çıktığını kavradı. Belli belirsiz bir sevinç yaladı bedeninin her yanını. Yıkadı içini dışını. Ölmedikten sonra; yara, çürük; bunları geçirmek kolaydı. Kolaydı kalan yerden alıp götürmek dersleri; geçmek sınıfı, varmak Burdur’daki kara yazılı insanların mahallesine! Aklı usu karşı koydu birden: Ne yazısı gene? Baksana düzenin ettiklerine? Haramilerin elindeki devlete baksana!..

340

KARA AHMET DESTANI

Bekliyordu taşıtlar.

Dışından bakıldığında, tutsakların doldurulduğu uzun araba konvoyuna benziyordu Emniyet Müdürlüğü’nün önündeki dizi: İki araba dolusu gelmişti USIS’in önünden… Elçiliğin önünden üç araba… Üç araba gene USIS’in önünden… Bir araba Tuslog’un önünden… Kırılmış camların hesabını soracaktı Türk makamları. Gidip geliyordu şefler ellerinde telsizleriyle. Film çekenler gelmişlerdi. Resim çekenler gelmiş… Havada helikopterler dönüyordu. Alttan üstten, bin bir yerinden sarmıştı telefonlar başkenti, vızır vızır. Burası neresi? Bakanlıklar yöresi. Orası neresi? Kazıkiçi Bostanları. Burası neresi? Çankaya. Orası neresi? USIS’in yedek santralı. Burası AID’in Vali Reşit Bey Caddesi’ndeki merkezi. Bu kim? Polis şefi. Bu kim? İçişleri Bakanı. Bu kim? Emniyet Genel Müdürü. Bu kim? # Dışişleri Bakanı. Bu kim? Nato nezdindeki büyükelçinin eşi. Bu, Jusmat Headquarter’ de teğmen Gerald Hart… Telefonlar yetmiyordu; teleksler! İstanbul -Ankara bağlanıyordu. Washington’a doğrudan hat vardı, Avrupa üstünden haberleşme zorunluğu yoktu. Link yöntemiyle tık düşüyordu State Department. Valilik Bakanlıkla, Bakanlık Köşk’le, Köşk Bakanlıklarla; Genel Kurmay, Jandarma Genel Komutanlığıyla, Mamak’taki 28’inci Tümenle, Polatlı’daki Tank Alayıyla, Çubuk’taki Yedek Kuvvetler Komutanlığıyla aynı anda konuşuyorlardı; yerin altı, üstü biri-birine karışıyordu. Bedenlerinden, barsaklarından akım geçe geçe cin gibi civrişiyordu solucanlar, böcekler…

Bekliyordu tutsaklar konvoyunun önünde ardında kıdemli kıdemsiz polisler. «Göz açtırmayın!» demişti son gelen buyruk. Ekipler Âmiri. Sıraların arasına sokmuşlardı öğrenciler başlarını. Kollarıyla, elleriyle kapatmışlardı en çok vurulan yerleri ense köklerini. Tekme-lenmişti kasıkları, kabaları, kuyruksokumlan.

Sadece kara bir lastik miydi cop denilen cenabet, yoksa vurdukça şiddeti artan manyetik donanımlar mı vardı içinde? «(Bütün bakan olacaklara, başbakan olacaklara, milletvekili, senatör adaylarına, ekip şeflerine, bütün vali yardımcılarına, valilere, genel müdürlere, müdürlere, hatta telefondaki kızlara, albay, yarbay, uzatmalı, hepsine, hatta büyük küçük çocuklarına, kayın validelerine birer ikişer vurmalıydı ki, anlasınlar nedir gençleri coplamak, nedir adam giNi sevmemek yurdu?)» diye düşünüyordu ikinci arabada bu işlere ucundan

KARA AHMET DESTANI

341

kıyısından girmiş bir yazman. O gün izinliydi. «(Ne kadar çok doğuyorlar; ne kadar çok…)» İkinci arabada olduğunu bilmiyordu. Arabanın arkadan üç sırasına kızların doldurulduğunu bilmiyordu. Nereye geldiğini, nerede durduğunu bilmiyordu. Arada ak tozluklu iri bir ayak geziniyordu.

Çok; çok müstehcen soğuyordu biri. Kızların işittiğini bilmiyordu. Biri, komünistlerin anasının bilmem neresine jetle girip çıkmaktan söz ediyordu. «Onca fakültenin içinde eğer bir tane “kız” varsa, şu bıyıkları kazıtırım!» diyordu biri.

Aynı frekanstan düşünüyordu başka biri: «(Ki bunlardan aile olmaz asla! Olsa da göt yok, göğüs yok! Vır vır vır; kafalarına vermişler kuvveti, etlerine bakmamışlar! Bu devirde zaten kız okutan kavatlarda suç! Böyle hökümetin ben de anasını avradını sinkaf edeyim, hem okutup azdırıyor, hem de bizi koşturuyor tutup getirelim diye; vede kırk saat dikiyor yargıcın karşısına ki, yeminli tanıklık ediyoruz bu mudur, değil midir Amerikan penceresinin camına taş atan puşt? Ben nasıl bileceğim onca puştun içinde kim kimdir?)»

Helikopter gürültüsünün ne olduğunu hiçbiri anlamıyordu ara-.balarda. Hiçbiri görmedi nereden nereye gelir gider, duymadı neler konuşur havayla yer arasında telsiz. Teksas İngilizcesiyle sözcükler elçiliğe, elçilikten İncirlik’e, Çiğli’ye gidip gelirken, kirli maviye boyanmış otobüsler de çok katlı sarayın önünden İstanbul yoluna doğru sıraya giriyorlardı.

Ahmet altıncının içindeydi. Kim vardı üstünde? Altındaki kim? Çok öldü mü arkadaşları? Kaç polis yaralandı? Başından kurşun yiyen oldu mu? Kaç tabanca yakalandı? Bundan sonra da böyle akılsız mı yürünecek düşmanın üstüne, bilmiyordu! Dergilerin tartışmaları, kantinlerin söz üğüten uğultuları ve sol yumruklarla havayı düğmelerin yetip yetmeyeceğini hesaplayan çıkacak mı, çıkmayacak mı; bilmiyordu. Kızıyordu, acıların altında açlığı duyuyordu. Bir gürültü yükselip alçalıyor; bazan vuruyordu kavatın biri, soğuyordu, bazan tekmeliyordu! Tekmeler bastırmağa yetmiyordu bir öğünlük açlığı bile. Kızıyordu kendine: «(Bunun daha çok zamanlısını çekenler var ama, ses çıkarmadık yıllardır, ne biçim aydınlarız?)»

Karakolda köylü döğen jandarmayı biliyordu az çok. Polisin ne ayrımı var ondan? Belki onun da tüm çocukluğu, gençliği, aynı acı

342

KARA AHMET DESTANI

tükrüğü yutmakla geçmiştir. Onun da kıçını tekmelemişlerdir. Hınç alıyor belki: «(Bir daha yoklamış oluruz yumuşak mı sert mi İzmir İstanbul puştlarının kıçları? Kan kokuyor kızlar! Belki ayhali oldu orosbular tam biz yakaladık diye! Sabah akşam düzüştükten sonra neden zor olsun okumak? Hem de öğrenci kızlardan dost edindikten sonra büyük senatörler vede mebus beyler, hatta vekiller.. Edip Bey, “Yalansa anam avradım olsun!” diyordu; kulağımla duydum! Toplumdan Fazıl demedi mi: “Kızlar daha, daha çok okusun! En güzellerin seçeriz Çerkezlerin! Kürtler duşta sabunlanınca gümüş olur!” Orta hallisi değil, çirkincesi bile bize düşmez o başka! Bizim kurt köpeğinden ne farkımız olduğunu ben anlamış değilim, anlayanı da görmediğim gibi hakikatte bilmiyorum, okumuşluğum kısa!..)» Ahmet: “Anlıyorum polis bizi yakaladı!..” Ahmet: “Aferim be Karaoğlan; anladın; günaydın!” Ahmet: “Yakalandığım kesin! Acaba yaram neremden?” Ahmet: “Kolumu kıpırdatıp anlayabilsem! Sürüp sürüştürüp anlayabilsem! Bir yığıntının içindeyim. Gerçekten taşıtta mıyım, yoksa karakolun gözaltında mı? Yoksa Savcı gelip tutanağımızı tuttuktan sonra çöp arabalarma mı yükleyecekler hepimizi? Atacaklar mı tâ Müh-ye köyünün kıyısındaki yeni çöplüklere, yada Hüseyin Gazi’nin ardındaki mezbeleliklere? Her halde karşıdevrimci bir darbe oldu. Askerler içinde çok gerici olduğunu duyuyordum. Askerler içinde kapitalizmin yeni etkilerinin yarattığı eğilimler tutucu: «Madem ben askerim, madem her zaman ben beklerim sivil biri yönetir, kimi zaman İstanbul’dan, kimi zaman Aydın’dan, bu sefer de İsparta’dan; kim yönetirse yönetsin; İşçi Partisi’nin de, ortanın solundaki Halk Partisi’nin de canı cehenneme! Hâlâ halka göre konuşmayı bilmiyorlar! Hâlâ iktidarda iken hazineyi, muhalefette iken anayasayı düşünüp bu dür-züler yol açmıyor mu bu hallere? Ve hem, ben şimdi albayım, bir fiske de hukuk, ekonomi okuduk sözde, on kere başladım Marks denen yahudinin Kapital’ine, okuyup hiç değilse bir parçacık bileyim içinde ne var; on sayfadan ileri gidemedim! Oğlum üç sefer devirdi “Sol Yayınlar” baskısını! Biraz da bizim kültürümüz sığ, kafamız mı kalın? Kapital’i okumadığıma sevindim, çünkü komünist olurdum, hiç değilse sosyalist! Yazın Tuzla’daki kampa gidiyorum, sıram geliyor. Renault’a da yazıldım, sıram geliyor. Devlet Mahallesindeki loj-

KARA AHMET DESTANI

343

manlardan sıram geliyor. Olağanüstü ahvalde lojistik daire başkanlığına atanmam da gerçekleşirse bana ne Kapital, şu bu? Siyaset sorunlarından konuşacağıma, toplumsal içerikli romanlardan konuşurum olur biter! Bize göre sol kitaplar da yazıldı nasıl olsa: Üç cilt «Tek Adam», iki cilt «Anadolu İhtilâli», üç cilt «Enver Paşa», iki cilt «Türkiye’nin Düzeni»; eyvallaaah!»”

Ahmet: “Diyecek söz bulamıyorum halime!” Ahmet: “Uzun parantezlerle sızlıyor yaram…” «Yahu hemşerim biraz kıpırdat gövdeni üstümden!» Ahmet: «Bir de biliyorsan söyle, acaba nerdeyiz?» Gezinen tozluk duruyor: «Kimdir o konuşan orosbu çocuğu?» Bakıyor sıraların arasına. Bir kol tutup bırakıyor. Copun ucuyla bir başı çeviriyor. «Gık diyenin sıçarım ağzına! Konuşmak yasak! Vede vuracağım daha, dayak yemeyen kalmasın!  İtoğlu itler, kahrolsun, kahrolsun, ananızınamı kahrolsun! Serseriler! Sıçmışım ağzınıza! Bağımsız Türkiye, Bağımsız Türkiye! Ulan sizin kendiniz çok mu hür-süz istersiz Türkiye azadiya?»

Ahmet: “Neredesin ey akıl, ey kardeşim bilinç?” Ahmet: «(İşimiz çok daha Muharrem abi, Utku Hocam! Seni büyük ozanı yurdumun, çok var daha işitmemiş, işitip anlamamış! Seni büyük ozanı halkımın seni! İşitse vurur muydu, söğer miydi bu kadar? “Polisin elinde ne var?” demiştin bir gün Kâzım abi; o da çok hıyar! “Polis sen olsan, alabilmek için aybaşında 980 lirayı, verebilmek için bodrum katın kirasını, vur dediklerine vuracak mısın?” “Bu işbirlikçi hükümet, polis ödeneklerinin çoğunu taşıt alımına harcıyor. Telli telsiz aparat, panzer, helikopter, cip mip! Motorize yeni güçler oluşturuyor. Konmuyor 980’in üstüne 80 bile!” “Polisin yap-tığıyla, işçinin yaptığının ne farkı var? O da habire silah yapmıyor mu uyanan halkları kırsm diye emperyalistler?”)» Ahmet: «(Barsaklarımı delecek solucanlar!..)» Gene dönüyor havada helikopterler. Biri sıyırtıp geçti. Biri daha sıyırtıp geçti. Biri daha… İlk arabadakileri indirdiler.

«Kalkın itoğlu itler! Hâlâ yumulmuş yatıyorlar! Fırlayıp yerde sıra olacaksınız! Sağa sola bakmak yok! Karşıya bakmak, yukarıya bakmak yok! Elleriniz başlarınızın üstünde olacak! Yere bakacak, dirsek dirseğe duracaksınız! İnin çabuk!..»

344

KARA AHMET DESTANI

İki büklüm duruyorlardı. Polisler de iki sıralı uzun bir koridor oluşturduklarından, baksalar da göremezlerdi nereye gelmişler?

«Dön dön dön! Önünü şu yana dön hayvan! Haşşöylee!.. Şimdi yürüyün bakalım! Merdiven var! Bakmak yok dedik! Bakam copla Mahmuut!.. İyi vur, yemeyen kalmasın!.. Bakanı, yavaş koşam copla; tamam mı?..»

Altıncı kata çıkardılar ilk arabadan boşalanları. Birincisi çekildi, ikincisi yanaştı. Boşaldı o da…

Altıncı arabadan sonra daha kaç araba vardı kimbilir?

Keskin bir cilet ete dalınca nasıl yakarsa, öyle yakıyordu copun her inip kalkışı. Altıncı kata kadar kaç tane yedi, onca acıya nasıl dayandı, barsaklarının içinde onca solucan bir anda nasıl suspus oldu, şaşıp kaldı Ahmet!

Dört çarpı dört, çok çok dört çarpı beş bir odanın içinde 60 kişi! Belki fazla! Yoklama yapıldı teker teker. Cepler boşaltıldı. Pabuçlar kaldı. «Oturun duvar diplerine beyler; lütfen ayakta dikilmeyin! İfadeleriniz alınacak! Savcılığa gideceksiniz. Oradan mahkemeye. İtişmek kakışmak yasak. Siyaset yasak. Sadece sigara serbes. Hela ihtiyacınız olursa izin isteyeceksiniz. Hepiniz çok yüksek tahsilli beyler olduğunuz için, dediklerim anlaşılmıştır umarım. Umarım burada bi-ribirimizi fazla üzmeyiz. Sigara, ekmek, bisküvi, zeytin, peynir vesair maddeler kantinimizde mevcuttur. Birazdan kantinci geldiğinde yazdırmak serbes…»

İki polis kapının önüne sandalya atıp, masa koymuşlardı. Ba-zan oturarak, bazan ayakta, görevdeydiler.

Betona betona çökmüşlerdi… Çoktular… «(Daha bunun bir de işkencesi var!..)» diye geçirdi Ahmet. «(Zor iş devrimcilik, kantinde konuşmağa benzemiyor!)» Kendisiyle biraz alay etmek istiyordu. Direncinin artmasına yararı olur sanıyordu. Kendi kendini aşağılamak istiyordu, kırılsın gururu. Kendi kendini sorgulamak istiyordu: «Gereği kadar akıllı olabildin mi? Anlattın mı halka haklı olduğunu? Kendin anladın mı dostun kim, daha kimler olabilir? Anladın mı düşmanın kim, görünürde, görünmezde? Anladın mı sermaye sermaye, nedir sermaye? Nasıl solur, nasıl devinir? Anladın mı halk nasıl bilinçlenir? Anladın mı niçin umut kesilmez işçi sınıfından, düşürülmüş olsa da sarı sendikacılığın ve sendikacılığın çıkmazlarına? An-

KARA AHMET DESTANI

345

ladın mı nedir saygılı olmak henüz bilmeyene, geç öğrenene, korkana? Korkuyu anladın mı? Kibirden, boş gururdan, korkudan soyunmak nedir anladın mı iyice?)»

Kendi kendini döğmek istiyordu. Dik dursun âlemin içinde, dost var, düşman var, polis ajanı var; niçin olmasın? Dik dursun, kapıdaki polisin bile devrimden yüzde yüz yararı var. Heey; gelecek değil mi o günler mutlaka? Kendi kendinin etini burup burup sıkmak istiyordu: «Niçin daha büyük bir gürlükte tazelemiyorsun bu inancı Ahmet Kara? Niçin hâlâ uğraşıyorsun polisle, sana bey dedi diye; “Bey senin baban!” filan diyerek?»

Bir ara yatırdı boynunu, yanındakinin omzu üstünde, geçti canı. Kimbilir ne kadar geçti, sonra ayıktı. Sigara mı aldırmıştı millet? «(İçmem, burda da içmem! Bu zamana kadar çektiklerim, bu çektiğimden hafif miydi; asla içmem!)» Ne kadar iradeli olduğunu anlamak istiyordu. Nerede, ne ölçüde güçlüklere, yoksunluklara dayanabileceğini anlamak istiyordu. «(Bu bir fırsat! Önce kendini anla, nedir kumaşın, sık mı, seyrek mi dokuman?)»

Birden iyice açtı gözünü, silkindi: «(Solucanlarımı da susturacağım! Ne kadar kemirirse kemirsinler, bastıracağım açlığımı! Yırtık yanımı göstermeyeceğim, dost var, düşman var, ajan var! Bir günlük açlık şu! Haftalar sürerse bir de? Vede hücresi var, işkencesi var? Herkes zeytin ekmek, bisküvi aldırsın, sen en son aldır…)»

Kendini azıcık gevşemiş görse sevinecekti. Aşağılasın kendi kendini. Bir öz-eğitime erişebilmenin fırsatı! «(Başka türlü nasıl pişer, bükülmez olur insan?)» Ne kadar çelikleşebileceğini bilmek istiyordu. «(En çetin deneylere hazır olmalıyım; yararıma bu!)» diyordu. «(Zararıma değil asla!)» Silkindi iyice, dik tuttu başını.

Çok sürmedi, girdi az önceki kurt, oymağa başladı beynini: «(İstediğin kadar dik tut, bir fizik dayancan var, bitince ne yaparsın? Diyelim motorsun, akün bitti; savaşıyorsun, ön mevzilerdesin, mermin bitti; söker mi palavraların?)» Durup kalıyordu bunu düşününce. Bir süre öyle buruşuk bekliyordu. «(Elimi cebime atıp para bulmalıyım, hazır etmeliyim, kantinci kapıya geldiğinde, “Al şunu, ekmek peynir getir!” demeliyim. Benzini bitince motor, mermisi bitince silah, silahı işlemeyince savaşçı nedir?)» diye düşünüyor, ezik bozuk oluyordu.

346

KARA AHMET DESTANI

«(Maddeee!..)» diyordu bilmiş bilmiş, «(Maddenin ruha egemenliği!.. Söker mi bilinç filan?)»

Bir süre öyle kötümser sustu. «(İşte düşman böyle güçlü, böyle donanımlı, yedekleri çok! Ne yakıtı biter, ne mermisi! Havada uçakları, yerde tankları, denizde balıktan çok gemileri, filoları! Bir ülkede değil, birçok ülkede işbirlikçileri, bankaları, şirketleri, uzmanları, bilgisayarlı laboratuvarları; senin liran bunca sınırlı iken dolarla, markla; sen daha bir ufacık tabancayı bulmak için bu kadar bunalırken, söker mi palavraların?)»

Sönük, buruşuk, deviriyordu boynunu göğsünün üstüne. Suyu verilmemiş tarlada mısır; arkı bozulmuş bahçenin köşesinde gül; buruşuk; kaldı bir süre! Elini cebine ulaştıramadı. Para bulup hazır edemedi. Erlik varlıkla demiş eloğlu. Alet işler el öğünür demiş. Fizik bu, matematik. İki kez iki gibi. On olur mu, otuz olur mu? Olanağın sınırı. Bir ipi istediğin kadar çekebilir misin? Senin çekmeğe hakkın var da onun kopmağa yok mu?

«(İlk fırsatta elimi paraya uzatmalı, hazır etmeliyim!)» dedi bir daha. «(Kantinci geldiğinde hemen uzatıp yazdırmalıyım. Belki helva da getirmeli, varsa, veriyorlarsa! Helvada enerji. En iyisi 100 gram fındık içi. Ama ayıp kaçar arkadaş arasında! Belki hiç parası olmayan var. Belki bir bir aşırdı polis üstümüzü yoklarken. En iyisi ekmek, peynir. Biraz da helva, varsa. Ekmeği biraz fazla yesen olur. Sonra da adam gibi durmak, hazırlanmak zorluklara! Hatta çıkıp gelmese kantinci kendiliğinden, kolunu kaldırıp sormak: “Neden gelmiyor? Bizler tutsak mıyız şunun şurasında?” O kadar pısık olmak gerekmez. İnsanhaklarıevrenselbildirisi’ne imza koymadı mı bu işbirlikçiler? Anayasada öngörülmüyor mu insan haklan, kişi dokunulmazlıkları, işkencenin yasaklandığı? Açlık da işkence deşil mi?)» Kolunu kaldırıp sormalı bir an önce: «Ne zaman geliyor kantinci?»

İnlediğini duydu Feyzullah’ın! Kapının yanma yığılmıştı. Herkes başını çevirebilirdi. Gücü yetmedi çoğunun. Ahmet’in bakışı o yanaydı, gördü. Gözünün altı morarmıştı. Dudağıyla yanağım kan izleri kaplamıştı. Alnında, saçının içinde kurumuştu kanlar. Yaralıları hastanelere götürmüşlerdi tabii. Ölü varsa onları da; tamam!.. Bir daha inledi Feyzullah: «Tutsak mıyız ulan biz satılmışlaaaar!..»

KARA AHMET DESTANI

347

Fırladı kapıdaki polisin biri: «Ne istiyorsun öğrenci bey? Bir emrin varsa söyle: Ne lügat söylüyorsun?»

Muharrem’in oynadı başı. Göz göze geldiler Ahmet’le. Sevindi. Bir iyimserlik yayıldı içine. Tabancasını almışlardı tabii. Çok döğ-müşlerdi tabii. Gazeteciler elinde tabancası ile çekmişlerse resimlerini, orosbu çocuğudur onlar da. Filmini çekmişlerse, ölen de varsa, yüzde yüz tıkarlardı cezaevine; üçüncü sınıfa geçmiş olduğu halde giderdi okul! Ama nasıl canlıydı her korkunun üstünde! İyimserlik veriyordu göz göze geldiği arkadaşına. Onun solucanları ötmüyor muydu? O duymuyor muydu açlık? O korkmuyor muydu? Onun bitik değil miydi aküsü? Nasıl iyimserdi?

Lu Sin miydi adı, bir Çinli yazardan okumuştu. Demir sandığa koysunlar seni, kitlesinler; kalacaksın orada dakika belli değil, saat belli değil. Ekmek yok, su yok. Kasıklarındaki sidiği boşaltma olanağın yok. Arkadaşım görme olanağın yok. Peynir ekmek aldırma olanağın yok. Dostunu düşmanını görme olanağın yok. Kurtulabilir misin? “Kurtulabilirim dersen bir kurtuluş umudu vardır!” diye yazıyordu Lu Sin.

Neydi direnmenin sınırı? Biri vardı, ilk durakta iniyordu. Biri vardı, hiçbir durakta inmeden gidiyordu. Neden birininki bu kadar kısa, birininki sonuna kadar? Kim olacaktı o hiçbir durakta inme-yip varan? Şimdi döğülenlerden, şimdi içerdekilerden, şimdi dışarda-kilerden, ulu sevdamıza başkoymuşlardan kim, kimler? Niçin burada, bu odada olmasın? Niçin Muharrem abi olmasın? Niçin, haydi uyandır kendini Ahmet Kara, sen olmayasın? Zehra’yla sen konuşmadın, Hasan konuştu; Nurten var mıydı getirilen kızların arasında? Çok cop yedi mi? Çok söğdüler mi yüzüne? Sen ilk durakta inersen, o son durağa yürürse, çıkıp kurtulsan da bakabilir misin yüzüne?

Bambaşka bir heyecanla doğrulttu başını. Candan bir sevgiyle baktı Muharrem’e. Korkusuz oturuyordu Muharrem. Yoktu eyvallahı. Oturuyordu duvarın dibinde. Birlikte baktılar Feyzullah’a. Ajan ise neden düştü bu hallere? Neden yedi bunca tekmeyi? Nedir bu yüzünün gözünün hali? Çok günahını aldık, çoook! Çok ayıbettik, çoook!.. Aktörlük yeteneği fazla olamaz mı? Sahnede ölmüş oyuncular yok mu tiyatro tarihinde? Belki bir polis taktiğidir kendi adamlarını da öldüresiye döğmek! Onun için inliyor belki şimdi. Alıp götürecekler

348

KARA AHMET DESTANI

ayrıca döğmek için güya. Belki kartı üstünde değil, numarasını söyleyecek. Hemen bırakacaklar. Yada güzelce doyurup karnını, dönüp gelecek, sürecek görevi, kim ne tasarlıyor, ne saklıyor?

Gene göz göze geldiler Muharrem’le. Baktılar inleyen Feyzullah’a. Baktılar: «(Daha kimler kimler katılacak inlemeğe? Polise söğmeye? Kimleri alıp götürecekler önce yada sonra? Düşman gözünü dört açıyorsa, senin dört yüz açman gerek! Onun o kadar aracı var, senin kuru aklından, yüreğinden başka şeyin yoksa, çok verimli çalıştırman gerekir onları; uyuma!..)»

Gözünü bir süre hiç Feyzullah’tan ayırmadı. Ayırınca da kapıdaki polise bakmak için ayırdı. Acaba onları uyarmışlar mıydı ajanlara nasıl davranacaklar? Ajanlar az döğülmeli, az yoksunluk çekmeli değil miydi? Niçin bu kadar doğulmuş, sürüyordu çilesi?

Gözlerini bir Muharrem’e, bir Feyzuîlah’a, bir de polise getire götüre beklemeğe başladı. Geçip gidiyordu dakikalar. Olanca direnci üstünde, yıkılmadan, boynu bükülmeden gidiyordu öyle.

«Tuvaleti gelen beyler kaldırsın kollarını!» dedi kapıdaki polis. «Önce büyüğü gelenler!.» Esnedi, eliyle kapadı ağzını. Yarıdan çoğunun kolu kalktı. «Peki indirin! Küçüğü gelenler?» Hepsi kaldırdı. «Hem büyüğü, hem küçüğü gelenler?» Hepsi gene… Güldü Polis. Ahmet de güldü. Baktı Feyzullah’a, ciddi. Muharrem de gülüyordu..,

«Demek hepiniz gideceksiniz! Af erim!..»

Esnedi gene, kapatmadı ağzını bu sefer. Pantolonunun saat cebinden eski bir Serkisof çıkardı. Batum’dan getirmişti babası, baktı namaz vaktine çok var mı? Konuştu arkadaşıyla: «Bekliyorum tuvalete götürecek arkadaşlar gelsin!»

Bekledi Ahmet.

«Bekleyin canım! Şimdiye kadar nasıl beklediniz? Bakın size bir kolaylık anlatayım: Karakola düşecek adam fazla yiyip içmesin önceden! Polis fazla tuvalete giden insanları sevmez! Demedi demeyin! Kulağınızda bulunsun! İşte geldi arkadaşlar: İlk posta altı kişi! Nus-ret Efendi seç seç al kardaşım! Yeni parti mallarımız bunlar! Kızılırmak civarındaki bostanlardan geldi! Hasandede köylüleri yetiştirmiş, halis muhlis yerli malları; haydi kardaşım!..»

İlk posta gitti.

Bilerek, isteyerek son postaya kaldı Ahmet. Her yoksunluğa ne

KARA AHMET DESTANI

349

kadar dayanabileceğini anlamak, böylece direncini artırmak istiyordu. Fırsatını bulmuşken bunun da eğitimine başlamalıydı.

Adı Nusret olan polis: «Dikkat edin, sağa sola bakmayın! Pencere diplerine yaklaşmayın! Altıncı kattan filan atlamayın!..» diyordu götürürken. «Sakın polisin başına iş açmayın öğrenci beyler! Adımız çıkmış dokuza, inmez sekize! Polis öldürüp attı oluyor! Aman dikkat edin! Atlamayın!..»

Hem büyüğünü, hem küçüğünü yaptı; ellerini, yüzünü yıkadı. Kirliydi cebinden çıkardığı mendil. Sabun da yoktu. Bir daha, bir daha yıkadı. Ötekilerin işi tamam oluncaya kadar yıkadı.

«Polis ödeneklerini biraz daha artırsalar da, şuralara birer kalıp sabun koysanız Nusret Efendi!..»

«Olur beyim! Amirime söylerim!..» Güldü polis, sonra dürttü elindeki copla: «Elini sabunla yıkayacak dürzü, upuslu oturur babasının evinde, gelmez buralara!..»

«Emperyalizmle savaşmak suç değil Nusret Efendi!» «Kes heeey! Ukalalığın lüzumu yok! Kim dedi konuş?» Kesti Ahmet. Yürüyüp geldiler yerlerine. Geç vakit kantinci göründü. Ekmekle helva kalmış sadece. Muharrem kalktı:

«Verin arkadaşlar paralan! Helva da, ekmek bütün bütün gelsin. Yiyelim kardeş payı!»

Güldü kapıdaki polis:

«İki şeye dikkat etmişimdir: Eski vede yeni komünistler böyle yaparlar, bir! İkincisini… Neyse!.. İkincisini sonra söylerim!..»

Gülüşme oldu. Kırık, sivil bir yanı vardı bunun. Adını bilmiyorlardı. «(Polisin iyisi olmaz!)» dedi Ahmet kendine. Nereden duymuştu? Yoksa bir yerde mi okumuştu? «(Bunu da Lu Sin mi yazmış yoksa Ahmet Kara? Karaoğlan)» Sordu kendine.

Parası olmayanları geçti Muharrem. Ahmet iki lira çıktı. Fey-zullah, «Benden iki buçuk çalışır!» dedi. Muharrem ikişer alıyordu: «Nasıl olsa elebaşı benim, parayı da topladım!» dedi polise. «Bol ekmek, yeteri kadar helva istiyoruz! Biraz da eski gazete!..»

Göz kırptı polis: «Şimdi gelir!» dedi, paraları kantinciye verdi. Ahmet kantincinin de polis olabileceğini düşündü. «(Sivildir!..)»

Çok sürmedi, geldi ekmeklerle helva. Kapıdaki masayı orta ye-

350

KARA AHMET DESTANI

re çektiler. Üç tane gelmişti gazete. Serdiler üstüne. Ekmekleri parçaladılar. Gene Muharrem düzenliyordu işleri.

«Polis Efendi, bıçağınız var mı acaba, helvayı kessek?»

«Siz durun biraz!..» Çıkardı çakısını. Önce el kadar kadar kesti. Sonra ufak parçalara böldü. «Helva kesmenin ilmi vardır! Bıçağı inadından basarsanız ufalanır. Yolunca keseceksiniz. Neyse, hem elimin, hem de bıçağımın ücretini isterim!» Bir lokma attı ağzına. Çekildi: «Haydin şimdi! Bir de polisi beğenmezsiniz keratalar!.. Bakın helva yediriyoruz!» Güleceği geldi Ahmet’in, tuttu.

Bir uğultudur gidiyordu. Biribirini güldürenler vardı. «Ah ana-cığııım; acıkmışım!..» diyenler vardı. «Allah devlete millete zeval vermesin!» diyenler vardı. Şipşak beş dakika sürmedi. Bitirip pakladılar. Sonra gazetenin üstüne topladılar dökülenleri. Temizlediler yeri tabanı. Kalmadı tek parça ekmek kırığı.

«İkincisi; eski vede yeni; görmedim ekmeğe hörmetsizljk eden komünist! Yere düşeni alıp kaldırırlar! Buna da akıl sır erdiremedim! Komünist oldukları halde neden çiğnemezler ekmeği?..» Gülüşme oldu. Gülmedi Ahmet. Uğultu büyüyordu.

«Yaralı çok mu Polis Efendi arkadaşlardan?»

«Hiiişt; siyaset yok! Hangi arkadaşları soruyorsun?»

«Şey… Yani sizin arkadaşlardan diyorum?»

«Bilmem…»

«Bizim arkadaşları da soruyorum tabii?»

«Yasak demedik mi? Yüz verdik biraz, hemen sunardınız! Karnınız da doyunca…» Esnedi, gene kapattı ağzını. Koridorun dibine doğru baktı. Şefin odası o yandaydı anlaşılan. O yandan geliyordu daha büyük uğultular. «Var biraz diyorlar ama esas sayısını bilmiyorum, söylemediler…»

Geç vakit başladı ifadelerin alınması. En sona kalmalıydı Ahmet. Ona göre yaklaştı Muharrem abinin yanma. Uğultuyu büyütüp ne konuşacaklarını, ne diyeceklerini düşündüler karşılıklı. Gidenler gelmiyordu. Kimin salmdığını, kimin tutulduğunu da bilmiyorlardı.

Merak ediyordu, acaba Feyzullah’ı ne yaptılar?

34

DÜŞLERİN EN TATLISI

Ahmet, mahkemeye yollananlar içindeydi. Geceyi gene o büyük yapıda, başka bir odaya alınarak geçirdi. 8.00’de çıkarıldılar, kapalı polis arabalarıyla götürüldüler savcılığa. Beklediler 9.00 oldu. Gözü hep Feyzullah’ı, Turgut’u arıyordu; göremedi. Belki ayrı yerlerde tutuyorlardı. Belki salmışlardı.

Öğleye doğru Savcı yardımcıları, dört koldan ifadelerini alarak, işlemlerini tamamlayıp yolladılar mahkemeye. Öğleden sonra duruşmaya çıktılar. Yargıç, savcılığın tutuklama istemini geri çevirdi. Dışardan yargılanacaktı Ahmet. Muharrem tutuklanıyordu. Feyzullah yoktu. Belki tâ baştan kurtarmıştı paçayı.

Vakit ikindiye geliyordu, 15.10’du saat. Ahmet çıktı Adliye’den. Bir sürü arkadaş izlemeğe gelmişti. Gözlerinin altı mosmor, hem de şiş, Zehra’yı gördü bir ara. «Nurten nerede, gördün mü?» soracaktı, ayıp bir duygu gibi sakladı Nurten’in adını içinde^ Soramadı.

«Eee; geçmiş olsun!» dedi Zehra. İşkence görüp görmediğini sordu usulca.

Ahmet de ona sordu: «Siz nasıl kurtardınız?»

«Biz bir lokantaya girdik USIS’in ardında. Lokantacı vermedi. Bu sabah fakülteyi bastı polis, arama yaptı, bu hale geldik! Çok öteberimizi alıp gittiler, çok döğdüler. “Çok da silah alındı!” diyor arkadaşlar. Sizin okujdan da çokmuş. Bir arkadaşın komada olduğu söyleniyor dünden. Bir arkadaş kayıp…»

352

KARA AHMET DESTANI

«Nurten ne yaptı?» dedi Ahmet. «Katılmadı mı yoksa?»

«Nurten hastanede! Kalçasında kurşun. Jusmat’a giden gruptaydı. Kan verdi arkadaşlar. Benimki tutmadı…»

Başı, durdurulmaz derecede döndü.

«Kaz gibi avlıyorlar bizi! Çok bilgisiz savaşıyoruz iki seferdir! Olmaz böyle! Hasangil’i gördünüz mü?»

«Hasan tutuksuz yargılanacak…»

«Görebilir miyiz Nurten’i acaba?»

«Şaban Şifai’de yatıyor, bakarız…»

Yürüdüler o yana doğru. Sonra okula geçecekti. Anafartalar’dan Samanpazarı’na çıktılar. Oradan Şaban Şifai’ye geldiler ama görüşmenin olanaklı olmadığını söylediler Danışma’dan. Kat hemşiresini tanıyormuş Zehra. Telefon edip durumunu sordu. «İyi iyi! Zaten onun ağır değil durumu!» demiş.

«Demek ağır olanlar da var?..»

Sağcı gazeteler durmadan kışkırtıyordu. Komünistlerin dışardan buyruk aldıklarını, rejimin temeline dinamit koyduklarını… Bütün gece orda burda patlamalar olduğunu da yazıyordu. Gazetenin birinde polisin uy ansı: «Postadan adınıza gelen her paketi açmayın!..» Profesörlerden birinin eviyle hükümete yakın bir yazarın evine de dinamitler atılmıştı.

Yurda geldi Ahmet. Altı üstüne dönmüştü yatağının. İğne iplik biribirine girmişti dolabında. Darma duman olmuştu gömleği, çorabı, hem de notları, kitapları. Dört tabanca yakalanmıştı. Yere bakıyordu duydukça.

Kâzım abiyi buldu gidip: «Neyin nesidir iki seferdir avlanıyoruz!..» diyecekti, tıpkı Feyzullah gibi davranmış olacağını düşünüp vazgeçti. Baktı yüzüne o ne söyleyecek kendiliğinden?

«Atılan dinamitlerle ilgimiz yok!» Demeç hazırlamışlar gazetelere. «Bizimki açık! Amerikan emperyalizmiyle savaşıyoruz. Onu sembolize eden yerlerin önünde gösteriler yapıyoruz, bir de camlarını indirdik işte. Dinamit atanlar bizi sabote ediyor. Bunlar ajan işi…»

Akşam Haberleri’nde bir demeci vardı ana muhalefet lideri İnönü’nün. Ertesi gün de gazetelerde yer aldı:

«Bir noktaya dikkatinizi çekerim: İki aşırı irticadan, ben şimdiye kadar aşırı sağ irticamn tehlikesini, daha önem vererek söylemi-

KARA AHMET DESTANI

353

simdir. Bu, aşırı sol irticamn zararını, melanetini küçümsediğim için değildir. Aşırı sol memleketi zayıflatamaz. Çünkü sol irticayı bu memleket tutmaz. Ne kadar azgın olsalar, 24 saat içinde eser kalmaz!»

Kâzım abi:

«İşbirlikçi başbakanla uzlaşmış olarak bu demeci veriyor Kurtuluş Savaşı’nın Batı Cephesi Komutanı! Demek ki, bundan sonra daha acımasız çullanacaklar üstümüze. Tutuklu sayısı onu geçti. Mahkemelere çıkacak avukat yetmiyor. Bir yandan da aranan arkadaşlarımız var, bulamıyoruz…»

Durmadan dudaklarını kemiriyordu anlatırken:

«Polisin yaptığı arama sırasında arkadaşlarımızın bir bölüğü çıktı, boşalttı yurdu, bir bölüğü çıkmayıp direndi. Ateş açtı polis. Yaralıları taşımağa başladılar sonra. Kan kan! Her yer kan içinde!.. Kızları merdiven altlarına çekip olmadık kötülükleri yaptılar. O sırada bizimkilerden ikisi, polis şeflerinden birinin boş bırakılmış arabasını al oradan, gazladığın gibi Çiftlik yolu; oradan Ayaş yolu! Ayaş yolunda bırak, İstanbul’dan dönen otobüslerden birine atla gel şehre, telefon et gazetelere! Kim oldukları bilinmiyor. Arabanın resmini çekmiş gazeteler. İlk fırsatta keserler iflahımızı, görürsün…»

«Bütün bunları düzene sokmanın yolu yok mu?»

«Büyük zorunluk var! Ama nasıl? Bana kalırsa giriştiğimiz işlerin bazısı bir sınırda kalmalı. Bazısı hiç yapılmamalı. Polis şefinin arabasını niçin kaçırıyoruz örneğin? Bir de genel olarak, bir militan savaşımını bilmiyoruz. Öğrenciler olarak işçilerin, profesyonel devrimcilerin yaptıklarını yapmağa kalkarsak çok yanlış olur…»

«Yanlışları doğrultma olanağı yok mu?»

«Eğer fırsat bulabilirsek var. Ama bulamayacağız korkuyorum. Biz bulsak polis alacak elimizden. Bizi sığlarda boğmak için alacak… Kolay olsa herkes devrim yapar arkadaşım. En iyisi nedir bu işlerde? Sorarsan bana, alçak gönüllü olmak derim. Alçak gönüllü olmadın mı, çorabı örersin başına. Biz yavaş yavaş ona geldik. Bir zaman kalktık parti bastık. Bir zaman da partinin içinde güç olmağa kalkıştık. Öğrenci adamın ne işi var parti basmalarda? Burjuvazinin çıkardığı yasalarla, modalarla onlara özenip Türkiye sosyalist savaşımını sulandırıyoruz… Solkişotluk yapıyoruz yani…»

«Bu öz-eleştiriler güzel de Kâzım abi…»

23

354

KARA AHMET DESTANI

«Haklısın!»

Yas içinde gibi geçirmeğe başladı günleri. Ertesi gün bir daha gitti Hacettepe’ye- Zehra’yı buldu, gittiler Şaban Şifai’ye. Yatıyordu Nurten. Üç dört gün daha yatacağını söylemiş doktor. Kurşunu çıkarmışlar kalçasından. Kötü değildi durumu. «İyiyim iyiyim…» diyordu kendi de. Gülüyordu hatta.

Eskiden o kadar sık almazdı gazete. Şimdi kaçırmıyordu. Bat-tal’ın ölümü dolayısıyle bildiri yayınlayan 69 deniz subayından beşini çıkarmışlardı ordudan. Onlar da Danıştay’a başvurmuşlardı. «Askerlerinin işinin sivil Danıştay’da görülmesi doğru değil, bir Askeri Danıştay kurulmalı!» diyordu Genelkurmay Başkanı.

Mahkemeye gidip geliyordu arada. Feyzullah yoktu yargılananlar içinde de, tutuklananlar içinde de. Müdürlükteki ifadesinden sonra salınmıştı hemen. Muharrem içerdeydi. Cebeci’deki Merkez Cezaevi’n-de yatıyordu. Görüş’üne gidiyordu arada. «Birinci Koğuş’ta kalabalık arasında pişiyoruz!» diyordu. İlk görüş’te Feyzullah’in durumunu anlattı. Başını sallamakla yetindi. Her şeye kendisi gibi şaşmıyordu kimse… El Fetih’e gidenler de dönüşte, kimisi Diyarbakır’da, kimisi Kargamış’ta yakalandılar. Diyarbakır’da güya Tıp Fakültesi’ne sabotaj yapacakları ihbar edilmiş. Radyo öyle söyledi, gazeteler öyle yazdı. Kâzım, boyna uğraşıyordu avukat bulacağım, göndereceğim.

Şubatta tatil vardı. Gitse miydi, gitmese mi?

«Nurten’i görüp kararlaştıralım!» dediler Mevlüt’le. Bir iş olsa girer çalışırdı. Ne yapacaktı gidip? Yada Gençlik Örgütü bir görev verse. Gidip gelmek para tutacak diye tasalanıyordu. Bu arada bir iş olup olmadığını sormağa karar verdi Kâzım abiden. Derlerse şu işi yap, şuraya git, yol giderlerini örgüt karşılar; hemen giderdi. Mevlüt’le Nurten’den de özür dilerdi.

Nurten gidecekti tabii. Babası yollar parasını düzenli. Annesi de özlemiştir kesin. «(Özlemek!.. Ben de özledim! Beni de özlediler… Ama babam tutturacak gene: “Bırak o komünist okulunu!” Anam tutturacak: “Yüreğim gürp gürp gürp! Aman oğlum karışma!..” Haydi bunlar sorun değil; ama para sorun! Kredi almak için yazıp yolladığı formlardan da bir haber yoktu daha. Hiç aklından geçirmediği bir soğukluk geldi okuldan, arkadaşlarından, devrimden! Dipli bir soğukluk muydu, yoksa geçici mi? Çok yokladı kendini. Boşverip

KARA AHMET DESTANI

355

çocukluğu, gençliği, okusa; sonunda burjuva hükümetinin kapıkulu olacak değil miydi? Ama bir de işçi olsaydı örneğin? Girseydi Demir-döküm’e, Türk Kablo’ya, Hisar Çelik’e, Surgurlar Kazan Fabrikası’ na, Mamak Maske Fabrikası’na… Gitmeseydi, gitmeğe kalkmasaydı Almanya’ya, Hollanda’ya!.. Kursaydı sendikasını, yoksa. Katılsaydı varsa. Anlı şanlı bir işçi olsaydı bileğinin hakkıyla. Terleyip kazan-saydı. Türkiye çapında tutarlı, sağlam bir örgütlenmenin içinde, başında yerini alsaydı. Partiyi de adam etselerdi arkadaşlarıyla. Olmazsa yenisini kursalardı. Bir işçi olmak patronların emrinde…)»

«Patronların emrinde…» der demez duruyordu: «Ne farkı var hükümete çalışmakla patrona çalışmanın? Biri ötekinin uzantısı değil mi? Adam gibi çalışmaksa amacın, hükümete çalış! Oku; düş kırıklığına uğratma dünyanın en ezik anası olan Haçça Kara’yı. Oku da, daha büyük, başkakmçlarına haklı kılma babanı. Oku da zararı yok, burjuva hükümetine çalış, ama halktan yana koy ağırlığını!»

Karamsar olduğu günlerden birinde gitti Muharrem abinin görüşüne. Ona da söylüyor, diretiyordu: «Önü, sonu, gene burjuvazi için oluyor okumamız! Bir deniz gibi büyüyor ülkemizde işçi sınıfı. Bugün gerçi biraz durgun; uzlaşıyor toplu sözleşmelerle. Denize katılan bir derecik gibi katılsak içine, renklendirsek, güçlendirsek onu, sağlıklı bir savaşıma yöneltmek daha doğru olmaz mı?»

Telli çerçeveden dinleyip camlı çerçeveden bakarak yapıyorlardı görüşmeyi o ufacık yerde. Saçlarını kesmişlerdi Muharrem abinin. Biraz daha uzamıştı bıyıkları. Arada fosur fosur sigara içiyordu. Bir gözleri değişmemişti, gülüyordu güven verici.

«Bunlar çok erken düşünceler Ahmet! İki yıl önce biz de geçirdik kafamızdan benzerlerini. Biliyor musun herkes bize can kadar yakın burda. Aslında her aydın hapse girmeli, devleti görmek için, halkı tanımak için. Halk, asıl burada halk bence. Bir de işinin içinde, köyde kentte. Yarısı suçluysa düzenin bozukluğu yüzünden, yarısı suçsuz. Biz senin bu dediklerini dediğimiz zaman, ne karşılık verdiklerini biliyor musun? “Sizler keşke daha güzel, daha iyi okusanız şu okulları! Beşer numara yetmez, sekizer, onar alsanız! Sizin gibi mühendislerimiz, doktorlarımız yok, kaymakamlarımız, iktisatçılarımız yok hayatta. Olamaz daha uzun yıllar, eğer sizler de iyi okumazsanız!” Yüksek öğrenimin ille de zorunlu olmadığım onlar da biliyorlar;

356

KARA AHMET DESTANI

toplumda yerini insan bilinçli bir işçi olarak da alabilir; anlıyorlar; fakat elimize geçmiş birer olanağı niçin ilerici saflar yararına kullanmayalım?»

Daha çok dolmak, daha çok güç almak için uzun uzun bakıyordu Muharrenı’in gözlerine. Dönüp daha sıkı sarılıyordu derslerine. Akşamları ders notlarını okuyordu. Sabahları da vaktinde kalkıp amfideki yerini alıyordu. Tartışmaları sadece dinliyordu ucundan; katılmıyordu. Laf yatıştırmıyordu «dediğimdediksi» tiplerle. Ders notlarına bir daha göz atıyordu hoca gelenedek. Not tutuyordu kitaplarda bulunmayan yanlarını dersin. Yuvarlak ufak yazısıyla, kalemin ters yanıyla ince ince yazıyordu.

Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne bir daha gidip geldi Mev-lüt’le. Sanki mutlu bir şaşırtıydı. Oluverdi kredi işi. 300.— alacaktı ayda. Birikmişleri de veriyorlardı. Belki çeker izine giderdi. Verirdi anasına birikmişlerin hepsini, kapatsın borçlarını. Hem de göstersin babasına ne tokgöz bir oğlu var, daha öğrenciyken getirip teslim ediyor parasını; bir tane daha bulunur mu yaşıtlarından? Ama her iyinin bir kötü yanını bulmağa alışık babası hemen yapıştırırdı: «Şimdi teslim eder de, yarın koklatmaz bile ucundan! Şehir Kulübüne anca yeter aylığı, evlenme parasını da senden umar. Sonunu bekle; bekle de gör Haçça Bey!..»

Ertesi gün gidip çeki almağa çalıştılar, yetişmedi.

Nurten’in kaç kez gelip ifadesini alıyordu polis, savcı. «Gösteri olacağından haberim yoktu. Meclis’e gidiyordum ben. Milletvekilimiz Mehmet Ozbey’den kart alıp dinlemeğe gidecektim birkaç gün. Babam, “İlle dinle şu Meclis’i, öğren ne konuşuyor buradan yolladığımız vekiller, yoksa oraya varınca unutuyorlar mı halkı?” demişti. Ben heyecan verici olaylara giremiyorum. O gün, cidden Meclis’e gidiyordum. Vede tam Meclis’in bahçe kapısı önünde vuruldum. Jusmat daha ne kadar ilerde, biliyorsunuz! Taşlamak için gitsem o yönde vurulurdum. Bunun ispatı mı? Bunun ispatını ben nasıl yapabilirim? Böyle olmadığını asıl siz ispat etmelisiniz. Gerçekte ben davacıyım, polis ne hakla tabanca doğrultuyor üstüme? Babam duysa çok kızar, çok üzülür annem…»

Gazi Eğitim’deki boykot da bitmişti! Uzaklaştırılacaktı derste Türkiye’yi kötüleyip Amerika’yı öğen Barış Gönüllüsü.

KARA AHMET DESTANI

357

«Go home Peace Corps!..»

Her gün böyle yazıyorlardı karatahtanın bir yanma. Belki ötekiler de çekip gideceklerdi. Ders yaptırmıyorlardı sataşarak. Bir de sık sık bağırıyorlardı dersin ortasında: «Devrimci Gazi! Devrimci Gazi!..» Müdür gelip sorarsa, «Gazi Mustafa Kemal’den söz ediyoruz, yasak mı?» diyorlardı. Bir yanın kötü tutumu, böyle çocuksu davranışlara yol açıyordu öğrencilerde.

«Sadece bizde değil,» diyordu Kâzım abi, «dünyada cıvıdı biraz işçi sınıfının naturası! Kapitalist dünyada demek istiyorum. Çünkü Amerika parmak attı. Otuz sekiz ülkede, kendi anlayışında bir sendikal eğitim yaptı, sararttı en ulusal kuruluşları! Biri “Türk -İş” bunların. “Çok yenisiniz, birden büyük işlere kalkışmayın. Önce eğitim, sonra ekonomik savaşım!.. Var ekonomik savaşım, yok siyasal savaşım! Siz var yapmak siyasal savaşım, yattı sendikacılık! Hepsi işçilerin istifa! İşçilerin siyasal savaşım gene siz yapacak. Ama nasıl? Partilere demokratik baskı! Diyeceksiniz her parti beşer mebus; etti yirmi beş mebus, etti elli mebus! Elli mebus Meclis’te, her parti içinde; çıkabilecek işçi yararına kanunlar, halk yararına icraat!” Getirip götürdü hepsini üçer beşer aylık gezilerle Amerika’ya. Yıkadı beyinlerini, beyinciklerini. Oldular Amerikan tipi sendikacı. Aylıklarım yükselttiler. Odalarını döşettiler tıpkı bakanlar gibi. Bambaşka bir yaşam içine girdiler, koptular asıllarından. Ama kurdular düzenlerini, yıkılmadan gidiyorlar. Gidip bir gün yeni yapılan Genel Merkez yapısını görsene! Kaç katlı, hem de ne konforlu Yenişehir’in ortasında! Yüzde seksen sekizi Amerikan parası! Gelecek yıl iyi dinle Taîas Hoca’nm asistanlarını, doçentlerini. Açık söylemezler ama, iyi. kulak verirsen anlarsın dönen dolapları bir bir. Biraz da yorarsan kafanı: Niçin ayrıldılar da başka bir konfederasyon kurdular bazı sendikacılar, DİSK niçin doğdu? İkinci bir konfederasyon görünüşte bölücüdür. Ama birincisi sarı olunca, zorunluktur ikincinin doğması! DİSK yeni bir kan. Eğer sarartmadan götürebilirse Türkiye işçi sınıfını, partisini de kurtarabilirse geveze aydınların elinden; Türkiye’ nin toplumcu savaşımına en büyük katkıyı yapmış olacaktır. Yol alırız biraz daha. Eveeet Ahmet Kara, okumak koşul değil, açarsan gözünü… Ama diploma da gerekli halk yararına kullanabilmek için yetkileri… Doğru söylemiş Muharrem arkadaşımız. Aç gözünü biraz

KARA AHMET DESTANI

da kendin anla. Gelmişken kendin gör ne var ne yok Başkentte…»

O gün ikindin fırlayıp gitti Türk-İş’in Genel Merkez yapısını görmeğe. Bir de sergi varmış aşağıdaki salonda. Olgunlaşma Enstitüsü kızlarının yaptığı işleri koymuşlar camekânlara. Girip çıktı, çıtı pıtı işleri gördü, sonra dolaştı altını üstünü. Kuşkulu kuşkulu bakıyorlardı gözleriyle kimsin, necisin, ne arıyorsun? Başka bir sefer hazırlıklı gelip iyice dolaşmağa, girip çıkmağa karar verdi ofislerine yöneticilerin. Bir araştırma ödevi de alırdı hocadan belki…

Birikmiş üç aylık krediyi toptan aldı, 887 lira tutuyordu. Bir hafta on gün içinde üç yüz lira daha vereceklerdi. Alıp gidecekti yanında. Üstümde durmasın yola çıkıncaya kadar diye götürüp bankaya yatırdı. İlk hesabını açtırdı yaşamının. «Bugüne bugün ben de bankerim, işte cüzdanım!» dedi. O gün Kâzım abi çağırttı, gidip örgüt odasında konuştular. Bir yandan gelen telefonlara karşılık veriyor, bir yandan «bölge yönetim»lere yazılacak yazıların karalamasını hazırlıyor, bir yandan da Ahmet’le konuşuyordu:

«Demiştin, ara tatilinde bir iş olursa… İşte bir iş! Üçer üçer ekip-leşip toprak araştırması yapacaksınız. Güneyde, güney doğuda; Kadirli, Kozan, Ceyhan, Birecik, Siverek, bir de Pazarcık’ta… Aynı zamanda kitle içinde çalışmanın pratiğini öğreneceksiniz. El Fetih’e gitmeğe benzemiyor, ama kendi halkımızın sorunlarını öğrenmek de gerekli, hem öğrenmek, hem adam olmak için…»

Birden büyüdüğünü filan duymağa başladı. Kitle içinde çalışmanın pratiği, üç arkadaş, koca okuldan on ekip yapacaklarsa üçerden otuz; içlerinde ben… Nazlanmak burjuva davranışı sayılır. «Ben size söylemiştim ama tatilde memlekete gitsem daha iyi, parasal sorunu çözümledim!» demek daha yanlış olur. «Demek paran yoktu ondan görev istedin, olsa istemeyecektin? Başkalarında eleştirdiğin yanlışları kendin yapıyorsun Ahmet Kara!» Şipşak düşündü birden. Şimşek gibi bir o yana, bir bu yana gidip geldi zekâsı. Ne öyle demeliydi, ne bunu dedirtmeliydi. Gözleri parladı: «Teşekkür ederim bana güvenip görev verdiğiniz için. Hangi ekipte olacağımı, nereye gideceğimi saptayın, giderim…»

Bu cümlelerin nasıl çıktığını bilemedi ağzından. Bir ilkokul yv lmdaydı sanki. Öğretmeni şiir istemişti. Kentin en büyük alanında okuyacaktı, heyecanlıydı

KARA AHMET DESTANI

359

«Öteki arkadaşlar üst sınıflardan olacak. Biri bizim fakülteden, biri ODTÜ’den belki. Karma gruplar olacaksınız. Söylediklerim içinde istediğin yer varsa, şimdiden söyle, yazayım. Göller Bölgesi’ne de bir grup yollayacaktık, bu yıl fazla dağılmayalım dedik. Gelecek yıl orada çalışırsın istersen…»

«Orada her zaman çalışırım. Görmediğim yerler olsun…»

«İstersen Pazarcık ovasına gönderelim seni. Türkiye’nin sorunlar tipiğini büyük ölçüde görebileceğin yerlerin başında gelir. Kadir-li’den, Kozan’dan daha öğretici. Bölgenin siyasal egemenliğini elinde bulunduran, bütün gerici örgütleri destekleyen Satioğulları’nm 52.000 dönümlük çiftlikleri oradadır. Tutdağı, Zulhum, Maraş yakını topraklar. Tefecilikten büyüyen, Mercedes otobüsleri, treyler kamyonları çalıştıran Göçmen Halim, Turan Özkan, Şirikçiler; Göynük ve Sal-manıpak köylerinin ağaları olan Hapazlar oradadır. Dikkat edeceğin noktalardan biri, feodalite çözülmüş, ama bir devrimle ortadan kaldırılmadığı için, ağalar dışa bağlı kapitalizmin işbirlikçilerine sıçramışlardır. Şimdi her biri birer gübre, ilaç, telis, tarım aracı satıcısı! Murat arabaları acentalığı, benzin işletmeciliği, pompa, bütangaz, radyo, pikap, dikiş makinesi, traktör bayiliği onlarındır. Pazarcık ovasında sizi anlayacak köyler, köylüler de pek çok, ama bir bölüğü iflahınızı kesecek, çünkü son derece bağımlıdırlar beylerine. Hukuk’tan Haş-met’i yazdık, bir de Hacettepe sosyolojiden Doğan’ı yazalım olsun. Haşmet de, Doğan da, söylemeğe gerek yok, bilgili, becerikli arkadaşlardır. Anlaştık mı Ahmet? Raporlarınızı bastırmak istiyoruz. Geveze aydınlar anlasın, yurt gerçekleri ne yandan ne yana değişiyor!..»

Hemen gidip Zehra’yı buldu. Ne yapıp edip Nurten’in yanına çıktılar beş dakika. Göğsüne doğru çekmiş beyaz çarşaf kaplı battaniyesini: «Yarın taburcu oluyorum. Biraz daha yukardan tuttursalardı şimdi yoktum. Ölümün köyüne varıp geldim. Derslerden de çok açık verdim. Ama iyi bir deney oldu, ne yapalım…» diyordu.

Zehra gülüp sıkıyordu yanağının bir yanını: «Bırak bize bujuva kızı ağızlarını! Ucuzundan kahraman oldun, hava yapıyorsun! Biz yırtınsak, yırtılsak ele geçiremeyiz böyle fırsatı!..»

Birden araya girdi Ahmet:

«Ben maalesef tatilde Burdur’a gelemiyorum. Mevlüt’le gideceksin arkadaşım. Kâzım abiye söylemiştim, bir görev çıkarsa beni de

360

KARA AHMET DESTANI

yazabilirsiniz. O da tutmuş, Pazarcık ovasının incelenmesine ayırmış. Üç kişi, biri ben. Kitle içinde çalışma pratiği kazanacakmışız. Bugün söyledi. Olmaz desem ayıp olacak…»

Bir yanından bir yanına, filmlerdeki cimnastikçi kızlar gibi döndü Nurten: «Ah ne iyi, ne iyi! Niçin bizi de göndermezler böyle görevlere? Sözde yüksek öğrenim öğrencileriyiz, sözde örgütümüz var, ama bütün bildikleri bizi mitinglere götürüp coplatmak, kurşunlatmak! Hayatta en istediğim budur işte, gitmek, kadife pantolonumu çekip, inek ve keçileri sağmak, çadırlarda bağdaş kurup oturmak, erimek halkın içinde; bütün sorunlarını, dertlerini öğrenmek için gerekiyorsa bitlenmek, bir ay, iki ay… Sonra gelip hocaların yol göstericiliğinde hepsini yazmak! Eksiklerim kalmışsa bir daha gitmek… Böyle yapacakları yerde, “Haydin gidiyoruz, sol kolları kaldırın, yumrukları sıkın, döğün havayı havayı, polis geliyor kaçın!;.” Bütün bildikleri bu kadar…» Bir hayıf gelip oturdu yüzüne.

«Şimdi zaten gidemezdin Nurten. Kan yitirdin. Yaza anca toplarsın. Ben söylerim Kâzım abiye. Temmuz ağustos, başka bir yere birlikte gideriz: Sen, Zehra, ben! İstersek bir de abi alırız yanımıza…»

Evlerinin önündeki büyük cevizin dallarında gene o kadar serçe, yapraklarında o kadar gün ışığı toplanmış mıydı acaba? Öyle bir şıkırtı gelip oturdu saçına başına? Yanaklarının ortası çukurlandı. Güldü, dişleri ışıdı:

«Ne olur yapalım! Sırt çantalarımızı sarınalım. Kitaplar alalım. Havlu, diş fırçası. Birer kat giysi. Kendimiz yıkarız kirlendikçe. Yolculuklar uzun olsun, uyuruz biribirimizin kolunda. Sana o diyemediğim utancı derim. İçimde gittikçe büyüyen… Yarışır gibi, biribirimizi geçmeğe çalışarak öğreniriz. Benim de bilemeyeceğin kadar büyük bir susamışhkla istediğim, halktan öğrenmek…»

Demiyordu bunların hiçbirini. Belki Zehra’dan, kendinden, belki Ahmet’ten sıkılıyordu.

«Herkesin bir sevgilisi olmayacak mı nasıl olsa? Her santimi tırnaklarıyla kopara kopara hak etmiş böyle gösterişsiz bir Ahmet’i niçin değişeyim başkalarına? Belki onun gözünde benim de vardır sevilecek yanlarım…» Hep içinden akıyordu duyguların biribirine eklenmiş sözleri.

Kat hemşiresi geldi:

KARA AHMET DESTANI

361

«Beş dakika demiştik, yarım saati aştı. Lütfen; sonra gene gelirsiniz diyeceğim, gerek kalmayacak, yarın çıkacak hastamız. Bir daha hiçbiriniz buralara düşmezsiniz inşaallah!..»

Çıktılar Zehra ile.

«Gidelim bizim kantine, çay içelim.»

Elbet giderdi. Bundan böyle cebinde beş on kuruşu olurdu. Bundan böyle hiç olmazsa ayda bir kezcik, «Haydin Piknik’te birer bira içelim!» yada bahar gelirken iki kezcik, «Gençlik Parkı’na girelim!» diyebilirdi rahat. Sevinçle kabul etti. Girdiler kantinlerin birine.

35

BİR İNCELEME GEZİSİ

Belki de Zehra’dır en iyisi bu yaştaki kızların. Çayırağası oto- -büsünün kalkmasına on dakika kala çıkıp geldi. Bir de Mevlüt, bir de Hasan vardı yeni Otogar’da. Başka arkadaşlar da geldiler sonra. Zehra bir kutu bisküvi almıştı, tuzlu. Bir kâğıdın içinde çörekler vardı. «Nurten gönderdi çörekleri. İyi yolculuklar diliyor. Gelecekti, ben getirmedim. İki gün daha dinlensin yurtta. Üç gün sonra o da yola çıkacak. Toplasın kendini…»

«Nurten için merak etme hemşerim!» dedi Mevlüt gülerek. «Nurten bana emanet. Sırtımda götürür getiririm. Sen görevine rahat git. Dönüşte hepimiz toplaşırız. Mart içeri, pire dışarı. Gençlik Parkı’nda gazozlar benden olur…»

«Çay içeriz çay!..» dedi Zehra. «Paylaşırız hesapları!..»

Sonra geldi, kolundan çekti iki metre, fısıldadı kulağına Ahmet’in: «Özel olarak diyor ki Nurten, “Bir tek gün de benim için çalışsın. Her şeyi ince ince not etsin o gün ve her gün! Dönüşte okumak istiyorum. Pazarcık ovasının topraksız köylülerini o notlara bakarak düşünmek istiyorum.” Ben de iletiyorum; başka ne yapayım? Bir gün de benim için çalış desem çok ağır olur…»

Bu kızlar deli ederler insanı. Bu dilleri, bu düşünceleri. Bu sevmeleri. Sevip sevip de sevdirmemeleri!.. Yan bakamazdı Zehra’ya ama Hasan’ın dediği kadar vardı, tastamam bir zehirdi. Nurten’den hiç aşağı kalmazdı. Artık Nurten’i kimseye değişmezdi gözünde. Ba-

KARA AHMET DESTANI

363

basının bütün dirençlerini kırdığı gibi, Nurten’in anası babası direnirse, o dirençleri de kırardı. Yeter ki Nurten kendi bir direnç çıkarmasın. Dediğini eksiksiz yapacaktı. Sadece tek gününü değil, bir defter alıp göğüs cebine yerleştirmişti, dolmakalemi için küçük mürekkep şişesini sırt çantasına koymuştu, her gününü ayrıntıyla yazacaktı. Bulduğu bütün fırsatları, geç yatarak, erken kalkarak, günde birer saatini bu deftere ayıracaktı. Her gün Nurten için çalışacaktı. Ne kadar iyi oldu bunu söylediği! Kesin olarak en iyisi Zehra’dır. Zehra’dan da önce Nurten’dir bu yaştaki kızların!

Tam 19.00 oldu, Ankara mor bir akşama yuvarlanırken çıktılar Otogar’dan. Dolu yolcusuyla gidiyordu Çayırağası-Mercedes 302… Siverek, Birecik, Urfa yanlarına gidenler 18.00’de kalkmışlardı. Başka otobüslerle peşpeşe, bazan yarışarak, bazan biribirlerini geçerek, Aksaray’dan-aşağıya akıyorlardı. Ahmet uyumağa başladı gecenin içinde. Pozantı’da yemek molası verildi. Adana’da şafak söktü. Alman Pmarı’nda biberli çorba içtiler. Yol dolana dolana inip gidiyordu Fev-zipaşa’ya aşağı. Kömürler Kavşağı’nda indiler Antep’e ileri çekip giden otobüsten. Maraş’a kalkan minibüsün dolmasını bekleyip, bambaşka bir iklimin içinde, bambaşka insanlarla yüzyüze gelerek kaba kuşluğu ettiler.

İlk iki günü Maraş’ta geçirdiler, zor oldu. Polis karakola çağırdı. Ne işleri var, niçin geldiler? «Hata ettik!» dedi Haşmet abi. «Birimiz mutlaka bu yörenin çocuğu olacaktı!»

Bereket İstanbul Teknik Üniversitesi üçüncü sınıftan Ökkeş Gö-zükara’ya rasladılar. Maliye’de memurdu babası. Onunla dolaştılar çoğunu yörenin. Onunla çözdüler zorlukların hepsim. Ökkeş, karışmamıştı etliye sütlüye. Haşmetgil de sadece derslerine gerekli gözlemleri yapmak için gelmişlerdi. «Asla ve asla ajitasyon değil»di amaçları. Halkın yaşamını paylaşacaklardı. Sorarlarsa bir şey, belki bildikleri kadar anlatmayı denerlerdi. Ama hiç deneyleri olmamıştı ki şimdiye kadar. Böyle söylemek en iyisidir. Hatta böyle davranmak…

«Buraya biz, kendi aramızda yaptığımız gibi halkla tartışma yapmak için gelmedik. Uyumlu davranıp işimizi görelim!..»

Bu tutumunu sevdi Haşmet abinin. Sorun, iş görmek, geri itilmek değildi daha içine girmeden… Uyumlu davranırlarsa, kaymakama filan giderlerse, daha da kolaylık görürlerdi belki; öyle diyordu

364

KARA AHMET DESTANI

Ökkeş Gözükara’nın babası. Devrimci kafadan olmak, devrimci kafadan olmayanlarla küslük anlamına gelmez her halde. Belki aynı kafadandı varacakları yerin kaymakamı!

«Siz gerçekleri görmek istemiyor musunuz?»

«Önce gerçeğin saptanması gerek!» diyordu Haşmet. «(Değiştirilmesi sonra!)» diye ekliyordu içinden.

«Bunun için halkla ilişki kurmak istemiyor musunuz?»

«İstiyoruz! Tamam!»

«Serseriliğin lüzumu yok! Bunu sağlamanın buradaki yolu neyse ondan yürümeniz lazım. Hatta gidip en birinci ağalara, Komünizmle Mücadele Derneği’ni besleyen dürzülere konuk olun derim. Ki anlayın neler dönüyor dünyada! O da gerçek değil mi? Kim ki size bilgi veriyor, gerçeği gösteriyor, teşekkür edin sonra. Böyle dik dik giden Dev-Genç’in yüzüne bakmaz bizim halk! Bizim halkı sığır yerine koymayın bakalım…»

Ökkeş’in babası Necati Bey, yaşamında ilk kez bilgisinin, görgüsünün işe yaradığı bir durum çıktı diye uçuyordu sevincinden:

«Karış karış bilirim Afşin, Elbistan ovasını. Tahsildarlığımda Pazarcık ovasını da çoook gezip tozmuşum. Andırın, Göksün gibi dağlık yerleri de benden sorun. Fakat siz ille de Pazarcık ovası diyorsanız, hayhay, ben size Pazarcık’tan Türkoğlu’na kadar uzayan ovanın aşiretlerinden söz edeyim. Sahaya çıkmazdan önce biraz nazari bilgi vereyim yani. Bu nazari bilgiyi verdikten sonra sizi, “Kılıçlı” aşiretine bağlı köylerden Hanobası, Karahöyük, Tahtalı, Ördek-dede, Eyîençiçek, Köskenli, Karaçay, Osmandede, Emiroğlu, Totto-lar, Fanfas, Köprüaszı, Aşağı ve Yukarı Kuyumcular, Öksüzlü köylerine göndereyim. İsterseniz bir tahsildar katayım yanınıza, dolaşın! Sizin emeliniz, bağ bekçisi döğmek mi, üzüm yemek mi? Akıl var, yakın var. Kabın kalayı, işin kolayı var. Hemi de iş bilenin, kılıç kuşananın demiş atalar. Sizin devrim, atayı töreyi siktiredelim diyorsa, halk yüzünüze bakmaz yeğenlerim…»

Birikmişlerini söylemenin fırsatı da açılmıştı Necati Beye:

«Size ovadaki bütün aşiretleri saymam gerek. Birinciye işte bu “Kılıçlı” aşireti gelir. Ovayı ortasından batısına böler. İkinciye “Si-nemilli” aşireti gelir. Bu da ovanın kenarındaki dağlık bölgeyi tutar. Bunlar Alevi Kurdudur. Ötekileri Alevi Türkü. Bu da önemli. Sine-

KARA AHMET DESTANI

365

milli aşiretinin topraksızları fazladır. İktisaden de çok geri, vede yoksul olduklarından, fazla sayıda halk tarım işçiliği yapmak için Amik ovasına, Hassa, Altınözü, Osmaniye, Ceyhan, Dörtyol yanlarına akarlar. Ne zaman? Baharın ucu görününce. Vede kadın kız, yaşlı koca, eli çapa tutan! Delikanlıları da yapılarda çalıştırmak üzere şehirlere inerler. Köylerinin yolu, suyu, filan yoktur. Vede elektrik namına bir ufak kıvılcım arama. Hastalıklar filan da gayetle meşşurdur burada…»

Ökkeşgil’in evdeydiler. Necati Bey yerleşmiş sedire, anlatıyordu:

«Üçüncüye, “Demirci” aşireti gelir. Başlıca mekânları Demirci köyü ve çevresidir. Yörenin en zorba ağaları buranın ağalarıdır. Sırf ikisi toplam 15.000 dönüm eker. Bu toprakların tamamına yakını hazineye ait olup cebri çevirmişlerdir. Yirmi yıldır hazineyle davalı oldukları halde davaları bitmez. Vede bunlar yargıçların adamlarına para yedirerek .davayı uzatırlar. Toprak için savaşım veren köylüler çoktur, velakin, Alevi-Sünni ayrılığını körükleyip köylünün öfkesini başka yöne akıtırlar. Vede daha dik giden olursa, öldürtürler. Yakında Tokaç Ali’yi kaldırtacaklar ortadan, duyacaksınız. Bazan başka ağaların topraklarını işgal ettirmek için köylüleri kışkırtırlar, onun topraklarını sonra bunlar kaparlar. Bunun bir örneğini isterseniz, Kaplan Beyin topraklarını gösterebilirim. Eskiden bu ağalar tren soygun-culuğuyla iştigal etmiş olup Fevzipaşa yanındaki İntilli yöresine kadar uzanırlardı. Bunların konaklarında her çeşit ve türden silah bulunur. Hoşlarına gitmeyen jandarma komutanlarını vede büyük memurları bir bir attırırlar. Bakın size şimdi bu bilgileri veriyorum ama, Ankara’ya varınca bunları benden aldığınızı söylemeyin. Adımı filan sakın açıklamayın…»

Sedirden kalkıp pencereye gitti, sokağı gözledi nedense. Sonra yerine oturup anlatmasını sürdürdü:

«Dördüncüye kim gelir diye soracak olursanız, onu da söyleyim, “Atmalı” aşireti! Velakin bunun etkisi sadece Pazarcık içindedir. Siyasal etkinlikleri çok olduğundan, faizcilik yoluyla ovada birçok toprak elde etmişlerdir. Bunlar ve öteki tefeciler % 50’yle verirler borcu. İpotek karşılığı sağlam senetlere bağlarlar alacaklarını. Vaktinde ödeme, bu yıl mümkün olsa gelecek yıl olmaz. Bağırta bağırta alırlar topraklan. Tefecilik burada ağalığı çok beslemiştir. Kendi paralarını mı verirler? Yoook! Hükümetten ve bankalardan alıp tevzi ederler.

366

KARA AHMET DESTANI

Elde edilen kârın bir kısmıyla toprak, bir kısmıyla silah vede mermi alırlar. Vede rüşvet dağıtırlar. Köylerde ağalık neyin üstüne duruyor diye sorarsanız, birinciye toprak, ikinciye tefecilik, üçüncüye bayilikler, acentalıklar… Vede dördüncüye hökümet memurları üzerindeki nüfuz, siyaset, hepsi! Ben böyle karmakarışık anlatayım da kendiniz önem sırasına göre dizin…»

«Öhho öhhoo!..» diye kazıdı boğazını Necati Bey: «Size ovanın belli başlı ağalarını vede tefecilerini saymam gerekirse: Satıoğulları başta! Vaktiyle Maraş’ta kadılık yapmışlar, Kurtuluş Savaşı’nda İngilizlerle, Fransızlarla olmuşlar. Vede, savaştan sonra kaçan Ermenilerin topraklarına el koyarak büyümüşler. 50.000 dönümden fazladır toplam. Hazine toprağı da çevirmişlerdir. Çevre köylerin muhtarlarına toprak vererek köylüde uyanan savaşım gücünü bastırırlar. Vede bunlar çalıştırdıkları işçiyi her zaman dışardan getirirler. Asla yerli işçi kullanmazlar. Şimdi asıl bilinmesi gereken şeyi anlatayım: Eskiden sade hayvancılık, vede arpa buğday tarımı yapılırdı. Mizmilli bataklığı kurutulup vede sadece 10.000 dönüm kadarını topraksız köylüye dağıttırıp asıl büyük bölümünü ağalar kendileri paylaşınca vede Devlet Su İşleri memurlarına para ve kuzu ye-direrek, rakı içirerek sulama donanımlarını kendi topraklarına döşetmiş, kuru tarımdan sulu tarıma geçmişlerdir. Buğday ekiminin yerini pamuk ekimi almıştır. Şimdi bu işten yararlanan başlıca ağaları sayıyorum. Demircioğlu Hacı Mehmet, Cabir Han vede Bedirin dölleri. Bu Bedirin döllerini ben anlatamam, onu artık hangi kahramanı bulursanız, gözüpek, çatalyürek, size o anlatsın. Kısaca dedim, ben anlatamam. Bunlar ayrıca ta Demokrat Parti gününden bol kredi, ucuz tohumluk, modern araç gereç ile desteklendiler. Hükümetin kucağında büyüdüler diyebilirim. Şimdi çırçır ve prese fabrikaları, gübre, ilaç, yedek parça başbayilikleri ellerinde olup, dokuztaş oyunundaki varangelen gibidirler, ellerini ne yana oynatırlarsa oynatsınlar, kazanırlar. Tefecilik yoluyla köylünün ürünlerini ucuza almanın şebekesini iyi kurmuşlardır. Onun için bu düzen değişmesin diyorlar…» «Yordum sizi, fakat…» diye özür diledi Necati Bey: «Şimdi geliyorum Mincolar’a. Bunlar Salmanıpak, Kabar, Ira-lıkobası, İncirlikpınar yanlarının egemeni olurlar. Yalnız, köylüler topraklarına el koymağa başlamış olup belleri kırıktır biraz. Fakat

KARA AHMET DESTANI

367

jandarma bunlardan yanadır. Köylüleri kadın erkek ayırmadan dip-çikleyip vede başında durup ekim yaptırırlar…

«Hapazlar… Gene Salmanıpak, Göynük, Dehliz ve Armutlu köylerinin ağaları. Köylüler hiç olmazsa dağ eteklerindeki çalıları söküp bağ yapmak istediler. Aralarında anlaşmazlık çıktı. Jandarma getirip köylüleri bastırdılar. Köylüleri kendi topraklarında işçi olarak çalıştırmağa Allah rızası için razı oldular. Toprakları 20.000 dönüm!..

«Asıl bakın, bu ülkede en birinci ağa düşmanı benim, fakat elimden bir çare gelmediği için, bu duygumu belli edemem. Dilolar da önemli ağalardandır. Cimikanh ve Haraba köylerini tutmuşlardır. Toprakları 10.000 dönüm. Köylülerle nizaları hâlâ sürer. Topraklarına hükümet telefon çekti, ağaları korumak için. Ağaların hükümeti olduğu için yaptı bunu, malûm…

«Hocaağaları da anlatayım. Bunlar da Fanfas köyünü tutmuşlardır. Eskinin Demokratı, şimdinin Adaletçileridir kendileri. Fanfas’a jandarma getirtip istedikleri adamı döğdürebilirler. Belediye Başkanı da kendilerinden. Çoğunu satıp savdılar topraklarının, gene de mis gibi 2.000 dönümleri var…

«Şişenler’e geliyorum. Ulan bir memlekette bu kadar ağa olur mu? Maraş’ta var işte!.. İskenderun’da çırçır fabrikasıyla otelleri var Şişenler’in. Çukobirlik’in de önemli ortaklarından. Otomobil bayisidirler. Vede bunca ticaretin yanında, Osmandede ile Emiroğlu arasındaki 3.000 dönüm toprak bunlarındır…

«Haşim Çavuş’a gelelim. Tefecilikle, tüccarlıkla 4.000.000 lira kazanır yılda. Toprağı az, sadece 300 işçi çalıştırır! Kirni’de ve çevre köylerde etkilidir. İki kişi öldürdü, 1.000.000 lira verip kurtuldu. Di-lolarla çatışır başta…

«Eylençiçek ve Karaçay köylerini borca boğan, bölgenin ünlü tefecisi Gani Boran’ı da sayıp geçelim. Vede bunun eski bir “elci” olduğunu söyleyelim…

«Cabir Han’ın ekeneği 2.000 dönüm. Çukobirlik’e ve Antep’te üç fabrikaya ortak olup Ördekdede’deki 3..000 dönüm hazine toprağım Yahya Ağa ve Bedirin dölleriyle ortaklaşa yutmak istiyor. De-miroğlu ile de çatışma halinde…

«Reyhanoğlu ise Zeynepuşağı köylüsüyle takışır…

368

KARA AHMET DESTANI

«Sarı Kâtipler 3.000 dönüm ekerler. Ayrıca tarım ilacı ve gübre bayiliği yaparlar. Dalsav Yapıcılık Şirketi de bunların…

«Göçmen Halim’e gelelim biraz da. 1951’de geldi Bulgaristan’ dan. Kendisiyle gelen ailelere verilen küçük toprakların 100 kadarını tefe yoluyla ele geçirip büyüdü. Taşımacılık ve tefecilik yapar. El altından particilik de…

«Daha çook ağa var; toprak anlaşmazlığı yüzünden babası köylüler tarafından vurulan Mehemmet Nazar; Durmuş Ağa, Turan Özkan, Şerefoğlu, Sarıkâtipoğlu; genelev patronluğundan yükselme Patron Niyazi; Şirikçiler…

«Bence, ben anlatmayı keseyim de, siz usuldan başlayın kendi gözünüzle görmeğe, kulağınızla duymağa. Ama sakın tartışmaya girişip solculuk karıştırmayın. Bir daha yolunuz düşmesin karakola. Zaten gideceğiniz yerlere adamlarını serper bizim Emniyet. Tetikte olun. Bugün biraz erken yatın, yarın da erken kalkın…»

Ertesi gün Ökkeş’i de alıp yola çıktıklarında korkuyordu Ahmet. «(Saklama, korkuyorsun gene!)» diye kendi kendisiyle alay da ediyordu. Eylençiçek’te ağalardan, ağaların adamlarından kimseye görünmeden iki gün kaldılar. Gani Boran zaten kasabadan gelmezmiş. Oradan Karaçay’a geçtiler. Sonra kalkıp Hanobası, Ördekdede dolaştılar. Kasabada kaymakama çıktılar. Genç bir bürokrattı. Her köşesi yeterince törpü yememiş daha. «Tahsin Bekir, Yavuz Abadan, Bahri Savcı vede Cahit Talaş hocalarımdı…» diyordu. «O zaman bize böyle ödevler vermezlerdi. Ne olsa gençlerle birlikte hocalar da değişiyor. Hayhay; hangi köye gidecekseniz ciple göndereyim!» Fakat Haşmet de, Ahmet de böyle istemiyorlardı. Dura dura, köylerde kala kala dolaşmaları daha iyiydi. Karahöyük’te, Öksüzlü’de birer gün kaldılar. Ahmet, en çok, sevdiği kızı alabilmek için üç yıl beyin koyununu güdüp de eli boş kalan Hasan’ın hikâyesini dinlerken sarsıldı. Sonunda köylüler Hasan’a destek olmuşlar, aralarından para toplayıp, «Kaçın şu yana, biz bu yana gittiler diyelim!» diye yolculamışlar. Ağa, «Öyle güzel kız Hasan gibi salağa çok!» diye kardeşinin oğluna almak istiyormuş Medine’yi.

Köy odalarında, evlerde akşamları çok sigara içiyorlardı. Fransız karı koca turistleri vurup öldüren, saatlarmı, bileziklerini, giysilerini alan, ay demeden de yakalanan İsmail’le Arifin hikâyeleri da-

KARA AHMET DESTANI

369

ha acıydı. İsmail kadının saatini, eşarpını nişanlısına götürmüştü. Çok bir paraları çıkmamıştı. Arif, Kömürler Kavşağı’na inmişti kebap yemeğe. Sonra dağa çıkmışlar iki arkadaş. Yakalandıktan sonra biraz Maraş’ta yatmışlar. Asılmak istemiyle şimdi Ankara’da yargılanıyor-larmış. İsmail, savcıyla, yargıçlarla, durmadan maraza çıkarıyormuş, yeni suçlar işliyormuş. Bir yandan da bilinçlenip sosyalist olmağa başlamış mı! Derdi günü uzatabildiği kadar uzatıp bir affa raslatmakmış ucunu. Tanıyanlar yapar mı yapar diyorlardı.

Karahöyük’te üç kız gördüler. Üçü de biribirine benziyordu. Oysa anaları babaları akraba bile değilmiş. Birer boncuk oturtulmuş gibi masmaviydi gözleri. Derileri de olabileceği kadar pembe. Bir yandan baksan öbür yanları görünecek. İlkokula bile gidemeden kalmışlar öyle. İlkokula gitseler ortası nerde? Ortasına gitseler lisesi, üniversitesi? Ne kimyacılar olurdu, ne bilginler! Keman versen ellerine keman, bir bölgenin planlamasını versen plan… Yapamam mı derlerdi okuyup yetiştikten sonra?

«Kirni yolunda o ufacık çoban düdüğünü çalan Turan’ı unutamam!..» diye yazdı Ahmet defterine. Doğan’ın sonradan anlattığına göre bir tek ses hatası yapmıyormuş çalarken. Sadece sezgisiyle bu kadarını başarabilen, biraz eğitim görse neler başaramazdı? Yedi sekiz yıl bir konservatuvarda eğitilseydi dünyaya adını duyuramaz mıydı? Bu kırların sesini en büyük salonlarda, halka, radyo televizyonlarda kitlelere dinletemez miydi?

Fanfas’ta cenaze vardı. Mezarlığa gittiler. Köylülerin sapını yere değdirmeden ele almadığı kürekle ikişer kürek toprak attılar genç ölünün üstüne. Öyle ezik, öyle çileli bir yaşamın içinde dik durmağa çalışıyorlardı. Hukuk’ta gösterilen 1917 Belgeselini düşünüyordu mezarlık boyunca Ahmet. Belki bundan da beter bir çilenin içindeydi köylüler. Filmi elçilikten gidip Feyzullah almıştı iki arkadaşıyla. Dolup taşmıştı o gece konferans salonu. Oradaki üç fakültenin, Basın Yayın Yüksek Okulu’nun öğrencilerinden başka sendikacılar, yazarlar, eski yeni sosyalist aydınlar gelmişlerdi. Sessizlik içinde izleniyordu. Örgüt üyesi öğrenciler kapıları tutmuşlardı ne olur rie olmaz. Gene sütunların diplerinde yeni yayınlar satılıyordu. Ara verildiğinde sigara içmeğe çıkıyorlardı ama elle tutulur bir suskunlukla, belki bi-

24

370

KARA AHMET DESTANI

razdan polis gelip belgeseli getirenleri, gösterenleri, izleyenleri tutuklayacak gibi bir tedirginlikle bakıyorlardı.

En çok neresiydi o filmin Ahmet’i çarpan? Hiç olağanüstü yanı olmayan, duruşu, yürüyüşü sıradan, ancak ortakarar bir işçi kadar güçlü bir adam görünümündeki Lenin, nasıl uyandırmış, örgütlemiş ve yönetmişti ezilen milyonları? Sadece onun işi miydi, yoksa alttan alta bir gizilgüç birikmiş, Lenin kabuğu ustaca delerek bu güce yol mu açmıştı? Sıradan bir adammkine benzeyen o konuşma, doğru tezler üzerinde açıla açıla insanların güvenini topluyor, sonra hepsini yürü desen yürüyecek hale getiriyordu. Kitleleri sosyalist saflara kazandıran olağanüstü çabalardı Lenin’in çabaları. Ama karşısındakiyle hiçbir ayrıcalık düşünmeden konuştuğu için de olumlu etki yapıyordu. Geçici hükümet kendisini tutuklama kararı almıştı. Lenin, izini yitirip Petrograd yakınında bir kulübede saklanmayı başarmıştı. Geceleri itleri bile uyandırmadan, köylüler, köylü kılığında partililer gelip gidiyorlardı. Bir yandan da yönergelerini hazırlayıp yolluyordu. Gelenleri dikkatle dinliyor, en basit görünen konuları anlamamış görünerek bir daha, bazan bir daha anlattırıyordu.

İki bin dönüm toprağı olan Mehemmet Nazar’ı gördüler Gölpı-nar’da. Ayrıca Gölpınar’ın suyunu satıp bir milyon kazanıyordu yılda. Toprağını çevre köylere verip işletiyordu, bütün ötekilerin aksine… «Üniversite öğrencisi olup da komünist olmayan kaldı mı? Hâlâ derse çalışanlar var mı aralarında?» diye soruyordu. «Fakat çoğu gitti azı kaldı, Endonezya’dakinden beter edeceğiz, keseceğiz hepsini, göreceksiniz! Siz solcu çoğunluğa katılmayın, Türkün milliyetçi, mukaddesatçı geleneğinden ayrılmayın! Lenin döllerinin hepsini kurşundan ve bıçaktan geçirdikten sonra ilkokuldan başlayarak maarifi dezenfekte edeceğiz. En etkili dezenfektanı Amerika’dan alarak, orduda ne kadar asker varsa sırtlarına birer fışkırık takarak, eskisinden daha temiz hale getireceğiz; göreceksiniz, çoğu gitti azı kaldı!..» Köylülerin önünde söylüyordu. Dolu kamyonlar gidiyor, boşları geliyordu. Köylüler, yaşamlarından doğan bambaşka bir gülmeceyîe, «Kavata baaak! Az daha ölme, asıl kıtır kıtır biz seni keseceğiz yatırıp! Az daha ölme kiii…» diyorlardı.

Bir süre sonra kulübede saklanması da sakıncalı hale geldi Lenin’in. Bir ateşçi kılığına girerek lokomotifle Finlandiya’ya geçti. Par-

KARA AHMET DESTANI

371

 

ti, Ağustos 1917’de 6. Kongresini yaptı Petrograd’da. Lenin başında değildi. Dışardan yönetti. Bu toplantıda parti, barışçı yoldan iktidara gelmenin artık mümkün olmayacağını hesap ederek, karşıdevrimci burjuvazi ve toprak ağaları iktidarını silahlı başkaldırıyla devirme kararı aldı. Sonbaharda partide bir bunalım başgösterdi, Lenin gizlice Petrograd’a gelerek ayaklanmanın başına geçti. 10 Ekim’den 16 Ekim’e kadar silahlı başkaldırı sorunu yeniden tartışıldı, Lenin’in getirdiği tezler benimsendi.

«Bakın size anlatayım Sayın Gençler! TİP, DİSK, TÖS, DEV -GENÇ; bunların hepsi komünist kuruluşlar! Sosyalistiz diyenler vede anayasa sosyalizme açıktır diyenler, gerçekte komünizmin yasal zeminini var etmeğe çalışıyorlar. İlk fırsatta iktidarı alıp öteki partileri kapatacaklar, seçimleri kaldıracaklar, kendileri tek parti halinde sürekli iktidar olacaklar. Ama onlar Ankara’da, İstanbul’da iktidarı alsalar bile, burada milletin gerçek kalelerini çiğneyip geçemezler. Bizler bu yurdu komünistlere asla vermeyiz. Bizler bu milletin en yurtsever evlatlarıyız…»

Tarımsal gübre satıyordu Şirikçiler. Tarım ilacı, tarım aracı satışları ellerindeydi. Topraklarından başka mağazaları, depoları vardı. Çok iyi kurmuşlardı bin yıllık saltanatı halkın sırtına. Değişmek gerektiğinde keçinin peşinden masanın basma oturmuşlardı. Şimdi çanla çomakla değil, telefonla, bonoyla, senetle, teminatN mektubuyla, banka kredisiyle iş yapıyorlardı. Seccade kadar bir masa, ovaların verdiğinden fazlasını veriyordu. Halil İbrahim’in bereketli ovalardan masalara diyorlardı, doğruydu.

16 Ekim’de Lenin’in başkanlığında bir Politburo ve Devrimci Askeri Merkez oluşturuldu. 25 Ekim’de Sovyetlerin ikinci kongresi toplanacaktı. Bir gün önce ayaklanma başlamalıydı. Öyle oldu. 24 Ekim’de başlatılan ayaklanma 25 Ekim’de utkuya ulaştı. 650 delegenin ancak 400’ü gelebildi kongreye. Lenin, Halk Komiserleri Konseyi Başkanı seçildi. Sovyetlerin ikinci kongresinde alkışlar arasında kürsüye çıkıp şunları söyledi: «Yoldaşlar! Şimdi sosyalist düzenin kurulmasına geçiyoruz!»

Mezarlıkta imam dua ederken, ölen komşuları için iyi biliriz diyen köylülere bakarak, «Az daha ölme ki, kıtır kıtır biz seni keseceğiz kavat!» diyen köylüleri düşündü Ahmet. Çok mu uyanıktılar,

372

KARA AHMET DESTANI

yoksa çok mu uykudaydılar? Kaçı böyle düşünebilir, konuşabilirdi? Kaçı düşündüğünü yapabilirdi iş başa düşende? Sanmeşe’de babalar çocuklarını okula göndermiyorlardı on üç gündür: «Yolunu yapın köyün! Sobasını kömürünü verin okulun! Sürdüğünüz öğretmeni geri getirin, yollayalım!..» diyorlardı. Birer Anayasa tutuyorlardı ellerinde. Gelen Uzatmalıyı, İlköğretim Müdürünü, Müfettişi, Milli Eğitim Müdürünü, 50’nci Maddeyi okuyarak geri yolluyorlardı. Sürülen öğretmenden sonra sürülmeyen öteki öğretmen için de koğuşturma açtırmıştı Müdür: «Köylülere Anayasayı sen mi dağıttın? 50’nci Maddeyi sen mi öğrettin?» Köylüler dikleniyorlardı: «Gariban öğretmenlerin sırtına binme looo orosbi!.. Ne diyorsan bize de ki, Vali gelip söz vermedikçe çocukları göndermek yoktur! Açık durum, kısa cewap!»

Gördüklerini, dinlediklerini birer birer yazıyordu defterine Ahmet, ince yuvarlak yazısıyla. Düşündüklerini, anımsadıklarını yazmıyordu. Belki yeniden yolları düşerdi karakola, bir şeymiş gibi kapıp alırlarda. «İşte yakaladık! Lenin’den söz ediyor, şimdi sosyalist düzenin kurulmasına geçiyorlarmış! Sosyalistlik filan laf, bunların asıl amaçları komünistlik!..» diye biribirine katarlardı ortalığı.          ;

Lenin bütün gücünü barışın sağlanmasına verdi sonra. Halk bıkmıştı uzayan savaşlardan. Çok yıpranmıştı sosyalist savaşçılar. Yeniden düzene sokulması gerekiyordu safların. İç hainler dış hainlerle el ele verip bir sürü ayaklanma çıkarmıştı üstelik. Fransızların, İngilizlerin desteğiyle bir «Kuzey Rusya Hükümeti» kurulmuştu. Gene İngilizlerin desteğiyle Amiral Kolçak, «Geçici Rusya Hükümeti»ni kurmuştu. Japonlar Vilâdıvostok’u, Almanlar Baku ve Tiflis’le birlikte Ukrayna’yı almışlardı. Karşıdevrimin dize getirilmesi için 15 Ocak 1919’da işçi ve askerlerin «Kızıl Ordu»su kuruldu. 1919 ilkbaharında hain Kolçak’ı bu ordu kurşuna dizdi. 1920’de Ukrayna kurtarıldı. 1922’de Japonlar çekildiler. Vrangel, Denikin temizlendiler Yabancı güçler Sovyet topraklarını terkettiler. Sanayileşme başladı. Çarların saraylarında Sovyetlerin meclisleri çalışıyordu. Lenin, bir küçük ama tavanı çok yüksek salonda kabul ediyordu uzak cumhuriyetlerden gelen konuklarını. Konuklar, konuklar, konuklar; köylüler, işçi temsilcileri, çocuklar, köylü temsilcileri, konuklar, işçi temsilcileri… Fırsat bulursa çalışıyordu.

Çok etkili bir film miydi 1917 Belgeseli? Sinemanın ilkel ola-

KARA AHMET DESTANI

373

naklarıyla çekilmişti. Çabuk çabuk yürüyordu Lenin. Çabuk çabuk konuşuyordu. El kol sallaması hızlıydı. Ama öyle bir filmdi ki, insan her yanını tam tüm algılıyor, her yanından etkileniyordu.

Gölpınar’m suyunu satarak milyonlar kazanan, hazineden apar-dığı toprakları köylülere koklatmayan, devletin köylülerden oluşturduğu jandarmaların gölgesinde yaşayan, hükümetin verdiği kredileri % 50 faizle köylülere dağıtan, gübreyi de en az % 30 kârla satan Pazarcık feodallerinden kime rastladıysa komünist düşmanı, sosyalist düşmanı, öğrenci, öğretmen düşmanı, işçi ayrım düşmanıydı. Çarpım cetveli gibi, hiç şaşmıyordu.

Köprüağzı’nm harman yerinden geçip giderken önlerinden bir avcı geldi. İki tavşan vurmuştu. Önce «Efendiler»in verdiği sigarayı ateşleyip çöktü ikindin güneşinin alnına, sonra, «Akılsız Aleviler, bıyıkları Hazreti- Ali Efendimizin bıyıklarına benziyor diye yemezler bunu! Siz efendisiniz, daha iyi bilirsiniz…» diye konuşmağa başladı. «Ben, iki yıl kadar oluyor, Malatya’da bir toplantıya tesadüf ettim. Osman Koçtürk adında bir doçent hoca var, o anlattı İstanbul Sineması diye bir büyük sinemanın içinde. Vali mali hepsi dinliyor. Albay malbay hepsi orada. Hindistan’da bir halk varmış, günah diye onlar da sığır etini yemezlermiş. Açlıktan kırılırlar, bir ineği kese-mezlermiş. “Biz çocukken onun sütüyle beslendik, o bizim anamız, insan anasını keser yer mi?” derlermiş. Valisi malisi, albayı mal-bayı, büyük adamlarının bile hepsi bu kafadaymış. Bütün bunlar fa-safisodur. Siz efendi olduğunuz için daha iyi bilirsiniz, bence et gibisi yoktur. Etle ekmek, eti ete dürtmek en birinci hazzettiğim iş, vede etin girdiği yere dert asla girmez, giremez! Onun için isterse günah olsun, kendim de az çok Alevi olduğum halde, gittim bu sabah iki tavşan vurdum, birini çocuklar yesin, birini de çocukların anasıyla biz yiyelim. Suyu muyu; iki de konuk gelirse bol bol yeter dedim. Kalın, birlikte akşamlayalım. Rakım şarabım yok ama etim var bakın…» İki saat bunu anlattı Köprüağzı’lı Muharrem:

«Ben bir başbakan olsam, herkesin et yemesini zorunlu tutarım. Et yemediği için milletin kafası işlemiyor kardaşım!» Düşündü biraz. «Amma başbakan var, başbakancık var. Milletin kafasının işlemesini zaten istemiyorsam, o zaman da hiç bundan kapak kaldırmam. Et yedirip neden başıma bela bulayım? Onun için gene ne varsa mille-

374

KARA AHMET DESTANI

tin kendinde var, ne yapıp yapıp et yemeli. Tabii siz efendi arkadaşlarsınız, daha iyi bilirsiniz. Ben öteygün Moskova radyosuna ras-geldim karıştırırken. Orda da bir herif, aynen benim konuştuğumun özetini konuşmaz mı? Geri kalmış ülkeler, emperyalizmin sömürüsü altında, bir nüfus yılda yarım kilo et yer. Emperyalistin kendi ülkesinde doksan kilo! Radyo bizim 13 kilo yediğimizi söyledi, inanmadım! Halkımız 13 değil, 3 kilo et yese, şu koca Pazarcık ovasında ne kadar ağa var bak, mma gor, hepsini bir günün içinde atar sırtından! Ben Osman Koçtürk’ün konuşmasından öğrendim, arpa buğday, bunların hepsi aslında ottur. Aslan et yer, manda ot. Aslanın tüyüne elini süremezsin, parçalar seni. Mandanın sırtına basıp, söz gelimi yirmi manda yan yana duruyor, birinden ötekine basa basa bataklığı geçer gidersin, sen sonuncu mandanın sırtından indikten sonra birinci manda başını ancak çevirir; yeni oluyor haberi! Bunun burasında sığır gibi yaşadığımıza bakmayın. Gâvurun elinde tutsak gibiyiz, her şeyi biliyoruz, ama ne güvenecek hükümet var başta, ne seninle aynı davaya baş koyacak dost! Gün gelecek dost da olacak, hükümet de! Çoğu gitti azı kaldı. Bakın ciddi söylüyorum, kaim bu akşam! Bir yoksul arkadaşınızım; vali mali gelse, albay malbay kalayım dese, buyrun demem, ama size diyorum. Bakın sigaranızı da içtim. Siz de benim bir kaşık çorbamı için…»

O kadar candan çekiyordu sigarayı, o kadar içten yapıyordu çağrısını, Haşmet bakınmağa başladı arkadaşlarının yüzüne. Ahmet’in yüzünde fazla eğleşmedi gözleri, dünden razıydı, fakat Ökkeş, «(Bu ne biçim inceleme, planı yok, programı yok; nerde akşam, orda sabah; babamın anlattıkları da olmasa hepten hava eivaydı gezinin tümü!)» diye geçiriyordu içinden. Doğan, söz aldı çayırın yüzünde. Güne baktı, kavuştu kavuşuyor anasının koynuna. «Akşamın bu vaktinde çocuklara daraşlık, yengemize zahmet vermeyelim Muharrem abi! Abimizsin, çağırdın, sağol, varol! Fakat şimdi tavşanları yüzdüm pişirdim diyesiye de vakit geçer…»

Avcı Muharrem tüfeğini çekti, kanırdı tetiğini, nişan alır gibi yaptı: «Güzellikle yola gelmeyeceksiniz, bu iş silahla olacak; düşün önüme! Sizi efendiler sizi; ooo! Yüz verdik astar istiyorsunuz ulan!..» On adım kadar ötede arka ayakları üstünde çökmekte olan köpeğini

I

KARA AHMET DESTANI

375

çağırdı, yürüdüler köye doğru. «Size ne tavşanın yüzülmesi, paklanması ulan? Onu çağıran kavat düşünsün!..»

Gülüşerek girdiler biraz önce çıktıkları köye.

*

**

Ökkeş diyordu, «Dönelim şehre, bir iki gün de Maraş’ta kalalım; tatil bitiyor! Siz Ankara’ya varacaksınız ama ben İstanbul’a gideceğim. İki misli yol. Gelinip gidilmiyor. Yeter köylerde geçirdiğimiz günler. Vede her şeyi tadında bırakmak erdem…» Onun için ertesi gün öğleyin ayrılmağa kesin karar verdiler.

Akşam komşularını, arkadaşlarım çağırdı Avcı Muharrem. Ertesi gün de arkadaşları tutturdular: «Birer tas çorba da bizde içelim!» İkindin çıkabildiler yola. Yürüyerek Setbaşı’na geldiler. Armutlu’nun çobanlan mallarını toplamış gidiyordu. Bir kamyon yada minibüs gelecekti. El kaldırıp bineceklerdi.

Altı çocuk geldi suların, sazların olduğu yönden. Çok yağmur inmişti ovaya. Buharlaşıp buharlaşıp tütüyordu sırtları. Göklerin yağmurunu yemişlerdi. Kabarmış çıkmıştı kirleri. Şubatın ılık bir günüydü. Sularda kazayakları, yarpuzlar, gerdemeler, öteki yenir otlar dururken gidip katırtırnağı, devetabanı, purçalık, çiğdem kazmışlardı tepelerin eteklerinden, çürüktaşların dibinden. Çiğdemleri, katırtır-naklarım demetleyip ellerine almışlar, gözleri ağızlan kadar kocaman, yad gördük yabancıya rasladık demeden, «çivi devirme» oynuyorlardı. Sırtlarını soyunmadan kurutacaklardı. Islandınız, hasta olacaksınız filan diye azar işitmeyeceklerdi. Öyle sanıyordu Doğan. Öyle sanıyordu belki Teknik Üniversite öğrencisi Ökkeş de. Çocuklarmsa dokuz ondu yaşları. Hiçbirinin sorunu değildi ıslanmışlar, soyunmuşlar, kurunmuşlari Ahmet biliyordu biraz. Çünkü onun da çok geçmişti Karataş’ta sırtından sular, çok tutmuştu buğular.

Üniversite, yüksek okul öğrencisi olduklarını öğrenince abilerin, saygıyla durup baktılar baktılar. Köydeki ilkokul bir katlı olduğuna göre, yüksek okullar belki on katlıydı. Kitapları çok kalın, hocaları da mutlaka gözlüklüydü. Böyle düşünüyordu içlerinden en aklı eriği. «(Nasibolsa ben de gitsem! Tatillerde Armutlu’ya gelsem! Nasibolsa ağanın oğullarının bildiklerini hep bilsem, bitirip okulumu, ama mü-

376

KARA AHMET DESTANI

hendis, ama yargıç, ama kimyacı, çok büyük bir adam olsam, halkım ve yurdum için çalışsam!..)» Ne kadar büyüktü sınırlarını belirleye-mediği özlemleri…

Ahmet, ince yazan kalemiyle durmadan not alıyordu. Sokulup yazısına bakıyordu biri istekle. Yüksek okullarda okuyan abilerin yazıları nasıl olur, görecekti fırsat çıkmışken. Belki başka dilde anlaşılmaz bir yazıydı bu. Herkes anlayamaz…

Sırt çantaları; insanı küçümsemeyen davranışları…

Armutlu’nun çocuklarını kimbilir kaç yıl taşıyacak kafasında unutmadan: Kamyonun üstüne binip ayrılırken, çiğdem demetlerinden, katırtırnaklarından verdiler. Kardelen diyorlarmış Haşmetgil’in oralarda purçalığa. Doğangil’in oralarda da koyungözü…

Necati Bey de, hanımı da, en çok bir olay çıkarmadan dönüp gelmelerine sevindiler. Şükrettiler içlerinden. Emekliliğine vardı daha. Bir yandan da çocuk okutuyordu.

«(Her toplumda, her katmanda insanların bağları var. Benim yok mu? Tatil geldi, gitmedim, kimbilir ne meraklandı anam, ne tasalandı babam? Babam belki gönderdiğim 800’e sevinmiştir. Gene de çok kusur bulur okulu bitirip stajımı yapana kadar. Çok özledim anamı. Çok özledim Nurten’i. Nurten tatilin bitmesine bir gün kala gelir mutlaka. Bir gün kala biz de orda olursak, tatlı bitmiş olur bu iş. Sonra raporumuzu yazarız…)»

Gene Kömürler Kavşağı’na indiler. Raslantıya bak, Çayırağası’na bindiler gene. Bu sefer Gâvurdağı’nı gündüz gözüyle aşıp gündüz gözüyle geçiyorlardı Çukurova’yı. Torosları gündüz gözüyle…

36

KONDULARIN YIKIMI

Baharın dalları patlıyordu hızla. Erken çiçeklenen gözlere soğuk vuruyor, yakıp karartıyordu tomurcukları. Ankara’nın çaylak ağaçları tuzağa düşüyordu sık sık. Acaba bu yıl da öyle mi olacaktı? Havalar bir iyi, bir iyi gidiyordu, çok erken patlıyordu dallar!..

