N73 FOREVER

OPERA İS THE BEST

Month: December, 2012

Fareler Ve İnsanlar

FARELER VE İNSANLAR – JOHN STEİNBECK(1902-1968) BIRINCI BOLUM Salinas Nehri, Soledad’ın birkaç mil güneyinde, tepe yamacının yakınından geçer ve rengi yeşile döner. Suyu ılıktır, çünkü; bu dar yerdeki gölcüğü oluşturmadan önce, güneş ışığında pırıl pırıl parlayarak san kumların üzerinden akıp gelmiştir buraya. Nehrin bir yanında altın renkli tepeler, güçlü kayalık Gabilan Dağlarına doğru kıvrıla kıvrıla tırmanır. Diğer yanında ise, baharda yeşeren ve alt yaprak diplerinde, kışın su taşkınlarının bıraktığı kalıntıları taşıyan salkımsöğütlerle beyaz alacalı dalları nehre doğru kavisle inen çınar ağaçlan sıralanır. Ağaçların bulunduğu kumlu kıyıda yapraklar serilip yatmaktadır. Bu yapraklar öylesine gevrektir ki, aralarında bir kertenkele dolaşmaya kalksa kayak yapıyor sanar kendini. Akşamları tavşanlar fundalıktan çıkıp kumda otururlar. Islak kumda geceleri dolaşan rakunların, çiftlik köpeklerinin geniş pençelerinin ve karanlıkta su içmeye gelen geyiklerin çatallı tırnak izleri görülür. Salkımsöğütlerin ve çınar ağaçlarının arasında bir patika uzanır. Çevredeki çiftliklerden derin suda yüzmeye gelen çocuklarla gün boyu ana yolu tepip yorgun düşmüş ve geceleyin nehir kıyısında dinlenmek isteyenlerin üzerinden geçe geçe sertleştirdikleri toprak bir yoldur bu. Dev bir çınarın yere yakın ve yatay uzanan bir dalının önünde, birçok kez yakılmış ateşlerden kalıp birikmiş bir kül yığını vardır. Ağacın dalı insanların üzerine oturması yüzünden aşınmış, sanki cilalı gibi olmuştur. Sıcak bir günün akşamında yaprakların arasında hafif bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Karanlık, tepelerin yukarılarına doğru tırmanıyordu. Nehir kıyısındaki kumsalda tavşanlar, taştan gri heykelcikler gibi kımıldamadan oturuyorlardı. Bu sırada karayolundan doğru gevrek çınar yapraklan üzerinde yürüyenlerin ayak sesleri duyulmaya başladı. Tavşanlar sessiz bir telaşla kaçıştılar; uzun bacaklı bir balıkçıl tembelce havalanıp, kanat çırparak dere boyunca oradan uzaklaştı. Bir anda ortada hiçbir yaşam belirtisi kalmamıştı; derken yoldan yeşil suyun bulunduğu açıklığa doğru iki adam çıkageldi. Patikada biri önde, diğeri onun arkasında yürüyordu; açıklığa çıkınca da bunu sürdürdüler; biri önde diğeri arkada. Her ikisi de mavi koton pantolon ve aynı kumaştan parlak pirinç düğmeli ceket giymişti. İkisinin başında da şekilsiz siyah birer şapka vardı ve omuzlarında sıkı sıkıya sarılmış birer battaniye taşıyorlardı. Öndeki ufak tefek, canlı, yanık yüzlü, tedirgin bakışlı bir adamdı; sert anlatımlı hatları vardı. Elleri küçük ve kuvvetli, kolları ince uzun, burnu zayıf ve kemikliydi. Arkasından gelen ise onun tam karşıtıydı; iriyarı, şekilsiz yüzlüydü, uçuk renkli büyük gözleri, geniş düşük omuzları vardı. Ayının yaptığı gibi ayaklarını biraz sürterek hantal bir şekilde yürüyordu. Kolları sallanmıyor, iki omzundan sarkıyordu. Açıklığa vardıklarında öndeki adam birden bire durdu, arkadaki adam az daha onun üstüne yıkılacaktı. Şapkasını çıkardı, içindeki şeritte biriken teri işaret parmağıyla sildi, sonra parmağını silkeledi. İriyarı arkadaşı sırtındaki battaniyeleri atıp yere yüzükoyun yatarak yeşil sudan içti; koca yudumlarla içiyor ve içerken bir at gibi soluğunu suya vererek suyu fokurdatıyordu. Ufak tefek adam sinirli sinirli onun yanına yaklaştı. «Lennie,» dedi sertçe, «Lennie, Tanrı aşkına bu kadar içme.» Lennie soluya soluya içmeyi sürdürdü. Ufak tefek adam eğildi ve onun omuzunu tutarak sarstı:

«Lennie, yine dün geceki gibi hastalanacaksın.» Lennie başını şapkasıyla birlikte suya daldırdı, sonra doğrulup kıyıda oturdu. Şapkasından mavi ceketinin üzerine ve sırtından aşağı sular sızıyordu. «Oh be,» dedi, «Sen de iç George. Şöyle doya doya iç.» Keyifli keyifli gülüyordu. George battaniye dengini usulca yere bıraktı. «Suyu pek beğenmedim,» dedi, «Köpük köpük.» Lennie koca bir pençeye benzeyen elini suya daldırdı, parmaklarını hareket ettirdi, suda halkalar oluştu. Halkalar büyüdü yayıldı, karşı kıyıya vardı sonra geri döndü. «Baksana George,» dedi, «Ne yaptım, bak.» George suyun kıyısında diz çöktü, sudan avuç avuç alarak hızlı hızlı içti. «Tadı fena sayılmaz. Ama yine de su akıyora benzemiyor. Akmayan sudan içmemelisin, Lennie,» dedi. Sonra da umutsuz bir anlatımla, «Susadın mı lağım suyu bulsan içersin,» diye ekledi. Bir avuç su vurdu yüzüne, sonra eliyle yüzünü, çenesinin altını ve ensesini sıvazladı. Şapkasını yeniden başına geçirip dereden geri çekildi, dizlerini karnına doğru çekip ellerini dizlerinin çevresinde kavuşturdu. Onu izleyen Lennie, George’un yaptıklarının aynısını yapıyordu. O da arkaya doğru çekilip dizlerini kaldırdı ve ellerini kavuşturdu. Sonra George’a bakıp bu işi becerip berecemediğini kontrol etti. Şapkasını George’unki gibi biraz daha gözlerinin üzerine doğru çekti. George canı sıkkın suya dalmış bakıyordu. Güneşten gözlerinin kenarları kızarmıştı. «Şoför olacak o dangalak ‘karayolunun biraz ilerisinde, aha şuracıkta’ deyip bilgiçlik taslamasaydı, otobüsle ta çiftliğe kadar gidecektik. ‘Şuracık’ dediği tam dört millik yol. Nedense çiftliğin kapısında durmak istemedi. Arabayı durdurmaya üşendi. Belki de Soledad’ta durmaya hepten üşeniyor. ‘Yolun biraz aşağısında’ deyip bizi sepetledi. Aslında dört milden de fazla olduğuna bahse girerim. Üstelik bu sıcakta.» Lennie korka korka ona baktı. «George!» «Ne var?» «Biz şimdi nereye gidiyoruz?» Ufak tefek adam şapkasının kenarını hırsla aşağıya çekti ve kaşlarını çatarak, «Demek unuttun bile, ha? Sana bir daha mı anlatacağım yani? Tanrım. Sen ne budala herifsin be!» «Unuttum,» dedi Lennie yavaşça. «Unutmamaya çalıştım. Yemin ederim çalıştım, George.» «Tamam, tamam, anladık. Sana yine anlatayım. Nasılsa ‘ yapacak başka işimiz yok. Zamanımı sana hep bir şeyler anlatmakla geçiriyorum zaten. Sen unutursun, ben yine anlatırım…» «Çalıştım. Unutmamaya çok çalıştım, ama işe yaramadı,» dedi Lennie. «Tavşanları unutmadım ama George.» «Şimdi başlayacağım tavşanlardan. Tek unutmadığın şey tavşanlar. Tamam. Bak şimdi beni iyi dinle. Bu kez unutayım deme. Sonra başımız belaya girer yine. Hani Howard Sokağında yolun

kıyısındaki hendekte oturmuş kara tahtayı izliyordun ya.» 8 Lennie’nin yüzü sevinçle aydınlandı: «Tabii George, anımsadım orasını. Ama sonra ne yaptıydık. Oradan kızların geçmekte olduğunu da anımsıyorum. Sen dedin ki… Şey dedin…» «Bırak şimdi ne dediğimi. Sen Murray ve Ready’nin bürosuna girdiğimizi, oradan bize iş karnesi ve otobüs bileti verdiklerini anımsıyor musun?» «Tabii George, şimdi anımsadım.» Elleriyle ceketinin yan ceplerini yokladı. Ve usulca «George..,» dedi, «benimki yok. Kaybettim galiba.» Bakışlarını umutsuzca yere çevirdi. «Budala herif, sende değildi ki… İkisi de bende. Çalışma karnesini sana emanet edeceğimi düşünmezsin herhalde.» Lennie rahat bir soluk alarak sırıttı. «Ben, ben onu cebime koymuştum sandım.» Eli tekrar cebine gitti. George ona sert sert baktı. «Cebinden çıkardığın ne bakayım?» «Cebimde bir şey yok,» dedi Lennie kurnazca. «Evet cebinde bir şey yok. O şey neyse elinde şimdi. Söyle bakalım ne elindeki. Ne saklıyorsun?» «Yok bir şey, George. Yemin ederim yok.» «Hadi ver onu.» Lennie kapalı avucunu George’dan uzakta tutuyordu. «Sadece bir fare George.» «Fare mi? Canlı bir fare mi?» «I ıh, sadece ölü bir fare, George. Onu ben öldürmedim. Yemin ederim. Buldum onu. Bulduğumda ölüydü.» «Bana ver,» dedi George. «Lütfen bende kalsın, George.» «Ver onu bana!» Lennie’nin kapalı avucu yavaşça açıldı. George fareyi aldı, Suyun öte yanındaki çalılığa fırlattı. «Ölü fareyi napacaksın ki?» «Yürürken başparmağımla okşayacaktım onu,» dedi Lennie.

«Hayır efendim, benimle yürürken fare mare okşamak yok. Şimdi nereye gitmekte olduğumuzu anımsıyor musun?» Lennie şaşırdı, duraladı ve sonunda utanarak yüzünü dizlerinin ardına sakladı, «Yine unuttum,» dedi. «Hey Tanrım,» dedi George çaresiz bir şekilde. «Şey, buraya bak. Hani kuzeyde bir çiftlikte çalışmıştık ya. İşte onun gibi bir çiftlikte çalışacağız.» «Kuzeyde mi?» «Weed’de.» «Ha, tamam anımsadım. Weed’de.» «Şimdi çalışmaya gittiğimiz çiftlik buradan çeyrek mil ilerde. Gidince patronu göreceğiz. Şimdi bak iyi dinle. Ben ona çalışma karnelerini vereceğim. Sen bir tek laf etmeyeceksin. Sadece öyle dikileceksin. Ağzını açmayacaksın. Eğer senin ne budala olduğunu anlarsa, işe alınmayız. Eğer senin konuşmanı 10 işitmeden önce nasıl çalıştığını görürse, işe girdik demektir. Anladın mı?» «Tabii George. Tabii anladım.» «Peki, söyle bakalım. Patronu görmeye gittiğimizde ne yapacaksın?» «Şey… Şey..,» dedi ve düşünmeye başladı. Düşünürken yüzü gerilmişti. «Şey, ben sesimi çıkarmayacağım. Öylece dikileceğim.» «Aferin sana. Oldu işte. Bunu iki, üç kez tekrarla da unutma.» Lennie kendi kendine hafiften mırıldanmaya başladı. «Tek laf etmeyeceğim. Tek laf etmeyeceğim. Tek laf etmeyeceğim.» «Tamam,» dedi George, «Weed’de yaptığın gibi kötü şeyler de yapmayacaksın.» Lennie şaşırdı. «Weed’de yaptığım gibi mi ? Ne yapmıştım orada?» «Demek onu da unuttun. Sana anımsatmayacağım. Yine yaparsın sonra.» Lennie’nin yüzü aydınlandı, anlamıştı. «Bizi Weed’den kovdular,» diye gururla haykırdı. «Bizi kovdular ne demek yahu,» dedi George canı sıkkın. «Biz kaçtık. Onlar bizi arıyorlardı, ama yakalayamadılar.»

Lennie hoşnutlukla kıkırdadı. «Gördün mü, onu unutmadım.» George kumlara uzandı sırtüstü; kollarını başının altında kavuşturdu ve Lennie onu taklit etti. Bir yandan da başını 11 kaldırıp doğru yapıp yapmadığını kontrol ediyordu. «Ulu Tanrım. Sen başıma bela oldun. Sen yanımda olmasan yaşamak daha kolay ve güzel olurdu. Belki, hatta bir de kız bulurdum.» Lennie bir an ses çıkarmadan yattı. Sonra umut dolu bir sesle «Biz bir çiftlikte çalışacağız, George,» dedi. «Tamam. Sonunda anlayabildin. Ama burada yatıp geceleyeceğiz. Bunun için bir nedenim var.» Artık akşam çabuk çöküyordu. Vadiden uzaklaşan güneş ışığı sadece Gabilan Dağlarının doruklarında parlıyordu. Bir su yılanı, başını bir periskop gibi kaldırıp gölcüğün içinde kayıp giderken su yüzeyinde halkalar oluşturdu. Uzakta, karayoluna yakın bir yerde bir adamın bağırdığı duyuldu. Bir başka adam aynı şekilde bağırarak onu yanıtladı. Hemen geçip giden hafif bir rüzgâr çınarların dallarını hışırdattı. «George, neden yola devam edip çiftliğe gitmiyoruz? Orada akşam yemeği yerdik. Çiftlikte yemek verirler.» George yuvarlanarak ondan yana döndü. «Aslında sence bir neden sayılmaz. Sadece burası hoşuma gitti. Yarın işe başlayacağız. Gelirken yolda tınaz makineleri ilişti gözüme. Demek ki, yarın arpa çuvalları sırtlayıp taşıyacağız, belimiz kırılacak. Bu gece burada yatıp göğü seyredeceğim. Hoşuma gitti.» Lennie dizlerinin üzerine kalkıp George’a baktı. «Peki yemek yemeyecek miyiz biz şimdi?» «Tabii yiyeceğiz. Biraz kuru söğüt dalı toplasan iyi olur. Bende üç kutu fasulye var. Ateşi hazırla. Sen çalı çırpıyı toplayınca sana kibrit vereceğim. Fasulyeleri ısıtıp yeriz. «Fasulyeyi ketçaplı severim ben,» dedi Lennie. 12 «Ne yazık ki ketçabımız yok. Hadi git de odun topla. Fazla oyalanma, nerdeyse hava kararacak.» Lennie zorla toplanıp ayağa kalktı ve fundalıkta gözden kayboldu. George olduğu yerde yatmış kendi kendine hafiften ıslık çalıyordu. Bir ara Lennie’nin gittiği yönden gelen bir su şıpırtısı duydu. Islığı kesti ve dinledi. «Zavallı budala,» dedi yavaşça, sonra yine ıslık çalmaya başladı. Kısa bir süre sonra Lennie çalılıklardan çıka geldi. Elinde tek bir söğüt dalı vardı. George yattığı yerden kalktı oturdu. «Hadi bakalım, o fareyi bana ver!»

Ama Lennie, masum rolü yapmaya yeltendi, «Ne faresi George? Bende fare falan yok.» George elini uzattı. «Hadi, ver onu dedim sana. Bana numara yapma, çünkü sökmez!» Lennie kararsızdı, geri çekildi. Sanki özgürlüğüne kavuşmak için kaçacakmış gibi fundalığa baktı. George soğuk bir sesle, «Fareyi bana veriyor musun? Yoksa seni bir temiz döveyim mi?» dedi. «Neyi vereyim sana George?» «Neyi istediğimi pek güzel biliyorsun. O fareyi istiyorum.» Lennie istemeye istemeye elini cebine soktu. Sesi ağlamaklıydı. «Neden bende kalamaz anlamıyorum. Başkasına ait değil ki… Çalmadım. Yolun kenarında yatıp duruyordu.» George kararlı bir şekilde elini uzatmış bekliyordu. Lennie sahibinin fırlattığı topu ona geri getirmek istemeyen bir köpek gibi yavaşça yaklaştı sonra geri çekildi. Sonunda yine yaklaştı. 13 George parmaklarını kuvvetle şıklattı. Bunun üzerine Lennie fareyi arkadaşının avucuna bıraktı. «Ben ona zarar vermiyordum ki, George. Sadece okşuyordum.» George ayağa kalkıp fareyi karanlığa bürünmekte olan çalılığa doğru atabildiği kadar uzağa fırlattı, sonra da suya eğilip ellerini yıkadı. «Seni koca budala seni. Onu almak için derenin öte yakasına geçerken ayaklarının ıslanmış olduğunu görmeyeceğimi mi sandın?» Lennie’nin vızırdandığını işitince ona döndü. «Bebekler gibi vızırdanıyorsun. Aman Tanrım. Kazık kadar herif olacaksın.» Lennie’nin dudakları titredi ve gözlerine yaşlar hücum etti. «Ah Lennie,» diyerek George elini onun omuzuna koydu. «Onu senden senin canını sıkmak için almadım. O fare öleli epey olmuş. Onu okşarken iyice ezip kemiklerini ufalamışsın. Canlı bir fare bulursan, onun bir süre sende kalmasına izin veririm.» Lennie yere oturdu boynunu büktü. «Başka bir fareyi nerede bulacağım. Bir kadıncağız vardı. Bana hep fare verirdi. Bulduğunu hep bana getirirdi. Ama o da burda değil.» George güldü. «Hıh, bayanmış,» dedi. «Bayanın kim olduğunu bile anımsamıyor. O senin öz be öz teyzen Clara’ydı. Sana onları vermekten caymıştı artık. Çünkü sen onları öldürüyordun.» Lennie ona üzgün üzgün baktı. «Öyle ufaktılar ki,» dedi, özür dilercesine. «Onları okşardım. Derken onlar parmaklarımı ısırırlardı, ben de onların başlarını biraz çimdiklerdim, hadi bakalım, hemen ölürlerdi. Çok küçük olduklarından olsa gerek. Ah keşke tavşanları bir an önce alabilsek George, onlar o denli küçük değiller.» 14

«Tavşanların da canı cehenneme. Sana canlı fare de verilmez. Clara Teyzen sana lastikten oyuncak bir fare vermişti de sen ona elini bile sürmemiştin.» Lennie, «Onu okşamak keyif vermiyordu ki…» dedi. Günbatımının alevleri dağın tepelerinden çekilince vadi alacakaranlığa büründü. Söğütler ve çınarlar alacakaranlıkta kaldılar. Koca bir sazanbalığı suyun yüzüne çıktı, hava yuttu ve suda genişleyen halkalar bırakarak gizemli bir şekilde karanlık suya gömüldü yeniden. Başlarının üzerindeki yapraklar yine hışırdadı ve ufak söğüt pamukçukları aşağı, gölcüğün üzerine düştüler. «Sen şu çalıçırpıyı getirecek misin?» diye sordu George, «şuradaki çınarın arkasında bir yığın var. Seller getirip biriktirmiş. Hadi git de getir.» Lennie ağacın arkasına gitti. Bir yığın kuru yaprak ve çalı getirdi. Onları daha önce yakılan ateşlerden kalma küllerin üzerine attı ve daha getirmek için yine gitti. Böyle birkaç kez yaprak ve çalıçırpı taşıdı. Artık gece olmaya başlamıştı. Suyun üstünden doğru bir güvercinin kanat çırpışı duyuldu. George yığılan çalıçırpının yanına gitti. Kuru yaprakları tutuşturdu. Alev kuru dalların arasında çatırdayarak dolaşıp işe koyuldu. George dengini çözüp üç kutu fasulye konservesini çıkardı. Onları ateşin üstüne, aleve çok yakın, ama değmeyecek şekilde sıraladı. «Dört kişiye yetecek kadar fasulyemiz var,» dedi. Lennie ateşin öteki yanından onu izliyordu. Sabırlı bir sesle «Ben fasulyeyi ketçapla yemeği seviyorum,» dedi. «Eee, ketçabımız yok,» diye patlıyormuşçasına bağırdı 15 George. «Ne olmazsa, sen hep onu istersin. Hey Tanrım, tek başıma olaydım, ne güzel yaşardım. Bir işe girer çalışırdım, başım belaya girmezdi. Başım dertten uzak olurdu. Her ayın sonunda tıkır tıkır elli dolarımı cebime koyar, kente iner, canımın istediğini alırdım. Hatta istersem bütün geceyi kerhanede geçirirdim. Gönlümün istediği yerde, otelde ya da lokantada yer ve de bütün bunları Tanrının her ayı yapabilirdim. Bir galon viski alır ya da bir bilardo salonuna gider, kâğıt ya da bilardo oynardım.» Diz çökmüş durumda ateşin karşı yanından George’un öfkeli halini izleyen Lennie’nin yüzü korkuyla gerilmişti. George, öfkeyle sürdürüyordu konuşmasını; «Oysa şu hale bak. Seni taşıyorum sırtımda. Kendin bir işte kalamadığın gibi, benim kalmamı da engelliyorsun. Benim, ülkenin bir ucundan diğerine sürüklenmeme neden oluyorsun. Bu da bir yana, başını hep derde sokuyorsun. Olmayacak işler yapıyorsun, seni kurtarmak zorunda kalıyorum.» Sesi yükselmişti. Artık bağırırcasına konuşuyordu: «Seni kaçık budala seni! Her an benim de başımı yakıyorsun!» George küçük kızların birbirini taklit ederken yaptıkları gibi sesini incelterek, «sadece kızın elbisesine dokunmak istedim… Sadece bir fare imiş gibi okşamak istedim… Peki, kız nereden bilsin sadece elbisesine dokunmak istediğini. Kız kaçmaya kalktı, sen sanki bir fareymiş gibi, sıkı sıkı tuttun bırakmadın. Kız bağırmaya başlayınca da kendimizi su kanalına zor attık. Adamlar bütün gün bizi aradılar. Gece vakti gizlice kanaldan çıkıp oradan kaçtık. Hep aynı öykü. Ama hep aynı öykü… Ah seni şöyle bir milyon fareyle birlikte bir kafese

kapatsam da, iyice bir keyiflensen.» Birden öfkesi geçivermişti. Ateşin öte yanındaki Lennie’nin acı dolu yüzüne baktı, sonra utanarak bakışlarını alevlere çevirdi. Hava artık iyice kararmıştı, ama ateş ağaçların gövdelerini ve yukarıdaki kıvrımlı dalları aydınlatıyordu. Lennie yavaşça ve çekine çekine ateşin çevresinde sürünerek dolaştı ve Geor16 ge’un yanına geldi. Topuklarının üzerine oturdu. George fasulye kutularının öbür yanlarını ateşe çevirdi. Lennie’nin, kendisine bu denli yakın olduğunun ayırdında değilmiş gibi davranıyordu. «George,» diye yavaşça fısıldadı Lennie. Yanıtlamadı onu George. Lennie yineledi, «George…» «Ne var?» «Sadece şaka yapıyordum, George. Ben ketçap istemiyorum. Şimdi burda ketçap olsaydı bile yemezdim.» «Ketçabımız olsaydı yiyebilirdin.» «Hayır yemezdim George. Tümünü sana bırakırdım. Sen. fasulyenin üstünü kaplardın onunla, ben dokunmazdım bile.» George suratını asmış ateşi seyrediyordu. «Sen olmadan ne güzel bir hayat geçirebileceğimi düşündükçe hırsımdan kuduruyorum. Senin yüzünden hiç rahatım yok!» Lennie hâlâ diz çökmüş duruyordu. Gözlerini derenin karşı yamacındaki karanlığa dikmiş bakıyordu. «George,» dedi, «seni rahat bırakıp uzaklara gitmemi ister misin?» «Ne cehenneme gidebilirsin ki?» «Şey… Pek güzel de gidebilirim. Örneğin, şuradaki dağlara gider, bir yerlerde barınacak bir delik bulurum.» «Öyle mi? Ne yiyip ne içeceksin? Yiyecek bir şeyler bulacak kafa ne gezer sende.» «Bir şeyler bulabilirim, George. Ketçaplı güzel yemekler değil tabii. Açıklıkta güneşte yatarım. Kimse bana dokunmaz, 17 kötülük etmez. Hem bir fare bulduğumda da benim olur, kimse onu benden almaz.» George ona meraklı bakışlarla baktı. «Sana kötü davranıyorum değil mi?» «Eğer beni istemiyorsan, dağlara kaçar kendime bir mağara bulabilirim. Ne zaman istersen çekip giderim.»

«Hayır canım! Bak demin sana şaka yapıyordum. Aslında benimle kalmanı istiyorum ama. Şu fare konusu var ya, hep öldürüyorsun onları.» George bir an sustu sonra sürdürdü konuşmasını: «Bak ne yapacağımı söyleyeyim sana. İlk fırsatta sana bir köpek yavrusu alacağım. Belki öldürmezsin onu. Fareden daha iyidir. Hem onu daha kuvvetli okşayabilirsin de.» Lennie bunu yutmadı. George’un zayıf yönünü sezinlemişti. «Beni istemiyorsan söyle, başımı alır şu dağlara, işte şu karşıdaki dağlara gider orada tek başıma yaşarım. Farelerimi çalacak kimse de olmaz orada,» dedi. George, «Lennie, senin benimle kalmanı istiyorum,» dedi. «Tanrı aşkına, tek başına olursan, biri çıkar seni çakal sanıp vuruverir. Hayır, benimle kalacaksın, Clara Teyzen senin başını alıp gitmene razı olmazdı. Mezarda bile rahatı kaçar bunu duysa.» Lennie kurnazca, «anlat bana bakalım,» dedi. «Hani eskiden yaptığın gibi.» «Neyi anlatacağım?» George uyandı birden. «Bana bak, beni uyutuyor musun sen?» Lennie yalvardı. «Hadi George, anlat bana. Noolur anlat George. Hani hep yaptığın gibi.» 18 «Bu seni keyiflendiriyor değil mi? Peki anlatayım, sonra yemeğimizi yeriz.» George’un sesi derinleşti. Sözcükler, çok kez tekrarlanırmışçasına tempolu bir şekilde dökülüyordu ağzından. «Bizim gibi, çiftliklerde çalışanlar, dünyada en yalnız insanlardır. Kimi kimseleri, yerleri yurtları yoktur. Bir çiftliğe girer, çalışır didinirler, biraz para yaparlar. Sonra kente gidip, kendilerini ve paralarını dağıtırlar. Sonra bir de bakarsın ki, yollara düşmüş başka bir çiftliğe gitmektedirler. Umdukları, bekledikleri bir şey yoktur.» «Tamam oldu işte,» dedi Lennie. «Şimdi de bizi anlat.» George, «Bize gelince işler böyle değil,» dedi. «Bizim geleceğimiz var. Bize değer veren ve konuşacağımız biri var.’ Gidecek yerimiz yok diye bara gidip paramızı savurmamıza gerek yok. Öyleleri hapse girse kimse umursamaz, onlar da oralarda ömür tüketirler. Ama biz öyle değiliz.» Lennie onun sözünü kesti, «Ama biz öyle değiliz. Çünkü neden? Çünkü, sen bana bakarsın, ben sana bakarım da ondan.» Sonra keyifle güldü. «Hadi devam et, George.» «Sen ezbere biliyorsun. Kendin anlatabilirsin.» «Hayır, sen anlat. Ben kimi şeyleri unutuyorum. Neler olacağını anlat.» «Peki, oldu. Sonunda bir gün tüm paramızı toplayıp küçük bir ev ve birkaç dönüm toprak alacağız. Bir ineğimiz, birkaç domuzumuz olacak ve…» «Toprağımızın geliriyle yaşayacağız,» diye bağırdı Lennie. «Bir de tavşanlarımız olacak.

Hadisene George. Bahçemizde neler olacağını ve kafeste tavşanlarımızın olacağını; kışın yağmurun nasıl yağacağını; sobamızı; sütlerin kaymağının bıçakla 19 kesilecek kadar kaim olacağını anlat.» «Kendin neden anlatmıyorsun? Hepsini biliyorsun.» «Hayır sen anlat. Ben anlatırsam keyifli olmuyor. Hadi anlat George. Tavşanlara benim bakacağımı söyle.» «Peki,» dedi George. «Geniş bir sebze bahçemiz olacak. Tavşanlar için kümes yapacağız. Tavuk da besleyeceğiz. Ve kışın yağmur yağınca, ‘İşin canı cehenneme, bu havada çalışılır mı hiç?’ diyerek sobayı yakıp karşısına geçeceğiz. Yağmurun damda çıkardığı sesi dinleyeceğiz. Ne keyif!» Cebinden çakısını çıkardı. «Artık bu kadarı yeter,» dedi. Çakısını fasulye kutularından birinin tepesine batırıp kanırta kanırta açtı ve onu Lennie’ye verdi. Sonra ikinci bir kutu açtı. Cebinden iki kaşık çıkardı birini Lennie’ye uzattı. Ateşin başına oturup ağızlarım fasulyeyle doldurdular ve hızlı hızlı çiğnediler. Lennie’nin ağzından birkaç fasulye fırladı. George kaşığını sallayarak ona sordu, «Söyle bakalım, yarın patron sana sorular sorunca sen ne cevap vereceksin?» Lennie çiğnemeden yuttu ağzındakilerini. Derin düşünceye daldı. «Şey… Şey… Diyeceğim. Yok ben… Hiçbir şey söylemeyeceğim.» «Aferin. Çok iyi, Lennie. Belki de adam oluyorsun artık. Birkaç dönüm toprağımız olunca tavşanlara bakmana izin verebilirim pekâlâ. Hele böyle güzel güzel anımsarsan.» Lennie gururlandı. «Anımsayabilirim,» dedi. George yeniden kaşığını sallayarak, «dinle beni. Çevrene iyi bak,» dedi. «Burayı anımsayabilirsin değil mi? Çiftlik bir çeyrek mil ötemizde. Dere boyunca yürürsen doğruca buraya çıkarsın.» 20 Lennie, «Olur,» dedi. «Bunu anımsarım. Hiçbir şey söylemeyeceğimi nasıl anımsadım değil mi?» «Elbette anımsadın. Şey bak, Lennie. Eğer geçen seferki gibi kazara başın derde girerse, hemen buraya gelip çalıların arasına saklanacaksın.» Lennie yavaşça, «Çalıların arasına saklanacağım,» diye mırıldandı. «Ben gelene kadar orada saklanır beklersin. Bunu anımsayabilir misin?»

«Tabii George. Sen gelene kadar çalılıklarda saklanacağım.» «Ama başını derde sokmamaya bak. Sokarsan tavşanları beslemene izin vermem,» dedi George ve boş fasulye kutusunu çalılığa fırlattı. «Başımı belaya sokmam George. Bir tek laf etmeyeceğim.» «Tamam, şimdi dengini buraya ateşin yanına getir. Burada uyumak iyi olacak. Yukarıyı, yaprakları seyrederek yatmak. Ateşi besleme. Bırakalım sönsün.» Yataklarını kumun üzerine serdiler. Alevler alçaldıkça, ışık çemberi de ufaldı, kıvrık dallar gözden kayboldu. Sadece ağaç gövdeleri belli belirsiz bir ışık altında görünüp kayboluyordu. Lennie karanlığın içinden seslendi. «George uyuyor musun?» «Hayır. Ne istiyorsun?» «Tavşanlarımız değişik renkte olsun George.» 21 «Tabii,» dedi George, yarı uyur yarı uyanık. «Kırmızı, mavi, yeşil tavşanlar, Lennie. Milyonlarcası.» «Uzun tüylülerinden de alalım George. Hani Sacramento’da görmüştük ya, işte onlar gibi uzun tüylülerinden.» «Tamam, uzun tüylülerinden alalım.» «Bak, istersen başımı alır giderim, George. Bir mağarada yaşarım.» «Ne cehenneme gidersen git,» dedi George. «Sus artık.» Ateşin kırmızı ışığı karardı. Derenin yanındaki tepede bir çakal uludu, öbür yakadan bir köpek daha yanıt verdi. Çınar yaprakları hafif gece esintisiyle fısıldamaya başladı. 22 İKİNCI BOLUM Baraka üzün dikdörtgen biçiminde bir yapıydı. İç duvarları badanalı yerler boyasızdı. Duvarların üçünde küçük kare şeklinde pencereler, dördüncü duvardaysa tahta sürgülü, ağır tahta bir kapı vardı. Sekiz tane kerevet duvarlara dayanmıştı. Bunlardan beşinde yataklar yapılmış, battaniyeler serilmişti. Diğer üçünde çuval bezinden kılıflı yataklar görülüyordu. Her kerevetin üstünde, açık yanı öne bakar şekilde duvara çakılmış elma kasaları vardı. Bunlar yatak sahiplerinin özel

eşyalarını koymalarına yarayacak ikişer raf oluşturuyordu. Bu raflar; sabun, talk pudrası, tıraş bıçağı ve çiftlik işçilerinin açıktan açığa alaya aldıkları, ama derinden derine beğeniyle göz gezdirdikleri kovboy dergileri gibi şeylerle dolup taşmaktaydı. Raflarda ayrıca ilaçlar, ufak şişeler, taraklar da vardı. Kasaların yanlarına çakılmış çivilerden birkaç kravat sarkıyordu. Duvarlardan birine yakın, dökme bir soba vardı, borusu doğrudan tavandan çıkıyordu. Odanın ortasında büyük dörtköşe bir masa üstünde de oyun kâğıtları bulunuyordu. Masanın çevresine oyuncuların oturması için tahta kasalar dizilmişti. Sabahleyin on sularında yan pencerelerin birinden güneşin toz dolu ışık demeti giriyordu. Sinekler aceleci yıldızlar gibi bu ışık demetinden içeri dışarı uçuşuyorlardı. 23 Tahta mandal kalktı. Kapı açıldı, uzun boylu düşük omuzlu yaşlı bir adam girdi içeri. Üzerinde kot elbise vardı, sol elinde uzun sopalı bir süpürge taşıyordu. Arkasından George, George’un da ardından Lennie girdi. Adam, «Patron sizi dün akşam bekliyordu,» dedi, «sabah işe başlamadığınız için fena kızdı.» Sağ kolunu uzattı, yeninden el yerine uzun bir sopaya benzeyen bileği çıktı ortaya. «Şu iki yatağa yerleşebilirsiniz,» dedi. Sobanın yanındaki yatakları gösteriyordu. George ilerledi, şilte görevini gören saman dolu çuvalın üzerine dengini attı. Yatağın üst tarafındaki, elma kasasından yapılmış rafa baktı ve orada ufak sarı bir teneke kutu buldu çıkardı: «Söylesene bu nedir?» «Bilmem,» dedi yaşlı adam. «Üstünde ‘bit, hamamböceği ve diğer haşaratı yok eder’ yazıyor. Bize ne biçim yataklar veriyorsunuz böyle? Bit, böcek sahibi olmak niyetinde değiliz.» Yaşlı temizlikçi, süpürgesinin sopasını öbür yanına geçirip koltuğunun altına sıkıştırdı. Kutuyu almak için elini uzattı. Etiketi iyice inceledi. Sonunda, «Bakın ne diyeceğim,» dedi, «bu yatakta en son yatan adam demirciydi. Çok iyi bir insandı ve çok temiz titiz biriydi. Hatta yemek yedikten sonra bile ellerini yıkardı.» «Peki nasıl oldu da bitlendi?» George’un öfkesi yavaş yavaş artıyordu. Lennie dengini bitişik yatağa koyup oturmuştu. Ağzını açmış George’u izliyordu. Temizlikçi anlatmayı sürdürdü. «Adı Whitey olan bu demirci, hiç böcek görmese bile emin olmak için bu ilacı kullanan bir adamdı, anladınız mı? Yemeklerde haşlanmış patatesini 24 iyice soyup, ne cins olursa olsun, lekelerini oyar atardı. Yumurtalarda kırmızı bir nokta görse kazırdı. Sonunda yemekleri beğenmediği için işi bıraktı. İşte böyle titiz bir adamdı. Dışarıya çıkmayacak bile olsa, Pazar akşamları güzelce giyinir hatta kravat bağlar sonra da barakada otururdu.»

«Öyle mi?» dedi Geörge kuşkulu bir sesle. «Neden buradan ayrıldı demiştin?» Yaşlı adam sarı teneke kutuyu cebine attı ve sert beyaz bıyıklarını yumruğuyla sıvazladı. «Neden mi?.. Şey… Çıktı gitti işte, herkesin gittiği gibi. Dediğine bakılırsa yemekleri beğenmediğinden. Sadece gitmek istemiştir işte. Yemeklerden başka neden ileri sürmedi. Bir gece ansızın ‘paramı ödeyin’ dedi, birçoklarının yaptığı gibi çıktı gitti.» George şilteyi kaldırdı altına baktı. Eğilip çuval bezinden yapılmış yatak kılıfını iyice inceledi. Lennie de hemen kalkıp aynı şeyi yaptı. Sonunda George’un içi rahat etmiş gibiydi. Dengini açtı; ustura, sabun, tarak, bir ilaç şişesi, krem ve deri bileklik gibi şeylerini rafa dizdi. Sonra battaniyelerini yayarak yatağını yaptı. Yaşlı adam, «Sanırım patron nerede ise gelir. Bu sabah sizi burada görmeyince köpürdü. Biz kahvaltı ederken geldi. ‘Şu yeni adamlar ne cehennemde?’ dedi. Seyise de çattı.» George yatağının üzerindeki bir kırışığı eliyle düzeltip oturdu. «Seyise mi çattı?» «He ya. Seyis bir zencidir de.» «Zenci mi?» «Hı evet. İyi adamdır. Kamburdur. Vaktiyle bir at tepmiş de. Patron kızınca hırsını ondan çıkarır. Ama o hiç aldırmaz. Çok okur. Kitaplar var odasında.» 25 «Patron nasıl bir adam?» diye sordu George. «Şey, oldukça iyi bir adamdır. Zaman zaman çok kızar, ama oldukça iyidir. Bak anlatayım. Noel’de ne yaptı biliyor musun? Buraya bir galon viski getirdi. ‘İçin çocuklar, için. Noel yılda bir kez gelir’ dedi.» «Deme yahu. Koca bir galon mu?» «Evet efendim. Tanrım ne denli eğlenmiştik. O gece zencinin gelmesine de izin verdiler. Smitty diye küçük bir arabacı var. Zenciyle güreşe tutuştu. İyi de becerdi bu işi. Çocuklar onun ayaklarını kullanmasına izin vermediler. O yüzden zenci kazandı. Smitty, ‘eğer ayaklarını kullanmış olsaydım, zenciyi öldürürdüm’ diyor. Çocuklar da zencinin kamburu olduğundan Smitty’nin ayaklarını kullanamayacağını söylediler.» Sustu, o anı sanki yeniden yaşadı. «Ondan sonra çocuklar Soledad’a gidip dağıtmışlar. Ben onlarla gitmedim. Ee, artık kocadık.» Lennie yatağını düzeltmeyi bitirdiği sırada, tahta mandal yeniden kalktı ve kapı açıldı. Kapının girişinde kısa boylu tıknaz bir adam duruyordu. Üzerinde kot pantolon, pamuklu kumaştan gömlek, siyah önü iliklenmemiş bir yelek ve siyah ceket vardı. Başparmaklarını, dört köşe tokanın iki yanından kemerin altına sokmuştu. Kafasında kahverengi bir stetson şapka, ayaklarında yüksek topuklu çizmeler vardı. Sanki işçi olmadığını kanıtlamak için çizmelerine mahmuz takmıştı.

Yaşlı temizlikçi ona bir göz attı, sonra yumruğuyla sakalını sıvazlayarak, ayaklarını sürte sürte kapıya doğru yürüdü. «Bu çocuklar şimdi geldiler,» dedi ve patronun önünden geçerek dışarı çıktı. Patron, çoğu şişko bacaklıların yaptığı gibi kısa ve hızlı adımlarla girdi barakaya. «Murray ve Ready firmasına bu sabah 26 iki adama gereksinim olacağını yazmıştım. İş karneleriniz var mı?» George elini cebine soktu, karneleri çıkararak patrona uzattı. «Bu, Murray ve Ready firmasının hatası değilmiş. Burada işe bu sabah başlayacağınız yazıyor.» George gözlerini indirdi ayaklarına bakarak, «Otobüs şoförü yüzünden oldu,» dedi. «On mil yürümek zorunda kaldık, burası diye bizi erken indirmiş. Sabahleyin de araç bulamadık.» Patron gözlerini kısarak baktı. «Eh, ben de tahıl ekibini iki kişi eksik yolladım. Artık yemekten önce gitmenizin yararı yok.» Cebinden işçilerin çalıştıkları saatleri not ettiği defteri çıkardı, arasına kalem sıkıştırılmış sayfayı açtı. George Lennie’ye anlamlı bir kaş çattı. Lennie de anladığını anlatmak için başım salladı. Patron kalemini yaladı: «Adın ne?» «George Milton.» «Ya senin ki?» George yanıtladı: «Onun ki Lennie Small.» İsimler deftere yazıldı. «Şimdi bakalım. Bugün ayın yirmisi değil mi? Yirmisi öğle vakti.» Defteri kapattı. «Sizler nerede çalıştınız daha önce?» «Weed dolaylarında,» dedi George. «Sen de mi?» diye sordu patron Lennie’ye. George yanıtladı, «Evet o da.» Patron alaycı bir şekilde parmağıyla Lennie’ye işaret etti. «Pek konuşkan birine benzemiyor.» 27 «Hayır,» dedi George. «Pek konuşmaz, ama çalışkan bir işçidir. Bir boğa kadar güçlüdür.» Lennie kendi kendine gülerek yineledi George’un sözünü. «Bir boğa kadar güçlü.» George ona kaşlarını çatınca, Lennie unuttuğu için utanarak başını önüne eğdi. Patron birden, «Buraya bak Small,» dedi. Lennie başını kaldırdı. «Ne iş gelir elinden?» Lennie paniğe kapılarak George’a baktı yardım istercesine. «Ne iş verirseniz yapar,» dedi George. «Hayvanlara bakar. Tahıl çuvallarını taşır, traktör sürer. Ne iş verirseniz yapar. Bir deneyin.»

Patron George’a döndü. «Öyleyse neye bırakmıyorsun kendi yanıtlasın? Ne iş çeviriyorsun sen burada?» George sesini yükselterek onun sözünü kesti. «Bakın onun pek zeki olduğunu söylemiyorum. Zeki değil. Ama işe gelince doğrusu çok iyi çalışır. İki yüz kiloluk balyayı gık demeden taşır.» Patron elindeki küçük defteri cebine tıkıştırdı. Başparmaklarını kemerinin altına geçirdi yeniden; ve gözünün birini kaparcasına kıstı. «Bana baksana neyin peşindesin sen?» «Hı?» «Bu adamın sırtından para mı yapıyorsun? Yoksa kazancını elinden mi alıyorsun?» «Ne münasebet? Neden onun sırtından geçindiğimi düşünüyorsunuz?» 28 «Şimdiye kadar bir başkası için bu denli çırpınan bir adam görmedim de. Senin bundan ne çıkarın olduğunu öğrenmek istedim.» George, «şey,» dedi. «O benim kuzenim olur. Annesine ona gözkulak olacağım diye söz verdim. Çocukken başına bir at çiftesi yemiş. Aslında iyi insandır. Sadece aklı kıttır. Ama ona söyleneni yapar.» Patron hafiften döndü. «Eh. Tanrı biliyor ya arpa çuvallarını taşımak için akıl gerekmez. Ama bir numara çevireyim deme Milton. Gözüm üzerinde olacak. Weed’deki işten neye çıktınız?» «İş bitmişti.» «Ne iş yapıyordunuz orada?» «Şey, lağım kazıyorduk.» «Pekâlâ. Ama numara çevirmeye kalkma. Bana yutturamazsın. Çok açıkgözler gördük şimdiye kadar. Yemekten sonra tahıl ekibiyle gidin. Harman dövme makinelerinden arpa taşınacak. Slim’in ekibiyle gidin.» «Slimmi?» «Evet, iri yarı arabacı. Yemekte görürsün onu.» Birden döndü kapıya gitti. Ama dışarı çıkmadan önce iki adama uzun uzun baktı. Adamın ayak sesleri uzaklaşınca George Lennie’ye döndü. «Hani ağzını açmayacaktın? O koca gaganı kapayıp konuşmayı bana bırakacaktın. Nerdeyse işimizden oluyorduk.» Lennie üzgün üzgün ellerine bakıyordu: «Unuttum George.» 29

«Öyle ya unuttun. Hep unutursun zaten. İşi düzeltmek de bana düşer.» Kerevetin üzerine attı kendini. «Artık şimdi gözü hep üstümüzde olur. Şimdi biz de dikkat edip falso yapmamalıyız. Bundan böyle o koca çeneni kapa.» Sonra suratını asıp sustu,’düşünceye daldı. «George.» «Ne var?» «Başımı at tepmedi benim, değil mi George?» George kızgın bir sesle, «keşke tepseydi. Ne iyi olurdu,» dedi. «Kimsenin başı derde girmezdi.» «Senin kuzenin olduğumu söyledin, George.» «N’apayım, yalan söyledim. Yalan olduğuna da memnunum. Akrabam olaydın dayanamaz kendimi vururdum.» Birden sustu, açık olan kapıya yürüdü, dışarı baktı. «Hey bana bak, ne halt ediyorsun? Bizi mi dinliyorsun?» Yaşlı adam ağır ağır odaya girdi. Elinde süpürgesi vardı. Gri ağızlı, uçuk renkli gözlerle kör gibi bakan çoban köpeği ayaklarını sürüye sürüye yaşlı adamın peşinden geliyordu. Topallayarak zar zor odanın bir yanına gitti, yattı, homurdanarak kurşuni renkli güve yemiş postunu yalamaya başladı. Yaşlı temizlikçi köpeği öylece yerleşene dek izledi. «Dinlemiyordum. Gölgede bir an için durup köpeğin sırtını kaşıdım. Helayı temizlemeyi daha yeni bitirdim.» «Koca kulaklarını açmış, bal gibi bizi dinliyordun,» dedi George. «Meraklı kişilerden hoşlanmam.» Yaşlı adam huzursuz bir şekilde, bir George’a, bir Lennie’ye baktı. Sonra gözlerini George’a çevirdi. «Daha yeni 30 geldimdi dışarı. Konuştuklarını duymadım. Hem, ne konuştuğunuzla ilgilenmiyorum. Çiftlikte kimse dinlemez, soru sormaz.» George biraz yatışmıştı. «Doğrusu da bu. İşinden olmak istemeyen böyle yapmalı.» Yaşlı adamın savunması onu inandırmıştı. «Gel içeri de biraz otur,» dedi ona. «Ne de kocamış bu köpek böyle.» «Yaa. Onu daha yavruyken almıştım. Gençliğinde iyi bir çoban köpeğiydi.» Süpürgesini duvara dayadı, kırçıl sakalını yumruğuyla sıvazladı. «Ee… Patronu nasıl buldunuz?» «Eh, fena sayılmaz. İyi birine benziyor.» «İyidir,» dedi temizlikçi. «Suyuna gitmek gerek yalnız.» Bu sırada genç bir adam girdi barakaya; yanık yüzlü, kahverengi gözlü, kıvır kıvır saçlı, zayıf genç bir adam. Sol elinde bir iş eldiveni vardı ve patron gibi topuklu çizme giymişti. «Bizim ihtiyarı gördünüz mü?» Temizlikçi, «Biraz önce buradaydı, Curley. Sanırım yemekhaneye gitti,» dedi.

«Ona yetişmeye çalışayım,» dedi Curley. Gözleri yeni adamlara takıldı ve giderken durdu. Soğuk bakışlarla George’u, sonra da Lennie’yi süzdü. Yavaşça kolları büküldü, yumrukları sıkıldı. Vücudu gerildi ve hafifçe Öne eğildi. Bakışları durumu kollar gibiydi, aynı zamanda kavgacı bir anlatım taşıyordu. Lennie bu bakıştan tedirgin olmuştu, sinirli sinirli ayaklarını oynatıyordu. Curley ağır adımlarla ona yaklaştı ve sordu: «Bizim ihtiyarın beklediği yeni işçiler siz misiniz?» George, «Şimdi geldik,» dedi. «Bırak da koca herif konuşsun.» 31 Lennie utançtan kıvranıyordu. George, «Belki de konuşmak istemiyor, ne dersin?» Curley aniden ondan yana döndü. «Tanrım! Ona bir şey sorunca yanıt vermek zorunda. Hem sen ne halt etmeye lafa karışıyorsun?» George soğuk bir şekilde, «birlikte dolaşırız biz hep.» «Demek öyle.» George gergin ve hareketsizdi. «Evet öyle,» dedi. Lennie çaresizce George’a bakıyor, ondan ne yapması gerektiğini söylemesini bekliyordu. «Sen şimdi koca herifin konuşmasına izin vermiyor musun yani?» «Sana bir şey söylemek isterse söyler.» George Lennie’ye hafifçe başıyla işaret etti. Lennie de alçak sesle, «Biz daha şimdi geldik,» dedi. Curley onun gözünün içine bakarak, «Bir daha sana bir şey sorulduğunda cevap ver,» dedi. Kapıya döndü ve çıktı. Dirsekleri hâlâ biraz büküktü. George onun dışarıya çıkışını izledi, sonra temizlikçiye döndü. «Söylesene bana, buna ne oluyor böyle. Lennie ona bir şey yapmadı ki.» Yaşlı adam kimsenin dinlemediğinden emin olmak için kapıdan yana baktı ve alçak sesle «O patronun oğlu,» dedi. «Curley beceriklidir. Ayrıca boks çalışmıştır. Hafif siklette. Yumruğuda kuvvetlidir.» 32 «Bana ne bundan,» dedi George. «Lennie’ye takması gerekmez. Lennie ona bir şey yapmadı. Lennie’den ne istiyor?»

Temizlikçi düşündü, taşındı «şey, bak ne diyeceğim,» dedi. «Curley diğer ufak tefek adamlara benzer. İri yarı kişilerden hoşlanmaz. Onlara hep sataşır. Bir anlamda kendisi iri yapılı olmadığı için onlara kızar. Böylelerini görmüşsündür, bilirsin değil mi? Hep hır çıkaran ufak tefek kişilerdir yani.» «Tabii,» dedi George. «Bu tiplere çok rastlamışımdır. Ama bu Curley denen adam Lennie’ye bulaşmasa iyi olur. Lennie boksör moksör değil ama, Curley Lennie’ye sataşırsa canı fena yanar.» «Tamam da, Curley’nin de yumruğu yamandır hani,» dedi temizlikçi. «Yalnız bana ters gelen bir şey var. Curley kalkıyor, dev gibi birine saldırıyor ve adamı pataklıyor. Herkes hemen onu övüyor. Aynı şey yapıp dayağı yedi mi bu kez koca adamın kendine denk biriyle dövüşmesi gerektiğini söyleyip hep birlikte adama çullanıyorlar. Bu bana ters gelmiştir hep. Curley ne yapar yapar, sonunda hep karşısındaki dayak yer.» George kapıyı gözetliyordu. Tehdit eder gibi, «Lennie’ye dikkat etse iyi eder,» dedi. «Lennie boksör değil ama kuvvetli ve atik, üstelik kaide falan da bilmez.» Dört köşe masaya gitti ve kasalardan birinin üzerine oturdu. Oyun kâğıtlarının bazılarını topladı ve karmaya başladı. Yaşlı adam da başka bir kasanın üstüne oturdu. «Sakın sana söylediklerimi Curley’e söyleme. Beni kovar. Hiç fartası furtası yoktur. Kendisi nasılsa patronun oğlu, onu kimse kovamaz.» George elindeki desteyi kesti, her bir kâğıdı çevirip baktıktan sonra üst üste atmaya başladı. «Bu Curley denen adam 33 kalleşin biri gibi geliyor bana. Böyle kötü bastıbacaklardan hiç hoşlanmam.» «Son günlerde daha da beter oldu, » dedi adam. «İki haftalık evli. Karısı patronun evinde kalıyor. Evlendiğinden beri daha azıttı.» George homurdandı, «Karışma hava atıyordur, belki.» Yaşlı adam dedikoduyu koyulaştırdı. «Sol elinde eldiven vardı, gördün mü?» «Eee gördüm? Nolmuş?» «O eldivenin içi vazelin doluymuş.» «Vazelin mi? Ne işe yararmış?» «Dinle bak. Curley’nin dediğine göre elini kansı için yumuşak tutuyormuş.» George dikkatini kâğıtlara vermişti. «İnsan böyle şeyleri nasıl söyler? Ayıp.» ,Yaşlı adama artık güven gelmişti. Rahatlamıştı, artık istediği gibi konuşabilirdi. «Curley’nin

karısını bir görsen.» George kağıtlan yeniden kesti ve kasten yavaş yavaş dizmeye başladı. «Güzel mi?» diye öylesine sordu. «Evet güzel. Güzel ama, aması var.» George kağıtlan incelemeyi sürdürdü. «Aması ne?» «Gözü dışarda.» «Yaa, iki haftalık evli olduğu halde mi? Curley’nin böyle horozlanmasının nedeni bu olsa gerek.» 34 «Onu Slim’e göz ederken gördüm. Slim bizim arabacı olan arkadaş. Çok iyi bir genç. Onu hasat işinde çalışırken gör. Yüksek ökçe giymesine gerek yok. Kadının Slim’e göz ettiğini gördüm. Curley’nin haberi yok. Kadın geçenlerde de Carlson’a göz ediyordu.» George hiç ilgilenmiyormuş gibi davranıyordu. «Görünüşe bakılırsa burası şenlikli bir yer.» Temizlikçi sandığın üzerinden kalktı. «Biliyor musun ne düşünüyorum?» George cevap vermedi. «Bana kalırsa Curley, şıllığın biriyle evlenmiş bulunuyor.» «Bu işi yapan ilk insan Curley değil ki,» dedi George. «Bir sürü adam yapmıştır bunu.» Yaşlı adam kapıya yöneldi. Yaşlı köpeği de başını kaldırıp çevresine göz gezdirdi, sonra sahibini izlemek için güçlükle ayaklarının üzerine kalktı. «Çocuklar için yıkanma varillerini çıkarmalıyım ortaya. Neredeyse gelirler. Siz ikiniz de arpa mı çekeceksiniz?» «Hu.» «Anlattıklarımdan Curley’e söz etmezsin değil mi?» «Ne gereği var?» «Bayım, gözlerinle görünce anlayacaksın onun bir şırfıntı olduğunu,» dedi adam ve kapıdan dışarı günlük güneşlik açık havaya çıktı. George iskambil kâğıtlarını üç grup halinde yığıyordu. Asların üzerine dört ispati koydu. Güneşin ışık demeti yere kare şeklinde vurmuştu ve sinekler bu ışık demetinin içinde kıvılcımlar gibi geziniyordu. Dışardan koşum şıkırtısı ve fazla 35 yüklenmiş arabaların dingillerinin gıcırtısı işitildi. Uzaktan bir ses «Seyis, seeeyis,» diye bağırdı.

Ardından «ne cehenneme gitti bu Allahm belası zenci?» dedi. George serdiği falı seyretti seyretti sonra kâğıtları kanştırıverdi ve Lennie’ye döndü. Lennie yatağına yatmış onu izliyordu. «Bak Lennie! Burası madara bir yer. Korkuyorum. Curley denen herifle başın derde girecek. Bu tipleri tanırım. Seni yokluyordu. Aklınca seni korkuttu. İlk fırsatta seninle kavgaya girişecek.» Lennie’nin gözlerinde korku belirdi. «Ben sorun istemiyorum,» dedi yakınır gibi. «Beni dövmesine izin verme George.» George kalktı gitti Lennie’nin yatağına oturdu. «Bu tiplerden nefret ederim. Bunun gibilerini çok gördüm. Yaşlı herifin dediği gibi Curley için hava hoş, onun tuzu kuru. Hep kazanan o olur.» Sonra bir an düşündü. «Sana sataşırsa buradan atılırız, hiç kuşkun olmasın. Dikkat et falso verme. O patronun oğlu. Bak Lennie, ondan uzak durmaya çalış. Onunla hiç konuşma. Buraya gelirse doğruca odanın öteki ucuna geç. Dediklerimi anladın mı Lennie?» «Dert istemiyorum,» diye yakındı Lennie. «Ben ona bir şey yapmadım ki…» «Evet ama, eğer Curley’nin canı kavga etmek isterse, senin bir şey yapmamış olmanın önemi kalmaz. Sen sadece ondan uzak dur. Bunu hatırlar mısın?» «Tabii George, tek bir kelime söylemeyeceğim.» Yaklaşmakta olan tahıl ekibinin sesleri daha iyi duyuluyordu şimdi. Nal sesleri, fren gıcırtıları, zincir şıkırtıları… Adamlar 36 birbirlerine sesleniyorlardı. Yatakta Lennie’nin yanında oturmakta olan George düşünüyordu ve kaşlarını çatmıştı. Lennie korka korka sordu. «Kızgın değilsin değil mi George?» «Sana kızgın değilim. Şu Curley denen piç herife kızıyorum. Biraz para, yüz dolar kadar, koyarız bir yanımıza diye umutlanıyordum.» Sonra kararlı bir sesle ekledi. «Curley’den uzak dur Lennie.» «Tabii George. Tek laf etmeyeceğim.» «Seni kışkırtmasına izin verme. Ama o piç oğlu piç sana vurursa sen de ona patlat.» «Neyi patlatacağım George?» «Boş ver. Sırası geldiğinde söylerim. Bu tip heriflerden nefret ederim. Bana bak Lennie, eğer başın derde girerse, sana ne yapmanı söylediğimi hatırlıyor musun?» Lennie dirseğinin üzerinde doğruldu. Düşünce ile yüzü kırıştı. Sonra üzgün üzgün George’un yüzüne baktı. «Eğer başım derde girerse tavşanları beslememe izin vermeyeceksin.»

«Hayır o değil. Dün gece yattığımız yeri hatırladın mı? Hani derenin kenarında?» «Hu, hatırladım. Tabii hatırladım. Oraya gidip çalılığa gizleneceğim.» «Ben gelene kadar çıkma. Kimseye görünme. Derenin kıyısındaki çalılığa saklan. Yinele bakayım.» «Derenin yanındaki çalılığa saklan. Derenin yanındaki çalılığa saklan.» «Başın derde girerse.» Dışarda bir fren sesi duyuldu. «Seyis. Hey seeyis!» 37 George, «Kendi kendine tekrarla da unutmayasın.» Her iki adam da başlarını kaldırdılar. Kapıdan giren dörtgen biçimindeki güneş ışığım bir şey önlemişti Bir kız durmuş içeri bakıyordu. Dolgun boyalı dudakları, fazla makyajlı iri gözleri vardı. Tırnaklan kırmızı boyalıydı. Saçları sosise benzeyen minik bukleler halinde sarkıyordu. Pamuklu kumaştan bir ev entarisi giymişti, ayaklarında deve kuşu tüyleri ile süslenmiş kırmızı terlikler vardı. «Curley’i arıyorum,» dedi. Sesi genizden geliyordu ve pürüzlüydü. George bakışlarını ondan uzaklaştırdı sonra yine ona çevirdi. «Bir dakika önce buradaydı ama çıktı.» «Öyle mi?» Ellerini arkasına götürdü, kapı pervazına yaslandı, vücudunu öne doğru çıkardı. «Sız şu yeni gelenlersiniz, değil mi?» «Hı.» Lennie gözleriyle kadının vücudunu inceliyordu. Kadın Lennie’ye bakmıyormuş gibi davranıyordu ama yine de vücudunu yaylandırdı. Tırnaklarına bakıyordu. «Curley bazen buraya gelir de,» diye anlattı kadın. George ters ters «Şu anda burada değil işte,» dedi. «Eh öyleyse başka yerlere bakayım bari,» dedi kırıtarak. Lennie, büyülenmiş gibi onu seyrediyordu. George «Onu görürsem aradığını söylerim,» dedi. Kadın fıkırdayarak vücudunu salladı. «Aramak da kabahat mi?» dedi. Arkasından, oradan geçenlerin ayak sesleri geliyordu. Başını çevirdi «merhaba Slim,» Kapıdan Slim’in sesi duyuldu. «Merhaba güzelim.» 38

«Curley’i arıyorum, Slim.» «İyi arasaydın bulurdun. Gördüğümde eve gidiyordu.» Kadın birden telaşa kapıldı. Barakadakilere «hoşça kalın çocuklar,» diyerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. George Lennie’ye döndü, «Tanrım, ne şırfıntı be,» dedi. «Demek Curley kendine karı diye bunu seçmiş.» Lennie, «Güzel kız,» diye savundu. «Ya evet. Hiç de saklamıyor doğrusu. Curley’in başı derde girer bununla. Eminim yirmi dolar karşılığında kimle olsa yatmaya hazırdır.» Lennie hâlâ kadının az önce bulunduğu yere, kapıya, bakıyordu. «Amma da güzel be,» dedi ve hayran hayran gülümsedi. George ona baktı ve onu kulağından yakalayıp sarstı. «Bana bak ahmak herif,» dedi öfkeyle. «Bu orospuya bakmayacaksın bile. Ne dediği, ne yaptığı beni ilgilendirmez. Böyle zehirli yılanları çok gördüm. Ama insanı kodese düşürecek bundan daha iyisi bulunmaz. Ondan uzak dur.» Lennie kulağını kurtarmaya çalıştı. «Ben kötü bir şey yapmadım ki George.» «Hayır yapmadın. Ama orada kapıda durmuş bacaklarını gösterirken başını öbür yana çevirmedin de.» «Kötülükle bakmadım, inan George. Namusum hakkı için.» «Onu bunu bilmem, ondan uzak dur. Karı fare kapanına benziyor. Bırak Curley kısılsın kapana. Kendi düşen ağlamaz. 39 Vazelin dolu eldivenmiş,» dedi George iğrenerek. «Bahse girerim çiğ yumurta yiyor, kuvvet macunu satanlara mektupla siparişler veriyordur.» Lennie birden bağırdı, «Buradan hiç hoşlanmadım George. Burası iyi bir yer değil. Gitmek istiyorum buradan.» «Biraz para biriktirene kadar kalmamız gerek. Başka çaremiz yok Lennie. İlk fırsatta çıkar gideriz. Ben de hiç hoşlanmadım buradan.» George masaya gitti ve yeniden fal açmağa koyuldu. «Hem de hiç hoşlanmadım buradan. Bu kadarcık ücrete çekilir şey değil. Birkaç dolar toplayınca doğru American River’a gider orada altın ararız. Orada belki de günde bir iki dolar yaparız, hatta belki de bir damar buluruz.»

Lennie heyecanla ona doğru eğildi. «Hadi gidelim George. Hadi gidelim buradan. Burası çok kötü bir yer.» «Kalmak zorundayız,» dedi George bu kez kısaca. «Şimdi kapa çeneni. Neredeyse gelecek adamlar.» Yakındaki heladan su şıkırtıları ve kova tıngırtıları geliyordu. George kâğıtları inceliyordu. «Yıkansak iyi olur,» dedi. «Ama kirlenecek iş yapmadık ki…» Kapıda uzun boylu bir adam belirdi. Ezilmiş, şekilsiz stetson şapkasını kolunun altına kıstırmış, ıslak uzun siyah saçlarını arkaya tarıyordu. Diğerleri gibi kot pantolon ve ceket giymişti. Saçını taramayı bitirince, odanın ortasına doğru yürüdü. Yürüyüşünde soylu bir kişi, usta bir sanatkâr havası vardı. Burada arabacı idi, ama çiftliğin kralıydı. On, onaltı hatta yirmi katırı tek bir koşumla sürebilirdi. Katırın sırtındaki sineği boğa kırbacıyla katıra değmeden öldürebilirdi. Öyle sakin ve ağır başlı davranırdı ki, o konuşmaya başladığında herkes susardı. İster politika, ister aşk konusunda olsun herkes onun her söylediğine 40 inanırdı. Bu arabacı Slim’di. Dar ve uzun yüzünden kaç yaşlarında olduğu anlaşılmazdı; otuzbeş ya da ellisinde olabilirdi. Kulakları kendisine söylenenden fazlasını işitirdi. Ağır konuşması, derin düşünceden çok derin anlayış taşırdı. Elleri iri fakat zayıftı ve onları tapınak dansçıları kadar zarif bir şekilde hareket ettiriyordu. Ezilmiş olan şapkasını düzledi, ortasını bastırıp başına geçirdi. Barakadaki iki kişiye yumuşak bir bakışla baktı. «Dışarda güneş o denli parlıyor ki, içeriye girince gözlerim karardı, sizleri zor görüyorum. Yeni işçiler siz misiniz?» «Yeni geldik,» dedi George. «Arpa mı çekeceksiniz?» «Patron öyle söylüyor.» Slim masanın başına geçti, bir kasa çekip George’un karşısına oturdu. Açılmış falı ters tarafından inceledi. «Dilerim benim takıma düşersin,» dedi. Sesi çok yumuşaktı. «Benim takımda iki serseri var, arpa çuvalını un çuvalından ayıramıyorlar. Siz ikiniz hiç arpa çektiniz mi?» «A tabii,» dedi George. Ama bu işte öyle olağanüstü sayılmam doğrusu. Asıl şu çam yarması var ya o tek başına iki kişinin çekebileceğinden fazlasını çeker.» Konuşmayı, gözlerini bir birine bir ötekine çevirerek izleyen Lennie bu iltifat üzerine gülümsedi. George’un arkadaşı için böyle konuşması Slim’in hoşuna gitmişti. Masanın üzerine eğilip boş kâğıtlardan birinin köşesini tıklattı. «İkiniz hep beraber mi dolaşıyorsunuz?» Sesinin tonu dostçaydı, karşısındakinde güven hissi yaratıyordu. «Tabii,» dedi George. «Biz bir anlamda birbirimize göz 41

kulak oluruz.» Baş parmağı ile Lennie’yi işaret ederek «pek zeki değildir. Ama çok çalışkandır. Çok da iyi bir insandır. Ama pek akıllı değildir. Uzun zamandır tanırım.» Slim George’a derin derin baktı. «Birlikte dolaşıp birbirine destek olan kişilere pek rastlanmıyor artık,» dedi. «Nedendir acaba? Şu dünyada herkes birbirinden korkuyor olsa gerek.» George «oysa, bildiğin bir kişiyle dolaşmak çok daha güzel,» dedi. Bu sırada güçlü kuvvetli, koca göbekli bir adam girdi barakaya. Saçından hâlâ sular sızıyordu. «Merhaba Slim,» dedi ve durup George ve Lennie’ye baktı. Slim onları tanıştırmak için, «Bu arkadaşlar yeni gelmişler,» dedi. «Memnun oldum,» dedi iri yapılı adam. «Benim adım Carlson.» «Ben George Milton. Bu da Lennie Small.» Carlson yine «Memnun oldum,» dedi. «Hiç de adı gibi küçük değil ama.» Kendi şakasına kendi güldü hafifçe. «Hiç de küçük değil,» diye sözlerini yineledi. Sonra Slim’e döndü. «Slim senin köpek nasıl? Bu sabah arabanın altında görmedim onu.» «Dün gece doğurdu,» dedi Slim. «Dokuz tane. Hemen dördünü boğdum. Bu kadar çok yavruyu besleyemez garip hayvan.» «Demek beş yavru kaldı.» «Hı evet. En büyükçe olanları bıraktım.» 42 «Ne cins olacak onlar dersin?» «Bilmem,» dedi Slim. «Her halde çoban. Çünkü bizimki azdığında etrafında dolaşan itlerin çoğu çoban cinsiydi.» Carlson, «Demek beş yavru,» diye sürdürdü konuşmasını. «Hepsini saklayacak mısın?» «Bilmem. Hiç değilse bir süre tutarım. Lulu onları emzirsin diye.» Carlson düşünceli düşünceli «buraya bak Slim. Düşünüyorum da; Candy’nin şu kahrolası köpeği çok kocadı. Öylesine de kötü kokuyor ki, barakaya girdimi iki üç gün kokusu burnumdan gitmiyor. Sen ona söylesen de o köpeği vuruverse. Ona sendeki yavrulardan birini verirsin yetiştirir. Kokusu bir mil öteden burnuma geliyor. Zavallının dişleri yok. Gözleri neredeyse kör. Yemek yiyemiyor. Candy onu sütle besliyor. Zavallı bir şeycikler çiğneyemiyor. George bütün dikkati ile Slim’i izliyordu. Birden yemek kampanası çalmaya başladı dışarda.

Önce yavaş yavaş sonra hızlı hızlı, öyle ki, vuruşları belli olmaz oldu, kampananın sesi zil sesine dönüştü. Sonra başladığı gibi birden kesiliverdi. Carlson, «İşte yemek zili,» dedi. Bir grup işçinin yemekhaneye doğru gittiği duyuluyordu. Slim ciddiyetle ağır ağır yerinden kalktı. «Yemek bitmeden gidip atıştıralım, iki dakika içinde yiyecek diye bir şey kalmaz.» Carlson geri çekildi, Slim’e yol verdi. Slim ilerledi, o da arkasından yürüdü, her ikisi de barakadan çıktılar. Lennie heyecanla George’u izliyordu. George önündeki 43 kâğıtları karma karışık etti. «Evet Lennie duydum. Ondan bir yavru isterim.» «Kahverengili beyazlı olsun.» «Hadi. Yemeğimizi yiyelim önce. Kahverengili beyazlı bir yavru olup olmadığını bilmiyorum.» Lennie yataktan kımıldamadı. «Ona hemen sor George. İste ki, başka yavru öldürmesin.» «Tabii. Hadi bakalım kalk ayağa da yemeğe gidelim.» Lennie yatakta yuvarlanarak dönüp kalktı. İkisi birlikte kapıya yöneldiler. Tam kapıya geldikleri sırada Curley hızla içeri girdi. «Burada bir kız gördünüz mü?» diye sordu. George soğuk bir sesle, «yarım saat kadar önce gördük.» «Ne işi varmış burada?» George sakin bir şekilde öfkeli küçük adamı izliyordu. Hakaret edercesine «Seni aradığını söyledi.» Curley sanki George’u ilk kez görüyormusa benziyordu. Gözleri George’a bakarken ateş saçıyordu, boyunu poşunu ölçtü, tarttı, ince sağlam görünüşlü bedenine baktı. «Peki ne yana gitti?» diye sordu. George, «Ne bileyim ben, ardından bakmadım ki…» diye cevapladı. Curley kaşlarını çatarak onu yeniden süzdü ve dönüp acele ile kapıdan çıktı.

George Lennie’ye döndü. «Biliyor musun Lennie?» dedi. 44 «Korkarım bu serseriyle kendim dalaşacağım. Havası beni sinir ediyor. Aman Tanrım. Hadi gel. Yiyecek çöp kalmayacak biz gidene kadar.» Dışarı çıktılar. Güneş ışığı artık pencerenin altında sadece bir çizgi halinde görünüyordu. Uzaktan tabak çanak sesleri geliyordu. Bir süre sonra yaşlı köpek topallıya topallıya kapıdan içeri girdi. Yarı kör gözleri ile çevreye baktı. Havayı kokladı ve yere yatıp başını iki pençesinin arasına koydu. Curley yeniden kapının önünde belirdi ve uzanıp barakanın içine baktı. Köpek başını kaldırdı ama Curley kapıdan çekilince başı yeniden yere düştü. 45

ÜÇÜNCÜBÖLÜM Barakadan dışarda akşamın aydınlığı görülmekteyse de, içerisi alaca karanlıktı. Açık kapıdan nal oyunu oynayanların gürültülü sesleri ve ara ara da nalın çubuğa çarpmasından çıkan madenî çınlamalar duyuluyor, bunu seyircilerin övgü ya da yergiyle bağırmaları izliyordu. Slim ve George karanlığa bürünmekte olan barakaya birlikte geldiler. Slim oyun masasına uzandı, üzerindeki teneke başlıklı elektrik lambasını yaktı. Birden masa aydınlandı. Konik teneke lamba başlığı ışığı dosdoğru altına veriyordu. Barakanın kıyı ve köşeleri hâlâ loştu. Slim bir kasanın üzerine oturdu. George onun karşısına geçti yerleşti. «Önemli değil,» dedi Slim. «Nasılsa çocuğu boğmak zorunda kalacaktım. Bunun için teşekkür etmene gerek yok.» «Senin için önemli olmayabilir. Ama onun için çok önemliydi. Tanrım, onu burada nasıl yatıracağız? Samanlıkta onlarla uyamak isteyecektir. Onun yavruları sandıklarında rahat bırakması için epey uğraşacağız.» 46 «Hiç önemli değil,» diye Slim yineledi. «Bana baksana. Onun hakkında söylediklerin doğruymuş. Kafası pek fazla işlemiyor belki, ama böyle bir işçi görmüş değilim bugüne dek. Arpa çekerken birlikte çalıştığı işçinin ölümüne neden olacaktı nerdeyse. Kimse ona ayak uyduramaz. Tanrı biliyor ya ömrümde böyle kuvvetli birini görmedim. George gururla «Lennie’ye sadece ne yapacağım söyle o hemen yapar,» dedi. «Yalnız aklını kullanması gereken bir iş söylemeyeceksin. Kendiliğinden düşünüp bir şey yapamaz, ama söyleneni tamı tamamına yapar.»

Dışardan demire çarpan nalın şıngırtısı ve övgü sesleri duyuluyordu. Slim, ışık yüzüne gelmesin diye biraz arkaya doğru çekildi. «İkinizin birbirinize bağlılığınız garip doğrusu.» Sanki Slim bu sözle, «bana güvenebilirsin, anlatabilirsin» diyordu George’a. George savunmaya geçerek sordu, «Nesi garip?» «Valla bilmem. Hani insanların pek böyle can yoldaşlığı ettiği yok da. Ben iki kişinin böyle yoldaşlık ettiğini gördüğümü hatırlamıyorum. İşçilerin halini bilirsin. Gelirler bir yatağa yerleşirler, bir ay kadar çalışır sonra da işi bırakır kendi başlarına çıkar giderler. Kimse kimsenin umurunda değildir. Üstelik onun gibi kafadan kontak biriyle senin gibi uyanık birinin birlikte dolaşması garip geldi bana.» «O kafadan kontak değil,» dedi George. «Aptal ama deli değil. Aslına bakarsan ben de pek açıkgöz sayılmam. Öyle olsaydım, bir iki lokma yemek, bir yatak ve bir elliliğe arpa çeker miydim? Eğer aklım olsaydı, birazcık akıllı olsaydım ufak da olsa kendi toprağım olur, kendi ürünümü yetiştirir, böyle ele 47 çalışıp sömürülmezdim.» George sustu. Konuşmak istiyordu. Oysa Slim konuşmasına engel olmuyor ama bu konuda onu yüreklendirmiyordu da. Sadece oturmuş dinliyordu. «Onunla birlikte dolaşmamız hiç de garip değil,» dedi sonunda. «İkimiz de Auburn’da doğmuşuz. Onun Clara Teyzesini eskiden beri tanırım. Clara Teyze o daha bebekken alıp onu büyüttü. Clara Teyzesi ölünce, Lennie benimle çalışmaya çıktı. Zamanla bir anlamda birbirimize alıştık.» «Hım,» dedi Slim. George Slim’e baktı, o bir Tanrı gibi sakin bakışlarını George’a dikmişti. «Tuhaf, kendini idare edemeyecek kadar mankafa biri diye onunla alay ederdim hep, ona acaip şakalar yapardım. Eğlenirdim. Ona bakınca kendimi bayağı akıllı sanırdım. Ona ne dersem yapardı. Kendini uçuruma at desem hemen atardı. Bir süre sonra bu durum beni eğlendirmez olmuştu. Üstelik bana da hiç kızmazdı. Ona adamakıllı dayak atardım da bana parmağıyla bile dokunmazdı. Oysa, sadece elleriyle bir sıksa bütün kemiklerimi kırabilirdi.» George şimdi sanki günah çıkarıyormuş gibi konuşuyordu. «Böyle davranmaktan vazgeçmemin nedenini anlatayım dur sana. Günün birinde birkaç kişi Sacramento Deresi’nin kenarında duruyorlardı. Kendimi bir şey sanıyordum. Gösteriş olsun diye Lennie’ye ‘atla suya’ dedim. Hemen atladı. Atladı ama yüzmek bilmiyordu. Biz onu sudan çıkarana kadar neredeyse boğulacaktı. Üstelik onu kurtardığım için kendini bana borçlu hissediyordu. Suya atlamasını benim söylediğimi unutmuştu bile. Bu olaydan sonra ona bir daha böyle davranmadım.» «İyi bir insan,» dedi Slim. «İnsanların iyi olmaları için akıllı olmaları gerekmez. Aslında gerçekte bu tümüyle ters oluyor. Çok akıllı herhangi birini ele alırsan onun hiç de iyi bir insan olmadığını görüyorsun.»

48 George dağınık kâğıtları toplayıp onları deste haline getirdikten sonra fal açmaya başladı. Dışardan, demire vuran nalların sesi geliyordu. Akşamın aydınlığı pencereleri hâlâ parlak gösteriyordu. «Kimim kimsem yok,» dedi George. «Çiftliklere tek başına çalışmaya gelenleri görüp duruyorum. Yaşantıları hiç eğlenceli geçmiyor. Bir süre sonra da herşeyin tadı kaçıyor, kötü ruhlu oluyorlar. Habire kavga çıkarıyorlar.» «Evet öyle,» diye ona hak verdi Slim. «O hale geliyorlar ki, kimseyle konuşmak istemiyorlar.» «Tabii diğer yandan çoğu kez Lennie de başımıza dert açmıyor değil,» dedi George. «Biriyle yoldaşlık ede ede ona alışıyor, kolay kolay bırakamıyor insan.» «Kötü insan değil,» dedi Slim. «Bakıyorum da onda zerre kadar kötülük yok.» «Tabii ki kötü değil. Ama öyle aptal ki, boyuna başını derde sokuyor. Weed’de olduğu gibi…» George tam elindeki bir kâğıdı çevirirken birden durdu. Telaşa kapıldı ve Slim’e göz attı. «Kimseye söylemezsin değil mi?» «Weed’de ne yaptı ki?» diye sordu Slim soğukkanlılıkla. «Kimseye bir şey söylemezsin değil mi? Yoo, tabii söylemezsin.» Slim «Weed’de ne yapmıştı?» diye sorusunu yineledi. «Nolacak, kırmızı entari giymiş bir kız görmüş. Bizim geri zekâlı her beğendiği şeye dokunmak ister. Sadece eliyle dokunmak, hissetmek ister. Bu nedenle bu kırmızı entariye de dokunmak istemiş; elini uzatmış ve kız basmış çığlığı. Bunun üzerine 49 Lennie iyice afallamış, elbiseye asılmış. Çünkü o anda başka bir şey yapmak gelmiyordur aklına. Kız haykırmayı sürdürmüş. Ben pek uzakta değildim Allahtan. Çığlıkları işitir işitmez koşturdum. Ama Lennie o derece korkmuştu ki, kızın eteğine sıkı sıkıya yapışmıştı. Çaresiz entariyi bıraksın diye Lennie’nin başına oralarda bulduğum bir çit kazığını indirdim. Zira korkudan bırakmıyordu entarinin eteğini. Ne denli kuvvetli olduğunu gördün, biliyorsun.» Slim bakışlarını George’a dikmiş, gözünü kırpmadan onu dinliyordu. Yavaşça başını sallayarak sordu. «Ee, noldu sonra?» George iskambilleri fal için sıraladı. «Eh ne olabilir ki… Kız doğruca polise gidip tecavüze uğradığını söylemiş. Weed’deki herifler Lennie’yi linç etmek için onu aramaya koyuldular. Bütün gün akşama dek sulama kanalında suyun içinde oturduk. Sadece başlarımız suyun üstündeydi. Gece oradan tüydük.»

Slim bir an için sessiz oturdu. «Demek kıza bir zarar vermedi?» dedi sonunda. «Yok be. Sadece onu korkuttu. Beni de öyle yakalasa benim de yüreğim ağzıma gelirdi. Ama ona zarar vermedi. Sadece o kırmızı entariye dokunmak istemişti, o kadar. Tıpkı köpek yavrularını durmadan okşamak istediği gibi…» Slim, «kötü insan değil,» dedi. «Ben kötü insanı bir mil uzakta tanırım.» «Tabii değil. Ben ona ne desem…» Lennie içeri girdi. Mavi kot ceketini omuzlarına atmış, kamburunu çıkararak yürüyordu. George «Merhaba Lennie,» dedi. «Nasıl yavruyu beğendin mi?» 50 Lennie soluk soluğa «tam istediğim gibi kahverengili beyazlı,» dedi. Doğru yatağına gitti. Yüzünü duvara dönüp dizlerini yukarı çekti. George kâğıtları elinden atarak «Lennie,» diye sertçe seslendi. «Hı? Ne istiyorsun George?» «Sana o yavruyu buraya getirmemeni söylemiştim.» «Ne yavrusu George? Burada yavru falan yok.» George hızla gidip onu omzundan yakaladı ve sırtüstü çevirdi. Uzanıp Lennie’nin sakladığı yerden, karnının üzerinden köpek yavrusunu tutup, çıkardı ortaya. Lennie hemen oturdu. «Onu bana ver George,» «Derhal kalk git bu yavruyu yerine bırak. Anasıyla yatması gerek. Onu öldürmek mi istiyorsun? Daha dün gece doğmuş ve sen onu anasından ayırıp buraya getiriyorsun. Geri götür, yoksa Slim’e onu sana vermemesini söylerim.» Lennie ellerini uzatıp yalvarmaya başladı. «Onu bana ver. Yerine götüreceğim. Ona zarar vermek istemedim. Sadece biraz okşamak istedim.» George yavruyu ona verdi. «Peki tamam. Onu çabuk geri götür ve bir daha eline alma. Öldürüverirsin sonra.» Lennie usulca odadan çıktı. Slim yerinden kımıldamamıştı. Gözleriyle Lennie’nin dışarıya çıkmasını izledi. «Tanrım, tam bir çocuğa benziyor değil mi?» «Evet tam bir çocuktur. Bir çocuk kadar saftır. Tek farkı

51 çok kuvvetli olması. Bahse girerim uyumak için bu gece gelmez buraya. Samanlıkta o kutunun yanında uyur. Ee napalım. Bırakalım uyusun. Bunda bir kötülük yok.» Artık dışarısı iyice kararmıştı. Yaşlı temizlikçi geldi, yatağına gitti. Kocamış köpeği de peşindeydi. Zar zor yürüyordu. «Merhaba Slim, merhaba George. Sizler nal oyunu oynamıyor musunuz?» Slim, «her gece, her gece… Oynamaktan sıkılıyorum,» dedi Candy konuşmasını sürdürdü. «Birinizde bir yudum viski var mı? Sancılarım var da.» «Bende yok,» dedi Slim. «Olsa kendim içerdim. Sancım falan olmadığı halde.» «Karnım fena ağrıyor,» dedi Candy. «Kahrolası turp karnımı ağrıtıyor. Daha yemeden bunu yapacağını anlamıştım.» İri yapılı Carlson, kararmakta olan avludan içeri girdi. Barakanın öbür ucuna yürüdü. İkinci ışığı açtı. «Burası da amma karanlık yahu,» dedi. Şu zenci de ne güzel geçiriyor nalları çubuğa.» «Çok iyi beceriyor o işi,» dedi Slim. «Haklısın,» dedi Carlson. «Herif kimseye fırsat vermiyor.» Derken sustu, havayı koklamağa başladı. Kokmaya koklaya çevresine bakarken köpeği gördü. «Aman Tanrım. Ne de leş gibi kokuyor şu it, Candy! Kocamış bir köpek kadar pis kokan bir şey yoktur. Dışarı çıkarsana şunu.» Candy yuvarlanarak döndü, yatağının kenarına kadar geldi. Uzanıp kocamış köpeği okşadı ve özür diledi. «Yanımdan 52 hiç ayırmadım da onu, artık kokusuna alıştım galiba, hiç duymuyorum.» «Ama ben dayanamıyorum,» dedi Carlson. «O gittikten sonra bile kokusu kalıyor havada.» Ağır, kuvvetli adımlarla yürüyerek geldi köpeğe baktı, «dişleri yok,» dedi. «Her yanı romatizmadan tutulmuş. Sana bir yararı yok ki Candy. Aslına bakarsan kendine de bir yararı yok. Şunu vuruver gitsin Candy.» Yaşlı adam tedirgin kıpırdandı. «Şey iyi de, ben onu yıllardır yanımdan ayırmadım. Yavruydu aldığımda.Koyunları onunla güderdim,» dedi gururla. «Şimdi bir şeye benzetemiyorsunuz ama, gördüğüm en iyi çoban köpeğiydi.» George, «Weed’de bir adamın Airedale cinsi bir köpeği vardı. Onunla koyunlarını güdüyordu. Öteki köpeklerden öğrenmiş.»

Carlson konuyu değiştirmeye yanaşmadı. «Bana bak Candy. Bu kocamış köpek acı çekiyor boyuna. Alıp götürsen beynine bir kurşun sıksan,» eğilip hayvanın kafasında bir yeri gösterdi. «Tam şuracığa. İnan bana hiç acı çekmez.» Candy mutsuz mutsuz çevresine bakındı, «hayır,» dedi yavaşça. «Yoo, bunu yapamam. Çok uzun zamandır yanımda.» «Yaşadığından bir şey anlamıyor ki. Sürünüyor,» diye diretti Carlson. «Leş gibi kokuyor. Bak sana ne diyeceğim. Senin yerine onu ben vurayım. Böylece sen öldürmüş olmazsın.» Candy ayaklarını yataktan yere indirdi. Ağarmış fırça gibi sakallarını sinirli sinirli kaşıdı. «Ona öyle alıştım ki…» dedi alçak sesle. «Aldığımda daha yavru idi.» «Onu yaşatmakla ona iyilik etmiş olmuyorsun,» dedi Carl53 son. «Bak Slim’in köpeği yavrulamış. Sanırım Slim sana yavrulardan birini verir. Verirsin değil mi, Slim?» Arabacı sakin gözlerle kocamış köpeği inceliyordu. «Evet,» dedi. «İstersen bir yavru alabilirsin.» Sonra sanki kendini zorlayarak, «Carl’ın hakkı var Candy. Zavallı köpeğin kendine hayrı kalmamış. Keşke iyice yaşlanıp elden ayaktan düştüğümde beni vursa birisi.» Candy çaresizce çevresine baktı. «Belki canı yanar. Ona bakmak bana zor gelmiyor ki…» dedi. Carlson, «meraklanma, onu öyle bir yerinden vururum ki, hiç canı yanmaz. Silahı işte tam şurasına dayarım.» Ayağıyla gösteriyordu. «Kafasının tam arkasına. Titremez bile.» Candy yardım istercesine oradakilerin yüzlerine teker teker bakıyordu. Dışarısı artık iyice kararmıştı. Genç bir işçi girdi içeri. Düşük omuzlan öne doğru eğikti ve sanki arkasında bir çuval taşıyormuş gibi ağırlığını topuklarına vererek yürüyordu. Doğrudan kendi yatağına gitti. Şapkasını çıkarıp rafa koydu ve oradan bir dergi alıp masanın yanına geldi. «Slim sana bunu göstermiş miydim,» diye sordu. «Bana neyi göstermiş miydin?» Delikanlı derginin arka sayfasını açıp parmağı ile göstererek, «Aha şurası, oku da bak,» Slim eğildi. «Hadi,» dedi genç adam. «’Sayın Yayın Müdürü’,» diye okumağa başladı Slim. «’Altı yıldır derginizi okuyorum ve bence piyasada bulunanların en iyisi. Peter Rand’in yazdığı öyküleri beğeniyorum. Kara Atlı’ya benzer öykülerden daha sık yayınlayın. Ben öyle pek fazla mektup yazan bir kişi değilim. Sadece verdiğimiz on sentin 54

tümünü hakettiğinizi bilmenizi istedim.’»

,

Slim başını kaldırdı. «Bunu okumamı neden istedin benden?» Whit, «devam et. Alttaki imzayı da oku.» Slim okudu. «’Başarılar dilerim – William Turner’» Slim yine Whit’e baktı. Bunu neden okutuyorsun bana?» Whit dergiyi bir hava ile alıp kapadı. «Bili Tenner’i hatırlamıyor musun? Üç ay kadar önce burda çalışıyordu?» Slim düşündü, «şu ufak tefek delikanlı mı?» diye sordu. «Hani traktör sürerdi galiba?» «İşte o,» diye bağırdı Whit. «İşte o çocuk.» «Bunu yazanın o olduğunu mu düşünüyorsun?» «O olduğunu biliyorum. Birgün ikimiz de buradaydık. Bill’in elinde yeni gelmiş bir sayısı vardı derginin. İçine göz gezdiriyordu. ‘Bir mektup yazdım. Acaba dergide yayınlarlar mı dersin’ dedi. Yayınlanmamıştı. ‘Belki de daha sonra yayınlarlar’ dediydi Bili. İşte dediği oldu. Yayınlamışlar.» «Sanırım haklısın,» dedi Slim. «Demek daha yeni yayınladılar.» George elini uzatıp, «verin de bir bakayım,» dedi. Whit yazının yerini buldu ama dergiyi bırakmadan parmağı ile gösterdi. Sonra gidip dergiyi kasadan yapılmış rafa özenle yerleştirdi. «Acaba Bili görmüş müdür?» dedi. «Bill’le ikimiz şu bezelye tarlasında birlikte çalışıyorduk. İkimiz de traktör sürücülüğü yapıyorduk. Bili çok iyi bir arkadaştı, doğrusu.» Carlson tüm bu konuşmalara katılmadı. Yerdeki köpeğe 55 bakmayı sürdürüyordu. Candy de tedirgin onu izliyordu. Sonunda Carlson, «Eğer istersen bu zavallı yaratığın çilesine hemen şimdi son veririm ve bu iş olup biter. Bu hayvancağız yaşamıyor ki zaten. Yiyemiyor, göremiyor, yürürken bile canı yanıyor.» Candy umutla «yanında silahın yok,» dedi. «Kim demiş. Lügerrim var. Hiç canını yakmam.» Candy, «belki yarın. Yarına kadar bekleyelim,» dedi. «Beklemek için bir neden göremiyorum,» dedi Carlson ve yatağına kadar gitti. Yatağının altındaki çantasını çekip içinden ‘Luger’ marka bir tabanca çıkardı. «Bitiriverelim şu işi,» dedi. «Burada bu koku ile uyunmaz ki.» Tabancayı arka cebine koydu. Candy, Slim’in yüzüne uzun uzun baktı. Onun Carlson’ı bu işten caydıracağını umuyordu. Ama

Slim ağzını açmadı. Sonunda Candy, alçak sesle ve umutsuzca, «peki al götür,» dedi. Köpeğe hiç bakmıyordu. Sırt üstü yattı, kollarını başının altında kavuşturdu ve tavana bakmaya başladı. Carlson cebinden deri bir kayış çıkardı. Yere eğilip köpeğin boynuna bağladı. Candy’den gayri herkes olan biteni izliyordu. Yumuşak bir sesle «hadi oğlum gel. Gel hadi,» dedi Carlson.»Sonra özür dilercesine Candy’e «Hiç bir şey hissetmeyecek,» dedi. Candy yerinden kımıldamadı ve sesini çıkarmadı. Carlson kayışı çekerek, «hadi oğlum,» dedi. Kocamış köpek yavaşça ve güçlükle ayaklarının üzerine kalktı ve usulca çekilen kayışı izledi. Slim «Carlson,» diye seslendi. «Ne var?» 56 «Ne yapacağını biliyorsun, değil mi?» «Ne yapacağım?» Slim «Bir kürek al yanına,» dedi kısaca. «A, evet. Anladım.» Köpeği dışarının karanlığına çekti götürdü. George kapıya kadar izledi onları, arkalarından kapıyı kapadı ve mandalı usulca indirdi. Candy gerilmiş bir durumda yatıyordu yatağında ve gözleri tavana dikilmişti. Slim yüksek sesle, «benim katırlardan birinin toynağı yarılmış. Yaraya katran sürmem gerekiyor,» dedi. Sesi yavaş yavaş alçaldı. Dışarıda çıt çıkmıyordu. Carlson’ın ayak sesleri işitilmez oldu. Odaya bir sessizlik çöktü ve uzun süre devam etti. George kıkırdadı. «Bahse girerim Lennie samanlıkta yavru köpeğiyledir. Artık bir yavru köpeği var ya, buraya gelmek istemeyecektir.» Slim, «Candy bendeki yavrulardan hangisini istersen alabilirsin,» dedi. Candy cevap vermedi. Sessizlik bir kez daha çöktü odaya; dışardan kopup geliyor, sanki odayı dolduruyordu. George «benimle bir iki el kâğıt oynamak isteyen var mı?» diye sordu. Whit, «ben birkaç el oynarım,» dedi. Işığın altındaki masada karşılıklı oturdular, fakat George kâğıtları karıştırmadı. Destenin kenarlarında tutup tırtlattı. Kâğıtların çıkardığı ses herkesin dikkatini çekmiş herkes ,ona bakmaya başlamıştı. George böyle yapmaktan caydı. Barakaya yine sessizlik çökmüştü. Bir dakika, bir dakika daha geçti. Candy gözleri tavanda sessiz yatıyordu. Slim bir an için onu 57

izledi, sonra bakışlarını ellerine çevirdi. Bir elini diğerinin üzerine koydu, bastırdı. O sırada döşemenin altından bir tıkırtı duyuldu. Herkes ilgiyle sesin geldiği yere baktı. Sadece Candy tavanı seyretmeyi sürdürüyordu. «Aşağıda bir fare var galiba,» dedi George. «Oraya bir kapan yerleştirmemiz gerek.» Whit patlar gibi, «ne diye bu denli uzun tutuyor işi?» dedi. «George, sende dağıtacaksan dağıt şu kâğıtları. Bu gidişle oynayacağımız yok galiba.» George kâğıtları toparladı, sıkı bir deste yaptı sonra arkalarını incelemeye başladı. Bir kez daha sessizlik çöktü. Uzaktan bir silah sesi duyuldu. Oradakiler birden yaşlı adama baktılar. Bütün başlar ona çevrilmişti. Kısa bir süre daha tavandan ayırmadı gözlerini sonra duvara döndü ve sessizce yatmaya devam etti. George kâğıtları sesli sesli karıştırdı ve dağıttı. Whit bir sayı tahtası aldı ve sayı işaretlemeye hazır duruma getirdi. «Siz ikiniz buraya gerçekten çalışmaya geldiniz herhalde.» «Ne demek istiyorsun?» diye sordu George. Whit güldü. «Şey yani,» dedi. «Cuma günü geldiniz. İş başı yapmamıza iki gün var.» «Ne demek istediğini anlayamadım?» Whit yeniden güldü. «Eğer böyle büyük çiftliklerde çalışmışsan anlarsın. Çiftliğin neye benzediğini anlamak isteyen insan, çiftliğe cumartesi öğleden sonra gelir. Cumartesi akşam yemeğini, Pazar günü üç öğününü yer ve Pazartesi kahvaltıdan sonra hiç işe girişmeden çeker gider. Ama siz cuma günü 58 öğleyin geldiniz. Demek ki her durumda en azından bir buçuk gün çalışmış olacaksınız.» George onun gözlerinin içine bakarak, «bir süre kalacağız burada,» dedi. «Lennie ile biraz para biriktireceğiz.» Kapı usulca açıldı, seyis kafasını içeri uzattı. Acıdolu yüzünde çizgiler oluşmuş sıska bir zenci kafasıydı bu. Gözlerinde sabır okunuyordu. «Bay Slim.» Slim gözlerini yaşlı Candy’den ayırdı. «Hı? Oo merhaba Crooks. Ne var?» «Katırın ayağı için katran ısıtmamı istemiştiniz. Isıttım.» «Tabii Crooks, şimdi geliyorum.» «İsterseniz ben de yapabilirim Bay Slim.»

«Hayır, ben gelip kendim sürerim,» dedi Slim ve ayağa kalktı. Crooks «Bay Slim,» dedi. «Ne var?» «Şu yeni gelen iri herif samanlıkta köpeğinizin yavruları ile oynuyor.» «Evet ama, zarar vermiyor ki. Yavrulardan birini ona verdim zaten.» «Size bildirmem gerekir, diye düşündüm,» dedi Crooks. «Yuvalarından çıkarıp elinde oynuyor onlarla. Canları yanar.» «Onlara zarar vermez,» dedi Slim. «Seninle geliyorum. George başını kaldırıp baktı. «Bizim koca kaçık azıtırsa tut kulağından, atıver dışarı Slim,» dedi. 59 Slim seyisi izledi ve odadan çıktı. George kâğıtları dağıttı. Whit kâğıtlarını eline alıp inceledi. «Yeni yavruyu gördün mü?» diye sordu. «Ne yavrusu?» diye cevap verdi George. «Ne yavrusu olacak canım, Curley’nin yeni karısını diyorum.» «Evet gördüm.» «Fingir fingir değil mi?» «Pek fazla görmedim onu.» Whit kartlarını şöyle anlamlı bir şekilde masaya attı. «Hele biraz daha burada kal ve gözlerini aç, o zaman görürsün. Hem de çok şey görürsün. Hiçbir şeyini sakladığı yok. Her şeyi meydanda. Hiç böylesini görmedim. Gözü fıldır fıldır. Herkese pas veriyor. Bahse girerim seyise bile göz süzmüştür. Neyin peşinde olduğunu bir türlü anlayamadım.» George sözde oralı görünmüyordu. Öylesine sordu. «O geldikten sonra burada hiç hır çıktı mı?» Whit’in kâğıt oyunuyla fazla ilgilenmediği belliydi. Elindekileri bırakmıştı. George da onları alıp desteye karıştırdı. Sonra tek başına falını açmaya koyuldu. Yedi kâğıt sıraladı. İkinci sıraya altı, üçüncü sıraya beş kâğıt dizdi. Whit, «ne demek istediğini anlıyorum. Yok henüz bir şey olmadı. Curley diken üzerinde ve tetikte, ama daha bir hır çıkmadı. Kadın çocuklar buralardayken hemen geliyor. Ya Curley’i arıyordur ya bir şey bıraktığını sanıyordur buralarda bir yerde de, ona bakıyordun Erkeklerden pek uzak kalamıyor 60 anlaşılan. Curley pirelenmekte ama henüz bir olay patlak vermedi.»

George, «Eninde sonunda bu karı yüzünden karışacak ortalık. Hem de öylesine karışacak ki… Bu karı insanı hapishanelik eder. Bu kadar erkeğin bulunduğu bir çiftlikte kadın kalır mı? Hele bunun gibisi.» Whit, «eğer aklın çapkınlıktaysa bizle gel yarın akşam.» «Niye, ne var ki?» «Her zamanki şeyler. Susy’nin yerine gideriz hep. Pek hoş bir yerdir. Susy çok matraktır. Hep şaka yapar. Örneğin: Geçen Cumartesi akşamı gittik. Ön verandaya vardığımızda ‘kızlar kapanın Şerif geldi,’ diye bağırdı omzunun üzerinden içeri. Hiç pis laf kullanmaz. Beş tane kız çalıştırıyor.» «Ne kadara patlıyor bu iş?» diye sordu George. «İki buçuk. 20 sente bir içki patlatırsın. Orada güzel rahat koltuklar var. Canın kadın çekmiyorsa, şöyle bir koltuğa yerleşir, bir, iki ya da üç içki yuvarlarsın. Vakit geçirirsin. Susy buna aldırmaz. Canı kadın istemeyeni ne zorlar ne de kapı dışarı eder.» «Belki de gelir şöyle bir bakarım, ne biçim yermiş diye.» «Tabii. Gel ya. Orada iyi vakit geçiyor. Susy durmadan espri yapıyor. Hepimizi gülmekten kırar geçirir. Örneğin bir keresinde ‘bazıları yere paçavra bir halı serip gramafonun üzerine cicili bicili bir abajur yerleştirdi mi, lüks kerhane işletiyor sanır kendini.’ Sözünü ettiği Clara’nın evi. Sonra Susy, ‘siz delikanlıların ne istediğinizi bilirim. Benim kızlarım temizdir ve viskime de su karıştırmam,’ der. ‘Ama canınız cicili bicili abajur seyretmek uğruna hastalığa bulaşmak istiyorsa, gideceğiniz yer 61 malum. Bu süslü abajur seyretmek meraklan yüzünden paytak paytak yürümek zorunda kalan nice delikanlılar tanıyorum.’» «Demek öteki evi işleten Clara, ha?» dedi George. «Evet,» diye cevapladı Whit. «Biz oraya hiç gitmeyiz. Clara da vizite üç papel, bir içki otuz beş sentti. Üstelik espri falan da yok. Ama Susy’nin evi temizdir ve güzel de koltukları var. Hem önüne gelen serseriyi de almaz evine.» «Lennie ile ben biraz para biriktirmek istiyoruz,» dedi George. «Belki uğrar bir kadeh bir şey içerim ama, iki buçukluğa kıyamam doğrusu.» «İyi ama insan arada bir hoşça vakit geçirmeyi de ister.» “Kapı açıldı ve Lennie ile Carlson birlikte girdiler barakaya. Lennie dikkat çekmemeye çalışarak usulca yatağına gitti, oturdu. Yüzü hâlâ duvara çevrili yatan yaşlı Candy’ye bakmadı. Carlson çantadan bir namlu temizleme çubuğu, bir kutu da yağ çıkarıp yatağının üzerine koydu. Şarjörü çekip içindeki kovanı çıkardı. Sonra namluyu temizlemeye koyuldu. Tetik ‘tık’ deyince Candy

döndü, bir süre silaha baktıktan sonra yeniden duvara, döndü. Carlson, öylesine sordu, «Curley gelmedi mi daha?» «Hayır,» dedi Whit. «Şu Curley’nin derdi ne Tanrı aşkına?» Carlson gözünü kısmış tabancasının namlusunu inceliyordu. «Hanımını arıyor,» dedi. «Dışarlarda dolanıp duruyor.» Whit alaycı bir sesle «zamanının yarısını karısını aramakla geçiriyor, diğer yarısında da karısı onu arıyor.» Curley birden heyecanla odaya daldı. «Birinizden biri karımı gördü mü?» diye sordu. 62 Whit «buraya gelmedi,» dedi. Curley korkutan bakışlarını odada gezdirdi. «Slim ne cehennemde?» diye sordu. «Samanlığa gitti,» dedi George. «Hayvanlardan birinin toynağı yarılmış, katran sürecek.» Curley’nin omuzları düştü, «ne kadar önce çıktı?» «Beş on dakika önce.» Curley fırladı çıktı ve kapıyı çarparak kapadı. Whit ayağa kalktı. «Galiba bunu seyretmek eğlenceli olacak,» dedi. «Curley keçileri kaçırmış olmalı yoksa Slim’e bulaşmazdı. Ve Curley iyi dövüşür, gerçekten de iyi boksördür. ‘Altın Eldiven’ finalinde dövüşmüştü. Curley bunun hakkında çıkan gazete kupürlerini saklamış.» Biran düşünür gibi oldu sonra, «ama yine de Slim’e sataşmasa iyi olur. Slim’in ne yapacağını kimse kestiremez.» «Slim’in karısıyla olduğunu sanıyor değil mi?» dedi George. Whit, «öyle görünüyor,» dedi. «Ama aslında değil. Yani ben öyle sanmıyorum. Ama yine de dövüşürlerse görmek isterim. Hadi gel gidelim.» George, «bir yere gitmem. Lennie’yle ben para biriktirmek zorundayız. Başımızı dertten uzak tutmalıyız.» Carlson silahı temizlemeyi bitirdi, çantaya yerleştirdi ve çantayı da yatağın altına sürdü. «Gidip şu kadını bir arayayım» dedi. Yaşlı Candy sessizce yatıyor, Lennie de yattığı yerden dikkatle George’u izliyordu. 63 Whit ve Carlson çıkıp da kapıyı kapadıklarında, George Lennie’ye döndü. «Sen ne

düşünmektesin öyle derin derin?» diye sordu. «Hiçbir şey yapmadım George. Slim bir süre yavruları okşamamamı söyledi. Dediğine göre bu onlar için iyi olmazmış; ben de doğruca buraya geldim. Kötü bir şey yapmadım George.» «Ben sana söylemedim mi?» dedi George. «Evet ama ben onların canlarını yakmıyordum ki… Sadece benimkini kucağıma almış okşuyordum.» George sordu «Slim’i ambarda mı gördün?» «Evet bana artık o yavruyu okşamamamı söyledi.» «O kızı gördün mü?» «Curley’nin kızı mı?» «Evet. Ambara geldi mi?» «Hayır, ben onu hiç görmedim.» «Slim’i onunla konuşurken de görmedin mi?» «I ıh. Ambara gelmedi ki.» «Tamam,» dedi George. Kavga seyretmek isteyen çocukların galiba hevesleri kursaklarında kalacak. Eğer bir dövüşme olursa, Lennie sakın karışma.» Lennie, «ben kavga falan istemiyorum,» dedi. Yatağından kalktı masanın başına geldi ve George’un karşısına oturdu. George sanki farkında olmadan kâğıtları karıştırdı ve fal için 64 masanın üzerine dizdi. Aslında amaçlı ve düşünceli bîr şekilde yavaş yavaş yaptı bu işi. Lennie üzerinde surat bulunan bir kâğıt aldı inceledi, kâğıdı baş aşağı çevirdi yine inceledi. «Her iki ucu da aynı,» dedi. «George, neden bunun her iki ucu da aynı?» «Bilmem,» dedi George. «Bunları böyle yapıyorlar işte. Sen son gördüğünde Slim ambarda ne yapıyordu?» «Slim mi?» «Evet. Onu ambarda görmüşsün, o da sana yavruları o denli fazla okşamamanı söylemiş.» «Ha evet. Elinde bir kutu katran ve bir boya fırçası vardı. Ne yapacaktı onlarla bilmiyorum.»