Nurten’le Ahmet, Gençlik Parkı’nda, büyük havuzun yanındaki çay bahçelerinden birinde, suyun kıyısında oturuyorlardı. Akşam çökmüş, ay suya inmişti. Belli belirsiz bir rüzgâr vardı. Suyun yüzü kı-pırdadıkça ay bir dağılıyor, bir toparlanıyordu.

«Sana seni sevdiğimi değil, eski âşıklar gibi, Burdur’da bize gelmiştin ya, avluda erişte kurutuyorduk, o günün anısını söylemek is-tiyorutri. Ama zorluk çekiyorum, biraz da utanıyorum. O gün de çok utandım. Farkındayım sen de utanıyordun. Ben, evimizin pis oluşundan, çok sineğin savruluşundan utanıyordum. Gübrenin, fışkı’nın içindeydik. Sen de yoksulluğundan utanıyordun. Yoksulluğu da, pisliği de yenmek için savaşmak gerektiğini o gün düşündüm. Benim anam iyidir, ama rahatsız olmaz pislikten. Babam da anama uydu…»

Çay içmişlerdi, çok oluyordu. Kalkıp gitmeyi düşünüyorlardı, ama kalkamıyorlardı. Şunu da konuş, bunu da konuş; Nurten ilk kez bu kadar açılmıştı. Ahmet de dinlemekten alamıyordu kendini. Dokuz oldu, ayı suda bırakıp kalktılar. Ertesi gün Derbent Serpmeleri’ ne, gecekondulara arka çıkmağa gideceklerdi Ahmetgil.

***

378

KARA AHMET DESTANI

Kaç seferdir yıkımcılar yıkıyor, bunlar yeniden yapıyorlardı. Rize’den, Giresun’dan, Sinop’tan, Sivas’tan, Urfa’dan, Maraş’tan, Erzurum’dan, Kars’tan, yurdun hemen her yerinden köylüler kopup geliyorlardı. Bir yandan umut, bir yandan gittikçe büyüyen bir umutsuzluk! Başka çare yoktu; bir durak, bir istasyondu Ankara. Biraz durup belki Almanya’nın, Avusturya’nın, Hollanda’nın, Fransa’nın yolunu bulurlardı. Umut da, umutsuzluk da yerlerinden ediyordu onları. Göçüyorlardı. Küçük küçük, sık sık, gecekondularını yapıyorlardı. Yapmak için göçüyorlardı.

İsterse göçmesinler! Ağaları: «Siktirolungidin toprağımdaaan!» diyordu. Koskoca Hazine’nin toprağını yutmuştu adam, bunlarmkini yutamaz mıydı? Çoğunun toprağı mı vardı zaten? Köy, ova, doğa ağanındı. Büyüüük toprağının yanında küçücük toprağı olanı siktirediyor-du. Göçmen gelmiş, “Reform” vermiş; on dönüm, yirmi dönüm, yutuyordu. Tefeyle, tüfekle yutuyordu, siktirediyordu.

İstanbul’a akıyordu yurtsuzlar. Ankara’ya, Adana’ya, Antalya’ ya, İzmir’e akıyordu. Kayseri’de kalanlar vardı, Eskişehir’e gidenler vardı. Kırıkkale’de inenler, Elmadağ’a, İzmit’e, Adapazarı’na konanlar vardı. Pendik’in, Gebze’nin, Tuzla’nın oraları tutanlar, Kâğıthane, Baruthane, Feriköy mezarlığının altları, Alibeyköy, Topkapı, Bakırköy, Menekşe, Yeşilyurt, Ayazağa, Silahtarağa; tutanlar vardı.

Koparılıp koparılıp atılıyordu tutunmağa çalışanlar. Kimi yer Hazine’nin, kimi yer Vakıflar’ın, kimi yerler de sahipli filan oluyordu. Bir alay toplum polisi, yıkım görevlisi; kazmalar, kürekler ve dozerlerle geliyorlardı. Çok rüşvet dönüyordu. Çok büyük «ticaretler» dönüyordu ara yerde. Beş yüz, bin gecekondu bir gecede yapılıyor, hepsinin briketi bir elden, hepsinin camı çerçevesi bir adamdan almıyordu. Yere para veriyorlardı. Çatmr çatır değişiyordu insanların bildikleri, bilmedikleri. Partiler bir yandan gecekondu kurduruyor, bir yandan ekipler gönderip yıktırıyor, bir yandan da aflar çıkarıp tapular dağıtıyordu. Karışık, karmakarışık işler dönüyordu.

Muharrem çıkmıştı cezaevinden. Önce bir seminer düzenlemiş, ilden, belediyeden, İmar-İskan Bakanlığı’ndan yetkilileri, Şehircilik kürsüsünden hocaları, doçentleri, ODTÜ Şehircilik’in yeni elemanlarını konuşturmuş, konuyu öğrenci çoğunluğuna mal etmişti. «Bilmeden yürümek yerine bilerek yürümek iyidir sorunların üstüne!» di-

KARA AHMET DESTANI

379

yordu. Okudukça hiçbir konuyu yeteri kadar bilmediğini anlıyordu. Bir işe yönelirken önce o işi öğrenmek gerekir diye bir düşünceye varmıştı. Valinin yardımcılarından biri yaptığı konuşmada açıkça diyordu: «Gecekondu yapımını önlemek için elimizde hiçbir yasal yetki yoktur! Önlenemez!» Belediye Başkanının yardımcıları da öyle diyorlar, ellerini oğuşturuyorlardı. İmar-İskan’ın, Devlet Planlama’nın elemanları yapılması gereken yatırımlardan, gecekonduyu zorunlu kılan toplumsal koşullardan söz ediyorlardı. Öyleyse neydi bunca yıkım, çılgınlık ve çığlık? Bir girişim yapılamaz mıydı bu halka destek olmak için? Kızlardan birinin abisinin arabasıyla üç arkadaş çıkıp dolaştılar. Doğuda Hüseyin Gazi’nin oralardan başlıyordu, Kayaş, Mamak, Saimekadm, Boğaziçi; batıda Gazi, Sincan, Demetevler, Yahyalar, Şentepe, Karşıyaka, İvedik yolu; kuzeyde Bağlum köyüne varıp dayanmıştı nerdeyse! Güneyde Dikmen’i aşmış, İmrahor Deresi, bayırları, sırtları, tümüyle dolmuş; Topraklık, Yeşilyurt çevreleri silme kaplanmıştı. Hâlâ neden yıktım yıkacağım’ın derdindeydi baştaki fırıldakçılar.

Otuzar, kırkar kişilik gruplar örgütlemişti Muharrem. Uzun, çok uzun vaktini almıştı. Her biri bir yana dağılıyor, gidip geliyor, günlerce ilişki kuruyor, yıkımcılar gelince karşı duruyorlardı.

Kimisi diyordu: «Hükümet bizim değil mi, hem yıkar, hem izin verir yaparız; size ne oluyor? Öğrenciler siktirsinaradan!..»

Kimisi diyordu: «Vilayete gidiyorum, “Belediye karışır!” diyor; Belediyeye gidiyorum, “Vilayet karışır!” Sonra gene Vilayete gidiyorum, “Bakanlık, Başbakanlık karışır!” Arada biriketçiler vuruyor vurgunu! Rüşvet verdiklerimiz başka mahallelerde ikişer kat çıkıyor kon-dularını. Bize izin verenlerinkini de biz yapıyoruz…»

«Bİr şişko komser var, ulan hep o dürzü yıkar! Bir zayıf polis var, he valla hiç yıkmaz! Göz kırpar. Ona kendi aramızdan geniş bahçeli yaptık, kayınvalidesinin üzerine kaydını geçirtti. Kiraya verir iki yıldır… Polis molis, çeşit çüşüt!..»

Celâl Dana’ya rasladılar, Giresun’un Hasırlı köyünden gelmiş: «Kalktım Başbakanun kapisuna cittum! Vatan millet vede hal-kum için uğraştum!  Böyük Başbakanumdan resmü yazılu kâğıt aldım. Getirdim burda gösterdim. Yedi ay dur kırk sekiz sefer yıktu-

380

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

381

lar kondumi. Resmü kağıdı gösterdum, gene yıktular! Bir karışcuk yerum, umudum da yoktur dünyada…»

Serpmeler’in orada, iki yakada, 500 bir yanda, 350 bir yanda, hepsi birden bir daha yıkılma durumuyla burun burunaydı şimdi. «Anayasanın 49’uncu maddesi…» diyordu Muharrem. «Su gibi yuttum oni! Devlet yoksul ve dar gelurli ailelerun şağ-luk şartlarına uygin konut ihtiyaçlarımı karşular…» «Niçin karşılamıyor peki?»

«Ben değilim ki devlet! Git onu kendisinden sor. Ben yoksul muyum? Yoksul. Dar gelirli miyim? Hem de çok dar. Ailem var mı? Var. Sağlık şartlarına uygun konutum var mı? Yok. Sağlamış mı devlet? Hayır. Kendim sağladim, kirk dokuz sefer yıktu! Kurani Kerim’i koydum tereğe, yıkımcılar geldi, başladım okumağa, gene yıktular! Al bayrağı sarındım belime, toplum polisleri çiğnediler bayrağı, gene yıktular! Vali mali Atatürkçü dedim, resmini kapının üstüne astım, çerçevesini kırıp gene yıktular! Anayasa dedim, söğdüler Anayasaya, gene yıktular! Rüşvet vermeğe razı oldum, senin rüşvetini almayız serseri deyip gene yıktular! Yakında gelip gene yıkacaklar. Bunu da yıkarlarsa elli olacak. Elli birinciyi yapmazsam eşşeğim! Nasıl olsa benim de rüşvetimi alan bir dürzü gelecek, tapumu verecek. Yılarsam eşşeğim…»

«Önce sizi birleştirmek gerek Celâl Dana!» «Nasıl? Kimi Erzurumlu, kimi Karslı! Kimi Alevi, kimi Sünni! Burada çok halk var. Nasıl birleşir bunca halk?..» «Hepiniz konducusünuz!» «Çok da kodoş var aramızda!»

«Kimseye rüşvet vermeden!  Birinizinki yıkılınca hepiniz birleşip yaparak! Gözcüler dikip gelenlerin girmesine engel olarak! Anayasanın 49’uncu Madesine dayanarak…» «Hastadır o madde; geberecek…»

«Yaşatalım kardeşim! 49’uncu Maddeyi yaşatma derneği kuralım. Haklı iş yapalım! Hakkımızı koruyacak iş yapalım…»

Kendisinin de oralarda bir gecekondusu varmış gibi çalışmasını uzun süre anlamadılar Muharrem’in.

«Bütün yurtta öğrenci gençlik sizler için çalışıyor. Sizler için çalışıyoruz diye bize komünist diyorlar. Bizler sizin paralarınızla oku-

yoruz. Yasalarda gecekonduların yıkılmasını öngören maddeler yok. Bilgimizi, gücümüzü size sunuyoruz. Değilse niçin okuyoruz?» «Olmaz! Öğrenci işi tehlike! Öğrenci siktirsinaradan!..» «Sen öğrenciyi siktiredersen, onlarda gelip seni ederler. Aç gözünü korkak adam! Ev istiyorsun, iş istiyorsun! Köyde toprak yok, şehirde ev yok! Onlar Çankaya’da, Moda’da, sen gecekonduda bile değilsin! Otuz altı milyon metrekare Amerika’ya; size bir karış yok! Taş mısın, vatandaş mısın? Serseriliğin gereği yok! Haydi istersen gel döğ beni! İstersen öldür!..»

Erzurumlu Necati Balcan boynuna sarılıyordu: «Sen beni öldür babam! Ben helbet korkumdan böyle konuşurum! “Komünist öğrencileri sokmayalım aramıza!” Komser geldi böyle dedi. İmam Nuri’yi çağırdılar, ona da Emniyet’ten söylediler. Ben de onun için böyle derim benim babam. Ama o ki sen geldin, bizim için okuduğunu söyledin, bıraktım onların aklını, kendi aklıma güvenirim. Ne yapacaksak, haydi…»

Hıdırellez gibi bir buluşma oldu derenin ağzında. Biraz içeriye, çekildiler. «Konuşalım yapacağımızı haydi!..»

Oturup konuştular. Gecenin boyu uzadı. Cumartesileri pazarları uzadı. Kızlar gelip kadınlarla konuştular. Sendikalara, derneklere gittiler. Kıpırdatmak zordu çoğunu. İlle de kendi derneklerini kurup birleşmeleri gerekiyordu. Parti, destekleriz, yanınızdayız diyordu, desteklemiyordu; yanlarına gelmiyordu.

Sesi başı karcıkmış, eskimişti Erzurumlu Necati’nin: «Yıkılanı birlikte! Zararını birlikte! Bu mahalle şu mahalle yok; lazdır kurttur, boktur püsürüktür yok! Tüm gecekonduları birleştireceğiz. Sonunda ne olacak? Hükümet bize yer göstersin. Nasıl öteki yurttaşlarına veriyorsa bize de kredi versin. Gece değil gündüz yapalım kondularımızı. Kime ne zararı var?»

Nisanın sonunda bir gündü. Saat 9.00’da bir dozer, iki araba toplum polisi, on yıkım görevlisi, otuz işçi çıkıp geldiler. Polisler cop-lu tabancalıydı. Dozerin sürücüsü bıyıklıydı.

Muharrem, başka bir grupla Demetevler’in üstüne gitmişti. Celâl Dana’nın yanında Ahmet duruyordu. Anayasanın 49’uncu Maddesini Yaşatma Derneği yöneticileri öne geçtiler. Yıkım başlamadan tutanak  tutulmasını  istediler.   Kadınlar,  kartonlara yazılmış   49’uncu

382

KARA AHMET DESTANI

Maddeyi ellerine aldılar. Başka konduların halkı toplandı. Polis şefi, yıkım şefini pısırık buldu: «Tutanak filan tutulamaz! Amirimiz bize gidip yıkımı sağlayın dedi. Sağlamağa geldik!»

«Tutanak tutmadan yıkamazsınız!» diye çıktı Kâzım. «Yasa böyle! Başka türlü biz olaya gireriz. Yasayı, Anayasayı çiğnetmeyiz. İş büyür. Yaka numaralarınızı alırız. Sorumluluktan kurtulamazsınız. 27 Mayıs’ta giysi değiştirip kurtuldunuz, bu sefer hiçbir türlü kurtulamazsınız!»

Yıkım postası bekliyordu. Tartışma sürüyordu. Dozer sürücüsü inip geldi. Bakıyor, dinliyordu. Kâzım konuşurken, Ahmetgil geri çekildiler. Gittiler dozerin yanma. Kadınlar da o yana kaydılar.

«Sizde vicdan olsa biraz düşünürsünüz. Aynı kökten, belki aynı köydensiniz. Jandarma köylü, siz köylüsünüz. Yada yoksul şehir çocuğusunuz. Bu ne bilinçsizlik?»

Tartışmayı uzatıyordu Kâzım.

«Bizde kabahat yok, biz emir kuluyuz…»

«27 Mayıs’tan önce de böyle dediler, ama sorumlu düştüler. Valiler, polis şefleri, polisler kurtaramadılar paçayı…»

Birden bir harran gürran oldu dozerin orada. Koca makineyi bayır aşağı yuvarlamışlardı. Koştu yıkım postası. Toplum polisleri coplarını çekip koştular. Fakat kurtarmak olası değildi. Tekerleri havada, kavakların dibinde yatıyordu koca yıkım aracı.

Öğrenciler kaçacak, olan bize olacak diyordu konducular:

Kâzım bağırdı: «Kaçmıyoruz arkadaşlaar! Buradan kaçmıyoruz! Ayrılmıyoruz konducu arkadaşların yanındaan!..»

Polis şefi geldi: «Sizi karakola götüreceğiz…»

«Götüremezsiniz! Önce tutanak! Biz de kamu yönetimi okuyoruz. Tutanak tutun, götürün…»

Telsizleriyle konuşmağa başladılar. Haşmet bir arkadaş alıp şehre gitti. Yarım saat sonra Hukuk’tan, Siyasal’dan, Basın Yaym’dan minibüslerle, dolmuşlarla geldiler. Milletvekilleri, senatörler geldi. Vali yardımcısı, büyük polis şefleri geldiler. Havada helikopterler dönmeğe başladı. Serpmelerin orada bir yığılma oldu.

Muharrem, dernek yöneticilerini kıyıya çekti:

«Buraya kadar getirmek bile bir adımdır şu zevatı! Yıkarlarsa yıkarlar, dernek para toplar, yeniden başlarız. Unutmayın, Ankara’

KARA AHMET DESTANI                                 383

nın % 62’si gecekondu! Yıkılanlar yeniden yapıldığı için oldu bu! Sizinkiler de yapılacak, bir daha yıkılmayacak…»

«Bunu da yıkarlarsa elli olacak!» dedi Celâl Dana.

Büyüyen öğrenci kalabalığında, öncekilerle sonrakiler biribirine karıştı. İlk otuzu arıyordu polis şefi. Bulamıyordu. Tutup yakaladığı, «Ben sonradan geldim!» diyordu. Vali yardımcısı, «Elli kişiyi götürün, Merkez’de ayıklarsınız!» deyince, rasgele tıkmağa başladılar arabalara. Gazlayıp götürdüler sonra.

Nisanın sonunda bir gündü, Nurten’le Gençlik Parkı’nda oturduklarının ertesi günü. Ahmet’i o çok katlı yüksek yapıya gene götürdüler. Bu sefer, inin, yere bakın, koşun, sağa sola bakmayın demiyor-lardı. Vur ha vur etmiyorlardı coplan başlarına. İfadelerinin alınması da çabuk başladı.

49’uncu Maddeyi Yaşatma Derneği yöneticilerini de getirmişlerdi. Öğrencilerden 13, dernekçilerden 5 kişi savcılığa yollandılar. Ahmet, ifadesi sona kalanlardandı. «Yoktum, sonradan gitmiştim!» para etmedi. Tanıyan polisler vardı. Bir de hemen fişini bulup çıkardılar. Önceki olaylarda görülmüştü. Resmi vardı gruplar içinde. Ona göre tutanağını hazırladılar. İkindin çıkarıldılar mahkemeye. Bir avukat da getiremedi örgüt. O kadar çok mahkeme vardı ki, on avukat yetmiyordu. Onların da kimi Diyarbakır’a, Konya’ya, Elazığ’a, Malatya’ya taşınıp duruyorlardı.

Muharrem, gittikleri mahkemenin yargıcını görünce buruşturdu yüzünü: «Gene tutuklandık; yüzde yüz! Türk-Amerikan Hukukçular Derneği’nin üyesidir! Emperyalizmle savaşmayı, Amerikan aleyhtarlığını suç sayar bu hazret! İki yol var: Ya kaçmak, yada dikine dikine konuşmak! Tutuklanacaksak adam gibi tutuklanmak…»

Daracık bir salonda yapılıyordu duruşma. Yetkili memura karşı gelmekten ve ızrardan açılıyordu dava. Yargıç, savcılığın tutuklama istemlerini inceleyecekti. Önce Yaşatma Derneği yöneticilerini çağırdı sırayla. Adları, soyadları. Kimlikleri saptandı her birinin. Sonra soruldu.  Olayı anlattılar.

«Biz Efendim, Anayasanın 49’uncu Maddesi gereğince, dar gelirli yurttlaşlar olup, konutumuz olmadığı için, devletimizin bize konut sağlamasını bekledik. Verilmeyince, bulduğumuz ve sonradan dolandırıcılar olduğunu öğrendiğimiz kimselerden yer alarak evlerimizi

384

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

385

kurmağa başladık. Bu yolu biz açmadık. Ankara’nın yandan çoğu bu yoldan yapılmış gecekondularla dolmuş. Başkentin % 62’sinin gecekondularda oturmakta olduğunu Öğrenmiş bulunuyoruz. Bizden önce kurulmuş bir töreden ve mahalli görenekten yararlanıp evlerimizi kurduk Sayın Yargıcım! Gelip yıkmak istemeleri yasadışıdır. Biz polise karşı koymadık. Rica ettik. Dozeri dereye yuvarlamadık. Kimin yuvarladığını görmedik. Olay yeri kalabalıktı. Biz gerçi dernek kurduk. Amacımız dayanışma olup, Anayasa ve İnsanhaklarıevrenselbil-dirisi’ne uygundur. Olay yerinde bizden ve üyelerimizden başka çok insan vardı. Öğrencilerin yuvarladığını da kesin olarak görmedik Sayın Yargıcım…»

Öğrencileri çağırttı: «Gelsinler bakalım!» dedi. Geriye yaslandı. Girip dizildiler. Ahmet, en sonda bulunuyordu. Baştan başladı kimlik saptamaya. Sonra en sondan ifadeleri sordu: «Anlatın bakalım, olay nasıl oldu, ne yapıyordunuz orada?»

Ahmet başladı: «Bu sabah saat 9.00 sularında Derbent Serpmeleri denilen yörede gecekonduların yıkılacağını duyup gittik. Dokuzda yıkım postası ve polis ekibi, bir dozerle birlikte sökün etti. Halk, gecekonduların yıkılmasını istemiyordu. Yıkım şefi mutlaka yıkılacağını bildirince direnme başladı. Biz bir tutanak tutulmasını söyledik. Şef kızdı. Elindeki telsizle konuşmağa başladı. Bu arada olaylar kızıştı. Gerideki dozerin dereye yuvarlandığını duyduk. Ama nasıl yuvarlandı, kim yuvarladı, farkında değilim. Ben gerçi olay yerine ilk gidenlerdenim, fakat zararla, görevli memura karşı gelmekle ilgim yok.»

Yargıç sordu birden:

«Niçin gittin olay yerine?»

«Gecekonduculara yardım için.»

«Akraban mı bunlar, ne ilgin var?»

Düşünmeğe başladı Ahmet. Muharrem abi tutuklanacaksak adam gibi tutuklanmaktan söz etmişti.

«İlgim şu ki biz onlarla aynı sınıftanız…»

Yargıç düşünmeğe başladı: «(Ne demek aynı sınıftan? Sen okuyorsun Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, bunlar okula gitmiyorlar! Nasıl aynı sınıftan oluyorsun?)» Sordu: «İlkokulu aynı şehirde beraber mi okudunuz?»

Bir puşkurma oldu salonda. Puşkuranları görmezlikten geldi Yargıç. Yeniden sordu:  «Nasıl aynı smıftan?»

Gözlerini Ahmet’in üzerine dikmişti; gülemiyordu Ahmet. Yutkundu bütün ciddiliğiyle. «O anlamda değil, sosyolojik anlamda. Hepimiz emekçi sınıftanız. Aslımız köylü. Eskiden kır emekçileriydik, şimdi şehir emekçileriyiz…»

«Öğrenci değil misin sen?»

«Öğrenciyim; ama anam babam emekçi!»

«Haa; sen işin içine siyaset karıştırıyorsun! Yani aramızda siyasal rabıta var demek istiyorsun. Ama öğrencilikle siyaset nasıl bağdaşır? Biz de öğrencilik yaptık, açardık kitaplarımızı okurduk…»

Yargıcın yüzüne sabırla baktı Ahmet:

«O zamanla bu zaman arasında çok şey değişti. Şimdi toplum sorunlarıyla uğraşmak da ders oluyor. Biz bugünkü öğrenciler, o dersimizi de, bu dersimizi de birlikte yürütüyoruz!»

Elini önündeki dosyanın üstüne vurdu Yargıç:

«Yaz bakalım!..» dedi önündeki yazıcıya. «Sanık Ahmet Kara’ nın tutuklanmasına…» Bir daha vurdu elini. «Tutuklanma da bir derstir! Bunu da yürüt ötekilerle…» Sonra kişeledi eliyle: «Geç köşeye!» Öteki sanığa geçti. 13 kişiden yedisini tutukladı, kapattı oturumu. Bu sefer Muharrem’e dokunmadı. Konduculara da ilişmedi nedense.

Adliye karakoluna götürdüler önce. Tutuklama teskereleri hazırlatılıp geldi. Bekletmeden Cebeci’deki cezaevine aşırdılar hemen. Ka-pıaltında arandı üst başları, ceplerinin, pabuçlarının, çoraplarının içleri… Sonra başgardiyan odasının yanındaki odada kayıtları yapıldı. Tecrit’e atıldılar. Beygiri bağlasan yaşamaz. İşlek bir hela kokusu. Boğucu bir gece geçirdiler. Ahmet, Haşmet, Metin, bir yatak yerine sığdılar. Sabaha kadar da yargıcın duruşmadaki haline güldüler. Dersler arasına bir ders daha katılmıştı, sıkıydı bu ders, kalacaktı ötekiler. Horlayan, sayıklayan, yellenen, korkudan bağıran, her saatte bir sigara yakan, hazır çiftkâğıtlı’sını içen… «Ne sulu bir düzende yaşadığımızın belirtisi bu cezaevi!» deyip deyip güldüler.

Çok kalabalık olmasaydı, tecrit’teki konuklukları uzayabilirdi. Ertesi gün tifo iğnesi oldular, berbere gittiler. Öğleye doğru dağıtım yapıldı. Dokuzuncu Koğuş’taydı siyasiler, vermediler oraya; böylece «komünistlerden zehir alma sakıncası»ndan korunmuş oldular.

25

386

KARA  AHMET  DESTANI

Yedinci Koğuş’un havuzu başında oturup küçük forum düzenliyorlardı; iyiydi burası. Yatak, gene de Dokuzuncu Koğuş’tan geldi iki takım. Bulunurmuş yedeklerinde. İki de koğuş kıdemlisi buldurdu. İkişer ikişer yatıyorlardı. Öğrenci adamın nereden olacak Ankara’da evi, yatak getirecek adamı?

Olay günü ikindin fakülteye koştu Nurten. Tutuklandığını öğrendi Ahmet’in. Ne gündü görüşler? Nasıl yardımcı olunurdu tutuklu bir yakma; sordu soruşturdu. İki gün sonra gidebildi 11.00’le 12.00 arası. İki paket çay aldı, iki paket çay şekeri, sabun, pirinç, fasulye. Zehra’yla birlikte gittiler. Çok hart hurttu gardiyanlar. Çok hırpalıyorlardı. Haftada altı gün «hapislerle hapis yatma»nın ve yaşamboyu bir ezik yaşamın hıncını görüşçülerden almayı seviyorlardı.

Fakülteden arkadaşlar gelmişti. Sigara almıştı Muharrem. Aynı koğuşta, bu yataktan şu yatağa konuk gelinip gidilirdi. Sigaran kahven, harçlığın, şekerin olmalıydı.

Daracık görüş hücrelerinde, camdan bakışıp telden konuşmak, o da hepi topu yirmi dakika; çok dokundu Nurten’e. Başka arkadaşlar vardı sırada. Onlar da paylarını alacaklardı yirmi dakikadan.

«Tutukluluğa itiraz dilekçesi yazdıracağız avukata. Tasalanma. Sınavlara kadar çıkarsın…» Ağız alışkanlığıyla söylüyordu Muharrem. Kendisi mi merak edecekti Ahmet’in? Anası, babası; hele bir de yıl yitirsin, deli olurlardı; ona tasalanıyordu.

Nurten giderken 40 lira yatırdı para işine bakan gardiyana. O kadar vardı yanında, gene getirirdi sonra.

37

KARA AHMET’İN DESTANİ

Daşdurakh Hilmi, artık Kara Bayram’ı adamdan saymıyordu. «Ama insanlık bağlıyor elimizi kolumuzu! Sabır gösterip aynı yerde çalışıyoruz serserinin kendisiyle! Çok istedik adam olsun, ama olmadı! Kalktı Siyasal’a, en birinci solcuların, komünistlerin fakültesine verdi oğlunu! Ocağına… Şimdi de…

Ahmet’in tutuklandığını en ilkin o duydu nasılsa! Koridordan geçerken Bayram’m önünde durdu: «Helâl olsun helâââl! Karataş’tan çıkıp Ankara gibi yerde devletin dozerini dereye yuvarlamak da bir iştir. Haggaten helâl!..» dedi.

Kara Bayram bakıp kaldı. Anlamak istedi anlayamadı. Sormağa da korktu. Kötü bir haber işitecekti belki. Bir dakika geç işitmesi karinaydı sanki. Sadece baktı Hilmi’nin yüzüne. Sözcük çıkmadı ağzından. Yüzünün rengine, derisinin kırışıklıklarına sindi sorulan.

«Kendi başını kurtardı da senin oğlaaan, şimdi Ankara’nın bayırlarında gecekonduculara arka çıkıyormuş. İki yüzden fazla toplum polisinin önünde, yıkım dozerini yuvarlamış derenin dibine! Böyle kahramanlara Rusya’da musyada madalya verirler! Valla! Bizim hükümet kadir kıymet mi biliyor? Tutuklamış!..»

«Be-benim Ahmet’i mi tutuklamışlar Hilmi Efendi?»

«Yok; benim Ahmet’i. Kimin oğlu okuyor Siyasal’da?»

«Benim Ahmet mi yuvarlamış dozer dediğini?»

«Yardımcılarını mardımcılarını, derdest!..»

«Hapiste miymiş?»

388

KARA AHMET DESTANI

«Hayır! Cezaevindeymiş!»

«Fakat Hilmi Efendi, çocuk güzel okuyordu!..»

«Gene okuyormuş ama, asıl işi bunları koğuşturmakmış; artan zamanlarında derse bakıyormuş! Şimdi cezaevinde!..»

Kredi filan almıştı! Hatta bir açığımızı kapatalım diye yolladı birazını. Böyle bir çocuğun eksik iş tutacağına inanasım gelmiyor. Sen bunu yanlış duymuş olmayasın? Soyad benzerliği filan olmasın? İnsanlar çift yaratılır derler. Adlar da benzeyebilir…»

«Eh! Benimki sana bir iyilik. Haber vereyim dedim. Belkim kalkar gidersin. Cezası kesinleşmeden yargıçların adamını bulup, azcık da para yedirip; öyle ya! Yada okuldan kaydını silmeğe kalkarlarsa müdürüne filan yalvarıp…»

Büktü boynunu Bayram. İlk olarak Daşduraklı Hilmi’nin yüzüne ters baktı. Başına gelenlerden daha büyük bir yıkım olamayacağına göre. Hilmi’yi kendisine düşman ederse, bu başına gelenden daha büyük belaya uğramayacağını düşündü. Başının üstünden kocaman bir taş, bir değirmen taşı kalkmış gibi oldu.

«Neresinden inceyse orasından kopsun Hilmi Efendi! Biz yolladık adam olsun! O gitti eşşek olduysa ne yapalım? Hoş burada kaldık biz ne olduk; onu da bilmiyorum ya!..»

Çok geçmedi, Haçça’ya indi havadis. Başından ayağına bir akım geçti. Islak betona mıhlandı. Taş gibi katıldı birden. Ne diyeceğini bilemedi Nafize’ye, Necibe’ye. Güçlükle toparladı kendini. «Dünyada kötü iş yapmaz Ahmet’im! Sen yanlış duymuşsundur! Yada yanlış gelmiştir havadis! Dünyada kötü iş yapmaz kara kuzum!»

Hemen fırladı. Bayram’ı buldu ikinci katta.

«Ne olup bittiyse duyduğun gibi anlat! Ne demek bu? Kim uyduruyor? Daha dün bir, bugün iki! Ne çabuk bıktılar yavrumdan? Kim yapıyor ona bu garezleri? Anlat ne duy duy san!..»

«Anlatacak yanı yok Haçça! Gecekonduculara arka çıkacağım diye yıkımcıların dozerini dereye yuvarlamış! Devlet de takmış bileklerine kelepçeyi, yörü demiş dama. Aferim Ahmet Kara’ya deyip madalya mı verecek?..»

«Dur dur, dur!..» dedi Haçça. «Birem birem konuş da anlaşılsın sözün! Kime arka çıkmış?»

«Gecekondu yapanlara…»

KARA AHMET DESTANI

389

«Ne yapmış gecekondu yapanlar?»

«Kaçak yapıyorlarmış hazine toprağına!»

«Kendi topraklarına neden yapmamışlar?»

«Ne gezer kendi toprakları? Hepsi çılbak! Ordan burdan toplanma gariban hepsi! Kaçak yapmışlar gecekonduları. Hükümetin polisi de yıkmağa gelmiş. Yıktırmamak için gecekonduculara arka çıkmış bizimki. Yanında yardımcıları varmış. Epey diretmişler. Sonunda bakmış yıkacaklar, yüklenip dereye yuvarlamışlar koca dozeri. Türkçesi bu. Daşduraklı Hilmi dürzüsü söyledi. Seviniyor tabii. İster mi bizim oğlanın adam olduğunu?»

Hiçbir şey demeden, yerinde döndü, usulca aşağıya yürüdü Haçça. «(Çok şükür, bin şükür!)» dedi içinden. «(Hırsızlık uğursuzluk yapmamış! Irz düşmanlığı yapmamış. Yoksullara arka çıkmış. Helâl süt emdiğini, göğsü merhametli insan evladı olduğunu belli etmiş; bin şükür!..)» İkindine kadar durmadan, «(Çok şükür, bin şükür!..)» çekti. «(Şükür çek Haçça, şükür çeeek, ah vah etmekten iyidir! Adam olup .onların oğlanları da arka çıksınlar yoksullara; şükür çek!..)» dedi.

* **

Muhtar duyup geldi ilçeden. Karataş’ta Nuri’nin Kahve’nin önü mıh gibiydi. Oraya yürüdü. «Ben demiştim beeen! Bu dürzü köyü bırakıp gitti! Köy bir mikroptan kurtuldu gerçi. Fakat bu sefer koca Burdur kirlendi! Oğlunu Ankara’nın Siyasal Fakültesine verdi, mikrop Ankara’ya sirayet etti! Beeeeen… Bizim Kara Bayram’dan söz ediyorum eey ahali! Oğlunu komünistlikten dama tıkmışlar; oh olsun! Fakat komünistin kralı burda! Kim diye sormak gerekmez hera-lım. Biliyorsunuz, Irazca! Eniğinin eniğini dama tıkmak yetmez, kendini tıkacaksın…» Ellerini çırpıyor, dizlerini doğuyor, sözden söze atlayıp gene aynı noktaya geliyordu. «Ben demiştim, beeen!.. Yavşak büyüdü bit oldu, enik büyüdü it oldu bakının! Derede öküz güttüğü yerde benim oğlanla Boz Ömer’e bıçak çeken, ırzım şuyum buyum diye isnat ve iftira ile uşakları dama tıktırıp ortalığı velveleye veren işte bu ocağın şeytanıydı!.. Görüyor musunuz hükümet şaşıyor mu? Alnının ortasında yazılı gibi nasıl buluyor malını? Herif gitmiş gecekondu yapımcılarına destek olmağa kalkmış! Yıkım dozerini yuvar-

390

KARA AHMET DESTANI

lamış dereye. Herif kardaşım, besili tabii! Yedi yedi devlet hastanesinin yalını, sekiz on yıldır iyice semirdi!  Tutup kolumdan  sallasa beni Havana’nın Sivri’nin başına fırlatır! Tuttuğu gibi koca dozeri dereden aşağı yuvarlamış! Gazetenin yazdığını okuyordu kaymakam şu bu. Karataş’ın ününü duyurdu. Bakarsın yarın köyümüze de gelir melaneti. Şöyle düşünür hükümet: Nerede yetişti bu it? Aslı esasr nereli? Bu gibi işlerde, aslını esasını, kökünü kökenini sorar Emniyet. Neresi bunun köyü? Karataş. Kim oranın Muhtarı? Gel bakalım-Hüsnü. Bu sıpayı vaktiyle niçin terbiye etmedin? Ettim ama, yetiştirip yolladığın kaymakamlar bıraktı mı? Yolladığın yargıçlar bıraktı mı? Onu, onun şeytan ninesini bırakıp beni suçlamağa kalktılar. Neyse! Gene Karataş’ın adı konu olacak. Siz siz olun, orda burda, “Öyle biri bizim köyden geçmedi, aslı yoktur, Burdur’un değil, Bursa’nın Karataş  köyünden  türemiştir!” deyin. Yalan boğazınızı mı alacak! Aman komşular! Ben de öyle dedim. “Yalanınız yok ama yanlışınız var; hatta Bolu’nun da bir Karataş köyü olduğunu İçişleri Bakanlı-ğı’nın çıkardığı Köyler kitabından okuttum; Bursa’nın, Karataş  kö-yündendir, bizim Karataş’tan öyle bir it gelip geçmedi!” dedim…»

Ağali ile Koşa, birer sandalyaya ters oturmuşlar, «Gelecek seçimde hastir çekelim bu dürzüye, adam gibi bir muhtar dikelim başımıza!» diye konuşuyorlardı. Kerimoğlu, Melek Hasan, hatta Halir İbiş, hatta Ekiz İsmail öyle diyorlardı. Çok yağmurlar yağmıştı, çok sular buğu olup göğe çıkmış, yağmur olup yere inmiş, akmıştı çaylardan! Yetmişti artık! Tak demişti artık. Gençler sıkıştırıp duruyordu:-«Yol verin biz yapalım kavata, sizin yapamayacağınız anlaşıldı!» diyorlardı. «Bugün yarın bizi de geçip önalacaklar…»

Ağali yan döndü, bağırdı Muhtar’a:

«Ulan gene başladın işbirlikçi ağızlarına! İttir kurttur, oturdun-buraya, ta Ankara’daki adamın aleyhinde ne konuşuyorsun? Ahmet’ Kara yuva yıkılmasına engel olmuş, senin gibi, zalimin işbirlikçisi olsa daha mı iyi olacaktı?»

Birden durdu, döndü, ellerini biribirine çarptı: «Allah Allaaah!» çekti Muhtar. «Ulan kardaşım, ben ne diyorum, sen ne anlıyorsun?’ Bu işin şimdi senlik benlikle ne ilgisi var? Köyümüzden birinin cezaevine girmesi iyi mi?»

Melek Hasan çarptı ellerini:

KARA  AHMET  DESTANI

391

«Koçyiğitler mekânıdır yirminci asrın burasında cezaevi! Yüreksizler siner, yürekliler girer. Girenler de bir gün çıkar. Önüne bakma, sonuna bak. Kara Ahmet, tırnaklarıyla söke söke okuyor, hem de as-¦¦hm unutmadan. Yerineceğimize sevinelim…»

Daha Muhtar yerinden kalkmadan, Ağali, Koşa, Melek Hasan, ötekiler yerlerinden kalkmadan, Irazca’nın kulağına vardı haber. Kardeşi Sultanca’yla oturuyordu evin hayatında. İkindin güneşinde ısınıyordu. «Oğul gitti, yavru gitti, yavrunun yavrusu gitti, ıssız odalarda kaldım, şu son’a bak!..» diyordu. Sultanca da, «Haydi seninkilerin “kimi Burdur’da, kimi Ankara’da, arayıp sormuyorlar, benimkiler burnumun dibinde duruyorlar da gene aramıyorlar ay Iraz aba!.. Evladın – “hayırsız olduktan sonra uzak olmuş, yakın olmuş bir değil mi?» diyordu.

Kerimoğlu’nun Durmuş geldi:

«Bir havadis dolaşıyor amma inanma Iraz hala! Komünistlikten ‘dama girmiş Ahmet Kara. Çekemediğinden yapmıştır dürzüler. Köylerden adam çıksın, katara girsin istemez yeyiciler! Köylünün uyanmasına razı olur mu orosbu avratlılar?» deyip geçti.

Denizler dalga vurur gibi avkmağa başladı Irazca’nın içi dışı. Durduğu yerde duramadı, kirman gibi döndü hayatta. Bir döndü, iki ¦ döndü, üç, beş, on beş döndü. Sonra çözdü dastarını, yellendirdi saçlarım. Bağladı, çözdü, bir daha bağladı.  Nuri’nin Kahve’den yana “baktı. Orada oturuyordu cımbıldak Muhtar. Duymuyordu ama bilip »dururdu neler saçmaladığını. Postacı Hamdi geldi o sırada. Mektup verdi, «Görülmüştür» yazıyordu.

«Asker mektubuna benziyor Iraz hala!» dedi Hamdi, Düzmeşe • yanına geçti. Kerimoğlu’nun Durmuş ayakyoluna oturup kalkmış, köy “içine dönüyordu. Mektup elinde bakmıyordu Irazca. Sultanca’nın gözü daha keskindi:

«Gel Durmuş gel, oku şu mektubu! “Asker mektubu” diye verdi “Postacı Hamdi. Asker mektubuysa beklemesin!» diye seslendi.

Durmuş geldi: «Bir daha söğeyim Iraz halamın önünde yeyici kavatlara, yüreği serinlesin!» dedi. Mektubu alıp  oturdu direğin di-T)ine. «Sevgili Nineciğim!» diye başlıyordu. Demiyordu «Yüksek bir Ihuzura takdimdir!»

«Asker mektubu değil Iraz hala!  Okunaklı bir efendi yazısı!»

 AHMtl   DKSTANI

Çevirip ardına baktı. «Torunun Ahmet Kara’dan geliyor. Ankara Merkez Cezaevi’nde olduğu doğrudur…» İki eliyle tuttu kâğıdı, okudu’ satır satır:

«Nasılsın, iyi misin? Hal ve hatırını sorup iki elerinden özlemle öperim. Kendimden havadis soracak olursan. Biliyorsun nineciğim,. liseyi Burdur’da bitirdikten sonra Ankara’ya okumağa geldim. Halkımın uyanması için şimdiden çalışmağa başladım. Haksızlıklardan, hırsızlardan yana kapıkulu bir memur olmaktansa, ezilenlerin okumuş evladı olmayı, onların davasına arka çıkmayı kendime yol olarak seçtim. Aradan duyduğun zaman üzülmeyesin diye bu mektubu yazıyorum. Yerinden yurdundan edilmiş, devlet tarafından bakımsız bırakılmış halkın gecekondularını yıkmağa gelen kuvvetlere karşı onların yanında yer aldığım için tutuklandım. Hırsızlık, uğursuzluk yada ırz’ düşmanlığı yapmış değilim. Yakında duruşmaların başlayacağını umuyorum.   Kendimin vede haksızlığa uğramış halkımızın  savunmasını” yaparak çıkacağım. Derslerim için merak etmeyin. Notlarım  iyidir. Sınavlara kadar çıkmak umudundayım. Çıkmasam da her zaman için’ halkımızın yanında yer alacağımdan kuşkun olmasın nineciğim. Torunun Ahmet Kara nerede ne iş yaparsa hep Irazca ninesinin önünde alnı açık olmayı, onun başını eğdirmeyecek davranışlarda bulunmayr düşünecektir. Bundan emin olmanı dileyerek iki ellerinden bir daha öperim…»

«Aşkolsun tekeye!.» dedi Durmuş. «Canım bu mektubu şimdi:: köyün kahvesinde okumak istiyor; valla aşkolsun!..»

Fırladı kalktı ivazca. Kaptı mektubu. Güneşe tuttu. Önünü ardını çevirip öptü: «Hepsinin ağzına bin kazan sıçayım şimdi, biiin!» diye bağırdı. «Nerde ne kadar südübozuk varsa, nerde haksız, yoksul’ düşmanı varsa; Ankara’da, Çankaya’da, Burdur’da, Bursa’da, eski yeni payitahtta, hastanede postanede, derede tepede, köyde şehirde kasabada; Kars’ta, Kayseri’de, denizde, havada ne kadar yiyici, çanak yalayıcı, ırz düşmanı, halk düşmanı varsa…»

Kerimoğlu’nun Durmuş atıldı:

«İşbirlikçileri de ekle Iraz hala!..»

«Nerede ne kadar işbirlikçi varsa, topunun ağızlarına sıçayım!.. Kötü mötü Bayram oğlum, Haçça gelinim; Ahmet de torunum! Dama’ düşmüş! Ne olmuşsa iyi olmuştur. Adam olun siz de düşün kavatlarH

KARA AHMET DESTANI

393

«Onu karalayanlar, onu yolundan döndürmeğe kalkanlar, kim olursa ‘-olsun, hepsinin ağzına biner kazan sıçayım! Onların sevmediği bir iş -yaptıysa doğru yapmıştır. Onların sevdiği işler kendilerine benzer…» Sultanca, kardeşi Irazca’ya bakıp yankılandırdı: «Kendilerine benzer!..»

«Kendilerine benzer elbet! Bunu bilmeyecek ne var!» diye elle-•rini yana yana açtı Durmuş: «Vede yanlıştır, yıkacağız o yanlışı!..»

Aşağıdan köy içine girdi Muhtarın traktörü. Köy içinin tozu ha–vaya kalktı. Akşamın koca bulgur kokularına traktörün arkaboru düşmanları karıştı.

Muhtar: «Devletin yasası var, polisi, candarması var. Savcısı yargıcı, valisi malisi var. Dünya uyumla çalışarak bakın nerelere vardı. Bizler ise ayaklanmacı, bozguncu; en gerilerde kaldık. Ama hiç unutmayın “rahat!” diye gevşetir gevşetir de, sonunda «Hazroool!” çekiverir bir de! Salıvermez seni bildiğin gibi. Bu dünyada ne sağa, -ne sola karışmadan, ellerin yana yapışık, göpgözel, upuslu duracaksın!» diyordu.

O sırada Durmuş geldi kahvenin önüne.

Durmuş’tan önce Melek Hasan: «O senin istediğin, ortaçağ kafası! Dünya o senin istediğin kafayı çoktan bıraktı Muhtar! Yoksam »haberin yok mu?» diye sordu.

*

**

«Yoksam haberin yok mu Bayraam?» dedi Haçça Burdur’un Ka-rasenir Mahallesi’nde kocasına. «Okumuş oğlumuz, senden de, benden de iyi bilir işini. Bilmeyecekse neden okuyor? Biz çıkıp geldik köyden, emekçi olduk da öldük mü? O da çıkıp gitti içimizden, okuyacak! Memur olmazsa o da emekçi olur. Kurar sendikasını. Girer partisine. Ben de imzamı attım Antalya’dan gelen Sağlık İşçileri Sen-dikası’nın bildirimine, üye yazıldım yoksam haberin yok mu?»

«Şunca yıldır birikmiş emeklerimiz zayolmasm diye korkuyordum, onun için pısıyordum Personel Şefi Salim Sarı’nın, Daşduraklı Hilmi’nin önlerinde. Bilmem haberin var mı, aslında Ahmet’in bu yollara akmasına içimden içimden seviniyordum. Çevremin baskısı, bu-•günümün yarınımın korkusundan, işsiz, desteksiz, dayanaksız kalmak

394

KARA AHMET DESTANI

korkusundan pısıyordum. Azıcık tabanım dayasa benim o yola senden” önce akacağımdan bilmem haberin var mı Haçça?»

«İt ürür, kervan yürür Kara Bayram! Daşduraklı Hilmi de bokumu yesin, Personel Şefi olacak dürzü de! Çalışıp alnımın terini, kolumun gücünü veriyorum, beleşten almıyorum aldığım üç kuruşu. En-kötüsü Karataş mıydı? Burası da kötü. Kötülerden yılmam. Gerekirse daha kötüsüne dayanırım; bilmem haberin var mı?»

«Bilmem haberin var mı Haçça, ben aslında Irazca anamın demirinden bir Bayram’dım! Daşşağı burulmuş tekeye döndürdü yaşam” beni. Bildiğin gibi çok basıldım şu Burdur’da. Bu ezik yaşam, bu bozuk düzen, vede sürdüğüm tatsız ömür gözümü çok yıldırdı. Ocu-dum  karakollardan, hükümetten!  Güvenim kalmadı savcılara,  yargıçlara.  Ondan  böyle bocalıyorum,  siniyorum;  bilmem  bundan daj haberin var mı?»

«Bilmem haberin var mı Bayram? Şerfe kız tutturdu: “Ana ille gir, ille gir sendikaya!» Ahmet oğlan daha demedi tek sözcük! Ama okuttum mektuplarını, aldım yolladığı parayı. Gönlüm bir duruldu,, bir kabardı. O yüzden attım imzamı. Belkim yakında greve de gideriz. Her grevde bir adım ileri diye yazıyor sendikanın ufacık gazej-tesi, bilmem haberin var mı?»

«Yok haberim, Haçça! Ama olacak…»

38

AKAN KOCA IRMAK

«Bilmem haberin var mı Ahmet yeğenim, geldi gazeteler!..» On gazete birden alıyorlardı cezaevinde. Ant,  Söz,   Aydınlık,

“Îşçi-Köylü, Devrim, Türkiye Solu, Halkın Kurtuluşu, Yeni Toplum,

“Yeni Ufuklar; on da dergi. Okuyorlardı uğul uğul. Bir ilginç haber bulurlarsa seslendiriyorlardı. Tartışma başlıyordu koğuşta.

«Bilmem haberin var mı, alttan alta bir kaynama bütün yurtta? Toplum polisi bile boykot yapıp, “Kahrolsun Amerika!” diye bağırıyor. Fatsa’da fındık üreticilerinin mitingi var. Değirmenköylüler bir

•çiftliği işgal ettiler. Esece’de ekinleri köylüler biçti. Polatlı’da topraksızlar mitingi yapıldı. Maltepe’de ECA fabrikasında 540 işçi fabrikayı işgal etti. Sarı sendika istemiyor işçiler. Sungurlar Kazan Fabri-

* kası’nda 700 işçi Çelik-İş’ten ayrılıp Maden-İş’e geçtiler. İşveren, Ma-den-İş’i sevmiyor. Çünkü DİSK’e bağlı. Atmak istiyor elebaşılarını. Bu sefer fabrikayı işgal ettiler. Üç gün sonra askeri birlik komutanı araya girip uzlaşma önerdi, kaldırdılar işgali. Ankara’da, İsparta’da Ges-İş grevi var. Katılan 10.000! Gunterm Isı Sanayii’nde, Kâğıthane’deki Kristal Cam Fabrikası’nda, Kartal’daki Jawa Motosiklet Fab-rikası’nda, Alibeyköy Özkardeşler Civata Fabrikası’nda, Adana Milli Mensucat’ta, Ankara Üstün Çelik’te grevler, direnişler ve benzeri olaylar… Bir özet var beşinci sayfada, oradan okuyorum: Bursa’da 22, Kocaeli’nde 25, Ankara’da 61, Adana’da 62, İzmir’de 81 ve İstan-

fbul’da 230 olay!.. 1965-70 arasında 69 miting, 82 direniş, 45 işgal,

396

KARA AHMET DESTANI

539 grev!.. Her grev bir öğrenme… Bu yüzden bilmem haberiniz var” mı, iktidar 1963’te yürürlüğe giren Sendika ve Grev yasalarını değiştirmek istiyor. Tasarı komisyonlardan geçti, genel kurula geliyor., Dokuzuncu maddesi: Bir işyerindeki işçilerin 1/3’ünden azını temsil”‘ eden sendikalar kapatılacak. Bu demek, yeni gelişen devrimci sendikaların ezilip, Amerika’nın kılavuzluğuyla kurulan patron yanlısı sendikaların büyütülmesi! Bilmem haberiniz var mı, sendikacılıkta, sen–dika çokluğu zaaf tabii. Büyük sendikaların küçükleri yutması iyi.-Fakat bu durum, şu anda bizim ülkede tersine. Büyüklerin çoğu san. Gittikçe eriyorlar. Yasa çıkartarak ayakta tutmak istiyor sermaye bunları. Bilmem haberiniz var mı, Türk-İş pek razı bu tasarıya Halk Partili bazı milletvekilleri de sevinçli:  “Tasan komisyonlardan geldiği’ gibi geçip gidecek. Kırılacak DİSK’in beli!” Bilmem haberiniz var mı, aylardır yayın yapılıyor: “Sendika ağalığı, grev hakkının kötüye kullanılması, bu yüzden üretimin düştüğü…” gibi yayınlar… Ama % 100, % 106’dır son üç yılda sanayicilerin safi kân, ne haber! Tüccarınkini bilen yok… Bilmem haberiniz var mı, TİP’in iki milletvekilinden biri, Rıza Kuas Meclis’ten haykırdı: “Tasarı bu biçimde çıkarsa, DİSK anayasal hakkını kullanarak direnecektir! Çalışma Bakanı Türk-İş’in Erzurum kongresinde  DİSK’i   kapatacaklarını   söylemişti.  Devrimci Türkiye işçi sınıfı buna izin vermeyecektir!” Bilmem haberiniz var-mı AP’li sendikacı milletvekili Hasan Türkay da,   “Ben milliyetçi Türk işçisine ‘devrimci’ sıfatını yakıştıran Rıza Kuas arkadaşımıza teessüf ederim!” demiş. Rıza Kuas yeniden haykırdı: “Mahkemelerde Türk-İş’ten yana karar veren yargıçlar primle Amerika’ya yollandılar. Bu yasa çalışma hayatına bir kışla düzeni getirmek istiyor; olamaz!..”»

«Bilmem haberiniz var mı, üniversite öğretim üyeleri tasarının aleyhinde! Ankara’dan dört anayasa profesörü Cumhurbaşkanına mektup yazmış. İstanbul’dan otuz öğretim üyesi bildiri yayınlamış. Bilmem haberiniz var mı, polis bu sefer de Fen Fakültesi’ni basmış. Götürmüş laboratuvarda molotof kokteyli  yapmağa yarayacak maddelerin hepsini. Bilmem haberiniz var mı, bir arkadaşımızı daha kurşunlamış faşolar Eğitim Fakültesi’nden. İki yaralı var bizim Siyasal” dan, biri Feyzullah Temeltaş!.. Bilmem haberiniz var mı, Kelbaş’ın-kardeşlerinin de ilişiği varmış öğrenci kırımıyla. Katilleri Kanada’yaa

KARA  AHMET  DESTANI

397

aşırıyorlarmış ne olur ne olmaz! Biri bile ele geçmedi heriflerin baksanıza…»

«Bilmem haberiniz var mı, DİSK yönetim kurulu da, bu tasarı çıkarsa direneceğini açıkladı… Ve bütün işyeri temsilcilerini 14 Haziran’da toplantıya çağırdı… Bilmem haberiniz var mı Meclis genel kurulunca 3,5 saatte görüşülüp geçti tasarı… Bilmem haberiniz var mı, alttan alta bir ırmak akıyor, akıyor çoğala çoğala! Biribirleriyle uğraşırken yukarda aydınlar, hem de liderler, dalga dalga toplanıyor üreten yaratan insanlar…»

«Bilmem haberiniz var mı, işyeri temsilcileri karar almışlar, 17 Haziran’da bir miting var Taksim Alanı’nda. Fakat 15’inde başladı direniş. Radyo İstanbul’da birtakım olaylar söylüyor…»

Yatağını kapının karşısına gelen duvarın orta yerine köşk gibi kurmuş, namazla’sını duvara asmış, başında beyaz takke, teşbih çekerek oturan, gerçek fiilini saklayıp trafikten yatıyorum diye konuşan Koçhisarlı Basmacı Hamdi güldü bıyık altından:

«Taktiiik!..»

«Eh; bir taktik de bizimkiler uygulasın, çok mu gördün bre Hamdi dayı!» dedi Ahmet Kara, gazeteleri orta yerdeki masaya koydu. Bir haber almalıydı neler olmuş İstanbul’da? «Söylemez canma yandığımın radyosu!» diye Kamanlı Hacı’nm Philips’ine baktı uzaktan. «Türkü oldu mu açar, Haberler gelince kapatır. Haberler’i de haber olsa! Söylemez işin doğrusunu Ankara!»

Muharrem’den almıştı cezaevinin havasını. «Onun koğuşuyla bu koğuş başka; ne olsa aynı koğuşa düşmedik!» diye yadırgıyordu koğuşunu. Bir hain propaganda sürüp gidiyordu öğrenciler hakkında. Esip savruluyordu kahvelerde hanlarda, camilerde mescitlerde; Anadolu’da, Trakya’da uzun yol şoförlerinin ağzında; garajlarda, yol kahvelerinde; açık, kapalı cezaevlerinde uzalıp kısalıp gidiyordu o hain propaganda. Ayart büyüden güçlüydü gerçekten. Çok uzun aldanmalardan sonra yıkılıyordu yalan. Çok uzun aldanmalardan sonra diyorlardı: «Bunlar bizim halkımızın çocukları, bizim çocuklarımız…»

Erkilet bucağından Alâaddin Usta:

«Bir cahillik yaptım, yıktım Allahm binasını! Öfkeme kapıldım, bakma! Yarım saat önce aklımda yoktu öldüreceğim. Yarım dakika önce bile yoktu. Evlerimiz yan yanaydı. Çekme demir atölyesinden

OHO

ikindin çıkar gelirdim. Sulardım bahçesini kondumun. Komşum kom-ser yardımcılığına kadar çıkmış bir polisti. Bizim hortumu alırdı. Dolaşırdı kadife çiçeklerinin arasında picamalı. Kadına kıza çemkirirdi, aldırmazdım. “Vermeyelim şu hortumu Alâddin!” derdi bizim çocuklar. “Siktiret, bir gün polisliğini soyunur, insanlığını giyinir! Verin, insanlık bizde kalsm!” derdim. Korkumdan mı verdiriyorum sanırdı kimbilir? Bir gün de bana çemkirdi. Ne dedik, demedik, kapıştık! Altüst oluyorduk. Bir ona dolanıyordu, bir bana bizim hortum. Baktım tabancasını çekiyor itoğlu it! Savurdum çapayı. Omuzbaşma diye vurmuştum, bayıltırım da tabancası düşer; meğer enseköküne gelmiş. Dili dışına çıktı birden. Hık etti. Gitti tepesinin üstüne. Şimdi cahillik diyorum, her ne ise! On sekiz yıl verdiler. Ahmet Efendi, aslan yeğenim, ne olsa doğru değil insan öldürmek. Sanma ki şu namazları burda kılıyorum. Daha önce de kılardım. İşçiydik ama yoktu sendikamız. Şimdi az çok eriyor aklımız ileri geri. Ara sıra konuk giderim Kuledibi’nde yatanlara. İyidir gardiyanlarla aramız. «Alâddin komünistlerle dostlaştı, namazı bıraktı!» demesinler diye sürdürüyorum. Basmacı Hamdi gibi değilim içimi sorarsan. Kızma, onun da içinde kimbilir hangi burgaşık düğümler var? Senin sıkıntın radyo mu? “Pilini bu sefer ben takacağım!” der alırım. Alır, istediğin gibi kurcalarsın. Hiçbir zaman bir radyo ile senin gibi bir genci değişmem, değiştirtmem! Sekiz transistorludur kavatmki. Çin’i bile alır! Kıbrıs çıkar, Sofya çıkar, geceleri Amerika’nın Sesi çıkar! Çıkar Moskova! Parası gibi radyosu da güçlüdür Hamdi abeyimin. Hamdi abeyim, gözümün yağım yesin! Hamdi abeyim, canımın çekirdeğini yesin!..»

Kalktı usulca, Hamdi abeyinin yatağına konuk vardı. Meydancısı kahve yaptı piknik tipi bütangazını yakıp. Sigarasını tuttu. Yırtılıyordu sabırsızlıktan. Öyle uzuyordu konukluğu Erkiletli Alâaddin Us-ta’nın. Bir yandan «bigayrihakkma» yatışının öyküsünü dinliyor Ham-di’nin, bir yandan da çiğinlerini çekiyor: «Kolay mı be aslan yeğenim? Radyosunu alma, canını al herifin! Birden istenmez ki!» diye işaret veriyordu.

Akşam da oldum oluyorum’a gelmişti. Haberler’de ne diyecekti kimbilir Ankara? Kaç kişi ölmüştü, ne olmuştu? Asker çağırmışlar mıydı? Hiç olmazsa yabancı radyoları bulabilseydi? Basmacı Hamdi,

KARA  AHMET  DESTANI                                 399

akşam  yemeğine de alıkoydu Alâaddin Usta’yı.  Haberler’de açtırdı radyoyu da:

—  İstanbul’da, sol eğilimli Devrimci İşçi Sendikaları Konfede-rasyonu’na bağlı bir kısım işçiler, Millet Meclisi’ııde görüşülerek kabul edilen tasarıyı protesto etmek amacıyla bugün  8.00’de direnişe geçmişler, sonra da işyerlerinden çıkarak çeşitli kollardan yürümüşlerdir. Yer yer trafiğin tıkanmasına yol açan olaylarda bazı karışıklıklar çıkmış, ancak ölen ve yaralanan olmamıştır; nokta!

—  Kocaeli yöresinde de benzer olaylar görülmüş, bazı fabrika ve işyerlerinde çalışan işçiler, yürüyüş yapmışlardır; nokta!

—  Ankara’da Ulusal Basımevi işçileri; basımevi ve Ulus gazetesini üç buçuk saat süreyle işgal etmişlerdir; nokta!

Alâaddin Usta, Basmacı Hamdi’yi öğüp bitirdikten sonra biraz da öğrencilerim öğdü:

«Kendileri için değil savaşımları! Büyüdükleri zaman da böyle giderlerse, bravo hepsine! Güzel günler görünecek demektir halka, hem de bütün millete! Tabii yeyicilerin işi biraz zorlaşır o başka! Terlemeden yaşayanların suyu kesilir, arkı akmaz olur; olsun!..»

«Ticaret hususatında da komünistliği getirirler mi dersin Alâddin can? Nedir görüşün?..»

«Çok şişiriyorlar varsıllar bu konulan, ne kadarı asıllı, ne kadarı asılsız, bir karar veremiyorum. En iyisi kendilerinden dinleyip anlamak! Şahsıma, ben bir eğri yanlarını göremiyorum. İşçi köylü diyorlar. Esasında helâl kazanıp helâl yiyeni arkalıyorlar…»

«Biraz kibirli gibi duruşları; kızıyorum!»

«Görünüşe demiş aldanma, ne olsa ciladır!»

«Cila da biliyorsun kavlar kalkar güneşten!..»

«Öyledir! Bir de en hayran olduğum husus bu gençlerde, yerler yerler dayağı, of demezler yahu! Onca işkence kıyım vız gelir tırıs gider arslanlara…»

«Çağırsak gelirler mi birer kahvemizi içmeğe?»

«Meydancını yolla; yada izin ver ben gideyim.»

Elini şaklattı Basmacı Hamdi: «Yusuuf, git çağır Öğrenci Beyleri! Şayet bir mahzur mani yoksa, gelip birer kahvemi içsinler…»

Dürttü Alâaddin Usta dizini hafif: «Yalnız bir husus var dikkat edilecek Hamdi abeyim, öteki arkadaşları da çağırmalı ki, ayrıcalık

400

KARA  AHMET  DESTANI

yapılıyor sanıp rahatsız olmasınlar! İnce duyarlı gençlerdir. Bana içlerini açarlar, dinlerim günde üç beş öğün…»

«O zaman çay demletmek en iyisi be kardaşım! Gelsinler içsinler cümle ten; vede içelim hepimiz…»

Gelip oturdular. Çevre yataklardan yerler açıldı. İki sandalya kapının yakınından, iki sandalya Keskinli Mahir’in oradan…

«Bu avrat sattığımın Ankara, hiç anlaşılır vermiyor Haberler’i be yeğenler!.. Şu hariç düvelleri de biraz kurcalayın bakalım, ne diyor İstanbul’da, İzmit’te cereyan eden amele olayları için?»

Ahmet, Basmacı Hamdi’nin Grundig’ini, takır tukur ettirdi, buldu BBC’yi. İngilizce söylüyordu. Göstericilerin geç saatlere kadar ellerinde pankartlarla İstanbul’da bütün semtlerde ve İzmit-Ankara yolunun yakınındaki fabrikalardan çıkarak İzmit Çocuk Parkı’nda konuşmalar yaptıklarını söylüyordu.

Birden Türkçe yayınını buldu Sofya’nın:

—  Günün önemli haberleri…

—  İstanbul’da bulunan muhabirimizin bildirdiklerini veriyoruz. Değiştirilmek istenen sendika ve grev yasasının yeni şeklini protesto eden işçiler, çeşitli işyerlerinden çıkarak şehirde gösteriler yapmışlardır; gösterilere 70.000 işçi katılmıştır…

Top gibi bir haykırma patladı koğuşun ortasından. Sadece öğrenciler değildi, Alâaddin Usta da fırlamıştı havaya: «Haşşöyle yahu, biraz açıkla şunu be yeğenim!..»

Akım geçmiş gibi titredi derisi Ahmet’in.

—  Ankara-İstanbul karayolunun iki yanında yer alan fabrika ve işyerlerinde çalışan işçiler Kartal’a  doğru yürümüşler,  Başbakan Demirel’in kardeşlerine ait Haymak Fabrikası’nı  tahrip etmişlerdir. Maltepe Sigara Fabrikası’nda işçilerin yürüyüşe katılması konusunda işçiler arasında tartışma çıkmıştır…»

«Burası anlaşılmadı, neden çıkıyor tartışma?» «Katılmak istemedi bazıları…»

—  Bakırköy’deki  fabrikalarda  çalışan  işçiler Londra asfaltına çıkarak trafiği engellemişlerdir.

—  Eyüp yöresindeki fabrika ve işyerlerinde çalışan işçiler de Topkapı’ya doğru akmışlar, Kâğıthane’ye geldikleri zaman polis tarafından durdurulmak istenmişlerdir. Güvenlik kuvvetlerinin iki iş-

KARA AHMET DESTANI

401

çiyi gözaltına alması üzerine karakolu basan işçiler arkadaşlarını kurtarmışlardır.

Bütün koğuş sessizliğin içindeydi. Az cezalısı, çok cezalısı, şu kafada, bu kafada olanı…

—  Şehrin çok yakınındaki fabrikaların işçileri Taksim, Gümüşsüyü ve Şişli yönünden yürümüşlerdir.

—  Tuzla ve Çayırova yönündeki işçilerin Gebze’ye doğru yürüdükleri görülmüştür. Bu arada havada helikopterler dolaşmıştır.

—  İzmit’in doğu kesiminde  Köseköy yöresindeki  fabrikaların işçileri, Pirelli ve Good-Year lastiklerinde çalışanlar; batı kesiminde Yarımca yöresinde çalışanlar; Gazal, Aygaz, Anadolu Döküm, Türk Kablo İşçileri; şehrin Çocuk Parkı’nda toplanıp çeşitli gösteriler yapmışlardır. İşçi sözcüleri Türkiye’de sendikacılığın boğulmak istendiğini belirtmişlerdir.

«Bunlar bizim haritayı tam tüm biliyorlar be kardaşım!» «Moskova mı burası?» «Sofya… konuşuyor!»

—  İşçiler taşıdıkları pankartlarda, “Anayasaya aykırı yasa çıkaranlar işçi düşmanıdırlar!”, “Bu  tasarı geri alınıncaya kadar  direneceğiz!” demişlerdir. Ayrıca, “Katil iktidar!” “Kahrolsun Amerika!” “Bağımsız Türkiye!” sloganlarını söylemişlerdir.

—  Sayın dinleyiciler, İstanbul’da bulunan muhabirimizin az önce bildirdiğine göre, direniş ve gösterilere katılanlar sadece devrimci eğilimli DİSK’e bağlı işçiler değildir. Tutucu karakterli ve Amerika yanlısı Türk-İş Konfederasyonu’na bağlı işçiler de DİSK’in başlattığı eyleme katılmışlardır. Olayların, işçi üst kuruluşlarını aştığı belirtilmektedir…

«Ohooo; oho, oho, oho!..» Doğruldu, «Ohooo!» dedi Ahmet de.

Her şeyi değişip akmada

Bu hal beni hayran bırakmada…

«İşçilerde yürek çatal; bunu iyi bilirim…» «Haggaten hayran olunacak bir durum!..» «Vede maymun gözünü açıyor, beylerin haberi olsun!»

26

402

KARA AHMET DESTANI

«Eskiden de yürüyüşler olurdu 300 kişi, 500 kişi! Şimdi 70.000, 100.000! Giderek milyonlar yürüyecek heralım… Akacaklar…»

Ne akıştır ki bu

Ne evveli var, ne sonu…

«Tâ 1835’te, İstanbul’da Feshane Fabrikası işçileri, Türkiye’de emeğini satarak yaşamağa başlayan ilk işçiler… 1872’de Tersane işçileri, Müslüman, Hıristiyan, ülkemizde ilk grev… Beyoğlu telgraf işçileri… Beykoz Kundura işçileri… Aynı yıl Ömerli demiryolu işçileri… Bir akış kii…»

Ne evveli var, ne sonu…

«1875: Sürüyor grevler. 1880: Haliç vapur işçileri, Haydarpaşa demiryolu işçileri, Tatavla’da kunduracılar… 1885: Odun depolarında çalışanlar…»

—  Sayın dinleyiciler, Türk-İş’e bağlı EAS ve MUTLU akü fabrikalarının işçileri; Koruma Tarım İlaçlan, Chrysler Fabrikası’mn işçileri, DİSK’in başlattığı gösterileri destekleyenlerin başında yer alıyorlar. Fabrika müdürleri, güvenlik güçleri, işçileri engellemek iste-mişlerse de başaramamışlardır…

«1895: Kuruluyor Amel-i Osmani Cemiyeti… 1900: Grevler… 1905: Grevler… Sansaryan Han’ında işçiler… Polis karakollarında işçiler… Padişahlık ve Cumhuriyet’te işçiler… aydınlar…»

Gebedir her sükût bir yükselişe. Kabil mi karşı durmak

bu köpürmüş gelişe? Heraklit, Heraklit!

akar suya kabil mi vurmak kilit?

Ahmet, oynattı radyonun ibresini. Dağları, dalgaları aşarak, inip çıkarak, süzülüp geldi sesler.

—  Sayın dinleyiciler, burası Bükreş! Türkiye’den aldığımız haberleri bildirmeğe devam ediyoruz. Bugünkü direnişlere katılan fab-

 

rika ve işyerlerinden bazılarının adlarını veriyoruz: Arçelik, Gisla-ved, Grundig, EAS Akü, Philips, Chrysler, Çelik Halat, Uzel Traktör, Türk Kablo, Auer, Bürosan, Aygaz, Derby, Elektro Metal, Çelik Endüstri, AEG-Eti, Devlet Malzeme Ofisi, Sungurlar Kazan, Türk De-mirdöküm, Şakir Zümre, Simso, Simko, Singer, Otosan, Hoover, Eter-nit, Gazal, CibaH Tekel Kutu, Demirel Kollektif Şirketi, Esas, Makine Tarım, Magirus, Mutlu Akü, Aksan Aliminyum, Haymak…» «Bir ırmaktan da beterdir akan, be yeğenim…» «En uyuyor sanıldığı bir sırada en gür akan…»

Ben bu sokakta

Bv.rda kalmazdım bu kadar çok

Anlamasam akan suyun lisanını.

Kimbilir belki de böyle bir akşam,

böyle bir akşam,

Heraklit aklını

yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi:

«Her şey değişip akmada Bu hal beni hayran bırakmada…»

«Yusuuuuuuf; Öğrenci Bey Abeylere çay ver oğlum!» Alâaddin Usta kalktı usulca. Elini koydu bütangaz tüpünün üstündeki çaydanlığa: «Bu akşam ben sunmak istiyorum gecenin çayını!..» Ufacık tefecik vücudunu beceriyle bükerek süzdü çayları, kattı kaşıkları, dolaştırdı tepsiyi. Dolaştırdı en yoksulundan, en gencinden beriye doğru…

Geç vakit, «Eee be Alâaddin can; kalkıp birer abdes alıp, namazlarımızı da kılalım, sonra yatıp biraz da yeri dinleyelim haa; ne dersin?» dedi Basmacı Hamdi.

Alâaddin Usta, Basmacı Hamdi’nin yüzüne şaşırtıyla baktı: «Almadık mı abdesimizi, kılmadık mı namazımızı be kardaşım? Sen de hiç anlamıyorsun olup bitenleri heralım!..»

«Öyleyse yatalım, bakalım yarın ne gösterir felek!»

Radyonun kulağını büktü, çıt kapattı; sonra da: «Yusuuuf! Sen

getir leğeni ibriği gene!» dedi. «Ben hiç olmazsa ayaklarımı yıkayayım! Abdesimi de alayım usulca; nene lâzııım!..» Kaldırdı meydancısı Yusuf’u.

Ne kadar geç geliyordu cezaevine gazeteler!

«Müdüriyet, satıcıyı içeri almadan önce, sayfaları satırları teker teker inceletir. Mahkûmu galeyana getirecek bir haber varsa zapteder, yoksa bırakır… Geç geliyor, daha da gecikebilir: Dünkü direnişe bel-kim bizim mahkûmlar da katıldı, belkim kırıp çıktılar Davutpaşa’nın, Üsküdar’ın, Sultan Ahmet’in, Paşakapısı’nın kapılarını… Deniz ateş almaz amma… amma’sı olabilir işin…»

11.00: Yok.

11.30: Yok…

12.00: Yok…

12.30: Yok…

13.00:  Radyoda birkaç cümleden başka bir şey yok!

—  İstanbul ve İzmit yöresinde dün başlayan  olayların bugün de yer yer devam ettiği görülmüştür. Polis ve asker gereken tedbirleri almıştır…

«Hımm!.» etti gazete bekleyenler. «Karıştı işin içine asker…» 15.00:  Gelebildi gazeteler: Boy boy resimler ki… Taşan bir deniz Topkapı’nm  oralar. Renkli resimlerini koyup,  «Tarihimizde en büyük direniş!» diye başlık atmışlardı.

«Yavaş ol! Belki o kadar değil, ama büyük!..» Gündüzleri biraz zor geliyor Londra’nın, Bükreş’in, Budapeşte* nin, Sofya’nın sesleri. Kıbrıs’tan da bir şey çıkmıyor. Moskova bulunamıyor. Basmacı  Hamdi ses çıkarmıyor Öğrenci Beylere. Yeni  pil aldırdı Alâaddin Usta. Saat 18.00: Konuştu Sofya.

—  Sabahın erken saatlerinde fabrika ve işyerlerinde toplanan işçiler bugün  de çeşitli  kollardan yürüdüler. Levent ve Mecidiyeköy yöresinden İstinye’ye inen işçiler, Kavel Kablo Fabrikası işçilerini de alarak Zincirlikuyu yönüne doğrultular. Tekfen Fabrikası işçileri de göstericilere katıldılar. Barikat kuran polis kadın işçileri copladı. İşçiler barikatı yardılar. Philips Fabrikası önüne geldiler…»

«1905: Aydın demiryolu işçileri grevi…»

«1910: Grevler durdurulamıyor… Maden işçileri grevi…»

—  Topkapı yöresinde,  surların  dışında çalışan   işçilerin  yürü-

KARA AHMET  DESTANI

405

yüşleri çeşitli kollardan saat 8.00’de başlamıştır. Bakırköy yöresinde çalışan işçiler İncirli kavşağında toplanmışlardır. İşçiler Fmdıkzade’de kurulan barikatı yarıp Fatih’e yürümüşlerdir. Vezneciler, Hasanpaşa Fırını önü, Beyazıt ve Divanyolu’ndan Cağaloğlu’na gelmişlerdir. Kurulan asker barikatını aşarak Sirkeci ve Eminönü’ne inmişlerdir. Polis, işçilerin yürüyüşünü kesebilmek için Galata Köprüsü’nü açmak zorunda kalmıştır…

Ne evveli… ne sonu…

«1920: İşgal altındaki İstanbul’da grevler…» «1926: Grevler…»

«1927: Liman işçilerinin grevi. Bu grevde polis silah kullanıyor. On beş işçi öldürülüyor…»

Varılacak yere

kan içinde varılacaktır..

Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar

tırnakla sökülüp koparılacaktır.

—  Silahtarağa yöresindeki fabrika ve işyerlerinden çıkan işçilerin Eyüp yoluyla Taşlıtarla’ya, Alibeyköy üzerinden Silahtarağa’ya, oradan da Sungurlar Kazan Fabrikası önüne gelerek gösterilerde bulundukları görülmüştür…

«1929: Grevler… İşçi liderleri tutuklanıyor…» «1930:  İşçiler parti kurmak istiyorlar…» «1935: Hükümet, sarı dernekler kurduruyor…»

—  Otosan’dan Singer Fabrikası’na çıkan, Çayırova’dan, Pendik’ ten gelen on binlerce işçi Ankara asfaltında denizler gibi dalgalanarak Bostancı’ya gelince iki kola ayrılmışlar, Bağdat Caddesi yoluyla Suadiye, Şaşkmbakkal, Fenerbahçe üstünden Kadıköy’e, Ankara asfaltından Haydarpaşa’ya, Kızıltoprak’tan gelenlerle birleşerek Kadıköy Kaymakamlığı önündeki  topluluğa  katılmışlardır. Bağdat Cad-desi’nde, Suadiye’de oturanlar, işçilere çiçekler vermişlerdir. Kadıköy Kaymakamlığı önünde güvenlik  güçleriyle çıkan çatışmada binanın camlan kırılmış, resmi ve özel arabalar yakılmıştır…

«1939: İkinci Dünya Savaşı, işçiler zor dönemler yaşadılar…» «1946: İşçi örgütlerinin kurulması çabalan arttı. Tartışmalar oldu, sendika mı, dernek mi? Hükümet dışardan, özellikle Birleşik Amerika’dan uzmanlar getirtti..» «1952: Türk-İş kuruldu…»

—  İzmit yöresinde çalışan işçiler Maden-İş  Sendikası önünde toplandılar. Good-Year ve Pirelli’de çalışan işçiler, yöneticilerini aşarak direnişe katıldılar.

—  Gebze yakınlarında Çivi ve Tırpan fabrikalarının işçileri yürüdüler. İşçiler kurulan barikatları aştılar…

«1961: Türkiye İşçi Partisi kuruldu…» «1964: Grev hakkı alındı…» «1965: TÖS kuruldu…» «1967: DİSK kuruldu…»

—  Sayın dinleyiciler, alman son haberlere göre, İstanbul ve İzmit yöresindeki direnişlere 150.000’den fazla işçi katılmıştır. Bu direnişlerde dört işçi ölmüş,  100 işçi yaralanmıştır.

19.00 Haberleri’nden Ankara konuşuyor:

—  İstanbul ve Kocaeli bölgesinde  meydana gelen olaylar nedeniyle hükümet bölgede sıkıyönetim ilan etmiştir. Karar saat 21.00’de yürürlüğe girecektir…

«Sıkıyönetim Meclis’te tartışılmıştır:

“Bu yasadışı olaylar demokratik rejimi yıkmak için ideolojik bir felsefenin, daha doğrusu bir ihtilalin provasıydı. Bunun üzerine sıkıyönetim kararı aldık.”

“Sıkıyönetim yasa dışı bir yönetim değildir, Anayasada vardır.”

“DİSK, Marksçı, Leninci bir ihtilal örgütüdür…”

“Bu olaylar kesin olarak bir ayaklanmadır…”

“Bundan önce Taksim Alanı’nda, üniversitelerde, Konya’da, Kayseri’de daha kanlı olaylar oldu. O zaman bunlara niçin ayaklanma demediniz? Biz namuslu bir yönetim istiyoruz! Sıkıyönetim ilanına gerek yoktur…»

Sıkıyönetimden sonra da direnişler sürmüştür. Bağımsız sendikalar yurt ölçüsünde direniş komiteleri kurmuşlardır. DİSK yöneticileri ve pek çok sayıda sendikacı, işçi tutuklanmıştır.

«Basmacı Hamdi Grundig’ini geri almıştır…»

KARA AHMET DESTANI

407

Gazeteler, gazetelerde satırların arası… satırlar…

Bir doçentin yazısı: «15-16 Haziran olayları büyük olaylardır, fakat ihtilal provası değildir. Çünkü iktidarı almak için yapılmamıştır. Başında bir parti yoktur. Silahlı değildir. Nitekim Türkiye İşçi Partisi de yayınladığı bildirde, direnişe katılan işçilerin “yanında” olduğunu belirtmiş, “başında” olduğunu söylememiştir…»

Gazeteler ve dergiler kucağında, yatağının üstünde, bağdaş kurmuş okuyor, okuyordu Ahmet. «(Zaten Ankara’ya okumağa gelmedik mi? İster dışarda, ister içerde, okuyoruz işte!..)»

Alâadin Usta bağırıp soruyor:

«Ahmet, nerelerdesin yeğenim? Öldün mü, yittin mi?»

«Yaşıyorum Alâaddin Usta, ama yittim!..»

«Nerelerde yittin yeğenim, gel artık şöyle!»

«Topkapı ve Alibeyköy yanlarında, Levent ve Mecidiyeköy’ün oralarda, Kavel Kablo Fabrikası’nda, Çayırova’nın, Gebze’nin, Tuz-la’nın oralarda, iki büyük koldan Kadıköy’e yürüyen işçilerin arasında yittim, eridim…»

Sonra güneşe çıkıp voltalarını vuruyorlardı. Soruyorlardı Alâaddin Usta’ya: «Şimdiii Alâaddin Usta, şimdi ne yapmalı?»

«Varasıya yürümeli be yeğenim!» diyordu o da.

(1975)

 

Kara Ahmet Destanı2

TAŞ

Sığır çıkarken Ağali geldi Muhtarın yanına. «Elinde tanık tapık yok, ne suçluyorsun, bunca eziyet fazla değil mi Irazca’ya?» dedi. «(Hiç akıllanmayacak mısın? Dayak mı istiyorsun gene?)»

Ellerini biribirine çarptı, «Aşkolsun Ağali!..» diye bağırdı Muhtar. «Ben bu dünyada senin akıllı bir laf ettiğini görmeyeceğim heralım! Bu sefer de beni haksız çıkardın, Dertli Irazca’yı kurtarmağa geldin elimden! Haydi haydi Ağali! Aklını başına devşir, olacak işlerden konuş, haydi!..» Tavuk kişeler gibi kişeledi köyün eşrafını. Karısı kızdı. Ona da, «Senin aklın bu işlere ermez! İyisi mi karışma!» dedi, yürüdü. Yanan evin yanma vardı. Dumanlar tütüyordu hâlâ. Çökekalmıştı koca yapı.

Koşa geldi, onu da kişeledi, bozdu…

«Atımı çek Mustafa! Yeter yediği yem! Söyle Haceli’ye, hazır olsun! Sen de hazır ol! Gidiyoruz…»

On beş dakika demeden toplandılar. Koca Oda’nm ahır kapısını açtılar. Çıkardılar Irazca’yı. Büzülmüştü duvarın dibine. Gözlerini kısmıştı. Çok acılar çekiyor, mahcup oluyordu. «Yetiş ya boz atlı Hızır!» diye dualar ediyordu, ama yetişmiyordu Hızır. Kardeşi Sultanca gibi ellerini böğrüne bağlamıştı. Kapının önüne çıkar çıkmaz çözdü. Kollarını salladı iki yanına. Sonra kalçalarının üstüne koydu ellerini. Sordu:  «Karakola mı şimdi? Kim kim gidiyoruz?»

Diliyle dişi arasından söğdü Muhtar, tükürdü:

124

KARA AHMET DESTANI

«Ne yapsam gam etmiyor, deli olacağım!..»

Bekçi Mustafa başını eğmiş bakıyordu yere.

Haceli bekliyordu. Muhtarın atı da gelmişti, çilbiri elinde bekliyordu. Heybesini atmıştı üzerine. Torbasını ardına bağlamıştı.

«Dört kişiye bir at! Ayıp değil mi? Koştursaydm ya motorunu! Mazot yanar diye mi korkuyorsun? Yoksa aşınır mı?»

«Haha! Haha!.. Hem evimi yak, hem motorla götüreyim!,.»

«Kendim için demiyorum serseri! Şu Bekçinin haline bak. Kurul üyen de dökülüyor. Siz binerdiniz, ben de yürürdüm ardınızdan. Yada takardın bir ip, sürürdün…»

«Gene sürüyeceğim, merak etme!..» –    Sağ özengiden tuttu Haceli. Muhtar bindi. «De haydin!..»

Bir yanına Mustafa, bir yanma Haceli geçti Irazca’nm. Yürüdüler önden. Muhtar arkalarından sürdü. Köy içinden geçtiler. Tekke Odası’nm yanında durdu Muhtar. «Beri bak Haceli, senin eve uğra da, bir ip al!» dedi.

Koştu Haceli, Bekçi, Haceli gelesiye tuttu Irazca’nın kolunu.

Dananın ipini almıştı Haceli. Verdi Muhtara. Aynı düzenle yürüdüler yeniden. Korulara girdiler. Göçmen tarlasının yanına gelince, «Durun!» dedi Muhtar. «Şooo sınırda uzunca yatan kara taşı kaldır Haceli!..» Gidip kaldırdı Haceli. «Getir şuraya!..» Getirdi çabuk. İrice bir taştı, yassı, uzun! Zor kaldırıyordu Kurul üyesi.

«Sarın şunun sırtına, bağlayın sıkıca!..»

«(Yetiş Hızmr!.. Ne zaman yetişeceksin?..)»

Taşı yeniden kucakladı Haceli: «Eğilsene Irazca!»

Baktı yüzlerine teker teker: «Hepinizin ağzına sıçayım! Bekçi Mustafa senin de!..» dedi Irazca, eğildi. Koydular taşı sırtının üstüne. Sonra bağladılar dananın ipiyle sımsıkı.

«Şimdi! Yürü bakalım Irazca!..»

«Neden yetişmiyorsun boz atlı Hızır?)» Bıraktı içinden içinden söylemeyi. Dışından söyledi: «Neden yetişmiyorsun Hızır gibi!..»

«Sen yürü, Hızır ardından yetişir!..» dedi Muhtar.

«Bir daha sıçayım ağzına cımbıldak Hüsnü!..»

«Sen kendi ağzına sıç Deli Karı! Ben görevimi yapıyorum. Senin gibi büyük hainleri serbes serbes yürütecek değilim. Elbet taş saracağım! Suçu işlerken düşüneydin bunu! Haydiii!..»

KARA AHMET DESTANI

125

«Neden yetişmiyorsun Hızır Efendi?»

«Hahaaa haha!.. Boz atlı Hızır Kıbrıs’a gitmiş al bayraklı peri-siyle! Senin gibi Deli Karı’ların yanında ne işi var da yetişecek! Hahaaa!.. Hem bak, tâ karakola kadar böyle gideceksin! Gücünü çenene verip ziyan etme…»

«Bir de benim elime geçer bu fırsatlar! O zaman da sen dayan!..» Cenkleşerek yürüdüler. Gene Muhtar atın üstünde arkadan, Mustafa’yla Haceli  Irazca’nın birer yanını almış  olarak önden gidiyorlardı. Ayazın beli kırılmıştı yavaş yavaş. Güneş ısıtmağa başlamıştı usuldan. Biraz kemik, biraz deriydi Irazca. Öyle olduğu halde inceden bir ter yürüdü belinden. Taş acıtıyor, ip sıkıyordu. Boz atlı Hı-zır’sa yetişmiyordu. Ezile ezile yürüyordu. Çakır’ın Pınar’a geldiler. Bağlı olduğu için kollarını sallayamadan, taşın altında kıvranarak gidiyordu. «Böyle kalacak mı sanıyorsun devran? Tutumu değişecek köyün. Sürdüğün toprakları geri alacaklar elinden! Herkes Koşa gibi, Ağali gibi mi olacak sanıyorsun? Yeni yetme delikanlılar gelecek. Yediğin paraları soracaklar. Yörüklerden aldığın yağları, peynirleri fitil fitil getirecekler burnundan!..» «Sana yaptıklarımı da soracaklar mı?..»

«Bana yaptıklarını sormasalar da olur!.. Kızın Güllü büyüyecek. Fısıldayacağım delikanlıların kulağına. Kavileşip kaldıracaklar dağa. Bozup becerip atacaklar önüne, al! En ağır yıkım da bu olacak sana! Bu yaptıkların yanına kalır mı sanıyorsun sen?..»

«Sen öyle mi sanıyordun? Ondan mı yaktın evimi!..» «Senin evi ben yakmadım, ama’keşke yakabilseydim!» «Sen yakmadın da sana suç mu ardıyorum şimdi?» «Bokumu yiyorsun, günahımı alıyorsun! Ama gam değil!» Kızdı Muhtar, mahmuzladı atını. Kırbacını salladı. Şaklattı omzuna, ensesine. «Kes sesini, yoksa gebertirim! Muhtar yüz verdi diye şımarma! Keçi gibi inatlaşma önümde! Kara taş bitti, Ortaköy’ün sınırına geldik. Uslu yürü!..»

«Uslu yürür, mahcup etmem seni, korkma! Hem de böyle bir taşla olmaz. Bulabilirsen bir daha koy şuralardan. Ortaköy camisinin önünde de birkaç vur kırbacını! Hepsini ziyan etme öfkenin, birazını Dereköy’e sakla! Karakola sakla… Ölsem de gam değil hey kıyıma-

126

KARA AHMET DESTANI

başı, cımbıldak Hüsnü! Ben yaşımı yaşadım. Sen başına gelecekleri düşün bundan sonra. Kızın Güllü düşünsün!..»

«Bütün isyancı köpekler senin gibi ağzıbozuk oluyor! Hem de çenebaz! Ellerinden iş gelmese de ilengeç oluyorlar. İyi biliyorum bunları. Onun için istediğini söyle…»

Ortaköy mezarlığına vardılar. Bir taşa oturdu Irazca.

«Şuna bak! Neden oturdun gm?»

«Azcık dinleneyim köye girmeden! Yıkılırım, utanırsın!..»

Çaldı kırbacı kafasına, boynuna…

Irazca eğildi, korunmağa çalıştı: «Vurma cımbıldaaak!..» dedi. «Şişecek her yanım! Gözüm filan kör olacak! Başına bela bulacaksın temelli. Vurup kör etme gözümü. Hökümet sorar!..»

«Körlüğe kurban ol; öldüreceğim!..» Yeniden çaldı kırbacı. Büzülüp sinmesi kâr etmedi. Sendeliyor, yıkılacak gibi oluyordu. Yetişip bir daha çalıyordu. Ortaköy’ün içinden geçerken biraz ara verdi çalmağa. Sarıçayır denen yere kadar da vurmadı. Oraya gelince yeniden başladı.

Yol, dönemeçlerle söğütlerin, kavakların arasından yitiyordu. Bir de su akıyordu aşağı doğru. İki yanlarını yılanyastıkları, kazayakla-rı, yaban naneleri doldurmuştu suyun. Kimi yerde ılgınlar vardı. Siperlikte daha da güreldi döğme istekleri Muhtarın. Çaldı kırbacını. Ortaköy’lü Dıgır’m tarlanın yanma gelince sendeledi, beş altı adım gitti sürüklenerek, sonra yıkıldı.

«Seni silsilesini, sülâlesini sinkaf ettiğimin kır şeytanı! Hem yakıyorsun, hem de yılan dili gibi dilin var, sokuyorsun, öyle mi?»

Çekti atın başını; beline, buduna çaldı kırbacı. Yüzünü elleriyle koruyamadığı için yere yere kapanıyordu Irazca. Bir yanı korunsa, bir yanı açık kalıyordu. Ateş gibi yanıyordu kırbacın değdiği yerler. «Öldüm Allaaah, yollamadın Hızır’ı!..» diye inledi, saldı kendini. «Öldüm cımbıldak dürzü! Öldüm ellerin kırılsın! Tepene yıldırımlar düşsün! Ensene yağlı kurşunlar girsin! Allah demeğe gücün yetmesin! Hocalar, hafızlar yetişmesin, imansız Kuransız git, südübozuk dürzü!..»

Haceli, bir adım kadar geriden bakıyordu kadim hasmı Iraz-ca’nın kıvranışına: «Öldün,- ama hâlâ dilin bir karış; susuversene Dertli Karı! Koskoca köyün Muhtarına olmadık hakaretleri yapıyor-

KARA AHMET DESTANI

127

sun!  Ondan keri de “Öldüm Allah!”  çekiyorsun. Kapa çeneni de vurmasın. Vurmasın da gözel gözel gidelim yolumuza…»

Hâlâ vurmağa hazırlanıyordu, bağırdı Bekçi:

«Allahaşkına Muhtar yeter artık! Sen bir inat, o bin inat! Yeter! Ölecek, bana kalacak ölüsünü taşımak!..»

«Taşıtmam! Atarım derenin birine, tilkiler yer!..»

«Eti meti kalmamış, nesini yiyecek tilkiler; yeter!»

«Yesin kulaklarını, burnunu, ciğerlerini…»

«Haggaten yeter Muhtar…» dedi Haceli.

«Yeter; ölecek!..» dedi Mustafa.

Atın başını çekti: «Tutun kaldırın şunu!» dedi, sesi bozuk. «Kaldırın yürüsün!.. Gün nereye çıktı, daha Ortaköy’ün toprağındayız!..» Çekti atın başını iyice. Kırbacını da tuttu elinde. Biraz da içinden içinden söğdü. «Kaldırın!..»

Bekçiyle Haceli tuttular omuzlarından. Başı bir sağa, bir sola düşüyordu. İp gevşemiş, taş kaymıştı sırtından. «Dik dur Irazca, dik dur şimdi daha çok kızacak, daha çok döğecek!..» Belinden, omuzlarından tutup dikelttiler. Biraz gözünü açtı, dik durmağa çalıştı.

Haceli: «Tut şunu Mustafa; ipini sıkayım, kayacak taş!» dedi. Irazca’nın ardına geçip ipi çözdü. Taşı sırtının ortasına getirdi, sıktı. Muhtara döndü sonra: «Yeter artık!  Gözel gözel gidelim…»

«Ukalâlığı bırakıp yürüyün!..» dedi Muhtar. Havada şaklattı kırbacını. «Hepiniz Dertli Irazca’dan yana oldunuz! Ulan benim evim yanıp gitti, kılınız kıpırdamadı; Dertli Karı’ya iki kırbaç vurdum, ayağa kalktınız! Yürüyün. Nasıl olsa sizin de hesabınızı göreceğim. Koskoca Muhtarın ahırı samanlığı yakılıyor, biriniz Bekçi, biriniz üye, uyuyorsunuz dürzüler!..» Şaklattı havada. «Yürüyün!»

Birkaç adım atıp durdu Irazca. Haceli’yle Mustafa, omuzlarından tuta tuta yürüttüler. Bıraksalar yıkılacaktı. Dünyada gidemezdi. Cevizdibi denen yere kadar götürdüler. Muhtar da çalmadı kırbacı. Irazca, biraz kendine gelir gibi oldu. «Seni… Seni dünyada yaşatanın!.. Seni… Seni bu köyde Muhtar yapanın!.. Senin yeni yapacağın evi de yakmayanın…» «Duuuuur!..»

Birden Haceli de, Mustafa da durdular. «Duydunuz kulaklarınızla değil mi?»

128

KARA AHMET DESTANI

Durup baktılar Muhtara. Irazca söylendi: «Yakmayanın…»

«İkrar etti! “Yeni yapacağın evi de yakmayanın!..” dedi. Böylece eskisini yaktığını da ikrar etti; duydunuz!..»

«Ben duymadım!..» dedi Haceli.

Çaldı kırbacı Haceli’nin başına, boynuna: «Nasıl duymadın?»

«Anlamadım; valla anlamadım Muhtar!..»

Çaldı sağından solundan: «Anla öyleyse! Şimdi anladın mı?» dedi. Çaldı. «Şimdi anladın mı budala dürzü?»

Kaçıp on adım öteye fırladı Haceli. Atı üstüne sürdü Muhtar. Bir daha çaldı. «Anladın mı şimdi deli kavat?» Birdaha çaldı, tutturamadı, bir daha çaldı. Tabanlarını kaldırıp kaçacak oldu Haceli, koştu Arap Değirmeni’ne doğru. Muhtar atını mahmuzladı. Bir solukta önüne geçti. Üst üste üç sefer, dört sefer çaldı. Ellerini, kollarını başına siper yapıp, «Yeteeer; duydum; anladım; yeter!.. Yeter avradını!..» dedi Haceli. Atı üstüne sürdü, basıp geçecekti, çöktü Haceli. Çöküp bir el taşıyla doğruldu. Salladı kolunu havada. Sallayıp savurdu, sırtından vurdu Muhtarı. Atın üstüne kapandı Muhtar. Çekti gemini, geri döndürdü, geldi üstüne, çaldı kırbacı. Eğildi bir taş daha aldı Haceli. Atını yana aldı, tabancasını çıkardı Muhtar. Öylece kalakaldı Haceli. Büyülttü gözlerini…

«Demek fırsat bulsanız; hepiniz…»

«Yedi yıldır gık demedim!» dedi Haceli.

«Fırsat bulamadın demek! Bulsan…»

«Kırbaçla döğdün! Söğdün sülâleme…»

Atı sürdü Haceli’nin üstüne. Elindeki taşı bırakıverdi Haceli. Kaçtı sonra Irazca’yla Bekçinin durduğu yere doğru. Omuz verdi Irazca’ya. Yürüdüler Arap Değirmeni’ni silip geçen yoldan.

«Ellerin kırılsın, dilin tutulsun da işallah, şiş kal! Ölünü köpekler yesin işallah da, kokun köyleri sarsın…» – «Böyle dura dura öğlen olacak, yürüyün!»

«Çözdür şu taşı sırtımdan yerler yutasııı!..»

«O taş çözülmeyecek…»

«İpi gevşettir!..»

«İp de gevşetilmeyecek!..»

«Kesildi dermanlarım!..»

«Çenen canlı daha, yürü!..»

KARA AHMET DESTANI

129

ı

Savak’tan aşağı yürüdüler. Epeyce gittiler öyle. Alan Çayırı’ndan geçtiler. Kaçıştı kurbağalar. Saksağanlar havalandı çıplak eşeklerin sırtından… Sırtından sırtından gün vuruyordu atın üstünde Muhtara. Kırbaç elinde, yükseklerden bakıyordu yere, kofaya, suya, çayırdaki çekirgelere. Yükseklerden bakıyordu kaçışan kurbağalara, uzaktaki kayanın dibine yayılmış koyun sürüsüne. «Sizin hepiniz yılan çiyan! Sade Irazca değil, sade Kara Bayram değil, hepiniz! Ama kabahat benim. Size insan gibi davrandım. İnsan yüzümü gösterdim, it yüzümü göstermedim. Sonunda kiminiz evimi yaktınız, kiminiz ovanın ortasında yüzüme karşı avradıma söğdünüz! Ulan Bekçi olacak, şimdi biraz da sana çalacağım; yürü!..»

Yürüdü, Irazca’yı ileri ileri sürdü koluyla, omzuyla. İçinden içinden inledi Bekçi Mustafa. Dereköy toprağına girdiler. Irazca bir daha sendeledi, Haceli, bir eliyle önünden, bir eliyle ardından tuttu, ileri ileri itti kocakarıyı…

15

DEVLET KAPILARI

Karakol köyün beri uçundaydı. Bayrağı çırpmıyordu rüzgârda. Dervent Boğazı’ndan doğru sıcak yeller esiyordu. Sararmıştı bağlar. Kavaklar yapraklarını dökecekti nerdeyse. Kümelenip geliyordu Eşeler dağından doğru ak bulutlar. Bir jandarma, elinde balta, uzun bir ağacı kesip odun ediyordu. Üç jandarma odunları, karakolun altındaki boşluğa, kerpiçten duvar örer gibi üst üste, bağlantılı olarak örüyordu. Ötekiler çevre temizliğine çıkmışlardı. Çavuş yukarda odasındaydı. Bir ay önce «teftiş» vermiş, «takdirname» almıştı.

«Duuuur!..»

Karakol duvarının dışında durdurdu Irazca’yı. Jandarmalar bakıyorlardı. Sarı sarı gülüyordu odun yaran. Taşıyanlar da, «Ne olmuş bu dürzünün gözlerine, barut gibi?» diye anlamağa çalışıyorlardı. Ata bindiğini görmemişlerdi çoktandır. Motorla gelir geçerdi. Hem nasıl olup da bir kocakarıyı böyle takılı getirmişti? Yakında olay olmamıştı Karataş’ta. Binde bir düşerdi işleri. Muhtar Kaymakamın toplantısına geçerdi. Parti Başkanına giderdi… Karayolun jandarmaları yıldan yıla değiştiği için, eski olayları bilmezlerdi.

«Çözüüüün!..»

Jandarmalar birer ikişer, taş duvarın dibine toplanıyordu. Muhtar hâlâ atın üstündeydi. Haceli’yle Mustafa, Irazca’nın sırtındaki ipi çözdüler, taşı indirdiler.  Danasının ipini dürüp bağladı Haceli.

«Taşı kucağına al!» diye Bekçiye bağırdı Muhtar.  Biriniz Ça-

KARA  AHMET  DESTANI

131

vuşa haber verin, ne bakıyorsunuz candarmalar? Kaç köy geçip geldik, yorulduk iyice!..»

Bir kıpırdama gitti jandarmaların arasında. Gülecek oldular. Bağırdı içlerinden biri: «Koşun oğlum, atılın özengisine basın! İnsin Karataş Muhtarı! Gezdirin atını! Heey Şaban, sen de Çavuşuma haber ver, Hüsnü Ağa gelmiştir!..»

İkisi duvardan atladı, ikisi kapıdan dolandı. Birisi yukarı çıktı haber vermeğe. Odunu baltayı bıraktılar. Çevre temizliği bitmiş sayılırdı. Muhtarı indirdiler. «Buyur buyur…» ettiler. Biri atı gezdirmeğe başladı. Selam durdu dördü beşi.

Irazca çökmüş bakıyordu. Duvara dayanmıştı biraz. Bir sağa, bir sola yıkılıyordu başı. Ateşten alınmış çalı dalma dönmüştü. Yanık yunuktu. Terleri tuzlu tuzlu kurumuştu. Bekçi, Irazca’nın Karataş’tan beri getirdiği taşı kucağına almış, bir türlü bırakamıyordu. «Buyrun!..» dedi Karslı jandarma.

Çavuş balkona çıktı: «Nedir bu halin Muhtar?»

«Kara Şali karısı Irazca teslim komutanım!»

«Getirin şuraya! Açm kapıyı gelsinleer!..»

Jandarmalar karakolun kapısını açtılar. Önce Muhtar, sonra Haceli, sonra Bekçiyle Irazca girdiler. Yürüyüp geçtiler bahçeden. Çavuş, aşağıda karşıladı gelenleri. «Suçu ne bu validenin?»

«(Validenin’miş!..)» Beğenmedi Çavuşun sorusunu.

«Ben devletin Muhtarı değil miyim Karataş’ta?»

«Devletin Muhtarısın elbet!..»

«Bu Irazca evimi yaktı; isyan çıkardı!»

«Ne zaman isyan çıkardı? Kime?»

«Hem bana, hem devlete!»

«O Bekçinin kucağındaki ne?»

«Taş!..»

«Ne olacak o?»

«Getirdik?»

«Nerden getirdiniz?»

«Karataş’tan…»

«Niçin?»

Güldü Muhtar: «Ya çok çaylaksın daha, yada benimle eğleniyorsun! Boş mu getireydim suçluyu? Tâ ezelden karakola taş geti-

I

132

KARA AHMET DESTANI

rir suçlular! Sardım Karataş’tan, kırbaçlayarak getirdim! Tâ ezelden beri… köylerden!.. Çavuşuma bak, herif suçlu, bir de boş gelecek!..» Bekçiye işaret etti: «Götür koy duvarın üstüne!»

Bekçi taşı alıp çıktı. Avlu duvarının üstüne koydu. Sonra geldi, yeniden dikildi kapının dibine.

«Gece yarısı yangın yanıyor! Uyandık! Az daha canımızla, canlı malımızla gidiyorduk Çavuşum! Birikti komşular. Ev, toplam yekûn kül oldu. Beş altı pırtı kurtarabildik. Vede bu boku yiyen Irazca, işte bu kır şeytan! Irazca derler, oğlu da bunun gibi isyancıdır. Vede göçüp şehre gitti. Bu kaldı köyde. Zaten söyler dururdu yakacağım yakacağım. Vede yaktı. Gece…»

Bir halkaya geçirilmiş anahtarlarla oynuyordu Çavuş.

«Davacı mısın?»

«Değilim de neden getirdim? Şimdi kerpiç kestir, taş kırdır, ağaç düveç indir, yeni bir ev yaptır…»

«Tanıkların var mı?»

«Tanıklarım var tabii! İşte Bekçi, işte üye!..»

Dönüp sordu Çavuş: «Gördünüz mü?»

«Yakarken görmedik gözümüzle…»

«Eeee?»

Muhtar girdi araya: «Herkes uyuyordu! Kim görebilir gözüyle? Ama ikrar etti! “Eskisini yaktım, yeni yaptıracağını da yakacağım!” Duydular gelirken. Tutanak tut, vede sök tırnaklarını. Ayaklarının, ellerinin tırnaklarını sök, kalsın kötürüm…»

Irazca’ya baktı Çavuş: «Neden yaktın valide?»

«Terfiyelerine yazık Çavuş!» dedi Irazca. «Bu söylüyor, sen de inanıyorsun! Elimden gelse canını alacağım cımbıldağın! Elimden gelse yılda bin sefer yakacağım! Ama yakmadım. Haberim de yok. Gece yarısı evime baskın yapınca haberim oldu. Yakmadım cımbıldağın evini, uyduruyor. Kendisinden davacıyım, sırtıma taş sardı. Kırbaçlayıp getirdi buraya…»

«İkrar edip “Yenisini de yakacağım!” demişsin?»

«Döğünce dedim. Şaklattı kırbacı! Canım yanınca dedim. Yaktım demedim, yenisini yakacağım dedim…»

«Siz nasıl duydunuz tanıklar?»