«O kızın bugün buraya geldiği gibi oraya da gelmediğinden emin misin?» «Hayır, hiç gelmedi.» «Bence bir kerhane her zaman için çok daha iyidir,» dedi George. «İnsan gider orada hem içer hem de boşalır rahatlar ve başı derde girmez. Üstelik de bu işin ona kaça patlayacağını da önceden bilir. Ama bu karı gibi birinin tuzağına düştün mü, kodesi boylarsın namussuzum.» Lennîe onun söylediklerini hayranlıkla dinliyor, onunla birlikte konuşuyormuş gibi dudaklarını oynatıyordu. George konuşmasını sürdürdü, «şu Andy Cushman’ı anımsıyor musun Lennie? Hani ilkokula gidiyordu.» Lennie, «hani anası kek yapar çocuklara dağıtırdı. O mu?» diye sordu. 65 «Evet o. İşin içinde yemek konusu olunca nasıl da anımsarsın,» dedi George ve falını dikkatle inceledi. Bir ası alıp yukarı koydu, üzerine karonun ikilisini, üçlüsünü ve dörtlüsünü dizdi. «Andy şimdi bir orospunun yüzünden San Quentin hapishanesinde yatıyor.» Lennie parmaklarıyle masanın üzerinde tempo tutuyordu, «George?» «Hı, ne var?» «George, hani şu geliriyle yaşayacağımız, tavşan besleyeceğimiz o küçük yeri almamıza daha ne kadar var?» «Bilmem ki,» dedi George. «Çokça para biriktirmemiz gerekiyor. Ucuz alabileceğimiz ufak bir yer biliyorum ama, o da bedava değil tabii.» Yaşlı Candy yavaşça döndü. Gözleri açıktı ve George’u izliyordu dikkatle. Lennie, «o yerden söz etsene, George,» dedi. «Daha yeni anlattım. Dün gece anlattım ya.» «Hadi. Hadi, yine anlat George.» «Şey, yer on dönümlük,» dedi George. «Bir yeldeğirmeni var. Bir de küçük kulübesi ve tavuk kümesi var. Mutfağı, meyve bahçesi, kiraz, elma, şeftali, kayısı, ceviz ağaçları… Sonra söğütleri de var. Yonca yetiştirebilecek yeri ve sulamak için bol suyu var.Bir domuz ağılı…» «Ve tavşanlar George.» «Şimdilik tavşanlar için yer yok. Ama tavşanlar için sana 66 kolayca bir-iki yer yaparım. Sen de onları yonca ile beslersin.»

«Tabii beslerim,» dedi Lennie. «Aman Tanrım, hem de nasıl.» George kâğıtları elinden bıraktı. Sesi şimdi daha bir canlı çıkıyordu. «Sonra efendim, birkaç domuzumuz olur. Dedemin-ki gibi bir tütsü yeri yapar domuzları kestikçe pastırmayı, jambonu falan orada tütsüleriz. Nehirde mersin balığı akını başlayınca belki yüz tane tutar onları tuzlar ve tütsüleriz, kahvaltı için. Meyveler olunca konserve yaparız. Ha bir de domatesler. Domatesin konservesini yapmak kolaydır. Her pazar, ya bir tavuk ya da tavşan keseriz. Belki de bir ineğimiz ya da keçimiz olur. Sütler öyle kalın kaymak tutar ki, bıçakla keser, kaşığı daldırırız.» Lennie gözlerini açmış öyle dinliyordu. Yaşlı Candy de onu izliyordu. Lennie usulca «Toprağımızın geliri ile geçinir gideriz,» dedi. «Tabii,» dedi George. «Bahçemizde her çeşit sebze olacak. Canımız viski istediğinde, bir-iki yumurta ya da başka bir şey daha da olmazsa biraz süt satarız. Orada yaşar gideriz. Oraya bağlanır kalırız. Artık öyle o kent senin bu kent benim dolaşmak ve Japon aşçıların önümüze koyduğunu yemek zorunda kalmak yok. Hayır efendim, kendimize ait bir evimiz olacak ve barakalarda yatmayacağız.» Lennie, «evi anlatsana George,» diye yalvardı. «Tabii ya. Küçük bir evimiz, kendi odamız olacak. Ufacık şişko bir demir sobamız olur. Kışın sürekli yakarız sobayı. Toprağımız çok büyük olmayacağından çok çalışmamız gerekmeyecek. Günde altı ya da yedi saat çalışmamız yeter. Günde on bir saat arpa çekmek zorunda olmayacağız. Kendi ektiğimizi 67 kendimiz biçeceğiz. Toprağımızdan ne ürün alacağımızı bileceğiz.» «Hele tavşanlar,» dedi Lennie heyecanla. «Ben onlara bakarım. Onlara nasıl bakacağımı anlatsana George.» «Tabii ya. Sen her gün çuvalla yonca tarlasına gideceksin. Çuvalı dolduracak, getirip tavşanların kafeslerine koyacaksın.» Lennie, «onlar da kırt kırt yiyecekler,» dedi. «Onların nasıl yediğini görmüştüm.» George, «her altı haftada bir falan,» diye sürdürdü konuşmasını, «yavrularlar. Böylece bir sürü tavşanımız olur. Yeriz, yemediğimizi satarız. Birkaç tane de güvercin besleriz. Çocuk-. ken gördüğüm gibi yeldeğirmeninin çevresinde uçup dolanırlar.» George Lennie’nin başının üzerinde duvara bakıyordu dalgın dalgın. «Ve her şey bizim olacak. Kimseler bizi oradan kovamayacak. Hoşlanmadığımız biri gelirse, ‘defol buradan, yaylan bakalım,’ diyeceğiz o da gitmek zorunda kalacak. Ama bir dostumuz çıkagelirse, fazladan bir yatağımız olacak. Ona ‘neden bu gece burada kalmıyorsunuz?’ diyeceğiz. Ve o da kalacak. Bir av köpeğimiz, birkaç tekir kedimiz olur. Ama kedilere dikkat etmezsek tavşan yavrularını kaparlar.»

Lennie derin derin soludu. «Hele bir tavşanları kapmayı denesinler de görsünler, kafalarını koparırım. Onları ezi eziveririm bir sopayla.» Sonra kendi kendine homurdanmaya başladı. İlerde alacakları tavşanlara sataşacak kedilere tehditler yağdırıyordu. George kendi yarattığı dünya tarafından büyülenmiş gibiydi. Candy konuştuğunda, ikisi de suç işlerken yakalanmışlar gibi sıçradılar. 68 Candy sordu, «böyle bir yer biliyor musun?» George hemen kendine geldi. «Biliyorum farzet,» dedi. «Bundan sana ne?» «Bana nerede olduğunu söylemen gerekmez. Herhangi bir yerde olabilir.» «Tabii,» dedi George. «Doğru. Yüz yıl arasan bulamazsın.» Candy heyecanla, «böyle bir yer için ne kadar para isterler?» diye sordu. George kuşkuyla baktı Candy’ye. «Valla şey. Ben altı yüz dolara alabilirim. Oranın sahibi yaşlı çift züğürtleşmişler. Kadının da ameliyat olması gerekiyormuş. Şey yahu, sana ne bütün bunlardan? Seni neden ilgilendiriyor?» Candy, «tek elle bir işe yaramıyorum. Sağ elimi burada, bu çiftlikte kaybettim. O nedenle temizlik işini verdiler bana. Elimi kaybettiğimde bana iki yüz elli dolar verdiler. Ben de elli dolar biriktirdim. Üç yüz eder. Bu ay başında elli dolarım daha olacak. Bakın ne diyeceğim.» Candy heyecanla eğildi. «Ben de sizle geleyim çocuklar. Üç yüz elli dolar koyabilirim bu işe. Pek işe yaramam ama, yemek pişirebilir, tavukları besler, biraz bahçe de çapalarım. Buna ne dersiniz?» George gözlerini yarı yarıya kapadı. «Bunu düşünmem gerek. Bu işi ikimiz yapmayı tasarlamıştık.» Candy onun sözünü kesti. «Bir vasiyetname yaparım. Ölürsem payım size kalır. Zaten hiç akrabam falan yok. Sizin hiç paranız var mı? Belki bu işi hemen yapabiliriz.» George hırsla yere tükürdü. «İkimizin topu topu on dola69 rımız var,» dedi. Sonra düşünceli düşünceli ekledi. «Bak eğer ben ve Lennie bir ay çalışır ve hiç para harcamazsak yüz dolarımız olacak. Bu da seninkiyle birlikte dört yüz elli dolar eder. Bahse girerim bu para ile o yeri satın alabiliriz. Sen ve Lennie orayı düzenlerken ben de bir iş bulur çalışır borcumuzun kalanını öderim. Siz de yumurta falan satabilirsiniz.» Susmuşlardı. Hayretle birbirlerine bakıyorlardı. Olacağına asla inanmadıkları bir düş gerçekleşmek üzereydi. George düş görüyormuş gibi, «hey Tanrım. Bu işi başarabileceğiz

galiba,» dedi. Gözleri parlıyordu. «Başardık sayılır,» diye yineledi sözlerini. Candy yatağın kenarındaydı. Bileğinin kesik yerini heyecanla kaşıyordu. «Yakında beni buradan dehlerler. Baraka temizleyemez duruma geldim mi beni bakımevine yollarlar. Eğer paramı size verirsem, artık pek iyi beceremezsem bile bahçenizi çapalamama izin verirsiniz. Bulaşık yıkar, ufak tefek işler yapmayı sürdürürüm. Ama ne de olsa ele değil kendimize çalışırım.» dedi. Mutsuzca ekledi, «gördünüz değil mi, bu gece köpeğime yaptıklarını. Kendine de başkasına da yararı olmadığını söylediler. Beni buradan dehlediklerinde birinin beni vurmasını isterdim. Ama yapmazlar. Gidecek bir yerim yok. İş de vermezler bana. Sizin işten ayrılacağınız zaman otuz dolarım daha olacak.» George ayağa kalktı. «Yapacağız bu işi,» dedi. «O küçük yeri bir güzel onarır ve gider orada yaşarız.» Tekrar oturdu. Üçü de bir süre öylece konuşmadan durdular. Sanki düşün güzelliği onları büyülemişti ve gerçekleşeceği günü düşünüyorlardı. George şaşkın, «örneğin, kasabaya bir karnaval ya da sirk gelmiş, ya da maç yahut başka bir şey var kasabada.» Yaşlı Candy kafasını sallıyor, onaylıyordu. «Hemen gideriz,» dedi 70 George. «Kimseden izin almamıza gerek yok. ‘Hadi gidiyoruz’ dedik mi, tamam, hemen toplanır gideriz. Sadece ineği sağar, tavuklara da biraz yem veririz. Yola koyuluruz.» «Tavşanlara da biraz ot veririz» diye atıldı Lennie. «Onları beslemeyi hiç ama hiç unutmam. George bu işi ne zaman yapacağız?» «Bir ay sonra. Tam bir ay sonra. Ne yapacağım biliyor musun? Onlara, şu yerin yaşlı sahiplerine, yazıp orayı satın alacağımızı bildireceğim. Candy de yüz dolar gönderir onlara kapora olarak.» «Tabii gönderirim,» dedi Candy. «Orada onların iyi bir sobaları var mı?» «Tabii. İster kömür ister odun yakabileceğimiz çok güzel bir sobaları var.» «Ben köpeğimi de götüreceğim,» dedi Lennie. «Orayı çok seveceğine eminim.» Dışarıda yaklaşan sesler duyuldu. George hemen «kimseye söz etmeyin bu işten. Sadece üçümüz bileceğiz. Başka kimse değil. Duyarlarsa bizi işten atarlar. Para kazanamayız sonra. Sanki ömrümüzün sonuna dek arpa çekmeyi sürdürecekmişiz gibi çalışacağız. Sonra bir gün paramızı alır almaz buradan sıvışacağız.» Lennie de, Candy de başlarıyla evetlediler. Memnuniyetten sırıtmaktaydılar. Lennie kendi kendine, «kimseye söyleme,» dedi. Candy, «George,» dedi. «Ne var?» 71

«O köpeği ben kendim vurmalıydım. Köpeğimi bir yabancının vurmasına izin vermemeliydim.» Kapı açıldı. Slim içeri girdi. Curley, Carlson ve Whit onu izlediler. Slim’in elleri katran içindeydi, suratı asılmıştı. Curley onun dirseğinin dibindeydi. «Bir şey demek istemedim,» dedi Curley. «Sadece sordum.» Slim, «bana çok sıkı sorar oldun. Yetti artık. Usandım. Sen kendi karını kollayamıyorsan ben ne yapabilirim? Beni rahat bırak.» «Sana anlatmaya çalışıyorum. Bir kastım yoktu,» dedi Curley. «Sadece belki görmüşsündür diye düşündüm.» «Neden ona, ait olduğu yerde, cehennemin dibi evde oturmasını söylemiyorsun?» dedi Carlson. «O baraka senin, bu baraka benim dolanıp duruyor. Yakında başa çıkamayacağın durumlarla karşılaşacaksın.» Curley hızla ondan yana döndü. «Sen bu işe karışma. Dışarda kozlarımızı paylaşmak istiyorsan, o başka.» Carlson güldü. «Seni koca serseri. Slim’i korkutmak istedin ama sökmedi. Slim senden baskın çıktı. Sen ödleğin birisin. Ülkenin en iyi boksörü olsan ne yazar. Hele bir gel üstüme de gör kafanı nasıl bir tekmede eziyorum.» Candy de neşeyle katıldı bu saldırıya. «Vazelin dolu eldiven ha?» dedi tiksintiyle. Curley ona ateş püsküren gözlerle baktı sonra bakışlarını Lennie’ye çevirdi. O sırada Lennie çiftliğin düşüncesiyle hâlâ mutlu mutlu gülümsüyordu. Curley tazı gibi hemen Lennie’ye yaklaşıp «sen ne sırıtıp duruyorsun ulan?» dedi. 72 Lennie ona boş boş bakarak «Hı?» diye sordu. Bunun üzerine Curley’nin öfkesi birden patladı. «Gel bakalım koca hergele. Hiçbir koca ayının bana gülmesine izin vermem. Sana kimin ödlek olduğunu gösteririm şimdi.» Lennie çaresiz bir halde George’a baktı. Sonra ayağa kalkıp gerilemeye çalıştı. Curley kendini dengelemiş ve vuruşa hazırlanmıştı. Lennie’ye bir sol indirdi, sonra burnuna bir sağ indirdi. Lennie korkudan haykırdı. Burnundan kan boşandı. «George,» diye seslendi. «George, söyle ona beni rahat bıraksın.» Duvara gelinceye kadar geriledi. Curley ise onu, suratına vura vura izledi. Lennie’nin kolları iki yanında sarkıyordu. Kendini savunamayacak kadar korkmuştu. George ayağa kalkmış bağırıyordu. «Vur ona Lennie. Fırsat verme.» Lennie yüzünü kocaman elleriyle kapadı. Korku içinde çığlıklar atıp duruyor, «durdur onu

George,» diye bağırıyordu. Derken Curley onun midesine bir yumruk indirdi. Lennie’nin soluğu kesildi. Slim yerinden fırladı. «Seni aşağılık hayvan,» diye bağırdı. «Seni ben haklayacağım.» George eliyle Slim’i sıkı sıkı yakaladı ve «bir dakika dur,» dedi bağırarak. Sonra iki elini ağzının yanma yerleştirerek «vur ona Lennie,» diye haykırdı. Lennie ellerini yüzünden çekti. Çevresine bakınıp George’u arandı. Bu sırada Curley onun gözlerine bir yumruk indirdi. Koca yüz kan içinde kalmıştı. George yine haykırdı. «Vur ona dedim sana.» Lennie, Curley’nin savrulmakta olan yumruğunu yakaladı. 73 Birden Curley, oltada sallanan bir balık gibi çırpınmaya başladı. Yumruğu Lennie’nin avucunda kaybolmuştu. George koşarak onlara doğru geliyordu. «Lennie bırak. Bırak onu.» Fakat Lennie, elinde tuttuğu ve çırpınmakta olan küçük adamı korku ile izliyordu. Lennie’nin yüzünden aşağı kan akıyordu. Bir gözü yarılmış, göz kapağı kapanmıştı. George onun suratına ard arda tokatlar atıyordu. Ama Lennie hâlâ avucunu açmıyordu. Curley artık bembeyaz kesilmişti. Çırpınışı da zayıflamıştı. Yumruğu Lennie’nin eli içinde sanki kaybolmuştu ve Curley orada durup ağlıyordu. George boyuna bağırıyordu. «Bırak onun elini Lennie. Bırak. Slim gel yardım et, adamın eti tuz buz olacak yoksa.» Birden Lennie elini gevşetti. Duvara yaslanıp korkuyla büzüldü. Sonra, «George sen söyledin. Sen söyledin ben de yaptım,» diye mutsuzca inledi. Curley yere oturmuş şaşkın şaşkın eline bakıyordu. Slim ve Carlson da eğilip baktılar. Slim doğruldu. Lennie’ye dehşetle baktı. «Onu bir doktora götürmeliyiz. Bana öyle geliyor ki, elinde kırılmadık kemik kalmamış.» «İsteyerek yapmadım,» diye bağırdı. «Onun canını yakmak istemedim.» Slim, «Carlson sen arabayı hazırla,» dedi. «Onu Soledad’a götürüp bırakalım.» Carlson acele fırladı çıktı. Slim vızırdanmakta olan Lennie’ye döndü. «Senin suçun değil,» dedi. «Bu hergelenin başına gelecek vardı zaten, çoktan haketmişti bir cezayı. Ama ulu Tanrım. El diye bir şey kalmamış herifte.» Slim acele ile dışarı çıkıp elinde su dolu bir maşrapa ile döndü. Maşrapayı Curley’nin dudaklarına uzattı. George, «Slim, şimdi bizi işten atarlar mı dersin?» diye 74

sordu. «Paraya ihtiyacımız var. Curley’nin babası bizi kovar mı?» Slim acı acı güldü. Curley’nin yanına diz çöktü. «Beni dinleyecek kadar kendinde misin?» diye sordu: Curley, «evet» anlamında başını salladı. «Öyle ise dinle,» diye Slim sürdürdü konuşmasını. «Sanırım elini bir makineye kaptırdın. Kimseye bir şey anlatmazsan biz de anlatmayız. Ama gevezelik eder de bu çocuğu işten attırırsan, biz de herkese işin aslını anlatırız. O zaman da elaleme maskara olursun.» Curley, «söylemem,» dedi. Bakışlarını Lennie’den kaçırıyordu. Dışarda araba sesi duyuldu. Slim kalkması için Curley’e yardım etti. «Hadi gel Carlson seni doktora götürecek,» diyerek onu kapıdan çıkardı. Tekerlek sesleri uzaklaştı. Biraz sonra barakaya geri geldi. Hâlâ duvara dayanıp büzülmüş duran Lennie’ye baktı. «Görelim şu ellerini,» dedi. Lennie ellerini uzattı. «Aman Tanrım. Bana kızmanı hiç istemem doğrusu,» dedi Slim. George, «Lennie korktuğundan yaptı,» diye söze karıştı. «Ne yapacağını bilemedi. Size ‘aklı olan ona sataşmaz’ dememişmiydim. Yo, size değil Candy’ye söylemiştim.» Candy ciddi ciddi başını salladı, «evet» dedi. «Öyle demiştin. Sabahleyin ilk kez ona çattığında ‘aklı varsa Lennie’ye bulaşmaz’ demiştin. Aynen böyle demiştin bana.» George Lennie’ye döndü. «Senin suçun değil,» dedi. «Artık korkmana gerek yok. Sen sadece benim dediğimi yaptın. Git de şu yüzünü gözünü yıka. Suratın berbat.» 75 Lennie morarmış dudaklarıyle gülümsedi. «Ben başımı belaya sokmak istemedim,» dedi. Kapıya doğru yürüdü, kapıya varmadan döndü. «George!» diye seslendi. «Ne var?» «Yine de tavşanlara bakabilirim, değil mi, George?» «Tabii bakarsın. Yanlış bir şey yapmadın ki.» «Onu incitmek istemedim George.» «Tamam anladık. Cehennem ol git şu suratını yıka.» 76 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Zenci seyis Crooks’un yatağı samanlığın duvarına bitişik küçük bir baraka halindeki

koşumluktaydı. Bu küçük odanın bir yanında dört parçalı kare bir pencere, diğer yanında ise ambara açılan dar bir kapı vardı. Crooks’un yatağı içi saman dolu uzun bir tahta kasadan oluşuyordu. Üzerine battaniye seriliydi. Duvarda pencerenin yanında çakılı çivilerde onarılmakta olan kopuk koşumlar, yeni deri sırımlar asılıydı. Pencerenin altındaki küçük tezgâhın üzerinde saraç takımları, kıvrık uçlu bıçaklar, iğneler, keten ip yumakları, küçük bir el perçin aygıtı duruyordu. Çivilerden bazılarında ayrıca kırık, yırtık bir hamut, içinden at kuyruğu kılları çıkmış yine yırtık bir yakalık, deri kaplaması yırtılmış bir koşum kayışı duruyordu. İçinde Crooks’a ve atlara ait çeşitli ilaçların bulunduğu elma kasası yukarıya, yatağın üzerine çakılmıştı. Koşum takımlarını temizlemeye yarayan bir sürü sabun kutusu ve içinde fırça ve katran bulunan bir konserve kutusu da vardı burada. Şahsi eşyaları oraya buraya atılmıştı. Crooks burada tek başına kaldığı için dağıtmasında bir sakınca yoktu. Ayrıca seyis ve üstelik de sakat olduğundan diğer adamlardan daha sürekliydi işi. Bu nedenle de sırtına vurup taşıyamayacağı kadar öte beri edinmişti. 77 Crooks’un birkaç çift ayakkabısı, bir çift lastik çizmesi, bir çalar saati, tek namlulu bir tüfeği vardı. Kitapları da vardı. Sayfaları lime lime bir sözlük, paçavra haline gelmiş 1905 tarihli California Medenî Kanunu, sonra eski püskü dergiler ve birkaç sararmış kirli kitap. Bunlar yine yatağın üst tarafına çakılmış özel bir rafta sıralanmış duruyordu. Baş ucundaki duvarda bulunan bir çividen kocaman sarı çerçeveli bir gözlük sarkıyordu. Oda süpürülmüş ve oldukça temizdi. Çünkü Crooks, gururlu ve onurlu bir kişiydi. Herkesle arasında bir mesafe tutar, diğer kişilerin de buna dikkat etmesini isterdi. Çarpık omurgası nedeniyle vücudu sola doğru eğik duruyordu. Gözleri çok derinde kalmıştı. Bu da gözlerini parıltılı gösteriyordu. Zayıf yüzünde derin kara çizgiler vardı. Sanki acıyla gerilmiş gibi duran dudakları yüzünden daha açık renkteydi. Cumartesi gecesiydi. Ambara geçilen açık kapının ötesinden hareket eden atların yeri tepişleri, saman geveleyişleri ve yular zincirlerinin birbirine vuruşları işitiliyordu. Seyis’in odasında ufak bir elektrik ampulünden cılız sarı bir ışık dökülüyordu. Crooks yatağına oturmuştu. Gömleği arkasında kotundan dışarı çıkmıştı. Bir elinde bir yağ şişesi vardı. Diğer eliyle belkemiğini ovuyordu. Ara ara, pembe avuç içine bir iki damla yağ damlatıyor, elini gömleğinin altına sokarak bel kemiğini ovuyordu. Sırt kaslarını gerdi ve ürperdi. Lennie açık duran kapının önünde sessizce belirdi ve içeri bakmaya başladı. Geniş omuzlan kapı boşluğunu dolduruyordu. Bir an için Crooks onu görmedi. Ama başını kaldırdığında vücudu gerildi ve kaşları çatıldı. Elini gömleğinin altından çıkardı. 78 Lennie, dostluk kurmak amacıyla çaresiz bir şekilde güldü. Crooks ters bir sesle, «senin benim odama girmeye hakkın yok. Burası benim odam ve benden başkası giremez,» dedi.

Lennie yutkundu. Gülümsemesi daha çok sırıtmaya dönüştü. «Bir şey yapmıyorum ki,» dedi. «Sadece yavru köpeğime bakmaya gelmiştim. Işığını gördüm,» diye anlattı. «Tamam da, benim odamda ışık yakmaya hakkım var herhalde. Yaylan bakalım odamdan. Beni barakada istemiyorlar. Sen de benim odamda istenmiyorsun.» «Neden istemiyorlar seni orada?» «Çünkü: Zenciyim. Orada kâğıt oynuyorlar. Ben oynayamam. Çünkü: Zenciyim. Koktuğumu söylüyorlar. Sana bir şey. söyleyeyim mi? Hepiniz de bana pis pis kokuyorsunuz.» Lennie iri ellerini iki yana sarkıttı. «Herkes kasabaya indi,» diye mırıldandı. «Slim, George, öbürleri, hepsi. George burada kalıp başımı derde sokmamamı söyledi. Ben de senin ışığını gördüm.» «Ee, ne istiyorsun?» «Hiç. Işığını gördüm. Gelip biraz çene çalarım, diye düşündüm.» Crooks Lennie’yi süzdü, sonra arkaya uzanıp gözlüğünü aldı, gözlüğün saplarım pembe kulaklarının üzerine yerleştirdi ve Lennie’yi yeniden süzdü. «Zaten samanlıkta ne yaptığını da bilmiyorum ya,» diye yakındı. «Arabacı değilsin. İşçiler samanlığa girmez. Atlardan anlamazsın.» «Köpek yavrusu,» diye yineledi. «Benim köpek yavrusunu görmeye geldim.» 79 «Öyleyse git köpeğini gör. İstenmediğin yere de gelme.» Lennie’nin dudaklarından gülümseme silindi. Bir adım attı. Sonra anımsadı, kapıya doğru geriledi. «Biraz baktım onlara. Slim, onları çok mıncıklamamamı söylüyor.» Crooks, «ama hep yerlerinden çıkarıyorsun. Bir de bakarsın anaları onları başka yere taşıyıvermiş.» «Yo, aldırmıyor. Bana izin veriyor,» dedi Lennie. Bu arada yine odaya girmişti. Crooks kaşlarını çattı ama Lennie’nin içten gülümseyişi karşısında yumuşadı. «Gel de bir süre otur,» dedi. «Nasılsa gidip beni rahat bırakmaya niyetin yok, bari otur.» Sesi biraz daha dostça çıkmıştı. «Demek herkes kasabaya gitti, ha?» «Candy’den gayri hepsi. Barakada oturmuş kalemini yontuyor, yazıp çiziyor, hesap yapıyor.» Crooks gözlüğünü düzeltti. «Hesap mı yapıyor? Neyin hesabını yapıyormuş ki Candy?»

Lennie bağırırcasına «tavşanların,» dedi. «Sen delisin galiba,» dedi Crooks. «Sen iyice kaçıksın. Hangi tavşanlardan söz ediyorsun?» «Satın alacağımız tavşanlardan. Ben bakacağım onlara. Onlara ot toplayacağım, su vereceğim.» «Sen bayağı kaçıksın. Birlikte dolaştığın herifin seni neden herkesten uzak tuttuğunu şimdi anlıyorum.» Lennie sessizce, «yalan değil. Biz bu işi yapacağız. Bir küçük yer satın alıp toprağın geliri ile yaşayacağız.» 80 Crooks yatağına daha bir yerleşti. «Otursana,» diyerek Lennie’yi buyur etti. «Çivi kutusunun üzerine oturabilirsin.» Lennie kamburunu çıkararak çivi sandığının üzerine çöktü. «Yalan sanıyorsun sen,» dedi. «Ama değil. Hepsi doğru. George’a sorabilirsin.» Crooks kara çenesini pembe avuçları içine aldı. «Sen George’la birlikte dolaşıyorsun hep, değil mi?» «Evet, George’la ben her yere birlikte gideriz.» Crooks konuşmasını sürdürdü. «Bazen o sana bir şeyler anlatır, sen de hiçbir şey anlamadan dinlersin değil mi?» Öne doğru eğildi, derin gözleri ile Lennie’ye baktı. «Hı, bazen.» «O konuşur durur, ama sen neden söz ettiğim anlamazsın değil mi?» «Hı, bazen.» Crooks yatağın kenarından öne doğru eğildi, sarktı. «Ben güneyden gelme bir zenci değilim,» dedi. «Burada, California’ da doğmuşum. Babamın bir tavuk çiftliği vardı, beş dönüm kadar. Beyaz çocuklar bize gelirlerdi oyun oynamak için. Arada da ben giderdim. Bazıları oldukça iyi çocuklardı. Babam bundan hoşlanmazdı. Uzun yıllar sonrasına kadar nedenini anlıya-mamıştım. Ama şimdi biliyorum.» Durakladı. Kararsızdı. Yeniden konuştuğunda sesi daha yumuşaktı. «Çevrede bizden başka zenci aile yoktu. Şimdi de aynı. Bu çiftlikte de benden başka bir zenci yok. Tüm Soledad’da bir tek zenci aile var.» Güldü. «Bir şey söylesem, zenci lafıdır diye aldırmazlar.» Lennie, «acaba şu yavrular ne zaman okşanacak kadar büyürler?» diye sordu. 81

Crooks gene güldü. «İnsan sana rahat içini dökebilir. Gidip başkalarına anlatmayacağından emin olabilir. İki hafta sonra yavrular ele avuca gelir. George işini biliyor. O konuşuyor, sen bir şey anlamadan dinliyorsun.» Heyecanla daha da fazla eğildi öne doğru. «İşte bu da zenci lafı, üstelik kambur bir zenci lafı. Anlamsız sayılır. Tamam mı? Zaten bir şey anımsayacağın yok. Çok tanık olmuşumdur buna. Adamın biri konuşur ha konuşur. Öteki duyamadıktan ya da anlamadıktan sonra ne önemi olur ki. İster konuşsunlar, ister konuşmadan öylece otursunlar fark etmez.» Heyecanı artmıştı, eliyle dizine vurmaya başladı. «George sana saçma sapan şeyler söyleyebilir ama önemli değil. Önemli olan konuşuyor olmak. Önemli olan bir can yoldaşına sahip olmak. Ö kadar…» Sustu.

Sesi daha da yumuşadı, daha da inandırıcı bir hal aldı. «George ya bir daha gelmezse. Diyelim ki, aldı başını gitti, bir daha gelmeyecek. O zaman ne yaparsın?» Lennie yavaş yavaş söylenmiş olan sözü anlamaya başlıyordu. «Ne?» diye sordu. «Örneğin bu gece George kasabaya indi ve bir daha ondan ses seda çıkmadı.» Crooks sanki zafer kazanmışcasına, «sadece farzet,» diye yineledi. «O yapmaz,» diye bağırdı Lennie. «O böyle şey yapmaz. George’la uzun süredir birlikteyiz. Bu gece gelecektir.» Ama içine kurt düşmüştü. «Yoksa gelmeyecek mi dersin?» Crooks’un yüzü yaptığı işkencenin zevkiyle aydınlanmıştı sanki. «Ee, insanoğlunun ne yapacağı belli mi olur!» dedi sakin sakin. «Diyelim ki, gelmek istiyor ama gelemiyor. Başına bir şey gelmiş, yaralanmış ya da ölmüş olabilir.» Lennie anlamak için çırpınıyordu. «George böyle şey yap82 maz,» diye yineledi. «George dikkatlidir. Yaralanmaz. Hiç yaralanmadı. Dikkat eder hep.» «Canım sadece ya gelmezse, diyorum. O zaman ne yapardın?» Lennie’nin yüzü kırışmiştı, söyleneni anlamaya çalışıyordu. «Bilmem. Hey ne yapmak istiyorsun sen?» diye haykırdı. «Bu doğru değil. George da yaralı falan değil.» Crooks gözlerini ona dikmişti. «Sana ne olacağını söylememi ister misin. Seni tımarhaneye tıkarlar. Boynuna da bir tasma geçirirler.» Lennie’nin gözleri parladı, tepesi atmıştı. Ayağa kalktı. Tehlikeli bir şekilde Crooks’un üstüne yürüdü. «George’u kim yaraladı?» diye sordu. Crooks, tehlikeyi sezinlemiş, kaçmak için yatağın üzerinde duvardan yana çekilmişti. «Sadece farzet ki demiştim,» dedi. «George yaralı değil, sapasağlam. Geri gelecek inan bana.» Lennie onun tepesindeydi. «Ne diye farzet ki falan diyorsun öyleyse?» diye homurdandı. Kimse

George için ‘farzet ki yaralandı’ falan diyemez.» Crooks gözlüğünü çıkardı ve parmaklarıyla sildi. «Otur hele. George’a bir şey olmadı.» Lennie döndü, homurdanarak çivi kutusunun üzerine oturdu. «Kimse George yaralandı diyemez.» Crooks yumuşak bir sesle. «Belki şimdi anlarsın. Senin George gibi bir kimsen var. Geri geleceğini biliyorsun. Ya kimsen olmasaydı? Ya sırf zenci olduğun için, barakaya gidip remi oynayamasaydın? Bu hoşuna gider miydi? Burada oturup 83 kitap okumak zorunda kalsaydin. Tabii nal oyunu oynayabilirsin. O da hava kararana kadar. Sonra kitap okumak zorunda kalırsın. Ama kitapların yararı yok. İnsanın can yoldaşına gereksinimi var.» Crooks sızlanarak yakınıyordu. «Yanında kimse olmayınca, insan kaçırır. Yanındakinin kim olduğu önemli değil,» diye bağırdı. «İnan bana insan çok yalnızlık çekiyor ve yaşamaktan beziyor.» «George geri gelecek,» diye kendi kendine güvence veren Lennie, korkulu bir sesle «belki George gelmiştir bile,» dedi. «Belki de gidip baksam iyi olacak.» Crooks, «seni korkutmak istemedim. O geri gelecek. Aslında kendimden söz ediyordum. İnsan geceleri burada böyle yalnız oturunca ya kitap okuyor, ya düşünüyor. Bazen çok derin düşüncelere dalıyor. Kimse ona bunun böyle ya da şöyle olduğunu söylemiyor. Bazen gördüğü şeyin doğru olup olmadığını bile bilmiyor. Yanında, gördüğü şeyi onun da görüp görmediğini soracak bir başka kişi yok ki. Bilemez. Elinde bir kıstas yok ki. Burada bir şeyler gördüm. Sarhoş değildim. Rüya mı görüyordum bilmiyorum. Yânımda biri olsaydı, uyuduğumu söylerdi bana. O zaman her şey düzelirdi. Ama bilemiyorum.» Crooks şimdi karşı pencereye doğru bakıyordu. Lennie üzgün, «George gitmez, beni yalnız bırakmaz. George bunu yapmaz biliyorum,» dedi. Seyis düş görüyormuş gibi sürdürdü, «babamın tavuk çiftliğindeki çocukluk günlerimi hatırlıyorum. İki erkek kardeşim vardı. Hep yanımda olurlardı. Aynı odada kalır, aynı döşekte yatardık üçümüz de. Bir çilek tarlamız bir de yonca tarlamız vardı. Güneşli sabahlarda tavukları yonca tarlasına salardık. Kardeşlerim çitin üstüne çıkar onları seyrederlerdi, tavuklarımız bembeyazdı.» 84 Lennie yavaş yavaş anlatılanları dinlemeye başlamıştı. «George tavşanlarımız için ‘yonca tarlamızın olacağını söylüyor.» «Ne tavşanları?» «Tavşanlarımız olacak, çilek tarlamız da olacak.»

«Sen kaçırmışsın…» «Hiç de değil, doğru söylüyorum. İstersen George’a sor.» «Dedim ya, sen kaçırmışsın,» diye yineledi Crooks, alay eder gibi. «Sırtlarında yorganları, kafalarında böyle düşler olan, yollara düşmüş ve çiftliklerde çalışan yüzlerce insan gördüm. Hepsinin kafasında aynı düş. Yüzlerce diyorum sana. Gelirler ve giderler, yine yollara düşerler. Her birinin de kafasında ufak bir toprak satın almak düşü… Ama hiçbiri de bunu gerçekleştiremez. Cennet nasıl bir masalsa, onların da toprak sahibi olmaları öylece masal. Burada bir sürü kitap okudum. Kimse nasıl cennete ulaşamıyorsa, toprak sahibi de olamıyor işte. Sadece düş olarak kalıyor.» Crooks sustu ve kapıya doğru baktı. Atlar huzursuzdu ve zincir sesleri duyuluyordu. Bir at kişnedi. «Sanırım biri var orada. Belki de Slim’dir. Slim her gece birkaç kez, kimi gece iki, kimi gece üç kez gelir. Slim, iyi bir arabacıdır. İşini iyi bilir. Atlarına iyi bakar.» Crooks zorlukla ayağa kalktı. «Sen misin Slim?» diye seslendi. Cevap veren Candy oldu. «Slim kasabaya gitti. Şey, sen Lennie’yi gördün mü?» «Şu koca herifi mi demek istiyorsun?» «Hı, evet. Bir yerlerde gördün mü onu?» «Burada,» dedi Crooks kısaca ve gidip yatağına yattı. 85 Candy kapının önünde durmuş, elsiz bileğini kaşıyor, gözleri görmeden aydınlık odanın içine bakıyordu. Girmeye davranmadı. «Bak sana ne diyeceğim Lennie; şu tavşanları hesaplıyordum da…» Crooks aksi aksi, «istersen içeri girebilirsin,» dedi. Candy utanmış görünüyordu. «Bilmem. Tabii girmemi istersen girerim.» Crooks’un sevincini öfkeli havaya bürünerek saklaması zordu. «Gelsene. Madem ki herkes giriyor, sen neden girmeyesin?» Candy içeri girdi ama hâlâ utanıyordu. «Ne güzel küçük rahat bir yerin var,» dedi Crooks’a. «Böyle kendine ait bir odaya sahip olmak hoş olmalı.» «Tabii,» dedi Crooks. «Pencere önündeki gübre yığını da oldukça hoş.» Lennie söze karıştı. «Sen tavşanlardan mı söz ediyordun, demin?» Candy kırık boyunduruğun yakınında duvara dayandı, bileğini kaşıyordu. «Uzun zamandır buradayım. Crooks da uzun zamandır burada. İlk kez odasına giriyorum.» Crooks üzüntülü «insanlar zencilerin odasına pek girmezler. Sadece Slim girmiştir. Slim ve bir de patron.» Candy, çarçabuk konuyu değiştirdi. «Slim şimdiye kadar gördüğüm en iyi arabacıdır.»

Lennie yaşlı temizlikçiye doğru eğildi, «şu tavşanlar,» diye diretti. Candy gülümsedi. «Hesapladım. Eğer işi iyi yaparsak, biraz para kazanabiliriz tavşanlardan.» 86 «Ama onlara ben bakacağım,» diye Lennie onun sözünü kesti. «George onlara benim bakacağımı söyledi. Söz verdi.» Crooks acımasızca söze karıştı. «Sizler kendinizi kandırıyorsunuz. Boyuna konuşursunuz ama toprak falan alamazsınız, asla. Sen dört kolluya binene kadar burada süpürge sallayacaksın. Ööf, öyle çok kişi gördüm ki sizin gibi. Lennie iki üç haftaya kalmaz yollara dökülür. Bana öyle geliyor ki, herkes aklını toprak sahibi olmaya takmış.» Candy öfkeyle yanağını kaşıdı. «Doğru taktık. Üstelik yapacağız da. George yapabileceğimizi söylüyor. Paramız bile hazır.» «Öyle mi?» diye bağırdı Crooks. «Peki George nerede şimdi? Kasabada kim bilir hangi kerhanede. İşte paranın nereye gittiği belli. Tanrım, ben buna çok kez tanık oldum. Bir sürü kişi hep toprak almayı düşler, ama asla alamaz.» Candy’de bağırdı. «Tabii herkes toprak sahibi olmak ister. Çok değil, küçük bir yer. Yalnız onun malı olan bir yer. Üzerinde yaşayabileceği, kimsenin onu oradan atamayacağı bir toprak… Ömrüm boyunca böyle bir yerim olmadı. Tanrı bilir, bu eyalette hemen hemen herkes için toprağa emek verdim ama, ne ektiğim ne de biçtiğim benimdi. Ama artık bunu gerçekleştireceğiz. George kasabaya giderken yanına para almadı. Para bankada. Benim, Lennie’nin ve George’un… Üçümüzün de ayrı ayrı odası olacak. Köpeğimiz, tavşanımız, tavuklarımız olacak. Taze mısır yetiştireceğiz. Belki de bir ineğimiz ya da keçimiz olur.» Sustu. Kafasında çizdiği tablo onu çok etkilemişti. «Para hazır mı dedin?» «Tabii. Çoğu elimizde. Biraz daha para gerekiyor. Bir aya 87 kadar tamamlarız. George yeri bulmuş bile.» Crooks eliyle uzanıp bel kemiğini yokladı. «Bunu gerçekleştireni görmedim,» dedi. «Tabii hep bir parça toprak almayı sayıklayan çok gördüm. Ama her seferinde parayı ya kerhanede ya da kumarda yok etmişlerdir.» Crooks bir an durakladı sonra «şey eğer sizler, bedava, sırf boğaz tokluğuna çalışacak birini isterseniz, size yardıma hazırım. O denli sakat değilim. Canım isterse domuz gibi çalışırım.» «İçinizden Curley’i gören oldu mu?»

Üçü de başını kapıya çevirdi. Curley’nin karısı içeri bakıyordu, sürmüş sürüştürmüştü. Dudaklarını aralık tutuyordu. Sanki koşarak gelmiş gibi soluk soluğa idi. «Curley buraya gelmedi,» dedi Candy tersleyerek. Kadın hâlâ kapı ağzında durmuş gülümsüyor, bir elinin tırnaklarını diğer elinin baş ve işaret parmaklarıyla ovuşturuyordu. Sıra ile tek tek hepsini gözden geçiriyordu. «İşe yaramazları burada bırakmışlar demek,» dedi sonunda. «Tümünün nereye gittiğini bilmiyorum mu sandınız? Curley bile gitti. Nereye gittiklerini biliyorum.» Lennie büyülenmiş gibi onu izliyordu; Candy ile Crooks ise kaşlarını çatmışlar, bakışlarını ondan uzak tutuyorlardı. «Curley’nin nerede olduğunu biliyorsan bize niye soruyorsun?» dedi Candy. Kadın eğlenen gözlerle bakıyordu onlara. «Ne garip,» dedi. «Eğer bir erkeği yalnız yakalarsam, onunla pekala konuşabiliyorum. Ama ikisine bir arada rastlarsam, dirhemle laf çıkıyor ağızlarından. Çok garip şey.» Ellerini indirip kalçasına dayadı. «Hepiniz birbirinizden korkuyorsunuz da ondan 88 değil mi? Hiç biriniz diğerlerine açık vermek istemiyor.» Crooks, biraz durdu sonra, «belki de evine gitsen iyi olacak. Başımıza dert açılmasını istemiyoruz.» «Ben başınıza dert açmak istemiyorum. Benim canım yok mu? Arada sırada ben de biriyle konuşmak isteyemez miyim yani? Bütün gün o evde kapalı kalmak hoşuma gitmiyor.» Candy kesik bileğini dizine dayadı ve öteki eliyle yavaş yavaş ovdu. Çıkışırcasına «senin kocan yok mu? Başkalarıyla oynaşıp insanların başına dert açmanın alemi var mı?» Kadın parlayıverdi. «Doğru, kocam var. Hepiniz biliyorsunuz onu. Yaman herif, değil mi? Durmadan sevmediği insanlara ne yapacağından dem vurur durur. Üstelik hiç kimseyi de sevmez. Ben o kümes kadar evde pinekleyip bütün gün, onun önce nasıl sol yumruğunu gösterip sağını indireceğini mi dinleyeceğim? Boyuna ‘bir, iki dedim mi işi tamamdır’ der gezer.» Sustu, somurtkanlığı geçmiş ilgi ile bakmıyordu. «Şey söylesenize, Curley’nin eline ne oldu?» Sıkıntılı bir sessizlik kapladı odayı. Candy Lennie’ye kaçamak bir bakışla baktı. Sonra öksürdü. «Şey, Çurley elini makineye kaptırdı efendim. Eli ezildi.» Kadın bir an ona baktı, sonra güldü. «Martaval. Bunu yutturacanızı mı sanıyorsunuz? Curley yutamayacağı bir lokma ısırmış. Sözde elini makineye kaptırmışmış. Lafa bak. Eli ezildiğinden beri kimseye sol vuracağından bahsetmiyor. Kim ezdi elini?» Candy ciddi ciddi, «makineye kaptırdı,» dedi yine.

«Öyle olsun,» dedi tiksintiyle. «Örtbas edin bakalım. Bana vız gelir. Siz gezginci serseriler sanki bir haltsınız. Beni çocuk 89 mu sanıyorsunuz? İsteseydim bir oyuncu grubuna katılır giderdim. Hem de biriyle değil, kaç tanesiyle çıkardım turneye. Bir keresinde biri beni film artisti yapacağını bile söyledi.» Öfkeden soluk soluğa kalmıştı. «Cumartesi akşamı herkes bir yerlere gitmiş eğleniyor. Ya ben ne yapıyorum. Sizin gibi serserilerle laflıyorum. Bir zenci, bir ahmak ve bir moruk… ve eğleniyorum. Çünkü: Başka kimse yok ki şu Allanın belası yerde.» Lennie ağzını açmış kadını izliyordu. Crooks, o zencilerin bilinen gurur duvarının arkasına çekilmişti. Ama yaşlı Candy birden değişti. Üzerinde oturmakta olduğu çivi sandığını arkaya doğru teperek birden ayağa fırladı. «Eee yeter be» diye öfkeyle bağırdı. «Burada istenmiyorsun. Sana söyledik. Bize aklınca biçtiğin değerler yanlış. Kuş beyninle bizlerin serseri olmadığımızı bile anlamıyorsun. Diyelim ki bizleri buradan kovdurdun, işten attırdın. Yollara düşüp çalışmak için burası gibi bir başka boktan yer arayacağımızı mı sanıyorsun? Kendi çiftliğimiz var bizim, kendi evimiz var. Burada kalmak zorunda değiliz. Evimiz, tavuklarımız, meyve ağaçlarımız, buradan yüz kat güzel yerimiz var. Üstelik dostlarımız da var. Belki bir zamanlar kovulmaktan korkuyorduk ama artık korkmuyoruz. Kendi toprağımız var ve bizim orası. Çeker oraya gideriz.» Curley’nin karısı ona güldü. «Palavra,» dedi. «Sizin gibileri çok gördüm. Elinize iki kuruş geçti mi, soluğu doğru meyhanede alırsınız. İyi bilirim sizin gibileri.» Candy’nîn yüzü kızardıkça kızardı, bereket kadın lafını bitirmeden kendine hakim olmayı başardı. Serinkanlılıkla, «bilmem gerekirdi,» dedi yavaşça. «Hadi bakalım çek arabanı. Sana söyleyecek bir şeyimiz yok. Neyimiz olduğunu biz biliyoruz. Senin bilmen ya da bilmemen umurumuzda değil. Basıp gitsen iyi olur. Bakarsın Curley, karısının bizim gibi serserilerle 90 samanlıkta bulunmasından hoşlanmaz.» Kadın her birini ayrı ayrı süzdü, hiç biri ona yüz vermiyordu. Lennie’ye uzun uzun baktı, delikanlı gözlerini utançla yere indirene dek. Birden «yüzündeki yara bereler de ne öyle?» dedi kadın. Lennie suçlu suçlu, «kimin, benim mi?» diye sordu. «Evet senin.» Lennie, Candy’den yardım beklercesine ona sonra yine önüne baktı. «Elini makineye kaptırdı,» dedi. Curley’nin karısı güldü. «Tamam. Makine. Seninle sonra konuşuruz. Ben makinelere bayılırım.» Candy atıldı, «delikanlıyı rahat bıraksan iyi olur. Ona sürtünme. George’a anlatacağım dediklerini. George izin vermez onunla aşna fişne etmene.»

«George da kim?» diye sordu kadın. «Seninle gelen küçük adam mı?» Lennie neşe ile gülümsedi. «Evet o,» dedi. «İşte o bana tavşanlarla oynamama izin verecek.» «Eğer istediğin buysa, bende bir çift tavşan var.» Crooks yatağından kalkıp kadının karşısına dikildi. Soğuk bir sesle, «sabrımı tükettin,» dedi. «Bir zencinin odasına girmeye hakkın yok. Hemen buradan çık. Çabuk çık. Yoksa patrona söylerim seni samanlığın semtine uğratmaz bir daha.» Kadın alay eder gibi baktı ona. «Bana bak zenci,» dedi. «Çeneni açarsan sana ne yaparım biliyor musun?» Crooks ona çaresiz bakışlarla baktı, sonra döndü gitti 91 yatağına oturdu. Birden sanki içine kapandı. Kadın ona iyice yaklaştı. «Ne yaparım biliyor musun?» Crooks sanki küçüldü küçüldü ve duvara yapıştı. «Evet efendim.» «Öyleyse haddini bil zenci. Seni önümüze gelen ilk ağaca astırırım da, kimse bu işin tadını çıkarmaya bile zaman bulamaz.» Crooks küçülmüş küçülmüş yok olmuştu. Ne kişiliği ne de benliği kalmıştı. Yakınlık ya da nefret uyandıracak halde bile değildi. Tek düze bir sesle, «evet efendim,» dedi yeniden. Kadın bir kez daha hücuma geçmek için Crooks’un kıpırdamasını bekliyormuş gibi zencinin başında durdu bir süre. Ama zenci hiç ses çıkarmadı. Gözleri başka yana bakıyordu. İncinebilecek her yönü ile kabuğuna çekilmişti. Kadın sonunda diğer ikisine döndü. Yaşlı Candy büyülenmiş gibi onu izliyordu. «Eğer bunu yapacak olursan, biz de,» dedi yavaşça, «biz de senin Crooks’a iftira ettiğini söyleriz.» «Bir dene istersen,» diye bağırdı kadın. «Dene de gör bakalım. Sen de biliyorsun ki sizi kimse dinlemez. Kimse dinlemez sizi.» Candy’nin süngüsü düştü. «Öyle,» dedi. «Kimse kulak asmaz bize.» Lennie, «keşke George burada olsa, keşke burada olsaydı George,» diye inledi. Candy ona yaklaştı. «Hiç meraklanma,» dedi. «Biraz evvel 92

çocukların geldiklerini duydum. Bahse girerim George şimdi barakadadır,» sonra Curley’nin karısına döndü, sakin bir sesle, «şimdi evine gitsen iyi olur,» dedi. «Hemen gidersen, Curley’e buraya geldiğini söylemeyiz.» Kadın onu soğuk bakışlarla tarttı, «senin bir şeyler işittiğini sanmıyorum.» «Bu işi şansa bırakma,» dedi Candy. «Sanmakla, sanmamakla olmaz. Tedbirli davransân iyi edersin.» ” Kadın Lennie’e döndü. «Curley’i biraz patakladığına sevindim. Bunu çoktan hak etmişti; Kimi kez onu ben pataklayayım diye düşünüyorum.» Kapıdan çıktı ve samanlığın karanlığında kayboldu. Samanlıktan geçerken yular zincirlerinin şangırtısı duyuldu. Kimi âtlar kişnedi, kimi yeri tepti. Crooks yavaş yavaş sığındığı kabuktan sıyrılmaya başladı. «Çocukların geldiğini gerçekten duydun mu?» diye sordu. «Tabii duydum.» «Ama ben bir şey duymadım.» Candy, «Dış kapı çarptı,» dedi. «Tanrım, şu Curley’nin karısı da amma sessiz hareket ediyor. Eh, epey deneyimi var besbelli.» Crooks o konuya hiç yanaşmıyordu artık. «Sizler gitseniz iyi olur. Sizin burada kalmanızı istediğimden emin değilim. Bir, zencinin istese de istemese de uyması gereken kurallar vardır.» Candy, «orospu böyle konuşmamalıydı seninle,» dedi. «Önemli değil,» diye yanıtladı Crooks hüzünle. «Sizin buraya gelip oturmanız bana gerçeği unutturuverdi. Söylediği doğruydu.» 93 Samanlıkta atlar kişnedi, zincirler sakırdadı ve biri seslendi. «Lennie. Hey Lennie, samanlıkta mısın?» «Bu George,» diye bağırdı Lennie. Ve cevap verdi, «buradayım George. Buradayım.» Bir saniye sonra George kapıya dikilmiş, durumdan hoşnut olmadığını belli eder şekilde bakıyordu çevresine. «Crooks’un odasında ne arıyorsun? Buraya gelmemen gerekir.» Crooks, «onlara söyledim ama dinlemediler,» dedi. «Atsaydın kıçına bir tekme.»

«O denli önemli değil,» dedi Crooks. «Lennie iyi bir delikanlı.» Candy yerinden kalktı lafa karıştı. «Hey George, oturup enine boyuna hesap ettim. Sonunda, tavşanlardan nasıl para bile kazanabileceğimizi buldum.» George kaşlarını çattı. «Size bu konuda kimseye bir şey söylememenizi tembih etmemiş miydim?» Candy bozuldu, «Crooks’tan başkasına söylemedik.» George, «hadi bakalım çocuklar, çıkın buradan, çıkın. Tanrım, bir saniye bile uzaklaşamaz mıyım, yani?» Candy ve Lennie kalktılar ve kapıya doğru yürüdüler. Crooks seslendi, «Candy.» «Ne var?» «Çapalama ve getir götür işleri hakkında sana söylediklerim var ya.» 94 «Evet,» dedi Candy. «N’olmuş?» «Şey. Unut gitsin,» dedi Crooks. «Şakaydı hepsi. Zaten ben öyle bir yere gitmek istemezdim.» «Eğer öyle düşünüyorsan tamam. İyi geceler.» Üç adam kapıdan çıktı. Samanlıktan geçerken atlar kişnedi ve yular zincirleri şakırdadı. Crooks yatağına oturdu, bir süre kapıya baktı ve uzanıp yağ şişesini aldı; gömleğinin arkasını sıvadı; pembe avucuna biraz yağ damlattı; uzanıp yavaş yavaş arkasını ovmağa koyuldu. 95

BEŞİNCİ BÖLÜM Büyük samanlığın bir ucunda yeni samanlar koca bir tepe gibi yığılmıştı ve bu yığının üzerindeki makaradan dört çatallı Jackson marka bir yaba sarkıyordu. Samanın oluşturduğu yığın dağ yamacı gibi alçalarak samanlığın öbür ucuna kadar varıyordu. Bu yamaçta yer yer taraş gibi düzlükler bırakılmıştı yeni ürün için. İki yan duvara yemlikler sıralanmıştı ve bölmelerin aralarından atların başları görünüyordu. Pazar günü öğleden sonraydı. Dinlenmekte olan atlar, kalan yem kırıntılarını topluyor, ayaklan ile yeri eşeliyor, yemliklerin tahtalarını ısırıyor ve koşum zincirlerini şıkırdatıyorlardı. Öğleden sonra güneşi samanlık duvarlarının çatlaklarından içeri süzülüyor, saman yığınının üzerinde

parlak çizgiler oluşturuyordu. Havada sinekler, tembelce yaşanan bir öğleden sonra vızıltısıyla uçuşuyorlardı. Dışardan, oynanan oyunda nalların çubuğa çarptığında çıkardıkları madeni sesle, oynayan ve oynayanları yüreklendiren kişilerin bağırmaları ve gürültüleri geliyordu. Ama samanlık sessiz, homurtulu ve sıcaktı. Sadece Lennie samanlıktaydı. Samanın az bulunduğu yanda, bir yemliğin altına yerleştirilmiş kutunun yambaşın96 daydı. Samanların üzerine oturmuş önündeki ölü köpek yavrusuna bakmaktaydı. Lennie ona uzun bir süre baktı. Sonra kocaman elini uzatıp hayvanı başından kuyruğuna kadar okşadı. Lennie köpek yavrusuna alçak sesle, «neden ölüverdin sanki? Fare kadar küçük değilsin. Üstelik seni fazla da sarsmadım,» dedi. Yavrunun yüzünü çevirip baktı. «George şimdi öldüğünü öğrenirse tavşanlara bakmama izin de vermez belki.» Saman yığınında avucuyla bir oyuk açtı, yavruyu içine yerleştirip üzerini yine samanla örttü. Ama meydana getirdiği ufak tümseğe dikmişti gözlerini. «Bu çalılığa gizlenecek kadar büyük bir suç değil. Hayır o kadar değil. George’a gidip onu ölü bulduğumu söylerim.» Yavruyu gömdüğü yerden çıkardı. Kulaklarından kuyruğunun ucuna kadar okşadı. Çok üzgün bir sesle, «ama o bilir. George hep anlar. ‘Sen yaptın bunu, bana yutturmaya kalkma’ diyecek bana. ‘işte sırf bu yüzden tavşanlara bakmayacaksın’ diyecek.» Birden öfkelendi. «Allah kahretsin. Ne vardı sanki ölecek. Fare kadar küçük değilsin ki.» Yavruyu kaptığı gibi kendinden uzağa fırlattı ve ona arkasını döndü oturdu, dizlerine yaslanıp alçak sesle, «şimdi tavşanları besleyemiyeceğim. George izin vermeyecek,» dedi. Üzüntüyle öne arkaya sallanıyordu. Dışardan bir nalın çubuğa çarpması ve hep bir ağızdan bağırmalar işitildi. Lennie kalktı gidip ölü yavruyu getirdi samanın üzerine koydu ve oturdu. Onu yeniden okşadı. «Daha çok ufakmışsın sen de,» dedi. Bana söylediler. Senin daha ufak olduğunu söylediler bana. Senin bu denli çabuk öleceğini bilemedim.» Parmaklarıyla yavrunun cansız kulakları ile oynuyor97 du. «Belki de George aldırmaz,» dedi. «Şuncağız sersem şeyi o napsın ki…» Bu sırada Curley’nin karısı en sondaki bölmenin arkasından çıka geldi. Çok sessiz gelmişti. Lennie duymadı. Parlak renkli pamuklu bir entari giymişti ve ayaklarında deve kuşu tüyü ile süslenmiş kırmızı terlikler vardı. Sürüp sürüştürmüştü. Saçlarını her zamanki gibi bukleler halinde taramıştı. Lennie başını kaldırınca onu gördü. Paniğe kapıldı ve avucuyla yavrunun üstünü samanla örttü. Sonra kadına somurtarak baktı.

Kadın, «sakladığın ne bakayım şekerim?» diye sordu. Lennie, «George bana senden uzak durmamı söyledi. Sonra başım belaya girermiş.» Kadın güldü. «Her şeyi yapmak için hep ondan mı emir alırsın?» Lennie önündeki samana bakıyordu. «Eğer seninle konuşur ya da başka bir şey yaparsam, tavşanlara elleyemezmişim.» Kadın sakin bir sesle, «Curley’nin kızacağından korkuyor. Curley’nin bir eli sarılı, askıda. Sana çatarsa öbür elini de kırarsın. Elini makineye kaptırdı lafına kanmadım ben,» dedi. Ama Lennie razı olmuyordu. «Hayır efendim. Seninle ne konuşurum ne de bir şey…» Kadın onun yanına samanların içine diz çöktü. «Herkes nal oynuyor, dalmış. Saat daha dört. Hiç kimse o yarışmadan ayrılmaz. Neden seninle konuşamaz mışım? Zaten konuşacak kimse yok. Yalnızlıktan patlayacağım.» «İyi ama, seninle konuşmamam gerekiyor,» dedi Lennie. 98 «Çok yalnızım,» dedi kadın. «Sen başkalarıyla konuşabiliyorsun. Ama ben Curley’den başkasıyla konuşamıyorum. Kızıyor. Sen kimseyle konuşmasaydın hoşuna gider miydi?» Lennie, «valla bilmem. Seninle konuşamam. George başım belaya girer diye korkuyor.» Kadın konuyu değiştirdi. «Orada sakladığın ne senin?» Lennie birden yeniden kaygılanmaya başladı. «Sadece benim yavru köpeğim,» dedi üzüntüyle. «Sadece benim yavru köpeğim.» Ve yavrunun üzerine örttüğü samanları eliyle süpürüp açtı. Kadın, «A bu ölmüş,» diye bağırdı. «Ne kadar da küçücüktü,» dedi Lennie. «Onunla oynuyordum. Sanki beni ısıracakmış gibi yaptı, ben de onu yalancıktan dövüyormuş gibi yaptım. Bir de baktım ölmüş.» Kadın avutucu bir eda ile, «üzülme canım. Bir köpek yavrusu için bu denli üzülür mü insan? Başka bir tane daha bulursun. Köpek yavrusundan geçilmiyor memlekette.» «Ondan değil,» diye Lennie üzgün bir sesle anlattı. «Şimdi artık George bana tavşanlara bakmam için izin vermeyecek.» «Nedenmiş o?» «Şey. Dedi ki, bir daha kötü şeyler yaparsam tavşanlara bakmama izin vermeyecekmiş.»

Kadın ona sokuldu ve rahatlatıcı bir sesle konuştu. «Benimle konuşmaktan korkma. Dinle bak, hepsi dışarda bağırıp duruyorlar. Bu oyun için dört dolara bahse girdiler. Oyun bitene kadar hiç biri oradan bir yere gitmez.» 99 «George seninle konuştuğumu görürse çok kızar,» dedi Lennie ürkek ürkek. «Bana tembih etti.» Kadının tepesi atmıştı. «Benim neyim varmış?» diye bağırdı. «Benim kimseyle oturup iki laf etmeye hakkım yok mu? Beni ne sanıyorlar yani? Sen efendi çocuksun. Konuşmamdan ne çıkar? Sana bir zarar vermiyorum ki.» « Valla George diyor ki, sen başımızı belaya sokarmışsm.» «Yok yahu! Sana ne zararım dokunuyor ki? Hiç kimse benim neler çektiğime aldırmıyor, anlaşılan. Sana bir şey diyeyim mi? Bu tür bir yaşantı bana göre değil. Çok daha iyi bir yaşantım olabilirdi.» Sonra karamsar bir sesle, «belki de hâlâ olabilir,» diye ekledi. Sonra sanki dinleyicisi oradan uzaklaştırılmadan söylemek istediklerini sıralamak için, kelimeler ardı ardına dökülmeğe başladı ağzından. «Ben burada, Salinas’ta yetiştim. Çocukken gelmişim. Günün birinde bir tiyatro topluluğu geldi buraya. Ben de onlardan biriyle, bir aktörle tanıştım. Bana onlarla birlikte gitmemi önerdi. Ama annem bırakmadı. Daha onbeş yaşındaymışım, falan filan… Ama adam yine de onlarla gidebileceğimi söylemişti. Gitseydim şimdi böyle sürünmezdim.» Lennie eliyle köpek yavrusunu okşayıp duruyordu. «Ufak bir yerimiz ve tavşanlarımız olacak.» Kadın anlatmak istediklerini sözü kesilmeden bitirebilmek için konuşmasını daha da hızlı sürdürdü. «Daha sonra bir başka adamla tanıştım. Sinema artistiydi. Onunla Riverside Dans Sarayı’na gittim. Beni aktris yapacağını, çok yetenekli olduğumu ve Hollywood’a gider gitmez bana yazacağını söyledi.» Kadın Lennie’yi ne denli etkilediğini anlamak için onu süzüyordu. «Ondan hiç haber çıkmadı,» dedi. «Annemin gelen mek100 tubu yırtıp attığını bana vermediğini düşünmüşümdür hep. Eh artık, bir baltaya sap olamadığım, kendime çeki düzen veremediğim, mektuplarımın bile çalındığı yerde daha fazla kalamazdım. Anneme mektubu aşırıp aşırmadığını sordum. Yapmadığını söyledi. Böylece Curley ile evlendim. Onunla o gece Riverside Dans Sarayı’nda tanıştım. Beni dinliyor musun sen?» «Ben mi? Tabii.» «Şey. Bak. Bunu şimdiye kadar kimseye söylemedim. Belki sana da söylememem gerek ama neyse. Ben Curley’i sevmiyorum. Hiç de iyi biri değil o.» Lennie’ye sırrını açmıştı. Ona daha da yaklaşıp yanına oturdu. «Film çevirebilir, çok güzel elbiselerim olabilirdi, yıldızların giydiği gibi güzel giysiler. Sonra o büyük otellerde kalır, resimlerim çekilirdi. Filmlerin galalarına gider, radyoda konuşurdum. Üstelik filmde oynadığımdan bunlar için para da ödemezdim. O giydikleri güzelim elbiselerden de alırdım. O adam bana doğuştan artist olduğumu söylemişti.» Kadın

Lennie’ye baktı, rol yapabildiğini göstermek için eli ve koluyla soylu bir hareket yaptı. Elini bileğinden büktü, küçük parmağını diğerlerinden ayrı tutuyordu. Lennie derin derin iç çekti. Dışardan nalın çubuğa çarpışı ve hep bir ağızdan haykırmalar duyuldu. «Birisi sayı yaptı,» dedi Curley’nin karısı. Güneş alçaklıkça, çatlaklardan giren ışık demetleri de samanlıkta yer değiştiriyor, duvarlara tırmanıp yemliklere ve atların başlarına düşüyordu. Lennie, «acaba dışarı çıkıp şu yavruyu uzaklara atıversem mi? George’un bir şeyden haberi olmaz. Ben de başım derde girmeden tavşanlara bakabilirim,» dedi. 101 Curley’nin karısı öfkeyle, «sen tavşanlardan başka bir şey düşünmez misin?» diye sordu. Lennie sabırla, «bizim ufak bir yerimiz olacak,» diye anlatmaya başladı. «Bir atımız, bir bahçemiz, yonca tarlamız olacak. Yoncaları tavşanlar için yetiştireceğiz. Bir çuval alacağım elime, onu yonca ile dolduracağım sonra onu tavşanlara götüreceğim.» «Niye tavşanlar için böyle deli oluyorsun?» Lennie bir yanıt bulabilmek için iyice düşündü. Sonra ona tümüyle yaslanıncaya kadar çekine çekine sokuldu. «Ben güzel şeyleri okşamasını severim. Bir keresinde bir panayırda o uzun tüylü tavşanlardan görmüştüm. Ne de güzeldiler. Bazen fare bile okşadığım olur. Tabii daha güzel bir şey bulamadığımda.» Curley’nin karısı ondan biraz uzaklaştı. «Galiba sen delisin.» «Hayır deli değilim,» diye telaşla açıkladı Lennie. «George deli olmadığımı söylüyor. Ben sadece güzel şeyleri parmaklarımla okşamaktan hoşlanırım. Yumuşak şeyleri.» Kadın biraz rahatlamıştı. «Tabii. Kim sevmez ki,» dedi. «Herkes hoşlanır bundan. Ben de ipek ve kadifeye dokunmaktan hoşlanırım. Sen kadifeye dokunmaktan hoşlanır mısın?» Lennie keyifle kıkırdadı. «Elbette,» dedi neşeyle. «Bende biraz vardı. Bir bayan vermişti bana. Bu bayan benim Clara Teyzemdi. Bana bu kadar bir parça vermişti. Keşke o kadife şimdi yanımda olsaydı.» Sıkıntıyla kaşları çatıldı. «Onu yitirdim galiba. Epeydir göremiyorum onu.» Curley’nin karısı ona güldü. «Kaçıksın,» dedi. «Ama tatlı 102 kaçık bir çocuk. Sanki kocaman bir bebeksin. Ama insan senin ne demek istediğini anlıyor. Kimi kez saçlarımı tararken okşamaya bayılırım. Yumuşaktır çünkü…» Nasıl okşadığını göstermek için parmaklarını başından aşağı kaydırdı. «Kimi insanların saçları serttir,» dedi kurnazca. «Örneğin Curley’nin saçı fırça gibidir. Ama benim ki ince ve yumuşak. Tabii sık sık

fırçalıyorum. Fırçalamak saçı yumuşatır. Bak dokun şuraya bir.» Lennie’nin elini alıp başına koydu. «Tam şuraya dokun da, ne yumuşak gör.» Lennie iri elleriyle kadının saçını okşamaya koyuldu. «Sakın saçlarımı dağıtma.» Lennie, «Ayy ne güzel,» dedi ve daha sert okşamaya başladı. «Ayy çok güzel.» «Dikkat et. Dağıtacaksın,» diyen kadın öfke ile «hemen bırak saçlarımı karma karışık olacak,» diye ekledi. Başını yana çekti, saçlarını kurtarmaya çalıştı. Ama Lennie’nin parmaklan iyice kavradı saçlarını. «Bırak,» diye bağırdı kadın. «Bırak diyorum sana.» Lennie paniğe kapıldı, yüzü gerilmişti. Kadın çığlığı bastı ama Lennie diğer eliyle onun ağzını ve burnunu kapadı ve kadına, «lütfen bağırma,» diye yalvardı. «Ay nolur böyle bağırma. George bana kızar sonra.» Ellerinden kurtulmak için kadın var gücüyle çırpınıyordu. Ayaklan samanları dövüyordu. Lennie’nin elinin altından boğuk bir çığlık duyuldu. Lennie korkuyla bağırdı. «Yapmasana,» diye yalvardı. «George yine kötü bir şey yaptığımı söyleyecek. Tavşanlara bakmama izin vermeyecek.» Elini biraz gevşetince yine boğuk bir çığlık duyuldu. Bunun üzerine Lennie iyice kızdı. «Bağırma,» dedi. «Bağırmanı istemiyorum. Tas103 tamam George’un dediği gibi başımı derde sokacaksın. Sakın bağırma.» Kadın çırpınmayı sürdürdü. Gözleri korkuyla yerinden fırlamıştı. Bu kez Lennie kadını sarstı. Ona çok öfkelenmişti. «Bağırmasana,» diyerek yeniden kuvvetle sarstı; kadının vücudu birden yere serildi, ölü balık gibi hareketsiz kalakaldı. Lennie onun boynunu kırmıştı. Lennie ona baktı, elini yavaşça ağzından çekti. Kadın kımıldamadan yatıyordu. «Canını yakmak istemiyorum. Ama bağırırsan George kızar.» Kadın ne cevap verdi ne de kımıldadı. Lennie onun üzerine iyice eğildi. Kolunu kaldırıp bıraktı. Kol külçe gibi aşağı düştü. Biran dehşete kapılan Lennie korkuyla fısıldadı. «Kötü bir şey yaptım. Yine kötü bir şey yaptım.» Eliyle samanı kürüyerek kadını yarı yarıya örttü. Dışardan adamların bağırışmaları ve nalın çubuğa çarparak çıkardığı şangırtı duyuluyordu. Lennie ilk kez dışardaki dünyayı fark etti. Samanların üzerine kapandı ve dinledi. «İyice kötü bir şey yaptım. Yapmamam gerekirdi. George ateş püskürecek şimdi… Hah, ne demişti? Ben gelene kadar çalılıkta saklan demişti. Bana çok kızacak. Gelene kadar onu çalılıkta beklemeliyim. Öyle demişti bana.» Lennie geri dönüp ölü kıza baktı. Ölü köpek yavrusu da onun yanında öylece duruyordu. Lennie yavruyu aldı. «Onu uzağa atarım,» dedi. «Zaten her şey berbat oldu.» Köpek yavrusunu koynuna soktu, samanlığın duvarına yanaşarak çatlaklardan dışarıyı, nal oyununun oynandığı yeri gözetledi. Sonra en dipteki yemliğin kıyısından dışarıya süzülüp gözden kayboldu. Artık güneşin ışık demetleri duvarda yükselmişti. Şimdi samanlığın içi daha az aydınlıktı. Curley’nin karısı yerde yatıyordu ve yarı yarıya samanla örtülüydü vücudu.

Samanlık çok sessizdi. Çiftliğe de ikindi vakti ıssızlığı 104 çökmüştü. Hatta sanki nallar demir çubuğa vurduğunda daha az ses çıkarıyordu. Oyun oynayan adamların sesleri de daha bir alçak çıkıyordu. Alaca karanlık samanlığa daha önce çökmüştü dışarıya göre. Bir güvercin, samanın taşındığı kapıdan içeri uçtu, havada bir daire çizerek dışarıya süzüldü. Dipteki bölmenin yanından bir çoban köpeği çıktı geldi. Köpek çok sıskaydı, memeleri dolgun ve sarkıktı. Yavrularının bulunduğu kutuya doğru giderken, yarı yolda Curley’nin karısından gelen ölü kokusunu aldı ve sırtındaki tüyler dikildi. Uluyarak kutuya doğru koştu ve yavrularının yanına atladı. Curley’nin karısı yarı yarıya samanlarla örtülmüş yatıyordu. Yüzündeki kötülük, kurnazlık, hoşnutsuzluk ve ilgi açlığı… Tümü silinmişti bunların. Çok güzel ve sade idi. Yüzü tatlı ve gençti. Şimdi allıklı yanakları ve rujlu dudakları ona canlı ve hafif bir uykudaymış görünümünü veriyordu. Saçlarının bukleleri başının altındaki samanın üzerine serilmişti ve dudakları aralıktı. Zaman kimi kez olduğu gibi o an duraladı ve diğer anlardan daha uzun sürdü. Ses kesildi, hareket durdu, her şey olduğu gibi kala kaldı bir süre. Sonra yavaş yavaş zaman sanki uyandı ve yalpalayarak sürdürdü yürüyüşünü. Yemliklerin ötesinde atlar yeri tepmeğe ve zincirler şakırdamağa başladı. Dışardaki adamların sesi daha iyi ve net duyuluyordu artık. En dipteki bölmenin gerisinde Candy’nin sesi duyuldu. «Lennie,» diyerek seslendi. «Hey Lennie. Burada mısın? Ben biraz daha hesap yaptım. Bak sana ne yapacağımızı söyleyeyim.» Candy ortaya çıktı. «Hey Lennie,» diye seslendi yine ve sonra durdu, vücudu kazık kesildi. Kesik bileğini sert sakalına sürterek kaşıdı. «Senin burada olduğunu bilmiyordum,» dedi Curley’nin karısına. 105 Kadın cevap vermeyince ona yaklaştı. «Burada böyle uyuman doğru değil,» dedi kınarcasına. Sonra iyice yaklaştı. «Aman Tanrım.» Çaresizce çevresine bakındı ve sakalını sıvazladı. Sonra fırladı ve çabucak samanlıktan çıktı. Ama samanlık hareketliydi artık. Atlar tepiyor ve kişniyor, samanları geviyor ve zincirleri şangırdatıyorlardı. Biraz sonra Candy geri geldi. George yanındaydı. George, «bana göstereceğin neymiş?» diye sordu. Candy Curley’nin karısına işaret etti. George baktı. «Nesi var?» dedi. Kadına yaklaştı. Sonunda o da Candy gibi, «aman Tanrım,» dedi. Onun yanında yere diz çökmüştü. Elini kalbine koydu. Sonra yavaşça ve tutulmuş gibi ayağa kalktı, yüzü sanki odun gibi sert ve gergindi, bakışları kaskatıydı. Candy mırıldandı, «kim yaptı dersin?» George ona soğuk soğuk baktı. «Anlamadın mı?» diye sordu. Candy susuyordu. George

çaresizlik içinde, «bilmem gerekirdi,» dedi. «Bir ara aklıma da gelmedi değil yani.» Candy sordu, «şimdi ne yapacağız George? Ne yapacağız şimdi?» George uzun süre cevap vermedi. «Sanırım çocuklara söylememiz gerek. Onu bulup bir yere kapamalıyız. Kaçmasına izin veremeyiz. Zavallı acından ölür.» Sonra kendi kendini inandırmaya çalışarak, «belki bir yere kapatırlar, ona kötü davranmazlar,» dedi. Candy heyecanla, «bırakalım kaçsın. Sen o Curley denen herifi bilmezsin. Onu linç ettirmek isteyecektir. Kesinlikle öldürtür,» dedi. George Candy’nin ağzına bakıyordu. «Evet doğru,» dedi 106 sonunda. «Curley öyle yapacaktır. Ötekiler de aynı davranacaklar.» Döndü Curley’nin karısına baktı. Candy bu kez en büyük korkusunu dile getirdi. «Biz ikimiz o küçük yeri alabiliriz, değil mi George? Sen ve ben gidip orada güzelce yaşarız, değil mi George? Değil mi ha?» George’dan gelecek yanıtı beklemeden başını önüne eğdi, umutsuzca samanlara baktı. Anlamıştı. George’dan yumuşak bir sesle, «sanırım ben bunu ta başından biliyordum,» dedi. «O işi yapamayacağımızı biliyordum. Ama o hep bunu duymayı öyle istiyordu ki, ben de yavaş yavaş gerçek olabileceğine inanmaya başlamıştım.» «O zaman bu iş yattı mı diyorsun?» diye sordu Candy canı sıkılarak. George soruya doğrudan karşılık vermedi. «Bu ayı dolduracağım. Elli papelimi alınca boktan bir kerhanede geçireceğim gecemi ya da bir meyhaneye gidip herkes evine dağılıncaya ve yalnız başıma kalıncaya kadar oturacağım. Sonra geri gelir bir ay daha çalışır elli papel alırım yine.» Candy, «öyle de iyi bir çocuktu ki. Onun böyle bir şey yapacağı aklıma gelmezdi.» George gözlerini Curley’nin karısına dikmiş hâlâ ona bakıyordu. «Lennie bunu kasıtla yapmaz,» dedi. «Gerçi sık sık kötü şeyler yapardı ama bilmeden yapardı.» Doğruldu ve Candy’ye baktı. «Bak beni dinle şimdi. Çocuklara söylemeliyiz. Sanırım onu bulup getirmeleri gerek. Başka çare yok. Belki de canını yakmazlar.» Sonra sert çıktı, «onların Lennie’yi incitmelerine izin vermem. Şimdi iyi dinle. Çocuklar bu işte benim de parmağım var sanabilirler. Onun için barakaya gidiyorum. Biraz sonra dışarı çıkıp durumu anlat, ben de gelirim hiç 107 haberim yokmuş gibi yaparım. Bunu yapar mısın? Çocuklar benim bu işe karışmış olduğumu sanmasınlar, diye.»

Candy, «tabii George, tabii yaparım,» dedi. «Tamam öyleyse. Bana bir iki dakika süre tanı. Sonra koşarak çıkar, cesedi şimdi görmüş gibi yaparsın.» George döndü ve samanlıktan çıktı. Yaşlı Candy onun dışarı çıkmasını bekledi. Çaresiz bir şekilde Curley’nin karısına baktı, sonra usulca kederini ve öfkesini kelimelere döktü. «Allanın belası orospu,» dedi büyük bir kinle. «Becerdin işte değil mi? Herhalde memnunsundur şimdi. Senin ortalığı birbirine katacağını herkes biliyordu. Allahın belası, artık bir halt karıştırmazsın ama yapacağını yaptın.» Burnunu çekti. Sesi titriyordu. «Ben bahçeyi belleyecek, bulaşık yıkayacaktım onlara.» Bir süre sustu ve sanki şarkı söylüyormuş gibi mırıldanmaya başladı. «Sirk geldiğinde ya da beyzbol maçı olduğunda görmeye gidecektik. ‘İşin canı cehenneme’ diyip gidecektik işte… Kimseden izin almadan. Bir domuzumuz, tavuklarımız olacaktı. Kış gelince… Şişko bir sobamız olacak, yağmur yağarken onun karşısında yan gelip oturacak yağmuru dinleyecektik.» Gözleri yaşla doldu, döndü kesik bileğini sakalına sürterek, halsiz adımlarla samanlıktan çıktı. Dışarıda oyunun gürültüsü kesildi. Soru soran sesler yükseldi, koşuşmalar işitildi ve adamlar samanlığa doluştu. Slim Carlson, genç Whit ve Curley ve de dikkat menzilinden uzakta arkada Crooks, Candy onların peşinde ve en arkada George. George mavi keten ceketini giymiş, önünü iliklemişti. Siyah şapkasını gözlerinin üzerine doğru çekmişti. Adamlar en sondaki bölmeyi sanki yarışarak döndüler. Gözler, boş ambarda Curley’nin karısını buldu. Herkes duraladı, kımıldamadan durup öylece baktılar. 108 Derken Slim onun üzerine eğilerek bileğini tuttu. Zayıf parmaklarından biriyle yanağına dokundu, sonra elini başının altına sokup ensesini yokladı. Ayağa kalktığında adamlar çevresine üşüştü. Sessizlik bozulmuştu. Curley birden canlandı. «Bunu kimin yaptığını biliyorum,» diye bağırdı. «Şu koca ayı yapmıştır. O yapmıştır bunu. Herkes dışarda nal oynuyordu.» Gittikçe öfkesi büyüyordu. «Onu enseleyeceğim. Gidip silahımı alayım. Geberteceğim o namussuzu. Bağırsaklarını dağıtacağım, o it oğlu itin. Hadi yürüyün çocuklar.» Hırsla samanlıktan fırladı. Carlson, «ben de tabancamı alayım bari,» dedi ve o da koşarak çıktı. Slim yavaşça, «sanırım bunu Lennie yaptı,» dedi. «Boynu kırılmış. Bunu ancak Lennie yapabilir.» George cevap vermedi, sadece başını salladı. Şapkasını o denli öne eğmişti ki, gözleri görünmüyordu. Slim sürdürdü, «anlattığın şu Weed’deki olay gibi olmuştur, belki de.» George yine başını salladı. Slim içini çekti. «İyi de onu yakalamamız gerekecek herhalde. Nereye gitmiş olabilir?»

George’un ağzından sözcüklerin çıkması zaman aldı. «Güneye gitmiş olabilir. Kuzeyden geldik. Güneye gitmiştir.» Slim, «onu yakalamamız gerekiyor,» diye yineledi. George ona yaklaştı. «Onu yakalayıp kilitlesek olmaz mı? O deli Sam. Bunu bilerek kötülük olsun diye yapmamıştır.» Slim başını salladı. «Belki yapabiliriz,» dedi. Curley’e engel 109 olabilsek, bunu yapabiliriz. Ama Curley onu öldürmek isteyecektir. Hâlâ eli için öfkeli. Üstelik, diyelim ki, yakaladılar, bağlayıp tıktılar bir kafese. Bu iyi mi sanki George? «Biliyorum,» dedi George. «Biliyorum.» Carlson koşarak geldi. «Hergele benim lügeri yürütmüş,» diye bağırdı. «Çantamda bulamadım.» Curley onun ardındaydı, elinde bir tüfek vardı. Curley şimdi daha soğukkanlı görünüyordu. «Tamam çocuklar,» dedi. «Zencinin bir tüfeği var. Carlson sen onu al. Onu görür görmez hemen ateş et. Karnına nişan al. Bu onu iki büklüm eder.» Whit heyecanla, «benim silahım yok,» dedi. Curley, «Sen Soledad’a git, bir polis al gel. Al Wilt’i getir, o şerif yardımcısıdır. Hadi gidelim.» George’a kuşkuyla baktı. «Sen de bizimle geliyorsun ahbap,» dedi. George, «evet,» dedi. «Geleceğim. Ama beni dinle Curley. Zavallı’nın aklı noksan. Onu vurma. Ne yaptığının ayırdında değildir.» «Onu vurmayayım mı?» diye bağırdı Curley. «Carlson’ın lügerini almış. Tabii vuracağız onu.» George alçak sesle, «belki Carlson yitirmiştir silahını, » dedi. «Daha bu sabah baktım. Yerindeydi,» dedi Carlson. «Birisi almış.» Slim durmuş Curley’nin karısına bakıyordu. «Curley belki de karınla burada kalsan daha iyi olur,» dedi. Curley’nin yüzüne kan çıktı. «Gidiyorum,» dedi. «O koca 110 hergelenin karnını kurşunla dolduracağım, tek elle de olsa vuracağım onu.»

Slim Candy’e döndü. «O zaman sen kal onun yanında Candy. Hadi öyleyse biz de gidelim.» Yola koyuldular. George bir an Candy’nin yanında durdu. Her ikisi de ölmüş kadına baktılar. Curley seslendi. «George, sen bizimle gel ki, suç ortağı olup olmadığını anlayalım.» George yavaş yavaş onlarla yürümeye başladı. Ayakları geri geri gidiyordu sanki. Onlar gittikten sonra Candy samanların içine oturdu. Curley’nin karısının yüzünü inceledi. «Zavallı çocuk,» dedi. Ayak sesleri uzaklaştı. Samanlık yavaş yavaş kararıyordu ve bölmelerde atlar ayak değiştiriyor, zincirleri şangırdatıyorlardı. Yaşlı Candy samanın üzerine uzandı ve gözlerini bir koluyla kapadı. 111 ALTINCI BOLUM Salinas nehrinin oluşturduğu koyu yeşil renkteki küçük gölcüğün suları bu ikindi vaktinde durgundu. Güneş vadiden çekilip Galiban dağlarını tırmanmaya başlamıştı ve dağların tepeleri güneş ışığında pembeleşmişti. Ama çınar ağaçlarının çevrelediği gölcüğe hoş bir gölge düşmüştü. Bir su yılanı, başını periskop gibi sudan çıkarmış, bir o yana bir bu yana bakarak, gölün bir başından diğer başına suyun yüzüne yakın kalarak kaydı ve suda hareketsiz duran balıkçılın bacaklarına yaklaştı. Sakin bir kafa ona doğru eğildi ve gaga onu başından yakaladı. Yılanın kuyruğu havada umutsuzca çırpınırken, balıkçıl onu gagasından içeri indirivermişti. Uzaktan esen güçlü bir rüzgârın sesi geldi ve ağaçların tepelerini büyük bir dalga gibi sıyırdı geçti. Çınar yapraklarının gümüş renkli yönleri yukarı döndü, yerdeki kahverengi kuru yapraklar bir metre kadar yükselerek uçuştular. Gölcüğün yeşil yüzü ufak rüzgâr dalgalarından kırış kırış oldu. Rüzgâr geldiği hızla geçti gitti ve gölcüğün bulunduğu açıklık yine sessizliğe kavuştu. Balıkçıl kuşu sığ bir yerde hareketsiz durmuş yeni bir av bekliyordu. Yine bir ufak su yılanı periskoba benzeyen başını iki yana çevire çevire suyun yüzüne doğru yüzdü. 112 Birden Lennie çalılıktan çıktı, tıpkı sinsi sinsi dolaşan bir ayı kadar sessizdi. Balıkçıl kuşu kanatlarını çırptı, fırlayıp sudan çıkarak nehir boyunca uçtu gitti. Küçük su yılanı kıyıdaki kamışların arasına daldı. Lennie, sessizce gölcüğün kıyısına geldi. Diz çöktü ve dudaklarını suya iyice daldırmadan su içti. Arkasında, kuru yaprakların üzerinde ufak bir kuş seke seke yürüdü. Lennie hemen başını sudan kaldırıp kulak kesildi. Kuşu görünce yeniden eğilip su içti. Su içmesi bitince, suyun kıyısına oturdu. Suya yan dönmüştü, oturduğu yerden yolu görebiliyordu. Kollarını dizlerinin çevresinde kavuşturdu ve çenesini dizlerine dayadı.

Aydınlık artık vadiden çekiliyordu ve dağların tepeleri pırıl pırıl yanıyordu sanki. Lennie alçak sesle, «Allahın cezası, unutmadım işte. Çalılığa saklanıp George’u bekle.» dedi. Şapkasını gözlerinin üzerine kadar indirdi. «George canıma okuyacak. ‘Keşke yalnız olsaydım, başıma dert oluyorsun,’ diyecek,» dedi. Pırıl pırıl parlayan dağ doruklarına baktı. «Şuraya gidip kendime bir mağara bulabilirim,» diye söylendi. Ve sonra üzgün, «hiç ketçap bulamam, ama olsun aldırmam. George beni istemezse ben de uzaklara giderim. Uzaklara giderim işte,» dedi. Birden Lennie’nin kafasında, kısa boylu, şişman yaşlı bir kadın belirdi. Gözlerinde kalın camlı gözlükler vardı ve cepleri olan büyük basma bir önlük giymişti. Üstü başı tertemizdi. Ellerini beline koymuş Lennie’nin önünde duruyordu. Onu azarlar gibi kaşlarını çatmıştı. Konuştuğunda Lennie’nin sesiyle konuştu. «Sana kaç kez söyledim. George’un sözünden çıkma diye. O çok iyi bir insan, sana da iyi davranıyor. Ama senin aldırdığın yok. Hep kötü şeyler yapıyorsun.» 113 Lennie ona cevap verdi. «Çok uğraştım Clara Teyze efendim. Uğraştım. Uğraştım ama elimde değil.» «George’u hiç düşünmüyorsun,» diye Lennie’nin sesiyle konuştu yine kadın. «Hep senin iyiliğin için uğraşıyor. Bir dilim kek bulsa, yansını sana verir. Hatta yarısından fazlasını. Ketçap bulsa hepsini sana verir.» «Biliyorum,» dedi Lennie canı sıkılarak. «Uğraştım, Clara Teyze efendim. Uğraştım, uğraştım.» Kadın sözünü kesti, «eğer sen onunla olmasaydın ne güzel bir yaşantısı olurdu onun. Parasını alır kerhanelerin altını üstüne getirir, bilardo salonuna gider oyun oynardı. Ama sana bakmak zorunda.» Lennie üzüntüyle mırıldandı, «biliyorum, Clara Teyze efendim. Hemen dağlara çıkıp bir mağara bulacağım. Orada yaşayacağım. George’un başına dert olmayacağım.» «Sadece konuşuyorsun,» dedi kadın sert bir sesle. «Hep böyle söylersin. Söylersin de yapmayacağını da bal gibi bilirsin. Yine de onun kuyruğundan ayrılmayacak, püsküllü bela olarak kalacaksın George’un başında.» Lennie, «gitsem iyi olacak. Nasılsa George artık tavşanlara bakmama izin vermez,» dedi. Clara Teyze geldiği yere gitmişti ve Lennie’nin kafasının derinliklerinden dev gibi bir tavşan çıktı ortaya. Lennie’nin karşısına geçip arka ayaklarının üzerine oturdu, kulaklarını oynattı, burnunu titretti. Ve o da Lennie’nin sesiyle konuşmağa başladı. «Tavşanlara bakacakmış, hıh,» dedi alay eder gibi. «Seni 114

gidi kaçık serseri. Sen mi tavşanlara bakacaksın? Sen kim oluyorsun tavşanlara bakacak. Yem vermeyi unutur onları açlıktan öldürürsün. İşte yapacağın da bu zaten. O zaman George ne der acaba?» «Hiç de unutmam,» diye cevap verdi yüksek sesle Lennie. «Öyle mi?» dedi tavşan. «Sen hiçbir işe yaramazsın. Tanrı biliyor, George seni bataktan kurtarmak için elinden geleni yaptı ama işe yaramadı. Eğer George’un tavşanlara bakman için izin vereceğini umuyorsan, sen sandığımdan da fazla kaçıksın. İzin vermeyecek ve seni sopa ile eşek sudan gelene dek bir temiz dövecek. İşte George’un sana yapacağı şey bu.» Lennie bu kez kavga eder gibi, «hiç de bilem dövmez. George öyle şey yapmaz,» dedi. «Ben George’u ta şeyden beri… Neden beriydi? Şey… Uzun zamandan beri tanıyorum. Bana bir kez bile vurmadı sopayla. Bana iyi davranır. Bana kötü davranmaz.» «George senden bıktı artık,» dedi tavşan. «Seni bir güzel pataklayıp canım çıkaracak ve seni bırakacak, basıp gidecek.» «Gitmez,» diye telaşla bağırdı Lennie. «Öyle şey yapmaz. Ben George’u bilirim. İkimiz hep birlikte dolaşırız.» Tavşan alçak sesle üst üste yineliyordu. «Seni bırakacak kaçık herif. Seni tek başına bırakacak. Seni bırakacak kaçık herif.» Lennie elleriyle kulaklarını tıkadı. «Yapmayacak, yapmaz diyorum sana,» dedi ve sonra, «ah George, George… George,» diye bağırdı. George sessizce çalılıktan çıktı ve tavşan da Lennie’nin kafasının derinliklerine çekildi. 115 George alçak sesle, «ne bağırıp duruyorsun böyle avazın çıktığı kadar?» dedi. Lennie dizlerinin üzerinde doğruldu. «Beni bırakıp gitmeyeceksin değil mi, George? Bunu yapmayacağını biliyorum.» George dimdik yürüdü Lennie’nin yanına çöktü. «Hayır.» «Biliyordum,» diye Lennie bağırdı. «Sen öyle insanlardan değilsin.» Lennie, «George!» dedi. «Ne var?» «Ben yine kötü bir şey yaptım.»

«Farketmez,» dedi George ve yine sustu. Artık dağların sadece en tepeleri güneş alıyordu. Vadideki gölge mavileşmiş ve yumuşamıştı. Uzaktan birbirlerine seslenen adamların sesleri duyuluyordu. George başını o yana çevirip sesleri dinledi. Lennie, «George,» dedi. «Ne var?» «Beni azarlamayacak mısın?» «Azarlamak mı?» «Evet eskiden hep yaptığın gibi. Hani ‘sen kuyruğumda olmasan elli doları alır…’ falan derdin ya.» «Ulu Tanrım! Lennie sen olan hiçbir şeyi anımsamazsın, ama benim ağzımdan çıkan bir sözcüğü bile unutmazsın.» 116 «Ee, söylemeyecek misin?» George silkindi. Biteviye bir sesle, «eğer yalnız olsaydım, yaşantım ne rahat olurdu,» dedi. Sesinde yükselme ve vurgu yoktu. «Bir iş bulurdum, başım da belaya girmezdi.» Sustu. «Devam et,» dedi Lennie. «Hani ‘ay sonunda paramı alınca…’ derdin ya.» «Ay sonunda elli dolarımı alınca kerhaneye gider…» yine sustu. Lennie merakla ona bakıyordu. «Devam etsene George. Beni azarlamaya devam etsene.» «Hayır,» dedi George. «Ama ben gidebilirim. Eğer beni istemezsen dağlara çıkar kendime bir mağara bulabilirim.» George yine silkindi. «Hayır,» dedi. «Senin burada benimle kalmanı istiyorum. Lennie kurnazca, «bana hep anlattığın şeyi anlat öyleyse.» «Neyi anlatayım?» «Bizi ve diğerlerini.» George, «bizim gibilerin ailesi olmaz,» diye anlatmaya başladı. Biraz para kazandılar mı, har vurup harman savururlar. Onları düşünecek kimse yoktur.» Lennie, «ama biz öyle değiliz,» diye mutlulukla bağırdı. «Şimdi de bizi anlat.» George bir an sustu. «Ama biz öyle değiliz,» dedi. 117

«Çünkü…» «Çünkü, benim için sen varsın ve…» Lennie zafer kazanmış gibi, «benim için de sen varsın. Birbirimizi düşünürüz, umursarız,» diye bağırdı. Hafif bir akşam rüzgârı esti, açıklıkta yapraklar hışırdadı. Yeşil gölcüğün yüzü kırıştı ufak dalgalarla. Ve adamların bağırışmaları duyuldu yeniden; bu kez çok daha yakından geliyordu sesleri. George şapkasını çıkardı. Sesi titreyerek, «şapkanı çıkar Lennie. Hava iyi geliyor,» dedi. Lennie söz dinleyerek şapkasını çıkardı yere önüne koydu. Vadideki gölgenin rengi daha da mavileşmişti, akşam hızla çöküyordu. Rüzgâr, basılarak kırılmakta olan çalıların seslerini taşıyordu onlara kadar. Lennie, «anlatsana sonra ne yapacağımızı,» dedi. George ilerden gelen sesleri dinliyordu. Birden ciddi bir havaya büründü. «Derenin karşı kıyısına bak Lennie. Ben anlatırken sanki görüyormuş gibi olacaksın.» Lennie başını derenin karşı yakasına çevirdi, gölcüğün üzerinden Gabilan dağlarının karanlık yamaçlarına bakmaya başladı. «Ufak bir yer alacağız,» diye başladı George. Elini yan cebine soktu ve Carlson’un tabancasını çıkardı, emniyetini açtı. Tabancayı Lennie’nin arkasında yerde tutuyordu. Lennie’nin omurgasıyla kafatasının birleştiği yere, ensesine baktı. Nehrin yakasından bir adamın seslendiği ve bir diğerinin onu yanıtladığı duyuldu. 118 «Hadi anlatsana,» dedi Lennie. George tabancayı kaldırdı, eli titriyordu, elini yeniden yere indirdi. «Hadi anlat,» dedi Lennie. «Nasıl olacağını anlat. Küçük bir yerimiz olacak.» «Bir ineğimiz olacak,» dedi George. «Belki de bir domuzumuz ve tavuklarımız. Ufak bir yonca tarlamız da olacak.» «Tavşanlar için,» diye bağırdı Lennie. George onun söylediğini yineledi. «Tavşanlar için.» «Ben de tavşanlara bakacağım.» «Sen de tavşanlara bakacaksın.» Lennie mutluluktan kıkır kıkır gülüyordu. «Ve topraktan kazandığımızla geçinip gideceğiz.»

«Evet.» Lennie başını çevirdi. «Hayır Lennie. Nehrin karşı yakasına baksana. Orayı görür gibi olacaksın.» Lennie onun sözünü dinledi. George yerdeki tabancaya baktı. Çalılıklardan çıtırdılı ayak sesleri geliyordu. George döndü yana baktı. «Hadisene George anlat. Ne zaman alacağız o yeri?» «Yakında.» «Ben ve sen.» 119 «Sen… ve ben. Herkes sana iyi davranacak. Kimse kimsenin canını yakmayacak. Kimse kimseden bir şey çalmayacak.» Lennie, «sen bana kızgınsın sanmıştım George,» dedi. «Hayır,» dedi George. «Hayır Lennie kızmadım. Şimdi de kızgın değilim. Bunu böyle bilmeni isterim.» Sesler gittikçe yaklaşıyordu. George tabancayı kaldırdı ve sesleri dinledi «Ne olur hemen alalım,» diye yalvarıyordu Lennie. «Hemen şimdi alalım.» «Olur hemen yapacağım. Yapacağız bu işi. Yapacağız.» George tabancayı kaldırdı. Namlusunu Lennie’nin ensesine doğrulttu. Eli zangır zangır titriyordu, ama yüzü gerildi, elinin titremesi durdu, tetiği çekti. Tabancanın sesi, karşıki dağlara tırmandı ve gerisin geri indi. Lennie sarsıldı sonra yavaşça öne doğru kumun üstüne serildi, hiç titremedi. George ürpererek tabancaya baktı sonra kaldırıp, ta kıyının arkasındaki o eski kül yığınının oraya fırlattı. Çalılıktan bağırtılar ve koşuşma sesleri geldi. Slim bağırıyordu, «George. Neredesin George?» Ama George kaskatı kesilmiş durumda, derenin kıyısında oturmuş, tabancayı fırlatan sağ eline bakıyordu. Adamlar açıklığa çıktılar. Curley en öndeydi. Lennie’nin kumlar üzerinde yattığını gördü. «Tanrım. Temizledin desene.» Gitti cesede baktı. «Tam ense kökünden,» dedi yavaşça. Slim dosdoğru George’un yanına geldi. «Üzülme,» dedi. «Kimi kez insan böyle şeyler de yapmak zorunda kalır.»

120 Ama Carlson, George’un tepesine dikilmişti. «Nasıl yaptın bu işi?» diye sordu. George bezgin bezgin, «bayağı yaptım işte,» dedi. «Benim tabancamı mı almış?» «Evet senin tabancanı almış.» «Demek tabancayı ondan alabildin, sonra da öldürdün onu.» «Evet öyle oldu.» George fısıltı halinde konuşuyordu. Boyuna tabancayı tutan sağ eline bakıyordu. Slim George’u dirseğinden çekti. «Hadi gel George. Gidip seninle bir iki kadeh yuvarlayalım.» George, Slim’in yardımı ile ayağa kalktı, «olur yuvarlayalım.» Slim, «bunu yapmak zorundaydın George. Yemin ederim bunu yapmak zorundaydın. Hadi gel benimle,» diyerek toprak yolun başına sürükledi George’u. Oradan kara yoluna yöneldiler. Curley ve Carlson onların arkalarından bakıyorlardı. Carlson, «yahu, bu iki herife de n’oluyor be?» dedi. SON

İnce Memed 4(3)

440

bir süre sonra ayakları kesildi. Hürü Ananın evi, öteki mahalleden olan Gül Emineye kaldı. Gül Emine, Hürü Ana köye döndüğünden bu yana giyinip kuşanıyor, her sabah Hürü Ananın evine geliyor, Adem ile Havva tasvirinin karşısına geçiyor, oturuyor, karanlık kavuşuncaya kadar gözlerini tasvirden ayırmıyordu. Köyün de, tekmil Toros dağlarının da en güzel kızı olduğu her yerde söyleniyordu. Uzun kirpikleri, kuğu boynu, gamzeli yanakları, iri ceren gözleri, usul boyuyla göreni alıyor sevdalara götürüyordu. Güldüğünde sıcacık gülüyor, konuştuğunda sesi insanı büyülüyordu. Hürü Anaya göre Gül Emine Seyrandan da daha güzeldi. Keski Seyran yerine bu gül Emine gelinim olsaydı, oğluma da böyle bir güzel yakışırdı, diye düşünüyor, böyle düşündüğü için de, ona o kadar iyi davranmış Seyrandan hemen utanıyor, düşünceyi kafasından kovuyordu.

İlk günler Adem Babamızla Havva Anamız herkese olduğu gibi Gül Emineye de şaşırtıcı geldi, öbür kızlarla kadınlarla birlikte o da utangaç, onların çırılçıplak, her bir yerleri ortada hallerine o da güldü, sonra da çok şaşırdı. Sonra da, cennette onlardan başka kimse olmadığını, onun için, bu yüzden böyle anadan doğma dolaştıklarını Hürü Anadan öğrenince alıştı. Yalnız Adem Babamızın o şeyi o kadar kocamandı ki şaşırmaktan kendini alamadı. Havva Anamızınki de kabarmış, ağzını bir gül gibi açmış, Adem Babamızı, ya da başka bir erkeği, başka bir erkek yoktu ki, bekliyor, bekledikçe de gerinerek kemikleri çatırdıyordu. Bir süre sonra Gül Emine Anamızın aşktan kıvranan iniltilerini duydu. Onunla birlikte o da kıvranarak inledi. Adem Baba buna dayanamadı, yerinden kıpırdadı, önündeki yeşil pembe uzunluk kalktı, şişti. Havva Anamıza yaklaştı. Havva Anamızın orası gül gibi açtı. Biribirlerine kapandılar. Evde kimse yoktu, Emine gitti kapıyı örttü, geldi yerine oturdu, gözlerini yumdu, o da kendi üstüne kapandı. Ademle Hav-vanın iniltileri bütün evi aldı, Gül Eminenin iniltilerine, kıvranmalarına, gerinmelerine karıştı. Adem Babamız Havva Anamızdan ayrıldı, geldi Gül Emineye sarıldı, Gül Emine de kaşla göz arasında soyundu, kendisini Adem Babamıza bıraktı. Onları seyreden Havva Anamızdan utanmayı aklından geçirmeden. Kendinden geçti, bir tat cennetine girdi çıktı.

441

Bundan sonra Gül Emine her gün Hürü Ananın evini gözledi, o, evden çıkınca eve daldı, ya da eve girip Hürü Ananın komşulara gitmesini bekledi. Yalnız kalınca da gözlerini yumdu. Artık Adem Babamız, Havva Anamıza gitmeden, doğrudan ona geliyordu. Bu iş başladıktan on gün sonra da Havva Anamıza öyle bir düşman kesildi ki, Adem Babamızın da birlikte yok olacağını bilmeseydi, onu paramparça edecekti. Gül Emine Adem Babamıza karasevda bağladı. Nereye gitse, ne yapsa onu aklından silemiyor, gece olsun, gündüz olsun dayanamayıp Hürü Ananın evine koşuyordu. Gece karanlığında, tasviri göremeyince gidiyor, soğuk camı elleriyle okşuyor, böylece de, birazıcık olsun, özlemini dindiriyordu. Onun bu hallerini gözden kaçırmayan Hürü Ana, ona hoşgörüyle, anlayışla gülümseyerek, “Kız fallik, sen Adem Babamıza karasevda bağlamışsın, haberin var mı?” diyordu. “Ah gençlik, ah,” diye de iç geçiriyordu.

Bu durum ne kadar sürdü, ne Gül Emine bunun farkındaydı, ne de Hürü Ana. İkisi de bunun doğallığına alışmışlardı. Köyde usuldan usula da, ucundan kıyısından, belli belirsiz, herkes biribirinden saklayarak dedikodulara başlamıştı. Bunu sezen Gül Emine de Hürü Ananın evine gitmeyi sey-rekleştirdi. Sonunda da, dedikoduların önünü almak için eve büsbütün gitmemeye başladı. Ama yerinde duramıyor, sevdasını yenemiyordu. Ona artık uyku dünek yoktu. Böyle deli divane dolaşırken yöresine bakmaktan başka bir umar bulamadı. Köyün bütün delikanlıları ona karasevdalıydı. Bunu düşününce sevindi. Her birisini teker teker gözden geçirdi. Öteki köyden Selim geldi gözlerinin önüne. Onu beğendi. Uzun boylu, geniş omuzlu, mavi gözlü, kıvırcık saçlı, sarı burma bıyıklıydı. Onu bulması gerekti. Köyüne haber gönderdi. Selim Memedlere karışmış, yedi Memed olmuşlar, silahlanmış dağa çıkmışlardı. Onu üç gün içinde buldurdu. Delikanlı geldi, Alıçlı koyaktaki nar bahçesinde buluştular. Gül Emine soyundu, gözlerini kapadı, üstüne Adem Baba geliyordu ki, göğsüne bastı tekmeyi, Selimi üstüne çekti. Yumuşak otların üstünde bir gün, bir gece seviştiler. Gül Emine otların üstüne, yorgun, serildi kaldı.

442

Ertesi ikindi Gül Emine köye döndü, doğru Hürü Ananın evine geldi. Hürü Ana evdeydi, onun yüzüne bakınca her şeyi anladı. Kız doğru Adem ile Havva Anamızın tasvirine gitti, bir süre onları gözden geçirdi, ardından da resmi duvardan aldı, var gücüyle yere çaldı. Cam resim paramparça oldu, kırıklar bütün eve dağıldı. Hürü Ana buna hiç ses çıkarmadı. Öteki onun yüzüne bile bakmadan çıktı evine gitti, evden çeyiz bohçasını aldı, onu narlıkta bekleyen Selime koştu, kavuştular, el ele tutuşup Selimin köyünün yolunu tuttular.

Köylüler onun kaçtığına, en güzel kızlarının başka bir köyün delikanlısına vardığına aldırmadılar ama, Adem Babamızla, Havva Anamızı tuz buz edişine çok içerlediler.

443

21

Taşkın Halil Beyin evi Bayramoğlunun da karargahı olmuştu. Gidenler, gelenler, haber getirenler… Ev, bir arı kovanı gibi işliyordu, çok sıkı bir ödev ayrımı yapılmıştı. Yüzbaşının, Muallim Rüstem Beyin, Molla Duran Efendinin, Zülfünün, Topal Alinin, öteki kasaba ileri gelenlerinin her birisinin ayrı ayrı önemli işleri vardı. Bunların arasında Murtaza Ağa kan tere batmış koşturup duruyor, bütün işlere yetişmeye çalışıyordu.

Bayramoğluyla Arif Saim Bey bir dakika bile biribirlerin-den ayrılmadan o gün bugündür gece gündüz düşünüyorlar, bu iki eski dağ adamı, bu iki eski kurt, aşkla şevkle İnce Memede tuzak üstüne tuzak hazırlıyorlardı, öylesine hazırlanıyorlardı ki, hiçbir adımlarını, hiçbir kurşunlarını boşa atmayacaklardı. Dağdan aldıkları haberlere bakılırsa, İnce Memed daha şimdiden avuçlarının içindeydi. Bu durumda, kuş olsa da, onun Bayramoğlunun elinden kaçıp kurtulmasının mümkünü yoktu.

Arif Saim Bey önce Sarı Sultanoğlunu çağırdı. Sarı Sulta-noğlu Taşkın Halil Beyin avlusuna altmış beş, dişlerine kadar silahlanmış atlıyla geldi durdu. Onu bizzat, konaktan, altın başlı bastonuna çöke çöke inerek Arif Saim Bey karşıladı. Sarı Sultanoğlu onun geldiğini görünce bir delikanlı gibi attan atlayarak huzuruna vardı, kucaklaştılar. İki eski arkadaş, uzun uzun sarmaşarak hasret giderdiler.

“İşte bunların her birisi yüz İnce Memede bedeldir, amma-velakin…”

444

Atlılar atlarından insinler, dinlenmeye çekilsinler, diye buyruk verdiler.

Merdivenleri kol kola çıktılar. Yukarda, odanın kapısında Bayramoğlu onları bekliyordu. Sarı Sultanoğluyla el sıkıştılar. Bayramoğlu eşkıyalığının ilk yıllarında onun evini basmak istemiş, ona, altın göndersin, diye haberler göndermiş, Sarı Sultanoğluysa geleceği varsa, göreceği de var, buyursun gelsin, kendi elimle vereyim ona altınları, diye meydan okumuş, Bayramoğlu da onun üstüne gitme yürekliliğini bir türlü gösterememişti.

“Benim adamlarımın ne biçim bir insanlar olduklarını Bayramoğlu da bilir. Her birisi bir kartal gibidir. Her birisinin boynunda en az üç kişinin kanı vardır. Nişancılıklarına gelince gökteki turnayı düşürürler. Bayramoğluna sor istersen Bey, o Bayramoğlu ki, yüzüne demek gibi olmasın, şimdiye kadar To-ros dağları bir Bayramoğlu daha görmedi. Bundan önce de, sen de biliyorsun Bey, Bayramoğlu gibi bir eşkıya gelmemişti Toro-sa, belki de dünyaya… O bile benim üstüme gelememişti.”

“Doğrusu gidemedim,” diye güldü Bayramoğlu. “Korktum doğrusu.”

“Sen hiçbir şeyden korkmazdın… Korkmazdın ya, düşündün.”

“Doğrusu düşündüm,” dedi Bayramoğlu.

O çocuksu, o genç bir kız kadar utangaç Bayramoğlu gitmiş, yerine sivri yüzü, çekik, kısılmış, kurnaz tilki gözleriyle, kartal burnu, burma bıyıklarıyla, her zaman buyurmaya hazır keskin duruşuyla bir başka insan, bir başka, yırtıcı yaratık gelmişti.

“Ama İnce Memed, o konağı, Dulkadiroğlu Sarayını bastı,” dedi Arif Saim Bey. Koltuğu gösterdi, Sarı Sultanoğlu elini dizlerinin üstüne bastırarak oturdu. Arkasından da, onun yanı başına Bayramoğlu geldi yerleşti. Arif Saim Bey de karşılarına geçti. Kahveler söylendi.

“İnce Memed… Ne kadar da yürekli bir adammış. Bayramoğlunun, yıllar yılı isteyip de yanına yaklaşamadığı sarayımı bastı.” Sesine iyice alaylı bir hava verdi, “Bu İnce Memed de neyimiş böyle, belki de Zaloğlu Rüstemdir.”

445

“Yaptıklarına bakılırsa Rüstemdir,” diye onu onayladı Arif Saim Bey… Sonra birden ciddileşti, Sarı Sultanoğlunun gözlerini buldu, “Ama sen, İnce Memed seni soyduktan sonra, şu aşağıdaki yiğitlerini İnce Memedin üstüne gönderdin değil mi?”

“Gönderdim,” dedi gözlerini yere indirerek Sarı Sultanoğlu.

“Kaç kere bozdu senin şu yiğitlerini İnce Memed, kaç kişini öldürdü?”

“On altı,” dedi boynunu bükerek San Sultanoğlu.

“Eeeeee, hani senin yiğitler?”

“Bir sırrı hikmet var bu işte.”

“Ben sır falan anlamam San Sultanoğlu. Adam düpedüz cesur, güçlü kuvvetli. Sen onunla başa çıkamadın.”

“Çıkamadım Bey. Bunu itiraf etmek mecburiyetindeyim. Onunla bu durumda kimse de başa çıkamaz. Eğer bir kişiyle bu dağlarda ben başa çıkamamışsam, kendi dağlarımda, bu demektir ki onunla kimse başa çıkamayacak.”

“Bayramoğlu da mı?” diye şaşkınlıkla sordu Arif Saim Bey.

“Bayramoğlu da,” dedi, çok serinkanlı, Sarı Sultanoğlu.

Kahveler geldi. Aralarında derin bir sessizlik oldu. Bir süre kahve höpürtülerini dinlediler.

Kaşlarını çatan Arif Saim Bey:

“Neden imiş o?” Sesinden çok kızdığı belli oluyordu.

“Çünkü Bey, onun parmağında Ocak Yüzüğü var. Kırkgöz Ocağının yüzüğü…”

“Olabilir.”

“Çünkü Bey, o, Selahaddini Eyyubi Hazretlerinin Haçlı ordularıyla savaşırken giydiği gömleği giyiyor. Çünkü Bey, Kırkgöz Ocağı bugünlerde gömlek fabrikası gibi çalışıyor. O gömleklerden her Memede bir gömlek dikiliyor.”

“Olabilir.”

“Çünkü Bey, ben önceki gün bizim oralardan ayrılırken İnce Memedin atı ala şafakta konmuş bir bulutun sırtına kişniyor, dağ taş yankılanıyordu.”

“Olabilir, hepsini duydum, biliyorum.”

“Çünkü Bey, ben adamlarımı İnce Memed üstüne gönderdiğimde, adamlarımın yolunu Memedler kesti. Her çete yedi Memedden teşekkül ediyor. On altı adamımı, daha İnce

446

Memedin izini doğrultamadan bu Memedler öldürdü. Kaç tane Memed çetesi olduğu da bilinmiyor. Çünkü Bey, sana gerçeği söyleyeyim, biz bu İnce Memedi bu Torosun elinden zor alırız. Çünkü Bey, bütün Alevi Dedeleri, bütün Sünni İmamları, bütün kızlar, kadınlar ermiş saymışlar İnce Memedi. Çünkü Bey…”

Arif Saim Bey patladı:

“Yani sen bana diyorsun ki, sen burada durma, ne Sarı Sultanoğlu, ne Bayramoğlu, ne Arif Saim, hiçbirimiz beş para etmeyiz, sen çek Ankaraya git, Mustafa Kemal Paşaya söyle, ordu çeksin Toroslara.”

“Estağfurullah Bey.”

“Estağfurullahı mestağfurullahı yok. Sen öyle bir manzara çizdin ki başka hiçbir yol bırakmadın.”

Epeydir gerilmiş bekleyen Bayramoğlu:

“Sarı Sultanoğlu,” dedi göğsünü kabartarak, “dediklerinin bir kısmı doğru, köylü ona tapınmış. Atı da Toros dağlarının üstünde her şafak vakti kişniyor. Unutma ki bir zamanlar, bizim de atımız kişnemişti.”

Böyle konuşması için Bayramoğlunun çok öfkelenmesi gerekti. Sarı Sultanoğlu ileri gittiğini anladı.

“Doğru, kişnemişti.”

“Bizim parmağımızda da yıldırım taşlı o yüzük vardı.”

“Amenna vardı.”

“Biz de giydik Selahaddini Eyyubinin gömleğini.”

“Giydin…” Kendini tutamayan Sarı Sultanoğlu, “giydin de, onun için yaşıyorsun işte ya…” dedi gülümseyerek.

“Allahmı seversen Sarı Sultanoğlu sen bütün bunlara inanıyor musun?” diye sordu Arif Saim Bey.

“İstersen inanma…” diye Sarı Sultanoğlu elini dışarıya, karşı dağlara doğru uzattı. “İstersen inanma, bütün bu dağlar inanıyor.”

“İnansınlar,” diye dişlerini sıktı Bayramoğlu, “ben onlara, çok uzak değil, yakında gösteririm. Onlara Hanyayı da, Konya-yı da öğretirim.”

“İnşallah,” diye içini çekti Sarı Sultanoğlu, “İnşallah dediğin olur. Biliyorum, sen Bayramoğlusun, öylesi çocuklar, Haz-

447

reti Ali olsalar da… İşte biz de sana yardıma geldik, bütün varımız yoğumuzla…”

“Sağ ol,” dedi Bayramoğlu bıçak gibi yüzüyle.

Arif Saim Bey düşünceli ayağa kalktı, karşı salonda bekleyen kasaba ileri gelenlerini çağırdı. Sarı Sultanoğluyla hepsi tanışıyordu. Onun gelmesine de, Bayramoğlunun İnce Memedin takibine çıkacağı kadar sevindiler.

Sarı Sultanoğlundan sonra Kederoğlu geldi. Ovada çok toprakları vardı. Soylu atlar yetiştirir, çeltik ekerdi. Arkasında dokuz köylük bir aşireti vardı. Onun da evinde kapı gibi bir fermanla bir soyağacı asılıydı. Tıpkı tıpkısına Sarı Sultanoğlun-dakilere benziyordu. Kederoğlu soyunun tarihini çok iyi biliyordu. Oğuzların Bozok kolunun Beyleriydi dedeleri. Dulkadi-roğulları derlerdi bunlara. Ortadoğunun en güçlü hükümdarlıklarından birisini bin üç yüz otuz dokuz yılında kurmuşlardı. İlk Beyleri Karaca Beydi. Adıyaman, Malatya, Harput, Antakya, Maraş, Antep, Samsat, Zülkadriye, Antakya Beyliği sınırları içindeydi. Beylik, bin beş yüz yirmi birde son Beyleri Ali Beyin ölmesiyle Osmanlının eline düştü ve son buldu. Ve üç yüz yılda ne olduysa oldu, Dulkadiroğullarınm namı nişanı silindi. O soydan hiçbir kişi kalmadı. Sağda solda, ben Dulkadiroğlu so-yundanım, diyen birkaç kişiden başka. Onların da ellerinde ne soyağaçları, ne de şecereleri vardı. Ama sonraları Toroslarda çok Dulkadiroğlu çıktı ortaya. Her zengin olan, her adamım, diyen kendisini Dulkadiroğlu saydı. Maraşta ünlü bir Hoca, Molla Tahsin vardı. Şam Medresesinde okumuş, hattat olmuş, gelmiş yurdu Maraşa yerleşmişti. Hat sanatı eski hükmünü yitirdiğinden Molla Tahsin Efendi geçinmenin, hem de zengin olmanın yolunu aramış, bulmuştu. Her on beş altını bastırana bir Dulkadiroğlu soyağacıyla, Padişahtan yaldızlı, tuğralı bir ferman veriyordu. Tahsin Efendi o kadar çok Dulkadiroğlu soyağacı, o kadar çok Padişah fermanı yazdı ki, Toroslarda Dulkadiroğlu soyundan geçilmez oldu. İşte bu, aslında Dulkadiroğlu olan Kederoğlunu da İnce Memed bir hafta önce soymuş, kese kese küflü altınlarını almıştı. Onun ardından Gündeşli ovasından Karaca Bey geldi. Karaca Bey Dulkadirlinin ilk Beyinin adıydı. Maraş altındaki Gündeşli ovasının yarısı onundu. Çok

448

at, çok tosun, çok koyun yetiştirir, Halebe, Şama götürür satardı. Altınının çokluğuyla ünlüydü. Onun da evinde Dulkadiroğlu soyağacıyla Padişah fermanı vardı. Yalnız onun soyağacı herkesinkinden daha yaldızlı, daha büyüktü. Fermandaki tuğra da bir cennet bahçesi gibi çiçeklerle donatılmış, yazılar altın varakla yazılmıştı. Belki bir okka altın sıvamıştı Tahsin Efendi fermana. Sonra başkaları geldiler. Arkalarında aşiretleri, yanlarında silahlı adamları olan ağalar, beyler, zenginler. Çoğunu da İnce Memed soymuş, onlardan aldıklarını babalan cephede kalmış genç kızlara, delikanlılara düğün hediyesi olarak dağıtmıştı. İnce Memede ateş püskürüyorlardı.

Bayramoğlundan sonra eşkıya Kör İbrahimi de çağırdılar. Yıllarca dağlarda gezmiş, Toroslarda, Çukurovada namı yürümüş, sonunda bir gün gelmiş karakola teslim olmuş, Anavarza ovasından toprak almış, dört karıyla evlenip çoluk çocuğa karışmıştı. Uzun Cabbar da geldi Bayramoğluna katıldı. Horoz Ramo da Bayramoğlu çetesindendi. Soyduğu ağaları, beyleri, zenginleri çırılçıplak ettikten sonra yere yatırır, üstlerine çıkar, kanat çırpa çırpa horoz gibi öterdi. Ol sebepten adı horoza çıkmıştı. Çiçekli Nuri de geldi. O da eski bir eşkıyaydı ve zalimli-ğiyle ünlüydü. Torosu titretmişti. Ondan söz ederken köylüler, Allah sevdiği kulunu onun eline düşürmesin derlerdi.

Daha, dağlardan, Çukurovadan, Maraştan, deniz kıyısından çok kişi geldi. Arif Saim Bey işini sağlam tutuyordu. İlk vuruşta, sessiz sadasız, İnce Memedin işini görmeliydi, bu kadar ayyuka çıkmış İnce Memed yitip gitmeli, namı nişanı ortadan silinmeliydi.

Uzun bir araştırmadan, soruşturmadan, planlardan, tasarımlardan sonra Bayramoğlu dağlara doğru yola çıktı. Yanında Topal Ali, İnce Memedi çok iyi tanıyan onun arkadaşı Cabbar ve öteki eşkıyalar vardı. Sarı Sultanoğlunun, öteki ağaların, beylerin adamları, ovadan, dağlardan gelen gönüllüler, her birisi İnce Memedin kanına susamıştı, onu öldürecekler ve namları kıyamete kadar yürüyecekti, onlar da Bayramoğluna katıldılar.

Bayramoğlu, Topal Ali, Rüstem, Kör İbrahim atlı, ötekiler yayaydılar.

449

¦

Kasabayı çıkar çıkmaz ilk haberciyle karşılaştılar. İnce Me-med, üstüne Bayramoğlunun asker çektiğini haber almış, Kırk-suya doğru çekilmişti. Çok geniş, sağlam bir haberci ağı kurmuşlardı. Bayramoğlu her haberciyle teker teker konuşmuş, onlarla enine boyuna uğraşmıştı. Habercilerin içinde İnce Me-medin de adamları olabilir, onu yanıltabilirlerdi. Eşkıyalığında, kendi adamlarıyla karşısındakileri çok yanlış yollara göndermişti. Bu dağdaki her canlı göz İnce Memedin gözüydü, her canlı kulak onun kulağıydı. Eğer İnce Memed istemezse, onunla, yıllarca bu dağlarda gezse de karşüaşamazdı. Ama gene de belli olmazdı. Onun kurduğu haberci ağı kadar bir ağ da Bayramoğlu kurmuştu. İnce Memed, bu kadar can yakmış, bu kadar insan öldürmüş, bu kadar ev basmış, soymuştu. Çok da gençti ve burnu da havadaydı. Kendisini Köroğlu, Çakırcalı, Karayılan sanıyordu. Kimseden de korkmuyor, kendisini öyle fazla saklama gereğini duymuyordu. Köylüye de, her birisi Memed olmuş delikanlılara da fazla güveniyordu. Oysa, o Me-medlerin içinden öyle kaypak Memedler çıkardı ki İnce Memedin şaşkınlıktan dudakları uçuklardı. Bayramoğluna göre insan, bu dünyada yalnız be yalnız kendine güvenmeliydi. Yüzyıllardır, üstlerinden zulümler, işkenceler, savaşlar, salgınlar geçmiş köylüler öylesine kaypaklaşmışlardı ki elle tutulacak yerleri kalmamıştı. Bilselerdi ki yarın İnce Memedle Bayramoğlu karşılaşacak, bu karşılaşmada da İnce Memed yenilecek, daha Bayramoğlu yetişmeden İnce Memedi haklarlar, kellesini de bir sırığa geçirip, alır getirir Bayramoğluna verirlerdi. Eğer köylü insan gibi insan olsaydı, Bayramoğlu hiç dağdan iner miydi? Niçin bu kadar asker, gönüllü takmıştı Bayramoğlu arkasına? On beş yirmi kişilik bir eşkıya çetesi için bu kadar kalabalık çok değil miydi? Kendi yanındakilerden başka Yüzbaşı Faruk komutasında iki bölük, Teğmen İzzet Nuri komutasında iki bölük, Yüzbaşı Gavur Ali komutasında iki bölük dağlara doğru yol almışlardı. Eşkıyayı yakalamak için böylesine büyük kalabalıklarla onların üstüne yürümek yanlıştı. Eşkıyayı avlamak için seçme elli kişilik bir güç yeterdi. Ama Arif Saim Bey de, Bayramoğlu da bu kalabalıklardan başka bir şey, Toros köylülerinin gözlerini korkutmayı umuyorlardı. Halkı böylesine

450

bir kalabalık candarmayla, gönüllüyle, Bayramoğluyla korku-tabilirlerse gerisi kolaydı. Köylüler de hep candarma, asker kalabalığından korkmuşlardı. Çünkü yalnız, üstlerine gelen yer götürmez asker onları yenebilmişti.

Bir akşamüstü Çiçekli köyünün altındaki düzlüğe geldiler, tüfek çatıp çadır kurdular. Koyunlar, boğalar, koçlar kestiler, tepeleme pirinç pilavı yığıldı ortaya, yediler içtiler. Bayramoğlu askerlerinin, öteki askerlerin bütün giderlerini gelip kasabaya birikişmiş ağalar, beyler veriyorlardı. Arif Saim Beye göre, bu askerler devleti değil, onları korumak için canlarını tehlikeye atıyorlardı. Onlar da hiç olmazsa giderleri çeksinlerdi. Beyler, ağalar da onun bu önerisini seve seve yerine getirdiler.

Orada, Çiçekli köyünün alt başındaki düzlükte üç gün kaldılar, köyün üstüne harman gibi közlerde kızarttıkları etlerin yağlı, iştah açıcı dumanlarını savurdular. Bu üç gün üç gece içinde köyden bir tek kişi çıkıp da onlara, bir, hoş geldiniz, demedi. Nereden gelip nerelere gidiyorsunuz, diye sormadı. Herkes evine kapanmış, köyün ortasındaki alanda kimsecikler gözükmüyordu. Bayramoğlu bu işe şaşmış da kalmıştı. Sonunda dayanamadı, köye adam gönderip Sarı Çavuşu çağırttı. Sarı Çavuş onun eski arkadaşıydı ve onunla çok sevişirlerdi. Sarı Çavuş gelen adama, “Git selam söyle o Bayramoğluna, benim yüzüme bakacak yürekliliği nereden almış ki o? Asker kaçağı Arif Saimden almış olmasın? Git selam söyle Bayramoğluna, benim onun yüzüne bakacak gözüm yok.”

Bayramoğlu birkaç adam daha gönderdi köye, Sarı Çavuş diretiyordu. Şortunda edemedi Kürt Rüstemi gönderdi ona Bayramoğlu. Sarı Çavuş Rüstemi çok severdi. Onun yüzüne bile kaşını kaldırıp bakmadı. Onunla bir tek sözcük bile konuşmadı. Kürt Rüstem onun yanında bekledi, bekledi, sonunda edemedi, yıkılmış, bitkin Bayramoğluna geldi:

“Benimle bir tek söz bile konuşmadı. Yüzüme de bakmadı. Bana köpeğe bakar gibi bile bakmadı. Taş kesilmiş ocağın başında öyle oturdu kaldı.”

“Ben gidiyorum o Sarı Çavuşa,” diye öfkeyle ayağa fırladı Bayramoğlu, atına atladığı gibi köyün yolunu tuttu. Onunla birlikte Rüstem de geliyordu.            ORHAN KEMAL

İL HALK KÜTÜPHANESİ

451

Attan İner inmez kapıyı açıp içeriye girdi: “Sarı Çavuş!” diye bağırdı. “Aşk olsun sana Sarı Çavuş, böyle miydi seninle kavli kararımız, böyle miydi seninle arkadaşlığımız, kardeşliğimiz böyle miydi seninle…”

Sarı Çavuş ocağın karşısına, eski bir kıl çulun üstüne bağdaş kurmuş oturmuş, kamburunu çıkarmış, gözlerini önündeki közlere dikmişti. Sanki içeri girenleri duymadı. Yerinden de hiç kıpırdamadı. Başını çevirip de ona bakmadı. Yalnız sırtı biraz daha kamburlaştı.

“Sarı Çavuş, ben geldim, ben Bayramoğlu.” Sarı Çavuşun sırtı iki kez kalktı, indi. Bayramoğlu tepeden, alaycı, şaşkın: “Sarı Çavuş, evine Tanrı konuğu geldi, anlamadın mı?” Gene en küçük bir kıpırtı yoktu Sarı Çavuşta. Bayramoğlu Bayramoğlu oldu olalı hiç böyle bir iş gelmemişti başına. Böylesine onuruna düşkün bir kişiyi bak hele Sarı Çavuş ne hale getirmişti. Onu şimdiye kadar hiç kimse böyle karşılamamıştı.

“Tanrı konuğu dedik, seni deyi evine geldik. Ya anlamadın ya da sen bir iyice bunamışsın koca köpek.”

Bu sözleri duyar duymaz Sarı Çavuş, bir ok gibi yerinden fırladı, geldi Bayramoğlunun karşısına dikildi:

“Ben değil, sen bunamışsın,” dedi acı acı gülümseyerek. “Şu koca Bayramoğluna bakın hele, bir zamanlar bastığı toprağı titreten, bir şahin kadar onurlu olan, Allanın aslanı Ali gibi gürleyen, fakir fıkaranın ekmeği olan, bütün dağların, aşağıdaki ovaların üstüne titrediği, gözünden esirgediği, şu koskoca Bayramoğluna bakın hele, Ağalara, Beylere zağar olmuş da İnce Memedin üstüne Sarı Sultanoğlunun, Kamberoğlu zaliminin, Kederoğlunun, Kadıoğlunun askerini çekmiş de dağlara çıkmış. İnce Memedi yakalayacak da, onun derisini yüzecek, gözlerini oyacak, sonra da götürecek Sarı Sultanoğluna teslim edecek… Keski ben öleydim de Çanakkalede, denizdeki vapurlar bir top güllesiyle göğe çıkarken, bu günleri, Bayramoğlunun bu hallerini görmeyeydim. Kurt kocayınca köpeklere maskara olurmuş. Keski Bayramoğlunun kocadığını görmeseydim.”

Geldi, kocaman elleriyle Bayramoğlunun yakasına yapıştı-Gözlerinin içi yaşla dolmuştu. Zangır zangır titriyordu.

452

“Nereye gidiyorsun Bayramoğlu?” diye sordu, gözlerini onun gözbebeklerinin içine dikerek, “nereye, İnce Memedi öldürmeye mi gidiyorsun? Yok Bayramoğlu yok, sen İnce Memedi öldürmeye gitmiyorsun, sen kendi gençliğini öldürmeye gidiyorsun. Sen Bayramoğlunu, Köroğlunu, Karayılanı, Sen Haz-reti Aliyi öldürmeye gidiyorsun. Sen zulme karşı ayağa kalkmış bütün yürekleri öldürmeye gidiyorsun. Sen insanlığı, sen Toros dağlarını öldürmeye gidiyorsun. Şimdi yüzüme bakacak gözün var mı senin, söyle koçyiğit Bayramoğlu? Bak, Bayramoğlu sana ne diyeceğim, sen öldündü ya, sen çekilip gittindi ya, bu Toroslar hep senin türkülerini, destanlarını söyledi. Hep Bayramoğlu halaylarını çekti. Bundan sonra o destanları, türküleri, halayları bir başkasına, İnce Memedi, Bayramoğlunu öldürmeye kalkmayanlara verecekler. Bayramoğlunun namını nişanını hem bu dünyadan, hem de yüreklerinden sökecek atacaklar. Duydun mu söylediklerimi?”

Önünden çekildi, dışarıya çıktı. Dışarda parlak bir güneş vardı. Buz gibi de dağlardan aşağıya bir yel esiyordu. Sarı Çavuş gitti, küskün, avlunun köşesindeki ceviz ağacının altındaki tahta sedirin üstüne çöktü, yönünü de çadır kurmuş Bayramoğlu ordugahına döndü. Bayramoğlu içerden yalpalayarak çıktı, geldi, bir an Sarı Çavuşun önünde durdu. Sarı Çavuş kasketinin siperliğini tam gözlerinin üstüne indirmiş, gözlerini, yüzünün yarısını kapatmıştı. Bayramoğlu, ona doğru birkaç adım attı, sonra durdu, bir şeyler söyleyecekti vazgeçti, geriye döndü. Ayaklan ayaklarına dolaşıyor yalpalıyordu. Atının dizginini Kürt Rüste-min elinden aldı, bacakları titriyordu, bu durumda ata binemezdi. Yüzü kararmış, alnı kırışmış, dudakları sünmüştü. Başı önünde, atını ağır ağır çekerek askerlerinin arasına döndü, kendisini çadıra dar attı. Rüstem de geldi yanına oturdu.

“Sarı Çavuş haklı,” dedi Bayramoğlu, “biz gençliğimizi öldürüyoruz. Biz başkaldıran, bir gül gibi açılmış kendi yüreğimizi koparıyoruz. Sarı Çavuş gene de iyi arkadaş imiş, yüzüme, haktuuuu, deyip de tükürmedi. Şu benim yüzüm, kendi yüreğini sökmeye giden yüzüm tükürülecek yüz.”

“Biz ikimiz şu dağlara attığımız tohumların güne karşı açmış taze çiçeklerini talana gidiyoruz. Elimizden silahımızı bı-

453

Taktığımızda keski ölseydik,” diye hayıflandı Kürt Rüstem. “Olan oldu. Başımıza bu işler de geldi.”

“Artık dönemeyiz, değil mi Rüstem?”

“Dönemeyiz Ağam.”

“Dönsek ne olur?”

“Dönsek derler ki koskocaman Bayramoğlu İnce Memed adındaki çocuğun üstüne gitti de korkusundan yüz geri etti, derler. Sen buna dayanamazsın. İşte senin için gerçek ölüm bu olur. Kimse bilmez ki biz ince Memede, gençliğimize, dağlara attığımız tohumun taze çiçeğine kıyamadık. Kimse bilmez ki Bayramoğlu kendi gençliğini öldürmektense kendini öldürdü.”

“Kimse bilmez,” dedi Bayramoğlu. “Demek kader yolumuzu böyle çizmiş, İnce Memedi yakalamak bize düşmüş.”

Bayramoğlu gözlerini çadırın kapısından gözüken uzaktaki yüce dağın karlı doruğuna dikti, daldı gitti. Başını çevirdiğinde gözleri yaş içinde kalmıştı. Yüzü gerilmiş, yüz çizgileri keskinlemişti. Kendi kendine konuşur gibi:

“Keski ilk çarpışmada İnce Memed bizi vursa da, biz de bu alçaklıktan kurtulsak,” diye söylendi Bayramoğlu.

“Keski,” diye bağırdı Kürt Rüstem.

Bayramoğlu eskiden bir köye, bir kasabaya inmeyegörsün, köy, kasaba bayram yerine döner, onu görmek için insanlar yollara dökülürlerdi.

Bayramoğlu Çiçekli köyünden kalktı. Çadırları muhtara bıraktılar. Çadırlar ağırlık oluyordu, artık köy evlerinde konaklayacaklardı.

Bir gün, bir gece yol gittiler. Yolda, haberciler durmadan haber getiriyor, Bayramoğlu atının üstüne yumulmuş, derin bir düşünceye gömülmüş, getirilen haberler onu ilgilendirmiyor-casma dinliyor, atma yol veriyordu.

Önlerindeki dağı aşınca sağdaki koyakta bir köy gördüler, atları da, kendileri de yorulmuş, acıkmışlardı. Köyden duman tütüyordu. Ortayerinde ulu üç çınar ağacı dikili bir alan yemyeşil gözüküyor, yeşilliği dümdüz, ağaran, köpüklenen küçük bir dere ikiye ayırıyordu.

Köye yöneldiler. Onları gören köylüler kaçıp evlerine sığınıyorlardı. Bu da zaten işkilli olan Bayramoğlunun gözünden

454

kaçmıyordu. Muhtarın evini sordular, büyük, eski bir konaktı. Avlusuna geldiler, beklediler, kimse dışarıya çıkıp onları karşılamıyor, Bayramoğlunun şaşkınlığı gittikçe artıyordu. Bu yaşına gelmiş başına böyle işler gelmemişti.

Horoz Ramo bağırdı:

“Bu konakta kimse yok mu?”

Sesi çok gür ve öfkeliydi.

Ramo birkaç kere daha bağırdı, evden ses şada gelmedi. Kapılar kilitliydi.

“Kapıları kırın,” diye, yılan ıslığı bir sesle buyurdu Bayramoğlu.

Birkaç kişi birden yüklenince bütün kapılar açıldı. İçerden çok yaşlı, uzun ak sakallı bir adam çıkardılar. Adamı sakalından tutmuşlar çekiyorlardı.

“Bırakın onun sakalını,” diye buyurdu Bayramoğlu adamı görünce, kim olduğunu anlayınca tepeden tırnağa öfkeye kesti. Onunla birlikte altındaki atı da öfkeden titriyordu. Bu gelen yaşlı adam, Paşa Ahmet onun çok eski, yakın bir arkadaşıydı. Aşağıdaki ovada geniş bir çiftliği vardı. Dulkadirli soyundan olduğunu, bu dünyada yalnız kendisinin Dulkadir-liden geldiğini, ötekilerin hepsinin yalancı olduklarını kitaplara, soy kütüklerine, fermanlara dayanarak önüne gelene anlatmaya çalışıyordu. O gün bugündür de bunu kimseye anlatamamış, bu dağlarda, ovada Dulkadirli soyundan gelen soy kütüklü, altın varak fermanlı kişiler çoğaldıkça çoğalmıştı. Buna dayanamayan Paşa Ahmet de mitili barhanayı toplamış, soyunun köyüne, eski baba konağına dönmüş, köyün de muhtarlığını almıştı. Onun bu köyde olduğunu, işte bu yüzden Bayramoğlu bilmiyordu.

“Ahmet Paşa, beni tanımadın mı?”

Sesinden öfke taşıyordu.

“Tanıdım,” dedi Paşa Ahmet kırgın bir sesle. “Sen Bayra-moğlusun, seni ben nasıl tanımam?”

“Adam Bayramoğlunu böyle mi karşılar?”

Paşa gülümsedi:

“Var git yoluna Bayramoğlu,” dedi Paşa Ahmet, “var git yoluna. Seninle içilmiş kahvemiz, yenilmiş yemeğimiz var. Var

455

git yoluna Bayramoğlu. Sen Bayramoğlu gibi Bayramoğluysan var git yoluna. Bizimle uğraşma. Var git de İnce Memedi öldür. Var git yoluna eski arkadaşım, kartal gibi onurlu, şahin gibi atak, yiğitler yiğidi Bayramoğlu var git yoluna. Var git de İnce Memedi yakala, öldür.”

“Yahu Paşa Ahmet duydum ki İnce Memed senin evini de basmış, seni de soymuş, doğru mu?”

Paşa Ahmet başını kaldırdı, ilk olarak onun yüzüne, gözlerinin içine baktı, küçük yeşil gözlerini kirpiştirerek.

“Doğru,” dedi Paşa Ahmet, “İnce Memed evimi de bastı, ne kadar altınım varsa hepsini de aldı, aldı da babalan cephede kalmışlara verdi.”

Bütün hali tavrıyla, bunda ne var, der gibiydi.

Bir an karşı karşıya öyle durdular, bakıştılar. Sonunda Paşa

Ahmet:

“Var git Bayramoğlu, var git de İnce Memedi öldür. A.ma onu arkasından kurşunla. Senin gibi bir Bayramoğlunun şanına ancak böylesi yakışır,” dedi, acı acı gülümseyerek arkasını döndü, konağına girdi.

Ortalıkta kimsecikler yoktu. Birkaç çocuk ev köşelerinden boyunlarını uzatıp onlara bakıp bakıp kaçıyorlardı. Alanın bir ucuna yığılmış küllükte de horozlar ışıltılı tüyleriyle eşiniyorlar, küle batıp çıkıyorlardı.

Bayramoğlu bundan sonra birkaç eski arkadaşıyla daha karşılaştı. Hepsinin de tavrı Sarı Çavuştan, Paşa Ahmetten daha beterdi. Her sözleri Bayramoğlunun yüreğinde onulmaz yaralar açtı. Köylülerin ona karşı davranışları da, günler geçtikçe daha aşağılayıcı, tepeden, soğuk, alaycı oluyordu. Hiçbir köylü onunla candan, yürekten konuşmuyor, onu aşağılamak için de hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı. Bayramoğlu bu yaşta, o iki yüzlü, sürüngen saydığı köylünün başka bir yönünü daha öğrenmişti.

Soluk soluğa dağlardan yola bir haberci indi geldi: “Bayramoğlu, Bayramoğlu,” dedi, “tam üstündesiniz. Yüzbaşı Gavur Aliyle, Teğmen İzzet Nuri İnce Memed çetesini az ilerde çevirdiler. Yarım saat daha ilerlerseniz tam üstüne varır-

sınız.

456

Bu haberci Bayramoğlunun en güvendiği haberciydi. Eşkıyalığında Kurtuluş Savaşı günlerinde de bu kişi ona habercilik yapmış, hiçbir haberinde de yanılmamıştı.

“Onlar arkadan çevirdiler, siz de buradan giderseniz… İnce Memedi yakalarsınız.”

Bayramoğlunun yüzü sapsarı kesildi, yanındaki Topal Aliye baktı:

“Ne dersin Ali?”

“Doğru olamaz, benim sürdüğüm izler o yana değil…” Ters yönü gösterdi. “Eşkıyaların izleri bu yana gidiyor.”

Geriye, Topal Alinin gösterdiği yöne döndüler. Biraz sonra da Yüzbaşı Gavur Ali ve İzzet Nuriyle İnce Memed çetesinin çatışması başladı. Çatışma iki gün bir gece sürdü. Eğer, Bayramoğlu habercinin dediği yöne gitseydi İnce Memed çetesi dört bir yandan sarılmış olacak, ya kıskıvrak yakalanacaklar, ya da öldürüleceklerdi. Bu kadar büyük bir kalabalığı söküp çıkmaları olasılığı yoktu. Onları bu sefer Topal Aliyle Bayramoğlu kurtarmıştı.

Bu olaydan sonra İnce Memedin, Akçadağda olduğu haberi gelince, Bayramoğlu tam ters yöne Ahırdağına doğru yola çıkıyor, İnce Memed Konur dağdaysa, o, Feke dağlarına yöneliyordu. O, böyle yaptıkça da köylülerin ona ilgisi gittikçe artıyor köylüler onu yollara dökülerek davul zurnalarla, halaylarla karşılıyorlar, köy alanlarında, onun onuruna görkemli toylar, şölenler kuruyorlardı. Bayramoğlu o eski sevgiyle, dostlukla, umutla sarmalandığı günlerini yaşıyordu. Eski arkadaşları, dostları da ondan kaçmak değil, onu arayıp buluyor, kucaklayıp hasret gideriyorlardı.

Kış geldi çattı, Bayramoğlu bir kere olsun İnce Memedle karşılaşmadı. Oysa, Gavur Ali, İzzet Nuri, son günlerde gönderilen Yüzbaşı Halis Bey kumandasındaki candarmalar İnce Memed çetesiyle en az üçer kez karşılaşmışlar, onu kayıplar vererek, verdirerek ellerinden kaçırmışlardı.

Bayramoğlunun İnce Memedden kaçtığı aşağıda duyulmuş, Arif Saim Bey, ötekiler küplere binmişlerdi. Bundan sonra da Arif Saim dağlara, Bayramoğluna, alçaklığını yüzüne vuran mektup üstüne mektup göndermişti.

457

Bayramoğlunun İnce Memedle karşılaşmaktan korktuğu, karşılaşınca da bayrağını açarak ona teslim olduğu, İnce Meme-din de ona tepeden bakarak, bu yaşlı eşkıyayı öldürmeyip, aşağılayarak bıraktığı kasabada çalkalanıyor, bu da günü gününe Bayramoğlunun kulağına geliyordu.

Bir de her şeye karşın İnce Memedle karşılaşmayı, çarpışmaya girişmeyi o kadar çok istiyordu ki, İnce Memed her gece türlü biçimde düşlerine giriyordu.

Bu yıl dehşet bir kar yağdı. Kayalıklar, ormanlar, dağlar, koyaklar, köyler, akarsular silme kar altında kaldı. Dağlarda dolaşmak zorlaştı, ama Yüzbaşı Gavur Ali, Halis Bey, Teğmen İzzet Nuri, arkadan çok güçlü, seçme bir birlikle gelen Yüzbaşı Faruk bahar gelmeden İnce Memedi ölü ya da diri ele geçirmek için kar, tipi, fırtına demeden canlarını dişlerine takmışlar, ayakları, elleri donarak mağara mağara, kovuk delik, İnce Memedi bıkmadan usanmadan arıyorlardı. Aşağıdaki Arif Saim Bey üç gün Ankaradaysa bir ay kasabadaydı ve önüne gelene buyruk yağdırıyordu. İnce Memed eğer bahara kadar ele geçmezse, bütün subaylar biliyorlardı ki halleri dumandı ve kendilerine martın ilk günlerinde iş aramak zorunda kalacaklardı. Bayramoğlununsa durumu tamamen tersine dönmüş, bugünlerde artık herkes onunla alay eder olmuştu. Bu duruma da Bayramoğlu ilk dağa geldiği günlerdeki durum kadar kızıyordu. Bir sabah çok erkenden uyandı, “Topal Ali,” diye bağırdı, “hemen uyan, giyin kuşan ve hem de karşıma gel.”

Topal Ali az sonra karşısındaydı.

“Buyur Bayramoğlu ben geldim.”

“İnce Memedin üstüne artık yürüyeceğiz Topal. Ele aleme rezil rüsvay olduk. Aşağıdaki Arif Saimden haber geldi, Mustafa Kemal Paşa diyormuş ki, Bayramoğlu Ağa da nasıl bir Bay-ramoğluymuş böyle, parmak kadar çocukla başa çıkamayana da ben Bayramoğlu da demem, silah arkadaşım da demem. Haydi artık sen Topal Aliysen göster Topal Aliliğini, işe başla. Üç gün içinde senden İnce Memedi isterim.”

“Ben de sana onu bulurum.”

Yoğun bir haberleşme başladı. Her yandan haberciler geliyor, Memedlerden, İnce Memedden türlü haberler getiriyorlar-

458

di. Öteki birliklerle de ilişki kurulmuş, Bayramoğlu herkesi, belli etmeden komutası altına almıştı. Ve dağlar, köyler, ovalar taranıyor, onlar İnce Memedi burada ararlarken, ta uzaklardan, Torosun öte yüzünden İnce Memedin bir olayı duyuluyordu. Candarma birlikleri bütün güçleriyle oraya koşuyor, onlar daha oraya varmadan İnce Memed çetesinin sesi Maraş altından, Gündeşli ovasından geliyordu. Böylesine bir çabukluk Bayra-moğlunu da, bunca deneylerden geçmiş candarma subaylarını da şaşırtıyordu. İnce Memed, bununla da kalmıyor, bir günde üç ayrı yerde üç ilginç olay yaratıyordu. Bayramoğlu böylesi olayların yabancısı değildi, kendisi de eşkıyalığında tıpkı İnce Memed gibi yan çeteler kurmuş, bir gecede dört beş yerde vukuat çıkarttırmıştı. Onun başka bir usulü daha vardı, bunun adını örümcek usulü koymuştu. Eşkıyalığında en çok bu örümcek usulü işine yaramıştı. Şimdi de İnce Memede örümcek usulünü uygulamanın tam sırasıydı. İnce Memed, buralarda en çok nerelerde dolaşıyor, nerelerde kalıyordu, orasını bir iyice saptayacak, ondan sonra o yörede, ağının köşesine çekilip bekleyen örümcek gibi bir köşeye sinecek bekleyecekti.

Uzun bir araştırmadan sonra Alidağını, onun yakın yörelerini saptadı. Öteki candarma birliklerine de durumu anlattı, onları da Alidağı yöresindeki köylere yerleştirdi. Ortada yalnız, öfkeli, burnundan soluyan, her yere koşan, kendinin de, can-darmalarının da canını çıkaran, yerinde duramayan Yüzbaşı Gavur Ali birliğini bıraktı. Gavur Ali nerden bir ses duysa oraya koşuyor, varıyor ki İnce Memedi koydunsa bul, başlıyordu köylüleri dayağa çekmeye. Köylülere dayak atmada bu Gavur Ali Kertiş Aliye bile taş çıkartıyordu.

Bayramoğlu, bir de birliklere her gün kuzular, koyunlar, koçlar, tosunlar kestiriyor, kasabadan katır yüküyle içkiler getirtiyordu. Bu içkiler de, yiyecekler de Bayramoğlu taktiğinin içindeydi, Bayramoğlu candarmaların, sivillerin içinden seçtiği büyük bir çoğunluğun ağzına bir damla içkiyi bile sürdürmüyor, onları inanılmaz bir disiplinde tutuyordu. İçkilerle, yiyecekler, kesilen koçlar, tosunlarla İnce Memede, bunlar kışı bu köylerde zevki safa içinde geçirecekleri izlenimini vermek istiyordu. Gavur Alinin de ortalıkta, dur durak bilmeden dolaşma-

459

sı işine yarıyordu. Üstelik Gavur Ali birliğinin başına gelenler onun işini çok kolaylaştırıyordu. Bir gün, İnce Memed çetesiyle altı saat çarpışan Yüzbaşı Gavur Ali birliğini kayalık bir köye çekti. Candarmalar çok yorulmuşlar, Ağanın konuk odasına doluşmuşlar çay içiyorlardı. Yüzbaşı Gavur Aliyse konağın ikinci katındaki odada Ağayla oturmuşlar kafayı çekiyorlardı. Gavur Ali İnce Memede atıp tutuyordu ki kapıdan bir namlu uzandı, “Teslim,” dedi, “ben İnce Memedim.” Yüzbaşı ayağa kalkarken elindeki bardak düştü, ellerini havaya kaldırdı. Ağa da onun gibi yaptı. Yüzbaşıyı aşağıya indirdiler. Candarmaları-nı da teslim almışlar, onları kendirle biribirlerine bağlamışlar Yüzbaşıyı bekliyorlardı.

“Şimdi, tüfeklerinizi, fişeklerinizi aldık” dedi Memed. “Baktık ki bu tüfekler, mermiler sizin hiç işinize yaramıyor, bari bu güzel tüfekler bizim olsun, dedik. İyi mi yaptık Yüzbaşım?”

“İyi yaptınız,” dedi Gavur Ali. “Yalnız bunu niçin bize yaptınız da Ali dağının dibinde sel gibi rakı içenlere yapmadınız, benim anlamadığım bu. Onlarda daha çok tüfek, daha çok mermi var. Çok da para var. Onlarda makinalı tüfek de var. Sizin işinize çok yarar.”

“Onlarda Bayramoğlu da var. Onun ne düşündüğü belli olmaz.”

“Ne düşünürse düşünsün, o, korkağın ve de sarhoşun teki.”

“Sen öyle belle,” dedi İnce Memed, “Bayramoğlunu bilen bilir.”

“Ben de gördüm tanıdım,” dedi Yüzbaşı, “sen hangi yöne gittiysen, o ters yöne kaçtı. Ele aleme rezil rüsvay oldu, insan içine çıkacak yüzü kalmadı. O, korkağın biri. Eğer insan içine çıkabilseydi, çoktan tüfeği bırakır köyüne kaçardı. Siz hiç on beş yıl tüfeğini bırakıp karısının eteği altına saklanan eşkıya gördünüz mü?”

Memed, Yüzbaşının bu sözlerine karşılık vermedi.

“Seni kasabaya, böylece askerlerinle birlikte kolları bağlı yollayacağım, seni Arif Saim Beye böyle şanlı şöhretli teslim edeceğim.”

460

“Beni değil de, Bayramoğlunu böyle eli kolu bağlı Arif Sa-ime yollasan namına nam katılırdı. İnce Memed adını duyan akarsular da dururdu.”

“Bayramoğlunu böyle diri diri kimse yakalayıp da onun kollarını bağlayamaz.”

İnce Memed, Yüzbaşıyı Tazı Tahsinle birlikte iki eşkıyaya teslim etti. Tazı Tahsin de sonunda Yedi Memedlere karışmış, gözü pek bir eşkıya olmuş, İnce Memede candan yürekten inanmış, onun yoluna baş koymuştu.

İnce Memedin ölüm haberini kasabaya nasıl ulaştırdığını, Ağalardan, Beylerden ne kadar çok para aldığını, gözü dönmüş kebapçının onu nasıl bir öfkeyle dükkanından, parayı bile almadan kovduğunu, kadınların İnce Memed, diye nasıl çam yarması Osmanın ölüsüne ağıt yaktıklarını, İnce Memedin o huysuz atının onu ağacın tepesine hapsettiğini, ayaklarına şimşekler dolanıncaya kadar ağacın üstünde nasıl soğuktan donduğunu, buyup ölecekken şimşeklerin onu kurtardığını bire bin katarak anlatıyor, dinleyenleri gülmekten kırıp geçiriyordu. Attan da daha ödü kopuyordu. Arkadaşları onu hep, at geliyor, diye kandırıyor, korkutuyorlardı. Tazı Tahsin daha at sözünü duyar duymaz sapsarı kesiliyor, zangır zangır titriyor, “Şu İnce Memed de ne diye salıvermiş o deli atı ortalığa, söylemeli İnce Memede de atını bağlasın yahu, onun atı Kertiş Ali onbaşıdan da beter, insanlara Kertiş Aliden de daha çok zulmediyor. Millet o atın korkusundan, başını evinin kapısından bile çıkaramıyor,” diyerekten dert yanıyordu.

“İnce Memedin canı o atta.”

“İnce Memed bir duymasın senin o at için, canı için böyle konuştuğunu…”

“O atın da canı kuşta.”

“O alıcı kuş onun gözünü oyar.”

“O kuş onun gözünü oysun da Memed de benim gözlerimi oysun.”

“O at uçmuş.”

“Kurşuna dizmişler.”

“Küheylan olaraktan dirilmiş.”

“O at kuştan korkmaz bundan dolayı.”

461

“Korkar. Herkes bir şeyden korkar.” “Korkmaz.”

“Havada uçana kuş neyler ki…” “Korkar.”

İki eşkıya, bir Tazı Tahsin Çukurovaya doğru yola düştüler. Köylerde konaklayarak aşağıya, karlara bata çıka iniyorlardı. Tazı Tahsin ilk köyde Yüzbaşı Gavur Alinin kollarını açtı, “Sütüne zümmedine,” dedi, “istersen kaç. Erkek adam-san kaçmazsın.”

“Kaçmam,” dedi Yüzbaşı, “bana bir at gerek.” “Buluruz.” dedi Tazı Tahsin. “Yalnız kasabaya kolları bağlı olaraktan hem de yaya yapıldak gireceksin.” “Öyle girerim,” dedi Yüzbaşı. Yüzbaşıya eyerli bir at buldular.

Kasabaya yaklaştıklarında Yüzbaşı attan indi, Tazı Tahsin onun kollarını bağladı, önüne kattı.

“Beni hapse de attırmayacak, tüfeğimi de elimden aldırmayacaksın. Yoksa, İnce Memed seni bir daha yakaladığında öldürür. Beni esir de aldırmayacaksın. Ben elçiyim, elçiye de zeval olmaz.”

“Olmaz,” dedi Yüzbaşı Gavur Ali.

Öteki eşkıyalar kasabanın dışında kaldılar ve Tazı Tahsine: “Biz gidiyoruz, seni beklemeyeceğiz, çabuk dön,” dediler. “Çabuk dönerim.”

Kasabaya girdiklerinde Tazı Tahsin Yüzbaşıya yaklaştı, kulağına, “istersen kollarını çözeyim,” önerisinde bulundu. “İstersen çöz,” dedi Yüzbaşı da. Tazı Tahsin onun kollarını çözdü. “İstersen tüfeğimi de al.” “İstemez,” dedi Yüzbaşı, “bu kadarı yeter.” Tazı Tahsin Yüzbaşıyla yan yana yürüyor, dudaklarını sün-dürüyor, bir şeyler söylemek istiyor, sonra da hemen vazgeçiyordu.

“Söyle,” diye buyurdu Yüzbaşı sertçe. “Dilinin altında bir

şeyler var senin.”

“Olur,” diye boyun eğdi Tazı Tahsin, “olur. Bak Yüzbaşım, sen gene dağa çıkacaksın değil mi? Hemen çıkacaksın Öyle mi?”

462

“Hemen çıkacağım.”

“İnce Memedi öldürmek için mi?”

“Yakalamak için. Yakalanmazsa öldürmek için.”

“Yazık,” dedi Tazı Tahsin.

“Niçin yazık?”

“İnce Memedin hiç suçu yok da… Bütün suç…”

“Bütün suç kimde?”

“Bütün suç o atta.”

“Hangi atta?”

“İnce Memedin o deli atı var ya, her bir kötülüğü yapan, insanları öldüren, soyan… İnce Memedin canı da o attadır. Diyorlar ki o at ölmeyince İnce Memedi kimse ne yakalayabilir, ne de öldürebilir.”

“Duydum,” dedi Yüzbaşı, “o atı…”

“Onu öldür Yüzbaşım. O at var ya, onun ayaklarına yıldırım, yani şimşek dolanmazsa o insanları yiyor.”

“İnsanları mı yiyor?”

“Yiyor ya onu öldürürsen, İnce Memed, hiç.”

“Onu öldürürüm. Benim de senden bir isteğim var.”

“Söyle Yüzbaşım, ne istiyorsun.”

“Gel sen benimle kal, seni bağışlatırım, anladığıma göre suçun da yok.”

“Ben eşkıya oldum Yüzbaşım, kalamam.”

“Neden?”

“Arkadaşlarım beni beklerler de…”

Tazı Tahsin Candarma Komutanlığına varana dek, döndü döndü atı anlattı. Yüzbaşıdan dağa döndüğünde ilk iş olarak atı öldüreceği üstüne muhkem söz aldı. Belli olmazdı, at, öldü-rülsündü hele, belki de ondan sonra Tazı Tahsin dağdan vazgeçer, Yüzbaşının yanında kalırdı.

Tazı Tahsin Yüzbaşıyı, candarmalarmı çarşının içinden geçirerek, aldı Taşkın Halil Beyin evine götürdü, candarmaları avluda tek sıra dizerek, başlarına Yüzbaşıyı dikti:

“Siz bekleyin, ben hemen gelirim,” dedi, konağın merdivenlerine atıldı, yukarıya çıktı. Arif Saim Bey, onları pencereden görmüş, konağa gelen Tazı Tahsini bekliyordu pencerenin yanında. Tazı Tahsin onun karşısına geldi dikildi, bir asker selamı çaktı yalan yanlış.

463

“Bunları sana İnce Memed gönderdi. Sen Yüzbaşıyı, can-darmamaları alacak, doğru Arif Saim Beye, benden selam söyleyerek teslim edeceksin, dedi. Bir de dedi ki, selam eder, hürmetlerimi yollarım, kusuruma kalmasın, onların silahlarını aldım. Hükümetin çok silahı, mermisi var, bizde yok. Bir de dedi ki, zaten bu silahlar onların hiç işlerine yaramıyordu.”

“Biliyorum, yaramıyordu. Eğer yarasaydı… Sen nesin, eşkıya mısın, Yüzbaşıyı çağır buraya.”

Tazı Tahsin koşarak merdivenleri indi, Yüzbaşıyı önüne kattı getirdi.

“Ben bir köylüyüm Paşam.”

“Köylüsün de omuzundaki bu tüfek ne, adın ne senin?”

“Bu tüfeği bana, Yüzbaşıyı kaçırmadan sana getireyim diye, İnce Memed verdi. Adımı sorarsan da, bana da Memed, derler.”

Murtaza Ağa, Arif Saim Beyin azıcık gerisinde durmuş, bu Memedin kim olduğunu anımsamaya çalışıyordu, biraz sonra da kim olduğunu çıkardı:

“Sen Tazı Tahsin değil misin ulan?” diye sordu.

Tazı Tahsin sert, dikeldi:

“Ben Memedim,” dedi. “Sen beni başka birisine benzetiyorsun Ağa.”

“Yok, sen osun.”

“Biz bütün köylüler hep biribirimize benzeriz. Benzetiyorsun Ağa…”

“Yahu İnce Memedin ölümünü… Yahu, Kertiş Ali Onbaşı senin kemiklerini… Yahu…”

“Benim adım Memed, hiç çabalama Murtaza Ağa.”

Murtaza Ağa, Tazı Tahsini olduğu gibi anımsıyor, sayıp döküyordu boyuna. Tazı Tahsin de Memedim, diyor da başka bir şey demiyordu.

Sonunda Arif Saim Bey:

“Çabalama Murtaza Ağa, sen bu Memedi Tazı Tahsin yapamayacaksın,” dedi.

“Yaparım,” dedi Murtaza Ağa, cebinden cüzdanını çıkardı, içinden üç tane yüzlük aldı, Tazı Tahsine gösterdi:

“Bunları biliyor musun?”

464

“Biliyorum,” dedi Tazı Tahsin yutkundu, “bunların her birisi yüz liralık, üçü eder üç yüz lira.”

“Bildin. Al bunlar senin olsun.”

Tazı Tahsin boynunu büktü, paraya bakamıyordu. Ne de çok paraydı, gözleri yaşardı, tam otuz tane öküz alınabilirdi bu paraya.

“İstemez,” dedi, arkasını döndü yürüdü. Başı dönüyordu. Kasabayı koşarak çıktı. Sanki arkasından onu bir canavar, sanki arkasından onu üç tane yüzlük, sanki onu arkasından otuz tane ay boynuzlu boğa kovalıyordu.

Yüzbaşı ertesi gün silahlanıp candarmalarıyla, daha öfkeli, daha bilenmiş dağa yeniden döndü. O da kendi kendisine söz vermişti, İnce Memedi yakalayacak, getirecek kasabaya Arif Sa-ime teslim edecek, sonra da gece bırakacaktı. Ama bir kereliğine. İkinci yakaladığında da ya kasabanın ortasındaki alanda ya da köprünün altında asılacaktı İnce Memed… Atın kurşuna dizildiği yerde. Evet, Tazı Tahsine söz vermişti, atı da öldürecekti ilk iş olarak.

Bayramoğlu değil, feriştah olsa, çöllerin aslanı, ormanların kaplanı olsa, eli gürzlü Zaloğlu Rüstem olsa, çatal kılıçlı Ali olsa varamaz İnce Memedin üstüne. O çok yaşlanmış da, çok kar-tamış. Gözleri görmüyor ki İnce Memedle çarpışsın, elleri tutmuyor ki tetiğe bassın. Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdur-rahman Çelebi derler. Bayramoğlu eşkıyayken İnce Memed daha doğmamıştı bile, nasıl pay etsinler kozlarını? İnce bir yürümüş Bayramoğlunun üstüne, Bayramoğlu, üstüme dağ, orman, akarsular, çatırdayarak kayalar yürüyor sanmış, Adını burada duysa İnce Memedin, kırk günlük ötede soluğu alıyormuş Bayramoğlu. İnce Memed de Bayramoğlunun candarmalarla, Ağalarla, Arif Saim Beyle birlik olduğuna çok üzülüyormuş, üzülü-yormuş da, Allah, diye yalvarıyormuş, benim sonumu Bayramoğlu gibi yapacaksan, beni öldür Allahım, diyormuş. Benim sonumu öyle yapma da kız kardeşiyle zina etmişin kurşunuyla öldürt beni istersen, diyormuş. Bayramoğluna haber üstüne haber gönderiyormuş, gel, gel kaçma da şu dağın başında kozumuzu pay edelim. Sen de bir zamanlar şu dağları titretendin, sen de bir zamanlar, şu benim sırtımdaki gibi bir dualı gömleği

465

giyendin. Can bu kadar tatlı mı Bayramoğlu, bu kadar tatlı mı ki sürüngenler gibi kaçacak delik arıyorsun? Yüce dağ başında bir koca kartal, Bayramoğlu. Açmış kanadını dünyayı örter, Bayramoğlu. Bazı yiğit vardır ölümden korkar, Bayramoğlu. Ben korkmam ölümden er geç yolumdur, Bayramoğlu. Ölümden öte köy yok, Bayramoğlu. Can insanın onurundan daha değerli değildir, Bayramoğlu.

Bütün köyler, kasabalar bir tek dil olmuşlar Bayramoğluna yükleniyorlar, ağızlarına ne gelirse esirgemeden söylüyorlar, yayıyorlardı. Bayramoğlunun korkaklığı üstüne, onu gülünç bir duruma sokan, karalayan türküler de dillere düşmüştü. İnce nerede anılıyorsa Bayramoğlu da, onunla birlikte orada anılıyor, destancılar, türkücüler Bayramoğlunu itin götüne sokup çıkarıyor, milleti gülmekten kırıp geçiriyorlardı. Bayramoğluy-la İnce Memedi karşı karşıya getiren, İnce Memedi yüceltip, Bayramoğlunu yerin dibine geçiren destanı Arif Saim Bey de, Kel Aşığı ta dağlardan getirterek dinledi ve öğretmen Sami Tur-guta destanı olduğu gibi bir deftere geçirmesini buyurdu.

Bayramoğlu da kendi hakkında her söylenen sözü, her çıkarılan türküyü duyuyor, kiminde gülüp geçiyor, kiminde üzülüyor, kiminde de öylesine öfkeleniyordu ki gözlerine uyku girmiyordu günlerce. Bu türküler, destanlar içinde onu en çok Aşık Kıvrak Alinin çıkardığı destan ilgilendirmişti. Kıvrak Ali destanında Bayramoğlunun çocukluğunu, babasını, babasının askerden dönmeyişini, kız kardeşinin, anasının başına gelenleri, dağa çıkışını, dağdaki yiğitliklerini, onun dağda Karayılana, Köroğluna, Baba İshaka, Genç Osmana eş olduğunu söylüyor, kahramanlıklarını, ermişliğini, çatal yürekli bir yiğit olduğunu öve öve bitiremiyor, Kurtuluş Savaşından sonra onun köyüne çekilişini, bir ermiş yaşamı sürüşünü dile getiriyor, destan burada söz olarak ses olarak kanatlanıyor, sevgiyle, sıcaklıkla, dostlukla, sevinçle, umuda doluyor taşıyor, İnce Memedi öldürme işine gelince de destanın bu parçası önce dehşet bir hüzünde, umutsuzlukta yürüyor, dinleyenleri Bayramoğluna açındırıyor, herkesi onu anlamaya çağırıyor, sonra da destan birden coşuyor, sesiyle, sözüyle bir öfke çığlığına kesiyor, her şey Bayramoğlunu yeriyor, onun

466

bu durumlara düşecek adam olmadığını, onun ölmesi, kara topraklara düşerek bu alçak durumdan kurtulmasını diliyor, sonra birden de hüzünden, öfkeden, yergiden karalamaya, taşlamaya, güldürüye geçiyor, destan Bayramoğlunun ölüsüne yakılan bir gülünç ağıtla bitiyordu.

Bayramoğlu:

“İki gün içinde Aşık Kıvrak Aliyi isterim,” diye buyurdu. “Gelmek istemezse, onun bana ölüsünü getirirsiniz. Gelirken sazını da yanma alsın.”

Adamları daha iki gün dolmadan Aşık Kıvrak Aliyi buldular getirdiler.

Bayramoğlu, yüzü bir çakmaktaşı kayası gibi keskin, Aşık Kıvrak Aliyi ayağa kalkarak karşıladı:

“Buyur Aşık, hoş gelmiş safalar getirmişsiniz.”

“Hoş bulduk Bayramoğlu.”

Bayramoğlunun bıçak gibi yüzünü gören Aşık Kıvrak Alinin de yüzü, onun yüzünden de daha sertleşti:

“Sen bir Bayramoğlu destanı söylüyormuşsun.”

“Söylüyorum.”

“Bana da söyleyeceksin.”

“Sana da söylerim.”

“Ne bir eksik, ne bir fazla.”

Aşık Kıvrak Ali gülümsedi, sazını kucağına çekti, başladı söylemeye.

Bulundukları büyük evin uzun salonu ağzına kadar insanla dolmuştu, herkes can kulağıyla Bayramoğlu destanını dinliyordu.

Bayramoğlu sırtını duvara dayamış, sağ elini kuşağının altına sokmuş, bağdaş kurmuş oturmuş, yüzünden hiçbir duygusunu belli etmeden Aşığı dinliyordu.

İlk akşamdan destana başlayan Aşık, destanını şafağın ilk horozları öterken bitirdi. O, destanı bitirince, bir kaya parçası gibi donmuş kalmış Bayramoğlunun gözlerinden iri iki damla yaş yanaklarından aşağıya yuvarlandı, bıyıklarının arasında yitti.

“Diline sağlık Aşık,” dedi yıkılmış, bitkin bir sesle Bayramoğlu. “Çok güzel, çok haklı, çok namuslu, korkusuz söyle-

467

missin Aşık. Bu dünyada senin gibi aşıklar olunca arkadaş, iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin sırtı yere gelemez.”

“Sağ ol Bayramoğlu.”

Aşık ayağa kalkınca Bayramoğlu da, ötekiler de toptan ayağa fırladılar:

“Seni memnun edemedim Aşık, çünkü hiçbir şeyim yok. Neyim varsa elimden aldırdım. Kusuruma kalma.”

“Bayramoğlu sağ olsun.”

Bayramoğlu Aşığın koluna girdi, dışarıya ayaza çıktılar, karları çatırdatarak köyün dışına yürüdüler. Dikenlidüzünü silme bir ay ışığı doldurmuş, karlar incecik bir cam göbeği mavisinde ışılaşıyordu. Gölgeleri önlerinde, onlarla birlikte ağır ağır ilerliyordu.

Bayramoğlu onun kolunu dostça sıkarak, yumuşacık, sıcak bir sesle, yavaşça:

“Bu destan böyle bitmese ne iyi olur, öyle değil mi Aşık Ali?”

“İyi olur,” diye onu onayladı Aşık Kıvrak Ali.

Konuşarak, destandan, eski Aşıklardan, Karacaoğlandan, Dadaloğlundan, Aşık Halilden söz ederek eve geri döndüler. Ocakta çaylar kaynıyor, tereyağları topak topak, üstleri ayran kabarcıklı sofraya taşınıyor, kazanlarda tarhana çorbası, nane, sarımsak kokuları saçarak pişiyordu.

Babasının askere gittiği günü Bayramoğlu olduğu gibi anımsıyordu. Babası, iki amcası, üç dayısı hep birlikte savaşa çağrılmışlardı. Anası, dedesi, bütün köyle birlikte askere gidenleri ta kasabaya kadar uğurlamışlar, sevkiyat camilere doldurulduktan sonra bile kasabadan ayrılamamışlardı. Birkaç ay sonra da Bayramoğlunun babasının, amcalarının, dayılarının künyesi gelmişti. Birkaç yıl geçince anlaşıldı ki bu dağlardan askere gidenlerin hemen hepsi savaş alanlarında kalmışlardı. Yaşlılardan, sakatlardan, bir de asker kaçaklarından, çocuklardan başka erkek kalmamıştı dağlarda. Artık her işi, erkek işi, kadın işi demeden kadınlar görüyorlardı.

Bir gün anası, iki ablasıyla köyün alt yanındaki koyakta döven sürüyorlardı. İkindi üstüydü, gün yıkılmış gitmişti ki üç silahlı adam geldi harmana, su istediler, su verdi onlara kızlar.

468

Meşenin dibine oturdular, bir süre dinlendiler. İçlerinden çan-gal bıyıklısı sordu:

“Hatun,” dedi yılışık bir sesle, “sen bu kızları nerede büyüttün ki, gün yüzü görmemişler, her birisi bir dünya güzeli. Bu kızlar bize yazılıp gelir. Sen de şu bizim arkadaşımızınsın. Bunun çoktan beri sende gözü varmış. Kocan askerden dönmeyince sevincinden deliye döndü. Allahın emri Peygamberin kavliyle seni şu sarı bıyıklıya, kızlarını da benimle, şu arkadaşıma istiyorum.”

Ana, silahlı kişilere yalvarıp yakarmaya başladı. Sonunda o konuşan kişi ananın ağzını kapattı, koluna girdi ayağa kaldırdı. Kızları da ötekiler yakaladılar. Kızlar çığlıklar attı. Ötekiler onları birer yumrukta susturdular. Bayramoğlu, bu durum karşısında çılgına döndü, yerden kaldırabildiği kaya parçalarını alıp alıp silahlı kişilerin üstüne fırlatıyordu. On dört yaşlarındaydı. Silahlı adamlardan biri sonunda onun saldırılarına dayanamadı, belinden tabancasını çekti, Bayramoğlunun üstüne boşalttı. Çocuk oraya yığıldı kaldı. Hiç sesi sadası çıkmadı. Bir çalının dibine düştü. Çok kan yitiriyordu, gömleğini çıkardı, kurşun kaba etine girmiş, yararak dışarıya çıkmıştı, bacağını sıkı sıkıya sardı, sürünerek köye geldi. Köydekiler ona baktılar, türlü dağ çiçeklerinden, otlarından ona ilaç, fitil yaptılar, onu tez günde iyi ettiler, Bayramoğlu daha yarası iyi olmadan tarlaya döndü, döveni sürdü, ürünü çuvalladı eve getirdi. Anasından, ablalarından hiçbir yerden en küçük bir haber bile alamıyor, öfkesinden, merakından deliye dönüyordu. Evde babasından kalma bir tabanca vardı, onu beline taktı, karşı dağa çıktı, torbada ne kadar fişek varsa, küçücük ak taşları nişan alarak sıktı, hiçbir attığını vuramadı. Evlerinde beş tane tosunları vardı, üçünü sattı, o zamanlar, ortada erkek kalmadığı için silah, mermi çok ucuzlamıştı, çok güzel bir filinta, bol bol mermi aldı. Köylerinde, karşı dağın ardından gelen Kürt Haydar derler çok yaşlı bir kişi vardı, üç kızıyla büyük bir evde oturur, güzel, soylu atlar yetiştirirdi. Küp küp altınları olduğu söyleniyordu. Sürü sürü koyunları aşağıdaki düzlükte yayılırdı. Belki elli tane de tazı beslerdi. Her birisi, kırmızı, sarı, kara, ala, uzun boyunlu, uzun bacaklı, ince uzun belli tazılar. Ve bu dağlarda attığını vurmak-

469

ta üstüne yoktu. Onun atıcılığını Bayramoğlu bile görmüş, gökyüzünün uzaklarından bir kırmızı kartalın tenger menger düşüşüne tanık olmuştu. Onun gözünün gördüğü her şeyi, ne kadar küçük olursa olsun, vurduğu bu dağlarda herkesçe biliniyor, bu yüzden ona ne eşkıya, ne de bir hırsız yaklaşamıyordu. Bayramoğlu filintasını, bir büyük torba dolusu mermilerini aldı doğru Kürt Haydara gitti. “Bana atıcılığı öğreteceksin Haydar Ağa,” dedi. “Ben de senin gibi olacağım.”

Kürt Haydar onun elindeki filintayı aldı, evire çevire uzun uzun inceledikten sonra, “Güzel filinta,” dedi, “hayırlı olsun. Sen kimin oğlusun?” Çocuk, “Bayramın oğluyum,” diye karşılık, verdi, “hani savaşa gitti de gelmedi ya…” Kürt Haydar Bayramı çok severdi, “Hakkın var,” dedi, “sen nişancılığı, bu dünyada herkesten daha iyi öğrenmelisin. Anandan, bacılarından hiç haber yok mu?” Anasının, bacılarının sözü edilince yerin dibine geçiyordu çocuk. Kıpkırmızı kesilerek, “Gülmezoğlu Nebi,” diyebildi. “Vay alçak vay,” diye, boyun damarları şişerek öfkelendi Kürt Haydar. “O, Bayramdan öç alıyor, Gülmezin oğlu. O, Bayramı hiç çekemezdi. Bayram babayiğitti, o, beş para etmez yüreksizin birisiydi. Haydi bakalım, hemen başlayalım.” Ve hemen başladılar. Kürt Haydar bundan sonra ona hep Bayramoğlu, dedi, bundan sonra köylüler de ona böyle seslendiler, öz adı unutuldu.

Nişan talimleri aylarca sürdü. Kürt Haydar Gülmezoğlu Nebiye o kadar çok kızıyordu ki, Bayramoğluyla seve seve uğraşıyordu. Sonunda:

“Var git Bayramoğlu, Allah yolunu açık, kurşununu keskin eylesin,” dedi, onun saçlarını okşayarak. “Şimdi sen benden de, herkeslerden de daha nişancısın. Bu dağlarda, şu aşağıdaki ovada nişancılıkta senin elini tutacak kimse yok.”

Bayramoğlu, iyi bir nişancı olmuştu ya, attığını dediği yerden vuruyordu ya Gülmezoğlu Nebiden de, herkesten de ödü kopuyordu. Karanlık basınca da, tek başına kaldığı evde korkusundan sabahlara kadar uyuyamıyordu. Köyün dışına da hiç çıkamıyordu. Korkusunu yenmek için elinden geleni yapmış, bir türlü kendisiyle başa çıkamamıştı. Sonunda, o, korkusunun içinde çürür, kurtulmak için çırpmırken anasıyla bacıları bitkin

470

eve geldiler. Bayramoğlu buna çok sevindi, sevincinden deliye döndü. Onların eve dönüşleri için kurban kesti. Sevincinden ne yapacağını bilemiyor, gözlerine uyku girmiyordu. Anasına, kız kardeşlerine, onlar gittikten sonra neler yaptığını, nasıl bir nişancı olduğunu anlata anlata bitiremiyor, Gülmezoğlu Nebiyle bir daha karşı karşıya gelirse, ya Allah ona verir, ya bana, diyor, övünüyordu.

Bir on beş gün sonra Gülmezoğlu Nebi gece yarısı eve geldi, kadınları, hançerini çekerek önüne kattı götürdü. Bayramoğlu, onların arkasından dışarıya koştu, kese yoldan koşarak önlerini kesti, pusuya yattı, ortalık gündüz gibiydi, üç adam, üç ağlayan kadın, o bir kayanın arkasına yatmıştı, önünden geçtiler. Bayramoğlu o kadar titriyordu ki, o kadar çözülmüştü ki tetiğe basacak gücü kendinde bulamadı.

Bundan sonra anasıyla kız kardeşleri her on beş güne bir, her ayda bir kaçtılar kaçtılar eve geldiler, Gülmezoğlu Nebi ve arkadaşları da her seferinde gece yarıları onları aldılar götürdüler. Her seferinde de Bayramoğlu onların yoluna pusu kurdu, eli tetiğe varmadı.

Son gelişinde anası artık ona çok kızmıştı: “Sen ne biçim erkeksin?” diye bağırdı. “Boyun devrilsin de kara topraklara gir. Biz her seferinde kaçıyoruz. Gülmezoğlu her seferinde geliyor, bizi senin elinden alıyor. Bir de bu dağların en iyi nişancısıymış benim oğlum, yiğidim oğlum. Bir tarla sıçanı kadar korkak oğlum. Sen olmaz olasın oğlum.”

Bunun üstüne Bayramoğlu anasıyla, bacılarıyla hiç konuşmadı. Birkaç gün de eve uğramadı, bir ağacın kovuğuna sığınıp, yemek yemeden, suç içmeden orada kasılmış kaldı. Sonra da Kürt Haydara gitmeyi akıl etti, başına gelenleri, hiçbir şeyi saklamadan ona bir bir anlattı, “Korkuyorum, korkmaktan ölüyorum, korkudan aklım başımdan gidiyor, korkudan tetiğe basamıyorum. Kendimi öldürmek istiyorum, o zaman da daha çok korkuyorum,” dedi. “Bu kadar korkan insan kendini öldürebilir mi, kendini öldürebilir mi?”

“Öldürür,” dedi Kürt Haydar gülerek, onun saçlarını okşayarak, “İnsan korktuğu için öldürür, kendini de başkalarını da. En çok korkan, korkunun son sınırına varana dek korkan, kor-

471

kudan başka hiçbir şeysi kalmamış insan en yürekli insandır. Şu anlattıklarından senin durumunu bir iyice anladım ki sen iliklerine kadar korkmuş, korkuyu aşacak kadar korkmuş, tepeden tırnağa korkuya kesmişsin. Var git yolun açık olsun, sen bugün değilse de yarın, senin yüreğini bu kadar büyük korku almışken Gülmezoğlunu da öldürürsün, varır gider padişahı da öldürürsün.”

Korku, korkudan el ayak çözülmesi üstüne o gece uyumadan sabaha kadar konuştular. Bayramoğlu, en ince ayrıntılarına kadar korkularını anlattı, Kürt Haydar da bıkmadan usanmadan yorumladı.

“Kendini toparlayıp, canını dişine takarak, yeter ki bir kez tetiğe basabil, gerisi çorap söküğü gibi gelir artık. Artık seni ondan sonra kimse tutamaz.”

Ve gece yarısı Gülmezoğlu Nebi gene geldi. Kadınları önüne kattı. Bu sefer kadınlar artık hiç direnmediler. Anası giderken, direğin dibine büzülmüş kalmış, bütün kanı çekilip apak kesilmiş oğlunun yüzüne bakmadı bile.

Her seferki gibi, gene ayaklan onu aldı pusu yerine götürdü. Korkuyu aşan bir korkuyla korkuyordu. Bir ara kaskatı kesildi, ardından da çözüldü. Ateşler içinde yandı, ter döktü, ardından da bütün bedeni buza kesti. Neredeyse dişleri takırda-yacaktı. Gece karanlıktı, ortalığı yıldız ışıkları az da olsa aydınlatıyordu. Önde gelenin Gülmezoğlu olduğunu seçti keskin gözleri. Arkasından anası, onun yanında da kız kardeşleri, en arkadan da öteki adamlar geliyorlardı. Gülmezoğlunun karartısı tam karşısına gelince öylesine bir korkuya kapıldı ki kendinden geçti, eli tetiğe kendiliğinden gitti. Filintanın namlusu kendiliğinden arkadaki adamlara döndü.

Bayramoğlu beraberinde bir torba fişek getirmiş, tarakları filintaya basıp basıp geceyi kurşunluyordu. Bütün köy uyanmış, Bayramoğlunun kurşun sıktığı yöreye gelmişler, kayaların, kütüklerin arkasına sinmişler, Bayramoğlunun biteviye sıktığı kurşunların seslerini dinliyorlardı. Sabah oldu, gün açıldı. Bayramoğlunun da kurşunları bitti. Yorgunluktan her şeyi unutmuştu. Başını önündeki kütüğün üstüne koydu, koyar koymaz da uyudu. Anası geldi, onu incitmeden kaldırdı, birkaç kadın

472

da ona yardım etti, Bayramoğlunun koluna girdiler, ayaklan sürüklenerek, onu aldılar eve götürdüler yatırdılar. İlk kurşunu yiyen Gülmezoğlu yaralı kaçmış, öteki iki arkadaşıysa kanlar içinde yolun ortasına serilmiş kalmışlardı.

Bayramoğlu çabuk kendine geldi. İlk işi Gülmezoğlunu sormak oldu. Ölmediğini, yaralandığını söylediler. Bayramoğlu, tabancasını takıp onu izledi. Gülmezoğlu, izlendiğini anlayınca kaçtı. Bu çocuktan gözü çok korkmuştu. Bayramoğlu onu kaçtığı İskenderunda buldu. Kasabanın alanında, o gün pazar vardı, kalabalığın içinde, alnının ortası budur, diye kurşunu patlattı. Kurşun, o anda araya giren başka birisinin kafasını deldi. Gülmezoğlu İskenderunda yitti. Bayramoğlu onun ardını bırakmıyordu. Onu Antakyada buldu, elinden kaçırdı. Hama-da, bir gece karşı karşıya geldiler. Bayramoğlu, tabancasını çekmeyi unutarak, onun gırtlağına atladı. Eğer, yandan yöreden yetişenler Gülmezoğlunu onun hırslı, çelikleşmiş, korkuyla gerilmiş ellerinden kurtarmasalardı, gözleri yuvalarından fırlayarak pörtlemiş adam öbür dünyayı biraz sonra boylayacaktı. Gülmezoğlu Hamadan sonra Halebe, Halepten Şama gitti. Bayramoğlu, o, nereye giderse onun gölgesi gibi izliyor, sonunda da onunla karşı karşıya geliyordu ya Gülmezoğlu yedi canlıydı, onu ya, elini ayağını kesen büyük korkusunun, ya da onu bulma sevincinin telaşından bir türlü öldüremiyordu. Onu süre süre Adanaya, ardından da kasabaya getirdi. O gün kasabanın pazarıydı. Pazaryerinde iğne atsan insandan yere düşmüyordu. Köprünün alt başında, İnce Memedin atının kurşuna dizildiği yerde karşı karşıya geldiler. Gülmezoğlu tabancasını ondan önce çekti ya, daha o tetiğe çökmeden Bayramoğlu, bir şahin atik-liğiyle onun üstüne atladı, bir eliyle gırtlağına yapıştı, öbür eliyle hançerini çekti. Korkudan kendinden geçmiş, durmadan Gülmezoğluna hançerini üşürüyordu. Adam yere düştü, canı çıktı o daha daha hançerini, eli makina gibi işleyerek, adamın neresine gelirse sokup sokup çekiyor, o büyük kalabalık donmuş kalmış, gözleri büyümüş, olanı biteni seyretmekten başka hiçbir şey yapamıyordu. Sonunda Bayramoğlu, tepeden tırnağa, bir iğne ucu kadar yeri gözükmemesine kan içinde kaldı. Bir süre sonra çok yorulmuş olacak ki, ölünün üstünden doğ-

473

ruldu, boş gözlerle yanına yönüne, yerdeki kana batmış çıkmış ölüye baktı, hiçbir şey anlamadı. Korkusunu da unutmuştu. Birden korkusu aklına geldi, önünde yatan, kandan gözükmeyen ölüyü gördü. Pazaryerindeki gözleri şaşkınlıktan büyümüş, hıncahınç kalabalığı da gördü. Korkusu gittikçe büyüdü. Neredeyse eli ayağı çözülecek, şuraya, ölünün yanına çöküp kalacaktı. Böyle eli ayağı çözülüp kendinden geçecekken hep tabancası gelirdi aklına. Tabancasını çekti, ölünün üstüne, içinde ne kadar mermi varsa boşalttı. Cebinden mermiler çıkardı. Soğukkanlı, ölünün başucunda durmuş, tabancanın topunu ağır ağır çevirerek mermileri yerleştirdi, yavaş yavaş yukarıya, çarşıya yöneldi. Herkes onu Candarma Komutanlığına gidiyor sandı. Oysa Bayramoğlu, Candarma Komutanlığının yakınına gelince yan sokağa saptı, eski kiliseyi geçerek tepeye, çalılıkların içine vurdu, az sonra da kendini ormanda, bir pınarın başında buldu. Avuçlarıyla kana kana su içti, ardından da oraya, pınarın başına, yarpuzların içine yattı, uyudu. Arkasından ormana gelen kolluk güçleri onu ne kadar sıkı aradılarsa da bulamadılar.

Bayramoğlunun Gülmezoğlu Nebiyi öldürüşü dillere düştü. Çukurovada, Toroslarda namı kısa bir sürede yürüdü. Bayramoğlu bu namla başına, gözünü daldan budaktan sakınmayan arkadaşlar topladı. Uzun bir süre dağda gezdi, zenginden aldı fakire verdi, üstüne türküler, destanlar çıkarıldı, halaylar yapıldı. Adı Genç Osman, Köroğlu, Hazreti Ali, çift boynuzlu İskenderle bir tutuldu. Elini sürdüğü hastalar bütün dertlerinden salah buldu. Bastığı toprağın suyunu içenler cümle dertlerinden arınıp pirüpak oldular. Kurtuluş Savaşı gelip çatınca da Bayramoğlu, Karayılan gibi, Gizik Duran, Yörük Ali Efe, Gökçen Efe, Demirci Efe gibi silahını düşmana çevirdi. Haçında, Karboğazında, Mamurede çarpıştı. Kurtuluş Savaşı kazanılınca da tüfeğini atıp köyüne çekildi. Köye geldiğinde cebinde bir tek Osmanlı altını vardı. O parayla bir çift öküz, bir saban aldı. Artan paraya da çayla şeker, çayı çok seviyordu. Çiftçiliğe başladı. Çıkardığı ürünler ancak evini, kör topal, döndürüyordu. Her zaman da, her gün çay içecek kadar para kazanamıyordu. Anası daha sağdı. Evlenmiş üç tane de çocuğu olmuştu, ikisi erkek,

474

birisi kız. Kız kardeşleri de Gülmezoğlunun ölümünden sonra evlenebilmişlerdi. İnce Memedin dağa çıkışı, Abdi Ağayı inatla kovalayarak öldürmesi, Ali Safa Bey hikayesi, sonuncu da Çiçekli Mahmut Ağa olayı onu çok etkilemiş, İnce Memede içinden derin bir sevgi bağlamıştı. Bu genç adam onun yapamadıklarını da yapıyordu. Onun ünü Bayramoğlunun ününü çoktan geçmişti. Bayramoğlu, aradan yıllar geçince unutulmaya yüz tutmuş, İnce Memedse kıyamete kadar unutulmayacaktı. Durum bunu gösteriyordu. Ve her gün, merak sarmıştı, en ince ayrıntısına kadar İnce Memedin devinimlerini izliyor, o da benim gibi, korkudan da öte korkuyor, diyordu. Bayramoğlu, Kurtuluş Savaşı günlerinde bütün korkusunu yitirmiş, gözünü daldan budaktan esirgemeyen, kendisini ateşin ortasına kopup koyveren yiğit bir kişi olmuştu. Çünkü Kurtuluş Savaşı günlerinde yalnız, tek başına değildi. Düşmana karşı bütün insanlarla birlikte dövüşüyordu. Bu yüzden korkuyu unutmuş, içindeki korkuyu bütün insanlara dağıtmıştı. Belki de korkuya alışmıştı. İçinde oluşan bu değişiklikten dolayıdır ki, eşkıyalığı bırakmış, hiçbir şey kabul etmeyerek köyüne çekilmiş, inanılmaz bir yoksulluğun içine düşmüştü. İnce Memedi, takibe çık, dedikleri zamana kadar korkmadan, ot gibi yaşamıştı. Karşısına İnce Memed işi çıkıncadır ki…

Haberciler gene sıklaştılar, İnce Memedin yeri iyice saptanmıştı. Bayramoğlu, Yüzbaşı Faruğa, Yüzbaşı Gavur Aliye, teğmenlere haber gönderdi, gece Alidağımn dibinde buluştular, İnce Memed onların durumlarını haber almasın diye akla gelen her gizliliğe, onu yanıltmak için her hileye başvuruyorlardı. İnce Memed Yolaşan köyünde Gül Dedenin evindeydi. Bu kesindi, öyleyse bütün birlikler ters yöne gidecekler, sonra da çok çabuk bir dönüşle Yolaşan köyünü saracaklardı. O gece yürüyüşe geçtiler, sabaha karşı Yalnızçam köyüne geldiler. İnce Memed, onların Yolaşana gelmek için yön değiştirdiklerini anlamış, o da onların gittiği yöne yönelmiş, onlardan önce kese yollardan Yalnızçam köyüne gelmiş, Veli Dedenin evine yerleşmişti. Şimdi çete biraz daha çoğalmış, on dokuz kişi olmuşlardı.

Telaşlı bir haber geldi:

“Köyü sardılar.”

475

“Eyvah, bizi aldattı Bayramoğlu,” dedi Ferhat Hoca. “Boşa attı, dolu çıktı. Şimdi ne yapacağız, hazırlanın, köyü daha iyice sarmadan onlar, biz…”

“Dur, Hoca.” dedi Memed, yüzü sapsarı kesilmişti ya soğukkanlılığını yitirmiyordu. “Dur Hocam, dur da bir yolunu bulalım. Biz şimdi bu köyden ayrılırsak, bizi bu düzlükte Bayramoğlu keklik gibi avlar.”

“Sarıldık,” dedi Hoca. Bir yandan konuşuyor, bir yandan da fişekliklerini kuşanıyordu. “Çabuk olun çocuklar, belki daha iyice kuşatamadılar köyü, kuşattılarsa da, böyle eli kolu bağlı onların kucaklarına düşmektense çarpışa çarpışa ölürüz.”

“Dur Hocam, dur, acele işe şeytan karışır.”

Memed evin ortasında dimdik durdu, elini çenesine verdi, bir süre düşündü. Bu arada Ferhat Hoca kıpır kıpır, telaşından ölüyordu.

“Veli Dede!”

“Buyur İnce Memed.”

“Bize yardım edeceksin.”

“Can baş üstüne İnce Memed.”

“Şimdi hemen on dokuz kişi çağır dışardan…”

“Şimdi, derhal.”

Sanki orada hazırmışlar gibi o anda on dokuz kişi eve girdi.

“Şimdi soyunun arkadaşlar. Bizimkiler sizde, sizin giyitler bizde olacak.”

Ferhat Hocanın yüzü güldü, Memedin yanına yürüdü, omuzuna elini koydu okşadı, “Anladım,” dedi, “başka hiç mümkünümüz çaremiz yok!”

“Yok,” dedi Memed. “Tek kurtuluşumuz bu. Yalnız çocuklar… Onlar hain ve geveze olurlar.”

“Siz çocuklardan korkmayın, şimdi az sonra kızamık olur hepsi, yatağa girerler.”

“Ben çocuklardan korkarım,” dedi Hoca.

“Korkmayın, hiçbirisi yataktan çıkamaz, Ali gelse gene yataktan çıkamazlar, beni dinlerler,” dedi Veli Dede.

Köylüler eşkıyaların, eşkıyalar da köylülerin giyitlerini giydiler. Ferhat Hocayla İnce Memede en fıkara köylülerin yırtık pırtıkları düşmüştü.

476

“Silahlan alın çocuklar yerden, fesleri, dürbünleri de… Şimdi herkes evlere, köyün içine dağılsın.”

“Silahlan bulamazlar,” dedi Veli Dede. “Öyle bir saklayacağım ki onları, ben bile arayınca bulamayacağım.”

Eşkıyalar ve köylüler köyün içine dağıldılar.

“Ya bizi, bütün köyü bir araya toplarlarsa… Ya Bayramoğ-lunun yanındaki Uzun Cabbar seni Bayramoğluna söylerse?”

“Söylemez,” dedi güvenli bir sesle İnce Memed, “o benim arkadaşımdır.”

“Topal Ali de Bayramoğlunun yanında.”

Memed güldü:

“Etme eyleme Hocam,” dedi.

Hoca da güldü.

“Yel Musa da içlerinde, izimizi o sürüyor. Burasını da iz süre süre o bulmuştur. Yel Musa seni tanımaz mı?”

“Tanır,” dedi Memed.

“Şu Bayramoğlu başımıza bela oldu, kudurmuş, tüyü dökülmüş uyuz köpek. Keski onu öldürseydik.”

“Keski,” dedi Memed. “Onun böyle edeceğini, Arif Saimin, ağaların iti olacağını, koca Bayramoğlunun bu kadar alçalabile-ceğini kim bilebilirdi ki… Ya Yel Musa… Bu adam oldum olası benim ardımda. Ne dedim de öldürmedim onu. Keski Topal Aliyi dinleseydim. İşte bugünkü hal başımıza gelmezdi.”

“Ben çocuklardan korkuyorum,” dedi Ferhat Hoca. “Bir tanesi yataktan kaçıp da…”

“Kaçamazlar,” dedi Memed, “Bunlar bize benzemezler. Bunlar Alevidirler, çocukları bile Dedelerinin sözlerinden, öldür Allah çıkmazlar.”

“Ya bir deli, namussuz çıkar da içlerinden bizi Bayramoğluna gösterirse…”

“Veli Dede her şeyin tedbirini çoktan almıştır, delinin, namussuzun bile…”

“Öyleyse Yel Musadan başka…”

“Belki başkaları da tanıyordun”

“Aldırma,” dedi Ferhat Hoca, “tevekkül tü taalallah.”

Bütün köy, bir beden kesilmişler, kızamıklı yataktaki çocukları, hastaları sayrıları, yatalakları, yaşlılanyla Bayramoğlu

477

birliğini bekliyorlar, köyden çıt çıkmıyor, çok uzaklarda birkaç köpek ürüşüp, birkaç eşek anırıyordu.

Derken Yel Musa önde, onun yanında Topal Ali, biraz ötelerinde de atının üstünde dimdik duran Bayramoğlu, sağında Yüzbaşı Faruk, Yüzbaşı Faruğun az gerisinde Asım Çavuş, Yüzbaşı Gavur Ali, Teğmen Halis, Teğmen İzzet Nuri gözleri Yel Musanın iz süren değneğinde geliyordu. Yel Musa izi süre süre Veli Dedenin hem ev, hem de derimevi bulunan geniş avlusuna kadar getirdi:

“İşte bu eve girmişler eşkıyalar ve çıkmamışlar buradan ve on dokuz kişiler.”

“Demek ki Yel Musa, eşkıyalar benim eve girmişler, bir daha da buradan çıkmamışlar?”

Yel Musa, kendine güvenmiş:

“Evet Veli Dede, çıkmamışlar,” diye alaylı konuştu.

“Buyur öyleyse, evin içini de ara, belki eşkıyaları elinle koymuş gibi bulursun.”

“Arayacağım ve hem de izini bulduğum gibi İnce Memedi de ben bulacağım.”

“Buyur içeriye.”

Yel Musa elindeki kızılcık dalından değneğiyle izlere dokuna dokuna içeriye girdi, girmesiyle de çıkması bir oldu:

“Eşkıyalar buradalar, bu köydeler, eğer kanat takıp uçma-mışlarsa, bu evden iki saat önce çıkmışlar, köyün içine dağılmışlar.”

Çabuk çabuk iz sürerekten köyün içine daldı, bir izi bir kapıya götürüyor, orada bırakıyor, öbür izi alıyordu. Vakit öğleyi geçerken ter içinde kalmış, geldi Bayramoğlunun karşısında durdu:

“İnce Memed de içinde eşkıyaların on dokuzu da bu köyde. Evlerde, kuyularda, bir yerlerde saklanıyorlar, aranırsa bulunur. İzler köyün içine dağılmış, aşağı yukarı her eve uğramışlar.”

“Her evde ne işleri var da bütün evlere uğramışlar Yel Musa?” diye sordu Bayramoğlu.

Eşkıyaların köylü giyiti giyerekten köylülere karışacağı Bayramoğlunun aklından bile geçmiyordu. Bu yürekliliği hiç-

478

bir aklı başında eşkıya düşünemez, silahsız pusatsız, çırılçıplak köylünün arasına katılmayı kimse göze alamazdı.

“Her eve uğramışlar Bayramoğlu…”

Köyün içine daldı, değneği önünde, şahin gözleri değneğin ucuna dikilmiş köyü bir saat daha dolaştı geldi:

“Sen ne söylersen söyle Bayramoğlu,” dedi, “İnce Memed de, çetesi de bu köyde. O kadar aradım araştırdım, köyün dışına çıkmamışlar.”

“Nasıl bulalım, dersin?”

“Köyün içine dağılmışlar.”

Bayramoğlu bir süre düşündükten sonra Yüzbaşı Faruğun yanına atını sürdü:

“Yüzbaşım,” dedi, “senin bölüğü köye alalım da köyü ev ev arayarak, köyün bütün erkeğini alana toplayalım. Belki, hiç sanmıyorum ya, İnce Memed içlerindedir.”

Yel Musaya döndü:

“Sen İnce Memedi tanıyorsun değil mi?”

“Tanıyorum Bayramoğlu.”

“Şimdi görsen…”

“Tanırım Bayramoğlu.”

“Ben de Ferhat Hocayı tanırım,” dedi Yüzbaşı.

Bir bölük candarma köye girdi, köyü ev ev arayarak erkekleri alana, çeşmenin önündeki düzlüğe toplamaya başladılar. Altıncı erkek olarak da İnce Memed getirildi, ortaya. Ayakları yalın, şalvarı yırtık pırtık, gömleğinin sökülmüş, tiftiklenmiş kuluncundan etleri gözüküyordu. Soğuktan büzülmüş, ayakları da kıpkırmızı kesilmişti. Yel Musa onu görünce ir kildi, bir çığlık attı. “İşte, işte İnce Memed,” dedi, ona doğru yürüdü. Topal Ali onun yanında bitti, arkasından yürüdü, “Eğer onu gös-terirsen seni şu anda öldürür, sonra da kendimi vururum,” diye usulca, kesinlikle söyledi. Sesi öylesine kararlıydı ki, Yel Musa kendisini şimdiden ölmüş saydı. Ayakları biribirine dolanarak vardı İnce Memedin karşısında durdu, bir süre orada bekledi düşündü, sonra da sevinç içinde İnce Memedin yanındaki delikanlının yakasına yapıştı, “İşte bu, İnce Memed bu,” diye bağırdı. Böyle bir hileye başvurarak canını kurtarmıştı, dolup taşan sevinci hemen buluverdiği hile yüzündendi. Tam bu sıra-

479

da İnce Memedle Asım Çavuş göz göze geldiler, belli belirsiz biribirlerine gülümsediler. Bir buçuk saat içinde aşağı yukarı köyün bütün erkeklerini alana topladılar. En geç Ferhat Hoca bulunmuştu, öteki yaşlı birkaç hastayla birlikte alana getirildi. Ferhat Hoca ayakta duramayıp çeşmenin yalak taşının kıyısına ilişti. Onun da ayağı, Memedinki gibi yalın, üstü başı da hilim hilimdi. Sakalını da az önce tıraş ettirmiş, sakalın yerindeki deri bembeyaz, hastalıklı ortaya çıkmıştı. Bu yaşlı, çeşmenin yalak taşma ilişip dizini karnına çekmiş, bir deri bir kemik kişiye Ferhat Hoca demeye bin tanık isterdi. Bu durumda değil Yüzbaşının, onu az önce sakallı gören köylülerin tanımalarının bile mümkünü yoktu.

Köyü aradılar, taradılar, İnce Memed diye Yel Musanm gösterdiği delikanlıyı Kertişe teslim ettiler, Kertiş Ali onun kemiklerini kırıp, iliklerini söktü, sonunda delikanlı, ben hem Memedim ve hem de bir iyice İnce Memedim, dedi. Bunun arkasından Kertiş Ali delikanlıyı, ben Memed ve hem de İnce Memed değilim, diye sıkıştırdı, yedi kaburgasını kırarak onu bayılttı, öldü, diye de bıraktı, Faruk Yüzbaşıya geldi, “Bu adam İnce Memed değil,” dedi. “O kadar dövdüm de, İnce Memed olmadığını ona söyletemedim.”

Faruk Yüzbaşı:

“Öyleyse kurşuna dizelim pezevengi İnce Memed diye,” dedi, bağırdı. Öfkesinden kudurmuştu. “Kurşuna dizelim ve çarpışmada vuruldu, diyelim.”

Gavur Ali Yüzbaşı onu bu düşüncesinden caydırmak için çok diller döktü.

Yel Musa ortalığa düşmüş, delirmişçesine bağırıyor, “Vallahi de, billahi de İnce Memed bu köyde, bu insanların arasında, Kurana el basarak yemin ederim ki o burada… Ben İnce Memedi göreli çok oldu da tanıyamadım. Onu içinizde gören, tanıyan bir kişi yok mu, olmaz olur mu, korkuyor da söylemiyorsunuz.”

Parlak bir güneş ortalığı doldurmuş, karların üstü kıvıl-cımlanan mavi ışıltılara kesmişti.

Köyün alanındaki kalabalık candarmaların izniyle yavaş yavaş dağılıyor, Yel Musaysa, son bir gayretle ortalığa düşmüş bağırıyor, önüne gelenin yakasına yapışıyor, “Doğru söyle, Ku-

480

rana el bas, sen İnce Memedi görmedin mi?” diye soruyor, ondan olumlu bir karşılık alamayınca öteki adama geçiyordu. En sonunda geldi Topal Alinin yakasına yapıştı, “Sen de mi, sende mi görmedin İnce Memedi?” diye onu sarsmaya başladı. Ali, onun elinden yakasını kurtarırken, “Görmedim,” dedi, “İnce yok. Atına bindi de gitti.” Yel Musa yeniden onun yakasına yapıştı, gözleri yuvalarından fırlamış, boyun damarları şişmişti. “Ben seni öldüreceğim, asıl ben seni, ben seni… Sen benim izciliğimi kıskanıyor, her seferinde İnce Memedi elimden alıyor, beni dünyaya rezil rüsvay ediyorsun. Ben seni, ben seni, ben seni öldüreceğim sonunda.”

“Öldür,” dedi Topal Ali, “öldür beni de şu dünyayı sana versinler. Öldür beni de cennete git. Öldür beni de..”

Yel Musa bir yılan ıslığı gibi soludu:

“Öldüreceğim seni, öldüreceğim. Sen, bu dünyada senden üstün izci olmasını çekemiyorsun. Çekemiyorsun da her seferinde avımı elimden alıyorsun. Seni, seni…”

Sonra Yel Musa çözüldü, Topal Alinin yakasını bıraktı, orada bir taş duvarın üstüne çöktü, için için ağlamaya başladı. Topal Ali ona acıdı, geldi yanına çöktü, “Bak Musa kardaş,” dedi, “mesele senin bildiğin gibi değil. Sen büyük bir izcisin. Bu dünyaya senin gibi bir izci ne geldi, ne de gelir. Değil ben, senin eline izci Kel Abbas bile su dökemez. Ben kimim ki Yel Musa gibi bir ustayı kıskanayım. Mesele senin bildiğin gibi değil.”

Yel Musanın gözleri parladı, sevinçten keçi sakalı titredi:

“Gerçek mi bu söylediklerin, benimle alay etmiyorsun ya?” diye Topal Alinin eline sarıldı.

“Kurana el basarım ki gerçeği söylüyorum.”

“İyi öyleyse, İnce Memedi kurtardığımıza iyi yaptık.”

“İyi yaptık,” dedi Topal Ali, onun yanından ayrıldı, Bayra-moğlunun yanma geldi.

“İnce Memed buralarda dolanıyor,” dedi Bayramoğlu. “Bu adam ya düpedüz ahmak, ya kendine çok güveniyor, ya da beni hiçe sayıyor.”

Topal Ali ona söyleyecek söz bulamadı, sustu.

Yalnızçam köyünden biraz sonra ayrıldılar, onlar köyden ayrılır ayrılmaz da yataktaki kızamıklı çocukların hepsi birden

481

arı oğul verircesine dışarıya döküldüler. Köyü bir sevinç dalgası sardı. O gece perşembe gecesiydi. Dede derimevinde büyük bir Cem kurdu. Gün yüzü görmemiş demeler söyleyip semahlar çaldı. Uzun, ince, kuğu boyunlu kadınlar, büyük gözlü, pos bıyıklı, karayağız, dal gibi delikanlılar semah döndüler. Dede semaha Hazreti Aliyi, on iki imamı, Genç Osmanı, Baba İshakı, Pir Sultanı, Baba İlyası, Sarı Saltıkı, Köroğlunu, Türkmen Kocası Yunusu, Hacı Bektaşi Veliyi, Abdal Musayı, Kırkları, Yedileri, Üçleri çağırdı. Hep birlikte sabaha kadar, eriş ya Dede Sultan diyerek semah döndüler. Onlarla birlikte bütün Toros dağları dağı taşı, ağacı, suyu, yıldızları, kurdu karıncası, börtü böceği, kar altından yeni çıkmış apak kar çiçekleriyle semah döndü. Onlarla birlikte gülbenk çektiler. Candarmalarca öldürülmüş yedi Memedleri andılar. Ölüleri çıplak atlara atılmış her bir Me-medin üstünde ışıltılı, çok mavi, bir damla güneş gibi bir kuş uçuyor, atlar durunca kuşlar da duruyor, onlar yürüyünce kuşlar da gidiyordu. Yedi Memedin üstündeki yedi güneş damlası mavi kuş da Toroslardan kasabaya kadar Memedlerin üstünde ışıltılı mavi çizgiler çizerek indiler, Candarma Komutanlığının avlusu köşesindeki iri nar ağacına konup, mavilerini duvarın dibindeki ölülerin üstlerine fora ettiler.

Bayramoğlu köyden çıkınca sırtını Alidağına döndü, batıya doğru inmeye başladı. Subaylar da türlü yönlere dağıldılar. Ama hepsi Alidağına sırtlarını dönmüşlerdi. İnce Memedin adamları onları anı anma izliyorlardı. Böylelikle Alidağı yollarını boş bıraktılar. Bayramoğlunun baştan beri bütün hesapları örümcek tuzağı üstüneydi. Bir eşkıya köylerde değil de dağda yaşayacaksa bu dağlardaki en uygun yer Alidağmdaki Karsa-vurdu koyağıydı. Karsavurdu mağaralarının her birisi bir saray gibiydi ve hiçbir candarma oralara ulaşmayı göze alamazdı bu karda kıyamette, alanlar da eşkıyaların hangi mağaraya saklandıklarını bilemezlerdi. Ama Bayramoğlu, Kör İbrahim, Horoz Ramo, Kürt Rüstem o mağaraya saklanmış eşkıyaları elleriyle koymuşlar gibi bulabilirlerdi. Bir de yanlarında Topal Ali, Yel Musa gibi gökteki kuşun izini süren kişiler olunca hele.

“Söyle Topal Ali, İnce Memedi o köyde bulamadığımız iyi oldu değil mi?”

482

“İyi oldu Bayramoğlu.”

Atlarını yan yana sürüyorlar, Bayramoğlu bir düşünüyor, bir atının başını çekiyor, Topal Alinin yüzüne bakıyor, bir şey söyleyecek oluyor, sonra da vazgeçiyordu.

Sonunda patladı:

“Topal Ali,” dedi, bir süre bekledi, “Topal Ali…” Atının boynunu sıvazladı. “Topal Ali, onun hangisi İnce Memeddi, Yel Musanın ilk gösterdiği kısa boylu geniş omuzlu olanı mı, yoksa son gösterdiği zayıf, uzun boylusu mu?”

“İlk gösterdiği,” dedi Topal Ali hiç telaşlanmadan.

“Ne dedin de… Yel Musaya…”

“Onu hemen oracıkta öldürürdüm. Yel Musa cin gibi adam, yüzüme bakınca anladı.”

“Ben de anladım,” dedi Bayramoğlu.

“Biliyordum,” dedi Topal Ali.

“Beni de öldürür muydun?”

“Öldürürdüm,” dedi Topal Ali.

“Bak şimdi öyleyse Topal Ali, Memed, bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün Karsavurdu mağaralarına çıkacak. Ben de onu orada kıstıracağım. Yel Musa iz sürecek, iz sürmesine de gerek yok, eşkıyalar üstten bir alttaki mağarada kalırlar hep. O mağaranın eşiğinden bir pınar kaynar. Oraya candarma ulaşıncaya kadar, sen yanımdan hiç ayrılmayacak, Yel Musayla da, hiç kimseyle de konuşmayacaksın. Yoksa ben seni hemen öldürürüm, anladın mı?”

“Anladım.”

Topal Ali onların bu gece sabaha karşı Karsavurduya sığınacaklarını biliyordu. Bu kadar candarmanın arasında çekirge bir sıçrar, iki sıçrar sonra yakayı ele verirdi. Bu Bayramoğlun-daki akıl da hiç kimsede yoktu. Demek ki Bayramoğlu bu akılla bunca yıl bu dağlarda padişahlık etmişti. Ne yapmalıydı? İnce bugün değilse yarın kapana kısılacaktı. On dokuz kişi bunca askerle, bunca gün görmüş, ömür geçirmiş şahin gibi eşkıyayla nasıl başa çıkardı? Biliyordu, yanından bir dakika olsun ayrılmaya kalksa Bayramoğlu onu öldürüverirdi. Bir umarsızlığa düşmüş, ezildikçe eziliyordu.

483

Gece oldu, dolunay testekerlek göğün öbür uçundaydı. Mavi, ışıltılı bir duman çökmüştü Alidağına, Dikenlidüzüne. Mavi kar kıvılcımları uçuşuyordu gecede. Keskin bir ayaz ortalığı biçiyordu. Sabaha karşı ilk haberci geldi. İnce Memed çetesi köyden ayrılmış, Alidağına doğru yönlenmişti. “Gördün mü Ali?” “Gördüm,” dedi Ali, can çekişir gibi.

Gün doğarken ay göğün ortasından batıya sarkmış mavisini yitirmişti. Alidağmın tepesi kızarır, bir billur pırıltısında yanar, kıvılcımlar bulutlar gibi döner savrulurken, ovaya da uçsuz bucaksız, sonsuz aklıkta ipiltiler çökmüştü. Bir köye girdiler, girer girmez de gözden yittiler. Birlikler arasında haberciler mekik dokuyor hiç kimse Bayramoğlunun dediğinden dışarı çıkmıyordu.

Ve ikinci gece kararlaştırdıkları gibi Bayramoğlu koyağın alt başından, Yüzbaşı Faruk soldan, Gavur Ali sağdan yürüyecekler. İnce Memed çetesine çıkacak yol bırakmayacaklardı. Eğer hasbelkader bir tanesi, birkaçı çemberden kurtulacak olurlarsa Teğmen Halisle İzzet Nurinin birlikleri onları düzde karşılayacaklardı.

Ve ikinci gece sabaha karşı Yel Musa, eliyle koymuş gibi eşkıyaların sığındıkları mağarayı Bayramoğluna gösterdi. Bayramoğlu onları uykuda bastıracak, hepsini sabaha karşı kulaklarından tutacak, bu acemi çaylakları alacak kasabaya alayı vala ile götürecekti. Onların geldiğini, sarıldıklarını önce nöbetçi olan Temir gördü. İçeriye can havliyle girdi. Ortada büyük bir ateş yanıyor, eşkıyalar altlarında ve üstlerinde büyük ayı postları uyuyorlardı.

“Geldiler, sarıldık.” “Kim?”

“Candarmalar.”

İnce Memed hemen ayağa fırladı, arkasından da ötekiler… “Candarmalar olamaz, candarmalar buraya kadar gelemezler… Bu, Bayramoğludur.”

Silahlarını aldılar dışarıya çıktılar, uçurumun başına geldiler, aşağıdaki derinlerdeki çay kudurmuş akıyor, sesi kulakları sağır edecek kadar gürültülü çağlıyordu.

484

I                                                                                                                                             “Teslim ol İnce Memed, her bir yerden sarıldın, kurtuluşun

yok.”

“Bayramoğlu, sen misin?”

“Sen kimsin?”

“Ben İnce Memedim.”

“Teslim ol, yazık olacak sana.”

“Sen hiç teslim oldun mu Bayramoğlu?”