Haceli, Muhtara baktı korkuyla:

KARA AHMET DESTANI

133

«Ben duydum ama anlamadım ne dedi?»

«Ben de anlamadım…» dedi Bekçi.

Bumbuz oldu Muhtar: «Ben yalan söylüyorum öyleyse!»

«Yalan söylüyorsun demiyorum Muhtar!» diye yalvarmayla baktı Bekçi. «Niçin karalayalım dinimizi? Tanıklık zor iş! Ben görmedim de, duymadım da!..»

«Dedim ama dediği gibi değil!» dedi Irazca.

«İşte işte! Bundan açık ikrar olur mu?»

«Neyse neyse! Tutarım tutanağınızı, gidersiniz Savcıya. Yalnız bak, öyle taş sarmak, kollarını bağlamak yok! Jandarma vereceğim. Bir taşıt tutup gideceksiniz. O biçimde gidemezsiniz bundan öteye…»

Ayağa kalktı, ellerini biribirine çarptı: «Nerdeyse beni suçlu çıkaracaksın Sayın Çavuşum! Esef ederim! Benim amacım asayişi sağlamak, sen beni bozum ediyorsun! Vede bak, bu üye de isyan çıkardı yolda gelirken! Hem de buyruğuma karşı çıktı, yerden aldığı taşı sırtıma vurdu! İşte Bekçi tanık! Bunu da görmedim desin yalama dudaklı Mustafa!..»

«İstersen yemin ver Çavuşum, bunu gördüm! İsyan çıkardı, vede yerden taş alıp sırtına fırlattı Muhtarın!..»

«İnkâr edemem, vurdum!..» dedi  Haceli.

«Muhtara vurulur mu? Sen de üyesin bak…»

«Vurdum, çünkü on sefer şaklattı başımda, boynumda!..»

«Yahu; hepiniz delisiniz. Yasaları bilmiyor musunuz?»

«Deli mi? Ne delisi? Ne yasası? Yasaya neresi aykırı bunun? Muhtara karşı gelsin adam, Muhtar onu kırbaçlamasın! Asıl bu aykırı yasaya! Çavuşum sen temelli eğlencelik ettin bizi!..»

«Neyse neyse! Tutayım tutanağınızı, gidin! İki de jandarma vereceğim! Ama taşıtla!.. Öyle sallana sallana gitmek yok…»

«O zaman ben neye gideyim? Köyde işim var. Vede bu Haceli’ yi kapat gözaltına, çünkü isyan etti!..»

«İlçeye gidip davacı olacaksın! Şikâyete bağlıdır…»

«Sen, Sayın Çavuşum, yorgunu yokuşa sürüyorsun! Ben sana geldim, bunları da getirdim, bana aferim çekeceğin yerde, bozum ediyorsun. Yani bakıyorum seslenmesem, beni suçlu çıkaracaksın…»

Irazca atıldı:

«Muhtar köye dönemez! Savcıya o da gidecek! Tutanağını ona

134

KARA  AHMET  DESTANI

göre tut şimdiden! Şikâtçıyım! Hem de davacıyım. Tanık tapık yokken, elimi kolumu bağladı, taş sardı, kırbaçladı. Hem de evime baskın yaptı…»

«Hepiniz gideceksiniz. Jandarma vereceğim!»

«Pekey!» dedi Muhtar. «Bekçi atımı götürür. Çavuşum, sen beni temelli yer gök bilmez sandın. Ben ineyim ilçeye, bak neler oluyor! Yunus Bey’den haberin yok heralım senin! Demokratların günündeki gibi keskin olduğunu bilmiyorsun Yunus Bey’in. Niyazi’nin de benim adamım olduğunu bilmiyorsun!»

«Tutarım tutanağınızı gidersiniz! İlçeye karışmam! Benim yetkim burada. Ötesini Komutan bilir, Savcı bilir…»

«Yaz! Deli Karı’mn tırnaklarını söktürmeden dönmeyeceğim! Eğer elimi ayağımı öpmezse bu isyancı Haceli’yi de dama tıktıracağım, göreceksin!..»

Çavuş tutanağını yazdı. Bekçi de, Irazca da parmaklarını bastılar. Muhtarla Haceli’nin mühürleri vardı. Ayrı ayrı iki tutanaktı. İkisini de mühürledi Çavuş.

Cerit’in motoru tuttular. «Parasını anlaşın!» dedi Çavuş. Pazarlık ettiler. Çıkarıp verdi Muhtar. Irazca’da yoktu. Haceli de yanımda Muhtar var diye almamıştı.

İlçeye vardılar. İkindin oluyordu. Muhtarla ivazca, konuşmuyorlardı. Orman Deposu’nun orada Haceli yalvarmağa başladı. Traktör Jandarma Komutanlığı’nın önünde durdu. «Öpeyim ayaklarını, geri al tutanağın birini! Ben senin bildiğin Haceli’yim gene!» dedi. Jandarmalara söyleyip tutanağın birini işlemden kaldırttı Muhtar. «Fakat yırtmayalım! Komutan sorarsa veriz!» dedi.

Hiç sormadı Komutan. Almadı bile gelenleri odasına. Uzatmalının birine havale etti, alsın ifadelerini. Sonra yolladı Savcıya. Ha-celi’den davacı olmadı Muhtar. Irazca’nm tutanağını verdi. Haceli de, «İkrar etti, duydum, ama gözümle görmedim…» dedi.

O kadar çoktu ki gelip giden dava; davacı; davalı; uzun boylu ilgilenmedi Savcı. Bir bıkmtının içindeydi. Köylerde dirlik düzenlik azalmıştı. En suskunu Karataş olduğu halde, o da kaynıyordu işte! Aldı ifadelerini ayrı ayrı, yolladı mahkemeye.

Eski bir yargıçtı İbradılı Şevket Bey. Yıllardır ilçedeydi. Eski

KARA AHMET DESTANI

135

yeni, nerde ne olmuş kalmış, bilirdi. Karataş Muhtarını da biliyordu az çok. Biliyordu, nasıl oynar su yılanı gibi!

Mübaşir İsmet, çağırdı Irazca’nm adını, Haceli de tanıktı.

«Bekçi Mustafa neden gelmedi peki?»

«Köyden karakola kadar geldik de, motor tutup bu yana geçince, benim atı götürdü geri…» dedi Muhtar.

«Anlat öyleyse nasıl oldu bu iş?»

Anlatmağa başladı. Yanıp gitmek üzere iken komşularının uyar-masıyla canını, canlı malını kurtarabildiğini, ama evinin kül olduğunu, vede Irazca’nm eskiden beri kendisini düşman bilip orda burda söylediğini, nitekim karakola gelirken de ikrar ettiğini…

«Gözünle görmüş değilsin yani!»

«Görmedim, ama biliyorum!»

«Sen gel bakayım! Haceli mi adın? Sen gördün mü gözünle, bu kadının, ahırın gübre deliğinden sıva merdiveniyle inip kibrit çakarak yaktığını, sonra evine gelip yattığını?»

Muhtarın yüzüne baktı Haceli: «Hayır görmedim Efendim. Yani yakarken gözümle görmüş değilim. Yalnız Muhtarın yeni yapacağı evi de yakacağım dedi yolda gelirken…»

«Karakol ve Savcılık ifadesinde, “Beni döğdü, öfkeyle söyledim!” diyor Iraz Kara. “Çok kırbaç vurdu!” diyor. Vurdu mu kırbaç?»

«Vurdu Efendim! Bana daha çok vurdu!»

Elinde şapkası, Haceli’nin gerisindeydi Muhtar:

«Bu da bana isyan etti Efendim! Tutanak candarmada! Yolda gelirken yalvardı; affettim…»

«Çıkıun!..» diye bağırdı Yargıç. «Çıkın dışarı!..»

Öyle azarladı ki, Haceli titredi, sarardı.

«Hepiniz çıkın! Hiçbiriniz kalmayacaksınız! Gören yok, tutan yok; yatağında yatan yaşlı bir kadını sürükleyip getirmiş! Bir de kırbaçlamış! Şuna bak, nasıl muhtarsın sen be hayvan adaaam?»

«Kendisinden davacıyım!..» dedi Irazca.

«Çık sen de! Çık; çok sinirlendim!..»

Diklendi Karataş Muhtarı: «Sayın Yargıç Beyim! Evimi cayır cayır yaksınlar, ben de onlara kırbaç şaklatmayım, kibar diller konuşayım öyle mi? Çok teessüf ederim Yargıç Beyim! Vede yüksek ada-

136

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

137

letine teşekkür ederim. Kurban olduğum Hukuk Fakültesi’ni de hag-gaten tebrik ederim!..»

«Şimdi seni tutuklarım, çabuk defol!..»

«Peki; hay hay; başüstüne!..» dedi, döndü: «Evi yanmış benim gibi bir Muhtara siktirçeken hökümeti de gördü memleket! Sağol Yargıç Beyim!» dedi, yürüdü.

Karataş Muhtarının kararını yazdırıp davasını geri çevirdi İbradılı Yargıç. «Gidin, serbessiniz!» dedi Irazca’yla Haceli’ye de. Sonra başka davalara bakmak için başka dosyalara el attı.

Daha o anda yürüdü Manifaturacı Yunus’un dükkânına. Eskiden DP’nin, şimdi AP’nin başkanıydı. Niyazi de orada idi. O da ^CHP’nin başkanı oluyordu. «İnkılap»tan sonra iyi anlaşıyordu iki başkan. Niyazi, bir kahve içmeğe gelmişti Yunus’un dükkânına. Alışveriş eden hanımlar vardı içerde. Yunus Bey, akrabalardan bir delikanlıyı koymuştu tezgâha. Kendisi de kasayı yönetiyordu. Eskilere ek olarak, bütan gaz, ocaklar, ütüler, fırınlar satıyordu.

Öfkeyle girdi Karataş Muhtarı. Hoşgeliş etme fırsatı da vermedi Yunus Beye. Niyazi’ye çıkıştı önce, saldırır gibi: «Rahmetli Menderes’i astırdınız, köylerde zulüm alıp yürüdü! Kalkıp Kürt içine mi göçelim Niyazi Efendi? Elin insanı geceleyin evimi yaksın, adalettir diye, karakoldan başlayarak davacı olayım, suçluyu da kendim yakalayıp getireyim, başta karakoldaki Çavuş olmak üzere hepsi beni siktiretsinler! Yargıç İbradılı Şevket de nerdeyse tutuklamağa kalksın. Bunları da gördük sayenizde, sağolun!.. Demek bize bu zulümleri yaptırmak için astırdınız Menderes’i, vede iki mümtaz arkadaşını?»

Niyazi Yunus’a baktı, Yunus Niyazi’ye. Tutulup kaldılar.

«İbradılı Şevket Pamukçu mu yaptı bu dediklerini?»

«Başka Yargıç var mı adı Şevket olan?»

«Suçlu kim peki?»

«Kara Şali karısı Irazca!»

«Hımm!..» etti Yunus Bey. «Eski meselenin üstüne! Anladım…»

Birden elini tezgâhın üstüne vurup kalktı Niyazi: «Ben bir gideyim Şevket Beye! Sen de telefon et…»

Dairelerin kapanmasına bir saat kalmıştı. Yargıç Şevket Bey mübaşiri koşturdu. Yeniden topladı Karataşlı mahkemecileri. Yeniden sordu Muhtara ne istiyorsun?

 

«Suçlunun tutuklanıp Mazhar Osman’a şevkini istiyorum Sayın Yargıç Beyim! Çünkü zır delidir! Vede bugün benim evi yaktı, yarın köyü yakcaktır! Çünkü haggaten delidir!..»

Şevket Bey, yeniden yazdırdı tutanağı. Sordu mübaşire:

«Cezaevinde kadın tutuklu var mı?»

«Yok!»

«Kadın cezaevinin gardiyanı var mı?»

«Yok!»

Kısa kesti, bağladı kararım: «Sanığın akıl dengesinin yerinde olup olmadığının saptanması için İstanbul Bakırköy Akıl ve Ruh Has-talıkları Hastanesi’nde gözlem altına alınması için şevkine, bu amaçla Cim Savcılığına müzekkere yazılmasına…»

Savcı güldü kararı ve müzekkereyi okuyunca: «Hastaneye kapatın birkaç gece, gereğini sonra düşünürüz…» dedi. Muhtara döndü: «Tamam, sevkediyoruz Bakırköy’e, güle güle, geçmiş olsun!..»

Cerit’in motor bekliyordu.

«Çaylaklar!..» diye yürüdü Muhtar. Kostaklanarak geçti çarşının ortasından; «Bunlar beni bilmiyorlar daha! Bildikleri zaman da nereye basacaklarım, ne yapacaklarını bilmiyorlar!..» Usulca çekti Haceli’nin kolundan: «Sen de iyi tanı bundan sonra sahibini!» dedi. Binip motora sürdürdü. Akşam olmadan köyü tutmalıydı.

16

ZULMÜN ELİNDEN

Sabahleyin hastaneye gelir gelmez ilk işi, koğuşlardan küvetleri, ördekleri toplayıp helaya dökmekti. Ağır hastalar büyük ve küçük ab-dese çıkamıyorlardı. Hastabakıcılar, bu işleri işgörenlere yıkmanın kolayını bulmuşlardı. Dört bu yanda, dört öbür yanda, sekiz koğuş vardı. Elliyi buluyordu yatak sayısı.

«Kırk bin kere maşşallah memleketimize; bir yatağın bir tek gün boş kaldığı yok! Sel gibi akıyor hastalar. Yemeği giymeyi bilmiyor millet! Bilenlerin de elinde avcunda yok, bir. İkincisi kurşunlanıp ka-malanıp, hiç değilse taşla yaralanıp geliyor adamlar. Bunun gibi bir hastane daha yapılsa yetmez vilayete. Şuna bak, onca iş! Güya iğne öğrenecektim. Daha bir de bahçenin işlerine baktırıyorlar. Bir de erzak taşıtıyorlar!»

Ördekleri döküp bitirdi, koğuşları silip paspasladı. Sonra helaları temizlemeğe koyuldu teker teker. Her birine üçer teneke su döküyor, tıkanmış olanları bir demir çubukla açıyordu. Sonra hortumu süpürgeyi alıp yıkıyordu taşını mozayiğini. İki güne bir de tuzruhuy-la oğuyordu.

«İstersen oğma! Müfettişler müfettişi gibi dolaşıyor Başhemşire Münire Hanım! Hem de öyle salak hastalar var, dışına yapıyorlar büyük şeylerini! Köylerden bunlar! Ulan insan şunun deliğine yapmayı bilmez mi? Görgüsü kıt dürzülerin!..»

Yıkadıktan sonra birer de paspas çekip kuruladı helaları. Öyle

KARA AHMET DESTANI

139

istiyordu Başhemşire. Sonra koridoru paspaslamağa geçti. Ağacın ucuna taktığı çuval eskisiyle boydan boya gidip geliyordu. Önce kabaca siliyor, sonra ince ince sürüştürüp sıkıyordu kovanın içine. Kovayı da götürüp döküyordu helaya. Haftada iki kez de pencere camlarının silinmesi vardı. «Haçça olacak serseri sadece kendi çektiğini biliyor! Yok tırnakları sökülüyormuş, yok parmakları deîiniyormuş! Hiç yormayacak iş istiyor hanımım! Var mı öyle iş dünyada? Varsa bize de söyle, yapalım; serseri!..»

Tam böyle karısına atıp tutuyordu; birinci katın işgöreni Kemerli Musa, «Bayram Kara, Bayram Kara!..» diye çıkıp geldi. «Bayram Kara seni Personel Şefi istiyor kardaşım!..»

Harp etti yüreği. «(Tamam; şimdi boku yedik!..)» dedi kendi kendine. «(Daşduraklı Hilmi tıktı doldurdu, “Efendim ne kadar uğraş-tımsa da yola sokamadım, asla bizden değil; solcudur!..” dedi; o da ayrılma işlemimi yaptı; tebliğ edecek!..)» Dizlerinin bağı çözüldü. Gitmese olmaz mıydı? Olmazdı elbet! İşgörenlerden birini bir daha yollar, zorla götürtürdü. Daha olmadı telefon edip polis çağırtırdı. Savcıyla hepsinin arası iyiydi bunların. Polisler içinde çok vardı kendilerinden. Dünyası kaymıştı canım! Titreye titreye yürümeğe başladı. Yoktu kurtuluşu, çaresi! Sırtındaki iş önlüğünü düzeltti. Yoksa yaptığı temizliği beğenmeyip de «fırça» mı çekecekti? Kapısının önünde derin soluk alıp verdi, uzun uzun durakladı, sonra besmele çekti, «Rabbiyasir velâtivasir» okudu. «Allahım; sen bana destek ol!» dedi, tıklattı kapısını. Girmesine izin veren «Gel!» sesini bekledi. Bir süre geçti, bir daha tıklattı. Hafif vuruyordu demek, bu sefer canlı vurdu. «Geeel gel!» diye iki sefer seslendi Şef. Açtı kapıyı usulca. Geniş çalışma masasının başında ufacık, bıyıklı; her zaman abdes almaktan yüzünün derisi parlamış bir adamdı Personel Şefi. Masaya iki adım kala durup topuklarını bitiştirdi; «Buyur Şefim, emret!» dedi Bayram. Yunmuş yapağı kadar yumuşak çıktı sesi. Bu yumuşaklık kendisinin de hoşuna gitti. Çok kötü tıkıp doldurdularsa, böyle terbiyeli, uysal görüp, çıkarma kararını değiştirebilirdi. Hatta belki de onun bunun fi tiyle sarsılıp durmazdı bundan sonra hastanedeki yeri; sağlamlaşırdı.

«Bayram Kara! Nerelerdesin kardeşim?»

İncecik bir sesti. Günlerce çığ altında kalmış gibi yılgın. Ama pek çok işgöreni, hastabakıcıyı titretmeğe yetiyordu.

140

KARA AHMET DESTANI

«Görevimin başındayım Şefim! Hemen geldim…»

«Senin Iraz Kara diye bir validen var mı?»

Bir an sevinebileceğini düşündü. İşinden atılmış değildi kesin. Ama daha beteri olabilirdi, inat anasını soruyordu Şefi.

Kıpır kıpır etti dudakları, titredi: «Var evet Şefim. Biz geldik, o kaldı; çok zorladık getiremedik…»

«Akıl dengesi bozuk muydu validenin? Suç işlemiş?»

Ne karşılık verecekti birden? Yüreği küt küt vurmağa başladı. «(Geride bıraktığı anasıyla ilgilenmeyen bir   adam;  haberlerini   de Şefinden duyuyor! Şefinin gözünde bu da suç! Anaya ataya saygısı ¦ olmayan insanları sevmez bunlar; yandım!..)»

«Validen köyde Muhtarın evini, samanlığını yakmış. Akıl hastanesine şevkine karar vermişler. Şimdi ilçede gözaltında imiş. Telefon ettiler, ilgilenmen gerekiyormuş. Bir an önce gitmen iyi olur. Seni bunun için çağırdım. Dönüşte anlatırsın…»

Gık demeden çıktı Şefin odasından. Ne yapacaktı? Kime ne diyecekti? Ölse gitmezdi inat anasının yanına. Gitmesi barışmak demekti. Barışacak olduktan sonra niçin küsmüştü? Yukarıya çıkmadı, dosdoğru çamaşırlığa yürüdü. İşin başındaydı Haçça.

«Bok oldu bizim işler!» dedi. «Beğendin mi anam olacağın yaptığını? Cımbıldak Muhtarın evini yakmış! Tımarhaneye sevkediyorlar-mış. Kapatmışlar ilçede. Personel Şefine telefon gelmiş; gidecekmi-şim. Biliyorsun gidemem. Sen git…»

«İyi!..» dedi Haçça. Şak, bayıldı.

Koştu arkadaşları. Bayram tutup kaldırmağa çalıştı. Birden çığrış bağrış oldu hastanenin çamaşırlığı. Olan bir işi daha fazla alevlendirmenin iyi olmayacağını bilirdi yoksul kadınlar. «Al git Bayram usulca! Sorarlarsa söyleriz, izinli sayarlar. Sormazlarsa idare ederiz…» dediler. Düşündü Bayram: Nasıl olsa kendisine izin verilmişti. Kolundan tuttu karısının, evine doğru yürüdü. Öküz Batan Köprüsü’ nün yanında ancak aklı başına geldi Haçça’nm. «Nasıl yapar anam böyle bir şeyi? Çok döğmüşlerdir, aklını ondan çıldırmıştır! Ne olduk, nelere yaradık? Vay bize, vaylar bize!..»

«Ağlama! Senin köylü ağıtlarına muhtaç değil şehir? Zaten akıllı mıydı da çıldırmıştır diyorsun? O ancak bizim başımıza bela olmayı bilir! Şimdi burdaki işi gücü bırak, Yeşilova’daki delinin başı-

KARA AHMET DESTANI

141

na git; olacak iş mi? Oradan telefon edip Personel Şefine her pisliğimizi anlatmışlar. Zaten sarsık olan durumum temelli sarsıldı burda! Yetmeyecek mi çektiğim çile?»

Eve geldiler, attı kendini sedire: «Ben ilçeye milçeye gitmem! Ya sen git, ya Ahmet gitsin! Nasıl olsa aylak geziyor…» dedi.

«Ben giderim gitmeye, izin ne yapacağız?»

«Gidip söylesek Şefe, daha kötü olur. Herifçoğlu demez mi, “Bu ne biçim adam, anasıyla ilgilenmeye kendisi gitmiyor, karısını yolluyor!” Daha kötü olmaz mı? Ahmet gitsin!..» Bakındı evin içine: «Abin nerde Osman?»

«Gezmeye gitti… İstasyona inecekti arkadaşlarıyla…»

Şerfe de Mestan Hocadaydı.

«Git çağır abini, hemen gelsin!»

«Tûûûh tuh; şu anamın çektiği çileye bak Bayram!»

«Ben gideyim hastaneye! Oğlanı yolladık, görevimin başına döndüm Şefim derim. Gitmeyeceğime göre, evde oturmam abestir, bir an önce dönmem gerekir…»

«Nereye varacak, ne diyecek Ahmet? Koyup gidiyorsun?»

«Ben biliyor muyum? Savcılığa gider heralım. Gerekeni konuşur. Okumuş adam nasıl olsa…»

Kocasının attığı taşı görmezden geldi Haçça.

Çoktan çıkıp gitmişti Bayram.

Ahmet geldi, har har soluyordu.

«Nineni gözaltına kapatmışlar! Muhtarın evini yakmış. Tımarhaneye yollayacaklarmış. Babana telefon geldi, gitmedi; sen gideceksin.»

Yaşamı boyunca unutamayacağı kadar sarsıldı, sapsarı kesildi Ahmet. Bir anda bütün bedenine korku doldu. «(Tanrının göksel adaleti mi bu, yoksa bir raslantı mı? Beni yakalamadılar da onu mu yakaladılar? Kimbilir ne çok döğdüler, ne eziyetler ettiler? Eyvaah!..» Dalarca dikeni gibi bir ayıbın içinde kaldı.

Sordu anasına: «Neyle gideceğim ilçeye?»

«Koşarsın Garajlar’a; bana ne soruyorsun?»

«İlçede nerde bulacağım ninemi?»

«Sorarsın Adliye’den. Baban da bilmiyor!» Para verdi oğluna.

Yeşilova otobüslerinin biri kalkmış, biri de kalkmak üzereydi vardığında. O gün akşam olurken yetişti ilçeye. Kökü derinlerde bir

I

142

KARA AHMET DESTANI

nefretle, hayal meyal anımsıyordu hükümet konağını. Ayakları geri geri giderek yürüdü. Mahkeme kapısındaki mübaşirden sormaktı en iyisi. Doğruca oraya vardı. «Savcılık kalemine git!» dedi mübaşir. Kalem’den, «Nesi oluyorsun?» diye sordular.

«Torunuyum…» dedi.

«Burdur’dan mı geliyorsun?»

«Evet…»

«Baban neye gelmedi, seni yolladı?»

«Hastaneden izin alamamış, beni yolladı!»

«Savcı Beyin yanma gir, konuşmak istiyordu babanla. Bakalım sana ne diyecek?»

Savcının kapısını gösterdiler. Tık tık edip girdi. Üç kişiydiler girdiği odada. İbradılı Şevket Bey’di biri. Kırmızı başlı ufacık bir sinek, yaylar çizerek dolaşıyordu havada. Biraz bekledi, bakındı sonra «nine»sini sordu. «Torunuyum, Burdur’dan geliyorum.» dedi.

«Neden baban gelmedi?»

«Babam hastanede; bana sen git dedi, belki izin alamadı…»

«Onun gelmesi gerekiyordu. Teslim edecektik nineni…»

«Ben teslim alırım Efendim…» dedi Ahmet, dikti omuzlarını.

«Kaç doğumlusun?»

«1948!..»

«Sana teslim edemeyiz…»

Sustu Ahmet. Savcı konuştu:

«Hiçbir tanık, kanıt yok Iraz Kara hakkında. Fakat Muhtarın da evi yanmış durumda. Yaptırdığımız karakol soruşturması başka sonuç vermiyor. Bu yüzden kuşku üzerine tutukladık, ama bırakacağız. Birkaç hafta köye gitmesin. Al götür Burdur’a. Hasmın kinini teskin bakımından biraz daha tutuklayabiliriz, fakat Burdur’a götürür-sen mesele yok. Şimdi Sağlık Merkezi’ne git, çıkar nineni. Biz telefon ederiz doktora…»

Savcının odasındaki koltuklar göz alıyordu. Yüzleri kadifeydi. Mor haşhaş yaprağı rengindeydi kadifeleri. «Hani tımarhaneye gidecekti?» diye sormak istiyordu Ahmet, soramadı. Çıktı,_ Sağlık Merkezi’ne geldi. Burasının adı sağlık merkeziydi. Pislik içindeydi. Aracı’ gereci yoktu. Tek doktoru vardı, başhekimi, operatörü hepsi buydu.

KARA AHMET DESTANI

143

Bir cipi vardı çalışmıyordu. Bir de işgöreni… Ahmet’i alıp doğru doktorun yanına götürdü.

«Sen mi alacaksın?»

«Ben…»

Geç vakit olmuştu. Taşıt maşıt kalmamıştı Burdur’a. Ama çıkar-sındı hele bir. Taşıtı maşıtı sonra düşünürdü.

«Gel benimle…»

İkinci katta, koridorun uçundaydı Irazca’mn yattığı koğuş. Dört yataktan birindeydi. Boştu ötekiler. Genellikle yatacak hasta almıyorlardı. Hafifleri köylerine, ağırları Burdur’a gönderiyorlardı. Yoktu aşçısı, yeterli işgöreni.

«Haydi toparlan…» dedi, kapıdan döndü doktor. Ahmet girdi odaya. Yatağın üstüne oturmuş, taşıtların gelip geçtiği yola bakıyordu Irazca. Ahmet’in girdiğini görmedi bir süre. Sokuldu korka korka, «Nine…» dedi usulca. Eziliyor, eriyordu Ahmet.

Sesinden aldı Irazca. Döndü birden:

«Neeeeh?.. Nine miii?.. Ahmet miii?..»

Fırladı kalktı. Pabuçlarını giymeden atıldı kucağına.

«Nerelerdesin? Ninen ölüp gittikten sonra mı geleceksin?» Döndü dikildiği yerde. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilmedi: «Ama er geç, geldin ya; sana kurbanlar olayım, çok yaşa! Biliyordum geleceğini! Budala Bayram’m gelmeyip senin geleceğini biliyordum adım gibi. Gelse de bakmayacaktım yüzüne. Bana eyvallah etmeyen adama ben de eyvallah etmeyecektim…»

Yüzünde, boynunda morluklar, kırmızılıklar vardı; karmakarışıktı ip yerleri, kırbaç izleri. Eridi:

«Nineem; nmeşim!..» diye atıldı Ahmet. Gömdü başını göğsüne. Belinden kalçasından tutup sıktı. «Çok mu döğdüler nineşim?»

«Evin üzerine baskın yapıp aldılar! Kapattılar Koca Oda’mn ahırına. Hep o cımbıldağm türetmeleri! Bize ezelden düşman! Yılık Ati-ye’nin donunda yaş olsa bizden bilecek deli kavat! Ama dur sen, yeni yaptıracağı evi de ben yakacağım, dur!..»

«Nine kalkalım!..» dedi Ahmet. «Doktor dedi hemen çıkın…»

«Çıkarız! Tapulatacak değiliz hastanelerini! Issız sessiz! Boş değirmen! Baykuşlardan başka kimse yok…»

«Bütün arabalar gitmiştir, yarına kalırız nine.»

144

KARA AHMET DESTANI

«Hana gidelim, yatıp sabahı edelim…»

«Sabah kalkarız, erkenden…»

«Ferat’ın Hanı derler…»

«Bilirim ninem, yokuşun başında…»

«Paramız yeter mi? Az bir şey var kuşağımın arasında!»

«Nineciğim!» dedi Ahmet, «Anam verdi; tasalanma…»

Dinlenmişti bir parça. Bir parça geçmişti belinin ağrıları. Elini koydu torununun omzuna. Böyle yürümekle bambaşka bir güven duygusu geliyordu kendine. Sağlık Merkezi’nin işgöreni, sandalye indirip merdiven dibine oturmuştu. Doktor çıkıp gitmişti. Kimi aşağı, kimi yukarı yürüyordu insanların. Taşıtlar gidip geliyordu zızzzt zızt! Yavaş yavaş büyüyordu ilçe olalı eski Satırlar. Hükümet adını değiştirip «Yeşilova» yapmıştı.

Yürüdüler. Kimse onlara bakmıyordu. İşte bir nine, bir torun. Gür çamlı koca Eşeler dağı uzakta mosmor görünüyordu. Hiç belli değildi Irazca’nın döğüldüğü, sırtına taş sarıldığı! Görünmüyordu Ahmet’in içindeki buğuzlar, acılar. Yürüyorlardı. Memurlar Kulübü’n-den çıkıp evlerine gitmek üzereyken İbradılı Şevket Bey’le Savcıyı gördüler. Onlar da çağırıp bir şey demediler. Herkes avında kuşunda, kendi öpözel dünyasının içindeydi. Görmüyordu sağ göz sol gözü. Yürüyüp indiler Ferhat’ın Hanına kadar. Hanm alt yanında mana-vımsı bir dükkân vardı. Elmalar erikler, kırmızı domatesler… Fırın biraz aşağıdaydı. Berber vardı beri yanda. Göçmen Ferhat, ağzını yüzünü toplatmış, hem de «otel» diye yazdırmıştı kadim hanın kapısına. Atlı eşekli müşterileri de azalmıştı. Gelenler kıyılardaki hanlara bağlıyorlardı. Kasabanın orta yerinde, en gösterişli caddenin üstündeki bu hana eşek bağlanması yakışık almazdı artık. «Er şey değişeyri! Benim han da değişecek a bre paşam!..» diyordu.

Camlı kapıyı ileri itti Ahmet. Çekti ninesini. Tel saplı gözlüğünü alnına kaldırmış, gazete okuyordu hancı. «Buyrun bakalım…» dedi.

«Biz iki yatak istiyoruz…»

«Yani iki yataklı bir oda?..»

«Evet…»

«Olur bre paşam! İsim, soyad?»

«Ahmet Kara! Ninemi de yazacak mısın?»

«Onunki istemez!..»

I

KARA AHMET  DESTANI

145

«Kaç numara?»

«Emen yatacak mısınız? Çıkın dolaşın biraz…»

«Odamızı göster, belki oturmak isteriz.»

«Sekiz numarayı vereyim size.»

Çıkıp oturdular on dakika. Ahmet gidip helva ekmek, elma aldı. Yatakların üstünde yediler. «Anam çok sevinecek seni görünce!..»

«Köye mi gelecek?»

«Yok; biz gideceğiz ya!»

«Biz nereye gideceğiz?»

«Burdur’a.»

«Ne zaman?»

«Yarın… Öyle değil mi?»

«Haberim yok! Kim dedi bunu?»

«Savcıyla öyle konuştuk! “Köye gitmesin! Birkaç hafta şehirde dursun! Evi yandı, ninenden biliyor! Kini yatışsın…” dedi…»

Cık etti Irazca: «Gitmem şehire!..»

«Ama köye de gitmeyeceksin, ne olacak?»

«Nasıl gitmeyeceğim köye? Giderim; bir şey olmaz!»

«Kavga kıyamet! Bu sefer daha kötü olur nineciğim!..»

«Haha haha!..» etti Irazca. «Babasının oğlu! Yılgın babasının! Ot demişler, kökünün üstünde biter, boşa mı demişler?..»

Büktü boynunu, düşünmeğe başladı Ahmet. «(Yani nine; tersinden anlıyorsun her şeyi! Herif dedi kaçın biraz, varmayın kavganın üstüne. Sen diyorsun ille giderim. Herif seni idareten çıkardı, yolla-madı Bakırköy’e! Sen diyorsun ne hakkı var? Hakkı var, yok der mi eloğlu? Yasa elinde bir kere nine…)»

Bir süre konuşmadılar. Dışarlar karanlık oldu. İçerisi de karanlıktı. Usulca kalktı Ahmet; sordu:  «Yakayım mı elektriği?»

«Yakacaksan yaak!..» dedi Irazca.

«Halbuysam gitsek ne olur? Neden dayatıyorsun? Babam bir yandan, sen bir yandan! Halbuysam sen büyüksün bak…»

«Ben büyüğüm de baban küçük mü?»

«O da büyük tabii; ama…»

«Ama’sı ne?»

«Gitsek iyolur. Anam dedi al getir…»

«Getiremedim dersin varınca!»

10

146

KARA AHMET DESTANI

Uzunca bir susma oldu aralarında. Bir sözcükle bağlayıveriyordu torununu. Gık diyemiyordu Ahmet. Başka konulardan konuşup, öfkesini azcık yatıştırmayı denedi. Kerimoğlu’nun Durmuşla İzmir’e nasıl gittiklerini. İstanbul’da Köprü’nün üstünde nasıl gözlük sattıklarını, polis Nevzat’ın nasıl konuştuğunu anlattı. Trenleri, yolcuları, babasını, anasını anlatıp bitiriyor, sonra gene aynı yere geliyordu. «Şimdi varacağım, anam soracak! Şerfe’yle Osman da soracaklar: “Nerde Irazca ninem?” “Yok!” İyi olmayacak. Sen zaten beni sevmiyorsun. Biliyordum sevmiyorsun…»

«Siz beni çok sevdiğiniz için mi beş yıl gelmedin?»

«(De buyur! Bir söz söylüyorsun, söylediğine, söyleyeceğine pişman ediyor; de buyur!..)» deyip kalıyordu Ahmet.

Kolunu pencerenin tahtasına koydu, elini çenesine dayadı Irazca. Memurlar Kulübü’nün, onun yanıbaşmdaki içkili Lezzet Lokan-tası’nm ışıklar fışkıran camlarına bakmağa başladı. Uzaktaki camide namazlar kılındı. Yukarı Mahalle’nin hacı hoca takımı evlerinin yolunu tuttular. Sarhoşlar geçti sokağın ortasından. Gece bekçileri düdüklerini öttürmeğe başladılar. Irazca kıpırdamadan baktı pencereden: «(Nâlet! Leylek bacaklı nâlet! Beni alıp şehire götürecek de, “Korkusundan köyü bırakıp kaçtı!” dedirtecek! Leylek bacaklı nâlet! Tıpkı yılgın babası! Boşuna mı demişler elma dalından ırağa düşmez; keçinin çıktığı yere oğlağı da çıkar…)»

Ahmet, üzüntüden, korkudan, ninemi şehre götüremem korkusundan susup kaldı yatağında. Yan geldi omzunun üstüne. Sonra uyudu. Odanm ışığı yanıyordu. Ahmet’in uyuduğunun belki tâ gece yarısı farkına vardı Irazca. Kalktı birden. «Üşüdü!..» dedi. «Ay Deli Karı, pencereden dışarlara bakacağına, dön şu çocuğa bak! Ört üstünü!.. Kar yağar uyuyanın üstüne, üşüdü nineşim, dondu!..» dedi. Oturduğu yatağın yorganını açtı: «Ahmeeet, hey Ahmet; kalk!» dedi. «Kalk yatağına yat!.. Çişin var mı? İşeyecek misin? Kalk işe!..» Dürte sarsa kaldırdı Ahmet’i, helaya götürdü, getirip yatırdı, örttü üstünü. Söndürdü ışığı, kendi de yattı öylece. «Deli Karı, dondurdun çocuğu!» dedi yeniden. Sonra biraz köyü düşündü. Biraz şehirdeki Haçça’yı, Bayram’ı… Sonra iki kanımcık uyumak için gözlerini yumdu.

Sabahleyin ninesinin yüzüne baktı Ahmet, akşamkinin aynıydı. Yeniden söylemek cesaretini bulamadı. Dilinin ucuna gelip gelip ge-

KARA AHMET  DESTANI

147

ri gitti. O arada şehre giden otobüsler kaçtı teker teker. Sekiz buçuk, dokuzda gidecek olanlar da gitti. Kuşluğa doğru otelden çıkıp Yakalı Hasan’ın dükkânına girdi Irazca. Ahmet ardı sıra varıyordu. Geldiğini biliyor, bir şey demiyordu. Kuşağının arasından kâğıt para çıkardı: «Kına ver şuna!» dedi. Hasan’m oğlu oturuyordu dükkânda. Ufacık bir kesekâğıdmı yarım doldurup verdi, parayı çekmeceye attı. Çıkacaktı, geri döndü: «Lamba camı var mı?..»

«Var…» dedi delikanlı.

Bir tane de lamba camı aldı, ip geçirtti ortasından. Karatlı yoluna doğru yürüdü. Biraz gider sonra Erle yoluna bağlanırdı şose. Oradan da Ortaköy, Karataş; giderdi. Dünyanın yoluydu yayan.

«Bir yumağım var, sararım sararım bitmez, nedir?»

«Yol!.. Yol yol yoool…»

Ne severdi bilmeceleri? «Sararım sararım bitmez! Yaaa!..»

Bitmez olur mu? Bütün yollar biter. Yeter ki sen yürü.

Yürüyeceğim diye doğruluvermişti yayan! Akşamdan artan helvayı ekmeği kuşağına sarmıştı. Lamba camını boynuna asmış, kınayı kuşağının arasına sokmuştu. «Ardımdan gelen var mı, yok mu?» baktığı yoktu. Biliyordu Ahmet’in geldiğini. Işıklar kırına kadar yürüdüler konuşmadan. Yolun kıyısında bir ahlat vardı, oturdu dibine. Bir adım kadar yakınma oturdu Ahmet. Gene konuşmadılar. Biraz sonra kalktı Irazca, Ahmet de kalktı. Orhaniyeliler mısırlarını kırmışlar, kabaklarını çekmişlerdi. Bayındır yanından yaban kazları uçuyordu güneye güneye. Birer yanı alarıyordu havadaki bulutların. Biçe biçe esiyordu Dervent Boğazı’ndan bir ince ayaz. Tıpkı geçen yılki, ondan önceki yılki gibi güz geliyordu. Irazca önden, Ahmet arkadan, yürüyordu. Köyü geçip bir daha dinlendiler. Çeşmenin başında zahire yu-yorlardı. Yuyorlar, çullara kilimlere seriyorlardı. Su içip geçtiler hemen. Dereye girdiler. Mevlüt’ün Değirmen’inin önünde dinlendiler. Erle karakolunun bayrağı gene öyleydi. Duvarının üstündeydi Iraz-ca’nm getirdiği taş. Bakmadı o yana. Yürüdüler. Alan Çayırı’na gelince, başını çevirmeden sordu:

«Ne zaman açılıyor okullar?»

«Hangi okullar?» Anlıyordu ninesinin hangi okulları sorduğunu. Ama bekledi açıklasın. Açıklamadı. Biraz daha gittiler. «Ortaokulları soruyorsan on gün var…»

148

KARA AHMET DESTANI

Arap Değirmeni’ni geçtikten sonra bir daha dinlendiler. Çamra-ma’nm oradan sola vurdu Irazca. Ortaköy’ün içinden geçmeyecek, kestirmeden varıverecekti. Değirmen Deresi’ne girdiler. «Önden git, Sultanca teyzenden evin anahtarını al. Ben ağır ağır geleyim…» dedi, harıma saptı. Domates biber topladı kalanından. Patatesi çıkardı. Doldurdu önülceğinin eteğini, yürüdü. Tekke Odası’nın yanından girdi köy içine. Öylece yürüdü. Haceli’nin karısı Fatma gördü. «Oh olsun, halam çıkıp geldi!..» dedi. Baktı Fatma’nın gözlerine. Çok ağır göçüklerde kalmıştı, eli yüzü yassılıp gitmişti, kurtaranı yoktu!..

«Cımbıldak; bizimkini alıp gitti, kerpiç kestiriyor bu sefer! Evlerden saman toplattı. Yarın da taş kırdıracakmış. Taşkelle’ye demiş: “En iyilerinden üç usta bul Gökçeyaka’dan, seninle dört!” İkiniz içinden, ikiniz dışından, çabuk bitirin! İşçiliğini de köylü yapacakmış sırayla birer gün…»

Ahmet kapıyı açmış, oturuyordu merdiven başında .

«Odun filan var mı? Yoksa in aşağıya, yar…»

Ahmet indi, odun yardı biraz. Taşıdı yukarıya.

Evi ocağı, hayatı, merdiveni süpürdü. Çulu, hasırı çırptı, sonra su kaplarını alıp çeşmeye gitti. Kalabalık değildi suyun başı. «Salla salla vur garibe; garibana!..» dedi Kosa’nın karısı. «Herifin evi yanıyor, Irazca’yı yakalıyor! Ne olsa, ne varsa Irazca! Mahkeme de tar nık tapık soruyor oh olsun! Harıl harıl ev yaptırıyor şimdi. Almış Haceli’yi koltuğuna, fırtına gibi esip tozuyor. «İlkin benimkini yapalım, baharın da seninkini yaparız, köy içinden sattığım yeri gene sana veririm, onu durduran kaymakam gitti, öyle bir serseri dünyaya gelmez!» diyormuş. «Yapın, yapın!.. Yaptıklarınızı da bir yakan bulunur işallah!.. Köyün başından defolup gitmedi şu cımbıldak!»

Ne söyledilerse dinledi duydu, bir karşılık vermedi. Sırası geldi, suyunu doldurdu, döndü. Ateşi yakmıştı Ahmet. Çorba pişirdi, pilav pişirdi. Patates haşladı. Domatesle biberden salata gibi bir şey yaptı. Yiyip karınlarını doyurdular. Akşam Sultanca geldi. Ahmet öyle susuyordu. Irazca biraz konuştu, sonra tepsiyi tabağı çekti önüne. Belinde getirdiği kınayı kardı. Söktü başını, yakınmağa başladı. Ahmet geriye devrildi, oradan seyrediyordu.

«Azlığına bakma, pahalanmış diye az aldım Sultanca! Sana da, bana da yeter, haydi sök başını!..» dedi.

KARA AHMET DESTANI

149

Söktürdü kardeşinin başını. Başladılar ikisi birlikte yakınmağa.

«Ağızlarına bin kazan, on bin kazan sıçayım dürzülerin! Büttün dürzülerin! Garipmiş, garibanmış! Hiç de gariban değilim. Gene çıkıp geldim, oturdum yamacına! Toplasın soyunu sülalesini, yapsın ne yapacaksa!..» Kınayı yakınıp bitirdikten sonra sardı, sonra Ahmet’in yatağını serdi Irazca.

«Köye geldim diye sakın tasalanma torunum olacak! Ne zaman canın isterse o zaman biner gidersin Hacı Mehmet’in otoposuna! Sana şu kadarını söyleyim, baban olacak budala yazılmanı istemezse ortaokula, kaç gel Yeşilova’da yazıl, başında oturayım, ekmeğini edeyim, sobanı yakayım bitiresiye. Kulağında kalsın…»

17

ÇOCUKLARIN OKULA YAZILMASI

Babasına bir şeyi doğrudan soramıyor, bir işi doğrudan konuşa-mıyordu Ahmet. Ne söylese geri çevirecek, hem de azarlayıp bozacak gibi bir duyguyla basılıp kalıyordu. Anasına söyledi fıs fıs:

«Üç gün sonra okul açılıyor. Herkesler yaptırdı kaydını, ben ne olacağım? Yarın sonmuş, ne olacağım?»

«Bugün git, ne istiyorlar, anla!» dedi Haçça.

Orta lise bir yapıdaydı. İkisini bir müdür yönetiyordu. Sabahçı, öğlenci düzeninde okuyorlardı. Gidip bir daha anladı. «Kayıtlar yarın son!» diyordu görevli müdür yardımcıları. «Zaten kontencan da dolmak üzere. Yazılacaksan getir kâğıtlarını. Diploman, nüfus cüzdanın, asıllarıyla birlikte, on pullu zarf, sekiz de fotoğraf…»

Çıkıp hastaneye koştu. Anasını buldu gene. Emecek gibi sokuldu göğsüne. Ağlamaklı bir sesle: «Yarın sonmuş…» dedi.

«Akşam babanla konuşurum, yarın yazılırsın!»

«Yarın sonmuş, şimdi konuş! Ninem bana, “Orda yazdırmazsa Yeşilova’da yazdıralım, ben durayım başında!” dedi. Babam olmaz derse kayıtlar dolmadan Yeşilova’yı tutayım!.. Hemen konuş…»

«Bir şeyi istedin mi insanı doğurtursun kahbem Ahmet!» dedi Haçça, boşladı çamaşırı. Çıktı ikinci kata. Koğuşlarını silip bitirmiş, koridoru paspaslıyordu Bayram. Daşduraklı Hilmi de girip çıkıyordu elinde iğneler, ilaç kutuları. Karısının kendi çalıştığı kata gelmesinden hoşlanmıyordu Bayram. Ne işi vardı da geliyordu? Hele Daşdu-

KARA AHMET DESTANI

151

raklı Hilmi’nin gözü önünde, koridorun ortasına dikilip konuşacak mıydı şimdi? Haydi konuştu, akıllı uysal konuşmayı bilecek miydi Haçça olacak?

«Bayraam!.. Az bak, ne diyeceğim?»

Koridorun köşesine çekti karısını. «Bağırma!» dedi. «Usulcana konuşmayı öğrenemedin gitti!..» Baktı ileri geri, iyi ki yoktu sakınacağı biri. «Söyle çabuk!.. Başhekim dolaşıyormuş…»

«Ortaokulun kayıtları yarın son. Ne yapacağız oğlanı?»

«Oğlanı, kızı! ne yapacağız, değil mi?»

«Evet oğlanı, vede kızı?»

«Benim fikrimi biliyorsunuz; söyledim!»

«Fikrini biliyoruz ama çocuk ne olacak? Dünya senin benim fikrimizle yürümüyor! Daşduraklı Hilmi’nin fikriyle hiç yürümüyor! Kızı, oğlanı yazdıracağız ortaokula Bayram. Madem, âlemin gittiği yolların tersine gidecektik, neden geldik şehire? Âlem çocuk okutmak için ev tutuyor, anasını, yada karısını koyuyor başına; senin okul kulağının dibinde; nazlanıyorsun!»

Sustu Bayram. Hak veriyordu karısının sözlerine içinden. Ama birden teslim olmak işine gelmiyordu.

«Sen eskiden iyi amaçları olan adamdın! Karını kızını dinlerdin. Bozmazdın çocuklarını konuşurken. Üç beş yılın içinde ne oldun böyle? Evde konuşamadık fırsat bulup. Vakit geçmeden yazdıralım çocukları. Boşver ne derse desin gerici dürzüler. İmam-Hatip diye diretme. Çocuk heveslendiği yere gitsin. Şevki kırılmasın. Gönlünün olmadığı okulları zor okur. Kendin kulağınla duydun, Mestan Hoca da öyle dedi. Kayıtlarını yaptıralım, bir de köye gidelim. Bayram geliyor önümüzde. O küslüğü kaldıralım aradan. Hacı Mehmet’in otoposa dolarız…»

«Git şimdi, sonra konuşalım!» İtti karısını. Bağırsa bağıramayacak, bozsa bozamayacaktı. «Sonra konuşalım!» dedi.

«Sonra ama, fotoğraflarını filan çektirmediler daha! Vakit kalmadı. Günlerdir bir şey söylersin diye sustuk, söylemedin…»

«Çektirsinler yarın!»

«Bir günde fotoğraf verir mi fotoğrafçılar? Ortaokulunkiler haf-haftalık oluyor! Rekor Kemal’e yalvaracağız, iki günde yapacak…»

Bakındı, of puf etti: «Şimdi git, herif dolaşıyor dedim…»

152

KARA AHMET DESTANI

«Heey adı gözel Allahım, bu adam insanı delirtir! Bu işin geriye atılacak yanı yok Bayraam; çabuk cevap ver! Bayram gibi adı ba-tası Bayram!..» Birden parlayıverdi Alanlı Ayşe’nin hızı. Irazca, koyun melek kalırdı yanında.

«Üîan sen bela mısın başıma davun olası karı? Git, dinden imandan çıkarma beni! Ben kızarsam senin gibi de kızmam haa!..»

Ne yapacağını şaşırdı Haçça. Aşağıdan aldı olmadı, yukarıdan aldı olmadı. «Bağırma deli deli! Ben bağırdım, sen ne bağırıyorsun? Bağırma, ikimizi de atarlar işten! Olumlu cevap ver gideyim. Resimlerini bugün çektirsinler…»

«Peki çektirsinler… Çektirmekle…»

«On türlü konuşma erişikli Bayram!..»

Daşduraklı Hilmi baktı bir koğuştan çıkıp giderken.

«Çektirsinler git söyle! Yarın da kayıtlarını yaptırsınlar! Sen de Akşam Ticaret’e yazıl olsun bitsin! Ben de İmam-Hatip’e gideyim. Neden biribirimizle savaşıyoruz? Dileyen dileğini yapsın; tamam!..»

«Tamam Bayram;  sağol; hoşçakal!..»

, Koşarcasına indi merdivenlerden. Hastanede filan olduğunu unu-tuverdi. Kapının dibinde bekler buldu Ahmet’i. Tutup başından salladı: «Gidin çektirin resimlerinizi! Çabuk!..»

Yüzü güldü: «Anacığım!..» diye kıkırdadı Ahmet.

«Ne gülüyorsun deli deli çocuuuk?»

Susayım diye zorladı kendini, puşkurdu Ahmet.

«Böyle deli bir baban oluşuna mı gülüyorsun?»

«Biz resimlerimizi çektirdik; ona gülüyorum…»

«Çektirdinizse kayıt yaptırın, ne duruyorsunuz?»

«Anacığının!..» dedi, fırladı Ahmet. Taksiye, otomobile çarparım, kamyona faytona çiğnenirim demedi, koştu. Gazi Caddesi’nden vurdu, toz toprak içinde, yerde alıp gökte savuran Cumhuriyet Ala-nı’ndan koştu. Bir solukta evlerine geldi: «Kalk!» dedi Şerfe’ye. «Zari-larımızı alıp kayıtlarımızı yaptıralım!..» Tuttu kardeşinin elinden, koşturdu onu da.

Zarflar ellerinde geçtiler alandan, caddeden. İnip gittiler. Açık Hava Müzesi’nin önünden.

Görevli müdür yardımcısı:

KARA  AHMET  DESTANI

153

«İkiniz kardeş misiniz?» diye sordu.

«Evet öğretmenim, kardeşiz öğretmenim…» dedi Şerfe. Kuşdille-rini, kibar konuşmaları iyi biliyordu.

«Çok mu kaldın sınıflarda sen?» Ahmet’e sordu.

«Hiç kalmadım, okula geç girdim de ondan…»

«Niçin geç girdin?»

«Karataşlıyız biz. Köyde okul yoktu…»

«İkinizi aynı sınıfa vermiyoinım. Birinizin yabancı dili İngilizce, birinizin Fransızca yapacağım. Peki veliniz nerde? Kim olacak? İmzası gerekiyor… Yok mu babanız?»

«Var da… Babamız hastanede çalışıyor. Annemiz gelse olmaz mı öğretmenim?»

«Olur tabii, gelip imzalasın…»

«İmza bilmez öğretmenim…»

«Öyleyse baban gelsin…»

Ahmet atıldı: «O da gilmez! Parmak basar ikisi de…»

«Siz iki okumuş, niçin öğretmediniz onlara?»

«Öğreteceğiz öğretmenim…»

«Peki biri gelip parmağım bassın…»

Okuldan çıkıp hastaneye koştular. Atıldılar analarının kucağına. Sarılacağız, öpeceğiz diye düşürdüler Haçça’yı. Bir zaman dizini dirseğini oğdu: «Aferim! Hep böyle başargan olun! Yollarda deli deli koşmayın! İyi çalışın, liseye de yazdırayım sizi. Çalışmazsanız dünyada yazdırmam, durumları görüyorsun; haydin bakalım…»

Akşamı nasıl ettiklerini bilemediler iki kardeş. Evin önünü, avluyu, hayatı süpürdüler. Suları doldurdular. «Bir an önce çıkıp gelsin anamız!» diye beklemeğe başladılar.

Akşam evde ne fırtınalar kopacağım biliyordu Haçça. Navrum-lu Ali’ye, çamaşırcı Nafize hanımla, «Bir iş mahana edip akşam bize gelsin!..» diye haber gönderdi. Kendisi de çıkıp önden yürüdü eve. Kurnalı Süleyman’ın karısı Haya’ya da söyledi: «Böyle böyle, çocukların okula kaydı yüzünden savaş olacak gibi, ne olur, bir mahana bulup gelin akşam…»

Gelmeden geleceği önlemek için çırpınıyordu böyle. Çocukları, karabiber buldurmak için çarşının tâ öteki başına yolladı. Bir de ip

154

KARA AHMET DESTANI

verdi Şerfe’nin eline: «Şundan bulup üç çile alın. Boş vakitlerimde ikişer şiş öreyim…»

Kapı takırdadı. «Geliyor, geldi!» diye küp küp etti yüreği. Usulca baktı, Hava’ydı. Hayata koştu, «Henüz gelmedi daha!» diye fısıldadı komşusuna.

«Öyleyse şimdi gideyim, geldiği zaman geleyim!» dedi Hava, geri gitti gülerek.

«Gülme komşum! Eşşek eşşeği Ödünç kaşır. Süleyman dellendiği zaman da ben sana gelirim, hiç gülme…»

Biraz sonra Bayram’ı kapıda görünce, karşıdan bağırdı Hava:

«Haççacık gm!.. İşin yoksa az gel, yada ben geleyim, seninle bir iş konuşacağım! Önemli bir üş!..»

Komşusunun böyle buluşlarını severdi Haçça:

«Bayram şimdi geldi, kusura bakma da sen buyur!» dedi.

Koştu geldi Hava. Elinde bir yün çorap vardı. Eskiyen yerlerini söküp aşılayacakmış ama bilemiyormuş; bulamıyormuş «göz»lerini. «Ha ne olur bir gösteriver! Bizimki Şeker Fabrikası’nda işçiliğe kadar yükseldi, hâlâ köylü çorapları giyiyor! Ben de hiç bilemem örmesini, aşılamasını…»

«(Bizim mahallenin karıları işte böyle vidalı!)» dedi Bayram. «(Bildiği halde bilmezmiş gibi sormağa geliyor! Bizimkiyle kavilleş-tiler! Ama yooo!..)»

Hava gitmeden Asiye damladı: «Haçça komşuuu! Yeni tarhanandan bir pişirim versene! Çok canım çekti, akşama kaynatayım…»

«(İyi iyi! Hepiniz cem olun, hepiniz bizde akşamlayın!..)»

«Bayraam!..» diye Süleyman çıkıp geldi bu sefer. «Yahu bizim biladerin oğlan evlenecek Kurna’da. Okuntu yollamış, bir de mektubu var, beş altı arkadaş toplanın gelin, düğün elle, yağmur yelle, diyor. Sen, senin arkadaş Navrumlu Ali, Daşduraklı Hilmi Efendi filan gider miyiz birlikte?»

«(Gideriz kavat Süleyman!) Gideriz kardaşım hayhay!..»

«Valla billa çok yaşşa Bayram komşu! Öyle yavuz arkadaşsın, yamanlığın Suriye’de bulunmaz! Çok yaşşa…»

«Ne böyle yaşşa yaşşa çekiyorsun, görülecek asıl işin neyse onu söyle Süleyman?» diye çıkıştı Bayram. Gözü Ahmet’le Şerfe’ye kaydı o sıra. Şimdi Ahmet’ten çok Şerfe’ye kızıyordu. «(Haydi o erkek;

KARA AHMET DESTANI

155

 

çoğunluğu erkeklerin oluşturduğu okulda senin ne işin var?)» Fakat onların beklediğini değil, mahalleyi istedikleri kadar cem etsinler buraya, beklemediklerini yapacaktı. Daha çok acılar verecekti, hiç çıkmayacaktı içlerinden…          \

Süleyman gitti kızarak: «Ulan Bayram Kara, seninle konuşmamak için çok yeminler ediyorum, ama sabah akşam yüz yüze bakıyoruz surda, neyse!..» diye söylendi giderken. Süleyman’ın ardından Navrumlu Ali geldi. Bir Singer dikiş makinesi alacak olmuş da, «Varsa 500 lira!» demeğe gelmiş.

«Bana lira deme, ben lira değilim!» dedi, bağırdı Bayram, çocukları da güldürdü. Sonra çattı kaşlarını birden. «Ne gülüyorsunuz? Bir yanlışlık mı yaptık?» Susakaldı çocuklar. «Bende para yok Ali! Bizim evde o işleri Haçça bilir. Sor; varsa versin…»

Gidip hemen 300 lira getirdi Haçça. «Kusura bakma komşu! Bulunan bu kadar. Bize de gerek olur 500 istemeğe gelirsek, siz de 300 verin!..» dedi.

«Allah bin bin razı olsun! Bin…» çekerek gitti Ali.

Süleyman’ın karısı Hava yeniden geldi: «Gösterdiğin gibi yaptım …ya, bilmiyorum olmuş mu? Bir bakıver…»

Yeniden Süleyman geldi: «Eğer kalbini kırdımsa hoşgör…» dedi.

Yatsı okunasıya sürdü bu oyun. Yemekler gecikti.

«Haydi gayri haydiii! Acıktım…» diye bağırdı Haçça.

O sırada Aligil de yemekler yenildi bitti sanarak oturmağa geldiler mi! «(Benim haberim yok, bunlar yahudi şirketinden tutkun olmuşlar!..)» dedi Bayram, kızdı iyice.

Geç vakit oldu. Çocukları yatırdılar. Güldürücü yarenlikler aradı Ali. Bulamadı Süleyman. Hava, biraz açık saçık köy hikâyeleri anlatmağa çalıştı. «(Başka çare yok, ne yapayım? Domuz gibi somurtuyor şuna bak!)» dedi. İyice geç oldu, kalkıp gittiler.

Haçça’nm kalbi nerdeyse duracak, kendi de yıkılacaktı. «Neden yazdırırsın ikisini de? Neden gelip hastanede Daşduraklı dürzünün önünde sıkboğaz edersin insanı?» diyecek diye bekliyor, yatak yaparken bastığı yeri şaşırıyordu. Su testisini deviriyor, kediyi çiğniyordu. Bayram da ne soruyor, ne kurcalıyordu. Çıkardı ceketini, pantolonunu, giydi pijamalarını. Haçça, leğeni ırbığı getirdi yıkasın ayak-

156

KARA AHMET DESTANI

larını. Sonra peşkiri tuttu. Sormadı numaraları kaç, şubeleri ne, kim oldu velileri, kim bastı parmağını?

Bayram sormayınca, Haçça da bir şey demedi, öyle gitti bir süre: Köyden gelme yün yatağın bir bölümüne kaplumbağa gibi büzüldü Bayram. Bekledi yorganı da Haçça örtsün. «(İnat bir sende mi var domuzun herifi? Ben de örtmüyorum!)» dedi; oyalandı parmağının ucuna kıymık batmış, iğneyle çıkaracağım diye. Sonra kendisi de soyunup giyinmeğe başladı.

Bayram’ın sinirleri çivrişiyor, patladı patlayacak hale geliyordu, ama Haçça’nm beklediğini yapmayacaktı, daha etkileyici bir yönden alacaktı hıncını. Yanının üstüne yatmıştı, kıpırdamadan bekledi yatağın kendine düşen bölümünde. Çıtı çıkmıyordu. Çıkacak gibi de değildi. Biraz güvence bulunca yorganı örttü usulca, lambayı söndürdü. Beriki bölümüne de Haçça sokuldu iki kişilik kadim yatağın.

18

OKUL GİYSİLERİ

Pazartesi açılıyordu ortaokul. Pazardan başladılar hazırlanmağa. Hepsi, Bayram’dan başka hepsi gidecekti sanki;  ilk gününe değil; diploma törenine sanki. Öyle girişmişlerdi. Çorapları, gömlekleri, yakaları tokaları bir bir hazır edilmeli, ütülenmeli, kolalanmalıydı. Şer-fe’ninki kolaydı da, Ahmet’inki zordu. İlkokulundaki gibiydi Şerfe’ ninki. Kumaştan takım kestirmek gerekti Ahmet’e. Pantolon ceket tam olacaktı. Terzi elinden çıkacaktı. İlk gün hazır olacak diye zor-lamıyorlardı bereket. Şapka, çorap, pabuç. En önemlisi kravat… Bayram, kimi zaman boşladığı namazları, borcuyla birlikte kılmağa yeniden başlamıştı. Kılıyor namazını, bir çapa alıp bahçedeki ağaçların diplerini çapıyor, güllerin diplerini eşiyordu. Sonra çıkıp iki dolaşıyor, uzak duruyordu evdeki çıldırıkların dünyasından.

Gerçekte Osman da gidecekti yarın okula. Ama onunki önemli olay sayılmıyordu. Önemli olay, Ahmet’le Şerfe’ninkiydi.

«Aman yavrum Ahmet! Aman yavrum Şerfe! İlkokul gibi değildir ortaokul! İlkokulda birer öğretmeniniz vardı, ortaokulda onar!.. Çalışı-çalışıverin! Gözüne girin hepsinin. Sonra, sakın birbirinizle dö-ğüşmeyin okulda. Eller çatarsa, biribirinize arka çıkın. Siz vurun ilk yumruğu, şehre geldik diye basılmayın. Döğülmeden gelin, gerekirse döğün, Ahmeet, kardeşine göz kulak ol anam! Bakarak ol, çok dak-laşır şehrin piçleri! Çalışkan olun. Hep «iyi», «pekiyi» olsun karneniz. Ahmeeet bak anam! Şerfee bak anam…»

158

KARA  AHMET DESTANI

«Yeter artık anneee!..»

«Sus artık anaaa!..»

«Sustum anam, sustum yavrum! Ah bir de izin günüm olsaydı, sizi ben götürseydim yarın!.. Neyse! Her şeyiniz hazır; kendiniz gidersiniz. Gider, yerlerinize oturursunuz…»

Süleyman’ın karısı Hava, Ali’nin karısı Asiye gelip oturdular gene. Bir bela çıkmasın diye pır pır edip duruyordu Haçça’nm yüreği. Komşular da çıkıp geliyorlardı halden anlayıp.

Bayram, yanlamasına yatıp yönünü duvara verdi. Gün kavgasız kapandı diye şükür çekip Haçça da sokuldu yanma. Olaysız geçti gece. Sabahleyin birer çay içip çıktılar. Ayrıydı hastanede işleri.

Şerfe hazırladı kahvaltıyı. Yüreklerindeki çırpıntıdan konuşamıyorlardı. Dar-acele yiyip içip çıktılar. İlk gün ders yapılacaktı sanki! Temelli darmadağın olmamış ilkokul çantalarının içine boş defterlerini koydular. Bir başından bir başına yürüyerek geçtiler şehri. Başka mahallelerden, okullardan, köy okullarından gelmiş öğrenciler doldurdu Lise’nin bahçesini. Ortaokul sabahçı olmuştu. Ama şubeleri ayrıydı Ahmet’le Şerfe’nin.

«Ortaokul, ilkokula benzemez!» diye başladı öğretmen. Bayandı. Matematik dersine gelecekti. Sayı nedir? Nasıl bulunmuştur? Kaç türlü sayı vardır? Matematik kaça ayrılır? Matematiğin yararları nedir? Kendisi sorup kendisi cevaplandırıyor, dersi tek başına işletip götürüyordu. O gitti coğrafyacı geldi. Beş öğretmen geçti sırayla.

Son saatte müdür yardımcısının dersi vardı. Okulda nasıl dav-ranılacak, öğretmenlere nasıl selam verilecek, forma, lastik ayakkabı, takım giysi, gömlek, kravat; neler alınacak, saçlar nasıl kesilecek; anlattı bir bir. Giysiler için de bir hafta süre verdi.

Altı kız vardı Ahmetgil’in şubesinde. Onları öne oturtmuşlardı. Sonra boyu büyük olanlar arkaya gitmiş, yılığı düzgün olanlar önlere oturmuşlardı.

Uzun olduğu için arka sıralardan birine düştü Ahmet. Bir sırada iki kişiydiler. Hidayet’ti arkadaşının adı. Bileği kalın, elleri demirci eli gibi iriydi. Pantolonu dar geliyordu. Gömleğinin kolu kı-salmıştı. Ceket giymemişti. Hem de gülmüyordu. O çıkmadı diye Ahmet de çıkmadı birinci dersten sonra teneffüs’e. İkinci dersten sonra, «Haydi çıkalım!» dedi. «Sen  çık«» oldu Hidayet’in cevabı.

KARA AHMET DESTANI

159

Üç kişi daha vardı onun gibi, çıkmıyorlardı. Ahmet çıkıp dolaştı biraz. Sonra bir daha çıkmadı.

Neler alınacak, hangi defterler tutulacak, getirdiği boş deftere not etti. «(Babama söylesem kızar; anama söylerim. Ortaokulun giderleri çok!)» diyordu içinden. Hidayet defter kalem getirmemişti. Her halinden mahcupluk akıyordu; bir yoksunluğu vardı.

Akşamüstü, «Sözlük bir tane alırız, Atlas bir tane alırız…» diye konuştular Şerfe’yle. «Aynı şubede olsak kitapları da idare ederdik!» dediler. Haçça geldi, giysi işini söylediler önce. Şerfe’ye yeni önlük, siyah pantolon alınacaktı. Çarşıda Mercangil’de varmış. Sınıfındaki kızlar söylemiş. Şeker Fabrikası’ndaki mühendisin kızıyla oturmuşlar; adı Necla’ymış. «Çok tatlı arkadaş anne!» diyordu. «Mühendis kızıyım diye burnu şöyle değil!..» Elini burnuna götürüp gösterdi nasıl değil.

Ahmet de anlattı ceketi pantolonu, pabuçları, gömleği, kravatı nasıl olacak. Hangi defterler, hangi kitaplar alınacak. «Daha gelmeyen hocalar var tabii, onlar da söylesin, hepsini birden alırız. Çarşıda Durusoygil’de varmış. Bir tane de dolmakalem alacağız anne. “Defterleri mürekkeple yazacaksınız!” dedi coğrafyacımız. Ben de çok seviyorum dolmakalemle yazmayı. Çarşıda var…»

«Vardı kalemin halbuki! Eskittin ilkokulda, koydun şuraya! Dursa da ortaokulda kullansan ne vardı!   Dinlemedin   babanı…»

Bayram girip geldi: «Bizi kim dinliyor ki Ahmet dinlesin!» diyecekti, yuttu. Konuşmuyordu iki gündür.

«(Bu herif bizimle grev yapıyor!)» dedi Haçça kendine. «(Bakalım ne kadar sürdürecek?)»

Sofra zamanına kadar alınacakları saydılar iki kardeş.

«Yeterin artık çocuklar!» diye bağırdı Haçça. «İlk günden başlamayın! Nasıl olsa kaydınızı yaptırdık, lüzum edenleri de sırayla alacağız. Hemen şimdi istemiyorlar ya…» Göz göze geldiler Bayram’ la. Kaçırdı gözlerini Ahmet’in, Şerfe’nin üstüne. Birden pişman oldu Haçça: «(Niçin bozuyorum çocukları? Yoksa ben de Bayramlaşıyor muyum?)» Sonra gitti, Ahmet’in başına koydu elini: «Alırız anam, helbet alırız!..» dedi. «Yalnız bun verip durma arka arkaya. Hocalarınız yazdırsın, hepsi belli olsun, sırasıyla alırız evelallah! Ne derdimiz var sizlerden başka? Babanız çalışıyor, ben çalışıyorum. Hep

160

KARA AHMET DESTANI

sizin için çalışıyoruz yavrum. Tatilim olan günlerde evlere temizliğe giderim. Yoksun koymam sizleri işallah!..»

Bayram’a sordu, konuşsa Daşduraklı Hilmi Efendiyle, dışardan kumaş alıp hastanenin terzisine diktiremezler miydi Ahmet’in takımları acaba? Gene öyle duvardan yana döndü, horlaya horlaya uykuya daldı, karşılık vermedi.

«Küsmekle sıkacaksın bizi öyle mi Bayram?»

Kendi kendine karşılık verdi: «Evet küsmekle!»

«Attım iki çocuğu ortaokula, ne halim varsa göreyim öyle mi?»

Gene kendi kendine karşılık verdi: «Evet öyle!..»

«Öyleyse ben de bakarım çaresine Bayraam!..»

Ertesi gün öğleye kadar, kimden kumaş alabilir kime diktirebi-lir, düşündü durdu. İkindin birlikte çıktılar arkadaşı Nafize’yle. Onun daha beşinci sınıftaydı bir kızı; bir oğlu üçüncüde! Ama biliyordu ortaokulun dertlerini. Yukarı çarşıya çıkıp esnaf arasından yürüdüler. Bütün çarşıyı dolaşıp sordular. Kaç taneydi yan yana terziler! «Sen paradan haber ver Haçça abla!» dedi Nafize.

«Elimde olanları veririm, yetmezse satarım!»

«Nelerin nelerin var da biz görmedik kııız?»

«Elmas küpelerim, inci gerdanlıklarım…»

Terzi Alihsan’a girdiler. «Sırf sormak için…» dedi Nafize. «Ortaokula çocuk yazdırdık da; giysi diktireceğiz…»

«Çok güzel, ucuz kumaşlarım var!» dedi Alihsan. «Gelip beğensin birini, ölçü alıp dikelim. On güne kadar hazır olur!..»

«Bir hafta vermiş süreyi hocaları.»

«Yetişmez! Onca çocuk; bir haftada…»

«(Parasını nasıl bulacağız diye düşünüyordum, bir de süresi mi çıkıyor başımıza!)» dedi Haçça, tasalandı.

«Kaça çıkar ceket pantolon, kumaşı sizden?»

«Kumaşı beğenin, parası kolay…»

Biliyordu esnafla konuşmayı Nafize. «Zaten her kumaştan olmaz ortaokul giysileri? Biraz koyu kumaş ister, değil mi?»

«Koyu olursa iyi olur tabii!..»

Bir kumaş gösterdi, kendinden yollu, siyah! «Bundan olursa 400, 450’ye çıkar sanırım. Boylu mu çocuk?»

«Çok boylu değil ama boylu biraz.»

KARA AHMET DESTANI-

161

«Çıkar 450’ye! Astarını şundan koruz, sağlamdır.»

Kumaş seçilmeden, ölçü alınmadan pazarlık zordu. Çıktılar. «Başka yerlerden soralım mı Nafize?» dedi Haçça.

«Ayvaz kasap, bir hesap! Çocuk yokken sorsak ne fayda?»

Geçip gittiler eve doğru. «Keşke okuldan sonra hastaneye gelseydi Ahmet! Getirseydik yanımızda…»

«Alır, döneriz; çok kıvratıyorsun Haçça abla!»

«Ben mi kıvratıyorum? Ahmet kendisi! Okul!..»

Hiç oturmadılar evde. «Kalk Ahmet, kalk kalk kalk!..» deyip kaldırdı çocuğu. «Biz terziye gidiyoruz, oturun siz!» dedi ötekilere.

Şerfe ayaklandı: «Bana da alınmayacak mı pantolon?»

«Seninkini hazırlardan alacağız…»

«Çarşıda Mercangil’de varmış ya?»

«Yarından sonra pazardan bakarız!»

Büyüttü dudaklarını Şerf e, domaştı.

«En kızdığım küsmek! Babaları küs şimdi!»

Candan birine derdini söylemek istiyordu. Duymazlıktan geldi Nafize. Boğuldu söz.

Terzi Alihsan kendisi aldı Ahmet’in ölçülerini. Kendinden yollu siyah kumaşı da koydu masanın üstüne. «Bundan olursa 420’ye dikeriz! Başka yerlere de bakın, daha ucuza bulursanız, onlara diktirin. Esnaflıkta darılmak olmaz…» dedi.

Bakıştılar Nafize’yle.

«Ustam, o yirmisini atsan, başka yerlere gitmesek?»

«Yo yoo, gidin! En ucuzu benimdir!»

«Yirmisini at, sana diktirelim…»

«Kurtarsa atarım!»

«Kurtarır!»

«Valla kurtarmaz!»

«Kurtarır kurtarır…»

Çok uğraştılar, 410’dan aşağı inmedi Alihsan. Döktü düşündü, döndü bir daha düşündü Haçça: «(Daha bunun gömleği, kravatı, ayakkabısı var. Kitapları var, Kızınkiler var. Nerde bu kadar hazır para?)» Sordu usulca: «Parayı peşin mi alacaksın ustam?»

«Dikiş bitince isteriz. Ama peşin verirseniz alırız.»

11

162

KARA AHMET DESTANI

Düşündü gene. Ahmet’e döndü: «Bu kumaşı sevdin mi anaşım? Madem dikilecek!..»

«Olur; bundan olsun…»

İki gün sonra gelip prova olacaktı. Nafize saptı Üçdibek’e. Onlar ana oğul geçip Karasenir’e vardılar. Başı yerde, suçuka suçuka yürüyordu, eve yaklaşınca da suskuya gömülüyordu Ahmet. «Dünyanın gideri açıldı benim yüzümden, bizim yüzümüzden! Daha kitaplar alınacak! Kimbilir ne kadar küsecek babam?» İndirip bindiriyordu durmadan. Şerfe hâlâ domaşıyordu. Haçça sofra hazırlığına koyuldu. Bayram nöbete kalmıştı «şükür»!

Sofrayı koyduktan sonra, «Haydi toplanın silah başına!» dedi. «Ahmet’in giysilerini ısmarladık! Osman’ıma da alacağım pazardan! Ona da pantolon alacağım, carının altına! Yeni pabuçlar alacağım! Ben oğluma her şeyleri alacağım! Ben oğlumu orta lise okullarına yazdıracağım. Necip Bey’in oğlanları hangi okullara gittiyse, oğullarım da gidecek. Gözlüklerini takınıp büyük doktorlardan olacak Osmanım! Haydi ye anam, haydi anaşım!» dedi okşadı. Baktı yan gözle, gittikçe kararıyordu Şerfe. Kızın domaşmasını sevmiyordu. Do-maşıyor diye hep Osman’a söylüyordu. «(Çatlasın kurtlu kancık!)» diyordu içinden. «(Sana da pazardan bakarız dedik işte! Altın Makas terzilerinden mi dikineceksin gıı?)»

«Şerfe’ninkileri de alırız pazardan, değil mi?» dedi Ahmet.

«Bakalım; belki… Belki alırız…»

Kuduruyordu kız: «(Bakalım’mış!)»

«Mercangil’de varmış değil mi?»

«Mercangil’i çok pahacı diyorlar, bakalım!»

«Pazardan buluruz öyleyse, değil mi?»

«Bakalım dedik ya; düşünürüz…»

Sofra kalktı. Bulaşıkları yıkadı. Hâlâ Şerfe’nin pantolondu konu. Sonunda koyverdi kendini, ağlamağa başladı kız. «Yağmurlar bo-şandıııı!» dedi Haçça. «Ne zamandır yağacak diye korkuyordum, yağdı sonundaaa!..»

Doyasıya ağladı: «Ben bilmiyor muydum, beni sevmiyorsunuz? Babam da sevmiyor, siz de sevmiyorsunuz! Ben Karataş’a gidip ninemin kızı olacağım, bahar gelsin, hemen gideceğim… Bahar gelmeden de kaçıp giderim ben. Ninem Yeşilova’da okutur. Durur başımda

KARA AHMET DESTANI

163

okutur. Irazca ninem en çok beni seviyor!..» Ağıt söyler gibi söylüyor, ağlıyordu.

Haçça kalkıp yatakları hazırladı. Tek başına uzandı karyolaya. «(Gerekirse bunu da satarız! Ne yapacağız simden sonra karyolada yatıp da? Şimdiye kadar yattık ne öğrendik?)» Bayram yanındaymış da işittirecekmiş gibi konuşuyordu.

Hafta bitti, bayrak töreninde Müdür konuşma yaptı. Pazartesiye her öğrencinin giysilerinin, kitap, defter, gömlek, kravat vesaire-lerinin tamamlanması gerektiğini bildirdi. Selamlaşmayı, okul disiplinine uymayı anlattı. Disiplin Kurulu’na seçilen öğretmenleri saydı. Okul-Aile Birliği toplantısının gününü söyledi. Bakanlık Müfettişlerinin de yakında çıkıp gelebileceklerini duyurdu. Valinin, Milli Eğitim Müdürünün okulu her an denetleyebileceklerini anlattı. «Bilmiş olmanız gerek, ortaöğretim, ilköğretim gibi zorunlu değil. O bakımdan, eksiklerinizi vaktinde tamamlayıp. Paydooos!..»

Öğrenciler, «Sağooouul!..» diye çınlattılar ortalığı. Küçük sınıflardı daha çok bağıran.

Yan yana yürüdüler Ahmet’le Hidayet. Nurten diye bir kızla önden gitti Şerfe. «Ben pazartesiye yokum belki!» dedi Hidayet. «Babam para alamadı patronundan. Ağlasunlu Kemal’in yanında işçi olarak çalışıyor. Kemal’in hızarı var. İsparta’ya kavak vermiş, alamamış parasını, o da işçilerine veremiyormuş. Bir de diyorlar kumarda ütülmüş dürzü! Ölçü bile aldırmadım daha. Zaten babamın gönlü şöyle böyle…»

Kısalmış kollu gömleğinin içinde kıvıl kıvıl kaynıyordu Hidayet. Mavi bezli lastik ayakkabılarla yolda rasladığı taşa, çöpe şut çekiyordu. Çantası yoktu. Geçen yılki arkadaşlardan bulmuştu ders kitaplarının birazını. Kolunun altında sıkıyordu onları. «Cumartesi pazarları babamın yanında çalışıyordum. Ağaç veriyordum hızara. Biçilmişleri de alıp yığıyordum malı malına. Herifin elinde para yok ki çalışalım. Anam bırakıp köye gitti. Bugün belki ben de giderim. Köyden bir daha gelmem. Bugün belki okulu bırakacağım. Garibanların okuması zor. Ortaöğretim zorunlu değil!..»

Açık Hava Müzesi’nin önünden yukarı doğru yürüyorlardı. Ka-rasenir’in tâ öte uçundaydı HidayetgiFin kaldığı kiralık ev. Hiç bakılmamış, genişletilmemiş bir gecekonduydu.

164

KARA AHMET DESTANI

«Kim var şimdi sizde?»

Biraz gittiler, Cumhuriyet Alanı’nın ortasında dikilip duran anıtın ardından dolaştılar. Geçten geç cevaplandırdı Ahmet’in sorusunu Hidayet:

«Allah var şimdi bizde!..»

Karasenir’in ağzına gelince Ahmet arkadaşını çekti: «Bize gitsek, birlikte yesek, sonra sizin eve, oradan da babanın çalıştığı hızara doğru varsak?»

Sarı dişlerini göstererek güldü, sonra donuklaştı Hidayet:

«Bu kılıkta hiçbir yere gidemem. Okula geldiğime bakma. Benim gibi beş altı gariban var diye geliyorum. Pazartesiye onlar da çullarım değiştirecekler…»

«Anam babam yok evde, gidelim?»

«Kardeşlerin var, hiç gelemem!»

Üsteledi, gönlünü edemedi arkadaşının.

«Öyleyse yemekten sonra ben size geleyim, oradan gidelim hızara. Babanla konuşuruz. Ağlasunlu Kemal’i görürüz…»

«Köye gitmek istiyorum! Ne yapacağım hızarda?»

Ayrılıp eve geldi Ahmet. Şerfe yeni alınan pantolonunu asmıştı askıya. Önlüğünü de çıkarıp asmıştı. Sofra hazırlayacaktı. «Sen bugün terziye gitmeyecek miydin giysilerini almağa?»

«Bugün müydü?»

«Tabii bugündü.»

«Unuttum…»

Unutmamıştı. Hidayet’in yanında yakışık aldıramamıştı terziye sapmayı. İkindiüstü çıkıp vardı. Prova etti usta. «Pazar günü de çalışıp yetiştirelim, madem söz verdik!» dedi Alihsan. Akşam anasına anlattı. «O yetiştirir yetiştirmeğe de, biz parayı yetiştirebilecek miyiz? Daha dünya var aybaşına!..» diye tasalandı Haçça.

Navrumlu Aligil’den para istedi gidip. «Ne olur Bayram’a du-yurmayın, gene aramız açık!» dedi.

Pazartesi giyinip gitti Ahmet. Aklı fikri Hidayet’teydi. Gelecek mi, gelmeyecek mi? Okula vardı, eskileriyle gelmiş üç kişi daha vardı sınıfta. «(Keşke ben de öyle gelseydim, destek olurduk birbirimize! Çoğuz diye geri yollayamazlardı…)» Öğretmenin girmesinden iki dakika önce süzülüp girdi Hidayet. Her yanı çırılçıplaktı sanki.

KARA AHMET DESTANI

165

Alarıp kızararak oturdu Ahmet Kara’nın yanına. «(İköğretim gibi zorunlu değil ortaöğretim, ama garibanların okuması zorunlu!)» diyordu Ahmet içinden. «(Başka nasıl düzelir durumumuz?)»

Üçüncü derste Müdür yardımcısı geldi. Anlattı ilerden geriden. Disipline ve buyruklara uymaktan. Niçin söz dinlemediklerini sordu giysi yaptırmayanlara. «Ne dedim size geçen gün? Zorunlu mu ortaöğretim?»

«Değil öğretmeniim!» diye bağırdı beş altı kişi ön sıralardan. İnceli kalınlı çıktı sesler. Çoğunluğu sustu smıfın. Giysi yapınma-mışların numaralarını aldı yardımcı: «Müdür Beyle konuşayım, birkaç gün daha hoşgörürse görür, görmezse ben anlamam!» deyip gitti. Yassıgüme’den, Hacılar’dan, Akyaka’dan çocuklar vardı. Köyleri yakın sayılırdı. Gelmişler okuyorlar, akşamüstleri dönüyorlardı.

«Çıkmak yok arkadaşlar!» diye bağırdı biri kapıya durup. Öteki de kürsüye çıktı. «Dört arkadaşımız var şurada, yeni giysi yapma-madılar. Mavin Bey, “Zorunlu mu, değil mi?” diye sorunca, birkaç arkadaşımız, “Değil öğretmenim!” diye bağırdı, duyduk. Bu davranış yanlıştır arkadaşlar. Bir kere biz ilkokul çocuğu değiliz. “Öğretmenim öğretmenim!” yok. İkincisi, yağcılık hiç yok! Zorunlu değilse de geldik okuyacağız. Yaptıramadı diye çekip gitsin mi arkadaşlarımız? Biz ortaokul öğrencisiyiz, bize yakışır mı?»

«Sana ne be?» diye bağırdı kızların yanında oturan.

«Anlayışın kısa olduğu için anlayamadm! Biraz daha büyürsen anlarsın!» dedi kürsüde konuşan.

Hidayet ayağa kalktı arkadan:

«Benim yüzümden kavga çıkmasını istemiyorum. Babam parasını alamazsa bu hafta bırakacağım, siz okuyun arkadaşlar!..»

Epeyce uzun bir sessizlik oldu. Öğretmen geliyormuş gibi yerine oturdu ayaktakiler. Doğru dürüst dinlemediler sonraki dersi.

Öğleyin paydos olunca Ağlasunlu Kemal’in hızarına gittiler. Köylerden kavak gelmişti kamyonla. Onları indiriyorlardı. Beklediler. Bir kamyon bitince başka kamyona geçmeden babası geldi: «Gene yok oğlum para. Velakin tanış bir terzisi varmış kavatm. Ona söyleyecek, biçtireceğiz bir kat giysi sana. Öyle konuştuk…»

Yüzü rahatladı Hidayet’in. Dikilmiş gibi sevindi giysileri. Sormadı ne zaman biçtireceğiz? Yürüdüler Ahmet’le. Caddeye çıkınca

166

KARA AHMET DESTANI

açtılar adımlarım. Kanrıcı Oteli’nin önüne kadar koştular. «Sormadık hangi terzi, ne zaman biçecek kumaşı, ne zaman yetiştirecek? Sor-saydık keşke!..»

«Akşam sorarım ben…»

«Akşam sorarsın. Sabah okul var. Öğleden sonra gidersin terziye. Hafta dediğin ne zaten? Gene alır numaraları yardımcı!..»

«Aaah ah!» etti Müze’nin yanında Hidayet. «Öyle olmalı, isteyen istediği giysiyle gelmeli, soran karışan olmamalı…»

«Aaaah!» dedi Ahmet de. «Yada herkesin okul giysisi!..»

«Giysiler mi öğrenecek bilgileri?»

«Sen haklısın!» dedi Ahmet. Geçtiler Cumhuriyet Alam’ndan.

Cumhuriyet Bayramı geldi, gene dikilmedi Hidayet’in giysileri. Büyük törenler yapılacaktı. Vali başta, Tümen Komutam, daire müdürleri; stadyum’da toplanacaktı ilin ileri gelenleri, esnaf, öğrenciler ve halk! Askerlerden sonra okullar geçecekti rap rap rap! Okulda üç gün prova yaptırdılar, bazı dersler kaynadı. 28’inde Müdür son kez denetledi hazırlıkları. Geçiş sırası Ahmetgil’in sınıfa gelince, Hi-dayet’i, Hidayet gibi iki çocuğu, bir de ayak uyduramıyor diye Ak-dereli Hayri’yi ayırdı. Ayırdı daha başka şubelerden elH kadar öğrenciyi: «Siz gelmeyin yarın! Giysileriniz hırpani!..» dedi.

Ahmet de, Hidayet de ilk duyuyorlardı bu sözcüğü. Yürüyüşün provası bitip de okuldan dağılınca yolda biribirlerine sordular. İkisi de bilmiyordu anlamını. «Her halde ibne puşt gibi bir söz!» diye baktılar biribirlerinin yüzlerine. «O kadar kötü anlamı olsa der mi aca-ca?» Durakladılar biraz. «Onca insanın içinde giysisi olmayanları ayırdığına göre der!» dediler.

«Ayırsın be!..» dedi Ahmet.

«Siz yürürsünüz, ben seyrederim uzaktan!»

Eve gelince sözlüğe baktı, yoktu o sözcük. Anasına sordu, bilmiyordu. Babasına sormağa cesaret edemedi.

19

UÇURAN BAŞARILAR

Acıyla başlamıştı ortaokul. Ve sıkıntıyla. Ne okulda tat vardı, ne evin içinde. Belki önü hep böyle tatsızlıktı. Gerilerde kalmıştı günlerin yaşanırı. Daha yaşanırları da ilerdeydi elbet. «(Dayanacağım!)» diye bir duygu kabardı içinden. «(Ne olursa olsun dayanıp anamın yüzünü ak edeceğim!)» Bunu bazan Şerfe’yle de konuşuyordu. «Her gün birer saat anam için çalışacağım fazladan! Yedi yerine sekiz alacağım…»

Aklı fikri nottaydı. Ödü sıdıyordu tek dersim zayıf gelir diye. Başyardımcı, derse geldiği bir gün, uyarmasını yaptı: «Ortaokul hiç benzemez ilkokula, gözünüzü açın! Bol verir ilkokulda öğretmenler sekizleri onları! Ortaokulda zordur beşi koparmak! Onun için sıkı çalışın! Yoksa dökülürsünüz sapır sapır!..»

Anlamını bilsin bilmesin ezberliyordu dersleri. Ezberliyordu İn-gilizceyi, Türkçeyi, Tarihi, Coğrafyayı, Fiziği, hepsini. Sinemaya gitmiyordu. Bakmıyordu topun filan ardından. Bir ödev verildi mi, in-celeye araştıra, sile boza, sabahı ediyordu. İlkokuldan artan defterlerin yapraklarını karalamada kullanıyor, sonra temize çekiyordu. Birer de dolmakalem almıştı anaları, babalarına belli etmeden. O hâlâ grev’deydi, konuşmuyordu.

Türkçeye Sabiha Ersoy geliyordu. Çıtı pıtı bir öğretmendi. İlk o kaldırdı Ahmet’i. Sesli okuma yaptırdı. Okuma iki türlüydü. Sesli okuma başkalarının dinleyip anlaması içindi.

168

KARA AHMET DESTANI

«Haydi oku, bize de dinleyip anlayalım…Ahmet Kara!» Bir gülüşme oldu sınıfta. Çattı kaşlarını Sabiha Ersoy. Susturdu gülenleri. «Okumak Zevki» adlı parçaya başladı Ahmet.

Bir gün de, «Herkes birer şiir bulup defterine yazacak, sonra sınıfta okuyacak! Yazacağınız şiirler ders kitaplarından olmayacak, başka kitaplardan, dergilerden olacak! Kitaplığa, kitapçılara gidin, arayın…» dedi. Son sınıftan bir öğrenci, «Antolojilere bakın!» diye yol gösterdi. «Sen de amma bilgisizsin!» der diye soramadı: «Antoloji ne demek?» Eve gelip sözlüğe baktı gene. Anlamını öğrenince böyle bir kitabı nereden bulabileceğini düşünmeğe başladı. Kitaplık yoktu şehirde. Demokrat Parti Halkevi’ni kapatmış. Kitaplarını bodrumlara tıkmıştı. Kitapçılara gitmeliymiş en iyisi. Bir akşamüstü gidip aradı. Yirmi liraydı tanesi. Diyemedi anasına ver yirmi lira gidip alayım. Belki aynı ödev Şerfe’ye de verilecekti, gene diyemedi. Bir arkadaşı alsa da ondan yararlansaydı. Yoktu alan. Yaz gelince gözlük satmağa mı gitseydi yoksa? Önde oturan kızlardan birinin babasının değirmeni varmış, o almış bir tane. Dolandı çevresinde. Acaba bir saatliğine alabilir miydi? Teneffüslerde gidip yakınında durdu: «Güzel mi aldığın antoloji?» diye başlayıp sonra istemeyi tasarlıyordu. «A’a’a!.. Çok güzel! Alacaksanız tavsiye ederim!» dedi kız, konu bağlandı. Düşündü Ahmet: «Ben antolojiyi lisede alayım diyorum, bu yıl Sözlük aldım. Kardeşime de Atlas aldık. Beraber yararlanıyoruz…» «Şe-rife’nin abisi» diye hoşgörüyle davranıyordu kızlar. Genellikle çekingendiler. Evlerinden, okuldan iyice sınırlı idiler. Bir kızla ilk kez böyle iki üç cümle konuşuyordu. «İçinden bir tek şiir yazacağız diye, koca kitabı satın almalı mı insan, onu da bilmiyorum!» dedi. «Ay, ne yapsam! Ben sana veririm, ama herkes ister?» «Hidayet arkadaşıjnla yararlanıp hemen getiririm! Söylemem başkasına!» dedi Ahmet. Çabuk çabuk söyledi bunu. «(Nasıl olsa yüzsüzlüğü ele aldım. Hidayet’i de söyledim, bakalım, ne olacak?)» Bekledi: «Çıkarken ver, akşam evinize getireyim!»

Kaleminin silgisini dişlerine götürmüş, geviyordu kız.

«Bizim evde Hidayetle hemen seçer, yazarız…»

«Benim seçtiğimi seçmek yok ama, değil mi?»

«Sen hangisini seçtin söyle, biz başka seçelim!»

Durup düşündü: «Ben daha seçmedim!» dedi. Biraz daha durdu.

KARA AHMET DESTANI

169

«Bir şartla veririm!» dedi usulca. «Bana da seçersen bir tane! Ben okudum okudum seçemedim…»

«Ohoo!.. Seçerim tabii!» dedi Ahmet. Okuldan çıkarken aldı kitabı. Kız için seçtiğini kâğıda çekecekti hem de; öyle anlaştılar.

Hidayet tutturdu yolda giderken:

«Ben sizin eve gelmesem, bir tane de benim için seçip yazsan?»

«Yazarım…» dedi; ona da söz verdi.

Akşamüstü aldı kitabı, kapandı hayata. Anlamadıklarını atıyordu. Anladıklarının sayfalarını belli ediyordu. Sonra dönüp birer daha okuyordu. Birincisini kız için, ikincisini Hidayet için, sonrakini kendi için yazdı. «(Bir tane de Şerfe için yazayım, yarın ona da gerekir!)» dedi. Değişik yazılarla yazmayı da biliyordu. «(Ama acaba kendi yazılarıyla karşılaştırmaz mı öğretmen? En iyisi, benim yazdığımdan kendileri yazsınlar, yapsınlar bu kadarını!» dedi. Eski defterlerinin boş yapraklarına beş şiir daha yazdı. Bunlar da yedekti.

Ertesi gün kitabı, seçtiği şiiri verdi kıza. «Senin için bunu yazdım. Öğretmen inceler belki, kendi yazınla yaz!» dedi.

«Yazarım!» dedi kız. «Ben seçmekte zorluk çekiyordum.»

Akdereli Seyfi’ye verdi seçtiklerinden birini. Bulamamıştı.

Sabiha Ersoy şiirleri sınıfta okuttu, sonra topladı. «Bunlardan ödev notu atacağım. Başka bir gün, şiir nasıl yazılır, onu anlatacağım. Birer tane yazıp getireceksiniz…» İşte o zaman anlaşıldı Ahmet Ka-ra’nm sınıfta «en zeki» öğrenci olduğu. Sabiha Ersoy onun «Yolculuk» şiirini beğendi en çok. Okuttu sınıfta. Yoktu başka «9» alan. Çoğu yazıp vermemişti. Kimisi kitaplardan çekmişti. Bildi öğretmen. Kuyumcu İsmail’in oğlu Tuğrul: «Ahmet Kara da kendi yazmadı hocam, o da kitaptan çekti! Nurten arkadaşımızın verdiği antolojiyi okudu, gördük!..» dedi.

Kalkıp karşılık verdi: «Siz kafanızdan yazın dediniz, ben de kafamdan yazdım! İsterseniz hemen burda da yazabilirim öğretmenim, şey hocam…»

«O kadar kolay değildir şiir yazmak! İki dakikada olmaz hemen!» dedi Sabiha öğretmen. Fakat Ahmet nerdeyse ağlayacaktı. Çok gücüne gitmişti. Sezdi bunu. «Nurten’in antolojisinden bende de var, Ahmet’in «Yolculuk» şiiri oradakilerin hiçbirine benzemiyor. Ahmet onu kafasından yazdı. Susun bakalım…»

170

KARA AHMET  DESTANI

Çok şiir yazdı sonra. Getirip bazılarını gösterdi öğretmene. O da, bir defter al, oraya yaz. İlerde ozan olursun…» dedi.

Sabiha Ersoy, başka şubelere de kafadan şiir yazma ödevi vermişti. Duyanlar birer tane yazdırmak için Ahmet’e geldi. «Hidayet arkadaşa ikişer buçuk yatırın, bir gün sonra alın!» dedi şakasına. «Hiç olmazsa şiir defterinin parasını çıkarayım. Bedava bedava yazıp duruyorum, uşağınız yok!» Şakasına söylemişti ama, çok gıcığına gidiyordu kimi şehir çocuklarının beleşçiliği! Keşke beşer lira deseydi. Kimi dörder kıtalık, kimi beşer kıtalık, on dört şiir yazdı bir haftanın içinde. Paralarını aldı. Bir yandan aldı, bir yandan da sanki hırsızlık yapmış gibi sucuktu, korktu.

Sabiha Ersoy, başka şubelerde de güzel şiir yazan çocuklar çıktığını söyledi derste. Birinin ikisinin adını verdi. Ahmet’in yazdığı şiirleri veren çocuklardı.

Karneler dağıtıldı sonra. Ahmet’in de, Şerfe’nin de yoktu kırıkları. Altı yedi, sekiz dokuz’du notları. Ahmet’in Türkçesi sekiz. Beş altı kişi daha vardı zayıfı olmayan. Ötekilerin dörder beşer.

Hidayet’in altı tane! Uydurma bir pantolon ceketle gelip gidiyordu. Yenisini yapınamamıştı. Ağlasunlu Kemal’den para almıştı babası, borçlara vermişti. Çok paraydı terzinin istediği. «Bu yıl olmaz, işallah gelecek yıl olur oğlum!» diyordu hızar işçisi.

Karne tatili bitince Müdür başyardımcısı, Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu’nun açtığı bir yarışmanın yazısını okudu bayrak töreninde. Bir yazma yarışmasıydı. Konu serbestti. İsteyen ortaokul öğrencisi girebilecekti. Ahmet, «Bayrak» adlı bir şiir yazdı, götürüp verdi Türkçe öğretmenine. «Fakat sen şiir yazmışsın, düzyazı olacak!..» dedi Sabiha Ersoy.

«Ben düzyazı yazamam öğretmenim, şey hocam…»

«Yazamaz olur musun? Şiir daha zor…»

«Şiir yazılacak sanmıştım ben…»

«Bak, bu şiirde söylediklerini düz yazıya çevir. Biraz da genişlet. Şiir yazdığına göre bunu da yazarsın; haydi bakalım!..»

Yazar mıyım, yazamaz mıyım? Düşünmedi. Çok hoşuna gidiyordu bu öğretmenin sözleri. «Yazıp gelsem bir bakar mısınız?» diye sordu. «Tabii bakarım!» dedi sevgiyle. Çok uzatmadı, götürdü ertesi gün. Öğretmen okumuş, bir iki yerine işaret koymuştu, bir iki

KARA AHMET DESTANI

171

sözcüğünü düzeltmişti. Çağırdı: «Buraları düzelt. Bir de, “Ay yıldızın ve renginle her bayraktan güzelsin, senin için canımı veririm al bayrağım!” cümlesini ekle, daha güzel olur…» dedi.

Temize çekti «Bayrak» adlı yazısını. Bütün okuldan toplananları yoladılar. Ankara’ya. Günlerini doldurdu sonucu beklemek. Evde, okulda, yolda düşündüğü konu buydu. Her gün Sabiha Ersoy’un, başyardımcının çağırıp söylemelerini bekliyordu. Hiç kuşkusu yoktu, An-kara’dakiler de beğeneceklerdi yazısını. Ne olacaktı beğeneceklerdi de? «Takdirname» alacaktı. Öyle söylemişti öğretmen. Doğru anasına götürecekti. Babası da görecekti. Çocukluğunda, Sultanca teyzesinin evinde yılan çıkmıştı bir gün, delik tıkamağa gitmişlerdi baba oğul. Çabuk çabuk yürümüşlerdi köy içinden. Onunla nasıl candan konuşmuştu o gece babası! Güroluk çamlığına götüreceğinden söz etmişti! İşleri ters gittiği için götürememişti. Hep öyle candan olmasını istiyordu babasının. Nasıl yumuşacıktı o zaman? Nasıl seviyordu oğlunu! Hiç olmazsa anasının yarısı kadar sevseydi!

Coğrafya ödevlerini, haritalı Tarih ödevlerini yapıp bitiriyor, varsıl durumlu arkadaşları, «Benimkini de yap, al paranı!» diyorlardı. Bir kötülüğün içine kendi ayaklarıyla adım adım gittiğini seziyordu. Sabiha öğretmen öğrenirse silip atardı gözünden gönlünden! «Parayla ödev yapmıyorum bundan sonra!» diye bağırdı.

«Parasız yap Ahmet Kara!» dediler.

«Babanızın uşağı yok!» dedi o zaman da. «Sıkın kıçınızı, kendiniz yapın serseriler!..» Ne yapacaklardı? Saldıracaklar mıydı? Hidayet yok muydu yanıbaşmda? Vardı ama hiç sesi çıkmıyordu.

Kürelenip geldiler: «Şimdiye kadar yaptıklarınızı söyleriz biz de!»

«Zararınıza olur: Öğretmenler geri alırlar notlarınızı!.. Hem de Disiplin’e verirler. Benden çok siz alırsınız ceza…»

Anlaştılar sonunda: Birer daha yapacak, başka yapmayacaktı. Ama gelmedi sonu. Bir sürü beleşçi doluydu okul.

Ankara’ya giden yarışma yazılarının sonucu okul kapanacağına yakın geldi. «Beğenilen yazılar» arasındaydı Ahmet Kara’nın «Bayrak» yazısı. Bunun için «İnsanlar Âlemi» adlı bir kitabı armağan olarak göndermişlerdi. «Çocuk ve Yuva» dergisinde yayınlanacaktı yapıtı. Bayrak töreninde Müdür ortaya çıkardı, herkesin içinde verdi kitabı. Bir de öğdü. «Bu çalışkan ve zeki öğrencimizin varlığıyla öğü-

172

KARA AHMET DESTANI

nen okulumuz, onun yeni başarılarını her zaman bekleyecektir!..»

Dergiler, gazete kesikleri, kitaplar vermeğe başladı Sabiha öğretmen. Boş vakitlerinde okuyordu. Gelecek yıl da okul kitaplığının yönetiminde çalıştıracaktı. Şimdiden söz veriyordu.

Şerfe, abisinin elinden tuttu: «İkimiz birlikte gireceğiz hastanenin kapısından. Anneme müjdeyi ben vereceğim…»

Avluda ileri geçti. Başhekim, yada yardımcılar görse ne demezdi? Analarının evine girer gibi, çılgm, girip geliyorlardı.

Daha karşıdan bağırdı Haçça: «Yavaş yavaş girmeyi bilmez misiniz siz? Söz mü işittireceksiniz?»

«Haha haha!..» güldü Şerfe. «İnsanlar Âlemi» kitabını tutuyordu göğsünde. Sürdü annesinin önüne. «Kimin bu, bil bakalım?»

Kitabı itti Haçça: «Kiminse kimin? Ben ne bileyim? Uslu uslu girin! Bir gören olursa azarlar… Kızar Personel Şefi filan!»

«Ne diyecek? “Aferin Ahmet Kara’ya!” der. Müdür bile kutladı. Ankara’dan geldi abime bu! Takdirname de geldii!..»

«Bayrak yazım gittiydi ya ana, beğenmişler!»

«Ne dedin, ne dedin; bir daha de bakayım?»

Necibe Hanım bıraktı işini. Nafize şaşırdı, bıraktı işini:

«Bir daha de; ne dedin?»

Ahmet’in dili tutulmuş gibiydi. Şerfe anlattı: «Ankara’dan abi-min Bayrak yazısını beğenmişler, bu kitabı armağan olarak göndermişler. Bayrak töreninde verdi Müdür…»

Kucaklayıp göğsüne gömdü Haçça oğlunu, ağladı. Nafize kitabı kapıp fırladı kapıya. Tapir tapir koştu. Doğru ikinci kata gidecekti, Personel Şefi çıkıverdi karşısına. Az öteden Başhekim yardımcısı geliyordu. Elinde kitapla ne yapacağını, nereye gideceğini bilemedi Nafize. Tutup salladı: «Öğünç duyulacak bir iş! Haçça Kara’nın oğlu, Ankara’da birinci olmuş! Bu kitabı yollamışlar…»

«Getir bakayım!..» dedi Başhekim yardımcısı.

«Türkiye’nin birincisi olmuş, çok zekâlı bir çocuk!»

«Bayram Kara’mn oğlu mu? Liseye mi gidiyor?»

«Ortaokula gidiyor Efendim. Bayrak yazısı yazmış!»

Okudu Başhekim Yardımcısı: «Kompozisyon yarışmasında “Bayrak” adlı düzyazısıyla Seçici Kurul’un takdirini kazanan Burdur Ortaokulu l/B öğrencisi Ahmet Kara’ya engin başarı dileklerimizle…»

KARA AHMET DESTANI

173

«Aferim Ahmet Kara’ya, Bayram Kara’ya!»

Personel Şefi, «Git Bayram’ı çağır!» dedi Nafize’ye.

O da gitti Haçça’yı çağırdı. Heyecandan ne yapacağını bilmiyordu. Ellerini önlüğünde kurulayarak gelip iki adım karşıda durdu.

«Bayram’ı çağır dedim. Git çağır…»

Bayram geldi, acaba gene ne var? Haçça dikiliyor, Nafize çağırıyor. Başhekim yardımcısı, Personel Şefi dikiliyorlar. Ellerinde bir kitap. «(Eşşeğin sıpası hırsızlık mı yaptı yoksa?)» Sonra, aynı haltı Şerfe’nin de yiyebileceğini düşündü. Dizleri titriyordu. Daşduraklı Hilmi de inip geliyordu merdivenden aşağı. Gittikçe büyüyen bir toplanma oluyordu Personel Şefinin kapısının önünde.

Çamaşırlığın kapısında siniyordu Ahmet, Şerfe’yle.

«Kutlarım seni Bayram! Gel bak, Namık Bey de kutlayacak. İnşaallah daha büyük başarılara erişir yavrun! Memnun olduk…»

Kinayesine söylemiyordu ya! İnşaallah kötü bir şey yoktu.

«Bir şey bilmiyorum Şefim, ne olmuş?»

«Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından açılan yarışmada oğlunun yazısı beğenilmiş, bir takdirname, bir de kitap gönder-misler. Kitabın adı «İnsanlar Âlemi”. Yeryüzündeki ırkları tanıtan bir kitap. Dinsel değil gerçi; fakat faideli…»

«Benim Ahmet mi kazanmaş Şefim?»