Bayramoğlu karşılık vermedi. Ortada uzun süren bir sessizlik oldu. Sonra da üst baştan bir yaylım ateşi bastırdı. Kayaların, kütüklerin arkasına siperlendiler. Sağdan, soldan, üstten, alttan üstlerine o kadar çok kurşun yağıyordu ki şaşırdılar.

“Kötü yakalandık Hocam.”

“Dur bakalım, belli olmaz, biz Bayramoğlunun üstüne gidelim, onu yerinden bir koparırsak, candarmalar kolay… Candarmalar dayanamazlar.”

“Bayramoğlunu da yerinden söküp atmak zor. Yanında Kör İbrahim, bizim Cabbar, Topal Ali, Horoz Ramo, Kürt Rüstem, daha başka eski eşkıyalar, Sarı Sultanoğlunun, öteki Beylerin adamları var. Ah, yalnız candarma olsaydı, candarma kolaydı.”

Çarpışma bütün hızıyla sürüyordu. İlk anda İnce Memed çetesinden üç kişi yaralandı. Kurşunlar dört bir yönden geliyor, nereye siperleneceklerini bilemiyorlardı.

Sabah oldu, gün açıldı, karlar, kayalar, kar altında kalmış ağaçlar aydınlandı. Aşağıda, derinden akan suyun altına ışık düştü, çakıl taşları gözüktü. Bayramoğlu, candarmalar gittikçe bastırıyor, kayalara değen kurşunlar, barut dumanlan, kurşun sesleri, yankılar ortalığı cehenneme çeviriyordu.

Bayramoğlu, candarmalar bir an kesmeden bastırdıkça bastırıyorlardı. İnce Memed çetesi iyice bunalmıştı. İnce Me-medle Hoca mağaranın içine çekilip baş başa verip uzun konuştular. Bugün bu çemberi yarıp da dışarıya çıkamazlarsa, artık iş işten geçmiş olacak, kurşunları tükenecek, işte o zaman da ya teslim olmak, ya da ölmek zorunda kalacaklardı. İnce Memed teslim olmayı aklından bile geçirmiyordu.

İnce Memed, iki kişiyi dışarıda bırakıp, eşkıyaları mağaraya çağırdı. Bu sırada da başlarının üstünden takırdayan maki-nalıların kurşunları su gibi akıyordu.

485

“Arkadaşlar, bana öyle geliyor ki bugün artık sonumuz geldi. Bayramoğludur karşımızdaki. Çemberi yarmaya çalışacağız. Çemberi yararken hiçbirimiz de kurtulmayabiliriz. Adamların makinalıları zehir gibi. Hepsi de çok nişancı. Geceye kalırsak, gece bile kurtuluşumuz yok.”

Sol üstte bir çiğir vardı. Oraya yüklendiler. Öyle bir yaylım ateşiyle karşılaştılar ki gerisin geri mağaranın ağzına döndüler.

O gün ikindine kadar türlü yerlerden birkaç kez yarma girişiminde bulundular. Karşıdakiler sanki yörelerini, her bir yanı kurşun duvarlarıyla örmüşlerdi.

Yüzbaşı Faruğun sevinçten dolup taşan sesi, onlar her yüz geri ettikçe derin koyağın içinde yankılanarak çınlıyordu.

“İnce Memed, İnce Memed çabalama. İster teslim ol, ister olma. Senin artık kurtuluşun yok.”

Onun bu bağırtıları, sesindeki olağanüstü sevinç Bayra-moğlunu çileden çıkarıyordu ama yapacağı hiçbir şey yoktu. O, şimdi salt İnce Memed teslim olsun, diye dua ediyordu. Teslim olursa, belki bir yolu bulunurdu. Bunca yıllık deneyiyle biliyordu ki, İnce Memed çetesinden bir tek kişinin kurtulmasının mümkünü yoktu. Eğer teslim olursa, Bayramoğlu belki bir yolunu bulur, onu bir gece, belki de baskın vererek candarmalarm ellerinden alabilirdi.

İnce Memed çetesinin yöresindeki çember de gittikçe dara-lıyordu. Neredeyse mitralyozlar mağaranın kapısında takırda-yacaklardı.

Bayramoğlu da birkaç kere böyle sarılmış, bütün mümkünü çareleri kesilmişti. Hiçbir kurtuluşu kalmamışken, kuşatmanın komutanının üstüne atılmış, onu vurduktan sonra çember kendiliğinden açılmıştı. Şimdi, İnce Memedin yerinde ben olsam, nasıl bir kurtulma çaresi bulurdum, diye düşündü. Aradı taradı, aklına hiçbir kurtuluş yolu gelmedi. Bir tek yolu vardı, bu gece İnce Memed ve çetesi şu karşıdaki dik kayanın üstüne çıkarlar da aşağıdaki büvete atlarlarsa, o da donmazlarsa belki kurtulurlardı. Ama büvetin başı da tutulmuştu.

Artık ikindi oluyordu. İnce Memed çetesinden gelen ateş seyrelmişti. Kurşunları çok esirgeyerek kullanıyorlardı. Demek ki mermileri azalmıştı. Artık zor dayanırlardı.

486

“İnce Memed oğlum, yiğidim,” diye konuşmaya başladı Bayramoğlu, “çok düşündüm taşındım, senin buradan kurtulman zor. Gel teslim ol yavrum, benim hatırımı kırma. Senin ölmene benim gönlüm razı olamaz. Sen teslim olunca belki bir yolu bulunur.”

“Kocamış köpek,” diye bağırdı Ferhat Hoca, “ben Ferhat Hocayım Bayramoğlu. Biz burada ölürsek senin yüzünden öleceğiz. Sen sus, sen konuşma, sen ağaların, beylerin, sen Hükümetin itisin. Sen kendi kendinin düşmanısın. Sen, bu yaptığın bu alçaklıktan dolayı hem bu dünya cehenneminde, hem öteki dünya cehenneminde yanacaksın.”

Ferhat Hocadan sözü İnce Memed aldı:

“Bizim kitabımızda teslim olmak yazmaz Bayramoğlum.” Sesi çok saygılıydı. “Bunu da sen hepimizden iyi bilirsin. Biliyorum sıkıştık sayende. Canın sağ olsun. Var sen, biz ölünce sonuna dek gönen.”

Ferhat Hoca öfkeden tirtir titriyordu, Memedin sözünü kesti:

“Bayramoğlu, Bayramoğlu, sana Bayramoğlu diyen dillerim kurusun, sen Bayramoğlu değil, haramoğlusun, yarın sabah, katırların sırtına atılmış ölülerimiz kasabaya varınca, sen de avradıym donunu bir sırığın ucuna geçir de bir sevinç bayrağı olaraktan Candarma Kumandanlığının önünde salla. Biz bir kere öldük, öleceğiz haramoğlu, sen yaşadıkça her gün öleceksin.”

Gün batıncaya kadar Bayramoğlu İnce Memede teslim ol, diye yalvardı. Ferhat Hoca sözlerini gittikçe ağırlaştırarak, onun her sözünü it yese kudururdu, ona karşılık verdi. Me-medse, artık kaderine razı olmuş, susuyor, akibeti bekliyordu.

Candarmalar, rahatça ateşlerini yaktılar, bir kısmı yemek yiyor, bir kısmı eli tetikte bekliyor, en küçük bir çıtırtıya yüz kurşun birden patlıyor, mitralyozlar takırdıyordu.

O gece Bayramoğlunun gözüne uyku girmedi, Memedin kurtuluş umudu kalmadıkça, o da Memedden daha çok sıkışıyordu. Sabaha kadar düşündü. Sabah gün ışırken, gülerek, sevinç içinde ayağa kalktı:

487

“Kürt Rüstem,” dedi, “biz seninle hiç ayrılmadık değil mi?”

“Ayrılmadık.”

“Bu sefer ayrılacağız. Ben İnce Memede gidiyorum.”

“İnce Memedin kurtuluşu yok. Sen de onunla birlikte ölürsün.”

“Biliyorum Rüstem.”

Topal Ali ayağa kalktı:

“Ben de seninle geliyorum.”

“Gel,” dedi Bayramoğlu.

“Ben de,” dedi Horoz Ramo.

“Ben de,” dedi Uzun Cabbar.

“Ben de,” dedi Çiçekli Nuri.

Cabbarı kolundan tuttu:

“Sen gelme, sen bizim aramıza yakışmazsın. Sen İnce Me-medim, diye Arif Saimin çiftliğini bastın, Hacı Ali Çavuşu öldürdün, Mustafa Kemal Paşanın saatini aldın. Saat nerede?”

“Bende,” dedi Uzun Cabbar.

“Ver o saati bana.”

Cabbar saati koltuğunun altına bağladığı bir torbadan çıkardı ona verdi. Bayramoğlu altın saata uzun baktıktan, kösteğini sağ eliyle tarttıktan sonra saati yelek cebine koyup altın kösteği göbeğinin üstüne sarkıttı.

“Mermilerinizi bize verin.”

O yakınlarda kim varsa hepsinin mermilerini aldı. Horoz Ramo, Topal Ali, Çiçekli Nuri mermileri yüklendiler. Bayramoğlu cebinden mendilini çıkardı. Tüfeğinin ucuna bağladı:

“Ben oraya geliyorum, seni teslim almaya geliyorum,” diye üç kere bağırdı. Subaylar Bayramoğlu İnce Memedi teslim alacak, bu iş de daha çok kan dökülmeden burada bitecek, diye sevindiler. Bayramoğlu önde, ötekiler arkada, koyağı indiler, suyu, iki kaya üstüne uzatılmış uzun bir kütükten geçtiler. Her iki yan da ateş kesmiş bekliyordu. İnce Memed, her şeyi göze alarak Bayramoğlunu aşağıya kadar inerek, koyağın dibinde karşıladı, eline sarılıp öptü. Bayramoğlu da onu kucakladı, alnından öptü. Öteki eşkıyalar da onu yolda karşıladılar, kucaklaşıp öpüştüler. Mağaranın önüne gelince, Bayramoğlu bir kaya gibi olmuş yüzüyle karşılarına dikildi.

488

“Şimdi, onlar ateş edinceye kadar bekleyeceğiz, keyfîmize bakacağız. Şimdi beni dinleyin, herhangi bir sözümün üstüne söz söyleyeni, bana karşı koyanı anam avradım olsun ki, Alla-hm divanına köpek donuna girmiş olarak gideyim ki vururum. Akşam olunca, şu yarı görüyor musunuz, orası açık, o yarın altından sürünerek aşağı inecek, su boyunca ovaya doğru yürüyeceksiniz. Ben buradan tek başıma, sizi korur, kimseyi arkanızdan göndermem. Önünüz de boş, önünüze çıkan olursa da siz onlarla baş edersiniz. Yakında Memedler geliyor. Onlar da çarpışmaya girecekler. Ben bunlarla başa çıkarım. Siz Memedle-ri geriye çevirin. Yarın sabah da teslim olur, İnce Memed beni tutsak etti derim.”

Onun bu sözlerine kimse ses çıkaramadı. Subaylar ikindine kadar beklediler, beklediler, Bayramoğlunun tutsak edildiğini anlayınca ateşe başladılar. Dört bir yandan makinalılar takırdadı.

Bayramoğlu mağaranın kapısına büyük bir taşla, bir de çok kaim bir kütük getirtti koydurdu.

“Karşılık vermeyelim,” dedi Bayramoğlu.

“Çember gittikçe daralıyor,” dedi Ferhat Hoca.

“Daha daralsm,” dedi Bayramoğlu.

Gün sarkmış, aşağılara inmiş, dağın karlarına bir kızıllık çökmüştü. Karlar binlerce billur kırmızı ipiltilerle kıvılcımlanı-yordu.

“Şimdi hepimiz her yerden yaylım ateşine geçelim.”

Bayramoğlu, ötekiler, bu, kurşun sıkmada usta kişiler, birden öylesine bir yaylım ateşine geçtiler ki her birisinin eli maki-nalı tüfek gibi işliyordu.

Subaylar, candarmalar neye uğradıklarını bilemediler, şu yoğun ateşe bakınca, karşılarında bir eşkıya çetesi değil, sanki yüzlerce kişi vardı.

“Ateşi kesin.”

Gün battı batacak.

“Hazırlanın… Kurşunları yanıma yığın. Siz giderken ben…”

Güneşin dışarda kalmış son dilimi de aşağıya iniverdi. Gökyüzü, karlar önce mosmor oldu, sonra dilim dilim kırmızılıklar, turuncular, mor yeşiller sürdü bir an. Alacakaranlık ağır

489

ağır dağa doğru gelirken bir ışık patlaması oldu, sonra da ortalık karardı.

“Haydiyin çocuklar. Allah yolunuzu açık etsin.”

Önce Memed Bayramoğlunun karşısına geldi durdu. Göz göze bir süre bakıştılar. Bayramoğlunun gözbebekleri sevinç içindeydi, gizliden gizliye gülüyor, Memede minnetle bakıyordu. Memed, eğildi, onun sağ elini aldı, bir süre avucunun içinde sıcacık, dostça, saygıyla tuttu, üç kez öperek alnına götürdü. Sonra Ferhat Hoca geldi, o da onun elini kaptı, öpecekken Bay-ramoğlu elini çekti, kucaklaştılar. Sonra da ötekiler, önünde durup elini öptüler, sinerek, yere yatarak koyağın dibine, çayın kıyısına ulaşmak için yamaçtan aşağıya inmeye çalıştılar. Onların kaçtığını fark eden subaylar, candarmalar sevinçlerinden bağrışarak eşkıyaların önlerini kesmek için ileriye atıldılar. Bayramoğlunun ateşiyle karşılaşıp saklandıkları yerlere geri döndüler. Bu arada Bayramoğlu beş candarmayı vurmuş, bu da onları çok korkutmuştu. Eşkıyalar alacakaranlıkta sarp yamacın karlarına yapışarak aşağıya inmişler, subaylar onların yollarını ne zaman kesmek için ayağa kalkmışlarsa Bayramoğlunun yoğun ateşiyle karşılaşmışlar, her seferinde de birkaç kayıp vererek canlarını kayalıkların arkasına zor atmışlardı.

Bayramoğluyla çarpışmaları o gece, kimi zaman kesilerek, kimi zaman yoğunlaşarak sabaha kadar sürdü. Sabah olup da gün açılınca Asım Çavuş Faruk Yüzbaşının yanına geldi:

“Yüzbaşım,” dedi, “akşamdan beri karşımızda, dikkat ettiniz mi, bir tek kişi var.”

“Bir tek kişi ama, yüz kişiye bedel. Kim olabilir ki bu adam?”

“Bayramoğlundan başkası olamaz. İnce Memedin kuşatmayı yaramayacağını elimize düşeceğini anlayınca…”

“Tuhaf,” dedi Yüzbaşı. “İnce Memedi çekemiyor, ona ne kadar da düşman görünüyordu. Belki o değildir.”

“Kim olursa olsun,” diye telaşlandı Asım Çavuş. “Biz bu adamı, ne pahasına olursa olsun kuşluk vaktine kadar, sağ ya da ölü ele geçirmeliyiz, yoksa biteriz, dünyaya rezil rüsvay oluruz. İnce Memed, öğleye kadar, başına bütün Memedleri toplayarak geriye döner, bu sefer o bizi kuşatır, biz de onun elinden

490

kurtulamayız Karsavurdu tuzağından. Şu adamın işini ne pahasına olursa olsun bitirip bu tuzaktan kurtulmalıyız.

“Bu adamı ele geçirmek için çok telefat vereceğiz.”

“Başka hiçbir mümkünümüz çaremiz yok. İnce Memed geriye döner de bizi burada yakalarsa, ne sizi, ne de beni, ne de hiçbirimizi sağ bırakmaz. Sizi, beni öldürür ya, o Hatçenin öldürülmesini unutamaz, öldürmediklerini de tutsak kılar, boğazlarına ip bağlayarak bütün Torosları dolaştırır, yalınayak başı kabak karların üstünde, belki de çırılçıplak…”

Öteki subaylara da düşüncelerini açtılar. Hepsi de karşılarındaki kişinin bir tek kişi olduğunu anlamıştı. Yüzbaşı Gavur Ali, bu karşımızdaki tek kişi İnce Memedden başkası olamaz, diyordu da başka hiçbir söz dinlemiyordu. “Onu ölü ya da diri ele geçirmek benim hakkım. O, bana hakaret etti.”

Ve Yüzbaşı Gavur Ali, bölüğündeki bütün candarmalar ve mitralyozlar, bombalarla harekete geçti. Hırsla dövüşüyorlar, karşıdaki, eli makinalı tüfek gibi işleyen adamı bir türlü sustu-ramıyorlardı.

İnce Memedle arkadaşları daha dağdan inmemişlerdi ki karşılarından Memedler geldi. Hep yedişer yedişer dizilmişlerdi. Her yedi kişi kılıkları, silahları, saçları renkleriyle biribirleri-nin hık demiş, burunlarından düşmüşlerdi.

İnce Memed, onları görünce sevindi, umuda düştü, Bayra-moğlunu belki kurtarabilirlerdi.

“Arkadaşlar,” dedi, “biz şimdi buradan aşağıya iniyor, geriye dönüyoruz. Öğleye kadar oraya varır da candarmaları, Beylerin adamlarını kuşatırsak belki Bayramoğlunu kurtarabiliriz.”

“Kurtarmalıyız, hem de kurtaracağız,” diye sevindi Ferhat Hoca.

“Ben Bayramoğlunu bilirim,” diye üzüldü Kürt Rüstem, “onu bundan sonra kimse kurtaramaz. Biz onu kurtarsak bile, bu sefer de o bize karşı dövüşür. Biz onu sağ teslim alamayız.”

“Gene de gidelim,” dedi İnce Memed.

Düze inip, koyağın yukarısına doğru, inanılmaz bir hızda yürüyüşe geçtiler. Sanki dün akşam ateş çemberinden çıkanlar, ağızlarına dünden beri bir lokma ekmek koymayanlar, yaralı arkadaşlarını sırtlarında taşıyanlar bunlar değildi.

491

Çarpışma ikindine kadar sürdü. Mağaranın ağzına o kadar çok kurşun bomba yağıyordu ki Bayramoğlu Bayramoğluyken bile, çarpışmalarda soğukkanlılığını hiç yitirmezdi, bunalmıştı. Önündeki büyük kütük de kurşundan didik didik olmuştu. Bayramoğlu alnından, saçlarından süzülerek gözlerine dolan teri silmeye bile vakit bulamıyor, şimdi daha sık kızan tüfeğini yanındaki soğumuş tüfekle değiştiriyordu. Ne düşündü, ne düşünmedi, yüzü gerilmiş, gözleri kan çanağına dönmüş, bıyıkları sarkmış, ayağa kalktı, şaşkın şaşkın, ne oluyor, ben neredeyim, der gibi dört yanma bakındı, karşısında Yüzbaşı Gavur Aliyi gördü, Gavur Ali de, tam bu sırada tetiğe bastı, yüreğinin başını nişan almıştı, kurşun ümüğünden girdi, ensesinden çıktı. Bayramoğlu son bir gayretle tüfeğini doğrulttu, Gavur Alinin karartısı önünde sallanarak düşerken, kendi de yere sağıldı, başını kütüğün üstüne koydu, gözlerine kan doldu.

“Dediğim çıktı,” dedi Asım Çavuş, “kuşatıldık. Ali Yüzbaşı da vuruldu, inşallah ölmemiştir.”

Yüzbaşı Farukla onun yanına koştular, Yüzbaşı omuzun-dan yaralanmıştı. Üçü birden, merakla mağaraya koştular. Bayramoğlu daha oluk gibi kanıyordu. Asım Çavuş eğildi baktı:

“Ölmüş,” dedi, “yiğit adamdı. Gözleri açık kalmış.” Gözlerini usulca kapattı.

“Şimdi nasıl kurtulacağız?” Başlarının üstünde kum gibi kurşun kaynıyordu. “Şu yaramı saralım,” dedi Yüzbaşı Ali, “onlardan da kurtuluruz.”

Sağlıkçı eri çağırdılar. Er, Yüzbaşıyı mağaranın içine yatırdı, omuzunu, usta elleriyle kısa bir sürede sardı. Yüzbaşı hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı:

“İsteseydi Bayramoğlu beni öldürürdü. Oysa ben onu öl-1 dürmüştüm. Beni neden öldürmedi ki?” diye şaşkınlıkla sordu. “Tam alnıma nişan almıştı, boğazından kan fışkırıyordu, bir an göz göze geldik, namlusunun ucunu omuzuma indirdiğini gördüm, beni neden vurmadı ki?”

“O, hiçbir zaman, Gülmezoğlundan başka bir adamı bilerek öldürmek istemedi.”

“İnce Memed gibi,” dedi Yüzbaşı Gavur Ali.

492

“İnce Memed gibi,” dedi Yüzbaşı Faruk.

“İyi ki mağaradayız,” diye sevindi Asım Çavuş. “Yoksa İnce Memed bizi bu sefer, bizi bu gece…”

“Boran geliyor,” dedi Yüzbaşı Gavur Ali.

“Kurtarırsa bu boran kurtarır bu gece bizi İnce Memedin elinden,” dedi Asım Çavuş.

Ortalık birden karardı. Dehşet bir fırtına başladı, karları savurdu. Bir ara göz gözü görmedi, görülmemiş bir gıcılı boran başladı ve boranın başlamasıyla da kurşun sesleri kesildi.

“Bu gece burada donarak ölmezsek, kurtulduk,” dedi Yüzbaşı Faruk.

“Mağaralara doluşmaktan başka çaremiz yok,” diye önerdi Asım Çavuş.

“Ya bizi burada kıstırırsa İnce Memed?”

“Başka çaremiz yok. Bu boranda bu dağda İnce Memed de kalamaz. Kalsa da bizim üstümüze gelemez. O, artık buralarda durmaz. Üç gün içinde Akçadağı tutar o.”

Bora, fırtına gittikçe azıtıyor, yaralılar, candarmaların sırtlarında mağaralara taşınıyor, odunlar getiriliyor, ateşler yakılıyor, kütüğün üstüne kapanmış Bayramoğlunun kan içinde kalmış bedeni rahat, dingin, bir tuhaf, dizlerini karnına çekmiş, ayakları kıvrılmış, posbıyıkları karmakarış uyuyordu.

493

22

Bayramoğlunun haberi Arif Saim Beye ulaştığında, o, bir saat önce Ankaradan dönmüş ham yollarda otomobili birkaç kez çamura saplanmış, yorgundu. Bayramoğlunun macerasını birkaç kere dinledikten sonra, “O namussuzun böyle yapacağı belliydi,” dedi, içine de bir sevinç geldi yerleşti, yorgunluğu o anda geçti. Sırtından bir yük daha kalkmış, can korkusuyla ayaklarını öptüğü kişi ortadan kalkmıştı. İçinde, derinlerde, uzaklarda İnce Memede karşı belli belirsiz bir sevgi duyuyordu.

Rakı masası hemen kuruldu. Kasaba ileri gelenleri karşı odada onun çağırmasını bekliyorlardı. Arif Saim Beyse, onların beklediklerini biliyor, salonda, başı önde çabuk çabuk yürüyerek volta atıyordu.

Taşkın Halil Bey korkarak, onun yanına yaklaştı: “Yüzbaşı Faruk Bey geldi efendim,” dedi, “onu siz istemiştiniz.”

“Gelsin!”

Yüzbaşı, onun karşısında ayaklarını biribirlerine sert vurarak dimdik durdu. Yüzbaşı dimdik dururken, o, voltasını sürdürdü. Yüzbaşının yanma geldikçe göz altından ona şöyle bir bakıyor, ardından da yürümesini sürdürüyordu. Neden sonradır ki, koltuğa çökerken:

“Gel şöyle yanıma otur Yüzbaşı,” dedi, “otur ve olanı biteni bana anlat.”

Yüzbaşı onun karşısındaki koltuğa saygıyla oturdu, ellerini

494

de dizlerinin üstüne koydu köylüler gibi, Bayramoğlunun macerasını, en ince ayrıntılarına kadar anlatmaya başladı. Arif Saim Bey onun arada sırada, burasını yeniden anlat, diye sözünü kesiyor, Yüzbaşı da anlatmaya ta baştan başlıyordu. Akşam yemeğini, sofradaki rakıları unuttular, Yüzbaşı durmadan anlatıyor, Arif Saim Bey gözleri büyümüş, şaşkınlıkla, hırsla Yüzbaşıyı, her bir sözcüğünü yutarcasına dinliyordu. Sonunda, “Evet,” dedi, “Bayramoğlunun elinden de başka türlüsü gelmezdi. Demek ki, Bayramoğlu da Bayramoğlu gibi ölmüş. Evet, yiğit adamdı. Başka türlü ölseydi, Bayramoğluna yazık olurdu.”

Yüzbaşı, Bayramoğlunun macerasından sonra Arif Saim Beye Yedi Memedleri, Torosta herkesin Memed olduğundan bir daha söz etti. Bunların hepsini biliyorum, diye onun sözünü kesti Arif Saim Bey. Yüzbaşı Kırkgöz Tekkesinden, Anacık Sultandan söz etmeye başlamıştı ki, bunu da biliyorum, dedi Arif Saim Bey. Yüzbaşı sözünü sürdürmek için:

“Rica ederim efendim, beni dinleyin biraz daha,” dedi, “çünkü Bayramoğlunu yoldan çıkaran Anacık Sultandır. Bayramoğlu Kırkgöz Ocağına gittikten sonra döndü.”

“Yanılıyorsun Yüzbaşı. Onun kendini kurtarmak için, bu yaptığından başka hiçbir çaresi yoktu. O daha, yola çıkarken başına geleceği biliyordu.”

“Nasıl olur efendim, o İnce Memedi öldürmek için öyle bir arıyordu ki… Şahidi benim.”

“Ama son anda… İnce Memedi öldürünce…”

“Anladım efendim. Bundan sonra, hele Anacık Sultan da varken, artık İnce Memedle başa çıkmak…”

Arif Saim Bey, karnı çok acıkmıştı, Taşkın Beyi çağırdı:

“Arkadaşlar, gelsinler,” dedi. Başta Zülfü, arkadan ötekiler salona girdiler. Arif Saim Zülfüyle kucaklaştı, ötekilerin ellerini sıktı.

“Oturun Beyler.”

Hemen rakı masasının başına geçtiler. Masanın üstünde türlü mezeler vardı. İnce bir düzende, yerli yerince yerleştirilmişlerdi. Masaya hizmet eden delikanlılar rakı bardaklarını doldurdular, billur sürahilerde soğutulmuş suları rakılara döktüler.

495

Arif Saim Beyin, o her zamanki azgın hali gitmiş, yerine sevinçten taşan bambaşka, konuşkan, gülen bir kişi gelmişti. Herkesi dinliyor, birçok şeyi, olayı hoşgörüyle karşılıyordu.

Masa başında konuşmaları sabaha kadar sürdü. Arif Saim Bey kimsenin sözünü kesmedi. Herkes istediğini istediği gibi söyledi. İnce Memed, Bayramoğlu olayından sonra artık iyice güçlenmiş, köylülerce tapınılan bir insan durumuna getirilmişti. Ve Anacık Sultan ve aşıklar, aşıklar içinde de en çok Aşık Kıvrak İnce Memedin ermişliğinde, ününün gittikçe yayılmasında etkili oluyorlardı.

Sabaha karşı sarhoşlayan, eski azgın yüzlü durumuna dönen Arif Saim Bey ayağa kalktı, salonun bir başından öteki ucuna voltalar atmaya başladı. Masadakilerin gözleri onun üstündeydi, soluk almadan onun gidiş gelişlerini izliyorlar, kopacak fırtınayı bekliyorlardı.

Arif Saim gelip de karşılarında durduğunda artık gün ışı-

mıştı.

“Yüzbaşı,” dedi sert bir sesle, “Yüzbaşı, yarından tezi yok, hemen senden o Anacık Sultan denilen irtica ve eşkıya yuvasının başını istiyorum. Bir de o İnce Memed hayranı aşıkları… Aşık Kıvrak Aliyi de başta… Göstereceğim onlara. Biz bu vatanı yerde bulmadık. Biz bu vatanı yedi düvelle, yedi cephede dövüşerek bu hale getirdik. Tekkelerle aşıklar ve eşkıyalar el ele vererekten bu vatanı yıkamayacaklardır. Türkiye Cumhuriyeti o alçakların tepelerine balyoz gibi inecektir. O yılanı, Anacık Sultan denilen o zilliyi, o çıngıraklı yılanı hemen istiyorum. O, aşıkları da… Tanırım o Kıvrak Aliyi, biz İstiklal Harbinde çarpışırken, o da bir elinde silah, bir elinde saz bizimle birlikte düşmana karşı çarpışıyordu. Şimdi eşkıyalarla birlik olmuş öyle mi?”

“Öyle,” dedi Zülfü. “Bunların hepsini Anacık Sultan idare ediyor. O da dışardan emir alıyor. İrticanm başı ezilmedi daha. Eşkıyası, aşığı, hocası, hacısıyla genç, çiçeği burnundaki Cumhuriyetimize saldırıyorlar. Kökü binlerce yıllık yıkıcı propagan-dalarıyla altımızı oyuyorlar. Karışımızda İnce Memed yok, irtica var.”

“İrtica var,” dedi Muallim Rüstem.

496

“Yoksa bir İnce Memed, bir eşkıya, tek başına ne yapabilirdi ki?” diye söze karıştı Murtaza Ağa. “İrticanın başı ezilmeden bu vatan kurtulamaz…”

“Bu irticadan kurtuluncaya kadar, daha çok çekeceğimiz var,” diye başını salladı Taşkın Bey.

“İrtica büyük kuvvettir ama, dize gelecektir. Çökmüş bir müesseseyi değil Anacık Sultan, hiç kimse, bin tane İnce Memed de olsa ayakta tutamaz,” diye sakalını sıvazladı Molla Duran.

Taşkın Halil Bey, onları dinliyor, kısılmış tilki gözleri, tam sırası geldi, diye parlıyordu. Söze ölçülü, soğukkanlı girdi:

“Mustafa Kemal Paşa inşallah bu vakanın irticadan kaynaklandığını duymaz. Malumunuzdur ki Paşa Hazretleri denize döktüğü düşmandan çok, başını ezdiği irticaya ehemmiyet verir. Başını ezdiği irticanın eşkıyalık kisvesi altında…” dedi, sustu.

Bu sözleriyle Arif Saim Beye düpedüz gözdağı veriyor, bu iş artık çığırından çıktı, İnce Memed olayı önemli bir olaydır, önemi büyüklüğünde ele alınmalıdır, Paşa duyarsa, bu iş senin için de hiç iyi olmaz ve Paşaya da Toroslarda başkaldıran gericilik duyurulur, demek istiyordu.

Arif Saim Bey, bu sözlerin altındakini anlamayacak adam değildi, öfkesinden deliye döndü ve ayaklarını yere vurmaya başladı. Ayaklarını o kadar öfkeyle taban tahtalarına vuruyordu ki taban tahtaları gıcırdıyor, bütün konak zangırdıyordu.

“Bana bak oğlum Taşkın, anlıyorum, sen beni tehdit ediyorsun. Demek istiyorsun ki, sen irtica hareketlerine gereken önemi vermiyorsun. Paşanın da üstünde hassasiyetle durduğu, en ehemmiyet verdiği şey irticadır. Sen beni düpedüz tehdit ediyorsun. Sana gösteririm. Sizin hepinize gösteririm. Bunda hiçbir şekilde bir irtica hareketi görmüyorum ben. Eşkıyalığı da siz, siz, siz yaratıp besliyorsunuz. İnce Memed gibi bir ikisi dışında dağdaki eşkıyaların hepsi sizin adamlarınız. Onları Hükümete karşı, halka karşı zulüm aletleri olarak kullanıyorsunuz.”

Arif Saim Bey avazı çıktığı kadar bağırıyor, çırpınıyor, elini kolunu sallıyor, gözleri kan çanağına dönmüş, kendinden geçiyor, ağzı köpürmüş, yüz etleri gerilmiş kuduruyordu.

497

En sonunda Zülfü bütün yürekliliği üstünde, kan ter içinde kalmış ayağa kalktı, onun kolundan tuttu:

“Bey, Bey, Bey,” dedi yavaşça, “kendine gel. Sana bir şey olacak. Taşkın Bey sana karşı hiç öyle sözler söyler mi, sen yanlış anladın.”

Taşkın Bey, süt dökmüş kediye dönmüş, bir köşeye çekilerek büzülmüş, Beyefendinin hışmından korunmak için ne yapabileceğini düşünüyordu.

Zülfünün durumundan yüreklenen öteki kişiler de ayağa kalktılar, Arif Saim Beyin yöresinde halka olarak, onun Taşkın Beyi yanlış anladığını, oysa Taşkın Halil Beyin, hiç öyle kötü bir niyeti olmadığını söylediler. Onu kandırmak için, bin dereden su getirerek, her bir yandan, o alarak, öteki bırakarak konuştular. Taşkın Halil Bey, büzüldüğü yerden fırladı, o da öfkelenmişti. “Bey, Bey, Bey,” diye, ondan daha yüksek bağırarak Beyin karşısına geldi dikildi.

“Beni dinle, beni dinle, beni dinle Arif Saim Bey, bu ev benim, benim evimdir, bu evde sana kimse kaşın altında gözün var bile diyemez. Yanlış, yanlış anladın beni. Yanlış, yanlış, yanlımş…”

O kadar bağırdı ki sonunda Arif Saim Bey, uykudan uya-nırcasına kendine geldi, sesini kesti, sağına soluna şaşkın şaşkın, ne oluyor, dercesine bakındı. Taşkın Halil Bey bu fırsatı ka-

çırmadı:

“Bu ev benim evimdir, bu evde ne ben, ne de hiçbir insan Beyimize, kaşın altında gözün var, diyemez.”

“Öyle mi?” diye sordu Arif Saim Bey.

“Vallahi de tallahi de öyle,” dedi Taşkın Halil Bey.

Ötekiler de yemini bastılar.

Arif Saim Bey epeyi bir uğraştan sonra yatıştı.

“Yüzbaşı.”

“Buyur Beyim.”

“O kadını ve o aşıkları istiyorum. Ne kadar aşık varsa şu ovada ve dağlarda toplayacaksınız. Bu irtica unsurlarından kimse kalmayacak. O kadını, ne kadar çabuk alıp getirmek mümkünse o kadar çabuk, bizzat sen gidecek dağlara alacak getireceksin. Bizzat sen!”

498

Yüzbaşı, “Anacık Sultanın bulunduğu yer, dağların doruğudur, bugünlerde oralara kardan, boradan, fırtınadan çıkılamaz,” diyecek oldu, Arif Saim Bey sözü onun ağzına tıkayarak:

“O kadını derhal istiyorum, emrediyorum.” Durdu, gözlerini Yüzbaşının gözlerinin içine dikti, çenesini kaşıdı, düşündü, “O kadını üç gün içinde istiyorum, bu bir emirdir,” dedi. “Aşıkları da unutmayın. Hepsini yakalayıp içeriye atın, bu da bir emirdir. Ve bizzat Faruk Yüzbaşı, sen gideceksin Kırkgöz Ocağına o kadını alacak, buraya, bana getireceksin.”

“Baş üstüne Kumandanım.”

“Yarın sabah gün doğmadan… Güle güle.”

Yüzbaşı Faruk sert bir selam çaktıktan sonra arkasını döndü dışarıya çıktı.

“Evet, Bayramoğlu denemesi hüsranla nihayet buldu. Biz bu İnce Memede karşı daha yeni metotlar bulmalı, daha zecri tedbirler almalıyız. Artık anlaşılmıştır ki halk onu kendi çocuğu gibi seviyor. Bu kadar tecrübelerimden sonra biliyorum ki halk yeri gelirse, menfaati ve çıkarı uğruna kendi çocuğunu da gözünün yaşına bakmadan feda eder. Anacık Sultan geldiğinde her şeyi daha iyi anlayacağız.”

“Çok sert bir kadın, çok da yaşlı, benim bildiğim kadarıyla da, o kendisini Kırklara karışmış bir ermiş sayıyor. Burnu da Kafdağında,” dedi Zülfü, “onu İnce Memedden ayırmak zor olacak.”

“Bu devlet de lazım olduğunda ne kadar sert olduğunu göstermiştir,” diyerek ayağa kalktı Arif Saim Bey. Saatinin altın kösteğiyle oynayarak salonun bir başından bir başına gidip gelmeye başladı. Bir ara Molla Duran Efendinin önünde durdu, onun gözlerinin içine bakarak:

“Ben bu işi bundan sonra şahsi mesele yaptım. Bundan sonra Allah ya İnce Memede verecek, ya bana…”

Molla Duran Efendi, bir köpek gibi yaltaklanarak ayağa, “Haşa, haşa,” diye fırladı, “kim oluyor o İnce Memed dedikleri it de sen onu karşına alıp, İnce Memed işini şahsi mesele yapıyorsun. Haşa, haşa, haşa huzurundan. Sen kim, o ayağı çarık bile görmemiş İnce Memed kim, bin kere haşa.”

499

Salondakilerin hepsi yerlerinden kalkarak, “Haşa, haşa, haşa huzurdan,” diye hep bir ağızdan konuştular. “O ayağı çarıklı da kim oluyor.”

Arif Saim Bey daha saatinin kösteğiyle oynayarak, “Teşekkür ederim Beyler,” dedi, “teveccüh buyuruyorsunuz. Lütfen rica ederim yerlerinize oturunuz. Unutmayalım ki burası benim intihap mıntıkam. Unutmayalım ki ben buraların, bu ovanın, bu dağların ve dahi uçsuz bucaksız Mezopotamyanm kahramanıyım. Benim mıntıkamda böylesi bir çıban başının teşekkül etmesi, benim gibi bir adama büyük bir darbedir. Bu vakayı Paşa Hazretleri duyarsa, aklından geçirmez mi ki, Milli Kahramanımız düşmanı böyle mi yendi, diye, düşünmez mi ki… Bu vakadan sonra ben ki, Paşa Hazretlerinin en yakın arkadaşıyım, onun yüzüne nasıl bakarım ki… Bana dese ki senin intihap mıntıkanda bir Köroğlu türemiş ki zenginden alıyor fakire veriyor, bizim yapamadığımızı o yapıyor, halka adalet dağıtıyor-muş dese, ben kendimi öldürmez miyim Paşa Hazretlerinin böyle bir tarizi karşısında. Evet muhterem Beyler, o bir yalınayak, başıkabak da olsa, çırılçıplak da dağlarda dolaşsa, mademki o benim mıntıkamda icrai faaliyet eyliyor, o, benim şahsi düşmanımdır. Ne yapıp yapacak, onu en çabuk, en tez günde ortadan kaldıracağım. Ya da o beni kaldıracak.”

Gene aradakiler ayağa kalkarak, bir “haşa!” salladılar. “Öylesi uyuz köpekler senin şahsi düşmanın olamazlar. Bin kere haşa.”

“Lütfen oturunuz Beyler.”

Oradakilerin, İnce Memedle kendini bir tutunca, gösterdikleri aşırı tepki çok hoşuna gidiyor, bunun için de, “İnce Memed benim şahsi meselemdir,” diye durmadan yineliyor, boyuna ötekilerden, gittikçe daha sertleşen tepkiyi alıyordu.

“Şu kadını merak ediyorum,” dedi yerine otururken. “Bu ne biçim bir insan. Kadından postnişin olmaz, bu, kendini evliya ilan etmiş. Korkusuz birisi olsa gerek. Bari karşı koymasa Yüzbaşıya.”

“Ben onu tanırım,” dedi Zülfü, yüzü endişeliydi. “Korkarım ki karşı koyacak. O, hiçbir şeyden korkmaz.” Murtaza Ağa güldü:

500

“İsterse karşı koysun,” dedi. “Yüzbaşı beraberinde Kertiş Ali Onbaşıyı da götürüyor. Onun yüzünü gören her kim olursa olsun, korkusundan donuna işer.”

“Anacık Sultan ölümden korkmaz,” dedi Taşkın Halil Bey. “Ben Kırkgöz Ocağı soyunu çok iyi tanırım. Onlar, toptan, her fertlerinin kahraman doğduklarına inanırlar. İstiklal Harbine Kırkgöz Ocağının on altı erkeğinin on altısı da gönüllü gitti. Malumunuz, hiçbir tanesi de geriye dönmedi. Çok sert insanlar.”

Murtaza Ağa ağzı kulaklarında gülüyor, onlar ne derlerse desinler, o boyuna, “Kertiş Ali Onbaşı,” diyordu. “Onu yanımıza almalıyız.” “Kertiş Ali Onbaşı.”

Herkes Arif Saim Beyin, Murtaza Ağanın, her sözün başı, Kertiş Ali Onbaşı demesine kızacağını sanıyor, o, Kertiş Ali Onbaşı, dedikçe, başlarını yere eğiyorlardı. Oysa Arif Saim ona kızmak şöyle dursun, onun Ali Onbaşıyı diline pelesenk etmesine bayağı zevkleniyordu. “Aşıkları da…” “Kertiş Ali Onbaşı.”

Arif Saim Bey, ayağa kalktı, geldi Murtaza Ağanın önünde durdu, elini onun omuzuna koydu, Murtaza Ağa ayağa kalkacak oldu, öteki elini bastırdı, kalkmasının önüne geçti:

“Kertiş Ali Onbaşı,” dedi, kahkahayla gülmeye başladı. Oradakilerin tümü de onun gülmesine, daha yüksek seslerle katıldılar.

Arif Saim Bey, yerine otururken, başını salladı, yüzü azgın-laştı, “Maalesef,” dedi, “bin kere maalesef, bizim halkımız yalnız ve yalnız kuvvetten anlar. Onu ezeceksin, ezeceksin, ezeceksin…” Dişini sıkıyor, sağ elinin başparmağını masanın üstüne bütün gücüyle bastırıyordu. “Onu ezeceksin.”

“Ezeceksin,” dedi Zülfü.

“O, yalnız ezilmekten, dayaktan anlar.” dedi Taşkın Halil Bey.

“İstiklal Harbinde eğer dayak olmasaydı, arkalarından kurşun, süngü gelmeseydi bu köylülerin hiçbirisi savaşa gitmezlerdi. Zorla onlara vatanlarını müdafaa ettirdik,” dedi Muallim Rüstem Bey.

501

 

“Kertiş Ali Onbaşı,” diye havayı yumuşattı gülerek Arif Sa-im Bey.

“Kertiş Ali Onbaşı,” dedi sevincinden dört köşe olarak Murtaza Ağa.

“Köylü çok inatlaştı,” diye söze karıştı Molla Duran Efendi. “İnce Memedi köylünün elinden almak zor. Birkaç gün önce dağlardan izci Topal Ali geldi. Biliyorsunuz, o da Bayramoğ-luyla birlikte İnce Memedi teslim almaya gidenlerden ve de İnce Memedin elinden kaçıp kurtulanlardan. İzci Topal Ali, diyor ki, ben korktum bu İnce Memedden, diyor. Köylüler, Allaha değil, İnce Memede tapıyorlar, diyor. Ona göre, bana göre de, ne kadar kuvvetimiz olursa olsun, köylüler direnecekler, İnce Memedi bize vermeyecekler.”

“Verirler, verirler, kuvvet her şeydir,” diye yerine otururken başını salladı Arif Saim Bey, “Verirler. Sen müsterih ol Molla Duran. Ben işi büyütmek istemiyorum da böyle yumuşak davranıyorum. Yoksa, ben bu Torosun kemiğini sökerim. Vermezler değil, İnce Memedi bana teslim etmek için sıraya girerler. Ayaklarımı öpmek için yakında sıraya girecekler. İlk önce o kadını, arkasından da aşıkları bakın nasıl bülbül gibi öttüreceğim. Bu köylüler yalnız kuvvetten anlarlar. Arkalarında süngülerimiz olmasaydı, Taşkın Bey münasip buyurdu, kıçlarına tüfeklerimizi dayamasaydık, bu köylülerden bir teki bile İstiklal Harbine katılmazdı. Bakın arkadaşlar, gittikçe kafam kızıyor, ben istersem, ne yapabilirim, biliyor musunuz?” Gözlerini teker teker, her birisinin gözbebeklerinin içine bakarak, salonda-kilerin üstünde dolaştırdı. “Biliyor musunuz, eğer ben istersem ne yaparım, o İnce Memede Allah, diyerekten tapan köylülerin hepsini İnce Memedin kanma susatırım. İnce Memed de bu zalim köylülerden canını kurtarmak için gelir de bana sığınır. Kertiş Ali Onbaşı!”

“Kertiş Ali Onbaşı usulünden iyisi bulunamaz bu dünyada,” dedi Murtaza Ağa.

“Bulunamaz,” dediler ötekiler de.

“Topal Ali diyor ki…” derken Molla Duran Efendi, Arif Saim Bey onun sözünü kesti:

“Yarın onu görmek istiyorum,” dedi.

502

Molla Duran Efendi el ovalayarak, “Baş üstüne,” derken, Arif Saim Bey:

“Dikkat edin arkadaşlar bu Molla Durana, kendisine bir Topal Ali bulmuş ki izciler başı,” diyerek altın tabakasından çıkardığı bir sigarayı ona attı. Molla Duran, iki eliyle sigarayı havada tuttu. “Sağ ol.”

“Onun izci basısı bir değil, iki.”

“Öbürü kim?”

“Yel Musa.”

“Evet, dikkat edelim, bunda bir iş var. Yel Musayı da istiyorum yarın.”

Gene ayağa kalktı, kollarını yana açtı, uzun uzun gerinirken Taşkın Halil Beye:

“Sen beni tehdit etmiyorsun değil mi?” diye kaşlarını çatarak gülümsedi.

“Haşa,” diye ayağa fırladı Taşkın Halil Bey.

“Haşa,” dediler ötekiler de hep bir ağızdan ve ayağa fırladılar.

Gün ışıdı ışıyacaktı, Arif Saim Bey pencereye gitti, dağların ortasından gecenin arkasına düşmüş belli belirsiz aydınlığı gördü, o anda da çözüldü, aklına uyumak geldi, “İyi sabahlar Beyler, Ağalar,” dedi, geriye döndü, Taşkın Halil Beyin koluna girdi, yatak odasına gittiler, Arif Saim Bey ayakkabısını çıkarır çıkarmaz kendisini yatağın üstüne attı, başı yastığa değer değmez de sızdı.

Yüzbaşı Faruk dağlardan daha yeni dönmüştü. Yorgun ve bitkindi. Karısı da, yeniden İstanbula çekmiş gitmişti. Anacık Sultanı Kertiş Ali, ya da birkaç candarma alıp getiremezler miydi, ille de, Yüzbaşı, bizzat sen gideceksin, bu bir emirdir, diye diretmek niçin? Emrin başına çalınsın koca deyyus.

Yüzbaşı, o gece Kertiş Aliye, ayağı çabuklardan bir candarma takımı hazırlamasını istedi, yarın erkenden yola çıkacaklardı.

Ilık bir pazar sabahı yola düştüler, dağlara yürüdüler. Yüzbaşı atlı, Kertiş Aliyle öteki candarmalar yayaydı. İkinci günün ikindisinde yaylaları tuttular ve yoğun bir kar fırtınası karşıladı onları. Göz gözü görmüyor, göbeklerine kadar gelen kan yara-

503

rak ancak ilerleyebiliyorlardı. Yüzbaşı yoğun karda yürüyemeyen atından inmiş, onu yedekliyorlardı. Gece yarısına doğru bir köye ulaşabildiler. Yorgunluktan, soğuktan kıpırdayacak halleri kalmamıştı, fırtına dininceye kadar o köyde kaldılar.

Kırkgöz Tekkesine günlerden sonra ulaşabildiler. İnsanlık halleri kalmamıştı. Yüzbaşı, başına bu işleri açan Anacık Sultana, Arif Saim Beye veryansın ediyordu.

“İşte geldik Ali Onbaşı, bu Allanın cehennemi, bu Allanın belası yere.”

“Geldik,” diye boynunu büktü Ali Onbaşı. Yüzbaşının Kırkgöz Ocağına, bu Allahm belası yer demesine, gönlü hiç razı gelmiyor, başlarına kötü bir iş geleceğinden korkuyordu. Yüzbaşı da onun bu duygusunu çok iyi biliyor, kendisi de, içinden, derinden ürpererek, tekkeye ağza alınmaz küfürlerle sövüyor, çenesi açılmış, durmadan da alay ediyordu:

“Hah, hah, baksana Ali, baksana, hani tekkeye yaklaşırken bir insan, hani kayalar yarılır da mavi, çiçekler fışkırırdı?”

“Fışkırır efendim.”

“Hani nerede ya?”

“Biz görmüyoruz.”

“Hani o kuş?”

“O da orada efendim, biz göremiyoruz.”

“O bulut nerede?”

“Dağın doruğunda, eski yerinde duruyor efendim.”

“Su neden tersine akmıyor.”

“Akıyor efendim.”

“Ali sen aklını mı yitirdin?”

“Yitirmedim efendim.”

“Bütün bu saçmalıklara nasıl inanırsın?”

“İnanırım efendim.”

“Şimdi ben sana desem ki, var git de, şu anda Anacık Sultanı öldür de, bana ölüsünü getir dersem ne dersin?”

“Ölüsünü getiririm efendim.”

“Hani ermiş, hani peygamberdi?”

“Dinlemem efendim, vazife başka, peygamber başka. Ben hem Allah kuluyum, hem de emir kuluyum.”

“Ama günahı sen işliyorsun.”

504

“Ben işlemiyorum.”

“Öyleyse ben mi işliyorum Ali Onbaşı?”

“Haşa, sen de işlemiyorsun, korkma, sen de emir kulusun.”

“Ya kim işliyor Ali Onbaşı?”

“Onun orasını artık ben bilemem, Yüzbaşım bilir.”

“Anacık Sultanı değil öldürmek, ona bir fiske vuran cehennemde yanar mı?”

“Yanar Yüzbaşım.”

“Öyleyse sen yandın.”

“Ben yanamam efendim. Çünküleyim ki, ben emir kuluyum.”

Ocağın yıkık kemerli avlu kapısında durdular.

“Git şu kadını al da getir.”

“Baş üstüne Yüzbaşım.”

Kertiş Ali Onbaşı, birkaç adım atarak avlu kapısının altına geldi, sağ ayağını öne uzattı, dizini yere koydu, eğildi eşiğin aşınmış ak taşını üç kere öpüp alnını üç kere öptüğü yere koydu. Sonra avlunun orta yerindeki taşı gördü, aynı işlemi orada da yaptıktan sonra evin kapısına vardı, orada da niyaza durdu. O niyazını bitirir bitirmez de kapı açıldı, o iri delikanlı onu içeriye buyur etti. Anacık Sultan, giyinmiş kuşanmış büyük odanın ortasında durmuş, onu bekliyordu. Ali Onbaşı büyük bir coşkuyla onun ayaklarına kapanıp üç kere öptükten sonra gene niyaza durdu, elini aldı dudaklarına, alnına götürdü. Anacık Sultan, “Berhudar ol oğlum,” diye, onu omuzundan tuttu kaldırdı. Kertiş Ali Onbaşı dudakları kıpır kıpır dualar okuyor, zangır zangır da titriyordu.

Anacık Sultan, dudaklarında ince bir gülümseme:

“Ali Onbaşı,” dedi, “ben hazırım, günlerdir sizi bekliyordum, geciktiniz.”

“Çok kar vardı Sultanımız.”

Ali Onbaşının titremesi durmuyordu.

“İstersen haydi gidelim. Ya da Yüzbaşına söyle, dışarda çok soğuk var, bir çorbamızı, bir acı kahvemizi içsin. Bu Ocağa gelip de bir kaşık çorbamızı içmemek olmaz.”

“Hemen gidip Yüzbaşıma söyleyeyim.”

505

Koşarak dışarıya çıktı, heyecanından tıkanıyordu neredeyse:

“Yüzbaşım, Yüzbaşım Anacık Sultan bizi bir kaşık çorba içmeye çağırdı. Kırkgöz Ocağının çorbasını içmek kime nasip olmuşsa, Allah onu kazalardan belalardan her zaman saklamıştır,” dedi, onun gözlerinin içine yalvararak baktı.

“İstemez, al getir onu.”

“Yüzbaşını, bir çorba içmekle ne olur ki, hazır Ocağa gelmişken… Kırkgöz Ocağını ziyaret yarım Kabe sayılır. Allah, Kırkgöz Ocağının bir kaşıcık çorbasını içenleri hastalıklardan, kurşunlardan korur.”

“İstemez, çabuk git o kadını getir.”

Kertiş Ali Onbaşı içeriye girdi:

“Sultanım, Yüzbaşı gelmiyor,” diye özür diledi. “Haydi gidelim.”

Kocaman açılmış gözlerle sağa sola bakındı.

“Ne istiyorsun Ali Onbaşı?”

Ali Onbaşı bir kız çocuğu gibi utangaç:

“Bir kaşık çorba var mı acaba?”

Anacık Sultan ona eliyle mutfaktaki ağzı açık üstü buğulanan büyük, islenmiş kara kazanı gösterdi. Kertiş Ali koşarak kazana gitti, yandaki kepçeyi aldı, çorbaya daldırdı, üfleyerek, ağzı yanarak içti, gene koşarak Anacık Sultanın yanına geldi:

“Haydi gidelim, içtim,” dedi. “Varsın onlar içmesin. Onlar, o Yüzbaşı Kırkgöz Ocağını, onun kerametlerini bilmezler ki… Çok şükür, Allah bana Kırkgöz Ocağının çorbasını nasip etti.”

O önde, Anacık Sultan arkada dışarıya çıktılar.

Yüzbaşı:

“Kelepçele şunun kollarını,” diye çok sert, gözlerinden kıvılcımlar saçarak buyurdu.

Ali Onbaşı, Yüzbaşının önüne geldi dikildi, boyun büktü:

“Yaşlı bir kadındır, üstelik de Anacık Sultandır, bunun ellerini kelepçelemesek olmaz mı?”

“Olmaz,” diye bağırdı Yüzbaşı. “Derhal kelepçele”.

Anacık Sultan, “Gel, yavrum Ali Onbaşı,” diye gülümseyerek ellerini uzattı, Ali Onbaşı, elleri titremekten uçarak onun bileklerine kelepçeyi taktı. Bu sırada da sırmalı bir Maraş abası

506

giymiş, o deminki kapıyı açan adam elinde büyük bir kamış sepetle geldi.

Anacık Sultan Yüzbaşıya dönerek:

“Bunun adı Bünyamin. Geyikler çobanı Mülayim Hazretlerinin ortanca oğludur. İzin verirsen o da bizimle gelecek.”

“Ne iş yapacak,” diye, kaşlarını çatarak sert sordu Yüzbaşı.

“Yol çok uzun,” diye yumuşacık, inceden gülümseyerek açıkladı, “çok da kar var. Ben sizin başınıza bela olmayayım, diye… İzin versen iyi olur, Bünyamine.”

Bünyamin kırmızı postalları, dizleme nakışlı çorapları, kahverengi el dokuması şalvarıyla karşıda, elinde sepeti bir heybet gibi duruyordu.

“Peki, gelsin.”

Önde Yüzbaşı, arkada Bünyamin, onun yanında süklüm büklüm Kertiş Ali Onbaşı, arkada candarmalar, hepsinin de ayaklarında hedik, yürüyorlardı. Yamaçtan aşağıya inmek çok zordu. Anacık Sultan her birkaç adımda bir yere yuvarlanıyor, bir tek onun ayağında hedik yoktu, Bünyamin koşarak onu yerden kaldırıyor, karın üstüne koyuyor, bileklerindeki kelepçeden dolayı dengesini yitiren kadın biraz sonra gene yuvarlanıyordu.

Bünyamin sonunda dayanamadı, Kertiş Ali Onbaşıya yanaştı:

“Anacık Sultanı sırtıma almalıyım, o, çok yaşlı. Böyle giderse onu kasabaya ulaştıramazsınız,” diye kulağına fısıldadı, Kertiş Ali Onbaşı da Yüzbaşının yanına gitti, o da onun kulağına aynı sözcükleri yineledi. Yüzbaşının yüzü taş gibi gerildi, ona karşılık vermedi, yüzüne de bakmadı. O, çok başka şeyler düşünüyor, endişeleniyordu. Kertiş Ali Onbaşı sözlerini birkaç kere daha yineledikten, Yüzbaşıdan karşılık olarak bir sözcük bile duymadıktan sonra Bünyaminin yanına döndü, gözleri yaş içinde kalmıştı, “Olmuyor,” dedi.

Sarp yamacı aşağıya ininceye kadar Anacık Sultan, sonunda Bünyamin onun koluna girdiği halde, on beş yirmi kez yuvarlandı.

Yamacı inince, karları savuran, ormanın ağaçlarını biribiri-ne katan, göz açtırmayan dehşet bir fırtına başladı. Yüzbaşı, as-

507

kerler bile bu korkunç fırtına içinde oradan oraya savruluyorlar, yüzleri, elleri ayakları donuyor, gece yarısından önce aşağıdaki köye ulaşmaları gittikçe güçleşiyordu. Hepsinin de bıyıkları donmuştu.

Bünyamin Anacık Sultanı Kertiş Aliye bırakıp Yüzbaşının yanına vardı:

“Yüzbaşım,” diye, ona sesini duyurabilmek için bağırdı, “Anacık Sultan, böyle giderse çok dayanamaz ölür, onu sırtıma, sırtımda da donar, kucağıma almalıyım.”

Yüzbaşı:

“Al,” dedi.

Bünyamin de, Kertiş Ali de buna sevindi.

“Kelepçe buz tutmuş.”

Bünyamin sırtından abasını çıkardı Anacık Sultana sardı.

Anacık Sultandan hiçbir ses çıkmıyor, başına ne gelirse gelsin, öyle taş gibi, ölü gibi susuyordu.

Gün battı, karanlık düştü, fırtına gittikçe azıtıyordu. Yanlarında, buralarını iyi bilen Bünyamin olmasa fırtınada yitecekler, bu derin derenin dibinde de ölülerini, bahara kadar kimseler bulamayacaktı, Bünyaminin kılavuzluğunda şafağa karşı derenin üstüne çıkabildiler. Fırtına onları yere seriyordu. Bünyamin Anacık Sultanı abasına sarmış, onu kucağına almış, kelepçeli kadını kendi sıcaklığıyla ısıtarak gidiyordu. Köye az kalmıştı, gün işiyordu ki alacakaranlığın içinden, mekanizma şakırtıla-rıyla bir ses geldi:

“Yüzbaşı Faruk, Yüzbaşı Faruk ben İnce Memedim, sana teslim ol, demiyorum, şimdi seninle çarpışmak da istemiyorum, yanındaki Anacık Sultana bir zarar gelmesin, diye. Onu bırak da git. Yolunu kesmeyeceğim. Bu sefer seni Anacık Sultana bağışladım.”

Yüzbaşı:

“Bünyamin, eviadım, o kucağmdakini al götür eşkıyalara,” diye buyurdu, yumuşacık.

Öfkesinden dişlerini sıkıyor, çenesi çatırdıyordu. Bünyamin kucağındaki değerli emanetiyle karşı kayalığın arkasını şavullayarak koştu, kayalığın ardından çıkan İnce Me-med onları yarı yolda karşıladı:

508

“Anacık Sultan nasıl?” diye sordu.

“İyi,” dedi Bünyamin.

Eşkıyalar, yanlarında birçok yamçı, kepenek getirmişlerdi. Anacık Sultanı bir yamçıya sıkı sıkıya sardılar, candarmaların gittikleri yönün tersine yürüdüler. Derin derenin büyük kıvrı-mındaki köy onları bekliyordu, öğleye doğru köyü tuttular. Kadınlar en sıcak, en güzel bir odada Anacık Sultana yatak hazırlamışlardı. Ocağa kütükler attılar, çay pişirdiler, yağ bal kaynattılar, Anacık Sultan az bir sürede kendine geldi, kadınlarla şakalaştı. Sonra da İnce Memedi çağırdı:

“Gülüm oğlum,” dedi, “sen beni candarmaların elinden aldın ya nerelere götüreceksin, beni bu yaştan sonra eşkıya mı edeceksin?”

“Sen nasıl buyurursan Anacık Sultan.”

“Beni götür candarmalara teslim et. Biliyorum, bu senin için kolay olmayacak.”

Memedin arkasında duran Ferhat Hoca söze karıştı:

“Seni teslim edersek onlara, seni Arif Saim istemiş, seni o yaşatmaz.”

“Ölüm Allahm emri,” diye gülümsedi Anacık Sultan.

“Sana hakaret ederler, etmediklerini bırakmazlar.” “Biliyorum,” dedi Anacık Sultan, “o da Allanın emri.”

İnce Memed, Ferhat Hoca, köylüler hepsi her yerden Anacık Sultana yüklendiler, onun inadını kıramadılar, Faruk Yüzbaşıya haber gönderdiler. Kabul ederse, Anacık Sultanı kasabaya köylüler indirecekler, Kara Hasanın değirmeninde kadını ona teslim edeceklerdi.

Sabahleyin uyandıklarında kar dinmiş, geyikler çobanı Mülayimi, geyik postlarına sarınmış, Anacık Sultanın kapısı önünde elpençe divan durmuş, boyun bükmüş bekler buldular.

“Olmaz,” diye haber gönderdi Yüzbaşı, “Anacık Sultanı verirlerse ben kendim götürürüm. Başka da hiçbir şartı kabul etmem.”

İster istemez, Anacık Sultanı yünlülere sardılar sarmaladılar omuzlarına güzel bir yamçı attılar, yumuşak Çerkeş eyerli bir ata bindirdiler, atın yularını Bünyaminin eline verdiler, Yüzbaşıya gönderdiler. Yüzbaşı, Anacık Sultanın geri dönmesine

509

çok sevindi. Onun, eşkıyaları zorlayarak geri döndüğünü öğrenmişti. Bu sefer onun bileklerine kelepçe takmadı. İnce Memede karşı içindeki öfkesi gittikçe artıyordu. Hemen yola düştüler.

Anacık Sultanın, Arif Saim Beyin buyruğuyla Ocaktan alınarak kasabaya götürüldüğü, bir anda bütün Torosta duyulmuş, köylüler onu görmek için, genç yaşlı, hasta sayrı geçtiği yollara dökülmüşlerdi. O geçerken elpençe divan duruyor, dualar okuyor, onun atının bastığı yerleri öpüyorlardı. Birçoğu da dayanamayıp ağıt yakarak ağlıyorlardı.

İnce Memedin Anacık Sultanı kaçırdığı onun bu kaçırılmayı kabul etmeyerek zalimlerin kelepçelerine ince bileklerini uzattığı da bütün Torosta duyuldu, birkaç gün içinde de bu ilginç haber bütün Çukurovayı, Akdeniz kıyılarını da sardı.

Çukurovaya inerlerken beş kere boraya, fırtınaya tutulmuşlar, beş keresinde de hiçbir telefat vermeden kurtulmuşlardı. Bu öldürücü yolculuğa, hiç beklemedikleri halde Anacık Sultan bile, ölümcül hale gelmesine, eyerin kaşına yapışarak ancak atın sırtında kalabilmesine karşın dayanmıştı.

Arif Saim Bey, her gün biraz daha öfkelenerek Anacık Sultanı bekliyor, dağlardan bir haber alamayınca da, kendisini yenemiyor, otomobiline biniyor Adanaya gidiyor, oradan da An-karaya kadar uzanıyor, bakıyor ki Ankarada hiç kimsenin İnce Memed var mı yok mu, hiçbir haberi yok, sevinerek, ama içinde, nasıl olsa İnce Memed olayını bütün boyutlarıyla, kepaze-likleriyle, iş daha uzarsa bir gün duyacakları ağır kaygısıyla kasabaya dönüyor, yerinde duramıyor, beklemekten gözlerine uyku girmiyor, sabahtan akşamlara kadar yanından ayırmadığı kasaba ileri gelenlerini yiyip bitiriyordu.

Yüzbaşının, Anacık Sultanla birlikte geldiğini haber verdiklerinde artık bekleme direnci sonuna gelmişti. Hemen Can-darma Komutanlığına koştu, komutanın odasına azgın, saldırgan bir boğa gibi düştü. Daha masaya oturmadan:

“Bana Yüzbaşıyı çağırın,” diye bağırdı. “Hemen, derhal.”

Yüzbaşı apar topar geldi, sıkı bir selam çakıp dimdik ayakta durdu:

“Buyurun Kumandanım.”

510

I

Arif Saim Beyin onu günlerdir ne biçim beklediğini nasıl öfkeden deli divaneye döndüğünü, gelir gelmez ona bütün ayrıntılarıyla anlatmışlardı.

“Ne oldu böyle sana Yüzbaşı?” diye tepeden, alaylı konuştu Arif Saim Bey. “Seni gözleye gözleye gözümüz dört oldu. Duyduk ki muhterem Yüzbaşım, zatını İnce Memed esir almış, sen de Anacık Sultanı ona teslim ederek canını ve şerefini, ne kadar kurtarabilmişsen kurtarmışsın. Duyduk ki, bu yaşlı kaltağa borçluymuşsun hayatını. Bari onu rahat getirebildin mi, incitmeden?”

“Çok yaşlı efendim.”

“Şimdi nerede o orospu?”

“Aşağıda, nezarette.”

“Bari kuştüyü döşekler serdin mi hayatını borçlu olduğun o ihtiyar orospuya.”

“Çok hasta efendim.”

“Bari doktorlar, büyücüler götürdün mü o vatan haini büyücüye?”

“Ölecek diye korktum efendim. Ölecek de onu zatınıza ulaştıramayacağım diye korktum.”

“Demek korktun ha,” diyerek acı acı güldü Arif Saim Bey, ayağa kalktı, odanın içinde gitti geldi. Ortada dimdik durmuş kalmış Yüzbaşıyı durarak tepeden tırnağa süzdü.

“Git, şimdi getir bana o orospular sultanını,” dedi, ağzından çıkan her söz bir yılan ıslığı gibiydi. Yüzbaşı ürperdi.

Biraz sonra Anacık Sultanı iki candarma kollarına girmişler getirdiler.

“Bırakın onu.”

Candarmalar, Anacık Sultanın kolundan çıktılar, kadın, onlar kolundan çıkar çıkmaz yere sağılıverdi. Yüzü sapsarıydı, dudakları buruşmuş, gözleri çukura kaçmış, avurtları çökmüştü. Yerden, ayağa kalkmak için çabalıyor, duvarlara tutunuyor, ellerini döşemeye bastırıyor, yanındaki sandalyaya yapışıyor, bir türlü ayağa kalkamıyordu.

“Kaldırın şunu ve ayağa dikin ve de koluna girin. Ali Onbaşı, sen!”

511

Kapının ağzında duran Ali Onbaşı koştu, Anacık Sultanı okşar gibi, incitmeden yerden aldı, candarmanın da yardımıyla ayağa dikti.

“Söyle bakalım kadm, sen büyü yapıyor, halkı aldatıyor-

muşsun?”

“Ben büyü yapmam. Bunu sana kim söylediyse yalan söylemiş. Bizim Ocağımızdan hiçbir zaman bir büyü, sihir sadır olmamıştır.”

“Sen keramet gösteriyormuşsun, sizin ocak keramet oca-ğıymış. Sen halka yayıyörmüşsün ki, İstiklal Harbini, Yunan savaşında sizin ocaktan gönüllü giden on altı kişi kazanmış. Bize esir düşen Yunan askerleri diyesilermiş ki, biz hiç Türk askeri görmedik, bizimle dövüşenler, bizi yenenler o on altı yeşil don-lu kişiydi. Doğru mu bütün bunlar?”

Kaşlarını çatarak, kendisine büyük güvenle: “Doğru,” dedi Anacık Sultan. “Yalnız Yunan askerleri görmemişler bizim yeşil donluları, Türk askerleri de görmüşler. Şu Çukurovada, şu dağlarda Yunan harbine gitmiş kime sorarsan, sana, ordunun önünde dövüşen yeşil sarıklıları söyler.” “Pekiyi, ne oldu bu evliyalara, hepsi şehit mi oldu?” Arif Saim Bey acı gülüşüyle birlikte alay dozunu da artırıyor, bu da Anacık Sultanın gözünden kaçmıyor, öfkeleniyor, rahat soluk alamıyordu. Bunu gören Arif Saim Bey candarmalara, kadını sandalyaya oturtmalarını söyledi.

“Onların hiçbirisi şehit olmadı. Bizim Ocağın erkekleri hiç şehit olmazlar, hep gazi olurlar.”

“Şimdi neredeler senin o gaziler.” “Bizim Ocağın gazileri hep Kırklara karışırlar.” “Demek hep böyle yalanlarla kandırıyorsunuz halkı ha?” “Sen öyle bil.”

“Sizden, bu yalanlarınızdan ne zaman, ne zaman kurtulacak bu millet?” diye masayı yumrukladı Arif Saim Bey. Odanın penceresinin camları zangırdadı.

“Bizim Ocaktan, bin yıldır yalan söyleyen bir tek kişi bile çıkmamıştır. Bizim Ocağımıza değil yalan, eğri odun bile giremez. Kırkların, pirlerin, ala gözlü ermişlerin ocağıdır bu Ocak.” “Ya senin kerametlerin?”

512

“Ne benim, ne de Ocağımızın hiçbir kerameti yok.” “Sen ölüleri bile diriltirmişsin, yaralıları, kalbi bile parça-lansa sıhhatlerine kavuştururmuşsun. Bunu da inkar et bakalım. Sende keramet yok da bunlar ne ya?”

“Bende keramet yok. Keramet çiçekte, ağaçta, otta, kuşta, böcekte, insandadır. İnsanları benim kerametim değil, benim, binbir çiçekten, ottan, topraktan, ağaçtan süzerek çıkardığım ilaçlar iyi eder.”

“İnce Memedi de ilaçlarınla mı iyi ettin?” “İlaçlarımla.”

“Sen büyücü değilsin de, başta İnce Memed, eşkıyalara, üstünde dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz dua yazılı gömleği niçin verdin?”

“Onlara kurşun geçmesin, diye.”

“Demek o katillere, o her birisinin boynunda on on beş cinayet olan kişilere devletin kurşunu geçmesin, diye, öyle mi?” “Onların katil olup olmadıklarını Allah bilir.” “Her birisinin parmağına o taçlı yüzüğü sen taktın değil mi, korkmasınlar, hastalanmasınlar, onlara kurşun değmesin diye, demek, bu kan içici asilere…” “Ben verdim.”

“Üstelik de ocak mı bucak mı ne, o gericilik cehennemini bu katillere sen yatak yaptın, değil mi?”

“Onlara Ocağımızı yatak yapmadım. Zaten onlar da benden böyle bir şey istemediler.”

“Yaptın. Bütün deliller gösteriyor ki… Sen… Sen… Sen…” Masadan kalktı, kıpkırmızı kesilmiş, boyun damarları şişmiş, alnında boncuk boncuk terler, öfkeden boğularak, ayaklanm yere vurarak bağırmaya, kendinden geçerek yırtınmaya başladı.

“Yaptın, yaptın… Söyle kadın…” Parmağını onun gözlerine doğru ok gibi fırlattı, “söyle, söyle kadın, siz, tekkeleri kapattık diye o zavallı eşkıyaları kışkırtarak üstümüze salıyorsunuz değil mi? Söyle kadm, söyle orospu.”

Durdu, kadına alay edercesine baktı, bekledi, acaba Anacık Sultanın bu ağır söze tepkisi ne olacaktı? Anacık Sultan, ona şöyle bir tepeden, küçümser baktı. Arif Saim Bey birden küçüldü. Küçülmesiyle de öfkesi kudurdu:

513

“Söyle, söyle, söyle orospu. Bütün Toros dağlarının üstünden geçtiği orospu, söyle.”

Anacık Sultanın sapsarı yüzü gülümser gibi etti, boynunu

sağa, yana yıktı.

“Benimle alay ediyorsun değil mi fahişe? Söyle fahişe, söyle!” Arif Saim Bey gidiyor geliyor, Anacık Sultanın önünde durup ayaklarını yere vuruyor, bağırıyor çağırıyor, Anacık Sultan taş kesilmiş susuyordu.

“Bana, bana, Arif Saime şimdiye kadar hiç kimse böyle bir hitapta bulunamadı. Sen bana en büyük hakareti ediyorsun. Bak, dudakların oynuyor, kendin susuyorsun. Dudakların oynuyor. Kendin susuyorsun. Kendin, kendin, kendin susuyorsun. Ben senin ne konuştuğunu, ne sustuğunu bilmiyor muyum sanıyorsun… Sen kim oluyorsun da, oluyorsun da, oluyorsun da kaltak, katmerli orospu, benim karımı, ölmüş annemi ağzına alıyorsun. Söyle fahişe sen kim oluyorsun da… Duydum, duydum, senin ne söylediğini dudaklarının kıpırdamasından anladım. Sen, sen kim oluyorsun da… Her gün dağlarda yüz çobanın altma yatan orospu. Yatıp da gene doymayan fahişe, sözünü geri al, geri al…”

Arif Saim Bey kendinden geçiyor, gözü dönmüş çırpınıyor, bağırıyor, yırtınıyor, duvarları, eski konağı sallıyor, öfkelendikçe öfkeleniyordu. Sonunda edemedi, tabancasını çekti Anacık Sultanın alnına dayadı, gözleri yalım yalımdı, dişlerini sıkarak: “Sözünü geri al fahişe,” dedi. Sesi yılan ıslığı gibi çıkmıştı. “Yoksa şu anda beynin paramparça olur. Sözünü derhal geri al fahişe. Susma fahişe. Konuş da ne konuşursan konuş fahişe. Susma böyle bir küfür dağı gibi. Bana daha fazla susarak hakaret edemezsin. Sözünü geri al ve susma.”

Anacık Sultan soğukkanlıydı, durumunu hiç bozmuyordu. Arif Saim Beyin tabancalı eli titriyordu. Tabancanın namlusu kadının alnında gidip geliyordu. Kadından umudunu bir iyice kesmiş Arif Saim Bey böğürdü:

“Söyle, söyle, söyle fahişe, anam avradım olsun seni öldürürüm. Söyle ve de susma. Ve de ölü, vefat etmiş anamı ağzına alma. Hem de susma. Susmak sövmektir. Hem de çok ağır bir hakarettir. Lütfen, orospu lütfen… Bin beş yüz çobanın… Evet

514

ve de… Benim karım ve de annem, mübarek ve hem de sen orospu susarak bana, anneme ve hem de karıma… Sen bir fahişe ve hem de dünya orospususun. Tamam mı?”

Anacık Sultan başını kaldırdı gözlerini, küçümseyerek, gülümseyerek onun yüzüne dikti, bir bokböceğine, solucana bakar gibi baktı. Öyle bir tavır takındı ki, senin gibisilerin yüzüne böylesine bakmak bile insanı küçültmeye yeter, der gibi.

Arif Saim Bey gibi yüreği taşa kesmiş bir adam bile bu bakışların altında ezildi ufaldı, ortadan silindi gitti. Sağa sola döndü sustu, bağırdı, gene sustu. Kötü durumdaydı, kurtulmanın bir yolunu bulamıyordu. Anacık Sultan onun tetiğe basmasını dört gözle bekliyordu. Bunu anlayınca dünya başına yıkıldı. Bir süre suskun olduğu yerde durdu bekledi. Kendisini bu durumdan kurtarmanın bir yolunu bulmalıydı. Kafası son hızla çalışıyordu. Kadın şimdi koskocaman bir suskunluktu. Tabancasını kadının alnından çekti beline soktu. Biraz dinginlemişti nedense. Odanın içinde geniş adımlarla volta atmaya başladı, öfkesi, heyecanı geçince mendiliyle alnını, yüzünü kurulayarak geldi gene kadının önünde durdu.

“Bak Hatun, sana çok ciddi olaraktan söylüyorum, ya şu anda sözünü geri alacaksın, ya da senin başına gelen bu dünyada hiçbir kadının başına gelmemiş olacak. Şimdi seni beş dakika bekleyeceğim. Ya bu cehennem misali sükutunu bozacak, ya da… Bak ben şimdi sana fahişe diyorum. Üstünden de bin çoban geçti diyorum. Daha susacak mısın?” Saatini çıkardı, kapağını açtı, bakarak masaya yürüdü, gözlerini saattan ayırmadan sandalyaya oturdu. Ortalıktan ses çıkmıyor, saatin tik takları olduğu gibi duyuluyor, zaman da bir türlü geçmek bilmiyordu. Arif Saim Bey bu arada birkaç kez gözünü saattan ayırıp Anacık Sultana baktı, kadın taş kesilmiş susuyor, suskunluğu da gittikçe korkutucu bir durum alıyordu. Böylece, gözleri saa’ia Anacık Sultan arasında mekik dokuyarak beş dakika doldu.

“Demek hep böyle taş gibi, toprak gibi susacaksın fahişe. Demek böyle susarak bana hakaret edeceksin. Demek ben de bütün bu hakaretleri yutacağım ha… Demek biz İstiklal Harbini… Demek ha demek… Demek ha…” Fazla ileri gittiğini anladı. Bu yaşlı kadının karşısında, şimdiye kadar hiç kimsenin karşı-

515

smda böylesine ne küçülmüş, ne de bocalamıştı. “Büyücü,” diye bağırdı. “Sen bir büyücüsün. Demek benim, annem de, karım da ha… Demek… Seni şeytanın orospusu, seni şeytanın…”

Durdu, bekledi. Umutsuzluğu son kertedeydi. Ama o, ama o Arif Saim Bey onu kırmayı, kendi gözünde bile onu bir sürüngen, bir solucan haline getirmeyi bilirdi.

Çok dingin, kararlı:

“Demek konuşmayacak, sükutunu devam ettirecek, böylelikle beni kendi gözümde beş paralık edeceksin konuşmamakla. Günah benden gitti. Şimdi beni bekle öyleyse, bak kadın, şimdi sana ne söyleyeceğim, beni can kulağıyla dinle. Bak, şurada şu kadar candarma var.” Oradaki askerlere Yüzbaşıya döndü, “Sizlerden özür diliyorum, bak kadın, elimizde yirmi, yirmi bir yaşlarında taş gibi delikanlılar var hem de yüzlerce. Seni önce Kertiş Ali Onbaşıya teslim edeceğim, o senin sükutunu bozduramazsa, bu sefer de delikanlıları senin üstüne salacağım, emredeceğim, bu taş gibi delikanlıların hepsi birkaçar sefer senin üstünden geçecekler. Seni beğenmezler belki, pörsü-müşsündür ya, onlar gençtirler ve de benim emrimi dinlerler ve de vatan hizmeti olaraktan bu hizmeti yerine defalarca getirirler. Anladın mı? Sus bakalım şimdi, sus! Evliyalığına da hiç güvenme. Bizim delikanlılar evliyalara daha meraklıdırlar. Evliyanın eti gevrek olur. Bizim delikanlılar, hem de taş gibi delikanlılar evliya ırzına geçmekten ayrıca büyük hoşnutluk duyarlar. Diyorlar ki, bakireymişsin de, o zaman, oooh, yaşadı bizim taş gibi yiğitler. Şimdi söyle bakalım büyük Ocak fahişesi, bin çobanın Toroslarda üstünden geçtiği… Susacak mısın ve hem de susarak bana hakaret edecek misin?”

O daha çok konuştu. Yalvardı bile. Ağzından bir tek sözcük çıksın yeterdi. Onu bağışlayacak, evine gönderecekti. Bir tek sözcük, bir damla bir ses… Anacık Sultan bana mısın, demiyor kendi üstüne bir iyicene çelik kapılarını kapatmış, içeriye hiçbir şeyi sızdırmıyordu.

“Ali Onbaşı, kendi düşen ağlamaz değil mi?” “Ağlamaz kumandanım.”

“Şu zavallı kadını, dilsiz kalmış evliyayı konuşturacaksın ve hem de bütün söylediklerini bir bir ona geri aldırtacaksın.”

516

“Baş üstüne kumandanım.”

“Dikkat et öldürmeyeceksin. O, sonra candarmalarıma gerek olacak.”

“O, bülbüller gibi konuşacak efendim. Susturmak için gücümüz yetmeyecek. Bütün sözlerini de geriye alacak. Bundan hiç kuşkun olmasın kumandanım.”

“Haydi, öyleyse götür Sultanımızı.” Sultanımız, diyerek Anacık Sultanla alay ediyordu. “Yarın sabah bütün sözlerini geriye almış olaraktan huzurumuza getirilecek olan bu kadın kendisi bülbül gibi şakıyarak, suskunluğunu bozacaktır. Senin gücün yetmezse, candarmalara teslim iktiza edecektir. O da olmazsa, ben onun suskunluğunu Avrupa konuşturma aletleri ve tekniğiyle bozmasını bilirim. Yarın sabah saat onda, sağ salim, bülbül gibi öterek, karga gibi şakıyarak… Huzurda… Onu öldü-rürsen, sükutunu kıramazsan, sen de kendini ölmüş bil. Senin de söyler dillerin söylemez olacak.”

“Onun söylemez dilleri söyleyecek, kumandanım.” “Yüzbaşı, senden de, iri yapılı on tane candarma isterim taş gibi, anladın ya…” “Anladım efendim.”

“Belki on candarma yetmez, Anacık Sultana. Malum ya, kendileri çok yaşlıdırlar. Bir on tane taş gibi oğlan da yedekte beklesin.”

“Baş üstüne kumandanım.” “Haydi götürün onu. Ali Onbaşı göreyim seni.” “Taş olsa da kumandanım, ona sözünü geri aldıracağım.” Candarmalar, Anacık Sultanın koluna girdiler. Kadın ayakta duramıyordu. Ayakları sürüklenerek gözaltına götürdüler. Gözaltı eski yapının penceresiz bodrumundaydı. İçerde, ölgün, şişesi yan yarıya islenmiş, kör ışıklı bir küçük lamba yanıyordu. Anacık Sultanı getirdiler, köşeye diktiler. Kadın ayakta duramadı, aşağıya, çimentonun üstüne içi boş bir çuval gibi indi. Ortalık ağır, nemli, küfle karışık, insanın burun direğini sızlatan ağır bir kokuyla kokuyordu.

Kertiş Ali Onbaşı candarmalara buyurdu: “Çabuk, çabuk Anacık Sultanımıza, Şahımıza, ermişimize bir koltuk getirin. Vay benim gözüm çıksın da önüme aksın da,

517

şu güzel dünyayı görmek nasip olmasın da, Sultanımız, kuru çimentoların üstünde oturmaya layık mı, çabuk çabuk, en güzel, en yumuşak koltuğu getirin…”

Gitti, Anacık Sultanı yerden kaldırdı, kadın zayıf, tüy gibiydi. Koltuk gelinceye kadar onu ayakta tuttu.

“Aman Anacık Sultanım, aman kulun kurbanın olayım, benim kusuruma kalma, bana gönüllenme, nolursun, kulun kurbanın olayım evliyam, seni buraya atan ben değilim. Yüzbaşım da değil, o büyük mebus, Ankaradan gelen Arif Saim Bey de değil, canım güzelim, analar anası biz sana inandık iman ettik. Senin Ocağına yüzümüzü sürdük. Bu işte bizim hiçbir suçumuz yok. Emir büyük yerden, Ankaradan, Allahm emri emirdir. Büyük yerin emri de büyük emirdir. Nolursun bize bir kötülük düşünme. Sana fahişe, dedi, ne bilsin Arif Saim Bey senin kim olduğunu. Onun ağzı alışmış da, o her gördüğü, senin gibi güzel kadına fahişe der. Alışmış bir kere. Alışmış insan da kudurmuş köpekten daha beterdir. Ne olur sözünü geri alsan

da…”

Bu sırada da candarmalar yukardan, eski püskü, her bir yanı dökülen, toz içinde kalmış bir koltuğu getirdiler, Kertiş Ali Onbaşı Anacık Sultanı kaldırdı, usulca koltuğa yerleştirdi.

“Hah işte şöyle, Anacık Sultanlar, ermişler, Ocak ululan böyle padişah koltuklan gibi koltuklara otururlar.”

Ali Onbaşı, hem konuşuyor, hem de Anacık Sultanın yöresinde telaşla dönüyordu.

“Candarmalar.”

“Buyur Onbaşım,” diye candarmalar hazırola geçtiler.

“Bizim eve gideceksiniz, hanıma benden selam söyleyeceksiniz, evdeki en yumuşak döşeği en ak çarşafı, kuştüyü yastığı, yün yorganı versin. Hanıma söyleyin ki, bu gece Anacık Sultanımız bizim has misafirimizdir. Ona çok güzel bir yayla çorbası yapsın…”

Eğildi, sağ dizini yere koydu, Anacık Sultanın elini aldı, üç kere öpüp başına götürdü, geriye çekildi, lamba ona çok sönük geldi, uzandı duvardaki çiviye asılmış lambanın fitilini kaldırdı, ortalık biraz daha ışıdı, az geriye çekildi Sultanın huzurunda elpençe divan durdu. Anacık Sultan başını azıcık kaldırdı

518

ona bakar gibi yaptı, azıcık da gülümser gibiydi. Ali Onbaşı, hemen koştu ellerine sarıldı.

“Demek, demek sözünü geri alıyorsun. Neee, almıyor musun? Al, al anacığım al, nolursun al da beni kurtar anacığım. Beni kurtar, benim canım da varım da, çoluk çocuğum da senin yoluna kurban. Sen sözünü geri almazsan, kulağınla da duydun ya şu yukardaki yezid beni öldürür, ocağımı söndürür, ıssız kor yuvamı. Benim katilim, benim kanlım olma Anacık Sultanım.”

“Vay benim iki gözüm de önüme aksın Anacık Sultanım, bak, candarmalar bekliyorlar, çorba, yayla çorbası gönderecek sana bizim hanım, bol naneli. Vay, benim Allah belamı versin, sen günlerdir ağzına bir lokma bile koymadın, insanın bu telaşta aklı başında kalmıyor ki… Söyle Anacık Sultan, başka ne istiyorsun? Bal mı, börek mi, kızarmış tavuk mu, pirzola mı, ne istersen… Söyle Anacık Sultanım. Ben seni böyle mi ağırlardım, emrin gözü kör olsun, emir yüksek yerden… Ne istiyorsan söyle ala gözlü ermişim. Benim de elimden bundan başka bir şey gelmiyor ki… Söyle ne istiyorsun?”

Kadın koltuğun bir köşesine küçücük büzülmüş, gözleri koskocaman açılmış yalnız bir çift göz olmuş çıkmıştı. Ali Onbaşı onun gözlerini görünce ürperdi, korktu, kaçacak bir yer aradı, sağa sola döndü, gözden bir türlü kurtulamıyordu. Lambanın fitilini indirdi, göz gene onu delip geçiyordu.

“Anacık Sultan,” dedi, “Anacık Sultan, ayaklarına, ayaklarının tırnaklarına kurban olayım bana bir kötülük yapma. Ben hemen sana yiyecek, yatak getiriyorum, benim kusuruma bakma. Emir büyük yerden, ferman Ankaradan. Yoksa seni ben bu gece burada, bu pis yerde hiç bırakır mıydım. Bağışla bu fıkara, bu Allanın kemter kulunu.”

Birkaç kere koltuğun yöresinde daha döndü, onu bir titreme aldı, eli ayağı çözüldü. Edemedi, gene kadının önünde niyaza durdu, bir elini alıyor, öpüyor, onu bırakıp ötekini alıyordu. Titremesi de durmadan artıyordu. Sonunda, edemedi, kendini dışarıya attı, arkasından da candarmalar geldi. Kapıdaki nöbetçiye, “İçerde kim var, biliyor musun, Anacık Sultan var,” dedi, “ona mukayyet ol… Ben gelinceye kadar… Kapıyı da kilit-

519

le… Sıkı dur… Gözleri… Belki de buradan şimdi çıkar da gider… Kapılar açılır, duvarlar yıkılır kaçar da gider. Mukayyet ol ha… Göz, göz, gözleri…”

Candarmalarla birlikte koşarcasına komutanlıktan çıktı, yolda, o delici, öldürücü göz hep üstündeydi, onu eziyor, elini ayağını çözüyordu. İçinden de boyuna dualar ediyordu. Yıkılsın duvarlar, açılsın kapılar da, Anacık Sultan, bir kerameti var ise, çıksın da gitsin, çıksın da gitsin, çıksın da gitsin… Gitsin, gitsin, gitsin. Ben de dönünce onu bulamayayım. Kurtulayım bu beladan. Demek, ermiş demek de buymuş. Eve geldi, merdivenleri dizleri kırılarak çıktı. Hanımı onu merdivenin başında karşıladı:

“Ne oldu sana böyle,” diye korkuyla sordu. “Anacık Sultan sana bir şey mi yaptı Alim, konuşmadı, sözünü geri almadı mı?”

Ali körük gibi soluyordu. Yüzü allak bullaktı, kendisini sandalyaya bitkin attı. Yanındaki candarmalar da ondan daha kötüydüler. Korkudan gözleri pörtlemiş, yüzleri gerilmişti.

“Bir su, bir su avrat, bir su… Gözleri.”

“Ne olmuş gözlerine?”

“Bir su.”

Kadın gitti, bir bakır tasla küpten suyu aldı getirdi. Ali, bakır tası bir dikişte bitirdi.

“Bir su.”

Kadın koşarak, eli ayağına dolanarak küpe gitti bir tas daha su aldı getirdi. Ali onu da bir dikişte içti.

“Bir su.”

Kadın koşarak gidiyor, bir tas suyu getiriyor, Ali bir dikişte içiyor, bir su, diyordu arkasından da… Kadın ne kadar su getirdi, Ali ne kadar içti kimse farkında değildi. “Bir su.”

Onun arkasından da candarmalar da su istediler. Onlar da Ali gibi suya doyamıyorlardı. Gidip gele gele kadının ayaklarına kara su indi. Su faslı bittikten sonra Ali kendini azıcık toparladı.

“Evde yiyecek olaraktan ne varsa, hemen. Anacık Sultan acından öldü. Günlerdir yemedi, içmedi. O, ölürse ben de öldüm. Hepimiz öldük. O, ölürse başımıza taş yağacak. O,

520

ölürse bu dünyayı seller, yılanlar, zelzeleler götürecek. O, ölürse bu dünya yıkılacak. Amanın avrat, bu dünya onların yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor, biz de onlara fahişe diyoruz. Hiç olur mu, o da sözünü geri almıyor, hiç alır mı. Yiyeceğin var mı… Ak çarşafı, yumuşak döşeği… Belki kapılar açılır da, belki duvarlar yıkılır da, ben de bu beladan kurtulurum. Ben bundan sonra bu dünyada da, öbür dünyada da iflah olur muyum ki…”

Kadın elini beline koydu, Alinin karşısına dikildi, sert bir sesle:

“Ali, Ali, Ali kendine gel,” dedi. “Sen bugüne bugün bu hükümetin ortadireği bir Ali Onbaşısın. Ona sen fahişe deme-din ki… Bize ne, bizim ne suçumuz var bunda… O da ermişse de, evliyaysa da kadınlığını bilsin. Koskocaman hükümetin anasına, avradına, kızlarına orospu demesin. Demişse de sözünü geri almazsa da…”

“Sus avrat, sus,” diye bağırdı Ali. “Tövbe tövbe, tövbe de avrat. Amanın haş, haş, haşa. O Ocak büyük bir Ocaktır. Aman ha!”

Kadın soğukkanlı:

“Kim olursa olsun,” dedi, dingin, güvenli. “Sen kendine gel. Bunda, bu işte bizim suçumuz yok. Emir büyük yerden. O avrat kendi kozunu Ankarayla kendi arasında pay etsin.”

Ali Onbaşı:

“Amman avrat öyle konuşma. Ağzında dillerin çürür, çocuklarımızın başına bir hal gelir. Amman avrat, Anacık Sultana avrat deme. O Sultandır, ermiştir. Sen onun gözlerini görmedin de… Sen sus şimdi. Sen gırtlağına kadar günaha batıyorsun. Sen şimdi ona çabuk yemekler hazırla.”

“Susmayacağım,” diye dikeldi kadın. “Hiç de susmayacağım. O da kadınlığını bilsin.” Sesi öfkeden çınlıyordu.

Ali Onbaşı ayağa kalktı, karısının gözlerinin içine baktı, çok alçak, duyulur duyulmaz bir sesle:

“Avrat sana sus, diyorum,” dedi.

Kadın, Ali Onbaşının böyle yavaştan konuşmasının ne demek olduğunu bilirdi, boyun eğdi, yüklüğe gitti, candarmalar da onu izlediler. Döşek, yorgan, kuştüyü yastık…

521

“Siz gidin, alın da bunları gidin. Yüzbaşı, Arif Saim Bey, ötekiler görmesinler bunları. Görürlerse, yeni Yüzbaşının yatağı deyin. Yiyecekleri de ben alır getiririm.”

Candarmalar yatağı alıp çıktılar.

Kadın mutfağa girdi, kapıyı da arkasından kapattı. O da, Anacık Sultan için böyle konuştuğundan dolayı korkmuştu. Bir tek dua biliyordu, çorbayı pişirinceye kadar o duayı yineledi. Dışarda Ali Onbaşı, üstündeki öldürücü bir çift gözle cebelleşi-yor, netse neylese o gözlerden bir türlü kurtulamıyordu. Mutfağın kapısını açtı, “Çorba pişti mi?” diye karısına sordu. Kadın, “Pişiyor,” dedi. Ali Onbaşı bitkin, “Amanın çabuk… Gözleri…” Konuşmadı, kapıyı kapattı, kendisini köşedeki yeşil koltuğa attı, o da olmadı, kalktı, duvardaki geyik postu seccadeyi aldı, yere serdi, gitti dışarda, sofada aptes aldı, namaza durdu. Namaz kıldıkça, dualar okudukça kendine geliyordu. Duasını topladığında karısı yemekleri bir tamam pişirmiş, sefertasına koymuş, ayakta kendisini bekliyordu. Ali Onbaşı, duasını bitirip iki eliyle yüzünü sıvazladıktan sonra tespihini cebine koydu, ayağa kalktı, karısının elindeki sefertasmı aldı:

“Korkma avrat,” dedi, “Allah bizi bundan da kurtaracak, Yusufu kuyudan çıkaran Mevla, bir gün olup bize bakmaz mı dersin.”

“Bakacak kurban olduğum Alim, Onbaşım, bakacak. Biz kul olana kötülük ettik mi? Bak, koskoca Hükümet kendi evliyasını hapse atıyor, ona fahişe de, diyor, biz de ona yemekler yapıyoruz ki birlikte parmağını da yersin.”

Sonra boynunu büktü, yutkundu:

“Yemekler, o kadar güzel oldu ki… Otursak da… Çocuklar da birazdan gelirler, bir kerecik de birlikte yesek olmaz mı?” diye utangaç, kızararak konuştu.

Ali üzüldü:

“Ah avrat,” dedi, “kimse kimsenin halinden bilmez ki, benim yemek yiyecek halim mi var. Anacık Sultan acından ölecek. Günlerdir… Ne o istedi, ne de biz akıl ettik…”

Çıktı gitti. Gözaltına geldiğinde birkaç candarmayı kapıyı tutmuş buldu.

“Ne oldu?”

522

“Bir şey olmadı Onbaşım.”

“Yüzbaşı mı sizi gönderdi buraya?”

“Yoook, biz geldik. Hani dedik ki, kapı nasıl açılacak, duvarlar nasıl yıkılacak?”

“Ne oldu?”

“Bekledik, bekledik hiçbir şey olmadı.”

Nöbetçi kapıyı açtı. Anacık Sultan koltuğun köşesine büzülmüş, daha da küçülmüş öyle oturuyor, gözleri de birkaç misli daha büyümüş öyle bakıyordu.

“Bir masa getirin. Yukardaki gümüş tepsiyi de alın gelin.”

Candarmalar koşuştular. Ali Onbaşı masayı koltuğun önüne sürmeden eğildi, Anacık Sultana bir niyazda daha bulundu. Onun arkasından öteki candarmalar da niyaz ettiler. Onbaşı sefertasmı açtı, yemek kaplarını tepsinin üstüne dizdi, ekmeği, kaşığı, çatalı bıçağı yan yana koydu:

“Buyur ye,” dedi, “Anacık Sultanımız. Ah bizim gibi akılsızların gözü çıksın, ah seni bunca gün aç koyduk.”

Çıktı. Yerinde duramıyordu. Çarşıya aşağı yürüdü, kahvenin önünden geçti. Herkes ona korkuyla baktı. İki çift kocaman açılmış göz sırtına yapışmış, o nereye giderse oraya gidiyordu.

Anacık Sultan, bir tuhaf, güzel, epeydir unuttuğu bir kokuyu aldı. Burun delikleri genişledi, gözlerini önündeki yemeklere dikti, elini uzattı, kaşığı alacakken, parmaklarını kızgın kora değmişçesine geriye çekti. Önündeki yemek dehşet kokuyor, içi kazınıyordu. Yemeye üç kere daha uzandı, üçünde de hemencecik elini geri çekti. Anasını düşünüyordu. Uzun boylu, kara saçlıydı. Ocağın bütün işlerini, bıkmadan, usanmadan o görüyor, kocaman kazanlarda pişen çok güzel kokulu yemeklerin, daha iyi pişmesi için mutfağa giriyor çıkıyor, aşçı kadınlara buyruklar yağdırıyordu. Hastalara, sayrılara dervişlerle birlikte dağlardan toplanmış kucak kucak çiçeklerle ilaç kaynatıyor, bu yüzden de bütün bedeni, geçtiği yerler çiçek özü kokuyordu. Ocakta çiçek kaynatma, ilaç çıkarma işi başlı başına bir uğraştı. Ocağın dervişleri, köylüler, köylü kadınları, kızları, çocukları bahar aylarında torbalarını alıyor, çiçek toplamaya dağlara yayılıyorlardı. Kimi bir ay, on gün, bir hafta, üç gün sonra dönüyor, torbalarını, çuvallarını, hurçlarını Ocağın çimenli avlusuna

523

boşaltıyorlardı. Avluda bir insan boyunu aşacak yükseklikte bir sürü çiçek öbekleri ortaya çıkıyor, bu çiçeklerden usta dervişler hangi çiçek, hangi hastalığa iyi gelir, günlerce çalışarak ayırıyorlar, avlu duvarlarının dibine kurulmuş kazanlarda bunları harlı ateşte kaynatıyorlar, çiçeklerin özlerini çıkarıp renk renk şişelere dolduruyorlardı. Çiçekleri kaynatma süresince ondan sonra da bütün Ocak, Ocağın yöresindeki ağaçlar, kayalar, toprak günlerce çiçek kokuyor, çiçek kokuları insanların, hayvanların derilerine siniyordu.

Bir gün, bir çiçek toplama zamanı, yaşını anımsamıyor, ya yedisinde, ya sekizinde olacaktı, anasıyla birlikte onlar da torbalarını almışlar, çiçek toplamaya dağlara gidiyorlardı. Bahar sevincinden çıldırmış, yamaçlar, ağaç araları, küçük düzlükler ağzına kadar türlü türlü çiçeklerle dolmuştu. O gün akşama kadar o çiçek senin, bu çiçek benim dolaşmışlar, kıyıp da bir tek çiçek bile koparamamışlardı. Anası, ağaca, kuşa, çiçeğe, bilcümle yaratığa sevgi dağıtıyordu. Onu gören, onun okşadığı, gülerek yaklaştığı, dokunduğu, sevgi dağıttığı hastaların yüzlerinde sevinçten güller açıyordu. Anası, oturmuştu bu Ocağa, bu dağın başına bütün dünyaya bitmez tükenmez sevgisini dağıtıyordu. Kötürümler, deliler, bitkinler, karasevda düşkünleri, kurşun yemişler, hançerlenmişler, yoksulluktan bir deri bir kemik kalmışlar geliyorlardı Ocağa, sağalıp gidiyorlardı. Bu insanlara, bu cümle yaratığa sevgi, dostluk ona anasından kalmıştı. O da köşesinde, kim olursa olsun, isterse yetmiş milletten olsun, yetmiş iki dinden olsun, kurt kuş, yılan çıyan, eşkıya, uğru, çıngıraklı yılan, cümle yaratığa sevgisini dağıtıyordu. Ve geyikler iniyordu dağlardan, küçük karacalar, cerenler iniyordu. Zurba zurba keklikler, ak güvercinler konuyordu Ocağın avlusuna… Kışın karlı günlerinde kurtlar, sincaplar, vaşaklar sığınıyorlardı Ocağa, kıllarına hile gelmeyeceğini bilerek, korkusuz. İçi yanıyor, susuzluktan ölüyordu. Gün vurmuştu yamaçtaki, bir uçtan bir uca serilmiş açmış sarı salep çiçeklerine. Pınarın dibindeki birer ışık damlası balıklar oynaşıyorlardı. Kar yağıyordu ağaçlar boyu ve insanlar karları yararak Ocağa hasta, sayrı, sakat, aç dökülüyorlardı. Anası…

524

Kapının açıldığını duydu, başını azıcık o yana döner gibi etti, Kertiş Aliyi hayal meyal seçti.

“Yemedin mi yemeklerini Anacık Sultan, anacığım. Vay benim iki gözüm çıksın ki, vay benim… Demek suyu unutmuşum. Susuz yemek yenir mi? Candarma, hemen su.”

Az sonra su geldi.

“Yaaa, işte su. İç iç, anacığım iç… Ben senin bunca gün su istediğini de görmedim. İnsan bu kadar gün susuzluğa dayanabilir mi?”

Elini aldı, bardağı tutuşturdu, Anacık Sultanın eli titriyordu, az daha masanın üstüne bırakmasa bardak düşecekti.

“Anacığım öleceksin, öleceksin, suyu iç, yemeği ye.”

İki delici göz üstüne dikilmişti. Duramadı, dışarıya kaçtı.

Dağlardan düzlüğe aşağı sular gümbürdeyerek akıyor, karlar savuruyordu. Binlerce, kara batmış çıkmış, kardan adam olmuş insan anasının cenazesine gelmişlerdi. Ölü anası daha herkese sevgi dağıtıyordu. Başucunda, nereden gelmişse çok uzun saplı bir kocaman mavi çiçek gelmiş mavi mavi balkıyarak, boynunu bükmüş orada öyle dikilmiş kalmıştı. Anası çiçek kokuyordu. Ağıtlar yakıyordu kadınlar. Mezara ak çiçekler taşıyorlardı. O mavi çiçek yatağın başucundan kalktı yürüdü geldi, köklerini mezarın başucuna soktu, orada uzun, boynu bükük, mavileri şırlayıp akarak durdu kaldı, bunu da herkes gördü. O çiçek yıllar yılı hiç solmadan kurumadan, mavisi gün ışığı gibi şırlayarak aktı. Kurtuluş Savaşına giden on altı pir dönmeyince çiçek de bir gün tanyerleri ışırken kalktı, mavisini bütün dünyaya yayarak çekildi gitti. Anacık Sultan bu olayı kendi gözleriyle gördü. O da çiçeğin ardınca gün ışıyıncaya kadar mavilere batarak gitti. Sonra aşağıdaki büyük, ak çakıltaşlı pınarda çiçeği yitirdi. Pınarın suları o gün bugündür, bu çiçekten dolayı som mavi akar. Ak çakıltaşları, yöredeki kayalar da sudaki balıklar da maviledi-ler. Anacık Sultan şimdi mavi çiçeğin ardına düşmüş, maviye batıp çıkarak kayıyordu. Çiçek pınara girdi. Anacık Sultan bir denizin ortasında kaldı, soluk alamıyordu, göğsünden bir inilti koptu, bu sırada gene Kertiş Ali Onbaşı içeriye girdi.

525

“Aman Allahım aman, daha ne bir kaşık su içmiş, ne de bir lokma yemek yemiş. Öleceksin. Anacık Sultanım, tırnaklarına kurban olduğum öleceksin.”

Gene yalvardı yakardı, Anacık Sultan taş kesilmişti, onda küçük bir kıpırdama belirtisi olmadı. Gözleri de gittikçe daha büyümüştü, dayanamadı, yalvarmalarını kesti, gene dışarıya kaçtı, köprüye vardı, çakıltaşlarma, böğürtlen çalılarının, hayıt-ların içine düştü, suyu birkaç kere geçti. Su dizlerine kadar çıkmıştı, farkında olmadı.

Kasabanın içinde, yöresinde, nereye gittiğini bilmeden dört dönüyor, komutanlığa geliyor, içeriye giriyor, gözaltının kapısına kadar varıyor, içeri girmek istiyor, bir türlü giremiyor, geriye dönüyordu. Anacık Sultan ölürse, her şeyin biteceğini düşünüyor, bu düşünce de onu kendinden geçiriyor, kasabaya sığamı-yordu. Sonunda edemedi, çayın kıyısında durdu, yönünü kıbleye döndü, namaza durdu. Durmadan, bıkmadan usanmadan Anacık Sultana, Allaha yalvararak, dualar okuyarak namaz kıldı. Gidiyor, çaydan aptes alıyor, geliyor gene namaza duruyordu.

Gün çoktan ışımış, bir kavak boyu yekinmiş, kasabaya gelen köylüler köprünün üstünde yaya, atlı, eşekli görünmüşlerdi ki az ilerisinde iki candarma bitti. Ali Onbaşı onları hayal me-yal gördü ya kim olduklarını çıkaramadı.

“Onbaşım, Onbaşım, Yüzbaşım seni istiyor.”

Ali Onbaşı, namazı, yalvarmaları, duayı o anda unutup ayağa fırladı:

“Neee, Yüzbaşı mı, beni mi istiyor?”

“Yüzbaşım çoktandır kumandanlıkta, seni istedi. Biz de seni aramadık yer koymadık.”

Ali Onbaşı, kasabaya doğru koşmaya başladı, candarmala arkasından yetişemiyorlardı. O hızla komutanlığa geldi, merdi venleri üçer üçer çıktı.

“Neredesin Ali Onbaşı?”

“Yüzbaşım, Yüzbaşım…”

“Neredeydin, seni aratmadık yer bırakmadım.”

“Yüzbaşım, Yüzbaşım.”

Kekeliyordu.

526

“Ne oldu sana?”

“Na… na… namaz kılıyordum.”

“Ne namazı?”

“Yemek yemiyor, su içmiyor, yatak serdim yatmıyor, sözünü de geri almıyor. Bu Anacık Sultan ölecek, ölümünü de bizim üstümüze atacaklar. Arif Saim Bey de benim rütbemi sökecek.”

Yüzbaşı kaşlarını çattı:

“Demek onu konuşturamadm?”

” Konuşturamadım.”

“Evet senin rütben sökülecek. Bununla da kalsalar iyi.”

“Ölecek.”

“Git ve ona sözünü geri aldır. Bir saat sonra Arif Saim Bey buraya gelecek ve o kadını sözünü almış bulmazsa, gerisini sen düşün.”

“Ölecek.”

“Ölsün ama, sözünü geri aldıktan sonra ölsün.”

Kertiş Ali Onbaşı baktı ki Yüzbaşıdan imdat yok, bitmiş tükenmiş, başı dönerek gözaltına indi. Kapıyı açmaya gücü yetmedi, nöbetçiye buyurdu, nöbetçi kapıyı gürültüyle açtı. Anacık Sultan koltuğun köşesindeydi. Gitti ayaklarına kapandı, niyaza durdu. İki damla yaş Anacık Sultanın ellerini ıslattı.

“Sana benim elim nasıl kalkar Anacık Sultanım, dağ kokulum, dağ kokulum. Ben ne yapayım şimdi, söyle bana ne yapayım? Sizin Ocağınız merhamet, sizin Ocağınız bağışlama, sizin Ocağınız dertliye derman dağıtan bir Ocak değil mi, niye beni şefaatinden mahrum ediyorsun, ben ne yaptım ki size, neden sözünü geriye almıyorsun, niye yemek yemiyorsun? Biliyorum öleceksin. Öl istersen, kimse sizin, sizin gibi ermişlerin işine karışamaz, şu sözünü geri al da öyle öl, olur mu Anacıkların anası? Beni de, çocuklarımı da öldürme. Sen sözünü geri almadan, böyle yemek yemeyerek, su içmeyerek ve hem de uyumayarak ölürsen, benim rütbemi sökerler. Bunca emeklerim boşa gider. Hiç gözümün yaşına bakmazlar. Çoluk çocuğum da acından ölür. Avradım da beni bırakır gider. Benim avradım kimin kızı biliyor musun Sultanım? Bizim köyün en zengininin kızı, o kızı bana verirler miydi sanıyorsun? Ben uzatmalı Onbaşı oldum da, koluma bu rütbeyi taktım da, ondan sonra köye gittim de,

527

bu kıza ta çocukluktan beri vurgundum da, kızı istedim de, kapısında her gün, gece gündüz çalışarak, hem de boğaz tokluğuna, her gün üç öğün de kemiklerim kırılıncaya kadar dayak yiyerek, her gün ölerek, bana kızı verirler miydi, ben de Onbaşı olunca bana da kızı verdiler. Şimdi benim rütbem sökülürse, ben o kadar rüşvet yiyemedim, benim işim millete dayak atmaktı, bu avrat da çocuklarımı alıp da gitmez mi, o zaman ben ne yaparım, ben de kendi kendimi öldürmez miyim? İşte sen sözünü geri almadan ölürsen, benim kanlı katilim olur da cehennemde yanarsın. Sen beni öldürürsen, Allahın binasını yıkmış olursun. İşte o zaman Ocaklığın, ermişliğin para eder mi sanıyorsun? Sen bu dünyada gün görmedin, öteki dünyada güzel bir cennetin olsun diye evlenmedin, sıcak yataklara girmedin. Bütün bir ömür tek başına yatağında bir erkek düşünerek üşüdün. Çocukların olmadı, olmadı ya cennetini de sağlama aldın. Şimdi benim gibi, bu günahkar kul yüzünden, beni öldüre-rekten cennetini ne demeye cehenneme çevireceksin. Katillik, adam öldürmek Allah indinde çok kötüdür. O senin ermiş sülalen bile sana himmet edemez, seni cehennemden kurtaramazlar. Haydi konuş Anacığım, gülüm benim, mor çiçekli dağlar güzelim. Gözlerini de üstüme öyle dikme, vallahi de, billahi de senin bu evliya gözlerin öldürecek beni. Ben de sabaha kadar namaz kıldım da dua ettim, sözünü geriye alasın ve de ölmeye-sin diye… Haydi konuş, konuş sultanım, güzeller güzeli. Bak senin ışığından bu pis nezaret bile ışıyıp durur. Öldürme beni, merhamet kıl.”

Ali Onbaşı netti neylediyse, ne kadar yalvardı yakardıysa da onun ağzından bir tek sözcük bile alamadı, deliye döndü, bağırmaya, çırpınmaya başladı, sonunda da kendinden geçip, “Fahişe, fahişe, sana diyorum fahişe,” diye başını üç kez duvara vurdu. “Şimdi senin üstünden on, sonra on beş, yirmi, yüz taş gibi oğlan geçecek. O zaman senin oran soğur ya, yangının söner ya, taş gibi yüz tane oğlana nasıl dayanırsın, ölürsün. Bunlar senin bildiğin adama benzemezler. Sen Arif Saim Beyin kim olduğunu biliyor musun, bunlar tunçsiper göğüslü, kan içici kimselerdir. Sen bunların kim olduğunu bilmezsin. Konuş fahişe.”

528

Önüne geldi dikildi ayaklarını yere vurdu, ayakları kırılır-casına ağrıdı.

O duvardan, o duvara attı kendini, boğuluyordu, dışarıya kaçtı, Yüzbaşının odasına çıktı, “Bu fahişe konuşmuyor, bir tek bir söz bile çıkmıyor ağzından,” dedi, Yüzbaşının karşısında hazırola geçti, “benim rütbemi sökecekler Yüzbaşım,” diye inledi.

“Ne yazık ki sökecekler Ali Onbaşı.”

“Ben ne yapayım Yüzbaşım, ben ne yapayım. Ben, ben, ben… Kendimi öldüreyim mi?”

“Haydi git, konuştur onu.”

“Ölecek.”

“Ya ölsün, ya da konuşsun.”

“Rütbem…”

“Konuştur onu.”

Ali Onbaşı dışarıya çıktı, candarmalar ona çay yetiştirdiler, üst üste birkaç bardak çay içtikten sonra azıcık kendine geldi aşağıya indi. İçeri girince Anacık Sultanın gözlerini kapalı gördü, öldü, diye ödü koptu, o anda da dinginledi, vardı kadının nabzını tuttu, nabız sağlam bir insanın nabzı gibi atıyordu, sevindi. Bu sevinç onu iyice kendine getirdi, Anacık Sultanın önüne diz çöktü.

“Bak Anacık Sultanım, bir anam vardı benim, başka hiç kimsemiz yoktu. Bizim avradın babasının kapısında büyüdüm. Dinsiz imansız bir adamdı. Bir günde anamla ikimize bir tek ekmeği ancak, o da zar zor verirdi. Anamla, eller, bal yağ yerlerken, biz dağlardan topladığımız otları, ayrık köklerini kaynatır öyle yerdik, ben ta ki asker oluncaya kadar. Askerlikte ilk olaraktan et girdi kursağıma, okuryazar oldum geceleri uyumayarak, onbaşı kursuna gittim, onbaşı oldum. Sevincimden uçtum. Anama bir fistan, biraz para, bir ayakkabı bile gönderdim. Ben candarma olunca, öyle bir dayak atmayı öğrendim ki ölüyü, taşı toprağı bile dayak atarak konuşturdum. Bana o kadar çok adam dövdürdüler ki, bak ellerime, avuçlarım otomobil tekerine döndü. Dayağıma dayanamayarak çok kişi bile öldü. Ben ilkin çok üzüldüm, sonra da alıştım. Bundan dolayı da beni, Türkiyede en iyi dayak atan,

529

 

ölüyü konuşturan tunçsiper bir kişi olduğumdan dolayı kumandanlarım beni uzatmalı yaptılar. Her gün, her gün ben de adam dövüyorum. Kolay mı sanıyorsun? Kimileri öyle çok bağırıyorlar ki kulaklarım sağır oldu sanıyorum. Ama neylersin ki vazife. Vazife, Allah adı gibi mübarektir. Bu dayak atan eller benim ellerim değil ki, ben bu elleri hükümete verdim, o da bana rütbe verdi, benim hiç günahım yok bu işte. Bir de ben adam öldürenleri, hırsızları dövdüm. Onlar kötüdürler. Bir de Hükümetimize karşı koyanları, eşkıyaları döve döve öldürdüm. Benim hiçbir suçum yok. Şimdi seni döve döve öldürürsem, benim hiç suçum olmaz. Cehenneme de gitmem seni öldürdüğümden dolayı. Çünkü bu el, seni öldüren bu el benim elim değil, Arif Saim Beyin, o gavatm, bir de hükümetin eli. Yıkma ocağımı, söndürme, sen ki adı güzel, kendi güzel Muhammed, eli çatal kılıçlı Peygamber Ali, küffara karşı tunçsiper olmuş Selahaddini Eyyubinin yoldaşı, kılıcını kırk deve götüremez Hasan Beyin soyundansm. O kılıç daha Ocağın duvarında asılıp durur, ıssız koyma yuvamı. Bak ben, askere gidinceye kadar gece gündüz dayak yerken, şimdi bütün dünyaya dayak atan bir onbaşı oldum. Kendime güzel bir düzen kurdum. Şimdi sen sözünü geri almazsan, konuşmazsan, söyle ben ne olurum. Ben seni, eğer sen Anacık Sultan olmasaydın, taş olsan da, demir olsan da, ölü olsan da seni söyletirdim.”

Anacık Sultan gülümser gibi oldu, gözlerini açtı, Ali Onbaşı bundan dolayı umuda düştü. Demek sözünü geri almıştı.

Bu sırada da Arif Saim Bey, yanında Taşkın Halil, Molla Duran Efendi, Kaymakam, Yargıçlar, Savcı, Muallim Rüstem Bey, Belediye Başkanı, Sarı Sultanoğlu, öteki ağalar beyler cüm-bür cemaat, şen şakrak, gülerek, eğlenerek Candarma Kumandanlığını doldurdular. Candarma Komutanının odası bu kadar büyük kalabalığı almadı, onlar da yemekhaneye, Arif Saim Bey için, bir koltuk taşıyarak, candarmaların yemekhanesine geçtiler. Merakla beklemeye başladılar, acaba Kertiş Ali Onbaşı kadına sözünü geri aldırabilmiş miydi? Yoksa ahır zaman evliyası Anacık Sultanı taş gibi oğlanlara teslim etmek zorunda mı kalacaklardı? Gülüşleri ortalığı çınlatıyordu.

530

Çaylar gelince Arif Saim Bey, “O fahişeyi getirin,” diye buyurdu. Altın tabakasından sigarasını çıkardı, altın ağızlığına taktı, yandan yönden beş altı çakmak birden parladı. Arif Saim Bey sigarasından derin bir nefes çekti, “Biz İstiklal Harbinde, bu dağlarda,” diye başladı, “bu köylülerden çektiğimizi…”

Biraz sonra kollarına girmiş iki candarmanın arasında Anacık Sultan ayakları sürüklenerek Arif Saim Beyin huzuruna getirildi.

“Oturtun onu.”

Duvarın dibine, daha önceden kendisi için konmuş sandal-yaya Anacık Sultanı oturttular. Kadının yüzü sapsarı solmuş, azıcık da yeşillenmişti. Ölüm yüzüne damgasını vurmuş gibiydi. Ocağın avlusunda iki insan boyu çiçek öbekleri… Dağlardan, sırtlarında çuvalları, torbaları, heybeleri, hurçlanyla insanlar, kadın erkek, çoluk çocuk, genç yaşlı iniyor, gelip yüklerini Ocağın avlusuna boşaltıyorlardı. Türküler söylüyor, sazlar çalıyor, semahlar dönüyor, kudümler dövüyorlardı. Geceleri, yıldız dolu dereyi geçerek, dolgun, süt dolu memeleriyle geyikler geliyorlardı her gece, sütleri sağıldıktan sonra, Ocakta daha fazla durmadan dağlarına çekiliyorlardı. Geyiklerin boynuzlarında, ovalara düştüklerinde Ocağın bayrakları dalgalanıyor, üstlerinde, nereye giderlerse, onlarla birlikte bir bulut akıyordu. Kar savuruyor, çocuklar üşüyor, koyaklar, ormanlar silme kar altında kalıyordu. Yamaçlar boyunca, göz alabildiğine sapsarı açılmış salep çiçekleri kar altında kalıyordu. Tepelerce yığılmış çiçekler, çiçeklere çokuşmuş arılar, avluya dolmuş, şınlayan gün ışığı kar altında kalıyordu. Ak karçiçekleri dolduruyordu ovayı, denizi, dağlan… Yedi iklim dört köşe kar altında kalıyordu. Bu kurt sürüsü koşturuyordu Ocağın yöresinde, her birisinin ağzında kanları saçılan bir geyik yavrusu. Geyik yavrularının gözlerinde yaş. Kurtlar uluyorlardı sabaha kadar. Hasan Beyin kılıcı ışığa batmış orada, duvarda balkıyordu. Uzun bir uçurumdan çiçek öbekleri, kaynayan, altlarından yalım fışkıran kara kazanlar aşağıya yuvarlanıyor, ormanı, dağları, uçurumun altını yoğun bir çiçek özü kokusuna boğuyorlardı. Binlerce kurt, yönlerini Ocağa dönmüşler, ak dişleri sıralanmış, keskin, ustura uluyorlardı. Keskin, kılıç gibi bir kurt kaynayan kazanların üstüne yürüyordu.

531

“Sözünü geri aldın mı?”

Anacık Sultan irkilir gibi oldu, yüzü biraz daha sarardı.

“Cevap ver Hanım.”

Bekledi, sandalyanın üstüne yumulup kalmış Anacık Sultandan bir karşılık gelmedi.

“Demek konuşmuyorsun sen ha?” dedi.

Gene bir süre bekledi. Birkaç kere sapı altın bastonunu sinirli sinirli taban tahtasına vurdu. Gittikçe öfkeleniyor, öfkelendikçe, “Sözünü geri alacak mısın,” diye üst üste soruyordu.

“Karşımda böyle put gibi susmakla kendini kurtaramazsın. Sen, benim ölmüş anama orospu, fahişe, dedin. Ben bu kadar büyük hakaretin altında kalacak insan değilim. Ben, bu yaşa geldim vefat etmiş anneme kimseyi küfrettirmedim.”

Arif Saim çok soğukkanlı ve biraz da alaycıydı.

“Şimdi beni iyi dinle, sen… sen… sen… sen, behey sen, Kırk-göz Ocağının fahişesi olan Anacık Sultan, sözünü geri almazsan, şu aşağıdaki taş gibi delikanlıları üstünden geçireceğim. Öyle, delikanlılar üstünden geçerken sen de cenabet cenabet ölecek, Allahm huzuruna cünüp gideceksin. Seni, mezarına yıkatmadan gömdüreceğim.”

Sonra, ağza alınmayacak kötü, pis sözcüklerle onunla alay etmeye, onu aşağılamaya başladı. O, konuştukça konuşuyor, sövüyor, aşağılıyor, Anacık Sultanın durumunda hiçbir değişiklik olmuyor, sanki gözlerini bile kırpmıyor, büyümüş gözlerle salt karşıya bakıyordu. “Demek muhterem evliya fahişemiz konuşmayacak?” Oradakilerin hepsi ürpererek, hep bir ağızdan gülüştüler. Nasıl gülüşmeyebilirlerdi ki, Arif Saim Bey evliya fahişe buluşunu tane tane, tadını çıkararak Anacık Sultanın suratına fırlatmış, ondan sonra da kahkahayla gülerek teker teker, oradakilerin yüzüne bakmıştı. O, gülüşünü sürdürdüğü sürece ötekiler de sürdürdüler.

Arif Saim Bey kirp diye gülüşünü kesti, ötekilerin de o anda gülüşleri usturayla kesilmişçesine kesildi. Azgın yüzü biraz daha sertleşti, yüz çizgileri gerildi, ötekilerin de yüzleri asıldı-“Kertiş Ali!”

“Buyur Komutanım.”

532

“Sana, bu kadına sözünü geriye aldırmazsan, senin rütbeni sökerim, sonra da seni eşek cennetine atarım, dememiş miydim?”

“Demiştin Kumandanım,” diye Kertiş Ali Onbaşı biraz daha kasılarak karşıda, yere dikilmiş bir hançer gibi dimdik durdu.

“Peki, Ali Beyefendi, bu evliya fahişe…” Durdu, bekledi, hep birden güldüler. “Evet, bu evliya fahişe benim vefat buyurmuş anneme sövdü.” Anne, sözü geçince hepsinin birden yüzü asıldı. “Sen de bu kadına sözünü geri aldıramadın değil mi, şimdi benim vefat buyurmuş annemin kemikleri toprağın içinde ne durumdadır?”

“Çatırdıyordur efendim.”

“Evet, gazaba gelmiştir benim sevgili anneciğim şimdi, üzülmüş, kalpleri incinmiştir şimdi, çünkü ne sağlığında, ne de şimdi, onun kulağına hiçbir vakit böyle kaba, böyle galiz küfürler gitmemiştir. Vah, benim anneciğim. Demek, Cumhuriyetin taşı toprağı konuşturan bir onbaşısı, bir fahişeyi, onun manevi kudretinden korkarak konuşturamıyor. Bilmiyorlar ki insanlar, fahişelerin manevi kudretleri olmaz. Öyle değil mi Kertiş Ali Onbaşı?” Kertiş, derken gülümsüyordu.

“Olmaz Kumandanım,” diye kendini tutamayarak bağırdı Onbaşı.

“Öyleyse niçin sözünü geri aldıramadın? Bak, Ali Onbaşı, bu kadın sözünü geri almazsa önce senin rütbeni geri alır, sonra da bu kadını taş gibi oğlanlara teslim ederim. İşte o zaman, isterse, bu fahişeler sultanı…”

Bu buluşu da hoşuna gitti, gene hep birlikte kahkahalarla güldüler.

“Kaldır şunu karşımdan. Kaldır ve yarın sabah, bu saatte onu sözünü almış olaraktan bana getir. Kaldır şunu buradan.” Yüzünü, yanlışlıkla pis bir şey içmiş gibi buruşturdu. Ayağa kalktı, bastonunu sol koluna takıp Taşkın Halil Beyin koluna girdi, ötekiler de onunla birlikte ayağa fırlamışlardı, geldikleri gibi gülerek şakalaşarak merdivene doğru yürüdüler.

Candarmalar, onlar gidince Anacık Sultanı boş bir çuval gibi kaldırıp sürüyerek, önde Kertiş Ali Onbaşı gözaltına götür-

533

düler. Ali onu candarmaların elinden aldı, kaldırdı her bir yerini kurt yemiş, yırtılmadık yeri kalmamış, toz içindeki koltuğun üstüne fırlattı:

“İşte, bana yaptığını kendi gözlerinle gördün, kendi kulaklarınla duydun. Rütbemi sökecekler işte…” Bağırmaya başladı. “Sende hiç vicdan merhamet yok mu, sende hiç insanlık kalmadı mı, ne demeye bana bu kötülüğü yapıyorsun? Bak, Beyefendi de söyledi, sen evliya da değirmişsin. Sen… Sen… Sen…” Söylemeye korktu. “Sen başka bir şeymişsin. İşte ben de senin kemiklerini sökerim. Şimdi on delikanlıyı getirir ırzına geçirtirim. Anladın mı, anladın mı, sözünü geri alacak mısın?” Onu omuzlarından tutarak, bir süre çılgıncasına salladı, sarstı, karşıya çekildi, soluyor, alnından damla damla ter dökülüyordu.

Birkaç köyün kadınları bir araya gelmişler, bayramlık giyitlerini giymişler ellerinde tırpanlar, oraklar, ağzına kadar çiçekle dolmuş dümdüz, sonsuza kadar uzanmış bir ovaya girmişler, çiçekleri biçiyor, altlarında yalım, kaynayan kara kazanlara dolduruyorlar, çiçek özlerini tas tas, üst üste yığılmış hastalara içi-riyorlardı. Sonra da kemikleri kemiklerine geçmiş geyikler geliyor, biçilmiş toprağın üstüne düşüyorlar, çiçek biçen kadınlar tas tas çiçek özünü, ağızlarını, boynuzlarına asılarak yukarı kaldırdıkları geyiklerin boğazlarına akıtıyorlar, çiçek özünü içen geyik silkinip ayağa kalkıyordu.

“Bak, Anacık Sultan, söylemedi, deme. İstersen beni çont, kötürüm et. İstersen beni cehenneme at. İstersen evliya değil de, Peygamber ol, Allahm da öz bir kızı ol, benden bu kadar. Ben rütbemi senin yüzünden söktüremem. Kendi kanıma kendi elimle ekmek doğrayamam. Senin derini yüzerim Anacık Sultan, senin gözlerini oyarım. Şimdiye kadar benim elimde can verenin, sakat, kötürüm kalanın haddi hesabı yok. Bak, Anacık Sultan, ben şu Anadolunda, şu ovada, şu dağlarda kara bir boran gibi estim. Köyler yaktım, ocaklar söndürdüm. Bu uzatmalı Ali Onbaşılığı boşa vermediler. Şimdi benim itibarım İsmet Paşanın, Fevzi Paşanın yanında Adana Valisinden de, ordu paşasından da daha büyüktür, neden ki dersen, benim gibi dayakçı, benim gibi koca bir ülkenin bu alçak köylüsünün kemiklerini söken bir kişi bu dünyaya bir tane daha gelmemiştir.”

534

Oraya koltuğun yanına oturdu, Anacık Sultanın yüzüne bakmaya başladı. Kadın, kendinden geçmiş uyuyordu. Birkaç kere gözlerini açtı, şaşkınlıkla, hiçbir şey anlamadan, nerede olduğunu bilmeden yöreye baktı, sonra da geri yumdu.

“Benim elime düşen, eğer konuşmazlarsa ya ölür, ya kötürüm kalır, ya da ırzına geçerler… Mümkünü çaresi yok konuşacaksın, sen de sözünü geri alacaksın, almazsan eğer, bana dayanamazsın. Sana vuran bu el benim elim değil, Arif Saim Beyin elidir. Senin ırzına geçen ben değilim, o taş gibi candarmalar da değil, onlar çok yukardalar, onlar yalnız emir verirler, kendileri gözükmezler. Ben, Allah indinde de, kul indinde de vazifemi yapıyor, bihakkın yerine getiriyorum. Vazifesini bihakkın yapmayan insanı ben insandan bile saymam. Anacık Sultanım, bak, şimdi senin üstüne, her birisi köylerinden ayrılah iki, üç yıl olmuş… Şimdi ben onları senin üstüne yollayacağım… Onlar ne Ocak dinlerler, ne de evliya, ne de Allah, seni parçalarlar. Gel sözünü geri al Anacığım. Sen bana zulmediyorsun… Kıyma bana Anacık Sultan… Anacık Sultan ben seni… Anacık Sultan…” Kendinden geçti. Hiç farkında olmadan Anacık Sultanın üstüne atıldı, yerinden kaldırdı. Alışkın elleri, kendinde olmayarak işlemeye başladı. Biraz sonra kendine geldiğinde kadının yüreğini dinledi, yürek saat gibi işliyordu, sevindi. Demek ki dayanacak, ölmeyecekti. Öyleyse gerisi kolaydı. Kulağını kadının yüreğine bir daha verdi, derinden dinledi. Yüreğin atışları azalmıştı, korktu, titredi. Ölemez, ölmez, eski topraktır, diye geçirdi içinden… Eski topraktır, eski topraktır, diye ortada dönmeye, arada bir de gelip kadının yüreğini dinlemeye başladı. Burnuna, burun direğini kıran bir koku geldi, kendisini dışarıya attı. Çok karanlık vardı, yağmur çiseliyordu. Kumandanlığın avlusunu birkaç kere fırdolayı dolandı. Köşedeki incir ağaçlarının, gövdeleri kıvrım kıvrım kalın yaşlı nar ağaçlarının içinde, yosunlu duvarın dibinde o iri yarı, adam azgını Kırkgöz Ocağının bekçisi Bünyamin geldiği günden bu yana oraya dikilmiş kıpırdamadan duruyordu. Gözleri de karanlıkta kedi gözleri gibi ışıl ışıl yanıyordu. Nar ağaçlarının altında durdu. Bünyamine birşeyler söyleyecek oldu, söyleyemedi. Orada bir süre, ne yapacağını bilmez bekledikten sonra, gözaltı odasına

535

koştu, Anacık Sultan boynunu bir yana düşürmüştü, onun karşısına geçti, yüzüne baktı kaldı. Kadının yüzü gittikçe sararı-yordu. Korktu, dışarıya kaçtı. Dışardaki karanlık, gittikçe yoğunlaşmış, kurşun geçirmez bir karanlığa dönüşmüş, yağmur da yukardan seller gibi dökülmeye başlamıştı. Bünyaminin ardında durduğu nar ağaçlarına geldi, gözleri Bünyamini aradı, hayal meyal karartıyı gözleri duvarın dibinde ancak seçebildi. Bünyamin, Bünyamin, diye seslenecek oldu, sesi çıkmadı. Sesinin  çıkmadığının  farkında  olmadı…  Bünyamin,  Bünyamin, Anacık Sultan ölüyor, kurtar onu. Sende Ocağın ilacı, ilacı, o can ilacından yok mu? Yok mu Bünyamin, Anacık Sultanı kurtaracak? O ölürse benim derimi yüzerler. Ben avradımı alırken, ona söz verdim, onbaşı kalmayacak, o kadar döveceğim ki milleti yüzbaşı, binbaşı, general olacağım, dedim. Şu koca Torosu, şu koca Anadolunu baştan aşağı sopadan geçirdim de, dünyayı sopamın kahrı altında inlettim de, göz çıkardım, deri yüzdüm, dil koparttım da değil yüzbaşı, beni çavuş bile yapmadılar. Şimdi de, Anacık Sultan ölünce de benim rütbemi sökecekler. Ölüyor, ölüyor, Anacık Sultan ölüyor, yetiş Bünyamin, kurtar onu, kurtar beni. Yetiş, yetiş, yetiş Bünyamin. Sen Anacık Sultanı kurtarırsın… Ben de seni… Ben ona parmağımın ucuyla bile dokunmadım. Ona azıcık öfkelendim, ne var bu kadar kızıp da ölecek kadar. Bünyamin, Bünyamin, sen geyikler çobanı Mülayim Dedenin oğlusun Bünyamin. Ona geyik sütü mü verirsin, çiçek özü, balözü mü, ne verirsen ver de kurtar onu. İçeriye koştu. Her bir yanından sular saçılıyordu. Anacık Sultanın üstüne eğildi. Sular kadının yüzüne çarpınca gözlerini açtı kapadı. Bu gözler ölü, diye içinden geçirdi Kertiş Ali. Ölüyor, diye inledi. Kadına bir daha dokunamadı.

Dokunursam ölür, diye korkuyordu. Dışarıya koştu, nar ağaçlarına geldi. Gök gürlüyor, şimşekler ardı ardına çakıyor, yağmur duvarını aydınlatıyor, ortalığı bıçak gibi kesiyor, köşedeki ağaçların ardındaki Bünyaminin iri gövdesini birkaç misli daha irileştiriyor, onun yöresinde bir ışıktan halkayı döndür ha döndür ediyordu. Bünyaminin yanına kadar geldi, ona dokunmak istedi dokunamadan geriye, gözaltına koştu. Anacık Sultanı bu sefer göremedi bile, içeriye girer girmez bir güç onu dışa-

536

riya fırlattı. Dışardan içeriye, içerden nar ağaçlarına, nar ağaçlarından şimşek ışıklarına, Bünyaminin yöresindeki dönen ışık halkasına, derin bir suya düştü çıktı. Gözaltıyla yağmur arasında soluk soluğa mekik dokudu. Sonunda Anacık Sultana dokundu. Kadının elleri buz kesmişti. Sırtına aldı onu, nar ağaçlarına götürdü, o anda da gözaltına geri döndü. Sırtındaki kadınla artık gözaltından narlara, narlardan gözaltına gidip gelmeye başladı. Anacık Sultanı birkaç kere sırtından çamurlara düşürdü, kadını düşürdüğü yerde unutup gözaltına girdi, orada, Anacık Sultanı aradı, bulamayınca korkusundan çıldırdı, narlara, Bünyamine geldi. Avluda dört döndü. Yağmur, fırtına gittikçe azıtıyordu. Uzun bir şimşek ışığında suların altındaki kadını gördü, onu hemen sırtına aldı, doktorun evine koştu. Doktor kapıyı açtı, uykuluydu, şaşırmış, bir Onbaşıya, bir sırtındaki kadına bakıyordu. Ali Onbaşı da ona gözlerini dikmiş konuşa-mıyordu. Doktor elini uzattı> kadının bileğini tuttu. “Ali Onbaşı, bu kadını nezarete götür,” dedi. “Tamam.” Tamam, tamam, tamam, diye geçirdi içinden, kapı yüzüne kapandı. Bir süre kapalı kapının önünde bekledi. Kapı bir daha açılmadı. Oradan evine koştu. Karısı saç baş darmadağın kapıyı açtı. Durmadan bağırıyor, Ali Onbaşı onun söylediklerinin birçoğunu anlamı-yordu. Kadın, giderim, diyordu, çocuklarımı alır da babamın evine giderim. Hani sen Yüzbaşı olacaktın, milleti sopalaya so-palaya? Yüzbaşı olamadın ya, şimdi de kel onbaşı rütbeni sökecekler. Bir fahişeyle başa çıkamadın da öldürdün. Öldürdün de rütbeni söktürdün. Ben çoktan bohçamı yaptım, sen beni kandırdın, ben de babamın evine gidiyorum. Eve gider gitmez de evleneceğim. Kertiş Ali, Kertiş Ali, kabak yiye yiye karnı şişmiş Kertiş Ali, Ali oradan da merdivenleri nasıl indiğini bilmeyerek, başının içinde bir kovan arı vınlayarak Yüzbaşının evine yöneldi. Yolda üç kere Anacık Sultanı sırtından düşürdü, üç keresinde de onu yerden bir kartal gibi kaptı. Yüzbaşının kapısına geldi, kapıyı çalamadı, evin yöresinde dönmeye başladı. Yağmur bastırdıkça bastırıyor, karanlıktan göz gözü görmüyordu. Köylüler, dervişler binlerce, dağlardan çuval çuval çiçekler getiriyor, Ocağın avlusunun ortasında öbekler yükseliyor, altlarında gür ateşler yanan kazanlar kaynıyor, dünya yoğun bir ko-

537

kuyla kokuyordu. Bir kuş sürüsü, hepsi de sütbeyaz Ocağın avlusuna, kaynayan kazanların üstüne ocağın, kümbetin damına karşı kayalıklara durmadan iniyor, dünya apak kesiliyordu. Durmadan da karanlık bir yağmur yağıyordu. Kayalar çatlıyor, maviler dumanlanıyor, fışkırıyor, süt mavisine dönüşüyor, soluyor, uzak bir kaval sesi geliyordu tül gibi sallanan uzak mavinin ardından. Beyaz da soluyordu. Ağır bir yağmur yağıyordu, karanlık taş gibi. Yağmur soluyordu. Karşı, her zaman, gece gündüz, ışık açan dağın doruğu da soluyordu. Ölüyor, ölüyor Yüzbaşım. Doktora götürdüm Yüzbaşım… İğne yaptı. Bir şey olmaz, dedi, ben de sana getirdim Yüzbaşım. Yağmur yağıyor, çok karanlık, yüreği atmıyor, kokular da soluyor soldu yağmur soluyor on altı yeşil donlu adam ellerinde yalın kılıçları dalıyorlar düşman ordusunun içine o ağır kılıcı kim kaldırıp da alacak duvardan yalımlar fışkırıyor kazanların altından dünya yağmur başlangıcının toprak kokusuyla kokuyor karanlık kayıyor soluyor Yüzbaşım benim rütbemi sökecekler mi, suyun kıyısına, köprünün altına geldiler. Ali Onbaşı dizlerine kadar suya girdi, Yüzbaşı onu tuttu, sudan çıkardı. Ardından da kendi girdi. Suyun içinde döndüler durdular.

Sabah oldu, yağmur durdu, inceden bir ışık ortalığı doldurdu. Dünya yunmuş arınmış pırıl pırıl olmuştu.

İlk olaraktan, köprünün altında yan yana, kan içinde yatmış kalmış ölüleri kasabaya gelen köylüler gördüler, dualar okuyarak kasabaya koştular. Kasabalı bir anda köprünün altını doldurdu. Biraz sonra Arif Saim Beyin otomobili gözüktü, ölülerin ayak uçlarına kadar geldikten sonra durdu. İçinden Arif Saim Bey indi. Yüzü çok kederliydi Ali Onbaşıyla Yüzbaşı Faruğun ortasında gözlerini ardına kadar açmış yatan Anacık Sultana bakınca tepeden tırnağa ürperdi, ellerini havaya açarak uzun bir süre dudakları kıpır kıpır dualar okudu. O daha duasını bitirmemişti ki önde Taşkın Halil Bey, arkada kasabanın öteki ileri gelenleri, İstiklal Madalyası olanlar madalyalarını takmışlardı, geldiler, ölülerin karşısında el-pençe divan durdular.

“Kan içindeler,” dedi Arif Saim Bey… Ölülerin yöresinde eğilerek, yaralarına bakarak birkaç kere döndü. “Kan içindeler.

538

Hançerle param parça, delik deşik etmiş bunları öldürenler. Bakın bakın, bu ölü kadın da gözlerini açmış da nasıl da bakıyor. Dünyayı yiyecekmiş gibi bakıyor. Ve de sözünü geri almıyor.” Gülümsedi. “Yiğit kadın çıktı şu küçük fahişe. Demek ki yüzyıllardan gelen bir irsi güçleri var.”

“Var,” diye ortaya atıldı Murtaza. “Bakın, bakın, nasıl da bakıyor dünyaya. Sanki ölmemiş gibi, diri gibi, bir de gülüyor bize. Dünyaya gülüyor. Çok ölü gördüm, bu küçücük kadın gibisini şimdiye kadar görmedim. Bakın, oraya yatmış da hepimize gülüyor. Yüzbaşı da kan içinde kalmış. Vah! Dağları titreten, biltekmil Anadolunu sopası altında inleten Ali Onbaşı da baştan ayağa kan içinde. Vah!”

“Kan içinde vah!” dedi Molla Duran Efendi. Emekli Muallim Beyin yüzü kıpkırmızı kana kesmiş, elleri zangır zangır ediyordu:

“Vah, vah,” dedi, “vah, vah!” “Vah, vah,” dedi Belediye Başkanı.

“Zatıalileri Yüzbaşımız çok kan kaybetmişler ve de mecruh düşmüşler,” dedi Savcı.

Soluk soluğa gelen Doktor, hemen eğildi, ölüleri muayeneye başladı. Muayenesi uzun sürdü, ötekiler onu elleri göbeklerinde beklediler.

Doktor başını kaldırdı:

“Tamam,” dedi, “muhterem Yüzbaşı Faruk Bey tam on dokuz yerinden hançerle, hançer yaranın içinde burgu gibi döndürülerek katlolunmuştur. Ali Onbaşıya gelince, kendilerine o kadar hançer isabet etmiş ki, beni mazur görünüz, hançer darbelerini sayamadım. Şu gözleri açık kadına gelince… Bakınız.” Anacık Sultanın gözlerini yukardan aşağıya sıvazlayarak kapattı, o elini kaldırır kaldırmaz kadının gözleri yeniden açıldı. Bunu birkaç kez yineledi. Her yinelemede kadının gözleri yeniden hemen açılıyordu. “Evet, gördünüz.” Oradaki bütün köylüler de hep bir göz kesilmişler, gözlerini Doktorun kapatamadığı kadının gözlerine dikmişlerdi. “Bu kadında herhangi bir darp izi yoktur.” “Vardır,” diye bağırdı Murtaza Ağa.

“Olmalı,” dedi Arif Saim Bey… Köylülere duyurmak için sesini yükseltti, “Elbette vardır, çünkü Kırkgöz Ocağının kutsal

539

piri muhterem ve mukaddes Anacık Sultan Hazretlerini o kan içici İnce Memed nam kafir öldürmüştür. Bu sebepten onun mübarek vücudunun bir yanında bir darp izi bulunmalı.”

“Vardır Beyefendi,” diye sevindi Murtaza Ağa, “çünküle-yim ki, İnce Memed nam kan içici kanlarını içtiği cümle masumları ilk olaraktan gözlerini oyaraktan darbeyler. Bakınız, muhterem vatan şehidi Yüzbaşı Faruk Beyin gözlerine. Bu gözler, o kafir tarafından birer kan pınarına döndürülmüştür. Muhterem vatan şehidi ve hem de vatan üstündeki bilcümle kötüleri döve döve katleden Ali Onbaşının ala gözlerine. Birer kan kuyusu olmuştur. Evet, Anacık Sultanı, bu mübarek Hazret kadını da ve hem de gözlerinden İnce Memed katleylemiştir.” Murtaza da sesini Arif Saim Beyden daha çok yükseltti, “Görsün İnce Memed,” dedi, “görsün o kan içici, görsün, ne demektir Kırkgöz Ocağının son ermişini, hem de en mübarek kadınını öldürmek ne demektir. Kırkgöz Ocağı onu kötürüm etmez mi, Kırkgöz Ocağı onun bütün bedenini kurtlandırıp, kıvıl kıvıl eden kurtlara yem etmez mi, yalnız kemiği kalaraktan, kemikleri biribirine vurarak çatırdamaz mı? Ya Türkiye Cumhuriyeti, Yüzbaşısı, vatan, Onbaşısı öldürüldükten sonra o kan içiciyi yakalayarak kasap çengellerine asmaz mı, atamız Kuyucu Murat Paşa gibi…”

Murtaza Ağa çok coşmuş, kanatlı sözlere yol vermiş, daha neler neler konuşacaktı ki Arif Saim Beyin otomobiline bindiğini gördü, sesini hemen kesti, arzı tazimatta bulunmak için onun yanına önünü ilikleyerek koştu, eğildi birkaç kere. Arif Saim Bey ona gülümsedi. Otomobil yürüdü.

Kasaba ileri gelenleri toplu olaraktan kasabaya yönelmişlerdi. Murtaza Ağa arkalarından yetişti. Bağıra çağıra, Candar-ma Komutanlığına kadar Murtaza Ağa İnce Memedin, öldürdüklerinin gözlerini nasıl oyduğunu anlattı.

Komutanlığa vardıklarında Yüzbaşı Gavur Alinin, köprünün altında ölüleri ilk gören köylülerin ifadelerini aldığını gördüler. Gavur Ali ifadelerin hemen hepsini almış, köylü kalabalığını yollamıştı. Geriye kalan birkaç kişinin ifadesini çabucak alıp Arif Saim Beyin huzuruna geldi:

540

“Arz edeyim efendim,” dedi, “bütün ifadeler biribirini tutuyor. Hiçbir aykırı ifade bulamadım. Şimdi efendim, daha gün doğmadan kasabaya gelen, köprüden geçerek ölüleri gören ilk insan yaşlı bir kadındır. O kadın, kan içindeki ölülerin başında abalı, kırmızı postallı, şayak şalvarlı, dev gibi iri, elindeki uzun hançerinden kan damlayan birisi görmüş. Adam orada, ölülerin başucunda kıpırdamadan duruyormuş. Öteki köylüler de bu kadının söylediklerini teyit ettiler.”

“Sonra ne olmuş, o kıpırdamayan adam nereye gitmiş?”

“Kaybolmuş efendim.”

“Nasıl kaybolmuş?”

“Çok sordum efendim, nasıl kaybolduğunu görmemişler efendim.”

“Evet, iyi ki kaybolmuş.”

“Bulacağız o kişiyi efendim.”

“Bulacaksınız, biliyorum, bulunuz, yalnız biliniz ki Yüzbaşı Faruk Beyi, Onbaşı Ali Efendiyi ve mukaddes anamız Anacık Sultan pirimizi İnce Memed öldürmüştür. Öldürülmesine dahi ikna edici bir sebep bulacaksınız. İnce Memed, onun yaralarını sağaltan, ona sihirli yüzük, sihirli gömlek veren bir kişiyi niçin öldürsün, halkın inanabileceği bir sebep bulacağız.”

“Bulacağız efendim,” dedi Yüzbaşı Gavur Ali.

“Evet, buyur otur Yüzbaşım, bulacağız.”

Yüzbaşıya yanındaki sandalyayı gösterdi. Bundan sonra da sebep bulma üstüne oradakiler arasında bir yarış başladı. Öğleye kadar herkes bir sebep buldu. Arif Saim Bey hiçbirisini beğenmedi. Öğle yemeğine Taşkın Halil Beyin evine gittiler, sebep bulma yarışı orada da sürdü. Sonunda Murtaza, boyun damarları şişmiş, gözleri dışarı uğramış, “Buldum,” diye bağırdı.

“Söyle,” diye onun elini tuttu Arif Saim Bey. Murtaza Ağa, Arif Saim Bey onun elini tutunca yöresindekilere, işte biz böyleyiz dercesine tepeden gözünün ucuyla şöyle bir baktı.

“Anacık Sultan var ya…”

“Var.”

“İnce Memede bir sihirli yüzük verdi değil mi, bir de üstünde doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz dua yazılı bir gömlek verdi, değil mi?”

541

“Verdi biliyoruz.”

“Şimdi beni iyi dinleyiniz, muhterem Arif Saim Bey Anacık Sultanı kasabaya davet etti, o da Arif Saim Beyimizin davetini kabul etti. Arif Saim Bey niçin davet etti onu, çünkü ondan sihirli yüzüğü ve doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz dua yazılı gömleklerden isteyecek, askerlerine verecekti. İşte o zaman İnce Memed, bu kurşun geçmez candarmalarla başa çıkamayacaktı.” Ayağa kalktı, gözlerini oradakilerin üstünde teker teker gezdirdikten sonra sözünü sürdürdü. “Anacık Sultan önceleri, çok diretti. Fakat sonra, Arif Saim Beyin Kırkgöz Ocağının pirle-riyle cephede diz dize, düşmana karşı çarpıştığını duyunca yüzüğü ve gömlekleri vereceğini, İnce Memeddeki yüzüğün de, gömleğin de sihrini iptal edeceğini söyledi. Bu da İnce Memedin kulağına gidince… O da geldi… Maalesef hem Anacık Sultanı ve hem de onu korumaya çalışan… Evet efendim, şehit Yüzbaşı muhterem Faruk Bey, muhterem şehit Onbaşı Ali Efendi Anacık Sultan uğruna seve seve kanlarını döktüler.”

Arif Saim Bey gözleri sevinçten ışılayarak:

“Bravo Murtaza Ağa,” dedi, “bravo senin keskin zekana. Bravo arkadaş.”

Zülfü yerinden fırlayarak onu kucakladı. “İnce Memed işte böyle mahvü perişan edilir. İşte böyle kendi silahıyla kalbinin ortasından vurulur. Bravo Murtaza, bravo kardeşim.”

Oradakilerin hepsi de Murtazayı ayağa kalkarak kutladılar, onun için övücü sözler söylediler.

Ardından Arif Saim Bey, o, haber yasağı koyduğu muhabir öğretmeni çağırdı, İnce Memedin, bu son cinayetlerini ona dikte ettirdikten sonra:

“Şimdi git, bu haberi bütün gazetelere ayrı ayrı telle. Ben de gazete sahiplerine haberi iyi değerlendirsinler, diye telgraf çekerim. Yakında İnce Memed bütün gazetelerin birinci sayfalarında yer alacaktır, hem de fotoğraflarıyla.”

Öğretmen boynunu büktü:

“Efendim,” dedi, “yıllardır arıyorum, İnce Memedin en küçük bir resmini bulamadım. Çünkü efendim o, ömründe hiç fotoğraf çektirmemiş. O, fotoğraf makinasını bile görmemiş. Bulamadım.”

542

“Onlar, o gazeteciler bulurlar,” diye güldü Arif Saim Bey. Ötekiler de güldüler. “Hem de en uzun bıyıklısından öyle bir İnce Memed bulurlar ki görenin ödü patlar.”

Öğretmen sevinerek, “Evet efendim, inşallah bulurlar efendim. Ben telgrafları çekmeye gidiyorum.”

Murtaza onu kapıda yakaladı, iç cebinden büyük cüzdanını herkese göstererek çıkardı, öğretmenin eline bir deste para sıkıştırdı:

“Bu da senin güzel emeğinin karşılığı,” dedi, geldi Arif Saim Beyin yanındaki koltuğa oturdu, ellerini dizlerinin üstüne koydu.

“Şimdi kolları sıvayacağız, bu kasabadan bütün köylere şahinler uçuracak, İnce Memedin Anacık Sultanı öldürdüğünü sebepleriyle yayacağız.” Murtaza Ağa:

“Bey,” dedi, “sen onu benim gözümden iste, iki gün içinde İnce Memedin üstüne bu ovadan, hem de bu dağlardan lanetler yağacak, onun soluğu kesilecek.” Ötekiler de:

“Bu kadının İnce Memed tarafından öldürülmesi iyi oldu, bundan sonra İnce Memedin işi tamam. Onun Anacık Sultanı öldürdüğü çabuk yayılır.”

“Yüzbaşının da, Onbaşının da… Şimdi ben Ankaraya gidince Dahiliye Vekilinden Karafırtma Miralay Azmi Beyi isteyebilirim. Bu kış kıyamette bile Karafırtına İnce Memed üstüne yürür. Halk bizimledir, bir de Karafırtma… Bir de irticai hareket sözü, İnce Memed bir ay içinde toz.”

Akşam oldu, rakı sofrası kuruldu, Karafırtına Azmi Bey üstüne konuşulmaya başlandı. Azmi Bey, bütün Türkiye için bitmez tükenmez konuydu. Onun adını duyan köylü, dünyanın öte ucunda da olsa korkusundan altına ediyordu. O, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana Anadolunun doğusunda, batısında, güneyinde, bütün yurdun üstünde kara bir fırtına gibi esmiş, bir yangın yeli gibi bu başkaldırıcı hain köylünün üstünden geçmiş, büyük atası Kuyucu Murat Paşa Hazretlerine, nur içinde yatsın, rahmet okutmuştu. İşte bu büyük destan kahramanı, köylülerin celladı kahraman kişi yakında Toros dağları-

543

nm üstüne yürüyecek. Toros dağlan çakmaktaşı kayaları, dik dorukları, yeri sarsan çağlayanlı suları, kartalları, insanlarıyla onun önünde yerlere kadar eğilecekti.

Sevinç içinde şakıyor, gülüyor, eğleniyorlardı. Murtaza, öylesine sevinç içindeydi ki bir ara dayanamadı, yaman bir çiftetelli döktürdü.

Topal Ali önce Taşkın Halil Beyin evine geldi, duvarın dibinde durdu yukarıdaki şamatayı dinledi, sonra oradan usulca ayrıldı. Dün gecekinden de daha beter bir yağmur başlamış, gökten seller boşanmıştı, karanlık duvar gibiydi, Topal Ali el yordamıyla yürüyordu. Zorla, cıcığı çıkmış Candarma Komutanlığının avlu kapısını buldu. Evlerin çinkolarına hışım gibi yağan yağmur öyle bir gürültü çıkarıyordu ki, top atsan kimse duyamazdı. Avlu kapısından sağa döndü, duvara tutuna tutuna nar ağaçlarını buldu. Bünyaminin yerini şavullamıştı, birkaç adımda onun yanma vardı, kolundan tuttu:

“Bünyamin, ben Topal Aliyim, duydun mu?”

Bünyamin ne konuştu, ne de yerinden kıpırdadı. Ali konuşmasını sürdürdü, bağırdı çağırdı, sövdü, koluna asıldı çekti, sürükleyerek götürmek istedi, bu iri, kaya gibi adamı yerinden bir parmak bile kıpırdatamadı. Omuzuna asıldı beline sarıldı, sırtını dürttü, Bünyamin oralı bile olmuyordu.

“Bünyamin, Bünyamin, Bünyamin, ulan Bünyamin, sen artık burada kalamazsın, yarın sabah candarmalar seni burada görürlerse öldürürler. Seni öldürürler Bünyamin.”

Uzun uzun konuştu, bacaklarını tekmeledi, yerden kaptığı bir taşı var gücüyle sırtına indirdi. Bünyamin gene hiç aldırmadı. Orada duvar gibi, ağaç gibi duruyordu.

“Bünyamin, ne olursun Bünyamin, yiğidim Bünyamin, aslanım Bünyamin…”

Daha çok diller döktü, yalvardı yakardı, Bünyamin hiç aldırmıyordu. Ondan umudunu kesti. Yarın sabah onu gören candarmalar her şeyi anlayacak, daha, onu görür görmez vuracaklardı. Karşıdaki ağaca sırtını dayadı, az ilerisindeki Bünyaminin karanlığa karışmış karartısı birkaç kere sallanır gibi oldu, niyaz eder gibi eğildi, dizini yere koyar gibi etti, doğruldu, ellerini göğsüne koydu kıyama durdu. Belki de Topal Aliye öyle

544

geldi. O böyle yapınca Topal Alinin yüreğine tıp etti, belki onu yerinden kıpırdatabilirdi.

“Bünyamin, Bünyamin, Kırkgöz Ocağının dervişi Bünyamin, geyikler çobanı, gece gündüz avucunda közler taşıyan Mülayim ermişin oğlu Bünyamin, Anacık Sultanın sana buyrultusunu söylüyorum.” Bir taşın üstüne çıkarak, Bünyaminin koluna asılarak ağzını onun kulağına dayadı, “Bünyamin, Bünyamin, sana Anacık Sultanın buyruğunu söylüyorum, Topal Alinin arkasına düş ve yürü. Ey, Bünyamin, bu sana benim buyru-ğumdur, sen yıl on iki ay, söndürmeden avuçlarında ateş taşıyan geyikler çobanı Mülayimin oğluysan, Topal Ali nam kimes-nenin ardına düş ve yürü. Düş ve yürü, düş ve yürü…”

Elini uzattı, kolundan tuttu çekti ve Bünyamin onun ardı sıra kuzu kuzu geldi. Yağmurun gürültüsü kulakları sağır edecek gibiydi. Komutanlığın avlusunu çıktılar, aşağıya, çarşıya yöneldiler. Aşağıda, köprünün altına kadar inen caddeyi seller ağzına kadar doldurmuş çağlayarak akıyordu. Hiçbir evin penceresinde de ışık yoktu. Topal Ali yularından tuttuğu bir atı gö-türürcesine, kolundan tuttuğu Bünyamini çekerek Molla Duran Efendinin evine götürdü. Molla Duran sabırsızlıkla onları bekliyordu. Molla Duran onların ayak seslerini duyar duymaz kapıyı açtı, o, kapıyı açar açmaz, onlardan önce bir yağmur dalgası içeriye doldu:

“Çabuk… Girin içeriye.”

Topal Ali Bünyamini önce içeriye itti, ardından da kendisi girdi.

“Ne oldu, beni korkuttun Ali.”

Ali, elinde bir gemici feneri tutan Molla Durana Bünyamini gösterdi:

“Görüyorsun işte. Orada, köşede donmuş kalmıştı. Zor kopardım Bünyamini.”

Bünyamin sağ elinde sıkı sıkıya, kanlı gibi duran iki ağızlı, gümüş saplı uzun bir Çerkeş hançeri tutuyordu. Hançeri tutan elinin parmak aralarına kan dolmuştu. Kanı, o kadar yağan yağmur bile yıkayıp götürememişti.

Yukarıya odaya çıktılar. Ocakta, üst üste atılmış kuru kütükler uzun yalımları savurarak yanıyorlardı. Bünyamin ortada

545

I

dikildi kaldı. Molla Duran, Topal Ali onun yöresinde dönerek, her bir yanma baktılar. Bünyamin tepeden tırnağa kan içinde kalmıştı.

Molla Duran: “Soy şunu Ali,” dedi.

Ali ortada dikilmiş kalmış adamın ilkin elindeki kamasını almak istedi, uğraştı uğraştı kamayı onun elinden koparamadı. Molla Duran da gelip güçlü elleriyle ona yardım etti, kamanın sapma yapışmış eline ne yaptılar ettilerse bir türlü açamadılar. Kan ter içinde kalıncaya kadar çabaladılar, Bünyaminin bir parmağını bile yerinden oynatamadılar. Bir iyice yorulan Topal Ali köşeye çekildi, ocağın yalımlarına ellerini tuttu, sırtından dumanlar tütüyordu. “Hele ben soyunayım da, cıcığım çıktı,” diyerek odadan ayrıldı. Odaya geri geldiğinde bacağına şayak bir şalvar çekmiş, ayaklarına kırmızı postal giymiş, sırtına da yepyeni sırmalı bir Maraş abası geçirmişti. Gülümseyerek, ortada öyle dimdik kalakalmış Bünyaminin yanma geldi:

“Eeeey, Derviş Bünyamin,” diye bağırdı. “Anacık Sultanın buyruğu olarak sana sesleniyorum, elindeki hançeri karşındaki Topal Aliye ver. Ondan sonra da önce ayakkabılarını, sonra şalvarını, abanı çıkar, eeey Bünyamin.”

Bünyamin, usulcana elindeki kamayı, boyun bükerek saygıyla Topal Aliye uzattı, arkasından da yere oturdu postallarını çözdü, çıkardı. Postallara su geçmemiş, ayaklan kuruydu.

“Ya Bünyamin, Anacık Sultanın buyruğunu söylüyorum sana, bak bakalım şalvarından yağmur geçmiş mi?” Bünyamin şalvarını elleriyle yokladıktan sonra: “Geçmemiş,” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. “Abana bak.” Bünyamin onu da yokladı: “Geçmemiş.”

“Pekiyi, öyleyse ocağın başına gel!”

Bünyamin ta tavana değen uzun gövdesiyle ayağa kalktı, geldi ocağın önüne oturdu, başını eğdi, öyle kalakaldı.

Biraz sonra büyük bir tepside tüten, ağır bir sarımsak kokusuna karışmış nane kokusuyla kokan bir tas tarhana çorbası, gene tüten bir sahan bulgur pilavıyla, etli patates getirdiler.

546

Molla Duran Efendi:

“Buyur derviş Bünyamin,” dedi, “kim bilir kaç gündür açsın.”

“Ohhooo,” dedi Topal Ali, “o, bu kasabaya geldiği günden beri avlunun köşesine, nar ağaçlarının ardına, incirlerin altına gitti, orada kıpırdamadan durdu. Onu orada kimse de görmedi. Belki gördüler de görmediler. Hani var ya, herkes gözünün önündeki bir şeyi, her an görür de hiç görmez.” “Öyle olur,” dedi Molla Duran.

“Buyur Derviş Bünyamin. Önündeki yemeğe buyur.” Derviş Bünyamin sanki, getirilip yanına konmuş yemeği görmüyordu.

“Derviş Bünyamin yemek soğuyor.”

Bir Molla Duran konuşuyor, bir Topal Ali konuşuyor, Bünyamin onları duymuyordu bile. Topal Ali sonunda gene eski usulüne başvurdu:

“Eeeeey, Derviş Bünyamin,” dedi, “Kırkgöz Ocağının, Anacık Sultanın buyruğudur, şimdi sağına dönecek, yanındaki tepside duran tarhana çorbasını içecek, arkasından bulgur pilavını, patates yemeğini, onun ardından da petekli balı yiyeceksin. Ama çok yavaş yiyeceksin. Anacık Sultanın buyruğu böyle.”

Ocağın başına bağdaş kurmuş oturmuş Bünyamin ayağa kalkmadan, ellerini yere koyup bastırarak, bir değirmen taşı gibi tepsiye döndü, kaşığı eline alır almaz çorbaya saldırdı, bir anda çorbayı süpürdü bitirdi. Bulgur pilavıyla patates o kadar bile sürmedi. Sıra bala gelince, Topal Ali ona, “dur,” dedi, “şimdi tarhana gelecek, sen çok açsın.” Bünyamin, sabırla bekledi. Tarhana çorbası, ardından da etli patatesle bulgur geldi. Bünyaminin eli makina gibi işliyordu. Gelen yemekler de kısa bir sürede bitti. Bundan sonra yemekler geldi, boş sahanlar gitti. Topal Ali, bal çanağını onun önüne sürmeseydi Bünyamin, belki de sabaha kadar, önüne ne getirilse yiyecekti. Balı, usul usul, ekmeğini büyük lokmalar yaparak, içine kaşık kaşık balı doldurarak yedi.

“Dur ya Bünyamin.” Bünyamin:

547

“Çok şükür Allahım verdiğine de, vereceğine de,” diye dua okudu, ağzı kıpır kıpır etti.

Gözleri büyüdü. Bir uykudan hemen uyanmışlığın şaşkın-lığıyla yöresine, gözlerini kirpiştirerek bakındı. Bir an gülümser gibi oldu. Ardından da kaşları çatıldı, yüz çizgileri gerildi, bedeni ürperdi, azgınlaştı, sırtı kabardı. Topal Alinin ellerine sarıldı:

“Ali Ağam, kamam nerede?” Ali kamayı ona uzattı: “Al, burada.”

Bünyamin kamayı aldı, kınına soktu. Yüzü ışıdı, açıldı, gülümsedi.

“Sağ ol Ali Ağam.” “Sen de sağ ol Bünyamin.”

Bünyamin, onun gözlerinin içine gözlerini dikti kaldı. Ali gözlerini nereye kaçırırsa kaçırsın Bünyaminin gözleri onun gözlerinin içindeydi.

“Anacık Sultanı döve döve öldürdüler,” dedi sonunda. Sesi, gözleri, yüzü bir ölüm kederine büründü. “O, nerede şimdi?”

Bir şeyler daha söyleyecekti, sesi çıkmadı, boğazında kısıldı kaldı.

“Camide,” dedi Topal Ali, onun bu sözler ağzından çıkar çıkmaz Bünyamin ayağa fırladı, kapıya kadar vardı, Topal Ali, “dur ey Bünyamin,” diye bağırdı arkasından. Bünyamin olduğu yerde durdu kaldı.

“Ya Bünyamin, biraz bekleyelim. Ben de seninle birlikte geleceğim.”

Bünyamin yere oturdu, elindeki postallarını giydi. Giyer giymez de kapıyı açtı dışarıya çıktı. Ali de arkasından gitti.

“Dur ya Bünyamin, tut kolumu. Bize bir elektrik feneri gerek. Bekle beni burada.”

Merdivenleri çıktı, ocağın sekisindeki tabaka biçimindeki feneri aldı, Bünyamin onu avluda bekliyordu, koluna girdi, yürüdüler. Yağmur daha da yoğunlaşarak sürüyor, ortalığı sel götürüyordu. Fenerin yardımıyla kaldırımlardan yürüyerek, selleri aşarak camiye geldiler. Anacık Sultan sofada tek başına yatı-

548

yordu, üstüne ak bir çarşaf örtülmüştü. Bünyamin ona doğru yürüdü, ona varırken üç kere niyaza durdu toprağı öptü. Sonra da sofaya çıktı, Anacık Sultanın üstündeki çarşafı aldı, onun önünde de niyaza durdu, elini öptü üç kere, başına götürdü. Ölüye, arkasını döndü diz çöktü, kadını sırtına çekecekken Topal Ali, “Eeeeey, Bünyamin, dur!” dedi. Bünyamin bekledi. “Şu feneri tut.” Bünyamin feneri onun elinden aldı. Topal Ali sırtındaki abasını çıkardı, “Feneri Anacık Sultanın üstüne tut,” dedi, Bünyamin ayağa kalktı. Topal Ali, “Anacık Sultanın ölüsü ıslanmasın, çok yağmur yağıyor,” dedi. İkisi birden abayı ölüye giydirdiler. Ali, Anacık Sultanı kaldırdı, Anacığın ölüsü bir kuş ölüsü kadar hafifti, Bünyaminin sırtına verdi.

“Fener de sende kalsın. Karanlık yollarda gerek olur. Tabancan var mı?”

“Yok,” dedi Bünyamin.

Topal Ali belindeki tabancayı çıkardı, onun beline bağladı, “İçinde on dört kurşun var,” dedi, “seni kurttan kuştan korur. Haydi uğurola, yolun açık olsun.”

Bünyamin caminin avlu kapısından karanlığa karıştı. Yüzbaşı Faruk Beyle, Kertiş Ali Onbaşı için büyük törenler yapıldı, söylevler çekildi. Her kürsüye çıkan, bu vatan şehitleri için önce gözyaşı döktü, ardından da onları öldüren kan içici cani İnce Memedi lanetledi, sonra vatan şehitlerini göklere çıkardı.

En son Arif Saim Bey kürsüye ağır ağır ilerledi. Tepeden tırnağa siyahlar içindeydi. Elindeki beyaz mendille gözlerini si-liyordu. Kürsüye çıktı. Kürsüde de mendilini birkaç kez gözlerine götürdü. Öksürerek gırtlağını temizledi. Ortalıkta çıt yoktu. Sinek uçsa kanadının sesi duyulurdu.

“Evet,” diye söze başladı. “Muhterem vatandaşlar, İnce Memed nam cani kasabamıza kadar inerekten, evliyalar sultanı, zavallı kadın kahraman Anacık Sultan Hazretlerini katleyle-miştir. Bu Peygamber soyundan gelen değerli kadın evliyayı canlarını vererek müdafa eden vatan şehidi Yüzbaşımızla, Onbaşımızı maalesef, kadın evliyayla birlikte katleylemiştir. Biz, bu kadın evliyayı korumak, onun uğruna canımızı vermek mecburiyetindeydik. Çünkü bu dünyaya çok çok, binlerce, mil-

549

yonlarca erkek evliya, erkek peygamber gelmiş de kadın peygamber, kadın evliya gelmemiştir. Dünyaya gelmiş bu tek evliya kadın, yeryüzünde Allah böyle bir evliya kadını yalnız Türk milletine nasip eylediğinden, büyük Paşamız da taifei nisaya çok ehemmiyet bahşettiğinden, onların yüksek haklarına çok hürmet ettiğimizden, Anacık Sultan Hazretlerinin de dağlarda tehlikede olduğunu, İnce Memed nam caninin onu katleyleye-ceğini istihbar eylediğimizden, en kıymetli Yüzbaşımızı onu kasabaya davete icabet ve azmettirdik. Onu kuştüyü yataklarda misafir ederek, kuş sütüyle besledik. Dünyanın, bizden başka hiçbir milletine nasip olmamış ilk kadın peygamberini bir mücevher gibi muhafaza etmek, onu müdafaa etmek bizim büyük vazifemizdi. Anacık Sultan Hazretleri bizim ona karşı gösterdiğimiz bu muameleden çok hoşnut ve memnun kalarak, bize müteşekkir olarak… İnce Memed nam Allah, kitap, Kuran, Peygamber bilmez kişi bizim bu hürmetli muamelemizden gazaba gelerek ve gözlerini kan bürüyerek, kin içinde yanarak, yağmurdan, şimşeklerden, bizim gafletimizden bilistifade maalesef Anacık Sultan Hazretleri ve onu muhafaza etmekte olan Yüzbaşımızı katleylemiştir.

“Eeeeeey, muhterem milletim, kahraman kasabalılarım, size, duyar duymaz, gözlerinizden kan yaş akıttıracak bir gerçeği söylemek mecburiyetinde olduğum için kendimi bedbaht hissediyorum. Şöyle ki, dün gece, camide yüz candarmanm ihtiramı bozamadıkları için, İnce Memed nam cani gelerekten, can-darmalarımızı silahtan tecrit ederekten, Anacık Sultanımızın mübarek naaşlarını almış götürmüştür. Ol mübarek naaşı götürürken bağırarak konuşmuş, haşa huzurunuzdan, ben bu fahişenin kurtlanmış leşini köpeklere atacağım ki yesinler de ku-dursunlar, demiş. Daha başka şeyler de söylemiş ki, o kadar ağır sözler ki, değil evliya bir kadın için, bir orospu için bile

söylenemez.”

Sesini alçalttı, elindeki mendiliyle önce gözlerini, sonra yüzünü sildi. Sesi çatallaştı, ağlayan bir hal aldı. Şimdi artık kararlıydı ve dingindi.

“Evet, arkadaşlar, ben bu Anacık Sultanın harbe gidip de dönmeyen on altı atasıyla birlikte cephede düşmana karşı diz

550

dize, omuz omuza dövüştüm. Bu on altı kişi bir orduya bedel oldu. Biz, onların da yardımlarıyla düşmanı İzmirde denize döktük.” Sesini birden yükseltti. “Biz, biiiiiz, Türk milletiiiiii, o, on altı ermiş, evliya şehidin kanından gelen bir şahsın, isterse peygamber olmasın, hırsız, katil, fahişe olsun isterse, onların hatırı için, onun kanını hiçbir zaman yerde koyamayız. Anacık Sultanın intikamını bu milleeeeeet, o İnce Memed Allahsızından, kan içiciden alacaktır.”

Kollarını kartal kanatlan gibi havaya açtı ve bu anda da kalabalık patladı:

“Alacaktır.”

“İnce Memed çok yakında derdest edilecektir.”

“Edilecektir.”

“Onu yakalayınca, ona neler yapılacak işte o zaman görülecektir.”

“Görülecektir.”

Ve Arif Saim Bey, bütün kurtlarını dökmüş, rahatlamış, mutlu, kürsüden indi. Oradaki herkes onu kutlamaya koştu, kimi elini öpüyor, kimi kucaklıyor, kimi paltosunu, omuzunu kokluyor, kimi elini sıkıyordu. O ise her şeyi unutmuş, ağzı kulaklarında gülüyordu.

Tören bitip dağılma sırası gelince Arif Saim Bey otomobile binmedi, altın saplı bastonuna ağır ağır çökerek, arkasında memurlar, kasaba ileri gelenleri beşuş bir çehreyle, başı dimdik, göğüs ilerde, ayaklarının ucunu görmeden çarşıyı baştan başa, önünde eğilenleri, elpençe divan duranları görmeden yürüyerek geldi geçti.

İnce Memedin, dağdan gelerek Anacık Sultanı, candarma-lara sihirli gömleği ve yüzüğü vereceğinden dolayı öldürdüğü söylentisi bir gün bile sürmedi. İlkin inanmış gözükenler bile sonradan, böyle bir kuyruklu yalana inandıklarından dolayı utandıklarını açık açık herkese anlattılar. Kertiş Aliyle Yüzbaşının Anacık Sultanı döve döve öldürdüklerini, İnce Memedin de, içinde bir sıkıntı duyarak, kulağına derinlerden, kırk günlük yoldan bir ses gelerek onu ürperttiğini, kasabaya koşaraktan, ulaşamayıp, ancak Anacık Sultanın köprü altında ölüsünü görerek kan ağlayaraktan Candarma Komutanlığına giderek,

551

önce Kertiş Aliyi, sonra da Hatçenin katili Yüzbaşıyı öldürerek, iki öcü birden alarak, onların ölülerini komutanlıktan köprünün altına getirerek, birisini Anacık Sultanın bir yanına, ötekisini de öbür yanma yatırdığını bilmeyen duymayan kalmadı.

Büyük törenden birkaç gün sonra da Anacık Sultanın ölüsünün ak libaslı kırk ölümsüzle birlikte kasabaya gelen İnce çe-tesince Candarma Komutanlığı basılarak, ölüyü bekleyen üç yüz candarmanın gözleri önünde ölü alınarak, eller üstünde dağlara, Kırkgöz Ocağına götürüldüğü gerçeği de halkın diline düştü. Bu dünya öyle bir dünyaydı ki güneş balçıkla sıvana-maz, hiçbir gerçek sonuna kadar gizli kalamazdı.

Arif Saim Bey otomobiline binip, yanında Molla Duran Efendi, Taşkın Halil Bey ve Zülfüyle Ankaranın yolunu tutarken, Bünyamin de sırtında dünyanın en değerli emanetiyle Kırkgöz Ocağına doğru, dağlara düşmüş, yoldaki bütün köylere uğrayarak, Kertiş Aliyle Yüzbaşının Anacık Sultanı döverek öldürdüklerini, sonra da kendilerinin, daha Anacık Sultanın canı çıkmadan öldüklerini ilan ederek gidiyordu.

Karlı dağları, derin suları aşarak Kırkgöz Ocağına kutsal emanetiyle ulaşan Bünyamin ölüyü Ocağın avlusunda bir uzun masa gibi duran mavi çinkeden binek taşının üstüne koydu. Kendisi de boyun kırarak ölünün karşısında el bağlayarak kıyama durdu. Ve gün ışır ışımaz dağlardan, koyaklardan insanlar Kırkgöz Ocağına akmaya başladılar. İlk önce geyikler çobanı, her iki avucunda hiç sönmeden yalımlar yanan Mülayim geldi. Anacık Sultanın ölüsü karşısında niyaz edip el bağladı. Mülayimden sonra şu koca dağların arkasındaki Fırat suyu kıyılarından Ağuiçen Ocağının yüz yaşındaki dedesi Balım Dede geldi. Belinde kavalı, başında sikkesi, elinde on iki telli büyük sazı vardı. Ak sakalı göbeğine kadar inmişti. O da geldi geyikler çobanının yanında boyun kırıp el bağladı. Onun arkasından da güneyden, Akdeniz kıyılarından Dede Kargın Ocağının pirleri geldiler, kıyama durdular. Bunların hüneri, Akdenizin üstünde, tozlu yollarda yürür gibi yürümekti. Sonra Ege denizi kıyılarından Bedrettiniler geldiler. Bunların hüneri, dağ olsun, kaya, çöl, kıraç toprak olsun yürüdükleri yerlerde binbir kokuyla kokan çiçekleri o anda yeşertmek, hem de katmer çiçek-

552

I

I

lerini açtırmak, hem de dünyayı güzel kokulara boğmaktı. Bunların ardından Dersim Abdalları geldiler, bunların hünerleri dille tarif edilemez, kaleme gelmez, kağıda dökülemezdi. Bunların arkasından da Kırşehirden, Hacı Bektaş Ocağından erenler güvercin donunda geldiler, kümbetle binektaşı araşma üst üste, gün ışığını bile sızdırmayacak sıklıkta göğe kadar ak bir perde kurdular. Bütün bunların ardından da kılıç yutanlar, bedenlerini şişlerle delenler, ateşte yürüyenler, aslana binenler, kayalara, cansız duvarlara binip yürütenler geldiler. Anacık Sultanın huzurunda el bağladılar, kıyama durdular.

Antebin demirci, Maraşın dokumacı, ayakkabıcı, Adananın pamukçu, Malaryanın kuyumcu esnafı da, Anadoluda bu ölümü duyan işiten bilcümle yaran da Anacık Sultanın ölüsü üstüne kar kıyamet demeden koşarak geldiler. Ve ak başörtülü, kara çatkı bağlamış, renk renk fistanlarıyla ortalığı bir renk cümbüşüne boğmuş kadınlar ölünün bulunduğu taşın yöresine halka-I  landılar. Yöreden duyan kadın kara çatkı bağlayıp, ak başörtülerini başlarına sararak, bayramlıklarını, düğünlüklerini giyinerek, incilerini, altınlarını, mercanlarını, göktaşı gerdanlıklarını, eski mezarlardan çıkmış boncuklarını, takılarını takarak ardı arkası kesilmeden geliyorlardı. Geliyor, halka olmuş kadınların arkalarında bir halka da onlar oluşturuyorlardı. Halkalar gittikçe büyüyor, bütün avluyu dolduruyor, avludan dışarıya taşıyor, yandaki akarsuya, kümbete, aşağıdaki mor kayalıklara kadar büyüyordu. Erkekler, birkaç pirin, Mülayim ve Bünyami-nin dışında halkaya girmiyorlar, uzaklarda, üst üste yığılmışça-sma ayakta ta karşı doruğun yanına kadar yayılmışlar, sessizce bekliyorlardı.

Ağıda ilk olarak Hürü Ana başladı. Onun sağ yanında soylu ağıtçı Bey kızı Telli Hatun, solunda da Telli Hatunun kız kardeşi hak aşığı, türküleriyle, ağıtlarıyla taşı dile getiren, akarsu-ları durduran, ağaçları yürüten, dağları titreten Hasibe Hatun duruyordu. Hürü Ana önce ağıttan bir dörtlük söylüyor, halkalardaki bütün kadınlar hep bir ağızdan onu tekrarlıyorlar, ardından da gene hep bir ağızdan ağlıyorlardı. Yüzlerce kadının hep bir ağızdan sallanarak söylediği ağıt bu keskin kayalıklı dağlarda, ardı ardına yedi kere yankılanıyor, oradaki insanları,

553

taşı toprağı, ağacı, çiçeği, suyu, göğü ürpertiyordu. Hürü Ana, Anacık Sultanım, diyordu, öldü bir kafirin sopası altında, bir yezidin, bir dinsizin, dinsizlerin sopası altında. Kara ceren gözleri süzüldü. O, diyordu, Anacık Sultan, kurdun kuşun, karıncanın, böceğin dilinden anlardı. Cümle yaratık gelir onun huzurunda divan dururdu… Dağlar, diyordu, dağlar ona gelir, şahlar ona gelir, akan sular, koskoca Fırat yönünü değiştirir de, aktığı ovayı bırakır da, ayaklarına yüz sürmek için, şu ulu dağları aşar da buraya gelir. Dağlar onun için yankılanır, çiçekler onun için açar, gün onun için ışığını gönderir. Ve bu bütün söyledikleri yüzlerce kadın tarafından yineleniyor, yöredeki dağlar seslerden bir iniyor, bir kalkıyordu. Her çiçek ona adını söylerdi. Her çiçek ona derdini söylerdi. Kurt kuş, börtü böcek, karınca ona derdini söylerdi. Cümle yaratık derman aramaya ona gelirlerdi. O, çiçekleri, toprakları, yaprakları, suları, sakızları, merhemleriyle cümle yaralıları iyi eder, yarı ölüleri bile diriltir-di. İşte şurada, işte karşıda, İnce Memed günbatıdaki duvarın dibine elindeki filintası, gövdesine baştan başa sıvanmış altın sırma fişeklikleri, mor püsküllü fesi, dürbünü, sırmalı, nakışlı Maraş abasıyla yüzü gerilmiş, orada dimdik duruyor, bir ışık direği gibi duruyor, onu kurtaran, ölmüş canını geri vereni kim, Anacık Sultan. Anacık Sultan diye dağlar ard ardına yedi kere yankılanıyordu.

Hürüce Ana ayağa kalktı, onunla birlikte halkadaki yüzlerce kadın da kalktı. Hürü Ana, Anacık Sultanın önüne geldi, el bağladı, boyun kırdı, ardından da eğildi, niyaza durdu, sonra da ölünün elini aldı üç kere öpüp başına götürdü. Ve yeniden, daha gür, daha başka bir sesle ağıdına başladı. Uyan, diyordu, uyan Anacık Sultan, uyan dünya güzeli, uyan fakir fıkaranm ekmeği, umudu, gürü güvencesi, uyan, uyan, uyan da bak kimler geldi cenazene. Uyan da, dedelerin, o Eyyubi kılıçlılar, o Hasan dağında şehit düşenler, kılıçları yerden kalkmayanlar, yeşil donlular, halk içinde yitenler, o Kırklara karışmış dedelerin geldiler, bak, bak, senin huzurunda el bağlayıp divan durdular. Anacık Sultanım uyan, uyan ceren gözlüm uyan, uyan dünya güzelim uyan, uyan da gör ki, seni uğurlamaya kimler geldiler, Hacı Bektaşın, Dede Kargının, Balım Sultanın, Abdal

554

Musanm talipleri, pirler soyunun yiğitleri, Çukurovanm, ucu bucağı belirsiz Anadolunun, Van dağlarının, Akça denizin, Arabistan çölünün kadını erkeği, çoluğu çocuğu, kurdu kuşu güvercini seni deyip de geldiler, huzurunda elpençe divan durdular, kanlı yaşlar dökerekten sana niyazda bulundular. Uyan dünya güzelim, yumuşak ellim, güleç yüzlüm, sevgi donlum uyan, uyan da kimler geldi sana, seni deyip, uyan, uyan da gör, eli çatal kılıçlı, burma bıyıklı, büyük ela gözlü Alim geldi, Düldül atın binicisi, Hasan Hüseyinin babası, adı güzel kendi güzel Muhammedimin yoldaşı, yoksulların kardaşı, zalimlerin belası Alim geldi. Uyan da gör Anacık Sultan, daha kim geldi, deryalar yüzünde yürüyen Benliboz atın binicisi, denizler ulusu Hızır da geldi. Yeşil Bayraklı, bir türkü söyleyince cansız taşları yürüten Pir Sultan Abdal, postunu denizin üstüne sererek-ten yedi derya aşan Pir Sarı Saltık, bin tane ak güvercin olaraktan Kırşehir düzüne inen Pir Hacı Bektaşi Veli, bir türkü söyle-yerekten çirkini güzel yapan, cehennem yerinde hiç ateş yoktur diyerekten, buradan oraya ateş götüren Karacaoğlan, Erciyas dağını ateşe verip kül eden Dadaloğlu, bir üfürmede karanlık geceyi gündüz eden Koca Yunus, geyikler çobanı Mülayim Baba, Kıratın binicisi Koçyiğit Köroğlu, senin oğlun İnce Memed de geldi. Uyan bak, Anacık Sultan, daha kimler var senin başu-cunda, adı güzel, kendi güzel Muhammedin çifte kanatlı, kız yüzlü, melek kanatlı Burak atı, kelle koltuğunda üç gün çarpışan, Bağdadin kapısını açan Genç Osmanın Arap atı, Köroğlu-nun Kıratı, Alinin Düldülü de geldi, İnce Memedin yağız atı da geldi. Kişnemeleri, ağıtları dağı taşı, yeri göğü tuttu. Uyan Anacık Sultanım uyan. Geriye, sırtını ölüye dönmeden arka arka giderek yerine oturdu. Öteki kadınlar da yerlerine geçtiler oturdular. Onun ardından ağıda Telli Hatun başladı. Sesi zil gibiydi ve duyanın yüreğini paralıyordu. O bitirince Hasibe Hatun, onun arkasından da tanınmış öteki ağıtçılar aldılar ağıdı. Ve kadınların ağıtları ikindiüstüne kadar sürdü. Sonra ölüyü kokulu sabunlarla yudular, ipek kefene sardılar, ceviz ağacından tabuta koydular, tabutu eller üstünde taşıyarak karşıdaki, gece gündüz üstünden hiç ışık eksilmeyen, her zaman yalp yalp yanan çakmaktaşından doruğa yöneldiler. Dağın yamacı-

555

na, iğne atsan insandan yere düşmezdi. Bu sırada ölünün üstüne ak bir bulut geldi durdu, o, her zaman Ocağın üstünde salınıp duran bulut. Kanadı uzun üç tane ak kuş uçuyordu doruğa doğru, uçuyorlar, doruğa gidiyor, ışığa batıp çıkıyor, geriye geliyor, tabutun üstünde süzülüp kalıyorlardı. Derken, nereden geldiği belirsiz ince bir kaval sesi, belki topraktan çıkıyordu, belki gökten, dağlardan iniyordu, ortalığı sanverdi. Çatırdayan kayalardan da mavi çiçekler fişkırdı, mestedici mavi, ince kokular aldı dünyayı.

Doruktaki çakmaktaşı kayalığın içine ustalar apak bir mezar yapmışlardı. Anacık Sultanı getirdiler mezara indirdiler. Ferhat Hoca Kuran okudu. Mezardaki ölünün üstüne herkes elindeki çiçeği attı. Mezar ağzına kadar çiçekle doldu taştı. Bu kışta kıyamette, bu karda boranda herkes Anacık Sultanın mezarına koyacak çiçeği ne etmiş, ne eylemiş bulmuştu. Çiçeklerin üstünü topraklayıp, doruktan sessizce ayrıldılar. O ak bulutla, o üç kuş doruğun üstünde süzüldüler kaldılar. Gece de bir yıldız kümesi dönerek, ışıkları savrularak doruğun üstüne indi.

“Uyan Anacık Sultan uyan, uyan da gör!”

Anacık Sultanın öldürülmesi aşıkların işine yaradı ve bu hengame içinde onlar unutuldular, Arif Saim Bey de, aşıkların toplanarak gözaltına alınması buyruğunu bir daha anımsamadı.

556

Düldül dağının doruğuna tanyerleri ışımadan çok önce gün vurur, dağın ak çakmaktaşından doruğu bir ışık fırünasına tutulur, ak çağşaklı pınarlar, dereler, çaylar, ırmaklar, göller aydınlanır, diplerine Kuran düşse okunur.

Çarpışma, ıhırcık karanlıkta başladı. Düldül dağının dibinde Sırapmar köyünün altındaydılar. Bir insan boyu kar koyakları, düzlükleri, ormanları, dağları, ovaları doldurmuş yollar beller geçit vermiyordu.

Bu dağlarda on kez ölmeden, bir kez dinlemezsin.

Karafırtına, Kemikkıran Albay Azmi Bey kasabaya büyük yetkilerle ve takviyeli bir alay candarmayla geldi. Kasaba onu, candarmalarını büyük coşkuyla bağrına bastı. Ağalar, beyler onun ayaklarının dibinde sayısız koç, boğa, deve kurban eylediler, kasabanın yılda bir et yüzü görmeyen fakir fıkarası Kemikkıran, Karafırtına Azmi Bey sayesinde ete doydu. Molla Duran Efendi bile o kadar coşmuştu ki Karafırtınanın ayakları dibinde üst üste sekiz boğa kestirmişti. Kasaba ağalan öylesine bir kurban yansına girmişlerdi ki, kasabanın alanı, çarşısı kesilmiş, yüzülme-yi bekleyen cendeklerle dolmuştu. Kasaba daha da hızını alamamış, manifaturacı, demirci, ayakkabıcı esnafı biribirleriyle yanşa girmişler, durmadan, bağırtarak, elleri yüzleri kan içindeki kasaplara kurban kestiriyorlardı. Arif Saim Bey sonunda dayanamadı:

“Bu böyle olmaz kardeşim,” dedi, “bu hiç böyle olmaz. Bu gidişle Çukurovada, Toroslarda kesilmedik hayvan kalmayacak. Bundan sonra kurban kesmek yasak.”

557

Bu buyruk üstüne birçok kasabalının isteği kursağında kalıp, “Arif Saim Bey Karafırtmayı kıskandı,” dediler.

Karafırtma, kasabada candarmalarıyla bir hafta kaldı. Geniş araştırmalarda bulundu. İnce Memedin, yanmdakilerin, Yedi Memedlerin, Anacık Sultanın yedi cedlerine kadar gelmişlerini geçmişlerini öğrendi. Köylerin, dağların haritası elindeydi. Bu haritayı Almanlar yapmışlardı. Alevi köylerini, Sünni köylerini, huylarını huşlarını, İnce Memede hangi köylerin, hangi aşiretlerin, boyların, hangi kişilerin yataklık ettiklerini bir bir öğrendi. Her şeyi öğrenmiş, her şeyi kafasında yerli yerince sıralamıştı da İnce Memedin Anacık Sultanı öldürmesini, Yedi Memedleri, kadın erkek, çoluk çocuk adlarını değiştirerek toptan Memed oluşlarını, bunun ne anlama geldiğini bir türlü anlayamamıştı. Kasabada bir yıl da beklese bu sorulara kimsenin bir karşılık bulamayacağını anlayınca askerini bu karda kıyamette Toroslara çekti. Sular, yollar, beller, dağlar yol vermiyor, koca Toroslarda ot, orman, ocak, dağ, tepe, köy kalmamış, dünya bir kar fırtınasına, bir borana dönmüş, göz açtırmaz bir ak cehennemde savruluyordu.

Arif Saim, Albaya bu kıyamette harekata başlamamasını, bahan, karların eridiği, hiç olmazsa fırtınaların durduğu günlerde dağlara çıkmasını önerdi. Onun bu önerisine Karafırtma hiçbir karşılık vermedi. Zaten hemen hemen hiç konuşmuyor, hiç gülmüyor, azgın, kıpırtısız, donmuş bir suratla kibirli, göğsü ilerde, dimdik, hiç yanına yöresine bakmadan ya yürüyor, ya da dimdik, taş kesilmiş bir yontu gibi kıpırtısız duruyordu.

Arif Saim Bey bu tuhaf adama kızıyordu ya elinden bir şey gelmiyordu. Bu sonsuz yetkiyi Ankarada ona bizzat kendisi verdirmişti. Yanındaki ağalara, beylere dert yanıyordu:

“İşte bir Enver Paşa daha çıktı başımıza. Bu sefer doğuda, Rus hududunda, Allahuekber dağlarında, doksan bin kişi değil de Toroslarda bir alay donacak. Biz de rezil olacağız gene dünyaya, başımıza iş açtık.”

Karafırtma Kemikkıran Azmiyi çok yakından tanıyordu. Doğu, Güneydoğu, Batı Anadolunun, nerede eşkıya varsa, o, üstünden silindir gibi geçmişti. Bilcümle halkın kemikleriyle birlikte bellerini de kırmıştı ya olsun, vatanı eşkıya belasından

558

kurtarmıştı. Arif Saim Bey gerçekten üzülüyordu, böylesi insanların bir zulüm kılıcı gibi halkın üstüne her an inmesinden. Kurtuluş Savaşında Çerkeş Ethem neyse, savaştan sonra da Azmi Bey oydu. İşkencelerin türlü biçimlerini, binbir uygulamasını, üstün, kıvrak zekasıyla Azmi Bey bulmuş ve de Osmanlı atalarına rahmet okuturcasına uygulamıştı. Onun eşkıya takibine çıktığı bölgelerde ot bitmiyor, onun geçtiği kasabalarda, köylerde insanlar uzun bir süre, belki de yıllarca, tatlı canlarından olmamışlarsa, kendilerine gelemiyorlardı.

İlk olarak önüne çıkan Yedi Memedlerden beş çeteyi, su içercesine, çevirip öldürdü, ölülerini çıplak atlara atarak kasabaya gönderdi. Uğradığı her köyü yangın yerine çevirdi. Köylerde dayaktan ölenlerin ölülerini de çıplak atlara atarak, eşkıya diye kasabaya yolladı. Önüne gelene, kadın erkek, çoluk çocuk yediden yetmişe adını sordu. Memed diyeni, adı Memedse de, yarı ölü olarak bıraktı gitti. Dağlarda eşkıya, kaçak, hırsız kalmadı. Memedle Ferhat Hoca biraz daha gecikseydiler, Yedi Memedlerin tümünü de kıracaktı Karafırtma. Memed, ulakla-rıyla bütün Torosa haber uçurdu, Yedi Memedler silahlarını saklayıp, adlarını değiştirip, çiftlerinin çubuklarının başlarına geçsinler, diye. Ayağa kalkmanın, Memed olmanın bir gün sırası gene nasıl olsa gelecekti. Bu dünyada bin kez ölünmeden bir kez dirilmenin mümkünü yoktu.

Yedi Memedler, öteki eşkıyalar, kaçakçılar ortadan kaldırılınca, Karafırtmanm önünde İnce Memedden başka kimse kalmadı. Albay Azmi ağaların, beylerin güvenilir adamlarından, iyi işleyen bir haberci ağı kurmuş, Torosun en kuytu, en ulaşılmaz yerinde bir ateş parlasa haber alır olmuştu.

Günlerdir, karda kıyamette, fırtınalara, boranlara tutula tu-tula candarmalarınm ayakları, elleri donarak, hastalanarak İnce Memedle karşılaşmak için dolaşmış, bu şeytanın hiçbir yerde izine bile rastgelememişti. Yanında götürdüğü Topal Aliye ve Yel Musaya da hiçbir şey sormuyor, sadece köylüleri korkutuyor, onları görülmedik işkencelerden geçiriyordu. Kızılgedik köylülerinin başlarına gelenlerse ibretlikti, İnce Memedin Kızıl-gediğe geldiğini duymuş, köyü sarmış, bütün köylüyü köyün dışına çıkarmış, orasını ev ev, köşe bucak, delik delik aratmış,

559

kimseyi bulamayınca, vay basma gelene, işkenceden geçirmedik kimseyi koymamış, belekteki çocukları bile… Kızılgedikten hiç kimse ayakta duramadığı için, yakın köylerden köylüler gelerek günlerce onlara bakmak zorunda kalmışlardı.

Ama Karafırtma umudunu yitirmiyor, candarmaları ve güvenilir habercileriyle nerede bir çıt çıksa oraya ulaşıyor, İnce Memedi bulamayınca da… İnatçı, tuttuğunu koparan bir kişiydi. Ülkede de o kadar ünlü bir kişiydi ki, Toroslardan eli boş dönemezdi. Ya ölecek, ya İnce Memedi yakalayacaktı. Üstelik de bu son işiydi. Emekliliğine bir yıldan daha az bir süre kalmıştı.

İnce Memedle, bora fırtına savurur, göz gözü görmez, eller tüfeklerin kundaklarını tutamaz donarken, Karameşe koyağının kayalıklarında, ormanın kıyısında karşılaştılar. Bütün orman ağaçların tepelerine kadar kar altında kalmıştı.

“Teslim ol İnce Memed, ben Karafırtma nam Miralay Azmiyim. Teslim olursan, seni en az cezayla kurtarırım. Bütün etrafını, sen de görüyorsun sardım. Kurtulman mümkün değil. Benim elimden şimdiye kadar takip ettiğim hiçbir eşkıya kurtulamadı. Sen de kurtulamayacaksın. Teslim olursan, cürmün ne kadar büyük olursa olsun, senin canını kurtarırım, söz veriyorum. Benim sözüm yiğit sözüdür. Unutma, ben Karafırtma Miralay Azmiyim…”

Azmi Bey bekledi bekledi karşıdan hiçbir karşılık gelmedi. “İnce Memed, bana cevap vermiyorsun. Yanındaki arkadaşlarının, Ferhat Hocanın, Temirin, Kasımın, Kürt Dursunun,” Kürt Dursun Dersimin dillere destan namlı eşkıyalarındandı, bir süre önce Torosa gelmiş üç kişisiyle birlikte İnce Memede katılmıştı, “Sahanın da suçlarını bağışlatmaya çalışacağım. Unutma İnce Memed bana Kemikkıran Miralay Azmi derler… Haydi evladım, haydi İnce Memedim, müsademe az sonra başlarsa, sen dayanamazsın, her yanını çevirdim, bir alayla.”

Bekledi, bekledi gene karşılık yok. Karafırtma çok kızdı, aklı başından gitti, “Ateş,” diye bağırdı. Kar örtmüş kayaların arasından mitralyozlar takırdamaya, mavzerler ötmeye başladı. Onlar böyle yaylım ateşine başlayınca İnce Memedler de başladı. Memedler, Azmi Bey üstünde yoğunlaştırmıştı kurşunlarını.

560

Önündeki kayaya kurşunlar yağıyor, yanına yönüne, bir karış ötesine kadar kurşunlar düşüyor, Karafırtma yerinden kıpırda-yamıyordu. Eğer kıpırdayacak olsa, bu keskin nişancıların anında kurşunlarını yiyeceğini biliyordu.

Başlarını, bir an için olsun kaldırmadan, yerlerinden de kıpırdamadan çarpışma karanlık kavuşuncaya kadar sürdü. Dört candarma vuruldu. Eşkıyalara hiçbir şey olmadı. Karanlığın kavuşmasıyla gıcılı boranın azıtması bir oldu.

“Ormana,” dedi Memed, “başka hiçbir çaremiz yok. Belki bu gece yürüyerek, sabaha ormanın ardındaki köylere ulaşırız.”

“Bu ormanı, bu karı yarabilirsek…”

“Bir de,” dedi, Memed, “bir de Miralay akıl edip de bizden önce oraları tutmazsa.”

“O, bu ormana giremez,” dedi Ferhat Hoca. “Giremeyince de bu ormanın arkasına, bu kadar ağırlıkla bir haftada varamaz.”

Ormana daldılar. Fırtına, boran göz açtırmıyordu. Karlara gömülerek yürüdüler. Ama ne gün atarken, ne de ertesi gün ormanı çıkabildiler. Eğer Deliktaş köylüleri çarpışmadan haberle-nip onların ormanda yittiklerini öğrenmiş olmasalardı, İnce Memed çetesi tümüyle donacak, Karafırtma bahar gelip de buzlar çözülünce onların donmuş ölülerini bir tek kurşun sıkmadan ele geçirecekti.

Ayaklarına hedikler giymiş Deliktaşlıların eski Memedleri, Yedi Memedleri için onları sırtlarında ormandan düze çıkarmaları o kadar zor olmadı ya bu yarı donmuş kişileri iyileştirmek için köyde saklamak o kadar kolay olmayacaktı. Köy bir tuhaf olmuştu, bu Karafırtma Azmi Torosa ayak bastıktan sonra kimse kimseye, oğul babaya, kardeş kardeşe, bir göz ötekine güvenmiyordu. Uzun bir tartışmadan sonra dağın yamacındaki Kale mağarasına gitmeye karar verdiler. Kale mağarası bu yöre köylülerince bilinen bir yerdi ya bu karda candarmaların oraya çıkmalarının pek olasılığı yoktu. Uzun bir yürüyüşten sonra Kale mağarasına, el ayak donmuş vardılar. Kar, fırtına savuruyor, bu göz açtırmaz boranda kayaların üstünde bir sürü kartallar süzülerek dönüyordu.

561

“Kartallar döndüğüne göre,” dedi Ferhat Hoca, “buralarda çok donarak ölmüş hayvan olmalı.” “İnsan da olabilir,” dedi Temir.

“Bizden başka buraya kimse çıkamaz,” diye karşılık verdi İnce Memed.

“İsterse Karafırtına buraya kadar gelsin de çarpışalım,” diye güldü Ferhat Hoca. “Sarıkamışta donarak kazık kesilen Enver Paşanın doksan bin kişilik ordusu gibi Karafırtmanın can-darmaları da kazık kesilir bir gecede.”

“Öyleyse,” diye uzun bıyıklarını sıvazladı Dursun, “Geleceği varsa göreceği de var Karafırtmanın.”

Mağaranın içine hemen ateş yaktılar köylüler. Önce ortalığı kaim bir duman tabakası örttü, arkasından da, kütükler köz olunca çekildi. Ellerini, ayaklarını ısıttılar. Köz harmanında kurundular. Köylüler azıklarını dağarcıklarından çıkardılar. Katı yumurta, çökelek, peynir, bir de kurutulmuş keçi eti çıktı hepsinin de dağarcığından. Kurutulmuş eti közlerin üstüne serip, kızdırılmış yufkaya sararak yediler. Onların da dağarcıklarında peynir, çökelek, kuru soğan vardı, onlardan da tattılar. Yemekten sonra köylüler:

“Burası muhkem bir yer. Sizin burada olduğunuzu bizden başka kimse bilmiyor. Ne gereksiniminiz varsa Halil size getirir.”

“Sağ olun arkadaşlar,” dedi Memed, “ne gönderirseniz makbulümüz.”

Köylüler, birer büyük çam dalı kırarak, izleri belli olmasın, diye arkalarından sürükleyerek, kendilerini kar fırtınasının içine attılar. Bu kar fırtınasında, arkalarından çalı çekmeseler bile, izleri bir anda kapanıyordu. Kar fırtınası öyle bir savuruyordu ki ormanın ağaçları çatırdıyor, ortalık uğulduyor, kayalar sallanıyordu.

Deliktaşlılar, İnce Memed çetesine yardıma gönderdiklerini dört gözle bekliyorlardı. Durumu öğrenince sevindiler. Dağdan gelen köylüler çeteyi nereye sakladıklarını hiç kimseye söylemediler. Kimse de, çetelerin nerede kaldıklarını sormadı. Çünkü herkes, bu karda onların nerede barmabilecek-lerini biliyordu.

562

Halil çetelere, fırtına dursa da, durmasa da arkasından çalısını çekerek yiyecekler götürdü. Çay, şeker, kahve, çaydanlık, ince belli çay bardağı, tütün de, kağıt da götürdü.

Artık çeteler Kale mağarasının sıcak köşesinde Güdük Hacının taşıdığı büyük kütükleri yakıp gürleterek, iki güne, üç güne bir Halilin yolunu gözleyerek, orada da, düşmanın, hele Karafırtına gibi düşmanın ne zaman vuracağı hiç de belli olmaz, yan gelip yatıyorlardı. Yalnız, hepsi de uyuzlar gibi hart hart kaşınıyordu. Aylardır, hiçbirisinin bedeni bir damla su görmemişti. Hepsinin de sakalı bir karış uzamış, kirden yağlı yağlı parlıyordu.

Memed, derin derin içini çekti.

“Ne o oğlum Memed, ne çektin içini böyle?”

“Şu halimize bak,” diye güldü Memed, “Öyle bir kokuyoruz ki Karafırtına bizi buraya yakalamaya gelse, daha mağaranın ağzına ulaşmadan kokudan şak diye yere düşer de ölür.”

“Ölür,” dedi Temir.

“Ölür,” dedi Kasım.

“Müstahak olur o zalime de böyle kokudan ölmek, tam ona göre bir ölüm,” diye içini çekti Ferhat Hoca. “Bu Allahm işine hiç aklım ermiyor, bu kadar zalim bir adamı nasıl ediyor da yaratıyor, yaratırken, yarattığından…” Boynunu iki yana kıvırdı, “Tövbe, tövbe estağfurullah,” diye dualar okudu. “Böyle bir zalim bir adam nasıl olur, insanoğluna onun kıydığı gibi, insanoğlunu onun aşağıladığı gibi insanlık nasıl aşağılanır! Allah da kendi yarattığı kullarına yapılan bunca işkenceye, aşağılamaya nasıl razı gelir, aklım ermiyor. Şu Karafırtınayı öyle bir merak ediyorum ki…”

“Onu yakalayalım da soralım,” dedi Temir.

“Soralım,” dedi Dursun.

“Soralım ya onun bize ne söyleyeceği daha şimdiden belli.”

“Ne söyleyecek,” diye merakla sordu Ferhat Hoca.

“Bizi o, insandan saymıyor,” dedi Memed. “Ben bunu öğrendim. Muallim Zeki Nejad söyledi.”

“Muallim Zeki, madalyası da varmış, bizi insandan sayıyor muydu?”

“Sayıyordu,” dedi Memed. “Bana çok şey söyledi ya söylediklerinin çoğunu anlayamıyordum. Bana, diyordu ki her zaman, sen görmeden görüyor, bilmeden biliyorsun. Doğru mola?”

563

“Doğru,” dedi Ferhat Hoca. “Gene de Karafirtınayla karşılaşmak isterdim. Ne biçim bir adammış, bilmek isterdim.”

Kar fırtınası gittikçe azıtıyor, dağlar, bir uğultuya kesmiş bir kalkıyor, bir iniyor, savrulan karlar ta mağaranın içine kadar doluyor, ateşin üstüne kadar geliyordu. Soğuk da gittikçe donduruyor. Güdük Hacıyla Hamza kütük taşımaktan bir hal oluyor, yetişemedikleri zaman da Memedle birlikte ötekiler de onlara yardımcı oluyorlardı,

Halil gelmeyeli beş gün oluyordu. Yiyecekleri bitmiş, durmadan çay kaynatıp içiyorlardı. Neredeyse çayları, şekerleri de bitecekti. Merak ediyorlardı, acaba Halil yolda donmuş kalmış mıydı, yoksa, Karafırtına köyü basmış, bütün köyü işkenceye çekmiş, hepsini yatalak mı eylemişti?

Yedinci gün çayları, şekerleri de bitti, su kaynatıp içmeye başladılar. Fırtına durmuyor, orman, derin bir iniltide çatırda-yarak inliyordu. Bütün dağı, ormanı kar örtmüş, ortalıkta en küçük bir kara leke gözükmüyordu. Bitlenmişler, anadan doğma soyunmuş, hepsi her yerden bit kırarak, tırnaklarının arası kan dolarak hart hart kaşınıyorlardı. “Ah, bir sıcak su/’ “Ah, bir sıcak su,”

“Bir teneke sıcak su, sabun kokan bir don, bir gömlek, kokmayan bir çorap için canımı verirdim.”

“Muallim Zeki Nejad da öyle diyordu. Çanakkalede, cephede aylarca yıkanmamışlar, çorapları o kadar kokuyormuş ki kokan çoraplarını mermi yerine, taşa sarıp düşman siperlerine atmışlar.”

“Öyleyse Karafırtınanın geleceği varsa, göreceği de var.” Bir gece yarısı, nöbetçi aşağıdan birilerinin geldiğini haber verdi, açlıktan hiçbirisinin gözüne uyku girmiyordu, silah başı ettiler. Biraz sonra Halilin aşağıdan kısılmış sesi duyulur gibi oldu. Ateşi ölçerdiler, mağaranın içi aydınlandı. Dışardan ışık gözükmesin, kar girmesin diye mağaranın ağzına, çam dallarını üst üste koyarak kapatmışlardı. Beklediler. Halil, iki arkadaşıyla içeriye girdiğinde onu tanıyamadılar. Yüzü gözü, kaşı kirpikleri, bıyıkları kardan, bütün bedeni kardan gözükmüyordu. Her birisinin sırtında da bir yüzülmüş koyun vardı. Etler de

564

apak olup çıkmıştı. Onların sırtlarında getirdiklerinin yüzülmüş koyun olduğunu neden sonra anlayabildiler. Onlara hiçbir şey sormadan, onlarla konuşmadan ocağı gürleterek, koyunun birisini parçalayarak etleri közlerin üstüne serdiler. Mağaranın içi yanmış mis gibi kokan bir yağ, et kokusuyla doldu. Fırtınadan mağara zangırdıyordu. Yufkaları ateşte ısıtıp etlere saldırdılar. Herkes yumulmuş, keskin, ak dişlerinin arasında etler öğütülüyordu. Kimse yanma yöresine bakmıyordu. Birkaç gündür açlıktan uyuyamayanlar, karınları doyunca oldukları yere sızıverdiler. Uyandıklarında Halille arkadaşlarının gittiklerini gördüler, buna bir anlam veremediler. Ferhat Hoca, Deliktaşın başında büyük bir iş var, diye endişelendi. Halile para verecekti, veremediğinden dolayı da üzüldü.

Halilin getirdikleri yiyecekleri, bitlerini kıra kıra, bedenlerini kanatıncaya kadar kaşınarak bir haftada bitirdiler. Gene çaydanlıkta su kaynatarak içmeye başladılar. Yiyecekleri bittikten sonra birkaç gün daha beklediler. Kar fırtınası azıcık din-ginlemişti. Açlık canlarına tak, dedi. Burada, bu Karameşe koyağında birkaç gün daha kalırlarsa açlıktan kıpırdayacak halleri kalmayacaktı. İşte o zaman, bir tek kurşun bile sıkamadan Karafırtına Albay Azmi Beyin kucağına düşecekler, bu çok tanımak istedikleri adamı işte o zaman tanıyacaklardı. Hem de, ne tanıma! Düze inmekten başka umarlarının olmadığını anladılar, kendilerini Karameşe koyağının çam ağaçlarının boyunu aşan karlarının içine attılar. Tam bir öğleüstü Deliktaş köyünün üstündeki yamaca vardılar, yorgun, bitkindiler. Büyük, yuvarlak bir pencere gibi ortası oyulmuş kayanın duldasına sindiler, kara batmış çıkmışlar, buz tutmadık hiçbir yerleri kalmamıştı. Fırtına gene bastırmaya başlamıştı. Köyün evlerinin hiçbir bacası tütmüyor, köyden bir horoz sesi, bir köpek havlaması, bir eşek anırtısı, bir at kişnemesi, bir insan bağırtısı gelmiyordu. Bu    ¦ onları kuşkulandırdı. Deliktaşın dibinde biribirlerine sokularak, soğuktan zangır zangır titreyerek, dişleri biribirine kırılır-casına vurarak gün karanlığa ulaşıncaya kadar beklediler. Köyde en küçük bir can belirtisi yoktu.

“Allahım,” dedi Memed, “bu köyün adını bu taştan dolayı Deliktaş koymuşlar,” dedi titremekten uçarak.

565

“Yok,” dedi Ferhat Hoca, “bu köyün insanları Deliktaşlı obasından olurlarmış da ondan dolayı buraya Deliktaş demişler.”

“Yok,” dedi Alevi Dursun, “hiçbirisi değil. Buraya bir pir gelmiş, ben bu Deliktaşı iyi biliyorum, buralılar pire inanıp iman etmemişler. Pir de, demek siz bana inanmıyorsunuz, demiş, köyden bu yamaca yürümüş. O, yürüyünce, onun arkasından taşlar, ağaçlar, akan pınarlar geriye dönüp buraya kadar yürümüşler. Pir de öfkeyle bu kayaya parmağını sokmuş.” “Tevatür,” dedi Temir.

“Bir ejderha sarılmış bu kayaya. Kayayı delmiş de kırmızı çatal diliyle, boynuna takmış da buraya getirmiş,” dedi Sahan. “İşte bunu gören köylüler de şimdiki gibi köyü boşaltmışlar da başlarını almış gitmişler.”

“İşte asıl tevatür olan bu,” dedi Kasım. Seninki tevatür onunki tevatür, diye yoğun bir tartışmaya başladılar. Deliktaş üstüne herkes ortaya bir söylence atıyor, söylencesine de inanarak onu canla başla savunuyordu. Bağırıyorlar, çağırıyorlar, kalkıp biribirlerinin yakasına yapışıyorlar, küfürleşmeye kadar varıyorlar, neredeyse tüfeklere sarılacaklar. Memed, “Susun,” diye ortalığa atıldı, “biz deli miyiz be, Deliktaş mı, bölüktaş mı ne zıknabutsa bize ne, biz canımızın derdine düşmüşüz, bu gece burada kalırsak hepimiz buyar da ölürüz, karanlık iyice kavuşmadan şu köye inelim.”

Köye aşağı yürüdü, ötekiler de arkasına düştüler. Fırtına bu güçlü adamları bile oradan oraya savuruyor, buradan alıp oraya atıyor, ortalık zıngır zıngır ötüyordu. Biribirlerinin kollarına girdiler, yan yan giderek, omuzlarını yele vererek köye indiler. Köyün ilk evlerine iki, üç yüz adım kalınca kendiliklerinden durdular. Memed:

“Girelim Hocam,” dedi. “Soğuktan, açlıktan öleceğiz.” “Olmaz,” dedi Hoca. “Biz bir tuzağın içindeyiz. Belki de, şu anda yöremiz sarılı.”

“Sarılı olsaydı görürdük Hocam.”

“Belki evlerin içi candarma dolu. Bizim köye girmemizi bekliyorlar. Ben şimdiye kadar hiç böyle boş köy görmedim.

566

Boş köyler tekin olmaz. Bu köye girersek mutlaka başımıza bir iş gelecek.”

“Öyleyse durmayalım, durursak donacağız. Köyün yöresinde dönerek konuşalım.”

Köyün yöresinde dönerek tartışmaya başladılar. Hem koşarak yürüyor, hem solukları taşarak tartışıyorlardı. Memed, ikide birde köye girmek istiyor, ötekiler, onun önüne geçiyorlardı. Uzun bir süre köyün yöresini döndüler, köye giremediler. Ferhat Hoca, bu boş köyde kendilerine büyük bir tuzak kurulduğuna yüzde yüz inanıyor, Memedden başka, ötekilerin de hepsini etkisi altında bırakıyordu. Memed de, Hocayı kırmak istemediğinden, yüzde yüz boş olduğunu, tuzak falan kurulduğuna inanmadığı bu köye giremiyordu. Sonunda edemedi:

“Böyle dön dön, ne olacak,” dedi. “Daha ne kadar dayanırız? Sabaha kadar köyü böyle dönersek işte o zaman tuzağa düşeriz. Düşmezsek de biraz sonra kıkırdar kalırız. Nasıl olsa yakınlarda bir köy vardır.”