«Senin Ahmet tabii!»

Haçça’dan yana bir göz attı, sonra önüne baktı. Arandı; ne denir böyle durumlarda? «Sayenizde Şefim! Vatan sağolsun! Okusun; mesleğini eline alıp, sizler gibi dinine, devletine hizmet etsin!..»

«Aferim Bayram Kara; memnun olduk…»

Kitabı uzattı Bayram’a. Odasına çekildi. Başhekim yardımcısı da kutladı, çekildi odasına. Bayram kitabı bir süre tuttu elinde. Nafize sokuldu yanına: «Gözlerin aydın Bayram abeeey!..»

«Aydınlıklar içinde kal Nafize bacım; sağol!»

Haçça’ya uzattı kitabı: «Gidin haydin!» dedi. Yüzü bir ılımıştı. «Korktuğum çıkmadı…» diye seviniyor, sonra başarı kazanmış bir çocuğun babası olmanın duygularını anlamağa çalışıyordu. Kitabı alırken Haçça bir şey diyecek oldu, bilemedi ne diyeceğini. Titredi. Ahmet’le Şerfe uzaktan bakıp bakıp çekiyorlardı başlarını.

Daşduraklı Hilmi sokuldu usulca. Çekti yukarıya doğru:  «Ya-

I

174

KARA AHMET DESTANI

narım yanarım da neye yanarım biliyor musun? Böyle zekâlı bir çocuğu götürüp lise ortasına yazdırdın, ziyan zebil ettin, ona yanarım! Hiç olmazsa İmam-Hatip’e yazdırsaydın, İslam’a yarayışlı olurdu. Haydi gene hayırlı olsun! İrade-i külliye Allahü teâlânın elindedir, unutma! Hangi yoldan yürümesinin daha hayırlı olduğunu, önünde sonunda O tayin eder…»

«(Hay gerici dürzü haay!..)» dedi Haçça içinden. «(İlle bir kılçık kaçırırsın insanın genzine! Kendi döllerini versen olmaz mı İmam -Hatip’e? Bizimkilere ne karışıyorsun?..)»

Bayramla Hilmi çekilip gittiler.

Birden bambaşka bir düşüncenin parıltısı belirdi Haçça’nm gözlerinde: «(İşte her gün böyle bir şeytanın elinde Bayram! Ayart büyüden kuvvetli diyen boşa dememiş! Melek gibi adam, elek gibi kaldı bu çakalların elinde!)»

Nafize’yle Necibe teyze birer daha kucakladılar Ahmet’i öptüler. Şerfe’yi de okşadılar.

«Abim herkesin ortasına dikilince çok sevindim anne! İçim bir hoş oldu. Dedim ki ben abimi bu kadar çok seviyormuşum demek! Hiç kimsenin adını söylemeyip de sadece abimin adını söyleyince şuram yanar gibi oldu…»

«Yavrum! Kara Şerfe’m! Anasının biriciği!..»

«Darısı bizimkilerin başına işallah!..»

«Darısı cümle yoksul çocuklarının başına!» dedi Haçça.

Kitabı Şerfe’nin eline verdi. Ahmet’in sırtını yepti. «Şimdi evimize gidin. Osman gelmiştir. Yemeğinizi yiyin. Evimizi boş bırakmayın. İkindin okunmadan gelirim, haydin kuzularım…»

Para var mı, yok mu cebinde, kuşağında, onu düşündü. Bayram’ in yanında var mıydı, alabilir miydi? Kuru boş mu gidecekti böyle bir günde eve? Çocuklar çıkıp hastaneye gelmişler, bir şey verememişti ellerine!..

İkinci üçüncü sınıflarda hep böyle başarılar bekledi oğlundan. Personel Şefi gibi, Başhekim yardımcısı gibi büyükler beğendiklerine göre, Bayram’la Hilmi ne derse desin, konu hiç onların dediği gibi değildi; ayağına bir taş almadan menziline erişirdi inşaallah! Önünde sevinmemişti, sonunda sevinirdi, daha iyi olurdu. .

«Zaten benim demem, yönünü temelli dine çevirsin, dünya iş-

KARA AHMET DESTANI

175

lerinden ilgisini kessin demek değildi. Fakat madem bu kadar zekâlı, bu yönde okuması daha iyi. Maksat vatana hizmet değil mi?..»

Navrumlu Ali’nin karısı, mahsus, iç çeke çeke bir kalıyordu, Bayram biraz ılısın. «Keşke bizimki bunun yarısı kadar olaydı! Ne demek Türkiye çocukları arasından fırlayıp o kitabı almak! «İnsanlar Âlemi» demek, aynı zamanda insanlık bakımından da birinci demektir. Burdur’un tarihinde yok böyle iş…»

Kurnalı Süleyman başka biçim traşlıyordu:

«Tamam canım; bir şey demedik! Sonunu gefirir inşaallah! O olacağına bu olmuş, ne fark eder! İkisi de devletin okulu!..»

Hidayet, arkadan kala kala geliyordu. Şerfe iki üç kez «zayıf»lai aldı, ikiden üçe geçerken «bütünleme»ye kaldı. Ahmet, şiir yazıyorum, hocaların hepsi tanıyor diye, daha çok sorumluluk duymağa, ölüp dü-şesiye çalışmağa başladı. İkinci sınıfta da giydi birinci sınıfta dikin-diklerini. Yazın da gitti Örmeciler’in tuğla ocağında çalıştı Hidayetle. Hidayet çalışıyordu; babası Ağlasunlu Kemal’den düzenli para alamıyordu.

20

BULDURAN KİTAPLAR

Dolanıp güz geldi. Bir takım yeni giysi diktirdiler. Yeni ders kitapları aldılar. Sabiha Ersoy Alanya ortaokuluna gitti. Abdullah Utku adında yeni bir öğretmen gelmeğe başladı üçüncü sınıfta Türkçeye. Bunun öyle şiir yazmak, düzyazı yazmak gibi ödevler verdiği yoktu. «Okumak, okuduğunu anlamak demektir. Okuduğunu anlamayan öğrenci ne yapsa boş. Türkçe dersinin başlıca işlevi, okumayı verimli halde sonuçlandırmaktır. Bu amaçla sizlere bol okuma alıştırmaları yaptıracağım. Kitap okuyacaksınız, özetleyip tanıtmalarını, eleştirmelerini yapacaksınız. Dergiler getireceğim size. Her gün gazete okuyacaksınız…» diyordu.

Ahmet, «Köyümde Bahar», «Özlediklerim» diye yeni şiirler yazmıştı. Madem sormuyordu şiir yazan var mı diye, kendisi verip «Hocam, bir inceleyin, acaba nasıl olmuş?» diye sorabilirdi.

Verdi bir gün dersten çıkarken.

«Okur, görüşümü söylerim…» dedi.

Dört gün ses çıkmadı. Hafta tatili girdi araya. Pazartesi son derse getirmiş, verdi geri: «Başka var mı? Varsa göreyim?» dedi.

Hâlâ yanında getirip götürüyordu.şiir defterini. «Var!» dedi, çıkarıp gösterdi.

«Alayım defterini. Okuduktan sonra görüşelim.»

Bir hafta, on gün geçti. Bu arada bir kitap okuyup özetleyecekti her öğrenci. Yirmi kitabın adını yazdı tahtaya. «İsteyen bunlardan

KARA AHMET DESTANI

177

seçebilir!» dedi. Öğretmenin yazdıklarından birini özetledi Ahmet. En beleşçilerden iki çocuk için de kolay yanından özetler yazdı; verdiler öğretmene. «(Şiirlerim için ne zaman çağıracak, konuşacağız? deli olacağım!..)» diyordu kendi kendine.

Çağırdı bir gün. Su Deposu’nun altındaki Delibaba’nın orada bir evde kalıyordu. Karısı, anası, bir de küçük çocuğu vardı. Yürüye yürüye eve vardılar. Çıktılar yukarıya. Sedire oturdular karşılıklı. Karısı, anası, ayrı ayrı hoşgeliş ettiler. «Yetenekli öğrencilerimden Ahmet Kara!..» diye tanıttı Ahmet’i. «Konuşacağız biraz. Şiirler yazıyor. Güzelleri var. Güzel; fakat…» Durdu burada.

Yüreği güm güm vurmağa başladı. «Hepsi ordan burdan aşırma!» mı diyecekti yoksa? En korktuğu buydu. Okuduğu şiir kitapları «Asya Şarkıları», «Yayla Dumanı», «Bir Ömür Böyle Geçti»… Nurten’den gördüğü antolojiyi de sekiz on kez aktarmıştı, ama hiçbirinden bir tek dize almamıştı. Belki ancak yararlanıyordu. «Aşırma» sayılır mıydı bu da? Hem madem «aşırma» sayılıyordu, Sabiha Öğretmen niçin söylememişti? Yüreği vura vura beklemeğe başladı yeni öğretmeninin «fakat»ım.

«Söylediğim kitaplardan hangisini okudun?» «Cemile’yi…» «Sevdin mi?» Sustu Ahmet. «Nasıl buldun Cemile’yi?» Susuyordu ne söyleyeceğini bilemeden. «Yoksa anlamadın mı? Çıkarmadın mı özetini?» «Çıkardım…» «Nerede geçiyor olay?» «Adana’da, fabrikada…»

«Bir de konusu köyde geçen kitaplardan salık vereceğim sana. Bildiğime göre sen bir köylü çocuğusun. Ama epeydir ailenle birlikte şehirde oturuyorsun. Baban annen sağlık emekçisi olarak hastanede çalışıyorlar. Senin gibi bir emekçi çocuğu, nasıl olur da emekçilerin, köylülerin hiçbir sorununa değinmeden, kendi yaşamına hiç bakmadan, havadan civadan şiirler yazar? Yok baharı özlemiş de, yok kar yağmış da, yok vatanı için ölecekmiş de, bayrağının rengi almış da… Al tabii; güzel bayrak tabii; vatan için öleceksin; ama sonra? Sonra

r                –                                                          12

178

KARA AHMET DESTANI

ne olacak? Deden de; babanın amcası da öldüler vatan için; sonra? Sonrası, bugün? Şiirlerin güzel ama, hava civa! Ne yapacağını söyleyeceğim eğer ozan olacaksan, istiyorsan…»

Başını kaldırdı ilk olarak.

«Çok sıkıştırdın çocuğu!» diye araya girecek oldu anası.

«Aman Abdullah, şekerim…» diyecek oldu karısı.

«Pardon! İyiliği için söylüyorum. Eğer bütün köylülerin, emekçilerin sevdiği, yararlandığı bir ozan olacaksan, ayağını yere, toprağa basacaksın. Köylülerin, emekçilerin yaşamına bakacaksın. Onların dertlerini anlatacaksın. Neler çekiyor insanlar bir lokma ekmek için, nasıl alın terinin karşılığını alamıyor, bin çalıda asılı kalıyor hakları; dikkatle bakacaksın, konularını onların yaşamından alacaksın. Yeni insanlar, yeni olaylar yazacaksın. Daha böylesi yeteri kadar yazılmamış ama, yazılanları okuyacaksın. Dergileri izleyeceksin. Okumadan şiir yazılmaz mı? Senin şimdiye kadar yazdıkların gibi yazılır. Bunlara kötü demiyorum. İyi de değil. Hava civa dedim, yaşamın gerçekleri yok içlerinde. Bir emekçi çocuğu olduğun halde, onların hiçbir sorunu yok. Aşkı, öfkesi, özlemi yok. Oysa ne büyük bir dünyadır o! Şiirlerinle bir anlatabilsen!..»

Anlıyor muydu yeni öğretmeninin söylediklerini? Ah, bir iki örnek olsaydı önünde! Okuyup görseydi onları! Sedirin yambaşmda kitap dolu iki dolap duruyordu. Şiir kitapları yok muydu acaba? Dergiler görüyordu sehpanın üstünde. Dediği türden şiirler bunların içinde yok muydu?

«Defterini vereceğim geri. Alıp gideceksin. Bir de kitap vereceğim. Senin gibi bir köy çocuğunun yaşamından dilimler var içinde. O gerçi şiir kitabı değil. Zaten böyle şiirler çok yok edebiyatımızda. Olanlardan vereceğim. Bu tür şiirlerin iyilerini sen yazacaksın, yeteneğin sürerse…» Bu kuşku da nereden çıktı? Elbet sürecek yeteneği. Ölesiye şiir yazacak, anlatacak emekçilerin dertlerini…

Öğretmenin evinden çıktığında akşam oluyordu. Uzun uzun yağmurlar yağmış, ortalık sel sele gitmişti sanki. Yunmuş yıkanmıştı ortalık. Üşüme gibi hafif bir titreme geçirdi sokağa çıkınca. «Benden köylünün çektiği çileyi istiyor bu hoca! Yazacağım! İşçinin çektiği çileyi… Çoook; öyle bilirim ki onları! İşte babam, işte Irazca ninem! Sırtına taş sarıp Karataş’tan Erle karakoluna kadar kırbaçlaya kır-

KARA AHMET DESTANI

179

baçlaya götürdüler ninemi. Babam Daşduraklı Hilmi’nin elinde! Hem de Personel Şefinin! Anamın ellerinin delinmedik parmağı kalmadı. Hidayet’in babası da Ağlasunlu Kemal’in oyuncağı. Emekçileri bilirim. Hidayet arkadaşımı da bilirim. Bunları mı soruyor acaba? Örneklerini vermezse anlayamam ki!..»

Ertesi gün çağırmadı, vermedi vereceği kitabı. Bir kötü yanı vardı bu öğretmenin. Bir söz veriyordu, on gün umduruyordu. Üzüyordu. Ondan sonra da oturtuyor karşısına, boyayıp batırıyordu. Her zaman böyle mi yapacaktı acaba? Hiç beğenmeyecek miydi? Sabiha Ersoy’un, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun beğendiği gibi beğenip herkesin karşısına dikmeyecek miydi?

Başka derslere de bakıyordu ama aklı fikri Abdullah Utku’nun vereceği kitapta, ona benzer kitaplardan bulacağı örneklerdeydi.

Çağırdı bir- gün öğleyin. Dersten çıkıyorlardı.

«Sana “Kuyucaklı Yusuf’u veriyorum bak! En iyi yazarlarımızdan birinin. Seveceğini umarım. Oku bitir, konuşalım. Bunu beğenirsen hikâyeleri var, onları da okursun, konuşuruz. Bir de çevirisini biliyorum, belki bulabilirsin, “Fontamara”; okumanı isterim. Oku, konuşalım. Halkımızın en doğru sözlü yazarının başına gelenleri de anlatacağım sana. Ozan olmak istiyorsan bunları bilerek karar vereceksin. Bunun kadar değerli başka bir sanatçımızı, bir ozanımızı tanıtacağım, şiirlerinden örnekler okuyacağım, ozan olup olmamağa ondan sonra karar vereceksin. Olacaksan, gelecekte haritana neler yazılacağını bilerek olacaksın. Ozan olmayı kolay sanmayacaksın. Zorluklarını bilerek çıkacaksın yola. Bunun için neleri verebilirsin, nereye kadar dayanabilirsin? Bilerek…»

Abdullah Utku’dan ayrıldığında yüzü sapsarıydı sanki! «(Bir ayna olsa da baksam!)» diye düşündü. Ufacık, horozlu bir ayna yoktu cebinde. Kitap koltuğunun altında, hızla geçti Kanncı Oteli’nin önünden. «Her şeyimi verebilirim…» diye mırıldandı. «Sonuna kadar dayanabilirim! Söylemek için ninem gibi, Hidayet gibi yoksulların derdini, her acıya, çileye katlanabilirim!..»

Kardeşi yemeğini yemişti. Beklemiş beklemiş. Kalandan batandan, hem de oturmadan, bir iki atıştırıp çökmüştü sedirin üstüne. Mavi kâğıtla kaplamıştı Abdullah öğretmen kitabını. Dağılıp düşmesin diye formalarını dikmişti. Sayfa kıyılarında zor okunur bir yazıyla notlar,

180

KARA AHMET DESTANI

hem de çizikler vardı. «Henüz bütünüyle dile gelmemiş köy dünyasını… İşçilerimizin yeterince özen gösterilerek yazılmamış yaşamlarını… toplum önünde dile getirmek, onları konuşturmak için…» Çınlayıp duruyordu kulakları. Büyük toplulukların önünde şiir okuyan bir Ahmet düşünüyordu. Saçlarını da büyütecekti o zaman. Fırlattığı zaman bir metre uzayacaktı kolu. Yumruklarını sıkınca göklere fırlayacaktı dinleyicileri. İnsanlar bu yeni ozanı dinledikçe coşacaklardı. Yürüyüş eyleyeceklerdi alanların ortasına, bağıracaklardı; yüzyıllardır verilmeyen haklarını almak, enselerindeki keneleri birer birer koparıp atmak için birleşeceklerdi.

O kadar coşkun değildi elindeki kitap. Hatta sessiz, sanki kıyısı yaban naneleriyle kaplı bir çaydan akıp giden su gibi yeşil yeşil ilerliyordu. Ilıcaktı. Ama acılara batıp çıkarak akıyordu. Eşkiyalar anasını babasını vuruyorlardı köylü Yusuf’un. «Senin gibi bir çocuğun…» demişti öğretmen. Acaba öyle miydi tam? Edremit’te kaymakamın evinde, eşrafın ortasında; dur bakalım ne olacaktı?

Bir hızla bitiriyor, sonra «Kağnı-Ses»i alıyordu. Çok acıydı, Yusuf’un yaşamından daha acıydı su yüzünden, toprak yüzünden ölen, parasızlıktan kendini kamyondan atan köylülerin yaşamı.

«Ben bunlardan daha acılarını yazabilirim…»

Okul tatil olur olmaz köye koşacaktı; hemen! Nasıl olmuş da şimdiye kadar köye gitmeden geçirmişti yıllarını? Simden sonra daha çok, daha sık gidecekti.

Varıp varıp konuşuyordu Abdullah Utku’yla. Okulda, derste, ev de, derse çalışırken, ödev hazırlarken, hatta yazılı sınavda soru cevaplamağa çalışırken «Kağnı-Ses» gibi kitaplar bulup okumayı, şiirler, hikâyeler yazmayı düşünüyordu.

«Sadece köyü düşünmek olmaz, şehirde ezilen insanları da incelemen gerekir. Onları da bütün toplumsal ve ruhsal durumlarıyla yazabilmek için yaşamlarını iyice bilmen gerekir. Bunun için de onların yaşamlarına karışmak zorunluğu vardır…»

Ve son konuşmalarında, ağır ağır iki şiirini okumuştu daha önce sözünü ettiği ozanın.

Basık

suratı asık

KARA AHMET DESTANI                             1 81

evler Köstebek yolu sokakların üstünde

vermiş kafa kafaya. Cin gözlü güvercin sözlü

abani sarıklılar dükkânlara bağdaşmış. Yarık

tabanı çarıklılar

önlerinde. Yarma

bir jandarma tarlada zina eden

bir çifti sürür. Kahvede

piri mugan dede

sulanırken çırağa «Lahavle velâ» çekip derin derin

bu geçenlerin suratına tükürür.

Bambaşka bir ses, bambaşka bir tınlama! Ezberinden okuyordu Abdullah Utku. Yok muydu acaba kitabı? Soramıyordu. Çok istemekten çekiniyordu. Aç gözlü bilinmekten…

«Fontamara’yı veriyorum bu sefer. Oku!..» Cumartesiydi. Başladı evde. Ertesi gün gece yarısı bitirdi. Çalışacak dersi vardı. Son sınıfında zayıf almak olmazdı ortaokulun. «Ana beni erken kaldır!» dedi ama, başının içinde içme suları ve elektrikleri şehirlilerce ellerinden alınan köylüler vardı, durmadan dönüyorlardı. Bunların karakollarda çektikleri… Uzayıp giden sorguları… Ne söylesen, hangi sözcüğü kullansan suç sayan bir yönetim… En derin bilgisizliklerin içinde alabildiğine yoksul bir halkayı ini köyler

balçık kasabalar kel dağlar aştık.

182                                 KARA AHMET DESTANI

İşte biz o diyarı böyle dolaştık! Hasta öküzlerin

yaşlı gözlerinde dinledik taşlı tarlaların sesini. Gördük ki vermiyor

toprak artık altın başaklı nefesini kara

sapanlara!

«Dersine bak aman yavrum! Hocaların gözüne gir!..»                 ,

Faşist yönetimin elindeki yoksul İtalyan köylülerinden daha yoksul, daha cahil değil miydi kendi öz köylüleri? Daha çok çilenin içinde değil miydi öz anası, ninesi?

«Hayır! Ben gene de böyle romanlar istemiyorum. Daha sert olmalı bizimkiler! Kırbaç gibi suratında şaklamak beylerin! Benim şiirlerim acısını alevden sözlerle dile getirmeli köylerin!.. Dur, oluyor galiba! Dönüp geriden alarak bir daha düşünüyor: «(Hem ne güzel oluyor: beylerin, köylerin!..)» Hiç raslamadı kitaplarda şimdiye kadar; seslerin uyağı; ama anlamları zıt; bey ile köy! Necip Bey ile Ka-rataş, Kara Bayram, Kara Ahmet!..

Aaah sınavlar olmayacaktı ki! Dersler olmayacaktı ki!

«Hiç yazılmamış, söylenmemiş yanını dile getirmelisin yaşamın! Tarlada ekin biçiyorsunuz, sıcak bindiriyor, ayran yok, azık yok, öğleyin, kırların ortasında bir emekçi sofrası…»

Kendisi de köylü müydü acaba Abdullah Utku’nun? Ne kadar yakından biliyordu yaşamını yoksulların? Ne kadar tutkuyla istiyordu öğrencisi yetişip hemen dile getirsin, ortadan kalksın ezilmişlik, yoksulluk!.. Köylüler bellerini doğrultup dikilsinler ve okumuş çocukları geçsin işlerin başına, kaymakam, vali onlardan, onlardan olsun başhekimler, personel şefleri, karakol çavuşları, yargıçlar! Ezmesinler, ezdirmesinler köylerde Irazcaları, çamaşırlıklarda Haççala-rı, Necibe teyzeleri… «Aman yavrum derscezlerine çalış!..»

Bunun için hem şiir yazmalı, hem derslere çalışmalıydı. Hiç sınıfta kalmadan, yetişip gitmeliydi. Onların derdini ilk dile getiren, onlan ilk kurtaran da kendi olmalıydı, çabuk!

Biribirlerinin evlerinde kız erkek, haftada bir toplanıp çay içi-

KARA AHMET DESTANI

183

yorlardı arkadaşları. Plâk çalıyorlardı. Göle doğru haha haha, hihi hihi, geziler yapıyorlardı. Bilmiyordu böyle şeyleri. Ders vardı her şeyin üstünde, dersin de üstünde şiir tutkusu! Buldu mu yutar gibi okuyordu Nâzım Hikmet’in şiirlerini, Sabahattin Ali’nin kitaplarını; «Değirmen»! yutar gibi bir daha, bir daha okuyordu.

Bir gün Abdullah Utku, «Biz bazı arkadaşlar her hafta birimizin evinde toplanıp sanat söyleşileri yapıyoruz. Bir tanesine seni de götü-reyim, dinle bak…» dedi.

Öğleden sonra üçte, Cumhuriyet Alam’ndaki gazetecinin önünde buluşup gideceklerdi. İki buçuk’ta oradaydı Ahmet. Daracık bir kulübenin içindeydi gazeteci. Ne kitap görünüyordu, ne doğru dürüst dergi. Sadece foto-romanlar sıralanmıştı camlara. Gene de baktı, arandı orada beklerken. Üç’te Abdullah Utku geldi. Oluklaraltı’na doğru yürüdüler. Aşıboyalı bir evin kapısını çaldı öğretmeni. Doktor Kâmil Bey’in eviymiş. Birer ikişer gelmeğe başlamıştı konuklar. Karısı açıyordu kapıyı, sonra kendisi çıkıyordu. Uzunca boylu, bıyıklı, seyrek gülen bir adamdı. Hiç rüşvet almayan, varsıl yoksul ayırmadan davranmayı ilke edinmiş bir yargıç suskunluğu vardı davranışlarında… Pabuçlarını çıkarmadan yürüyorlardı ikinci kattaki odaya. Abdullah öğretmen çıkaracak oldu, «Rica ederim hocam çıkarmayın, buyrun…» diye omzundan itti Doktor. Ahmet de eğilmişti, çıkaracaktı. «Çıkarma delikanlı; geç!..» Çıkarmadan geçtiler. Merdivenden yürürken, «Öğrencim Ahmet!» diye tanıttı Doktora, arkadaşlarına… Şe-ker’de muhasebecilik yapan Burdurlu bir arkadaşının yanına oturdu Abdullah öğretmen. Ahmet, yüklükle duvarın köşesine kısıldı. Fabrika muhasebecisi, kendisinden beklenmeyen bir serbestlik içindeydi. Bacak bacak üstüne atıp ağızlıkla sigara içiyordu. Sürekli güleçti. İki ötesinde orta boylu, sarı, toparlak, gözlüklü biri oturuyordu. Sanki görmüştü okula gidip gelirken. Bir eczacı vardı, ince uzun. Bir emekli tarih öğretmeni vardı. Müzikten açılmıştı konuşma. Doktor sigara tuttu. «İçen? İçmeyen?» Sora sora Ahmet’in önünden geçti. «Yeni arkadaşımız Ahmet; orta son’da mı demiştiniz hocam? Şiir yazıyor! Aferin! İnşaallah sıkılmaz aramızda. Bugün iki uzun plağımız var, hafta içinde geldi İstanbul’dan. Biri Belâ Bartok, bir Haçaduryan… İkisi de bizim halk ezgilerinden esinlenmişler…»

Bacağını bacağının üstünden indirdi fabrika muhasebecisi:

184

KARA AHMET DESTANI

«Bildiğim en büyük aşırmacı! Kafkasya’dan gizlice geçermiş sınırı Haçaduryan! Erzurum’a kadar gelir, çobanları, çiftçileri dinler, notaya alarak bizim melodileri, geçer gidermiş. Bunlardan yararlanır-mış bestelerini yaparken…»

«Böyle  aşırmacılara can kurban…»

«Bizim kompozitörler uyuyorlar!»

«Belâ Bartok gelmiş Türkiye’ye tâ Macaristan’dan…»

«Halkların ortak yanlarının çokluğu, biribirlerinden habersiz yarattıkları sanatlardan da belli oluyor. Gelmese de, aşırmasa da, bazı ortaklıklar zaten var…»

«Uzun plak» dediği nasıl bir şeydi acaba? Bunu anlamağa çalışıyordu Ahmet. «Long play» sözü geçiyordu arada. İngilizce değil miydi? Long uzun, play oyun. Uzun oyun, uzun… Plağın birini çıkardı Doktor. Sildi tozunu. Mika koruyucusu içinde idi pikabı. Müzikle birlikte bir sessizlik başladı. Sanki yasaktı çıt. Sadece sigara içebiliyorlardı. Bir ara karısı kahveleri getirdi, fabrika muhasebecisi usulca alıp dağıttı. Kaşlarım tatlı tatlı çatarak Ahmet’e de aldırdı bir tane. Gene büyük sessizliğin içinde, hörp hürp etmeden içtiler. Uzun süre tuttular fincanları ellerinde. Abdullah öğretmen kalkıp topladı. Bu evin bir insanı gibi mi davranıyordu? Hep burada mı toplanıyorlardı. Gene gelmek ister miydi? Hep böyle susup müzik mi dinleyeceklerdi? Niçin hiç edebiyattan konuşmuyorlardı? İkinci yüzünü koydular plağın. Gene öyle sessizlik içinde dinlediler. Bazı parçalar yabancı gelmiyordu kulağına. Sanki daha önce radyodan dinlediği bir türküyü andırıyordu. Ama sadece andırma, bir an sonra yitip gidiyordu o ka-darcık tanıdıkhk…

İkinci yüzü bitince, «Ooooh! Nefis!..» «Harika!..» «Fevkalâde!..» diye karşılıklı övgüye başladılar dinledikleri plağı. Sonra Rah-maninof, Çaykovski üstüne, Rusların müzikteki üstünlüğü üstüne, konuşmalarını sürdürdüler. Şeker Fabrikası muhasebecisi, «Müzikte, edebiyatta Ruslar gerçekten harika!..» dedi, bacak bacak üstüne attı.

«Edebiyatta!.. Evet, tabii!.. Hem ondokuzuncu, hem yirminci yüzyılda devler yetiştirmiş bir edebiyat!.. Tolstoy’dan başka, Dosto-yevski, Gogol, Çehof ve Sovyetler: Gorki, Şolohof…»

«Şolohof’u da sayacak mıyız?»

«Tabii…»

KARA AHMET DESTANI

185

«Aynı iklimden insanlarız, cılız kalmış bizimki!»

«Müziğimiz, evet!»

«Edebiyatımızda bir patlama var!..»

«Şiirde biraz…»

«Nâzım’m şiirleri, göçmenliğinde yazdıkları…»

«Ne olursa olsun, Kurtuluş Savaşı Destanı, Hikâye-i Karayılan, İnsan Manzaraları; Türk şiirinin yıldızıdır Nâzım…»

«Hikâyede Sabahattin Ali…»

«Sabahattin Ali mi, Sait Faik mi?»

«Sabahattin Ali elbet!»

«Sait Faik’in de kendine özgü değil mi tadı?»

«Kendine özgü başka!»

«Evet, şiirde Nâzım, hikâyede Sabahattin Ali; peki romanda?»

«Üç Kemaller’den Yaşar Kemal…»

«Kökü toprağımızın derinlerinde, dalları dünyaya açılmış bir edebiyat; yeni, gürbüz; sabrının sonuna gelmiş bir bekleyişin içindedir halkımız… Bu bekleyiş yansıyabilirse romana…»

Çerçilerin dolaştırıp sattığı horozlu cep aynaları gibi açarak gözlerini, sözcüklerin tekini kaçırmadan dinliyordu Ahmet. Ilık ılık mut-lanarak, dolup taşarak dinliyordu. Çünkü hikâyede, şiirde yıldızlarını seviyordu edebiyatın. Ve nasıl büyük devler yetiştirmişti müzikte, edebiyatta Ruslar? Kimlerdi onlar? Kimleri saymışlardı demin? İngilizlerin, Fransızların, Çinlilerin yok muydu büyük yazarları? En çalışkan, en akıllı Ruslar mıydı sanki dünyada? Soracaktı çıkınca Abdullah öğretmenden. Yada kendisi araştırıp öğrenecekti. Kulaktan dolma yetişmenin kötülüğünü söylemişti bir gün. Kulaktan dolma bir ozan olmayacaktı. Bilgiler kendi emeğinin ürünü olacaktı.

21

«YENÎ IŞIK» OLAYI

Ah, sınıfında kendisi gibi şiir ve kitap seven bir arkadaşı olsaydı! Hidayet kalmasa, bırakıp gitmese ne vardı! Yada Nurten erkek olsaydı! Kız arkadaşlarla konuştun mu sıkıştırıyorlardı. Kızlar da sıkılıyordu… Öyle özlemişti ki Hidayet’i; çoktandır görmemişti. Bir giysi yüzünden, pantolon, kravat yüzünden okulu bırakan arkadaşını unutamıyordu. Sigortasız hızar işçisinin oğlu Hidayet’i… Yoktu onun gibi bir arkadaşı. Belki Akyakalı Seyfi olabilirdi. Hacılarlı Cemal olabilirdi. Olmadılar. Hacılarlı Cemal top delisi çıktı. Akyakalı Seyfi’nin de «söz milliyetçisi» olduğunu duydu bir gün. Ne demekti acaba? Ispartah Hikmet Bey diye bir Tarih öğretmeni gelmişti. Öğrencilere çengel attığını söylüyorlardı.

Bir gün sınıfa girdi, karatahtada bir yazı gördü Ahmet:

«Komünistler Moskova’ya!»

Silen de yoktu. Okuyup okuyup oturuyordu giren. Bir sessizlik sinmişti havaya. Müdür başyardımcısımndı ders. Girdi, o da gördü tahtadakini. «Temsilci tahtayı silsin!» dedi ortaya. Temsilci kalkmadı bir an. Nurten uzanıp aldı silgiyi.

«Sen misin temsilci?»

«Hayır hocam…»

«Niçin kalkıyorsun?»

«Ben yakınım hocam…»

«Peki sil madem!..»

KARA  AHMET  DESTANI

187

Dersten çıkarken de defteri imzalamadı.

«Defteri hocaaam!..» diye bağırdı temsilci.

«Odama  getir!» dedi.

Defterle birlikte yürüdü temsilci. Yeni dersin zili çalana kadar görünmedi. Derse girileceği anda geldi. Başını eğip, dişini sıkıp oturdu. Ders boyunca başını kaldırmadı. Ahmet’in gözü takıldı  durdu.

Başka bir gün gene yazdılar aynı yazıyı. Görmedi kim yazdı. Niçin yazdılar bilmedi. Gene Nurten sildi öğretmen gelmeden. Manifaturacı Faruk’un oğluyla, Kuyumcu İsmail’in oğlu bağırdılar:

«Sana ne kııız? Yoksa gocunuyor musun?»

«Pis mi   duracak tahta? Tabii silerim…»

«Öyleyse gocunuyorsun, yaran var?»

«Affetmişsiniz! Niçin gocunayım?»

Beş altı kişi Ahmet’ten yana baktı.

Coğrafyacınındı ders. Geçen yazılının notlarını okuyacaktı. Gene «9»du Ahmet’inki. Başka yoktu «8» filan. Baktılar, yeniden sessizlik oldu. Kuyumcununkiyle manifaturacının oğlu öksürdüler. Ki-meydi bu dokundurmalar? Anlamıyordu. Anladığı, gergin bir hava olduğuydu sınıfta. İyi notlar aldıkça artıyordu gerginlik.

Bir duvar gazetesi çıkarma işleri vardı. Başka sınıflardan bile gelip şiir istiyorlardı. Liseli öğrenciler istiyordu. İçinde «köyler»in, «beyler»in geçtiği şiirini verdi. Özgür koşukla yazılmış bir şiirdi. Öğrencilerin çoğunun bu tür şiirden haberi yoktu. «Yeni Işık» adlı gazeteyi çıkaran lise öğrencisiydi. «Bilmeyenler okuyup öğrensinler!» diye yazıp astı. Mevlüt, şehrin kıyısındaki Kışla köyündendi. Gelip gidiyordu sabah akşam. Eli baltalı bir köylüyle, kırbaçlı bir bey resmi yapmıştı Ahmet’in şiirinin üstüne. Başka “bir köşede Baladızh köylülerin, 1946’mn yazında Abdullah Ağa’yı nasıl öldürdüğünün hikâyesi vardı, Mevlüt Altın yazmıştı. Bir de türkü derlemişti. Bu olayla ilgili Baladız hemen kulağının dibindeydi, çok etkilendiği bir olaydı. Kışla kövünde, evlerde, odalarda çok anlatılırdı.

Gazetenin önünde görülmedik bir yığılma oldu. Ertesi gün sabahçı ortaokul öğrencileri geldiler. Daha büyük bir yığılma… Arada fiskoslar oluyordu. Gazeteyi görmek için biribirini itip kakanlar vardı. Ahmet yaklaşıp anlamak istedi, ne oluyor?

«Kahrolsun Allahsızlar!..»

188

KARA AHMET DESTANI

«Komünistler Moskova’ya!..»

Bir öğrenci, kırmızı kalemle yazılmış yazılan okuyordu gazete yazıların üstüne. Başka biri de, «Eb’beeeeee!..» diyordu Burdur ağzıyla. Kırmızı boyayla çizilmiş büyük bir çarpı işareti göz alıyordu.

Az sonra başyardımcı geldi. İndirdi duvar gazetesini, Müdürün odasına götürdü.

*

**

«Yahu Bayram senin oğlan…»

«Ummadığın taş baş yararmış ha?»

«Senin oğlan şairmiş öyle mi Bayram?»

Oğlunun çalışkan olduğunu biliyordu, «yazar» deseler onu da anlardı, «şair»in anlamını bir süre kavrayamadı. Kolayını bulsa yavaş yavaş uzaklaşıp ilişiğini kesecekti Daşduraklı Hilmi’den. Görev-se görevini herkesten iyi yapıyordu. Günlerdir, «Senin oğlan şairmiş öyle mi?» deyip duruyordu. Yoksa kötü bir iş miydi; ibne, puşt filan mıydı «şair»in anlamı?

«Solak şiirlere kullanmasın yeteneğini; söyle ona!..»

* **

Başyardımcı, gazeteyi Müdürün odasına götürdü. Tam o sırada telefon çaldı. Memleket Hastanesi Personel Şefi Salim Sarı idi arayan: «Nasılsınız Müdür Beyciğim? Arzı hürmetler ederim Efendim! Okulunuzda orta bölüm öğrencisi Meral Sarı kızımdır Efendim. Bugün rahatsızlığı sebebiyle dersine gelemiyor. Çabuk iyileşirse bir özür kâğıdı yazayım, uzarsa rapor alırım Efendim. Haber vereyim diye rahatsız ettim Efendim. Eee; daha daha nasılsınız Sayın Müdürüm? Bir emriniz olursa beklerim, Efendim! Okulunuzun güzel faaliyetleri oluyormuş Efendim. Gelip kutlamak istiyorum, ama malum, vakit meselesi Efendim. Hatta kızım söylüyordu, ben edebiyatı severim, duvar gazeteniz varmış, realist şiirler yazılıyormuş, çok memnun oldum… Neyse, Allahaısmarladık Efendim, arzı hürmetler ederim Efendim… Sağolun Efendim…»

«Güle güle Salim Beyciğim!» Kapattı. «Güle güle dürzü!..»

KARA AHMET DESTANI

189

 

Başyardımcının getirdiği gazete ile bu telefon arasında bir bağ-• lantı kurmağa çalıştı Müdür. Serdirdi gazeteyi masasının üstüne, başladı okumağa. Elinde balta tutan köylü, kırbaç tutan toprak ağası ve tıpkı komünist ozan Nâzım Hikmet’in şiirlerindeki gibi uzun kısa dizeli bir şiir. Yazan: Ahmet Kara. Ve yanı başında Baladız Olayı. Çevremizde köylünün toprak savaşımı… Yeniden şiire dönüp okumağa çalıştı. Bu muydu acaba Memleket Hastanesi Personel Şefinin «realist şiir»ler dediği? Besbelli sol esintileri olan bir şiirdi, anlaşılıyordu. Telâşla zile bastı. İşgören Hilmi kapıyı tıklatıp girdi.

«Abdullah Utku’yu çağır bakayım bana…»

Beş dakika sonra geldi İşgören Hilmi:  «Derste Efendim!»

«Söylemedin mi? Dersi bırakıp gelsin!..»

«Bitirip varayım dedi, söyledim Efendim…»

«Peki, bitirip gelsin…»

Kültür Kolu’nun gözetimi Edebiyat öğretmeni Abdullah Utku’ya verilmişti. Haberi yok muydu acaba bu şiirden, resimlerden? Özellikle bu şiiri okumamış mıydı asılmadan? Ispartalı Tarih öğretmeni Hikmet Bey geldi o sırada. Hemşerisi bir müteahhit, milletvekili bile seçilmeden başbakan yardımcılığına yükselmişti. Yukardan yukardan konuşuyordu okulda.

«Acaba haberiniz var mı Efendim, esnaf arasında bir dedikodu yayılmış, lisede komünizm propagandası almış yürümüş diye? Manifaturacı Faruk’un dükkânında, duvar gazetesine asılan resimlerle şiirleri konuşuyorlardı. Maalesef Abdullah Beyin ve başka arkadaşların adlan da geçiyordu Efendim…»

«İnceliyorum Hikmet Bey. Demek siz de duydunuz?»

«Okulumuzun adı geçtiği için ilgilendim Efendim!»

«Teşekkür ederim Hikmet Bey!»

Hikmet Bey, dolaşıp Müdürün omzundan baktı gazeteye. Okudu bazı yazılan, Ahmet Kara’nm şiirini, hımm etti: «Açıkça sol propaganda yapılıyor Efendim! Bundan daha barizi olamaz, hayret!»

Abdullah Utku girdi o sırada. Baktı Müdürle Tarihçi Hikmet başbaşalar. Masanın üstüne duvar gazetesini yatırmışlar.

Müdür kaldırdı başını:

«Peki Hikmet Bey, teşekkür ederim! Bizi yalnız bırakın, Abdullah Beyle konuşayım şimdi!»

190

KARA AHMET DESTANI

Müdürün yer gösterdiği filan yoktu, oturdu Abdullah Utku:

«Hayrola Efendim? Gazeteyi indirtmişsiniz?»

«İndirttim Abdullah Bey; inceliyorum!»

«Neden gerekli gördünüz acaba?»

«Adını açıklamayan bir öğrenci velisi telefon etti. Sol propaganda yapıldığını duymuş gazetede…»

«Sizce de öyle mi?»

«Eee; bütünüyle asılsız değil! Şu şiirde mesela açıkça belli. Gerçi ben hukukçu değilim, ama birtakım keskin çelişkilerden sol karşılaştırmalar yaparak söz ediyor…»

«Yetenekli bir öğrencimizdir. Okudum şiirini…»

«Gazeteyi de gördünüz mü asılmadan önce?»

«Evet gördüm. Bazı yazım hataları var, durmadım üzerinde. Öğrencilere söyledim, hataları eleştirin, sınıfta konuşalım dedim.»

«Resimleri de gördünüz mü? Eli baltalı köylüyle kırbaçlı ağayı?»

«Bunlar “Baladız Olayı” diye anılan bir yakm çevre olayının resimleri olarak düşünülmüş, şiir de aynı havaya yakm olduğu için, sonradan şiiri süslemede kullanılmışlardır. Öğrencilerimiz kendileri yapmışlardır…»

«Ama görüyorsunuz lisemiz aleyhinde kötü yorumlara yol açıyor. Dikkatli olmanız gerekmez miydi?»

Telefon çaldı o sırada, bıkmtıyla aldı Müdür. Valiydi öbür uçtaki. Birtakım sol yazı ve resimlerin sergilendiği duvar gazetesini so-ruvordu. «Haydaaaa!..» Ayıt beyit oldu Müdür. «İndirttim, inceliyorum Ffendim! Yanımda Kültür Kolu yöneticisi öğretmen var, birlikte inceliyoruz. Hay hay Efendim! Başüstüne; derhal; derhal yollarım! Gelsinler peki, gelsinler vereyim Efendim! Hay hay peki Efendim! Kendim de gelevim, derhal geleyim Efendim…»

Kapattı telefonu, eğile büküle oturdu koltuğuna: «Gazeteyi istiyor acele!..» Onca emeği, emeğinin ürünü sele gitmişti sanki. «Gördün mü şimdi olup bitenleri Abdullah Bey? Ah kardeşim, ah aziz kardeşim, neyimize bizim böyle realist şiirler, hem de solcu resimler? Durduğumuz yerde böyle rezaletleri niçin açıyorsunuz başımıza be kardeşim? Dikkatli olmanız gerekmez miydi? Bu tatsız durumlara meydan vermeyen, suya sabuna dokunmayan nötür yazı ve resimler astırmanız gerekmez miydi aziz kardeşim!..»

KARA AHMET DESTANI

191

«Müdür Bey, rica ederim, ortada fol yok, yumurta yok, gazetede suç olan yazı ve resimler bulunduğuna inanmışa benziyorsunuz. Bunlar öğrenci denemeleridir, büyütmeyin rica ederim…»

«Hıh!» diye güldü Müdür! «İlin valisi el koymuş meseleye, siz “Büyütmeyin rica ederim!” diyorsunuz! Telefonlar biribirine ekleniyor; şehir kaynıyor; hâlâ büyütmeyin diyorsunuz!..»

Telefon çaldı gene.

«Evet! Evet Efendim; benim; buyrun! Buyrun benim Efendim! Benim!..» diye ayağa kalktı birden. Eğilmeğe, bükülmeğe, efendimli efendimli konuşmağa başladı. «Evet Efendim! Şimdi önümde Efendim! Çoktan indirttim Efendim! İnceliyorum Efendim! Az önce Vali Bey de telefon etti, polisi gönderecek, vereceğim Efendim! Kendim de geleceğim efendim! Alo, size mi getireyim Efendim? Hay hay; getireyim Efendim! Olur, hay hay, başüstüne Efendim! Arzı hürmetler ederim, saygılar sunarım Efendim! Derhal Efendim!..»

Kapattı telefonu: «Bu da Başsavcı!» dedi. «Büyütmeyin dediğiniz olayı görüyorsunuz değil mi? Çok teessüf ederim Abdullah Bey! Dikkatsiz davranıp başımıza iş açtınız kardeşim! Nasıl çıkacağız şimdi içinden? Tanıyor musun, nasıl bir çocuk bu Ahmet Kara? Yetenekli! Nasıl yetenekli?..»

Kapı vuruldu o sırada. Valinin polisiydi gelen. Müdür, dürüp kolunun altına aldı gazeteyi. Baş yardımcıya haber verdi Vilayete kadar gittiğini. Sonra bindi Valinin makam otomobiline. Gazete koltuğunun altında çıktı arabadan. «(Yetenekliymiş!)» diye söyleniyordu hâlâ. «(Neyin yeteneklisi acaba münasebetsiz çocuk? Peki hem ne işi var ortaokul öğrencisinin lise gazetesinde?)» Gazeteyi düşürmemek için kolunun altında sıkıyordu. Bir yandan da kırılıp bükülüyor diye üzülüyordu… Valinin polisi: «İzin verirseniz gazeteyi ben tutayım Efendim!» dedi.

«Zahmet etme kardeşim, tutuyorum!»

Bu ihmalin hesabını nasıl vereceğini bilemiyordu. Şunca yıllık yöneticiliğinde böyle bela gelmemişti başına. En güzeli neydi? Kitaplık mı? Kitli duracak? Gazete mi? Çıkartmayacaksın. Münazara, münakaşa? Hiç yaptırmayacaksın. Resim sergisi, oyun, film gösterisi? Asla! Öğretmenlerin derneklere, sendikalara üyeliği? Yok; yok; yok!..

192

KARA AHMET DESTANI

Boş bulunmuştu bu gazete işinde; çok yazık; gafil avlanmıştı! Hangi sözlerle özür dileyeceğini bilemiyordu Validen.

Kapıyı vurdu, ama beklemeden açtı makam şoförü.

Emniyet Müdürüyle beraberdi Vali. Bekliyordu anlaşılan.

«Getir getir bakayım! Getir de görelim şunu!..»

Gazeteyi bütün ciddiliğiyle masanın camına koydu. Gözlüğünü takıp geri çekilerek baktı Vali. Şaşkınlıktan büyüyen gözlerini zorlukla kısabiliyordu. Uzunca bir süre de konuşmadı; konuşamadı. «Hımm!» etti neden sonra. Ama ne diyeceğini tam düşünmemişti, «Hımm»dan sonrası gelmedi. «Hımm! Bu balta! Bu kırbaç! Kırbaçlı olanı ağa. Baltalı olanı mülksüz köylü. Köylü baltasıyla ağayı kesecek, mülklerini alacak. Evet; dedikleri kadar var! Evet, köylüyü isyana kışkırtan bir resim! Köylü delikanlıları da çok lisede; evet! İsyan düşüncelerini köylerine taşıyacaklar! Tabii işçi çocukları da var. Onlar da taşıyacaklar! Böylece Lenin’in işçi köylü ittifakının birinci aşaması gerçekleşmiş olacak; evet!..» Sordu: «Hangi öğretmenin eseri oluyor bu gazete? Elbet soruşturdunuz şimdiye kadar?»

«Gazete Abdullah Utku’nun gözetiminde hazırlanıyor Efendim. Fakat öğretmen yazısı yok. Sadece öğrencilerin yazıları ve resimleridir bunlar! Ve amaç, öğrenciler arasındaki yetenekleri yüreklendirip gelişmelerini sağlamaktır…»

Soğuk soğuk güldü Vali:

«Gereğinden fazla yüreklendirmişsiniz!..»

«Maalesef!..» diye ellerini oğuşturdu Müdür.

«Öğretmen yazısı yok sözde! Fakat öyle tehlikeli kışkırtmalar var ki, bu kadarını ancak profesyonel solcular başarabilir. Bence Müdür Bey uyuyorsunuz! Maalesef uyuyorsunuz Efendim! Öğretmen Abdullah’ı filan aşıyor buradaki kışkırtma!..»

Şimdiye kadar Valinin karşısına çıkıp bir kez olsun azar işitme-misti. Bunca yıllık yöneticiydi, böyle faka basmamıştı. Çok büyük suçlama ve aşağılama idi bu. Bir anda hepsini geri çevirip onurunu kurtarmayı düşündü, fakat bocaladı:

«Kusurum çok büyük Efendim!» dedi. «Kendi elimle, gözümle bir bir denetleyeceğim yerde, arkadaşlarıma güvendim. Onlar da böyle yaptılar…»

«Seni atlattılar yani…»

KARA  AHMET  DESTANI

193

«Maalesef öyle Efendim…»

Emniyet Müdürüne döndü Vali:

«Dosya var mı bu öğretmen hakkında?»

Fısıldadı Emniyet Müdürü: «Adı Abdullah Utku; dosyası var Efendim! Dr. Kâmil Şener’in evinde yapılan toplantılara katılır. Bazı öğrencileri evine götürüp telkinlerde bulunur, kitaplar verir. Arkadaşları arasında sol görüşlü olarak tanınır…»

Vali de ayıt beyit oldu, ne söyleyeceğini bilemedi: «Bizim Lisenin Müdürü tilkiye tavuk emanet etmiş!» dedi sonra. Bir süre sustu, daha sonra sordu: «Yoksa Müdür Bey, siz de arkadaşınız gibi sol görüşlü bir kimse misiniz?»

Titredi Lise Müdürü:

«İstirham ederim Efendim, o nasıl söz, istirham ederim! Bendeniz, vatanımı vede bayrağımı her şeyin üstünde tutan, onu bütün varlığım ve mukaddesatımla savunmayı görev bilen bir Cumhuriyet evladıyım. Nasıl sol eğilimli olabilirim?»

«Sevdiğin için de olabilirsin. Çünkü bu durum…»

«Bu durum; basit ama önemli bir ihmalin sonucudur. İtiraf ediyorum. Bu ihmal de, itimat buyrun, görevimin çok yüklü olmasından doğmuştur. İkincisi Sayın Valim, arkadaşlarıma güvenmiştim. Şimdi kendim de şaşıyorum nasıl düştüm bu tecrübesizliğe?»

Odasının içinde bu duvardan o duvara gidip gelmeğe başladı Vali. Emniyet Müdürü elleri yanda dikiliyordu. Lise Müdürü indirdi , ellerini. Bekledi bin bir korku ve kuşkuyla. Acaba açığa alır mıydı kendisini? Ankara’ya telefon edip «Bakanlık Buyruğu»na aldırır mıydı? Yoksa sorgu mu açardı? Yoksa Bakanlık Müfettişleri mi isterdi hemen? Yoksa telefon edip tutuklanmasını mı isterdi? Bu küçük ilin lisesinde, hiç sızıltısız üçüncü yılını doldurmuştu. Gelecek yıl Adapazarı yada İzmit liselerinden birine, oradan da İstanbul’a atlayacaktı. Bakanlıkta önemli bir görev verirlerse Ankara’ya gider, vermezlerse kalan yıllarını İstanbul’da doldurarak emekli olurdu. Ukala bir öğretmen yüzünden bir anda nasıl tersyüz olmuştu düşleri? Dikildikçe eridi Valinin önünde:

«Sizden bin kez özür dilerim Sayın Valim! Bendenizi bu seferlik hoşgörün Efendim! Bir daha tekrarlanmaz; söz veriyorum…»

«Nasıl hoşgörelim kardeşim? Şehir kaynıyor! Bilumum sağcı mu-

13

194

KARA AHMET DESTANI

halifler telefon üstüne telefon yağdırıyorlar! Belki zır zır Ankara’yı da harekete geçirecekler az sonra…» Emniyet Müdürüne döndü: «Yoklat bakayım Ankara için kimler sıra yazdırmış santrala? İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, milletvekili ve senatörlerin telefonlarını arayan var mı? Bence şimdiye konuştular bile; dururlar mm, dururlar mı hiç?»

Emniyet Müdürü selamlayıp çıktı.

«Öğretmenler arasındaki davranışlarına dikkat etmediniz mi Abdullah Utku’nun?»

«Etmez olur muyum Sayın Valim? Genellikle sessiz durur. Ve-de görevine çok bağlı, çok titiz görünür. Onun böyle içinden pazarlıklı bir militan olduğunu nasıl bilecektim Efendim? İnanın kendim de kendimi hoşgörmüyorum; takdir zatıâlinizindir Efendim…»

O kadar ezilip büzülmüş, hem de teslim olmuştu ki, Lise Müdürünü kanadının altına almayı düşündü Vali: «Peki! Peki; git şimdi! Gazete burada kalsın…»

Yutkundu: «Sayın Valim, bir maruzatım var…»

«Söyle!»

«Sayın Savcı telefon ettiler, zatıâliniz gördükten sonra kendilerine götürmemi buyurdular Efendim gazeteyi!»

«Hıh! Demedim mi ben? Adamlar ortalığı velveleye verip, her canibi ayrı ayrı uyandırıp ne yapılacaksa yapmışlar kardeşim! Peki, peki! Emniyet Müdürü geldikten sonra onunla göndereyim ben. Sen şimdi okulunun başına git. Benden buyruk gelinceye kadar kimseye bir şey söyleme. Normal olarak öğretime devam edin. Gerektiğinde ben hemen telefon ederim…»

«Sağolun Efendim, başüstüne Sayın Valim!»

Geri geri yürüyerek çıktı makamdan. Tavan dönüyor, taban fırlıyordu ayaklarının altından. Ayva gibi sararmış solmuştu adamakıllı. Az kalsın yıkılacaktı. Yürüdü Valinin şoförü kendisiyle. Makam arabasının kapısını tıpkı Valiye açar gibi açıp buyur çekti: «Sizi bırakıp geleyim Sayın Müdürüm!» dedi.

Birden içini bir serinlik doldurdu. Valinin kanısı, korktuğu kadar kötü değildi belki hakkında. Kötü olsa, şoförü bu kadar yakınlık gösterir miydi? Ciddi olarak rahatladı hatta.

I

KARA AHMET DESTANI

195

«Bizim hocalarımıza vede lisemizin müdürüne saygımız sonsuzdur Efendim. Vede bunun her zaman böyle olması lazımdır…»

«Sağolun kardeşim!»

«Sebebine gelince Efendim, bizler evde iki çocuğun hakkından gelemediğimiz gibi sizlerin sayesinde orta lise okuyup tahsil terbiye sahibi oluyorlar. Şahsen benim iki çocuğum var, biri kızdır lise bir’de, numarası 811; biri de küçük daha orta iki’ye gidiyor; çok saygı duyuyorum öğretmenlerimizin fedakâr, müdürlerimizin de kendilerini yıpratırcasma çalışmalarına Efendim…»

«Sağolun kardeşim! Bir arzunuz olursa…»

Evet, bunu özellikle söylemeliydi Lise Müdürü. Hatta umutlan-dırmalıydı. Şimdi bir arzusu olmasa da, ilerde mutlaka olabilir düşüncesiyle, bunu yapmalıydı. Gerektiği yerde kendisini savunucu bir iki sözcük söyleyebilirdi. En güvenilir adamlarından biri değil miydi Valinin? «Bir arzunuz olmasa da beklerim kardeşim, her zaman buy-run, çayımı kahvemi için, konuşmanızdan memnun oldum…» dedi arabadan çıkarken.

Odasının kapısı ardına kadar açıktı. «(Şu tedbirsizliğe bak!..)» diyecekti, başyardımcıyı gördü, geziniyordu koridorda. Hızla yürüdü, kapatacaktı kapıyı, yardımcı koşup geldi. Soluk soluğaydı. Savaş alanında büyük bir saldırıdan kurtulmuş geliyordu:

«Başsavcı Bey sizi yeniden aradılar Efendim!»

«Vali Beyin yanında olduğumu söyleseydin!»

«Söyledim Efendim…»

«Vali Beyin makam arabasıyla gittiğimi söyîeseydin! Şimdi de onunla geldim. Neyse, ben de ararım şimdi…»

«Gelince beni arasın dedi Efendim!»

Hemen arayacaktı. Ama yoook; oturup biraz kendine gelse daha iyi olurdu. Sesini soluğunu yatıştırın alıydı güzelce.

«Okulda başka yaramazlık yok değil mi kardeşim?»

«Şimdilik yok Efendim!»

Kalktı, dolaptan havlusunu aldı, çabuk lavaboya geçti. Şöyle böyle derken çok sıkışmıştı. İşerken sidiğine baktı. «Vaay namussuz!..» Saranvermişti hemen! Elini yüzünü soğuk suyla çarpa çarpa yıkadı. Bundan sonra… Bundan sonra kimseye güvenmeyecekti! Bundan sonra dört açacaktı gözünü! Sol mol, kuş uçurtmayacaktı lisede…

196

KARA AHMET DESTANI

Silinip kurulanarak odasına geldi. Tarağını çıkarıp tarandı. Havluyu astı yerine. Oturdu koltuğuna. Elini attı telefona. «Ama yoook; biraz daha durayım, niçin etmedin diye soracak mı? Henüz geldiğimi söylerim. Oooh!..» Teneffüs zilleri çalıyordu sınıfların koridorlarında. «Bundan sonra…» Zile basıp İşgören Hilmi’yi çağırdı: «Odama kimseyi alma Hilmi Efendi! Kimseyi! Anladın mı?»

Yeniden telefona uzandı. Almaç vermeci kaldırdı, kolu çevirdi, bekledi bekledi: «Başsavcı Beyi bağla bana kızım!» dedi santrala. Çevirdi yeniden. Bekledi, bir daha çevirdi. Az sonra açıldı Başsavcının kanalı.

«Alo, Saym Savcım, aloo, bendeniz Lise Müdürüyüm. Arzı hürmetler ederim Efendim! Az önce Vali Beyin huzurundaydım. Az önce beni makam arabalarıyla kendileri bıraktırdılar. Şimdi geldim, beni aramışsınız. Bir emriniz mi vardı Efendim?»

Dinledi sonra. «Evet Efendim! Evet Efendim! Vali Beye de ar-zettim Efendim. Gazeteyi hemen istediğinizi de arzettim Efendim. Kendileri sizi arayacaklardı Efendim! Tabii Efendim, elbet Sayın Savcım! Her türlü titizlik, doğaldır Efendim! Yalnız bu sefer nasıl gafletime geldi de atladım, çok şaşıyorum, hem de çok esef ediyorum Efendim. Mamafih, bünyemiz içinde bir zararlı mikrop var idiyse, ki var olduğu anlaşılıyor, bunun ortaya çıkması bakımından hayırlı bir gaflet sayılır, değil mi Efendim? Bundan sonra da arzederim Efendim, hay hay Efendim! Saygılarımı sunarım Efendim!..»

Ter içinde kalmıştı. Mendilini çıkarıp geniş geniş silindi. Rahatlamağa çalıştı koltuğunda. Bir ara Abdullah Utku olacak mikrobu ça-çağırmayı düşündü, fakat ne belliydi «Gizli Emniyet»in adamlarının bu okulda da görevli olmadığı? Görüştüklerini anında saptayıp bundan da anlam çıkarmağa kalkışmaz mı yukarısı? «Canı cehenneme serserinin!» dedi. «Dr. Kâmil Şener’in evindeki toplantılara gittiğini, arkadaşları arasında sol görüşlü olarak tanındığını, evine öğrencileri topladığını bir bir saptamışlar. Biz bunların hiçbirini bilmiyoruz, biz Valinin dediği gibi horul horul uyuyormuşuz gerçekten! Ama bundan sonra…»

Yakında öğretmenlerin gizli raporlarını doldurup göndermesi gerekiyordu. Bir uçtan başlamalıydı. Zile bastı. Okul yazmanını çağırmasını söyledi İşgören Hilmi’ye. Geldi yazman.

KARA AHMET DESTANI

197

«Öğretmenler hakkındaki gizli raporları hazırlamağa başladık mı aziz kardeşim?»

«Başladık Efendim! Doldurulacak yerleri doldurdum, gereken hazırlığı yaptım. İsterseniz hemen getirebilirim Efendim…»

«Getir öyleyse! (Bundan sonraaa!..) Hemen getir…»

Öğretmenlerin gizli raporları bir büyük dosya halinde geldi. Düzenli olarak sıraya konulmuştu.

«Peki çık şimdi…»

Dolmakaleminin mürekkebi iyi işliyor mu, işlemiyor mu; baktı. Sonra çekti Abdullah Utku’nun dosyasını. «Kendisi aşırı derecede sol görüşlüdür.» diye yazmağa başladı. «Arkadaşları arasında ideolojik tartışmalar yapar. Zararlı görüşlerini -fırsat bulursa- öğrencilerine aşılamağa çalışır. Her zaman denetim altında bulundurulması gereklidir…» Yeter bu kadarı dedi. Sorarlarsa ben de zaten aynı kanıdayım, daha önceden raporuna da yazdım derim.» On gün öncenin tarihini atıp imzaladı. İyice güvendiklerinden dört beş öğretmeninkini daha yazdı. Güvenmediklerini inceleyecekti. «(Bundan sonraaa’…)» Kırka yaracaktı kılı! Bir daha faka basmamak için uzun uzun araştıracaktı.

O gün öyle geçti. Ertesi gün odasına erken gelip Validen, Savcıdan bir telefon, bir buyruk bekledi. Ama gelmedi.

Öğrenciler üçüncü dersteydiler. Bir sivil polis girdi. Mevlüt Al-tm’la Ahmet Kara’yı Sayın Başsavcının çağırdığını, hemen alıp götürmesi gerektiğini söyledi.

«Ahmet Kara burda, ama Mevlüt Altm öğleden sonra gelecek!»

«Ahmet Kara’yı götüreyim. Adresini verin, Mevlüt Altın’ı da gidip evinden alayım.»

«Mevlüt Altın Kışla köylüdür, öğlecidir, birazdan gelir.»

«Bir telefon edebilir miyim Savcı Beye?»

«Hay hay; buyrun!..»

Sivil polis, durumu anlattı, sonra dikkatle dinledi Savcıyı. «Peki Efendim! Hay hay!..» dedi. Beklemeğe başladı. Müdürün dediği gibi olacaktı, Mevlüt Altın da gelince ikisini birlikte götürecekti.

«Buyrun buyrun; oturun kardeşim!»

‘ Kalktı polise sigara tuttu. Kahve söylemek istedi. «(Polis molis; ne olsa emniyet görevlisi; bunlara iyi davranmak gerek…)» dedi.

Zile basıp İşgören Hilmi’yi çağırdı. «Kapıdaki arkadaşına söyle,

ıy»

KARA AHMET DESTANI

Mevlüt Altm gelince buraya getirsin…» Beklediler; sabahçılar dağılmadan geldi öğrenciler. Mevlüt gelince, Ahmet’i sınıfından çağırdılar. İşgören Hilmi dersin ortasında çaldı kapıyı: «Ahmet Kara’yı Müdür Bey istiyor!..» dedi. Kimya dersindeydiler. Olanları, olacakları biliyordu Ahmet. Manifaturacı Faruk’un, Kuyumcu İsmail’in oğulları dik dik baktılar sınıftan çıkıp giderken. «(Baksınlar!)» dedi kendine. «(Onlar bakıyor diye titreyecek değilim! Nelerimi verebileceğimi, nereye kadar dayanacağımı başından düşündüm! Halkın ozanı ol-manm yolu budur! İsterlerse derimi yüzsünler! Benden önce bunun çilesini çekmişlerin şanına gölge düşürmeden katlanabilirim!..)»

Ama ayaklarının titrediğini, yüreğinin kötü kötü vurduğunu görüyordu. Müdürün odasına götürüyordu İşgören Hilmi. Mevlüt Altın koridorun ucunda bekliyordu. Dik durmağa çalışıyordu o da. «(Gerek yoktu şiirin altına üstüne o resimleri yapmağa, ama yaptı bir kere!)» diye düşündü Ahmet. «Yoksa içinde bir domuzluk vardı, beni tuzağa düşürmek mi istiyordu?)» Girdiler içeri. Müdüre bakacağı yerde Mevlüt’ü incelemeğe başladı. Polis memuru kalktı:

«Ahmet Kara değil mi?»

«Evet…»

«Sen de Mevlüt Altm?»

«Evet…»

«Biz gidelim Müdür Bey; ilginize teşekkürler…»

Polisle birlikte çıkıp yürüdüler bahçeden, sokaktan. Hükümet konağının içindeki Emniyet Müdürlüğüne girdiler önce. Sonra Sav-cınm kapışma vardılar. Kapıyı vurup girdi polis. Konuşup çıktı. Konuklan varmış yanmda. Bekleyeceklerdi bir süre. İkinci katta, ıssız, sessiz bir köşeydi Savcının odası. İyice kalabalıktı aşağısı, özellikle yargı kapılarının önü…

Öğlenin ezanları okunmağa başladı minarelerden. Gazi Camisi yakındı. Yanık sesliydi imamları Burdur’un. Çelik hoparlörlerde iyi gidiyordu sesleri. Belki tâ gölün karşısındaki köylerden, Koca Dum-lu’nun başından duyuluyordu. Şimdi kardeşi Şerfe çıkar çıkmaz anasına koşardı: «Ahmet abimi polis alıp götürmüş, bileklerine kelepçe vurmuş, haberin var mı annee?» Velveleye verirdi ortalığı. Olanlardan anında haberi olurdu Şerfe’nin. Nurten söylemese bile, anında yayılırdı böyle haberler. Ölürdü tasasından anası.  İyi biliyordu babası-

1

KARA AHMET DESTANI

199

nın yönü yeniden dönerdi Daşduraklı Hilmi’den yana. Gene zoralırdı evin içinde geçim, uçar giderdi dirlik…

Pencereye kadar varıp caddeye baktı. Bir o yana, bir bu yana akıyordu kasketli köylüler. Atlılar eşekliler görünmez olmuştu Burdur’un büyük caddesinde. Motorlu taşıtlar öttüre koştura akıyordu aşağı yukarı. Metin görünmeğe çalışıyordu Mevlüt. Dik duruyor, hiç aldırmıyor gibi davranıyordu… Kasketli köylüler, arzuhalcilerin, avukat yazıhanelerinin, doktor muayenehanelerinin, eczanelerin önünü yanını dolduruyorlardı. Bellerinden, ceplerinden para çıkarıp bir ellerinden öteki ellerine aktararak eksiklerini hesaplıyorlar, sonra veriyorlardı. Hastalarının elinden tutup yürütüyorlardı. Paralarını bırakıp naylon keseler içindeki ilaç kutularını alıp çıkıyorlardı. Sonra kamyonlar, traktörler geçiyordu tozutarak. Küçücük taksiler, fayton arabaları, biribirlerini sollayarak, sağlayarak durmadan koşuyorlardı… Hükümetin yanındaydı cezaevi! Her gün görürdü oturan gardiyanları, nöbet tutan jandarmaları. Kimbilir nasıldı içerde günler? Belki de tutuklanıp günlerce yatmasına neden olacaktı «Yeni Işık» gazetesinde çıkan şiir. Olsun! Korkup bırakacak değildi böyle bir sıkı yüzünden şiir yazmayı. İsterse daha ağırlarını uygulasınlar. Çürütmeğe çalışsınlar Nâzım gibi zindanlarda! Öğretmen gibi «Nâzım» diyordu o da. Yılmayacak, Nâzım gibi hep yazacaktı. Onun gibi savaşımcı bir ozan şimdi sorguyu beklerken bile şiir düşünmeli, şiir yazmalıydı. Hemen şimdi şu anda bile…

Zulümlerden sıkılardan geçmeden Tatmadan acıların Öldüren, olduran

türünü kanasıya Nasıl pişer nasıl Halkının ışığı olacak ozan?

Pek bir şeye benzemedi belki. Yoktu uyak! Ama bu kadar çıktı ya, ilerde işlerdi. Sözcükler yerini bulasıya, dizeler oturasıya yüz kez elden geçirirdi. Kafasının bir köşesine yazdı…

Coşkunlukla sürdürüyordu şiir düşünmeyi. Savcı çıkıverdi konuklarıyla. «Haaa!.. Çocukları beklettik yahu!» dedi kendi kendine.

200

KARA AHMET DESTANI

«Fakat şimdi de yemeğe gidiyoruz. Bekleyin biraz daha; yemekten dönünce konuşalım…»

Evet; onlar kendileri yemeğe gitsinler, karınlarını doyurup kahvelerini içsinler; bekletsinler kapılarında; Ahmet durmadan şiir düşünecekti. Polis el etti, aldı yanına ikisini de. Yeniden yürüdüler Emniyet Müdürlüğünün bulunduğu bölüme. Girdiler az önce girip çıktıkları odaya. Oradan bir aşağı kata indiler. Bir kapı açtı polis. «Burada bekleyin!» dedi, kapattı üstlerinden. «Savcı gelince alırım sizi…» Yokladılar açılmıyordu kapı. Baktılar biribirlerine. «(Gözaltına kapatıldık işte!)» dedi Ahmet, dikti omuzlarını.

«Dünyada çok hiyarlar var! Dersten ediyorlar öğrenci adamı! Aksi gibi yazılımız vardı bugün!» diye çöktü Mevlüt. «Bir gazete çıkardık, iki resim çizdik diye uzun uzun kafa şişirecekler! Sakın yıkılayım deme Ahmet Kara! Ben biliyorum en çok Abdullah Ağa’nın öldürülmesini anlatan yazıdan gıcık aldılar. Derebeyliği sürgit yaşatmak istiyor köylerde bu efendiler. Fakat…»

Bir bank, bir de uzun masa vardı gözaltı odasında. Kaba tahtadandı, külrengine yakın kirli bir maviye boyamışlardı. Belki de gözaltı odası değil, başka bir yer olarak düşünülmüştü. Masanın üzerine uzandı Ahmet. Yattı yüzyukarı. Yumdu gözlerini.

«Onlar yaşatmak istedikçe halk yıkmak için çalışacak. Bu bir savaşımdır. Ozanlar bu savaşımda halka yol gösterecek. Yazarlar, basın, hızlandıracak savaşımı. Ozanlar, yazarlar ve basın olmadı mı halkın dili yok demektir. En büyük arzum gazeteci çıkmak büyüyünce! Babam tutturuyor mühendis çık! Gazeteci çıkıp halkın gerçeklerini dile getirmek istiyorum…»

Saat üç’e geliyordu, polis açtı kapıyı. Alıp götürdü.

«Yeni Işık», masasının üzerinde seriliydi Savcının. Üstüne çekilen kırmızı çarpı ilk bakışta göze çarpıyordu. Gene kırmızı kalemle başka yazılar yazılmıştı, yakından gördüler. Savcı işaret etti, çıktı polis. Çıkıp kapının dışında beklemeğe başladı.

«Önce bana adlarınızı söyleyin bakayım. Soyadlarmızı söyleyin…» Bir kâğıt çekti, kalemlikten kalem aldı, yazdı. Gazeteyi hangisinin çıkardığını, şiiri hangisinin yazdığını, resimleri kimin yaptığını sordu, yazdı birer birer.

Mevlüt:

KARA AHMET DESTANI

201

«Baladız Olayı’nı ben yazdım. Şiirin altındaki üstündeki resimleri ben çizdim!» dedi. Ahmet hayranlıkla baktı Kışla köylü arkadaşına. Yaşı kendi yaşı kadardı. Boş geçirmemişti yıllarını köyde. Vaktinde başlayıp vaktinde okumuştu. Sevgiyle, hayranlıkla baktı; ele vermiyordu başkalarını. Ne savaşımcı bir yazar olurdu yarın!

«Kim dedi yazın, çizin?»

Savcı, Dr. Kâmil Şener’e benziyordu, uzun boylu, bıyıklı. Bir adam daha vardı, yaşlı, hem de şişman. Ağır Ceza Başkanıydı. Kahve içmek için gelmişti, sonra da dinlemek istemişti lisenin yeni solcularını. Bakalım neler söyleyecekler Savcının sorularına. Ahmet de, Mevlüt de bilmiyorlardı kendisini. Mevlüt, öğretmenlerinin sadece “gazete çıkarırsanız iyi olur” dediğini, ama şunu yazın, bunu yazın demediğini söyledi.

«Ne bakımdan iyi olur gazete çıkarırsanız?..»

«Yazımız, edebiyatımız gelişir…»

«Peki bu Baladız Olayı ne? Abdullah Bey’in ölümünü filan nereden biliyorsunuz? Vede niçin ilgileniyorsunuz?»

«Olayın geçtiği köy bizim köye çok yakın! Herkesin bildiği bir olay bu. Köylüler Abdullah Bey’in zulmüne dayanamadıkları için başkaldırmak, başını ezip öldürmek zorunda kalmışlardır. Herkes bilir, biribirine anlatır, ben de bir hikâye olarak yazdım…»

Şişman adam, «1946’ların olayı!..» dedi Savcıya.

«Hımm!» etti Savcı. «Peki bu resimlerle neyi anlatmak istiyorsun? Bu kırbaçlı adam kim? Neyi temsil etmekte?»

Güldü Mevlüt: «Efendim sözde Abdullah Bey’i temsil edecekti o resim. Fakat Ahmet arkadaşımın şiirini sevdim, “Onun şiirinin resimleri olsun!” dedim. Tabii gene de bir toprak ağasını, daha doğrusu ağalığı temsil ediyor. Bu eli kırbaçlı adam Abdullah Bey’dir. Bütün ağalar gibi zulmederdi köylülere. Baltalı adam ise…»

«Evet; o kim? Köylü mü?»

«Evet; o da köylü…»

«Ne yapıyor?»

«Savunuyor kendini, ağaya karşı!»

«Elindeki ne?»

«Balta! Çünkü başka silahı yok! Ağaların daha güçlü silahları var; köylülerin silahı ise balta, sopa, taş, tırmık…»

202

KARA AHMET DESTANI

«Ne demek istiyorsun bununla?»

«Olmuş olaylar var, onlardan etkileniyorum. Zulüm olunca insanlar kendilerini savunurlar demek istiyorum. Tarihte ve yakın zamanda hep böyle olmuştur, her halde bundan sonra da böyle olacaktır diyorum…»

«Tarih öğretmeniniz mi anlattı buna benzer olayları?»

«Anlattı mı anlatmadı mı bilmiyorum, ama tarih kitaplarında yazılı, okuyoruz…»

«Kimdir tarih öğretmeniniz?»

«Hikmet Karcıoğlu, Ispartalı…»

«İsyan değil mi bu resim sence?»

Güldü Mevlüt Altın:

«Ağalığın zulmüne isyan sayılabilir, ama ben köylünün savunması diye yaptım. Zaten şiirde «isyan» sözcüğü geçmiyor…»

Şişman adam konuştu gene: «Evet, doğrudan geçmiyor. Fakat sözcüklerin genel çağrışımı, resimlerle birleşince isyan fikri ortaya çıkıyor!..»

Mevlüt gülümsedi: «Hayır Efendim!»

«Sen dur! Şiiri sen yazmadın ki!» Ahmet’e döndü Ağır Ceza Başkanı. «Şair, sen söyle! Neden yazdın bu şiiri? Kim söyledi böyle bir şiiri yaz diye?»

«Ben orta bir’den beri yazarım. O zaman Sabiha öğretmenimiz vardı. Ödev verirdi. Kendim de meraklıyım. Köyümün dertlerini dile getirmek isterim. O yüzden yazdım…»

«Öğretmen Abdullah Utku’yla konuşur musun?»

«Ara sıra şiirlerimi okuturum, ama beğenmez.»

«Niçin beğenmez?»

«Olgunlaşmamış diye…»

«Sana kitap verirmiş. Ne kitapları verir?»

«Bana okunacak kitap verdi birkaç tane…»

«Ne gibi kitaplar mesela?»

«Atatürk. Yazan: Yakup Kadri Karaosmanoğlu.»

«Başka?»

«Pinokyo!  Yazan yabancı, hatırlayamadım.»

Ahmet’in söylediği adları yazıyordu Savcı.

«Peki şimdi söyle; niçin yazdın bu şiiri?»

KARA AHMET DESTANI

203

«Köyümü ve köylülerimi anlatmak için.»

«Senin köyün şimdi bey baskısı altında mı?»

«Öyleydi, evet! Beylerden satın aldı köyüm toprakları. Borçtan yeni kurtuldu. Beyler paralarını bankalardan alıp İstanbul’a, İzmir’e gittiler. O zaman herkes beylerin buyruğundaydı. Cumhuriyet olduğu halde köylüleri zorla çalıştırıyorlardı. Büyüklerim anlatıyorlar, çok dinledim buna benzer durumları…»

«Abdullah Utku düzeltir mi şiirlerini?»

«Genellikle, “Hatalarınızı kendiniz bulun, yazdıklarınızı karşılıklı eleştirin, iyice olgunlaştırmadan yayınlamayın!” der o. Bunu da beğenmedi…»

«Nâzım Hikmet’in şiirlerini okudun mu?» Birden sordu şişman adam. «Biliyor musun kim? Duydun mu adını?»

«İyi bilmiyorum. Galiba yazarmış. Kitapları yasakmış.»

«Niçin yasakmış?»

«Bilmiyorum…»

«Hiç okudun mu şiirlerini?»

«Okumadım, yok kitapları.»

«Onun açık etkileri var senin şiirde Ahmet Kara! Nâzım, haddizatında iyi şairdir bak! Dünya çapında hem de! Şiirlerini ben de çok severim. Fakat…»

Savcı girdi bu sefer araya: «Ne iş yapar baban?»

«Hastanede işgörendir. Anam da orda…»

«Kaç yıl oldu şehre geleli?»

«Yedi sekiz yıl…»

«Başka kardeşin var mı?»

«İki tane var; okuyoruz.»

«Kendileri çalışıp sizi okutuyorlar?»

«Evet…»

«Siz de böyle şiirler yazıyorsunuz?»

«Sadece ben yazıyorum Efendim…»

«Derslerin nasıl?»

«İyi…»

«Kaç zayıfın var?»

«Yok…»

«Senin?»

204

KARA AHMET DESTANI

«Benim vardı, kurtardım. Bugün de yazılım vardı.»

Sonuca gelmek istiyordu Savcı:

«Bakm çocuklar!» dedi. «Şimdi dinleyin beni. Çocukça düşünce ve davranışlar içindesiniz. Haddizatında ikiniz de yetenekli ve iyi çocuklarsınız. Sizleri takdir ediyorum; ediyoruz! Fakat içinde yaşadığınız ortamı bilmeniz gerekir. Şimdi pireyi kolayca deve yapıyorlar. Her yazının, sözün altında siyasal anlam arıyorlar. Dikkatli olmanız gerekir. Dikkatli olmazsanız geleceğinizi kolayca yıkarlar. Şiir yazmak, gazete çıkarmak elbet kötü değil. Fakat zararlı akımlara da kapılmayın. Mesela, köyünün güzellikleri yok mu senin Ahmet Kara? Orada baharlar, sonbaharlar olmuyor mu? Onları da yazsana! Mev-lüt Altın; senin köyünde güzel kavunlar, üzümler oluyor mesela; onları anlatsana… Şimdi okulunuza gidin, derslerinize girin, yarın gene geleceksiniz bana. İfadelerinizi tutanağa yazdıracağım. Sonra biraz daha konuşacağım sizlerle. Haydin şimdi!..»

Savcı; ertesi gün, yazmanı önüne oturttu, gerekli tutanağı yazdırdı, sonra sordu: «Dede Korkut Hikâyeleri’ni okudun mu?»

«Okumadım Efendim…» dedi Ahmet.

«Geçmiş kültürümüzün değerli yapıtlarmdandır, mutlaka oku! Sonra “Tekçarık Yüzbaşı” diye bir kitap vardır, okudun mu? Onu da oku. Evliya Çelebi’yi oku. Evliya Çelebi, uçsuz bucaksız bir hazinedir…» Tam bu sırada dünkü şişman adam geldi gene. «Sadeleştirilmiş baskılan da bulunuyor, alıp mutlaka okuyun!» diye araya girdi, pekiştirdi Savcının dediklerini.

«Şimdi bir de Müdürünüze telefon edelim. Disiplin koğuştur-ması yapıp derslerinizi aksatmasınlar. Bu işin şakası yoktur. Tutuklanırsınız. Bir girdiniz mi kolayca çıkamazsınız. Okulunuz aksar. Üzülür ananız babanız. Anladınız mı?»

«Anladım!» dedi Ahmet. Mevlüt de, «Anladım!» dedi. Çıktılar.

Daha sonra Abdullah Utku’nun, Müdürün de ifadelerini alıp «koğuşturmaya yer olmadığı» kararı verdi Savcı. Fakat Valinin, Vali üzerinde tüccarların; Marshall yardımından verilen kamyonlarla, kepçelerle on yıl içinde Burdur’un bir numaralı adamı haline gelen Rahmi Paksoy’un baskısıyla yönetsel yönden koğuşturma yürüttüler. Bunun sonunda «Bakanlık Buyruğu»na alındı öğretmen Utku. Derslerle ilgisini kestiler. Bir yazı yazarak, açık maaşını nereden alacağını sordu

KARA AHMET DESTANI

205

Müdür. Aldığının dörtte biriydi açık maaşı! Otobüse binip Ankara’ya gitti, dava açtı Danıştay’a.

Burdur’da ciddi bir örgütü yoktu o zaman öğretmenlerin. Başına bir iş gelince herkes göbeğini kendi kesiyordu. Utku da öyle yapmağa çalıştı. Sanıyordu ki Danıştay beş gün içinde toplanır, «yürütmeyi durdurma» kararı verir. Nerdee? 210 lirayla geçinmeğe çalışarak iki buçuk ay beklemesi gerekti. İki buçuk ay sonra bir daha gitti Ankara’ya, bir tanıdığının tanıdığını bularak yoklattı, alttan üste aldırdı dosyasını. Çıktı durdurma kararı. Bu sefer başka bir işlem yaptı Bakanlık: Ağrı Milli Eğitim kalemine yazman olarak atadı. Bunun için de dava açtı. Sürdü üç ay. Temelli açığa çıkarılmamak için orda göreve başladı. On ayda çıktı karar. «Artık Burdur’a veremeyiz seni! Orada çalışman sakıncalı olur! Başka yer iste!» dediler. İstemedi, direndi. Niğde ilinde yeni açılan bir bucak ortaokuluna atadılar. Çekip gitti çaresiz…

I

KARA AHMET DESTANI

207

22

KARATAŞ GÖĞÜNÜN ALTINDA

Ortaokul bitti, Kara Bayram’m evinde dert bitmedi. Biteceği de yoktu. Buzlar çözülür gibi olmuş, Bayram biraz tatlanmıştı, sofranın havası ılımıştı, ama Ahmet’in ozanlığı, çalışkanlığı yeni sorunlar getirdi. Daşduraklı Hilmi, her gün yellenip yellenip bir laî sokuşturuyordu. Sarıca arıdan beterdi dürzü. «Sen kölesin, o da senin sahibin sanki!» diye dikleniyordu Haçça. «Ne derse he diyorsun. Ama bizi dinlemiyorsun. Elin sözü doğru! Biz kuş Kuran okusak boş!..»

Suskularına yeniden başladı ne olacaksa! Namazlarını sıklaştırdı. Hiç aksatmıyordu. Evde, hastanede, gece gündüz, beş vakti tamam kıldığı gibi, borçlarının taksitlerini de ödüyordu. İnşaallah yirmi yıl daha ömrü olur da köküne kadar öderdi hepsini. Kendisi böyle yatıp kalkıp olanca dürüstlüğüyle kılıyordu ama, karısına, çocuklarına bir şey demiyordu. «(Küçük eşek değiller ya, Tanrının apaydınlık yolu serili önlerinde, bakıp görsünler, görüp yürüsünler; kör değiller ya!.. Bizimki buraya kadarlık. Atalığımı gücümün yettiği kadar yaptım, bunu Cenaballahm kendi de görüyor yukarda!)» diyordu.

Haçça da seviniyordu. «(Bundan kurtulduk, Allah yardım etse, öteki dertlerimizden de bir kurtulsak!..)» diyordu.

Yalnız bir sefer, az daha vur kır’a varan bir tartışma oldu. Orta bitmişti. Liseye yazılacağını söylüyordu Ahmet de, Şerfe de.

Namazdaydı Bayram. «(Hey gözünü sevdiğim Allahım, yerlerin göklerin yaradanı Tanrım! Bakıyorsun da görmüyor musun yoksa? Bir dikkat etsene, hiç akıl fikir var mı şunlarda? Hiç akıl fikir var

mı vidalı Haçça’da? Ulan sıpalar, direştiniz, orta’yı bitirdiniz, bırakın artık liseyi, şunu bunu! Girin bir sağlık okuluna, hemşire okuluna, öğretmen okuluna; kısa yoldan bir ekmecik kazanıp yemeğe bakın zukkum olasıcalar! Yakınından dönün şunun!..)» Secdeye varıyor, yeniden başlıyordu. «(Bu yıl biriniz daha geliyor! Şimdi o da başlayacak orta, lise! Üç öğrenci, üçü de birer değirmen! Bende motor gücü mü var ulan? Aldığım aylık ne şunun şurasında?)» Ama yemin etmişti sanki, dışından söylemiyordu bunları.

Bayram susuyor diye ötekiler de susuyorlar, sonra susmaktan usanıp, «Eee; Kocaman pabuçlu Allahın yılları, eşekten indi, ata bindi, atı da koydu cipe atladı, tozutarak gidiyor! Lisenin de zamanı geldi, kayıtlarınızı yaptırın bari!» diye açıktan söyleşiyorlardı. Bir gün böyle dedi Haçça.

Kabardı kalktı Bayram:

«Daha yetmedi mi Haçça Bey?» diye sordu. «Doğurduklarını okutup okutup itatsızlığı göğe değdirmek mi istiyorsun? Allaşkma yetsin artık! Bak, büyük söylemiş olmayım Haçça Bey, oğlana karışmam, kız bir adım atamaz liseden yana! Şimdi liseye giden yarın yüksek kısımlara da gideceğim diye tutturur. Girsin hemşire okuluna, öğretmen okuluna; Adana’da, Akşehir’de varmış; okuyup kısa yoldan zukkumlansın…» Çok kesin söyledi, kesip attı.

Şerfe başladı ağlamağa.

«Ağlama Şerfe!» dedi Haçça. Bayram’a döndü: «Hiç zayıf almadan orta’yı bitirmiş kaç çocuk var şu Burdur’un içinde, bir baksana çevrene Bayram, kara gözlüm, yiğidim? Neden böyle direşiyorsun, kapatıyorsun çocukların önünü; haa? Ulan eller okutayım der de çocukları okumaz! Bizim çocuklar maşşallah barut, sen engelliyorsun! Ne kadar terssin ulan?!.»

«Sus! Ters senin kendin! Sus, yanlış yunluş konuşup tepemin tasını attırma, sus!..» Kaldırdı elini, vuruyordu az daha.

Haçça, tutup yanına indirdi kocasının elini:

«Vurmakla olacaksa vur Bayram! Çocuklar büyüdü, ağızlarımızın tadı uçup gitti. Bak bütün terbiyemle, hem yalvarıp, hem soruyorum sana: Niçin böyle yapıyorsun? İyi düşün, bak dünya nere gidiyor, âlem nere gidiyor? Herkes Daşduraklı Hilmi’nin kafasında değil, çevrene iyi kulak ver! Atlı dünya cipli dünya oldu Bayram! Di-

208

KARA AHMET DESTANI

reşmenin bir etkisi olmayacak! Kessen gene okuyacak bu çocuklar. Sen bıraksan okul bırakmayacak. Kafalı çocuklar diye belkim kendi yapacak kayıtlarını…»

«Okul nasıl karışırmış benim çocuklarıma?»

«Güzellikle karışıyor, sevdiğinden!..»

Kanırdı kafasını iyice: «Karışamaz!» dedi.

«Daşduraklı sana nasıl karışıyor?»

«Hay Daşduraklınızın mma! Ulan bir Daşduraklı tutturdunuz! Adamın bana kötü bir şey dediği yok! Allanın yolundan başka yola itmiyor beni adam!.. Ulaaaaaan!..»

«Allahın yolunu bir o mu biliyor? Bizler sapkın mıyız?»

«Sapkm olmasanız bu hallere düşmezdiniz Haçça Bey!»

«Bey senin kendin! Bey deyip deyip canımı sıkma benim!»

Uzayıp gidiyordu. Belki biraz yatışır diye yıllık izninden on gün alıp, çocuklarını da toplayıp Karataş’a gitti Haçça. Yıllardır ilk geliyordu. Kapan dur hastanenin çamaşırlığına, kapan dur eve derken, Irazca’nın tanıyıp bileceği hallerden çoktan çıkıp gitmişti. Gelin kaynana sarmaşıp ağlaştılar.

«Maşşallah, maşşallah!.. Budala Bayram unuttu diye sen de unuttun beni! Yad olduk gittik şu kadar yerde ay Haççam!..»

Bir karşılık vermedi. «(Unutturanlarm gözleri kör olsun ana! Canımızın, başımızın derdine düştük, yeldik durduk el kadar ekmeğin ardında, unutmuş gibi olduk!)» dedi içinden. Durup bir daha sarıldı, kokladı kaynanasını.

Nasıl koyup gittiyse öyle duruyordu gelin geldiği ev. Yoktu bir değişme, gelişme! Çürük merdiven biraz daha çürümüştü. «(Güroluk çamlığından getirdiği ağaçlarla yenileyecekti bunu Kara Bayram. Yeniledi!..)» Biraz daha aşınmıştı kerpiç duvarlar. Avlunun çiti çökmüştü. Kurt yemişti direği, merteği. Bakanı onaranı olmayınca her yaka bir yakada kalmıştı.

Bakırı bakracı alıp İğdeli’ye su doldurmağa gitti. Gören tanımakta zorluk çekiyordu: «Kim bu gu? Haççamız mı? Az daha bilemeyecektim! İhtiyarlamış! Şurasından burasından kırarmağa başlamış saçları! Avurtları çökmüş!..»

«Eee; şehir kolay mı? Kendini de çökertir insanın!..»

«Şehir yerden yere çarpar insanı…»

KARA AHMET DESTANI

209

«Her gün, her gün teknenin başında…»

Eskisi gibi, aktığını belli etmeden akıp dururdu sular. Önce bir küçük gölcük, gölcüğün içinde irili ufaklı taşlar. Durmadan oynuyordu balıklar… «Akıp durur kadın sular! Bir sular eskimemiş, bir balıklar çökmemiş! Eskiye eskiye sürüp gidiyor Karataş…»

Pabuçlarını, çoraplarını çıkardı, çemredi paçalarını. Kollarını sıvadı. Alt ucundan girdi gölcüğün. Bumbuzdu. Bir silkilme oldu ciğerlerinde. Yürüdü ortasına. Kaçmıyordu balıklar. Mısır koçanından büyüktüler. Siyaha maviye boyanmıştılar. Biribirleriyle cilveleşirken şimşekten hızlıydılar. Belki hiç güçlük çekmiyorlardı. Belki sadece suyun gözünden yanda, derinlerde çiftleşmekten tat alıyorlardı. Belki gün ışığı geçip gittikten sonra uyanıyordu derilerinin altındaki kuzgun… Eğilip avuçladı suyu. İçti soğuk soğuk, çarpa çarpa yıkadı yüzünü. Islak ellerini ensesinde, kulaklarında gezdirdi. Kollarını dirseklerine kadar, ayaklarını dizlerine kadar yıkadı. Bir daha, bir daha çarptı yüzüne. Gözlerinin içine aldı soğuk suyu, yumdu açtı kapaklarını. Balıklar ellerinin ayaklarının arasından gidip geliyordu. Uzattı elini birkaç sefer. Değdirip alıyordu. Akıveriyorlardı. Hızla fırlıyorlardı. Bakraçları çalkaladı. Doldururken iki balık aldı içine. Fırlayıp çıktılar, attılar suya kendilerini. Birden suyun gözüne doğru çekildiler küsmüş gibi… «Eyvaah!..» dedi Haçça. «Eyvaah!.. Yaptığını beğendin mi Haçça Bey? Kaçırdın balıkları! Ne suçları vardı da teziktirdin? Şeytan girmiş senin içine Haçça Bey! Kara Bayram’m içinden çıkıp senin içine girmiş şeytan!..»

Aldı bakraçları gölcüğün kıyısına: «Gelin gelin; oynaşın gene! Gelin kusura bakmayın! Şehirlerde şeytan girmiş içime; kusura bakmayın!.. Şaka ettim; gelin…»

Durup gölcüğün dışından baktı. Bir zaman görünmediler. Beşi onu gelip geri gittiler. Sonra biri gölcüğün ortasına kadar geldi, dönüp gitti. Sonra çoğaldılar. Akışmağa başladılar eskisi gibi.

Ahmet’in gelir gelmez şaştığı konu, köyde John Williams adında bir Amerikalının bulunmasıydı. «Barış Gönüllüsü» olarak görev yapıyordu. Kimi zaman Nuri’nin Kahve’de, kimi zaman dibeğin başında, kimi zaman evlerde boy gösteren upuzun bir adamdı. Yirmi ile yirmi beş arasında gösteriyordu. İl içinde elli tane imişler. Şehirde de görüyordu arada bir. Şimdi sözüm ona «Halk Eğitim Merkezi»

14

210

KARA AHMET DESTANI

olarak kullanılan eski Halkevi’nde İzmir’den gelen Amerikalı Bölge Müfettişiyle toplanıp kendi aralannda uzun uzun konuşuyorlardı. Kiminin boynunda birer fotoğraf makinesi, kiminin elinde birer teyp, film kamerası, yok lokantasıydı, yok müzesiydi, yok gölüydü, fabrikasıydı, altını üstüne getiriyorlardı ilin. Pazarı dolaşıyorlar, resim çekiyorlar, film alıyorlardı. Garip adamlardı. Her birinin ayrı huyu hevesi vardı. Oldukça serbest davranışlı, güldürücü adamlar, çocuk kadar saf görünüşlü kızlardı. Üçer ay kurs görmüş, biraz Türkçe, biraz da gelenek görenek öğrenmişlerdi Amerika’da. Dağıldıkları köylerde kimi ev, kimi ahır yapmağa kalkıyor, kimi kuyu kazıyor, kimi çamurun içine çimento katarak «sağlam» kerpiç kesme yöntemi göstermeğe çalışıyordu. Kızlar biçki dikiş, konserve, peynircilik hakkında gösterişli işler yapıyordu.

Karataş’a gelen’e Taşkelle Mehmet’in evden bir oda verilmişti. Orada yatıp kalkıyor, onun bunun evinde yemek yiyor, sık sık Bur-dur’a, Denizli’ye gidiyordu. Söylediğine göre 1000 lira aylık alıyordu. Ama harcamasına bakılırsa daha çoktu savurduğu. Çektiği resimleri Amerika’ya yolluyordu. Orada albüm yapacaktı müdürleri. Kendisi de gidecekti bir yıl mı, iki yıl mı sonra. O zaman bunların iyi çıkmışlarından gönderecekti Karataşlı dostlarına.

Muhtarın ev yapılıp bitmiş, eksikleri tamamlanıyordu. John Williams da Kumtarla’nin kıyısında küçük bir yapıya başlamıştı.

«Ne olacak bu Mister?» diyordu köylüler.

«Yani ne yapmak istiyorsun sen?»

«Bu size bir örnektir. Siz yetiştirmek erken sebze! Burda var fide için sıcak ev; bir ay sonra…»

Şöyle böyle anladılar.

Kazma kürek alıp çalışıyordu. Kendinindi bunlar. Daha başka araçları vardı, gelirken getirmişti.

«Komünizm, sosyalizm bir! Aynı aynı!..» diyordu. «Biz var istemez sosyalizm! Biz var demokrasi!..» diyordu.

Sıcak ev’in temellerinin kazılmasına köylüler yardım ettiler. Çünkü sıkıştırdı hepsini Muhtar: «Ulan ne utanmaz insanlarsınız, devenin nalbanda baktığı gibi bakıyorsunuz! Konuğa iş yaptırılır mı? Ne yapılacaksa tarif ettirip yapın; durmayın…»

Delikanlılar  kaptılar kazmayı küreği.  Gönüllünün  istediği bi-

KARA AHMET DESTANI

211

çimde kazdılar. Sonra kağnıları koşup Düzmeşe çayından taş, ormandan ağaç düveç getirdiler. Bunun için tâ Güroluk’a gittiler. «Git, iki üç gün buralarda görünme!» diye Ormancı İbrahim’i de Denizli’ye yolladılar. Çatısını çatmak için Taşkelle Mehmet’e dediler: «Haydi ne kadar becerin varsa göster sen de!»

Demeseler de gelip yardım ediyordu Taşkelle Mehmet. Kum eletti, çimento getirtti, temeli ördüler harçla. Eni dört, uzunu on metrelik bir yapıydı bu. Temeller toprağın üstüne çıkınca düzleyip sıvadılar, üstüne direkleri diktiler. Araçları arasında suterazisi de vardı gönüllünün. Direkleri onunla ölçüye alıyordu. Çatısını Taşkelle Mehmet’e yaptırdı. Ortaköy’ün hızarında biraz tahta biçtirdiler.

«Burası!.. Burası var kapatmak; ama camla değil!»

Şehre gitti, bir koca tomar naylon getirdi. Kesip biçti, çivilerle çıtalarla çaktı, dolaştırdı naylonu. Üstünü, yanlarını, önünü ardını kapattı. Hacı Mehmet’in otobüsle iki soba getirtti. Telle direklere astı bunları. İki tane ısölçer taktı. Önünün kapısı, içinin sobalarıyla hazır demekti sıcak ev. Toprağını düzenledi sonra.

«Sizin erken sebze için örnek çalışma bu ev!» diye anlatıyordu. Kasıma kadar her yanını elledi durdu. Domates, patlıcan, biber tohumlarını ekti birer köşeye. Kasımın başında sobaları yaktı. Süzekli bir teneke getirmişti. Bir yandan da suluyordu.

«Ulan anladım!» dedi Kerimoğlu’nun Durmuş. «Bu dürzü bizim Alanyalılar gibi sera yapıyor!»

«Valla haggaten iyi anladın, aşkolsun!..»

«Yirmiii gün var, bunlar yetişti, ben var söktüm, yeniden diktim toprak. Siz var gördünüz… Tamam…»

Bir ay geçti, yaprak belirmedi toprakta. Çünkü Peder Gediği’nin tam ağzmdaydı sıcak ev. Çıvvv diye esti mi alıp gidiyordu serçe ka-darcık kadarcık iki sobanın sıcaklığını. Geceleri buz tutuyordu. Ama gönüllü, her sabah yeniden yakıyordu sobaları.

Bazan koyup Burdur’a, Denizli’ye gidiyordu.

«Ben var bunu size göstermek. Hem benim müfettiş gelip görmek! Tamam! Çok mühim sıcak ev…» diyordu.

Çapayı alıp kazdı, aradı ektiği tohumları. Gözle görünür bir şey yoktu toprakta. Belki çürümüşlerdi. Gübre olmuşlardı belki. Takvime baktı, bir daha ekti. Yaktı sobayı, cemreler düştü. Yoktu… Yeni-

212

KARA AHMET DESTANI

den kazdı, yere boru düşedi. Sobaların sıcak dumanını verdi boruların ağzına. Yeniden ekti, yaktı ateşi. Böylece sobaların sıcağını yerin altına vermek, bol ısıda çabucak yeşertmek istiyordu tohumları. Olağanüstü çaba harcıyordu. Bir yandan da baharın ucu görünmüştü. Köylüler Antalya, Alanya yanlarında yetiştirilen fidelerden alıp kendi harımlarına dikeceklerdi. Williams’m İzmir’de olduğu sırada, üç bağ aldırttı Muhtar. «Yok mahcup etmek konuk Gönüllü!» dedi. Diktirip sulattı fideleri. Diplerine bol gübre koydurdu. Hafta demedi canlandı pörsük fideler.

Gelir gelmez sıcak eve koştu Gönüllü. Kısa bir an kaldı içerde. Sonra haykırdı sevinçle: «İşte burada bir mucize; ben var gerçekleştirmek!..» diye göklere göklere attı yumruklarını. Bir sürü fotoğrafını filmini çekti fidelerin, sıcak evin.

«Kaksiktir dürzü!..» dedi Melek Hasan. Biraz sözünü esirgemezdi. Boşboğaz tanınırdı köyde.

«Ben var anlamadım ne demek kaksiktir!»

«Hani nerde sözlüğün, açıp da bakıversene!»

Çıkardı arka cebindeki sözlüğü, aradı taradı bulamadı. Kerimoğ-lu’nun Durmuş: «Go home demektir Mister, go home!» dedi; gene anlamadı; baktı bön bön.

Muhtarla, Muhtarın CemaFle, Haceli’nin kardeşi Ömer’le, üye İbrahim’in oğlu Mehmet Ali’yle düşüp kalkıyordu sürekli. Beytul-lah Hocayla da ruh gibiydi arası. Son derece uyumlu adamdı. «Kak-siktir»in anlamını öğrendiği zaman da kızmadı Melek Hasan’a. «Sen var Melek Hasan, benim başım eğilmek önünde. Çünkü sen beni traş eder…» dedi. Nereden duydun, öğrendin; gerçekten biraz berberliği vardı Melek Hasan’m. Takımı, makinesi, usturası vardı…

«Ben var sevmez yalnız komünistler, sosyalistler! Sever herkesi…»

Durmuş:

«İnsanların huylan çeşit çeşit: Ben de emperyalistleri hiç sevmem aksi gibi!» dedi. «(Ne çare bizim hökümet doladı seni başımıza; bakalım ne zaman siktirolup gideceksin?)»

Gündönümü gelirken sığırlara bir hal oldu. Düşüp düşüp ölmeğe, şişip şişip devrilmeğe başladı güzelim inekler, düveler. Çok kötü, «yanıkara» dedi bilenler. Muhtar mazbata yaptı, bekçi gitti, alıp getiremedi baytarı. Köyden giden yazıya sağırdı ilçe. John Williams bir

KARA AHMET DESTANI

213

mektup yazdı kaymakama. Kaymakam mektubu alınca atladı cipe, baytarla birlikte çıkıp geldi. Çukur kazdırıp gömdürdüler ölenleri. Kalanları aşıladılar. Bir ölçüde önlediler hastalığı.

Birden saygınlığı arttı Williams’m. Yoğurt, yumurta, kaymak, filan taşımağa başladı kadınlar. Çay içe içe bir kalıyordu kahvede. Herkes bir tane ısmarlıyordu.

Şehre giden yolun uzunca yeri bozuktu. Köprüsü doğru dürüst yapılmamıştı yıllardır. Seçime yakın biraz kumdur taştır getirip yığıyorlar, kalıpları çakıp demirleri dikiyorlar, seçim olunca bırakıyorlardı. Kışın seller süpürüp götürüyordu her şeyi. Otobüs kamyon geçmek şöyle dursun, atla eşekle geçmek bile zor oluyordu. Bunun için beş muhtar birleşti, Kaymakamı da geçip Valiye dilekçe yazdılar. Bir karşılık alamadılar. Köylerden varan sesi hiç mi hiç duymuyorlardı demek. Yazıyı bırakıp «heyet» gitti. Sağlam söz aldıkları halde bundan da sonuç çıkmadı.

Köyün akıllı yeni yetmelerinden Cahit, onbaşı olup dönmüştü askerden. «Tümenin paşasına yazalım, büyük komutanlar kalkınmacı olurlar…» dedi. O zaman Williams’i anımsadı köylüler. «Biz yazsak kulak asmaz, köyümüzün Gönüllüsü yazsm, bakalım ne çıkacak?» dediler. Çağırıp isteklerini anlattılar Williams’a. «Yes!..» çekti h)e-men. «Ben var yazmak bir mektup; sizden biri götürmek; o zaman tamamdır bu iş!..»

Cahit onbaşı götürdü mektubu. Ertesi gün, tatil olduğu halde, sivillerini giymiş, cipini çekmiş, yanında yardımcılarıyla birlikte çıkıp geldi Paşa. Grayder girdi yolun bozuk yerine. Tümenin usta erleri başladılar köprüyü yapmağa. Bir ayran içti, Barış Gönüllüsünün rahatının iyi olup olmadığını sordu, kuzu yedi pilavla, köprünün de, yolun da iki gün içinde yapılacağını müjdeledi gitti. Gitmeden, «Şimdiye kadar niçin haber vermediniz?» diye kızdı Muhtara. O da, «Cahilliği kendin bilmez misin Paşam, cahiliz, o yüzden akıl edemedik!» diye özür diledi. Başta Gönüllü Williams olmak üzere köylülerin elini sıktı Paşa, öğütler verdi. İşler de dediği süre içinde bitti.

«Yahu, kızlarımızdan birini beğense de gitmese şu oğlan! Böyle sözü geçkin elemanı bir daha nereden bulacağız?» diye diye bir kalıyordu köylüler.

İşte bu Amerikalıydı köyün içinde dolaşan. Herkes onu konuşu-

214

KARA AHMET DESTANI

yor, onu anlatıyordu Ahmet’e. Ama gidecekti. Bir ay sonra doluyordu süresi. Üzgündü köylüler de, kendisi gibi…

Yaz işleri bitiyordu. Harmanın sonunu alıyorlardı. Savurduklarını çeçlemişler, ortakları bölüşmüşlerdi. Kağnısına koyup getirmişti Iraz-ca’nın payını Kerimoğlu. Çuvalların yukarı çıkarılmasına yardım etti Ahmet. Bulgurluğu, unluğu ayırdılar. «Şunları da teneke teneke satar, borcuma harcıma veririm, ne yapayım?» diyordu kocakarı.

Başka bir gün Kerimoğlu kağnısını getirdi, un olacak çuvalları Çakır’ın Pınar’a yıkıp geldi, ivazca, Haçça, Ahmet; hep birlikte gidip yıkadılar. Çayıra serdiler kurusun. Osman’la Şerfe beklediler. Haçça çulun üstüne çıkıp karıştırdı. «(Gelmişken ununu bulgurunu hazır edelim anamın!)» diyordu. Harım hemen köprünün altındaydı. Fasulye topladılar, patates kazdılar, haşladılar tane yudukları yerde. Yanan ateşe iki dal daha atıp çocuklar mısır üttüler akşamüstü. «Şehirdeki mısırların böyle tadı yok, ben bir daha üteceğim! İzin verir misin nineciğim?» dedi Şerfe.

«Yavrum! Kara gözlü yavrum! Koş hepsini kır! On daha üt…» Irazca kendi de gidip bir etek getirdi. Haçça ateşi güreltiyordu. Ütüyorlardı yemden, yiyorlardı.

Sonra uzanıp yüzyukarı, köyünün göklerine, göklerden pamuk-lana pamuklana geçip giden bulutlara bakıyordu Ahmet.

«Taşıyalım mı kurumamış taneyi köye, sayvanın başına? Yoksa bırakıp gidelim mi burada? Çalarlar mı?»

«Bir tüfeğimiz olsa Osman Efe yatardı başında!»

Gözünün kuyruğuyla Ahmet’e Ahmet’e bakıyordu Irazca.

«Yatabiliriz biz abimle değil mi ana?»

«Yatarsınız tabii oğlum! Haba, yorgan yastık getirip ninenizin tanesini beklersiniz. Sabah olunca bir daha serdik mi kurur. Sonra değirmene iletiriz. Kurumamış taneyi neden götürelim köye?»

«Şehirli olduk diye bizi korkak belleme, nineee!..»

Sonra Haçça’yla Irazca sokuldular biribirlerine: «Bunlar burada haggaten yatabilirler mi acabola?»

«Yatsınlar elleme!» dedi Irazca. «Yatsınlar; hem de azıcık tatsınlar cesaret denen şeyden! Pısıp durmasınlar köyde şehirde!..»

«Amanın! Amanın nerelere gideyim!..»

Güldü, ağız tadıyla baktı çevresine:

KARA AHMET DESTANI

215

«Eve gidelim birazdan!» dedi Irazca. «Kerimoğlu’nun eşeğe saralım habaları, yorganı yastığı, Ahmet alıp gelsin. Yatsın kardeşiyle. Yatıp yıldızlara baksınlar uykuları gelesiye!..»

Şerfe kıvranıp duruyordu: «Bir de derler insanlar eşit! Hani nerede? Erkek olsam ben de yatardım! Bakardım neler dönüyor geceleri gökyüzünde, yerde dönenlerden ayrı?..»

«Tasalanma dorumum!» dedi Irazca. «Sen de evimizin hayatından bakarsın. O kadar soğumadı daha havalar! İstersen sayvanın üstüne sereriz döşeklerimizi. Senin bakacağın gökyüzü olsun!..»

Ahmet koştu, Osman’ı kucaklayıp savurdu. O da bacaklarından aldı bire uzun, ikiye kısa ağabeyini, devirdi çayırın üstüne.

«Gücünüzü böyle mi gösteriyorsunuz?» Bağırdı Haçça. «Ne oluyor ama üstünüz başınız?»

Hemen bıraktılar biribirlerini. Kalkıp çırptılar üstlerini başlarını. Sonra Osman’ı tanenin başına bırakıp yürüdüler köye doğru. Beş evin damı sökülüp çatısı kiremitlenmişti. Üçü de yeni kiremitli yapılmıştı. Sahipleri Almanya’da çalışan. Kiremitli evleriyle başka bir görünüme giriyordu yoksul Kara taş. Eski, kara örtüsüyle, kağşamış duvarlanyla, kabuktan kiremitten de olsa o değişmeyi belki hiç görmeyecekti Kara Şali’nin eski evi.

Hüyüklerin oradan geçerken, Bayram’m Şükrü’ye, Şükrü’nün de Muhtara sattığı tarlaya boynunu burup burup bakıyordu Haçça:

«(Şehirde ancak bir uyduruk ev oldu köyün gözel saylan!..)»

Şerfe’nin elinden tuttu ansızın: «(Bir de işte şunlar okuyorlar! Engel olmasa babaları…)»

Kadın kız durup hal hatır soruyordu. Hoşgeliş ediyordu yeni görenler. Irazca önden gidiyor, onlara da, «Haydiiin! Osman bekliyor tanenin başında, haydin!..» çekiyordu. Önden gidip Kerimoğlu’nun eşeği alıp geldi Ahmet. Irazca kendi eliyle ekmek azık koydu. Yorganı yastığı, habayı ayırdı. Denkleyip sardılar. «Dâh dee! Bir gelenle yollarsın eşeği, haydi!..»

Çorba kaynatıp içtiler. «Aman Haçça, gittikçe dermanım azalıyor! Gelmeseniz bunları yapamayacakmışım! Belki bu kış öleceğim. Konu komşu, “Kapıyı kitlemeden yat Irazca, haberimiz olup açasıya şişersin!” diyor. Pek zorumuş yalnızlıklar…»

Eskisinden  daha düzgün, şehir evi gibi çatılı kiremitli yaptır-

216

KARA AHMET DESTANI

mıştı yeni evini Muhtar. Samanlık deliği demir kapaklı, içten sürgülü! Gübre deliği demir kapaklı, içten sürgülüydü. Çırayla kandille kimse dolaşmıyordu ahırda. Camlı fenerlerden almıştı. İkişer pilli, Çin malı elektrik fenerlerinden almıştı. «Allah nasip ederse elektrik bilem getirteceğim bu köye! Karataş’ı iyice ilerleteceğim!..» diye öğünüyordu. Kendinden biliyordu olan batan «ilerleme»leri.

Ahmet, Melek Hasan’m karısıyla yolladı Kerimoğlu’nun eşeğini. Habayı serip yorganı yastığı attılar üstüne. Yavaş yavaş akşam oluyordu. Toplamağa başladılar çayırın üstündeki taneyi. Toplayıp çulların ucunu örttüler biribiri üstüne. Ateş yaktılar yeniden. Ekmek gevretip çökelek düründüler. Çökelek ekmek boğazlarını aldıkça koşup su içtiler pınardan.

Akşamın geç vaktine kadar aşağı yukarı gelip geçip durdu insanlar. Köylü biçimi selam veriyorlar, «Nasılsın Ahmet Efendii, iyi misin?» diye soruyorlardı. «Osman Efendi, sen nasılsın dayım?» Onu da selama kelame gelir Efendi sayıyorlardı. Hafiften hafiften kabarı-yordu Osman.

«Sorun ne biliyor musun bizim oğlan?»

«Sorun babamın gönlünü edebilmek heralda!»

«Ya gönlünü edebilmek, yada onu aşıp mutlaka yazılmak liseye! Ötesi sorun değil. Yani bizim için sorun değil dersler…»

Osman’ın içine dert olan bir de ceket pantolon’du. Ağabeyiyle ablası için çektiklerini kendisi için de çekecekti anası.

«Okumak sorun değil de abi, üzüyorlar giysi diye, kitap diye…»

«Çok pişmanım bu yıl İstanbul’a gitmedim!.. Köprü’de gözlük satardım. Belki birer buçuk kalırdı gözlük başına. Belki gene raslar-dım İbrahim’e. Birlikte yatardık yapılarda.»

«Güz gelirken ayaz oluyor geceler…»

«Sabaha karşı çiğ yağar açıklara…»

«Sorun, bir an önce okuyup anamı emekli etmek!»

«Anamı düşündükçe sızlıyor burnum! O zaman diyorum, acaba tutsam mı babamın sözünü? Kısa yoldan bir okula girip yapışsam mı maaşın sapma? Birazcık çok olacağına, az olur…»

«Çok istiyor anam kaymakam olmam!»

«Kaymakam olmayı kim istemez varsa olanak?»

<-Sen olursan, bizi hoşgörür gidemezsek ileri…»

KARA AHMET DESTANI

217

 

«Gökteki yıldızlar kadar yüksekte anamın gönlü! En azından Şerfe de başhemşire olmalı! Sana bir şey demiyor şimdilik. Belki lise müdürü olmalısın…»

«Benim en kızdığım Daşduraklı Hilmi gibileri! Personel Şefi bir de hastanenin! Başhekim olsam sallarım hepsini. Elimden gelse Sağlık Bakanı… Benim gönlüm de yüksek yıldızlar kadar…»

«İnsanın gökteki yıldızlar kadar parası olmadığına, göre, yıldızlar kadar not alıp sınıfları geçmeli. Hem de giysi parasını, kitap parasını çıkaracak kadar çalışıp biriktirmeli yazın…»

«Anlamadığım bir şey daha var: Niçin şehrin üstünde bu kadar parlak değil yıldızlar? Baksana Yedi Kardeşler’e, kaynaşıp duran Ülker’e! Samanyolu’nun döküntülerini tane tane say…»

«Hepsinin ortasında Akyıldız, yıldızların gülü!..»

«Nurten’in babası da mı yazılmasın kızım diyormuş?»

«Duymadım, ama diyebilir! Tutucu imiş az biraz…»

«Büyüyünce ben de tutucu olacağım abi, ne dersin?»

Yatıp durduğu yerden usulca doğruldu Ahmet, boşböğrüne habersizden dürttü kardeşinin: «Ol, ol! Babamla el ele verirsiniz…»

Bir boğuşma başladı çayırın üstünde. Azıcık gevşetiverdi Ahmet, yüreklensin kardeşi. Yıktılar yuvarladılar biribirlerini. Farkında olmadan bağırıp çağırıyorlar, köyün çekici sövgülerini biribirleri-ne söylüyorlardı. Bir bağırma oldu pınarın başında birden. Büyüdü akan oluğun sesi. Durakladı kurbağalar. Durup dinlediler acaba ne var? İki adam duruyordu omuzlarında belleri. Gökmısır sulamış geliyorlardı. Durmuşlar bakıyorlardı: Yahu kimdir bu efeler? Bizim köylü mü, yabancı mı? Bağırdılar sonra: «Ne ulan ooo? Heey ne’dö-ğüşüyorsunuz? Kimsiniiiz?»

Tık durdu Ahmet. Osman hâlâ vuruyordu altından. «Dur; dur bizim oğlan; adamlar var; bağırıyorlar; dur!» diyordu fısıltıyla. Tuttu ellerini, diziyle bağrına bastırdı, durdurdu kardeşini, sonra durup dinledi bir daha bağırsın adamlar.

Pınardan su içmişler, ellerini yüzlerini yıkamışlardı. Bellerini omuzlarına atmışlardı yeniden. «Kimsiniz ulan? Şu “bizim akraba” lardan mı yoksa?»

Fırlayıp kalktı Ahmet:

«Ne var be? Siz kimsiniz?»

218

KARA AHMET DESTANI

«Biz bu köylüyüz Beyim!» dedi Halil İbiş.

Ahmet tanımadı: «Biz de bu köylüyüz, ne var?»

«Yahu Nevar’ın karısı ölmüş, yerine sen var!»

«Karı mı? Karı sensin be; ağzını topla!..»

«Hoppalaa! Kim ulan bunlar?» ,

Osman toparlanıp kalktı usulca, sokuldu ağabeyine.

«Kimsek kimiz, güzelce sor söyleyelim!»

Melek Hasan, Halil İbişle fısıldaştı. Gerçekten bilememişlerdi bu ağızları şehirliye çalan delikanlıları.

«Ulan gözellikle sormadık da ne dedik?»

«Nevar’m karısı, şu bu; ne oluyor yani?»

Bir yandan da düşündü Ahmet: Yoksa yeni bir bela mı dolanıp sarılıyor başlarına?

«Ben Ahmet Kara, Kara Bayram’ın oğluyum!..»

Yanaştı Halil İbiş: «Ulan Ahmet, dayım, sen misin?»

«Ulan bizim Kara Bayram’ın efeler mi bunlar?»

«Ninesine tane yumuşlar heralım; bekliyorlar!»     ,    •

«Ulan Ahmet, bizi yanılttın! Bu da Osman mı?»

«Bu da Osman! Tanenin başında yatıyoruz…»

Attılar omuzlarından belleri:

«Ulan dayım; oturun bakalım; hoşgeldiniz!..»

«Hoşbulduk!.. Sağolun!..»

Çayırlıkta vırak vırak’tı kurbağalar. Düzenini bozmadan sürüp gidiyordu pınarın şarıltısı. İki adam çöktü çayıra. Paketini çıkarıp Halil İbiş’e sigara verdi Melek Hasan. Çakmakla yaktılar.

«Oturun, oturun bakalım! Siz bizdenmişsiniz yahu! Biz de sandık yabancı bunlar! Tavukları çalmışlar, suyun başında kaynatacaklar. Eee; baban nasıl Ahmet Efendi? İşleri iyi mi bakalım? Ulan çekip gittiniz, biz kaldık buralarda sürünmeğe. Nasıl gidiyor senin okul? Diyorlar Kara Bayram’ın oğlu birinci şair olmuş! Her yıl birinci geliyormuş koca şehrin lisesinde. Oturun oturun! Anlatın bakalım, ne oluyor bu İşçi Partisi filan?»

Ahmet oturdu habanın üstüne. Kardeşini de dizinin dibine çekti. Bekledi acaba ne çıkacak bu soruların altından?

«Bir seçim daha olursa komünistliği getirecekmiş İşçi Partisi, öyle mi? Yani sence komünistlik mi iyi, demokrasi mi?»

KARA AHMET DESTANI

219

Uzunca bir süre sustu, düşündü Ahmet:

«Bunları okumuyoruz Hasan dayı, bilmiyorum ben!»

«Haydi haydi;   biz  duyduk!  Ortaköylü Ekicoğlu anlattı!»

«Ekicoğlu’nun okulu Ankara’da, o bilir…»

«Kimi diyor Rusya aldı başını gidiyor, mma koyacak kocca Amerika’nın! Sürtecek burnunu yerlere!..»

«Bunları okumuyoruz. Hem niye Barış Gönüllüsüne sormayıp bana soruyorsunuz bunları?»

«Ulan dayım, Gönüllü Amerika’nın adamı, sen de bizim!..»

«Bilmiyorum bir şey…»

«Ulan dayım, felsefe dersi okutmuyorlar mı size? Var mı yok mu yukarda Allah? İnsan lisede okur da bilmez mi bunları?»

«Daha liseye geçmedim. İstiyorum ama babam gitme diyor. Belli değil daha. Şiir yazmayı da bıraktım şimdilik! Yani erteledim…»

«Seni bir ay kadar dama tıktıklarının aslı var mı? Konuştular burda, çok üzüldük! Ama iyi cevap vermişsin Savcıya. Demişsin köyler taş devrini yaşıyor! Şehirliler yiyor ekmeğin hasını…»

«Liseyi bitirebilirsem kaymakam okuluna girmek istiyorum. Onun için çok çalışıyorum derslerime.»

«Hiç sınıfta kalmaz diyorlar senin için, doğru mu?»

«Kalmadım; kalmıyorum; doğru…»

«Tamam canım! Bunu duydum ben! Necip Bey’in oğlanlarının okullarında okuyup hepsini geçeceğim demişsin; duydum!..»

«Necip Bey’in oğlanları İstanbul’da okuyor…»

«Zekâ olunca sen de okursun be dayım! Okutur hökümet…»

«Anamın babamın parasıyla okuyorum…»

«Bankada çok paranız varmış; anan da, baban da her ay beşer yüz alıyormuş, öyle mi?»

«Üçer yüz alıyorlar…»

«Üçer yüzden altı yüz, gene iyi!..»

«Sabah gidip akşam geliyorlar…»

«Komünislik gelirse her şey serbes diyorlar; öyle mi?»

«Bunları okumadık dedim ya az önce!..»

«Haydi haydi; senin de onlardan olduğunu söylüyorlar! Gençler diyormuş, ille de komünislik gelecek!»

220

KARA AHMET DESTANI

«Sen neyi anlamak istiyorsun Hasan dayı? Açık konuşsana birazcık! Niçin ağzımı arayıp duruyorsun?»

«Ağız aramak değil dayım; soruyorum nedir aslı?»

«Bu sorduklarını bilmiyorum…»

«Haha haha!.. Ulan kurdun oğlu haggaten kurt oluyor arkadaş! Şuna baksana, sımsıkı olmuş ağzı! Valla aşkolsun! Yum dayım yum, sıkı ağız iyolur! Konuşma mma koyum! İki sözcük de biz öğrensek kıyamet kopar! Her şeyi kendiniz öğrenin, bizlere tadırmayın…»

Gecenin içinde güldü Ahmet. Osman, dizin dizin dokuldu.

«Bu ufak efe nerede okuyor? Orta’da mı?»

«İlki bitirdi, Orta’ya girmedi daha…»

«Ulan aşkolsun bizim Kara Bayram’a! En iyisini yaptı! Toplayıp götürdü horantayı, verdi okullara; aşkolsun!..»

Halil İbiş güldü şakırtıyla: «Bayram ulan bu, Kara Bayram! Onun gibi var mı dünyada? “Bir köylü parçasıyım ben!” demedi, atıldı öne; koyuldu gidiyor! Ama babası ne kadar olsa, iş çocuğunda. Çocuğu okumazsa, babasının çabalaması sonuç verir mi?..»

«Aman dayım okuyun! Bizleri görüyorsunuz!..»

«Şerfe’yi de okutuyormuş Bayram, öyle mi?»

«Bitirdi o da orta’yı. Okutuyoruz…»

«Valla mı? Haggat mi? Ulan aferim! Ulan bitirsin tabii! Yarın bir memur olsa, maaş beş yüz! Beşer de siz alsanız, ohooo, dünyanın parası girecek Kara Bayram’ın evine! Biz burda durmadan boşa kürek çekelim! Arpa ekelim, gökmısır sulayalım…»

«Komünislik gelince her şey motorla olacakmış! Yerin altına sondalar salıp kır tarlalarını bile sulayacakmış devlet, öyle mi?..»

«Valla bilmiyorum…»

«Yani bunları bize yaptıracaklar, eğer geçebilirlerse başa! Bir de karı kız davası söyleniyor, orası bok! Acap aslı var mı?»

«Neyin?»

«Karının kızın ortak olmasının?»

«Duymadım, okumuyoruz…»

«Ulan valla Irazca’nın siyasetinden; aşkolsun!»

«Asıl diyorlar tarlalar ortak olacak! Ambarlar…»

«Onlar baştan olacak da, kadın davasını soruyorum!..»

KARA AHMET DESTANI

221

«Ben de orasını hiç düşünmüyorum bak! Neden dersen; bundan en önce karısı gözel olanlar korksun; bana ne?»

Muhtarın komşusu değil miydi Halil İbiş? Anlamağa çalışıyordu Ahmet. «(Acaba böyle konuşup, konuşturup; sonra: “Geldiler köyde propaganda yaptılar!” diye ihbar etmek mi istiyor cımbıldak Hüsnü?» Bir anda karakolu, savcılığı, kelepçeleri düşündü yok yere. Sonra Burdur Ağır Ceza’sında yeniden karşısına varmak Savcının, şişman Ağır Ceza Başkanının; gereksiz yere…

«Siz burada her şeyi duyup biliyorsunuz; bizim dersler sıkı; her zaman yazılı sözlü; bir sürü sınav başımızda; bu yüzden bir şey duymuyoruz. Ben sinemaya da gidemiyorum. Radyo bile dinletmiyor babam: “Öğrencinin görevi okumak” diyor…» «Aşkolsun!..»

Sigaralarını içip bitirdiler. Hâlâ oturuyorlardı. «(Halil İbiş de az biraz hısım düşmez mi zaten cımbıldak Muhtara? Bize düşmanlığı çoook çok derinlerden belki. Bu dürzüler bir tuzak kuracaklar bize ya, bakalım!..)» Birden ağzının içi acılaşmağa başladı. Baktı gecenin içinde boş yola. Akan suların, öten kurbağaların seslerini dinledi. Bekledi kalkıp gitsin şunlar, ama oturuyorlardı.

«Bana kalırsa, öğrenciler, hem de İşçi Partisi çok ister bize komünistlik getirmeyi! Ama Amarika istemez! Her işin ardında o var diyorlar. Hem de çok girdi ordunun içine filan. Ordunun içine girince, götünü yırtsa berikiler, bu işin sonu hava! Alttan alta çalışıp orduyu kendilerinden yana alabilirlerse belki! O da zor. Çünkü ordunun rahatı çok iyi. Ne yapsın herif komünistliği? Onun motorla sulanacak tarlası mı var?»

Eni konu tedirgin olmağa  başladı Ahmet.  Osman’ın içine de korku çöktü. Niçin kalkıp gitmiyorlardı? Nereden gelmişlerdi? Nasıl birden bunlardan açılmıştı söz? Kendi kendilerine ne güzel güreşip duruyordu iki kardeş!.. Melek Hasan:

«Gene de siz ayağınızı denk alın dayım. Uymayın komünislik iyi şu bu diyenlere. Kuru boş demokrasi hepsinden iyi mma koyum! Sorarlarsa, demokrasi iyi deyiverin. Bırakın başkaları getirsin her şeyi! Bize ne, size ne? Sizin de kalmadı şunun şurasında motorla sulanacak tarlanız. Ninenin bir harımı var, o da arığın hemen altında,

222

KARA AHMET DESTANI

bendi çevir sula, devir sula! Öteki tarlaları da Kerimoğlu dürzüsü düşünsün, ortak ekip biçiyor…»

«Öyle öyle!..» dedi Halil İbiş. «Bırakın yanan yansın, sönen sönsün aman dayım! Gördüğün eğri, beylerden doğru! Kaymakamlığı filan da siktiret hatta! Ufak boydan bir memurluk kaptın mı çekil. Yoksul köy çocuklarının ileri gitmesini öteden beri çekemez şehrin dürzüleri, vede varsıl takımı! Fazla ileri gidip ürkütmeyin. Hatta demeyin orda burda lise mise, Ankara mankara! Şöyle saklı okur gibi okuyup çekilin. Okuduktan sonra da tuttuğunuz ekmeğin değerini bilin. Yani bu işlerin ne kadar bok olduğunu şimdi sizin anlamanıza olanak yok. Anladığınız zaman da iş işten geçip gitmesin. Haydin dayım, biz gidelim. Tane yumuşsunuz, bekleyin tanenizi. Sevabını alın Irazca ninenizin…»

Kalkıp gittiler. Ahmet’le Osman da kalktılar, geçirir gibi yaptılar beş altı adım. Pınara varıp elini yüzünü yıkadı Ahmet. Osman kofaların arasına işedi. Gelip habanın üstüne oturdular yeniden.

«Anlatsana, nedir komünistlik?»

«Rusya’nın rejimi! Yani Sovyetler’in…»

«Ama ne?»

«Bilmiyorum!» dedi Ahmet.

«Duymadın mı?»

«Duydum ama bilmiyorum…»

«Nasıl bir şey olabilir acaba?»

«Her halde çok disiplinli, çok sıkı bir düzen. Sovyetler’de öy-leymiş. Çalıştırırlarmış tembelleri. Her halde, şehirliler için kötüdür. Çünkü köylü zaten çalışmaya alışık. Fakat burasını köylüler anlamıyor. Komünistliğin sıkı çalışmak olduğunu bilmiyorlar…»

«Neden söylemedin, sıkı çalışmaktır diye?»

«Ama öyle mi, değil mi, tam bilmiyorum. Yani ortaokulu bitirdiğim halde  bilmiyorum…»

«Derslerde okutmuyorlar değil mi?»

«Ders olmaz ki bunlar! Dersleri biliyorsun. Ortaokul dersleri ilkokulun aynı. Bir fizikle Kimya değişik. Onların konuları da Tabiat Bilgisinde var. Fakat Tarihte bile yok Rusya’nın rejimi…»

«Biz bunlara filan boşverelim değil mi abi? Hatta şiir de yazmayalım değil mi? Hemen okuyup bitirmeğe bakalım…»

KARA AHMET DESTANI

223

«Hep derse bakıyoruz, zaten boşverdik!» «Bütün sorun babamda değil mi abi?» «Evet…»

Kimbilir ne kadar baktılar yıldızlara, ne kadar konuştular. Bir yandan da sokuldular biribirlerine. Öylece uyudular. Uyuduklarının farkına varmadılar. Belleri üşüdü sabaha karşı. Düşünde sınıf arkadaşı Nurten’i gördü Ahmet. Atlas istedi. Yapamadığı bir ödevi yapıp verdi saklıca. Ne düş gördüğünü söylemedi sabah.

Gün doğar doğmaz açtılar çulları, taneyi serdiler. Anasıyla Şer-fe evde kalmış, Irazca ninesi çıkıp geldi, yeniden karıştırdılar. Öğleyin kurur gibi oldu tane. Öğleden sonra Kerimoğlu’nun kağnıya attılar çuvalları, değirmene götürdüler.

Kerimoğlu, karısı, oğlu Durmuş, daha bir on kadar insan geçen seçimde İşçi Partisi’ne vermişlerdi oylarını. Durmuş görünürlerde yoktu. İşe gidiyormuş kamyonu alıp. Kerimoğlu kendisi, «Gene vereceğiz dayım, ama bakalım ne olacak? Acaba devrilecek mi başımızdaki mütegallibe zihniyet? Senin görüşün ne?» diyordu. Ahmet, «(Galiba en bilinmesi gereken konulardan haberimiz yok!)» diye düşündü kendi kendine. Adamın yüreğine su serpecek bir karşılık veremediğine üzüldü. Kerimoğlu ciddi adamdı, Melek Hasan gibi, Halil İbiş gibi «ağız arayan» soydan değildi.

«Olur bu işler ama, köylüler ağız birliği etse de hep birden veri-verse oyunu! Yunus Bey vede onun gibi birkaç dürzü, sımsıkı tutmuş bizim ilçeyi! Ondan da beteri, tutmuşlar ilin tekmil köylerini! Dahi Türkiye’yi! Her seçim beylerden yana atıyor oylarını bizim arkadaşlar! Muhtar olacak dürzü de onların adamı…»

Değirmenci Kambur Yusuf da o yana, o yana çekiyordu sözü. Sırada müşteri yoktu. Çürükdiş’in tanesinden sonra Irazca’nm çuvalları girdi sıraya. Ertesi sabaha biterdi. «Sen istersen bekleme dayım, ben öğütür korum şuraya! Yarın da gelir götürürsünüz. Hakkımı da peşin aldım gördün, ivazca nineni en çok ben severim bu köyde. Kimse bilmez, ninen kendisi de takdir etmez o başka! Bence en eli öpülecek kimselerdir böyle yoksullar…»

Gene Kerimoğlu’nun kağnıyı koşup getirdiler, alıp götürdüler un çuvallarını. Sırtlarıyla yukarıya çıkarıp orta eve koydular birer birer. Bundan sonra bulguru kaynayacaktı Irazca’nın. Tarhanası karılacak-

224

KARA AHMET DESTANI

ti. «Gelmişken senin buna benzer işleri aradan çıkaralım ana!» diyordu Haçça. Bir de giysi yumalı, bir de evini silip süpürmeli, duvarlarını sıvamalıydılar. Kalırsa harımın patatesi ile fasulyesi kalacaktı. Bir de eski bağın pancarı, belki…

Ahmet, «(Asıl gönlünü edip de şehre götürmeli ninemi! Burda işi zor. Ne yapacak kışın Çıvvv dedi miydi soğuklar?)» diye düşünüyordu. Bunu söylüyordu anasına. Fakat anası bir yolunu bulup söylemeğe çalışınca, sözü ağzında kalıyordu. «Dönüp baktı mı şimdiye kadar yer yutası Bayram?» Muhtara değil, Bayram’a düşmandı sanki. Öyle taş gibi duruyordu içinin kini. Eridiği de yoktu, eriyeceği de. Konuşmadılar bile yeteri kadar…

Bir akşam Sultancagil’e gittiler. Bir iki akşam Sultancagil geldiler. Eski bağdan armutları çırpıp getirdiler. Eriklerin kalanını yarıp serdiler. Armutları ikiye üçe bölüp «kak» yaptılar. Domatesleri toplayıp birazını salça, birazını biberle karışık turşu yaptılar. Birer keseye tarhana bulgur böldü Irazca. Biraz erişte, biraz nişasta kattı. Biraz da salça alıp bir sabah bindiler Ortaköylü Hacı Mehmet’in otobüsüne, dokuz’a doğru şehre geldiler. İndiler mahallenin ağzında. Koltuklarında, kucaklarında taşıdılar getirdiklerini. Yığdılar evin hayatına. Mısır asmaklarını duvardaki çivilere astılar.

23

HAVADA KIRILAN OK

Bayram hastanedeydi. Haçça’nın bir gün daha izni vardı. Şer-fe’yle Osman öğleden önce gidip babalarını gördüler. Geldiklerini haber verip, halini hatırını sordular. Baktılar hâlâ durup duruyor mu inadının üstünde? «Niye buraya geldiniz? Ananız mı yolladı?» diye sordu sıkıştırdı. Kızmıştı gene. Bir ara Navrumlu Ali’ye rasladılar. Bir koğuştan çıkmış, ötekine giriyordu.

«Sonunda bulunup geldiniz mi yitikler?»

Elini öptüler babalarının arkadaşının. Babaları görür de beğenir diye umdular. Sonra çamaşırlıkta Necibe teyzeyi gördüler. Anasının selamını söyledi Şerfe. «Seni çok özledi. Çok özledi hastanenin yıkana yıkana bitmek bilmeyen giysilerini…»

Lisenin önünden geçerek, dükkânlara vitrinlere bakarak eve geldiler. Ahmet çıkıp gitmişti. Belki bakacaktı sinemalarda ne filmler var. Ne kalmıştı okulların açılmasına. İyi bir film varsa alıp gidecekti kardeşlerini.

Bayram, bu sefer de Navrumlu Ali’yle takışıp duruyordu. Ali seçimde İşçi Partisi’ne verecekti oyunu. Zorluyordu, bir türlü gönlünü edemiyordu Bayram’ın. Şeker’de Ali’nin bir arkadaşı vardı Mustafa adında. Mustafa’nın kardeşi Muratcık’ta öğretmendi. Konuşa konuşa iyice aklına girmişti Ali’nin. Ama Ali uğraşıyor uğraşıyor delemiyor-du Bayram’ın inadını:

«Varsıllar varsıl partisine, biz de kendi partimize! İşçi Partisi

15

lib

JS.AKA  AHMJ11   JLJbblAJNl

yoksulların partisi. Yeter Daşduraklı Hilmi gibi, Personel Şefi Salim San gibi dürzülerin ardından gittiğin! Çabuk bilinçlen, herkes bilinçleniyor! Dünyaya buzağı geldik, öküz gitmeyelim komşu!..»

Kâr etmiyordu… Haççagil köydeyken Bayram’a tümden el koyup bu işi başarmağa karar vermişlerdi. Özellikle Ali, ölse de yakasını bırakmayacaktı arkadaşının. «(Herkes benim gibi birer ikişer arkadaş çevirmeli ki bu iş olsun! Yoksa böyle gelmiş böyle gider. Biz de geçer gideriz bir şey anlamadan…)» diyordu.

«Amerika Amerika! Hani ulan Amerika? Ne zararı var bize Amerika’nın? Daha adam yardım etmiş kalkmalım. Hâlâ da etmekte. Ne istiyorsunuz Amerika’dan?» diyordu Bayram.

Ali, düşünüp taşınıp, «Bak benim değerli vede sevgili komşum!» diyordu. «Bunun dibacesini seninle benim anlamamıza olanak yok. Fakat okumuşları dinle, bak nasıl aklını erdirecekler? En baştan, madde bir, Amerika bizi sömürüyor! Nasıl mı diyorsun? O işletiyor madenlerimizi, o işletiyor benzin, mazot, zivt hemi de petrolümüzü! Bir milletin madenini, petrolünü yabancılar işletti mi, o milletin bütçesi boku yer, halkı asla kurtulamaz yoksulluktan…»

«Neden kendimiz işletmiyoruz peki?»

«Heralda bilmiyoruz yollarını…»

«Gördün mü? Amerika işletmezse gelip Rusya işletecek. O daha bok değil mi yani?»

Bu sefer Ali tutulup kalıyordu. «Yok yok!» diyordu sonra. «Bizim aklımız ermez! Bunu en iyisi bilenlere sormalı. Askeriye yönünden de çok sömürüyor Amerika. Ordumuzun içine girmiş adamakıllı. Bütün üslerini, tesislerini topraklarımıza kurmuş. Savaş olsa kabak başımızda patlayacak. Mayınlamış sınırları tam tüm, Rus’a karşı. Rus da hepsini patlatacak. Gitti Türkiye havaya!..»

«Onu baştakiler düşünsün! Ben bir garip kimseyim burda hastanede. Böyle kararlara karışamam…»

«Peki nesin sen, işinin adı ne?»

«İşim işgörenlik, yani temizlikçilik…»

«Ne demek işgörenlik, yani temizlikçilik?»

«İşçi demek; ama giriyor mu bütün işçiler?»

«Belki şimdi girmiyor, ama bir gün girecekler!»,

«Yeter mi işçinin gücü?»

KARA AHMET DESTANI

227

«Köylüler de var…»

«Köylülerden bunları anlayan kaç kişi? Camileri dersen yapılıyor. Yolları dersen yapılıyor. On kuruş da zam koydular ekine, pancara; daha ne?»

«Koydular ama fiyatlara da koydular! Bu kadar kalmkafa olma Bayram arkadaş!..»

«Tamam Ali! Şimdi istemediğim halde hatırım kıracağım, tamam! Ben kalmkafayım, sen de bilinçlisin, tamam! Yeter artık, gelip gidip durma üstüme…»

Böyle sürüp gidiyordu. Ali on sefer, yirmi sefer söylüyor, yoruluyordu; sonra Personel Şefinin adamları bir söylemede eski yerine koyuyorlardı Bayram’ı. Bir iki değillerdi, çoktular.

«Haydi ben döndüm diyelim!» diyordu Bayram. «Senin haberin var mı camilerden— Ne konuşuyor Tahir Hoca gibileri? “Birinci işi komünisliği getirmektir İşçi Partisi’nin! Karı kız ortak. Kazandıklarımızın hepsi devletin. Çocuklar devletin. Bir geldi mi atabilirsen at, yıkabilirsen yık!..” Her gün bu; her hafta bu; bunlar…»

«Halt etmişler! Karı kız asla ortak olamaz!»

«Olur olamaz! Söylüyorlar ya! Vede dinletiyorlar ya!»

Ellerini dizlerine çarpıyordu Ali:

«Tüm kabahatlar kimde, biliyor musun?»

«Bende! Kara Bayram’da!..»

«Hayır, tümü değil, birazı sende! Çoğu Atatürk’te! Hepsini kesmedi şunların! Milletin kafasını bulandırıyorlar şimdi!..»

Yaklaşan seçimler dolayısiyle radyoda, alanlarda konuşmalar yapıldıkça Ali hızlandı. Bayram bir onun, bir ötekinin çekiştirmesiyle sersem tavuğa döndü. Ama kesseler İşçi Partisi’ne vermeyecekti oyunu. Ne olup kalacağı belli olmayan bir şeydi İşçi Partisi. Berikilerinse kazanacakları kesin! Sonra duyarlarsa İşçi Partisi’ne verdiğini, oğlunun kızının ortaokula girmesine de benzemezdi. Kesin olarak atarlardı işten. «(Onun için iyisi miii, şu Ali, kadim arkadaşım, daha fazla gelip gitmesin, İşçi Partisi şu bu konuşmasın! Serseri kendine acımıyor, bari bana bela olmasın…)»

Tam bu gıvgıv’m ortasında Ahmet: «Ne olacak bizim kayıt işlemleri ana?» diye soruverdi.

Bir kızıp parlayacak oldu Haçça: «(Soran ana diye soruyor, ba-

228

KARA AHMET DESTANI

ba diye soran yok hiç! Ha bir de babanıza ağlayın ölmeyesiceler!..)» Ama bilip duruyordu durumu. Çok ocumuştu çocuklar, sokulamıyor-lardı. Hep Haçça’ya geliyorlardı. Kızıp parlamanın bir yararı yoktu. Tuttu kendini: «Sorarız oğlum; iyi kötü konuşurum babanızla! Sonra gider kaydolursunuz. Tasalanmayın bakalım…»

Yemekten sonra gene gelecekti belki Ali. «(Kalkıp bir yere gitsek!)» diye düşündü Bayram. Kurnalı Süleymangil’e geçmekti en iyisi. Süleyman da az partici değildi ama bunun kadar yoktu gene. Oturur biraz kafasını dinlerdi. Bağırdı: «Yemekten sonra Süleymangil’e gidelim, bakalım ne yapıyorlar? Çoktandır gitmedik!..»

«Kalk Osman haber ver gel anam, gidelim…»

Ne derse şirp kabul ediyor, gereğini yapıyordu Haçça.

Süleyman’ın karısı, «Buyursunlar, bekliyoruz!» demiş.

Kalkıp gittiler. Süleyman da seçimlerden açmadı mı?

«Dine dokunmasınlar! Dine dokundular mı milletin şapkası fırlıyor! İkincisi, karılar ortak olacakmış; iktidara gelirlerse vatanı Rusya’ya satacaklarmış! Bu propagandalarla belini kırıyorlar İşçi Parti-si’nin. Değilse en kuvvetli parti, benim de kanaatime göre İşçi Partisi! Şimdi aramızda el yok surda. Kendi kendimize konuşuyoruz. Fakat aşırı din, aşırı propaganda zayıflatıyor…»

Süleyman’ın karısı Hava, bir yastık koydu Bayram’ın ardına. Biraz dik, düzgün oturdu. Sonra dirseğinin üzerine yangeldi.

«Ben diyordum: “Şimdi Ali gelir kafa beyin komaz, Süleymangil’e gidip başımızı dinleyelim on dakika!” Yanılmışım! Parti mikrobu senin de kanına girmiş…» diye kapatmak istedi konuyu.

Kabardı kalktı Süleyman:

«Dürzüler öyle hararetli ki bu sefer; öyle kızıyorum ki! Bizlerse öküzler gibi susuyor, koyunlar gibi uyuyoruz! Bize hazırdan olacak. Çalışıp çabalama, kendiliğinden düzelsin işler. Sözde sen de, ben de, işçiyiz değil mi şunun şurasında? Peki hani sendikamız? Hani partici arkadaşlarımız? Onca işçi, çiftçi birleşip iki arkadaşımızı yollasak Meclis’e olmaz mı? Biliyor musun kimler ortadaki adaylar? Yok içlerinde bir tek işçi, çiftçi…»

«İşçinin çiftçinin işi mi adaylık? Her şeyden önce diploma ister. Para ister. İşçide, çiftçide ikisi de yok…»

Bir süre konuştular. Sonra çay dağıttı Hava. Çocukların her biri

KARA AHMET DESTANI

229

bir yana serilinceye kadar oturdular, tartıştılar partiyi, seçimi.

«Benim için ay aydınlık, yol belli!» dedi Bayram sonunda.

Haçça, biraz hoşuna gitsin diye, «Hele bir anlaşılsın canım, İşçi Partisi neyin nesi? Bu sefer de Adaletçilere verelim, İşçi Partisi’ni dört yıl sonra düşünürüz…» dedi.

«Aferim Haçça komşu!» diye çıkıştı Süleyman. «Dört yıl dah? soysunlar memleketi demek!..»

«Bizim oyumuzla kurtulacak mı?»

«Herkes böyle derse asla kurtulmaz.»

«Eh, hele siz verin, biz biraz düşünelim!»

Çocuklarını alıp kalktılar. Yarın Bayram nöbetteydi. Bugün konuşmalı, bir aydınlığa çıkarmalıydı öteki işi. Örtüp bastırdı çocukların üstünü. Geldi kendi yataklarım açtı. Leğeni ırbığı getirdi, peşkir tuttu, abdes aldırdı. Bekledi namazını da kılıp bitirsin. Yatmadı kocası yatmadan. Bir iş alıp oyalandı. Bayram, duasını da bitirince, ardından sokuldu usulca. Bir ufacık gece lambaları vardı, onu yakıp yukardakini söndürdü.

Bu sefer yüzyukarı yatıyordu, sırtını dönmemişti Bayram. Haçça, elini kocasının göğsüne koydu usulca. Bir düşündü, biraz köyden anlatayım; ama hiç oralı değildi kocası. Belki daha beter sinirlenecekti şimdi. Bir düşündü, seçim konuşmalarından, Ali’nin, Süleyman’ın kafa şişirmelerinden açayım; zaten bıkmış burnuna kadar… Gezdirdi elini. Adam öyle yatıyordu tahta gibi. «Ben de kaldırayım elimi, karımın göğsüne, bağrına koyayım!» demiyordu.

«Bayraaam… Bir şey diyeceğim!»

Bekledi, «De bakalım!» desin. Belli belirsiz ışıkta baktı tavana. Başını bir sağa, bir sola döndürdü. Karısından yana bırakta öyle.

«Bir şey diyeceğim iznin olursa?»

«(Anamı alıp gelelim diyecek! Fikrin böyleydi madem neden alıp gelmedin?)» Vereceği karşılığı düşünmeğe başladı önceden. «(Ne işi var anamın burda? Otursun köyde düşmanlarıyla cenk etsin! Cım-bıldak Muhtarın yeni evini de yakmanın yollarını arasın! Sen burdan paraları yolla Hacı Mehmet’in şoförüyle saklı saklı…)»

«Sabah sen işe, ben işe; fırsat olmuyor konuşmağa…»

«(Bir de diyormuş ben yakmadım! Sen yakmadın da kendi mi yandı dürzünün evi? Ulan serseri, yapacaksan başka bir iş yap. Evini

230

KARA AHMET DESTANI

yaktın mı senin yaktığın belli olur. Sırtına taş sarıp kırbaçlayarak götürürler karakola! Ondan sonra da telefonlar ettirip, «Vay Bayram, zay Bayram!”)»

«Bu çocukların kayıt zamanı geldi geçiyor!»

«(Hoppalaa! Ne yapacağımızı konuşmadık mı?)»

«Gül gibi köyü bunlar için koyup geldik Bayram!»

«(Gittin geldin, hayranlığın arttı mı gene?..)»

«Tuttuk bir yol, sonuca varalım ele güne karşı! Herkes “Kara Bayram’in çocukları birinci!” diye kıskana kıskana bir kalıyor. Böyle çocuk her ana babada yoktur. Yazdıralım okusunlar Bayram…»

«Biz bu işi konuşmuştuk!..» dedi sinirli.

«Konuşmuştuk, ama kesip attın babam; olur mu?»

«Nasıl kesip attım? Yazdır Ahmet’i liseye, Osman’ı ortaya, Şer-fe de kolayından hemşire yada öğretmen okuluna…»

«İyi güzel diyorsun da babam, hemşire okulunun, öğretmen okulunun başvurması varmış, geçmiş!»

«Kim dedi?»

«Köyde konuştular. Hacı Mehmet’in şoförüne sordum gelirken, öyle söyledi. Yazıköy’ün öğretmeni bindi, sordum, öyle dedi…»

«Her gördüğüne okul mu soruyorsun?»

«(Nasıl da canı kavga istiyor!)» Sabrı sınırının kıyısına gelip gidip duruyordu. Lafı da ağzına ağzına veriyordu. «(Sen de babalan oluyorsun! Bir sefercik ilgilensen ya!..)»

«Vaktiyle sorsaydın! Neden iş işten geçtikten sonra soruyorsun?»

«Bildiğim işler mi? Heves ediyorum, ama bilmiyorum!»

«Bilmiyorsan öğren bir daha! Kızı liseye yazdıramam! O kadar!..»

«Ötekileri yazdırıp onu bırakmak olur mu?»

«Neden olmasın? Gitsin Kuran Kursuna, müslümanlık kötü mü?»

Birden tartındı Haçça! Elini kolunu geri çekti: «Hâlâ Kuran Kursu mu? Bitmedi mi daha o dava? Kıyamet kadar çocuk gidiyor Kuran Kursuna. Herkes hafız olursa öteki işlere kim bakacak?»

«Onun için ben de öğretmen, hemşire olsun dedim; kısa yoldan, kolayından! İlle de Kuran Kursuna gitsin demedim. Ama başvurması geçmiş, boş oturacağına oraya gitsin diyorum. Yada dikiş kursuna…»

«Olmaz! Doğru dürüst okullarda okuyacak hepsi de! Onlar için çekmediğimiz kalmadı. Yarı yolda kesemem…»

KARA  AHMET DESTANI

231

Dirseğinin üstüne doğruldu Bayram:

«Ulan sende hiç akıl yok mu? Kız çocuğu liseden çıkınca Kaymakam okuluna mı gidecek? Haydi o zaman da Ankara İstanbul fakültelerine para yetiştir. Dörder beşer yıl da onların kahrını çek. Hal-buysam kısa yoldan bir meslek okulu, hepsinden iyi!.. Kuran Kursunu da düşün. Ama demiyorum ille de Kuran Kursu. Oğlanları katmadık, kıza mı kalmış müslümanlık öğrenmek?»

Öyle sürdü tartışmaları. Sırt döndüler biribirlerine. Ezanlar okunurken uyandı Haçça. Gitti, fısıl fısıl anlattı. «Kardeşinin resimlerini çektir! Diplomasını, zarfını, pulunu toparla! Kendine gerek olanları da hazır et Ahmet! Bugün yarın gidip yaptırın kayıtlarınızı. İmzaya sıra gelince gelip atayım. Şerfe’ninkini düşünelim. Liseyi istemiyor baban. Öteki okulların başvurması geçmiş!» Çıkıp gitti.

Şerfe duydu, akşama kadar ağladı: «Kendimi asarım, giderim göle atarım!» dedi dedi ağladı.

«O zaman babanın gönlü olur! Gelir seni çıkartır gölden, yazdırır liseye!» dedi Ahmet. «Öyle deme de çare düşün, bir çare!..»

«Ben ne çare düşüneyim? Benim sözümü dinler mi?»

«İnarlı İzzet öğretmene söylesek; o söylese?»

«Bakmaz onun sözüne! Kızıp duruyor zaten…»

«Daşduraklı’ya yalvaralım, o söylesin!»

«Eğlen bakalım, kahbem abi!..»

«Lise olmaz diyormuş, dünyada olmaz kız! Başka okul da yok! Senin halin kül! Sen en iyisi babama yalvar…»

İkindin üstü Haçça geldi. Hâlâ ağlıyordu Şerfe. Kesti anasını görünce. Sildi yüzünü gözünü.

Haçça: «Sen burda ağlayacaksın da orda onun gönlü olacak sanıyorsan aldanıyorsun Şerfe!..»

«Tasamdan ağlıyorum ana…»

Nöbetçiydi hastanede Bayram. Kalkıp gitse miydi acaba? Akşam olmadan gidip yalvarsa mıydı? «Üçünü birden lisede okutamam, fakültelere yollayamam, kızınki kısadan olacak!» dediğine göre, ne yararı olurdu yalvarmanın?

Birden kalktı: «Ben Nurtengil’e gideceğim abi!» dedi.

«Bana ne söylüyorsun? Anama söyle…»

Haçça sordu: «Ne yapacaksın Nurtengil’de?»

232

KARA AHMET DESTANI

«Nurten’e soracağım o ne yapacak?»

«Ona göre ne var? Babası hastanede çalışmıyor ki!»

«Gidip konuşacağım…»

«Git konuş…»

Antalya Yolu’nun sağında, Necati Mahallesi’ndeydi Nurtengil’in evi. Evlerinin yanındaydı değirmenleri de. Avluda bir topal zerdalinin dibinde erişte kesiyordu anası halasıydı. Ötede dutun dibinde büyücek memeli bir inek bağlıydı. Pislik, batık içindeydi ortalık. «(Ahmet gelince de böyle pislikti yerler!)» diye utandı Nurten. Bulut gibi savruluyordu sinekler… «Hiç uğramadınız yazboyu! Ne yapıyor benim sınıf arkadaşı?» Öpüşüp sarmaştılar.

«Yukarı al arkadaşını Nurten!» dedi anası.

«Oturalım burda teyze!» dedi ya; iyiydi çıksalar.

Varıp el öpmek istedi Şerfe, «batık» diye vermediler.

Nurten’in halası bir kilim eskisi serdi: «Buna otur kızım!»

«Ne oldu, yaptırdın mı kaydını?» Soruverdi Nurten.

«Sen yaptırdın mı?»

«Yaptıracağım yarın.»

«Beni babam yollamıyor…» dedi Şerfe, ağlamsı. «Osman da gidiyor orta’ya bu yıl. “Okutamam üçünüzü birden!” diyor.»

«Ne yapacaksın peki?»

«”Hemşire okulu, öğretmen okulu olsa olurdu!” diyor. Başvurması geçmiş onların da! Ne yapacağımı bilemiyorum…»

Anası kalktı, içeri gitti. Evin altındaydı mutfakları. Şurup getirdi.

«Abin kaydoldu mu?»

«O da yarın olacak.»

«Bak ne diyorum: Sen de Ticaret Lisesine gir kız!»’

«Ne olur orayı bitiren?»

«Bankalara filan…»

«Bankalara sokar mı babam beni?»

«Kız gir oku, sonrası ayrı sorun!»

Halası da öyle dedi: «Hele sen gir bitir…»

«Tasamdan öleceğim! Hiç kırık getirmedim karnelerimde…»

«Bilmiyoruz, tanışmıyoruz ki ay kızım! Tanışsak da Nurten’in babası varıp bir konuşsa? Gene bü kadar okutmuş bak. Kolay mı, köyden kalkıp gelip?..»

KARA AHMET DESTANI

233

«Annemin yiğitliği…»

«Yazılıver Ticaret’e! Bir sürü banka açılıyor…» Düşünüp taşınıyor, içine sindiremiyordu bankalarda çalışmayı. Beyaz önlüğünü giyip doktor olmaktı özlemi. Doktor olup annesini emekliye ayırmak, sıcak sudan soğuk suya elini değdirmemek… Dünyası yıkılmış gibiydi şimdi. Morarmış gitmişti gözlerinin altı. Yarılmıştı dudakları. Söyleneni duymuyordu…

«Haydi iç şurubunu! Gönlü olsun babanın. Ticaret’e yazıl…»

«Sen yazılır mısın Ticaret’e Nurten?»

«Ben üniversite okumak istiyorum.»

«Ben de üniversite okumak istiyorum.»

«Zor! Elimizden bir çare gelmiyor ki!»

Akşam oluyordu zaten. Kalktı usulca. Olsaydı bir avuç aspirin, içiverseydi! Yada başka bir şey, bir avuç uyku hapı, arkadaşları içiyordu hani, içip uyusaydı! İnsan istediğini okuyamadıktan sonra neye yarardı okumak? «(Bir de anneni düşün Şerfe Hanım!)» diyordu içinden. «(Düşünüyorum! Onun gününde yokmuş okullar! Köylerde farkında olmadan gelip geçiyorlarmış. Şimdi şehirdeyiz, okullar var; gidemiyoruz! Nurten gidiyor, ben gidemiyorum! Bana Ticaret’i diyorlar; bakalım ona gönlü olacak mı?)»

Ayakları geri geri gidiyordu. Canı kapıdan girmek istemiyordu. Düşünüyordu: «(Hiç mi çare yok? Kimse çelemez mi aklını? Kendim çelemez miyim?)» Sersem sepet dikiliyordu annesinin karşısında: «Kız anne; kız anne; susup oturacak mısın? Düşün de bir çare bulalım ne olursun! Düşün; kalkıp hastaneye gidelim. Ben elini öpüp yalvara-yım. Arkadaşlarının içinde, belki hastalardan biri filan bir şey der, belki yüreğine acıma gelir…»

«Kız Şerfe, şımarma!» diye bağırdı Haçça. «Otur şuraya! Kız bu kadarını da okutmasa ne yapacaktın eşşeğin sıpası? Sıçarım babanın ağzına! Sıkma benim canımı! Kız ben daha imzamı zor atıyorum. Elimde ne var, yalvaracaksan git yalvar. Babanı elinden alan mı var? Yalvarmadım mı sanıyorsun? Sabaha kadar uyumadım hırsımdan. Daha ne yapabilirim?»

«Yarın dolacak vakit!.. Kalk hemen gidelim…»

«Olmaz anam! “Gece neden sokağa çıktınız?” diye kızar!»

234

KARA AHMET DESTANI

«Nurten yarın yazılıyor! O diyor Ticaret’e yazıl. Ben doktor olmayacak mıydım? Neden böyle yapıyorsunuz?»

«Bunları neden bana söylüyorsun?»

«Başka kime söyleyeceğim, kimim var?»

«Otur kardeşlerinle karnını doyur! Yat uyu sabah olsun! Sabah beraber gidelim ikimiz…»

Gece yarılarına kadar ağladı. Uykusunun içinde sıçradı, sayıkladı. Sabah şiş gözlerle kalktı. Yemedi ekmek, içmedi çay…

Ahmet de, «Nedir bu evin içindeki tatsızlık? Okumak mı bu kadar kavgaların temeli?» diye üzülüyordu.

Bayram, herkesin içinde karısını kızını bozdu boyadı: «Defolun surdan be! Okuma delisi kesildiniz başıma! Okutmuyorum ulan, var mı diyeceğiniz? Ben liselerde, fakültelerde kız okutacak kadar serseri değilim. Varsıl da değilim, olanca kazancımı yolunuza dökeyim! İkinizi okutuyorum, biriniz de kısada kalıverin. Git Demiryolu’na gir. Postane’ye gir. Ortaokuldan da alıyorlar. Bir geçim değil mi dünyada?»

«Baba elini ayağını öpeyim! Baba kurbanın olayım! Baba Ticaret’e yazılayım hiç olmazsa! Arkadaşlarım yazılıyor, ben kalıyorum baba…» diye yalvardı. Nuh dedi, peygamber demedi Bayram.

Nafize, çamaşırlığa çağırmıştı Bayram’ı; orada yalvarıyorlardı ana kız. Bir iki yalvarıp çekildi Haçça: «Gâvur inadından beter inadt var! Anasının inadından da beter! İnsan bu kadar yalvartır mı evladını? Kasım kasım kasılıyor şuna bak!..»

Nafize girdi araya:

«Madem Ticaret’e yazılsın Bayram abi! O da kısadan bir okul. Üç yıl sonra girer bir bankaya, hayatını kazanır. Ver izin. Onca adamın kızı okuyor, okusun seninki de…»

«İyi madem…» dedi.

Navrumlu Ali geldi o sıra:

«Herifçioğlu baş gerici olup çıktı yahu! Ne kızını okutuyor doğru dürüst, ne İşçi Partisi’ne oy veriyor! Kendisi de bir işçi…»

Sabrı sineri kalmamıştı. Birden attı tepesinin tası. Atıldı Ali’nin kucağına. Çatalından alıp dikti: «Erdiniz yettiniz olan! Ne benim sizden çektiğim ulan! Kiminiz okul diye tutturmuş, kiminiz parti, ulan! Okulunuzun da, partinizin de içine sinkaf edeyim ulan!..»

Tartındı kalktı Ali: «Hooop, hooop!..» diye bağırdı. «Yavaş gel,

 

KARA AHMET DESTANI                                 235

hooop!.. Sen kim oluyorsun da benim partime sinkaf ediyorsun ulan? Haydi hökümete söyle, ama partime laf istemem!..»

«Madem partine laf istemiyorsun, bırak yakamı! Bırak herkesi komünist yapmağa kalkma kendin gibi!..»

«Yazıklar olsun sana ulan!.. Demek sen de bütün yeyici dürzü-ler gibi söylüyorsun ha? Beş kuruş yeyintin olmadığı halde, onların söylediğini söylüyorsun ha? Demek bu kadar bilinçsizsin ha?» «İşçi Partisi’nin komünist olduğunu bilmeyen yok!» Bu sefer Ali atıldı Bayram’ın kucağına. Bir anda aldı altına, betona betona sürtmeğe başladı başını: «Adam ol da sen de ol ulan! Sen de ol; sen de ol!..» diye diye sürttü başını. Sonra Haçça gelip çekti kolundan. «Aman komşu, şaka dayağı mı çekiyorsun herifime? Biz kendi aramızda çekişiyoruz, sana ne bundan?» diye çıkıştı, göz etti sonra Ali’ye. «Kızımızın bir isteği var, konuşuyoruz! Sen de gelmiş araya giriyorsun! Bari parti siyasetlerini karıştırma!..»

Sonra Ali bir yana, Haçça bir yana çekildi. Şerfe ufacık bir umutla bakıyordu. «Allah Allaaaah!..» diye ellerini biribirine çarpıp görevinin başına yürüdü Bayram. «Son cevabımı bir daha söylüyorum!» dedi giderken. «Gidecekse Ticaret’e yaptırsın kaydını! Kısadan olduğu için kabul ediyorum! Dahi Osman’ı da öğretmen yada sağlık okuluna vereceğim ortaokuldan sonra. Başvurma gününü sakın geçirme Haçça Bey!..»

«İyi canım, buna da şükür Haçça abla!» dedi Nafize. Biraz daha ağladı buzladı, çıkıp eve yürüdü Şerfe. «Hiç ağlama! Gün geçer, bun geçer. Oku Ticaret’te. Öteki lisenin hakları buna da veriliyormuş. Bir çaresi bulunur işallah!..»

24

DAĞLARDAN AŞAN YOLLAR

Çocuklar kayıtlarını yaptırdılar, okullar açıldı.

Seçim geldi. Para dağıttılar. Bir oy yüz liradan, iki yüz liradan gitti. Adamına göre. Harcayabildiği kadar milletvekili, senatör çıkardı partiler. Parası olmayanlar hava aldı.

Bayram’a da getirdiler iki yüz lira. «Biz seni sağlam biliyoruz ama, bir uğradık. Sununla çocuklara fıstık al…» dediler.

Gelenleri tersledi:

«Benim çocuklar fıstığa alışkın değil! Yemediğim bok bir bu kaldıydı, bunu da yedirmeyin! Parayla oy yok bende, gönlümle vereceğim! Gidin; hem de siz kazanacaksınız işallah!..»

Marshal yardımından bir kamyon, bir kepçe alıp on yıl içinde ilin birinci iş adamı olan Rahmi Paksoy’un adamları vızır vızırdılar mahallelerde! En çok da 9 Ekimde oynadı ne kadar oynayacaksa; 10 Ekimde sonucu belli etti para! «Ulusal artık» vardı o yıl, 15 sandalye kazandı İşçi Partisi. Navrumlu Ali’nin temelli boşa çıkmadı umutları. Hele 15 sandalyenin sahipleri Meclis’te, başlangıcın hızıyla biraz çaba gösterince, gelecek seçimde başa güreşip çoğunluk sağlayacaklarına yürekten inanmağa başladılar.’ «Daha bu seçimde çalışmadım! Kadim arkadaşım, komşum Bayram’ı bile döndüremedim! Gelecek sefer köylere çıkacağım…» dedi Ali.

İnil inil derse çalışıyordu akşamları çocuklar. Haçça’nm eli yüzü eğikti, öyle gidiyordu. Ahmet Nurten’le aynı şubeye düşmüştü, bir

KARA AHMET DESTANI

237

hoş mutlu, bir hoş da ezikti. Eski Müdürü almışlardı. İyi biri gelirse kitap okutmak, gazete çıkartmak isteyen öğretmenlerimize engel olmaz diye umutlanıyordu. Daha beterini verdiler. Ispartalıymış. Adalet Partisi’nin adamıymış. Önü ardı kesiyordu kılıcının.

«Necip Bey’in çocuklarının okullarında okuyacak çocuklarım! Oğlum kaymakam, kızım doktor olacak, yoksullara parasız bakacak…» diyordu Haçça, yıkıldı umutları, yüzü buruştu, pörsüdü temelli. İçinden gele gele konuşamaz oldu Şerfe’nin yüzüne. Gene de her sınavda karnesini düzgün getirdi, kalmadan geçti sınıflarını kız. Osman da ablası, ağabeyi gibi çabalı çıktı. Atladı üst sınıfa. Ahmet şiir yazmıyordu. Haşim Yılmaz adlı bir öğretmen geldi; Sanat Tarihi okutuyordu. Bütün sınıflardan birer ikişer öğrencinin katıldığı kültür çalışmaları düzenliyordu. Sergiler, panolar, şiir günleri, kitap tanıtma toplantılarryaptırıyordu. Uyuyan yetenekleri uyandırıyor, gün yüzüne çıkarıyordu.

Uzunca bir aradan sonra Ahmet ilk şiirini yazdı okuldaki Barış Gönüllüsü Elwis Carpenter hakkında:

Boyu epey uzunca Aklı kısa Elwis’in. Ağzında sakız Elinde makine çıt çıt, Her yerde resim çekiyor. Gördüğüne merhaba Gördüğüne havar yu Herkes ona bitiyor Ağzı açık herkesin. Boyu epey uzunca Aklı kısa Elwis’in.

«Bunun neresi şiir abi?»

«Sahi bunun neresi şiir Ahmet?»

Bir yandan Şerfe, bir yandan Nurten sorup duruyorlardı. «Gerçekten bunun neresi şiir Allahaşkına?»

«İki yıldır yazmadığım için gerilemişim! Ama yeni şiirler böyle

238

KARA AHMET DESTANI

şimdi!» diye geçiştirdi. Ekledi sonra: «Hem de bu dürzüye bu ka-darcığı çok’bile!..»

«Ben biliyor az Türkçe!» diye çıkıp gelmişti sınıfa. Yeni Müdür de bahçede öğrencileri, öğretmenleri toplayıp konuşma yaptı: «Bakanlık, Amerikan Barış Gönüllülerinden ikisini lisemize öğretmen olarak gönderdi. Bunun için hem Bakanlığımıza, hem de Ankara’da-ki Barış Gönüllüleri Müdürü Sayın David Berlew’e teşekkür ediyoruz. Kendileri hem öğretmenimiz, hem de konuğumuz oluyorlar. Her türlü yakınlığı göstermeli, hatırlarını hoş etmeliyiz. Türk konukseverliğinin iyi örneklerini vermeliyiz. Hazreti Peygamberimizin buyurduğu gibi, bana bir kelime öğretenin kölesi olurum. Bu büyük sözün telkin ettiği saygıyı hepinizden bekliyorum…»

Haşim Yılmaz sordu Müdüre:

«Bir lisede öğretmen olabilmek için Türkiye’nin öğretmen yetiştiren okullarından diploma almış kimseler bile denetimden geçiyor. Bunlar acaba nereden mezun olmuşlar, ne biliyorlar?»

«Orasını Bakanlık sormuştur, bizi ilgilendirmez!»

Bir ev tutuldu bunlara. Orada oturup derse gelip gitmeğe başladılar. Ahmetgil’in sınıfa Elwis Carpenter düştü. Warren Goodman’ di ötekinin adı. El bebe, gül bebe idi ikisi de. Biraz dağınık, biraz savruk, başka iklimlerin, başka işlerin adamlarıydılar. Öğretmenlikte üç gün çalışmamışlardı memleketlerinde. Tuhaf durumlar doğuyordu. Gırgıra alıyordu öğrenciler. Öğretmenler arasında da, öğrenciler arasında da konuşulup duruyordu gırgırları.

Barış Gönüllülerinin gülünç durumları üstüne hikâye yazmıştı öğrencinin biri. Panoya astırdı Haşim Yılmaz. Üç gün sonra indirtti Müdür: «Böyle yazılar iyi sonuç vermez. Konuklarımızı incitir. Bir istekleri, yakıncaları olacak mı diye gözlerinin içine bakıyordu. Öğrencilerin onlardan bir yakmcası olursa dinlemiyordu. Daha, «Efendim bizim Barış Gönüllüsü, sınıfta…» der demez, tavuk kişeler gibi .kişeliyordu kapısına varanı: «Git git git! Gene mi Barış Gönüllüsünden yakınca? İstemiyorum; dinlemiyorum; git!.. Ayıp denen bir şey vardır! Tâ 20.000 kilometreden gelmişler, size hizmet ediyorlar, şurada komünizmin ağzmdayız, bizi moralman ve maddeten destekleyip savunma gücümüzü artırıyorlar; gelmiş, “Efendim bizim Barış Gönüllüsü!” diye yakınıyorsun; dinlemiyorum!»

KARA AHMET DESTANI

239

Cincinnati’de Ev Ekonomisi okumuştu Elwis Carpenter.

«Ben gördüm Amerika’da Turkish kurs, biliyorum az Türkçe fakat. İstiyor öğrenmek good Türkçe. Hem de sizin gelenek. Şimdi var siz bana Turkish, ben size English. Now time is money. Zaman para demek. Biz başlıyoruz. Bu ne? Tebeşir. Bu ne? Kalem. Bu ne? Penciire. Nasıl diyorsunuz? Pencere. Good!..»

«Turkish tebeşir is bad, American tebeşir is good…»

Dolaşıyor öğrenciler arasında: «Sen var söylemek Nurten!»

Nurten kalkıyor, ama söylemiyor birden.

«Sen var söylemek Ahmet: Turkish tebeşir is bad…»

Ahmet ayağa kalkıyor: «Ben var öyle söylemem! It is wrong. The American chalk is bad, Turkish tebeşir is good…»

Öyle pişkin adam ki, buna da «good» diyor. Gülmekten kırılıyor sınıf. Oturdu yerine Ahmet. Kalkıp konuştuğuna pişman oldu biraz. «(Bunlar bizim sinirlerimizi ölçüyorlar, oynuyorlar kedinin sıçanla oynadığı gibi!)» dedi içinden. Sonraki günlerde buna benzer bir iki durum daha oldu, fakat Ahmet gülmedi. «Ahmet Kara is a serious man, ciddi adam!» diye örnek cümleler yazdı tahtaya.

Haşim Yılmaz’m düzenlediği gibi Elwis Carpenter de panolar düzenleyip Amerikan petrol şirketlerinin posterlerini dizdi. Komünizmin kötülüğü hakkında ünlü politikacıların sözlerini astı. Okuyup beğenen var mıydı acaba? Ahmet filan sinirlendiler. Geceleyin Ali’nin oğluyla gelip arka pencereden girdiler, yırttılar ne varsa, yerine de daktilo ile, «Go home dog!» yazılı bir kâğıt asıp çıktılar. Müdür panoların hepsini kaldırttı bu sefer. Yasak etti bir daha pano asılmayacak lise içinde hiçbir duvara. Sınıflar toplanıp karar aldılar, kendi panolarımızın asılması serbest olsun, yoksa direnişe geçeriz!.. Sadece beş altı öğrenci vardı, onlar Elwis’e arka çıkıyordu. Müdürün tutumunu da «tarafsız» diye beğeniyordu. Birdenbire öyle bir birleşme oldu, kızlı erkekli kaynaşmağa başladı ki öğrenciler, o beş altı kişi pıs-mak zorunda kaldı. Ders yılı bitmeden bir ay önce Elwis Carpenter’i aldılar.

Ahmet’in en çok şaştığı, eski olayda olduğu gibi, niçin savcılıktan, polisten adamların gelip soruşturma yapmadığıydı. İstanbul’da üniversite öğrencilerinin ufak çapta direnişleri oluyordu. Kalkıp yürüyorlardı. Onların acaba liselere inmesinden, yayılmasından mı kor-

240

KARA AHMET DESTANI

kuyorlardı? Elwis’in yerine Margaret Miller diye bir bayan geldi. O da Barış Gönüllüsüydü. Sarı saç, yeşil göz, at gibi de uzun bir bayandı. Yirmi üç yaşındaydı. «Sınavlarda soruları bu soracak!» dediler. Bunun öyle siyasal yanı yoktu. Yada vardı, belli etmiyordu. Sıkı ders yapıyor, ödev istiyordu. Zil çaldı mı içerde, çil çaldı mı dışarda. Asıl mesleği öğretmenlik değilmiş ama ona yakın bir dalda okumuş: «Social worker; nasıl derler, sizin toplum hizmetlisi, sosyal hizmet, öyle bir şey! İnsanlarla konuşup anlaşmaktır benim işim…» Öğrencilerin evlerine girip çıkıyor, TÖS lokalinde çay içiyor, gazete okuyor, bayan öğretmenlerin daha önce uğramadığı bu yere birini ikisini sürüklüyor-du; böyle değişik biriydi.

Bir gün sınıftan çıkarken Nurten dürttü:

«Ne oldu arkadaşım, temelli söndü mü ozanlığın? Yazsana bir şiir de buna!»

«Erken!» dedi Ahmet. «Başka bayanlar için yazacağım ilerde!»

Güldü, yere baktı Nurten. Caddeye çıkınca sordu: «Kimin için yazacaksın acaba?»

«Söylemem…»

«Ne olur söylesen?»

«Şimdi kötü olur, vakti gelince söylerim…»

«Ne zaman gelecek vakti?»

«Bilmiyorum ama çok var…»

Ertesi gün, ertesi gün, belki on gün, «Kimin için yazacaksın? Ne zaman söyleyeceksin?» diye sordu Nurten. Ahmet de, «Şimdi söylemem, söyleyemem!» dedi. Sınavlar başladı.

«Sorun değil sınavlar senin için değil mi?»

«Soruları ben mi hazırlıyorum, sorun olmaz mı?»

«Çalışkansın, hem de zeki, bir okusan yeter…»

«Sen zeki değilsin maşaallah, görüyoruz…»

Ne istiyordu da böyle takılıyordu bu kız?

«(Asıl sorun babam!)» diyordu içinden. «(Sanki okulda değil, çok zararlı başka bir işin içindeyim gibi geçti ortam lisem. Bakalım bundan sonra da engel çıkarmağa kalkacak mı Kara Bayram? Bundan sonra da ağı afacan olacak mı evin içi?)» Öteki öğrenciler sınavları düşünürken, Ahmet bunu düşünüyordu. «(Dünyada ne isterdim çıkıp vardım mı eve; atılayım babamın boynuna! Çıkarıp vereyim karnemi.

Kara Ahmet Destanı1

KARA AHMET DESTANI

Dört yanı dağlarla çevrili Karataş, yolları yazın çamur, kışın toz, orada, Yılanlı Belen’in altında bir köy. Gözlerden ırak olduğu gibi, gönüllerden de ırak.

Kurul üyesi Haceli, Aşağı Mahallenin batağından kurtulayım diye köy içine, Kara Bayram’ın evinin önüne ev yapacak oldu. Arkasında Koca Dumlu gibi bir desteği var, Muhtar! Muhtarın arkasında parti. Karakol da ellerinde! Kara Bayram’sa kimsesiz. Ama anası Irazca diklendi. Yaptırmadılar evi.

Irazcagil’in derdi Haceli’den, Muhtardan değildi sadece. Yılanlarla da savaşıyorlardı. Irazca’nın kocası Kara Şali, yılanların kralı Şahmaran’ı öldürmüştü! Şimdi mala cana zarar verip öç alıyorlardı.

Bayram’ı doğdurdu Muhtar. Bayram’ın karısı Haçça’ nm çocuğunu düşürttü. Yılanlar yılanken öç alıyor da, Kara Bayram pısıyordu, hayret! Hiç olmazsa mahkemeye gideceği yerde, düşmanlanyle barışıyordu, yılgınlıktan.

Düşmanlarıysa, yükleniyorlardı. Haceli’nin kardeşi Ömer’le Muhtarın oğlu Cemal, Bayram’ın oğlu Ahmet’i öküz güttüğü derede kirletmeğe kalktılar. Bayram karakola gitti, ama karakol düşmanlarını arkaladı. Üç günde çıkıp geldiler damdan. Köy içinde Bayram’ı bir daha döğ-düler, öldüresiye!’.. Cımbıldak Muhtar, Bayram’ı hastaneye götürdü. Ömer’le Cemal’i de yeniden tutukladılar güya!.. Partiden habire destek geliyordu. Marshall Plam’ndan bir de traktör verip, iyice güçlendirdiler Muhtarı.

Bayram çöktü, bozuldu hastanede. Şehre göçmeğe karar verdi. Kendisi hastaneye işgören, karısı da dikişçi olacaktı. Çocuklarını okula verecekti. Anası Irazca’yı da götürecekti tabii. Ama gitmedi Irazca. öcünden, hıncından kopmak istemiyordu. Gitmedi; ama düşmanların or-

KARA AHMET DESTANI

tasında, kimsesiz evlerde tek basına kaldı. Temelli bozuldu dirliği. Acı düşünceleri, kinleri vardı. Yakacaktı Muhtarın ahırını, samanlığını.

Şehirdeki okulda gün gün aydınlığa çıkıyordu Iraz-ca’nın torunu Kara Ahmet. Kökünün üstünde gür bir umut gibi büyüyordu. Savaşım’ı o sürdürecekti; başka anlamda, ba§ka boyutlarda! Ama onun da yolu yokuşlarla doluydu. Tıpkı adaslarınınki, arkadaslannınki gibi.

Kara Ahmet’in, onunla birlikte hepsinin romanıdır bu. Yazıp koyduk “Yılanların Öcü” ile “Irazca’nın Dirliğinin yanına.

PANTOLON ÜTÜSÜ

İkindi üstüydü. Gün yorulmuştu. Ütünün başındaydı Haçça. Çocuklar öteki odada dersin başında, Bayram hastanedeydi Perşembeyle pazartesileri nöbetçi olurdu. Bugün erken çıkıp gelmişti. Hastanenin işini bitirmiş, evin işine koyulmuştu. Yemek, ekmek, bulaşık… En titizlendiği temizlikti. Ütüye de hevesliydi geleli. Beş yıl geçti, bu yıl alabildiler. Bir ütü, at deve değildi ya, önemsemedi Bayram.

«Ohooo! Ütüye gelesiye sabah olur!»

Hangi sabahları diyordu acaba? Olmuyordu.

Çocukların carını, yakasını ütülemek için komşulara gitmiyordu artık. Kendi önlüğünü, entarisini de ütülüyordu mis gibi. Bayram’ in gömleğini, pantolonunu…

«Bir pontur daha diktirmeli efendiye! Erimiş dizleri. Kıçındaki

de iyi değil…»

Sokak kapısı tıkırdadı.

«(Köyden gelen var heralım!)» diye geçirdi içinden. Camın perdesini aralayıp baktı. Bayram geçti yel gibi.

«Hayrola? Nöbetçi değil miydin sen?»

«Canım sıkıldı, sattım!..»

«Kime; kaça sattın?»

İCARA AHMET DESTANI                                     7

«Sorup durma, Navrumlu Ali’ye sattım. Kendi nöbeti cumaya! Cuma günü köye gidecekmiş. Değişelim dedi. Haggaten sıkılıp duruyordum. Bissürü hasta, iş; iyoldu! Sen ne yapıyorsun?» «Ütülüyorum çocukların carını, senin ponturu…» Sedire koymuştu kıçını, akım var gibi çekti Bayram: «Bak, ütüleme benimkini! Kaç oldu söylediğim?» Ütüyü dikip bıraktı Haçça:

«Ne oluyor sana be? Tutturdun, ütüleme ütüleme! Ne var ütüde? Eller arar bulamaz, sen burun kıvırırsın!.. Benim ütülediğimi beğenmiyor musun yoksa?»

«Beğenmediğimden değil, ütüleme!..»

«Geldin şehre, eller beş günde kuyruğu kulağı doğrulttu, sen beş yılda ütüye alışamadın!..»

«Kuyruğunu da, kulağını da sinkaf edeyim… Ütüleme!..» «Heves güves ütü aldık, ütüleme diyorsun!» «Diyorum!  Benim pontur ütüsüz olacak!..» «Şehir, köyden kaçmağa iyi, adam olmağa iyi değil! Aferim Kara Bayram!..»

«Haçça!..» «Buyuur!..»

«Bak, gözelce Haçça dedim! Eksik fazla konuşup tepemin tasını attırma! Durduğumu2 yerde, ağzımdan da yanlış bir laf kaçırıp gönlünü kırmış olmayım! Ütüleme!..» Haçça’nın elinden çekip aldı, duvardaki çiviye astı pantolonunu. «Ütüleme; böyle giyerim ben! Nedenini de sorup durma! Nedense neden? Bana güvenin yek mu? Nedensiz iş yapar mıyım? Geldik şuraya, ayak uyduralım. Köyde uyduramadık, şehirde uyduralım. Vardığın yerin demiş elin oğlu gözleri korse sen de birini yumuver…» Yükseltti sesini: «Çeşit çüşüt oldu hastanede personel! Bir Navrumlu Ali var değişmeyen.’Ötekiler hem de at gibi koşarak, cet gibi uçarak değişip gittiler. Sen de o hastanedesin, haberin yok! Aşağıda duymuyor musun yukarlarda olanları? Daşduraklı Hilmi kontrol kurdu üstümüzde. Bizim hastanenin namaz abdas  çavuşu.  Herif  nurcuların köyünden.   Alay ediyor,  ettiriyor: “Oooo Bayram Efendi!   Ponturunun ütüsü neden hiç bozulmuyor? Neden olacak, namaz kılmıyorsun. Eğilip doğrulmuyorsun, diz çök-

8

KARA AHMET DESTANI

müyorsun!” Bir, iki, üç! Kafamı sinkaf ediyor her gün. Köyde savaş, şehirde savaş, savaştan bıktım Haçça! Siktiret ütüleme…»

Irazca’nın yaptığı gibi ellerini kalçalarına koydu Haçça:

«Bak heleee!..» dedi. «Şu bildiğimiz Arap şey mi yapıyor bunu?»

«Evet, biraz Arabımsı…»

«O mu alay ediyor, ettiriyor?»

«Başı yerde yürüdüğüne bakma caddede! Hastanede arı gibi so kar, kedi gibi tırmalar, it gibi ısırır dürzü!»

«Sen de yılıyorsun?»

«Canım, yunuyorum da, ne lüzum var cenge?»

Ellerini çözdü, gelip Bayram’ın başına koydu:

«Aferim Kara  Bayram!  İyi basılmışsın!..»

«Basılmak değil Haçça! Esas bozukluk yukardan. Herif nurcu. Personel Şefi olacak Salim Sarı kavatı da nurcu. Onun gölgesinde dediğini yaptırıyor. Sen de orda çalışıyorsun, ben de. Bakarsın yarın kulağına bir şey fısıldar; gideriz güme! Bizi alan Başhekim gitti. Ahmet Bey’in adını çıkardılar solcu. Etkisizleşti tüm. Başhekim yardımcısı Namık Bey onlardan. İstedikleri ayarı veriyorlar koca devlet hastanesine. Onun için, gelmeden geleceği görüp tedbirli^ yürümek iyi değil mi? Bazen oturuyoruz hastabakıcıların odasına, herifçoğlu soruyor: “Köydeyken kılar miydin?” “Eh işte, cumaları kılardım arada!” “Cumaları; o da arada! Ya vakit namazlarını?” “Onları kılmazdım.” “Hiç mi kılmazdın?” “Hayır…” “Cami mi yoktu, hoca mı yoktu?” “Vardı cami, hoca!” “Su mu yoktu, abdes mi akmıyordun?” “Su da vardı!” “Neden kılmazdın?” “Yahu, keyfimin kâhyası mısın?” diyemiyorum, herif zıddolacak. İlyaslı Hacı gibi, Gebremli Tevfik gibi, ondan yana arkadaşlar da var. Bir bela çıkarmayalım durduğumuz yerde diye susuyorum. Bahusus kötü şey değil dediği. Dışarda taş kır, buzlu günlerde yer sil, yada her sabah cimnastik yap demiyor, namaz kıl diyor sadece. “Namaz borcun!” diyor. Yedi yaşında başlar-mış yükümlük. Yedi değil, on yedimde bile kılmıyordum ben! Hatta yirmi yedimde! Doğruldu otuzu geçti yaşımız; bir gün önce hizaya girsek kötü mü? Daşduraklı Hilmi diyor: “Hem yenileri kılacaksın, hem borçları! Borcun borçtur bitesiye! Belki sünnetleri siler cenabal-lah. Farzları kılacaksın!” Böyle böyle kafamı sinkaf ediyor her gün. Pontura da bunun için taktı: “Namaz kılsan dizin çıkar!” Eee, sen de

KARA AHMET DESTANI                                     9

ütülüyorsun, herif bakıyor biz gene kılmamışız, yeniden başlıyor…»

Gitti duvardaki pantolonu aldı Haçça:

«Neyse!» dedi. «Ben gene ütüleyim. Ayağındakini giyer gidersin hastaneye. Bunu komşulara oturmağa gittiğimizde giyersin. Zaten ütü tutan kumaş mı?»

O sırada ezan okunmağa başladı Karasenir Mahallesi’nin yeni yapılan minaresinden. Sonra Üçdibek, Oluklaraltı, Delibaba, Gazi Mahallesi’nin ezanları eklendi. Usulca kalktı Bayram. Çıkardı ceketini, çorabını. Sıvadı kollarını, çemredi paçalarını:

«Bir abdescik alıp ikindini kılayım!» dedi. «Bu da yazılmasın borca! Bir uçtan eksiltelim, kabartacağımıza! Leğeni getir bakalım…»

Bir gülecek oldu Haçça. Sıkıntılar içindeydi kocası. Büyük korkular girmişti karnına. İşten atarlarsa bir daha giremem diye ödü sı-dıyordu. Görüyordu eli boş dolaşanları, iş arayanları.

«Haydi Haççaaaa; çabuk!..»

Pantolonu bezin üstüne bırakıverdi, ütüyü de yeniden dikti, koştu. Leğeni ırbığı aldı dışardan. Kapının kıyısındaki çividen peşkiri aldı, «Buyur madem!» dedi kocasına.

«Bis…millââ…hirrahmaa…nirrahiiim!» çekti Bayram. İçinden içinden okumağa, elini kolunu, boynunu kulağım üçer sefer yıkamağa başladı. Başına mes verdi. Ayaklarına geçti. Bitirip kalktı, peşkiri aldı karısının elinden. Sildi kuruladı kollarını, ellerini. «(Şimdiye kadar olan kusurlarımızı hoşgör, simden sonra işleyeceklerimize de engel ol gözel Allahım!)» dedi. Haçça’nın verdiği namazla’yı serdi. Ellerini göbeğinin altına bağladı: «Durdum divana, uydum Kur’an’a! Niyyet ettim sekiz rekât ikindin namazına!» dedi, ekledi ardından: «Dört rekât da geçmiş borçlarımın farzlarından ödemeğe!..»

Haçça, leğeni ırbığı dışarı çıkardı, dudun dibine döktü Bayram’ in abdes suyunu. Dönüp geldi, ütünün başına…

TANRININ HUZURUNDA

Hem kılıyor, hem düşünüyordu Bayram. Bazen yanılıyor, okuduğu duayı baştan alıyordu. «Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek!» diyordu Daşduraklı Hilmi. «Ne kadar borcun biriktiğini hesaplamağa benim bilgim yetmez. Onu Delibaba Camisi’nin hocasından soracaksın. Yenice Mahalle’nin hocası İlhami Hafız gelip gidiyor hastaneye, ondan soracaksın. O hesaplayacak kaç bin milyon rekât birikti. Başka kusurların varsa onları bağışlayabilir Allah. Namaz borçlarını asla! Burda kılmazsan, orda kızgın sacın üstünde kılacaksın. İyisi mi rekât rekât öde burda…» Düşünüyordu Bayram: «(Benimki ödemekle bitmez!”Sonra karını kızını, dur bakalım kaç çocuğun vardı Bayram Efendi?” “İki oğlan, bir kız!” “Yaşları?” “Oğlanın biri on dördüne girdi, kız on iki, ufak oğlan on!” “Kılıyorlar mı?” “Hayır! Anam Irazca’nm damarı var onlarda! Kolay kolay namaz kılmazlar!” “Hepsinin kılması gerekir Bayram! Ara sıra Ulu Cami’ye uğrasan, Tahir Hoca neler anlatıyor, kulak versen ya! Hiç olmazsa Gazi Camisi’ne uğra, caddenin ağzında, yeşil badanalı, oranın imamı Mehmet Hafız da iyidir. Yarın yerin altına gireceksin. Sorgu var. Ne cevap vereceksin? Allah çok çok kerim vede rahimdir ama sen de görevini bileceksin biraz. Köy yerinin en büyük dâvası cehalet! Bahusus Atatürk’ tü, Halk Fırkası’ydı, İsmet’ti, çok gevşettiler diniyeyi. Bu yüzden boşvermiş olabilirsin. Ama burada doğrultacaksın yolunu…” Benimki doğrulmaz! Bu kadar borç da ödenmez!.. Ben kılarım kılmağa, ama Haçça dünyada kılmaz! Zorluk bende değil, onda! Onu nasıl soka-

KARA AHMET DESTANI

11

cağım yola? İkincisi, çocuklar. Ahmet Efeye nasıl diyeceğim oğlum namaz kıl? Anası fırlar hemen: “Dağıtma çocuğun zihnini, okusun bırak!” Şerfe kancığı bile okuyacağım diye tutturuyor. Sözcük sözcük soktu hepsinin kafasına okumak iyi hünerdir. Buldun iyi hüneri! Görüyoruz okuyanları. Neyse… Ufak Osman’a bari şimdiden egemen olup sözümüzü geçirmeli. Vede karıya kıza söyleyip, efendime söy-leyim, başka çaresi yok, derdin iyisi ölmek diyor herifçioğlu, neyse, bak gene karıştırdık! Neyse! Nerde kalmıştık?) Dönüp besmele çekti, baştan aldı duasını. «(Hem sonra biz, her koyun kendi bacağın- • dan asılır sanıyorduk, asla asılmıyormuş! Kocadan soruluyormuş ka-rınınki. Babadan soruluyormuş evladınki. Onların da sorumlusu oluyorum bu durumda. Ben kendi borçlarımdan korkuyorum, onların-kine nasıl cevap yetireyim? Söylerim bir dengine getirip: «Haçça, Ahmet, Şerfe, Osman! Haydin bakalım, yol şu, yön bu! Başlayın namaza!” Söyleyip doğru yolu göstermezsek kabahat bizim…)»

Geldiklerinin ikinci yılında, Navrumlu Ali’nin öncülüğüyle bu yeri almışlar, önce tek göz; sonra ikinci gözü ekleyerek, iyi kötü bu tüneği yapmışlardı. Gene Ali’nin öncülüğüyle belediyenin, karakolun adamlarına gerekli paraları yedirmiş, yıkımdan kurtarmıştı yuvasını. Yer de Allahtan, Alinin Velinin değil, hazinenin çıkmıştı, ardını arayan olmadı. Bir küçük taktuk odası daha eklediler geçen yıl. Bir göz daha ekleyebilirlerse…

Bayram düşündü namazın arasında: («Köyden gelip giden de eksik olmuyor canım! Koskoca Ağali geldi birinde. Babamız yerinde adam. Dünya iyiliğini gördük. Yatacak yerimiz yok emmi demek ayıp değil mi? Ekiz İsmail çıkıp geldi. Bahusus herkes bizi burda iki koldan dünyanın parasını kesiyoruz biliyor. İyisi mi, bir göz daha ekleyip, konuk geldiğinde, iki kat yatak serip, “Buyrun arkadaşlar, sıkışık mıkışık, kusura bakmayın!” demeli icabında!..)» Ekleyecek yeri de vardı. Bahçesiyle filan yarım dönümü aşkındı tuttuğu evyeri. İki ev ötede Navrumlu Ali’nin kondusu. Yanyana olsa daha iyiydi ama ancak burasını bulabilmişlerdi!

Öteki odadan Osman çıkıp geldi. Ardından Şerfe. Yel gibi girdiler. Baktılar babalan namazda, fısıltıyla analarına sokuldular:

«Sokağa gidelim mi anaa, oynayacağız?..»

«Gidin anam! Oynayın akşam olmadan…»

12

KARA AHMET DESTANI

İşitti, kızdı Bayram: «(Bak şuna! Sıpası sokağa gidelim mi diyor, anası gidin oynayın akşam olmadan diye sırtlarını sıvazlıyor! Neyse…)» dedi bıraktı.

«Ahmet abim durmadan sıkıştırıyor anaaa!.. Derse çalışın çalışın! Çalışıyoruz ama olmamış diyor…»

«Olmamıştır gözel yavrum! Ahinizin dediğini yapın…»

Şerfe’yle Osman fırladılar. Bayram, dersle oyun arasındaki çocukların namaza ne kadar uzak olduklarını düşündü. Ahmet girip geldi o sırada:

«Kolay gelsin anaa…»

«Sağol yavrum, bitti mi dersin?»

«Benimki bitti, çok oluyor! Şerfe’yle Osman’ınkilere baktım biraz. Tembel bunlar yahu ana!..»

«Sen ahilerisin gözel yavrum, gösteriver…»

«Gösteriyorum ama, içlerinden gelmiyor! Şerfe azcık iyi de, Osman haylaz! “Yazını düzelt abim!” diyorum, “İyi benim yazım!” diyor. Biz boşa konuşuyoruz. Yazı insanın aynasıdır diyor öğretmen…»

Bayram düşünüyordu: «(Hep o solcu öğretmenler değil mi sebep? Hep onlar bulandırmıyor mu çocukların kafasını? Diyorlar mı hiç namaz şu, İslamlık bu! Dedikleri, “Suna topu tut, Ali topu bana at!” Sırf babanın söylemesiyle olur mu? Okula yolluyoruz, niçin? Biraz da onlar sıkıştıracaklar. Vede anaları böyle salıvermeyecek sokağa! Dersin bittiyse namazlığa çalış! Bilmiyorsan öğren! Al abdesini, kıl namazını… Neyse…)»

Haçça:

«Git istersen azcık da sen dolaş!..»

Cık etti Ahmet: «Nereyi dolaşayım?»

«Belediyenin önüne git. Sınamalara bak, ne oynuyor?»

«(Akıllı bir ana bunu söyler mi? Bundan birinci zihin dağıtmak olur mu? Biz adam olmayınız!..)»

Ahmet, yan gözle süzüyordu babasını. Haçça^ kocasının pantolonunu ütüleyip bitirdi. Çocukların basmayacağı bir yer aradı; duvarın dibine koydu öylece. Ahmet dikiliyordu. Bayram, dudakları kıpır kıpır, yatıp kalkıyor, uzatıyordu namazını.

«(En önemlisi de bu oğlanın okulu! Bitiriyor beşi! Ben desem bir hoca yanına verelim, direm direm direnir anası olacak. Desem

KARA AHMET DESTANI

13

okutmayalım, okuyanların ne boka yaradığı belli! Evin içinde isyan çıkarır, yatıştırmak ölüm olur… “Çıraklığa verelim!” Kessen he demez. Böyle ası karı yoktur dünyada! Neyse…)»

Kaldığı yerden sürdürüyordu okumasını. Selam verdi sonra. El kaldırıp dualarına başladı:

«Hayırlı evlaat, hayırlı avraat, hayırlı devleet!.. Şu Haçça’ya da azcık akıl fikir ver yarabbii! Oğlanın kızm geleceklerini hayırlara yönelt yarabbiii!.. Düşmanların şerlerinden, şeytanların şerlerinden, vede yükselmemizi çekemeyenlerin kuru iftiralarından bizleri esirge yarabbiii, yarabbi, yarabbiii!..»

Ahmet, göz göze geldi anasıyla: «(Ne oluyor böyle buna? Ner-den çıktı bu uzun uzun namazlar, derin derin dualar, ana?)»

Açık vermeyen, kocasının kötülüğüne olmayan bir tavır takınmayı uygun buldu Haçça. Ciddi ciddi baktı oğlunun yüzüne. On dördünde, iri kemikli, karayağız, gözlerinde kötülüğün izi tozu bulunmayan bir çocuktu. Kocaman kocamandı aklarının ortasında gözleri. Sesi kalınlaşmış, bir uçtan da bıyıkları doğrulup gelir, sakalları çı-kası olmuştu. Köyde öküz güttüğü derede başına gelen olayın etkileri silinmişti. Sağlıkla bakıyordu önüne. Mutlanıyordu Haçça.

«Haydi biraz dolaş anam, açılsın zihnin! Yorulmuşundur koca sabahtır! Ne filim oynuyor bak gel! İyi bir şey varsa akşam git. Belki baban gönlü olur, beraber gideriz, haydi…»

«(Sordum Yenice Mahalleli İlhamı Hoca’dan: “Ne olacak bizim geçmiş namazlar?” “Sünnetlerini siler belki amma, farzlarını asla , silmez Cenaballah!” dedi. Şimdi her namazda geçmiş namazlardan birinin farzını kılsam, yirmi yılda bitermiş benimkiler! O kadar da yaşar mıyım bilemem ki!)» Ellerini yüzüne çaldı, ama namazla’nın üstünde hâlâ düşünüyordu: «(Benimki çok mok, kolay gene. Ben kendim yola girmeğe girerim de; bir içsavaşa yol açmadan karıyı kızı nasıl sokarım? Oğlanın yönünü nasıl çevirebilirim İslamiyete? Vede hastanede Daşduraklı Hilmi’nin alaylarından nasıl korunabilirim? En önemlisi, işten atılmaktan nasıl sakınabilirim? Vede yaşamın cefası belli, işten atılırsam, haşa huzurundan Cenaballah, bu şehrin ortasında ne bok yerim?)»

Ellerini yüzünden indirip kalktı. Kırk yıllık namazcı gibi sapır

14

KARA AHMET DESTANI

sapırdı hâlâ dudakları. «İslah eyle yarabbii!.. Akıl fikir ver yarab-bii!.. Bağışla yarabbiii!..» deyip duruyordu.

«(Bu adam dinci olup çıkmış, haberimiz yok!)» dedi Haçça içinden. «(Dinci olup çıkması bir şey değil, başımıza ekşimese! Çoluk çocuğa bun vermese!..)»

Bayram, geçti sedire, oturdu: «Eee, nasılsın bakalım Ahmet Efe? Nasıl dersler? Okul bitiyor bu yıl ha? Bacın Şerfe de bitiriyor…»

«Bitiriyor babası çok şükür!» dedi Haçça.

«Haggaten, sayılı günler, dediği gibi ataların, tez geçti!..»

«İlerisi de böyle geçer işallah, takılmadan, kalmadan…»

«Bak Haçça! Bak Ahmet! Bundan sonra siz de namazlarınızı kılacaksınız! Şerfe’yle Osman da kılacaklar. Borçlanıp durmanın lüzumu yok. Yaşlarınız varacağı yere vardı. Nefsime ben, zindan karanlıklarda geçirmişim yıllarımı. Dağlar kadar borç yığmışım. Siz yığmayın asla! Yığdıklarınızı ödeyip tüketin bir an önce!..»

«(Allah Allaaah!..)» diye içini çekti Haçça. «(Korktuklarım geliyor başıma, Allah Allaah!..)»

«Namaz kılmayı biliyor musun Ahmet?»

«Biliyorum! Din dersinde öğrendik…»

«Kılıyor musun? Hiç kıldın mı?»

«Kıldım ara sıra…»

«Hiç görmedim ya?»

«Sen hastanedesin.»

«Bundan sonra her gün kılacaksın. Göreceğim!»

Akları büyük gözlerini boşlukta dolaştırdı Ahmet.

«İşittin mi? Tamam mı evladım?»

«Tamam, tamam!..» dedi Haçça ondan önce. «Daşduraklı Hilmi’nin masallarını haggat sanıp bun verme bize Bayram! Kılar, kılmaz, serbes bırak çocuğu! Senin benim bildiğimi o da bilir… Köyde bunların hiçbiri yoktu, burda nerden çıkardın?»

«Asla serbes bırakamam! Onun sorumlusu benim. Senin de sorumlun benim. Söylemezsem görevimi yapmamış olurum…»

«Aferim! İyi yapıyorsun görevini!..»

«Beğenmedin mi? Atalık görevimi yapıyorum!..»

«Bir de evlatlık görevini yapsan! Kaç yıl oluyor, anan orda! Bir yönünü dönüp varmadın! Görüp gelmedin ne yapıyor, nasıl?..»

KARA AHMET DESTANI

15

İçinden sabır çekti, öfkesini bastırdı Bayram:

«O iş başka, bu iş başka! Av yarenliğiyle gön yarenliğini boşa karıştırıyorsun. Gitmem köye. Kendi nefsime gidersem eşşeğim. Gidersem boş olsun kanm. Asla gitmem. O gelsin evladını torunlarını özlüyorsa…»

«Hm gelsin! Nasıl gelir?»

«Ondan paçal kocakarılar geliyor!»

«Herkesin durumu kendine göre…»

«Neyse, bırak benimle tartışmayı, çarpışmayı! Dediklerimi yap sen! Namazlarını kılacaksın bundan sonra. Oğlan da hocaya gidecek. Soracağım Daşduraklı Hilmi’den. Hangisi uygunsa onun yanma katacağım. Hem diniyesini ilerletecek, hem hocalık öğrenecek. Yerin altını üstünü biliyor hocalar. Hemi de, Kur’an okuduk, Mevlüt okuduk, doğanlara ad koyduk, ölenleri yıkadık derken, ücret bahşiş dünyanın parasını alıyorlar. Hocalık beleş yaşam! Hastanede görüyorum İl-hami Hocayı, kimi sağ cebine koyuyor, kimi sol cebine…»

Ahmet, ellerini başına koydu, dirseklerini dizlerine dayadı, sustu öylece.

«Bayram! Biraz bana bak bakayım sen! Köydeyken, tâ Aşağı Mahalle’deki Beytullah Hocaya dayanmazdı ruhum, burda burnumun dibinde sen mi bittin yoksam? Namaz abdes diye sıkıştırma bakalım bizi! Hem de hoca yanı şu bu diye sıkma benim canımı! Hoca yanına filan veremem, okuyacak benim yavrum! Hoca yanına verip ölü yuyucu yapamam, haberin olsun!..»

Ellerini birbirine çarpıp açtı Bayram:

«Düşündüğüm başıma geliyor! Bir avrat bu Haçça gibi zır cahil olursa, doğurduğu sıpanın yanında kocasına böyle konuşur! Bizde kabahat. Haçça Haçça diye çok yüzledik…»

«Ne oldun, nasıl değiştin, eskiden böyle değildin?»

«Değiştim, çünkü bilmediklerimi öğrendim!»

«Eh, azcık daha öğren, azcık daha değiş! Kaç yıldır içimde mayalanıp durur, gömbe gibi bir özlemdir: Kaymakam okuluna gidecek Ahmet! Ya kaymakam, ya doktor olacak. Ölü yuyucu olmayacak…»

«Haha haha!..» diye güldü Bayram. «Konuşursun cahilane! Hiç senin benim çocuğumu kaymakam, doktor yaparlar mı? Onları kendilerinden yapıyorlar, gözünü birazcık açıp görmedin mi?»

16

KARA AHMET DESTANI

«Köyden göçüp gelirken böyle demiyordun, ille kaymakam yapacağım diyordun?»

«O zaman bilmiyordum, kolay sanıyordum!» «Gene kolay! Çalışır benim oğlum. Ben de çalışırım. İsterse sökülsün tırnaklarım, hastaneden gelir asker giysileri yıkarım… Muradın elinden ne kurtulmuş?»

«Direşiyorsun benimleeen! Ne olur okumasa? “Okuyanlar gayet itaatsiz, hem de ası oluyor ana babasına!” diyor Daşduraklı Hilmi. Bir süre hoca yanına gidip gelsin, itaat şu bu öğrensin, sonra terzi yanına katalım, esnaf olsun! O da mis gibi, kolay kazanç, oturduğu yerden; vede beleş yaşam…»

«Şerfe’yi ver terzi yanına! Ahmet kaymakam olacak…» «Canım Haçça! Şerfe ev kızı! Benim kaygım Ahmet…» «Yalnız senin kaygın değil; Ahmet okuyacak!..» «(İslah olacak hallerden çıkıp gitmiş! Temelli azmış, yozmuş bu avrat! Belimizden inme oğlumuz da domaştı, kara taş gibi susuyor, Allah hayır versin bakalım…)»

MESTAN HOCA OKULU

Bir het hüt, det düt gelip doldu evin içine. Siner dirlik uçup gitti. Bayram’ın işe gitmediği saatlerde boyna kavga oluyordu.

Derin düşüncelere dalıyor, ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu Ahmet. Bir bela, yuvarlana yuvarlana üstüne geliyor; görüyordu, ama nasıl savuşturacağını bilemiyordu. Babasının, «Namaz kıl!» demesi değildi asıl sorun. Onca dua vardı bildiği. İki üç daha öğrenir, kılardı. «Bırak ileri okulları, bir hoca yanına gir, hoca ol, hocalık beleş yaşam!» demiyor mu, suları vuruluyordu.

Bayram üşenmeden kalkıp gitmiş, Kozlucalı Mestan Hocayı bulmuştu Bağlar Mahallesi’nde! Anlatıp yalvarmıştı: «Bir oğlum var, yüksek zekâlı, al yanına okut, adam olsun aman Hocam!..» demişti. O da, «Getir göreyim, kavrayışlı ise okuturum!..» demişti.

Ahmet biliyordu Bağlar Mahallesi’ni. Arkadaşlarıyla göle gitmişti bir gün. Şehrin dışında, köy gibi bir yerdi. Evlerin önü ardı gübrelikti. Kırmızı yüzünün alt yanını dolduran sakallarıyla iri yarı bir adam görmüştü, geniş bahçenin köşesindeki heladan çıkıyordu, belki oydu Mestan Hoca. Elini filan yıkamadan, ırbığı iğdenin dibine koydu, gitti beli aldı, tükürdü avcuna, çalışmağa başladı. Sebze arıklan yapacaktı bellediği yeri belki. Bir girerse yanına, bir kaptırırsa yakasını, nasıl kurtulurdu? Hem de neye yarardı bin umutla dolu geleceği, bin bir düşle bezeli yaşamı?..

On gün kalmıştı derslerin bitmesine. Sonra sınavlar başlayacaktı.

«Şehirde bitip tükenmez işler mi var? Sınavlar biter bitmez baş-

18

KARA AHMET DESTANI

larsm Mestan Hocanın yanında derse! Başlamak bitirmenin yarısı. Erken başlarsan, erken bitirirsin. Kuran-ı Kerim’i ezberledin mi hatim duası yaparız. Geçersin milletin önüne, namaz kıldırır, öğütler verirsin. En istediğim nedir biliyor musun? Böyle bir hocanın babası olmak! Anana bakma sen. Anan kaymakamlık diyor. Onu bir zamanlar ben de istiyordum. Köylük akıllarıydı onlar. Cahillik kötü ne olsa. Hem de kaymakam olmayı kolay sanıyordum. Nerdeee? Bir tane var mı yoksullardan bu okullara tırmanmış! Bu okullar, gideri çok okullar! Süreleri uzun. Bizimki kısadan olmalı. Eğebileceği dala heveslen-meli insan. Fazla yükseğine bakma Ahmet. Bugün şehirde oturduğumuza bakma. Ne olsa yoksuluz. Şehirliyiz filan deye şişinmenin yaran yok…»

Ahmet’e göre asıl cahillik buydu. Yoksul da olsa, yaparım dedi mi yapardı insan. Tanrı, daha yola çıkmadan pes eden yılgın insanların değil, gideceği yere tutkuyla yürüyen, kararlı insanların yardımcısıydı asıl. Böyle insanların karşısına, parası bol, eli açık insanları da çıkarırdı gerekirse. Nice varsıllar vardı çocuğu yok, yada çocuğu var, zekâdan yaya. O varsıllar, yanlarına almak için, tıpkı Ahmet gibi gözlerinden zekâ fışkıran yoksulları arıyorlardı. Bunlardan biri Ahmet’e rastlayamaz mıydı? Kuru bir rastlantı olmayacaktı tabii bu. Ahmet’i sevip beğenip Tanrı ayarlayacaktı bu rastlantıyı. Bunun için babasının dediği namaz işini Ahmet de gerekli görüyordu, ama Tanrının hoşuna gitmek için kesin bir zorunluk değildi namaz. Tanrı namaz kılınmasını isterdi ama sadece bir borçtu o. Tanrı insanın amaçlarının doğru olup olmadığına, davranışına bakardı. Ahmet okumayı sadece kendisi için istemiyordu. Anasına kardeşlerine yararlı olacaktı, ama en çok da, köyüne koşacaktı okuyup büyük adam olunca! Başta köyünün yoksulları olmak üzere, öteki köylerin yoksullarına destek olacaktı. Hele bir ilçenin kaymakamı olduğunda yok mu, kulüpte kasabada hiç oyalanmayacak, köylere koşacaktı. Tarlalarda yoksulların yanma varacak, «Kolay gelsin! Ne gibi dertleriniz varsa söyleyin hepsini gidereyim!» diyecek, yoksulların yanında yer alacaktı. Muhtardan, kuruldan bir yakınmaları olup olmadığını araştıracak, olanları içtenlikle dinleyecekti. Muhtar yada kurul üyelerinden biri bir yoksula, bir dula kötü mü davranıyor; hemen, «Gel buraya!» diyecekti. Önce tatlılıkla öğüt verecek, etkisi olmazsa, çat, çut, iki sağma, iki

KARA AHMET DESTANI

19

soluna, terbiyesini yapacaktı. Karakolları ansızın basacak, onbaşıları sık sık denetleyecekti. Onbaşılardan, yoksulları tutacağı yerde varsılları tutan oldu mu, derslerini verecekti. Kavrayışlı, zekâlı çocukların okumasına yardımcı olacaktı. Beğene beğene bir kalacaklardı köylerde: «Yahu nasıl kaymakam, hangi ana doğurmuş?» diye soracaklardı. Zaman zaman yanına alıp gezdirecekti anasını. Çok saygı gösterecekti ona. Anlatacaktı ki işte beni bu ana doğurdu. Sonra anasının da beğeneceği bir yoksul kızıyla evlenecek, böylece onun yazgısının değişmesine yardım etmiş olacaktı. Her okumuş birer yoksul kız alsa, Türkiye’de yoksulluğun beli kırılırdı. Böyle güzel düşünceleri olan ¦bir çocuğu niçin desteklemesindi Tanrı? Bunu desteklemeyecek de kimi destekleyecekti? Kim vardı kendinden daha iyi, daha kusursuz? Bu yüzden hiç duraksamadan, bocalamadan, ortaokulun kapısına dayanmalı, bütün akimi, zekâsını kullanarak öğretmenlerin anlattıklarını öğrenmeli, sınavlarda en dolgun notlan alarak liseye geçmeli, orayı da bitirip hangi okulsa kaymakam okulu, tutmalıydı yolunu. Doktorluk fazla etkili değildi. Anasıydı doktorluğu aklından geçiren…

«Kalk Ahmet!» dedi babası. «Gidiyoruz!»