Yönlerini belirsiz bir yana dönüp yürüdüler. Gün ışıdı ışı-yacak, hemen önlerindeki derenin dibinde ışıklar gördüler. Bir köpek havladı, arkasından bir daha… Yürüyecek halleri kalmamış, yan donmuş, ancak sürüklenebiliyorlardı. Candarma, tuzak var mı, yok mu, diye düşünmeden yardan aşağıya indiler. Bu saatte bütün evlerin ışıkları yanıyordu. Oysa, bütün köylerin ışıkları, ocakları bu saatlarda sönerdi, bunda bir iş var demediler, köyün ilk evinin kapısını çaldılar, beklediler, beklediler kimse kapıyı açmadı, ayakta duramıyorlardı, çalmayı sürdürdüler. Kapı açılmıyor, içerden iniltiye benzer sesler geliyordu. Dursun belinden kamasını çıkardı, kapıya sokup kolaylıkla açtı, içeriye doluştular, sönmüş ocağın dört bir yanına yataklar, keçeler, kilimler, gelişigüzel atılmış, altlarına evin halkı girmişler, inleşip duruyorlardı.

“Ne oldu size böyle,” diye sordu Memed, soğukkanlılığını yitirmeden, “hepiniz hasta mı oldunuz?”

Bir yorganın altından çok yaşlı, uzun ak sakallı birisi başını çıkardı, bir şeyler söyleyecek oldu, boynu uzadı, sakalı titredi, dili diline dolaştı, sonra da başı yastığın üstüne düştü, daha konuşmaya çabalıyor, başını kaldırıyor, dik tutamıyor, başı gene düşüyordu.

567

fe

“Geçmiş olsun,” dedi Memed, evden çıktılar, yandaki evin kapısına geldiler, o evde de ışık yanıyordu, kapıyı çaldılar, beklediler açılmadı. Dursun gene kamasına başvurdu, o evin durumu ötekinden daha kötüydü. Bu, evin de ocağı sönmüş kül bağlamıştı. Evin erkeği konuştu ya bir şey anlamadılar. Adam, sözleri biribirine karıştırıyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyor, “Candarma,” diyor, “İlyas Çavuş, İlyas Çavuş,” diyor, arkasını getiremiyordu. Bu İlyas Çavuşta bir iş vardı ya neydi? Gün ışı-yıncaya kadar altı kapıyı çaldılar, hepsinden de İlyas Çavuş sözünü duydular, sonunda da İlyas Çavuşun evini buldular. İlyas Çavuş da onları yatakta güler yüzle karşıladı, onun da ocağı yanmıyor, bütün hane halkı da inildeyip duruyordu.

“Hoş geldin İnce Memed, evime onur verdin. Sen yeter ki sağ ol yavrum, senin yüzünden başımıza ne gelirse gelsin, yeter ki senin canın sağ olsun. Sen öyle bir İnce Memedsin ki, senin ayağına batan diken bizim yüreğimize batar. İyi ki geldiniz, o kafir evde ocağı yakacak kimseyi bile bırakmadı. Çoluk çocuk hepimizi kırfacana çevirdi. İyi ki geldiniz, yüzünüzden, halinizden belli, yorgunluktan ölüyorsunuz ya, gidin, şu yandaki damdan odun alın da ocağı yakın. Tüfeğinizi de elden bırakmayın, o kafir bu yakınlarda, kim bilir şimdi hangi köyü öldü-

rüyordur.”

Hamzayla Sahan içlerinde en diri kalmışlarıydı. Çünkü onlar çobanlıktan eşkıyalığa geçmişlerdi. Hemen ocağı tutuşturdular. Gür ateşle ortalık bir anda ısındı. İlyas Çavuş onlara çaydanlığı, çayın şekerin, ekmeğin, yiyeceklerinin yerini gösterdi:

“Kendi çayınızı kendiniz hazırlayın, kendi yiyeceğinizi kendiniz… Bu evde şimdiye kadar böyle konuk ağırlanmadı ama, neyleyim ki, işte görüyorsunuz.”

Hane halkı da yorganlarından başlarını çıkarmışlar, bu kendi çaylarını kendileri kaynatan, sofralarını kendileri hazırlayan konuklara şaşkınlıkla bakıyorlardı.

İlyas Çavuş işi şakaya boğarak, durmadan konuşuyordu. “Adam amma da Karafırtına gibi bir adammış. Köyde, ayağının üstünde kalabilecek bir tek adam bırakmadı. Yediden yetmişe hepimizi, kadın erkek, kız kısrak demeden yataklık etti. Yakalayabilse miyav diyen kedilerimizi de falakaya çekecek-

568

ti. Herif üstümüzden karafırtına gibi geçti. Aman, yemek yerken silahlarınızı elden bırakmayın. Benim bu adamdan gözüm korktu. Şu anda kapıda bitebilir. Öldür onu İnce Memed…”

Memed, Hoca, ötekiler ocağı çepeçevre sarmışlar üstlerindeki, kaslarındaki, kirpiklerindeki, sakal ve bıyıklarındaki buzlar çözülüyor, onlar ısındıkça, burun deliklerini kıran bir koku da, ustura gibi keskin ortalığa yayılıyordu.

İlyas Çavuş kokularından dolayı onların rahatsız olduklarını anladı:

“Üzülmeyin,” dedi, “ben Allahuekber dağmdayken, hepimiz bundan daha çok koktuk, daha da çok bitlendik.” Tatlı tatlı, hoşgörülü, görmüş geçirmiş gülüyordu. “Üzülmeyin, yarın değilse öbür gün bu koca İlyas ayağa kalkar, size bir su ısıtır, birer kalıp sabun verir, sabahtan akşamlara kadar yıkan babam yıkan edersiniz. Ben var ya, hastaneye düşünce yaram iyi olduktan sonra, hastanenin hamamına girdim, bir gün akşama kadar sabunlana sabunlana yundum. Bıraksalardı üç gün üç gece hamamdan çıkmayacaktım.”

Birden Ferhat Hocaya döndü:

“Adınızı bağışlamadınız, sen Ferhat Hocasın değil mi?” diye sordu.

“Benim,” dedi Hoca kıvançla, gözlerinin içi gülerek.

“Sen de Kasımsın.”

“Benim.”

“Bu da Yörük Temir.”

“Benim.”

“Bu da Sahan, bu da Dursun.”

“Oooo, İlyas Ağa, sen hepimizi biliyorsun.”

“Sizleri kim bilmez ki kara gözlerine hayran olduğum yiğitlerim.”

İlyas Çavuş, onlara yiyeceklerin yerini gösterdi.

“Orada bal, peynir, yoğurt, yağ var. Size yarın koca İlyas bir koç kurban edecek.”

Hamza yiyeceklerin yerlerini eliyle koymuş gibi buldu. Büyük bakır siniyi getirdi ortaya koydu. Yufkaları közlerin üstünde ısıtarak, herkese önce birer tane verdi. Eşkıyalar, atıştırmaya başladılar. Çeneleri değirmen gibi işliyordu.

569

İlyas Çavuş yatağında doğrulmuş onların yemek yiyişlerini seyrediyordu:

“Durun,” dedi, “yavaşlayın çocuklar. Herhalde birkaç gündür açsınız. Aç adamın böyle çabuk yemesi insanı vurur. Hepiniz hasta olursunuz. Hepiniz de hasta olunca, o, Karafırtına mı ne zehir zemberek gelir de hepinizi kar kekliği gibi toplar.”

Gülümseyerek yavaşladılar. Artık çeneleri öyle değirmen-taşı gibi işlemiyordu.

Yemeği bitirdiklerinde neredeyse sabah oluyordu. Ne hız-manda bal, ne küpte peynir, ne de selede ekmek kalmıştı. Yemeklerini bitirdikten sonra bir süre ateşe bakıp daldılar. İlyas Çavuş durmadan, sevinerek, gülerek konuşuyor, ötekiler, onun ne söylediğini anlamıyorlardı. İlyas Çavuş konuşmasını sürdürürken, onların ocaklığın yöresine kıvrılıp uyuduklarını görünce kızdı:

“Düdüklerim, düdüklerim,” diye alay etti. “Bunlar da eşkıya, bunlar da İnce Memed olacaklar. Şimdi bir kel onbaşı iki candarmayla gelse, bunların topunu bir urgana bağlar da alır götürür.”

Uyumalarına kızıyor, kızdıkça da ağza alınmaz sözlerle konuklarına sövüyordu. Sövdü, sövdü, hırsı geçince de acımaya başladı. Kim bilir, dedi içinden, fıkaralar, o karlı dağların başında, boranın fırtınanın ortasında aç susuz, uykusuz kim bilir neler çekmişlerdir. Arkalarında da bir ordu candarma.

Gözleri yaşardı:

“Zor,” diye inledi, “eşkıyalık zor zanaat. Can pazarı. Eninde sonunda da ellerine hiçbir şey geçmez. Çabaları hiçbir şeye yaramaz.” Yüksek sesle, “Yaramaz,” diye yineledi. “Ama eşkıyalık, hiçbir işe yaramasa da kıyamete kadar eşkıya insanlar bu dünyada ellerinde silah dolaşacaklar.” Sesini gene yükseltti, “Dolaşacaklar.”

Biraz sonra kendi de, İnce Memedin evine onur verdiğini, böyle bir mutluluğa bu dağlarda çok kişinin ulaşamadığını düşünerek, zonklayan ayaklarının sızısını unutarak derin bir uykuya daldı.

Eşkıyalar uyandıklarında İlyas Çavuşu ayakta buldular. Şişmiş, bir bebek kundağı gibi olmuş ayaklarına nakışlı bir ço-

570

rap çekmiş, üstüne de büyük bir çarık giymişti. Topallayarak, yürüyor, durmadan da gülüyordu. Sevinç içindeki çakır gözleri de sevgiyle bakıyordu.

Konuklar, biribirlerinin ellerine ibrikle su dökerek, sabunu köpürterek ellerini yüzlerini yudular. Bu sırada İlyas Çavuşun karısı, gelinleri, oğulları, çocukları da yataktan çıktılar. Hiçbirisi ayakta doğru dürüst duramıyor, sünnet olmuş çocuklar gibi bacaklarını açarak paytak paytak yürüyorlardı.

İlyas Çavuş eşkıyaları konuk odasına çağırdı. Konuk odasının ocağını da becerikli Hamza yaktı gene. Gelinler, oğullar güzel bir sofra çıkardılar. Mis gibi kokan dibek kahvesi içildi.

“İçerde kazan kazan su kaynıyor,” dedi İlyas Çavuş, “şimdi hamamlığa geçer, üçer dörder yıkanırsınız. Korkmayın, istediğiniz kadar sabun harcayın. Geçenlerde Maraştan bir çuval balmumu sabunu getirdim. Arılar gibi taze kokacaksınız.”

Hamamlığa üçer dörder girerek, tam öğleye kadar yıkandılar. Kuş gibi yeynidiler.

İlyas Çavuş onurlarına iri bir koç kestirdi. Karısı güzel et yemekleri, pirinç pilavı, tatlılar yaptı. Köyün Ağasını, İlyas Çavuşun evine delikanlılar sırtta getirdiler. Ayağa kalkabilmiş birkaç köylü daha geldi. İnce Memedin karşısına oturdular, sevgiyle, bir dağa bakar gibi hayranlıkla ona bakıyordular. Yemekleri dün gecekinin tersine ağır ağır, konuşmadan yediler. Sofraya Halil İbrahim bereketi dilediler hep bir ağızdan.

“Ben esir düştüm,” diye geceki konuşmasını sürdürdü İlyas Çavuş. “Esirlikte yol yaptım, siper kazdım, taş kırdım. Ama bu Karafırtına gibi bir fırtına görmedim. Bu adam insanları aşağılıyor. Bunun yanında insan, insan değil bir bokböceğidir. Karınca bile değil. Ona göre insan bir solucandır. Deli gözleri var. Böylesine bütün dünyayı işkenceden geçiren adam akıllı olamaz. Bir insan insanoğluna bu kadar işkence yapamaz, insanlığı bu kadar aşağılayamaz. Ben çok cephede bulundum. Dokuz yıl cepheden cepheye koştum, bütün ömrümde böyle bir insan görmedim. Bu Miralay Azmi gibi de çok insan gördüm, bizi bunların hiçbirisi insan yerine koymuyordu. Katırları bizden değerliydi ya bunun gibisini görmedim. İşkenceden bağıranları görünce bu adamın zevkten gözleri dönüyor, ağzı sulanıyor,

571

dudaklarını yalıyor, kollarını açarak gerin babam gerin ediyordu. Bunların, bu Beylerin Efendilerin, bu Osmanlıların bize karşı tutumları çoğunlukla böyle oldu ya ben böylesini görmedim. Onun dayakçı çavuşu beni işkenceye çekerken, dayanamadı kendi de üstüme çıktı, çizmeleriyle göğsümü, yüzümü, karnımı ezdi. Ezdikçe köpürüyor, köpürdükçe üstümde tepmiyordu.”

Karafırtma kasabayı çıkar çıkmaz, yamaçlarda ilk rastladığı köye girmiş, bir bölük dayakçı, uzmanlaştırdığı candarmayı köyün içine salıvermiş, ünlü, kemikkıran dayaklarına başlamıştı. Candarmalar, işlerini bitirip köyden ayrıldıklarında köylüden ayakta hiç kimse kalmamıştı. Bundan sonra Karafırtma Albay Azmi Bey, İnce Memedi bulamadıkça, İnce Memedle karşılaşıp onu elinden kaçırdıkça candarmaları vuruldukça bütün gücü, öfkesiyle köylerin üstüne abanmış, hırsını onlardan almıştı. Azmi Beye göre bu köylülerin hepsi hain, hepsi ikiyüzlü, hepsi yalancı, hepsi din düşmanı ve hepsi de kadın erkek, çoluk çocuk birer İnce Memeddi. Bu köylülerin kökü kurumadan ülke adam olmaz, insanlık kötülüklerden kurtulamazdı.

Toros köylüleri o kadar yılmışlardı ki, Karafırtma Azmi Beyin köylerine doğru geldiğini duyunca kar olsun, fırtına, boran essin köylerini boşaltıp canlarını ya uzak bir köye, ya Çukuro-vaya, sığınacak mağara bulurlarsa dağlara atıyorlardı. Deliktaş köylüleri de, İlyas Çavuşun köyünün, öteki köylerin başlarına gelenleri duymuşlar, selameti köylerini bırakıp kaçmakta bulmuşlardı. Nereye gittiklerini de kimse bilmiyordu. Öteki köylerini boşaltıp giden köylülerin de nereye gittiklerini, nasıl gittiklerini kimse bilemiyordu. Köylerini her boşaltanların imleri timleri bellisiz oluyordu.

Kadim bir söz vardır, korkuya dağ dayanmaz. Albay Azmi Bey öyle bir korku salacaktı ki bu canavar köylülerin yüreklerine, Kuyucu Murat Paşa Hazretlerine bin kere rahmet okuyacaklar, İnce Memedi yakalayıp, kendi elleriyle, bu kutsal kahramanlarını ona teslim edeceklerdi. Sırasında dünyanın en korkak, sırasında da dünyanın en yürekli insanları bu köylülerdi.

“Bu zalimi buraya, bu dağlara Arif Saim getirdi. Bizim ne suçumuz var, işte siz, işte İnce Memed. Ben o Arif Saimi tanı-

572

rım. Onu gördüm. Onun kibrim gördüm. Gözlerim kör ola, önüme akaydı da o adamı, öyle bir insanı görmez olaydım. Karanlığı, insanlara bir böcek gibi aşağılayarak bakışı, yüreğimin başına, o gün bugündür kara bir taş gibi oturdu. Hiçbir insanı öldürmek istemem, Allanın en kötü yaratığı da olsa, Allahm yapısını bozmak istemem. Bu kadar savaş gördüm, ölümden, kandan bıktım. Ama bu Arif Saimi seve seve öldürürdüm. Bütün kötülüğün başı o…”

İlyas Çavuş, tepeden tırnağa öfkeye kesmişti:

“Oğlum İnce Memed, sana karşı içimde en küçük bir kırgınlık yok, başımıza bu işleri sen açtm. Allah da, Peygamber de şahidimdir ki sana içimde sevgiden başka hiçbir şey duymadım, o adam beni senin yüzünden aşağılarken bile. Senin işin bu. Sen yolunu seçmişsin. Başka bir yolun olamaz. Nasıl olsa bir gün ya bir kurşunla ya darağacında can vereceksin. Dünya kuruldu kurulalı senin gibi bir adamın yatağında osura osura öldüğü görülmemiştir, biliyorsun…”

“Biliyorum,” diye güldü İnce Memed.

“Bildiğin halde dağlarda geziyor, Abdi Ağaları öldürüyorsun.”

“Öldürüyorum.”

“Bana bu sefer kurtuluşun yok gibi geliyor. Karafırtma ağır basıyor.”

“Bana da öyle geliyor,” dedi İnce Memed.

“Nasıl, nerede öleceğini de hiç düşünüyor musun?”

“Çok düşünüyorum.”

“Şimdiye kadar kim bilir kaç kere öldün.”

“Çoook,” dedi İnce Memed. “Beni her gün öldürüyorlar.”

“Bu dağlarda bin kez ölmeden bir kez dinlemezsin.”

“Eski sözdür, hem de doğrudur,” dedi İnce Memed.

“Öyleyse beni dinle İnce Memed.”

“Dinliyorum İlyas Çavuş.”

“O boşalan köyler var ya, iyi ki Deliktaş köyüne girmediniz. Bence o boşalan köyler birer tuzak. O köyleri Karafırtma boş bırakmaz. Yanılıp yazılıp da siz boş bir köye girecek olursanız, pusuya düşebilirsiniz. Neden ki dersen çünküleyim ki siz o köye girerken, içinde insan yok ki, birisi kaçsın da, pusu var di-

573

ye haber versin. Bizim köye girmek de tehlikeliydi. Köyde, sürünerek de olsa, sana haber verecek kimse kalmamıştı ki… Bundan sonra işin zor. Adam senin suyunu gözünden kesiyor, balık gibi toprağın yüzünde kalasın da, Karafırtma seni toplasın diye.”

“Suyu gözden kurutuyor.”

“Allah seni korusun İnce Memed. Senin yolun eski yoldur, güzel yoldur, hak yoludur.”

“Sağ ol İlyas Çavuş.”

“Senin köye geldiğini duyunca bütün köy yarasını unuttu, herkes yatağından çıktı. Seni görmek için sabırsızlanıyorlar.”

“Köyün ortasına çıkalım,” dedi İnce Memed.

“Seni görsünler,” diye sevincini belirtti İlyas Çavuş.

“Tıraş olalım,” dedi İnce Memed. “Beni böyle görmesinler.”

“Görmesinler,” dedi İlyas Çavuş. “Köyün berberini şimdi çağırtırım.

Biraz sonra genç bir berber geldi. O da Yedi Memedlerden-di. Sakalını sabunlarken, bunu Memedin kulağına fısıldadı. Ayaklarının üstüne zor basıyor, ha bire dişlerini sıkıyor, yüzünü buruşturuyordu.

Tıraşları bitti, üstlerini başlarını düzeltip, silahlarını kuşandılar, köyün alanına yollandılar. Köylü alanı ağzına kadar doldurmuş, daha birçok kişi de paytak paytak yürüyerek, değneklerine dayanarak, durup dinlenerek geliyordu. Önde İnce Memed, arkada ötekiler, alana başlan önlerinde girdiler. Orada, yapraksız, dallarını kar örtmüş ulu çınarın altında, yalağını buz tutmuş çeşmenin yanında durdular. Köylü onlara dönüp gözlerini üstlerine dikti, onlar da başlarını kaldırdılar. Uzun bir süre öyle kıpırdanmadan kaldılar.

“İşte İnce Memed bu,” dedi İlyas Çavuş. İnce Memedi eliyle gösterdi. Köylüde en küçük bir kıpırdanma olmadı. Hiçbir ses de çıkmadı. Herkes soluğunu tutmuş salt bakıyordu.

Sonra İlyas Çavuş, Memedin koluna girdi. Utangaç Memed, gene başını önüne eğmişti, Çavuşun evine yürüdüler. Kalabalık da, bir çıt bile çıkarmadan sessizce dağıldı.

Eve geldiklerinde İlyas Çavuş, öteki eşkıyalardan özür dileyerek İnce Memedi samanlığa götürdü.

574

İlyas Çavuş, gençliğinde, bu dağlarda geyik avcılığıyla epeyce ünlenmişti. Gözünün gördüğü her geyiği nerede olursa olsun indirmiş, sonra asker olmuş, dokuz yıl kurşun sallamıştı. Orduda da keskin nişancılığıyla ünlenmişti. Hali vakti de yerindeydi. Koyun, at, namlı boğalar yetiştiriyordu.

“Karafırtma Azmi Bey benim,” dedi, “o beni ölmeden öldürdü. Çoluk çocuğum önünde beni köpekler gibi ürdürdü. Benim insanlığımı elimden aldı.”

İnce Memed bir şeyler söyleyecek oldu. İlyas Çavuş onun sözünü çok sert kesti:

“Sana bilesin diye söyledim. Adamsan eğer, sen de…”

“Biliyorum Çavuş,” dedi İnce Memed. “Ben de adamsam.”

“Haydi gidelim. Bu konuştuklarımızı kimse bilmesin. Ferhat Hoca iyi adam.”

“İyi adam,” dedi Memed. “Safi yürek, safi sevgi. Ben ömrümde böyle akıllı, böyle insan bir insan görmedim. O, öldürülecek diye ödüm kopuyor, içim kan ağlıyor. Keski eşkıyalığı bı-raksa da gitse uzak bir yerde imamlık etse, evlense, çoluk çocuğa karışsa. Bin kere söyledim, her seferinde de sözümü ağzımda bıraktı.”

“O da eşkıyalığı bırakamaz. O da bin kere ölmeden, bir kere dinlemeyeceğine iman etmişlerden birisi. O da senin soyundan… Köroğlunun, Genç Osmanm, çatal kılıçlı Alinin soyundan. Uğraşma onunla, üzme onu. O, isteseydi imam da, müftü de olurdu. Çoluk çocuğa da karışırdı. Baksana, şu koca dağların, şu koca ovanın, koskoca Anadolunun insanları zulüm altında, yoksulluktan kan ağlıyorlar.”

“Onlara bir faydamız olmuyor ki. Bir zulüm de bizim yüzümüzden görüyorlar. Şu alandaki insanların hallerini gördüm de yüzlerine bakamadım. Utancımdan yerin dibine geçtim. Ya Allah, diye yalvardım içimden, yer yarılsın da yerin dibine geçeyim.”

“Onlar kıvanç içindeydiler. Görmedin mi, düğüne bayrama gider gibi giyinmiş kuşanmışlar, kızlar gelinler al vala bağlamış, yaşlılar ak başörtü örtünmüşlerdi, oyalı pullu…”

İnce Memed sevinç içinde güldü:

“Şu insanoğluna akıl sır ermiyor.”

575

“Ermez,” dedi İlyas Çavuş. Konuk odasına döndüler.

Köylüler odayı ağzına kadar doldurmuşlardı. Aşık Deli Veli elinde sazı, onların gelmesini bekliyordu. İnce Memed kapıdan girince ayağa kalkıp onu karşıladılar. İnce Memed gene utancından ne yapacağını, ellerini nereye koyacağını bilemedi. İnsanlar onu niçin bu kadar sayıyorlar, niçin ona bir ulu kişiye bakar gibi bakıyorlar, çocukları, kardeşleri gibi niçin böylesine sevgi gösterisinde bulunuyorlardı, bunu bir türlü anlayamıyordu.

Aşık Deli Veli, herkes yerine oturunca sazı kucağına çekti, yavaştan bir İnce Memed türküsüne başladı. İnce Memedi dağların kartallarına benzeterek övüyor, Karafırtınayı yerin dibine geçiriyor, İnce Memedi Albayla karşılaştırıyor, bir Albay söylüyor, bir İnce Memed söylüyordu. İnce Memed hep doğru, iyi, yiğit, güzel, Karafırtına zalim ve kötüydü.

Türküyü dinleyen İnce Memed bir anda tepeden tırnağa, utancından tere battı çıktı, Ferhat Hocanın kulağına eğildi.

“Hocam, Hocam kurban olayım, elini ayağını öpeyim Hocam, şu aşığı sustur,” diye yalvardı. Ferhat Hoca:

“Aşık Veli,” dedi en yumuşak sesiyle, “şu İnce Memed türküsünü kes. Bak Memed nasıl terledi. Anlarsın ya, o böyle şeylere alışık değil.”

“Kesmem,” diye dikleşti Aşık Deli Veli. “Kesemem. Ben sizin babanızın uşağı değilim. Ben aşığım, istediğim yerde istediğim türküyü söylerim. İstersem şimdi şu senin İnce Memedini itin götüne sokar da çıkarırım.”

“Biliyorum çıkarırsın,” dedi Ferhat Hoca. “Kimse de bana bir şey yapamaz. İnce Memed değil, feriş-tahı bile.”

“Yapamaz,” dedi Ferhat Hoca.

İnce Memed bu tartışma üstüne daha terlemeye başladı. Yüzüne de kan bastı. İlyas Çavuş, işi tatlıya bağlamak için:

“Aşık Veli,” diye söze başladı, “unutmayalım ki İnce Memed bizim konuğumuz.”

Aşık çok öfkelenmişti, ayağa fırladı:

576

“Böyle konuklar da yerin dibine batsın,” dedi, kapıda durdu, geriye döndü, “zaten bu İnce Memed de İnce Memede benzemez bir avuç bir çocuk. Keski onu görmez olsaydım. Bu adam İnce Memed değildir, olamaz. Kim bilir İnce şimdi nerede, hangi dağın ardında, zalim düşmanla hangi savaştadır. Böylesi boyu bir karış çocuk İnce Memed olursa, herkes İnce Memed olur.” Çıktı gitti, köyün dışına doğru kendisini kara vurmuş, ayakları uçarcasına gidiyor, durmadan da söyleniyordu, “Zaten bu oğlanı gözüm tutmadıydı. Bu sıralarda da dağ taş İnce Memede kesti. Ulan ahmaklar, bu bir kımık çocuktan da İnce Memed olur mu, İnce Memed dediğin de dağ gibi bir yiğittir. O, Hazreti Ali, Zaloğlu Rüstem, Koç Köroğlu gibi. Kimse bana bu oğlanı İnce Memed, diye yutturamaz. İnce Memed dediğin de dağ gibi uşak, beline bağlamış da demirden kuşak. O, yürürken yer sallanır, çiçekler açar sevincinden. Sular akmayı durdurur saygısından. Yüce göklerin kartalları divan durur karşısında. Ölü atlar dirilir yüzü suyu hürmetine, Kırklar Yediler onu meclislerine alırlar. Deryalar yüzünde Bozarının üstünde gezen ak sakallı Hızır onun yoldaşıdır. Şu mor dağların ötesinde İnce Memed şimdi, şu anda savaştadır. Bıyıkları çangal, çangaldır. İri ela gözlerinden kıvılcımlar saçar. O, yoksulun ekmeği, umarsızın umududur. Bu sümüklü de gözleri şaşı oğlandan İnce Memed olur mu? İnce Memed dediğin de bir ulu aslan, odur yüce dağlara sultan. Kurdu kuşu karıncayı bile incitmez bir insanoğlu insan.”

İlk karşısına çıkan köye kadar böyle söylendi. Kafasında yeni bir İnce Memed doğdu. Böyle düzmece İnce Memedlerin İnce Memedin tırnağı bile olamayacağı üstüne bir türkü oluştu. Köyün konuk odasına girer girmez, selam vermeyi bile unutarak sazının üstüne yumuldu, oradakilere asıl, mor dağların arkasında bir yerde yoksulların umarı, ekmeği için şimdi savaşta olan İnce Memed türküsünü kendinden geçerek çaldı söyledi. Öyle her İnce Memedim diyenin İnce Memed olamadığını cümle alemin bilmesini duymasını istedi. İlyas Çavuşun evindeki düzmece İnce Memedden de söz etmeyi unutmadı. Onunla, onun boynu bükük, insanın gözlerinin içine korkusundan bakamayan haliyle alay ederek, onun duruşuna, konuşmasına

577

öykünerek orada bulunanları kırdı geçirdi. Türküsünü bitirir bitirmez, yeni türküsünün bütün coşkusuyla, yemek yemeyi, bir kahve içmeyi de unutarak başka bir köyde türküsünü söylemek için kendini kırlara vurdu. Ayaklarına kanat takmış, yeni türküsünü geliştirerek gitti.

İlyas Çavuş, o gittikten sonra, İnce Memede: “Aşık Deli Velinin kusuruna bakma yavrum,” dedi, “o seni İnce Memede benzetemedi de ona öfkelendi. Onun İnce Meme-di başkaydı. Seni böyle karşısında etten kemikten İnce Memed görünce deliye döndü, inanmadı. Ferhat Hocamın sözlerini de bahane bildi, başını aldı da gitti.”

İnce Memed buna alışmıştı. İnceden, alçakgönüllü gülümsedi.

“Kusura kalma yavrum, sen İnce Memedsin ya herkesin yüreğinde kendi İnce Memedi var. Sen Aşık Velinin İnce Meme-dine hiç benzemiyorsun.”

“Biliyorum, hiç benzemiyorum İnce Memede ben.” “Gene de sen İnce Memedsin. Yüreğinde İnce Memedlik olmayanı, durup dururken, boşu boşuna kimse İnce Memed yapmaz.”

“Ne bileyim ben,” dedi İnce Memed, bir şey söylemek için. İlyas Çavuş onları üç gün daha evinde ağırladı. Kar fırtınası durdu. Dağlara, koyaklara, düzlüklere gün vurdu. Dünyaya göz kamaştıran ipiltilerle gün vurdu. Dünya göz kamaştıran ipiltilere boğuldu. Köylülerin hemen hepsi onları köyün dışına kadar cümbür cemaat uğurladılar. Ayrılmadan önce İlyas Çavuş her birisinin eline küçük, üstlerine menekşeler, nergisler, yabangülü işlenmiş birer bohça tutuşturdu, “Bunları size köyün kızları diktiler. Size dağlarda çamaşır, mendil gerek olur diye.”

Kucaklaşıp ayrıldılar. İlyas Çavuşun, onlar ayrılırken çimeni yeşil çocuk gözleri yaşarmış, uzun, tel tel, lekesiz apak sakalı titremiş, her zaman güleç olan yüzüne bir keder çökmüştü.

“Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var. Hakkınızı helal edin.”

“Siz de helal edin İlyas Çavuş.”

Onlar uzakta, karların üstünde küçücük lekeler halinde kalıncaya, gözden yitip gidinceye kadar, köylüler ayaklarının üstünde dikilerek baktılar.

578

İnce Memed:

“Canım sıkılıyor Hocam, bak yüzümüzden neler oluyor.”

Hoca sert:

“Olacak,” dedi.

“İlyas Çavuş Karafırtınayı öldürecek. Bari o öldürmeden.”

“O, öldürecek,” dedi Hoca. “Bunu bilmeyecek ne var.”

“Çok yaşlı, elleri de titriyor, o nasıl öldürür ki Karafırtınayı?”

“Öldürür,” dedi Ferhat Hoca.

“Ya öldüremeyip de yakalanırsa, onun derisini yüzerler.”

“Öldürecek.”

“Bu kadar yaşlı, eli tüfek tutmayan bir kişi…”

“O, kaç savaştan, Sarıkamışın karlarından, bitlerinden, Dumlupınardan, Balkandan geriye kalmış bir kişi. Onun binlerce insan arasından sıyrılıp çıkması, tatlı canı kurtarması rastlantı mı sanıyorsun, talihe mi yoruyorsun? O, Karafırtınayı öldürecek.”

“Kendisi de ölecek.”

“Onun da istediği bu ya…”

İnce Memedin başında o sarı güneş fırtınası gene döndü, savruldu, gözlerine o çelik ışıltısı geldi gene oturdu. Tüyleri diken diken oldu:

“Ya biz ondan önce öldürürsek?”

“O gene ölecek,” diye güldü Ferhat Hoca. “O, çoluğunun çocuğunun önünde gördüğü aşağılanmaya karşılık veremezse, zaten kendiliğinden çatlayıp ölecek.”

Memed başını önüne eğdi, yürümesini hızlı hızlı sürdürdü. Ötekiler ona ayak uyduramıyorlar, arkasından yetişemiyorlar-dı. Yorulunca Hoca, kolundan tuttu Memedi durdurdu. Dalmış gitmiş, yanını yönünü görmüyordu. Bir kayanın üstüne çöktüler oturdular. Hoca bohçasını açtı. İçinden kokulu, pembe bir kalıp sabunla, işlemeli bir iç gömleği, bir don, bir de köşeleri işlemeli büyücek ak bir ipek mendil çıktı. Ötekiler de açtılar. Onlarınki de tıpkısıydı.

“Kızlar çeyizliklerini vermişler bize,” dedi Hoca. Memed:

“Biz onlara ne iyilik yaptık ki, onlara zulümden, kötülüklerden başka ne verdik ki, ben bu işi anlamadım gitti.”

579

“Benim yaşıma gelirsen anlarsın,” dedi Hoca sesi sevinçten şakıyarak.

Kalktılar, karşı dağa döndüler yönlerini. Dağın dibinde bir köy kararıyordu.

“O köye gidelim.” dedi Hoca. “O köyün adı Yedi Kardeşlerdir. Orada Kale Bekçisi Mestan oturur. Çok yoksul bir köydür. Yiyecek ekmek bile bulamazlar. Toprakları hep kepir taşlıktır. Yiğit insanlardır. Hiç yaşlısı yoktur. Bu köyün bütün erkekleri savaşa gitmiş, hiçbirisi de geri dönmemiştir. Köyün bütün insanları yaşlı dul kadınlar, genç kızlar, delikanlılardır. Çocukları da çok azdır.”

“Bir duldaya sığınalım,” dedi Temir. “Böyle güpegündüz. Bir alay da candarma arkamızda.”

“Olur,” dedi Ferhat Hoca.

Memed, derin düşüncelere dalmış, sanki yanında yöresinde olan bitenleri görmüyor, konuşulanları duymuyordu. Bir koyağın dibine indiler, bir yarm altına sığındılar, bir kütüğün üstüne, karlarını süpürerek oturdular. Oturur oturmaz da hepsi birden bohçalarını açıp, armağanlara gözlerini diktiler, daldılar. Memed, mor işlemeli dürülü mendili, kutsal bir emanete dokunurcasına saygıyla açtı kokladı, yüzüne sürdü. Biz onlara zulümden, aşağılamalardan başka ne verdik ki, diye içinden geçirdi. Bunu da boyuna yineledi. Sonra da ne yapmalı, ne yapmalı, diye sordu boyuna. Ne yapmalı, ne yapmalı? Ölüm kolay, ölümü göze almak daha kolay… İnsanın bir canı var, onun da bir kurşunluk hükmü var, ama ne yapmalı, işte bu zor.

Ihırcık karanlık çökünce bohçalarını topladılar, hiç konuş-mamışlardı. Konuşmadan yola düştüler. Köye girerken onları bir çocuk karşıladı.

“Beni Mestan Ağa gönderdi, köy candarmayla dolu, Kara-fırtına da burada, dedi. Ben şimdi sizi bir yere götüreceğim, o da gece yarısından sonra gelecek. Onu çok dövdüler, zor yürüyebiliyor. Köyün hepsini de kırfacan ettiler. Herkes yatakta. Bebeleri bile döve döve öldürdüler. Ben saklandım da beni bulamadılar. Bizden çok yemek istediler. Bizim köyde hiç yiyecek yok ki, tavukları da, keçileri de, bizim bir ala keçi vardı, onu

580

da, oğlağını da kestiler yediler. Mestan Ağa, dedi ki, ben gece yarısından sonra gelir onları bulurum.”

Çocuk onları aldı, karşı ormanlık koyaktaki bir dama götürdü. Onlara ateş yaktı, ısındılar. Ocağa kurumuş et atıp pişir-diler. İlyas Çavuş onların dağarcıklarına çok yiyecek, çok ekmek doldurmuştu, tıkış tıkış, ortaya serdiler. Çocuk, kıtlıktan çıkmışçasına yemeklere yumuldu, eşkıyalar yemeklerini bırakıp şaşkınlıkla, bu aç çocuğun yemek yiyişine baktılar. Çocuk, yanma yöresine bakmadan ha bire tıkıştırıyordu. Karnı davul gibi şişinceye kadar yedi, yanına yönüne şaşkınlıkla bir göz attıktan sonra:

“Amma da güzel yemekleriniz varmış, bir yedim, bir yedim. Siz bu kadar güzel yiyecekleri nereden buldunuz?”

“Allah verdi,” diye güldü Ferhat Hoca.

“Sizin böyle ne güzel Allahınız var, bizim Allah bize hiç böyle yiyecekler vermiyor. Böyle bir Allahınız varsa hiç sırtınız yere gelmez, bu dünyada da, öteki dünyada da… Sizin Allahınız çok yaman.”

“Yaman,” dedi Ferhat Hoca.

“Bizim Allahımız çok fıkara. Bizim Allahımız bizden de fı-kara olacak.”

“Onun da bir şeyleri var,” dedi Hoca.

“Tövbe de,” dedi çocuk. “Bir şeyleri olsa bize de verirdi.”

“Verecek.”

“Vermeyecek.”

Çocukla Ferhat Hoca arasında, verirdi, vermezdi, diye sert bir tartışma çıktı. Hoca, Allahm bir gün onlara da vereceğini söylüyor, çocuk inatla karşı koyuyor, ötekiler de onların tartışmalarına gülüyorlardı. Sonunda çocuk Hocaya küçümseyerek baktı, senin dediğin olsun, diyerek sözü değiştirdi.

Çocuk:

“Aranızda İnce Memedin kim olduğunu bileyim mi?” diye sordu.

Ferhat Hoca neşelenmişti: “Bil bakalım şeytan çekici.”

“Ağzını bozma,” dedi çocuk, “bak bir kucak da kocaman sakalın var. Böyle sövmeler senin ağzına hiç yakışmıyor.”

581

“Kusura bakma, şaka ettim. Bu kadar kızacağını bilseydim.”

“İyi öyleyse,” dedi çocuk, “bundan sonra öğrenirsin.”

“Öğrendim.”

Çocuk parmağıyla Memedi gösterdi:

“İşte bu İnce Memed.”

“Ne bildin?”

“Ben bilirim. O hiç konuşmuyor.”

“Bir adam konuşmayınca ne olurmuş?”

“Konuşmayınca, konuşmayınca… Anam öyle dedi. Konuşmayan adam…”

“Ne yaparmış?”

“Anam öyle dedi ya, ben unuttum. Bildim ya bu adamın kim olduğunu.”

“Bildin,” dedi Ferhat Hoca onun diken diken sarı saçlarını okşayarak. Bu, çocuğun hoşuna gitti.

“Çok konuşuyorsun ya, sen de iyi bir adamsın. Bir kucak da sakalın var ya gözlerin iyi bakıyor. İyi bir adamsın. Biliyor musun sakallı, ben de eşkıya olacağım. İşte o zaman da, o sizin iyi Allahı-nız bana da, bunun gibi bol bolamadı yiyecek verecek.”

“Her zaman böyle güzel yemek vermez.”

“Yani bal vermez mi? Biliyor musun, ben bundan önce de bir keresinde bir kaşık bal yedim. Hırsızladım onu da. Bizim Allahımız hırsızlamayınca insana bal vermiyor. Ondan sonra da o köyün adamı beni yakaladı, döve döve beni kusturdu. Arılar da benim her yerimi soktular. Davul gibi şiştim. Şişince de senin kadar kocaman bir adam oldum, olunca da bizim köyün adamları da benden korktular. Biliyor musun, sizin Allanınız bana bal verecek.”

“Vermez.”

“Ben balı çok sevdim de, kokusu daha genzimde… Ben pekmez de severim. Eşkıya olursam pekmez de mi vermez?”

“Vermez.”

“Size veriyor mu?”

“Arada sırada veriyor.”

“Öyleyse bana çocuğum diye vermeyecek, öyle mi?” Sesi umutsuz, hüzünlüydü. Dünya başına çökmüş gibi o sevinç taşan çocuğun yüzü karardı, Hoca buna üzüldü.

582

“Yani, yani vermez dedimse de belli olmaz, sen de iyi bir insana benziyorsun, belki de sana…” Çocuğun gözleri parladı:

“Demek iyi insanlara veriyor. Anam bana diyor ki sen benim iyi, altın yürekli oğlumsun.”

“Öyleyse Allah sana çok bal verecek,” dedi Hoca. “Senin gibi bir adama Allah eşkıya olmadan da bal verecek. Hem de üç gün üç gece yiye yiye o balı bitiremeyeceksin.”

“Yemin et,” dedi çocuk. “Herhalde sen büyük bir Hocasın. Allahıma de.”

“Allahıma,” dedi Hoca.

Gece yarısı horozlarının sesi uzaklardan duyulur duyulmaz geldi, Güdük dışarıya çıktı nöbetteki Sahana sordu: “Bir gelen mi var?”

“Kimsecikler gözükmüyor,” dedi Sahan. “Mestan gecikti,” diye endişelendi Hoca. “O, yiğit adamdır,” diye Hocanın endişesini giderdi çocuk. “Sen hiç korkma. O, yakında candarmaları atlatır da gelir. Ne yaman adamdır o! Bizim köyden herkes savaşa gitmiş de dönmemiş. Bir o kaçmış da kurtulmuş. O, adamın yüzüne bir bakmasın, yüreğinden ne geçiyor, bilir o. Yakında gelir, korkma.” “Sen de insanın yüreğinden geçeni bilir misin?” “Ben ondan daha çok bilirim.” “Söyle bakalım.”

“Bak, sana deyim ki, beni iyi dinle sakallı, Allah bana bir bal, bir bal gönderecek, üç gün üç gece yiyeceğim de bitiremeyeceğim de, anama da vereceğim de, o da bitiremeyecek, hapisteki babama da göndereceğim. Benim babam var ya, hep at hırsızlar, iyi ya hırsızlasın, o kadar beceriksiz ki, o çok genç, benden biraz büyük, şu İnce Memed kadar bir şey, çok genç olunca da boyuna candarmalar onu yakalıyor, candarmalar onu hapse atıyor. O da yatıp çıkıyor, çıkar çıkmaz da hemen bir at daha çalıyor, hemencecik de, daha atın üstüne binmeden onu tutuyorlar, tutunca da onu götürüyorlar kasabaya eşek cennetine atıyorlar. O çıkınca çaldığı atlardan birisini yakalatmaz da satarsa, işte o zaman bana neler, neler alacak… Anam, diyor ki, senin babanın hiç talihi yok, onu hep Allah yakalatıyor.” Boy-

583

nunu büktü, mavi gözleri dumanlandı. “İşte bizim Allahımız böyle bir Allah, tövbe tövbe, çok ters bir Allah. Ben o adamın kovanını gece yarısı karanlıkta yağmur yağarken, göz gözü hiç görmüyordu, o karanlıkta da Allah arılara beni gösterdi de sokturdu, sonra beni yakalattı, yani çok ters bir Allah o… Babamı da yakalatıyor. Ben de babama, sizin Allahmızın verdiği baldan götüreceğim. Bir sevinecek, bir sevinecek, eli, ayağı, bıyıklarıy-la bir dalacak bala, yiyecek bitirecek. Benim babamın koskocaman bıyıkları bile var.”

“Senin adın ne?” dedi Ferhat Hoca. Çocuk gülerek Memede baktı: “İşte bu,” dedi. “Yani Memed.”

“Nasıl bir Memed, sonradan mı?”

“Sonradan olur mu canım, o savaşa gidip de dönmeyen dedem var ya, onun da adı Memedmiş, bana koymuşlar. Öteki Me-medler var ya, onları çok dövdüler, ayaklarının altını yardılar, kan da işettiler, öldüreceklerdi, ne yapsınlar fıkaralar can değil mi, onlar da asıl adlarını söylediler. Adı, benim gibi doğuştan Memed olanların hepsi de adlarını değiştirdiler. Ne yapsın fıkaralar, bir Memed adı uğruna ölsünler mi? Sonra onların hepsinin adları gene Memed olacak. Hepsi de yemin içti, ant verdi.” Memede döndü:

“Sen adını değiştirmedin, değil mi?” “Değiştirmedim.”

“Yaşa, sen yiğit adam çıktın. Bundan sonra da değiştirmeyeceksin. Seni yakalarlarsa… Seni yakalarlarsa asacaklar ya… Değiştirmezsin değil mi?” “Değiştirmem.” “Ben de, assalar da, derimi yuzseler de adımı değiştir-

mem.

“İyi edersin.”

“Herkesin adı herkesin, adım Memed olmasa da, ben de onlar gibi sonradan Memed olsaydım, gene değiştirmezdim.”

“İyi ederdin.”

İnce Memed de, öteki eşkıyalar da uyukluyorlardı. Memed Çocuk:

584

“Siz uyuyun,” dedi, “kim bilir ne uzak yollardan geldiniz. Candarmalar da sizi kim bilir nasıl kovaladı. İyi ki yakalanmadınız. Sizi yakalasalardı tabanlarınızı yarar, kan işetirlerdi.” Memedi gösterdi, “Bunu da asarlardı. Yazık. Size yüreğim bir acıyor ki… Siz uyuyun, ben beklerim.”

Ötekiler uyudu, Memed Çocuk gözünü kırpmadan onları beklemeye başladı, koyağın alt başından kurşun sesleri gelinceye kadar.

“Uyanın,” diye bağırdı Memed Çocuk. Uyuyanlar, zaten ilk kurşun sesiyle uyanmış, ayağa fırlamışlardı.

Ferhat Hoca:

“Sen git artık Memed Çocuk, biz dağa çıkacağız. Belki çarpışma da olur. Sana bir kör kurşun değer de…”

“Ben, beni öldürseniz de gidemem arkadaş.”

“Neden?”

“Bana Mestan Ağa, dedi ki, sen onların yanından hiç ayrılmayacaksın. Candarma seni yakalar, tabanlarını yarar, yarığa da tuz doldurur da, sen de dayanamazsın. Ben dayanırım, derimi yuzseler de sizin yerinizi söylemem ya söz verdim Mestan Ağaya, ben büyüyünce o beni everecek.”

“Hayır, gideceksin.”

“Gitmem.”

“Başımıza bela mısın?”

“Belayım.”

Ferhat Hocayla Memed Çocuk arasındaki tartışma sürüyor, kurşun sesleri yaklaşıyordu.

Memed Çocuk edemedi, gitti İnce Memedin elini usulca tuttu:

“Bak,” dedi, “adaşım, siz buralarının yabancısısınız. Bu karanlıkta yol bilmez, iz bulamazsınız. Ben sizi öyle bir yere götürürüm ki değil Karafırtma, Kertiş Ali Onbaşı bile gelse yanınıza yaklaşamaz. O Mestan Ağa da ya yakalandı, ya da, öldürüldü. O, sözünün eri bir adamdır. Tamam mı?”

“Tamam,” dedi Memed, “haydi düş önümüze.” Memed Çocuk önde, onlar arkada karanlığa çıktılar. Önlerinden yürüyen çocuğun karartısı, keklik gibi taştan taşa sekerek gidiyordu, ince bir kar ışığı vardı. Donmuş kar ayaklarının

585

altında çıtırdıyordu. Küçük bir dere geçtiler, bir ormana düştüler. Dik bir bayır çıktılar. Keskin kayalıklara tırmandılar. Me-med Çocuk onları keçiyolundan tepeye çıkardı. Duvarlar, yıkıntılar arasından geçtiler. “Geldik,” dedi, öndeki küçücük karartı. “Burası Kara Kale işte.” Durdu, eşkıyaların yanına gelmesini bekledi. “Burada bir dam var. İçi yılan doludur ya, kışın yılanlar kaçarlar, şimdi yok. Siz burada bekleyin de ben içerde size bir ateş yakayım da öyle gelirsiniz. Kibritiniz var mı? Amma da soğuk var ha. Siz karanlıktan korkmazsınız herhalde, siz eşkıyasınız değil mi?”

“Eşkıyayız,” dedi Ferhat Hoca. Bu çocuğa içi kaynamış, içine garip bir sevgi oturmuştu. Sevincinden ne yapacağını bilmiyor, çocuklaşmış, Memedle durmadan konuşuyordu.

“Şu benim sorduğum şeye de bakın hele, karanlıktan kork-sanız eşkıya olmazdınız. Neden korkacakmışsmız? Karanlık da karanlık gibidir zaten. Bir de kocaman tüfeğiniz var. Karanlıkta cinler çok olur. Cinler, gün doğunca kaçışırlar, ortadan yok olurlar da geceleri ortaya çıkarlar. Bu kale de cinler padişahının sarayıdır. Hem de onun sarayı sırçadandır. Biz cinleri de, saraylarını da görmeyiz ya, onlar vardırlar. Ama siz eşkıyasınız, eşkıyalar cinlerden korkmazlar değil mi?”

“Korkmazlar.”

“Bir de dua okuyunca, bismillah deyince onlar kaçışırlar değil mi?”

“Kaçışırlar.”

Geldi Ferhat Hocanın önünde durdu, yukardan aşağıya ona baktı:

“Senin sakalın var, hem de bir kucak. Sen Hocasın, eşkıyasın ya, mademki sakalın var, Hocasın da… Sende eşkıyaların Hocasısm. Ben içeriye giriyorum bir dua söyle de cinler kaçışsınlar. Cin kaçıran duayı bilir misin?”

“Bilirim.”

“Yazık,” dedi Memed Çocuk. “Bu soğukta fıkara cinleri yerlerinden yurtlarından, sıcak yataklarından edeceğiz ya, biz de üşüyoruz değil mi?”

“Üşüyoruz.”

“Oku duayı.”

586

Ferhat Hoca onu yerden aldı, kaldırdı, bağrına bastı, sıcacık, içi sevgi dolarak öptükten sonra usulca, okşayarak yere indirdi.

“Oku duanı.”

“Okuyorum. İstersen Güdük de seninle içeriye gelsin.” “Gelsin,” dedi Memed Çocuk, “belki cinler, dua okuyarak onları kaçırdık diye kızarlar da…”

“Onlar kızarlar,” dedi Ferhat Hoca.

Memed Çocuk duvarların diplerinden, becerikli elleriyle, çabucak bir kucak çalı çırpı topladı, kalenin kapısında durdu:

“Gel Güdük,” dedi, Güdüğü önce içeriye soktu, kendi de girdi arkasından. Biraz sonra içerden dışarıya incecik bir ışık sızdı. Memed Çocuk dışarıya çıktı.

“Hey eşkıyalar, gelin artık,” dedi. “Şimdi size bir ateş yakacağım ki içerisi hamam gibi sıcak olacak. Zaten cinler içerisini ısıtmışlar. Ben duayı okuyunca hepsi kaçtı, korkmayın. Bu sakallının duasından da kaçtılar. Cinler keskin dualara hiç dayanamazlar. Hele sakallı adamların dualarına hiç…”

Eşkıyaları içeriye götürdü. Çalıların parladığı duman almış, ocak gibi bir yerin yöresine oturttu. Burada çok ateş yakıldığı, duvarların isinden, köşede yığılı küllerden belliydi. Taşların üstüne sekilendiler. Çok soğuk vardı, çok da üşümüşlerdi. Memed Çocuk:

“Siz korkmayın, ben şimdi gelirim. Cinler hep kaçtılar ya, eğer korkarsanız, tüfeğiniz de var ya, belki cinlere kurşun değmez, bu sakallı ben gelinceye kadar dua okusun,” dedi dışarıya çıktı. Daha çalıların ateşi geçmeden kuru bir kütükle geri geldi, “Korkmadınız ya,” dedi geri gitti. Bir yarım saat içinde ortaya bir sürü kuru odun, kütük yığdı.

“Şimdi iyice şu ateşi gürletelim bakalım.” Orada oturmuş kalmış eşkıyaların şaşkın bakışları altında ocağı gürletti. Ortalık ışıdı. Kendi de geldi Ferhat Hocanın yanına oturdu. Kızarmış ellerini, ayaklarını yalımlara tutarak ısıttı. İşte o zaman farkına vardılar ki Memed Çocuğun ayakları yalın. “Senin ayağın yalın,” dedi Ferhat Hoca. “Yalın,” dedi Memed Çocuk. “Bizim köyde bütün çocukların, avratların ayaklan yalın olur.”

587

“Üşümüyor musunuz?”

“Üşüyoruz, üşüyoruz ya ne halt edersin Ağam, yoksulluk başa bela. Yoksulluk bir ateşten gömlektir, onu giyen bilir. Siz aldırmayın bana. Bizim halimiz dirliğimiz böyle. Benim dedem Me-med var ya, onun üstüne bu dünyada bir tane bile at hırsızı yokmuş. Şu Uzunyaylanın Çerkeslerinde bir tane çalmadık at bırakmamış. Her çaldığı atı sattığında da babama Maraştan bir kovan balla, bir kundura alıyormuş.” Boynunu büktü. “Benim babam beceriksiz çıktı. O da dedem gibi atlan çalıyor, çalıyor ya hep yakalanıyor, hapse giriyor. Olmaz olsun böyle hırsızlık, hep hapse girdikten sonra. Ben, öyle bir hırsız olacağım ki dedem gibi. O zaman babama hırsızlık yasak. Beceremedi gitti bu işi fıkara. Ben sizi görmeden eşkıya olayım diyordum ya, yazık size, vazgeçtim.”

“Neden vazgeçtin ki?”

“Canım nasıl vazgeçmeyim ki sizin bu halinizi gördükten sonra? Böyle gece gündüz kaç babam kaç, bunun sonu neye varacak? Bir gün de bir kurşunla sizi Karafırtına mı ne, haklayıve-recek!”

“Biliyoruz,” dedi Ferhat Hoca.

“Biliyorsunuz ya, görünen köy kılavuz istemez ki… Ama bakın, ben size ne söyleyeceğim…”

“Ne söyleyeceksin?”

Memed başını önüne eğdi, elini kirpi oku gibi dimdik saçlarında gezdirdi. Belli ki ikircik geçiriyordu.

“Söyle.”

“Öyleyse söyleyim, bu İnce Memed var ya,” eliyle Memedi gösterdi, “bunun gibi eşkıya olmak iyi. Neden ki derseniz, can-darmalar bizim köyü kırfacana çevirdiler, işte bunun için,” gene İnce Memedi eliyle gösterdi, “ayaklarını yardılar, hepsine de tuz bastılar, kimse de bu İnce Memede hiç sövmedi. Herkes buna,” parmağıyla İnce Memedi gösterdi, “tapıyor.”

Sustu, başını önüne eğdi. ikircik geçirdiği belliydi. Yüzü andan ana değişiyor, bir kızarıyor, bir bozarıyordu. Sonra kahkahayla güldü, ardından da:

“Bu İnce Memedi var ya, köylüler bir görseler, boyunun da benim boyum kadar olduğunu bir bilseler…” Gülmesi daha sürüyordu.

588

“Bilseler ne olurdu yani?”

Memed Çocuk gülmesini kesti, başparmağını ağzına soktu, somurdu.

“Bilseler ne mi olurdu?”

Onların yüzlerine teker teker baktı.

“Bilseler ne olurdu Memed?”

“Bir şey olmazdı,” dedi Memed sevinerek. “Hiçbir şey olmazdı. Neden ki dersen aba altında er yatar. Bizim köydeki çocuklar var ya,” Kasımı gösterdi, “işte bunun kadar iri olan çocuklar bile benden korkarlar. Bizim köylüler var ya, işte bu adamın İnce Memed olduğuna önce, elimi keserim ki inanmazlar, sonra da alışırlar, onun İnce Memed olduğuna daha çok inanırlar. Siz şimdi uyuyun. Kim bilir ne kadar yorgunsunuz-dur, vay fikaralar, dağ bayır kaça kaça… Bakın, şu bizim yaktığımız şu ateş var ya, dışardan hiç gözükmez. Neden ki derseniz, dışarda bir duvar daha var, çok yüksek. Dedem çaldığı atları buraya saklarmış. Köylüler de onun yerini bilirler, hiç kimseye de söylemezlermiş. Babam öyle mi ya onu kim görse yakalayıp candarmaya teslim ediyormuş fıkarayı. Siz hiç korkmayın köylü ölür de sizin yerinizi kimseye söylemez.” İnce Memede sevgiyle baktı. “Bu İnce Memed var ya, onda şeytan tüyü var. Kimi insanlarda çok şeytan tüyü var. İşte bundan dolayı Karafırtına değil ya feriştahı gelse İnce Memedin yanına yaklaşa-maz.”

Ferhat Hocanın yanından kalktı, İnce Memedin yanına gitti oturdu, onu abasının kolundan tuttu: “Kulağını bana versene,” dedi. Çakır gözlerinden bir korku gölgesi geldi geçti. At kirpiği gibi uzun, kıvırcık kirpikleri birkaç kez açıldı açıldı kapandı. İnce Memed başını eğdi, kulağını onun ağzına dayadı. Memed Çocuk yalvaran bir sesle, hiç kimseye duyurmadan, “O Kara-fırtınayı öldür, olur mu,” dedi. “O milleti perişan etti. Onu öldür olur mu?”

İnce Memed de onun başını kendine çekti, o da onun kulağına:

“Olur,” dedi.

“Söz ver?”

İnce Memed bir ikircik geçirdi.

589

“Söz mü?”

İnce Memed karşılık vermiyordu.

“Bak arkadaş, erinde geçinde seni nasıl olsa öldürecekler.”

İnce Memed, onun kulağına gene ağzını dayadı: “Biliyorum, öldürecekler.”

“Öyleyse söz mü?”

“Bilemem ki…”

Memed ayağa kalktı, gitti, öteki yana, ocağın karanlığına çöktü somurttu.

“Ne oldu Memed Çocuk, İnce Memede niye kızdın?”

Memed Çocuk, iyice küsmüştü, karşılık vermedi.

Ferhat Hoca, İnce Memed, öteki eşkıyalar onun üstüne düştüler, konuştular, şakalaştılar. Memed Çocuk bir daha ağzını açmadı, yürekten küsmüştü. Biraz sonra da uyudu, küçücük başı omuzuna düştü.

Kasımı nöbete koyup onlar da uyudular.

Memed Çocuk daha gün ışımadan uyandı, usullacık, ayaklarının ucuna basa basa dışarıya çıktı, parmağını dudaklarına götürerek, nöbetteki Kasıma, sus, işareti yaptı, kalenin burcu altındaki ormandan bir kucak kuru odunla döndü, kül bağlamış ocağın közlerini üfürerek tutuşturdu. Getirdiği odunların hepsini ateşin üstüne usturuplu, hepsi tutuşacak biçimde dizdi. Sonra gitti, daha kucak kucak odunlar taşıdı. Ateşi bir iyice harlattıktan sonra Güdüğü burnundan tutarak uyandırdı. Güdük Hacı korkuyla uyandı. Memed Çocuk dışarıya kaçtı, Güdük Hacının korkusuna kasıklarını tutarak, dizlerini döverek güldü. Kasım da, onun böyle neye güldüğünü bilmeden, onunla birlikte güldü.

Güdük aşağıdaki dereden isli çaydanlığını doldurdu geldi; Memed Çocuk ona daha gülüyordu. Kasım:

“Bu neye bu kadar gülüyor böyle Hacı?” diye sordu. “Neye gülecek it tohumu,” diye karşılık verdi Hacı, “benim uykudan korkuyla sıçrayıp uyanışıma gülüyor.” Güdük Hacı da güldü.

Memed Çocuk:

“Sus,” dedi, onun yanına gelerek, “öyle sesli gülme. Baksana fıkaralar serilmişler, ölü gibi uyuyorlar. Kim bilir, ne kadar yorgunlar, fıkaralar.”

590

Güdük sesini kesti. Memed gitti dün geceki köşesine büzüldü.

Çay kaynadı, fokurdadı, önce Ferhat Hoca kalktı, aşağıya, çaya indi, aptes aldı, abasını çıkardı yere serdi, üstünde namaza durdu. Onun arkasından öteki eşkıyalar birer ikişer uyanıp dışarıya çıktılar geldiler. Memed Çocuk köşesinde yüzünü iki eli arasına almış, derin düşüncelere dalmıştı. Hoca namazını bitirdi, sofra kurulmuş, yiyecekler ortaya çıkarılmıştı. Güdük Hacı kalaylı bir tasa çay doldurdu önce Ferhat Hocaya verdi. Hoca, tasa üç tane şeker atıp bir çöple karıştırdı. İçecekken tas elinde kalakaldı, “Amanın, konuğumuz,” dedi. “Gel konuğumuz. Kusura kalma, seni unuttuk. Vay akılsız başım vay! Buyur konuğumuz.” Memed Çocuk hiç durumunu bozmadı. Hoca ısrar etti, taşta ses var, Memed Çocukta ses yok. Onun ardından ince Memed, ötekiler de konuğu buyur ettiler, kimse kahvaltıya el sürmemiş, çay tası Hocanın elinde öyle tüterek duruyordu. Sonunda Memed gitti, Memed Çocuğu tuttu kaldırdı getirdi Ferhat Hocanın yanma oturttu. Bütün çabalamalarına karşın Memed Çocuk elini yiyeceklere sürmedi, Ferhat Hocanın uzattığı tası da almadı.

Hoca çok üzülmüştü, üzüntüsü sesinden belliydi: “Yahu sana ne yaptık Memed Çocuk, yavrum, bir kusur işledikse bağışla bizi.”

İnce Memed de:

“Bağışla kusurumuzu adaşım,” dedi, “sana karşı bilmeden bir kusur işledikse.”

Ötekilerde, “bağışla,” dediler.

Memed Çocuğun dudakları sündü, çakır ela gözleri puslandı, neredeyse ağlayacaktı:

“Ben,” dedi, “eşşeğin biriyim. Hem de eşşoğlu eşşek bir akılsızım.”

“Neden imiş o?”

“Neden olacak arkadaş, benim gibi bir çocuktan adam çıkmaz, anam derdi de inanmazdım.”

“Şimdi nasıl inandın, ne oldu ki?”

“Daha ne olacak, dün gece yiyeceğinizin hepsini yedim, siz de bir şey söylemediniz. Düşünmedim ki, ulan eşşek kafa, akıl-

591

sız adam, eşkıya adamların yiyeceklerinin hepsi camus gibi sü-mürülür mü? Çok da açtım, evde de hiç yiyecek yoktu, sizin yiyeceğiniz de o kadar tatlıydı ki dayanamadım. İşte şimdi de köpekler gibi pişman oldum. Ne vardı yani, o kadar yiyeceğin hepsini yemeye. Hiç düşünmedim ki, bir eşkıya adam bu dağlarda yiyeceği nereden bulur, vay, yazık!”

Gene dudaklarını sundurdu, kalktı gitti köşesine oturdu.

Bir yandan Ferhat Hoca, bir yandan Memed onu kandırmaya çalıştılar. İnce Memed yerinden kalktı, onun yanına oturdu, ağzını onun kulağına dayadı, fısır fısır bir şeyler konuştular, Memed Çocuk yerinden kalktı, geldi gene Ferhat Hocanın yanına oturdu. Ferhat Hocanın verdiği tası aldı, içti, sofraya uzandı, dün gecekinden de daha iştahla, her şeyi unutup, gene yiyeceklere yumuldu, çenesi değirmen gibi işlemeye başladı, eşkıyaların şaşkın bakışları altında, sofrayı sildi süpürdü. Çay tası elden ele dolaşıyor, ona sıra gelinceye kadar çok vakit geçiyor, Memed Çocuk da sabırsızlanıyordu. Ferhat Hoca, kendi eliyle tası çayla doldurdu, içine de beş şeker attı, karıştırdı, “Bu çayı yalnız sen içeceksin, içine çok şeker attım, bal gibi oldu.”

Memed Çocuk, gözleri kocaman açılarak, sıcak çaydan ağzı yanarak, tastaki çayı bir anda bitirdi.

“Bir çay daha?”

Memed Çocuk:

“Ziyade olsun,” dedi, “yeter. Ömrümde böyle güzel bir çayı hiç içmemiştim. Bu çay dedikleri de ne güzel kokarmış meğer. Kokusu daha karnımdan yukarıya vuruyor.”

Eşkıyalar, kahvaltılarını yapıp ayağa kalktılar. Memed Çocuk da kalktı:

“Ben artık gideyim,” dedi, “Mestan Ağayı çok merak ediyorum. O, bildiğiniz adamlara benzemez. Söz verip de gelmediğine göre, onu öldürdüler. Yoksa imkanı mı var? Vay, babayiğit Mestan Emmi vay.”

Ferhat Hoca onu bir köşeye çekti, eline para koymak istedi, Memed Çocuk, eli paraya değince ateşe dokunmuşçasına irkildi:

“Eşkıya adamın parası alınmaz. Bu dağlarda çok para gerek size. Zaten yiyeceğinizin hepsini de yedim bitirdim. Olamaz,” diye bağırdı.

592

Alırsındı, almazsındı, diye Ferhat Hocayla cebelleşmeye başladılar. Hoca parayı onun cebine zorla sokuyor, öteki çıkarıp kalenin penceresinin içine koyuyordu. İnce Memed baktı ki cebelleşme uzun sürecek, “Hocam, sen dur,” dedi. Hoca, elindeki parayı İnce Memede verip çekildi. İnce Memed, gene onun kulağına eğildi, fısırdaştılar, çocuk parayı aldı, cebine koydu, arkasından da karşı karşıya geçip gülüşmeye başladılar. Kasıklarını tuta tuta kendilerinden geçmiş gülüyorlardı. Gülmeleri ötekilere de geçti. Hep birden sevince boğularak güldüler. Gülmeleri bittikten sonra Memed Çocuk:

“Bana izin,” dedi. “Allah sizi kazadan beladan, kör kurşunlardan saklasın. Şimdi beni iyi dinleyin, ben gittikten hemen sonra siz buradan gidecek, yitiklere karışacaksınız, ama hemen. Burada durmayacaksınız.” “Neden imiş o?”

“Çünküleyim ki, Karafırtınanın candarmaları beni yakalayınca, tabanlarımı yarınca, yaraya da tuz basınca, ben de dayanamayınca, sizin yerinizi onlara söyleyince, onlar da gelince, sizi öldürünce… Onlar çok, siz azlıksınız. Bir de, fıkaralarım, siz yorgunluktan ölüyorsunuz. Siz de ölünce, ben de buna dayanamayınca…” Durdu, bekledi, koşarak geldi İnce Memedin elini tuttu, onun kulağına bir şeyler fısıldadı, ayrıldılar.

“Bu parayı vermeseniz iyi olurdu,” dedi, boynunu büktü. “Ayıp oldu. Yemeğinizin hepsini de yedim. Ne yapayım, yiyecekleriniz çok güzel, çayınız da bal gibiydi. Bu para… olmadı.” “Ayağına bir ayakkabı alırsın…”

“Ohhhoooo, sen ne diyorsun bre sakallı, ne ayakkabısı… Evde un yok, tuz yok, hemen götürüp anama vereceğim. Anam bir sevinecek, bir sevinecek… Bal bile, çay bile almayacağım. Sen ne ayakkabısından söz ediyorsun öyle, behey sakallı!”

“Güle güle Memed Çocuk, arkadaşımız,” dediler. “Senden ayrılmak ne zor arkadaş, ama eşkıyacılık bu, gözü kör olsun.” Onu derenin ucuna kadar uğurladılar. İnce Memedin boğazına bir yumruk geldi tıkadı.

“Haydi arkadaşlar toparlanın gidelim. Memed Çocuğa söz verdik.”

593

Toparlanıp, kaleden aşağı indiler, Kuru Çınar köyünün üst başında durdular. Sahan, bu köyü görünce, köyde tanıdıkları olduğunu söyledi. Köyden gürültüler, patırtılar geliyordu. Geceye kadar, geniş dallı bir çınarın altında, bir kayanın kuytusuna sığınarak beklediler. Çok üşüdüler. Karanlık kavuşunca, Sahanı aşağıya gönderdiler. Sahanın gitmesiyle dönmesi bir oldu: “Köy candarmayla ağzına kadar dolu,” dedi… Oradan yüz geri ettiler. Bu geceyi de kalede geçiremez miyiz?” diye sordu Temir.

İnce Memed, bu soruya karşılık bile vermedi. Sabaha karşı Mestanın köyüne vardılar. Köy sessizliğe gömülmüştü. Köyün dışındaki tek basma, bir büyük ağacın altındaki, sırtını kayalara dayamış bir damın el kadar penceresinden incecik bir ışık sızıyordu, o evin kapısını çaldılar. Kapıyı açan yaşlı bir kadındı, onları görünce çok sevindi:

“Hoş geldin İnce Memed, hoş geldin yavrum benim evime. Gelin, candarmalar dün sabah köyden gittiler. Ocağımızı söndürüp, evimizi başımıza yıktılar da gittiler. Mestanımızı da, o babayiğidimizi öldürdüler de gittiler. Siz hoş geldiniz, safalar getirdiniz, Mestanın cenazesine geldiniz herhalde.”

Ateşi ölçerdi, yere kilim, döşek serdi, buyur etti. Eşkıyalar ayakkabılarını çıkarmak istediler.

“Ne o, ne o!” dedi yaşlı kadın, “eşkıya adam hiç ayakkabılarını çıkarır mı, biz hiç mi eşkıya görmedik? Eşkıya adam hiç silahını elinden bırakır mı, belli olmaz ki, bir düşman şuradan

çıkıverir.”

Kadın ocağı ölçerdi, ocağa bir su koydu, elleri yanlarına düştü, oraya ocağın başına çömeldi kaldı, yüzü de kedere kesti. Kadının bu hali Memedin gözünden kaçmadı:

“Ne o ana?” dedi, “ne oldu sana böyle? Yüzün çok karardı.”

“Kurban olduğum oğlum, yiğidim, aslanım, koca İnce Memed, Hazreti Aliye eş, bin yılın bir başı evime gelmiş de,” sesi ağlamsıydı, ağıt yakar gibi konuşuyordu, “benim gözüm kör olsun da, önüme aksın da, beni kara topraklar alsın da, İnce Memed yiğidime, yoldaşlarına içirecek bir tutam kahvem, bir yudum çayım, yedirecek bir lokma ekmeğim de… Kurban ol-

594

duğum yavrum, benim yüzüm kararmasın da kimin yüzü kararsın.”

“Aldırma güzel anam,” diye onu teselli etti İnce Memed, “senin bu güler yüzün, tatlı dilin yeter bize.”

“Güler yüzüm, tatlı dilim batsın. Bir yılın bir başı İnce Memed evime gelsin de… Durun hele belki sizin karnınızı doyuracak… Bir horozum, kocaman… Tavuklar hep kırıldılar da, bir bu kaldı. O da sizin kısmetinizmiş. Hemen yakalar gelirim. Siz de kesersiniz, size bir yahni yaparım ki…”

Horoz aklına gelince kadının yüzü birden değişti, gözlerinin içi de güldü.

Horozu kesmesinin önüne geçmeye çok çalıştılar ya kadının vazgeçmeyeceğini de biliyorlardı. Kadının horozunu yememek, onu en büyük aşağılama olurdu. Çarnaçar razı oldular.

Horozu Güdük kesti:

“Ana sen otur konuklarınla konuş, ben horozu yolar, temizlerim,” dedi. “Sen de yahni yaparsın. Bende de çok soğan var. Ben bunların aşçıbaşısıyım.”

“Aşçıbaşıysan iyi.”

Güdük dışarı çıktı horozu temizlemeye başladı. Usuldan ortalık ağarıyor, Torosun karlı doruklarına kırmızı, mor, pembe ışıklar dökülüyordu.

Horozu temizleyip içeriye giren Güdük:

“Ana, sen bu horoza amma da iyi bakmışsın,” dedi. “Bir koyun kadar büyük. Yağlı da.”

Kadın sevindi:

“O benim biriciğimdi,” diye karşılık verdi. “Ben ona yemedim yedirdim, içmedim içirdim. Şu Allahm güzel işine bakın ki o da İnce Memedime nasip oldu. Anam beni Kadir gecesi doğurmuş ki Allah benim başıma, bu sabahın alacasında devlet kuşu kondurmuş ki, koca Allah böyle bir talihi kime nasip etmiş ki…”

“Sağ ol Ana, var ol.”

Kadın ocağa büyük bir tencere koydu, horozu içine attı. Gidiyor, geliyor, gülüyor, seviniyor, Allaha dualar ediyordu. Tepeden tırnağa sevinç olmuş çıkmış, bir genç kız gibi şakı-yordu.

595

I

“Sizi gördüm, Mestanın ölüsünü bile unuttum. O benim yeğenimdi. İnce Memedin yoluna bin tane Mestan kurban olsun.”

İnce Memed:

“Ana,” dedi, “senden bir dileğim var.”

“Söyle,” dedi kadın, “söyle kara gözlüm, anan sana da, dileğine de bu sabahın alacasında, dağların doruğuna gün vururken kurban olsun, söyle.”

“Ana, buralarda, bu yakınlarda hiçbir balcı var mı?”

“Var,” dedi kadın, “var benim şahinim. Bal mı istedi canın yiğit, insan yüreğine hayran olduğum. Koca Abdullah var.”

“Yakın mı?”

“İşte şuracıkta.”

“Ana sana para verelim de, bir hızman balı, şu bizim Sahanla al da gel.”

“Hemen gider de alır gelirim gülüm. Onda her zaman bal olur. Kimseye de bir zırnık koklatmaz. Kendi de bir parmak balı ağzına sürmez. Ben beni bildim bileli o bal sağar. Diyorlar ki, ömründe hiç bal tadı bilmez imiş. Fıkara, balçıklarını hep satar. Hep satar da tütüne verir.”

“Bir koca hızman.”

“Onda hızman da var kul olduğum.”

“Bir büyük, bir de küçük hızman olur mu?”

“Ne kadar balı varsa sana alırım da getiririm kara gözlüm.”

“Ne kadar varsa al da gel.”

Sahanla kadın bal almaya gittiler, Hoca aptes aldı, namaza durdu. Horoz ocakta fokurdayarak kaynıyordu.

Kadınla Sahanın dönmeleri uzun sürdü. Güdük ocaktaki horozu, soğan doğrayarak, bir güzelce yahni yaptı onlar gelinceye kadar.

Kadınla Sahan ellerinde bir büyük, bir de küçük hızmanla geriye döndüler. Kadın:

“Hem de petekli bal, apak her peteği, oğlum İnce Memed yesin de, güçlensin de düşmanlarına göt attırsın. Gözü kör olası Abdullah bir de para aldı, bir de para aldı bu Sahan çocuk-

596

tan, bir kucak. Gözü paraya doymuyor, o paraları yese içim yanmaz. Hep tütüne veriyor, dumanını da gece gündüz havaya savuruyor. Kendi de balçıklarından bir zırnık bile koklamıyor.” Sonra birden telaşlandı, “Siz yemek yiyeceksiniz. Bu güzel balçıkları da… Evde ekmek yok. Gideyim de komşudan ekmek alayım.”

Dışarıya koştu, birkaç dürüm ekmekle geriye döndü. Eski kilim sofrayı yere serdi, büyük bir bakır sahana yahniyi boşalttı, “Çok güzel yahni yapmışsınız,” dedi, tencereyi koklayarak, “mis gibi de kokuyor. Ah, bunun yanında bir de bulgur olaydı ki, yazık, benim hiç bulgurum yok ki…”

“Gerek yok bulgura,” dedi Ferhat Hoca. “Böyle de iyi.” Bir sahana da küçük hızmandan bal boşalttı, “bal da burcu burcu püren kokuyor, yeme de kokla, insanın bu güzel kokudan başı döner.

Sofranın başına oturdular. Kadın oturmuyor, ayakta dikilmiş duruyordu.

“Ana otur,” dedi İnce Memed.

Kadın orurmamakta direniyordu.

İnce Memed:

“Ana eğer, sen de bizimle oturup yemek yemezsen, biz de şu senin horozuna el sürmeyeceğiz.”

Çarnaçar kadın oturdu.

Bir tek kaşığı vardı kadının, kaşık elden ele geçiyordu. Kimisi de yufka ekmeği lokma ediyordu. Kadın yahniye elini sürmedi, sahandaki bala ekmeğini batarak, gözlerini kapatarak, kendisinden geçerek, ballı yufkayı ağzına atıyor, burun delikle ri açılarak, burun kanatları titreyerek, bu güzel kokuyu sindirı sindire yutuyordu.

Sahandaki bal bitince, kadın biraz daha bal koymak istedi İnce Memed bunun önüne geçti.

Kadın:

“Doğru ya,” diye içini çekti. “Bu soğukta bal size gerek ola cak.”

Karınlarını doyurup sofrayı kaldırdılar, köşeye koydulaı Tencerede, sahanda kemiklerden başka, horozdan zırnık bile kalmamıştı.

597

Kadın, yarın sabah artık gül horozumun bülbül sesini duyamayacağım, diye düşündü, arkasından da ekledi, böyle bir güllüce horoz İnce Memedime kurban olsun. Bir kümes horozum olaydı da, hepsi de böyle güllüce, onun hepsini de İnce Memedime kesseydim, sevinçten de şıkır şıkır göbek atardım. Şıkır da şıkır.

Kadının içindeki sevinç dışına vurmuş, yüzü bir sevinç çiçeği gibi açmıştı. Onun sevinci ötekilere de geçti.

“Ana, bu köyde bir Memed Çocuk var, hani çakır gözlü, kısacık boylu, saçları da kirpi oku gibi, dimdik duran.”

“Biliyorum onu,” dedi kadın, biraz düşündü. “Memed Çocuk, hani dün, eşkıyalar ona bir koca kucak para vermişler. Siz verdiniz değil mi, kim verecekti ya, ancak o kadar parayı gönlü gani İnce Memed verirdi bir çocuğa. Benim hiç çocuğum olmadı. Kocam, üç kardaşım savaşa gittiler de bir daha dönmediler. İşte ben de burada böyle tek başıma kaldım. Benim evime hiç kimse uğramaz ki, yıllardır ilk uğrayan konuk sizsiniz.” Ellerini havaya açtı. “Allah sizden razı olsun. Allah tuttuğunuzu altın etsin. Allah düşmanlarınızın gözünü kör, sizin kılıcınlzı keskin eylesin. Allah… Siz beni kıyamete kadar gönendirdiniz evime gelerek, siz beni kıyamete kadar gönendirdiniz… Allah…”

“Sağ ol, var ol Ana, o Memed Çocuğu bulabilir miyiz acaba şimdi?”

“Buluruz ya, evleri şu aşağıda derenin içinde, pınarın başında. Babası da hırsız. Dedesi de, onun dedesinin dedesi de hırsızdı. Bunlar yedi ceddir, hep hırsızlık yaparlar. Bunların soyundan da hırsızdan başka bir şey çıkmaz. Hiç ellerini ılıktan soğuğa sokmazlar, hep hırsızlar. Ben şimdi o çocuğu alayım geleyim mi, o çocuk sizin de paranızı çalmadı ya?” “Çalmadı.”

“O çocuk öyle bir çocuk ki gözden sürmeyi çeker, bir de bal sever fıkara. Geçen yıl bal yüzünden ölüyordu. Gitmiş de bu dinsiz imansız Abdullahın, sizden bir çanak bal için, vay, bir kucak para aldı ya, işte onun kovanlarını açmış. Arılar da onun yüzüne gözüne sıvanmışlar, bu çocuğu öyle sokmuşlar, öyle sokmuşlar ki çocuk şişmiş, davul gibi, iki üç misli olmuş. Şişmekten de gözleri kapanmış. Ağzı açılmamış. Ağzına

598

çorbayı kamış düdükle akıtmışlar. Karaçalı köyün Fatma Anası olmasa bu çocuk ölüyormuş. Ona ilaçlar içirmiş de ölümden kurtarmış. Behey hırsız oğlu hırsız, ölümden kurtuldun ya, dur yerinde, durmaz. Bir daha kovanları açmış. Arılar onu bir daha şişirmişler. Fatma Ana onu gene ilaçlamış. Memed gene durmamış. O gün bugündür Abdullahın arıları her aya bir, iki aya bir onu şişiriyor. Ne yapsın şişmeye alıştı fıkara. Şişmeyince yapamıyor. Bu çocuğu eğer arılar sokup da öldürmezse, bu dedesini de, dedesinin dedesini de aratmayacak.” Çabuk çabuk konuşuyordu. “Bulayım mı onu size? Paranızı çalmışsa gelmez.”

“Çalmadı, gelir.”

“Ben şimdi hemen dışarı çıkar, çağırırım onu. Bir de iyi çocuk ki, hiç kimseyi kırmaz. Benim bütün odunlarımı dağdan o getirir. Mantar zamanı bana dağdan mantar, kiraz, armut, nar, elma zamanı bana dağdan elma, nar toplar, çiçek zamanı bana mantıvar toplar. O, herkesin eli ayağıdır. Öyle bir çocuk bulunmaz.”

Dışarıya çıktı, yokuşun üstünden aşağıya:

“Memed, Memed,” diye bağırdı, “gel bize de sana ne vereceğim. Ne vereceğim.”

Daha o kapıdan girmeden, Memed Çocuk koşarak geldi, eşkıyaları görünce önce şaşırdı, sonra sevinç içinde kalarak güldü, utandı, çekingen bir hal aldı:

“Zöhre Ana beni bu sabahın köründe çağırınca, siz olduğunuz hemen yüreğime tıp etti. Eeeee, hoş gelip safalar getirmişsiniz.”

“Hoş bulduk,” dedi İnce Memed.

“Ben bildim,” diye üzüldü Çocuk. Kirpikleri ıslandı. “Mes-tan iyi bir adamdı. O, bize gelirken candarmalar onu sıkıştırmışlar. O da bizim yerimizi göstermemek için kaçmış, candarmalar da onu vurmuşlar. Allah rahmet eylesin iyi bir adamdı. Balcı Abdullahın elinden beni hep o kurtardı. Bana fiske de vurdurmadı. Yoksa, o balcı var ya, benim şiştiğime de bakmaz, derimi yüzerdi.”

Sonra, Memed, Ferhat Hocanın yanına usulca kaydı, onun elini tuttu:

599

“Ben senin kim olduğunu biliyorum,” dedi. “Seni kurnaz seni! Bir de hiç belli etmiyorsun. Zaten anlamalıydım senin kim olduğunu. Sakalına bakınca bilmeliydim. Böyle kocaman sakal kimde olur ki… Benimki de ahmak bir kafa işte, adam seninle konuşur da, arkadaş olur da senin kim olduğunu bilmez mi?”

“Ben kimim ki?”

“Ha, hah, bir de kimim, diye bana soruyor, seni kurnaz seni! Sen, ermişler ermişi Ferhat Hoca değil misin, sen, İnce Me-medi afsunlayıp kurşun geçirmez eden sen değil misin, İnce Memedin kurşuna dizilmiş yağız atını, bir kır küheylan olarak dirilten sen değil misin, Anacık Sultanı öldüren Yüzbaşı Faruk-lan, Kertiş Ali Onbaşının canını alaraktan, köprünün altında, onları Anacık Sultanın ölüsü yanına uzatan sen değil misin, İnce Memedi, peri kızlarını göndererek, Çiçekli Mahmut Ağanın zindanından, kalın zincirlerini koparttırıp kaçıran sen değil misin? Senin öyle çok, öyle çok marifetlerin var ki, saymakla bitmez.”

“Bütün bu saydıklarının hiçbirisini ben yapmadım. Bütün bunlar doğru değil.”

“Bir de sakalını kestirip, sonra da uzatan Ferhat Hoca sen değil misin?”

“Ben Ferhat Hocayım.”

“Öyleyse benim dediklerim de doğru. Sen bütün bunları benim külahıma anlat. Seni yalancı seniiiiii!”

“Bu senin dediğin gibi bir adama hiç yalancı denir mi?”

Memed Çocuk, onun elini bıraktı, gözlerinden bir korkunun gölgesi geçti, vardı kapının eşikliğinde kaçacakmış gibi durdu. Başını yere eğip bir süre düşündü. Gözlerini kaldırdı, yalvarırcasına Ferhat Hocaya baktı:

“Sana yalancı dedim diye Allah bana bir şey yapmaz değil mi, çont olmam değil mi, Allah beni öldürmez değil mi? Bir bok yedik, bir kusur işledik senin arkadaşlığına güvenerek, beni bağışlasan olmaz mı?”

“Seni bağışladım Memed Çocuk. Gel bakalım yanıma.”

Memed Çocuk, gözlerini onun yüzünden ayırmadan, korkarak, ayağı ayağına dolanarak gitti, onun karşısında durdu.

“Güdük, şu büyük hızmanı getir. Kaşığı da al gel.”

600

Güdük, bal hızmanıyla kaşığı getirdi Ferhat Hocaya verdi. Hoca bir dizini yere koydu, kaşığı hızmana daldırdı, kaşıkla birlikte apak bir bal peteği çıktı, Memed Çocuk gözlerine inanamadı. “Aç ağzını!” Çocuk gözlerini kapadı, ağzını ardına kadar açtı. Hoca, bal peteğini onun ağzına sokuşturdu. Memed, gözleri kapalı, kendinden geçmiş, ağzındaki bal peteğini, balını, dudaklarından akıtarak, diliyle yöreyi yalayarak uzun uzun çiğneyerek yedi. Gözlerini minnetle açarak, önce Ferhat Hocaya, sonra da teker teker ötekilere baktı.

“Bu hızmanm hepsi senin.”

“Benim mi?” inanmaz, inanmaz sordu. “Benim mi, benim mi?”

Hepsi senin.”

“Nereden buldunuz bu kadar balı?”

“Biz buluruz.”

Çocuk, gene eşkıyaların, yüzüne teker teker baktı:

“Hiçbirinizi bir tek arı bile sokmamış.”

“Bizi arı sokmaz,” dedi İnce Memed, “bizim hepimizi, arıya karşı Ferhat Hoca afsunladı.”

“Yalancılar,” dedi Memed Çocuk. “Siz beni kandırıyorsunuz. Ayıp değil mi, parmak kadar bir çocuk kandırılır mı, bir bal için.”

Gene gitti eşiğe, oraya oturup başını önüne eğdi somurttu. İkide birde de, kaşını kaldırıp, kimseye belli ermeden, özlemle bal hızmanma bakıyordu.

Ferhat Hoca, ona diller döküyor, o, duymuyor gibi yapıyordu. Yerinden kalktı, İnce Memedin yanma geldi, onu elinden tuttu, köşeye çekti, eğilmesini istedi, İnce Memed eğildi. Ağzını kulağına dayadı, fısır fısır konuştular. Ayağa fırladı, geldi bal hızmanını kucakladı, Zöhre Anaya acıyarak baktı:

“Bir sahan getir Zöhre Hatun,” dedi, cömertçe, “bu bal bana çok. Sana biraz bal vereyim.”

“Onun da balı var. İşte şu küçük hızman da onun.”

Bunu görünce Memed Çocuğu bir sevinç aldı, önce Ferhat Hocaya saldırdı. Bir elini alıp öpüyor bırakıyor, öteki elini alıyordu, sonra ötekilere saldırdı. En son da Zöhre Ananın elini öptü, ardından da balını kaptı, dışarıya fırladı. Boyu kadar hız-

601

manı zor götürüyordu. Dışardan, “Ana, Ana, Ana gel, yetiş,” diyen sesi bir süre ortalığı çınlattı.

Eşkıyalar, her birisi bir köşeye çekilerek uyumaya başladılar. Ferhat Hoca nöbetçi kaldı. Hiçbir şey bilmiyorum, diye düşünüyordu. Şu dünya üstüne, şu insanlar üstüne hiç kimse bir şey bilmiyor. Şu dünyaya insanlar, ahmak geliyor, kör gidiyorlar. Belki şu çocucak, İnce Memed… Onda bir şeyler olmasa, ona insanlar, boşu boşuna sarılırlar mıydı? Bu çocukta bir şeyler olmalı.

Öğleye doğru, uzaktan gelen ağıt sesleriyle uyandılar.

İnce Memed:

“Cenazeye gideceğiz, tıraş olalım, üstümüzü başımızı düzeltelim.”

Ocağa su koydu Zöhre Ana. Hamza usturasını belinden çıkardığı palaskasında kılavladı. Önce İnce Memedi dışarı çıkardı, bir taşın üstündeki karı süpürerek oraya oturttu, sakalını bol sabunla köpürttü, tıraş etti. Arkasından da ötekileri.

Zöhre Ana genç bir kız gibi utangaç, kırış kırış olmuş yüzü kızararak Memedin yanma geldi, “Yavru,” diye onun elinden tuttu, “yiğidim oğlum, şalvarın boydan boya yırtılmış, çıkar da dikeyim, cenazeye böyle gitmesen iyi olur, dost var, düşman var.”

Memed hemen şalvarını çıkardı Zöhre Anaya verdi, kendisi paçalı donuyla kaldı.

“Sağ ol Zöhre Hatun, ben de bunu senden isteyecektim ya

utanıyordum.”

“Aman sen de, şu İnce Memede bakındı hele, insan hiç

anasından utanır mı?”

Alışkın elleriyle iğneyi ipliğe geçirerek şalvarı dikmeye başladı. Ağıt sesleri gittikçe çoğalıyor, çığlıklar göğe çakıyordu.

Fişekliklerini, tüfeklerini, kırmızı postallarını sildiler, parlattılar dışarıya çıktılar. Dışarıya çıkar çıkmaz da Kör Süley-manla karşılaştılar. Kör Süleyman, semerli bir beygirin üstündeydi, yedeğinde de yüklü iki katır çekiyordu.

“Yahu sizi araya araya bir hal oldum. Aramadık yer bırakmadım. Yolda bir çocuğa rastlamasaydım, gene de bulamazdım. Çocuk beni görünce, sen kimi arıyorsun, diye bana sordu.

602

Ben de İnce Memedi, dedim. Aldı beni doğru buraya getirdi. Yolda da durmadan, önüme düşmüş, bağıra bağıra türkü söylüyor, başkaca hiçbir şey konuşmuyordu.”

“Saçları kirpi oku gibi, sarı bir çocuk mu?” “O,” dedi Kör Süleyman. “Buraya gelince de evi gösterdi, ardından da aldı yatırdı. Ben de biraz…”

“O bizim yeni arkadaşımız,” dedi İnce Memed. “Adı da Memed. Öyle sonradan değil, dedesinin de adı Hırsız Memed. Öldürseler, tabanlarını yarıp tuz bassalar da adını değiştirmez, bizi ele vermez.”

“Sağlam adam,” diye güldü Kör Süleyman, attan indi.

İnce Memed, Zöhre Anaya gitti:

“Zöhre Hatun,” dedi, “bize cephane geldi. Senin evde saklayabilir miyiz? Candarmalar da gitti. Belki bir daha bu köye gelmezler, gelseler de senin evi aramazlar.”

“İnce Memedime de bak,” dedi Zöhre Ana, “bre yavrum, yiğidim, İnce Memedim, candarmalar, isterlerse her gün, yıl on iki ay bu köyden çıkmasınlar, isterlerse de her gün on kez benim evimi arasınlar, öyle bir saklarım ki senin silahlarını, bu köyü, şu dağların altını üstüne getirseler de senin bir kurşununu bulamazlar.”

Kör Süleymana geldi:

“İndir yükünü şu kapıya,” diye buyurdu. “İndir de, hemen arkana bakmadan git.”

Kör Süleyman buyruğa uydu, yükleri indirdi, beygirine bindi, arkasına bakmadan köyü çıktı gitti.

“İyi yetişti Kör Süleyman. Hiç cephanemiz kalmamıştı. Tükenecek, diye ödüm kopuyordu. Cıngıllıoğlu yiğit adam, sağlam kaçakçı. Kıyamet kopsa da bizi cephanesiz bırakmayacak,” dedi Ferhat Hoca.

“Yiğit adama bu dünyada kıran girmedi,” dedi İnce Memed. “Bu dünya öküzün sırtında değil, böyle yiğit, sözünün eri adamların sırtında duruyor. Karafırtına yiğitse gelsin de Zöhre Hatunun elinden bir tek fişek alsın, isterse etlerini kerpetenle koparsın.”

“Alamaz,” dedi Ferhat Hoca.

603

Bütün dağlar, ovalar silme kar altındaydı. Bu uçsuz bucaksız aklığa göz kamaştıran bol bir ışık çökmüştü. Ayaklarını sürüyerek ölü evine geldiler. Uzun bir damın örtmesinin altına, ak bir çarşaf altındaki ölünün yöresine halkalanmış kadınlar onları görünce bir an ağıtlarını kestiler, hemencecik de, seslerini daha yükselterek, ağlayarak ağıtlarını sürdürdüler. Köyün delikanlıları, dalları geniş bir alanın üstüne yayılmış, yapraksız, çırılçıplak bir çınarın kalın gövdesinden başlayan taş ağılın üstüne sıralanmışlar, kederli gözleri, uzamış yüzleriyle ağıt söyleyen kadınları dinliyorlardı. Kadınlar, örtmenin altından taşmışlar, karların üstüne serdikleri keçelerin üstüne oturmuşlar, çınarın gövdesine kadar avluyu doldurmuşlardı. Delikanlılar, eşkıyaları görünce saygıyla yerlerinden kalktılar, ellerini göğüslerine götürüp selamladılar, onları oturdukları yere buyur ettiler, kendileri de bir kıyıya çekilip, elpençe divan orada durdular.

Yaşlıca iri bir kadın, önce gür sesiyle ağıdı söylüyor, sonra bütün kadınlar onun söylediğini, gene kadınla birlikte yineliyorlar, arkasından da ağlaşıyorlardı.

İri kadm İnce Memedi görünce şöyle bir dikeldi, sesine çeki düzen verdi, göğüsleri kabardı, sesi daha gürleşti:

Düldül dağı kavakları, Kızılgedik durakları, sana İnce Me-med demem, yıkmayınca konakları, diyordu. Ve bütün kadınlar tekrarlıyorlardı. Sesleri, bütün koyağı dolduruyor, ortalıkta çınlıyordu. Koçyiğitler, koçyiğitler, ağlasın selvi söğütler, öldürmüşler Mestanımı, kanını yalamış itler. Kadın başını kaldırdı, İnce Memedin gözlerini aradı buldu. Ben ağlarım yana yana, düşman da susamış kana, uyan Mestan oğlum uyan, İnce Me-med geldi sana. Kadın üç kere dizlerine vurdu. Bilmem demiş, bilmem demiş, ben haymlık bilmem demiş, İnce Memedin yerini, düşmanlara demem, demiş. Kadm, uzandı, çarşafın ucundan tuttu, ölünün yüzünü açtı. Hele yazdı, hele yazdı, kadir Mevlam böyle yazdı, İnce Memedi duyunca, sevincinden öle yazdı. Çarşafın kaldırdığı ucunu elinde tutuyor, gözlerini ölünün yüzüne dikmiş bakıyordu. Ölüyor yiğit ölüyor, dünyaya ışık salıyor, hele bakın Mestanıma, ölüsü bile gülüyor. Kadın, önündeki bohçadan Mestanm sırmalı abasını aldı, İnce Meme-

604

İ

de karşı salladı. Kurşun yemiş, uçmuş canın, kalbur gibi her bir yanın, İnce Memed derler buna, öcünü alacak senin. Önündeki bohçadan katlanmış, işlemeli bir ipek mendil aldı, kalktı, İnce Memede doğru gitti, mendili ona verdi, döndü. Kızılgediğin yolunu, koparma cennet gülünü, İnce Memedime verdim, senin kanlı mendilini. Kadm yerine oturdu, başörtüsünün ucuyla gözlerini sildi. Öteki kadınlar da öyle yaptılar. Kadm göğe doğru sağ kolunu salladı, görünmeyen düşmana meydan okudu. Kurban olayım diline, gelir salma salına, bin oğlum daha olsaydı, verirdim İncem yoluna. Mestanm açık kalmış yüzünü örttü. Kızılgediğin ortası, elimde de ağı tası, suçsuz yere can veren de, İnce Memedimin yoldaşı. Fırtına Karafırtına, kargışlar ederim sana, buna İnce Memed derler, bunu koyar mı yanına. Gökten yıldızlar düşüyor, yavrum toprakta üşüyor, uyan da gör Mestan oğlum, İnce Memed dövüşüyor.

İri kadm yoruldu, sözü onun yanındaki ak saçlı, ince yapılı kadm aldı. O da söyledi. Kadınlar ağladılar. İnce kadından sonra da genç bir gelin ağıda başladı. Sesi çok dokunaklıydı. Ayaktaki delikanlılar, eşkıyalar da ağladılar.

Sonra birden ağıt kirp, diye kesildi. Delikanlılar vardılar, Mestanın ölüsünü avludaki yontma, üstünde üzüm salkımları ve koç başı kabartması olan bir taşın üstüne yatırdılar. Köyün camisi, imamı yoktu, Ferhat Hoca yandaki pınardan aptes aldı. Ötekiler de aptes aldılar. Ferhat Hoca kollarını sıvadı, ölünün kanlı bedenini bir kalıp sabunla iyice yıkadı. Kurutup kefenlediler. Ölüyü bir salacaya koyup çırılçıplak bir yamaca götürüp çoktan kazılmış mezara, üstüne mersin dalları atarak gömdüler. Hoca, bir toprak mezarın üstüne, burada bütün mezarlar topraktı, oturdu, güzel sesiyle uzunca bir Kuran okudu. Cemaat önde, eşkıyalar arkada, köye geri geldiler. O gece, bütün evler ölü yemeği pişirmiştiler. Bütün köylüler ölü evinde bir araya gelerek yemek yediler.

Yatsı namazından sonra eşkıyalar Zöhre Hatunun evine geldiler. Ferhat Hoca namaz kıldı. İlk olarak Memed de ona katıldı.

Namazdan sonra Ferhat Hoca:

“Hayrola İnce Memed,” dedi, “ne var, namaz kıldın?”

605

“Kıldım Hocam, Allaha dua ettim. Şu Karafırtma mı ne ağının kökü, onu benim elime düşürsün, diye.”

“Nasıl düşürecek, diyorsun?”

“Çok düşündüm Hocam, Kanlıgedikte pusu kuracağız. Kaç gün olursa olsun bekleyeceğiz, o, atının üstünde, candar-masının önünde gediğe girince hep birden ateş edeceğiz. O, bugünlerde nasıl olsa bir gün Kanlıgedikten geçecek.”

“Geçecek, başka yolu yok.”

Kanlıgedik, dar, iki yanı çok yüksek, kayalık uçurum bir geçitti, bir at geçecek kadar ince yolun solundan da, çok derinlerde de, iri taşları dolanarak bir çay akıyordu.

“O zaman, biz uçurumun başına, kayaların ardına bir pusu kuracağız, hepimiz her yerden, Karafırtmayı kalbura çevireceğiz.”

“Ya candarmaları ne yapacağız, onlar bizim ardımızı kesmezler mi, bizi uçuruma hapseyleyip keklik gibi avlamazlar mı?”

“O, belli mi olur ki Hocam, ya akıl ederler, ya da etmezler. Biz, böylelikle İlyas Çavuşu da ölümden kurtarırız.”

Ferhat Hoca güldü:

“Sen de onun sözlerine kandın mı, o yerinden kalkamıyor, İnce Memed, yavrum.”

“Yanlışın var Hocam, biz Karafırtmayı birkaç gün içinde öldüremezsek, İlyas Çavuş onu öldürecek, sonra da kendisi ölecek.”

“Hiç sanmam. Orada pusu kurmak bizim için ölümdür.”

“Nasıl olsa yakında öleceğiz Hocam, her şey apaçık ortada, o, Arif Saim Bey bizi dağlarda bırakır mı sanıyorsun? O, bizim yüzümüzden Anacık Sultanı bile öldürdü. Bizi bırakır mı sanıyorsun? Ölümümüz çok yakın Hocam.”

“Biliyorum yakın oğlum Memedim, iki gözümün çiçeği. Ama bile bile ölüme gitmek, Allah indinde çok günahtır.”

Tartışma çok uzadı, Ferhat Hoca pusuya bir türlü razı olmuyordu. İnce Memed sonunda kestirdi attı:

“Kusuruma kalma Hocam, ellerinden öperim, ben Kanlıge-diğe, ne pahasına olursa olsun pusu kuracağım. Benimle gelen gelsin, gelmeyene Allah selamet versin.”

606

“Pekiyi, oğlum,” dedi Ferhat Hoca, “madem işi sen bu kadara vardırdın, ben seninle geliyorum. Gelmeyen var mı?”

Öteki eşkıyaların hepsi de:

“Geliyoruz,” dediler.

Tam bu sırada da önde Memed Çocuk, arkadan birkaç delikanlı içeriye girdiler.

“Candarmalar köye geliyorlar, çok kalabalıklar. Başlarında da Karafırtma.”

Hoca gülümseyerek Memede göz kırptı.

“Burada olmaz Hocam, Kanlıgedikte.”

Hoca:

“Ama orada kanlı gömlek kaç yiğide don olur,” dedi.

“Asıl burada olur,” dedi Memed.” Tam ortalık yerdeyiz. Kaçacak bir delik de yok.”

“Haydi kalkalım.” dedi Hoca, “şu yezid bu köye girmeden…”

Delikanlılar ellerinde onlara çıkın çıkın yiyecekler getirmişlerdi, çıkınları aldılar, yola çıkmaya hazırlandılar.

Zöhre Ana, İnce Memedi bir köşeye çekti, ona eski, savatlı bir gümüş yüzük uzattı, “Bu rahmetlinin yüzüğü,” dedi, “şehidin. Parmağına tak. Bu yüzüğü bana kim getirirse ona cephane veririm. İyi mukayyet ol ona. Bir yere düşüreyim, deme. Vuru-lursan da yoldaşlarına ver, yoksa cephaneniz orada çürür. Kellemi kesseler, bu yüzük gelmeyince kimse bu cephaneden bir fişek bile elimden alamaz. Yüzük eline oldu mu?”

Memed, parmağına taktığı yüzüğü ona gösterdi:

“Oldu.” Eğildi, onun elini öptü, o da Memedi yanaklarından. Ötekiler de Zöhre Anadan, helallaşıp ayrıldılar.

Memed Çocuk, onlarla köyün dışına kadar geldi, köyü çıkınca önlerinde durdu:

“Ben burada sizden ayrılıyorum,” dedi, ağladı ağlayacak bir sesle. “Allah yolunuzu açık, kurşunlarınızı keskin etsin.”

Ferhat Hocanın yanına vardı, “Al şunu,” dedi, “anam senin için pişirdi. Ben gördüm, sen horoz etini çok seviyorsun. Bak, Ferhat Hocam, vallahi de billahi de ben bu horozu hırsızlamadım. İki gözüm önüme aksın ki… Ben bilmez miyim senin gibi bir insanın haram yemeyeceğini? Ben senin gibi bir Allanın

607

ermişine hiç hırsızlık mal yedirir miyim? Bu kocaman, kar gibi ak horoz bizimdi. Bir de yağlıydı, ağzına layık. Kendi elimle kestim…” Boynunu büktü, “Eğer bana inanmıyorsan, horozu İnce Memede ver, o yesin. Ama sen yesen çok sevinirim. Neden ki dersen, sen horoz etini çok seviyor, gözlerini belerte belerte yiyorsun.”

“Senin horozunu hiç kimseye vermem Memed, hırsızlık olsa bile, senin gül hatırın için, gözlerimi belerte belerte yerim.”

“Yaşa,” dedi Memed Çocuk, İnce Memedin yanına gitti, biraz uzak bir yere çekilip bir taşın üstüne oturdular. Fısıltılarla konuştular, ardından da geceyi çınlatan kahkahalarla yürekten güldüler. Kucaklaştılar sonra da. Ferhat Hoca onu İnce Memedin kucağından aldı bağrına bastı, öptü, sonra teker teker helallaştılar.

Ayrılırlarken, Memed Çocuk:

“Ah, ulan ah,” dedi, “bu çocukluk da yerin dibine batsın. Yoksa ben sizden hiç ayrılır mıydım…”

Arkasını döndü koşarak köye girdi.

Bütün gece yürüdüler. Temir buralarını, taş, kaya, adım adım bildiği için onlara kılavuzluk ediyordu. Göbeklerine kadar gelen karda bile öyle çabuk yürüdüler ki daha tanyerleri ışımadan Telli Kavak köyünün üst başındaki ormana geldiler. En güvenilir yataklardan birisi olan Gök Hüseyin Onbaşı burada otururdu. Temir silahlarını çıkararak, bir çoban gibi, eline bir değnek alarak köye, Gök Hüseyin Onbaşının evine indi. Gök Hüseyin onu coşkuyla karşıladı:

“Ödüm koptu köye gelecek de, candarmanın tuzağına düşeceksiniz, diye. Biz candarmaların köye doğru geldiğini duyunca dağa, bizim yayla evlerine çekildik, köyü onlara bomboş bıraktık. Candarmalar da köye yerleşmişler, beklemişler, beklemişler, sizler köye gelmeyince, ne kadar yiyeceğimiz varsa yemişler, sonra da çekip gitmişler. Dün biz onların çekildiklerini haber alınca köye indik, her evi tamtakır bulduk. Köyde ne tavuk, ne koyun, ne keçi, evlerde ne yağ, ne bulgur, ne un bırakmışlar. İşte böyle. İnce Memed yukarda mı? Git de al getir onları. Sanırım buraya bir daha uğramazlar.”

Temir, koşarcasına gitti, arkadaşlarını aldı Gök Hüseyin Onbaşının evine getirdi. Ferhat Hoca, durumu öğrenince çok

608

üzüldü, kemerindeki altınları saydı, bir kısmını ayırdı. Gök Hüseyine, “Köylüyü alana çağır,” dedi. Gök Hüseyin bekçiyi, tellal çağırması için köyün içine gönderdi. Tellaldan sonra da, önde İnce Memed, arkada öteki eşkıyalar alana geldiler. Köylüler alanı doldurmuştu. Utangaç İnce Memed, başını kaldırıp da bir türlü kalabalığa bakamıyordu. Gök Hüseyin:

“Her evden bir kişi, şuraya çıksın, arka arkaya dizilsinler.” Kadın, erkek, genç kız, yaşlı çınarın altına bir sıra oldular. Memed, ilk baştakine sordu, “Sizin evde kaç baş insansınız?” Yaşlı kadın, “İki baş,” diye karşılık verdi. Memed, baştan sona sıradakilere kaç baş olduklarını sordu. Ardından da üç eve, beş eve birer altın dağıttı. Hocanın verdiği altınlar yetmedi. Kemerdeki öteki altınları da aldı.

Gök Hüseyinin evine dönerlerken Ferhat Hoca: “Hiç para kalmadı Memedim. Sen istemezsin ya, biz eli fermanlı, evi soyağaçlı birkaç Dulkadiroğlunu daha soymazsak olmayacak.” Memed:

“Olmayacak,” dedi.

“Candarma köylüleri nan ekmeğe muhtaç ediyor.” “Ediyor Hocam.”

“Şu Gündeşli ovası Beylerini soysak da Karafırtmanm pususuna öyle yatsak, ne dersin?”

“Olmaz Hocam. Karafırtınayı ortadan kaldırdıktan sonra, bu dağlarda, ovalarda ne kadar fermanlı Dulkadiroğlu varsa, hepsini soyarız, hem de kolaylıkla.”

Hoca sustu. Gök Hüseyinin evine geldiler. Gök Hüseyinin oğulları nereden bulmuşlarsa bulmuşlar, bir koç bulup kesmişler, ocağa doldurdukları közlerin üstünde pişiriyorlardı. Büyük, kilim yer sofrası ortaya serilmiş, ocaktaki közlerin ışığında kilimin binbir renkteki nakışları balkıyordu.