Akşamın aşını keşini hazırlıyordu Haçça.

«Yeni pabuçlarım filan giy!» dedi, tuttu Ahmet’in kolundan. Biraz bekledi pabuçlarını bulup taksın ayaklarına.

İstasyonun oradan, demiryolunun üstünden, vagonların arasından geçip günbatıya yürüdüler. Anlamıştı Ahmet nereye gittiklerini. «(İyi!)» dedi. «(Birkaç gün giderim, sonra gitmem!..)»

Babası önden gidiyordu. Ahmet, öne kendi geçse de Mestan Hocanın evini bulabileceğini sanıyordu. Gördüğü evdi; tamam! Ama o eve varınca sağa saptılar! İki katlı başka bjr evin önünde durdular. Köylerden gelen hocaların hepsi bu yanlarda mıydı yoksa? Avlu kapısını saygılıca açtı babası, girdiler. Orta yaşlı bir kadın, kucağındaki kuluçka tavukla kümesin önüne yürüdü.

«Mestan Hocayı mı aradınız? Göstereyim!» dedi.

Geniş bahçenin her yanı işlenmişti. Kimi yerde ağaç, kimi yerde sebze tavaları vardı. Bir tahta kapıyı açıp evin önünde durdular. Tavuğu kucağından bırakmıyordu kadın. Kapı açılınca yukardan sesler gelmeğe başladı. Bir boşlukta durup merdiveni gösterdi:

20

KARA AHMET DESTANI

«Yukarda; çocukları okutuyor!» Baba oğul pabuçlarını çıkardılar orada.

Kinin boyasıyla tahtaları sarartılmış merdivenlerden önde Bayram, arkada Ahmet çıktılar. İkinci katta, kilim keçe kaplı tahtalıkta durdular. Dinlediler seslerin geldiği odayı. Bir arı kovanının içinden, yada değirmenin domuzluğundan geliyor gibiydi sesler. Kapıyı tıklattı Bayram. Ahmet, geldikleri bu yerin nasıl bir okul olduğunu anlamağa çalıştı. Okuduğu derslerde, ders kitaplarında bunların çok öncelerden tarihe karıştığı söyleniyordu. Yaşam başka, kitaplar başkaydı demek. Kapıyı bir daha tıklattı Bayram. Çarka vuran suların bir düzlükte giden sesi. Yada çıktıkları seferden çok yüklü dönmüşlerdi işçi arılar. Çok sesli bir iniltiydi duyulan. Bayram, usulca açtı kapıyı. Girdiler. Geniş bir odaydı. İki penceresi vardı. Biri bahçeye, biri gölün ötesindeki Koca Dumlu’ya bakıyordu. Ak bulutların altında çöküp duruyordu koca dağ. Köşede, yün döşeğin üstünde oturuyordu Mestan Hoca. Çocuklar yerde, kilimin üstündeydiler. Altı oğlan, iki kızdı hepsi. Kızlar başîannı örtmüşler, eteklerini sımsıkı kapatmışlardı. Yenlerini de adamakıllı uzatmışlardı. Ne saçları görünüyordu, ne topukları. On üç, on dört yaşlarındaydılar. Başlarını eğmişler, okuyorlardı sırayla. Oğlanlar diz çökmüşler, biraz önlerindeki kitaplara, biraz Mestan Hocaya, biraz da kızlara bakarak dinsel öğrenim görüyorlardı.

«Hoşgeldin oğlum! Ramazan mıydı adın?»

«Sağol Hocam, Bayram’dı…»

«Bu da oğlun mu, yanındaki?»

«Oğlum. Gölgende okuyup hoca olacak…»

«Aferim! Muvaffak olur inşaallah! Adın ne evladım senin? Gel bakayım şöyle yakınıma!..»

İşitmemiş gibi sustu Ahmet.

«Hiişt Ahmet, adını soruyor Hocafendi!..»

Eğdi başını, sustu gene.

«Yaklaş bakayım, çocuğum!..»

Yaklaştı, dibinde durdu Hocanın.

«Diz çök şuraya!» yeri gösterdi.

«Oğlum senin kulağın işitmiyor mu?»

Çökmedi. Öyle baktı, bakındı

KARA AHMET DESTANI

21

«Ahmeeeet!..» Canı sıkıldı Bayram’m, bağırdı. «Ahmet diyorum!..» Mahcup oldu. Elini kaldırıp çarpacaktı az daha. Yakışık almazdı Hocanın huzurunda. «Kulağı işitir Hocam, ama biraz sıkılgandır. O yüzden dili tutuldu yüksek makamında…»

Mestan Hoca, elini Ahmet’in omzuna koydu, bastı. Ahmet çöktü. Boynunu başını okşadı hafif hafif. Ensesini kaşır gibi yaptı. Yüzüne, yanaklarına götürdü elini. Ateş almış yanıyordu Ahmet. Nar çiçeği gibi allanmıştı her yanı. Durgun, ne düşündüğü belli olmayan bir görünümdeydi çocuğun gözleri. Bayram, çok istiyordu şu iş düşündüğü gibi sonuçlansın. Oğlu herkesin saygı duyduğu bir hoca olsun. Ama böyle hocanın önüne gelir gelmez donuklaşan çocuk o şansı baştan yitiriyor demekti.

Yoksa kasıtlı mı yapıyordu?

«Ahmet! Öp oğlum Hocanın elini!..» Ahmet’in eğilip öpmesini beklemeden, aldı Hocanın elini, kendisi öptü, gene yerine bıraktı saygılıca. «Haydi, sen de öp babam…» dedi.

Hayır, ses çıkarmıyordu Ahmet. Ses çıkarmıyor, sadece bakıyordu Hocaya, kızlara, oğlanlara. Duvarda Kuran-ı Kerim torbaları asılıydı. Çiçek nakışlarıyle süslü beyaz Amerikanlardan yapılmıştı torbalar. Tahta tavan bir tür toprak boyayla boyanmıştı. Eski cami süslerini andırıyordu. Hoca da bir köy camisinde cuma namazları kıldıran hocalara benziyordu. Siyah cübbe giymiş, kuşak kuşanmış, bol donunun içinde oturuyordu. Sarığı başındaydı. Çipil gözlerine tel saplı gözlük takmıştı. Sakalını da beyazlatmadan salmıştı.

«Köyün neresiydi Bayram Efendi?»

«Karataş Hocam. Uzaktır biraz…»

«Duydum adını. Ortaköy’e yakın…»

«Evet, Sayın Hocam…»

«Verimli köy mü?»

«Pek verimli sayılmaz Hocam…»

«Hiç okuyup hoca olmuşunuz var mı?»

«Bir Beytullah Hoca var ya, dipli bilgisi yoktur…»

«Bir hoca yanında okuyan filan?»

«Yok Hocam, asla yoktur…»

«Ahmet miydi oğlunun adı?»

«Ahmet’ti Hocam, ömrün uzasın!»

22

KARA AHMET DESTANI

«Allah kısmet ederse Ahmet Efendi okuyup Karataş’ın hocası olabilir. Bakın anlatayım: Benim de bilgim dipli değildir. Neden değildir? Çünkü Tanrının bilimi sonsuz bir deryadır. Onun damlasını, idrak etmek bile fani ömrümüze sığmaz. Fakat uğrum iyidir. Yanımda okuyanların hepsi hafız vede hafizeler olurlar…»

«Sağol; ömrün uzasın; inşaallah!..»

«Benden yana tamam Bayram Efendi! Eğer oğlunun gönlü varsa gelsin, okutayım. Elimden geldiği derecede yetiştireyim. Bir Kuran-ı Kerim bulup alacağız. Bende olanlardan veririm, onunla başlar, sonra Afyon yada İstanbul’a sipariş ederiz bir tane. Fakat önce soralım: Gönlün var mı, hoca olmak istiyor musun evladım?»

Hep susuyordu Ahmet.

Aklı başından gitti Bayram’ın. Yukarda tavan döndü. Koca Dum-lu’ya bakan pencereler fıldır fıldır döndü. Ne yapacağını bilemeden beklemeğe başladı. Yakışık aldırabilse iki üç çarpacaktı, Hocanın önünde iyice döğecekti…

«Yoksa gönlün yok mu Ahmet Efendi?»

«Yok…»

«İstemiyor musun hoca olmak?»

«İstemiyorum…»

«Buraya niçin geldin öyleyse?»

Sustu gene. Baktı yere. O ana kadar bir iki fısfıs eden, ara sıra gülüşen öğrenciler de bir suskuya battılar. Bayram’ın yüreği, göğüs kemiklerini kırıp çıkacak gibi vurmağa başladı.

«Niçin geldin evladım?»

Kızların yeşil gözlü olanına baktı Ahmet. Kaşlarına kadar indirmişti başörtüsünü. Bilmediği, anlamadığı bir yakınlık duydu ona. Bir ılıma oldu içinde. «Babam getirdi…» dedi.

«Boşa gelmişsiniz Bayram Efendi? Gönülsüz olmaz bu iş. Çocuk hoca olmak istemiyor. Belki külhanbey olacak, sürtecek sokaklarda. Meyhanelerde rakı içecek, işret eyleyecek…»

Dimdik oldu, sıktı ellerini, taktı canını dişine yeniden: «Ben kaymakam olacağım…» dedi usulca. Gene o kıza baktı.

«Yanlış gelmişsiniz!» dedi Mestan Hoca, kapıya baktı.

«Cahil bir çocuk, kusuruna bakma Hocam!» dedi Bayram. İyice ezilip bozuldu. «Aklı ermediğinden böyle konuşuyor. Küçükken

KARA AHMET DESTANI

23

bir iki konuşmamız oldu yanında, onları gerçek sanıyor. Kaymakam okullarında okutacak vaktimiz mi var bizim? Biz şöyle kısa yoldan, zatının yanında okutup, hem dünyasına, hem ahretine yarayışlı bir adam olmasını arzu ediyoruz. Ama cahil olduğu için kavramıyor bunu. “Yanlış gelmişsiniz!” diye yollama bizi. Doğru geldik. Ben şimdi alıp gideyim kendisini, zaten ilkokulun sınavlarına girecek, bitirince yeniden getireyim. Kitabını da şimdiden sipariş edebilirsen memnun olurum. İzin verirsen parasını bırakayım…»

Başını olmazına salladı Mestan Hoca. «Boşuna yorma beni Bayram Efendi! Bizim isteğimizle olmaz. Gönülsüz olmaz hocalık. Gitsin, gönlü olunca gelsin. Zorlamanın yararı olmaz…»

Ahmet kalktı, bir iki adım attı kapıya doğru. Bayram biraz daha yalvarıp Hocadan işine gelir birkaç sözcük almak istedi. Mestan Hoca kesin konuştu: «Haydi, dediğim gibi yap evladım…»

Oğlunun yanı sıra yürüyüp çıkmaktan başka çare göremedi Bayram. Yalnız bir şeyi akıl etti, öptü Hocanın elini yeniden.

Narlar, kırmızı çiçeklerini sıralamışlardı yeşil yaprakların arasına. Bir ondan bir ona konup kalkıyordu ufacık topacık bal arıları. Anlatılmaz iniltiler doldurmuştu ortalığı. Bunca güzelliğin, temizliğin arasından insan pisliklerinin dayanılmaz kokulan geliyordu. Hela çukurları örtülmemişti. Şehrin bu yanma Bayram da akıl sır erdire-miyordu.

Akıl sır erdiremediği oğlunun davranışıydı asıl. Ne demek istiyordu sıpa? Ne demeye Hocanın huzurunda yerin dibine batmyordu onu? Hocalık istemiyordu da neden düşüp gelmişti ardına? Evden elli adım kadar uzaklaştıktan sonra kolundan yapıştı oğlunun: «Beğendin mi yaptığını serseri?»

Çekip kolunu kurtarma çabası göstermedi Ahmet. Belki bir iki çarpacaktı, çok kızdığı kesindi. Kolunu kurtarıp kaçsa da yapardı o kadarım. Başka bir plan izleyip döğdürmeyecekti kendini: Açık, apaçık olacaktı babasının önünde.

Sıktı kolunu, yeniden sordu Bayram:

«Söylesene, beğendin mi?»

«Beğendim!..» dedi usulca.

«Neden? Nasıl beğendin?»

«Korkarım söyleyemem sanıyordum, söyledim!»

24

KARA AHMET DESTANI

«Neyi?»

«Sorduğun sorunun karşılığını!»

«Ben de onu soruyorum, beğendin mi?»

«Yalan söylemedim ki baba! İstiyor musun diye sordu, istemiyorum dedim. Ama istemeden de hoca olacaksın dersen, gelir okurum. Sen de sormadın evde, istiyor muyum? Kızacak ne var bunda? Kendi istediğini benim isteğim sandın…»

«Vay eşşeğin kunladığı!.. Bunların hepsi o anan olacak yılanın vidaları mı yoksa? Ulan ayağının dibindeki kısmeti tepip yedi dağ ötedeki kaymakamlığa özeniyorsun! Demiyorsun ben bir çıblak herifin oğluyum; mağazamız yok, fabrikamız yok; babam, anam işgö-ren! Demiyorsun nasıl okuyacağım, neyle okuyacağım?..»

«Allanın yardımıyla inşaallah!..» dedi Ahmet, yumuşatmağa çalıştı babasını. Eve varasıya kadar aykırı sözcük söylemedi.

Bayram da evde yapacaktı yapacağını.

«(Ben de evde söylerim asıl söyleyeceklerimi!)» diye geçirdi Ahmet içinden. «(Bitsin artık biribirimizden habersiz esip tozmalarımız, kızmalarımız!..)» Yürüdü babasının yanı sıra uslu uslu. «(Hem neden yalan söyleyeceğim, doğru varken? Yalan söyleyip de neden yanacağım cehennemin ateşlerinde yarın?)»

 

ORTAKÖYLÜ KADINLAR

Bayram da, Haçça da hastanedeyken geldi Ortaköylü kocakarılar. Ahmet’le Şerfe evdeydiler. Gene ikindine geliyordu vakit. Gün daha çok yorulmuştu. Şehrin her yanı adamakıllı tozlanmıştı. Tak tak edip açtılar avlu kapısını. «Gıı Haççaa, Bayraam!..» Bağırdılar.

«Yok anamgil yoook!» dedi Şerfe.

«Yok muuu? Gelmediler mi dahaa?»

«Anam da, babam da yoklar!» dedi Ahmet.

«Ahmet’le Şerfe de mi yok?» dedi Alimecik.

«Osman filan nere gitti?» dedi Kedi Saniye.

«Biz de kalktık, insansız evlere geliyoruz!» dedi Hayruş.

İğneleyerek, alay ederek çıkıp geliyorlardı. Su Deposu’nun altındaki Delibaba Mahallesi’nde kalıyorlardı tâ. Ortaokulda okuyan çocukların nineleriydiler. Bodrum katlarından, tavan aralarından odalar vermişti şehirliler, aylığı kırka, elliye. On beşte, ayda bir gidip geliyorlardı Ortaköy’e. Ekmek azık, kırılmış odun, ufalanmış çıra getiriyorlardı. Pişirip taşırıyorlardı torunlarına. Bir çocuğun, iki çocuğun başında birer kocakarı. Kocakarısı olmayanlar okutamıyordu. Ekrem’in, İlyas’m, Ramazan’m nineleriydiler. İki de kız vardı Orta-köy’den, biri Bakkal Hasan’m Sevim, biri Ormancı Mustafa’nın Gülay. Yoktu Karataş’tan bir tane.

«Ananız babanız olmayınca konuk almaz mısınız siz?»

«Almayın diye tembih mi ettiler yoksa?»

«Alırız alırız, buyrun…»

26

KARA AHMET DESTANI

«Şimdi gelirler; buyrun!»

«Şimdiye kadar almadık mı? Buyrun…»

«Haçça’nın, Bayram’in insanlıklı çocukları; maşşallah!»

«Evleri, avluları tertemiz, şuna bak!..»

«Şehirlerin gözünü seveyim! Köyler olsa kokar…»

«Durmadan söylüyorum benim eşşek Arife: “Karataşlı Kara Bayram kadar yok musun, sat sav, göç şehire!” “Şehir derin deniz, yüzmek bilmiyorum, boğulurum!” diye ödü sıdıyor. Ondan sonra da anasını yolluyor sıpasının başına, odasını süpür, sobasını yak; okusun! Dizlerim de kopuyor sızıdan, anacığım anacığım anacığım…»

«Benim de belim, bellerim Alimecik! Anaaaaam!..»

«Benim de bir çeneciğim kaldı sağlam, geri yanlarım şangır şungur! Kara yere giresice köy kocattı torunlarımı bile evermeden! Şimdi de şehir yollarında eskiyoruz temelli…»

«İçeri mi geçersiniz, hayatta mı oturursunuz?»

«Yok mu bir habanız, çulunuz? Serin şuraya, güne karşı, hayatta oturalım!» dedi Hayruş.

«İçeri dışarı, farketmez!» dedi Kedi Saniye.

«Öyleyse içeri, sedire buyrun…»

İçeri geçip sedire oturdular. Şerfe sıradan başlayıp el öptü, hoş-geliş etti. Ardından Ahmet öptü, hoşgeliş etti. Kocakarılar da Ahmet’i, Şerfe’yi öptüler teker teker.

«Bizim köyden Hacı Mehmet çürük bir otopos aldı! Düldül mü, Bülbül mü koymuş adını. Onunla cumadan gittik, bu sabah geldik. Ne kadar kötü olsa boklu köyünü özlüyor insan…»

«Bülbülü altın kafese koymuşlar daaa, vatanım vatanım diye ötmüş. Salıvermişler. Gidip bir çalının dibine tünemiş. “Bu muydu senin vatanın?” diye gülmüşler. O da, “Buydu ya! Ne gülüyorsunuz?” diye kızmış gülenlere…»

Hayruş, Ahmet’i çekti kolundan, boynundan:

«Gel otur bakayım yanıma! Kuş iken kuş bile vatanını arayıp soruyor da, bu senin baban neden hiç arayıp sormuyor köyünü? Senin baban bu kadar mı bezgin silâdan? Ortaköy’le Karataş’ın arası kaç adım? Biniverse, göz açıp yummadan orada. Ötesini de yürüsün. Aşınacak mı ayakları? “Bayram gelmez, belli; o Haçça, o Ahmet de

KARA AHMET DESTANI                             27

mi gâvur?” diyormuş Irazca. “Şerfe’yi bari getir gel!” diye bana haber salmış; ben nasıl götüreyim analı babalı kızı?»

Gaz tüpünün üstüne çay koydu Şerfe. Sonra dizlerini bitiştirip oturdu sedirin ucuna: «Okullar kapanıyor, bir şey kalmadı surda. Ben kendim gideceğim Ahmet abimle, annemle!..»

Alimecik: «Allah nazarlardan saklasın dorumuma!» dedi, sıvazladı Şerfe’nin sırtını. «Bayramlar seyranlar gelip geçti. Herkes yerin altındaki yaşlılarını ziyaret etti, şu kadarcık yerdeki ninenizi aramadınız siz! Hele o babanız! Gâvur musun ay Kara Bayram! Kendin gitmediğin gibi Haçça’yı da yollamadın, salmadın  çocuklarını…»

Karataşlı Kerimoğlu’nun ablasıydı Alimecik. Ortaköy’e gelin gelmişti yıllar yıllar önce. İki köyün arası yakın, sık sık gidip geliyordu, herkes öyle gelip gitsin istiyordu. Küslükleri de sevmiyordu…

«Gâvur musun diye soruyorsun ay Alimecik! Gâvurları insan yerine koymuyorsun heralım! Gâvurlar anasını babasını bu kadar hor-lamaz. Kara Bayram gâvurdan beter! Gâvurdan…»

Dışardan bir takırtı oldu o sırada. Bayramla Haçça’nın karaltıları süzülüp geçtiler hayatın ortasına. Alimecik, kostaklanarak sür-• dürdü konuşmasını:

«Gâvurdan beter olmasa, düşerdi oğlunun, gelininin ardına, gelirdi gözelce! Otururdu şu sedirin üstüne! Sıcak sudan soğuk suya değdirmezdi elini. Çayım tüpte pişirirlerdi. Suyunu küpte soğutur-lardı. Abdasım alsın, namazını kılsın. Ama Kara Şali’nin direşken avradı Irazca’dır o! Dininden döner, dediğinden dönmez! Dediğini der, eniğini yer! İddahçıdır! Yanlan sıra kalkıp gelmediği gibi, kaç yıl oluyor, bir çıkıp gelmedi de! Halbuysam Hacı Mehmet otopos almış. Düldül mü, Bülbül mü? Bindin mi, şehirdesin. Karataş’la Orta-köy’ün arası da bir karış. Apalaya apalaya gene gelir gider insan…»

Haçça, daha dışardan, «Amanın kim gelmiş, kim gelmiş?» diye söylenmeğe başladı. Bayram, «Demek bizi de arayıp soranlar olurmuş ara sıra!» dedi.

Alimecik sürdürdü konuşmasını: «Hem de o gelecek olsun! Yürümesine ne hacet? Hacı Mehmet, para almadan, gider evinin önüne, bindirir, dönüşünde de evinin önüne indirir…»

«Hulk, hulk! İçinde hulk olsa, gelir surda torunlarının başında

28

KARA AHMET DESTANI

oturur ısıcacık! Ne işi var köyde? Ne işi var kimsesiz evlerde yalınız? Bir kuru inadın yoluna, taş gibi küslüğü sürdürüyor!..»

Bayram girdi önce: «Hoşgeldin Saniye teyze, Alime teyze, Hay-ruş nine; hepiniz ayrı ayrı hoşgeldiniz!..» Teker teker toka etti.

Haçça bir güldü, bir gürledi:

«Hey gidinin adamı! Ne kadar asri olmuş, gördünüz mü Orta-köy’ün avratları? Şehir adamı inceltiyor, şehiiir!.. Kendi de toka etti teker teker: «Hoşgeldiniz efendim hoşgeldiniz!.. Nasılsınız efendim, iyi misiniz? Biz de iyiyiz efendim, teşekkür ederiz, teşekkür ederiz! Estafurullah efendim, bir şey değil, rica ederim, rica ederim!..» Güldü, dönüp yeni baştan el öptü. Sarmaştı komşu köyün kocakarılarıyla. Baktı tüpün üstüne çay suyunu koymuş, Şerfe’yi de öptü. Ahmet’in sırtını sıvazladı. «Yalnız bir söz diyeceğim, gönlünüz kırılmasın, evi-min üstünde kaynanama atıp tutmayın, bozuşuruz…»

Alimecik, dastarmı çözüp bağladı:

«Atıp tutmayalım ama Haçça, bu kadar da olmaz ay teyzem! Bir Irazca’dan daha mı dinçiz? Çıkıp geliyoruz torunlarımızın başı< na, okusunlar diye. O diretiyor! Sabah gidip akşamüstü geliyorsunuz karı koca. Çocuklar da üçü birden okula gidiyor. Evi bekleyivermesi bir devlet değil mi?»

Kocakarıları hayretle süzüyor, akları karalarından büyük gözlerini daha da büyültüyordu Ahmet. Haçça da renkten renge giriyordu.

«Neyse, neyse! Gene de atadır, insan yaşına hürmet eder. Onun için hiç olmazsa siz bari çıkın gidin bir. Eller adamı kınarlar. Bayram! Biz bile gidip geldik önceki gün. Karataş nere, Ortaköy nere! Ortaköy’de laf ettiler: “Ne böyle bunlar, deve kini mi var aralarında?” diye!»

«Deve kininden beter!» dedi Haçça. «Bayram yeminli! Gidersem karım boş olsun dedi. Ben de sarı öküzün yanında dura dura, hem tüyünden, hem huyundan aldım. O yüzden gidemiyoruz…»

«Neyse! Kapatın köyün yarenliğini bakalım! Burdan anlatın. Az mı çektim ben o Karataş’ta? Yanıyor deseler, dönüp bakasım yok!..»

«Gün geçer, kin geçer! İslamlıkta küslük, tülbendi yuyup gülün dalma sereceksin, kuruyasıya! Gene bir çıkıp varmanın kolayını düşünün. Yaşça küçük olduğunuz için görev belki size düşer. Ölüm olur, kalım olur yarın, içinize çivilenir, çıkmaz!..»

KARA AHMET DESTANI

29

«(Köyden kimseyi göresi gözüm yok!)» dedi Bayram, içinden sürdürdü konuşmasını: «(Yalnız Fatma’yı, Aşağı Mahalle’nin sümbülünü çok özledim! Gözümde tütüyor! Adını andıkça burnum sızlıyor. Onca yoluna baktım, bir hasta olup gelmedi çalıştığım hastaneye! Biz de yeminliyiz, gidemedik!..)» Böyle deyip utandı kendi kendinden. «(Anamızı özlemeyip, Fatma kancığını özlememiz ne demek?)» Utanmasını yüksek insanlığına yordu kocakarılar.

«Ne olsa Irazca ata, bunlar da evlât! Hiç özlemez olurlar mı biribirlerini? Bir şey kalmadı surda okulların kapanmasına. İzinlerinizi alın, hep birlikte gidin. Ahir ömründe bir sevinsin Irazca. Sizin de oğlunuz kızınız var; yarın…»

«Ee bakalım! O gün bir gelsin de…» dedi Haçça.

«(Anama diye gitsem de Fatma’yı görsem!..)» Böyle deyip ger-neşti hafif. İkindiler okunmağa başladı o sırada. Kocakarılar, «Aziiiiz Allah!..» çekip ellerini yüzlerine çaldılar. Bayram, kısa bir an, içine şeytan girdiğini düşündü. Sonra usulca kalkıp hayata çıktı. Haçça, leğeni ırbığı oraya götürdü. «Şerfe! Gel kızım, dök babana! Abdesini alıversin!..» dedi. Kendisi gelip çayı demledi. Kocakarılar, Bayram’a maşaallah çektiler abdes alıp namaz kılıyor diye.

«Usul usul dök kızım, acele etme; aferim!» dedi Bayram. Minarelerden ezanlar bitesiye sürdürdü abdes alma işini. Hem de düşündü:. Onca yıldır kaç kez, «(Belki bu gelen Fatma’dır!)» diye koşmuştu köyden gelen kadın hastalara. Hiçbiri Fatma çıkmamıştı. «(Taş gibi kancıkmış demek ki! Bir sefer bile hastalanıp gelmedi! Ya da getirmedi Deli kocası!..)»

İki yıl önce Fatma’ya benzer biri gelmişti başında kocasıyla. Yatırdılar. Apandisit ameliyatı olup gitti. Eğneşli Fadime’ydi, karaya-ğızdı. İrice iriceydi dudakları. Göğüsleri dolgun. Kocası da saz benizli, Ortaköylü Yumurtacı Hakkı’ya benzeyen bir adamdı. Bir ona bakıyordu, bir Fadime’ye, sonra da ah çekiyor, feleğe soğuyordu. Daha Daşduraklı Hilmi’nin dokundurmaları yoktu o zaman, namaz-cılığı yoktu Bayram’ın. Yatırdıktan sonra bir sefercik gelebildi kocası görmeğe. O hafta dört gün nöbete kaldı Bayram. Kendi yerine iki sefer, Ali’nin yerine bir sefer, Kışlalı Niyazi’nin yerine bir sefer. Kimi zaman koğuşa girip başucunda durdu, kimi zaman kapıdan baktı, bir isteği var mı diye sordu. «(Belki yolunu bulup sarılırdık Fat-

30

KARA AHMET DESTANI

ma gelseydi!)» diye geçirdi sık sık içinden. Sık sık da koğmağa çalıştı içine yerleşen şeytanı abdes alırken.

Sırf şeytanı uzaklaştırabilmek için, «(Bir insan ne kadar kötü olsa, anasına atasına bu kadar küsmez! Yemini şunu bunu bırakıp gideyim Karataş’a, inatçı anamı göreyim. Bir daha söyleyim, gelmek isterse getireyim!..)» dedi. Onu da geçti: «(Eşşoğlu beşkulak Ahmet! Mis gibi Hocayı istemedi! Keçi anası kalkıp İnarlı İzzet öğretmene gitmiş, kaymakamlar hangi okulda okur, yargıçlar, doktorlar hangi okulda? Yahu bu Haçça gibi cinkurdu karı yok dünyada! Gidip bir de Daşduraklı Hilmi’nin yakasına yapışmış ben yokken! “Sen!” demiş, “Bırak benim kocamın namazını, oğlumun hafızlığını da kendi götüne sahip ol, dikildiğin yerde yellenip durduğunu herkes biliyor hastanede!” deyip kızdırmış herifi. Ama boşa kızmış dürzü. Doğrudur Haçça’nın dediği. Seninle konuşurken dikeldiği yerde salıverir. Bir ossuruk kokusu alır ortalığı. Bir de, “Kim osurdu?” diye yanındakileri suçlar dürzü!..)»

Bunu da düşünüp bıraktı. Kızının uzattığı peşkiri aldı. Silindi kurulandı; yeniden, «Aferim maşşallah!..» çekti. Haçça’nın getirdiği namazla’yı serdi hayatın güneş gören yerine. İkindini kılmağa başladı. Gene Fatma, gene Eğneşli Fadime gelip duruyordu aklına ama, çabalayıp çırpınıp zor güç uzaklaştırdı ikisini de. Temelli sakatlamadan namazını bitirip kocakarıların yanına girdi. Çok üzüldü namazda kötülük düşündüm diye. Bir ara yumrukladı kafasını.

«Köydeyken cahilliğin en dibindeymişiz! Onca ayları yılları namazsız geçirmişiz. Dağlar kadar borç yığmışız Allaha. Şimdi kılıyorum, ödüyorum rekât rekât Saniye teyze. Haçça da başladı birer ikişer. Okuldaki sınavları bitince Ahmet’le Şerfe de başlayacaklar işallah! Dahi Osman. Esasına bakarsan yedi yaşında farz olurmuş İslamlara. Fakat belki Arabistan’da öyleydi eskiden. Şimdi o kadar ince müslümanlık nerede?..»

«Aman Bayraaam!» dedi ilk evliliğini Kerim Hocayla yapıp, ge-çinemediği için Başköylü Haydar’ın çobanına kaçan, onunla da fazla geçinmeyip Ortaköy’ün Molla Ahmet’ine varan, ondan oğul torun sahibi olan Hayruş: «O kadar ince müslümanlık, hocaların kejıdilerinde bilem yok şimdi! Kılıyor musun, kılıyorum! Çoğu, “Komşum gidiyor,

KARA AHMET DESTANI                            31

ben de gideyim!” diye gidiyor camiye. Gitmezse kınarlar çünkü! Aman Bayraam!..»

«Bizim hastanede Daşduraklı Hilmi diye bir arkadaş var…» Yan gözle Haçça’ya baktı. Boşalmış çay bardaklarını işaret etti. Hemen kalktı Haçça. «Kalkmışken bir çay da bana ver Haçça!» dedi, sürdürdü konuşmasını. «Kuvvetli nurcudur. Beni esas yoluma sokan da odur. Bazı kusurları filan varsa da bilim bilgi sahibidir. Allah razı olsun gösterdiği yollardan, verdiği akıllardan! Onun rehberliği sayesinde Yenice Mahalleli İlhami Hocaya danıştım, borçlarımı çıkarttım. Şimdi hepsini ödeyeceğim. Oğlumu da işallah hoca yanına verip dünyasına ahretine sahip bir hoca yapacağım. Ömrünüz varsa bunu sizler de göreceksiniz Ortaköylü teyzeler!..»

«İşallah Bayram..»

«Maşşallah Bayram…»

Bayram’ın yeni ağızlarını, tatlı tatlı dinledi Ortaköylü kadınlar.

Biraz sonra konu değişti. Bayram sordu:

«Duyuşuma göre senin bilader de solcu olmuş ha Alime teyze? Melek Hasan gelmişti öteygün, o söyledi. Senin bilader Kerimoğlu, Melek Hasan kendi, Halil İbiş filan…»

Alimecik dastarını çözüp bağladı:

«Sağcılıktan solculuktan haberim mi var benim ay Bayram? Oturduk çocukların başını bekliyoruz burda. Bir yere girip çıktığımız yok. Köyde de duymadım…»

«Solculuk, Rusya’nın recimi!» diye anlatmağa başladı Bayram. «Senin biladergil onu.istiyorlarmış…»

Alimecik:  «Haberim yok tövbeler olsun…» dedi. Geç vakte kadar oturdular, sonra kalkıp gittiler.

5 ÎÇSAVAŞ

Sınavların bitmesine iki gün kala ivecenliğini artırdı Bayram:

«Sınavlar bitsin, hemen namazına başlayacak benim oğlum! Sonra da Mestan Hocanın yanına girmeyi kabul edecek! Vede girecek. Neden girmesin? Hazır mis gibi hocalık. O gün gözüyle gördü. Halıları kilimleri serdirip oturmuş. Önünde kız ve erkek öğrencileri, okutuyor inil inil. Aşağıda yün çuvalları dolu dolu. Erlik varlıkla olduğu gibi, bilim bilgi de vaktinde emek çekip çalışmakla!..»

Sonra kalkıp elini Ahmet’in başına koyuyordu:

«Gideceksin değil mi tekem? “Gideceğim baba!” deyiver bakayım! Haydi bir sefercik duyayım ağzından!..»

Ahmet, of puf edip babasının elini sırtından atıyordu: «Baba yahu! Hiç durmadan bunu söylüyorsun! Hatırın için namaza başlarım, ama hoca olmam. Demiyor muydun küçükten: “Kaymakam okuluna yollayacağım seni!” Kaymakam okuluna gideceğim ben…»

«Ne ne ne? Dur bakayım, birem birem söyle, lafın anlaşılsın! Demek benim hatırım için namaza başlayacaksın? Ulan eşşoğlu beş-kulak, benim hatırım için kılacağın namazın ne değeri olur?» Kalkıp tepiyordu ayağının ucuyla boş böğrüne.

Haçça araya girip Ahmet’i Yazıköylü Yusuf’un Oluklaraltı’nda-ki dükkânına tuz almağa yolluyordu. Sonra da başlıyordu Bayram’ı avkalamağa:

«Valla bak, canımı fazla sıkma Bayram! Deli damarım tutarsa

KARA AHMET DESTANI

33

ne yapacağım hiç belli olmaz! Ben Aşağı Mahalle’nin suyundan içtim Karataş’ta! Adımını ona göre at. Nurcuların şubesi gibi namaz namaz diye çocukları sıkma! Beni de sıkma! Büyüksen büyüklüğünü, erkeksen erkekliğini bil!.. Oooo!..»

Derede öküz güderken başına gelen olaydan sonra nasıl sarardı karardı gittiyse, gene öyle oldu Ahmet. Sevinci şenliği söndü. «(Ne yapacağım, nasıl edeceğim, ayağının altına alır döğerse, zorla götürüp Mestan Hocanın okuluna tıkarsa, nasıl katlanırım? Kaymakam okuluna gitme özlemlerim gerçek olmadan nasıl yaşayabilirim?)» Koyu koyu düşünüyor, ama çıkamıyordu içinden.

Bayram, boldan atmış tutmuştu hastanede: «Oğlumu hoca yanına verdiğim gibi, kızımı da hafızlığa yerleştiriyorum!..» Böyle boldan atar tutarsa, hastanede kendisinin, Haçça’nın yerlerinin sağlam-laşacağım, işten .çıkarmağa kimsenin gücü yetmeyeceğini düşünüyordu. Çünkü bir kez çıkarılırsa bir daha nereden bulacaktı hem karısına, hem kendisine iş? Aslanların kaplanların, hem de çakalların, tilkilerin ağzına geçmişti işler. Sadece Daşduraklı Hilmi’nin değil, Personel Şefi Salim Sarı’mn, Başhekim yardımcısı Namık Beyin hatırlarım da hoş etmiş olacaktı böyle konuşarak, yaparak. Bunların gözüne giren adamın sırtı da yere mi gelirdi?

Daşduraklı Hilmi usulca yellenip sordu sabah: «Eee Karataşlı Bayram, nasılsın hemşerim? Bak sana ne diyeceğim? Bir insanın sadece kendisinin hak yoluna girmesi yetmez, arkadaşını, evladım, ayalini de sokması gerekir. Ne haber bakalım senin mahdum beyden? Sınavları bitmek üzere sanırım. Gidip konuştun mu Kozlucalı Mestan Hocayla? Mestan Hocanın gönlü olmuyorsa, Mursallar’dan İnce İmam var, Besi Damları’nın yanında, Gazi Camisi’ne gelir gider, ona söyleriz istersen…»

Zaten birine derdini dökme gereksemesi duyuyordu Bayram. Hastabakıcılar odasında pencereye yaslandı usulca:

«Sorma başıma gelenleri Hilmi Efendi! Bende kader olsa, köyümden teziğip buralarda almazdım soluğu. Kader olsa Allah bana vatanımda verirdi vereceğini, gurbet ellerinde süründürmezdi. Mestan Hocanın gönlü var da, benim Ahmet Efendinin gönlü yok ay Hilmi Efendi! Sen hiç böyle bir derde düştün mü, evladı babasına ası, karısı da evladına arka çıkan bir adama rastladın mı?»

34

KARA AHMET DESTANI

«Haha haha!..» diye güldü Daşduraklı Hilmi. Tuttu kasıklarını: «Haşa huzurdan, şehir deyince kolay sanıyor bizim -arkadaşlar. İşte ince yanı burası. Şehire gelmek var, ama yolu yönü yitirmek de var. Kolay değil evladını ayalini bugün çizinin içinde tutmak. İşte Bay-ram’ın basma gelen birinci misal. Kendisi meleklerin huyuna sahip, ama evladı sözünü tutmuyor. Şehire gelmese bu işler de gelmezdi başına. Sen gene işin olur yanından sokul Bayram Efendi. Üstüne varıp temelli ası yapma. “Hoca yanma girmezsen İmam-Hatip Okuluna vereyim!” de. Orası da iyi okuldur. Yarm oradan çıkanlar da kaymakam, yargıç okullarına girebilecekler. Maneviyata değer veren hükümetlerin başa geçmesi yakın. Harbokulu’na girecekleri de bunların içinden seçip zabitanı dinibütün vatan evlatlarından teşekkül ettireceğiz işallah!..» Gene yellendi Hilmi Efendi.

Bayram, belli etmeden kalktı. Var hızıyla çamaşırlığa indi. Makinenin biri daha bozulmuş, temelli leğenlerde yıkıyorlardı kirlileri. Bir çıkaryol bulmuş gibi sokuldu Haçça’nın yanına. Necibe teyze kırmızı eldiven takmıştı ellerine. Haçça onu da yapmamıştı. Sopalı Burdur alacasından dikilmiş, köylü hastalara giydirilen picamaları yıkıyordu. «Kolay gelsin Necibe teyze, kolay gelsin Nafize bacım, kolay gelsin Haçça! Haçça bak sana ne deyeceğim? Ahmet’i İmam-Hatip Okuluna versek de oluyormuş! Daşduraklı Hilmi anlattı, oradan çıkanlar da kaymakam, yargıç okuluna, hatta Harbokulu’na girebile-cekmiş. Yakında maneviyata değer veren hökümetler gelecekmiş. Bunu duyduğuma sevindim. Sen de sevinirsin diye geldim…»

Leğendeki kirlileri alıp sıktı, sularını yalağa devirdi, sonra yeni su ekledi Haçça:

«İlle bir katran kazanına sokup çıkaracaksın çocuğu! Doğrudan ortaokula, liseye göndermek işine gelmiyor değil mi? Ortaya liseye giderse, senin gibi, Daşduraklı Hilmi gibi yobaz olmaz değil mi? Vay benim başıma gelenler! Gelmez olup da kara yerlere geleydik şu Burdur’a, vaaay!..» Yeniden oğuşturdu pijamaları. Sonra sıktı, dışarıya sermeğe götürdü.

Bayram bekledi dönüp gelesiye.

«Bu dediğim iyi değil mi sence?»

Sanki hemen varıp hesap verecekti Hilmi Efendiye. Kesin kesin soruyor, onayını bekliyordu. Değilse çok huzursuz olacaktı. Mahçup-

KARA AHMET DESTANI

35

luğu büyüyecekti arkadaşları  arasında.   Karısına, çocuğuna   sözünü dinletememiş olacaktı çevrede. Bundan korkuyordu.

«Bana sorarsan ortaokuldan, liseden başka okula gönlüm yok Bayram. Ama sormaz da zorlan verirsen bir sına. Benim gibi Ahmet’in de yok gönlü. Ama erkeksin. Bizim gönüllerimizin olup olmadığına bakmaz, tek başına yaparsın belki…»

«Aaaah ah! Sen ayrı, ben ayrı çekiştireceğimize, ikimizin sözü bir yana gitse ne var! Bana destek olsan Ahmet de söze gelir. Anası ası olur da sıpası olmaz mı?»

«Ben gönlümün sesini söylüyorum Kara Bayram, öz gönlümün! “Gönlün yoksa da var göster, yalan söyle!,, diyorsan o başka! Ahmet oğlan da öz gönlünü söylüyor. Asilik filan yok ortada. Sana, ne zaman ası geldim de şimdi geleyim? Yürü şehire dedin yürüdüm. Gir hastaneye dedin girdim. Ver çocuğu İmam-Hatibe diyorsun, peki vereyim, ama gönlüm yok. Gönlüm onun kaymakam olmasından yana. Ezelden beri buna heves ettim…»

Birden ışıdı Bayram’in gözleri:

«Bu dediğin gene olacak! İmam-Hatip’ten çıkınca, isterse kaymakam okuluna gidebilecek, isterse imam, hatip olacak müftülüklere, camilere…»

«Söndürürler isteğini! Kaymakamlığı kötülerler gözünde! İmamlıkta karar kılar çocuk! Neye yarar o zaman? Ölü yuyucu olması hoşuma gitmiyor evladımın! Nereden kafana girdi, nereden tutturdun, çok canım sıkılıyor Bayram. Gene de İnarh İzzet öğretmene bir sormak isterim. Bakalım ne diyecek?»

Karısının bu kadar sert, bu kadar kararlı davranacağını sanmıyordu. Aşağıdan alma gereğini duydu biraz:

«Eee haklısın! Bizim evde kendi kafasıyla hareket eden yok! Ben Daşduraklı Hilmi’ye, sen İnarlı İzzet öğretmene, Ahmet de senin ağzına bakıyor. Git danış bakalım!..»

Haçça, kocasının danlı dunlu konuşmasını duymazdan geldi. Hastaneden Şeker Okulu’na yürüdü doğru. Başkuyulu İşgören Ali kapıda durdurdu: «Okulda Müfettiş var, Müdür kimseyi alma dedi. Surda dur, çıkınca haber vereyim…» dedi. Sonra baştan aşağı süzdü Haçça’yı: «(Ne gıı, Müdüre âşık mısın yoksa? Zırt zırt geliyorsun?)»

Bir süre bekledi, İzzet öğretmen çıkıp geldi.

36

KARA AHMET DESTANI

«Allah aşkına gücenme İzzet Efendi! Sıkıldık mı sana koşuyoruz. Başımızdan da dert eksilmiyor. Ahmet bitiriyor ya beşi. Babası diyor hoca yanına verelim. Biz diyoruz olmaz. İki yaş ufağı Şerfe kız da bitiriyor. Onu da hafızlığa verici oluyor. Çalıştığı katta bir Daşdu-raklı Hilmi var, ondan etkileniyor. Biz diretince, bu sefer İmam-Ha-tip diye tutturdu. İmam-Hatip’ten çıkanlar da kaymakam okuluna girecekmiş ilerde. Aslı var mı?»

İzzet öğretmenin karşılığını beklemeğe başladı. İşgören Ali de bakıyordu. Kavgalar, köylerdeki yoğunluğuyla gelmişti şehire.

«Daşduraklı Hilmi; şu ossuruklu dürzü mü?»

İşgören Ali’ye yan yan baktı Haçça: «Heralım o…»

«Nurcunun tekidir! Köyleri de ünlüdür. Bizim köyle onlarınki yakındır, ama buralarda bizimkinin adı geçmez nedense!»

Haçça bekliyordu İzzet öğretmen ne diyecek?

«Yani siz ana oğul olmaz diyorsunuz da ne diyorsunuz?»

Ciddi mi ilgileniyordu İşgören Ali Haçça’nm sorunuyla?

«Biz diyoruz gitsin ortaokula, liseye!..»

İzzet öğretmen susuyordu. İşgören: «İşte böyle moderin düşünenlerimiz de var hocam, köylü deyince hepimizi sığır bellemesinler!..»

«Senden sormağa geldim İzzet Efendi, aslı var mı, İmam-Hatip’ ten çıkanlar gidebilir mi?»

İnar’la Karataş’m arası dört saat çekerdi yaya. Erle’nin beri yanında, dağ içi köylerdendi. Şehirde hemşeri idiler. Şerfe’nin, Ahmet’in çalışkan öğrenciler olmaları ilgilendirmişti İzzet öğretmeni. Ara sıra sorar izlerdi, nasıl gidiyorlar?

«Şimdilik böyle bir durum yok!» dedi kısaca. «Olsa da neden girsin İmam-Hatip Okuluna? Kesmeyin çocuğun yolunu, verin dosdoğru ortaokula. Öyle çalışkan çocuğu buldunuz daha ne istiyorsunuz? Kızı da ortaokula verin. Ne işi var hoca yanında, hafızlıkta? Yetmedi mi bu kafalardan çektiğiniz?»

Zil çaldı, çocuklar girmeğe başladılar. İzzet öğretmen de yürüdü. «Kusura bakma, okulda müfettiş var. Söyle Bayram’a, cahillik etmesin! Görür ben de söylerim. Daha olmazsa evinize uğrarım…»

Başkuyulu İşgören Ali biraz daha konuşacaktı belki, yürüdü Haçça. Eve geldi doğruca. Baktı Bayram da az önce gelmiş. Uzanmış sedire, ellerini kafasının altında kavuşturmuş, tavandaki kontrplaklara

KARA AHMET DESTANI

37

bakıyordu. Çocuklar da gelmişler. Birden açarsa gene kavga kopabi-lir, sonraya bıraktı Haçça. Yumuşattı sesini: «Geldin mi Bayram?» dedi. Karşılık beklemeden su kaplarını aldı, mahallenin çeşmesine koştu. Sıraya girdi, su doldurdu. Geldi avluyu süpürdü, merdiveni yıkadı. Bulaşıkları çıkardı, kül getirdi, oğdu kabı kaçağı. Sonra gitti bir daha doldurdu kapları. Patates vurdu, çorba koydu akşama. Osman’ı Yazıköylü Yusuf’un dükkânına yolladı bir paket yağ aldırmağa. Girdi çıktı, eğildi kalktı, sinirlerini güçlendirdi, bir kavga kopacak olursa diye hazır oldu. Üstün çaba harcayacaktı yemekten sonra çıksın çıkarsa. Hatta çıkmasın.. .

Elektrikler yanıp sofra kurulasıya yattı sedirde Bayram. Dikti gözlerini tavana. Ellerini çözmedi başının altından. Haçça, gözüyle, kaşıyîa, «Yavaş olun, gürültü etmeyin çocuklar, babanız yatıyor, keyf-siz!..» dedi, yok etti kullanabileceği bahaneleri. Sofra kurulunca da, «Bayram, sevdiğin çorbadan yaptım, patates kavurdum, geliver!» dedi. Çocuklar sabırsızlanıp duruyorlardı. Osman herkesten önce başlayacaktı. Şerfe acıkmıştı. Ahmet durgundu, belli etmiyordu içinde kabarıp duran fırtınayı. «Osmaaan, yavaş ol!.. Babanız başlamadan başlama yavruuum!..»

«Hooop!» dedi birden, kapının dibine fırladı Bayram. Haçça koştu, leğeni ırbığı koydu önüne. Şerfe peşkiri alıp koştu. «Al anam, dök baban suyunu, ben çorbanın altına kül çekeyim, soğumasın…»

Bayram’ın oturacağı yere bir de minder attı. «Karınlarımızı doyuralım, Navrumlu Aligil’e gidelim. Epeydir gitmedik…» dedi.

Bayram, büyük büyük sokuyordu lokmaları ağzına, kaşıkları da doldurup doldurup deviriyordu. Dakikaları sayıyordu Haçça. Kavga kopmadan geçen dakikayı kâr sayıyordu. Bayram da bir saldırı için karşısındaki cephenin zayıf yanını kolluyordu. İzzet öğretmenin yanından güçlenip gelmişti Haçça. Açıktı burası. Kendi ise bütün kozunu, silahını kullanıp bitirmişti günlerdir. Haçça gibi susmayı, pazarlıklarını içinde biriktirmeyi bilemiyordu. Haçça bir «hata» yapar, açık verirse ancak oradan saldırabilirdi. O hatayı da bu akşam yapmamağa olanca dikkatini harcıyordu. Saygılı, yumuşak davranıyordu. Taktiğini iyi seçmişti. Olanca ilişkilerinde, karılık, analık görevlerinde son derece dikkatli, saygılı; evladının okuması konusuna gelince de ödünsüz! Çocukların geleceği dedin mi hatır gönül biterdi. Bir

38

KARA AHMET DESTANI

saldırı olmasın diye Navrumlu AligiFe gidelim diyordu belki. Evde otursalar, Haçça’nın solumasından bulurdu bahaneyi Bayram.

Çocuklar da babalarının kafasından geçenleri ayna dürbün gibi görmüşlerdi sanki. Suspus olmuşlardı. İtişmeden yiyorlardı patatesi. Bayram seviyor diye içine iki de yumurta kırmıştı Haçça. Fakat, konuşmağa yeminli gibi, «İyi olmuş, hoş olmuş!» demiyordu. «(Ahmet’e sorayım!)» dedi Haçça. Onun da keyfi hiç yoktu.

«Nasıl Osman Efe, beğendin mi?»

Osman havayı yeterince güvenli bulmadı:

«Beğendim, iyolmuş!» dedi kısaca.

Arvallı eriği kurusundan bir tas hoşaf vardı dünden. Onu da koydu Haçça. «(Çok şükür buraya kadar getirdik gürültüsüz zırıltı-sız! Bundan sonra kopsa da hafif anlatırız şükür!)» dedi içinden.

Hoşaftan iki kaşık alıp bıraktı Bayram.

İki kaşık daha alıp Ahmet de bıraktı.

Haçça bitirdi kalanı. Sofrayı kaldırdı.

Bulaşıkları ocağın başına koydu sonra.

«İsteğiniz var mı, gidelim mi?» Sordu ortaya.

Seslenmedi Bayram.

«Bulaşıkları paklayıvereyim, gideriz!» dedi Haçça.

Tüpü yaktı, koydu bulaşık suyunu. Şakır şukur sesler çıkararak yıkamağa başladı akşamın kaplarını.

Bayram düşünüyordu. İkindiyi kılmamıştı kahrından. Akşam da duruyordu. Ezan okunalı çok olmuştu. Kalkıp abdes alsa, kılsa mıydı bu arada. Yoksa Aligil’e gitmeyi önleyip namaz yerine şiddetli bir kavga mı koparsaydı? Yoksa temelli erteleyip yarına mı bıraksaydı? Sıkı bir sopa çekmeden, korkutucu bir gözdağı vermeden yola gelmeyecekti bu avrat, hem de çocuklar. Ne yönelttiğin yola gidecekler, ne de namaz kılacaklardı. Birden namaz kılmağa karar verdi, doğruldu usulca: «Leğeni ırbığı getir!» dedi.

Şerfe fırladı. Alıp getirdi leğeni babasının önüne.

«îrbığı getir anam!» diye bağırdı Haçça. «Sıcak su katayım!»

Bulaşık suyunun yarısını aktardı. Kabarmak üzere olan dalgalar bir daha yatıştı Bayram’m içinde. Abdesini aldı dualar ederek, yalvarışlar yaparak. Sonra silindi kurulandı. Serdi namazla’yı, ikindini kıldı, dört rekât da borç ödedi. Bu karıyı olmazsa yatakta mı ezseydi

KARA AHMET DESTANI

39

iyice? Başka çocuk istemiyorum ayaklarıyla, dikbaşlık ediyordu. İyice ezip, hem de çocuğa bırakıp yeni bir sıkıntı mı sarsaydı başına? Yoksa Ahmet konusunu yatakta açıp kavgayı yatakta mı koparsaydı? Çocuklar öteki gözde yatıyorlardı nasıl olsa! Gece yarıyı geçtikten sonra dolardı saçlarını bileğine, benzetirdi güzelce! «(Zaten yıllar var, yeterince tat aldığım yok! Tamtakır, kuru bakır! Böyle bir avrat, ha içine getirmişin, ha dışına! Fatma buralarda olacaktı! Erişikli kocası Şeker Fabrikası’na filan girecekti ki, o zaman Burdur şehri bir hovarda görecekti! «(Ulan Deli Haceli, nasıl olsa Muhtarın kolundasın, herifin kılıcı hâlâ keskin, bir iş bulsun sana fabrikadan, göç gel, karını da getir, hem sen geçin, hem biz geçinelim şurada!..)» Saçmalamakta ne kadar ileri gittiğini çabuk anlayıp kaldığı yerden namaz dualarını okumağa geçti: «(Benimki namaz kılmak değil, serserilik!)» diye ekledi hemen ardından: «(Allah içimi görüp durduğu halde nasıl oluyor da bu kutsal duaları dilime veriyor, şaşıyorum! Hocalar bilseler halimi, tefe korlar camide! En uygunsuz müslüman diye beni gösterirler örnek!..)»

Haçça, kocasının hem ikindini, akşamı, hem de borçlarını kılacağını kestirmişti. İkindini bitirip akşama geçmişti Bayram.

«(En iyisi Ahmet olacak alçağa yüklenirim! Nasıl olsa yarın sınavları son! Hoca yanma vermek yok, peki! Yazboyu avare kalacağına hemen namaza başlasın madem! Hatta Serfe’yle Osman da! Dolanıp güz gelince de İmam-Hatip’e yazılsın. Hık mık dedi mi yapıştırayım bu sefer. Haçça elimden almağa gelirse, ona da! Oooo! Ulan size biraz yüz verdik, temelli astar istiyorsunuz! Ulan utanmazoğlu utanmazlar, ulan namussuzlar!..)» Yeniden geri döndü, baştan aldı, farzların birini bitirip yenisine başladı.

Çocuklar sabırsızlanıyordu. Haçça bulaşıkları bitirip koymuştu kaplığa. Ortalığı süpürmüş, gidilecek olursa diye yün ceketini göz önü bir yere asmıştı. Ahmet’e, yarın çalışılması gereken bir sınavı varsa kalkıp çalışmasını söyledi. «Müzik var ana! Korkmaz Sonmez’i söyletirler!» dedi o da. Bayram daldırdı gene: «(Korkmaz Sönmez ne? Liliyar’i söyletirler! Ama simden sonra paydos bunlara! Simden sonra öte dünyaya yarayışlı bilgiler okuyacaksın. Allahm kitabı Kuran’ı Ke-rim’i ezberleyeceksin. Kavuz kapçık derslerden «pekiyi» aldın aldın sunardın, bir de bunlardan al göreyim; hayvan!..)» Gene dalıyordu,

40

KARA AHMET  DESTANI

farkına vardı, baştan aldı. Daha fazla sakatlık vermeden bitirdi namazını borçlarıyla birlikte. Sağma soluna selam verdi. «Yaramaz evlat şerrinden, hayırsız avrat şerrinden beni koru; beni. görünmez kazalara, kuru iftiralara, zalim düşmanlara çattırma yarabbi! Beni şeytana uydurma! Bana Hazreti Eyüp aleyhüsselamın sabırlarından ver yarabbi!..» dedi. Çoraplarını, ceketini giydi.

«Ahmeet! Yarın son mu sınavlar?»

Tingedek düştü Ahmet. Bocaladı ne diyecek?

«Yavrum, son mu diyor baban!..»

«Son baba…»

«Müzik mi var yarın?»

«Müzik var baba…»

«Ders değil ya, neyse! Yarın tamam mı?»

«Tamam…»

«Öyleyse hemen namaza başlayacaksın!»

«Peki baba…»

«Şerfe, sen de! Osman, sen de!..»

«Peki babacım…»

«Ben de kılacağım!..» dedi Haçça gönlüyle.

«Yok! Sen kıl, kılma; farketmez!..»

«Başlarım! Ben de kılarım Bayram…»

«Araya girip lafımı bölme…»

«Peki Bayram…»

«Namaza başladıktan sonra asla bırakmak yok! Bu bir. İkincisi, hoca yanma vermekten vazgeçtim seni. Yazboyu serbessin. Güz gelince İmam-Hatip’e yazdırıyorum. Şerfe’ninkine daha karar vermedim. Onu da gidip Tahir Hocadan danışmak istiyorum hayırlısıyla. Benimki de danışa danışa. Tamam mı?»

«Tamam baba…»

Nasıl söylediğini sonradan düşünüp taşınıp kendi de seçemiyor Haçça, birden parlayıverdi: «Hep gidip gidip kendin gibi gericilere danışıyorsun, kendi avradına, ayaline danıştığın yok! Onlar mı karar verecek senin evdeki işlere, o gericiler mi?»

Birden Bayram da fırladı: «Sus ulan sarı yılan! Sus diyorum sana! Kimmiş senin gerici dediklerin? Memleketin tanınmış hocalarına nasıl gerici diyorsun ulan? İnarlı İzzet öğretmen gibi allahsız solcu-

KARA AHMET DESTANI

41

lardan mı öğrendin bu akılları?» Elini kaldırıp bir, bir daha savurdu. İkisi de boşa gitti.

Haçça:

«Allahsız solcu da, allahsız gerici de hep senin danıştıklarındır! Bütün bu sapkın fikirleri kafana basan da onlardır! Evin içinde çoluk çocuğa zulmettirenler de onlar! Eskiden bilmezdin bunları. Buraya geldin, ona sürtünürken, buna sürtünürken, hepsini kaptın. Şimdi de çocuğun gözel geleceğini ters yöne çevirip, yok hoca yanıydı, yok İmam-Hatip Okuluydu, geriye döndürmek istiyorsun. İmam-Hatip iyi bir okul ise, söyle ossuruklu Hilmi kendi sıpalarını yollasın! İlhami Hocaya söyle, koca kafalı torunlarını yollasın! Ben oğlumu kızımı ortaokuldan başka yere yollayamaam! Namaz kıl diyorsun, peki kılalım. Ama ötekilere sonuna kadar bayır diyorum. Hayır, hayır! Bunu^ da duydun mu, tamam mı Efendi?»

Haçça, odanın ortasında, eli ayağı titreyerek dikilip kalmıştı. Ne yapacağını bilmiyordu. «”İmam-Hatip’ten çıkılınca kaymakam okuluna gidilir!” diye beni kandırdın, sordum İzzet öğretmene, yokmuş öyle bir şey. Olmayan şeylerle benim aklımı çelmeğe de kalkma, tamam mı?»

Bayram’ın sesi titredi. Karısını öldürse dama tıkardı hükümet. Yaralasa, işten atardı. Biri ötekinden kötüydü. Bocaladı…

«Lafları işine geldiği gibi anlama! Ben sana var demedim, olacakmış dedim. Hocaların olacak dedikleri olmuyor mu? Olmasa bile, burdan çıkanlar müftülüklerde, köylerde birinci eleman değil mi? Gitsin İmam-Hatip’e! Kararım böyle…»

Haçça:

«Gidemez! Gönlünün olmadığı, gönlümün olmadığı okula gidemez! Sen babasıysan, ben de anasıyım. Kendi gönlünü de sorman gerek. Çevrede büyük, küçük, aklı erik olanlara sorman gerek. Yalnız • ossuruklu Hilmi’nin demesiyle olamaz bu iş Kara Bayram!..»

Kavga sırasında böyle «Kara Bayram» dedi mi, eğilip bükülme-yeceğine işaretti. Bayram bunu anladı, temelli azdı içinin fırtınası. Kabardı birden:

«Ulan şeytan! Yıllardır her çalımına katlandım. Bu sefer kararım karar. Ahmet İmam-Hatip’e gidecek, laf koyma lafım üstüne!..»

«Dünya dönmesini değiştirse olmaz! Ya beni keser öldürür on-

42

KARA AHMET DESTANI

dan sonra yollarsın, yada hiç yollayamazsın! İşte şuraya çiziyorum bir çizik, iki çizik! Haçça dediydi dersin…»

«Ulan valla elimden kaza çıkartacaksın akşam akşam!» deyip elini kaldırdı Bayram. Haçça da kaldırdı iki elini, tuttu kocasının havadaki yumruğunu, yere indirmeğe çalıştı. O sırada kapı döğüldü dışardan. Küt küt vuruyorlardı. Hayata kadar gelmişlerdi hem de.

«Dur dur; gelen var; dur!» dedi Haçça, önce duvarın dibine gitti, sonra elini yüzünü toplayıp kapıyı açtı. Baktı, Navrumlu Aligil! «Biz de kavgamızı bitirince size gelmek istiyorduk; buyrun!..» dedi.

«Öyleyse bu iş iyolmadı!» dedi Ali.

«Neden iyolmamış? Geçin buyrun!» dedi Bayram da; yer gösterdi komşularına.

«Kavganız yarım kaldı!» dedi Asiye.

«Siz gidince tamamlarız, geçin!» dedi Haçça.

Aligil çoluk çocuk girdiler. Şerfe kapıyı kapattı. Haçça, sedirin üstüne buyur etti kimini, kiminin altına döşek attı, kimini yere oturttu. Bayram’la Ali’nin arasına bir kül tablası koydu. Bayram dolaptaki paketi çıkardı. Yaktılar birer sigara… Haçça’yla Asiye yan yana oturdular. Ahmet duvara dayadı sırtını, dirseklerini dizlerine dayadı, başını ellerinin içine aldı, tıpkı köyde başına gelen olaydan sonraki gibi düşünmeğe başladı.

Ali sordu usuldan:

«Biribirinizi hakedebildiniz mi bari?»

«Kapat Ali! Açma o konuyu!» dedi Bayram.

«Açma; ayıplarımız deşilmesin!» dedi Haçça.

Ters ters baktı Bayram: «(Deşilmesin tabii;  salak!)»

«(Ellere özenerek verdiğin kararları da açıkla, koca budala! Ali duysun, bakalım sana mı hak verecek, bana mı; dinle!..)»

«Yani bir değmez konu yüzünden, karıya kıza fazla yüz verdik, şimdi başımıza sıçıyorlar Ali arkadaş!..»

Boynunu büktü: «(Siz hak verin komşular!)» Sustu Haçça.

«Böyle yaralayıcı sözcükleri bırak da gözel gözel anlat Bayram arkadaş! Hani şehre ilk geldiğin günlerdeki gibi! O zaman nasıl saygılıydın, nasıl yumuşak, ısıcak, hem de uyumluydun; öyle konuşarak anlat!» dedi Ali, candan söyledi.

«Bak, haklısın komşum! Haksızsın demiyorum sana. Evet, biraz

KARA AHMET DESTANI                                  43

sert  konuşup gönüllerini yaraladığımın farkındayım.   Fakat  temelli itaatsizlik edip tepemin tasını attırıyorlar! Onlar da bunu yapmasalar olmaz mı? Yani şimdi bir babanın oğluna kızma namaz kılın demesinde, oğlunu ilkokul sona kadar okuttuktan sonra bir hoca yanına vermeğe kalkmasında, bu olmayınca İmam-Hatip’e yazdırmak istemesinde ne hata var? Biz ilkokulu da okuyamadık ya!..» «Sorun bu mu şimdi?» «Bu!»

«Ben de daha önemli bir iş sandıydım!» dedi Asiye. «Bu;  bu aramızdaki sorun!..»

«Yahu Bayram arkadaş! Sen eskiden yolunca gelip, yolunca giden bir arkadaştın! Şu Daşduraklı Hilmi’yi ciddiye aldın yahu! Daş-durak, Başkuyu, Navrum, bunlar biribirine yakındır. Birinci nurcu köyüdür Daşdurak. Şaşıyorum nasıl etkisine aldı seni! Din iman, gösterişle olmaz. İbadet, kabahat, hepsi gizlidir Bayram arkadaş! O dürzü bunları gösteriş için yaptığı gibi, sana benzer saf arkadaşlar üzerinde baskı olarak da kullanıyor. Ne hakkı var gelip, kılmıyorsun, tutmuyorsun diye zarta zurta canım?»

«Haşşöylee; bizim de dediğimiz buuu!..» Öyle mutlandı ki Ali’ nin sözlerinden Haçça, kendine egemen#,olamadı, bağırıverdi.

«Ne hakkı var benim çocuğumu göndereceğim yere karışmağa? Bana laf dokunduranlar oldu hemşerilerden, hatta Cafer beşi bitirdiğinde o dürzü kendisi de söyledi. Ama dinlemedim. Oğlan sanat enstitüsü elektrikçiliği istedi, biz de uygun gördük, verdik, elektrikçiliğe. Deseydi ortaokul, ortaokula verirdik…» «Tamaaam; bu kadaaar!..»

«Neyse, bu konuyu kapatalım! Ben kesin kararımı verdim. Ağzımdan da yemin çıktı. Oğlanı İmam-Hatip’e vereceğim. Yarından sonra da namaza başlayacak. Bu konuyu çocukların önünde uzatmanın gereği yok Ali arkadaş…»

Haçça kalkıp çay koydu. Çayın yanına bisküvi çıkardı. İçtiler, yediler. Tartışmaya yol açmayacak konular konuştular. Hatta bir ara gülüştüler. Sonra Aligil kalkıp gittiler. Ahmet, basıla basıla oturdu. Komşular gidince de, anasının serdiği yatağa yattı.

Bayram’la Haçça da kapattılar konuyu. Haçça, gece yarısına doğru biraz yanaşmak istedi Bayram’a. O yönden biraz tat verirse, bu

44

KARA AHMET DESTANI

yönden yumuşamasına yararı olur diye elini saldı, karşılık görmedi. Taş gibi küsmüş, hem de soğumuştu. Birden, eskisinden daha beter bir öfkeye gömülüp, hatta kinlenip sırtını döndü düzgünce. Bayram yanaşsa da yüz vermemeğe karar verdi. İmam-Hatip konusunda yu-muşamayacaktı; ant içti içinden. Sonra yumdu gözlerini. Uyumadıy-sa da uyur gibi yaptı, açmadı gözlerini sabaha kadar.

Sabah, çayını çorbasını içip çıktı Bayram. Haçça çocukları be-leyip becerip okul yoluna kattı, ondan sonra yollandı hastaneye.

Ahmet:                    ,

«Gene içim avkıp duruyor. Meraktan, tasadan deli olacağım! İlle tutturdu, namaz kıl; İmam-Hatip’e hazır ol! Bunların hiçbirine gönüllü değilim. Kaçıp köye bari gideyim. Zaten ninemi özledim. İzin ver ana!» dedi, ayaküstü ağlamağa başladı.

Azarladı Haçça:

«Suuus! Bir daha gözüm görmesin ağladığını! Eşşek kadar adam oldun, ne ağlıyorsun? Sınavın bitsin, Hacı Mehmet’in otoposa bin, doğru Ortaköy! Oradan da yürüyüver Karataş’a. Gelmezsin yaz geçene kadar. Sonra ne yaparsın, ne yaparız? Bilemem şimdiden…»

Bulutlar boşandı, yağmurlar yudu yıkadı içini dışını Ahmet’in. Sevindi. Bir dakika durmayacak, çekip gidecekti Karataş’a.

ESKİ KARATAS

Müzik sınavından çıkıp hastaneye yürüdü Ahmet. Genellikle yukarda çalıştığı için babasına görünme olasılığı yoktu. Görünürse artık atardı bir yalan. Atardı; çünkü doğru söylemek yaramıyordu. Şimdi dünyada en kızdığı kişi babasıydı.

Necibe Hanım, anasının yanına yürüdüğünü gördü, takılmak istedi: «Bakın bakın, kim geliyor! Maşşallah maşşallah; kırk bin! Ne kadar da büyümüş bu tosun, bakın!..»

Eskiden olsa el öperdi. Geçip gitti anasına.

«Geçtiğimizi kaldığımızı pazartesiye söyleyecekler. Ama bana fısıldadılar. Diplomayı yirmi güne verecekler. Köye gideceğim…»

«Eve varıp yemek yesen!»

«Varmayacağım…»

«Para al yanına!..»

«Verecek misin?»

«Ama yok yanımda!..»                                          >

«Şimdi otobüs kaçar…»

«Kaçarsa ne yapayım? Bomboş mu gideceksin ninene? Bir kutu şeker al, iki pişirim çay al, bir dastar al! Sen alıp götürmedin diyelim, ben de yollamayacak mıyım?»

«Ana, sen işi uzatıyorsun!..»

Ne yapacağını şaşırdı Haçça. «Necibe abla!» diye koştu. «Nafize kardeş!» dedi. «Para var mı yanınızda?» On birinden, on birin-

46

KARA AHMET DESTANI

den çıktı. Beş de kendinde vardı, 25’i tamamladı. «On beş daha olaydı!» diye kıvrandı Haçça. «Kimden istenir bilmem ki?»

Necibe Hanım çıktı usulca. Beş dakika geçmedi, 15 lira daha bulup geldi. «Yirmi beş bana, on Nafize’ye borçlusun Haçça!» dedi.

«Ulu Cami’nin oralara çık hemen! Bir kara dastar al. Ak çiçekli olsun. Bir kutu ezme al. Bir kutu çay, bir kilo şeker al. Sonra koşuver Kışlalar’a! Orada durdurur binersin. Ne yazın, ne güzün, benden haber almayınca gelme…»

İlk kez şen oldu, muzipleşti günlerdir: «Başından atıyorsun beni! Gittim mi rahat olursun!» dedi, güldü. El öptü çıkarken.

«Bir çooook selam söyle! Anlat iyi miyiz, nasılız? Varamadık, kusura bakmasın! Fırsat bulursam Şerfegili alıp gelirim! Güle güle…»

Öğle oldum oluyorum’a gelmişti gün. Gereği kadar çabuk olmazsa yetişemezdi. Bir solukta Eski Çarşı’ya çıktı. Bir solukta aldı alacaklarını, bir fileye tıktı. Birden anımsadı, hiç giyecek almayacak mıydı yanma? Kitap mitap almayacak mıydı? Oluklaraltı’nm ortasından koşup Karasenir’e geldi. Eve vardı, girdi çıktı. Şerfe sordu, Osman ayağına takıldı, ilgilenmedi. Deşti yüklüğün altını. Aldı alacağı giysiyi, çorabı. Kitap; hangisini alacaktı? Tarih’e baktı, Tabiat Bilgisi’ne baktı; çekmedi canı. Aritmetik; Dilbilgisi? Çekmedi. Belki saçını uzatırdı oralarda. Saklayıp durduğu tarağı aldı. Fırladı. İl Jandarma Komutanlığı’mn önünden koştu. Kışlalar’m orada, benzinliğin önünde durdu. Bekledi Ortaköy’ün otobüsü çıkıp gelsin. 23 lirası kalmıştı cebinde. «Gelip geçen çarpar mı?» diye yokladı cebini. Bastırdı dışından. Sonra akıl etti, koştu benzinciye: «Geçti mi, geçmedi mi Ortaköy’ün otobüsü?» Süzdü Ahmet’i adam. «Her halde geçmedi, dur orda!» dedi. Hemen gidip durdu. Üçe doğru geldi Hacı Mehmet’in Düldül. Yarıköylü, Yazıköylü, İnarh, Kavacıklı, Örencikli, Çardaklı, Ortaköylü, hatta Alanköylü, Dereköylü bir sürü yolcu vardı. Heybeli, torbalı, sepetli, fileli. Kimi ilaç almış, kimi ekmek. Biri ikisi gazete. Sigara içen var, çocuk emziren var. Ne zaman varacaklar Örencik’e, Çardak’a, soran var. Üç buçukta güç bela yürüdü Kışlalar’m oradan. Akyaka altına kadar şangırdaya şangırdaya gitti karayolundan. Oraya varınca saptı köylerin bakımsız yoluna.

Eskiden Karakent üstünden Yazıköy’e bağlanırdı yol. Şimdi göl yükselmiş,  Soğanlı’dan dolaşıyordu. Taşların, tozların içinden  gene

KARA AHMET DESTANI                                  47

gölün kıyısına geliyordu. İnsanın genzini dolduran pis bir koku yayılıyordu oralardan. Pürenler farımıştı. Mekeler, martılar dermansız gibi uçuyorlardı. Alışmışlardı gürültüye, toza. Tınmıyorlardı ağzına –    kadar basılı otobüs varıyordu da. Sola yukarı İnar’ın, sağa aşağı Ka-rakent’in, İlyas köyünün yolları sapardı. Doğru gidince Kavacık deresine varardı. Kimi yerleri kayalarla, kimi yerleri çalılarla kaplı arazide keçiler görünürdü. Motorlu değirmenler çıkalı su değirmenleri de farımıştı. Hem de doğru dürüst yapılmamıştı Karakent köprüsü. İşte hayal meyal ansıdığı Ulupmar çayı Ahmet’in! Beş yıl önce değil, yüz yıl önce geçmişti sanki üstünden! Ne kadar ufalmıştı çocuk belleğindeki ırmak! Çınarları seviyordu en çok. Sarıya kaçan yeşil yaprakla-rıyla, hiç ayıbı, ezikliği olmayan gümrah ağaçlarıydı derenin. Sonra az gelirli köylülerin kavakları! Büyütüp büyütüp satmak için diktikleri kavaklar! Gür dallı cevizlerin altından geçiyordu otobüs. Yamaç-lardaki mahalleleri dereye indiriyorlardı. Kavacık’ın  yeni  insanları, ak sıvalı evlerini bayırın güne bakan yüzüne yapıyorlardı. Oraya bir yere de kahvelerini, dükkânlarını kurmuşlardı. Topal Pehlivan asasını alıp çıkıyordu geçen otobüslerde tanıdıklar var mı? Sonra yeniden giriyor, çöküyordu peykenin üstüne, yeniden gömülüyordu yarım yüzyıla varan yalnızlığına.

Kavacık’tan sonra Örencik altından, Küçük Çardak’a giriyor, bırakılacak yolcuları bırakıp Ortaköy’e fırlıyordu Düldül.

Birden gürledi vardı, Ortaköy’ün ortasında bıraktı yolcuları, Ahmet’i. Bakındı, tanıyan, tanıyacak kimse var mı? Filesini omzuna vurdu yürüdü. Uçar gibi koşuyordu kıra açılınca. Gidecek gidecek, dereyi geçip düze çıkacak, tepeyi aşıp dört yanı dağlarla çevrili, ıssız Karataş’ı görecekti. Oradaydı ninesi, oradaydı bırakıp gittiği yoksulluk. Orada Yılanlı Belen’in altında…

Elinde olsa da bu kadar birden büyümeseydi! Çok büyük bildiği ağaçlar, kayalar küçülmüş, dağlar tepe olmuş, yürüne yürüne bitmez sandığı yollar kısalmıştı.

Birden aklına kötü bir olasılık geldi, dizlerinin bağı çözülüver-di: Ya yıllar, aylar önce ölüp gittiyse ninesi, yıkayıp gömdülerse? Gelip gidenler söylemedi, sakladıysa? Küsülü değiller miydi ninesiyle babası? Babasıyla küsülü oldukları için, anasıyla, kardeşleriyle kendisiyle de küsülü sayılırdı Irazca. Bu yüzden ölümünün haber veril-

48

KARA AHMET DESTANI

meşini istememiş olabilirdi. Hatta köylüler kendiliklerinden aradaki küslüğü bildikleri için haber vermeyi uygun görmemiş olabilirlerdi! Ne kadar karmaşıktı dünyanın ilişkileri! Dizlerinin bağı çözüle çözüle yürüdü.

Merdivenin başında, ikindi güneşinin karşısında oturuyordu Iraz-ca. Tornan, dizinin, dibine yatmıştı. Acayip, moğuk moğuk sesler çıkarıyordu. «Moğuklayıp canımı sıkma Tornan! Bak ne göze! bugün de akşamı edip başardık! Moğuklama nalet!» diyordu. Gün sallandı, sallanıyordu Havana’nın Sivri’den. Dağların gölgesi basmak üzereydi köyü. Birazdan sığır sıpa gelirdi kırdan. «Akşamı ettik de başımıza bela bulduk ay Tornan! Kalkıp ateşi yakmak. Kümesi örtmeli. İki kaşık çorba kaynatmalı. Birazını sana, birazını bana bölüp içme-li. Sonra? Sonra oğul yok, uşak yok, komşulardan bir çıkıp gelen olursa iki bıdırdaşıp gecenin ucundan kemirmeli, gelen olmazsa eski döşşeğin üstünde döne döne sabahı etmeli…»

Tornan havlayıp kalktı o sırada. Aşağı Mahalle’den doğru bir gürültü koptu. Pat pat pat, köy içine doğru geliyordu. Mavi boncuk taşından yontulmuşa benzeyen bir traktörün üstünde Muhtar, oğlu Cemalle Yukarı Mahalle’ye gidiyordu. Cemal sürüyordu. Gürültü duyulmaz olasıya kadar havladı Tornan. «Ağzına sıçtığımın dürzüsü, kokuya boğdu köyün içini! Sus bakalım Tornan! Ağzına sıçtığımın südübozuğul Pat pat edip geçerken benim yıkıktan yana bakmadan edemez! Yıllar geçti, yılların içinden yıl kadar uzun günler geçti, bana olan kini geçmedi soysuzun!..» Değiştirdi, güreltti sesini: «Geçme-siiin! Mâşara kadar geçmesin! Benimki geçti mi? Arttı yıldan yıla! Nereye koyacağımı, nereye sığdıracağımı bilemiyorum kinimi! Ağzına sıçtığımın cımbıldağı…»

«Hav hav!..» etti bir daha Tornan.

Kızdı Irazca:

«Kes sesini dedim Tornan. Boş yere hav hav etme! Bir şey yapacağın zaman et! Kuru boş hav hav edip canımı sıkma, gösterişçi nalet!..» Birden pişman oldu, çevirdi sözünü: «Sen bana bakma, istediğin kadar havla Tornan!..» dedi. Elini uzatıp okşadı başını. «Bana bakma, istediğin kadar ür!..» dedi yeniden.

KARA AHMET DESTANI

49

Birden ayağa kalktı, ünü bekten hav hav’a koyuldu Tornan. Tam o sırada Kara Ahmet, avlu kapısından giriverdi.

*

**

File omzunda, çatma kapının halkasını çıkarıp kanadını açtı. Açtı kapadı. Halkayı taktı gene. Ak dişleri, gözel kara gözleri, uzun boyu ile kimdi bu adam? Fakat hemen bildi, besbelliydi! Koca adam olmuştu torunu. Delikanlıydı; uzun. «(Zaten gittiğinde uzundu. Ever-sen evlenir. Yıl dedi mi, oğlu kızı olur. Hoppacık hoppacık hoplat torununun sıpasını Irazca! Torunlarını hoplatıp doydun, onların sıpalarına da doyarsın işallah!)»

«Hav!» diye fırladı Tornan. Irazca, anlamadığı bir şaşkınlığın içindeydi. Konuşacak mıydı, elini verecek miydi? Sarılıp öpecek miydi? Yoksa barışık gibi davranacak ama soğuk buz mu duracaktı? «Dur Tornan, sıçarım ağzına Tornan gibi!» dedi, kalktı elinde olmadan. «(Unutmuştur belki, yabancı sanıp alır paçasını çocuğun! Yırtar indirir Allah etmesin!..)»

«Hav hav hav!..»

«Olduğun yerde dur Tornan!..»

Ahmet, koştu eski çürük merdivene. Tornan moğukladı, eski Ahmet’i buldu belleğinde, arka ayaklarının üstüne kalktı, bir tür ateş oyunu oynar gibi delilikler yaptı, sonra atıldı boynuna.

Irazca direğin dibine dikildi, oradan bakıyordu. Ahmet silip geçmek istiyordu Toman’ı, kurtulamıyordu. Fileyi bırakmadan, sol eliyle sırtını okşadı. «Haydi tamam Tornan, aferim!..» dedi. Güçlükle sıyrıldı, ninesinin önünde durdu. Fileyi bıraktı yere. Ellerini saldı aşağıya. Kükreyen bir gülmenin içinde, dişlerini, dudaklarını sıktı, atıldı Irazca’nın boynuna.

«Eşşeğin dölüüü!..» diye açtı kollarını Irazca. Yeni bir akım gelmiş, saniyede canlanmıştı bedeni. O canlılıkla sıktı. Yapıştırdı Ahmet’i göğsüne. Sıktı yassılttı. Yumdu gözlerini, sıktı, akıp gitmesin yüreğinin suları gözlerinden.

«Nineşim mi geldi?» Ağlama isteği duydu.

Sıktı, gevşetip gevşetip yeniden sıktı.

«Sen mi geldin nineşim?» Tuttu kendini, ağlamadı.

Ahmet de iyice bıraktı kendini. Yılların özlemi sanki bu bira-

50

KARA AHMET DESTANI

kışla dinecekti. Ninesi ne kadar sıkarsa, içinde yılların büyüttüğü yangınlar o ölçüde sönecekti. Yok gibi oldu, yitti saydı kendini. Dilediği gibi sıktı torununu Irazca. Omuzlarını tuttu iki eliyle, biraz uzaklaştırıp baktı sonra. Baktı gözlerine, «Amanın!..» dedi, öptü. Baktı, «Ne gözel olmuş, amanın!..» Birden kendine geldi, bıraktı çocuğun omuzlarını. Sol eliyle elini tuttu, çekti odanın kapısına. Tornan, önülceğine sürünüyor, karnını yerlere değdirip uzanıyor, ileri atılıyor, geri geliyor, yeryüzünde yaşamın başladığı günlerden beri sürüp gelen ateş oyununu sürdürüyordu.

Kapının önünde durdu Irazca. «Sen dikil burda! Kirli evlere mi alayım paşamı? Dağınık evlere mi?..» Öyle canlanmış, çevikleş-mişti; ana kurt gibi akıverdi odanın kapısından. «Sen dikil!» dedi. Dikiliyordu Ahmet. Fileyi elinde tutup dikiliyor, bekliyordu bakalım ninesi ne yapacak?

Kucağında hiç kullanılmamış kadar yeni bir habayla çıkıp geldi Irazca. «Kendim eğirip büktüm atkısını çözgüsünü. Gökçeyaka’da dokuttum. Ölümlük kahinliğim. Beni alıp götürürken üstüme örtsünler, sonra Karataş’ın camisine sersinler diyordum. Yatakların altına koydum, bekletiyordum. Sen geldin, çıkardım. Sen geldin ölmekten vazgeçtim. Nineşim çıkıp gelmiş, niçin öleyim? Düşmanlarım da motorlarını koşturuyorlar, niçin öleyim? Yarın sabah gör beni, hepsinin ağızlarına sıçayım, ölmeyeceğim!..»

Duvarın dibine serdi habayı. Alı yeşili, kahverengileri, güzel sarıları gözler alan bir habaydı. «Kök boyalarıyla boyattım! Tâ Çal’dan Gök Osman’ın çıkıp gelmesini bekledim. Sarılarının sütleğen’lerini Çildede’nin oralardan kazdım. Çözgüsü yün, atkısı yün, dağlardan topladım; çobanlar sürülerini sürmüşler, koyunların yünleri takılmış çalılara, topladım, biriktirip yıkadım, yıkayıp kuruttum; her ay gittim, her yıl gittim biriktirdim. Her yanı yün olsun, kış günü ölürsem, gömüte kadar üşümesin bedenim, yünler sıcak tutar dedim. Eğirdim büktüm, dokuttum habamı…» Renkleri kaynaşan güzel bir haba idi. «Dur daha oturma!» dedi, koştu içeri. Yaşlı kurt gibi eğilip bükülüyordu koşarken. Bu sefer de bir yastıkla, bir minder getirdi. Attı minderi, koydu yastığı. Eğilip tozlarını çırptı elleriyle. «Şimdi otur, en değerli konuğu evimin! Yıllardır bir değerli konuğum geldiği yoktu. Otur… Uzun yıllar, yıldan uzun günler gelip geçti de bir çıkıp

KARA AHMET DESTANI

51

gelmedi gâvur baban! Haa dur, çıkıp geldi, günahını almayım; geldi, tarlalarını sattı Sultanca teyzesinin Şükrü’ye, sonra çekip gitti bana görünmeden! Bokcazımı yesin, ne yüzle görünecek? Görünse kim bakacak yüzüne? Yuyucu görsün yüzünü! Kim ona elini verip öptürecek?.. Otur nineşim, uzat ayaklarını…» Baktı pabuçlarını çıkarmamış, «Dur dur, yaslan ardına, ben çıkarayım! Çözeyim iplerini gözelce!..» Diz çöktü, çözdü pabuç bağlarını. Çıkardı. Çoraplarını okşadı, düzeltti. «Şimdi gider bir ırbık su korum, ateşi yakarım ocağa, leğeni buraya alır gelirim, peşkiri alır gelirim. Elerimle dökerim, yıkatırım ayaklarını has paşamın! Hemen şimdi!..»

Toman’ın oynadığı ateş oyununu şimdi Irazca oynuyordu. Daha usta, daha şakır şukur, bütün kaslarını, belini, budunu bükerek… Bir koştu, çürük merdivenlerden indi, kucağı çırpı dolu çıkıp geldi. Eteğine de çam kozakları doldurmuştu. «Tâ Güroluk çamlarının kozakları! Ben getirmiyorum, sel getiriyor! Topluyorum çayın kıyılarından! Yakıyorum kışboyu, bitmiyor…» Koşup girdi içeri. Küle gömdüğü ateşi çıkardı. «Gömerim! Varsın cimri desinler! Motorlarım var da para mı çekiyor? Kamyonlarım var da gümüş mü getiriyor? Gömerim ateşimi! Kibrit parayla! Gömer, üfleye üfleye, kırmızı kırmızı yakarım. Irbığımı suyumu korum üstüne, ısınır…»

Çıkıyor dışarıya, gelip çöküyor yanına, bir boy, beş boy oynuyor, sonra gene odaya giriyor, bu sefer yem dolu çinko tasla çıkıyor, «Tavuklarımı yemlerim!..» diyor, inip gidiyor merdivenlerden. «Geh bülü bülü bülü!.. Gidi gidi gidi!..» çekerek serpiyor yemi. Yad tavukları kovalıyor, sonra çıkıp geliyor merdivenlerden. Gören, «Şu Irazca yaşlı karı!» demez. Leğeni ırbığı getiriyor. «Çıkar çoraplarını! Cemre paçalarını! Kollarını da sıva bakayım!» diyor. Döküyor suyu, yıkatıyor. Veriyor peşkiri, «Sil!» diyor. Silmesini beklemeyip alıyor, kendi siliyor. Silip kuruluyor, iki şap, üç şap öpüyor, bir daha siliyor, bir daha öpüyor. Sonra kalkıp döküyor leğeni saçaktan aşağıya. İçeri giriyor, «Sen otur!» diye bağırıyor içerden. Duvardaki oymadan kese alıyor: «Tarhana çorbası mı yapayım, bulgur çorbası mı, yoksa un çorbası mı? En çok hangisini severdin? Bir erişte pişireyim. Çiğ-lem yağıyla pişireyim erişteyi…» diyor. Dığanı koyuyor, soğanı doğruyor, yağı kavuruyor. Suyunu katıyor, tuzunu atıyor. Çıkıp koşuyor, iniyor aşağıya,  kümesin kapağını kapatıyor. Çıkıyor  yukarıya, To-

50

KARA AHMET DESTANI

kışla dinecekti. Ninesi ne kadar sıkarsa, içinde yılların büyüttüğü yangınlar o ölçüde sönecekti. Yok gibi oldu, yitti saydı kendini. Dilediği gibi sıktı torununu Irazca. Omuzlarını tuttu iki eliyle, biraz uzaklaştırıp baktı sonra. Baktı gözlerine, «Amanın!..» dedi, öptü. Baktı, «Ne gözel olmuş, amanın!..» Birden kendine geldi, bıraktı çocuğun omuzlarını. Sol eliyle elini tuttu, çekti odanın kapısına. Tornan, önülceğine sürünüyor, karnını yerlere değdirip uzanıyor, ileri atılıyor, geri geliyor, yeryüzünde yaşamın başladığı günlerden beri sürüp gelen ateş oyununu sürdürüyordu.

Kapının önünde durdu Irazca. «Sen dikil burda! Kirli evlere mi alayım paşamı? Dağınık evlere mi?..» Öyle canlanmış, çevikleş-mişti; ana kurt gibi akıverdi odanın kapısından. «Sen dikil!» dedi. Dikiliyordu Ahmet. Fileyi elinde tutup dikiliyor, bekliyordu bakalım ninesi ne yapacak?

Kucağında hiç kullanılmamış kadar yeni bir habayla çıkıp geldi Irazca. «Kendim eğirip büktüm atkısını çözgüsünü. Gökçeyaka’da dokuttum. Ölümlük kahinliğini. Beni alıp götürürken üstüme örtsünler, sonra Karataş’ın camisine sersinler diyordum. Yatakların altına koydum, bekletiyordum. Sen geldin, çıkardım. Sen geldin ölmekten vazgeçtim. Nineşim çıkıp gelmiş, niçin öleyim? Düşmanlarım da motorlarını koşturuyorlar, niçin öleyim? Yarın sabah gör beni, hepsinin ağızlarına sıçayım, ölmeyeceğim!..»

Duvarın dibine serdi habayı. Alı yeşili, kahverengileri, güzel sarıları gözler alan bir habaydı. «Kök boyalarıyla boyattım! Tâ Çal’dan Gök Osman’ın çıkıp gelmesini bekledim. Sarılarının sütleğen’lerini Çildede’nin oralardan kazdım. Çözgüsü yün, atkısı yün, dağlardan topladım; çobanlar sürülerini sürmüşler, koyunların yünleri takılmış çalılara, topladım, biriktirip yıkadım, yıkayıp kuruttum; her ay gittim, her yıl gittim biriktirdim. Her yanı yün olsun, kış günü ölürsem, gömüte kadar üşümesin bedenim, yünler sıcak tutar dedim. Eğirdim büktüm, dokuttum habamı…» Renkleri kaynaşan güzel bir haba idi. «Dur daha oturma!» dedi, koştu içeri. Yaşlı kurt gibi eğilip bükülüyordu koşarken. Bu sefer de bir yastıkla, bir minder getirdi. Attı minderi, koydu yastığı. Eğilip tozlarını çırptı elleriyle. «Şimdi otur, en değerli konuğu evimin! Yıllardır bir değerli konuğum geldiği yoktu. Otur… Uzun yıllar, yıldan uzun günler gelip geçti de bir çıkıp

KARA AHMET DESTANI

51

gelmedi gâvur baban! Haa dur, çıkıp geldi, günahını almayım; geldi, tarlalarını sattı Sultanca teyzesinin Şükrü’ye, sonra çekip gitti bana görünmeden! Bokcazımı yesin, ne yüzle görünecek? Görünse kim bakacak yüzüne? Yuyucu görsün yüzünü! Kim ona elini verip öptürecek?.. Otur nineşim, uzat ayaklarını…» Baktı pabuçlarını çıkarmamış, «Dur dur, yaslan ardına, ben çıkarayım! Çözeyim iplerini gözelce!..» Diz çöktü, çözdü pabuç bağlarını. Çıkardı. Çoraplarını okşadı, düzeltti. «Şimdi gider bir ırbık su korum, ateşi yakarım ocağa, leğeni buraya alır gelirim, peşkiri alır gelirim. Elerimle dökerim, yıkatırım ayaklarını has paşamın! Hemen şimdi!..»

Toman’ın oynadığı ateş oyununu şimdi Irazca oynuyordu. Daha usta, daha şakır şukur, bütün kaslarım, belini, budunu bükerek… Bir koştu, çürük merdivenlerden indi, kucağı çırpı dolu çıkıp geldi. Eteğine de çam kozakları doldurmuştu. «Tâ Güroluk çamlarının kozakları! Ben getirmiyorum, sel getiriyor! Topluyorum çayın kıyılarından! Yakıyorum kışboyu, bitmiyor…» Koşup girdi içeri. Küle gömdüğü ateşi çıkardı. «Gömerim! Varsın cimri desinler! Motorlarım var da para mı çekiyor? Kamyonlarım var da gümüş mü getiriyor? Gömerim ateşimi! Kibrit parayla! Gömer, üfleye üfleye, kırmızı kırmızı yakarım. Irbığımı suyumu korum üstüne, ısınır…»

Çıkıyor dışarıya, gelip çöküyor yanına, bir boy, beş boy oynuyor, sonra gene odaya giriyor, bu sefer yem dolu çinko tasla çıkıyor, «Tavuklarımı yemlerim!..» diyor, inip gidiyor merdivenlerden. «Geh bülü bülü bülü!.. Gidi gidi gidi!..» çekerek serpiyor yemi. Yad tavukları kovalıyor, sonra çıkıp geliyor merdivenlerden. Gören, «Şu Irazca yaşlı karı!» demez. Leğeni ırbığı getiriyor. «Çıkar çoraplarını! Cemre paçalarını! Kollarını da sıva bakayım!» diyor. Döküyor suyu, yıkatıyor. Veriyor peşkiri, «Sil!» diyor. Silmesini beklemeyip alıyor, kendi siliyor. Silip kuruluyor, iki şap, üç şap öpüyor, bir daha siliyor, bir daha öpüyor. Sonra kalkıp döküyor leğeni saçaktan aşağıya. İçeri giriyor, «Sen otur!» diye bağırıyor içerden. Duvardaki oymadan kese alıyor: «Tarhana çorbası mı yapayım, bulgur çorbası mı, yoksa un çorbası mı? En çok hangisini severdin? Bir erişte pişireyim. Çiğ-lem yağıyla pişireyim erişteyi…» diyor. Dığanı koyuyor, soğanı doğruyor, yağı kavuruyor. Suyunu katıyor, tuzunu atıyor. Çıkıp koşuyor, iniyor aşağıya,  kümesin kapağını kapatıyor.  Çıkıyor  yukarıya, To-

52

KARA AHMET DESTANI

man’ı okşayan Ahmet’in yanına çöküyor, iki şap daha öpüyor, koşuyor içeriye: «Çomak çıkası aklım!» diyor. «Ekmek ıslamayı unuttum gördün mü?» diyor, doğuyor dizlerini. Sofra bezini açıyor çabuk. Sekiz on yufka ıslıyor. Koşuyor ocağa. Çorbayı indiriyor, köz çekip koyuyor üstüne. Bu sefer erişte pişirmeğe geçiyor. «Hayırsız baban tarla satmak için geldi de, öz anasının yanına uğramadı, haberin var mı Ahmeet?» diyor, üç dört yıldır şehirde kendisini unutanlardan Ahmet için söylediklerini çıkarıp ötekileri söylüyor: «Gâvur Haçça, gâvur Şerfe, gâvur Osman bir çıkıp gelmediler! Onları da yollama-yan kim ama? Hep o Bayram, o gâvur, o kral!..» diyor, dönüyordu. Sofra bezini hayata seriyor, siniyi, kaşıkları, çorbayı, erişteyi, ekmekleri getiriyor: «Haydi!» diyordu. «Burda köy içine baka baka doyuralım karnımızı!..» diyordu.

Tam o sırada ezan okunuyordu.

«Babam namazlar kılıyor nine!..» diyor Ahmet. Sonra ağzı dolu puşkurup gülüyor. «Yirmi otuz yıllık borcu varmış, kılıyor…»

«Allahı kandıracağını sanıyor hileci köpeeek!.. Allah da onun hilelerine kanacak sankiii!.. Allahm gözü kör sankiii!.. Allahın onun aklı kadar aklı yok sankiii!.. Namazlar değil, Hicazlara varıp gelse, Allahın gözünü, benim gözümü külleyemez!..» Eğilip iki şap daha öpüyor, «Haydi alı-alıver kaşığınla, haydi nineşim…» diyor.

«Bugün sınavlarım bitti. Kaçtım geldim nine! Babam bize de tutturdu ille namaz! Tutturdu ille seni İmam-Hatiplere yazdırayım. Ben de kaçıp geldim. Anamı döğer mi bilmem?»

«Döğerse, kötürüm olsun elcezleri…»

KARASENİR AKŞAMI

«Kötürüm olsun elcezlerin Bayraam!»

Kollarıyla başını saklayıp inledi Haçça.

«Sust! Sust!..» çekti Bayram. «Sust! Duaları kabul olsa, köpekler kasap olurdu; sust!..» Susturup bir daha, bir daha vuruyordu.

Olacakları bildiği için, ikindinüstü geç geldi Haçça. Oyalandı hastanede. Navrumlu AligiPe uğradı eve gelmeden. Osman koşup geldi sonra. «Ana yetiş!» dedi çocuk. «Yetiş, babam çağırıyor… Babam çabbuk seni çağırıyor anaa!..»

Bayram, Şerfe’nin sorgusunu yapmıştı çoktan.

«İkiniz çıkmadınız mı sınavdan?»

«Çıktık…»

«İkiniz gelmediniz mi eve?»

«Gelmedik…»

«Ben size ne tenbihledim her sefer?»

«Abim hastaneye gitti baba, annemin yanma!»

«Hm! Sonra hiç eve gelmedi mi?»

«Geldi…»

«Sonra?»

«Sonra bilmiyorum baba…»

«Nasıl bilmiyorsun? Evde değil miydin?»

«Evdeydim…»

«Öyleyse nasıl bilmiyorsun, kör mü gözlerin?»

54

KARA AHMET DESTANI

«Kör değil baba…»

«Öyleyse gördün! Söyle nere gitti?»

«Bir yere gitmedi baba…»

«Hin!.. Demek gitmedi!.. Gitmedi de nerde öyleyse?..» Elini kaldırıp bir tane indirince, evin içi ağardı. Şerfe yıkıldı. Ağzı burnu kan oldu. Bir tane daha indirdi. Söküldü dişinin biri. «Demek bilmiyorsun? Demek gözün kör değil, ama görmedin?» Kanadı, battı, demeden bir daha vurdu. Tepti bir de. Temelli akı karayı yitirdi Şerfe. «Seniii!..» Kolundan tutup kapının önüne çekti kızını. «Seni!.. Çabuk söyle, nere gitti?»

«Giysilerini aldı yüklüğün altından…»

«Sonra?»

«Sonra fileye kattı…»

«Sonra?»

«Fileye katıp gitti…»

«Nereye gitti?»

«Bilmiyorum baba…»

«Hm!.. Demek bilmiyorsun?» Vurdu bir daha. Tepti bir daha. «Bilinceye kadar döğeceğim! Bildiklerini sökünceye kadar! Söyle ça-. buk nereye gitti?..»

Baktı döğdüğü kadar daha döğecek. O zaman da ölüp kalacak. Anası ölüsünü görünce bayılacak. Ölecek üzüntüsünden. O zaman da köyde ninesi üzülecek, ölecek üzüntüsünden. Çok korktu Şerfe:

«Köye gitti baba…» dedi.

«Hm!..» dedi Bayram, bıraktı kızını. «Anası olacak san keçi yollamıştır onu! O sarı şeytan kaçırmıştır!..» Durdu: «Demek köye gitti? “Gitme abi, babam döğer!” demedin mi?»

«Dedim baba…»

«Dedin de ne dedi?»

«Babam beni bulamaz dedi. Ben köyde ninemin yanında duracağım dedi. Babam oraya gelemez dedi. Burda namazlar kılmak istemiyorum dedi. İmam-Hatiplere yazılmak istemiyorum dedi…»

«Anası olacak san yılanın akılları hep! Hastaneye varıp ondan akıl aldı, para aldı; sonra pırrr!.. Ama ben onu getirmeyi bilirim. Kendim dünyada gitmem! O sarı keçiyi yollar getirtirim. Nasıl yol-ladıysa, öyle alır gelir… Deral namaza başlar gelince de… Sonra İmam

KARA AHMET DESTANI

55

-Hatip’e filan değil, doğru Mestan Hocanın yanına! Diz çöker okur… Öğrenir ataya babaya hörmet etmeyi… Öğrenir saklı gizli iş yapmanın sakıncalarını…» Bağırdı: «Nerde anan?»

«Bilmiyorum baba…»

«Nasıl bilmiyorsun?»

«Hastanededir baba…»

«Ben geldim, o neye gelmedi?»

«Geç gelecektir baba…»

«Neden geç gelecektir?..»

«Sabah söylemedi, haberim yok baba…»

«Hm!.. Suçukuyor; suçukuyor sarı şeytan!..»

Bir daha «Sarı şeytan suçukuyor!» dedi, döndü odanın içinde. Osman büzülmüştü köşeye. Soluksuz bakıyordu. Yürüyüp onun önüne vardı. «Suçuktuğu için gelmiyor; ama gelecek!.. Gelmeyip nere gidecek? İnarlı İzzet öğretmene gitmiştir, gitsin! Babasının oğlu mu? Akşam oldu davul, herkes evine savul! Kalamaz orada… Aligil’dedir!.. Kalk Osman, kalk çabuk!..»

Kalktı Osman korka korka.

«Çabuk git, AligiPe sor: Orda mı?»

Osman gidip baktı, oradaydı Haçça. Asiye entari biçiyordu kızma. Onu konuşuyorlardı. Osman geliverdi. Tutulmuştu sanki dili. «Ana!.. Aa…» dedi kaldı önce. Konuşamıyordu.

«Osmaaan, ne oldun anam?»

İki ellerini indirip kaldırdı. Gel mi diyor, git mi, anlaşılmadı.

«Asiye, bir tas su ver çocuğa!..»

Asiye suyu getirdi. İçirdi Haçça.

«Osmaan; ne oldun ciğerim?»

«Babam ana! Babam geldi, abamı döğdü! Seni istiyor!..»

«(Anlaşıldı!..)» deyip fırladı Haçça. «(Savaş var! Kudurdu beyni soğuk, savaş var!.. Kudurup çoluk çocuğa sardı…)»

Saçını başını gereği gibi örtmeden koştu. Açıp girdi avlu kapısını. Bakmadı ardına. Girdi, Bayram geziniyor Şerfe’nin önünde. Şer-fe’nin ağzı yüzü kan. Yerler kan, çocuğun giysileri kan.

«Emret kara dinli eşkiya!..»

İçi öyle kabarıp  duruyordu günlerdir. «(O çakalsa, ben daha

56

KARA AHMET DESTANİ

KARA AHMET DESTANI

57

çakalım!)» diye düşündü, bağırıverdi birden: «Söyle kara dinli Bayram!.. Kral; söyle!..»

,Çekti kolundan, savurdu yere. «Anlat neden kaçırdın sıpanı?» Kilimin üstüne yaydı Haçça’yı. Tepti buduna, böğrüne. Eğilip tuttu omzundan, dikti, yeniden vurdu sağına soluna. Nasıl böyle gaflete geldiğini, dayağı yiyip alta düştüğünü anlamadı Haçça. Belki beklemiyordu bu kadar. Demek kara dinli kocası da doluydu ümüğüne kadar, demek içi avkıp duruyordu günlerdir. Bir çare düşünmeli, hiç değilse sopayı azaltmanın bir yolunu bulmalıydı çabuk. Dişe diş dö-ğüşü denese yenilirdi. Isırsa, daha azardı.

«Ha ayı haaa!..» diye bağırdı birden. Fırlayıp kalktı. Dikildi önüne. «Allahm ayısı! Yıllardır şehirden yiyip içtiğin halde, hâlâ kan mı doğuyorsun? Günlerdir aylardır kıldığın namazlar bunun için miydi dağların ayısı?..»

Bir an durakladı Bayram, «Hm!..» etti şaşkın.

«Yazıklar olsun sana, kara dinli ajı!..»

«Hm!.. Neden kaçırdın sıpanı?»

«Oturt karşına, gözel gözel sor kara dinli kral!.. Ne bu yaptıkların? Kızı yıkmış, oğlanı korkutmuşsun! Beni de sakat ettin. İki daha vur, ölüp kalayım, temelli belayı sar başına! Ondan sonra Ağır Ceza damlarında ağart çıkası gözlerini, kara dinli ayı!.. Anan Irazca, baban Kara Şali, kökten delisiniz hepiniz. Aşağı Mahalle’de doğup büyüyenlerden beter delisiniz…

«Kes lafı! Neden kaçırdın sıpayı?»

«Kendim de kaçacağım! Bunları da götüreceğim!..»

Vurdu Bayram. Üç çat, beş çat, vurdu üst üste.

«Kırılsın elcezlerin, kötürüm olsun işallah!..»

İnledikçe vurdu, yıktı karısını, tepti…

«Hepinizi öldürüp yığayım üst üste, dökeyim gazı, çakayım kibriti sonra! Varayım Karataş’a, kır anamı keseyim, Ahmet olacak haini keseyim, gaz döküp onları da yakayım. Sonra kendim çıkıp geleyim, vereyim hesabınızı Ağır Cezalarda…»

«Verirsin hesabımızı da Burdur’a paşa yaparlar seni! Bunca kıyım döküm yaptın diye rütbeler takarlar omuzlarına! Koca Saat’ın altına dikeltip kürkler giydirirler tahtaya gelesi sırtına!..»

Ansızın bir daha parladı Bayram, «Hm!..» etti:

i

«Demek ben evlat değil, avrat değil, yılanlar besliyormuşum koynumda?» dedi. Bir daha tepti. «Söyle neden kaçırdın sıpayı?»

«Sıpa sensin, topla ağzını, yeter gayri!» diye fırladı Haçça. Ümüğüne atıldı kocasının. Tutup boğazından sıktı. Kurtulmak için diziyle karısının karnına tepti Bayram. Arka üstü gitti Haçça. Ama çabuk topladı kendini. Toplayıp ayaklarına sarıldı kocasının. Dengesini yitirdi, yıkıldı Bayram. Atıldı üstüne elini yakaladı, «(İnceldiği yerden kopsun, kudurursa kudursun!)» dedi içinden, ısırdı bileğini, ısırdı, ısırdı. Kan fışkırttı etinden. Kıvrıldı Bayram. Fırladı, hayata çıktı Haçça: «Bağırır mahalleyi toplarım bak!..» dedi. Bayram koşup geldi. Şerfe çığrındı. Osman çığrındı.

Kurnalı Süleyman’ın karısı kapıya çıktı.

«Yetiş gı Hava abaa!..» dedi Haçça, inledi.

«Ne oluyor- anam bu Karataşlılara?» dedi Hava. Bağırdı: «Yetiş Asiyee, yetiiiş!..» Sonra atlayıp çıktı avlunun biriket duvarından. Bay-ramgil’in kapıyı açtı. Tuttu Bayram’ı kolundan. Göğsünden itti. Haçça’yı da kaçırdı avludan dışarı. «Kaç Haçça, durma buralarda, tüy çabuk!..» dedi.

Asiye koşup geldi. Ne olduğunu anlayamadı, neden olduğunu hiç. Havada barut kokusu vardı. Silah atılmış da bir sakatlık mı çıkmıştı yoksa? «Bir evde kavga olmaz değil,.ama bu kadar olmaz Sayın Bayram komşu!..»

Asiye bir yandan, Süleyman’ın karısı Hava bir yandan, Bayram’ı yeniden içeri tıkmağa, çocukları yatıştırmağa çalıştılar. Sonra Bay-ram’m bileğini gördüler birden. Parmaklarından siyiyordu kanı. Şerfe de burnuna çaput basmıştı.

«Kalk Şerfe! Kardeşini al, doğru bizim eve!..» dedi Hava. Bayram’ı bir daha itti. «Büğdüzlü BattaFın halini biliyor musun Bayram komşu? Senin gibi döğdü karısını, üç yıl ceza giydi. Karıcığı, davacı değilim efendim diye yalvardı, geçmedi Savcı. Ben tanığım. Asiye sen de tanık ol. Biraz terbiye görsün bizim komşu…»

Süleyman geldi Şeker’den. Ali nöbetteydi hastanede. Süleyman’ın oğlu Cafer geldi. Bayram’ı alıp götürdüler biraz. Oturttular Ali’nin evine. Çocuklar Süleymangil’e gittiler. Tatsız bir akşamüstü çöktü Karasenir’e. Asiye, «Bez bul Duduu, bakınma!..» diye bağırdı kızına. Dudu kalkıp bez buldu. Asiye kolonya şişesini getirip döktü Bay-

58

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

59

ram’ın bileğine. Diş yerlerinin üstüne üstüne döktü kolonyayı. Kavursun iyice. Azalsın öcü birazcık. Sonra sarıp bağladı. Süleyman paket çıkarıp sigara verdi Bayram’a. Cafer kalkıp bir tabla koydu.

Göğsü körük gibi inip kalkıyordu Bayram’ın:

«Günlerdir… Günlerdir avkıp duruyordu içim! Gözüm seyriyip duruyordu kötü kötü! Ulan buna çıkacakmış! İnsanın katil olması işten değil! Hemen saniyelik iş! Bir tabanca, bir bıçak, yada kıyıda köşede satır filan olsa, valla saniyelik!.. Yahu arkadaş, insan evladına terbiye vermez mi? Abdes al, namaz kıl demez mi?»

Hava:

«Der tabii…»

«Benim dediklerim de bu!..»

Süleyman:

«Neyse!..» dedi. «Şimdi burda mahkeme kurmayalım. Biz ilerde Halk Mahkemelerinde yargılayacağız seni! Karı döğmenin, çocuk döğmenin sorgularını ilerde yapacağız; sakin ol şimdi…»

«Analı oğullu fısfısa başladı bunlar! Benim dediklerimi gericiliğe yordular. Ossuruklu Hilmi’nin etkisinde kaldığımı söylediler. Ben oğluma gün verip “Sınavlar biter bitmez namaza başlayacaksın, gü-. zün de İmam-Hatip’e yazılacaksın!” deyince, kaçırdı Karataş’a!..»

«İyi gene canım! Yabana kaçırmamış, Irazca halamın yanına kaçırmış! Irazca halam eğitir biraz…»

«Öyle; eğitir! Doldurur şeytanlıklarını…»

«Neyse, sakin ol! Söyledim sana, mahkeme kurmadık!..»

Hava, leğen ırbık getirdi. Yıkattı Haçça’nın elini yüzünü. Şer-fe’nin, Osman’ın elini yüzünü de yıkattı, silip kuruladı.

«Bizimki bu!..» dedi Hava. «Kaşındıkça dayak yemek kocalarımızdan! Sen gene seyrek yiyorsun. Döğünce de yufkadan geçiyor Bayram komşu. Süleyman benim keşkeğimi çıkarır haftada! Hafta olmazsa on beşte! Dışarda dolup dolup evde boşalıyorlar. Yaşam onları doğuyor, onlar bizi…»

Süpürgeyi aldı, ortalığı süpürdü. «Durma, ekmek kes Hacer!» dedi öbür kızına. Oğlu İsmet’e dedi şöyle otur, Kemal’e dedi böyle otur. Osman’la Şerf e’yi de aralara sıkıştırdı. İki topak et katmıştı kuru fasulyenin içine. Köy bulgurundan pilav da vardı yanında.

İki alıp bıraktı Haçça.

 

«Haydi haydi!..» dedi Hava. «İki yumruk, üç tepik yemeyle ekmekten aştan çekme kendini!.. Haydi doyur karnını!.. Doyur ki Bayram komşunun köteklerine dayanbilesin…» Kaşığı yeniden tutuşturdu eline. Ekmek sürdü önüne yeniden. «Yoksa beğenmedin mi benim yemeği? Başaran Lokantası’nm yemeklerinden kalmaz;  haydi!..» Yemekten sonra bir de çay koydu. Çayları içip buruştu çocuklar. Haçça uzandı. Bayram, komşusu Süleyman’la, Navrumlu AligiFde doyurmuştu karnını. Sigara içiyorlardı şimdi. Asiye de çay koymuştu.

«Oooooh şükür!..» çekti Süleyman. «Şükür be! Gırtlağımıza kadar doyduk! Bizim komşu sık sık döğse karıyı kızı, tutup getirse Asiye komşu ikimizi, sık sık yesek şunlardan! Allah için gözel yemek pişiriyorsun Asiye komşu! Kışla üzümünün hoşafına da maşsallah!.. Fakat ne çare, Ali komşum da olacaktı ki, çıkaracaktık tadını…» Savurdu dumanını… «Neyse! Tabii ilerki gözel günlerde daha gözel sofralarımız olacak işallah, öhhoo!..»

«Size göre ne var! Olanlar bize oluyor! Ali de öfkelendi mi, kafama iki yumruk vurup Bayramgil’de alıyor soluğu. Canı değişik yemekler isteyince kafayı çalıştırıyor…»

«Yatma zamanı gelince evde oluyoruz gene canım!» «İsterseniz gidin hanlarda, ötelerde edin sabahı! Ne işiniz var da geliyorsunuz harp ettiğiniz evlere hemen?»

Çayları içtiler çabuk. Birer daha doldurdu Asiye. Çocukların uykusu geldi. Bayram da, Süleyman da esnemeğe başladılar. Navrum köyünün bahçelerinden, Başkuyu’nun düğünlerinden, Daşdurak’ın yoksullarından konuştular. Sonra Bayram, «Yahu Süleyman komşu, sizin köylü vede çok ünlü bir Dudu vardı, “Kurnalı Dudu” diye geçerdi adı; düğünlere getirip oynatırlardı; hiç haberin var mı, ne oldu?» diye, başlarındaki işlerle ilgisi olmayan bir soru attı ortaya. Kurnalı Dudu epey eskilerin konusuydu. Kızdı Süleyman: «Sana ne? Sizin Karataş’ta yok muydu öyle biri? Kendim de Kurnalıyım ama haberim yok Dudu’dan filan?»

«Kızma canım! Kızacak ne var bunda?»

«Yok bir şey de; sen kendi başındaki işi düşün? Bırak bizim köylü Dudu’yu filan!»

«Allah Allah!.. Millet bugün tümcek barut yahu! Dokunuverdin

60

KARA AHMET DESTANI

mi ateş alıyor. Neyse, zaten geç oldu, gidelim…» Birden bir ivme duygusunun içine düştü. Değişti, kuz yanlarını eritti: «Kalk Kara Bayram!..» dedi. Fırladı kalktı kendisi. «Haydi Asiye komşu, hoşçakal!.. Allah Halil İbrahim bereketi versin, yedik içtik. Ali’nin ömrünü, aylığını artırsın. Bizim namazlar, ikindin, akşam, yatsı, kaynadı!..» Çabuk çabuk yürüdü sokağa. Evinin önüne gelince: «Süleyman komşu, kusura bakma, yolla bizim çocukları çabuk! Sizi de fazla rahatsız ettik bu akşam—» dedi.

Süleyman gitti. Az sonra geri geldi. «Benim avrat vermiyor seninkileri!» dedi. «Senin kadar yürekli olmadığım için, çenesine iki vurup alamadım elinden!..»

Güldü Bayram:

«Hava yenge buldu şaka yapacak zamanı!» dedi, yürüyüp girdi Süleymangil’in oturma odasına. Çocuklar buruşup yatmışlardı, gördü. Haçça da uyuklamış, açılmış, oturuyordu. «Neden gelmiyorsun gııı? Ayağına adam mı istiyorsun? Haydi! Yürü çabuk!..» dedi.

Hava atıldı: «Ne yüzle haydi diyorsun? Yok sana karı! Ben de doğuldum mü kaçıp gideceğim, kaçıp gideceğim, gelmeyeceğim! İkindin döğ, yatsıda çağır! Gelmezse kolundan tut, götür…» Siper oldu Haçça’nın önüne: «Yok sana karı!..» dedi yeniden.

«Şakanın zamanı değil Hava!..»

«Bırak, bırak gitsin!» dedi Süleyman.

Haçça’yı kolundan tutup kaldırdı Bayram. Şerfe’yi uyandırdı. Osman’ı uyandırdı. «Çok rahatsızlık verdik, kusura bakmayın!..» dedi yeniden. Çocukların elinden tutup yürüdü.

Haçça önden gidip evin kapısını açtı. Kibritin yerini biliyordu. Yaktı lambayı çocukların yataklarını serdi; örttü üstlerini. Kapattı kapılarını. Bayram, soyunmuş, atmıştı kendini karyolaya: «Çabuk!»

«Neye çabuk? Namazlarını kılmayacak mısın? İkindin, akşam, yatsı? Borçların farzları?..»

«Durakoysun bunlar da ötekilerin yanında! Çabuk gel şuraya…»

«El deme, gün deme, döğ haşatımı çıkar, ondan sonra da çabuk gel şuraya!..»

«Çabuk dediiiim!.. Kafamın tasını attırma benim!..»

«Hm!.. Attırma benim!..»                                                  *

«Attırma tabii, çabuk!..»

KARA AHMET DESTANI

61

«Her zaman döğ döğ; sonra…»

Atıldı, bileğinden tuttu karısını:

«Tabii böyle? Başka nasıl olacaktı?»

Tam Haçça’yı çekti, perdenin açık olduğunu gördü. Lamba da yanıyordu. «(Lamba yansın ama, perdeyi örtmek zorunlu!..)» diye düşündü içinden. «(Şimdi karıya kalk desek, iki saat da buna kakışır! İyisi mi kendim kalkıp örteyim usulca!..)» dedi. Fırladı. Perdeyi örttü, lambayı kıstı. Dönüp geldi yerine. Sokuldu karısının yanma. Sürdü elini gömleğinin altına, yokladı.

«Ulan!..» dedi usulca. «Öyle sarı şeytansın ki, yanıyorsun!..» Sürdü biraz. «Şeytandan da betersin ulan!..» dedi. Çıkarıp attı kendinin, Haçça’nın üstünde neler varsa; işine baktı sonra…

8

IRAZCA’NIN İÇİNDEKİ AĞI

Sabah erkenden sacı hayat bacasına kurmuştu Irazca. Katmer etmiş, Ahmet’in uyanmasını bekliyordu. «(Bugün katmer ettim, yarın da bişi yaparım nineşim, şimdilik uyu sen! Kalkma daha; uyu!..)» dedi içinden.

«Gözün aydın Irazcaaa!.. Ahmet gelmiş!..» diyenlere,

«Aydınlıklar içinde kalın, ama geldi gitti! Akşam geldi, sabah gitti!..» diyordu.

«Yat ninem; öğlene kadar uyu! Ben başını beklerim…» dedi. «Akılsız babanın Karataş’a gelip tarlaları sattığından haberin yok demek? Senin de, ananın da haberiniz yok demek? İçinden vidalıdır ooo!.. Cin akıllıdır ooo!.. Gizli din taşır da kimselere bildirmez ooo!.. Tâ bebeyken belliydi onun ne olacağı! Kız olsa orosbu olurdu, oğlan oldu böyle oldu! Bir gün emzirirken mememi çektim, üç gün emmedi! Bebeyken küseğendi…» Durdu düşündü: «(Pekey ne yaptı tarlaların parasını Haççagil’den sakladı da? Saklı bir karı alıp ayrı ev mi açtı? Yoook; çıkarıp ortaya attıysa, satışı nasıl açıkladı? Kimsenin aklı ermez bunlara? Bayramdır ooo, yetmiş iki vidalı…)»

Bekledi, sığır hergele çıktı köy içinde. Bekledi, millet aşağıya yukarıya çekildi. Durmadan harımlara, hendeklere çekiliyordu Ka-rataşhlar. Irazca, katardan kalmamış, gidip çoktan ekmişti göverti-sini köprünün başındaki harıma. Herkes yerken yoksunluk çekmeyecekti. Daha o verecekti olmayanlara yesinler…

KARA AHMET DESTANI                            63

Bekledi, hâlâ uyuyordu torunu. Ama kalkma zamanı gelmişti artık. Usulca kapıyı açıp girdi. Uzanmıştı yüzyukarı. Sağ elini göğsüne koymuştu. Güzel melek uykularmdaydı. Öküz güttüğü yerde başına gelen olaydan önce de böyle güzel uyurdu. Şimdi de yatıyor alnı açık, korkusuz. «Ama öğlen oldu, neden uyanmıyorsun nineşim? Yoldan geldin anlıyorum, ama geldiğin yer şurası! Yoksam Hecaz’dan mı geldin?.. Şehir yerinin insanı hep uykusever, rahatına düşkün mü oluyor? Aman dokunma Irazca, biraz daha uyusun!..»

Pat pat pat!.. Muhtar, mavi boncuk taşından yontulmuşa benzeyen motoruna binmiş, oğlunu önüne oturtmuş, gidiyordu. Irazca’nın evden yana bakıyordu gene. Haceli de, karısı Fatma’yı almış, Yayla-yolu’na gidiyordu. «Arpaların biçilme zamanı geldi heralım!» Bu yıl da Kerimoğlu’na verdi kendi paylarını ortağa. «Şükrü’ye verdim de ne anladım? Varsın biraz da Kerimoğlu sebeplensin! Biribirinle ye iç, alışveriş etme. Öz bacının oğlu Şükrü bile olsa…»

Ağali geçti karısı Havali’yle. Sırçalık yanına gidiyorlardı. «(En tembeller kalkıp işlerine gittiler. Ahmet uyuyor! Tembel eşşeğin dölü! Tembel babası da böyle öğlenlere kadar uyurdu. Neyse, uyusun bakalım! Bugün misafir sayılır. Yarın uyuyamaz. El adama ne der? Bu kadar uyuyacaktın ne geldin? Yataydın şehirde!..)»

«Bir şey değil, Tornan acıktı!..» dedi. Katmer verecekti bugün. Yüzde yüz, yarın da bişi yapacaktı… Katmer’i Ahmet yemeden yedirmek istemiyordu köpeğe. «Sırayla! Eller bilmiyor diye ben de mi bil-miyeyim sıraları? Ne demek? Ben bilirim sırayı da, saygıyı da!.. Ama neden uyanmaz bu deli?»

Birden fırladı. Yarım katmer böldü. «Gel Tornan!..» dedi, attı saçağın ucuna. «Ye doyur karnını, Ahmet Efe uyanacak diye beklersen ölürsün açlıktan!..» Sonra oturdu yerine. Kıpırdamadan köy içine baktı. Kardeşi Sultanca geçti Eski Bağlar’a doğru. Dönüp bakmadı, bir el bile etmedi uzaktan. «Öz kardeşin bile olsa!» İçeri girdi birden. «Ahmeeeet!..» dedi. Deriin bir nefes aldı, «Hıh…» etti Ahmet. «Çok mu bağırdım, korkuttum mu?» Öksürüp yumuşattı  sesini: «Ahmet! Kalk gayri ninem! Sığır hergele çıktı, kalk…»

Başını sağa sola çevirdi, gözlerini açıp kapadı, bilincini bulmağa çalıştı, nerede şimdi? Sonra uyandı, ninesini gördü. Karataş’a gel-

64

KARA AHMET DESTANI

diğini anladı. Göle gitmişti düşünün içinde. Arkadaşlarıyla tâ Senir’e kadar yüzmüş, orada Ahmet Aksakal’m bahçesinden elma koparmış, dönüp gelmişti. Mestan Hoca önüne geçmiş, hepsini almıştı elinden. Biraz uzaklaşıp, «Benim elmaları aldın artık, Karun olursun kara dinli dürzü!» diye söğmüştü.

«Fırlayıver ninem! Dört saat yatma yatakta!..»

«Hooop!..» dedi, toparlandı Ahmet, fırladı.

Torununun enine uzununa hayranlıkla baktı Irazca. «Herkesler kalktı işe gitti, bizim bitti şükür işlerimiz ama harımlara kadar bir in-sek fena olmaz ay ninem! Katmerlerini ettim, soğudu. Elini yüzünü yu, haydi Kara Ahmet’im!..»

Irbığı aldı, damın ardına dolandı Ahmet. Anımsıyordu kıt kımır. Geldi yıkadı elini yüzünü. Irazca peşkir verdi. Oturdu sofranın başına. Bir katmeri yedi bütün. Sonra kalkıp çıktılar. Kitlediler kapıyı. Toman’ı aldılar. Hüyüklerin oralardan ot kazarak harımlara dolandılar. Kofalıklar daralmış gitmişti. Kofalar da küçülmüştü, hayret! Her şey ölçek değiştirmiş gibiydi, hayret!.. Hüyüklerin oradaydı mavi boncuk taşından yontulmuş motor. Sultanca’nm Şükrü’den cımbıldak Muhtara geçmişti Kara Şali’nin kumlu tarlası. Muhtar kendi tarla-sıyla birleştirmiş, traktörüne alan sağlamıştı. «Köyde kaç tarla satılırsa alacağım! Başkası almış olsa da alacağım! İyilikle olsa da, zorla olsa da alacağım. Tekerime taş koyanın mına koyacağım!..» diye açık açık söylemişti motoru aldığı yıl. «Şu köyün hiç olmazsa üçte bir tarlası elime geçmeli ki motor aldığıma değsin!..» Köyde neredeydi karşısına çıkacak adam? Sinmeyi biliyorlardı güzelce! «Ulan köpek, sen bir tek başına bunca müslümanın ekmeğine nasıl engel olabilirsin?» Utanmak arlanmak yoktu ki! «Motor çıkmasa böyle yapmazdım, motor çıktı! Ben de toprakları çevireceğim! Bu dünya, büyük balıkların dünyası. Büyük balıklar her zaman küçükçe balıkları yutar. Ben de yutacağım çevremdeki küçükleri…»

Yakınından geçiyorlardı. Fısıltıyla anlatıyordu Irazca. «Eşşek baban koydu gitti, bu durumlara yol açtı! Görüp görüp yürek kalkmasına uğruyorum her gün! Neden kalp durmasından ölmediğime, yolda giderken kayıp gitmediğime şaşıyorum…»

Irazcagil geçerken fazla gaz verdi, motoru koşturup yanlarına geldi Deli Cemal. «Öhhooo!..» diye uzata uzata öksürdü bir de. Muh-

KARA AHMET DESTANI

65

tar olacak da yürüyüp geldi: «Kim bu gıı, Deli Karı? Torunun Osman mı, yoksa öteki sıpa mı?» diye sordu.

«Sıpa senin dölündür!  Doğru konuş!!..»-dedi Irazca. «Sorduksa hata mı ettik? Ne kızıyorsun?» «Kızarım tabii, soracaksan adam gibi sor…» «Peki! Ahmet mi bu? Hukuk Fakültesinde mi okuyor?» «Ahmet… İlkokulu yeni bitirdi daha!..» «Haha! Ben de sandım yakında avukat çıkıyor!» «O günler de gelir işallah!»

«O zaman ben de senin başını yılan başı gibi ezerim! Kara Bayram kaçtı, ama seni kaçırmam…»

«Bokumu ye bokumuuu!.. Sen benim başımı ezemezsin ama ben senin ahırını samanlığını, evini, cayır cayır yakarım! Yakacağım da… Boşandıracağım   mallarını,   vereceğim ateşi samanlığına,   savrulacak alevler, kendin de içinde kül olacaksın!..» «Gebertirim, toz ederim seni o zaman!..» «Been, onca yılanlardan, eski kadılardan, yeni kaymakamlardan, karakollardan korkmadım da, şimdi senden mi korkacağım heey cımbıldak Hüsnü…»

«Cımbıldak sensin guı, doğru konuş!..» «Dosdoğru konuşuyorum, yakacağım!..»

«Bak! Evimin ahırımın yanma yaklaş kırarım ayaklarını,!.. Yaklaş da bir tanı! Bak ne yapıyorum o zaman!..»

Düşte mi, gerçekte mi yürüdüğünü bilmiyordu Ahmet. Olmayacak konuşmalar oluyor, söylenmeyecek sözler söyleniyordu birbirlerinin yüzüne. Çok yabanıl bir insandı Karataş’m Muhtarı. Çıkarları için öz komşularını kıyıyor, eziyordu. Çıkarlarından çok cahilliği yüzünden! Ahmet’in düşüncesine göre insanlar okutulup eğitilse bu kadar kötülük yapamazlardı biribirlerine. Ama bu Muhtara eğitim de etki yapmazdı. Bu temelli yoldan çıkmıştı. «Bunu ya bir dereye götürüp adamakıllı döğeceksin, yada öldüreceksin; silinip gidecek dünyadan!» O zaman kötülüğü dokunmayacak çevresine. Özellikle ninesi gibi kimsesiz yoksullara…

Yürüyüp geçtiler. Düşüncelerini açıkladı ninesine. «Ah, onun hakkından ben gelecektim!..» dedi Irazca. «Benimkini bana bırakmadılar. Ama dur bakalım. Gün doğmadan neler doğar. Gene bir

66

KARA AHMET  DESTANI

pundurunu bulacağım. Boşandırıp mallarım, vereceğim samanlığına ateşi, yanıp gidecek merteğiyle, düveriyle!.. Düşmanımdan hıncımı aldıktan sonra assınlar beni!..»

Ahmet dikkatle bakınca ninesinin yüzünün derisinin titrediğini, ağısının derinlerden fışkırıp geldiğini görüyordu. «(Yakacaksın dürzü-nün samanlığını, evini, ama sana da çok eziyet edecekler kadm ninem!)» diyordu Ahmet içinden. «(Nasıl cin gibidir onlar! Uçan kuşu akılla yere indirirler! Karakol ellerinde, parti kollarında, ortalığa duman attırırlar ay ninem!..)»

Başını döndürüp usulca bakıyordu geriye. Bir iki yıl daha geçmeli. Teknik bir yol bulmalı! Tutuşturduktan sonra’ usulca ortalıktan silinivermeli! Cımbıldak kendi de içinde olmalı. Kimse bilmemeli kim yaktı, Muhtar ne oldu? Böylece Karataş’ı kurtarmalı zulmün elinden…

«Benim yaşadığım yaş fazla zaten! Bunu eskiden, evimizin önüne ev yapacağız diye üstümüze çöktükleri zaman, senin başına o işleri getirdikleri zaman yapmalıydım. Gene de yapardım, çekti şehre gitti kör olası baban! O çekip gittikten sonra çok düşündüm, yapayım ama kimin için? Kim kaldı benden, benim canımdan? Şimdi yolda belde karşılaştık mı böyle hakaret ediyor, ağzıma sıçıyor. Deli Karı diyor. Aklım tepemden çıkıp gidiyor karşısında…»

SultancagiFin tarladan biraz karakavuk, tekesakalı, kuzukulağı kazdılar. Eğilip kalktı, Muhtar olacak şeytana atıp tuttu Irazca.

«Bir işi taktın mı kafana, çok takıyorsun nine! Babam da senin gibi. Bırak; o dürzünün hakkından ben geleceğim, göreceksin…»

Tingedek düştü Irazca:

«Nasıl takıyorum baban gibi, bunu açıkla! Ne zaman geleceksin o dürzünün hakkından, bunu da açıkla!..»

«Babam da bir lafı alıyor, söylüyor söylüyor, durmadan söylüyor. Sen de öylesin; bırak!.. Ne kaldı surda büyümeme? Bir akıl, fen düşüneceğim, bırak!..»

Birden umutlanmıştı. Gözle görülür, elle tutulur bir düşüncesi var sanmıştı. Boşa umutlanmış olduğunu anladı. Bıraktı. Bir iki daha buldu karakavuk, şu bu, yürüdü: «Çakırın Pmar’da yuyup gidelim eve…» dedi.

Ahmet su içti oluğa eğilip. Otların yunup arıtılmasına yardım etti. Bir de yüzünü yıkadı buz gibi, gümüş gibi suyla. Köye, eve ge-

KARA AHMET DESTANI

67

lesiye gene o dürzüyü konuştu ninesi. Görenler hoşgeliş ettiler. Sul-tancagil anason çapıyorlardı. Yanlarına uğradılar on dakika. El öptü. Şehirden anasıgilden selamlar söyledi. Geçtiler. Çıkıp köy içini dolaştı ikindine doğru. Yukarı Mahalle’ye vardı. Muhtarın evini, samanlığını gözledi. Çeşmesi akıp duruyordu eskisi gibi. Leylek sereninin başındaki leylek, yuvasıyla dikilip dururdu alanda. Köyün birinci varsılıydı artık cımbıldak Hüsnü! Evi haney’di, üstü kiremitlenmiş, önü turalanmıştı. Avlusu genişti. Avlu duvarının üstüne de kiremit dizilmişti. Kiremitlerin üstüne omurgalar döşenmişti. Sıvanmıştı omurgalar betonla. Bir de demir kapı yaptırıp boyatmıştı motorun mavisine. Yaylayolu’na doğru yürüdü Ahmet. Dönüşte gübre deliğinin olduğu yandan baktı. Delik yüksekti. Irazca ninesi zor yapardı o dediğini! Kendisi de yapamazdı, kimse yapamazdı. Kale gibi korunaklıydı, sarptı cımbıldağm evi! Köpeği vardı üstelik. Körkuyu’ya kadar yürüyüp döndü. «(Çok büyük bir fen düşünmeli! Değilse “asla” yapılamaz ninemin dediği!  Yapılamayınca da Karataş kurtulamaz!..)» dedi, girdi eski evlerine.

YAŞAM OKULU

Korkuyordu «Babam çıkar gelir!..» Korkuyordu anasını yollar, zorla götürtür… Hiç gitmek istemiyordu. Ninesiyle inip çıkıyordu aşağıya yukarıda. Oturup konuşuyordu. Bırakıyordu istediği gibi okşa-sm, istediğini pişirip yedirsin. Sonra Sultancagil gelsin, bunlar onlara gitsinler… Şehirdeki gibi değildi günler. Namaz kıl diye sıkıştıran yoktu. Irazca kendisi, bir sabah kalkınca, bir de gece yatacağı zaman kılıyor, uzun dualar ediyor, Ahmet’e, Şerfe’ye, Osman’a hayırlı gelecekler diliyordu. Düşmanlarının önlerinin karartılması, akıllarının bağlanması gibi dilekler diliyordu. «Beni koru, ben dünyada yalnız sana güveniyorum, başka kimseye güvenmiyorum! Sana güvendiğimi de başkasına söylemiyorum!» diyordu.

Ninesinin topraklarını ortak eken Kerimoğlu’yla konuştu bir gün. Dışından bakınca bir köylünün bunca doğru düşünüşlü, derin sezgili olabileceğini sanmıyordu. «Miletin büyük derdi cahillik! Özellikle yobazlık!» diyordu Ahmet.

Güldü Kerimoğlu:

«Tabii cahillik de, yobazlık da dert. Ama öldürücü derdin ne olduğunu biliyor musun, Ahmet Efendi? Başımızdaki mütegallibe zihniyet! Al bizim cımbıldak Muhtarı! Bu Hüsnü’nün babası da böyle varsıl, köyün topraklarının büyük bölümünün sahibi, mütegallibe adamdı. Çalıp çırparak büyültmek isterdi mülkünü. Bu daha beter çıktı. Ağali’yle Koşa; bir de Melek Hasan; bir gün Düzmeşe’den dö-

KARA AHMET DESTANI

69

 

nerken Gökburun’un üstünde çevirip biraz benzetmişler bunu, ama fazla etkisi olmadı. Durmadan, sormadan toprak alıyor. Parası çok mu bol diyeceksin? Yeşilova’daki banka bunun gibi dürzülere çalışıyor. Yunus Beyi, Özbey’i araya koyarak dünyanın kredisini ayırtıyor Ankara’dan. Bunlara çok, bizim gibilere yok! Sen iki mi verdin, bunlar beş verip satılan tarlayı alıyorlar. Bedelini beş yılda çıkarıyor bizim burda en kötü tarla! Motor da krediyle geldi. Ne var böyle mü-tegallibeliğe? Yok ki bir engel önünde! Demokratlar gününde bunlara çalışıyordu devlet; «Milli Birlik»çiler geldi, Koalisyonlar kuruldu, hâlâ bunlara çalışıyor; yoksulun yüzüne bakan yok!.. Tabii sade cımbıîdak Muhtara değil, Kosa’ya, Ağali’ye de verirler az boz ama, her köyden birer tanesini daha iyi yallıyorlar ki seçimlerde kendilerinden yana havlasınlar! Onlar Burdur’dan, Ankara’dan kemirsin, bunlar köylerden! Uyutmak için de aramıza hacıyı hocayı salıyorlar, göz açabilirsen aç! Yani Ahmet Efendi, senin gibi gençlerin bunları bellemesini bekliyoruz! Bana sorarsan bu millet her boku biliyor bilmeye, önderi yok! Gelen önderler önce kendilerine, sonra varsıllara önderlik ediyor. Milletin yoksullarını düşünen yok dayım!..»

Tam anlıyor mu, anlamıyor muydu? Yanık, garip bir hali vardı Kerimoğlu’nun. Onu çok yakın buluyordu kendine. Sesini, konuşmasını seviyordu. Bazen sabahtan kalkıp gidiyordu yanma. Tarlada birlikte dolaşıyorlar, birlikte karınlarını doyuruyorlardı. Karısı Zeynep’e «Hala…» diyordu. Bilmiyordu hısımları mı, değil mi? «Ah-meet, hoşgeldin halam, anan baban iyiler mi? Kardeşlerin nasıl? Nineni görmeğe mi geldin halam?»

«Ben ömrümü ortakçılıkla geçirdim dayım! Yıllarca ekip biçtim, sürüp savurdum, yarısını tarla sahibine, yarısını kendime böldüm. Tarla sahiplerine verdiğim buğdayların kaç mut tuttuğunu yıl yıl yazdırayım, alt alta bir toplam yap; kaç traktörün, kaç kamyonun, kaç su motorunun parasını ellere yatırdığımı anla! “Nedeni ne bunun?” diye soracak olursan, hep bu bol topraklı beyler! Armut köyü kimindi? Yarışlı kimindi? Kimindi Manca? Bir köy nasıl bir adamın olur? Bunlar toprakların çoğunu ellerine geçirdikleri için bizler top’ raksız kalıyoruz. Şimdi anlayabildin mi milletin beli nereden kırık?» Bu adama derdini açabilirdi Ahmet. Fakat hep kendisi konuşuyordu. Dinlemiyordu söylese de. O kadar içtenlikle anlatıyordu, in-

70

KARA AHMET DESTANI

sanda derdini dökme istekleri uyandırıyordu. Fırsat bulabilse, «Ben asıl kaymakam, sonra vali, sonra da bakan filan olup milletin başına geçerek bu dürzülerin burnunu kırmak istiyorum dayı!» diyecekti. Düşünebildiği ne kadar iyi tasarımlar varsa, hepsini sıralayıp öğün-mek istiyordu. Hızla bir adanmışlığm içinde buluyordu kendini, bunu açıklamak istiyordu. «Ben işte senin o yokluğundan yakındığın önderlerden olup, yoksulları, arkasızları düşünmek istiyorum. İmam -Hatiplere gidersem bunu yapamam; namazcı olur, o dediğin mütegal-Iibe zihniyete saplanır kalırım!» demek istiyordu. Hep Kerimoğlu anlatıyordu. Belki ertesi gün, daha ertesi gün Ahmet’e gelirdi sıra.

Kerimoğlu’nun Durmuş şofördü. Bakkal Hüseyin’in kamyonunu sürüyordu. Salihli yanlarına gidecekti kiremit getirmek için. Bakkal Hüseyin evini kiremitletecekti. Kahveci Nuri de kiremitletecekti. Muhtardan sonra sıraya girmişlerdi. Karataş’ı, «Avrupai bir köy» yapmak istiyorlardı. Ortasına bir de anıt dikmişlerdi. Bir sütun üstüne ufacık bir büst. Okul gelmişti. Evler de kiremittendi mi, temelli biçimine girerdi. Yeni gelen kaymakamlar böyle diyorlardı. Ahmet kaymakam çıkınca ilçesine bağlı köylerin bütün evlerini kiremite çevirtecekti. Başlarında durup yaptıracaktı. Bu kaymakamlar söyleyip gidiyor, bir daha ardını aramıyorlardı.

Dereköy’den, Bayındır yanlarından, Dervent Boğazı’ndan, Çaltı köyünden, Büyük Çardak’tan, Hamdiye’den geçerek gidiyordu Kerimoğlu’nun Durmuş. «Gelirsen götüreyim!» demesin mi bir gün? Heyecanlandı Ahmet. Köyde sıkılmıyordu ama, «Babam çıkar gelir!» diye korkuyordu. Ninesine söyleyip gitse ne olurdu? Çalışır biraz para kazanırdı oralarda. İzmir’e, İstanbul’a giderdi. Yalnız okullarda okumakla büyük adam olunamayacağı düşüncesi kimbilir nereden girmişti kafasına? Gezme yoluyla da çok bilgi edinirdi insan. Yaşamın kendisi de okuldur. Duymuştu, ama nereden? Gezilerden ve yaşamdan öğrenmenin tam fırsatıydı.

Düzmeşe köyünün bakkalına yük götürüyordu Durmuş. «Atla!» dedi. Tam ikindin zamanıydı. Denizli’den yükleyip gelmişti. Bayındır’ın, Alanköy’ün bakkallarının yüklerini boşaltmış, Düzmeşe’ninki-ni boşaltacaktı şimdi. Atladı Ahmet. Yukarı Mahalle’den sürdüler kamyonu. Karakolun çavuşu gelmişti Muhtarın evine. Yan yana çıkı-

KARA AHMET DESTANI

71

yorlardı.  Körkuyu, Yaylayolu  tarlalarının arasından geçiyordu yol. Motorla sürülmüş uzun saylı topraklardı çevreleri.

«Bilir misin, buraları eskiden köy merası sayılırdı? Hazine arazisi çıktı. Tanık tapık gösterip ta babasının gününden beri ekip diktiğine yemin ettirerek üstüne tapulattı. Motor alınca toprak hırsı adamakıllı güreldi dürzünün…»

Durmuş babasının konuştuğu sorunları konuşuyordu. Nasıl başkaydı onların ilgileriyle kendi ilgileri! Necip Bey’in oğullarını anımsıyordu. Onlar da okullarının bilgilerini konuşurlar, sırt dönerlerdi köylülerin sorunlarına. Ahmet onlara mı benziyordu yoksa?

«Çok mütegallibe olmuş Karataş Muhtarı!» dedi Durmuş’a katılmış olmak için. Ama bilmiyordu «mütegalîibe» ne? Her halde toprağa doymaz heriflere verilen ad. Kerimoğlu’ndan dinleyip öğrenmeliydi. Ama sorsa, «Bir bunu bilmiyor musun?» diye kmardı belki.

«En büyük gayem, biraz para yapıp bir eski kamyon, sonra bir yeni kamyon alıp çalışmak. Sonra da mütegallibe zihniyetin devrilmesi için savaşım veren arkadaşlara destek olmak. Çalıp çırpıp varsıllığını büyülten dürzülerin yoksulları ezmesine ifrit oluyorum. Herif, babanın sattığı toprakları bile almanın yolunu buldu, aklım duruyor! Şükrü dayın tapu çıkartacak, mühür basmadı. “Benim tarlamın yanıydı, sınır yanlıştı!..” diyerek motoru yanaştırıp bozdu batırdı. Sonra da, “Şükrü bana bıraksın burayı, istediği parayı vereyim!” diye aracı yolladı. Şükrü dayın razı oldu. Biliyor musun sizin tarlaların ikisi onda?»

Düzmeşe’ye varıvermişlerdi. Çamın ardıcın içinde çok yoksul bir köydü. Bir tek Papur Ahmet vardı içlerinde hali vakti iyice. Bakkal da onun oğlu Ramazan’dı. «(Altı ay yamak olsam Durmuş abiye, çok yer, çok insan tanırım!)» diyordu Ahmet.

Yükü yıkıp döndüler. Gün inmek üzereydi Karataş’a girerken. Köyün üst başında birinci evdi Muhtarın evi. Gübre deliği kararıp duruyordu. «(Ben bu delikten giremez miyim istesem?)»

Durmuş, Bakkal Hüseyin’in avluya çekti kamyonu. Anahtarı verdi kendisine. Babasının evine yürüdü. Evliydi, askerliğini yapıp gelmişti, bir kızı vardı iki yaşında. Ayrılırken elini sıktı Ahmet’in. Öyle sert ki, şaşırdı, etkilendi.

Akşam, ninesiyle bulgur aşı yediler. Sultanca’nın gelini Cemile

72

KARA AHMET DESTANI

bir kâse yoğurt getirmişti. Kaşıkladılar. «İşte böyle Ahmeeeet!.. Altı tavuktan başka mal kalmadı evin önünde. Onca tarlayı satıp gitti. Büyük mü bari yaptırdığı ev?»

Ev yerine kaç bin vermişti bilmiyordu ki! Navrumlu Ali’yle bulmuşlardı. Sonra biriket, çimento, kum almıştı. Ağaca düvece çok gitmişti. Kiremit almıştı. Çok usta parası vermişti. Bir gecede yapılan evlerden değildi. İkibuçuk gözdü şimdi. Buna dönüşmüştü köydeki varlığı babasının. Bir de hastanedeki işi vardı. «(Kaymakamlığımı yapıp bitirdikten sonra, gelip köyüme yaptıracağım ben evi!)» Çildede’ nin altına konduracaktı. Altı bodrumlu, bol camlı. Güzel ağaçlar dikecekti önüne. Bir sorun vardı, su. Dereden yukarıya nasıl çıkabilirdi? Bir «fen» de bunun için bulabilirdi belki.

Sabah biraz erken kalktı. Filenin içine tıktı iki parça çamaşırını. «Durmuş abime söz verdim. Gel dedi, gelirim dedim. Okullar açılasıya dolaşayım. Senin yanma gene gelirim…» dedi, elini öptü ninesinin. Sığır hergele yeni çıkıyordu. Saç kurmuş, ekmek edenler vardı. Yanık uğra kokuyordu köyün üstündeki hava. Önce Kerimoğ-lugü’in, sonra Bakkal Hüseyin’in evine uğradı. Kamyonu çalıştırmış, Bakkal Hüseyin’den para alıyordu Durmuş. Ahmet’in 20 lirası vardı. Köye geleli sadece beş kibrit parası vermişti ninesi için.

Sığırtmaç Hamdi de kocalmıştı. Artık kesmiyordu birer ikişer ağaran sakallarını. Zaten seyrekti. Tam örtmüyordu çenesini. Coğrafya Atlası’ndaki Çinlinin yüzüne çok benziyordu yüzü. «Allahaısmarladık dayın!..» dedi Durmuş. O da, «Güle güle, hayırlı yolculuk!..» dedi, elini salladı. Çinliler gibi de kısa boyluydu.

Yel gibi gidiyordu altlarında boş kamyon. Bu yolları, Dereköy’ den ötedeki göçmenlerin Orhaniye köyüne kadar biliyordu. İlçeye gitmişlerdi babasıyla. Uzun yoldu. Git git bitmemişti o zaman, eşekle. Şimdi göz açıp yumasıya kalmıyordu. Orhaniye’ye kıvrıldılar. Taş-pmar, Yılanlı Boğazı, Bayındır, Kırlı, Dervent Boğazı’nı geçtiler. Taşlı, dar bir yoldu. «Ancak yazları çalışır! Yaz bitti mi çamurlamr. Öteki mevsimlerde Denizli’ye inmek gerekirse, Dinar yanlarından dolaşırız. Şimdi iyi.  İstersen sana Denizli’yi de gösterebilirim köylüm…»

Boş kamyon, boş yol. Arada bir sigara yakıyordu Durmuş. Arada bir davar sürüsüne rastlıyor, korna çalıyordu. Ne önünden gelen vardı, ne ardından. Sarp dağların arasından geçiyordu Dervent Bo-

KARA AHMET DESTANI

73

 

 

gazı. Taşlar kırılmış, yuvarlanmıştı eteklere. Düzleri karaçalılar örtmüştü. Çaltı köyü başka bir yoksulluğun yuvasıydı. «İşte burası da Hambat ovası köylüm! Az ilerde uçak alanı vardı eskiden. Abim filan gelip çalışmıştı yapımında. Sonradan battal oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın içinde bir tane düşmüştü. Uçak değil «ııçankale»ydi. Kıt kımır aklım eriyor, ya İngilizdi, ya Alman… Sağda Acıgöl. Tutuklu gibi bir su. Titreşiyor üzerindeki hava. Git git bitmez bu ova…»

Çardak’ta beton yapılar yapılıyor. Ama ne kadar toz ortalık. Orak makineleri, tek tük traktörler görünüyor. Aşağı doğru büyük şose başlıyor. İzmir’den, Aydm’dan Afyon’a, Konya’ya kamyonlar, Ankara’ya özel otomobiller akıyor. Bir o kadar da yukardan aşağıya akan var. Göçmenlerin köyü Hamdiye, büyüyüp belediyelik olmuş. Kaklık yanları kırlık. Sollayıp Denizli’ye giriyor Durmuş’un sürdüğü kamyon. Delikli Çınar’a kadar varıp dönüyor: Yarımşar ekmeğe kebap döldurtuyor iki tane. «Sanayi» diye bir yere çekip yiyorlar. Her yan oto onarımcısı, doğrultmacı, ayarcı, kir içinde çıraklar. Bir dondurmacı geçiyor. İki külah döldurtuyor, sonra sürüyorlar. Sarayköy’e aşağı gidip Menderes’i geçiyorlar. Burhaniye, Horsunlu, Kuyucak, Nazilli. Bu gezide görüp geçtiği yerleri bir deftere sırayla yazmayı çok istedi Ahmet. Ama ne defter almıştı, ne kalem.

«Türkiye’den güzel ülke var mıdır dünyada Durmuş abi?»

Savurup sigarasını, «Yoktur köylüm!» dedi Kerimoğlu’nun oğlu.

«En güçlü ulus da Türk ulusudur değil mi?»

Onaylamakta gecikiyor Durmuş: «Ne hususta?»

«Her hususta canım…»

«Valla… Güreşte desen “belki” diyebilirdim, onda da geçtiler bizi; sondan birinci geliyoruz!»

«Güreşe bakma! Öteki hususlarda…»

«Hangi hususlarda mesela?»

«Mesela savaşta!..»

«Neremiz güçlü savaşta?»

«Her yanımız! Biz dünyada her ulusu yeneriz!..»

Gülüyor Karataşîı şoför Durmuş.

«Bir Türk dünyaya bedeldir, ne gülüyorsun?»

«Savaşta güçlü olmak için sanayide güçlü olmalı…»

«Güçlü değil miyiz sanayide?»

74

KARA AHMET DESTANI

«Nasıl güçlü? Baksana, şu kamyon İngiliz, gelen İtalyan, giden otomobil Amerikan, gelen jeep Amerikan, gelen minibüs Alman! Hepsi böyle Alman, İtalyan, İngiliz, Amerikan… Nazilli’de bir basma fabrikası var, onu da Sovyetler Birliği kurdu Atatürk sağken. Şu gelen traktör de Amerikan; bak dingilli…»

«Biz istesek Yunanistan’ı alamaz mıyız?»

Güldü Durmuş, «Bilmem!» dedi bozmadan. •   «Avrupa’yı alamaz mıyız?»

«Bilmem…»

«Yenemez miyiz Sovyetler’i filan?»

«Bilmem…»

«Beni kızdırmak için böyle diyorsun!..»

«Niçin kızdırayım? Sen okulda okudun, ama yapmadın askerlik! Görmedin büyük şehirleri, büyük fabrikaları, araçları. Biz, gerekirse yurdumuzu savunabiliriz kahramanca. Ama ötesine aklım ermez. Dünyada çok ulus var, Sovyetler filan çok ilerledi! Biz…»

«Biz de geri kaldık öyle mi?»

«Geri, yoksul, hem de cahil…»

«Padişahlar yüzünden değil mi?..»

«Siyasete aklım ermiyor köylüm! Yalnız, çok düşmanımız var dışarda, içerde; her biri ötekinden baskın…»

Bildiklerine uymuyordu Durmuş’un söyledikleri. Bu gidişle, yarayışlı bir tek bilgi çıkmayacaktı günlerce deşse. Bozuluyordu.

«İzmir’de bir Enternasyonal Fuar var. Uluslararası sergi demek. Almanya, Amerika, Sovyetler Birliği, İtalya, Fransa, her ülke vede bizim yerli firmalar, mallarını sergiliyor. Ağustos eylüldür açık zamanı. Görmeni isterim. Yalnız, yanında bu işlerden anlayan bir arkadaş olacak. Ben üç sefer gezdim, hâlâ tam göremedim. Pastacı Ham-za var, bizim Ortaköylü. Epey oluyor, bırakıp gitmiş. Bir de onunla gezdik, şaşırdım: Nasıl göremedim kendi kendime onları?»

«Neleri Durmuş abi?»

«Haa; söylemedim. Mesela bizden de var epey firma. Nohut bile var sergilediklerinde! Yün, yapağı, kolonya, sabun, maden, cevher; hepsi ya hammadde, ya kıvır zıvır! Öteki devletlerse, makine, motor, fen üzerine işler. Kamyon, su motoru, traktör. Onlar işlenmiş fabrika malı, biz topraktan çıkan, ağaçta biten, hayvanın derisi, tüyü; yani iş-

KARA AHMET DESTANI                            75

lenmemiş hammadde! “Bu ikisi dünyada zor yarışır hemşerim!” dedi bizim Hamza. İki üç yıl düşündüm bu sözün anlamını, spnunda Hamza hemşerimize hak verdim. Neden hak verdim? Çünkü başka türlü çıkamadım içinden!..»

Azdan azdan kalabalıklaşıyordu yol. Şimdi namlu gibi iki göz, kerpeten gibi iki el’di direksiyondaki köylüsü. Azalttı konuşmasını. «Şu da Menderes efendimizin çiftliğine giden şose!  Burası  Aydın! Bakımlı illerinden Türkiye’nin. Öteden beri bolluk sayılır. Ama burda da yoktur şu diyecek fabrika, ağır sanayi mesela!..» «Durmuş abi, Enternasyonal Fuar şimdi açık mı?» «Sergi zamanı ağustos eylül…» «Okullar açılmadan çok isterim görmek!» «Görürsün, vaktin var. Çok da görülecek var…» Ekledi: «Sade Fuar’da değil, her yerde. İstanbul’da, Ankara’da… Ama görmekte iş yok! İş gördüğünü anlamakta!..» Sığır yüklü bir kamyon gidiyordu. Solladı Durmuş: «Anlamakta da iş yok. Başında uygun bir devletin olup yapabilmek anladıklarını! Yaa aslan köylüm!..»

İzmir’e doğruydu gidişleri. Oradan mı döneceklerdi Manisa’ya? Yoksa arada bir yol vardı da sapacaklar mıydı? «(İzmir’e girsek de Pastacı Hamza hemşerimizi bir görsek!») diyordu içinden. Germen-cik’i geçtiler. Söyledi içindekini.

«Tabii, tabii görebiliriz hemşerimizi! Birer de mahallebi yeriz hatta. Fakat görmek değil de asıl, oturup konuşmak, gezmek birlikte, dinlemek anlattıklarını…»

«Vaktimiz yok değil mi?» «Vaktimiz yok, vakti yok!..»

Başını döndürüp bakıyor, hayranlıkla süzüyordu Durmuş’u. «(Seninle gezmek, konuşmak da yararlı Durmuş abi! Bu kadar olabileceğini sanmazdım!)» Çok zordu duygularını anlatmak. «Beş dakika uğrarız çalıştığı pastaneye!»

Su serpildi yüreğine. Selçuk’ta kar şerbeti içtiler. «Akşam olmadan Salihli’yi tutarak, kiremit sırasına girmemiz gerekiyor köylüm! Sabahleyin doldurduk mu yallah! Yol iyi olsa Sarıgöl’den gider, sana bir de oraları gösterirdim. Ama yola güvenemem…» «Pastacı hemşerimizi görsek yeter bu sefer.» «Bir on dakika, belki bir çeyrek…»

76

KARA AHMET DESTANI

Ahmet bir de buralarda otların gürlüğüne, doğanın kudurmuş gibi yeşermesine şaştı. Gaziemir’i geçip Karabağlar’dan girdiler. Til-kilik’te yemek yediler. Geçtiler hemşerilerinin çalıştığı pastaneye.

Tokalaşmadan önce elini önlüğüne sildi Hamza. Hoşgeliş etti Durmuş’a, Ahmet’e. «Gene öyle koyup geldiğim gibi mi bizim Erle Çukuru? Bir değişme yok mu Ortaköy’de filan?» diye sordu. «Oturun birer çay söyleyeyim size…»

«Biz birer mahallebi yiyelim hemşerim!» dedi Durmuş. «Ahmet köylüme çok söz ettim senden. Biz esas Ahmet’in seninle tanışması için uğradık. Senin de, bizim de vaktimizin geniş olduğu bir gün işallah, birlikte gezeriz. Villa Çay Bahçesi’ne oturur konuşuruz Fuar’ da; hani oturmuştuk bir…»

«Nereye böyle bomboş kamyonla?»

«Bol taş var bizim o yanlarda! Bir de fasulye, anason! Onların da zamanı değil. Salihli’den kiremit dolduracağız…»

Karayağız, kavruktu Hamza. Ufak tefek sayılırdı. Bıyığı sakalı yoktu. Gösterişsiz adamdı. Kabarmadan duruyor, «Ortaköy gibi bir köyden çıktım, İzmir’de pasta ustası oldum!» diye şişinmiyordu. Ma-hallebileri yediler. Birer sigara yaktılar Durmuş’la. «Geçerken uğra-yabilirseniz ablama bir paket göndereyim. Kendimiz gidemiyoruz, mektup yazamıyoruz… Yarm öğleye filan döner misiniz?»

«Hazırla koy; uğrarız!» dedi Durmuş.

Kalktılar çabuk.

«Böyle koştura koştura gidiyoruz diye kusıura bakma köylüm! Bir gün mal yükleriz bizim o yanlardan. Yıkarız İzmir’e, kalırız bir gece. Mal yükleriz burdan… O zaman iyi gezme olur. Bu sefer boş geldik. Bir an önce Salihli’yi tutsak iyi olur…» Bornova altından çıkıp gittiler. Uğur Kiremit’in önüne çektiler kamyonu. Yarın sabah dolduracaklardı üç bin. Parasını yatırdılar. Çok kamyon vardı önde. Çok da geliyordu arkadan…

Sinemaya gittiler Banazlı iki müşteriyle. Tak tak tak, durmadan silah attılar, sonra bir Kızılderili köyünü yaktılar filmde. Hava rüzgârsızdı. On yerinden gaz dökmek gerekti köyü tutuşturmak için. Kuru otlar bile zor yanıyordu. Evler tutuşmadan çocuklarını kucaklayıp, mallarını sürüp çıktılar. Bir türlü anlayamadı Ahmet nedeni neydi bu

KARA AHMET DESTANI

77

yangının? Gece kamyonda yattılar. Bir gocuğu, bir battaniyesi vardı Durmuş’un. Bölüştüler… Banazlılar “karıya” gittiler.

İnip gittikleri yoldan çıkıp geldiler ertesi gün akşam olurken. Kiremidin yarısını indirdiler, yardım etti Ahmet. Sonra aldı filesini, gitti ninesinin evine. Öptü gene Irazca. «Bu kadar er döneceğini ummuyordum!..» dedi kokladı.

«Ben de ummuyordum. Umsam alır mıydım fileyi? Bir iş çıkarsa gene götürecek Durmuş abi. Söz verdi. Öyle çok bilgisi var Durmuş abinin, şaştım!..»

«Çok mu şaştın? Çok mu bilgisi var Durmuş abi’nin?»

«Çok çok!» dedi Ahmet. «Sen ne yaptın nineşim? Yaktın mı Muhtar olacak cımbıldağm samanlığını?»

«Yakarım işallah! Her işin vakti var…»

* **

Bir ay kadar sonra İstanbul’a işi çıktı Durmuş’un. Önce Bur-dur’a gidip Askeriye köyünden ceviz kütükleri yüklediler. Sarıp bağladılar zincirlerle. Sonra tut ettiler Dinar, Afyon, Eskişehir üstünden İstanbul!.. Harem İskelesi’nden vapurla Sirkeci’ye geçip oradan da Çemberlitaş’m altına Tavukpazarı denen yere yıktılar yükü. Topka-pı’ya gidip yattılar. Sonra Ahmet kaldı, Durmuş Mahmutpaşa’dan montgomeri, blucin, kot yükledi Burdur’a. Bir haftaya kadar gelecekti. Topkapı’da Gül Turizm yazıhanesinde yatıp kalkacak, gündüzleri de İstanbul’un kazanında pişecekti Ahmet.

Birinci gün bir yere kıpırdayamadı. İkinci gün kıpırdayamadı. Üçüncü gün, kimbilir ne düşündülerse, koğdular Gül Turizm’in asılları köylü, ama şehir göreneğini tez kapmış yöneticileri. Yürüdü, Ta-vukpazan’nda, ceviz kütüğü yıktıkları yeri buldu. «Eee, bana ne yani?» dedi adam, oynattı omuzlarını. «Ben böyle senin gibi her çaresiz kalanı kollayacak olsam, bu işim gibi bir iş daha kurmam gerekir! İstanbul derin denizdir oğlum. Daldın mı yüzme bileceksin. Bilmezsen batarsın. Salla kollarını; önce suyun üstünde durmayı öğren, sonra kulaçlamayı…»

On lirası kalmıştı, başka parası yoktu. Döndü Çemberlitaş’m, Mjsırçarşısı’nm oralarda. Keşke gelmeseydi; geldi, karmaşaydı! «On-

 U11S1A1M

ca yol geldikten sonra dönüp gitmek olur mu? Gelmişken gez İstanbul’u öğren!..» Öğreniyordu işte! «Herr!..» deseler ağlayacaktı. Gittikçe büyüyordu çaresizliği.

Dönüp yeniden Gül Turizm yazıhanesine gitmeyi, yalvarıp yakarmayı denese nasıl olurdu? Dikildi birden: «(Dünyada yalvarıp yakarmam! Eller nasıl oluyorsa ben de olurum! Fakat Durmuş abim beni nasıl bulacak? Ben onu nasıl bulacağım?)»

Yürüdü, Sirkeci, Eminönü… «(Yük taşırım istasyonda!..)» diye düşündü. Aslanların ağzındaydı orada iş. Köprü’den yürüdü. Kara-köy’e geçti. Kadıköy vapur iskelesinde gezindi. Yeniden yürüdü Köp-rü’nün üstünden. Ayakkabı bağı, don lastiği, ağızlık, anahtarlık, sigara, çakmak, çakmaktaşı, kolye, tespih, gözlük; herkes bir şey almış satıyordu. İbrahim’i o sırada tamdı.

Kayseri’nin Develi ilçesindendi İbrahim. Gözlük satıyordu. Bir lira kazanıyordu gözlük başına. Galata’da toptancısı vardı. Kaçak gözlüklerdi. Yeşil, kahverengi, vapur dumanı…

«On liraya gözlükler!.. On liraya Avrupa gözlükleri!.. Birinci kalite gözlükler on liraya!.. Sapında çelik var, kırılmaz gözlükler on liraya!.. En son teknikle yapılmış dumanlı gözlükler on liraya…»

Kendisi kadardı. Sırtında ince bir gömlek. Ayaklarında beyaz lastikler. Başı açık. Gülen bir yüzü vardı. Gözlükleri bir kucak patlıcan gibi kucaklamıştı. Bağırıyordu. Ahmet de bakıyordu.

Bir adam iki tane aldı.

Bir kadın durup sordu usulca: «Yerli malı mı bunlar?» Kızmış gibi yaptı uzman satıcı: «Yok bayan, ayıp ettin! Hakiki Avrupa gözlükleri; Avrupaa!..»

Geçip gitti kadın.

Bir başka kadın geldi: «Galiba erkek gözlüğü hepsi? Bayanlar için yok mu evladım?..»

Ona da anlatmaya çalıştı: «Hem baylara, hem bayanlara hanım teyze bunlar! Saatler gibi pratik gözlükleer… Gözlerin bozulmasını önler, hakiki yosun yeşili, vapur dumanı gözlükleeer… Filtreli, yeni icat, güneşin zararlı ışınlarını süzen gözlükler… Gözleri pislikten, güneşten koruyan gözlükler… En teknik yeniliklerle, birinci kalite camdan, kırılmaz saplı, içinden çelikli hakiki Avrupa gözlükleri… On

KARA AHMET DESTANI

79

liraya bir tek camım vermezler, on liraya!.. Dükkânlarda 100 lira, 200 lira, bizde sadece on liraya!..»

Bayan da alıp geçti bir tane. Sağma soluna bakıp bağırırken birden var gücüyle koşmağa başladı İbrahim. İzlemek için Ahmet de koştu. Eminönü yakınında bir merdivenden kayıp geri geliyordu. Ahmet güçlük çekiyordu izlemekte. Yalova İskelesi’nde durdu. «On liraya gözlükler…» dedi usulca. «Yansımaya karşı da korur gözleri, bulaşıcı hastalıklara karşı da korur… Göz nezlesini önler… Bir alan iki tane alıyor, ikisi yirmi liraya, oğlunuza kızınıza armağaaan!..»

Gene bir metre yakımndaydı Ahmet. Görmez olur mu, cin gibiydi. Görmezlikten geliyordu. Bir tane daha sattı orada. Gülümsedi Ahmet’e. Tek on lirası vardı. Verip alacaktı nerdeyse bir tane. Yan yan geldi, yanında durdu Ahmet’in. «Gözlükler on liraya!..» dedi, yarım metre kadar sürdü Ahmet’i öteye. «Gözlükler ors liraya!..» Ne olsa yukarısı başkaydı. Bir elinde gözlükler, bir elinde Ahmet’in eli, yürüdü. Kadıköy İskelesi’ne geldiler.  Sordu  birden:

«Sen de Kayseri’den misin?»

«Cık!» etti Ahmet.

«Bizim Develi’den sandım seni; köyünden…»

«Burdurluyum! Yeşilova’nın köyünden…»

«Olsun! Köylüler birbirinin kardeşidir…»

«Ama biz şehirde duruyoruz?..»

«Gariban garibanın kardeşidir.»

«Sen gariban mısın?»

«Gözlük satıyorum, garibanım… Bütün yaz satacağım. Sonra Develi’ye gidip okuyacağım…»

«Hangi okulda okuyacaksın?»

«Orta son’da…»

«Ben daha başlamadım.»

«Bitirdin mi ilki?»

«Bu yıl…»

«Geç kalmışsın?»

«Köyde okul yoktu…»

«Nerde okudun ilki?»

«Şehire göçtük canım…»

«Bu güz başlayacak mısın orta’ya?»

80

KARA AHMET DESTANI

«İstiyorum  ama…»

«Ama’sı ne?»

«Babam…»

«Yok mu baban?»

«Var da…»

«Gönlü mü olmuyor?»

«Babam   diyor ki…»

Birden gözleri doluverdi Ahmet’in.

«On liraya gözlükler!..» •Neden her giz’ini söylemeğe başlamıştı birden?..»

«Gözlükler on liraya!..»

Belki de yankesicinin, cepçinin biriydi.

«Burda nerde kalıyorsun?»

«Hiçbir yerde…»

«Çok oldu mu geleli?»

Anlattı bir bir. Ne vardı saklanacak? «Gariban garibanın kardeşidir» madem! Belki elinden bir iyilik gelirdi. Geçer giderdi kötülük gelecek olursa. Durmuş abi, «Şehirde her türlü kötülük vardır, tetik durmak gerekir!» diyordu. Birden çok kızmağa başladı ona.. Hiçbir yeterli deneyi yokken atıp gitmişti zorlukların ortasına. Buluşmaları nasıl olacaktı? Nasıl bekleyecekti Gül Turizm’in oratara gidip? Nasıl binecekti dolmuşa, otobüse? Var mıydı parası?

«Üzülme, seninle yemek yeriz. Paran yoktur…»

«Param var…» dedi sıkılarak.

«Olsun; birlikte yeriz…»

Denizin yüzünde sallanıp duran «kayık lokanta»lar vardı. Geçip birine oturdular o gün. Balık yediler birer, kocaman. On lira ödedi İbrahim ikisine. Ahmet’in sadece on lirası olduğu da o zaman anla-.şıldı. «Olsun!.. Ben burada kazanıp Develi’de okuyorum. Anam bacılarım var. Biz Develi’de birinci değilsek ikinciyiz!..» Durup bekledi. «Birinciyiz…» Bekledi, Ahmet sorsun.

Ahmet: «(Çalışkan olunca birinci olur, tabii!..)»

Kızdı Ahmet’in ilgisizliğine. «Biz Develi’de yoksullukta birinciyiz Ahmet Kara!» deyip sustu.

Balıkları yer yemez kaldırdı Ahmet’i. «Oysa ne varsıllar var Develi’de! Burda da çok var hemşerilerimiz! Yeşilova’dan var mı?»

KARA AHMET DESTANI

81

i

«Hiç bilmiyorum!»

«Burdur’dan?»

«Bilmiyorum! Belki Necip Bey var. Bizim köy onundu. Satıp geldi. Boğaz’dan büyük otel aldı…»

«Bizim Kayseri’den tonla! Develi’den de çok var. Neden biz yoksullukta birinciyiz bil bakalım. Bak bunu ciddi soruyorum. Düşün, bir hafta süre sana. Sonra söyle…»

Galata’daki gözlük toptancısına gittiler o gün. Cebindeki parayı döktü, elli gözlük aldı. Ahmet dışarda duruyordu. Geldi, «Haydi!..» dedi. Akşam oluyordu. Bakırköy Şirinevler’e gittiler. Helva ekmek aldı İbrahim. Bir yapıda işçiydi hemşerileri. Altı kat çıkacaklardı yeni apartmanı. Yeni yapının iki odasını sıvamışlar, pencerelerine naylon geçirmişlerdi. Bir yorganın altında yattılar. Boşalan çimento torbalarım özenle biriktiriyorlar, seriyorlardı altlarına.

Hemşerilerden Koç Hakkı vardı. Ahmet’in uyuduğunu sanarak: «Her acıdığını getirmeyeceksin böyle! Peygamber misin ümmet kayırıyorsun? Bırak garibanları Allah kendi düşünsün! Karışma işine!» diye kafa tuttu. İbrahim karşılık verdi. Sabahı ettiler.

Sabahleyin İbrahim yorganım aldı. «Allasmarladık!» dedi hem-şerilerine. Bir kutunun içinde, Ahmet’in kucağındaydı gözlükler. «Sa-rayburnu’nda başka bir yapıda kalırız. Belki daha iyidir ordaki hem-seriler. Çoktur bizim Kayseri’den burda adam. İyileri olmaz olur mu?» Trene bindiler. Yorganı gene öyle sıvanmış bir alt kat odasına bırakıp koştular. Sirkeci garında sattılar üç gözlük. Köprü’ye çıktılar gene. O gün yakalandılar. «On liraya gözlükler, on liraya…» derken omzundan kavradı polisin eli. Burun kılları dışa fırlamış. Bilekleri kara iri bir kır adamından olmaydı polis. Çok sarp dağlardan inip gelmişti. «İtoğlisi!» diye çekti merdivenlere. «Yörri!..»

«Abi abi!..» diye direniyordu İbrahim.

«Künde elli gözlik, yüz gözlik, benni görince de kaçirsin! Sor-mez misin usulünü öteki sıpelerden?..»

Gözlükleri aldı elinden, Ahmet’i saldı. Kulaklarında da kara kıllar çıkmıştı. Göbeğinin sağına kaymıştı tabancası. Copu yoktu. Un-kapam’na doğru gittiler. Hal’de sebze sandıklarının, kasaların arasında bir yerde durdu polis. Oturdu bir kasanın üstüne. Göğüs cebinden defterini çıkardı. Tutanak yazacaktı.

82

KARA AHMET DESTANI

«Babanin addi? Ananin addi? Köyyin addi? Yaşın addi?» Güldü sorarken. O sırada eli bayraklı, önlüklü kızlar oğlanlar geçiyordu. Neyin nesiydiler bu kargaşanın içinde? Ne bayramıydı? Tatil değil miydi okullar? Önden belki ellisi trampet çalarak gidiyordu. Yanlarda kısa pantolon giymiş öğretmenler vardı. Bayrakları yüksek, çok yüksekti. Nasıl geçeceklerdi bir tünel filan gelirse? «Madema gözlik satacaksin yoldan dışa ne çıkarsın itoğlisi!..»

«Tövbe çıkmış değilim abisi!» dedi İbrahim, inadı birden bıraktı. «Ben Develi’den yeni geldim, üç gün oldu başlayalı, bilmiyorum! Herkesin geçtiği köprüden ben de geçerim abisi; söyle emret!..»

«İtoğlisi!.. İkki haftedir kaçarsin! Herkese haftelik otizdir. Kırk olan var. Şimdi yatıracaksin ikki hafteliği, satacaksin hür! Kimse teline tokunemez itoğlisi…» Baktı İbrahim’in gözlerine. Sonra Ahmet’e geçti. «Seni de bileyorim, yeni geldin, satacaksen sen de otiz vereceksin her hafte…»

Ellerini açıp kapadı, birini polisin dizine koydu İbrahim: «Çok haklısın abisi! Ben yolsuzluk ettim. Fakat cahillikten! Sen bizden yirmi alsan, bir abi olarak, hem de iki haftalık değil bir haftalık versem, sayende satışımı yapsam olmaz mı Nevzat abi?»

«Vay bokyiyen! Biliyorsun adımı filan? Kattiyyen olamazdı, ama sevdim seni! Bir haftalık vereceksin, otuz vereceksin. Otuzdan aşağı olmaz. Köprü’de satanlar otuz verir…» Döndü Ahmet’e «Sen de satacak mısın? Saklı satmak yok. İtin götünde satsan yakalarım! Sata-caksan söyle adını. Künyeni yazayım. Haftalığını ver, sat…»

«O daha yeni geldi Nevzat abi! Bilmiyor fiatlarmı bile…»

«İtoğlusu! Bilmiyorum sanıyorsan aklanıyorsun! Her şeyi biliyorum. Kokumu aldın mı fırlayıp kaçıyorsun. Ama yakaladım mı yavru yavru konuşuyorsun…»

Hâlâ geçiyordu bayraklarıyla çocuklar. İbrahim çıkardı otuz lira sokuşturdu Nevzat abisinin eline. Kulaklarının kılları diklendi. Çatıldı kaşları. Parayı koydu cebine, yere göğe baktı, burnunun tınazını düzeltti, «Tamam!» dedi. «Bu yavru satmayacak…»

«Satacak!..» dedi İbrahim. «Onu bir hafta hoşgöreceksin. Beni nasıl gördün? Yapabilirse o da verecek otuz otuz. Haftada birer gün sana, ötesi bize, Allah bereket versin Nevzat abi…»

«İtoğlusu!..» Gözlükleri geri verdi gülerek. Defterini soktu ce-

KARA AHMET DESTANI

83

bine. Kalktı, pantolonunun ardını çırptı köyde gübreli bir yere oturup kalkmış gibi. «Salı günleri sizin ödemeler. Ben geçerken koyacaksınız cebime. Artık eksik dinlemem. İstanbul bunun burası! Deveden büyük fil var…» Yandaki yazıhanelerden birine girdi sonra.

İbrahim’le Ahmet fırladılar. «On liraya gözlükleeer!.. Avrupa Avusturya gözlüklerii!.. Son moda şık artistlerin takındığı gözlükler, Viyana’da yapıldı bunlar!.. On lirayaaa!..» Köprü’nün üstünde, merdivenlerde uzun uzun bağırıyorlar, birer ikişer satıyorlardı.

«Satış bitsin gidelim, kefil olayım, sen de başla! Bana da Kay-narca’da oturan. Murat abi kefil oldu. Gariban garibanın kardeşi tabii. Fena değil bu meslek. Gideri çok. Birazını da insan kendi yer. Haftada iki sinemaya gitmezsen olmaz. Gene de bereket versin. 1500, 2000 götürebiliriz memlekete! Sen de bir 1000 yapsan fena mı? Fazlasına gerek yok. Birinciliği kaptırmağa da gerek yok…» Güldü san san. Göz kırptı Ahmet Kara’ya…

«(Ben bir 1000 yapsam; ohhoooo!..)»

«Haydi, on liraya gözlükler, haydi!..»

Gezen arabalarda piyaz satılıyordu. Ahmet en çok “kayık lokantalardaki balıkları seviyordu. Ama pahalıydı. Bazı günler vapura binip sata sata Adalar’a, Kadıköy’e geçiyorlar, parka oturup helva ekmek yiyorlar, gene sata sata Köprü’ye geliyorlardı. Oradan Saraybur-nu’na yatmağa gidiyorlardı. «Anam hasta» diye mektup alan bir hem-şerinin sattığı yorganı aldılar Ahmet’e. Çimento torbalarının kâğıtlarını silktiler güzelce, serdiler yere. Ayrı bir yatağı oldu Ahmet Ka-ra’nm. Düzene girmişti işleri. Erken kalkıp fırlıyorlar, biri bir yandan, biri öbür yandan, satabildikleri kadar satıp toptancıya gidiyorlar, para yatırıp yenilerini alıyorlardı. Bazen karınlarını doyurup gidiyorlardı yattıkları yapıya, bazen doyurmadan. Salıdan salıya düzenle veriyorlardı «Nevzat abi»nin parasını. Haftada iki sinemaya gidiyorlardı. Bir gün de tenekeyle su kaynatıp yıkanıyorlardı gece. Ahmet’e işportadan çamaşır aldılar, bir de havlu. «İnsan kazandığını biriktirebilse dünya olur! Harcı çoktur şehrin!..»

Bol yıldızlı, gürültülü oluyordu geceler. Bir acayip uğultulu… İki gece tâ yukarda temiz kalıpların üstünde yattılar. Öz geçmişlerini anlattılar biribirlerine. Derinlerde saklı özlemlerini… Bütün kardeşlerini everecekti İbrahim. Kendi de evlenip anasını yanma alacaktı. Liseyi

84

KARA AHMET DESTANI

bitirdikten sonra Teknik Üniversite’nin elektrik bölümüne girecekti. En çok para elektrik mühendisliğinde vardı. Gerekirse para yedirecekti o bölüme girebilmek için. Paranın açmadığı kapı mı vardı? Bin yetmezse iki bin verecekti. Biriktirecekti onu da lise bitene kadar. Liseye başlayınca yüzer yüzer yatıracaktı bankaya torpil parasını. «İlk maaşımla manto almak istiyorum anama, ahtım var! Kendisine söz verdim…» Denizin yüzünde bile renk renk ışıklar; adını bildikleri, bilmedikleri semtler bol çiçekli bahçeler gibi kaynaşıp duruyordu; sabaha kadar sönmüyordu…

Bir gün de Tünel’den Beyoğlu’na çıktılar. Gözlükleri erken bitirmişlerdi. Bütün İstiklâl Caddesi’ni yürüdüler yukarıya. Taksim’de biraz dolaşıp bir pastanede sütlaç yediler. Gireni çıkanı, kızları, kızların erkek arkadaşlarını seyrettiler. Ne insanlar vardı dünyada. Belki beş kuruş kazanmamışlardı. Yiyorlardı tıkır tıkır!

Ahmet Karataş’tan Burdur’a niçin gittiklerini, nasıl gittiklerini anlattı. Köyde düşmanlarının karşısında yapayalnız kalan ninesini, Muhtarın mavi boncuk taşından traktörünü, sürdüğü meraları, aldığı kredileri,anlattı. Kerimoğlu’nun, «Önümüzde önder olsa biz onların mına koruz, önder yok!» deyişini anlattı. Sekiz’de sinemaya girdiler. Şifalı sıcak suların çıktığı dağ kasabasından geçen bir seviyi anlatıyordu film. Sonunda döğüş oluyordu. Bir kişi çok kişiyi doğuyordu. «Döğüş olmayan film görmedim!» diyordu İbrahim. Var mı, yok mu bilmiyordu Ahmet, çok görmemişti.

«Seninle biz ne iyi arkadaşız şaşıyorum!» dedi bir gün İbrahim. «Hem de korkuyorum filmlerdeki gibi bitebilir bu dostluk…»

«Neden bitebilir, kim bitirebilir?»

«İnsanın içinde kötülük vardır. Ya sen, ya ben bir kalleşlik yaparak bitirebiliriz kötü biçimde. Çünkü zordur içimizden fışkıran kötülüğü durdurmak!»

Başını yere eğip düşünmeğe başladı Ahmet.

«Belki en iyisi, biribirimizle kötü olmadan ayrılmak…»

«Ben seninle küsmen!..» dedi Ahmet.

«Ben de küsmek istemem deee…»

«Sen ne yaparsan yap, küsmem ben!..»

«Elinden paralarını alsam da mı küsmezsin?»

Paralarını pantolon cebinde saklıyor, içinden iple boğuyordu Ah-

KARA AHMET DESTANI

85

met. Akşamlan başının altına alıyordu pantolonunu dürüp büküp. İbrahim’in bir banka cüzdanı vardı. Yatırıyordu ara sıra gidip. Ne kadar parası varsa çıkarıp uzattı İbrahim’e: «Aklına bir şey gelmesin, hepsini al buyur! Sen olmasan kazanamazdım…» dedi.

Eliyle itti Ahmet’in elini İbrahim. Yüzaşağı kapandı, konuşmadı sabaha kadar. Ahmet sabah uyanıp baktı, İbrahim yoktu. Parasına baktı duruyordu. Giyindi. Elini yüzünü gelişigüzel yıkayıp koştu. Sirkeci garından, Eminönü’nden Köprü’ye çıktı. Altını üstünü, bu başını, o başını, adım adım dolaştı, yoktu! Gene gözlük sattı: «On liraya gözlükler!.. Avrupa gözlükleri on liraya!.. Kendinize alın, eşinize alın, çocuklarınıza aim!.. En son tekniklerle Avusturya’nın Viyana şehrinde yapılmış modern gözlükler, parayla değil, on liraya!..» diye bağırdı. Gözlerinin kuyruklarıyla hep arkadaşını aradı. Sanki şaşırtmak için bir muziplik yapmıştı! Ummadığı bir zamanda çıkıp gelecek, «Deee!..» diyecekti. Öğleden sonra Galata’daki toptancıya gitti, sordu: «İbrahim…»

«İbrahim kesti hesabını…»

«Gitti mi Develi’ye?»

«Bilmiyorum; benden kesti!..»

Akşam gene Sarayburnu’ndaki yapıya döndü. Yatacak yer için gelirdi belki. Çünkü yorganı da oradaydı, orada bırakmıştı sabahleyin. Öğlene doğru uğrayıp almış, vedalaşmış hemşerileriyle. «Arkadaşım kusura bakmasın! Gitmem gerekiyor! Gelirse gene arkadaşlık ederiz yeniye!…» demiş.

Bir hafta kadar daha sattı gözlük. Sonra Topkapı’ya gitti. Gül Turizm yöneticilerine sordu gelip gidiyor mu Durmuş abisi?

«Çoktandır görünmüyor…» dediler.

İlle onu mu bekleyecekti köye dönmek için? Yorganı yarı fiyatına sattı. Aksaray’daki dükkânların birine girip kma aldı. Bir elektrik feneri aradı. Ninesine gidecek en iyi armağan bunlardı. Kendisi de özenir dururdu bir tane alsın. İki pilli, Çin yapısı olsun. Bulup onu da aldı. Harem İskelesi’ne geçti. Burdur’a varmayacak, Çardak yanından’ girecekti köye. Otobüsten indikten sonra taşıt bulabilir miydi acaba? Dinar’a kadar alsa, oradan gidebilir miydi?

Orada biri dedi: «Niçin trenle gitmiyorsun? Ucuz…»

Yürüdü Haydarpaşa garına. Çardak diye bilet istedi.

86

KARA AHMET DESTANI

«Nerenin?»

«Denizli’nin!»

Bir cebinde esas parası vardı, içinden iple boğuk. Bir cebinde yol parası. Filesi elindeydi. Saat 11.10’da kalkıyordu tren. Eskişehir, Kütahya, Afyon çok dolaşacaktı. Ama ucuz…

Yarı doluydu bindiği üçüncü mevki vagon. Afyon’da aktarma olacaktı. Pendik’e gelince boş Burdur vagonu olduğunu söyledi bilet-çi. «Karakuyu’ya kadar gidersin. Burda ne işin var, geç oraya…» Üç vagon ileriye geçti. İzmit’ten, Sapanca’dan yeni yolcular bindi. İzinli giden bir asker, Korkuteli’ndeki köyünde «düşmanları»yla yürüttükleri savaşı anlatıyordu. Bunların öküzlerim bıçaklamışlar. Bunlai da onların iki harmanlarını yakmış. Kızlarını kaçırmışlar bunların. Kaçırdıkları kız, «Hayır beni kaçırmadılar, ben gönlümle gittim!..» demiş, evlatlıktan kardeşlikten çıkarmışlar. Sonra samanlıklarını yakmışlar düşmangilin. Askerliği bitince bu da onların kızını kaçıracak-mış. Öteki kızlarını da gebe koyacakmış baldızlarımda filan demeyip. Düşmanlık böyle sürdürülürmüş. Kolaymış gebe koymak. Yaylaya çıkarlarmış üç dört ay. Mal güderlermiş ormanlarda…

Ahmet düşünüyordu: «(Yoksa ben de cımbıldak Hüsnü’nün kızını mı kaçırayım? Biz göçtüğümüzde ufaktı Güllü. İki yıla kadar her işe gelir! Otururum mallarının üstüne sonra…)» Birden ayıkıp kendine geldi: «(Ama ben okuyacağım! Eğer en etkili öç yolu buysa, Osman yapmalı bunu!.. Ben okuyup kaymakam olacağım!..)» Osman’a daha uygundu. Tabii bu arada kardeşi Şerfe’ye de göz kulak olmak gerekirdi. «(Kızların düşmanı çok köylerde! Bunlar kalkıp şehre de gelebilirler! Şehirden de kaçırabilirler isterlerse! Biraz zor ama, neyse!.. Sen önlem al da, varsın kaçıramasmlar…)» ,

Sonra türküler söyledi Korkuteli’deki köyüne giden asker. Türkü bitti, yeniden başladı düşmanlarıyla olan savaşlarını anlatmağa. Halbuysam çok iyi dostmuşlar eskiden. Uzaktan akraba da olurlar-mış. Açılmış her nedense araları. Her nedense değil, tarla yüzünden-miş. Tarla sularken sıra senindi benimdi diye sorunlar girmiş. Sel geleceği zaman bendi açık bırakmış bunlar. Demişler, «Doyun suya!..)» Çok çeşitli yöntemlerin sergilemesini yapıyordu izinli asker. İnsan sürekli köyde olmalı da, en uygun birini seçip uygulamalı. Bilecik’e gelirken gece bastırdı.

KARA  AHMET  DESTANİ

87

«Sen nerelisin? Ne iş yaptın İstanbul’da?» diye sordu İsparta’ ya giden köylü. Eğridir Kemik Hastanesi’nden bir yarar görmemiş, Baltalimam Kemik Hastanesi’ne getirmişti gelin kızını. Düşündü: «Ben de Yeşilova’nın Ortaköy’ündenim! Bakırköy Şirinevler’de abim var, onun yanma geldiydim…  Şimdi Ortaköy’e dönüyorum…»

«Her köyde böyle düşmanlıklar var şimdi!» diye genelledi düşüncesini izinli asker. «Düşmanlığın olmadığı köy yok! Düşmanlıktan başı ağrımayan insan yok! Yeni bir peygamber gelmeli de bunların kökünü kazımalı…»

«Bizim başımız ağrımıyor!» dedi Ahmet. «Bizim köyde olmaz böyle işler. Bir tanesi Muhtarın samanlığım yakacaktı, demir kapı yaptırdı, köpeği de var; yakamadı!..»

Ispartaîı yolcu, «En son peygamber Hazreti Muhammet’tir! Yenisi gelmeyecek!- Gelemez…» dedi, içinden başka şeyler mırıldandı.

«Hazreti Muhammet tıkamış yolu! İyi de etmiş! Yeni dinler, yeni kitaplar… Fazlasının gereği yok… Fakat çok enayiymiş o sizin Muhtarın düşmanı. Gübre deliğinden girip yakabilirdi. Köpek avlunun önünde durur. Tabii karşıdan bakıldığı kadar kolay değildir bu işler. Bu işlere giren adamın kafayı çalıştırması gerek. Her adam düşmanlık sürüşemez köy yerinde…»

«Sadece kafa çalıştırmakla olmaz!» dedi Ahmet.

«Tabii arkan da olacak. Arkasız oldun mu işin temelli bitiktir. Bu durumdaki köylerin insanlarına çok çok acıyorum ben. Diyorum köyde yaşam ölmüştür. Varsıl olanlarla, arkalı olanlara biraz biraz iyidir köy, ötekilere hava!..»

«Arkasızlık, yoksulluk her yerde kötü!» dedi Ispartah yolcu.

Sapanca’dan binen karı koca Denizli’ye gidiyormuş. Kızları oradaki liseye öğretmen verilmiş. Görmeğe gidiyorlarmış. Sepetler keseler… Bir de kabak vardı büyük.

«İyi cesaret sizinki! Kız evladını okutup Denizli gibi yere yolla-yıvermek! Ne olsa vahşi yerlerdir Denizli, İsparta, Burdur; benzemezler İstanbul’a…» dedi Ispartah yolcu.

«Kocasıyla gitti kızımız!» dedi kadın.

«Everdik çıkar çıkmaz!» dedi babası.

«O zaman başka! O zaman birinci!..»

«Evlenip gitti! Evlenmese nasıl gider?»

88

KARA AHMET DESTANI

«Evermeden yollayanlar da var…»

«Arar mısın?» dedi babası. «Ama biz onlardan değiliz şükür! Everip yolladık. Torunumuz olmuş şimdi…»

«Pekey, sormak ayıp olmasın ama bu kabağı neye götürüyorsunuz tâ Denizli’ye kadar?»

«Buna bizim orda “Adakabağı” derler, çok ünlüdür. Hem de kızımız çok sever. Damadımızın da tatmasını arzu ediyoruz. O yüzden armağan niyetine alıp götürüyoruz…»

«Demek daha tatmadı damat?»

«Hayır, henüz tatmadı…»

«Eee haklısın, kabağa gelinceye kadar… İlk yıllar çok kıymetli olur damatlar…»                                                                     ¦

«Damadımız da lisenin fen öğretmeni…»

«Çok iyi, çoook gözel!»

«Bizim o yanda kızları okutmazlar…»

Ahmet, askerin omzuna yaslanıp uyuyakaldı o sırada. Sallana sallana gidiyordu tren. Sıcak bir ter kokusu doldurmuştu vagonun içini. Denizli’deki öğretmenin anası başörtüsünü çözüp bağladı, o da kocasına yaslandı…

10

KARATAŞ’IN GECESİNDE

Çardak’ta trenden inince, Dereköy’e kadar gidecek bir motor buldu Ahmet. Bindi römorkuna. Çuvallarda tuz vardı. İki bidon da mazot almıştı Kel Abdullah. Ahmet’ten başka dört yolcu daha vardı. «Ben mi? Ben Ortaköylüyüm dayı!» diyordu. «Orada kimin oğlusun?» diyorlardı hemen. Keşke demeseydi öyle! Başka bir şey deseydi. «Hamza var, Pastacı Hamza, İzmir’de çalışır. Ben şimdi İzmir’den geliyorum. Hamza’nm oğluyum…»

«Kaç yıl olmuş baban İzmir’e gideli?»

«Çok olmuş, ben İzmir’de doğmuşum…»

«Ortaköy bize yakın. Ama gidenler unutuluyor. Kimler derler babanın babasıgile? Kiminiz var Ortaköy’de?»

«Hanifgil derler dedemgile. Şimdi halam var Ortaköy’de. Başka kimsemiz yok. Bir amcam da Burdur’da berber…»

«Çok yoksullardanmış dedengil demek. Onun için tanımıyoruz. Biz arkadaş, dünyada varsılları tanırız. Varsılları sade biz değil, herkes tanır. Bir de gözelleri…»

Dereköy’e varmadan indi motordan. Ücret olarak iki buçuk lira verdi Abdullah’a. Akşam olup gelirdi hızla. Gölgeler ovayı düzü basmıştı. Alanköy’ü geçti yürüyerek. Ortaköy’ün pancar tarlalarından, Eski Bağlar’ın arasından Karataş’a vurdu yolunu. Değirmen Deresi’n-den girdi, akşam oldu. Yattı bir kayanın dibine. İyice el ayak çekilmeden girmeyecekti köye. Almasaydı şu kınayı! Atmağa kıyamıyor-

90

KARA AHMET DESTANI

du. «(Bir kibrit, biraz bez, bir elektrik feneri! En iyisi bir şişe gaz almaktı! Ama kuşku uyandırırdı yollarda! Öyle yapmalı ki bu işleri, kimse sezmesin! Kafayı çalıştırmalı!..)» Bir bütün ekmek vardı filede. Haşlanmış iki yumurta vardı. Yoktu başka şeyi. Çıkarıp ucundan boldü ekmeğin. Yumurtanın birini soydu. Tuz da yoktu. «Olmasın!» dedi. «Bir tek gün tuzsuz kalmakla ölecek değilim!» Yumurtayı soyup ekmeğin içine bastı. Yedi ısıra ısıra. Kalkıp yürüdü sonra. Göz gözü görmez bir karanlık vardı. «Bundan iyisi sağlık! Valla çok uygun bir gece seçmişim!..» Yürüdü usul usul. Değirmeni geçti. Üst başında bir su gözü vardı. «Honagözü» derlerdi. Kapanıp içti kanasıya. Sonra gene yürüdü.

Sarıkurt’u geçti, köy göründü. Tek tük ışıkları parlıyordu evlerin. Hangisiydi ninesinin? Yanıyor muydu ateşi? Belli belirsizdi. Yukarı Mahalle’de Muhtarmki belliydi. Sultanca teyzesininki sönüktü. Belli değildi Şükrü’nünki filan… Köpekler ürüyordu tek tük. Köy içinden giremezdi. Çok geniş bir çember çevirerek dolaşması gerekiyordu. Kumçukuru’na kadar gitmedi. Düzmeşe çayını geçmedi, Ali İzzet’in kuyruğun oradan yanaşmalıydı. Köy içinde girerse, namazdan çıkanlara, gezmeceden dönenlere rasgelebilirdi. Mal bakmağa çıkmışlar olurdu, ahıra inmişler olurdu.

Körebe Tarlası’nın ortasından geçti. Biçilmiş buğday anızları eziliyordu ayaklarının altında. Yalmzsöğüt’ü geçip Kumçukuru’nun üstüne dolandı. Yürüdü Ali İzzet’in kuyruğa kadar. Oturdu bir sel çukuruna. Dinlendi. Fileyi önüne koydu, fenerini yokladı, duruyordu. Yatıp gökyüzüne baktı. Çingi mingiydi yıldızlar. Teker teker saysan sayılır. İstanbul’da bu kadar parlak değildi geceler. Akyıldız hepsinin başıydı. Ülker titreşip dururdu Düzmeşe’nin üstünde. Burda da bir inilti vardı gecenin içinde. Harmanlar kalkmıştı çoktan. Taneler, samanlar çekilmişti. Güz geliyordu dolana dolana. Kimbilir kaç bin böcek vardı toprakta, inliyorlardı yaz sıcakları geçmeden. «(Yoksa başaramayacak mısın; ne oluyor?)» diye sordu kendine. «(Yoksa korkuyor musun köylüm?)»

Kerimoğlu’nun şoför oğlunu düşündü. Nerelerdeydi acaba Durmuş abi? Bırakıp gelmişti, sonra bulamamıştı. Belki bir daha hiç gelmemişti İstanbul’a. Ne yapıyordu ninesi? Namazını kılıp yatmış mıydı? Muhtar cımbıldak Hüsnü mallarına bakıp çıkmış mıydı? Yoksa

KARA AHMET DESTANI

91

daha inmemiş miydi? Kalktı sel çukurunun içinden. Deliktaş’a doğru yürüdü. Buldu taşı karanlıkta. Yattı dibine. «(Yat Kara Ahmet, sabaha var daha!)» dedi kendine. İçinin derinliklerinden kükreyip gelen bir öç duygusuyle titredi. «(Irzıkırık dürzü! Bir bizi sığdırmadın koca köyde! Yaşatmadın babamı!.. Ninemi burda perişan, anamı orda perişan ettin. Babamı pek değil ama, bizi çok perişan ettin! Burası bizim köyümüz değil miydi dürzü? Deli Mehmet’in Haceli’yi arkaladın, bizi ezdin. Sonra da onun kardeşini, kendi oğlunu öğütledin, derede öküz güttüğüm yerde benim başıma o işleri getirdin. Sen beni büyümez mi sandıydm ay cımbıldak! Büyüyüp öcünü almaz mı san-dıydm? Daha dur, Deli Haceli’ye, kardeşi Boz Ömer’e, senin Gemal’e, senin kendine ne akıllardan çıkmaz, dillerden düşmez işler yapacağım!.. Çok kalmadı, dur! Hem kendi öcüm duruyor, hem ninemin öcü, dur sen!..)».

Kalkıp yürüdü yeniden. Eğildi iyice. Kimi yerde çömelerek, kimi yerde emekleyerek gidiyordu. Alabuçuk seçiliyordu Hüsnü’nün evi yıldızların alacasında. Cımbıldak Hüsnü önüne çıkıyordu…

“Ahmet!..’

“Hooop!..”

“Sen mi geldin dayım?”

“Ben geldim…”

“Yakacak mısın samanlığımı?”

“Evini de, samanlığını da yakacağım kibritle!..”    ‘

“Ben seni daha büyümedi biliyordum, büyümüşün maşşallah!..”

“Maşşallah ya! Korkundan ne diyeceğini bilemiyorsun! Daha çok maşşallahlar çekeceksin bana!.. Büyümez sanırsın; sen uyurken büyür garibanlar! Ben de büyüdüm! Neden büyümeyecekmişim? Bir senin Cemal mi büyüyecek? Bir o Boz Ömer mi büyüyecek? Sen o gün ninemle harıma giderken bana neden sıpa dedin hem?”

“Sıpa mı dedim? Ne zaman?”

“Köye gelmiştim ya! Harıma gidiyorduk ninemle. ‘Kim bu sıpa?” dedin… Hatırlamıyor musun?..”

“Hatırlamıyorum! Ben sana sıpa demem be dayım!”

“Hm!.. Diyorsun da demem diyorsun şimdi!”

“Dediysem bile bir yanlışlık olmuştur, vazgeç!  Vazgeç yakma

92

KARA AHMET DESTANI

KARA AHMET DESTANI

93

samanlığımı, evimi! İçinde mallar var, yukarda biz varız. Bak yakma diyorum sana dayım…”

“Siz varsanız varsınız! Önceden düşünecektin…”

Sonra gecenin içinde birden itti düşmanını:

“Haydi haydi oyalama beni! Defol önümden, oyalama!..”

Gecikmiş gibi yürüdü hızlı hızlı. İyice yaklaştı Muhtarın damının ardına. Belki bir gören olur diye elektrik fenerini yakmıyordu. Ama belliydi gübre deliği. «(Saman deliği de vardır mutlaka bu duvarda ama, örüp sıvamıştır samandan sonra!)»

«(Köpeği durur değil mi?)»

«(Durur, nereye gidecek?)»

«(Onu nasıl atlatacaksın?)»

«(Atlatırım ben!..)»

«(Haberleri olmaz mı?)»

«(İsterse olsun! Ölmek var, dönmek yok! Bu gece Allahına kavuşacak! Cayır cayır yanacak anasıyla danasıyla, karısıyla kızıyla!.. Garibanlara işkence etmenin cezasını görecek…)»

Bir taş yapı vardı, boyundan yüksek. Tırmanıp çıktı usulca. Gübre geliyordu ayaklarının altına. Fileyi duvarın üstüne koydu. Kibriti çıkarıp aldı. Feneri aldı. Deliği yokladı; açıktı! Şaşırdı, neden açık? Unutmuşlar mıydı? Yoksa ahır biraz hava alsın mı demişlerdi? Malların sıcağı geliyordu içerden. Ağzı yüzü, üstü başı batacaktı. «(Batsın; yıkarım! Su mu yok?)»

“Ulan dayım, su var ama yazık değil mi?”

“Yazık değil asla! Yazık değil mi filan diyerek kandıramazsın beni! Yakacağım! Katti kararımı verdim!..”

“Yakmağa yak, feda olsun; senden bir samanlığı, evi esirgeyecek değilim de, üstün başın batacak…”

“Bak bak, ağızlara bak! Nasıl kandırmağa çalışıyor beni?”

“Halbuysam ben de senin için ne iyilikler düşünüyordum: Ahmet Kara okuyacak, kaymakam çıkacak, Güîlü’yü ona vereceğim, diyordum. Sen ise evimi, samanlığımı yakıyorsun!”

“Haha haha! Cımbıldağm düşündüklerine! Ben kaymakam olacaksam sana ne? Kızını da kardeşim Osman’a kaçırtacağım kısmet olursa! Kendim de bir yoksul kızı alacağım. Ben okuyup kaymakam

ı

çıkmışım da, bana kız veriyor! Dürzüüü, okumasam yüzüme bakmazdın değil miii?..”

“Yahu Ahmeet, öyle cinsin, sendeki kafaya akıl sır erdirmek olası değil! Bak valla çok cinsin Ahmet, aşkolsun!..”

“Cinim tabii!.. Akıl sır erdirmek olası değilse erdirmeyiver!.. Kim dedi erdir diye? Hem çekil bakalım! Gireceğim, ne desen, ne yapsan girip yakacağım!.. İstersen bayıl, gene yakacağım…”

Tersini döndü deliğe. Çöktü. Soktu ayaklarını, salladı içeriye. Eliyle kerpicin tırnaklı yerlerine tutundu. Sallandı, yere değmedi ayakları. Yüksekti demek. «(Dürzü!.. Madem bu kadar düşman kazandın, bir kapak yaptır da geceleri kapat deliğini! Hiç önemsediğin, düşman yerine koyduğun yok bizi! Ama dur sen! Dur, ben senin cezanı vereyim de, köyün sevabını alayım! Bir daha kimse senin gibi yapmasın muhtar olunca.-Sade Karataş’ta değil, hiçbir köyde yoksulları eze-mesin hiçbir muhtar!.. Öğrence ol Erle Çukuru’na, Burdur’a, Yeşilova’ya;  dürzü!..)»

Ellerinin ucuyla araştırdı, tutunacak birer yer daha buldu. Salladı ayaklarım. Gene değiniyordu. «(Değmesin varsın!)» dedi, bıraktı kendini. Ayaklarını yaylandırdı düşünce. Acıdı, ama aldırmadı. Hemen toparlandı. «Şimdiiii…» diye söylendi usulca. «Şimdi kebap ekmek yüz elli!..» Çıkardı fenerini. Çaktı usulca. Yoktu öküzü eşeği. Koşum hayvanı filan kalmamıştı. Atı vardı. İnekleri vardı. Danaları düveleri vardı, «(Dediği gibi tam motorize olmuş; olsuun!.. Motorize olanın da samanlığı yanar!..)» Birer birer çözdü malların iplerini. «(Ninemin arzusu gibi! Kendini cezalandırırken malların sevabını alayım, ne suçu var malların? Elimden gelse kızını da çeker alırım! Ne suçu var kızının? Biraz haksızlık oluyor ama ne yapayım? Adalet terazisi miyim ben? Olacak o kadar haksızlık! Onu da Allah düşünsün yukarda/Karısı filan temelli yansın. Babamı çekip odaya götürdükleri zaman görmedi miydi Yılık Atiye, bilmiyor muydu? Neden çıkıp varıp, “Yapmayın günahtır!” demedi? O zaman susmasının cezasını görsün şimdi!..)»

Kapıya baktı feneri çakıp. Dışardan kitliydi. Baktı araştırdı, içerden açmanın olanağı yoktu. «(Eee; ne olacak peki? Kalacak mı böyle?)» Düşündü çabuk: «(Kalacak!)» dedi.

“Yapma be dayım, mallan bari yakma!..”

I

94

KARA AHMET DESTANI

“Yakmazdım ama kitli dışardan!..”

“Eee vazgeçiver yakmaktan!..”

“Tâ şehre göçtüğümüz yıldan ahtım var, geçemem! Başıma o iş geldiği yıldan! Kitli kapın açılsa da, açılmasa da yakacağım! Ötesini kendin düşün… Bir de Allah düşünsün; Allah büyük!..”

Dönüp samanlığa açılan kapıya vardı. Açıktı. «Haşşöyle!» dedi usulca. Ters küreğini alıp dayadı: «(Böyle açık dursun!)» Kibriti çıkarıp eline aldı. Çaktı feneri. Tepilip dururdu yeni saman. Eskisinin üstüne atılmıştı. Çok az kalmıştı dolmasına. «(Onunki dolmayacak da kiminki dolacak? Ama kalmayacak bir tutam!..)»

Çaktı kibriti; tutuşturdu. Yerden saman alıp attı tutuşan yerin üstüne. Yanık samanın kokusu burnunu aldı hafiften.

“Eee tutuşturdun gidiyorsun haa?”

“Gidiyorum evet! Bekleyecek miydim?”

“Madem öyle, güle güle! Yolun açık olsun!”

“Yaktım yıllar sonra, alay et artık sen!..”

“Yaktın ama gene güle güle git dayım!..”

“Hoşçakal! Seni Kel Yunus’la Özbey kurtarsın!..”

Feneri çaktı yeniden. Nasıl çıkacaktı? Ayağının altına alıvere-cek bir şey bakmtı. Yoktu görünürlerde. Tırmandı çabuk. Sökülür gibi acıdı tırnakları. Aldırmadı acımasına. Tırmanıp çekti kendini yukarıya. Çekti çıktı. Fenerini, kibritini aldı. Fileyi buldu, aldı. Koydu elindekileri içine. Usulca atladı gübreliğin çevresindeki duvardan. Sonra koştu gecede kurşun gibi…

Yaylayolu tarlalarının ortasına vardı hemen. Dönüp baktı bir belirti, parıltı var mı? Yoktu, görünmüyordu daha. Çabucak yürüdü. Koştu Dedemezarı’nın altından, Kızılgeriç’e doğru. Dizlerinin bağı çözülüyordu. İkide bir kapaklanıp düşüyordu. Kalkıp yeniden koştu. Koşamadığı zaman yürüdü. Arada durup baktı gene. Acaba tutuşmamış mıydı? Niçin parlayıp çıkmıyordu dam boyu alevler? Yoksa çok açılmamış mıydı daha köyden? Kızılgeric’in eteklerine vardı. Yokuştu önü. Tırmandı otuz kırk adım kadar. Hem terlemiş, hem tutulmuştu. Boğazı da kurudu. Yüreği göğsünü delip çıkacaktı. Bastırdı eliyle. «Dur aman, çıkıp gitme, dur!» dedi. «Bir iş yaptık, işe benze-medi! Tutuşmadı dürzünün evi! Geri dönüp yeniden yakmak gerekecek, gördün mü? Bir insanın aklı tepesinden on karış yukarda olursa,

KARA AHMET DESTANI

95

böyle olur sonu! Bir de akıllı, çalışkan geçinirdin okulda. Beğenmezdin babanı!..» Korka korka başını çevirip bir daha baktı. Ümidi kırık baktı, dinledi.

Tak! Tak! etti. Tak! Silah sesleri duyulmağa başladı. Belirip parlayan alevleri gördü birden. Harman yangınlarının alevleri gibi savruluyordu gecede. «(Hay maşşallah!..)» diye geçirdi içinden. Uyanmıştı köyün her yanı. Demek halkı toplamak istiyorlardı. «Kendisi de yanaydı bari!..» Birden durdu. «Yel yok mu havada? Yok! Ah, yel olsaydı, kebap kokularım getirirdi! Bir bu yanı eksik kalmıştı gecenin. Ne yapalım, kebap kokulan da eksik oluversin! Kızılgeric’in başına çıkıp bir an önce aşmalıydı öte yüze. Belki ağıllar vardı. Belki çoban köpekleri vardı. Ustaca sıyrılıp Kavacık deresine inmeli, sonra yürü-meliydi kesilene kadar. «Ardımdan koşup yetişecekleri yok! Fakat ben yürüyüp yolumu azaltayım gece bitmeden. Koca Dumlu’nun doğusundan geçip gideyim usulca…» Yürüdü. Ama Kavacık şöyle dursun, Örencik bile yoktu daha görünürlerde. Uzaklardan Ulupmar suyu harlıyordu. Çok uzaklardan…

Yürüdü. İyice ayaz çöktü ortalığa. Günün doğacağı yerlerden yana baktı. Hiçbir belirti yoktu. «Gece deyip geçme Kara Ahmet! Bir gecede dünyanın işi yapılır. Bir gecede çok evler, samanlıklar yakılır. Gece deyip geçme… Yeter ki sen iş yapacak ol…» Yürüdü sersem sepet.

«(Çok zahmetler çektim!)» dedi kendi kendine. «(Ama Karataş kurtuldu sayemde! Bir de okuyup kaymakam olayım, en az yüz köy daha kurtaracağım! Ne yüzü; bin! Bakan olunca da kırk bin köyü!.. Türkiye’nin bütün köylerini kurtarmak boynumun borcu olsun! Daha yaşım ne? Şimdilik bu kadar yeter…)»

Feneri çıkarıp önüne yanma tuttu rasgele. Öptü usulca. «Çok iş gördün bu gece!» dedi. Bir büyük ağacın dibindeydi. Tuttu dallarına. Aşılanmış bir ahlat ağacıydı. «Biraz uyusam üşür müyüm?»

Karnında kazıntılar duydu. Kalan tek yumurtasını soydu. Ekmeğinden kopardı. Bastı içine, yedi. «Ama su?» diye sordu kendine. «Susuz ne yapacağım? Hiç olmazsa yürüyüp yola inmeli, su içip sonra uyumalıyım!» Durup düşündü: «Öyle yapayım en iyisi! Nasıl olsa karnım doydu, gücüm yerine geldi, yürüyebilirim…» Topladı öteberisini. Gücünün yettiği kadar hızla yürüdü.

96

KARA AHMET DESTANI

Yola indi. Suyu buldu, içti ivecen ivecen. Durup bir daha içti. Sonra elini yüzünü yıkadı. Kurumuş gübre batıklarını çırptı. Bir daha yıkadı ellerini. Söğüdün altına yatacaktı. Birden kararını değiştirdi. «Bu gece uyku uyumasam ne olur?» dedi. «Hiçbir şey olmaz! İsteğin varken yürü Ahmet Kara!.. Nereye kadar dizin tutarsa oraya kadar yürü…»

Fileyi sırtına vurdu, feneri eline aldı, yürüdü Burdur’a giden yoldan. Kavacık deresini geçip bitirdi. Karakent köprüsünü geçti. İnar dağının eteklerinden gölün kıyısına vardı. Geniş bir cam bastırılmıştı suyun yüzüne. Kırışıksız, kıpırtısız bir suydu. Meke kuşları, martılar kıyılara çekilmişti. Günün doğacağı yerler allanıyordu. Karanlıklar Senir köyünün ötesindeki dağlardan silinip gidiyordu.