Yemekten sonra, Gök Hüseyinden her birisi için bir kepenek istediler. Az bir sürede köyden kepenekler toplanarak getirildi. Her kepeneğin göğüslerinde yalım gibi ışılayan bir çift turuncu güneşi vardı.

609

“Bunu iyi akıl ettin Hocam. Bu kepeneklerin içinde değil üç gün, on gün bile karın, fırtınanın arasında bekleriz de üşümeyiz. Çobanlar bunu iyi icat etmişler, kepeneklerin içi fırm gibi olur.”

“Fırın gibi olur,” dedi Hoca.

“Haklısın İnce Memed, bu adam bir zulüm kasırgası gibi geçiyor üstümüzden. Kudurmuş, Kanlıgedikte mi?”

“Kanlıgedikte,” diye karşılık verdi Memed.

“Çolak Eşkıya da Yüzbaşı Şükrüyü orada pusuya düşürmüş, öldürmüştü.”

İnce Memed, gördün mü, der gibisine Hocanın yüzüne

baktı.

Hoca, buna karşılık, “Allah yardımcımız olur inşallah,” dedi.

Hep bir ağızdan, “İnşallah,” dediler.

Bütün hazırlıklarını yaparak, bir akşamüstü Kanlıgediğe doğru yola düştüler. Kepeneklerini giyinip kayalıkların arasına yerleştiler. Öylesine yerleşmişlerdi ki, dışardan onları görmenin mümkünü yoktu. Onlar yerleşir yerleşmez kar yağmaya başlamış, kepenekleri kar altında kalmış, gözükmez olmuşlardı. Burada üç gün üç gece beklediler. Altlarındaki yoldan perperişan üç candarma bölüğü geçti. İsteselerdi bunların büyük bir çoğunluğunu, önlerinde atlara binili subaylarıyla birlikte öldürebilirlerdi. Eşkıyalığın geleneğinde çarpışma dışı pusu kurarak, ya da çarpışırken, çok zorda kalmadan candarmaya can alıcı kurşun sıkmak yoktu. Ferhat Hocaya kalsa Karafırtınayı bile pusuya düşürerek öldürmek istemiyordu. Ama, ne yazık ki Memede söz geçiremiyor Karafırtma Kanlıgediğe uğramasın, diye içinden dua etmekten başka bir şey gelmiyordu. Ve Memed, şahin gözleri uçurumun altındaki yolda, aşağıdaki düzlükte, karın üstünde belirecek kara lekeleri bekliyor, kafasında sarı güneş kıvılcımları, Zeki Nejadın göğsünde sallanan kırmızı şeritli altın İstiklal Madalyasının ışıltılarına karışarak savruluyor, o çelik ışıltısı gelip gözbebeklerine oturuyordu. Bir ancık bile gözlerini, belki kaçırırım, diye, yoldan ayırmıyor, yerinden de hiç kıpırdamıyordu. Eli de hep tetikteydi.

610

Beklediler, beklediler, sonunda Memed:

“Hocam,” dedi, “şu fakir fıkaranm da hiç mi talihi yokmuş. Zaten onların talihleri olsa bu halde kalırlar mıydı?”

Hoca içinden seviniyordu:

“Gidiyor muyuz Memed?”

“Ne yapalım, elimizden ne gelir. Bekledik, bekledik gelmedi. Kim bilir bu adam hangi cehennemin deliğine girdi?”

Uçurumdan yola indiler, iner inmez de bir bölük candar-mayla karşılaştılar. Başlarında Karafırtma vardı. Eşkıyaları görür görmez, o kadar çabuk atından yere atlayıp siper tuttu ki, Memed geç kaldı, attığı kurşun eyerin kaşını sıyırdı geçti gitti. Vakit öğleydi. Çarpışmaları karanlık kavuşuncaya kadar sürdü. O gece, cebri yürüyüşle eşkıyalar Telli Kavak köyünü tuttular. Burada barınamazlardı. Arkalarında Sarı Sultanoğlunun adamları, Ağaların, Beylerin dağlarda besledikleri, korudukları öteki çeteler, dur durak vermeden onları izliyorlar, köylüler de onları şaşırtıyorlardı ya, İnce Memed çetesi nerdeyse, onları ters yöne gönderiyorlardı ya… İnce Memed:

“Hocam,” dedi, “birkaç aydır, kaça, kovalaya biz bittik. Biz buradan doğru Düldül dağına, Sırapınar köyüne gidelim, kışı orada geçirelim. Sırapmarda olduğumuz kimsenin aklına da gelmez. Bizi orada bulsalar bile, arkamız Düldül dağı, dağa çekilir, canımızı kurtarırız. Bu kepenek işini de iyi akıl ettik. Sıra-pınarlılar da yiğit, sağlam adamlar, ser verirler de sır vermezler.”

Ferhat Hoca başta, öteki çeteler de bu düşünceye katıldılar. Gök Hüseyinin evinde birkaç gün kaldıktan sonra, ver elini Düldül dağı, dediler. Yolda üç tane kapı gibi fermanlı, soyağaçlı Dulkadiroğlu soydular, çok para aldılar, bu paralarla on beş köyün yoksulunu, babalan savaşta kalmışlarını donatabilirlerdi.

Sırapınar köyüne bir sigara içimlik yolları kalmıştı ki bir çobanın uyarmasına karşın, dibi çakıltaşlı kuru bir derenin içinde candarmalarla karşılaştılar. Çarpışma ıhırcık karanlıkta başladı ve öğleye kadar yoğun bir biçimde sürdü. Çarpışmada Sahan, Dursunun adamlarından birisi ve Temir vuruldu. Temirin vurulması Memedi de, Ferhat Hocayı da deliye çevirdi, artık at-

611

tıklarını düştürüyorlardı. Karanlık basarken candarma çemberini yararak Sırapmar köyüne geldiler. Yaralıları köylülere bırakarak, köyün çobanlarıyla dağa çekildiler. Köylüler yaralıları, daha onlar köyden ayrılmadan, yakınlarındaki Karagül köyünde oturan Cerrah Nesimiye götürdüler. Çobanlar diyorlardı ki bu Nesimi öyle bir cerrahtır ki, ölüyü diriltir. Kırkgöz Ocağından el almıştır. Bu Karagül köylüleri Karafırtına değil, onun şeytanı gelse, toptan ölmeden İnce Memedin adamlarını kimseye vermezler.

Candarmalar, ağa, bey çeteleri, adamları, Karafırtına Düldülün çakmaktaşından, boralı fırtınalı keskin kayalıklarında bile onların arkalarını bırakmadılar. Topal Aliyle Yel Veli iz sürdü. Candarmalar, onların gölgelerini bile göremediler. Yorgun, bitkin Düldül dağının yamaçlarından indiklerinde bir kısmının elleri, ayakları donmuştu. Bunun üstüne İnce Memed çetesi soluğu Konur dağda aldı. Bunu duyan Karafırtına deliye döndü. Bu ne çabukluktu. Birkaç günde, bu boranda fırtınada insan kuş olsa da Düldülden Konur dağına varamazdı. Karafırtına ilk kez şaşırdı ve İnce Memed çetesine hayranlık duydu. Bundan sonra da dehşet bir kovalamaca başladı. İnce Memed çetesi bugün Berit dağmdaysa, birkaç gün sonra Ahır dağlarından sesi geliyordu.

Sonunda Hoca da, Dursun da, ötekiler de yorulmuşlar, kıpırdayacak halleri kalmamıştı. Cerrah Nesiminin iyileştirdiği eşkıyalar da gelmişler çeteye katılmışlar, onlar da yorulmuşlardı. Bitkindiler. Memed de yorgundu ya, o durmak bilmiyordu. Karafırtınayla karşılaşmak için en küçük bir fırsatı kaçırmıyor, karşılaştıklarında da candarma duvarını aşıp ona ulaşamıyordu.

Sonra bir gün bir haberle dağlar dalgalandı, Karafırtına Miralay Azmi Bey Kanlıgedikte, candarmaların önünde atının üstünde giderken pusuya düşürülerek bir kurşunda öldürülmüştü. Köylüler, onu kimin öldürdüğünü görmüşler, biliyorlardı ya, bunu kendi kendilerine bile söylemiyorlardı.

İnce Memed çetesi köyünden gittikten sonra İlyas Çavuş, işin ardını bırakmamış, Kanlıgediğe giden yollara gözcü dikmiş, oralarda uçan kuşların bile haberini almıştı. Her şeyi ha-

612

zırdı. Tüfeğini yağlamış, heybeler dolusu kurşunu yanına almış, atını eyerlemiş, ormana gitmiş, birkaç gün sabahtan akşamlara kadar ateş ederek elini alıştırmış, düşmanını, insanlığını elinden alanı beklemeye başlamıştı.

Bir gün sabah erkenden gözcü Veysel doludizgin gelerek, İlyas Çavuşun avlusunda atından atladı. Veysel, İlyas Çavuşun savaştan dönmeyen kardeşlerinden birisinin oğluydu, üzüntülü bir sesle, Karafırtınanın Kanlıgedik yolunda olduğunu söyledi. İlyas Çavuş, en güzel giyitlerini, şal kuşağını, sırmalı mintanını, çizmelerini sandıktan çıkardı, giyindi kuşandı, saatini yeleğinin cebine koydu, kösteğini göbeğinin üstüne sarkıttı, bıyıklarını özenerek burdu, atına bindi, önce hane halkıyla helal-laştı, sonra onun nereye gittiğini bilerek, onu uğurlamaya gelen köylülerle… Mavzerini omuzuna taktı, köyün içinden doludizgin çıktı. Kanlıgediğin arkasındaki dağa geldi, atını bir çalıya bağlayıp uçuruma indi, bir kayanın arkasına pusuya yattı, çok geçmeden Miralay Azmi Bey, al, soylu atının üstünde, candarmaların önünde gözüktü. Çok zayıf, kır bıyıklı, avurdu avurduna geçmiş, yüz çizgileri keskin, atının üstünde durmadan kıpırdayan bir kişiydi. İlyas Çavuş, onu görünce yüreğine bir acı düştü, acı yüreğine çöreklendi. Savaştaki Miralayı da tıpkı buna benziyordu. Mavi gözleri dupduruydu. Belki bunun da gözleri mavi, dupdurudur. Azmi Beyi yakından görmüştü ya, o karmaşıklıkta gözlerine bakamamıştı. Neredeyse tüfeğin namlusunu indirecek, salt savaştaki albayının anısına Karafırtınayı öldürmekten vazgeçecekti. Bunun önüne geçmek için, “O insanlığımı elimden aldı,” diye çabuk çabuk birkaç kez konuştu. Daha da öfkelenmek, kendine gelmek için, “O, insanların insanlığını elinden alıyor, elinden alıyor,” diye söylendi. Bu sırada da Azmi Bey, tam önüne gelmişti. Gez, göz, arpacık, İlyas Çavuşun tetiğe basan eli hiç titremedi ve Karafırtına Azmi Bey atından aşağıya sıyrıldı, boylu boyunca, ağzı yukarı yolun kayalıklarının üstüne serildi.

İlyas Çavuş, soğukkanlı, hiçbir şey olmamış gibi tüfeğini omuzuna aldı, uçurumu çıkmaya başladı. Arkasından ateş eden candarmalar onu sırtından vurdular. Kurşunu yiyen Çavuş kayanın üstüne kapaklandı kalktı, üç kere kapaklandı kalk-

613

ti. Üstüne kum gibi kurşun yağıyordu, uçurumu çıktı, kayalık yamacı indi, atına zorla bindi, yelesine sarıldı. At onu doludizgin aldı köye getirdi, evinin kapısında durdu, İlyas Çavuş gözlerini açtı, oraya toplanmış kalabalığa şaşırarak baktı, atın başını çevirdi, altındaki kır at kana bulanmıştı, yönünü mor, karlı dağlara döndürdü, doludizgin sürdü, kalabalık onu apak yamaçlarda kara, küçük bir leke kalıncaya kadar izledi.

Bundan sonra İlyas Çavuştan hiçbir haber alınmadı. Atının da, kendinin de, o kadar aranmalarına karşın, ne ölüleri, ne de dirileri bulundu.

614

24.

Ilık yeller esti. Güneş düzlükleri, dağları, koyakları doldurdu. Bütün yaratıklar uyandılar yuvalarından dışarıya çıktılar, tembel, uyuşuk, mest ılık güneşin altına serildiler. Çiğdem çiçekleri sapsarı tomurcuklarının ucuyla toprağı yardı. Birkaç sabah sonra da açılarak, toprağın yüzüne yayıldılar. Çalı diplerinde ince yeşil sapları üstünde boyunları bükülmüş mor menekşeler gözüktü. Kokuları, inceden inceye koyaklarda esti. Sümbüller kayalıkları yardılar, mavi bir bulut gibi ortalığa çöktüler. Yabangülleri açtı. Derken çimenlerle birlikte öteki çiçekler, bitkiler de bir göz açıp kapayıncaya kadar topraktan fışkırdı. Güneş ilk olaraktan doğuyorcasına, ıslak, terü taze dağların doruğunda açıldı. Binbir koku güneyden, kuzeyden, doğudan, batıdan geldi. Büyük, yaldızlı kelebekler, kırmızı, yeşil benekli, saydam kanatlı arılar, karıncalar, kurtlar, tilkiler, ayılar, böcekler, sansarlar, kirpiler sarhoş oldular kokulardan, yollara bellere saldırdılar. Kanallar, şahinler, öteki yırtıcı kuşlar, güvercinler, sarıasmalar, ibibikler, üveyikler yalpalayarak, çığlık çığlığa gökyüzünde kayarak, süzülerek, takla atarak, kendilerinden geçerek dolaştılar. Toprak, doğurganlığının en cömert günlerini gerinerek, mestolarak yaşıyordu. Bir sabah Hürü Anaya, İnce Memedin atının Alidağında olduğu haberini verdiler. Hürü Ana, yel yepelek oraya koştu. Atı, Alidağının yamacında çakmaktaşından, pul pul mor ışıltılı keskin bir kayanın doruğunda gördü. Dağ, dibinden doruğuna kadar, renk renk çiçeğe durmuş, Dikenlidüzü de ağzına kadar çiçekle dolmuştu. Tanyeri-

615

nin incecik, kokularla yüklü yeli esiyor, otları, çiçekleri dalgalandırıyor, dağlar, ovalar, koyaklar kokudan nennileniyordu. Hürü Ana, usul usul ayaklarının ucuna basarak, ata gözükme-meye çalışarak kayalığa tırmanmaya başladı. Kayalık, at pul pul mor ipiltiler içinde kalmıştı. Ana, yüreği çarparak atın yanına kadar çıktı, daha ata dokunmadan, ona dokunmaya korkuyordu, usul usul, sesini yumuşatarak, atı okşarcasına konuşmaya başladı. “Güzelim, yiğidim, tavşan sekişlim, elma gözlüm, kız perçemlim, sırma yelelim, yağız atım, senin gelişin iyi bir şeylere alamet. İnce Memedimden, Ali suretlimden, Genç Osman yüreklimden haber mi getirdin, söyle bana, Hürü Anacık kurban olsun sana. Altı ay oldu da ondan ya iyi, ya da kötü bir haber alamadım. Candarmalar dağ gibi geçti üstümüzden. Kırdılar, kırfacan eylediler bizi, büktüler belimizi, kestiler dilimizi, başımıza yıktılar evimizi, kırdılar kolumuzu. İnce Memedim, o, Karafırhnanın hakkından geldi de, biz de tatlı canımızı kurtardık. Kurtarmaz olaydık, İnce Memedimizden olduk. Altı ay oldu, onun dirisinden de ölüsünden de bir haberimiz olmadı. Hürü Ana kurban olsun senin sürmeli gözlerine, Hürü Ana hayran olsun senin sırma yelelerine, bir deri bir kemik, kurşuna dizilen sen değil misin, ölüyken, köprünün alt başında, sana doğru gelen Kırkları dirilip silkinerek, bir kır küheylan olaraktan, şaha kalkarak karşılayan sen değil misin, onları karşıladıktan sonra bir alaca bulut gibi göğe ağarak, kasabaların üstünde dönerek kişneyerek zalimleri uykusundan uyandıran sen değil misin, sonra da varıp Köroğlunun Kıratının, Mu-hammedin binip de Allahımızı görmeye gittiği kız suratlı Bu-rağının, çatal kılıçlı Hazreti Alinin Düldülünün, Genç Osma-nın kelle koltuğunda üstünden inmeyerek dövüştüğü Arabı-nın yılkısına karışan sen değil misin? Biliyorum hayırlı bir haber getirdin bana, tatlı canım kurban olsun yağız at sana. İnce Memedimden bana bir haber mi vereceksin? O Aladağ-da, kocaman bir ocağın başında şimdi oturuyor mu diyeceksin? Yaz bahar ayları gelince, çayır çimen topraktan yükselince, o, akça bulut gelip Kırkgöz Ocağının üstünde durunca, İnce Memedin de esen yeller ile burcu burcu kokarak, buralara, Hürüce Anasına geleceğini mi söyleyeceksin? Haydi, sürmeli

616

gözlüm, sırma saçlım, ceren sekişlim, ondan iyi bir haber ver bana, bu kara canım kurban olsun sana.”

Yerinden doğruldu, elini yavaş yavaş, dizlerinin üstünde yükselerek atın boynuna doğru götürdü, bir parmak ötede durdu, bir türlü elini atın boynuna dokunduramıyor, ona dokunur dokunmaz, gene uçup gideceğini sanıyordu. Sesini daha da yumuşattı, yüreğindeki bütün sevgisini sesine yükledi, bir süre daha konuştu. Artık böyle bir sesle, böyle bir konuşmaya dağ dayanmazdı, parmağını usulca götürdü atın boynuna sürdü. Bir tansık gerçekleşti, at yerinden kıpırdamadı.

Dizlerinin üstünden ayağa dikildi, avucunun içiyle atın bütün boynunu okşayarak yukarıya, atın kulaklarına kadar çıktı. At, öyle durmuş hoşarlanarak, güzel gözleriyle ona, sevgi dolu bakarak bekliyor, kaçmıyordu. Ama gene de Hürü Ana, onun hemen şu anda elinin altından kayacağını sanıyor, ödü kopu-yordu. Hürü Ananın korkusu, eli atın alnına gelinceye kadar sürdü. Alnını uzun uzun okşadı, at olduğu yerde, biraz da güler gibi, tanıdık, dost öyle duruyordu. Bir ara arka bacaklarını gerdi, meretini çıkardı, uzun uzun işedikten sonra birkaç kere karnına vurdu. Hürü Ananın korkusu iyice geçti, atı buradan çekerek nasıl indireceğini düşündü, yelesini tuttu, sağa döndü baktı, sola döndü baktı, onu çekerek aşağıya indirmenin bir mümkününün olmadığını anladı. Ata binerek, birlikte aşağı atlamayı düşündü. Bu bir adımlık yerde, bu çıplak ata nasıl binebilirdi ki… En sonunda, “Güzel at,” diye buyurdu, “mademki, sen bana İnce Memedimden iyi bir haber getirdin, onun Ala-dağda olduğunu söyledin, belki de Binboğada, dedin, öyleyse in de beni aşağıda, bu kayalığın dibinde bekle.” Atın sağrısına bir tokat attı, “Haydi.” At süzüldü, aşağıya indi, iner inmez de başını çevirdi, keskin kayalığın doruğuna baktı, olduğu yerde de durdu kaldı. Hürü Ana çabucak aşağıya indi, atın yanma vardı, onu yelesinden tutup çekti, at arkasından uysal uysal geliyordu. Atı aldı getirdi, tek ineğini koyduğu küçük ahıra çekti, boynuna bir kıl örme ip geçirdi, yemliğe bağladı, tabana kuru otlar serpti, yemliğe saman doldurdu, at samanı yemedi. Yemezdi ya, bu at İnce Memedin atıydı, hem de kurşuna dizildikten sonra bir küheylan olaraktan dirilmiş göğe ağmıştı. Buna

617

arpa gerekti, hem de taşsız, gıllıgışsız saf arpa… Bir telis çuval alarak dükkancı Darendeliye gitti, “Şunu arpayla doldur Da-rendeli,” dedi, “evde çok değerli bir konuğum var.”

“Kim o?” diye sordu Darendeli.

“İnce Memedimin atı.”

“Gözün aydın,” diye onu kutladı Darendeli. Çuvalı arpayla doldurdu. “Ana, bu arpayı da deftere yazıyorum.”

“Yaz,” dedi Hürü Ana, oradan geçen bir delikanlıyı çağırdı, arpa çuvalını sırtına verdi, “Bunu bizim eve götür, ahır damının kapısının önüne koy,” diye buyurdu, kendi de etekleri zil çalarak köyün içine daldı, önüne gelen kapıyı açtı, yağız atın macerasını olduğu gibi ev ev dolaşarak anlattı, daha o eve dönmeden damının önü köylüyle doldu.

Hürü Ana, eve gelir gelmez, ahıra koştu, atı ipinden tutarak dışarıya çıkardı:

“Tanıdınız mı?” diye sevinç içinde şakıdı. “İşte bu da İnce Memedimin yağızı. İnce Memedden haber getirdi. O, Aladağ-lardaymış. Kışı orada geçirmiş. Yakında da buralara inecekmiş. Bana bu yağız at bunu böylece söyledi. Kendisi de gitmiş kırk atlara karışmış, Köroğlunun, Zaloğlunun, Genç Osmanın, Alinin, çift boynuzlu İskenderin atlarına yoldaş olmuş. Korkmayın İnce Memedim sağ selametmiş. Ferhat Hoca da iyiymiş. At bana dedi ki, bundan böyle köylülerin başına o kadar kötü zulümler gelmeyecekmiş.”

İnce Memedin atının gelerek Alidağınm kayalıklarında üç gün üç gece beklemesi, bunu da duyan Hürü Ana ona gidince, bu yabanıl atın hemen teslim olması… Bunda bir hayır, bunda bir iş vardı. Köylüler, bütün acılarım, yaralarını, bütün zulümleri unutup sevinç içinde kaldılar. Bahar, birdenbire bütün hışmıyla patladı. Tomurcuklar, birdenbire açtı. Dağlar birdenbire çiçeklendi, köpürdü. Koyaklar, düzlükler, birdenbire çiçeklendi, köpürdü. Akarsular, pınarlar birdenbire çiçeklendi, köpürdü. Kokuyla yüklenmiş yeller, yıldızlar, gece, tanyerleri birdenbire çiçeklenip köpürdüler. Ve dağların başı ağardı, pul pul kıvılcımlandı, savruldu, ışıklar köpürdü. Ve Çukurovada toprak da deniz gibi köpürür ve Toroslarda ışık da deniz gibi köpürür.

618

Baharla birlikte Arif Saim Bey de yanında genç, yetenekli Binbaşı Nafiz Beyle kasabaya geldi. Nafiz Bey Arif Saim Beyin isteği üzerine büyük yetkilerle mücehhez kılınmıştı. Buyruğunda da istediğinden de çok candarma vardı. Kasabalılar Arif Saim Beyi Adana tren istasyonunda alayı vala ile karşıladılar. Dokuz otomobillik bir konvoyla, şimdiye kadar görülmedik bir törenle kasabaya girdiler. Binbaşı Nafiz Beyin oldum olası Arif Saim Beye, bu kahramana saygısı vardı, bu töreni görünce de büsbütün arttı. İsmet Paşa, Fevzi Paşa bile böylesine hiçbir yerde, hiçbir zaman karşılanmamıştı. Hele, Binbaşı o kürsüye çıkıp paralanarak, sorul sorul kanlar akıtarak nutuk atan öğretmene bayıldı. Eğer böyle dirayetli, her sözünde insanın yüreğini heyecandan ağzında hoplatarak, insanı cuşu huruşa getiren, ağzından söz yerine, yırtıcı kurtlar gibi kanlar saçan bir kişi Ankara, İstanbulda olsaydı, bir kerecik de kürsüye çıkmak fırsatını bulsaydı derhal milletvekili yapılır, Büyük Millet Meclisinin kürsüsünden inmeyerek, vatansever kıvılcımlı sözleriyle yürekleri bir volkana çevirir, bizi Avrupanm hizasına kadar götürecek altın çağı açardı. O, kürsüden iner inmez, Binbaşı Nafiz koşarak gitti, ona sarıldı, öğretmeni birkaç kez, yürekten kutlayarak öptü. Onun bu vatanperverane hareketi Ağaları, Beyleri candan sevindirdi. Binbaşının hele duruşu, hele duruşu… Sarışın, görkemli bir kurda benziyor, parlak çizmeleri üstünde yaylanıyordu. Böyle çelik yay gibi yaylanan bir Binbaşıyı daha görmemişlerdi. Ve Binbaşı Nafiz gelmeden çok önce onun bir destan yaratacak kadar ünlü kahramanlıkları kasabanın afakini sarmış, yürekleri fethetmişti. Evet, o yaşlı Miralayın yapamadığını bu yapacak, bu nankör, bu hain, kendilerini düşmanın pençesinden kurtaranlara başkaldıran köylülere, Allahın izni, Peygamberin şefaatiyle kan kusturacaktı.

Taşkın Halil Beyin evindeki görkemli şölen sofrası, İsken-derundan getirtilmiş Fransız şarapları, Skoç viskileri, Rus vot-kalarıyla onları elpençe divan bekliyordu. Onlar şölene oturdular. Bir yandan da candarma, bitmeden tükenmeden çekilip geliyor, yeni Yüzbaşıyla, yeni Kaymakam onları kasabanın altındaki kumluk alana yerleştiriyorlardı. Bütün kasaba halkı, ellerinde çiçeklerle candarmaları karşılamaktan geri durmuyorlar-

619

di. Candarmalarm ilden çıktığını duyan köylüler de ellerinde çiçeklerle, onlara öyle buyrulmuştu, candarmaları alkışlayarak karşılıyorlar, getirdikleri çiçekleri onların ayaklarının dibine, tozlu yollara serpiyorlardı.

Arif Saim Bey, biraz kafayı çekip yorgunluğu geçtikten sonra, ağzı kulaklarında:

“Bu sefer suyu gözünden, yani kaynağından keseceğim. Bu, suyu kökünden kesme işinde muhterem Binbaşım da benimle mutabık kaldılar.”

“Estağfurullah, ne demek efendim, emredersiniz. Siz bizim büyüğümüzsünüz. Siz emredersiniz, biz tatbik ederiz.”

“Teşekkür ederim.”

“Köylüler, bu suyu kesme işini çok iyi bilirler. Hususiyetle Toros dağlarının köylüleri. Toros dağlarının çaylarında, derelerinde, göleklerinde, pınarlarında çok alabalık olur. Hem de kırmızı benekli… Bu kadar lezzetli alabalık dünyanın hiçbir yerinde bulunamaz. Bu alabalıkları yakalamak dünyanın en zor işidir. Ağla, oltayla, tuzakla falan yakalanmazlar. Ancak, elini köklerin altına, kovuklara sokarak yakalayabilirsin. O da çok kaygan olan balığı çoğu kez elinden kaçırırsın. O zaman bizim kurnaz köylüler ne yaparlar, suyu gözden keserek yolunu değiştirirler. Sular çekilir, baliklar çakıltaşlarınm üstlerinde ya da küçük birikintilerde kalırlar. Köylüler de bu sular çekilmiş çakılların üstünde hoplayan balıkları toplarlar. Efendim, şimdi anlaşıldı mı, biz yarından tezi yok, alabalık harekatına başlayacağız. Yani, bütün Toros köylerini, aşağıya, Çukurovaya indireceğiz. İnce Memed yakalanıncaya kadar da onlara çıkış müsaadesi vermeyeceğiz. Dağlarda yapayalnız, suyu kesilmiş, yani köylülerin yardımlarından mahrum kalan İnce Memed de, alabalık gibi, muhterem Binbaşım tarafından çakıltaşlarınm üstünden kuyruğundan tutularak alınıverecek.”

Arif Saim Bey sözünü bitirir bitirmez, dehşet bir alkış koptu. Yaşa, dediler. Bravo, böyle bir akıl ne Napolyonda, ne İskenderül Zülkarneynde, ne de Atillada, ne de Cengiz Handa var, dediler. Ve Arif Saim Beyin koltukları kabardı, bu büyük, sonunda askeri okullarda ders olarak okutulacak, tarihe geçecek buluşundan kıvanç duyarak kadehini oradakilerin onuruna kaldırdı.

620

Ve gece yarısına kadar içen Arif Saim Bey, erken uyanacağı için yatak odasına çekildi, başını yastığa koyar koymaz da uyudu. Onu uyandırdıklarında daha gün doğmamıştı. Giyindi kuşandı, tıraş oldu, altın gözlüklerini taktı, saatinin altın kösteğini yelek ceplerinden göbeğinin üstüne sarkıttı, altın saplı bastonunu eline aldı, kasabanın alanına dimdik dikildi. Candarmalar, rap rap, rap rap, önünden geçtiler. Karayağızdılar, çelikleşmiş-tiler, gözleri yırtıcı kuş gözleri gibi ileriye bakıyordu. Göğüsleri tunçsiperdi. Her birisi, Toros köylüsüne saldırır saldırmaz, derakap parçalayacak bir kaplana benziyordu. Ve de alabalık hareketi böylece başladı.

Bir iki gün içinde ilk dağ köylerine ulaşan candarmalar süngü takıp, köylere hücum ettiler, daha köylülere, nedir, ne oluyor, demeye vakit bırakmadan, onları yayan yapıldak, yatakları sırtlarında Çukurova yoluna düşürdüler, candarmalarm korumasında, uzun ağıtlar, ilenmeler, çığlıklar, iniltiler gökleri tutarak düze indirildiler. Dağlara çıkan yollar tutulmuş, can-darmanm haberi olmadan ne yukardan bir tek kişi aşağıya inebiliyor, ne de bir tek kişi aşağıdan yukarıya çıkabiliyordu.

Kimi köylerde candarmalar, hiç beklemedikleri direnmelerle karşılaşıyorlar, direnmeden dolayı çılgına dönen Nafiz Bey, o köyü yakıp yıkıyor, yerle bir ediyordu. Kimi köyler de, candar-manm zulmünden korkarak, candarma daha köylerine ulaşmadan öteberilerini, yiyeceklerini alarak Çukurovanm yolunu tutuyorlardı. Yollarda, böyle kendiliklerinden yollara düşmüş köylülerle karşılaşınca Nafiz Bey kıvançlanıyor, böylesi köylüleri ödüllendireceğini söyleyerek adlarını alıyordu. İnce Memed yakalanır yakalanmaz, dağlara ilk salmıverecek kişiler bunlardı. Kimi köyler de köylerini boşaltıp kuş uçmaz, kervan geçmez ormanların kuytuluklarına sığmıyordu. Köylüler, bu Çukurovaya indirilerek, oraya hapsedilme işinde büyük deneylerden geçmişlerdi. Kozanoğlu başkaldırmasının ardından da böyle olmuş, yüz binlerce kişi, dağ ve yayla insanı Çukurova bataklıklarının arasına, sıtmanın, sıcağın, öteki salgın hastalıkların kucağına atılmış, bunların yarıdan çoğu ilk aylarda ölmüşler, geriye kalanların bir bölüğü de maldan mal, paradan para, kızdan kız rüşvet vererek canlarını dağlara atarak yaşam-

621

larmı, ilerici, öfkeli bir Vali dağlardaki damlarını başlarına yı-kıncaya, köylerini böyle, bugünkü gibi, candarma korumasında Çukurovaya indirinceye kadar sürdürmüşlerdi, sıcaktan, sıtmadan gene kırılmış, gene maldan mal… Sıtmanın, öteki salgın hastalıkların, bu amansız iskanların ağıtları, türküleri daha belleklerdeydi ve kış gecelerinde ocak başlarında, yaz aylarında pınar yörelerinde söyleniyor, Kozanoğlunu yenen Derviş Paşaya, o ilerici, dağlara düşman Valiye lanetler yağdırılıyordu.

Buralarda dağlar da deniz gibi dalgalanır ve dağlar da deniz gibi köpürür.

Yolları belleri Çukurovaya inen, kaçan, sürgün edilen insanlar doldurmuştu. Geçitlerde, köprülerde yığılışan köylüler, oralarda günlerce bekliyorlardı. Toroslar feryadü figandı, Kuyucu Murat Paşa, Kozanoğlu günlerindeki gibi.

İnce Memedden epeydir bir haber alınmıyordu ya, atı gene ortadaydı. Onu batıda Gülek Boğazı köylüleri, al bir yalım gibi Demirkazık doruğundan kopmuş Çukurovaya süzülüp inerken görmüşlerdi. Al atın yalım gibi gölgesi toprağı yalıyor, kişnemesi dört köşeden duyuluyordu. Güneyde gözüken kır at, ta ötelerde, uzakta, Akdenizin mavisinden tüter gibi şahlanarak yükseliyor, şişen, ışıkla dolmuş yelken bulutlarıyla birlikte To-roslara ağıyor, gölgesi toprağa apak düşüyor, kişnemesi çakmaktaşından kayalıklarda yankılanıyordu. Doğuda günle birlikte, tanyerlerinin ışığına boğulmuş, yalp yalp ederek bir doru at donunda doğuyor, gölgesi koyaklardan, ormanlardan bir ışık seli olarak akıyor, kişnemesi dağları sarsıyor, geliyor, Düldül dağının doruğunda duruyordu. Ve kuzeyden, oylum oylum kara bir duman gibi tüten at, bozkırdan yukarıya ağıyor, Erciya-sm tepesinden koparak güneye, dağlara kayıyor, gölgesi kayalıkları oyuyor, kişnemesi bozkırdan sularla, rüzgarlarla birlikte akarak geliyor, Dikenlidüzünün göğüne çakılıyordu.

Kışı Akçadağm eteklerinde geçiren İnce Memed çetesi, olanı biteni haber alınca son hızla Dikenlidüzüne yürüdü. Yolda, çoban kılığına girmiş habercilerden her şeyi anı anma izleyebiliyorlardı. Karafırtınadan sonra öyle bir fırtına gelmişti ki Toro-sa, fırtına derim sana. Topal Aliden gelen habercilerin haberleri de işi iyice pekiştiriyordu. Bütün Toros dağları köylerini Çuku-

622

rovaya taşımak akıl almaz bir şeydi. Ve kasabaya oturmuş, Arif Saim Bey bunu kuruyor, Torosta bir tek insan, yerde yürüyen karınca, gökte uçan kuş kalmayacak, hepsi Çukurovaya inecekler, diye buyuruyordu. Yardım ettikleri, bağırlarına bastıkları İnce Memed o dağlarda tek başına aç susuz kalacak, Binbaşı Nafiz Bey de onu dalında oluşmuş armut gibi toplayacaktı.

Bunları duydukça İnce Memedin öfkesi artıyor, duymuyor, görmüyor, düşünemiyor, öfkesine kendisini kaptırmış ha bire yürüyordu. Ötekiler arkasından zor yetişiyordu. Bir gün, sabaha karşı, tanyerleri ışımadan kendilerini Değirmenoluk köyünde, Hürü Ananın evinin önünde buldular. Hürü Ana onların geleceğini biliyor, kulağı kirişte uyumamış, bekliyordu. Daha onlar eve yaklaşmadan kapıyı açtı, koşarak geldi Memede sarıldı:

“Hoş geldin yavrum, yiğidim, senin atın da burada, o uçan, göklerde dolaşan kır at değil de, o doru olanı, Düldülün doruğuna konanı değil de, o günbatıda şavkıyan al at değil de, Akçadenizden bulutlarla birlikte yekinen de, denizden çıkan da değil de, hani o ateşi görünce fır dönen deli at var ya, işte o at burada. Geçen gün geldi, ben de onu yakaladım, getirdim ahıra bağladım.”

“Demek yakalandı sana o at, demek ha! O at, Seyrana da yakalanmıştı, biliyorsun ya Ana. Ama o at, bir köyde, bir ahırdaydı…”

“Biliyorum, biliyorum kurban olduğum. Hele gelin içeriye. Işığı, ocağı yakmış da sizi bekliyordum. Durun, hemen bir kuzu, bir koç aldırayım da… Şimdi siz acınızdan ölüyorsunuz-dur.”

“Doğrusunu istersen ölüyoruz Ana.” Hürü Ana hemen dışarıya çıktı, birkaç adam çağırdı evlerden. Adamlar da Hürü Anaya uyarak uyumamış, çeteyi beklemişlerdi. Hemen geldiler. Birkaç koyunla, iri bir koçu çoktan hazırlamışlardı, kestiler. Hürü Ananın ocağını gürleterek, etleri közlerin üstüne atarak eşkıyaların karınlarını doyurdular. Közdeki et, yanmış yağ kokusunun dumanı sabahın alacasında bütün köyün üstünü kapladı. Köylüler, burun delikleri iştahla açılarak yataklarından fırladılar, geldiler Hürü Ananın avlusuna

623

doluştular. İnce Memed, avlunun ortasına büyük bir ateş yakılmasını, bütün köylüler doyuncaya kadar koç kurban kesilmesini buyurdu. Ferhat Hoca, bir delikanlıyı köşeye çekip eline kurban paralarını saydı.

“Sizin başınıza çok iş açtım,” dedi İnce Memed, “sonuncusu da, yerinizden yurdunuzdan oluyorsunuz.”

“Yeter ki senin canın sağ olsun İnce Memedimiz, bu da geçer,” diye karşılık verdiler.

“Ne zaman yolculuk?”

“Dün candarma geldi, bu sabah…”

“Hele bugün bekleyin. Gün doğmadan neler doğar.”

“Bekleriz İnce Memedimiz, gün doğmadan neler doğar.”

İnce Memed, eğildi, sağ yanındaki Hürü Ananın elini öptü:

“Ana gidiyoruz.”

“Biliyorum,” dedi Ana gülerek. “Allah gazanı mübarek etsin. Sen gelene kadar atını hazırlayayım mı, eyerleyip gemleyim mi?”

“Hazırla Ana.”

Eşkıyalar kalabalığı yararak dışarıya çıktılar, Alidağının yolunu tuttular. Ortalığı bol güneş doldurmuş, Alidağının yamaçlarında açmış çiçeklerin kokuları esen ılık yele karışmıştı. Koygun bir koku dalga dalga dağdan ovaya iniyordu. Gün batana kadar bir koyakta beklediler. Gün boyu bir haberci geldi, bir haberci gitti. Candarmalar, köyleri boşaltarak geliyorlardı.

“Kardöken Boğazına ne dersin Hocam?”

“İyi derim oğlum.”

“Cephanemiz yeter mi?”

“Yetecek kadar var.”

“Haydi öyleyse.”

Gün batmadan Kardöken Boğazına geldiler. Boğazın her iki yanı da yüksek keskin kayalıklardı. Boğaz aşağıya indikçe de darahyordu. Aşağıdaki yoldan ancak bir atlı, iki insan yan yana geçebilirdi.

“Vurmaya mı Hocam?”

“Sen bilirsin yavrum. İlk ateşi açacak sensin.”

“Bu da öteki gibi zalim mi?”

624

“Bunların hepsi de zalim olmaya zalim ya, bunların hepsi de bir çarktan çıkmış gibiler ya, gene de sen bilirsin. Sanırsam biz bunları zor tüketiriz.”

“Zor tüketiriz Hocam.”

Gün batıya yıkılmış inerken Nafiz Bey al atının üstünde gözüktü. At görkemli, sağlıklı bir attı ve yürürken oynuyordu. Onun arkasında Yüzbaşı Gavur Ali, teğmenler, onların arkasında da Asım Çavuş. Asım Çavuşun kurnaz gözleri hep boğazın kayalıklarına bakıyor, kuşkulanmış olacak ki gözlerini önüne hiç indirmiyordu. En arkadan da ucu bucağı gözükmeyen sayısız candarmalar geliyorlardı. Binbaşının atı oynayarak, kuyruk, baş sallayarak, sağa sola dönerek, tam Memedin altına, tüfeğinin namlusunun ucuna geldi. Memed tetiğe dokundu, Binbaşı atıyla birlikte tekerlendi. Kayalardan aşağıya, aşağıdan yukarıya bir cayırtıdır koptu, ortalık cehenneme döndü. Asım Çavuş, sanki hiçbir şey olmuyormuşçasına yukarıya, kayalıklara baka baka, Binbaşının düştüğü yere koştu, onu aldı, kayalığın dibine, kurşun erişmeyecek bir yere götürdü:

“Yaranız bacağınızdan Binbaşım, belli ki sizi öldürmeye atmamış. Yoksa İnce Memed çok nişancıdır. Yoksa böyle iki adımlık yerden…”

Gene korunmasız, elini kolunu sallayarak, sağlıkçıya gitti, ilaçlar, sargılar aldı döndü.

“Çok yaralı var Binbaşım, öldürmeye atmıyorlar. Sandığımızdan da kalabalıklar. İyi ki öldürmeye atmıyorlar, yoksa çok can kaybımız olurdu.”

“Şimdi ne yapacağız Çavuş?”

“Teslim olursa İnce Memed, size?”

“Onu astırmamaya çalışırım Çavuşum.”

“Bir deneyeyim mi?”

“Dene Çavuşum, kötü kısıldık, yoksa elimizde sağlam candarma kalmayacak.”

Asım Çavuş, ortaya çıktı, soğukkanlı:

“Kesin ateşi,” dedi, “İnce Memede birkaç sözüm var.”

Ateş hemen, iki yandan da kesildi.

“Beni dinle İnce Memed.” Bağırmasına gerek yoktu, burada fısıldasa orada İnce Memed duyardı. “Binbaşının sen canına

625

kıymadın. Candarmalara da kıymıyorsun. Miralay Azmi Beyi de senin öldürmediğini biliyoruz. Onu İlyas Çavuş öldürdü. Bunu Binbaşı Nafiz Bey de biliyor. Bizim Binbaşı yiğit adamdır, sözünün eridir. Teslim olursan seni astırmayacak. Belki de seni affettirir.”

“Sen de biliyorsun Çavuşum, ben teslim olmam. Teslim olsaydım bile ben bu adama teslim olmazdım. Böyle bir adam, koca bir Toros ülkesinin köylüsünü, başa çıkamadığı bir eşkıya parçası için yerinden yurdundan edip, kan kusarak sıtmadan kırılsınlar diye Çukurovanm bataklıklarına gömülmeye gönderir mi?”

“Binbaşı Nafiz Bey göndermiyor Çukurovaya onları. Bizim Binbaşımız böyle işler yapmaz. Emir aldı o, emir. Teslim olacaksan, böyle bir adama olmalısın. Kellesi gitse de, söz verince seni astırmaz.”

“Kim vermiş ona bu emri, niçin dinliyor, bak ben emir dinliyor muyum, üstelik o okuryazar, Binbaşı, Hanyayı Konyayı, dünyayı biliyor, böyle bir emri, emir olsa da insan olan insan dinler mi? Ona kim vermiş emri, yalan. Kimse böyle bir vicdansızlığı yapamaz. Yalan, yalan, inanmam.”

“Arif Saim Bey benim yanımda verdi ona emri. Arif Saim Bey, Arif Saim Bey. Biliyor musun, biliyor musun, kasabada oturmuş senin kelleni bekliyor.”

“Çekil Çavuşum aradan, bir kör kurşun değmesin sana.”

Cayırtı, deminkinden de daha yoğun başladı. Asım Çavuş Binbaşının yanına gitti.

Binbaşının yüzü sapsarıydı.

“Teslim olmuyor Binbaşım.”

“Haklı. Ben olsam, küçücük bir eşkıya için, bir ülke kadar büyük bir bölgenin insanını sürgün eden bir insana teslim olmam. Demek beni bunun için, aşağı gördüğü için, tenezzül etmediği için öldürmedi.” Elini Asım Çavuşa uzattı, gözleri yaş içinde kalmış, onuru kırılmıştı. “Tut, beni kaldır da buradan gidelim açık açık, nasıl olsa benim gibi bir düşmanı öldürmeye tenezzül etmeyecek.”

Asım Çavuş onun koluna girdi, korunmasız, taşların arasına sığınıp kalmış candarmalarm aralarına sürükledi.

626

Ateş sürüp gidiyor, arada sırada, bacağından kurşunu yiyen bir candarmadan bir çığlık yükseliyordu. Ortalık kararınca bu cayırtı durdu başladı, başladı durdu.

Karanlık kavuşurken İnce Memed:

“Hocam,” dedi, “bunları burada, başınıza bir iş gelmeden ne kadar tutabilirsiniz?”

“Ancak bir gün daha.”

“Bu bana yeter mi Hocam?”

“Yetmez,” dedi Hoca, “dayanacağız. Bunları, şu aşağıdakileri, burada beş gün bile tutarız ya bana öyle geliyor ki yarın öğleye kadar yeni kuvvetler gelip bizi arkadan çevirecekler. O zaman da hiçbirimizin buradan kurtulmasının mümkünü yok.”

“Yok,” dedi Memed boynunu bükerek. “Öyleyse ben de kalıyorum.”

“Sen gitmelisin oğlum,” dedi Hoca, “böyle bir insaniyetsizliği onların yanma koymamalıyız. Sen gitmezsen olmaz. Yoksa bu köylünün yüzüne bir daha nasıl bakarız. Haydi yolun açık olsun. Biliyorsun, böyle bir dünyada bin kez ölmeden bir kez dirilemezsin. Atalar bunu boşu boşuna söylememişler.”

Teker teker kucaklaştılar, helallaştılar, İnce Memed, bir dağ keçisi gibi kolaylıkla dağdan indi, çarpışmanın cayırtısından dağlar yankılanıyordu, gece yarısına doğru Değirmenoluğa, Hürü Ananın evine geldi. Hürü Ana onu bekliyor, sofra açık duruyordu. Tüten yemekler sofraya kondu. Yediler doydular. İşte o zaman Memed, Hürü Ana sofrayı kaldırırken, evin toplandığının farkına vardı:

“Ne o Ana,” dedi, “toparlanmışsın?”

“Toparlanmayıp da ne yapacaktık yavrum. Bak Alimin tasvirini aldım götürüyorum. Bu Alim var ya, sana çok yardım etti, seni korudu. Bundan böyle de koruyacak. Ben de köylüyle birlikte Çukurovaya ineceğim, oradan da Seyranımın yanına kaçacağım. Ama bu köylülere yanıyor yüreğim, düşüyor da közlerin üstüne kavruluyor. Bu Çukurovada kırfacan girecek onlara. Büyükleri bilmem ama hiç çocuk kalmayacak. Bu sefer gördün mü köylüyü?”

“Gördüm Ana.”

627

“Hiç mızırdanmadılar, Sefil İbrahimin oğlu Abdi Ağayı, Ali Safayı, Çiçekli Mahmudu öldürmüş de zort atıyor, demediler. Bizi sürgüne gönderiyor, hepimizi öldürdü, diye kargış etmediler. Arkandan da konuşmadılar. Allah, bizim ömrümüzden al da İnce Memede ver, dediler, alkışlar kopardılar. Köylüler sana çok güvendiler. Keski, Toros ülkesi cehenneme, sürgüne gönderilirken sana sövselerdi.”

“Keski sövselerdi.”

“Yerin dibine geçirselerdi.”

“Geçirselerdi.”

“Seni öldürmeye kalksalardı.”

“Keski Ana.”

“Senin yerlerini Hükümete haber verselerdi.”

“Keski Ana.”

“Hiçbir şey yapmıyorlar. Seni başlarına taç etmişler de, İnce Memed, diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Şimdi çıksan da ortaya şu senin yüzünden sürgüne gönderilen koca Toros ülkesine desen ki, benim için toptan, şu uçurumdan aşağıya atılıp öleceksiniz. Gözlerini kırpmadan atılır, ölürler. Şu koca Toros ülkesine kalksan da desen ki, haydiyin, yürüyelim şu Çu-kurovamn üstüne, silahların, topların üstüne, etten kale olur, yürürler. Söyle bakalım, şimdi ne yapacaksın oğlum, Meme-dim, Aliye de çok yalvardım, bu iş başımıza gelince, Allah canımı al da İnce Memedimin bu durumunu bana gösterme, dedim.” Ağlamaya başladı, dizini döverek: “Ben ne yapayım şimdi, Ali de, Allah da bana yardım etmedi, ben ne edeyim şimdi, ben nasıl ellerin yüzüne bakayım. Ben nasıl edeyim de yerin dibine geçmeyim… Ah, Ali, aah, aaah, çatal kılıçlı da, kendi ölüsünü kendi taşıyan Ali aaah, sana güvendim de bana yardım etmedin.”

“Dur Ana,” dedi Memed, tok, güvenli bir sesle. “Dur Ana ağlama, dur Ana üzülme. Dur Ana, dur bekle ki, kim bilir, belki… Her tepeden bir gün doğar.”

Hürü Ana ağlamasını kesti, başörtüsünün ucuyla gözlerini kuruladı, gülümsedi.

“Kusuruma bakma oğlum, herhalde çok yaşlandım da göz-yaşlarımı tutamıyorum. Ama bunların ettiklerini hiç içim gö-

628

türmüyor, yutamıyorum. Bunların şu Toros ülkesine yaptıkları, bir eşkıyacık için, insanlığa sığmaz. Onlar beni sürgün etmezse-ler de, gene de ben, bundan sonra buradan başımı alır da Seyranımın yanma giderim.”

“Git Ana, Seyranı yalnız bırakma. Çocuk da…”

“Hele şu iş bir… Belki de bizi sürgün etmezler. Ferhat Hoca, öteki yoldaşların?”

“Çarpışıyorlar.”

“İyi ki sen geldin. Onları öldürecekler. Ben kendimi bildim bileli eşkıya kısmı bu kadar uzun çarpışmaya dayanamaz, hep öldürülürler.”

“Ferhat Hoca dayanır.”

“İnşallah.”

Azıcık uyumuşlardı ki bir ayak tapırtısına Memed uyandı, silahını kaptı, dışarıya anahtar deliğinden baktı:

“Kim o?”

“Benim,” dedi, yeni kartalmış bir ses, Memed Müslümü sesinden tanıdı, kucakladı. İçeriye geçtiler, Hürü Ana onu görünce sevincinden deliye döndü, “İstemem, istemem,” diye bağırdı. “Ben buralarını istemem. Sen beni hemen al da Seyranıma götür. Evi barkı batsın, çulu çaputu, mitili barhanası yerin dibine geçsin. Ben bu evde her şeyi bırakır da bir tek Alimin tasvirini, bir de İnce Memediminkini alır da giderim.”

Birdenbire aklına geldi, başını dövmeye başladı:

“Vay benim akılsız, kesilesice kara başım, insan hiç unutur mu?” Gitti, çabuk çabuk, sardığı kilimlerden, keçelerden İnce Memedin, bulutlar üstündeki atına binili resmini getirdi, “Bak, sana tıpkı, tıpkı senin gibi benziyor. Ben bunu Hazret Efendiye yaptırdım. Oğlumun gül yüzü kıyamete kadar kalsın, insanlar onun gül yüzünü görsünler de sevinsinler, diye.”

İnce Memed, resme daldı, sevindi, içine onu uçuran bir sevinç ışığı doldu.

“Bir de şu sürgün işi…”

“Olmayacak Ana,” diye bir top sevinç olaraktan ayağa fırladı. “Olmayacak, olmayacak Ana.”

Yerine geri oturdu.

Müslümün gözleri ışıladı:

629

“Size bir haberim daha var. İnce Memedin bir oğlu oldu. Adını da İbrahim koydu Seyran Bacı. İnce Memedin babası olurmuş.”

Ana, o kadar sevinmişti ki yutkunuyor, yutkunuyor konu-şamıyordu. Dili damağı kurumuştu. Memed de konuşamadı.

Epeyi bir süre geçtikten sonra Ana ayağa kalktı, kalçalarını kıvırarak, parmaklarını şakırdatarak göbek attı:

“Şükür Allahıma,” dedi. “Alim sen de sağ olasın, yiğidim, çatal kılıçlım.”

Memede döndü:

“Ben yarından tezi yok gidiyorum. Tez günde İbrahimimi, sefil İbrahimimi görmeliyim. Bundan sonra bağlasalar duramam. Onu dizlerime yatırıp nenni çalmalı, şu dağların kokusunu, çiçeğini, bulutunu nennilerimlen ona götürmeliyim. Yarın, yarın…”

“Ana, beni beklemeyecek misin? Bir işim var, hemen gider, sana geri gelirim. Çok bekletmem seni. Sen de ondan sonra gidersin.”

“Olur yavrum.”

Hürü Ana boynunu büküp dudaklarını sundurdu.

Memedle Müslüm ocağın başında fısırdaşmaya başladılar. Bir ara, Hürü Ananın kulağına, bir Topal Ali, sözü geldi. Ana yerinden fırladı, yırtıcı bir kuş gibi gitti Memedin yakasına yapıştı:

“Öldür onu, o Topalı. Sen de o Topalı öldürmezsen, ben de sana analık hakkımı helal etmem. O kadar adam öldürdün, bunu da öldür. Sen öldüremezsen o Topal solucanı, söyle de Müslüm öldürsün.”

Müslüm Topal solucanı öldüreceğine, bin dereden su getirerek Anayı inandırdı, Memed de yakasını onun elinden kurtarabildi.

“Biz gidiyoruz Hürü Ana.”

“Olmaz, azıcık durun. Bir kahvaltı… Çay, tereyağ, bal…”

Kalktı, sofrayı çabucak kurdu, çayı demledi, sütü kaynattı.

Kahvaltı çabucak bitince Hürü Ana, Memedin önüne getirdi bir torba koydu, “Al bunu,” dedi gülümseyerek.

“Bu ne Ana?”

630

“Nar,” dedi Ana, genç bir kız gibi şakıyarak. “Senin için toplamış saklamıştım. O narlardan. Her birisi… Pembe, pembe… Dişleri parmak kadar, parmak kadar.”

Memedle Müslüm dışarıya çıktılar. Dışarda ayaz vardı. Ali-dağının doruğu yıldız içindeydi.

“Atın nerede?”

“Atı, aşağıya koyun damına çektim. Silahım da orada.”

Hürü Ana İnce Memedin atını ahırdan çekti getirdi, dizgini onun eline uzattı. Dizginin sırmalı olduğunu Memed, bu sabaha karşının alacasında bile fark etti. Eyer de savatlı, sırma işleme bir Çerkeş eyeriydi.

“Sağ ol Ana.”

Eğildi, elini aldı öptü, ata atladı, Müslüm önde, Memed arkada koyun damına geldiler. Müslümün atını aldılar, Çukuro-vaya doğru sürdüler. Bugün ormanlardan giderek eteklere kadar inecek, gece de Narlıbahçeye varacaklardı.

Silme karanlıktı. Be}li belirsiz bir çiselti geceyi ıslatıyordu. Yolu kısaltmak, candarmayla karşılaşmamak için Anızlmm kese yoluna saptılar. Gittikleri çiğir dardı ya, daha az inişli yokuşluydu. Atlarını üzengileyip, başlarını bıraktılar. Sert yeli yararak ilerliyorlar, her iki yanlanndan orman karanlık, yoğun bir su gibi uğuldayarak akıyordu. Önlerine bir su çıktı, atların başlarını çekmediler, suyu hızla geçtiler. Ayakları, bacakları ıslandı. Uzakta, güneyde, gökyüzünün ucunda bir parlak yıldız gözüktü. Yıldızın gözükmesiyle yitmesi bir oldu. Islak gece, karanlık orman da onlarla birlikte sert rüzgarları yararak akıyordu. O parlak yıldız bir daha gözüktü, sonra da göğü bir uçtan bir uca yaldızlayıp biçerek yitti. “Gördün mü?” diye sordu İnce Memed. “Gördüm,” dedi Müslüm, “baksana orada, tanyıldızı yalbırdayıp duruyor.” Yeri göğü almış bir kuş cıvıltısının arasından geçtiler. O kadar uzaklaşmalarına karşın kuş cıvıltıları uğuldayarak arkalarından geliyordu. Kuş cıvıltıları kesilirken o yıldız gene gözüktü, bir uçtan bir uca geceyi yaldızlayarak ağır ağır aktı gitti.

“Ben bunca yıl dağda kaldım, hiç böyle bir yıldız görmedim,” dedi Müslüm.

“Ben de görmedim,” diye ona karşılık verdi Memed. “Bu, tanyıldızı değil.”

631

“Bunda bir iş var, bu yıldızda.”

“Olmalı,” dedi Memed.

Altlarındaki atlar, ıslak, ağır gecenin içinden su gibi akıyorlardı. Yıldız gene gözüktü ve çisentili gece birden top gibi patlayan bir gürültüyle sallandı. Kuş cıvıltıları, at kişnemeleri, köpek ürüşmeleri, bağrışmalar, ezan sesleri, ağıtlar, biribirine karıştı. Gecenin altından, yıldızın yaldızladığı yerden, tanyerleri-nin ucundan ışıklarla yunarak tepeden tırnağa çamura bulanmış, baştan ayağa toza batmış, yalnız gözleri, dişleri ışılayan büyük bir kalabalık çıktı, çam ormanlarının, kayalıkların, çınarların, pembe çiçeğe durmuş ağmağaçlarının arasından geçerek, büyük, uzun koyağın dibine serilmiş çakıl taşlarının üstünden akarak ovaya indiler. Karşılarındaki göğü yaldızlayan yıldız, bir görünüp bir yitiyordu. Çeltik tarlalarından, uzun tozlu yollardan, yılanlı, mor devedikenli kuru dereden geçerek, üstlerini, turuncu portakalların pıtırak gibi sardığı bir portakal ağacı ormanına düştüler. Karşılarında büyük ışıklarla köpüren apak olmuş denizi gördüler. Yıldız geldi, denizin az yukarısına, köpüren mavinin üstüne tünedi, yalp yalp etmeye başladı. Bir püren kokusu aldı ortalığı. Denizin mavi köpüklerinden ak atlar fırladılar kıyıya, ışıkla dolmuş, kabarmış, usul usul yükselen ak yelken bulutlarıyla koştular, bulutlar, atlar biribirlerine karıştılar, ovaya sürdüler. Binlerce nal parladı söndü, parladı söndü ovada, ova sütbeyaz oldu bir anda, toynakların tapırtıları altında… Kartallar uçtu Gavur dağından, uzak deniz dağın altına kadar geldi. Dağın tepesinden, yeşilin ucundan kırmızı mor bir ışık koptu ve koyaklardan silkinerek doru atlar şaha kalktılar, ovaya aşağı bir yalım seli gibi, arkalarında tanyerlerinin ışığını sürükleyerek indiler. Günbatıya döndü kalabalık, Gülek Boğazının önündeki kayalıklarda durdular, kayalıklardan su gibi, yalım gibi sünerek al atlar fışkırdılar, Aladağm ala karlı aydınlığını sürükleyerek, Anavarzanın kapısında durdular ve yağız atlar geldiler kuzeyden, bozkırdan, dağların arkasından, alımlı, güzel, dumanlı, oylum oylum ateşli Erciyasın, Hasan dağının karlarında kapkara tüylerinde pul pul ışıltılar Misisin önünde yığılışıp kaldılar. Yalım yeleler, bulut, mor duman, mavi deniz yeleler, kuyruklar biribirine karıştı. Konaklar evler yıkıldı. De-

632

niz kabardı, büyüdü, çok maviledi, üstünde bir tek, çok ışıklı kanatlarını hiç kıpırdatmadan süzülen bir tek martı kaldı. Orman uğulduyor, kuş sesleri ormanı doldurmuş, cıvıltılar tüm geceyi almıştı. Karanlık sallanıyor, yağmur çiseliyordu. O, gecenin ucundaki yıldız gene doğdu. Orada, gün ışığı vurmuş dağın doruğuna oturdu kaldı. Kalabalık, atlar, püren kokusu, kuş cıvıltısı, mor bir çınar yaprağı kasabanın üstüne yürüdü, konakları yıktılar. Dulkadiroğlu fermanlarını ayaklar altına aldılar. Hazret Efendi caminin şadırvanında boyalı ellerini yıkıyordu. Öğretmen Zeki Nejad minareye çıktı, başladı konuşmaya. O konuştukça kalabalıklar, atlar, yıldızlar dalgalanıyor, öğretmen Zeki Nejadın yakasındaki altın madalya dalgalanıyordu. Öğretmen Zeki Nejad minareden indi, bir kır ata bindi, sürdü. Kalabalıklar, ak bulutlar, püren kokusu, tek martı, Yedi Me-medler, Ferhat Hoca, Sahan, Temir, Dursun, Kasım, Memed Çocuk arkasından yürüdüler. Şu mor dağların ötesindedir, Fırat suyu, yeşildir, mavidir, sapsarıdır. Fırat suyunun kıyısına geldiler. Doğudan bir kalabalık tozu dumana katarak, Fırat suyunu yararak, kurutarak onlara geldi katıldı. Üstlerinde bir, kocaman kanadını açmış bir kartal dönüyordu. Başlarında öğretmen Zeki Nejad, Teğmen Şahin, eşkıya Karayılan yürüdüler. Erciyasın dibinde onların yollarını candarmalar kesti, çoktular, ama kalabalık daha çoktu, candarmalar kalabalığın arasında kaldılar, bir daha gözükmediler. Bozkırdan, yerden biter gibi, gökten yağar gibi yer götürmez bir kalabalık daha çıktı. Erciyas dağından yeleleri, kuyrukları savrulan binlerce bulut gibi atlar indi. Bozkırı, gittikçe kalabalıklaşarak, sağdan soldan gittikçe kollar alarak, büyüdüler, yer götürmez bir kalabalık oldular, bozkırı doldurdular, Konya şehrinin geldiler önünde durdular. Karşılarına demir donlular, çelik zırhlılar çıktılar. Onlar da çok kalabalıktılar. Önce onların üstüne yeleleri savrulan atlar, sonra tek martı, sonra deniz, sonra orman, ardından da kalabalık yürüdü. Kar yağdı, dünya karın altında kaldı. Demir donlular kalabalığın altında kaldı. Konya şehrinin kapısını açtılar, ilkin o kapıdan Baba İlyasın kadınları girdiier, Seyran da içlerinde, kucağında da İbrahim, sonra atlar, sonra da kalabalık. Konya şehri kalabalığın altında kaldı. Atlar hep bir ağızdan kişnediler. Öğretmen

633

Zeki Nejad minareye çıktı, altın madalyası bir ateş parçasıydı, göğsünde dalgalandı. Kalabalık İstanbulun, Ankaranm, öteki şehirlerin, kasabaların köylerin önünde durmadan içeriye daldılar. Zeki Nejad minareye çıktı, madalyası bir yalım parçası gibi dalgalandı. Kadınlar terü taze, tanyeri ışığında yıkanmış sevinç türküleri söylediler, insan yürekleri sevinçten kuşlar gibi uçtu. Dünya sevinç türküleriyle doldu. Gece, orman, uğultu akıyor, karşıdaki yıldız göğün ucunda, denizin az üstünde durmuş, olduğu yerde yalbırdıyor, büyük, mavi denizin üstünde o ak martı arada sırada maviye batıp çıkarak, kanatlarını kıpırdatmadan süzülüyordu.

Ormanın uğultusu bitti, gece aydınlanır gibi oldu, atlar yavaşladı, Müslüm:

“Burası,” dedi, “Hasan Dede burası.”

Dizginlerini kıstıkları atlarını yoldan ayrılarak sağ yana, ormanın içine sürdüler. Büyük bir çınarın altında atlardan indiler. Usuldan yağmur çiseliyordu, hava da ılıktı. Ortalığı, dehşet bir püren kokusu almıştı.

İnce Memed, bir püren çalısı aradı buldu. Onu bulunca tedirginliği geçti, içine bir sevinç aydınlığı geldi oturdu. Şimdi anadan yeni doğmuş gibi pırıl pırıldı.

“Burada gece yarısına kadar bekleyeceğiz.”

“Bekleriz,” dedi Müslüm.

Gün doğdu, kahvaltıya oturdular. Müslüm dağarcığından büyük bir incir yaprağına sarılı kabak çiçeği dolması çıkardı, “Al,” dedi, “bunu Seyran yolladı sana.” Dolmayı alırken Memedin eli titredi, bir yumruk geldi boğazını tıkadı. Elindeki, incir yaprağının üstündeki sapsarı dolmalara gözlerini dikti kaldı. Dolmaları yemek istiyor, bir türlü yiyemiyordu. Gözleri yaşla doldu. Elindeki yaprağı, kutsal bir emaneti yere koyar gibi çimenli toprağın üstüne koydu. Hasan Dedenin İçinde yattığı kümbet arkasındaydı, döndü, kapısını açıp kümbete girdi, girmesiyle de çıkması bir oldu. Türbenin içini, bacaklarından asılarak sarkmış yarasalar doldurmuştu, İnce Memedin ödü koptu, yüzü sarardı, Müslümün yanına soluyarak geldi.

“Ne o, İnce Memed, ne oldu sana böyle, yüzün sapsarı?” diye korkarak sordu Müslüm.

634

“Bir şey yok,” dedi Memed, “Şuradan bir su al da ver. Çok korktum.”

Müslüm koştu, yandaki dereden çamçağı doldurdu geldi. Memed suyu içti.

“Neden korktun, mezardan mı.”

“Yok,” dedi Memed, daha soluyarak. “İçerde, bütün kümbet, ağzına kadar kayışkanat dolu.”

Müslüm kümbete yöneldi, Memed, hemen onun önüne geçti:

“Dur,” dedi, “Müslüm, sen ne yapıyorsun? Sen kanına mı susadın, onlar insana bir yapışırlar, kanını somurur bitirirler. Bir yapışmaya görsünler. Sen bilmiyorsun, parça parça etsen de bir daha onların dişlerini etinden koparamazsın.”

Müslüm kabadayılandı:

“Bana bir şey olmaz,” dedi, kümbete yürüdü. Memed, öylesine öfkelendi ki kan beynine sıçradı, Müslüm onu şimdiye kadar hiç böyle görmemişti, kümbete girmekten vazgeçti.

“Ben uyuyorum, sen benim başımdan ayrılmadan bekle, ben uyuyunca da buradan bir yere ayrılayım, kümbete gireyim, deme. Yoksa sen bilirsin.”

“Olur,” dedi Müslüm.

Memed, yapraklardan yastık yaptı, çimenlerin üstüne uzandı, başını koyar koymaz da uyudu. Öğleyin uyandığında Müslüme baktı, yüzü allak bullaktı. “Kümbete girdin mi?” diye sordu. “Hep düşümde gördüm de…” Müslüm gülerek, “Girmedim,” dedi. “Sen bilmiyor musun ki gündüz düşü düş sayılmaz.”

“Biliyorum,” diye somurttu Memed.

Müslüm, ona güldüğünü göstermemek için kalktı suyun kıyısına gitti, çamçağı doldurdu geldi. Kendisini bir türlü tutamıyor, gülmesini tutmak için kıpkırmızı kesilmiş elinde çamçak Memedin başına dikilmiş duruyordu. Birden patladı, bir gülme sağanağına tutuldu. Güldükçe gülüyordu, kasıklarını tuta tuta… Sonunda Memed de ona katıldı, birlikte gülmeye başladılar, uzun uzun güldüler. Sonunda yüzünü asmaya çalışarak:

“Sus bre ulan,” dedi Memed, “oturup da yemeğimizi yiyelim.”

635

Dağarcıklar çıktı, yiyecekleri çimenlerin üstüne serdiler. Memed, yufka ekmekten bir parça kopardı, önündeki sarı kabak çiçeği sarmasını aldı, bir süre baktı, sonra da yufkaya sardı, çabuk çabuk yemeye başladı.

Karanlık kavuşunca atlara bindiler, az sonra ormandan çıktılar. Tarlalardan geçtiler. Narlıbahçeye geldiler. Yağmur çisele-meye başlamıştı, karanlıktan göz gözü görmüyordu, atlardan indiler. Topal Ali onların ayak tapırtılarını duyunca, usullacık, “Burdayım,” diye seslendi. Sese dönünce ulu ağacın karartısını işte o zaman seçebildiler.

Ali:

“Ben sana da at getirmiştim,” dedi, “senin altındaki at, gene o deli at mı?”

“O,” dedi Memed.

Karşı karşıya geçip çömeldiler. Konuşmadan, bir süre öyle durup beklediler. Topal Ali cebinden gümüş tabakasını çıkardı. Memede bir sigara uzattı, kendi de aldı, önce Memedin sonra da kendi sigarasını yaktı, sigaralar içilip tükeninceye kadar ne onun dudaklarından bir sözcük, ne ötekinin döküldü.

Sigaralarını söndürdüler.

Topal Ali sesi titreyerek:

“Bilmem ki,” dedi.

Memed aldırmadı, bekledi.

“Yani bilmem ki… Seninki Taşkın Halil Beyin evinde. Bu gece içmeyecek, içmediği geceler yatağa erkenden girer, gazete okur. Biz gece yansına doğru kasabaya girelim. Ben seni onun yattığı odanın kapısına kadar götürürüm. Bu kılıkta beni kimse tanımaz. İstediğim zaman topallamam bile. Orada, odanın kapısında senden ayrılacağım. Benim de bu gece, senin gibi işim var.”

“Biliyorum. Biliyorum ya, seni kimse tanımıyor, bizimle birlikte olduğunu bilmiyorlar. Bu işi… Belki bir daha…”

“Olmaz İnce Memed,” diye kükredi Topal Ali.

İnce Memed sustu.

Gece yarısı horozlan öterken atlara bindiler. Memed, Müs-lümü yanına çağırdı, eline altınlar koydu. “Sen buradan doğru Seyrana gideceksin. Seyran sana emanet. Elindekileri de ona vereceksin,” dedi atını sürdü.

636

“Başka bir şey söylemeyeyim mi?” diye arkasından seslendi Müslüm.

“Söyleme,” diye sesi kırgın karşılık verdi Memed.

Kasabaya güney yolundan girdiler. Atlarını ağır sürüyorlardı, avluya sessizce girdiler. Atlarını köşedeki geniş dallı zeytin ağacına bağladılar. Ali konağın kapısını kolaycana açtı. Ayaklarının ucuna basa basa yukarıya çıktılar.

“Işığı yanıyor, içerde.”

Ali merdivenlere yürüdü, Memed oda kapısını açtı, içeriye girdi. Filintası elinde, parmağı tetikteydi. Arif Saim Bey yaldızlı karyolaya yatmış gazete okuyordu. Patırtıyı duyunca gazeteyi indirdi. Karşısındaki İnce Memede bir tuhaf öfkeyle baktı. İnce Memed:

“Arif Saim Bey, ben İnce Memedim,” dedi.

Arif Saim Bey gülümser gibi etti. Memed tüfeği kaldırınca gözleri faltaşı gibi açılarak, “Evladım, sen ne yapıyorsun, sen ne yapıyorsun, hiç olur mu? Ben… ben… beni ha, ben!” diye kekeledi. Sonra da elleriyle yüzünü örttü, İnce Memedin elindeki tüfeğin ucundan arka arkaya beş kere yalım sündü. Kurşunların rüzgarından arka duvardaki karpuzu pembe, mavi gül işlemeli büyük lamba söndü.

Yıldırım gibi aşağı İnen Memed, zeytin ağacının altındaki atına atladığı gibi doldurdu, kasabadan çıktı. Kasaba bir hayhuy içinde kaldı. Arada sırada da cıvılayan bir kurşunun sesi uzaklardan geliyordu.

Sabaha karşı Dikenlidüzünü tuttu. Hürü Anaya gidecek, onunla bir daha helallaşacaktı. Düzlüğe inen gediğe varınca Di-kenlidüzünün ağzına kadar insanla dolduğunu gördü. Atını kalabalığa sürdü. Memed kalabalığın ucunda durdu, orada bir süre bekledi. Altındaki at köpürmüş, tere batmış, daha da kararmış, parlak gün ışığı altında pul pul ipildiyordu. Gölgesi yeşil çimenlerin üstüne düşmüştü. Hiç görmediği, kırlangıç büyüklüğündeki sivri kanatlı, lekesiz apak bir kuş kalabalığın üstünde göğü biçerek oradan oraya uçuyordu.

Memed, kalabalığın içinde aradığını bulmuştu. Hürü Ana, ta ortalarda bir yerdeydi. Atını sürdü, kalabalık ikiye ayrıldı, ona yol açtılar. Ortalık, sessizlikten çın çm ötüyordu. Sanki in-

637

sanlar soluk bile almıyorlardı. Sadece binlerce göz Memede çevrilmiş, bakıyorlardı.

Memed geldi, Hürü Ananın önünde atından indi, onun elini aldı, üç kere öpüp başına götürdü. Hürü Ana da onu kucaklayıp öptü. Memed, atma atladı, at, kulaklarını dikti.

“Ana hakkını helal et, sana çok çektirdim.”

Üzengilerin üstüne basarak ayağa kalktı, kalabalığa:

“Siz de hakkınızı helal edin,” diye bağırdıktan sonra, eyere oturdu, ama atı sürmedi, orada, başı önünde bir süre bekledi. Sonra gene üzengilerin üstünde yükseldi, gözlerini, dönerek bütün kalabalığın üstünde dolaştırdı, “Gene geleceğim, gene geleceğim,” dedi, atını doldurdu, kalabalığın arasından süzüldü çıktı, Alidağmm arkasına aktı gitti.

Ve Dikenlidüzünü doldurmuş köylü kalabalığı, haberi duymuşlar, gittikçe de çoğalıyorlardı. Bayram, Cümek, öteki davulcular, zurnacılar, davullarını, zurnalarını kapmış gelmişlerdi. Bir anda ortaya çakırdikenlerinden, karaçalılardan, kevenlerden, devedikenlerinden bir tepe gibi bir öbek yığıldı. Hürü Ana gitti öbeğe ateş verdi. Aptal Bayram, öteki davulcular, zurnacılar öbeğin üstüne fırladılar, yalımların içinde kalıncaya kadar oynadılar, bütün kalabalık da onlarla birlikte oynuyordu. Yalımlar bir yanlarını sarınca, öbekten indiler kalabalığa karıştılar. Bütün kalabalığın katıldığı dev bir halaya girildi. Halay bitince sevinç türküleri başladı. Dünya bir sevinç kasırgasına tutuldu, sevinç kasırgasında döndü. Yalımlar diken öbeklerinden düzlüğe atladı. Kurumuş çakırdikeni düzlüğü tepeden tırnağa bir anda yalıma kesti. Yalımlar bütün düzlüğü, yamaçları, koyakları doldurarak aktı. Yalımların kızıltısı mor dağlara vurdu, dağlar aydınlandı, sallandı.

Toros dağlarının doruklarına, güneş doğmadan çok önce gün vurur ve çakmaktaşından ak doruklar ışığa batar.

İnce Memedden bir daha haber alınmadı, imi timi bellisiz oldu.

O gün bugündür, Dikenlidüzü, Çiçeklideresi, Menekşe, Ya-nıkören köylüleri ve biitekmil öteki Toros köylükleri toprağa saban atmazdan önce giyinirler, kuşanırlar düzlüklere, koyaklara, ovalara çıkarlar, çakırdikenlerden, karaçalılardan, keven-

638

lerden, devedikenlerinden büyük öbekler yığarlar, köyün en yakışıklı delikanlısıyla, en güzel kızı öbeklere ateş verirler. Büyük bir toy düğün kurulur. Halaylar çekilir, görülmedik eski zaman, yeni zaman oyunları oynanır, sevinç türküleri dağları aşar, yollan, belleri, ovaları tutar, ülkeden ülkeye yayılır. Sevinç türküleriyle birlikte de, öbeklerden yalımlar düzlüklere, koyaklara, ovalara atlar. Yalımlar, bütün gece toprağı yalar, bir sel gibi akarak, her yanı sarar, bu ateşle birlikte de Alidağmm, Düldül dağının, Yıldızdağın, Binboğanın doruklarında birer top ışık patlar, dağların doruğu üç gece ağarır, apaydınlık, gündüz gibi olur.

639

İnce Memed 4(2)

Ali gülümseyerek:

“Gündüz uyudum sevgili Ağam,” dedi. Eve döndüğünden bu yana, Murtaza Ağaya hep, sevgili Ağam, diyordu. Nasıl demesin ki, Ağa, Hüsne Hatun, bütün ev halkı ona öyle bir sevgi, saygı gösteriyorlardı ki Ali bu hiç görmediği bu sevgi dağının altında ezilip kalıyor, ne yapacağını şaşırıyor, arada sırada da coşup, onu öldürmek düşüncesinden bile vazgeçiyordu. Kimi zaman da o kadar ileri gidiyordu ki Murtaza Ağa kardaşına bu kadar kin beslediğinden utanıyor, yerin dibine geçiyor, sonra da hemen, toparlanıyor, ne yapıyorsun Ali, diye kendine geliyordu. Ama şurası da bir gerçekti ki Hüsne Hatun kendisini, Hürü Ananın, o mendebur cehennemlik karının İnce Memedi sevdiğinden de daha çok seviyordu. Hüsne Hatun ona neler yapmıyordu ki, en sevdiği yemekleri bir bir öğrenmiş, her gün Aliye o yemekleri kendi elceğiziyle özene bezene pişiriyor, çocuklarının, kız erkek adlarını öğrenmiş, her birisine kat kat, paha biçilmez kumaşlardan giyitler dikiyor, her giyitin içine de, Ağanın haberi bile olmadan, kendi cebinden paralar koyuyor, bir atlı bindiriyor, köye yolluyordu. Karısına bile, iyi ki o pasaklı karıyı görmemişti, beş tane ipekli fistan, don dikmiş göndermişti. O parlak kunduralardan bile, özel olarak Adanaya adam göndererek üç çift aldırmış, dağa yollamıştı. Her ay da çocuklar için ak petekli bal sağdırıyordu. Köyle kasaba arasında bir atlı durmadan mekik dokuyor, yukarıya, dağa kuş sütü bile götürüyordu. Konakta herkes gözünün içine bakıyor, daha aklından bile geçirmeden, her istediği anında karşılanıyor, bütün konak onun yöresinde, can ilacıymış gibi fır dönüyordu. Onu bir sevgi çemberinin içine almışlardı ki, ve bu yalan da değildi, Ali gibi bir eski kurt, hem de sevgi kurdu, hiçbir şeyi bilmese de, sevginin yalan mı, gerçek mi olduğunu bilirdi, böylesine bir sevgi karşısında Ali değil, insan taş olsa erirdi. Ali bütün bunlara karşın, kendinden utanarak da olsa, dayanıyordu, zordu ama, dayanmaya çalışacaktı da… Onun yerinde başka, yumuşak bir kişi olsa, Murtaza Ağayı öldürmeyi inatla düşünmek yerine, böyle bir adam için, Hüsne Hatun gibi karısı olan bir kişi için seve seve canını verirdi. Kimi zaman o kadar buna-lıyordu ki, insanlığından o kadar utanıyordu ki, keski İnce Me-

301

med, Çiçekli Mahmut Ağayı öldürdüğünde, izin verseydim de, bir kurşun da şu Murtazaya sıksa, sıksa da ben de bu işkencelerden kurtulsam, diyordu. Durum vaziyet böyle giderse, hiçbir zaman, ne pahasına olursa olsun, bu adamı öldüremeyece-ğinden, kendisine ve ele aleme rezil kepaze olacağından korkuyordu.

“Duydun mu Ali başımıza geleni, duydun mu Ali, benim canımdan aziz kardaşım, duydun mu yürüyüp gelen felaketi, duydun mu Memedleri?”

“Duydum Ağam.”

“Ne diyorsun?”

“Duydum da hiçbir şey anlamadım… Duydum da bunda bu kadar korkacak hiçbir şey bulamadım. Varsın, dağın taşın, kurdun kuşun, börtü böceğin, hem de yerdeki karıncanın, sudaki balığın adı Memed olsun, bunda ne var ki… Bizim dağlılar tuhaf adamlardır, biri nereye giderse bini oraya gider. Birisi Memed olunca, bini de olmuş.”

“Hatun söyle de bir çay yapsınlar. Belki Ali kardaşım kahve ister.”

“Ben de çay isterim Ağam.”

“Çabuk git de Hatun, sen gelinceye kadar konuşmayaca-ğız.”

Hatunun gitmesiyle gelmesi bir oldu.

“Durum vaziyet hiç de öyle değil Ali, vaziyet gittikçe veha-met kesbediyor. Birinci şahidim sensin. Ben o zaman, kurdun ağzına kan değmesin, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmesin, yılan küçükken ezilir demedim mi?”

Gözlerini Alinin gözlerinin içine ısrarla dikip bakarak karşılık bekledi.

“Bir ben değil cümle alem biliyor.”

“Biliyor Ali, biliyor. İşte böyle yaktılar bizi, söndürdüler ocağımızı, ıssız koydular yuvamızı, batırdılar yurdumuzu, öksüz koydular yavrumuzu…”

Başını önüne eğdi, yüzü andan ana değişiyor, bir soluyor, bir bozarıyor, bir kızarıyor, bir uzuyor, bir açılıyordu. Sonra başını kaldırdı, ısrarla gözlerini Alinin gözlerinin içine dikti, orada bir şeyler, bir sevecenlik, bir dostluk, bir sevgi arar gibiydi.

302

“Biliyorum beni seversin Ali.”

“O da ne söz,” diye ona çıkıştı Hüsne Hatun, “tabii sever, 0, senin öz kardasın değil mi?”

“Severim.”

“Öz bir candan?”

“Severim.”

“Gözlerinden okudum Ali. Beni ilk olarak seviyorsun.”

“O da ne söz, Ali seni her zaman severdi. Suç sende.”

“Doğru Ağam.”

“Şimdi benim için canını verir misin?”

“O da nasıl söz, bir adamın kardaşı, kardaşı için canını vermez mi?”

Ali kekeledi, sıkışmıştı, terledi:

“O, zamanı gelince belli olur Ağam.”

“Haklısın Ali, can pazarı, bu zort atmaya gelmez. Sonra insan kendi kendine mahcup olur.”

“Ali bu can pazarında, canını bizim uğrumuza feda kılmıştır.”

“Evelallah Ali, şuna Allaha inanır gibi inanıyorum ki… Sen İnce Memedle başa çıkarsın.”

“Evelallah Ağam…”

“Sen onun gözünü çocukken korkutmuşsundur, değil mi?”

“Çocukken korkardı benden.”

“Ödü kopardı değil mi? Bir insan, bir insandan çocukken korkarsa eğer, artık iflah etmez, bu Allahm emridir ve ölünceye kadar o insan o insandan korkar. Benim de gözüm eşkıyalardan çocukken korktu, işte ondan sonra da hiç iflah olmadım. Eşkıya lafını duydum mu korkumdan yüreğim ağzıma geliyor. Neden ki dersen…”

Sözlerini sürdürecekken, birden kesti, Hüsne Hatunun yüzüne bir süre baktı, ona gülümsedi, Hüsne Hatun da ona gülümsedi.

“Neden ki derseniz, eşkıyalar ben çocukken üç büyük kardeşimi, iki amca oğlumu, bizim aşiretten de yedi kişiyi öldürdüler. Ben altı yedi yaşlarındaydım, feryadı figana bir yetiştim, ortalık kan gölü. Kiminin gözü yerinden fırlamış çıkmış, bir uzun damarın ucunda sallanıp duruyor, kiminin beyni akmış,

303

kiminin yüreği dışarda kalmış atıp duruyor. Eşkıyalar da dikilmişler oraya gülüyorlar.”

Sustu. Kan ter içinde kalmıştı:

“Bu kanlı faciayı hiç anlatamamıştım, artık yüreğim kaldırmıyor.”

Gözlerinden iki damla sızarak, ta çenesinin altına kadar indi. Ali, ona o kadar acıdı ki, kendini bıraksa, başını onun dizleri üstüne koyarak katıla katıla ağlayacaktı.

Hüsne Hatunsa çok şaşırmıştı, Karadağlı soyunun girdisini çıktısını, inciğim cıncığını biliyordu. Bu kadar yıl bu evdeydi, ne Murtaza Ağanın, ne hiçbir kimsenin ağzından böyle bir olay duymamıştı. Uyduruyor, dese, uyduran adam, uydurduğu yalana bu kadar üzülür de oturur ağlar mı? Kocasına bakıyor, bir şey anlamıyordu, gittikçe de doluyordu. Birdenbire boşanıver-di. Omuzları inip kalka kalka ağlıyordu. Ali artık buna, bu insanların en iyisi, bu dünya güzeli Hatunun ağlamasına dayanamazdı:

“Sus Hatun,” dedi, bütün sevgisi, dostluğu, en sıcak sesiyle. “Sus Hatunum. Şimdi size bir şey söyleyeceğim ki her şey bitecek.”

Hatunun ağlaması, bıçakla kesilir gibi kesildi, ikisi de gözlerini dikip Aliye baktılar.

“İçerden Kuranı Kerimi getirsene Hatunum.”

Hatun hemen koştu, getirdi Kuranı Alinin eline verdi. Ali Kuranı üç kere öpüp başına götürdü. Boynunu büktü:

“Nasıl söyleyeyim güzel Hatunum, iyilik dolu cömert Ağam,” dedi. “Ben bunu size nasıl söyleyeyim.” Bir çocuk gibi utangaçlaşmıştı. “Ben bunu size nasıl yaparım ki, ama hiçbir umarım çarem yok ki…”

“Ne istiyorsan onu yap Ali,” dedi sabırsızlıkla Murtaza Ağa. “Sen bizim kardeşimiz değil misin, şu gök gibi gürleyen koca Türkmenin kızı senin ablan değil mi?”

“Allah şahidimdir ki siz bu kadar sıkışkın olmasanız, Allah şahidim olsun ki ben bu sırrı kul olana söylemezdim. Ölüp yi-tene kadar bu bende kalırdı, ama neyleyim ki, sizin bu insanlığınız, bana gösterdiğiniz bu kardaşlık, ablalıktır ki benim elirrri kolumu bağlayan…”

304

Kesin kararını verdi, dikeldi, gözleri ışıklandı, Kuranı uzattı:

“Bunun üstüne ellerinizi koyun,” dedi.

İkisi iki yerden, titreyen ellerini Kuranın üstüne koydular.”

“Söyleyin.”

Ötekiler, gözlerini açıp beklediler.

“Allanın önünde, şu mübarek kitaba el basarak yemin içip, ant veririz ki…”

“Ant veririz ki,” dediler heyecanla, bekleyerek, “Topal »Ali-nin bize verdiği sırrı ölüp yi tene kadar…”

“Ölüp yitene kadar, hiçbir kuluna, hem de canlıya, cansıza, toprağa taşa bile söylemeyeceğiz. Bu sır bizimle öbür dünyaya gidecek, toprağa gömülecek.”

“Toprağa gömülecek.”

Yüzü sapsarı kesilmiş, elleri titreyen Ali rahat bir soluk aldı.

“Şimdi siz alın kitabı.” Hatuna uzattı, kendi de sağ elini Kuranın üstüne koydu. Zangır zangır titriyordu. Alnında ter damlaları.

“Allahın önünde, Kurana el basaraktan söylüyorum ki, bu söyleyeceklerim, doğru, dosdoğrudur. Hiçbir, en küçük bir hilafım, bir yakıştırmam yoktur.”

“Söyle,” diye bağırdı Murtaza Ağa, can çekişir gibi, “söyle.”

Hüsne Hatun kitabı aldı, üç kere öpüp, başına götürdükten sonra odaya götürdü, altın yaldızlı kabına koydu geldi.

“Söyle.”

“İnce Memed, fıkara İbrahimin oğlu, Döneden doğma İnce nam Memed eşkıya, eşkıyalığı aylar önce terk ederekten, başını almış bu dağları terk ederekten, avradı Seyranı ve de komşu kadını, o dört kitapta katli vacip Hürü Anasını alaraktan, terki diyar ederekten, bizim diyarları terk ederekten gitmiştir, bir daha eşkıyalık yapmayacağını bilcümle yaranına bildirmekten, nereden geldiği, kim olduğu bilinmeyen, beş vakit aptesli ve de namazlı Ferhat Hocaya el vererekten…” Heyecandan soluğu taşıyordu.

Murtaza Ağa, Hüsne Hatun donmuş kalmışlar, ne söyleyeceklerini, nasıl konuşacaklarını bilemiyorlardı. Murtaza Ağa ha bire yutkunuyordu.

“Yani, yani, yani, ne demek istiyorsun Ali?”

305

“Yani, yani, İnce Memed bu dağ, dağ, dağlarda gezmiyor t artık.”

Birden Aliye sarıldılar ikisi iki yerden.

“Canımız kurtuldu Alim.”

“İyice kurtuldu Ağam.”

Bir sevinç dalgası içinde kalaraktan, bir süre ayakta dikildiler kaldılar. Gülmekten, sevinmekten, ne yapacaklarını bilmiyorlar, Murtaza Ağa ellerini koyacak yer bulamıyordu.

“Tatlı canımız, bu milletin de ırzı namusu, şerefi, malı mülkü, parası kurtuldu.”

“Kurtulduk,” dedi Ali de…

Oturmayı akıl ettiler.

Yorulmuşlardı. Susup biraz dinlendiler. Hüsne Hatun da, Murtaza Ağa da, bütün sevgilerini, minnetlerini gözlerine toplamışlar hayranlıkla ona bakıyorlardı.

“Bir daha eşkıya çıkmaz mı o Ali?”

“Çıkamaz. Çünküleyim ki o, eşkıyacılığı hiç sevemedi. Adam öldürmek de onun çok zoruna gidiyordu. Çünküleyim diyordu ki o, bin Ağa öldürsen yerine iki bini geliyor, gelen de gideni aratıyor, senin de dağlarda rezil olduğun yanına kar kalıyor. Bu sebepten dolayı, benim bildiğim, o, bir daha dağlara ayak basamaz.”

“Alışmış kudurmuştan beterdir, o gene dağa çıkacak.”

“Çıkamaz.”

“Neden çıkamasın?”

“Çocuğu olacakmış yakında, parası pulu da var. Ferhat Hoca, Kuzgun Veliyi öldürdüklerinde, onun bütün parasını ona verdi. Kuzgun Velinin de kemerinden çok altın çıktı ki bu kasabayı taşıyla toprağıyla satın alır. Memed de o paraylan kendisine ev bark kurmuş, bahçe, çiftlik donatmış.”

“Benim bildiğim hiçbir eşkıya düzde sonuna dek kalama-mıştır. Dünya malına garkolsa da sonunda soluğu dağda almıştır. Çakırcalı derler bir eşkıya vardı İzmir dağlarında, on dört yıl dağlarda gezdi. Öldürdüğü Ağaların, Beylerin kellelerinden kaleler kurulur. Padişah onu dört kere affeyledi, ona altınlar, çiftlikler, bir de kır serdarlığı rütbesi verdi, onu Paşa yaptı da, o dört seferinde de soluğu dağlarda aldı. Alışmış kudurmuştan

306

beterdir. Nice hanumanlar söndürdü, köprüler yaptırdı, camiler kurdurdu, köylere yollar açtı, zenginden aldı fıkaraya verdi. Sonra da Karıncalıdağda kör bir kurşuna kurban gitti.”

“Ben onun orasını bilmem ama Ağa, bu İnce Memed, bu kadar yoksulluktan sonra, eline bu kadar rahatlık geçmişken, sanmam ki bir daha dağa çıksın. Azıcık aklı olan bir daha kendini ölüme atar mı? İnce Memed de çok akıllıdır, o her zaman ne derdi biliyor musun?…” “Ne derdi Ali?”

“Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, derdi.” “Acayip,” diye, artık kendisine iyice gelmiş Murtaza Ağa şaşkınlığını belirtti. “Ama bütün bunları bilerek bunca yıl dağda gezdi.”

“Mecburi,” dedi Ali.

“Mecburi,” diye onu onayladı Hatun. “Bir insan bu kadar rahatını bulmuş, Karun kadar zengin olmuşken niye dağa çıksın da kendisini zebil ziyan etsin. Ali kardaş doğru söylüyor.”

Murtaza Ağa gittikçe rahatlıyor ama, içindeki endişeleri de bir türlü atamıyordu.

“Onu rahat bırakmazlar ki…” “Onu kimse tanımıyor ki, adını da değiştirmiş.” Murtaza Ağa, inat ediyordu.

“Benim bildiğim hiçbir eşkıya sonuna kadar düzde kala-mamıştır. Ben bunu bilirim, bunu söylerim.” “Yanlışsın Ağa.” “Neymiş yanlışım?”

“Yerden göğe kadar yanlışsın. Söyle bana, şu dağlar dağ olalı beri Bayramoğlu gibi bir eşkıya gördü mü?” Hüsne Hatun atıldı:

“Gördü mü?” diye sevinçle bağırdı. “Gördü mü, gördü mü?”

Murtaza Ağa gevşedi, rahatladı, güldü, yumuşak konuştu:

“Görmedi,” dedi kıvançla, azıcık da utanmış.

“O kaç yıldır adımını dağa atmadı. Atmadı değil, dağa dönüp de bakmadı bile.”

“Bak Topal Ali,” dedi Murtaza Ağa, “bizde de hiç adamlık kalmamış. Adamı orada, köyünde, yok yoksul, kuyunun dibin-

307

deki taş gibi unuttuk gittik. Bundan sonra ilk işimiz onu ziyaret olmalı. Gittim köyünü, evini gördüm, it barınmaz evinde. O kadar yoksul ki, evinin ortasına bir fare düşse başı yarılır. Bir çift ölümcül öküzü yok ki, çift sürsün. Karısı, çoluk çocuğuyla kazmayla deşip, ekinlerini öyle ekiyorlar. Gittim, halini gördüm de yüreğim paramparça oldu. Ona bir tutam çay, azıcık şeker götürdüm de o elimi bırakıp, bu elimi, bu elimi bırakıp ötekini öpüyordu. Ne üstte üst, ne başta baş var. Ona çay, şeker, azıcık da bir şeyler götürelim. O, eskiden çaya alışmış. Allah kimseyi gördüğünden geriye koymasın.”

“Amin,” dedi Hüsne Hatun, gözleri yaş içinde kalmış. “Ben de yarın hemen ona hemen don gömlek, mintan dikeyim. Senin eski, giymediğin çuha şalvarınla Halep işi kaputunu da ona götür. Daha yepyeni. Hiç giymedin ki kurban olduğum.”

Ali duygulanmıştı:

“Ne zaman istersen gidelim Ağam. Ben de dünya gözüyle bir kere olsun, o Hazreti Ali gibi dünya aslanını, hiç olmazsa bir sefer görmüş olurum.”

Bundan sonra Ağa, başını önüne eğdi, derin düşüncelere daldı. Ya bu Memedler ne olacaktı, bu, dünyanın ortasına kadar zulüm köklerini muhkem olaraktan salacak olan canavarlar? Yarın bir gün her birisi bir İnce olup, binlerce kişi, on binlerce Memed, ellerinde alışkın tüfeklerle kurt sürüleri gibi dağdan şehirlere inerlerse?.. Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakırlar mı? Irzına geçmedikleri kız, kadın kalır mı, bu dağlılar, hele köylüler, akça pakça şehirli kadınlarına çok düşkün olurlar. İşte o zaman, işte o zaman… Tarihte olmamış iş değil ki… Ama onlar o kadar büyüyünce de karşılarında orduları bulurlar. Bir Kuyucu Murat Paşa değil, karşılarına o zaman da bin Kuyucu Murat Paşa çıkar. Keski, öyle bir fiile kalkışsalar da, toptan ezilseler de bir daha kıyamete kadar sesleri solukları çıkmasa… Kuyucu Murat Paşadan sonra üç yüz yıl, bu dağlarda bir daha, bir kimse en küçük bir çıt çıkarabildi mi, ta Koza-noğlu başkaldırmasına kadar. Kozanoğlu da bunlardan değil o, bir Beydi, hükümdarlık sevdasındaydı, bunları, bu baldırı çıplakları kandırdı, kullandı.

Başını kaldırdı:

308

“Keski bu Memedler çoğalsalar,” dedi, “işte o zaman görürler babalarının gününü. İşte o zaman görürler bizim nasıl tunçsiper göğüs olarak, İstiklal Savaşında düşmanı ezdiğimiz gibi, onların kafalarını nasıl ezeceğimizi, atamız şanlı Kuyucu Murat Paşa gibi, kuyulara diri diri onları nasıl gömdüğümüzü… İşte o zaman görürler…”

Aliye tepeden, kendine güvenmiş, ezici bir bakış fırlattı:

“Değil mi Topal Ali Ağa?”

Basbayağı alay ediyordu.

“Değil mi ulan dağlar aslanı, kahraman Topal! Yaman olan İnce Memeddi, iki gözümün yarım çiçeği Topal…”

Ali üzülüp büzülüyordu. Onun bu hali Murtaza Ağayı, sevinçlere gar ketti.

“Yaman olan, kan içici olan İnce Memeddi. O da yok artık.”

“Yok artık,” dedi Topal Ali boynunu bükerek.

“Sen de, ondan dolayı artık yoksun. Senin de artık Padişahlığın son buldu.”

“Ağam bilir.”

Murtaza Ağa, ayağa kalktı, gerindi. Kollarını açtı, gerindi, salonda sert adımlarla gidip gelmeye başladı. Alinin önüne geldikçe de, ona, “Bilirim bilirim,” ya da, “ben bilirim,” diye laf atmaktan kendini alamıyordu. “Elbette, elbette ben bilirim, sen bilecek değilsin ya topal Padişah…”

Geldi, sert, ayağını yere vurarak durdu. Taban tahtaları ça-tırdadı.

“Hatun,” diye buyurdu, “şu Topal Ali Ağanın yatağını benim odamdan alın da aşağıya indirin. Oradaki en güzel odaya serin. Ne de olsa kardaşımız değil mi?”

Hüsne Hatun, yerinden kalkmış, odanın kapısını açmış, el kol işaretiyle, Aliye göstermeden Ağayı çağırıyordu.

Ağa, sonunda ona döndü:

“Biliyorum Hüsne, beni neden çağırdığını, biliyorum. Şimdi geleceğim.”

Alinin karşısına durmuş, çivi gözlerini üstüne dikmiş, bir heybet gibi bütün ağırlığıyla adamın üstüne çökmüş, öteki de büzüldükçe büzülüyor, bir söze varamıyordu.

Bunun böyle olacağı aklının köşesinden bile geçmemiş, ince Memedin dağdan indiğini söylediğine pişmanlıktan da

309

öte bir pişmanlık duyuyordu. Vay ananı avradını, böyle iş, böyle adam olur muymuş, diyor da başka bir söz aklına gelmiyordu.

Topalı, karşısında böyle durarak, onu küçülterek iyice ezdiğine, onu yerin dibine batırarak öcünü aldığına inanınca Hüsne Hatunun çağrısına uyarak odaya geçti:

“Buyur bakalım Hatun,” dedi.

“Yapma Ağam, kurban olayım, ayaklarının altını öpeyim yapma Ağam. Bakarsm İnce Memed, bir daha dağa çıkar, etme eyleme, ayaklarının altını öpeyim, yapma bunu şu adama. Bizde hiç insanlık kalmadı mı?”

“İnsanlık insana yapılır Hatun.”

Gümbür gümbür sesi, dışardan olduğu gibi duyuluyor, Ali kulak kabartmış dinliyordu.

“Yapma Ağa, İnce Memed gene dağa çıkar, biz gene bu adama muhtaç oluruz.”

“İnce Memed, bir daha dağa çıkmaz.”

“Neden çıkmasın?”

“Hatun sen deli misin,” diye bir kahkaha attı, “bu kadar sağmanı serveti eline geçirmiş de İnce Memed, bütün dağları ona versen de bir daha o adımını dağa atar mı sanıyorsun? Korkma, bu ayağı çarıklıları ben bilirim. Bir tek kuruş için bu adamlar bin takla atarlar.”

“Kurban olayım Ağa, bu gece onu odandan atma.”

“Dayanamam Hatun, dayanamam. Bunca gün dayandım, kokuyor o. Ayaklan, götü, her yeri kokuyor, odamda onun varlığına bir saniye bile dayanamam.”

“Niye söylemedin onun koktuğunu şimdiye kadar, ben onu her gün hamama sokardım. İki güne bir de fıkarayı zaten hamama sokuyordum. Bir kalıp kokulu sabunu bitirene kadar yunup arınıyordu. Çarşıda kokulu sabun komadım ona harcadım. Çok da temiz bir adam o…”

“Kokuyor, onun kokusuna dayanamam, daha bir saniye bile… Hatun, Hatun, sen bilmiyor musun, bu adam bu eve sahip oldu. Padişah gibi oturuyor, Arap ata biniyor, beni, velinimetini bile hiçe sayıyordu. Sanki bu evin sahibi ben değilim de oydu. Utanmaz, kokar, pis adam.”

310

“Fıkara hiçbir şey yapmıyordu ki Ağa, ağzı var, dili yok bir adamdı. Ne yapsak, neylesek, hep gülümsüyor, ses çıkarmıyordu.”

“Niye çıkarsın, niye çıkarsın Hatun, her gün keklik eti, Aladağdan gelen ak petekli, püren kokulu bal. Her gün Padişah şöleni. Bunca yıl, bu adam bu eve gelene kadar, bizim evde böyle bir savurganlık oldu mu? Neredeyse, bu adam, bu evde daha üç ay kalsaydı ben iflas etmiştim. İyi ki Kurana el bastık da…”

Aralarındaki tartışma kıran kırana gün ışıyıncaya kadar sürdü.

Hatun gün ışırken son sözünü söyledi:

“Bu gece Ali kardaşım, senin odanda yatacak. Eğer, o, bu gece o yatakta yatmazsa, ben de bu evde durmam, bohçamı alır da babamın evine bunca yıl sonra giderim. İşte Kuran, işte sen, bunu böyle yapacağıma, Kurana el basarak yemin ediyorum. Haydi bakalım.”

Ali gitmek istiyor, tartışmanın sonunu da merak ediyor, ha şimdi kalkayım, ha birazdan, diye, yerinden kalkamıyordu. Sabaha karşı ayağa kalktı, çıkıp gidecekti ki Hatunun son sözlerini duydu, ayıp olurdu bu yiğit Hatuna karşı, yeniden yerine çöktü.

“Sabah oldu zaten, ben çarşıya çıkıyorum. Sen onu götür de yatağına yatır.”

“Sağ ol Ağa,” diye ona sarıldı Hatun, “beni, evimi, ocağımı kurtardın.”

Murtaza Ağa da ona sarıldı:

“Öyleyse Hatun, madem bu kadar istiyorsun, Topal istediği kadar bu evde kalır.”

“O çok onurlu adamdır,” dedi Hatun, “bunca çekişmeden sonra, sanmam ki bizde kalsın artık. Çok kötü oldu. Kim bilir, belki benim hatırımı kırmaz da, belki birkaç gün daha bizde kalır.”

“Ama onu odama almam, kokuyor.”

“Alma,” dedi Hatun, “ben onu kuştüyü yataklarda yatırının, eskisinden de daha iyi ağırlarım.” Bu sözleri kapıyı açıp bağırarak söyledi ki Ali duysun.

311

Dışarıya çıktı, Aliyi kolundan tuttu kaldırdı, en sıcak, en sevgi dolu sesi, bir kardeş sevecenliğiyle:

“Kalk Ali kardaşım,” dedi, “seni bu gece çok yorduk, üzdük. Ağam çok içmişti, kusuruna kalma.”

Odaya götürdü, kapıyı kapadı, kulağına fısıldadı:

“Bunlar böyle işte Alim,” dedi. “Anlamadım bunlar nasıl insan. Bunlar, işlerine gelirse bugün böyleler, gelmezse yarın şöyle-ler. Kurban olayım Ali kardaşım, ben bunların insanlıklarından bir şey anlamadım. Oysa benim babamın evinin erkekleri, benim obamın, elimin aşiretimin insanlan, hırsızları, alçaklan bile böyle değillerdi. Ben bunların adamlığından hiçbir şey anlamadım ya ne yapayım, bir kere kader beni aralarına düşürmüş.”

Sesi bir ağıt gibiydi. Aliyi odada bıraktı çıktı.

O sabah Murtaza Ağa uzun uzun tıraş oldu, epeydir aynalara bakmıyordu, aynada bıyıklarını özenle burdu, İstanbulda dikilmiş lacivertlerini çekti, kırmızı boyunbağını boynuna geçirdi, rugan ayakkabılarını giydi kostaklanarak çarşıya indi. Daha hiçbir dükkan açılmamıştı. Kaldırımlarda uyumuş köpekler o geçerken, başlarını kaldırıp uykulu gözlerle ona bakıyor, sonra da başlarını ön bacaklarının üstüne uzatıp, gözlerini kapatıyorlardı.

İlk dükkanı Hacı Hanefinin açacağını biliyordu. Otuz yıldır bu böyleydi. Az sonra dükkanın önünde karşılaştılar. Hacı Hanefi besmele çekerek, kepenkleri gümbürdetti. Çarşı yankılandı.

“Buyurun Murtaza Bey Ağa, hayrola bu ne erkencilik?”

“Biz de zatın gibi her zaman erkenciyiz Hacı Bey.”

Murtaza Ağanın kıvrandığı, bir şeyler söylemek için çırpındığı Hacı Hanefinin gözünden kaçmıyordu. Cin gibi adam de-diklerindendi Hacı Hanefi. Çember sakallıydı, ağzından dualar eksik olmayan birisiydi. Gece gündüz, uykuda bile ağzı kıpır kıpır ediyor, önüne kim gelirse okuyup üflüyordu. Her yıl, Hacca gidiyordu. Söylediklerine göre, bu yöntemle de kaçakçılık yapıyordu. Hem dindarlığından, hem de mağazasında her şeyin bulunmasından ötürü dükkanı arı kovanı gibi işliyordu. Öylesine ki, harıl harıl çalışan üç yardımcısıyla bile gelen müşterilerle baş edemiyordu.

312

Dükkanın orasını burasını düzelterek bir yerlerden, elindeki ıslak bezle toz aldıktan, birkaç kez, dükkanın ortasına doğru okuyup üfledikten sonra Ağanın yanına geldi, saygılıca karşıdaki sandalyaya oturdu, iki elini de dizlerinin üstüne koydu.

“Size bir çay kaynatsam mı?”

“İstemez, zahmet etme. Şimdi kahveler açılır.”

“Çok sevindim zatınızı fakirhanede görmekle.”

Kasabada Darendeli Hacı Hanefiyi kimse sevmezdi. Hele Murtaza hiç sevmezdi.

“Geliriz,” dedi. “Bu Memedler bir hiç Hacı Efendi.”

“Uydurma efendim. Büyütüyorlar efendim, hiç devletül Türkiya ilen birkaç çapulcu başa çıkabilir mi, değil bin Memed, on bin, yüz bin Memed, bütün Türkiya Memed olsa, ne yazar ki efendim. Yedi düvelle, hem de Düveli Muazzama ile çarpışarak, onları bihakkın yere seren tunçsiper göğüslü ordumuz, son Türk Devletinin bekçiliğini yaparlar, bir küçük Anadolunun on milyon çapulcusuyla başa çıkamaz mı?”