Kemiklerine kadar üşüyordu Ahmet. Hâlâ kırılmamıştı ayazın canı. Sessizliği bozan şapırtılar oldu suyun kıyılarında. Ürküp şapır şapır uçmağa çalıştı kuşlar. Issız yoldan yürüdü. Kimi yeri kumluk, kimi yeri taşlık, yürüdükçe uzayan bir yoldu. Bıcıldı ayakları. Bezginlik duymağa başladı. Uyku da akıyordu gözlerinden. Hiç olmazsa bir kanımcık uyusaydı bir kuytuda! Gölün suyu yükselip gelirdi. Batacaktı bu yol giderek. Az daha yürüdü. Günün ucu göründü. Ayazın canı kırılırdı şimdi.

Püren otları kokuyordu bayıltıcı. Günün kırmızıya boyadığı bir bayıra tırmandı. Kumluk bir bayırdı. Eskiden suların altındaydı belki. Bakınca öyle bir izlenim veriyordu. Yukarı başı da yaşlı kayalarla kaplıydı. Kayaların dibine kadar vardı. Ne insan uğrardı oraya, ne taşıt. Koyun davar da binde bir. «(Onlar da bugün uğrayacak değiller ya! Bugün kimse uğramasın. Mal masat uğramasın. Ben yatacağım…)» dedi içinden.

Fileyi koydu kayanın dibine. «Ninemin kınası durup durur!» dedi. «Kime niyet edip aldım; anama kardeşime veririm. Elektriği de eve aldım derim. Sorarlarsa İzmir’den geliyorum derim. Karataş’tan geliyorum demem. Karataş’ta ne var, ne yok, derlerse, ben iki aydır oralarda yoğum derim. Babam nasıl yalanları söyleyip uyutmuşsa bizi, ben de söyler onu uyuturum…» Yana açtı kollarını. Az çukurumsu bir yerdeydi. Yoldan bakanlar göremezdi. «O bizi nasıl uyutmuşsa… Nasıl uyut…»

Bir anda geçti canı. Canının geçip gittiğini bilemedi. Bir kayıkla

KARA AHMET DESTANI

97

 

 

suların tepesine çıktı, dibine indi sonra. Kardeşi Şerfe başhemşire okulunu bitirip hastaneye gelmişti. Anasını çağırmış, «Bak ana, bu hastanenin başhemşiresiyim! Ver elini!» demişti, öpüyordu. Sonra, «Bir hafta izin sana. Bir hafta otur dinlen evimizde!» diyordu. Bayram da bir kısır kesmiş, yüzüyordu. «Postunu boyatacağım, gözel bir yazgı olur evin önüne. Bahar akşamları bir yastık atarım ardıma, sokağa karşı hoş olur. Yalnız bu postu tabaklatmak gerek. Veririm yaparlar. Paranın açmadığı kapı var mı?» Gülüyordu babasına. «Yalnız ben kaymakam okulunu kazanamazsam ne yapacağım? Bunun için de rüşvet hazırlıyor muyum?» Birden Muhtar olacak cımbıldağm mavi boncuk taşından motoru çıkıyordu alana. Futbol oynayan çocukların üstüne üstüne sürüyordu dürzü! Güpgüzel yol varken niçin ordan sürmüyor da alanın ortasından sürüyor acaba? «Evimi yaktılar evi-miii! Samanlığımı yaktılar! Ama kendim ölmedim. Öldü sanıp âttılar, ama dirildim!..» diyordu.

Döndü soluna uykusunun içinde. Ağzının suları aktı biraz. Gün kızdırdı yanını. Bir şeyler sayıkladı. Yeniden yüzyukarı geldi. Açtı kollarım bacaklarını. İyice dağıttı kendini. Ağzını açtı kapadı. Bir ara, Develi’li İbrahim geçti önünden. Ne kadar kalabalıktı uykusunun Köprü’sü bile. «Niçin bırakıp kaçtın arkadaşım? Kendim gönlümle vermedim mi paralarımın hepsini?»

Gözünü açtığı zaman gün kuşluğa çıkmıştı. Önce nerede olduğunu bilemedi. Sarayburnu’nun oradaki yapıda mıydı? Yoksa Üskü-dar-Bağlarbaşı’nda mı geziyordu İbrahim’le? Gölün deniz kokusunu andıran havası veriyordu belki bu sanıyı. Kızılgeriç’in başında durduğu anı düşündü. Bütün olanları şerit gibi gözünün önünden geçirdi saniyede. Hemen yola düzülmesi gereğini kavradı. Kalktı.

Tozlu kavakları, düz damlarıyle Yazıköy epey uzaktı daha. Bur-dur’un da gün vurmuştu gölün öte yandaki yüzüne. Sadece kavakları, damları değil, bir çizgi gibi Yazıköy’e doğru uzayıp giden bağlarıyla hâlâ uzaktı Yazıköy. Yürüyüp geçecekti. Kalan ekmeği yokladı filenin içinde. Hiç katık yoktu. Çıkardı. Kuru kuru yemesini de severdi. Özköprü’yü geçti. Susuzluğunu giderebilmek için Yazıköy’ün içine girmesi gerekiyordu. Hızlandırdı adımlarını.

Gün başlamış, sığır sıpa savrulmuştu. Kadın erkek Yazıköylüler toprakla savaşa çıkmışlardı. Acılar içinde, vızıl vızıl bir köydü. Top-

98

KARA AHMET DESTANI

raktı evleri. Evlerinin önünü, içini toprakla sıvamışlardı. Bahçeleri bakımlıydı. Ortasından Bozçay geçiyordu. Tâ ötelerden, Tefenni, Yeşilova yanlarından çıkıp birleşen suların çayıydı. On beş köyün topraklarını sulayarak-sulamayarak yürür gelirdi. Getirdiği topraklan gölün dibine dibine kürerdi. Yazıköy’de iki yanları söğütle, ılgınla, iğdeyle kaplı, derin bir Bozçay’dı. Kurgun, çalımlı bir akışı vardı.

O gün öğle olmadan Akyaka altına gelebildi. Tamamdı; şimdi Yeşilova, Tefenni, Gölhisar yanının otobüsleri, kamyonları gelirdi. İstanbul yolundakiler kadar vızır vızır değildi ama gelirdi gene. Bekledi benzinlikte. Atladı birine, Kışlalar’da indi. Babası, anası hastanede olurlardı bu saatte. Bakalım kardeşi Şerfe, Osman ne yapıyorlardı? Önce girsin bir yoklasın. Dinlenip uyusun. Gölün kıyısında uyuduğu uyku yetmemişti. Gene akıyordu gözlerinden. Yorgunluktan bitiyordu nerdeyse. Erken uyanırsa gider hastanede görürdü anasını. Uyanamazsa sinerdi bir köşeye. Bakalım ne diyecek babası, ne getirecek başına?

Kurnalı Süleyman’ın karısı Hava gördü önce. Giysi yıkamış, sermeğe çıkmıştı. «Oooo…» çekti. «Hoşgeldin yitik!»

Güldü: «Hoş bulduk!» dedi. Geçip gitti evlerine.

Osman oturuyordu sedirde. Tokalaştılar iki kardeş.

«Şerfe ablan nerde Osman?»

«Ders alıyor Göçmen’in karısından.»

«Ne dersi, Göçmen’in karısından?»

«Hafızlık…»

«Sen?»

«Ben iki gün Mestan Hocaya gittim, “Sen daha ufaksın!” dedi, gitmiyorum…»

«Anam nasıl?»

«Hastaneye gidiyor. Hasta…»

«Ne hastası?»

«Döğdü babam…»

Fileyi attı sedirin usuna, oturdu.

«Babam seni de döğecek, ne yapacaksın?»

«Geçmedi mi öfkesi? Kaçarım gene…»

«Candarmayla getirtecekti ama, geldin!»

Güldü: «Yorgunum! Biraz dinleneyim…»

KARA AHMET DESTANI

99

«Dinlen. Ben dışarda oynarım…»

«Babam gelmeden uyar!  Hastaneye gideceğim…»

«Sen yat, ben haber verip geleyim anama…»

Öteki odaya geçip yatmanın daha doğru olacağım düşündü. Osman gidince fileyi de alıp geçti. İçerden kitledi kapıyı. Ne kadar geçti, ne kadar uyudu? Kapı güm küm güm vurulunca uyandı. Haçça, Navrumlu Ali, Ali’nin karısı, Şerfe, Osman; hayatı doldurmuşlardı, telaşla kalktı. «(Biraz vakit geçsin, fırsatını bulayım, Daşduraklı Hilmi’nin evini de yakayım! Kendisi de içinde olsun! İyice izleyip çakayım kibriti. Bir şişe benzin. Hastane de kurtulmuş olsun bir mikroptan!..)» Açtı kapıyı.

Sarılıp aldı oğlunu, göğsüne bastırdı Haçça.

Ahmet el öptü usulca. Asiye teyzesinin de elini öptü. Görüş kapış oldular kardeşiyle, Navrumlu Ali’yle. Sonra bakıştılar hepsiyle teker teker.

«Geçmedi mi daha Bayram’ın esereği?» Sordu Asiye.

«Kimbilir! Bizi döğdü döğdü, belki bunu da döğer!»

«Ahmet gelsin bize!» dedi Ali. «Ben konuşurum Bayram’la. Yemin veririm. Ondan sonra teslim ederim bu Efeyi. Yettiyse yetti; zulmün eline atacak değiliz ufacık çocuğu. Erimiş akmış, buna bak…»

Ahmet’i Asiye götürdü. Ali kaldı. Yarım saat geçti geçmedi, çıkıp geldi Bayram. Hayata oturdular Ali’yle. Birer kahve pişirdi Haçça. Ali konuyu açtı bekletmeden. «Bırak artık şu cahilce işleri! Hepimiz seni kınıyoruz. Çocuğun da üstüne varma. Haber yollayıp getirttik iyi kötü. Üstüne varırsan bir daha gider, hiç gelmez…»

«Nasıl gider; nereye gider? Salıverelim gezsin mi zömzöm devesi gibi? Ciddi yeminim var, gelir gelmez döğeceğim dedim!»

«Gelir gelmez döğdün mü boku çıkar işin! Bırak geçsin bir iki hafta. «Bul bir bahane, sonra döğ. Nasıl olsa döğeceksin…»

«Gelir gelmez diye ettim yemini ama?»

«Çok mu ağırdı? Karım boş olsun filan mı dediydin?»

Başını salladı evet anlamına.

«Aman zararı yok, ben boş olayım, döğme çocuğu!» dedi Haçça.

Gülüştüler.

Başını dikip uzun düşüncelere daldı Navrumlu Ali. Sonra kaldırdı: «Ne düşündüm biliyor musun?»

100

KARA AHMET DESTANI

Sesini çıkarmadı, sormadı ne düşündün?

«Gazi Camisi’ne Alanya’dan Melek Hafız gelmiş, soralım bu yeminin kefareti ne kadar? Denkleştirip verelim!..»

Çiğnini çekti Haçça: «Olur mu bilmem ki?» dedi.

«Altından kalkabileceğimiz bir şeyse Bayram komşumun kefaretini ben veririm tek başıma! Böylece komşum, hiç zarara girmeden sıyrılmış olur bu işten…»

«Bir yanına vurup sakat bırakacak çocuğu!» dedi Haçça.

«Dünya kadar doktor parası verirsiniz! Gerçi kendiniz hastanedesiniz ama Eğridir’e filan götürmek gerekir. İlaç da tutar epey!»

«İlaç parası vereceğine, kefaretini versin!»

«Halbuysam ne gereği var kefaretin filan?»

Akşam ezanına kadar oturdular. Sigara içtiler karşılıklı. Bayram’ dan ses çıkmadı. Ali de kalkıp evine gitti. Bir şey söylemedi giderken. İyice akşam olduğu halde hayatta oturuyordu Bayram. Haçça başu-cuna çöktü: «Ne oldu, neye karar verdin? Bir şey söyle, biz de ona göre davranalım. Getireceksek vaktiyle getirelim. Elin evinde sinip durmasın çocuk. Getirmeyeceksek o da belli olsun. Söyleyelim Ali’ye, götürüp Antalya’da filan satıp gelsin! Bir alıcısı bulunur elbet…»

Bunaltıyla soludu Bayram: «Dangır dungur konuşup canımı sıkma Haçça! Zaten sıkkın!..» dedi, yeniden düşünmeğe başladı.

«Düşünmenin geçinmeğe faydası yok demişler, yeter düşündüğün! Söyle buyruğunu, ona göre davranalım!»

«Yeminimi düşünüyorum! O kadar ağır olmasaydı!»

Girip çıkıp akşamın yemeğini kayırıyordu Haçça:

«Bak, bir öfke yüzünden o zaman ağır yemin ettin, şimdi pişmansın, vardır heralım bir çaresi?»

«Ne gibi çaresi vardır acaba?»

«Ben bilmem, sen de bilemezsin. Eğer Alanyalı Melek Hafıza danışalım demiyorsan, Daşduraklı Hilmi’ye danış gene! Pişmanlık duyulan yeminin çaresi neyse aydınlatsın!..»

«Nerde bulayım şimdi Hilmi’yi?»

«Nöbetçi değil mi hastanede?»

«Heralım değil;  bilmiyorum…»

«Evindedir; gider danışırsın!»

«Olur mu? Yakışık alır mı?»

. KARA AHMET DESTANI

101

«Yakışık almazsa, getirelim çocuğu döğ, sakat et! Bu yakışık alır mı? Kavga döğüş nedeniyle gül gibi köyü bırakıp geldik, şehirde daha beter kavgaların içine düştük. Vay bize, vaylar bize!..» Derinden derinden çekti içini, boşalttı soluğunu. «Soranlardan utanıyorum. Daha ne kadar sürecek bu?»

Yemeği yediler ağı çivi. Yemekten sonra Kurnalı Süleyman, karısı Hava, Navrumlu Ali, karısı Asiye, çıkıp geldiler. Yeminin günahını yüklenip kesin söz aldılar. Epey vakit oldu, getirdiler Ahmet’i.

Yalnız, «Öp babanın elini; öp!» diye çok uğraştılar, öptüreme-diler. «Tam ninesi gibi inatçı!» diye çekiştiler.

Haçça, gece yarısı geçene kadar ağladı, kendi kendisini yatıştıramadı. Yakışık aldırabilse Bayram daha çok ağlayacaktı. Ağlamadığı halde ağlamıştan beter oldu. «(Dışımdan zart zurt ettiğime bakıyorlar da içimden geçenleri göremiyorlar!)» dedi kendi kendine. «(O anam orda öyle, biz burda böyleyiz diye sevincimden göbek atıyorum sanıyorlar!..)»

Haçça, ağlarken ağlarken, kapandı yüzaşağı, yitip giden uykularını bulmağa çalıştı. Döndü durdu yatakta.

11

MUHTAR EVİ YANAR MI?

Gece yarıyı bulmuş bulmamıştı. Alevler samanlık saçağından savrulmağa başladı. Gecenin içinde mertekler kırılıyor, direkler çö-küyordu. Muhtarın karısı Yılık Atiye, uykusunun içinde döndü. Birileri mi çıkmıştı damm başına? Bağırtılar çağırtılar oradan mı geliyordu? Horlaya horlaya uyuyordu Muhtar. Birden yorganı atıp fırladı Atiye. Ün vardı dışarda.

«Yahu Atiye abaaa, ölü müsünüz? Ev yanıyor, ne yatıyorsunuz?» diye bağırıyordu komşusu Halil İbiş. Kocaman bir el taşı fırlatmıştı hayatın tahtalarına. Ol gör uyandıramamıştı hiçbirini.

Köpekler ürüyor, Yukarı Mahalle’nin insanları beşer ona fırlıyordu. Atiye, bilinçli bilinçsiz devindi oralarda. Sonra fırladı içeri, sarstı horlayan Muhtarı. Kızı Güllü’yü uyardı. Yan odaya geçip Ce-maPi uyardı. Az buçuk duman almıştı Cemal’in yattığı odayı.

Muhtar, kısa bir an gözlerini oğuşturup dışarıyı dinledi. Ne vardı, ne oluyordu? Kulak verdi gök gürlemesi gibi, yuvarlanıp gelen seslere. Sonra fırladı kalktı. Pantolonunu ceketini, belinin kuşağını, tabancasını aldı ivediyle. Hayat tahtalığında durdu. Halil İbiş duvardan atlayıp avluya girdi. Kazık sokup kanırarak ahır kilidini açtı güç bela. Mallar, çıldırmış gibi üzerine atıldılar. Arkalarından alevler geîiyordu. «(Boku yedin Muhtar, temelli gidiyor evin!..)» dedi Halil İbiş. «(Çok şirinlemiştin ulan! Sıçradın mı göklere çıkıyordun! Kaşık kepçe sığmıyordu  ağzına!  Koca köye tepeden tepeden bakıyordun.

KARA AHMET DESTANI

103

\

Öpöz komşularının selamını zor alıyordun. Bana kalırsa bu sefer boku esaslı yedin!)»

Atiye sarstı kocasını: «Giy üstünü başım, ne tutuyorsun elinde?.. Koşuverin komşular!.. Cemal; çıkar babanın kırmasını, at havaya!.. Sen de tabancanı çıkar, ne duruyorsun heey Karataş Muhtarı!.. Koşun komşular, çıkarın evde olanı biteni! Hiç olmazsa bir kat yatakla iki kilim kurtulsun, koşun!..»

Muhtar çıldırmış gibi bağırdı:

«Halılarımı çıkarın halılarının!.. Yün yataklarımı çıkanım!..»

Demir kapının kanadını açtı Halil İbiş, bağırdı: «Durmayın, yetişin komşulaar!.. Yangın var, Muhtarınızın evi yanıyor, koşuun!..»

Cemal, babasının kırmasını bulup geldi. Beş altı fişek vardı av torbasında. Sürdü sıktı, sürdü sıktı.

Muhtar tabancasını çekti havaya, tak tak tak…

Aşağı Mahalle de ayağa kalktı. Durası, dinesi yoktu köpeklerin.

Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya akmağa başladı insanlar. Yatak yorgan, halı kilim, çul! Sandık sepet, tekne! Kucaklayan gidiyordu. Serenin dibine yığıyorlardı. Züraca’nın Osman’ı diktiler pırtıların başına. Sonra Bekçi Mustafa geldi:

«Köyün defterlerini kurtarın, köyün defterlerimi!.. Gelir-Gider, Karar defterlerini!.. Hem de Nüfus Kütüğü’nü… Dosyaları kurtarın dosyalarımı!..»

Muhtar aşağıya bağırdı: «Cemal’i bulun!..»

Elinde kırmayla geldi Cemal.

«Bırak silahı pırtıların arasına, motoru çalıştır! Su getir çabuk Aşağı Mahalle’nin çayından!.. Boş varilleri al; beş on kişi binin, sürün çabuuk!..»

Üye İbrahim, sonra Deli Haceli çıkıp geldiler. Ağali, Koşa, Melek Hasan çıkıp geldiler.

«Malların hepiciğini çıkardınız mı? Boşalttınız mı pırtıları gö-zelce? Söndürmeğe çalışsak fena olmaz ama umudum yok!..)» dedi Koşa. «Sarmış her yakayı!»

Samanlığın üstü çatırtıyla çöktü o sırada.

«Yukarda kimse kalmasının!..» Bağırdı Ağali.

«İnin yahu avratlar, size şaka mı geliyor? İki pırtı kurtaralım derken bir sakatlık çıkarmayın!..»

104

KARA AHMET DESTANI

«Şu evde yapağı çuvalları vardı, şu evdeee!.. Eğrilmiş ipler, dokunmuş kilimler vardın!..» Çocukların yattığı odaları gösteriyordu Atiye. Bekçi Mustafa fırladı. Tepti kapıyı devirdi. Daldı içeri, attı çuvalları hayata. Attı attı: «Çabuk alın şunları, çabuuuk!..» Şimdi de hayat çökecek!..» dedi.

Kosa’nın İsmail bir lüks yakıp getirdi. Koştu merdivenlerden: «Yahu bakışmayın! Ne varsa atalım aşağıya! Koşun…»

Delikanlılar çıktılar. Taktuk odasından bulduklarını attılar. Bekçi Mustafa un çuvallarını sürükledi. Sonra Muhtarın yattığı odaya bir dalış yaptı. Duvarlarda entari, gömlek, ne varsa çıkardı.

«Gitti onca yıllık servetim! Ambar da yanıyor!..»

«Gayret etsek kurtaramaz mıyız acaba?..» Elinde bir baltayla koştu Haceli. Koyun damının kıyısındaydı. Vurdu baltayı, yardı tahtaların ikisini. «Çulları koşturun!» diye bağırdı sonra. Kadınlar yarı açık, yarı örtük, oradan oraya koşup duruyorlardı gecenin içinde. Çulu habayı serdiler ambarın önüne. Akan buğdayı arpayı sürüdüler, Dökülüp saçılana bakmıyorlardı.

Bir kolunun altında peynir derisi, bir kolunun altında yağ tuluğu ile inip geldi Bekçi Mustafa. «Alın bunları, bir daha gideyim!» dedi. İzinin üstüne döndü. İki tuluk daha alıp geldi kollarının altında. Samanlığın üstündeki oda çöktü.

Muhtar, leylek sereninin dibine koştu. Çağırdı Bekçi Mustafa’yı. «Sağol dayım, Allah razi olsun!» diye okşadı Osman’ın sırtını. «Bir zahmet, koşuver, Cemal ağabeyini bul Aşağı Mahalle’nin çayından! Çabuk gelsin. Biraz daha gecikirse suya lüzum kalmayacak…» Osman gitti. Muhtar fısıldadı Mustafa’nın kulağına: «Ulan ayı! Bu ne ihmal? Sen bekle şu pırtılarını başını! Hem yangın, hem yağma olmasın!»

«Korkma Muhtar!» dedi Mustafa. «(Haramlar gider! Helallarm varsa onlar kalır, korkma!..)»

Gürleyip geldi mavi boncuk taşından motor. Tenekeleri bulup koşturdular. Doldurup doldurup verdiler erkeklere. Elden ele, tâ saçağa çıkarıp döktüler. Fakat başolacak gibi değildi.

«Yahu bir hortum yok mu Muhtaaar?»

Halil İbiş’ti bağıran. Kendi eviydi sanki yanan. En çok koşan,

KARA AHMET DESTANI

105

çırpman oydu. «Takıverelim çeşmeye, tutalım fışkırsın!..» Ama acaba yetecek miydi basınç?

«Benim evde var hortum, koşun!» dedi Koşa.

Oğlu İsmail fırladı: «Dur baba, ben getireyim!..»

Alevler göğe dikildi iyice. Patlayıp çatlamalar sıklaştı. Az sonra hortum geldi. Taktılar. Tuttular yukarıya. Ama akmıyordu. Aşağıya tuttular, çeşmeden daha az akıyordu.»

«Olmayacak bu! Motor bir daha gitsin! Haydi Cemaaal!..» diye bağırdı Ağali.

Ev bütünüyle çöktü o sırada. Hayat, hayat damı, evlerin, odaların üstü, kiremitler, kalaslar, olduğu gibi çöküp karıldılar aşağıda. Halil İbiş’i, Kahveci Nuri’yi çekip güçlükle aldılar yıkıntının altından. Nuri’nin kırılmış gibi ağrıyan bacağım sarması için Kontak Aziz’i uyandırmağa gittiler.

«Neyse! Verilmiş sadakamız varmış! Allah bin bin razı olsun Halil İbiş’ten! Farkına varıp uyanmış da, komşuları uyandırmış! Hem de haber verip kendinizi çıkarmış odalarınızdan!..»

«Canına gelmedi, malına geldi, geçmiş olsun!»

«Geçmiş olsun, Allah beterinden saklasın!»

«Mal yerine konur, ama can giderse zor!»

«Can da, canlı mal da gitmedi, çok iyi…»

Atiye ayılıp bayılıyordu. Oradan oraya atıyordu kendini. Sonradan sonradan koymağa başlamıştı. Muhtar daha beterdi.

«Allah bin bin razı olsun, bin bin!..» dedi Muhtar. Zor anlaşıldı sesi. Pısmış, içinin derinlerine çekilmişti iyice. Bir anda uçup gitmişti cakası, fiyakası.

«Dünyanın taşını attım hayatlarına yahu arkadaş!» diye anlatıyordu Halil İbiş. Koşup koşup durmuştu. İyice harlayıp kalmıştı. Yapacak bir şey kalmadığı anlaşılmıştı. Cemal motoru getirdi. Farları ortalığı tarıyordu. Çöken çatıyı gördü, kontağı kapattı.

«Canınıza, canlı malınıza bir şey olmadığına şükredin Cemal!..» dedi Haceli. «Köycek çokaşır daha gözelini yaparız…» Cemal’e söyledikleri kendisinin de hoşuna gitti, koştu Muhtarın yanına: «Köycek çokaşır daha gözelini yaparız, tasalanmayın!..» Muhtarın karısına koştu: «Tasalanmayın Atiye aba, köycek çokaşırız…»

«(Sana da mı tasa kahbem Muhtar!)» dedi Halil İbiş. «(Yanan

106

KARA AHMET DESTANI

benim ev olacaktı da görecektin bir tek yastığım kurtuluyor muydu? Senin kirli mendilin gitmedi evelallah!.. Karınca gibi aktı Kara-taş! Seni çok sevdiğinden değil ha! Sakın yanlış anlama! Sadece insanlığından. Cenaballah şeytanı cennetten attı, Hazreti Nuh gemisine aldı, neden? Nuh insandı, insanlığından!..)»

Cemal, babasının yanına geldi. Kardeşi Güllü, leylek sereninin dibindeki yataklardan birine oturmuştu. Anası da oradaydı. Haceli, Koşa, Ağali, Kurul üyesi İbrahim, Ali İzzet, Bekçi Mustafa, Ekiz İsmail, Melek Hasan, Halil İbiş, büyücek bir küme olmuşlar, Muhtara avuntu veriyorlardı.

«Beterin beteri var! Havada yel yok!» dedi Halil İbiş. «Bir de yel olsa, Yukarı Mahalle tüm yanardı. En beri baştan, kül olurdu benim yıkık filan…»

«Yel olsa kurtulur muydu tek kıymık?»

«Verilmiş sadakan varmış, ucuz atlattın!»

«Ne kötü gene yüz binden aşağı tutmaz zararın! Ama hiç olmazsa canın, canlı malın, tüfeğin, traktörün kurtuldu…»

«Muazzam çalıştık canım! Kurtardık…»

«Komşular tuttu, Allah razı olsun!» dedi Ağali.

«Allah razı olsun bin bin!..» dedi Atiye. Malları yeygileyip çıkan Cemal miydi akşam? Yoksa yatsıdan sonra Muhtar kendisi de uğramış mıydı? Yüreği avkıp duruyordu suçu başına yıkacaklar diye. «(Son derece tedbirli, dikkatli iner çıkarız. Kandili kibriti üfler çıkarız. Allah verdi mi veriyor işte! Yazımızda varmış yazımızdaa!.. Kader ve tecellimizde varmış!.. Hiç kandil yakmasan, kibrit çakma-san, gene çıkıyor yangın! Yangın da debrem gibi bir şey! Kulun hatası mı debrem?)»

Bir daha çöktü, bir daha çatırdadı yukarlar.

«Neyse!..» diye bağırdı Ağali. «Umut yok diye böyle bırakmak olmaz bunu! Gene de söndürelim. Bakarsınız sabaha karşı bir yel çıkar. Sakıncayı büyültürüz. Kalk dayım, çalıştır motoru! Kalkın komşular, kadınlar, doldurun tenekeleri, kazanları, kazan eniklerini! Bakır bakraç ne varsa, su getirin! İyice söndürelim şunu. Kendi kendine sönmesini beklemeyelim…»

Üye İbrahim motorun naylonuna çıktı. Eğdi varillerden birini. Halil İbiş çıktı, o da eğdi. Doldurup taşıdılar alevlere doğru. Haceli

KARA AHMET DESTANI

107

bir kazma aldı eline. Yıkmağa çalıştı duvarın birini ateşin üstüne. Kosa’nın İsmail savurdu tenekeleri. Bir saatten fazla çabaladılar. Ter topuklarından aktı. Tam tüm ıslandı koltukları. Dillerini kopardılar yangının. Gece yarıyı geçiyordu, söndü şöyle böyle.

«Biraz tütüyor ama o kadar olacak!»

«Yarına kıvılcım kalmaz canım…»

«Kalır kalmaz, elimizden gelen bu!» dedi Koşa.

«Şimdi Bekçi’yi bırakalım başına! Yarın da tütecek olursa atarız üstüne suyu!..»

«En iyisi kum atmaktı! Akıl edemedik…»

«Lüzumu yok canım! Söndü!..» dedi Melek Hasan.

«Haydi Muhtar, topla çoluk çocuğu, bize gidelim! Sabaha çok var!» dedi Ekiz İsmail. «Yatıp biraz da yeri dinleyelim arkadaş…»

«Muhtar size bize gitmesin!» dedi Koşa. «Yatsın pırtısının başında. (Cımbıldak!..) Güz günü, yazdan bir parça sayılır. Sabah olsun hayrolsun! Bir tedarik düşünür, dam altına sokarız. Böyle bırakacak değiliz koca köyün Muhtarını…»

Leylek sereninin dibinde, yere çul serdiler kanlar. Yatakları açtılar. Muhtar yün çuvallarının üstüne attı kendini olduğu gibi. Cemal de çıkarmadı üstünü başını. Çıkarmadı, çok korkuyordu. «(Bakalım babam hangimizi suçlayacak?)»

«Sen burada nöbet tutacaksın Bekçiii!» dedi Haceli gitmeden. «Yanan eve de, eşyalara da dikkat et. Karataş’ın insanı belli olmaz. Kaptığını kâr sayar bakarsın. Yandı gitti ama çanak tabak, bakır bakraç, çok pırtı var daha altında…»

«(Nesibetsiz dürzü!..)» dedi Bekçi. «(Al kokar karını git şuradan! Adamın canını sıkma!.. Bir nesibetsiz yarışı olsa birinci gelirsin!..)»

Haceli, Fatma’yı çekti kolundan. En son o yürüdü Aşağı Ma-halle’ye doğru.

12

SUÇLUNUN BULUNMASI

«(Nedensiz bir şeyin olmasına, olabilmesine olanak var mı?)» diye düşündü Karataş’ın Muhtarı. «(Raslantı mı şimdi bizim bu evin yanması?)» Soruyor, düşünüyordu. «(Buradan aşağıya, ilçeye giderken sen benim önümden gelirsin, işte raslantı budur. Bir evin yanması raslantı olabilir mi?)» Sonra ekliyordu: «(Ama keşke raslantı olaydı! Biri düşmanlık yapmış olmayaydı! Raslantı raslar geçer, düşmanlık ölmez sürer…)»

Yün çuvallarının üstündeki yatakta düşünüyordu sabaha karşı. Bir yandan da üşüyordu. Çağırdı Bekçi’yi, «Habadan kilimden bir şey bul, ört üstüme! Ayaz arttı sabaha karşı!..» dedi. Bir beşik haba-sı çekip örttü Bekçi. Bir tane de karısı Atiye’nin üstüne attı. Kendisi gezindi aşağı yukarı. Sırtına Muhtarın eski paltoyu aldı sonra. Sabah olunca kordu pırtıların arasına.

«(Biri bir düşmanlık yapmış olabilir mi?)»

Yokladı düşüncesinin içini: «(Buna benzer durumlarda insan her olasılığı araştırmalı, hesabını tamam yapmalı. Olabilir mi, olamaz mı? Bu köyde bana bunu yapmağa cesaret edecek babayiğit var mı?)» Köy kütüğündeki sıraya göre Aşağı Mahalle’den yukarıya ev ev taramak istedi Karataş’ı. «(Buna hacet yok! İki olasılık var: Ya çok varsıllar yaptı bunu, ya çok yoksullar! Köyün en varsılı benim. Kendim kendime yapmış olamam. Ağali? Koşa? Üye İbrahim? Ekiz İsmail? Çok candan ah vah etti Koşa, Ağali. Ekiz İsmail de varsıl az çok. Yapmış

KARA AHMET DESTANI

109

yada yaptırmış olabilir mi? Var mı bir neden, var mı bir alıp veremedik aramızda?)»

İyice döküp düşünmeliydi. «(Şimdi böyle yufkadan bir kat düşünüp geçeyim. Sonra gene dönerim. En yoksullara geçeyim şimdi. Kim bu köyün en yoksulu? Halil İbiş. Başta komşum Halil İbiş. Bir umduğu oldu da vermedim mi? Kalbini kırdım mı? Karısına kızına sulandım mı? Yok canım ne sulanayım? Çılbak Sultan’a mı kaldım? O hususta bir şey kendimden olmaz da, belkim Cemal bir acemilik yapmış olabilir; olabilir mi? Genç adam! Delikanlı demişler adı üstünde. «Yoksuldur ses çıkaramaz!» umuduyla takılır karısına kızına, o da haggaten açıktan ses çıkaramaz, alttan alta öç büyütür, vede leyli gecenin yarısında bir çomak sokuverir bizim samanlığa! Bizim samanlık da, ahırdan giriliyor gerçi, fakat ahırın gübre deliği arkasında! Bir kapak yaptırayım deyip duruyordum. Eşşekliğim yüzünden savsakladım!..)»

Daldan dala sekiyordu düşüncesi, sektirmedi. «(Bizi en önden uyandırmağa kalkması, yangım haber vermek için hayat tahtalarına el taşları fırlatması, sonra duvardan atlayıp avluya girmesi, inip çıkıp eşşek gibi pırtı boşaltması, ahırdan canlı malı çıkarması, işin kılıfı! Üzerine kuşku çekmemek için! Çekilecek gibiyse de dağıtmak için! Yani, “çarıklı kurmaylar” derler, doğrudur! Çok kurnaz olur köylü milleti! Kendim dahil, yerin altından yürütürüz koca treni! Yapmış olabilir yani. Ama biz nasıl anlayacağız? Nasıl donduracağız? Ortaya attığımız zaman milleti nasıl inandıracağız?)»

Solundan sağma döndü, kollarını dışarı çıkardı, kafasını kaşıdı biraz, gene sürdürdü düşünmesini:

«(Halil İbiş durakoysun surda! Geçelim! Başka kimler yapabilir? Sultanca’nm Şükrü’nün içinde bir ekşilik, bir of kalmış mıdır Bayram’ın Hüyük tarlasından ötürü? Yani üşenme Karataş Muhtarı, her olasılığı düşün! Aslı çıkmasa da düşün. Düşünmekten zarar mı göreceksin arkadaşım?)»

Öksürdü, kattı kollarını içeri.

«(Sultanca’nm Şükrü’den aldım gerçi tarlayı, fakat para verdim, yaptım gönlünü. Hatta, “Helâl et dayım!” dedim, helâllaştım sonunda! Ben öyle cebirci ağalardan değilim şükür, zorla yapmam yapacağımı. Bu nedenle Şükrü’nün içinde of kalmış olamaz. Asla…

110

KARA AHMET DESTANI

fakat!)» Birden aklının altı üstüne geldi: «(Bu tarla konularında çok mu ileri gittim? Çok mu fesat uyandırdım? Koca köy merasını söktüm motorla. Velâkin komşunun da gönlünü aldım: Yörüklerden avantayı artırdım. Beş kuruş salma salmadım, vede mera bedeli olarak sandığa para yatırdığımı bildirdim açık açık! Buna kimse hayır diyemez. Beş kuruş salma verdi mi Karataşlılar beş yıldır? Vermediler! Bu yandan da bir düşmanlık, bir buğuz olamaz! Olmaması gerekir…)»

Döndü sol yanına:

«(Mamafi, gene de bazı dürzülerin içinde of kalmış olabilir. Mesela örneğin, yani bizim yeni kaymakam gibi konuşalım, kendileri sürmek istemiş de ben sürmüşüm!.. Kim var böyle? Kimler var? Yoktur. Benim süreceğim yeri benden önce, sonra kimse aklından geçirmiş olamaz! Kolay değil o!..)»

Aklının üstü bir daha altüst oldu:

«(Sultanca’nın Şükrü diyorum da, teyzesi Dertli Irazca’yı hiç aklıma getirmiyorum!.. Neden?.. Yılanın başı asıl o değil mi? O değil mi benim ezeli, ebedi, başı görüldüğü yerde ezilecek, vede dört kitapta katli haggaten vacip düşmanım? Gerçi ben kıymet vermem kendisine. Fakat onun kendisi bunu böyle kabul edip yayımını da . buna göre yapmaz mı köyün içinde? “Yakacağım ahırını samanlığını!” demez mi yüzüme karşı? Dur bakayım dur dur! Tâ baharın o sıpa çıkıp geldiğinde, Hüyük’teki tarlayı sürüyordum, bunlar geçip giderken takıldım da, yüzüme karşı bir daha söylemedi mi? “Yakacağım erinde geçinde, sen benim başımı ezmeden ben seni yakacağım!” demedi mi? Dedi ama, yapabilir mi? Hiç ciddiye almadım, önem vermedim, yapabilir mi? “Hasmın karmcaysa da horsunma!” demiş adam adama! Yapabilir mi?)» Irazca’yı gözünün önüne getirdi, önünden, ardından, solundan sağından baktı, sordu kendi kendine: «(Yapabilir mi?)» Bir süre düşündü, bir şey diyemedi.

«(Neyse! Bunu da koyup geçelim, sonra gene döneriz. En yoksullardan kimlerin bana garazi olabilir? Düşünmeğe devam edelim…)» Gözlerini yumup biraz düşünüyor, köy kütüğündeki sıraya göre komşularının adlarını aklından geçiriyor, sonra gene aynı yere geliyordu: «(Kendisi yapmasa bile başkasına yaptırmış olamaz mı? Gelmedi gelmedi de beş yıl sonra neye geldi o sıpa? Vede gelip nerelere gitti?

KARA AHMET DESTANI

111

Nerdeydi dün, evvelsi gün? Ben onu bir gördüm, bir daha görmedim! Bekçi gördü mü acaba?)»

Öksürdü: «Mustafaa!..»

Gezindiği yerde tingedek düştü Bekçi: «Buyur!..»

«Çök şöyle yakınıma, bir şey soracağım!..»

İyice yaklaşıp çöktü Bekçi Mustafa.

«Irazca’nm Kara Bayram’ın bir sıpa vardı, Ahmet! İki ay kadar oluyor bir gördüm, bir daha görmedim, buralarda mı o?»

«(Bak cımbıldağa!)» dedi Mustafa. Düşündü uzun uzun: «Valla o çocuk baharın bir gelmişti, yazboyu bir daha görünmedi. Kerimoğ-lu’nun Durmuşla İzmir’e aşağı inip gittiydi. Bir de duyduk İstanbul’a bırakmış, sonra yitirmiş. Bir daha Karataş’a gelmedi o çocuk, gelse görürdüm!»

«Yani o zaman çekti gitti diyorsun, eminsin?»

«Çekti gitti! Zaten dört gün durdu, eminim!»

«Durmuş’la gitti diyorsun?»

«Durmuş’la gittiğini Durmuş’tan, komşulardan duydum!»

«Görmedin ama gözünle?»

«Görmedim, fakat kendisini de görmedim bir daha!»

«Bak Mustafa, savunur gibi konuşma Deli Karı’nın torununu!»

«Savunur gibi mi? Nerden çıkardın? Kesin görmedim! Soruyorsun, görsem gördüm derim. Neden görmedim? Çünkü köyde değildi. Bir sefer geldi gitti, o kadar!..»

«Dün, önceki gün? Gelmedi mi bir daha?»

«Hayır gelmedi! Bu köyde sinek uçacak da benim haberim olmayacak, yabandan adam gelecek de görmeyeceğim; kahbem Muhtar, kaç yıllık bekçiyim ben!..»

«Eveeet; gelmedi, görmedin; kesin?»

«Kesin! Ayna dürbün gibi!.»

«Pekey o gelmedi, ama Deli Karı hep burda, değil mi?»

«Burda tabii…»

«Akşam çıkıp geldi mi yangın yanarken?»

«Görmedim…»

«Neden?»

«Nedeni… Gelmedi de ondan!»

112

KARA AHMET DESTANI

«Gelmedi, pekey! Şimdi git, gezinmene devam et. Gerekirse seslerim, gene koşar gelirsin!..»

Kollarım yorganın altma sokup çıkardı, sürdürdü düşünmesini: «(Koyalım bunu böyle, başkalarını düşünelim. Gerekirse gene döneriz Dertli Irazca’nın üstüne. Torununun üstüne…)» Geçip başkasını, başkalarını araştırıyordu. «(Fakat, niçin herkes çıkıp geldi de Dertli Irazca çıkıp gelmedi! Her ne kadar ısıracak köpek dişini göstermez demişse de eski büyük atalar, Dertli Irazca neden beni her gördüğü yerde, harımda harmanda, Hüyük’te, kaşta, değirmende hep “Yakacağım ahırını, samanlığını, evini!” dedi, vede yanıp gitti bizim ev? Evet eski büyük atalar öyle demiş, ama eski saf atalar onlar! Saf ataların var mıydı haberleri Irazca gibi şeytanlardan? Ben bir kadınım, eksik eteğim demedi de Kaymakamın önüne çıktı, iki saat lafa tuttu adamı! Benim hakkımda, Kurul hakkında tıktı doldurdu, öyle bir karı o! Eski saf atalar ne bilecek onun fenlerini?..)»

Bir süre durup yeniden başlıyordu:

«(Evet torunu gelip geçti, bir daha da gelmedi; doğru! Fakat kendisi bir gün bile ayrılmadı köyden! Oğlu, gelini, torunları gitti, o gitmedi. Neden gitmedi? “Koyup gidemem düşmanlarımı!” dedi; neden? “Öcümü almadan boşlayamam köyü!” dedi; neden? Böyle öççü, ofçu, inatçı bir karıdır da ondan! Bunu eski saf atalar nerden bilecek? Bahusus benim karşımda kimse gık diyemezken, annacıma geçip sensin bile diyemezken, (Öhhoo!..), onun çenesi bir gün olsun durdu mu? Yüzüme de söyledi, ardıma da söyledi. Vede bir gün olsun iyiliğime söylediğini duymadım; kötülüğüme söylediğini herkes duydu! O gün de, “Yakacağım evini, samanlığını, içinde kendin de yanacaksın!” dedi, haggaten öyle oldu-olayazdı! Az kaldı gidiyorduk hepimiz! Allah bilir Halil İbiş kurtardı!..)»

İğ gibi döndü, yüzaşağı kapandı yatakta, tutturamadı, bir daha döndü, gene yüzyukarı geldi: «(Mutlak onun eli, yada aklı var bu işte! Kesin! Fakat Bayram gelip gitmiyor; sıpa burda yok, bir göründü bir daha görünmedi; görünse ona yaptırmış olurdu; görünmediklerine göre kime yaptırdı? Kime yaptırabilir? Kim bakar sözüne? Şükrü’ye söz dinletebilir mi? Var mıydı Şükrü akşam yangın söndürmede? Yoktu. Neden yoktu? Köyün öte başında evi, uzak. Haceli’ ninki de alt başında, uzak! Fakat, fakaaat, gene de bakmaz diyorum

KARA AHMET DESTANI

113

Şükrü, Deli Karı’nm sözüne. Bakmaz fakat niçin herkes vardı da o yoktu akşam? Yok yok, o kadarcık kurnazlığı kolay düşünürler. Şükrü yaksa kalkar gelirdi, dolaşırdı o değillikten, bir iki teneke su atardı. Fakat Irazca niçin gelmedi? Neyse, bunu da koyup geçelim. Başka kim var arkası akrabası? Hiç yok. Ağali var desek, Ağali girmez böyle yasadışı işlere. Eşkiya bile barındırmaz evinde Ağali! Koşa, Melek Hasan hiç hiç yapamaz. Kosagil bir beni döğdüîer Gök Burun’ un üstünde, o da cahilliklerinden. Sonra pişman-oldular. Aldılar çünkü derslerini! Dertli Irazca’nın ofu soğuşun diye elini suçluk işlere bulaştıramaz bunların hiçbiri! Dur bakayım Karataş Muhtarı, dur dur; Dertli Irazca kendisi yapmış olamaz mı bunu? Bir ufacık sıva merdiveniyle çıkar gelir, vede sarkıtır gübre deliğinden, yapar yapacağını, sonra çıkar, çeker merdiveni, götürür geriye! Yada bırakır, yangınla birlikte yanar suç âleti merdiven!)»

Doğrulup kalktı birden:

«Mustafaa!..» dedi. Öksürdü küt küt; ceketini giydi. «Eski paltomu sen almışsın, yenisi nerde? Yenisini bulamazsan eskisini koy sırtıma, üşüdüm! Vede Mustafa, hemen çabuk yanıma gel! Fakat unutturma, önce paltoyu koy sırtıma!..»

Mustafa eski paltoyu kendi sırtından çekip Muhtarın sırtına koydu çabuk. Bu sefer kendisi başladı öksürmeğe.

«Hemmen önüme çök Mustafa! Öksürürken ağzını da öte çevir! Yüzüme öksürme! Irazca’nın soyundan kimse yoktu akşam burada değil mi? Git çabuk, Kurul üyelerini, İbrahim’i, Haceli’yi, Ekiz İsmail li, hepsini çağır evlerinden. Kuş gibi git, kuş gibi gel! On dakika sonra burda olacaksınız hepiniz! Marş marş!..»

«Yahu Muhtar, Allah hayır versin, Irazca’ya gene taktın!..»

«Suuus! Savunup durma Deli Karı’yı! Sus; dediğimi yap sen!.. Bir dakika gecikmeden koş! Gecikirsen karışmam…»

Birden kalktı, gezinmeğe, kıvrak kıvrak gidip gelmeğe başladı. Gitti Cemal’i dürttü: «Uyan ulan eşşoğlu beşkulak!..» dedi. «Ben göreve çıkıyorum üyelerle, uyan da pırtıların başını bekle!..» Bir daha sarstı, uyandırdı Cemal’i. Sonra cezaevinde volta vurur gibi aşağı yukarı gidip gelmeğe, bir sefer sağından, bir sefer solundan dönüşler yapmağa başladı. «(Suç kanıtı o merdivendir, sıva merdiveni! Varsa da, yoksa da bakacağız evine! Yoksa nereye gittiğini sora-

114

KARA AHMET  DESTANI

cağız. Yandıysa bizim evin yangınında, hık mık edecek. Yanmadıysa, koydu yerine, bunu da görüp anlayacağız. Anlayacağız dertli Irazca, dur sen! Sen gidiyorken ben geliyordum; dur! Sen şeytanım diye geziyorsun bu köyde ama ben de cinim, hem de cinoğlu cin! Sen benimle yarışamazsm!  Yarışırsan sonunda böyle kapana kısılırsın!..)»

Hızlandırdı yürüyüşünü. Mekik gibi gidip geldi aşağı yukarı. Sonra birden köy içine yürüdü. Biraz gitti, birden durdu, yapı ustası Taşkelle’nin evin yanından döndü, oğlunun başucuna geldi:

«Cemaaaal!.. Ben köy içine gidiyorum, üyeler gelirse hepsini oraya gönder! Ben de görürüm kendilerini ama, şayet görmezsem… Haberin olsun…»

Beklemedi oğlunun karşılığını, yürüdü. Dibeğin basma dikildi. Aşağıdan gelenleri, sağdan soldan gelenleri kesinlikle görebilirdi buradan. Ipıssızdı köyün içi. Kurt kuş uyanmamıştı daha. Yangından sonra yorulmuşlar, serilip yatmışlardı. Güz işleri de hızlıydı. Çok yoruluyorlardı. Yattılar mı taş gibi uyuyorlardı. «(Zaten de sever uykuyu Karataş, eline fırsat geçse dünyanın sonuna kadar uyur!..)» deyip bekledi. Sonra gene söyledi kendi kendine: «(Yahu ne uzunmuş geceler! Daha horozlar ötmedi, şafak sökmedi, aşkolsun; bu kadar olduğunu bilmiyordum!..»

Birer ikişer göründüler. Öksüre aksıra çıkıp geldiler. Hepsi tamam olmadan konuşmadı Muhtar. Tamam oldukları zaman da bir süre sustu. Sonra gırtlağını kazıyıp tükürdü:

«Hiçbirimizde, ne sizde, ne bende, kafa yok arkadaşlar! Yangını söndürdünüz, çekilip gittiniz akşam! Ama demediniz kim yaktı bunu? Mırın kırın geçiştirdiniz. Nedensiz bir şeyin olmasına olanak yoktur. Öyleyse bu yangını da bir çıkaran var. Bu da, benim kadim hasmım Dertli Irazca’dan başkası değildir. Yanlış anlamayın, benim kendisine bir şey dediğim vede kendisini hasım gördüğüm filan yok, fakat o kendisini bana birinci hasım sayıyor. Kaç sefer yüzüme söyledi bunu. Hüyüklerin orada motorla çift sürüyordum, orada söyledi. İşte şimdi Deli Karı’nın evine baskın yapacağız, vede tutanak yazıp suç kanıtı sıva merdivenini arayacağız. Varsa alacağız, yoksa yok diye yazacağız. Yoksa bir anlamı var mı? Var tabii! Çünkü getirdi, geri götürmedi, yandı yangın yerinde…»

Dinlemedi üyeler ne diyecekler. Önden önden yürüdü.

KARA AHMET DESTANI

115

Bekçiyi yanma çağırdı giderken: «Kapıyı açtıracaksın, sonra dikkatle bekleyeceksin, Kurul görevini bitiresiye!» dedi, yürüdü.

Avlu kapısını açıp girdi. «Girin girin girin!» dedi ardmdakile-re. «Vede Mustafa sen, biraz önden yürü Bekçi olarak! Dertli Irazca’ dan yana bir zarar geleceğini sezdin mi, geri geri durursun! Önden yürü, kapıyı aç! Geç geç geç!..»

Kurul üyeleri yavaşladılar, Bekçi öne geçti.

«(Geçelim bakalım!)» dedi Bekçi. «(Böyle zamanlarda bekçi öne! Yemek filan olunca Bekçi arkaya!..)»

Irazca’nın çürük merdiveninden çıktılar.

«Çağır bakalım; bekleme!..»

Kapının dibine kadar vardı, değneğinin ucuyla tak tak etti, «Iraz halaa!» diye bağırdı. «Kurul geldi kapına; uyaaaan!..»

«(Mına kodumun kavatı!.. Kurul gelmiş kapısına uyanacakmış!..)» Öfkelendi Muhtar: «Ulan Mustafa!» dedi, yanaşıp boş böğrüne dürttü eliyle. «Ulan, hala mala deyip tepemin tasını attırma, gözelce bağır uyansın!..»

«Iraz halaaa…» dedi Bekçi gene. «Seksen yaşında kadındır, nasıl çağıracağım başka?» diye sordu Muhtara dönüp.

I

KARA AHMET DESTANI

117

13

SORGU

«Iraz halaaa!..» diye bağırdı Bekçi Mustafa.

«”Dertli Irazca!” diye bağır. Nerden halan oluyor?»

«Yaşma hürmeten her zaman halamdır!» dedi Bekçi.

«Bir daha bağır, uyanıp çıksın kapıya!..»

«Aaaay Iraz halaa!..»

Haceli yanaşıp yumrukladı güm güm: «Dertli Irazcaaa!..»

İçerde bir çıtırtı oldu. Besmele çekip doğruldu îrazca: «Gecenin köründe, hayırdır işallah!..» dedi. Saçını fesini düzeltti. Bağladı dastarım. Sultanca’yı da uyandırdı yanındaki. «Kapı doğuluyor, uyan Sultanca, acap neyin nesi gecenin köründe?»

Toparlanıp kalktı Sultanca da.

Irazca yeniden besmele çekti, sordu kapıdan:

«Kimdir ooo; gece vakti?..»

Bekçi Mustafa anlattı:

«Kurul evine geldi Iraz hala, aç kapıyı!»

«Abuuv!.. Kurul kapıya gelmiş!» dedi kardeşine. «Neden icabet-miş ki!..» Yeniden besmele çekti, çekmediğim sanarak. «Durun açalım, durun!» diye bağırdı. Aldı sürgüyü, kapıyı açtı. «Buyrun söyleyin bakalım, nedir derdiniz gece yarısı?»

Dalıp girdi Muhtar pabuçlarını çıkarmadan: «Şuna bak! Ulan bunun gibi dümenci karı görülmemiştir! Hiç haberi yokmuş gibi soruyor! Sana derdimizi göstereceğiz şimdi!..»

Üyeler de çıkarmadan dalıyordu, bağırdı Irazca:

«Gâvur ahırı değil bura heeey!.. İnsan gibi girin! Çıkarın pabuçlarınızı! Eşşek kadar Muhtar çıkarmadan giriyor!..»

Üyeler durup çıkaracak oldular: «Çıkarmadan girin! Görev yapıyoruz!» dedi Muhtar. «Görev yaparken pabuç çıkmaz…»

«Görevin batsın! Gene ne gâvurluklar buldun başıma?»

«Şuraya yanıma, yakınıma gel bakayım!..»

Yürüdü Irazca: «Buyur görevcibaşı!»

«Söyle çabuk: Sıva merdivenin nerede?»

Şaşırdı Irazca: «Ne yapacaksın sıva merdivenini bu vakit? Sıva merdiveni mi lüzum etti? Koca köyde bulamadın mı? Yok muymuş Deli Haceli’de filan?»

«Artık eksik konuşmayı, vede sözüme söz katmayı bırak Irazca! Sorduğuma cevap ver: Nerde sıva merdivenin?»

«Duruyordur heralım taktuk odasında!..»

Sultanca da dastarım bağlamış, bakıyordu.

«Sen ne arıyorsun burda? Ne zaman geldin?»

«Dün akşam geldim, burda yattım! Önceki gün de hurdaydım! Canım sıkıldı mı gelir Iraz abamla yatarım…»

Durdu Muhtar. Aklı karıştı. «Demek dün akşamdan beri bur-dasın? Burda yattın?..» İyice karıştı aklı. «Evin yok mu senin?»

«Evim var ama Iraz abamla yatıyorum!..»

«Neden? Küs müsün Şükrü’yle, İbrahim’le?»

«Biraz ileri geri söylendik ama neden küseyim? Küssen fayda var mı? Bir kere karının buyruğuna girmiş herif! Onun anası da, atası da sidikli Cemile! Bizim yüzümüze baktığı yok! Ötekiyle zaten küsüz. Bayramlarda bile yanıma gelmiyor herif…»

«Demek dün de burda yattın?»

«Burda yattım! Ara sıra yatarım…»

«Doğru söyle; dün akşamdan beri hiç dışarı çıktı mı bu?..»

«Kim?»

«Kim? Irazca…»

«Akşam kapıyı kapatıp oturduk! Yatacak vakit, sayvanın saçağına kadar ikimiz ayakyoluna çıktık, başka çıkmadık…»

«Neresi sayvanın saçağı? Şurası mı?»

«Orası…»

«Aşağıya filan inmediniz mi?»

118

KARA AHMET DESTANI

«Hayır inmedik…»

«Pekey bakalım! Sen dur surda. Şimdi anlaşılır…»

Irazca ciddi bir tasanın içine düştü. Ne diyordu bu? Ne soruyordu? Nerelerden dolaşıp dolaşıp da suçlayacaktı kendini yada kardeşi Sultanca’yı? Bir tuzak mı kazıyordu önüne?

Kolundan tutup sarstı Muhtarı: «Ne demek istiyorsan açık söyle! Kapalı şifre sorma! Aklımız ermez…»

«Şimdi erer; dur!..» dedi. Tutup çıkardı kolundan hayata. «Yürü bakalım. Taktuk odasının kapısını aç çabuk. Nerde anahtarı?»

«Kitli değildir! Altınlarımızı açıkta saklarız! İtiver…»

Yürüdü Muhtar. Bekçiye göz etti: «Bakarak ol, kaçmasın bir yere!» dedi, Irazca’yı gösterdi. Irazca’nm yanında durdu Bekçi. Bağırdı Muhtar: «Gel, sıva merdivenini göster!..» Irazca yürüdü, kapıyı açtı. Birden durdu Muhtar. Karanlıktı içerisi. Şafak yeni söküyordu.

«Şu döğen eskisini çek! Boyunduruğu çek! Onların ardındadır. Çoktandır ev sıvamadım…»

«Çoktandır sıvamadın! Hep burda mı durur?»

«Başka nerde dursun? Burda durur…»

«Gel Bekçi!..» Bağırdı Muhtar. «Kaldır şunları!.. Merdiveni çıkar ortaya!..» Bekçi atıldı. «Çıkar çabuk çıkar!..» dedi Muhtar. «(Bakayım ayaklarına! Bununla yaktıysa gübre bulaşığı vardır. Getirip atmıştır geceleyin! Kardeşine de demiştir: “Dışarı çıkmadık!” Tanığı tapığı yanında! Kurnazlığının üstüne yoktur Dertli’nin!..»

Bekçi bulup geldi beş basamaklı küçük merdiveni. Ak sıva bulaşıkları içindeydi. Hayatın ortasına attı. Üyeler yumuldular. Muhtar kendisi de yumuldu: «Az geri durun! Muhtar yanaşmadan yanaşmayın!..» Elledi, bir parmak tozdu üstü. Baktı ayaklarına. Sıva bulaşıkları öylece kalmıştı. Evirip çevirdi: «Allah Allaaah!..» diye söylendi. «Allah Allaaah!..» Kaldırdı başını havaya, merteklere filan baktı.

Fırlayıp önüne dikildi Irazca:

«Deli misin nesin? Söyle aradığını! Taşkelle Mehmet gibi hiç durmadan Allah Allah çekiyorsun! Söyle derdini…»

«Haberin yok gibi konuşuyorsun hâlâ değil mi?»

«Senin gibi atım, motorum var da aşağı yukarı yelip durmuyorum ya! Bir yoksul kocakarıyım. Çıkarsam bir harıma çıkıyorum,

KARA AHMET DESTANI

119

bir de çeşmeye. Nerden haberim olsun? Oğlumu, gelinimi teziktirdin, kimsesiz evlerde yapayalnızım, bilmiyor musun?»

«Onlar gitti sen kaldın, benim evi yaktın!»

«Daha yakmadım ama yakacağım!..»

Dikkatle baktı Irazca’nm yüzüne: «(Dünyada bundan numaracı karı var mı acaba? Yakmamış ama yakacakmış! Nasıl kuşkuyu üzerinden dağıtıyor! Filim artisleri filan bok yemiş!..)»

«Yandı benim ev! Senin yakmana lüzum kalmadı!» Bekledi: «(Bakalım bu sefer ne diyecek?)» Biraz daha bekledi: «Bu gece sabaha beş saat kala yandı! Gece yarısında yaktılar Irazca!..»

Gözlerinin bebekleri çukurlarından çıktı; gittikçe büyüyen bir şaşırmayla doldu Irazca:

«Neeeeeeh?..» diye sordu usulca.

«(İşte böyle, numaracıdır: “Neeeeeeh?”)»

Üyeler bakıyorlardı. Evin yanmasıyla Irazca arasında nasıl bir bağlantı bulduğunu söylemişti ama bu durumda ne diyecekti? Gözüyle görmüş gibi merdiven demişti, işte merdiven! Vede Irazca’nm haddi haberi yok!

Birden döndü Muhtar:

«Sultanca nerede?»

Kapının dibindeydi: «Burdayım!» dedi, ellerini bağladı.

«Senin sıva merdivenin nerde?»

«Benim sıva merdivenim yok! Vardı bir tane çürük, o da ya Şükrügil’dedir, ya İbrahimgil’de! Sıva yapacağımız zaman Melek Ha-sangil’den alırız…»

«Uzatma uzatma! Kısa söyle, yok merdivenin!..» Bıraktı Sultanca’yı. Irazca’ya döndü yeniden: «Bu boku sen yedin Irazca! Ama karda izin görünmüyor!.. Nerden bildin diyecek olursan? Bildim. Göz hasmını tanır az çok!..»

Üyelere döndü Irazca: «Haggaten yandı mı bunun evi?»

«Kül oldu! Köy ayağa kalktı, senin bu işten nasıl haberin olmadı Irazca?» dedi Ekiz İsmail.

Irazca baktı hepsinin yüzüne teker teker:

«Haggaten, haggaten yandı mı?»

«Yandın!.. İnanmazsan git bak…»

Birden: «Ooooooh!..» çekti Irazca. Bir uzun «Oooh!» daha çek-

120

KARA AHMET DESTANI

ti, «Kendim yakmış kadar sevindim;  oooh!.. Kim yaktrysa mekânı cennet olsun! Tuttuğunu altın etsin Koca Allah! Sevindim…»

«Sen yaktın, yürü bakalım…» Göz etti Bekçiye: «Bunu böylece al, Koca Oda’nın altına kapat. Sonra karakola götüreceğiz. Üyelerden birinin gelmesi de iyolur!..»

Bekçi, Irazca’nın kolunu tuttu. «Yürü Iraz hala!» dedi.

Çekti kolunu sertçe: «Bırak kolumu! Ne ilgim var?..»

«Yürü yürü!» dedi Muhtar. «O numarayı başkasına yap sen! Yürü! Ne ilgin olduğunu Çavuşa, Savcıya anlat. Yürü şimdi. Yola çıka-sıya kapalı kalacaksın Koca Oda’nın altında…»

El etti üyelere. Kendisi önden yürüdü. «Doğru Koca Oda’nın altına götür! Kapattıktan sonra kendin de kapısında dur!.. Haceli kilit getirsin. Evine git, torbana ekmek kat! Yola çıkacağız…»

Bekçi Mustafa çekti Irazca’yı kolundan.

Şafak söküp gelirdi yavaş yavaş. Takır tukur indiler merdivenleri. Avlunun ortasında bir boğuşma oldu Bekçiyle.

«Bak Iraz hala, bana zorluk çıkarma! Seni götüreceğim. Yapacağım dürzünün dediğini. Ben yapmasam yapanı bulacak. Dedi mi yaptırır bu dürzü Iraz hala! Onun ne dürzü olduğunu benden iyi biliyorsun! Bana zorluk çıkarma…»

Durdu Irazca; topladı ağzında ne kadar tükrük varsa. Tükürecekti, anında vazgeçti. «Yüreksiz nalet! İşinden olmamak için haksız yere götüreceksin beni! Senin işine zarar gelmesin, ben ne olursam olayım demek?»

«Haklı mı, haksız mısın, ben nasıl bileyim Iraz hala? Yargıç değilim, Savcı değilim. Bekçiyim ben. Getir derler getirir, götür derler götürür, öyle bir adamım. Kim olsa böyle yapar bekçi olduktan keri!..» Çekti Irazca’yı İmla.

Kapıdan çıkarken Sultanca’ya bağırdı Irazca: «Ahret hakkını helâl et bizim kııız! Bunlar astırırlar beni; helâl et!..»

Ellerini böğründen çözdü, dizlerini döğmeğe başladı Sultanca: «Durduk yerde gördün mü başımıza gelenleri? Tûûûûh tûûûh tûh!..»

Bekçi, Koca Oda’nın kapısının önüne getirdi Irazca’yı: «Elini ayağını öpeyim kusura bakma!» dedi. Açtı kapıyı, itti içeri. Kapatmadan bir daha yalvardı: «Ne olur, kusura bakma!» Kapattı kapıyı,

KARA AHMET DESTANI

121

irzesini geçirdi. «(İşi sağlama aldığım iyoldu! Yoksa çıkar gider. O zaman ayıkla pirinci taşını…)» dedi kendine.

Zindan gibiydi içerisi. Bir kıymık ışık gelmiyordu dışardan. Gariban yolcuların eşekleri bağlanırdı yıllar önce. Köylerde «oda» töresi bozulalı, gelenin gidenin eşeğiyle kimse uğraşmaz oldu. Dedelerin yaptırdığı «oda»lardı. Torunlar boşlayıvermişti. Eşek bağlanmaz olunca Kurul suçluları kapatıyordu. Onun için gübre deliğini filan ör-dürmüştü Muhtar. Toz toprak, hem de sidikti tabanı. Köyün bir genel helası olmadığından, sıkışan buraya girerdi. Kötü kokuyordu.

«Heeey Irazca! Kara Şâli’nin karısı, Bayram Beyin anası!..» diye seslendi kendine. «Ahir ömründe, ölmeden bunları da mı görecektin? Sıkı dur bakalım!..» Bekçi Mustafa’nın irzeyi üstüne geçirdiğini duydu. Duvara tutuna tutuna birkaç adım yürüdü, çöktü. «Çok Irazca!..» dedi bir de. «Aslı varsa, yakana, yaktırana helal olsun! Kendim yakmış kadar sevindiğim doğrudur! İçimin derinlerinden geliyor. En gizli sevincimi söylüyorum!» Biraz durdu: «Ne fayda, kendisi de yanıp gidecekti ki! Kebabının kokulan şöyle yağlı yağlı, köyün altından, üstünden duyulacaktı ki!..»

* **

Leylek sereninin dibine vardı Muhtar. Şafak yayıldı, sabaha döndü ortalık. Karısı uyanmış, büzülmüştü serenin dibine. Cemal uyuyordu. Kızı Güllü uyuyordu.

«Kapattım Koca Oda’nın ahırına. Haceli’ye emir verdim, üstünden kilit vuracak! Pırtıları bir dam altına çekmemiz gerek! Atiye! Nereye çekelim? Birinin evinin üstüne varsak, ağırlık oluruz. Yoksam Koca Oda’nın üstünü süpürüp oraya mı çekelim? Yani karar senin! Çabuk söyle çaresine bakayım. Deli Karı’yı karakola götüreceğim. Bu işi böyle bırakamam…»

«Nasıl edelim bilmem ki?» diye dönendi Atiye. «Gitsek mi ba-cımgilin üstüne? Yoksa dediğin gibi mi yapsak?»

«Geçici bir yerleşme yapalım! Temizletelim Koca Oda’yı! Bir yandan da, yanan evin yerine yenisini yaptıralım kış gelmeden. Ustasını, işçisini bulalım. Kerpicini kestirelim… Taşının çekilmesi, kerestesinin taşınması için motor var. Yeni bir evin yapılması dert değil

122

KARA AHMET DESTANI

benim için. Yapılan düşmanlık narkımm kırılmasına yol açtı. Malıma canıma kasteden düşmanı gebertmem gerek!..»

«Pekey; Deli Karı’nm yaktığı kesin mi? İnceledin mi?»

«Kendi kendine yanmadı ya! Yakan o!..» içinden ekledi: «(O yakmadıysa yaktırdı! Eli yoksa parmağı var; kesin!..)»

«Öyleyse gidip bacımgili kaldırayım. Naile’ye haber salayım!» Yelliyaka’da gelindi kızı. «Haceli’nin Fatma’ya haber salayım. Sü-pürteyim Koca Oda’nm üstünü. Çektireyim pırtıyı. Mahkeme sürüş-meyi filan üyelerine devret, evin başına geç Hüsnü!»

«Yooook!.. Bunu deme Atiye! Elin öldürdüğü yılanın kuyruğu diri kalır. Hem evi yaptıracağım, hem bunu koğuşturacağım! Hepsini kendim yapacağım! Başkasına devredilecek iş değil bu!..»

Mal masat Halil İbiş’in avludaydı. Madem Haceli kilit getirdi Koca Oda’nm ahırına, Bekçi Mustafa ayrılabilirdi. Cemal’i kaldırdı hemen. «Sabah oldu, bir işe yara Cemal! Koca Oda’yı süpürtelim, pırtıları taşıtalım bugün! Anan ne derse pekey deyeceksin. İşleri aksatmak yok. Ben Dertli Irazca’yı götürüyorum. Dönüp gelince yeni evin yapımına başlayacağız. Git Bekçiyi çağır yanıma! Evinde değil, Oda’nm önünde olacak. Marş marş!..»

Cemal gitti. Bekçi yıkıla döküle geldi az sonra. «Bu gece uyumadım, dökülüyorum! Söyle bakalım gene ne buyruğun var Muhtar? Irazca’nın üstüne kilit vurdum, Haceli’ye dedim sen bekle…»

«Beklesin dürzü! Ata yem ver. Yemi samanı İbrahim’in evden al. Torbasını da doldur. Gün kuşluk demeden yola çıkmış olalım Bekçi Efendi!..»

Irazca’nın Dirliği

Türkiye’nin kırk bin köyünden biridir Karataş. Dört yanı dağlarla çevrilidir. Kırk bin köyün içinde güzellikte, yoksullukta, geçimsizlikte birinci…

Uzaaak! Gözlerin görmediği, gönüllerin varmadığı, yok gibi bir köydür. Kışları sis içinde, yazlan sıcaktan kanı iliği uçan…

Kurulduğu günden beri çiftlikti burası. Kendisi şehirde oturup isleri ordan yöneten Necip Bey ‘in çiftliği. Ona da babasından kalmıştı. Daha pek çok çiftlikleri vardı Burdur topraklarında beylerin..

Necip Bey, 1950’lere kadar Karatas’ın evini damını, atını, itini, suyunu, sudan uslu halkını tepe tepe kullandı. Sonra kentlerde, büyük kentlerde daha büyük çıkarların ucunu gördü. Çok keskin gözleri, güçlü antenleri vardı. Çiftliği köylülere sattı. Parasını tırak aldı bankadan. Köylüler bankaya borçlandı.

Bilen var bilmeyen var. Kara Bayram, Karatas’ın yoksullarındandı. Eller onar binlik alırken o üç binlik alabildi. Borcunu yıl yıl dünya kadar faiziyle ödemeye başladı. Tam biteceği yıl bir bela geldi başına. Deli Haceli, evinin önüne ev yapmaya kalktı. Muhtar köy içinin orasını satmıştı kurul üyesi Haceli ye…

Köy içinde onca ev, onca yer varken Muhtar niçin Bayram ‘in evinin önünü sattı? “Bayram yoksuldur, sesini çıkaramaz!” mı dedi, horsundu -mu onu?

Bayram’ın_ anası Irazca, diklendi. Kızılca kıyametler koptu. Dişe diş dövüşler oldu. Öldüresiye dövdüler Bayram ‘ı. Haçça ‘nın çocuğunu düşürdüler. Kaymakam geldi, her nasılsa arkaladı Irazca’gili. Yapamadılar evi. Muhtar geri bastı, barış önerdi. Irazca oralı olmadı.

Ama Bayram, yılgın Bayram barıştı. Çok geçmedi, daha beter, gözleri yeri göğü görmez bir öfkeyle geldi hasımlar. Bir daha yere serdiler Kara Bayram ‘/, yıktılar eşli eşli yılanları öldüren Ahmet’i; bozup dağıttılar Irazca ‘nın dirliğini…

Neden yaptılar; belli az çok.

Nasıl yaptılar?

1 AHMET

Analar kundağa öyle çocuk sardı mı acaba? Erle Çukuruna onun gibisi geldi mi? Fıkır fıkır! Yerin altından kaynayan duru sular gibi! Durduğu yerde duramıyor. Sevinince, şenliğine söz yok! Akşamları evin içini kırıp geçiriyor. “Bir daha inandım, çocuk evin gülü!” diyor Irazca. “Ahmet hem gülü, hem sümbülü! Karataş’ın içinde bir tane!..”

Horoz taklidi yapıyor bu. Kedi taklidi yapıyor bu. Kimin aklına gelir : Bir yıldırım hızıyla un çuvalının dibindeki deliğe atılıp avını yakalıyor; sıçanla oynuyor, sonra öldürüp yiyor, yani yiyor gibi yapıyor! Hele bir yalanması, taranması var, tıpkı kedi!..

Irazca’yı en öfkeli zamanlarında bir o güldürür. Geçen Kurban Bayramı’nda babası Kara Bayram’ın yanı sıra namaza gitti. Camide Beytullah Hoca’ya dikkat etmiş. Ağzı dişsiz Beytullah Hoca, namaz dualarını anlaşılmaz anlaşılmaz okurken insanda gülme isteği uyanır. Ahmet bunu görür de durur mu? Eve geldi, tıpkı Beytullah Hoca gibi, yatıp kalkmaya, “Sadagallahül azîm!” “Hülümen hamide!” demeye başladı. Gül Allah gül! Gül Allah gül! Kimde can kalır?

Bunu sıralı sırasız birkaç kez yapınca Irazca kızdı :

“Eşşek sıpası!” dedi. “Yeter artık! Tadında bırak şunu! Ellerin yanında filan da yaparsın, ninesi öğretiyor derler! İş açarsın başıma! O nursuz herifle tutuşturursun beni!..”

Irazca böyle deyince Ahmet bir zaman sustu. Upuslu bir çocuk oldu. Sonra birden gözünü belertip : “Düüüüüüüt!..” diye kocakarının üstüne atıldı. Tıpkı Irazca’nın kendisine çıkıştığı gibi : “Eşşek sıpası!” dedi. “Tadında bırak şunu! Ellerin yanında filan yaparsın da, ninesi öğretiyor derler! İş açarsın başıma!..” Tıpkı, ama tıpkı Irazca’ya benziyor. Taklitte birinci!..

Böyle bir Ahmet bu!..

“(Ömürlerin uzun olsun!)” diyor Irazca içinden. “(Bahtın açık olsun! Bizimkiler gibi kara olmasın aman ninem!..)” diyor.

Bir eşeğe binmesi var. Binerken inerken bir düşmesi var. Düştükten sonra toplanıp ayaklarını birleştirerek bir selâm durması var : “İndim bindim komutanım!” demesi filan… Yedi yıl Yemen askerliği mi yaptın, nerlerden öğrendin a köpek?

Buzağı taklidi yapıyor. Kara buzağının, hem sağılan, hem çifte koşulan anası Aymelek’e sokuluşunu, süt diye çırpınışını, buruşuk, boş memeleri çekiştirerek emişini yapıyor; gülmekten kırılıyorlar. Kasıkları acıyor hepsinin…

Bir akşam sofrada, ninesinin babasının önünde, bulgur kaşıklamayı bırakıp anasına sokuluverdi! Kadının memesine saldırıp kafasıyla vura vura emmeye başladı. Haçça; o dünyanın en arlı, en utangaç kadını; kıpkırmızı oldu! İteledi filan ama, kaç para? Yakaladı bir kez! Güç yetirebilirsen, bıraktır. Anasının memesini, “Emeceğim, ille emeceğim!” diye hiç durmadan çekiştiriyordu… Irazca baktı kolay kolay aralaşmıyor, tuttu kolundan : “Kıran artığı seni!” dedi, kendi memesini çıkardı: “Gel bunu em!..”

Ahmet baktı baktı : “Pekey, emeyim!..” dedi.

Varıp yanaştı. Çifte koşulan ineğinkinden de buruşuktu Irazca’nın memesi. Tıpkı buzağı gibi tokmaklaya tokmaklaya bir iki soruşturdu, sonra usulca bırakıverdi.

“Beğenmedin mi?” dedi Irazca.

“Cık” etti: “Beğenmedim!”

“Hiç süt yok mu?”

“Yok,” dedi, “buruşuuuuk hem de!” Birkaç ayak geri çekildi. “Öyle buruşuk ki!.. Ööf, diyemiyorum… Çok buruşuk…”

“De hele, korkma de!..” dedi Irazca.

“Hırsız koynundan çıkmış gibi!..”

“Vay ağzına tükürdüğüm vaay!” diye parladı Irazca; kalktı yürüdü üstüne. “Yırtayım senin şu ağzını!..”

Fakat Ahmet önceden hesaplamıştı. Fırladığı gibi, soluğu hayatta aldı. Ninesi yetişemedi ardından.

Hıdırellez’de sekizine bastı. Tay gibi boy sürüyor. Her halde Haçça gibi uzun boylu olacak. Irazca içinden : “(Azcık daha uzasa da başka uzamasa!” diyor. “Boyu uzun olan akılsız olur. Dünyanın bu

kadar hilesi fenni var, akılsız olursa, nasıl baş eder, güç yetirir?)”

Yerin altından kaynayıp gelen sular gibi hafif yeşile çalan kara gözleri var. Kara ile yeşil arası gözleri… Yeşilini Haçça’dan, karasını Bayram’dan aldığı belli… Ve güzel!.. “Ama zevzek!” diyor Irazca. “Zevzek eşşeğin kunladığı! Hep anasına babasına çekmiş, hiç ninesine çekmemiş!..” Dışından böyle diyor ama, içinden bakıp bakıp gururlanıyor. Belli etmeden kabarıyor : “Elleme, zevzek olsun! Dostun düşmanın karşısında boyun eğip pısacağına, şen olsun, zevzek olsun! Düşmanlar kahrından çatlasın! Deli Haceli çatlasın! Irzı kırık Muhtar çatlasın! İnsanın gülüp gürleyeni, pusanından iyidir! Duvarı nem yukar, yiğidi gam! Gamlanacağına, gülüp şenlensin! Çatlatsın düşmanlarını, düşmanlarımı…”

Ahmet; Irazca’nın “düşman”larını bol bol çatlatıyor. Tam Deli Haceli’gilin evin ordan geçerken : “Merdine de deli gönül merdine” türküsünü söylüyor. Bu türküyü duyunca Haceli’nin karısı Fatma’nın yüreği cızz ediyor. Kendi kendine : “Ben düşemedim bir yiğidin merdine!’ diyor. Sekiz yaşındaki çocuğun türküsünde gizli dokundurmalar seziyor. Fatma. Aslı da öyle. Sekiz yaşındaki çocuk bunu hesaplar mı? Kara Ahmet hesaplıyor.

Analar onun gibisini doğurup kundağa sarmamış. Erle Çuku-ru’na onun gibisi gelmemiş…ti!

SABAN DEMİRİ

Bahar söktü geldi gene. Yaz basıyor. Sıcaklar yakar oldu. Ekinler sarardı, bir uçtan gevriyor. Arpalar erişti. Peşine düşüp biçmek gerek. Karataşlı köylülerin içine orağın tasası çöktü. Canlan ceviz kabuğuna girip girip çıkıyor.

Kara Bayram nadası bitirdi. Bayram; ikileme, üçleme yapamaz. Çiftçi adam, boyunduruğunun bir yanına öküz, bir yanına inek koşarsa, ancak yalınkat sürer. Ürünü de yalınkat alır. Ama Kara Bayram ne yapsın? Ne suçu var onun bunda? Tarla borcunu yeni bitirdi. Hele öküzün yanına bir tosun alsın!.. Geçen yıl alabilirdi, felek yâr olmadı; Deli Haceli belası geldi. Kalktılar, evinin önünde ev yapacak oldular. Kızılca kıyametler koptu. Bir de ası kuzusunu çaldılar. Bir de Haçça’nın çocuğunu düşürdüler. Haçça narin kadın, çocuğu düşünce daha narinleşti. Eridi aktı. Ölecek diye ödü koptu Bayram’ın. Şimdi yeni yeni kendini topluyor… Öküzün yanına tosun alamadı. İneği, Aymelek’i koşuyor… Hâlâ!..

Hele bu yılı da geçirsin, güzü getirsin! Gelecek yıl daha gür bir aşkla işe dalacak. “Dalacağım” diyor Bayram. Öküzünü eşeğini tarayıp tımar edecek. Kara toprağa saldıracak. Bağ bostan yeşertecek. “Armut birer birer yenir! Emeklemeden asla yürünmez! Babadan dededen kalmayınca her şeyi böyle yoktan var etmek zor! Ama bu güz!.. Bu güz, öküzün yanına bir öküz, hiç olmazsa bir tosun aldım gitti! İneği selbe-se çıkarıp avrada havale etmenin sırası geldi gayri!..” diyor.

Yaylayolu’ndaki tarladan dönüyor. Sabanı boyunduruğu söküp köye getiriyor. Ağali emminin, Melek Hasan’ın tarladan geçip yola çıktı. Ağali’ nin sabanı duruyor. Kocaman tarla sürülmüş, kapkara yatıyor. Ağali, ikilemeye niyetliydi. “Adamlar kökten varsıl! Bizim gibi çılbak doğmamışlar! Erlik varlıkla! Melek Hasan, Ağali gibi varsıl değil ama, bizim gibi yoksul da değil hiç olmazsa… Ama durun baka-

10

lım! Çıranın özü var, baharın yazı var! Yazın da güzü var! Hele bir güz gelsin! Durun!…”

Çelik Paşa’yla Aymelek yola düzüldü. Eşeği Karaş, sabanla boyunduruğu sürüyerek arkadan yürüyor. Saban oku süründükçe, “Irr ırr” bir ses çıkarıyor. Demiri de çıkarıp boyunduruktan yana sardı Bayram : “Nadas bitti, dur hele!..” diyor. “Demiri götürüp çıkarayım yukarıya! Avrat görmeden hamur teknesine bırakayım! Açıp bakınca sasırsın! Kafalı avratsa, ne demek istediğimi anlasın! Bir gözel “bişi” yapsın bana. Anlamazsa anam anlar; sorsun anama! Eski âdetler…” Bayram, babası Kara Şali’nin çifti kurtarınca böyle yaptığını, Iraz-ca’nın bahşiş olarak “bişi” kızarttığını, hatta küçük tepside pekmezin içinde haşhaş dondurduğunu anımsadı. Şimdiye kadar saban demirini tekneye hiç saklamadı, hiç denemedi bunu.

Körkuyu’yu geçti. Yol, uzana uzana köye kavuşuyor. Kancık eşek gittikçe hızlanıyor. Saban okunun çıkardığı “Irr ırr” ses, Bayram’ı neşelendiriyor. Komşu katarına girdiğini duyuyor içinde… Seviniyor.

Muhtar Hüsnü’nün Yukarı Mahalle’deki evinin önünde yeni bir çeşme var. Beton sıvalı, güdük bir şey. Bir yıl önceki oy zamanı yapıldı. Üzerinde yeni yazıyla. “Yaşasın Hükümet!” yazıyor. Bir de tarih var. Okur-yazar olanlar okuyor!

Çelik Paşa’yla Aymelek, doğruca suya vardı. Çelik öküz yalağa yanaştı, uzata uzata içiyor. İyice yaşlanıyor artık.İnek de öyle. Yanmış kavrulmuş. “Dilsiz ağızsız mallar!..” dedi Bayram. Eşeği Karaş da can atıyor suya; ama saban oku engel oluyor. Bir türlü dönüp yanaşamıyor. Bayram : “Dur hele, şunlar içsin! Sana da sıra gelir!” dedi içinden. Sonra saban okunu tutup kaldırdı. Eşeği çeşmeye yöneltti. Sulama, bir zaman sürdü. Mallar dinlenip dinlenip içiyor. Yalakta su yarıya indi.

Mallar çekildikten sonra Bayram kendi sokulup elini yüzünü yıkadı. Yüzüne ivedi ivedi üç dört avuç su çarptı. “Üstünü evde tamamlarım!..” dedi. Boynundan yağlığını çıkarıp üstünkörü kurulandı yürürken.

Ahmet, hayatta dikiliyor. Babasını bekliyor sanki. Köy içinden geldiğini görünce merdivenlere koştu. Bir yandan da, “Gı ninee, babam geliyor babam!..” diye bağırdı. İndi. Avlunun çatma kapısını açtı. Önden Aymelek girdi. Birden bir şeytanlık düşündü Ahmet; rap diye “esas duruş”a geçti. Elini şapkasına götürerek selam verdi. Sonra Çelik Paşa geçti. Bayram gördü bunu.

11

Ahmet gözünün kuyruğuyla babasını izliyor. Babası, saban okunu kaldırmış eşeğe yardım ediyor. Ahmet’in esas duruşa geçtiğini görünce, “(it!) dedi içinden. “(Haşa huzurdan, it oğlu it! Dalga geçiyor benimle!)” Ama bozmak istemedi oğlunu. Eşeği içeri sokup tam önünde durdu. Karşısındaki küçük askeri tepeden tırnağa süzdü, “Ra-haat!” dedi birden. Ahmet, elini salıp ayaklarını açtı. Bayram, habire : “(İt)” diyor içinden. “(Ulan kara finii!.. Bekköylü Kaval İbrahim’den mi öğrendin bu kadar rezilliği?)” Geçip eşeğin yanına vardı. “Buraya gel!) diye bağırdı oğluna.

Ahmet koştu : “Buyur komutanım!”

Bayram zorla güldü : “Oku künyeni!” dedi.

Ahmet okudu : “Burdur ilinin… Yeşilova ilçesinin, Erle Çuku-ru’ndan… Karataş köyünden… Bayram oğlu Ahmet Kara… Doğumum kırk sekiz… Hiçbir vukuatım yoktur, karnım iyice toktur komutanım!..”

“Pekâlâ! Yanlışların var. Teğmene söyleyeceğim düzeltsin!” Şakayı bıraktı : “Aferin! Şimdi boyunduruğu tut, yükü yıkalım!..”

Ahmet boyunduruğu tuttu.

Irazca, merdivenin başındaki direğe dayanmış, olup bitenlere içi ılıyarak bakıyor. İki torunu, Şerfe’yle Osman, iki yanına dikilmiş. Onlar da avluda olanlara bakıyor. Irazca : “(Surdan gören Sarıkamış, Yemen, Seferberlik askeri sanacak!)” diye geçiriyordu içinden. “(İşi gücü zevzeklik! Gözüne bir gözükecek mi var acaba? Babası iki çarpayım ağzına demiyor! Bir çocuğu babası terbiye etmeyince, anası ne yapsın, ninesi ne yapsın?..)”

Irazca birden sordu :

“Nadası kurtardın mı Bayram?”

Bayram tingedek düştü :

“Kurtardım ana!” dedi soluk soluğa. “Bahşiş’in arpaları gevremiş! Orağa başlamamız gerekiyor! Sabanı alıp geldim!”

Irazca dönüp içeri yürüdü :

“Hoş geldin anam, hayırlısı olsun!” dedi.

Bayram, saban demirini Ahmet’e verdi:

“Çıkar bunu yukarı!” dedi. Kulağından tuttu. “Bak, avlunun kapısını örtmemişin! Esas duruşa geçip selam çakması değil Ahmet! Bir daha görevine dikkat et; tamam mı?”

12

Ahmet utanarak demiri kucakladı. Ağır demir birkaç kez kucağından kaydı. Zor taşıyor. Babasına belli etmedi. Götürdü, hayata, duvarın dibine dayadı.

Bayram, oturup çarığını, çorabını çıkardı. Başındaki şapkayı fırlatıp attı hayatın ortasına : “(Anasını satarım böyle yaşamanın!)” diye geçirdi içinden. Kalktı, çoraplarının toprağını çırptı. “Çabuk su getir ulan!” dedi oğluna.

Ahmet koştu. Leğeni, ibriği getirdi. Babasına döktü.

“Çabuk peşkir getir!” dedi Bayram.

Ahmet bir daha koştu.

İki küçükler, Şerfe’yle Osman, demirin başına çökmüş, kaldırıp dikeceğiz diye ıhlayıp duruyor. İterken, çekerken hayatın sıvasını kazdılar. Bayram gördü : “TüüühL Anam bir araba laf eder şimdi!..” dedi. “Daha yeni sıvamıştı; gördün mü?..”

Hayatın sıvası her fırsatta yenilenir. Irazca, siler süpürür, bir leğen su alıp başına geçer. Sıvasını tazeler. Ama bir yandan çocuklar, bir yandan tavuklar, iki günde sıvanmamışa döndürür. İlk fırsatta bir daha sıvar Irazca. Ya Irazca, ya Haçça…

Irazca, gelini Haçça’ya “Evini temiz tut anam, konuk gelir, kendini de temiz tut, ölüm gelir!” der. Oysa hiç konukları filan gelmez. Kara Şali’nin sağlığındaydı onlar. Çarıkla, pabuçla dolardı koca hayat. Evin erkeği o zaman Kara Şali’ydi, şimdi Kara Bayram!..

Bayram, hemen demiri aldı, içeri girdi. Anasına : “Eski âdetler hepten battal mı oldu?” dedi. Demir kucağında dikiliyor.

Irazca anlamadı : “Hangi âdetleri soruyorsun?”

“Hamur teknesinde bir şey var mı?” Sordu Bayram.

Irazca : “Isgıran, okla!.. Ne olur hamur teknesinde?”

“Şunu içine yatırayım da, Haçça Hanım biraz “bişi” yapsın bakalım akşama… Eğer anlarsa tabii…”

Irazca duygulanarak güldü. Eski anılar çokaştı kafasına : “Senin gözel canın sağ olsun anam!” dedi. “Eski âdetler hepten battal mı oldu ha? Haçça’n anlamaz, ama anan anlar, tasalanma! Gözel canın sağ olsun!..” Bayram’ı beğendi biraz. “Ben yaparım “bişi”yi sana, akşam çokaşıp yeriz. Sen şimdi acı soğan, kuru yavan doyur karnını, harıma git. Haçça orda. Sonra Eski Kale’ye geç, su sırası bugün bizim… Beli al… Geçmesin sıramız, yandı fasulye…”

13

ESKİ EVDE BİR DİREK

“Öhho..”

Köy Kurulunun ikinci üyesi Haceli, dağdan dönüyor. Kurt kuş uyanmadan çıktı sabah. Öküzlerini, eşeğini önüne kattı. Ali İzzet’in Kuyruk’ta duydu Beytullah Hoca’nın sesini. Koca Karaman Deresi’ni dolaştı. Yola yakın yerden, hem de şöyle yılan dili gibi düzgün olmalıydı direklik çam. İnce uzun bir tanesini devirdi. Kendi belinden kalın. Hem de üç direkten uzun gelir. Dip yanını biraz elledi nacakla. Dallarını budadı. Soydu kabuğunu zarını. Dip yanından kertti direklik çamı. Kestiği dallardan, kuru köklerden bir yük de odun etti. İki dayak kesip sardı sımsıkı. Urganı kertikten doladı. Boyunduruğu koştu öküzlere.

“Haydin bakalım!” dedi. “Gidelim usul usul!..” Bağladı urganı. Dip yanı boyunduruğa doğru kalktı çamın. “Haydin hoooha!. Bu ölüyü evin önüne indireceğiz bugün! Ve zor değil. Öhho! Öhhoo!.. Fakat Ormancı İbrahim olacak kavata görünmeden nasıl gireceğiz köy içinden? Dertli Irazca’gilin evin sağından, Düzmeşe çayırından sürerim. Kamber’in tarladan, Kosa’nın güllüğün altından, Tekke Odası’nın yanından girerim… Dalöğlen köy içinde hökümetin ormancısına yakalanacak kadar enayi değilim, öhhooo!..”

Dürttü öküzlerine. Nacağı eşeğin yüküne soktu. Vurdu kıçına. Düzmeşe köyünün epey altından inecek yola. Yol, dereye aşağı köye kadar gidiyor, ordan Alanköy, Dereköy; Yeşilova’ya ekleniyor.

Eşekle öküzlerin ardından yürüdü Haceli. Kollarının altı, belinin ortası terledi iyice. Acıktı da. Koştu, eşeğin üstüne attığı torbayı aldı. Haşlanık yumurtaların biri duruyor. Bir baş da soğan var. Derenin ağzından çıkmadan yumurtayı, soğanı düründü, aldı eline. Çamların, ardıçların dalları yüzüne gözüne çarpıp duruyor. Eşeğiyle, öküzleriyle birlikte akıyor köye doğru.

14

Kestiği uzun çam şimdi çırılçıplak. Hava bulutlu olsa üşüyecek sanki, günde parlıyor. İki öküz çekip götürüyor. Gözüyle oranlıyor çamı. “(Üç tane sağlam gelir! Daha olmadı, bir daha gelirim! Bir daha yıkar götürürüm! Üç direği değiştirdiğim gibi, selamlık düverini de değiştiririm! Aaah Dertli Irazca! Öhhoo!.. Aaah cımbıldak Hüsnü! Demek bir süre daha oturacağız Aşağı Mahalle’nin çamurunda! Köy içinde ev yaptırıp kurtulacaktık ne gözel! Dedim ya, Felek yâr olmadı. Kaymakam olacak avradı gözel bozdu işimi! Muhtar Hüsnü beni destekliyordu, apaçıktı bu. Dertli Irazca ateş olsa cürümü kadar yer yakar. Kaymakam arka çıkınca güçlendi. Herif karakola tel emrini yazdırdı, yapabilirsen yap evi! Kazdığımız temeli doldurduk. Taşıdığımız taşı evin önüne çektik. Onca kerpiç havaya gitti. Muhtar, “Dur bakalım, Sultan Süleyman’a kalmamış dünya, Kaymakam Orhan’a hiç kalmaz!” diyor. Öhho!.. “Kaymakam Orhan kim? Erle Karako-lu’ndaki yeni Çavuş’a da kalmaz! Onca memur mağripten maşriğe sürülüyor, bunlar da gider, dur bakalım!” Duruyoruz ulan kavat Hüsnü, bir yere gittiğimiz yok, öhho! Ama ne zaman gidecek senin dediğin dürzüler? Göle su gelesiye kurbağalar susuzluktan ölür! Ben ölmem ama! Öhho! Bendeki inat Dertli Irazca’daki inattan kalmaz. Şimdi Düzmeşe yolunda inat yarıştıracak değilim, ama çıkarlarım gerektirince az çok ben de inatlaşırım. Dertli Irazca beni, öhho, Aşağı Mahalle’nin çamurunda oturmaya mahkûm etti. Yani öyle bir şey : “Otur burda, çıkma köy içine, paran olsa da, ustan olsa da ev yapma köy içinde!” dedi. Öhho! Oturduk kaldık. Muhtar Hüsnü’nün sayesinde, kaymakam olacak kavatın gölgesinde. Onun için şu direkleri yenileyelim. Yenilemezsek yıkılacak. Bir de bunun için şan olmayalım köyün diline. Öhho öhho! “Eskiyen direkleri yenilemedin, ev yıkıldı, karını, çocuklarını altında bıraktın!” derler. Çok lafçı köydür Kara-taş!)”

Bir yandan yürüdü, bir yandan yedi, bir yandan da düşündü. Yanık Belen’e doğruldu öküzler. Yol biraz yokuşa sardı. “Hoooha!..” dedi. “Yediğiniz kepek değil, dayanın! Bir bunu götüremezseniz neden çekeyim kahrınızı? Hoooha!.. Hooo diyorum, haydin!..” Öküzler zorlandı. Boyunları ileri uzadı. Arka ayakları kasıldı. Ön ayakları büküldü. Eşek de yandan yandan gidiyor. Haceli, kuyruğundan kaldırdı ölü çamı. Öküzler dayandı. Yanık Belen’in başına çıktılar zor-

15

lukla. Köy göründü. Çöküp durur damlar. Arada Çildede olmasa Alanköy de görünür. Yeşilova biraz çukurda kalır ama gür çamlı Eşeler dağı görünür.

“(Beni tek üç aycık Yeşilova’nın kaymakamı yapacaklar, öhho, bileceğim bu muhtarlara ne yapacağımı! Dertli Irazca’nın Bayram gibilere ne cezalar vereceğimi! Sırtına taş sarıp nasıl karakola çektireceğimi, nasıl tırnaklarını söktüreceğimi! Öhho!.. Bu kavat geçmiş oraya; diyorlar ne kahve, ne kulüp akşamları; kapanıp evine kitap okuyor! Gelmiyor gelmiyor, bir köye geliyor, koskoca muhtarı, kurulu, kurul üyelerini arkalayacağı yerde bir dulkarıyı arkalıyor! Ben olacağım kaymakam, bileceğim kimin arkalanacağını!..)”

Eşek öne geçti. Sıpasını ahırda bıraktı sabah. Yolu doğrulttu gidiyor bir an önce varmak için. Haceli’ye öküzleri hızlandırmak, sonra da düşünmek kalıyor. “(İlk düşüneceğim iş, şu Kara Bayram’ın ayağını çelmek! Ona öyle bir iş etmek, bilemesin Allahtan mı geldi, kuldan mı? Öhho!.. Köyün koca muhtarına ve kurulun ikinci üyesine karşı direşmenin ne demek olduğunu anlasın! “Eyvaaaah, ne yapmışım ben?” desin. Ama hiçbir işe yaramasın pişmanlığı. Bunu yaparım ona. Dur sen, dur Kara Bayram! Ya sana yaparım, yada karın Haçça’ya! Yani öyle yüzüne bakılacak bir matah değil ama öç almak için bakarım ben! Ya kendim bakarım, ya kardeşlerimden birine baktırırım. Ben dedim mi Muharrem uykuyu tüneği yitirir. Mevlüt’e pek kulak asmam, ama Muharrem iyi bilir yamaçlardan av almayı. Alsın, helal olsun! Öhho!.. Çökelek basar gibi bassın gözelce! Asarın altında yonca biçerken, ot yolarken mesela. Tam söğütlerin gereltisine getirip; ne var be! Bir bunu beceremeyecek mi benim bilader? Bağırsın çağırsın isterse. İstediği kadar çağırsın. Altına bir aldı mı, benzetmeden bırakmaz inşaallah. Böylece bizim öç de alınmış olur…)”

İniş aşağı buzlu bir bayırdan çocuklar kızak kayıyor gibi kayıp gidiyor çam ölüsü. Eşek de, öküzler de iyi gidiyor. Ali İzzet’in Kuyruk’a geldi, Beytullah Hocanın sesini yeniden duydu. Öğlen ezanını okuyor. “(Sadece Haçça’dan değil, o takımdan olduktan sonra kimden olursa olsun alınabilir öcümüz! Dahi Kara Bayram’ın kendinden. Öhho. Bugün Karaman deresinde rasgelecektim temsil. Odun kesiyor olacaktı bir çamın dibinde. Hiç çıtırtı çıkarmadan üst yanına dolanacaktım. Nacağını kaldırıp indirirken sokulacaktım ardına. Kaptığım

16

gibi alacaktım elindekini : “Çömel bakalım Kara Bayram! Çömel ve kelime-i şahadet getir! Ve oku bildiğin duaları. Ve haydi söyle bakalım hangimiz daha erkek misiz? Bir daha ben köy içine temel kazarken Dertli ananı yollayıp kazmamın önüne yatıracak mısın? Bir daha ben temelin başında yatarken, usulca gidip sergideki iki bin kerpici kıracak mısın? Haydi erkeksen şimdi öt Kara Bayram!..” Gözelce bir ifadesini alıp; “Çıkar bakalım şu donu tornanı da! Haşşöyle! Sırtından gömleğini de çıkar! Ver bakalım elime!..” Elime alıp bir kibrit çakayım, anladın mı? Sonra, “Sar bakalım odunlarını! Yürü böyle donsuz gömleksiz köye! Şeni dürzü seni! Böyle geç köyün içinden! Yukarı Mahalle’den gir, Muhtar Hüsnü Ağa’nın, Halil İbiş’in evin önünden, leylek sereninin dibinden yürü! Yürü Melek Hasangilin evin. önünden! Götünden donunu, sırtından gömleğini aldırmış bir Bayram görsün köyümüz. Ağali emmin, Koşa dayın, uzaktan koşup gelsin : “Hayrola yahu Bayraam, gene ne oldun? Böyle kim soydu donunu gömleğini? Öhho! Haceli mi? Yahu sen de aklını hep Haceli’yle mi bozdun? Herif Köy Kurulunda ikinci üye. Böyle şey yapmaz. Öhho. Yapmaz!..” Yapmam ya! Sen bir elime geç de benim, yapar mıyım, yapmaz mıyım, o zaman gör! Daltaşak çık var evinin avlusuna. Dertli anan önülceğini çıkarıp versin, onu gerin önüne!..” Aaaah, bir geçecek böyle ıssızlıkta elime, ben ona ne yapacağımı bileceğim ve hiiiç hiç üşenmeyeceğim…)”

Ağali’nin evin önünden geçti. Karısı Havalice odun çıkarıyor. Gelini Selver tenekeyle su çekiyor yukarıya. Kamberin tarladan yana doğrulttu eşeğin yönünü. Sonra öküzleri o yana çevirdi. Sürüntünün sesi duyulmasın diye uzun ağacın kuyruğunu havaya kaldırdı. “Öhhoo!” öksürdü. Terlemesi arttı. Koşanın güllükten aşağı, Tekke Odası’nın önünden geçti. Evin avlusuna soktu eşeği, öküzleri. “(Çok şükür bir kazaya belaya uğratmadan, ustaca sokuverdim işte! İşte ben gerçekte böyle becerikli bir adamım! Ev işinde bahtım kapalıydı!)” Bağırdı avlu kapısından : “Fatmaaa! Ömeeeer! Muharreeeeem! Çıkın! Bir ağaç getirdim görün!..” Eşek hıçkırıyor, anırıyor. Sıpası da hıçkırı-yordu ahırdan.

Tavşan başlı oğlu Halil çıktı önce. Koştu. Ardından onun küçüğü Bekir koştu. “Babam ne kadaaar ağaç getirmiş!..” Bağırdı, sıçradı çocuklar. Fatma yamalık yamıyordu. İğne iplik elinde çıktı. Sonra ka-

17

 

pının dibine bıraktı elindekileri, indi usulca.

“Öhhoo! Yok mu Muharremgil? KoşsanızaL”

“Muharrem yok! Bozoğlan da yatıyor…”

“Nee! Yatıyor mu? Şimdiye kadar yatılır mı gıı?”

“Bir uyandı, karnını doyurup gene yattı…”

Bağırdı Haceli : “Ulaaaan Bozoğlan! Aslan küçük bilader!..” Eşeğin üstünden bir kızılardıç kökü alıp attı hayatın kapısına. Gürültüden uyansın diye düşündü. Ama hayatın sıvası kazıldı.

“Bir fikirsiz herifsin ki Deli Haceli! İş mi şimdi şu yaptığın? Ellerim deliniyor günaşırı hayat sıvayacağım diye. Neden atıyorsun kızılardıç kökünü, atıp kazıyorsun?..”

“DıngırdamaL Ne olmuş attıksa?..”

“De tut, de tut! Yıkalım şunu!..”

Haceli eşeğin yükünü çözmeğe yöneldi. Fatma da ivedi ivedi çözdü kendinden yandaki urganı. Boz Ömer koşup geldi yukardan. Fatma bağırdı :

“Bekiiir! Haliiiil! Geri gidin anam!..” Urganı sıkıca tutup geri çekildi, “Haydi!..” dedi kocasına. Bırakıverdiler karşılıklı. Gürültüyle yere çöktü odunlar. Ömer eşeği çekti yularından. Avlunun köşesinde dürdü doladı urganı, geçirdi semer ağacına. Öküzlerin yükünün indirilmesine, boyunlarının boyunduruktan kurtulmasına yardım etti.

“Gözel ağaç getirdim!..” dedi Haceli. “Odunlarım da gözel!..”

“Aferin! Pek gözel…” dedi Fatma.

Boz Ömer başını arkaya atıp, uzun uzun baktı yerdeki ağaca : “İki direk sağlam çıkar, belkim üçüncüye de yeter, aferin!” dedi, sırtını tıp tıp etti ağasının.

Haceli de Boz Ömer’in sırtını tıp tıp etti : “Asıl sana aferin aslan biladerim! Gözel uyku çekiyorsun öğlene kadar! Bak, valla billa, sana çok kızıyorum! Yani senin yaşında bir delikanlı, şu vakit olmuş, evde yatıyor; ve köy içinde neler dönüyor, düşmanlar ne düşünüyor, hiç ilgilenmiyor!..”

“Hüsnü Ağa’nın Cemal’le öküz gütmeğe gideceğiz akşamüstü. Kırların tadına bakalım bir, diyoruz…”

Ahırın kapısını açtı, sıpayı salıverdi Haceli:

“Kızların sidiğini mi koklayacaksınız kırda serseriler! Gözünüzü açın. Dertli Irazca takımından birinin ardına düşüp gitmeyin. Ölesiye

18

düşmanımızdır Kara Şali soyundan olanlar. Ve onlarla oturup kalkmayın! Oturup kalkarsanız öç almak için oturup kalkın. Ve biliyorsun, hâlâ öcümüz alınmadı. Fırsat kolluyorum dağda taşta, erde geçte; sen de kolla! Muharrem ağan olsun, sen ol, fırsatlarını buldunuz mu iki bir demeyin, yumulun! Öhho!.. Ben de bu ağacı üçe böleyim akşamüstü. Fatmaa! Leğeni getir, elimi ayağımı yıkat! Öhho!..” Hayata çıktı, duvarın dibine attı kendini. “Oooh! Ulan az biraz yorulmuşum heralım! Ta Karaman Deresi’ne çıktım Fatma! Oraları görme! Her yer Cennethane! Her yer çiçek, çimen! Burcu burcu kokuyor. Bir de selamlık düveri getireyim diyorum bakalım. Çocukları da götüreyim giderken diyorum. Nadas da var ya tamamlanacak, öhho!..”

Çocuklar, Haceli’nin getirdiği odunların içinden çam kozalağı aradı, yoktu.

Fatma bağırdı : “Haliiil! Bekiiir!.. Odunları şuraya, hayatın başına yığın anam!.. Haydin göreyim sizi!.. Haydin, bakın yarın katmer yapacağım iyi yığarsanız!..” Dudaklarını sarkıtarak odunları yığmaya başladı çocuklar. Boz Ömer, uzun ağacı çitin dibine çekti. Üstüne kağnı kanadı, çul yarımı, hasır eskisi örttü. “Ormancı İbrahim filan geçer de görür, yada bir düşman haber verir, ört ağam!..” dedi Haceli. “Öhho! Öküzler iyi terledi haa! Sen de harıma kadar git, biraz yonca biç gel Fatma! Akşam kırdan dönünce yeşil yeşil yiyiversinler!..”

Fatma su döktü kocasının ellerine, ayaklarına : “Olur Haceli Efendi!” dedi. Sen yalnız buyur! Kösül buraya duvarın dibine, birer birer buyur! Olur tabii!..”

Peşkiri alıp elini yüzünü silerken, “Dediklerimi unutma Bozoğlan! Kırda, köyde, hiçbir yerde unutma! Gözel bir fırsat kolla. Nasıl bir fırsat olsun biliyor musun? Kemiğin içindeki ilik gibi, yuryumu-şak, hürp ettin mi, akıversin ağzının içine! Düşeş gibi bir şey olsun demek istiyorum yani…”

19

KARATAŞ̵