“Çıkar, hem de şu Toros dağlarını un ufak edecek Kuyucu Murat Paşa Hazretleri cennetmekan efendimiz gibi bin insan çıkarır, şu Toroslardan çaylar, ırmaklar dolusu kanlar çağlatarak, dünyayı kuyularla doldurur.”

“Doldurur Bey Ağa Hazretleri.”

“Bu İnce Memedde de iş yok. Eline beş on kuruş geçmeye görsün, eşkıyalığı da bırakır, anasını da satar.”

“Zatı devletleriniz bana biraz, atın başına koyduğumuz kadar para veriniz, bendeniz de gideyim dağlara, o eşkıyaların hepsini satın alıp da indireyim düze de mübarek huzurunuza getireyim de elinizi bus ettireyim, hem de ayaklarınızı.”

“Doğru mu bu?”

“Vallahi de billahi de…”

“İnce Memedi de mi?”

“Elbette, ve hem de başta onu. Ben bu dağları çok bilirim efendim. Gençliğimizde oralarda çerçilik zenaatını yürütürdük. Bunlar çok fakirlerdir. Ot, yaprak, kabak yiye yiye karınları Hüt-dağı gibi şişerek, kendileri bihakkın vefat ederler. Sinekler kadar Çokturlar, sinekler gibi vefat ederler. Duyup işittiğimize göre bunlar Abdinin kullarıymışlar. Zatıaliniz zannederim, zata şerifle mü-

313

şerref oldunuz, kendileri çarşıda bir çingene gibi hırpani dolaşırlar, açlıktan da, biiznillahi nefesleri kokardı. Bir düşününüz Ağa efendi hazretleri, Beyi böyle olanın tebası nasıl olabilir.”

“Demek İnce Memedi de…”

“Vallahi de, tallahi de yarından tezi yok, giderim dağa, onu iki kuruşa satın alır getiririm size. Bu kadar telaşa ne lüzum var.”

Bu Hacı Hanefi makbul adam değildi ya, gene de doğru söylüyor, onların ciğerlerinde kaç damar olduğunu bildiğinden, bunca yıl alışveriş ederek, köylüleri yakından tanıdığından, doğru söylüyordu.

Kepenkler gümbürtüyle arka arkaya açılarak çarşı dolmaya başladı. Erkenden kasabaya inen köylüler, başıboş oradan buraya dolaşıp duruyorlardı. Hacının kahveciye ısmarladığı, dumanı üstünde, tavşan kanı ilk çaylar geldi. Murtaza Ağa çayı çabuk çabuk, ağzı yanarak içti, ayağa kalktı, artık uyanmış olmalıydı, bu okumuş beyler, efendiler geç uyanırlardı, Taşkın Halil Beyin konağına koşar adım ilerledi. Onu, balkonda oturmuş çayını yudumlar buldu. Ta uzaklardan seslendi:

“Taşkın Bey, Taşkın Bey, heeeeeeyt, Taşkın Bey, ne kadar da erken uyandın Beyimiz.”

Kapı açıldı, merdivenleri ikişer ikişer çıktı. Halil Bey onu ayakta karşıladı, karşısına oturttu, bir çay söyledi, kısa etekli bir kız hemen çayı getirdi.

Murtaza Ağanın içinin içine sığmadığı, dolup taştığı, dilinin altında iyi bir şeyler olduğu gözden kaçmıyordu.

“Hiçbir kıymeti yok,” diye başladı Murtaza Ağa, “bu Me-medlerin de, İnce Memedin de hiçbir kıymeti kanuniyesi yok…”

“Söyle Murtaza ne oldu?”

“Söyleyemem. Bana yemin ettirdi. O alçak Topal Ali, cahil, kan içici hayvan, hem de Kurana el bastırarak, o cahil, o kan içici cahil köpek. Ancak şunu söyleyebilirim ki, artık en büyük düşmanımız dağlarda yok, kıyamete kadar olmayacak da… Memedlere gelince…”

Gece Hüsne Hatunla konuştuklarını olduğu gibi yineleyerek, her şeyi anlattı, sözünü de, Türk ordusunun bin tane Kuyucu Murat Paşa çıkaracağıyla bağladı.

314

“Ne diyorsun sen Murtaza!”

“Gelsinler, gelsinler, milyonlarca gelsinler de, yeryüzünden ebediyen silinsinler. Ayaklanma nedir görsünler. Ordumuz o hainlerin bir tekini bile sağ bırakmasın.”

“Sen ne diyorsun Murtaza!”

“Tohum yok, diyorum, kürrei arzın ortasındaki kök de yok. Zaten kürrei arzın ortası ateş doludur. Oraya ulaşan kökler yanar, yeşermez.”

“Yahu sen ne diyorsun Murtaza?”

“O Muallim Rüstem Bey atıyor, senin de, benim de Hocamız ama atıyor. İnce Memed de yok, mafiş. Sana sabah sabah bunu söylemeye geldim ki artık korkmayalım, mal ve de can telaşında olmayalım. İnce Memedi ben, beş liraya satın aldım.”

“Yahu sen ne diyorsun Murtaza, ben senin bu söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum.”

“Ah, ah, ah,” diye dişini sıktı Murtaza, “ah şu yeminim olmasaydı. Her şeyi kolaylıkla anlardın ya… Ah, ah, şu yemin yüzünden dillerim bağlı.”

“Ne oldu İnce Memede, öldü mü?”

“Ölmedi.”

“Kaçtı mı?”

“Kaçmadı.”

“Ya ne oldu?”

“Ah, ah bilmiyorum. Dillerim bağlanmış söyleyemiyorum.”

Bu sefer Hacı Hanefiyle konuştuklarını, köylülerin ot yediklerini, dağlardaki eşkıyanın da iki pula satın alınacağını, İnce Memedin de…

“Bak, kardeşim Murtaza, geldiğinden beri bu konuştuklarından bir şey anlıyorsam Arap olayım. Yahu, Murtaza, biz seninle bir uyuz atın başına tam üç bin Türk lirası koyduk da, ele aleme rezil rüsvay olmadık mı? Sonunda da ölmüş atı kühey-lan edip, üstümüzde, gökyüzünde kişnetmedik mi, Allahını seversen açık konuşsana.”

“Ah, ah bağlı dillerim çözülmüyor ki… Ölüyorum, geberi-yorum da gene dilimi çözemiyorum, ağır yemin…”

Murtaza Ağa, kılı kırk yararak, lisanı hal ile İnce Memedin kaçıp gittiğini dünyanın bir yerinde çiftlikler, hanlar sahibi ol-

315

duğunu, küp küp altınların üstünde oturduğunu anlattı, sözlerini de, “Böylesine, Karun kadar zengin olan bir kişi eşkıya çıkar mı?” diye bitirdi. “Sen söyle çıkar mı?”

“Niçin çıksın,” dedi Halil Bey. Yüzü kararmış, onu anlamaya çalışma çabasından ötürü alnı kırışmıştı.

“Şimdi anladın öyleyse.”

“Hiçbir şey anlamadım.”

“Haydi bana allahaısmarladık.” Der demez de ayağa fırladı, çarşıya koştu, büyük olayı lisanı hal ile önüne gelene anlatmaya çalıştı. Herkes ahmak kesilmiş, hiç kimse bir şey anlamı-yordu. Bu kadar insan içinden, açık açık her şeyi söylediği halde, durup yüzüne pel pel bakıyorlar, sonra da düşünceli düşünceli, ona anladık, ya da anlamadık demeden çekip gidiyorlardı, söylediklerini bir anlayan çıkmamıştı.

Topal Aliye gitse, canını verse, acaba yeminini geriye alır mıydı?

Müftüye koştu:

“Müftü Efendi, acaba edilen yemin bozulabilir mi?” diye sordu. Müftü:

“Hiçbir zaman, katiyyen bozulamaz,” dedi.

Bugün çarşıda kimsenin ağzını bıçak açmıyor, herkesin, köylülerin yüzünden bile düşen bin parça oluyordu. Murtaza-nın bütün çabaları heba olmuş gitmişti. Bana ne, dedi, kendi kendine, onlar bu kadar ahmak olmasınlar, leb deyince leblebiyi anlasınlar. Bütün kasabaya küstü, bir daha da kimseye ağzını açıp bir tek lakırdı bile söylemedi. Bereket versin ki çarşı o anda kaynaştı. Murtaza Ağa başını kaldırınca çarşının ortasından, her birisinin başını bir candarmanm çektiği üstlerine ölülerin atıldığı atları gördü. Halk, dükkanlardan kaldırımlara dökülmüş, bu geçit törenini seyrediyor, kulaktan kulağa da fısıldaşı-yorlardı. Şu üç kara giyitli olanlar, yani çiçeği burnunda olanlar Memedlerdenmişler. Ötekilerse, İnce Memedin çetesiymiş. Belki de içlerinde İnce Memed bile varmış.

Kendisini tutamayan Murtaza Ağa:

“Bunların içinde İnce Memed olamaz,” diye bağırdı. “Sabahtan bu yana söylüyorum, söylüyorum anlatamıyorum, İnce Memed yok.”

316

Atların nal seslerinden başka ses duyulmayan çarşıda herkes dönüp Murtaza Ağanın bağırtısına baktı, o da bundan hoşnut oldu. Daha yüksek sesle:

“İnce Memed, o yok oldu,” diye yineledi sözlerini.

Eşkıya ölüsü bir hayliydi. Bir, iki, üç, on, on beş, diye sayıyorlardı. Ama bunların hemen hepsinin Sarı Sultanoğlunun adamları olduğunu kimse bilmiyordu.

Ölüleri, çarşıdan geçirip kasabayı mahalle mahalle dolaştırdıktan sonra candarma komutanlığına getirdiler, silahlarını kucaklarına verip duvarın dibine dizdiler.

Kasabaya kızgınlığı, küskünlüğü daha sürüp giden Murtaza eve koştu, onu karşılayan Hüsne Hatuna:

“Bu kasabanın hepsi kör ahmak. Anlattım, anlattım da hiçbir şey anlamadılar. Hem de açık açık, hem de gözlerinin içine sokarak. Keski yemin etmeseydik, ne güzel olacaktı. Bütün dediklerim çıkıyor. Git de candarma kumandanlığına Memedle-rin ölüsünü gör. Sanki Kuyucu Murat Paşa Hazretleri dirilmiş de kumandayı eline almış.”

317

Ağaçlarda portakallar, limonlar, turunçlar, her gün biraz daha büyüyorlardı. Memed her sabah ağaçları teker teker dolaşıyor, bu büyüyen yemyeşil portakallara, limonlara, turunçlara bakıyor, incitmeden yeşil yuvarlacıkları kokluyordu. Her bir ağacın da kendine has bir kokusu vardı. Bir gün gözlerini kapa-sa, birileri de her ağaçtan bir yaprak getirip koklatsa, belki de o yaprağın hangi ağacın yaprağı olduğunu bilebilirdi.

Bir gün bir turuncu, yüreği titreyerek kopardı, avucunda ovaladı, turunçtan bir delice koku fışkırdı. Artık her gün, kimseye belli etmeden, hırsızlama bir turunç koparıyor, avucunda ovalıyor, keskin kokuyu, bir ağacın altına ağzı yukarı yatarak, ovalayıp kokluyor, kendinden geçinceye, usanıp bıkıncaya kadar bu işini sürdürüyordu.

Ekinler başak vermişti. Memed sabah erkenden bir limonu, dalından koparmaya kıyamadan, dala ellerini uzatıp ovaladı, avuçlarını kokladı. Bahçeler, tepesinin üstünde asılı duran Gavur dağları, uzaktaki ekin tarlaları buğulanıyor, sabahın ışığı çökmüş dünya, karşıdaki denize doğru gittikçe aydınlanıyordu. Sırtlarına gün vurmuş, esen yelin kabarttığı buğusu yavaşça yükselen, göğsüne kadar gelen ekin tarlalarının içinden geçti, denizin kıyısına geldi, kıyıda bir an durdu, denizi hiç görmedi, üstündeki aydınlığı, uçuşan martıları, ince dalgaların üstüne yatmış, kıpırdamayan sabah bulutlarını da görmedi. Burnuna bir koku da gelmedi. Ayaklarının altındaki çakıltaşları da ses vermiyordu. Sel yatağındaki püren de kurumuş, çıtır çıtır

318

olmuş, bakır rengine dönüşmüştü. Pürenin üstünde kanatlan ıslak, bir kuş kadar büyük, yaldızları soluk mavi bir kelebek, bir yana sarkmış uyuyordu. Onu uyandırmaktan korkarak, usulca pürenin yanına çöktü. Pürene dokunamadı, elini süremedi. Elini uzatıyor uzatıyor, parmağı pürene değdi değecek, kızgın demire dokunmuşçasına irkilerek geriye çekiyordu. Pürenden karşıdaki çiçekleri kurumuş, yaprakları kıpkırmızı olmuş sığırkuyruğuna büyük, ince dokuma bir örümcek ağı gerilmiş ağ ıslanmıştı. Üstüne küçücük ak sinekler, bir de sırtı yeşil, mor, menevişli benekleri olan küçücük bir böcek takılmıştı. Örümcek ortada gözükmüyordu. Gözlerini ağın köşesine dikti, bir yerlerden çıkıp gelecek örümceği bekledi. Gün kuşluk oldu, örümcek, daldaki sarkmış yaldızlı kelebek uyanmadı. Deniz soludu, ince dalgalar kıyıyı dövdü, bir kuş öttü, cırcırböcekleri kuşlukla birlikte hep birden, bütün sesleri, kuş ötüşlerini, sıcağın çatırtısını, denizin soluklanışmı, sabah yelindeki başakların hışırtısını bastırarak ötmeye başladılar. Cırcırböceklerinin sesleri gün kızdırdıkça artıyordu, kulakları sağır edercesine. Memedin başının içinde bir uğultu. Sonra bütün bedeni uğultuya kesti. Cırcırböcekleri durup dinlenmeden, ıyıp kesmeden bastırıyordu. Kaskatı kesilmiş, uyuşmuş gitmişti. Öğle oldu, güneş geldi tepeye dikildi, gölgeler çekildi bir avuç kaldı, toprak yalım gibi kızardı, elini, ayağını üstünde bir an tutamazsın, kızgın demire döndü. Memed, gözlerini açıp yoğun ışığa bakmayı birkaç kez denedi, kamaşan gözlerini, bütün ağırlığıyla denize, sapsarı yanan, dalgalandıkça savrulan ekin tarlalarına çökmüş ipiltiler yaktı. Örümcek daha gelmiyor, gün kızdırdıkça yaldızları solan, mavisi menevişlenen kelebek yerinden kıpırdamıyordu. İkindi oldu, garbi yeli çıktı. Memedin sırtındaki ter kurudu, ak bulutlar denizden koparak göğe ağdı, deniz maviledi, ekinlerin hışırtısı, cırcırböceklerinin sesleri arasından denizin kıyısına geldi, büyümüş, kıyıya ak köpüklerini seren dalgaların gümbürtülerine karıştı. Gün ta aşağılara, denizin öteki ucuna indi, denizi, ovaya sapsarı çökmüş ekin tarlalarını önce turuncu, sonra kırmızı pembe, sonra mor pembe, ardından da turuncu mor, yeşil mor, pembe turuncu yeşil mor bir ışık bastırdı. Memedin eli kendiliğinden pürene değdi, çalı sallandı, sarkmış

319

kelebek yere, ak çakıltaşlarının üstüne düştü. Bir çocuk ölüsü kederinde, kanatları sonuna kadar açılmış, ipiltisini, menevişini yitirmiş gözleri koskocaman öyle kalakaldı.  Karanlık bastı örümcek gelmedi. Belki de onu, bir düşmanı çoktan yemiştir, diye düşündü Memed, hüzünlendi. Belki bir kırlangıç, belki bir serçe, belki de bir yılan, bir kertenkele… Belki, o yeşil, o kırmızı dilleri dışarda kertenkele, belki o pörtlek gözlü kurbağa yutmuştur onu. Oysa Memed onu ne kadar bekliyordu. Ayağa kalktı, ekinlerin içine daldı, sırtından bir ürperti geçti. Eve geldiğinde akşam ezanı okunuyordu, biraz sonra Hürü Ana namaza durdu. Başını kaldırıp ondan yana bakamadı. Seyran onu her zamanki gibi özlemli, sıcak, ortalığı sevince boğarak karşıladı. Onun sevincini, sıcaklığını ta yüreğinin ortasında duydu. Hürü Ana namazını çabucak kıldı. Seyranın hazırladığı sofraya geldi. Memedin başı önündeydi. Hürü Anaya, nasılsın iyi misin bile demedi. Memed, bir uyurgezer gibi, yemek yiyip yemediğinin farkında olmadan yemeğini yedi bitirdi. Gene bir uyurgezer gibi kalktı, doğruca yatağına gitti. Günlerden bu yana hali böyleydi. Kimsenin yüzüne bakamıyor, başı hep yerde, denizin kıyısı senin, ekin tarlaları, bahçeler, bataklıklar benim dolaşıp duruyor, eve geliyor, yemeğini yiyor, yatıyor, sabah erken kalkıyor, yollara düşüyor, nereye gittiğini Allah bilir, yatsı namazında nasılsa evi anımsayabilip, eve geliyordu, Abdülselam Hocayla konuşmuyor, onun da yüzüne bakmıyordu. İnsan soyuna küsmüş bir hali vardı. Bu arada o adam, atının alnından kan fışkırtan, o tuhaf adam üç kere karşısına çıktı. Birincisi ekin tarlalarının içindeydi, nerdeyse son ışıklar da yitecekti. Adam bir karaçalının arkasından çıkıp karşısına dikildi. Olduğu yerde duruyor, boyu, yüzü, kolları, gözleri uzadıkça uzuyordu. Memed, onun da yüzüne bakmadı, kolunu sıyırtarak, yanından geçerken, onun sık sık soluk alıp verişini duydu. Adam onun arkasına düştü, Memed arkasına dönüp bakmadı. Başında, gözlerinin önünde çakan, harmanlayarak fışkıran, savrulan ekin tarlalarıyla birlikte dönen ışıklar durmadan balkıyordu. Birisi onun, bu anda gözbebeklerinin içine bakacak olsa o çelik ışıltının gelmiş, oturmuş olduğunu görürdü. Adamın arkasından geldiğini ardından hışırdayıp gelen ekinlerden, onun ham

320

toprağa gömülen ayaklarının sürtünmesinden bildi. İkincisi, denizin kıyısındaydı. Memed, çakıl taşlarının üstüne oturmuş, gözlerini ötelere dikmişti. Deniz sütbeyaz, ortalık sütlimandı. Dağların yansıması aklığın bir ucunu karartmıştı. Dünyadan çıt çıkmıyor, toprak bile soluklanmıyordu. Bir tek ak bir martı, göğün çok yükseğinde bir ışık parçası içinde kalmış, daha da ak-laşarak orada durup duruyordu. Deniz, Memedin şimdiye kadar hiç koklamadığı bir biçimde, incecik seher yelinde dalga dalga kokuyordu. Memed büzülmüş, azıcık da üşümüştü. Hemen yanı başında çakıltaşlarının sesini duydu. Başını döndürmeden gözucuyla o yana baktı, adamı gördü, ayağında, daha al tüyleri üstünde duran, boğa derisinden yapılmış bir ham çarık vardı. Ayakları da gittikçe çakıltaşlarının arasına gömülüyordu. Yukardan mavi bir ışık yağdı, aşağıda da, denizde mavi bir buğu tüttü. Karşıki dağlar maviledi. Toprak, ağaçlar, kuşlar, bakılmayacak kadar parlak, esen yelle yatan sırtları yaldırdayan sarı ekin tarlaları som maviye kesti. Yağan mavi Memedin iliklerine kadar işledi. Ayakta durmuş adam da gittikçe maviliyordu. Di-kenlidüzü karşı dağın dibine kadar çakırdikenlikti. Çakırdiken-lik patladı, bir mavi ışık saçıldı dünyaya. Gür bir kaynaktan çıkar gibi, durmadan bir mavi dağılıyordu ortalığa, ormana, kayalara… Bir köpek sürüsü koptu Düldül dağının dibinden, hep birden ürerek, gittikçe mavileyerek. Ala karlı Düldül dağı da mavilendi. Yukarda dolanan tek martı denizin üstüne kadar hızla indi, kanatlarını suya vurdu, kalktı, denizin, bir kavak boyu üstünden ta ötelere kaydı gitti. Dönerken apak olmuştu. Deniz de usul usul ağardı. Günden yanı soldumola, yerden yanı uldumola, Memedimin ala gözün karıncalar oydumola… Karıncalar katar katar, yarın üstündeki kurumuş otların arasından kendilerine incecik bir yol açmışlar, uzaklara, ağızlarında tohumlarla düşe kalka çekiliyorlardı. Kesilmiş kellesi gözleri bakar, kesilmiş kellesi, gözleri de faltaşı gibi açılmış, yumruk gibi dışarıya uğramış, pörtlemiş. Her şeye, her şeye hasret kalmış. Hasret kalmış bakıyor. Kesik baştan kan damlıyor. Damlalar iri iri. Kayaları, yollan, bir uzun sırığın ucuna geçirmişler, sırığı taşıyan adamı, kasabanın kaldırımlarını, yeşil otları, akar çayı kıpkırmızıya boyuyor. Kocaman, damlalar, bir pınardan akar

321

gibi damlıyor. Kesik başı seyre çıkmış kasabalıları, iğne atsan kalabalıktan yere düşmez kalabalığı tepeden tırnağa kana boğuyor. Evler, yollar, insanlar köpürmüş kan altında kalıyor. Me-medimin ala gözün karıncalar oydumola. Karıncalar kan denizinin üstünden yol açmışlar, otlar kıpkırmızı, sırığın ucundaki pörtlek gözlerden kan damlıyor. Karıncalar sırığı taşıyan adamın sırtını yol yapmışlar, boynundan sağ koluna, sağ kolundan sırığa, sırıktan kesik başın gözlerine… Gözlerden kan fışkırıyor.

Adamın ayağındaki boğa derisinden çarığın tüyleri yavaş yavaş kabardı. Yerinden hiç kıpırdamıyor. Adamın gölgesi apak denizin üstüne düştü, deniz kıpırdamıyor, ot sallanmıyor, yaprak titremiyor, karıncalar, oraya, apak denizin yanından geçen yollarında durmuşlar, ön ayaklarıyla, hepsi birden tozlanmış gözlerini siliyorlar. Birden sıcak patladı, ışıklar patladı, kurumuş otlar patladı. Nar bahçesi, yamaçları aydınlık dağla deniz arasını kaplıyordu. Nar çiçekleri patladı. Ova apal, dağın dibinden, ağarmış, apak olmuş denize kadar dalgalandı. Ekin tarlalarına, ağaçlara bir allık çöktü. Üç tane, kıpkırmızı olmuş uzun yılan kuyruklarının üstüne dikilip nar bahçesinin ortasında durdular. Emekleyerek bir çocuk geldi, yılanların kuyruklarından tuttu, çocukla yılanlar alt alta üst üste oynamaya başladılar. Seyran geldi telaşla, bir çığlık atarak çocuğu yılanlardan ayırmaya çalıştı. Yılanlar kapkara, mosmor oldular, sırtları me-nevişledi. Seyran öfkeden çıldırıyor, karman çorman olmuş yılanlarla çocuğu ayıramıyordu.

Deniz sütbeyazdı, sütlimandı, martı uçuyordu. Memedin yanı başındaki boğa derisinin tüyleri dikilip dikilip iniyordu. Ortalıkta çıt çıkmıyor, deniz donmuş gibiydi, kıpırdamıyordu.

Sırığın ucundaki kesik başı Hatçeye götürdüler, çok kar yağıyordu. Hatçe gülüyordu. Mağarada ateş yanıyor, Hatçe iki eliyle çıplak memelerini tutuyordu. İri memeleri ellerinden taşıyordu. Kesik baştan toprağa kan damlıyor, ortalık sel sele gidiyordu. Hatçenin memelerinden de kan fışkırdı.

Portakallar yavaş yavaş kızarıyor, iri narlar en güzel pem- ; bede olgunlaşıyor, Hürü Ana sevinçten, mutluluktan uçarak, yanında Efendi Hazretleriyle birlikte ağaçların altında, yeşil çimenlere serdikleri kilim seccadelerinin üstünde namaz kılıyor-

322

lardı. Seyran bir oğlan çocuğunu elinden tutmuş, ikisi durmadan gülerek nar ağaçlarının altında koşuyorlar, pespembe, kocaman, yarılıp iki şak olmuş, narların içinden iri kırmızı taneler dökülüyordu, küçük oğlanın, Seyranın, yılanların açılmış avuçlarına. Hürü Ana, bahçenin ortasında dolaşıyor, en pespembe, en iri narları seçerek eteğine dolduruyor, aboooov, bu kadar da iri nar olur muymuş, diye bir sevinç çığlığı geliyordu nar ağaçlarının arasından. Hürü Ana durmuş, şaşkın gözlerle. Memedi-nin ala gözün karıncalar oydumola, atım kalmadı bucakta, oğlum kalmadı ocakta, ne yatarsın Memed oğlum kuşluklaym şu sıcakta. Sevinç çığlığı ölüm çığlığına dönüşüyor. Sırığın ucundaki kesik başın boynundan kanlar damlıyor, gözleri yumruk gibi dışarıya fırlamış. Hürü Ana kesik başı kucaklıyor, tepeden tırnağa kana batıp çıkıyor. Pembe narlardan, al nar çiçeklerinden bir öbek yapıyor. Kucağında kesik baş ağıt söyleye söyleye dağlara çekilip gidiyor. Ben öpmeye kıyamazdım, kesivermiş-ler başını, diye, dağlara taşlara söylüyor. Köylüler dağda onun başına birikiyorlar. Gelen köylü birikiyor, gelen birikiyor, Di-kenlidüzünde büyük bir halka oluyorlar, üst üste yığılaşarak… Ana ortada, kucağında kesik baş, kana batıp çıkarak, kucağm-dakini nazlı bir bebek gibi ığralayarak ninni söylüyor. Ninnisi ağıt gibi, duyanda yürek koymuyor.

Biraz kesilen mavi ışık gene yağmaya başladı. Memed maviye battı, sırılsıklam oldu. Yanındaki adamın, denizin üstüne uzamış gitmiş gölgesi kısaldı, o da ıslandı. Memed ayağa kalktı, mavi çakıl taşlarına basarak, sel yatağına, kurumuş, bakır rengi olmuş pürenin yanma gitti, oturdu. Oturur oturmaz da kalktı. Adam başucunda durmuş bekliyordu. Memed yürüyünce adam da yürüdü. Memed portakal bahçelerinin ucunda durunca, adam da durdu. Kurumuş çalılara, uzun otlara, hatmilere, sığırkuyruklarına, çetilere, öteki bodur çalılara küçücük ak sümüklüböcekler sıvanmışlardı. Memed portakal bahçesinin içine girdi, arkasına dönüp de hiç bakmıyordu. Portakal bahçesini çıkınca tozlu yolda, böğürtlen çalılarının yanında, sıra sıra yol boyunca dizilmiş uzun telli kavakların altında durdu. Arkasına döndü, adamla karşı karşıya kaldılar. Memed gözlerini adamın gözlerine dikti, ayırmadı. Adam gözlerini onun gözle-

323

rinden ayırmak istiyor, bir türlü ayıramıyor, bir büyüye kapıl-mışçasına orada kaskatı kesilmiş bekliyordu. Memed, bu adamı o kadar iyi, o kadar iyi biliyordu ki, anımsayamadığma deli divane oluyordu. En sonunda, onun gözlerinde aradığını bulamayınca gözlerini onun gözlerinden kopardı aldı, eve yaklaşmıştı, avlu kapısına gelince arkasına döndü baktı, adam olduğu yerde duruyor, sallanıyor, dalgaların üstündeki bir kayık gibi, bir iniyor, bir çıkıyordu.

Evde Hürü Ana seccadesini sofaya sermiş namaz kılıyordu. Son zamanlarda kendisini iyice namaza niyaza vermişti. Onun bu hali Seyranı da etkilemiş, o da arada sırada onun yanında namaza duruyordu.

Sofraya önce tüten tarhana çorbası geldi, evin içini ezilmiş sarımsak kokusuna karışmış nane kokusu aldı. Memed elinde kaşık, tüten çorbanın karşısında öyle durup kalmıştı, nasıl olduysa, elindeki kaşığı çorbaya daldırdı, usul usul getirdi ağzının ucunda beklettikten sonra içti, uzun bir sürede, böyle bek-leye bekleye ancak üç kaşık çorba koyabildi ağzına. Hürü Ananın, Seyranın yüzüne bakamadan yattıkları odaya gitti, ölü gibi, soyunmadan yatağın üstüne serildi.

Bomboş kalmıştı. Gecenin, gündüzün ortasında yapayalnızdı. Seyran, Hürü Ana, Abdülselam Hoca, Müslüm, deniz, dünya, dönerek oylum oylum dalgalanan seher vaktinin dalgaları, apal olmuş, ovayı doldurmuş, sikirdim gibi çiçeğe durmuş nar bahçeleri, sel yatağındaki pürenler, her şey silinmişti.

Her sabah gün atmadan, daha deniz beyazken kıyıya gidiyor, oraya, çakıltaşlarınm üstüne oturuyor, gözlerini denizin uzak ötelerine dikiyor, aklığın üstündeki o hayal meyal martıyı izliyordu.

Bir gemi geçti gecenin içinden, bütün ışıklarını fora etmiş. Gemi geceyi yararak, bir ışık cümbüşünün içinden çekip gidince yerinde apak bir deniz, bir de martı kaldı. Memed soluna döndü baktı, boğa derisinden, tüyleri kızaran ham çarığı göremedi, sağma, önüne, arkasına baktı göremedi. İçi daha da bomboş kaldı. Karşıdaki, denizin üstünde dolaşan tek martı, kanatlarını germiş, iki kavak boyu yüksekte uyuyor, gölgesi denizin üstüne düşüyordu. İnceden bir seher yeli esiyordu. Uzun tüylü

324

I

boğa derisi ham çarık gelmiyordu. Denizin beyazı çekildi, bulutlar şiştiler kalktılar, ışıklar yağdı, gölgeler uzadı, sıcak çöktü, ortalığı kızdırdı, toprak kızgın demire kesti, yollardan tozlar kalktı, bir yel efiledi, tozlar toz direği oldu, parladı söndü, parladı söndü, ekinler hışırdadı, koca ova bir sapsarı ışık denizi oldu, ağır, oylum oylum dalgalanan, cırcırböcekleri hep bir ağızdan başladılar, sesleriyle ova doldu, karşı dağlar yankılandı, o tek martı göğün en uzağına kadar döne döne çıktı, mavi ışığında yitti gitti, uzun tüylü kırmızı boğa derisi gelmedi. Boğa derisi oralarda gözükmedikçe bunun yalnızlığı arttı. Bir yağmurcuk kuşu geldi, çok tatlı, insanın içini okşayan mavi tüyleri, güzel başı, uzun gagası, kapkara ışıklı gözleriyle yarın üstüne kondu, oradan da ayrılmadı. Mavisi denize, toprağa dağlara doğru mavi bir buğu gibi dağılıyordu. Mavi, uzun bir yılan geldi, yağmurcuk kuşunun yanı başına kıvrıldı kelep oldu. Kırmızı çatal dili, hışıladıkça uzuyordu. Yılan dilini daha kırmızılaştırarak, uzatarak hışıladı, hışıltısı ıslık oldu, kuş yerinden kıpırdamayınca, yılan da çıngırağını öttüre öttü-re çekti gitti. Akşam oldu gün battı, boğa derisi gözükmedi. Memed ayağa kalktı, püren çalısına ilerledi, yanına çöktü. Kelebek ölüsünün karartısı daha orada duruyordu. Alacakaranlıkta kederli hali daha da artmıştı. Pürenin üstünde okşarcası-na elini gezdirdi, burnuna götürdü, püren acı acı koktu. Onun ardından deniz de koktu. Burnuna bir de yanık ot kokusu geldi. Karnı iyice acıkmıştı, ayağa kalktı, keskin gözleriyle yöreyi döne döne araştırdı, gözlerinin görebildiği yerlerde hiçbir insan karartısı gözükmedi. Eve giderken de arkasından hiç ayak patırtısı gelmedi. Sofraya oturdu, kaşık elinde öyle unutulmuş kalakaldı. Ne Hürü Ana, ne de Seyran ona bir tek sözcük bile söylemediler. Kendisini yatağa attı, uykuyla uyanıklık arasında gitti geldi, yatağında bile boğa derisinden çarığı bekledi. Adam gelmedikçe onun içi bomboş kalıyor, hiçbir şey düşünemiyor, o, arada sırada başının içinde dönerek çakan, savrulan ışık bile, bir kere olsun başında çakmadı. Denizin kıyısına geldi, deniz sütliman, sütbeyazdı. O, tek başına kalmış martı uçuyordu denizin üstünde. Işıklarını fora etmiş, gemi aklığı savurarak geldi geçti.

325

Bunun ne kadar, kaç gün, kaç gece sürdüğünü bilemezdi Memed, gözlerinin önünden, karanlığı biçerek, gecenin içinden ışıklarını salıvermiş gemi, durmadan aklığın üstünden geliyor geçiyordu. Gemi gittikten sonra yıldızla döşeli denizin aklığına yıldızlar akıyordu, üst üste, geceyi biçerek, dilim dilim ederek… Boğa derisinden, uzun, yumuşak, kırmızı tüylü ham çarık gelip yanında durmuyor, adamın karartısının gölgesi de denizin aklığına düşmüyordu. Adamın öldürülmüş olabileceğini düşününce deli divaneye döndü, atının vurulduğu yere kadar soluksuz koştu. Adamı orada bulacağını sanıyordu, bulamayınca içi daha da bomboş kaldı. Bu boşluk onu öldürecekti. Şimdiye kadar başına böyle bomboş kalma işi gelmemişti. Korkudan, acımaktan, üzüntüden, her şeyden bin beterdi bu bomboş kalma, ölümden de beterdi. Adamı ilk gördüğü kebapçı dükkanına gitti, çok erkendi, çarşıda hiçbir dükkan açılmamıştı, dükkanın kapısında bekledi. Kepenkler gümbürtüyle birer birer açılmaya başladı. Sonunda kebapçı da geldi, o da dükkanını açtı. Dükkan akşamdan süpürülmüş, temizlenmişti, adam sadece ocağa odunkömürü doldurdu. Ardından bir kıyma makinasında kıyma çekti. Soğan doğradı, domates ezdi, biber kesti, şişlere köfteleri yapıştırdı. Arkasından dükkanda çalışanlar geldiler, önlüklerini takıp ustalarına yardıma koyuldular. Memed, yandaki masaya oturmuş, kollarını da masanın üstüne koymuş, alanın ortasındaki ulu çınarın dibinden kaynayan suya bakıyordu. Çınarın suya gölgesi düşüyordu. Çakıl taşlarının üstünden kayan balıklar, çınarın dibinden kaynayarak çıkan suyun altından aşağıdaki değirmene arka arkaya dizilmişler, küme küme akıyorlardı. Kasabanın üstünde, çok yükseklerde o ak martı, denizin üstünde döner gibi dönüyordu. Memedse hiç konuşmuyor, belki de dükkanda çalışanları görmüyordu. Kebapçının önünden Şakir Bey üç kere geçti. Memedin tüyü bile kıpırdamadı, sanki böyle birisini hiç görmemiş tanımamıştı. Öğle olunca ona kebabını getirdiler, yanına ayran, önüne maydanoz, tereotu, yeşil biber, yeşil soğan, mor sumak koydular. Dükkanın içi közde yanmış kebap yağı, kırmızıbiber, sumak koktu. Kebapçının kapısından dışarıya yağlı bir duman savruluyor, kokusu buradan, caminin arkasına geçiyor, doktorun evinin avlusunu doldur-

326

muş sıtmalı kalabalığın burnuna kadar ulaşıyordu. Sıtmalılar tozlu yollarda, caddelerde, sokaklarda, cami avlularında, ev aralarında tir tir titreyerek, yüzleri safran sarısı, kimi cehennemde yanarcasına göyünerek, kimisi de, buz kalıplarının üstüne çırılçıplak yatırılmışçasına üşüyerek, yerde yuvarlanıyor, of, çekerek debeleniyorlardı. Kimisi çamura, kimisi de toza batmış çıkmıştı. Memede bir tabak daha getirdiler, Memed hiç farkında olmadan onu da yedi. Kebabın mis kokusu onun başım döndürüyordu.

İkindiye doğru kebapçı işi çaktı:

“O adam çoktandır gelmiyor,” dedi.

Memed uykudan uyanırcasma onun yüzüne pel pel baktı.

“O adam, çoktandır gelmiyor,” diye yineledi kebapçı.

Memed kendine geldi, gözleri parladı, ayağa kalktı, telaşlı telaşlı:

“O adam değil mi, o adam, ayaklarında boğa derisinden ham çarık olan, hani çarığının kırmızı tüyleri de uzun…”

“Çarığını marığını bilmem ya o adamı biliyorum. Senin onunla bir geçmişin olacak.”

“Nerede o?” diye sordu Memed heyecandan tıkanarak.

“Gelmedi, o günden bu yana hiç gelmedi.”

“Bir daha gelmeyecek mi?”

“Onun orasını bilemem.”

“Adı ne onun, sen onu tanıyor musun?”

“Bir kere gördüm. Bir daha da gözükmedi.”

“Yarın gelir mi?”

“Bilemem.”

Ertesi sabah erkenden gene dükkanın kapısındaydı Memed, gene kepenkler gümbürtüyle açıldı, aydınlık suyun dibinden balıklar kaydı, çınarın gölgesinin bir ucu suyun ayağının üstüne düştü, apak martı gökte uçtu. Gavur dağlarının başı aydınlandı, kebapçı geldi dükkanını açtı. Kıymalar çekildi, soğanlar doğrandı, kırmızı acı biberler koktu. Kebapçının yardımcıları geldiler, önlüklerini taktılar, ocağa odunkömürü doldurup körükleyerek yaktılar. Ocak tepeleme kızıl közle doldu. Usta közleri ocağın üstüne serdi. Öğle oldu, usta ilk kebabı Memed için ocağa sürdü. Memed, kendinde olmayarak kebapları yedi.

327

Kapıdan sumak, yanmış yağ kokulu dumanlar fışkırdı, kokusu camiyi aştı. Doktorun toza batmış çıkmış sıtmalılarla dolu avlusuna ulaştı. İkindiye doğru usta onun önüne bir kebap tabağı daha getirdi koydu, Memed de oralı olmayarak, yağlı parmaklarını yalayarak kebabı yedi bitirdi. Akşam oldu, Memed gözlerini çınarın altına dikmiş, bir tek sözcük konuşmadan bekliyordu.

Kebapçı onun başucuna dikildi:

“O adam çoktandır gözükmedi,” dedi.

Memed ayağa kalktı:

“Ayakları boğa derisi çarıklı. Deniz kıyısına geldi de, ayakları yanı başımda durdu.”

“Çarığını marığmı bilemem. Onu bir kere gördüm. Onda da sen kovaladın.”

“Nerede şimdi o?”

“Gelmedi.”

“Bir daha gelmeyecek mi?”

“Ben onun orasını bilemem.”

“Adı ne onun?”

“Bilemem.”

“Yarın gelecek mi?”

“Bilemem.”

“Boğa derisi…”

Ertesi sabah Memed tam zamanında gene geldi, adam gelmedi.

“Boğa derisi,” dedi Memed.

“Çarık,” dedi kebapçı.

“Gelir mi?”

“Allah bilir,” dedi kebapçı.

Dumanlar fışkırdı.

Odalara cibinlik kurdurmuştu Seyran, Memed hiç farkında olmamıştı. Cibinliği kaldırıyor, altına giriyor, uyuyordu. Sivrisinek orduları öylesine saldırıyordu ki Seyran sabahleyin kalktığında beş on sivrisineği cibinliğin köşesine sinmiş buluyor, öldürüyor, sinek sokmasından şişmiş alnını, bacaklarını, kollarını, yüzünü, boynunu kaşıyordu.

328

Kebapçı dükkanı, Zeynullah Efendi, dağ yollan, çeltik tarlaları, Zeki Nejadın mezarı, köyler, Memed yollara düşmüş adamı arıyordu.

“Kırk düğmeli mavi Halep işi yeleği var.” “Görmedim, bilemem.”

Altın dişi var, uzun boyu, burma bıyığı var, tüylü çarığı, benli gözleri var, parmağında yüzüğü, lacivert pantolonu, ak ipekliden püskülleri sarkan kuşağı, kırmızı çorapları var. Yanık yüzünde derin bir bıçak izi, çizgili ceketi, ipekli gömleği, kalın kaşları var… Görmedim, bilemem.

Sallanarak yürürken hep arkasına bakar, kulakları kepçe, beli bacaklarına bakarak uzundur, parmakları boğum boğum, beli incedir. Görmedim, bilemem.

Çeltik diz boyu olmuş, yeşilden patlamıştı. Memed, o adamı köylerde, çeltik tarlalarının içinde, Adanada, dağlarda, eski örenlerde, Payas Kalesinde aradı, aradı bulamadı. İyice umudunu yitirmiş, ta Anavarzanın dibine kadar, paçalarını, ellerini ayaklarını, yüzünü karaçalılara farkında olmadan parçalatarak yürümüş, tozlu bir yola çıkmış, yolun tozları ayak bileklerini geçmiş, tenini dağlamıştı. Adam birden karşısına çıkıverdi. Memed, onun yüzüne bakarak, “Selamanüaleyküm,” diyerek yanından geçti. Adam onun selamına karşılık vermedi, bu Meme-din ağırına gitti, kendine geldi, öfkeyle geriye döndü. O daha geriye dönerken adam aldı yatırdı, Memed, eyvah, dedi, kaçırdık, karanlık kavuşuncaya kadar onu karaçalılıktan kamışlığa, kamışlıktan deve dikenlerine kadar kovaladı. Sonra da gözden yitirdi. Yorgun argın, üç gün sonra eve döndüğünde sabah oluyor, Müslüm onu, sırtını avlu kapısına vermiş, başı göğsüne düşmüş bekliyordu. Onu uyandırmadan içeriye girdi. Hürü Ananın homurtusunu duydu. Sefil İbrahimin kademsiz oğlu, diyordu, ne olacak, bundan adamlık mı beklenir. Akibetinin böyle olacağı, ortalıkta böyle mecnun dolaşacağı belliydi. Bu sözler onu yüreğinden yaraladı. Cibinliği açtı yatağa girdi. Seyran uyumuyordu. Arkasını döndü, yorganı bu sıcakta üstüne çekti. Böylece yataktan hiç çıkmadan üç gün üç gece kaldı. Su getirdiler içti, yemek getirdiler yedi. Hiç kimseyle bir sözcük bile konuşmadı. Bu arada eve Abdülselam Hoca, öğretmen Ze-

329

ki Nejadm arkadaşları Saraç Veli Ustayla, Kunduracı Rifat Usta birkaç kez geldiler, onu uyandırmadan geri gittiler.

Dördüncü gün sevinç içinde uyandı, gülerek kahvaltısını etti, ama gene kimseyle konuşmadan sokağa çıktı. Hürü Ana arkasından ilendi, ağzına ne gelirse sövdü, Memed bütün bunları duyuyordu. “O, olmaz olasıca, mezarında yatmayasıca, o muallim mi ne, onun ölümünden sonra böyle oldu bu çocuk, böyle zıvıttı. Dediklerine göre bir adam arıyormuş, düşmüş yollara yollara, bir adam arıyormuş denizde, dağda, Anavarza-nın dibinde… Ben sana oğlum, Anavarzanın dibine gitme, demedim mi? Anavarza at oynağı, kana belenmiş gömleği, kıyman aşiretler kıyman, kör karının bir değneği, demedim mi? Ben sana demedim mi, Akçasazın ejderhası adamı iflah etmez, ben sana demedim mi, yönünü Akçasazdan yana dönüp de bakma, diye. Ben sana demedim mi?”

Hürü Ananın artık burasına gelmişti, kılıcını, dişlerini, dilini yavaş yavaş bileyliyordu, onunla, o, ağzı var da dili yok Sefil İbrahimin, birazıcık yaldızlı bir karyolada yatınca, azıcık bir Arap ata binince, ayaklarına da Topal Ali gibi çizmeler geçirince ne oldum delisi olmuş sümüklü oğluna, o görgüsüze yapacağını biliyordu. O adam olmuş da, o İnce Memedmiş de, atının ağzının içinde mühür de varmış da, Hürüce de bu yaşta varır da onun da, atının da ağızlarının orta yerine takır da tukur, takır da takır… Seni yezit seni, bir elime, bir daha düşersen, dağlarda mecnun, divane olmuş da altın köstekli, altın dişli, altın çarıklı o adamı arıyor. Seni soytarı seni, sen ne yapacaksın o adamı? İşte bu Hürüce seni de, o senin altın köstekli, altın bıyıklı, altın çarıklını da tutar da, ağızlarını açar da tam da orta yerini nişanlar da takır takır da tukur… Elin, bin beladan geçmiş kızını sen şu sıcağa, cehenneme, gurbete getir de, ondan sonra da kızın yüzüne bakma da, seni bok soylu seni! Şuna bakın, şuna, kulunuz kurbanınız olayım da, yolunuza öleyim de oğlanın evi de varmış da, Hazreti Aliyi de, o seksiz şüphesiz iye peygamber olanı da getirmiş de baş köşeye oturtmuş da, bunu gören akılsız Hürüce de onu adam gibi bir adam bellemiş de, yanına gelmiş de, o gözü kör olası, yağlı kurşunlardan gide-si, tuh tuh, ağzımdan yel alsın, böyle ilenen de dillerim çürü-

330

sürt, onun yanına gelmiş de, o da ona ağzını açmamış da… Bu cehennemin her sineği de bir alıcı kurt olmuş da, kurbanınız olayım böyle de iş olur mu! Bu Çukurovanm her sineği bir alıcı kurt olmuş da, bu cehennem sıcağında o akılsız Hürüceyi o sinekler parçalayıp yemişler bitirmişler de, o görgüsüz de geldi geleli, ne oldum delisi olaraktan anası Hürücenin bir daha yüzüne bakmamış da… Evine de anadan doğma çırılçıplak, götü bağrı açık Havva Anamızlan, o adama benzemez, domuz gibi kıllı, kılını Hazret Efendi tavuk gibi yolmuş da tasvirini öyle çıkarmış, Adem Babamızı evine almış, almış o kör olasıcaları duvara asmış da kendini bir adam bellemiş. Bir de elma koymuşlar o akılsızların yanına. Bir de koskocaman bir Anavarza yılanı. Havvanm da yüzü hiç gülmüyor, Adem de usanmış ondan da arkasını ona dönmüş, götünde de bir yaprak…

Daha çok konuştu Hürü Ana, Memedin elle tutulacak, yüzüne bakılacak bir yerini koymadı. Seyran yetişmese Hürü Ana, daha o kadar kötü sözler söyleyecekti ki artık bundan sonra da Memedin yüzüne bakamayacak, ölünceye kadar kendini bağışlamayacaktı.

“Ana, Ana, kurban olayım Ana, öldürme kendini, bu kadar üzülme, onun bir derdi var, yakında gelir kendine.”

“Kim o adam, o aradığı adam, kim?”

“Ne bileyim ben Anam? Yakında kendine gelir o. O adamdan da vazgeçer. Onun derdi büyük olacak Ana.”

“Ne derdi var onun,” diye bağırdı Hürü.

“Bilmiyorum Ana.”

Hürücenin öfkesi birden indi. Hemen o anda da Memede o kadar sövdüğüne pişman oldu.

“Ne derdi varsa onun kızım bana, sana gelsin. Bilsem ki onun ne derdi var, onun tabanlarının altına kurbancıklar olurum, yolunda da ölürüm. Ona söven de, ağzımda dillerim çü-rüsün, onun derdi ne ola ki… Böyle düşüne düşüne, Hazreti Ali yapılım, benim gül yüzlüm ince hastalıklara uğrayacak, çont olacak,” diye üzüldü. “Tüh, tüh, evlerden, ocaklardan ırak. Onun ne derdi olurmuş ki kızım? İşte evi saray gibi, işte bahçesi, kasabaya gidince de bütün dükkancılar ayağa fırlayıp selam duruyor. Bir tek onun İnce Memed olduğunu bilmiyorlar. Onu

331

da bilmesinler, sen, ben, kendisi, bir de koca Allah biliyor ya, ne olacak… O aradığı, altın köstekli, altın dişli, altın çarıklı adamı da bulamayıversin, ne olacak yani?”

“Bana öyle geliyor ki, birisi onu tanımış. İnce Memed olduğunu bilmiş. O da onu bilmiş.”

“Kızım, kızım,” diye dikeldi Hürüce, “Kızım Seyran gelin, derdimizin yöresinde dolaşıp durma.” Ellerini beline götürdü, yüzü keskinleşti. “Kızım, kızım, biribirimize yalan söylemeyelim. Kendimizden bile sakladığımız o bildiğimiz derdi, biribiri-mizden saklamamızın hiçbir faydası yok.”

Seyranın yüzü pespembe oldu, gamzesi biraz daha çukur-laştı, alnı terledi, boynunu büktü:

“Hiçbir faydası yok. Memed gene dağa çıkmak istiyor. Onu da yapamıyor, kıvranıyor, kendini yiyor bitiriyor, kendi kendini öldürüyor. Biz ona ne yaptık Ana da bizi bırakıp gitmek istiyor… Biz ona…” Gitti Ananın ellerine yapıştı, hıçkırarak ağlamaya başladı, “Biz ona ne yaptık, ne kötülük ettik Ana, aylardır, ne sana, ne bana ağzını açmıyor. Varsın, gitsin dağa, var-sm gene İnce Memed olsun, böyle, kendisini de, bizi de öldürmesin, o altın dişliyi de aramasın. Yemesin kendini, diri diri kendini mezara gömmesin. Bizi de kendini de… Ben ona ne yaptım Ana!”

O ağlamasını, konuşmasını bitirinceye kadar Hürü Ana konuşmadı, sadece Seyranın saçlarını usul usul okşadı. O, sesini kesip de karşıdaki sedire gidip oturunca Ana da vardı, onun yanında durdu:

“Kızım, kızım, benim gül yüzlü insanlıklı, kadersiz, dünya güzeli kızım, o Memed, benim elimde büyüdü, daha şu ka-darcıktan…” Hürü Ana iyice dinginlemiş, kendine güvenli, taş gibi, eski haline dönmüştü. “Onun yüreğinden ne geçer, uyurken nasıl bir düş görür, ben hepsini bilirim. O Muallim öldürülmeseydi de, o gene bir bahane bularak dağa gidecekti. Beni iyi dinle, gül yüzlüm, senin hiçbir suçun, günahın yok. Gene çok dayandı kızım. İyi tuttu kendini bunca ay, demek ki seni de, beni de canından çok seviyormuş bu oğlan. Varsın gitsin, burada, ipekli yatakta ince hastalıktan, bir deri bir kemik, çingene dağarcığına dönmüş osura osura ölecekse, öfkesinden

332

çont olup yataklara mıhlanacaksa varsın gitsin dağlarda kartallar, şahinler, kaplanlar gibi ölsün. Bizim de kaderimiz bu imiş kızım. Senin bu işte hiçbir suçun sudurun yok. Varsın, bir şafak vakti, gene atma binsin, filintasını omuzuna assın, sırmalı fişeklerini çaprazlama kuşansın, gün ışığı gibi şırlayarak varsın aksın gitsin.”

“Aksın gitsin,” diye gözlerini silerek gülümsedi Seyran. “Varsın gitsin, böyle bir adam olacağına, varsın gitsin gün ışığı gibi şırlayarak dağlara şahin olsun, kaplan olsun. Böyle kendini her gün her gün, azar azar öldüreceğine, varsın gitsin dağlara, gün ışığı gibi vursun. Yüreğimin üstünde parıl-dasın. Ben onu ölene dek beklerim. Yeter ki o, gene İnce Memed olsun, Binboğaların kaplanı olsun. Ben ona bir şey yapmadım ya Ana, gönlünü kırmadım, hatırını üzmedim, yüreğini incitmedim ya Ana, bilmeyerek… Sen söyle bana Ana, kara başım kurban sana, ben ona hiçbir şey yapmadım, en küçük, onu üzecek bir şey…”

Hürü Ana, onu omuzlarından kucakladı, kucağına bir bebek almış gibi ığralayarak, “Benim gül yüzlüm, gül yüzlüm, benim kadersizim, dünya güzelim, Allahm överek yarattığı, yüzü gibi yüreği de güzelim, incem benim, senin hiç suçun olur mu, bizim, insan olmaktan başka suçumuz olur mu?” Onu bıraktı, sesi keskinleşti, karşısına geçti, “Kızım, kızım,” dedi, “yedi Ülker, dört terazim, yıldızım, bunların huyu böyle. Bunların, bu İnce Memedlerin yüreğinde bir kurt var ki durdurmaz onları. Yörük Battal Ağa da böyle söyledi. Eğer onlar, Bayramoğlu gibi güçleri yeter de içlerindeki kurdu öldürürlerse, o zaman da hiçbir boka yaramazlar. İşte böyle şimdiki Memed gibi, İşte öyle Bayramoğlu gibi canlı cenaze olurlar.”

“Dua edelim Ana, kurbanı keselim Ana, öyleyse Ana… Benim bir suçum yok değil mi Ana, onu hiç incitmedim Ana, yüreğini kırmadım, koca Allahım şahidimdir.”

“Sus,” diye bağırdı Ana, “senin ne suçun olacak? Allah onun yüreğine nurdan bir kurt koymuş, sus!”

İki kadın, sarmaş dolaş oldular gene. Seyran Hürü Ananın bir elini öpüyor, alnına götürüyor, bir, öbür elini alıyordu.

333

Hemen mutfağa indiler, Memedin sevdiği en güzel yemekleri yaptılar, sevinç içinde yüzüyorlardı. Memedin ayak sesleri avludan duyulunca, ikisi de dışarıya çıktılar, karşıdan sallanarak gelen uyurgezeri karşıladılar. Onu ikisi iki yerden öpüşlere boğdular. Kapıdan güzel yemek kokuları geliyor, Hürü Ana, ne konuştuğuna aldırmadan durmadan konuşuyor, yeni diktiği fesleğenlerden, fesleğenin kokusundan, balkondaki kırlangıç yuvasından, kırlangıç yuvasında san ağızlan kocaman kocaman açılarak yaygara koparan beş yavru olduğundan, kasabadan, kasabanın altın köstekli… Köstekli sözüne Memed, hemen kulak kabarttı. Hürü Ana da sözünü sürdürdü. Kasabalılar, diyorlarmış ki, dedi, Ab-dülselam Hocanın yiğenine bir şeyler olmuş, gece gündüz altın dişli, altın köstekli, altın bilezikli birisini arıyormuş. Yemiyor içmiyor, uyumuyor arıyormuş. Oysa öyle bir adam yokmuş. Köstekli adam sözünü burada bitirdi. Başka şeylere atladı, altı tane tavuk aldığım, hepsini de bastırdığını, her birisinin altında da yirmi beşer yumurta olduğunu, arı kovanlarından, delice ballardan, kocaman denizden, denize akan yıldızlardan, denizin yüzünün yıldızdan gözükmediğinden konuştu. Seyran şen şakrak:

“Ben de gördüm denizin yüzünü bir gece, yıldızdan gözükmüyordu. Gök denize inmişti.” dedi, sesi sevinçten taşarak.

Memed hem yemeğini yiyor, hem şaşkınlık içinde kalmış onları dinliyor, ister istemez yüreği yeyniyor, onların taşkın sevinçlerine ortak oluyordu.

Yemek boyunca, yemeği bitirince gene konuşmadı ya, onda elle tutulur bir değişiklik olduğu da apaçıktı. Gözleri ışıl ışıl ediyor, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme, bir geliyor, bir gidiyordu. Cibinliğin altına girip başını yastığa koyunca uyuyakaldı.

Seyran:

“Ana, Ana,” diye usulca çağırdı, “baksana Ana,” dedi, “bebecikler gibi dudağını sündüre sündüre uyuyor. Hiç böyle de eşkıya olur mu?”

“Olur,” diye dikeldi Ana, “işte böylesi yüreği temiz, bebecikler gibi uyuyanlardan olur Memed gibi, Köroğlu gibi eşkıya. Tam bunlardan olur. Allahın aslanı, ala gözlü peygamberimiz, Alimiz de Memed gibiydi. O da böyle bebecikler gibi dudağını

334

sündüre sündüre uyurdu. Bunların, bu yürekleri ışıktan olanla-rın hepsi böyle çocuk huylu olurlar. Bu yüzden de başlarından da bela eksik olmaz.”

Aşağıya, bahçeye indiler, Hürü Ana, çok eskilerden kalma bir türkü tutturdu, hiç duyulmamış bir sevinç türküsüydü bu, Seyran da bu hiç duymadığı türküye katıldı, Anayla birlikte söylemeye başladı. Ortalıkta çok sıcak vardı ve inceden esen yel, karşı dağdan yoğun kokular getiriyordu.

Memed güze kadar, üstünde tek martı süzülen, rengi süt-beyaz, yanındaki sel yatağında püren bitmiş, pürenlerin altında bir kelebek ölüsü yatan deniz kıyısına, kebapçı dükkanına, Zeynullaha, oradan Payas Kalesine, çeltik tarlalarına, köylere gitti. Bu yörede dolaşmadığı, uğramadığı yer bırakmadı. Karşı Gavur dağlarına bile çıktı. Orada köylülerle konuştu. Şu aşağıdaki kalenin sahibi Mistik Paşa bu dağlarda eşkıyalık da yap-mışmış. Aşağı yoldan gelen tüm kervanların haracını o alır, bir kısmını da padişaha gönderirmiş, Özerli aşiretinin fermanlı beyi Küçükalioğullarından olurmuş. Payas Kalesine de gitti. Son yıllarda burası kürek mahkumlarının mahpusanesiymiş. Kalın duvarlı kale onu ürküttü. Deniz sütbeyazken, denizle gök arasına asılmış şıkır şıkır ışıklarını dünyaya koyvermiş büyük bir vapur gördü. Vapur orada durdu durdu, sonra da gün doğarken ışıklarını söndürdü, denizin üstüne indi çekildi gitti. Yeşilden kütürdeyen çeltik tarlalarına gitti. Yeşilin ortasında ak leylekler, kırmızı uzun gagalarını, uzun boyunlarını sündüre sündüre, kırmızı uzun bacakları üstünde yaylanarak dolaşıyorlardı. Sivrisinekler, değil insanları, gece dışarda kalmış atları, inekleri de parçalıyorlar, hayvanların sırtları kızıl kan içinde kalıyordu. Köylerde taze çocuk mezarları sıra sıra yatıyor, kimi köylerde de çocuk mezarları su altında kalıyor, kemikleri çürü-yordu. Hiçbir çeltikçi de, hiçbir köylüye bir metre bile olsun cibinlik almamıştı. Çamur, sinek içinde günlerini gün ediyorlar, kadm erkek, genç yaşlı bir deri, bir kemik, hayali fener olmuşlar dolaşıp duruyorlardı. Zeynullahm dükkanında ne bu köylülerin, ne de ölümünden sonra öğretmen Zeki Nejadm hiç sözü edilmiyordu. Ne bu kasabadan Zeki Nejad, diye birisi gelmiş geçmiş, ne de böyle köyler çamur içinde, sivrisinek bulutları al-

335

tında kalmıştı. Memed, bu işlerin hepsine şaşıyordu. Şaşıyor da, bütün bunlar niye böyle oluyor, bir türlü akıl erdiremiyor-du. Gerçi ona Zeki Nejad çok şeyler söylemişti ya gene de bir şey anlamıyordu. Kendisi de, Zeki Nejadın isteği üzerine, her gün sabah akşam yeşil kininler yutuyordu. Öğretmen öldürüldükten sonra sinmiş köylüler, her şeyden ellerini eteklerini çekmişler, sıtmadan yanıp üşüyerek sadece titreşiyorlardı. Zeynul-lahın dükkanında oturanlar her geleni boynuna sarılarak karşılıyorlar, her kalkıp gidenin de arkasından, yağmur gibi dedikodulara başlıyorlardı. Adamın ne hırsızlığı, ne pezevenkliği, ne gözü doymazlığı, ne ikiyüzlülüğü kalıyordu. Her kalkıp giden de kendi arkasından aynı şeylerin söyleneceğini biliyordu, Memed, bu işlere çok şaşıyor, ne Abdülselam Hocaya, ne de öğretmenin arkadaşlarına bir şey soramıyor, hep susuyordu. Kendisi için de burada çok şeyin konuşulduğunu biliyor, duyuyordu. Altın bıyıklı, altın ayakkabılı, altın dişli bir adamı gece gündüz aradığı dilden dile dolaşıyor, çok geçmeden de o adam, bir genç kıza dönüşüyordu, altın saçlı, altın halhallı, altın gerdan-lıklı. Karısı için de çok şeyler söylendiğini biliyordu ya bunu kimse ona söylemiyordu.

Bütün yaz, hiç konuşmadan, hep dinleyerek, kunduracı Ri-fat Ustayı, Abdülselam Hocayı, Saraç Veliyi azıcık adamdan sayarak, onları da kuşkuyla severek sonbaharı etti.

Hürü Ana, Seyran, birazıcık da Abdülselam Hoca onun ne yaptığını, ne düşündüğünü, kendisi kadar değilse de ona yakın biliyorlardı. Bu da Memedi rahatlatıyordu. İkircik cehenneminde yanıyordu. Abdülselam Hoca, bir iki kez ona öğüt vermeye kalkışmış, onun dinlemediğini, aklının çok başka yerlerde olduğunu anlayınca vazgeçmişti.

Sonbaharda çeltikler olgunlaşmış, tarlalar ekin tarlaları gibi sararmış, iri başaklar saçılmış, dağlardan, ovalardan eli oraklı, sırtları yüklü, boyunları uzamış ırgatlar çeltik salaklarına dökülmüş, salakların kıyılarına alacıklar, çadırlar kurarak, yarı bellerine kadar çamur içinde çalışmaya koyulmuşlardı. Bir kısımları ala şafaktan akşamın karanlığına kadar çeltiği biçiyorlar, bir kısımları da sırtlarında bu biçilmiş sapları harman yerlerine çekiyorlardı. Çeltik sahaları, çoluk çocuk, genç yaşlı, ça-

336

 içinde karıncalar gibi kaynaşan bir insan denizine dönmüştü. Tarlalarda büyük gürültülerle batoslar işliyor, kamyonlar, daha da çok büyük tekerlekli ağır manda arabaları, öküz, nakışlı, çamura batmış atlarıyla at arabaları, deve katarları ba-tosların çektiği çuval çuval çeltikleri Ceyhandaki, Adanadaki fabrikalara taşıyorlardı.

Çeltikler bitti bitecek, söylediklerine göre her yıl, beş aşağı, beş yukarı böyle olurmuş, Çukurovanın o uzun bacaklı yağmurları başladı. Yağmur bir an olsun durmuyor, bastırdıkça bastırıyor, gökleri çatlatan gürültüler, yıldırımlar, şimşekler, fırtınalarla bastırdıkça bastırıyordu. Irgatların alacıkları, çadırları uçuyor, ırgatlar suya batmış çıkmış, dağlara, ovalara çekiliyor, büyük bir kalabalık da kasabayı doldurmuş, cami avlularında, Hükümet Konağı önünde, bahçelerde sığınacak, onları alabilecek hiçbir yer bulmaksızın, elleri koyunlarında öylece bekleşiyorlardı. Memed çok geçmeden, bu bekleyenlerin ücretlerini çeltikçilerden alamamış, ücretlerini almak için kapı eşiklerini aşındıran ırgatlar olduklarını öğrendi. Onu dehşet bir merak sardı, bu işin sonu ne olacaktı? Her sabah erkenden kalkıyor, yağmur altında kasabaya geliyor, yağmur altındaki titreşen ırgatların arasına karışıyor, onlarla birlikte o Ağanın evi senin, bu Beyin konağı benim dolaşıp duruyordu. Gözleri büyümüş, zayıflamış, yüzü sertleşmiş, bıçak gibi olmuştu. Onun bu halini gören Hürü Ana da, Seyran da, Abdülselam Hoca da korkuyordu.

Hürü Ana:

“Kızım, kızım, benim gül yüzlü kızım, şu oğlan her gün, her gün böyle ölüp dirileceğine, tüfeğini alsa da şu dağa çekilse gitse daha iyi olacak,” diyordu. “Biz burada, Müslüm de yanımızda, kendi başımızın çaresine kendimiz bakarız nasıl olsa, gül gibi de geçinir gideriz. İnşallah, akıl eder de, tez günde dağına çekilir gider de, biz de kurtuluruz kızım.”

“İnşallah Ana.”

Ve ırgatlar kapı önlerinde, sabahlardan akşamlara kadar bekliyorlar, bir çeltikçi ağasını yakalayınca da başlıyorlardı yalvarmaya.

“Ağam, Ağam, tabanlarının altını öptüğümüz Ağam, şu hakkımızı ver de gidelim. Bak, çoluk çocuk, bak, oğlan uşak,

337

bak, yaşlı genç hepimiz rezil olduk şu yağmur altında, hepimiz hasta olduk, hepimiz öldük. Sığınacak bir çatı altı da yok.”

“Çeltiği satamadık, fabrika daha para vermedi.”

Bundan başkaca da söz çıkmıyordu Ağaların ağzından.

Irgatların bir kısmı bölük bölük, emeklerinden vazgeçip, boyunlarını içlerine çekmiş savuşup gidiyorlardı.

Ağaların en zalimi de Şakir Beydi. Her gün, sabahtan akşama kadar ardında yalvaran bir ırgat kalabalığıyla dolaşan Şakir Beydi. Şakir Bey, bir kahveye giriyor, kapıda bekleşen bir ırgat kalabalığı, o kahveden çıkıncaya kadar bekliyorlar, o çıkınca da başlıyorlardı ta evinin kapısına kadar yalvarmaya… Zeynulla-hın dükkanının, Hükümet Konağının önünde, sırtlarından dumanlar tüterek, ıslak…

Kasaba alışmıştı. Kimse ırgatlarla ilgilenmiyor, kimse onların yüzlerine bile bakmıyordu. Sadece Zeynullah, “Bıktım bu yüzsüz insanlardan, ırgatlardan,” diye arada sırada bağırıyordu. YalnızyZeki Nejadın arkadaşları bir araya geldiklerinde, acıyla başlarını sallıyor, veryansın ediyorlardı Ağalara, Hükümete, ırgatlara…

Gene bir sabahtı, Memed yağmur altında her zamanki gibi kasabaya inmiş, Rifat Ustayla kahvede çayını içiyor, karşıdaki saçağın altına birikmiş abalıların halini seyrediyordu. Ortalık birden karıştı. Eli oraklı, demir dirgenli, sopalı, elleri taşlı bir kalabalık geldi, sessiz, kasabanın alanındaki çınarın altında durdular. Gelenler, varıyorlar sessizce alanda birikiyorlardı. Bu birikme öğleye kadar sürdü. Kalabalığı alan almadı, yan sokaklara, cami avlularına, Hükümet Konağının önüne, bahçelere, evlere kadar taştılar. Çıt çıkarmıyorlardı. İndirdikçe indiren yağmurun altında dimdik duruyorlardı. Kasabalılar da kahve kapılarına, dükkanlarının önüne çıkmışlar, pencerelere üşüşmüşler, bu suskun kalabalığı seyreyliyorlardı.

Birden kalabalık dalgalandı, üçe dörde ayrılıp, başka başka yönlere yürümeye başladılar. Ayaklarının çamurda çıkardığı seslerden başka ses yoktu ortalıkta. Bir bölüğün başında, beli bükülmüş, ak sakallı, yeşil gözlü, çok zayıf, uzun boylu bir kişi yürüyordu. Memed onu tanıyordu, Şakir Beye yalvarırken onu çok görmüştü.

338

“Usta bunlar bir şey yapacaklar, şu kalabalığı görüyor musun. İşte bunlar… Haydi onların ardına düşelim. Bir kalabalık bu kadar sessiz olunca…”

Kalabalık yürüdü Şakir Beyin konağına geldi. Sessizce avlunun kapısında durdular, kapıyı yavaşça çaldılar. Beklediler, çaldılar. Kapı bir türlü açılmadı. Yüklendiler, kapı yere serildi olduğu gibi.

“Şakir Bey, biz köye gidiyoruz, paramızı ver.” Bağırdılar, bağırdılar, konaktan ses şada gelmedi. “Şakir Bey paramızı ver.” Sonunda bir kadın çıktı balkona: “Şakir evde yok,” dedi. “Yarın gelin.” Yüzü korku içindeydi.

Kadın balkonda kaybolunca, birden bir patırtı, çatırtı başladı. Kalabalığın hepsi her yerden konağa yüklendiler. Şakir Bey arka kapıdan çoktan kaçmış, ahırdaki atına atlamış, doldurmuş, bahçenin arka kapısından dolu dizgin çıkmış gitmişti. Bir bölük delikanlı onun arkasına düştü, yakalayamayacaklarını anlayınca, öfkeyle geriye döndüler.

Pencereler, kapılar, tahtalar, tavanlar kırılıyor, duvarlar yıkılıyor, başörtülü kadınlar içerden alınıp incelikle kapının önüne konuluyorlardı.

Bu iş öğleye kadar sürdü. Öğleüstü bir bölük candarma geldi, kalabalığa girmeden, avlu duvarının arkasından yıkılmış konağın üstüne yaylım ateşine geçtiler. Kimse yaylım ateşini duymuyor, belki de duyuyor aldırmıyorlardı, konağın ayakta kalmış duvarlarının üstüne bir abanıyor, abanmalarıyla kalkmaları bir oluyor, duvarın yerinde yeller esiyordu.

İşlerini bir temiz bitirdikten sonra, avlu duvarının dibinde bekleyen candarmalarm önünden, gene geldikleri gibi sessiz, ama bu sefer dingin, çekildiler, kasaba alanından geçip dağların yolunu tuttular. Candarmalar durdukları yerden, donmuş kalmışlar gibi kıpırdayamamışlar, yağmurun altında dikilip kalmışlardı.

O gün kasabada, aynı biçimde beş konak daha yıkılmış, hiçbir öldürme, ya da yaralama olayı olmamıştı. Irgatlar çekilip gittikten sonra kasabalılar sokaklara dökülmüş, ortalık ana baba gününe dönmüştü.

339

Memed, hemen eve koştu, daha kapıdan:

“Ana, Ana, Seyran, Seyran,” diye sevinçten taşan bir sesle bağırdı. Onun sesine dışarıya çıkan Anaya, Seyrana sarıldı. Birini bırakıp öbürüne, onu bırakıp ötekine sarılıyordu. “Olanı biteni duydunuz mu?”

Yukarıya çıktılar, bu hiç konuşmayan Memedin çenesi açılmış, kasabanın imamından da, dağların Kel Aşığından da beter gürül gürül olayı anlatmaya başlamıştı. Sevinç içinde şakıyıp duruyordu. Sözünü daha bitirmeden Abdülselam Hocaya koştu, onun da yüzünde güller açmış onu bekliyordu. Bir de olanı biteni, hiçbir ayrıcalığı kaçırmadan ona anlattı. Hoca da her şeyi görmüş, o da olayı baştan sona izlemişti. Eve döndü:

“Ana, Ana,” dedi, “bende de adamlık kalmamış. Öldü öleli, o güzel adamın, muallimin çocuklarını, avradını hiç sormayı akıl ettik mi? Bizde de bizde de… Adamlık…”

“Bre oğlum,” dedi Hürüce, “senin hiç aklın başında mıydı ki…” “Ben şimdi Müslümle, onları alıp eve getiriyorum. Onlar artık bundan sonra bizde kalacaklar. Biz açsak onlar da aç, biz toksak onlar da…”

Akşama doğru öğretmenin karısıyla çocukları, öteberileri, neleri var, neleri yoksa eve getirilmiş, yerleştirilmişti bile. Ve Hürüce Hürüce ve Seyran Seyran ve Memed Memed oldu olalı, böyle dolup taşan bir sevinç yaşamamışlardı. Abdi Ağanın, Ali Safa Beyin ölümlerinde bile.

Ve yağmur dindi. Giyitleri buruş buruş olmuş ırgatlar karıncalar gibi, toza toprağa bulanmış, yolları belleri doldurmuşlar dağlara yukarı, ovaya aşağı, çekiliyorlardı. Memed, daha o günkü sevincin kasırgasında uçup duruyordu. Bir çocuk şımarıklığında:

“Hocam,” dedi, “hemen gidelim de bana bir at alalım, hem de kır bir at, hem de Arap.

“Senin atın var ya Memed,” dedi Abdülselam Hoca, “hem de kır, hem de Arap, hem de ölümsüz, hem de her şafak vakti köylerin, şehirlerin üstünde uçarak kişneyen…”

“Var,” dedi Memed, “var ama, onu ele geçirmek zor. Ben bile onu yakalayamam, yakalasam bile onu bana vermezler ki…”

340

“Haydi gidelim öyleyse, sana bir at bulalım ki, hem kır, hem de Arap… Hem de Hacı Süleyman da, hem de bizi bekliyor. Hem de Hacı Süleyman bu işe çok sevinecek. Onda çok at var. Dediklerine göre Köroğlunun Kıratı bile onun yılkısınday-mış-“

O gün Hacı Süleymana gittiler, atlar içinden at beğendiler, saraca geldiler, bu çok yaşlı bir ustaydı. Gözü kanlı Antep, Ma-raş, Avşar Beylerine at takımlarını hep o yapmıştı, beğenmediği atlara takım yapmazdı, ona da bir eyer, belleme, gümüş savatlı üzengi, kılaptan işleme dizgin ısmarladılar. Memed atı eve getirince, birkaç gün atı seyreyledi, at eskidi. Hocayla gene Hacı Süleymana gittiler, o atı verip başka bir kır at aldılar geldiler. Memed, onu da beğenmedi, değiştirdiler. Böylece bir on gün uğraştılar, sonunda çok güzel bir at buldular, Hacı Süleyman, “Bu son,” dedi, “bu tavlada bundan daha güzel at yok. Bu tavlaya bundan daha güzeli gelmedi. Bakın, bunun elimde kapı gibi soy kütüğü var. Yemen Padişahı bile bundan güzeline, yiğidine binmemiştir. İnce Memedin, Köroğlunun atı bile bunun yanında beygir kalır. Bunu yalnız be yalnız Abdülselam Hocanın gül hatırı için veriyorum. Ben paraya at vermem, ben ancak atlarımı ona layıkıyla binecek soylu adamlara veririm. Haydi hayırlı olsun.”

Saraca getirdiler, saraç da ata hayran kaldı. Atı kendi eliyle eyerledi, dizginlerini taktı, karşısına da şöyle bir geçip, hayran, uzun uzun seyreyledi: “Haydi yolunuz açık, gazanız mübarek olsun,” dedi.

İşte Memed buna şaşırdı. Ve İnce Memed, içinden geçirdi, bu adam, benim gazaya çıkacağımı ne bildi, bu eski ustalar, ermiş oluyorlar, dedi. Eve geldiler, Seyran, Hürü Ana, öğretmenin hanımı onları coşkuyla karşıladılar. Hürü Ana, bu güzel atı uzun bir süre yöresinde döne döne okşadı. Kuyruğuna, yelesine, alnına üçer tane mavi boncuk taktı.

Memed, boynunu bükerek:

“Ana, ben bugün yalnız kabak çiçeği dolması istiyorum,” dedi.

Ana bundan sonra her gün ona, öğle akşam, hep kabak çiçeği dolması yaptı. Kendi bahçelerindeki kabak çiçekleri bitti,

341

Hocanın evinden çiçekler getirdiler. O da bitti, komşulardan gittiler aldılar. Memed kabak çiçeğine doymadı. Seyranla yukarı kata kapandılar, üç gün üç gece odadan çıkmadılar. Kabak çiçeği dolması yemek için bile aşağı inmediler. Seyran, ikide birde, Hürü Anam, öğretmenin hanımı ne der, diye utangaç söylendi. Ama, yataktan çıkıp da bu üç gün içinde bir kez olsun giyinmeye de davranmadı. Memed, onun bedeninde öpülmedik, koklanmadık bir tek bir yer bırakmadı. Coşkun, çılgın bir sevişmede kendilerinden geçtiler. Biribirlerinin bedenlerini belleklerine nakşettiler. Sevişmenin esrikliğinde, yitirilen, bir daha hiçbir zaman ele geçmeyecek bir cennetin, uçup giden bir dünyanın tadında bütünleşip eridiler.

Memed, tanyerleri ışırken cennetinden çıktı, atına bindi Zeynullaha geldi, “Bana el değmedik, daha bir tek kurşun bile sıkılmamış bir filinta,” dedi. Zeynullah ona, menevişleri ışıl ışıl yanan bir filinta verdi. Memed, filintayı çok beğendi. “Bir de fişeklikler,” dedi, “Halep işi olacak, bir de fes…” Zeynullah, aşağıdaki kapalı yerden püsküllü mor bir fesle, kılaptan işleme, al-tm nakışlarla bezeli fişeklikler çıkardı. Memed, eve geldi, aldığı bir heybe dolusu fişeği, Seyran, Hürü Ana, öğretmenin hanımı güle oynaya fişekliklere dizdiler. İkinci sabah, daha deniz beyazken denizin kıyısına gitti. O tek martı daha denizin üstünde dönüyor, durmadan da yükseliyordu, gözlerini, martı gökte yitip gidinceye kadar ondan ayırmadı. Gün açıldı, deniz koktu, vardı sel yatağındaki kurumuş, bakır rengini almış pürenin yanında durdu. Kelebek ölüsü daha olduğu yerde, kuru bir ota takılmış, yan yatmış, mavisi, yaldızı gitmiş mahzun duruyordu. Eğildi, pürene elini sürdü, sonra da burnuna götürdü. Püren daha acı, daha keskin koktu. Omuzundan tüfeğini aldı, denize döndü, bir tarak fişeği denizin üstüne boşalttı, deniz kurşun seslerini yuttu. Tüfeğini çok beğendi, daha tetiğe dokunur dokunmaz kurşunlar namludan sağılıyordu.

Eve döndüğünde Müslüm, ayakkabıcıya ısmarladığı altı otomobil tekerleği lastiğinden ayakkabısını getirmişti. Ananın, onun için ördüğü, tıpkı Hatçenin onun için dokuduğu nakışlı çoraplara benzeyen üstü muhabbet kuşlu çorabı, yüreği cızzz ederek,  Seyrana  bakamadan  ayaklarına  geçirdi,  üstüne  de

342

ayakkabıyı giydi. Giyindi kuşandı, fişeklerini, dürbününü, fesini, başka öteberilerini, Seyranın onun için nakışladığı ipekli ak mendilli kilim heybesine yerleştirdi. Atına bindi.

“Ana, Seyran hakkınızı helal edin,” dedi, “gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var. Sizi Allaha emanet ediyorum,” dedi. Öğretmenin çocuklarını yerden teker teker aldı, bağrına basıp öptü, yere usulca indirdi. Öğretmenin hanımına döndü, “Bacı sen de hakkını helal et,” dedi, atını Abdülselam Hocanın evine sürdü. Hoca onu bekliyordu. Memed, onun avlusunda attan indi, vardı elini öptü:

“Çocuklar, Hürü Ana, Seyran evvel Allaha, sonra da sana emanet,” dedi.

“Sana söyledim ya oğlum Memed, sen benim için, çocuklar için hiç küsüm çekme, buralarda benim yanıma yaklaşacak, kılıma dokunacak kimse daha, evelallah, anasından doğmamıştır, ben Ferhadm arkadaşı Abdülselamım,” dedi. “Var sağlıcakla git, gözün arkada kalmasın…” Ona sarıldı, iki yanaklarından öptü. “Orada, Zeynullahın dükkanındalar, Allah gazanı mübarek, yolunu açık etsin.”

Memed atına atladı, doludizgin sürdü. Tüfeğini atın terkisine bağlamış, yamçısını da üstüne örtmüştü. Atın başını Zeynullahın dükkanının önüne çekti, attan atlamasıyla dükkanın içine girmesi bir oldu. Başında o sarı ışık dönüyor, şavkıyor, savruluyordu. Gözlerine de o çelik ışıltısı gelmiş yerleşmişti, Dükkandakiler, onun böyle girişinden dolayı tedirgin olmuşlar, biribirlerine bakışıp kalmışlardı. Şakir Beyin önüne geldi dikildi durdu, tabancasını çekti, “çık dışarı Şakir,” diye keskin, buyurucu, bağırdı, “kalk da dışarıya çık.” Şakir Bey, bir anda sapsarı kesildi, eli ayağı çözüldü, bir ölüye döndü, hemen de onun buyruğuna uydu, ayakları biribirine dolanarak dışarıya çıktı. Memed, onu önüne kattı alana, çınarın altına sürdü. Kasabalılar, kaldırıma dizilmişler, çıt çıkarmadan olana bitene bakıyorlardı. Onu çınarın altında durdurdu, gözlerinin içine dikti gözlerini, “bu Muallim Zeki Bey için,” diye tetiğe bastı. “Bu da sıtmadan ölen çocuklar için…” Bir daha tetiğe çöktü, çok soğukkanlıydı. Yüzü de gülüyor gibiydi, “Bu da hakkını yediğin ırgatlar için.”

343

Şakir Bey sallanarak toprağa düştü. Memed eğildi, baktı, Şakir Beyin canı o anda çıkmış, üç kurşunun üçünü de tam yüreğinin başından, aynı yerden yemiş… Ağır ağır, büyümüş gözler altında atına gitti, atladı sürdü, kasabanın çarşısında atının nalının şakırtısı kaldı.

Her şey o kadar şaşırtıcı olmuştu ki kasabalılar, uzun bir süre kendilerine gelemediler. Candarmalarm haberi olduğunda Memed, çoktan mor dağları tutmuştu. Gece yarıyı dağda ettikten sonra Hemite köyünün yoluna düştü. Buraları o kadar iyi öğrenmişti ki karanlıkta Ceyhan ırmağının geçeceğini bile buldu, suyu geçti. Ferhat Hocayı Hemite dağının dibindeki kayalıkların altındaki Celiloğlunun konağında bekleyecekti, konağa iner inmez Ferhat Hocaya ulak gönderdi.

 

344

16

Orman balkıyordu. Sarı bir bulut kaynıyordu bu ağaç denizinin üstünde, som ışığa batmış. Kırmızı lekeler uçuşuyordu ağaçların arasında. Kayalıklar gözükmüyordu. Arada sırada yeşile, sarıya batmış sıra sıra dağlardan mor, kırmızı, ak keskin bir doruk yükseliyordu, gün ışığını emen, ortalığı pul pul ipilti-lere boğan.

Bir derenin kıyısındaki büyük taşların üstüne, ulu çınarların altına oturmuşlardı. Arada sırada üstlerine, yanlarına yörelerine yukardaki dallardan sarıya doymuş, kırmızı damarlı bir yaprak düşüyordu döne döne. Ayaklarının dibinden, iri kayaları dolanarak akan su çağıldıyor, Ferhat Hoca, Memedin kendisine getirdiği, altın sarısı gibi tütünden sardığı sigarayı içiyordu. Buluştukları günden beri, gece dememiş, gündüz dememiş konuşmuşlardı ya daha konuşmaya duyamamışlardı. Hoca durmadan soru soruyor, Memedse bıkmadan usanmadan anlatıyordu.

“Atı duydun mu?” diye sordu gene. Belki bu beşinci kez soruşuydu.

“Duydum,” dedi Memed gülerek.

“Her şeyi, her şeyi…”

“Belki de her şeyin on katını. Dağlardan, ovalardan at hikayeleri denize gelinceye kadar, bilsen Hocam, neler neler oluyor. Koca, uçsuz bucaksız denizin üstünde, bulutların yukarısında, her gün tanyerleri ışırken…”

“Bir at kişniyordu, değil mi?” diye sordu Hoca.

345

“Bir at kişniyordu,” dedi Memed, “belki on at büyüklüğünde, yeleleri bulutlara karışmış bir at…”

Daha kasabadan bir haber alamamışlardı. Memed, kasabadan çıktıktan sonra orada ne olup bittiğini merak ediyordu.

“Hiç merak etme Memedim,” dedi Hoca. “Orada bizim Abdülselam var ki bir orduya bedel bir kişidir, dört okka yürektir. Onunla kimse başa çıkamaz. Sen de onu gördün, tanıdın ya…”

“Tanıdım,” dedi Memed, “bu dünya, bu pis dünya, Muallim Zeki Beye kıyan dünya, herhalde böyle insanların yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor. Şakir Beyi öldürmemi hiç istemiyordu. Eğer onu ben öldürmeseydim, ne yapacak, ne edecek kendisi öldürecekti. Muallimin ölümü onu yürekten yaraladı. Hiç konuşmuyor, Muallim üstüne bir tek söz bile söylemiyordu ya onu cenazede gördüm, taş gibi donmuş kalmıştı, yüzü kaya gibiydi, işte o zaman her şeyi anlamıştım. Ben olmasaydım orada, Abdülselam Hoca, Şakir Beyi öldürmüş, bugün buradaydı, o çok sevdiği kadınını bırakmış gelmişti. Benim Şakir Beyi öldüreceğimi anlayınca, öyle sevindi ki… Ben daha ikircikliyken, tam karar vermemişken, o, benim artık, benim ne yapacağımı anlayıverdi yüzüme bir bakışta. Gözlerinin içi güldü. Biliyorum, o Zeki Beyin kanını hiçbir zaman yerde koymayacaktı. Belki de ilk olarak elini kana bulayacaktı.” Memed, hüzünle ellerine baktı. Bu da Ferhat Hocanın gözünden kaçmadı.

“Alışamadın,” dedi, “adam öldürmeye.”

“Kim olursa olsun, hiçbir zaman da adam öldürmeye alışa-mayacağım Hocam.”

“Adam her şeye alışır da, adam öldürmeye alışmak bir müşkül haldir. İnsanın her zaman yüreğinin başından bir şey kopar.”

“O öldürülen Muallim Zeki Bey var ya, çok şey biliyordu, dünya üstüne, insan üstüne. Çok adam öldürmüştü ya harpte.”

“Çok görmüş geçirmiş bir adammış. Karayılana, Şahine, Gizik Durana yoldaşlık etmiş.”

Memed içini çekti:

“Keski ölmeyeydi. Şimdi ondan sonra ben, bir tek Memed değilim, iki üç, beş tane adam gibiyim. O karşıma çıkmasay-

346

di…” Bu dünyaya hayvan gelmiş, bön gidecektim, diyecekti, vazgeçti- Çünkü Ferhat Hocadan da çok şey öğrenmişti. “Hocam,” diye, sevinerek uzandı elini tuttu Ferhat Hocanın, “ben adımı yazmayı bile öğrendim.” Hoca gülümsedi, bu, kaçıncı söyleyişiydi onun bir çocuk gibi utanarak, kızararak söylemesi. Eğer, onun elinde olsa, diye düşündü Ferhat Hoca, şimdi şu Düldül dağının başına çıkar, atı gibi doruğun en sivrisinde durur, dünyanın üstüne, “Ben adımı yazmayı biliyorum,” diye bütün sesiyle kişnerdi.

“Ferhat Hocam, biz var ya…”

“Var,” dedi Hoca.

“Biz umut oluyoruz. O deli atın kişnemesi kayaları yerinden oynatıyor. Bin yıllık, bin bin yıllık kıpırdamaz kayaların yüreklerini hoplatıyor. Biz de öyle değil miyiz? Bir işe yarıyoruz Hocam.”

“Bilemem,” dedi Hoca.

“Ben de bilemiyorum ya Hocam, bir şeyler var bu işte. Bir şeyler var ki bu millet bizim üstümüze bu kadar düşüyor. Bizi dillerine pelesenk etmişler. O kasabayı bir görseydin Hocam, bir imam vardı, işte imam derim ona, bir anlatıyordu, ağzım açık kalıyordu her anlatışında.”

“Bilemem,” dedi gene Hoca.

Memed, Hocaya her bir şeyi, unuttuklarını bile, döne döne anlatmıştı da ırgatların konakları yıkışlarını bir türlü anlatmamış, onu sıcacık, büyülü bir giz gibi, bencil, kendine saklamıştı. Kafasının içinden, yağmur altında, sırılsıklam olmuş, giyitleri bedenlerine yapışmış, çamur içinde kadınlı erkekli kalabalıklar geçiyordu, sessiz, onurlu, vakarlı… Sonra kalabalıklar konakların üstüne kartallar gibi bir yumuluyorlar, bir kalkıyorlardı. Ve konakların yerinde yeller esiyordu. Memed, bu korkunç güce şaşakalmıştı. Şakir Beyin konağının böyle bir anda… Bu kalabalık, böyle bir kalabalık olunca, hiç konuşmayıp susunca… Bu kalabalık çok, çok, çok çoğalınca, dağlara, ovalara sığmayınca… İşte o zaman insan neler yapamazdı ki… Herkes, her şey önlerinde dümdüz olurdu. Önlerinde onların ne dağ, deniz, ne toprak, ne fırtına, ne sel dayanabilirdi. Keski Hoca görseydi onları… Keski, keski… Onları görmeyenler, onların sessiz, dilsiz,

347

lHll

f I

akıp giden güçlerine inanamazlar ki… Ve Memed o gün bugündür dalıp dalıp gidiyordu. Ucu bucağı belirsiz kalabalıklar dağlardan iniyor, ovaları dolduruyor, denizlerin üstünden yürüyerek geliyorlardı. Adanayı, Ceyhanı görmüş, Ankarayı, İstanbu-lu duymuştu. Tarifsiz büyüktü o şehirler. İşte bu kalabalıklar, yağmurlar yağarken, suya girmiş çıkmışçasına, çamurlara bulanmış, bu şehirleri kuşatıyorlar, dilediklerini, diledikleri gibi yapıyorlardı. Ve kalabalığın başında beş kişi oluyordu, Ferhat Hoca, Karayılan, Muallim Zeki, Abdülselam Hoca, Şahin Bey… Şahin Bey çok akıllıydı. Birkaç arkadaşıyla yatmıştı köprü başına, önünde mitralyozu… Ölümün üstünden geçmeden Fransızlar Antebe giremezler, demişti. O gün Şahinin bütün arkadaşları gün akşama erişmeden köprübaşında öldüler. Şahin tek başına kaldı mitralyozunun başında. Ve tek başına öldü gün akşam olurken ve Fransız ordusu onun ölüsünün üstünden geçerek Antebe girdi.

Şahin Bey, kalabalıkların önünde sessizlere dil olmuş ilerliyor, gök gibi gürlüyordu. Ferhat Hoca uzun, üç şeref eli minareye çıkmış ezan okur gibi bütün dünyaya vaaz ediyordu. Yeni, güzel, görkemli, kanatlı düşüncelerini söylüyordu, insanlar her şeye, her şeye başkaldırmalı, diyordu. İnsanlar böyle uyudukça, insanlar böyle zulüm altında inlemeyi kabul ettikçe insanlığın bir sinekten ne farkı olur, insanlar, eğer en küçük bir haksızlığa, bir zulme başkaldırmayı akıl etmezlerse, insanlık bundan böyle daha da beter hale düşecektir. Allah, başkaldır ya kulum, demiş ve insan onun cennetine başkaldırmış. Allah, başkaldır ya kulum, demiş, insanların bir kısmı başkaldırmış, onlar, Allah indinde mutlu kişiler olmuşlar, bir kısmı, yani çoğunluğu Allahm emrine uymamış, Allah onlara cehennemini vermiş. İnsan kendine, kendi yüreğine, kendi korkusuna toptan başkaldırmadıkça insan soyu bundan da beter olacak, aşağılanacak, zulüm, korku iliklerine işleyecek, insanlıktan çıkacak, bir solucandan da daha mutsuz olacak. Solucanın gözü yok, kulağı, ağzı, dili yok, insanın var. İnsan soyu başkaldırmayı yemek, içmek, yaşamak, uyumak, çocuk yapmak gibi bir yaşama biçimi yapmazsa bugünden de bin beter olacak, içi boşalacak, duymayı, düşünmeyi, sevmeyi, sevişmeyi, dostluğu, arkadaşlı-

348

ği/ g°ğun’ yerin, kurdun kuşun, akarsuyun, tanyerindeki ışığın, yürekteki sıcaklığını unutacak. Allah buyurdu ki, ben sizi yarattım ki başkaldırasınız, siz beni dinlemediniz, önce kendinize, sonra başka insanlara, sonra her şeye, her şeye boyun eğdiniz, ne buldunuz, ne öğrendinizse, ne yarattınızsa hepsi boyun eğme üstüne oldu. Ve boyun eğdiniz, ve boyun eğdiniz, ve boyun eğdiniz, boyun eğmeyenleri lanetlediniz, öldürdünüz, kustunuz, ve boyun eğdiniz, boyun eğmeyi, yemek yemek, su içmek, sevişmek gibi bir yaşama biçimi yaptınız. Ve de öldünüz. Ve de solucandan beter oldunuz. Daha da olacaksınız. Hoca coşmuştu, bağırıyordu, güzel sesi dağı taşı eritiyor, insan yüreklerine işliyordu. Hoca, o güzel, ışıklı kara gözleri yaş içinde kalarak, daha vakit varken, daha her şey bitmemişken, eeeeeey, insanoğlu başkaldır, diye bağırıyordu, korkma, içindeki o yüz bin yıllık ağının, korkunun üstüne yürü, ona başkaldır. Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.

Memed, Hocanın gözlerinin içine gözlerini dikti. Öyle bir sevgiyle baktı Hoca tepeden tırnağa ürperdi.

“Ne o Memed,” dedi onun sevgisinin altında ezilerek, “ne o oğlum, nerelerdesin, ne yanlarda dolaşıyorsun?”

Memed, Hocanın hiçbir zaman duymadığı, insanı derinden saran bir sıcacık sesle:

“Çok şükür Hocam, çok şükür bu günümüze, halimize, Allahm bize verdiklerine,” dedi sustu, bir süre düşündükten sonra, “o da senin gibi söylüyordu sanırsam ya, onun sözlerini öyle seninkiler gibi anlayamıyordum.”

“Kimin sözlerini?”

349

“Muallim Zeki Beyin… Ona kıydılar. Senin gibi, senin gibi konuşuyordu. Çok öfkeli söylüyordu. Sen hiç öfkelenmiyor-

sun.

“Öfke güzeldir,” dedi Hoca, “insanın yüreğini temizler. Ama sen gene de öfkelenmeyeceksin, öfkelenmek Allahm hakkıdır, çünkü o her şeye kadirdir. Biz neyimize öfkeleneceğiz ki, biz insanız. Daha bir kertenkele gibi sürünüyoruz. En küçük bir başkaldırmayı bile öğrenemedik.”

“Bu halimize, bugünümüze de şükür, düşünüyoruz ya Ho-

cam.

“Çok şükür,” dedi Hoca.

Oturdukları yerden kalktılar, dere boyunca, çakıl taşlarının, çınar yapraklarının üstünden yürüyerek aşağıya indiler. Önlerine dik, keskin kayalıklı bir dağ çıktı. Dağdaki ormanın ağaçları uzun ve kalındı. Yarı yarıya da yapraklar sararmıştı. Ormanın üstünde bir sarı bulut tütüyordu, ışığa doymuş. Hoca önde, ötekiler arkada birerle kol bir çiğire düşüp dağa yukarı ilerlemeye başladılar. Yürüdükleri yer, gidile geline aşınmış ak çakmaktaşı kayalıklardı. Öndeki Hoca düz yolda yürüyormuş-çasına hızlı yürüyordu. Hoca, nerede olursa olsun, ister dağda, kayalıklarda, ister ormanda, ister düzde, olağanüstü bir hızda yürürdü her zaman, onun hızına ancak yetişse yetişse Yel Veli yetişebilirdi. Arkadan gelenler, onun hızına erişebilmek için, çoğu zaman arkasından soluk soluğa koşmak zorunda kalıyorlardı. Tepeye çıktıklarında, başta Hoca, sonra ötekiler çıpıldak tere batmış çıkmışlardı.

“Şu yamaçtaki pınarın başında yiyelim yemeğimizi.”

“Olur,” dedi Memed, “bir yere oturalım da, nereye olursa olsun.” Soluk soluğa kalmıştı.

Yokuştan aşağıya koşarak indiler. Pınar, yedi kardeş dedikleri, gövdeleri kalın, doruğu göğe ağmış, yedi sedir ağacının köklerinden kaynıyordu. İçi ak çakıltaşlıydı ve ağzına kadar, pmar, ışıkla dolmuştu. Aşağısında uzun bir çam oluktan akan su, terütaze yeşil çimenlerin arasından geçerek, çok derinlerdeki dereye ulaşıyordu.

Azıkçı Güdük Hacı sırtındaki şişkin azık torbasını indirdi. Torbadan önce bir çizgili, çarşaf kadar büyük Maraş bezi çıkar-

350

di, çimenlerin üstüne serdi. Arkasından ekmek, tıka basa kavurmayla doldurulmuş bir dağarcık, tandır ekmeği, soğan, kaynatılmış yumurta, peynir, çökelek çıkardı.

“İşte kuzu kavurması Memed,” dedi Hoca, “sen seversin diye-“

“Sağ ol Hocam, beni her zaman benden çok düşündün.” Hoca başını önüne eğdi, yufkanın içine sarıp, güzel bir sokum yaptığı kavurmayı dişlemeye başladı. Kavurmalarını atıştırarak, gidip oluktan soğuk, ışıklı sularını içerek yemeklerini bitirdiler, ağaçların altına kıvrıldılar uyudular. Kasım nöbetçi durdu.

Çok uyumadılar, Ferhat Hoca hemen ayağa fırladı, kuşkulu gözlerle sarısı patlamış gür ormanlıktı ulu koyağı, karşıdaki dumanlanan dağı, yandaki kahverengi, içi kırmızı damarlı çakmaktaşı kayalığını gözden geçirdi. Başta Memed, öteki eşkıyalar da onun gibi yaptılar. Hoca uzun uzun yöreyi araştırdıktan sonra: “Kimse yok,” dedi, aşağı doğru yürümeye başladı, ötekiler de onu izlediler. Keskin kayalıklı ince bir geçitten tabanlarının altı yanarak geçtiler. Karşılarına mor bir kayalık çıktı, kayalık o kadar yüksekti ki, doruğundaki kartallar bir serçe kadar küçücük gözüküyorlardı. Kayalığı dolanmak kolay olmadı. Kayalıktan sonra karşılarına sık bir sedir ormanı geldi. Ağaçlarda çok kuş yuvası vardı. Hemen hemen her ağacın altından, yöresini mavi çiçekli, güzel kokulu yarpuzlar almış bir pınar kaynıyordu. Bir pınardan su içen apak, uzun kuyruklu bir tilki gördüler. Tilki onları görünce apıştı kaldı, yerinden kıpırdayama-dı. Yandaki çukurda çangal boynuzlu, kırmızı tüyleri yıldırda-yan bir geyik sürüsü başlarını kaldırdılar, düşünceli, kederli gözlerle onlara şaşkınlık içinde baktılar.

“Memed, bunlardan birisini senin için vurayım mı?”

Hoca tüfeğini omuzuna alırken:

“Yapma Hocam,” diye, onun tüfeğini tutup namluyu başka yöne çevirirken, bağırdı Memed, “Kırkgöz Ocağının, Anacık Sultanın geyikleri bunlar.”

Hoca ona kızdı ama, belli etmedi. Geyikler de, ak kuyruğu bulut gibi savrulan tilki örneği yerlerinden kıpırdamadılar. Kartal, atmaca, şahin sesleri kayalıklarda keskin yankılanıyor-

35i         ORHAN KEMAL İt HAIK KÜTÜPHANESİ

du. Taşsız küçük bir alana indiler. Alanı, yarısı yıkılmış bir ağılla çevirmişler, sonra terk edip gitmişlerdi. Çiftçilikle uğraşmış her kişi burasına yıllardır saban demiri girmediğini bir bakışta anlayabilirdi. Ne de güzel, etli, yağlı, bir toprak, diye düşündü Hoca. Alimallah bire otuz verir bu tarla. Niye bırakmışlar ki? i Sonra da böyle bir tarlam olsaydı, diye düşündü. Neler ekmez-dim, neler, diye içini çekti. Bir bostan ekerdim, içine o memeli domateslerden, acı, sivri yeşil biberlerden, mor, yaldızlı patlıcanlardan dikerdim. Yanından da ne güzel bir su akıyor. Burasının havası da ne ıhmanlık. Sonracığıma balkabakları, kavun, karpuz ve hem de yeşil salatalık, taze, çamurlu çamurlu koparır insan. Kokusu keskindir, dünyanın bütün tazeliği bu kokudadır. İnsan, dünyada ne kadar taze ot, çiçek, dokunsan solacak ince çimen varsa, onların kokusunu iliklerinde, damarlarında, derisinde duyar. Şuraya, şu kayanın dibine, çınarların altına da küçücük bir ev, bir de güzel, büyük kara gözlü, kuğu boyunlu, güneş yanığı tenli…

Memed, tarlanın ucunda durmuş kalmış, derin düşünceler içine gömülmüş Hocaya:

“Hocam, Hocam,” diye seslendi, “nasıl da dalmış gitmişsin, Hocam.”

Hoca yaş içinde kalmış gözleriyle ona döndü:

“Ne düşünüyordum biliyor musun Memed, şu bırakılmış tarla var ya, benim olsa, ben de şuraya bir gözcük bir ev kur-sam… Bostan eksem, kadife çiçeği, reyhan, peryavşan, yarpuz diksem yöresine fırdolayı. Bir evlek de salatalık…”

Memedin yüzü o anda karardı, Hocadan daha çok hüzünlü:

“Nerdeeeee o günler Hocam, bizim bundan sonra, hiçbir şeyimiz olmayacak. Kurdun bile yuvası var, bizim bir çöpümüz, mağaralardan başka sığmağımız olmayacak.”

“Aldırma,” diyen Hoca güldü. “Bizimkinin de ayrı bir tadı var. Bak, kim bilir, bu tarlanın sahibi başına ne iş gelmiş de bırakıp gitmiş. Şu bizim imrendiğimiz, her karışı bir kan eden toprağı…”

Hoca küçük tarlayı ikiye biçerek, gözlerini topraktan alamadan karşıdaki dereye gitti, iri çakıltaşlarına basa basa dereyi

* a

352

geçtiler. Ağaçların arkasından bir düzlük gözüküyordu. Düzlük epeyce büyük olmalıydı. Hoca, az ilerde çift süren yaşlı adamı görünce sevindi. Çabuk çabuk adamın yanına vardı. Memed de, ötekiler de düzde ona ayak uydurabiliyorlardı. Ardından geldiler. Yaşlı adamın önündeki öküzler belki kendinden de yaşlıydı. Bir deri bir kemik adamın göze ilk uzun, kırış kırış boynu çarpıyordu. Önündeki öküzlerin de kaburgaları kaburgalarına geçmişti. Ağacın dibine üfürsen yıkılacak yaşlı bir kadın çömelip tünemiş, fıldır fıldır gözleriyle gelenlere bakıyordu.

“Selamünaleyküm.”

“Aleykümselam Ferhat Hocamız. Sen hoş gelmiş, safalar getirmişsin.”

“Sen hangi köyden olursun?”

Adam, tel tel uzun sakalıyla, gösterdi:

“Teeee, o köyden olurum.”

Eşkıyalar, adamın gösterdiği yere baktılar, ormanın içinde tüten uzun bir dumandan başka bir şey göremediler.

“Orası mı?”

“Orası,” dedi adam, “istersen bu gece bizde tanrı misafiri ol… Bizi…”

“Orada bir küçük tarla gördüm, her karışı bir kan eder.”

“Eder,” dedi adam boynunu sündürerek.

“Kimin o tarla?”

“Benim.”

“Neden bıraktın öyle verimli bir yeri, senin de.”

“Şu öküzlere baksana, saban mı öküzleri, öküzler mi sabanı çekiyor belli değil. Ben, bu iki evleklik tarlayı bile süremiyorum. Bu öküzler de ölürlerse, ben de onların ardından çok yaşamaz, acımdan ölürüm.”

Memed fırtınanın yaklaştığını anlamış, olacağı bekliyordu. Hoca, dağlardaki yaşamını en ince ayrıntılarına kadar ona anlatmıştı.

“Sahan!”

Hocanın Sahan demesiyle onun tüfeğini omuzuna alıp iki öküzü de, iki kurşunla yere sermesi bir oldu. Bu sırada da, karşıda ağacın altına çömelmiş kadının yaralı bir kaplan gibi Fer-

353

hat Hocanın üstüne atılması, o itince de taşlara, keseklere sarılması bir oldu. Hem bir yandan Hocayı taş, kesek yağmuruna tutuyor, bir yandan da bağırıyordu:

“Öldür, öldür, öldür bizi sakalı boklu Hoca, öldür. Madem öküzlerimizi öldürecektin, önce neden bizi öldürmedin? Biz, biiiiiz, biz şimdi ne yapacağız, biz şimdi, öldür bizi de kurtulalım.”

Taşları, kesekleri bıraktı, geldi Hocanın yakasına yapıştı, “Öldür, öldür, öldür bizi,” diyor, başka bir şey söylemiyordu. Memed, öteki eşkıyalar, Hocanın yakasını kadının elinden almaya çalışıyorlar, kadının kartal pençesi gibi Hocanın abasının yakasına geçirmiş ellerini bir türlü sökemiyorlardı.

Adamsa başları kan içinde kalmış öküzlerin başucuna gitmiş çömelmiş, hiç ses çıkarmadan, derin bir hüzünde ığranı-yordu. Yüzü uzamış, ölü yüzü gibi olmuştu.

Sonunda Sahan kadının elini Hocanın yakasından kopara-bildi, “Dur, anam, dur, azıcık bekle, bağırma, sövme, sonra pişman olursun,” diyerek, onu götürdü, eski yerine, ağacın altına koydu. Oradan da vardı adamın kolundan tuttu kaldırdı. Adam ayakta duramıyordu. Bıraksa yere düşecekti, öylesine bacakları feldirdiyordu. Adamı getirdi Hocanın önüne dikti. Hoca, elini koynuna soktu, yeşil atlas bir büyük kese çıkardı, Memedi çağırdı:

“Söyle bana İnce Memed,” dedi, “bu adam iki genç, yiği öküzü kaç altına alabilir?”

Kadının yüzü değişti, gözleri yuvalarında fıldır fıldır dön dü, hemen ayağa fırladı kocasının yanma geldi, orada dimdik durdu. Gözlerini Hocanın gözlerine dikti. Adamın da o anda bacaklarının feldirdemesi durmuştu. Onun da gözleri Hocanın elindeki keseye takılmıştı.

“Beş altına,” dedi Memed.

Hoca kızdı:

“Yahu oğlum Memed, ben beş altına bir sürü öküz alırım, etme eyleme. Sen ne diyorsun yahu, sen!”

“Aşağı olmaz. Adam neredeyse ölüyordu Hocam. Beş altın.”

“İyi bilin ki bu beş altın çok. Ama neyleyim ki, çetebaşı İnce Memed buyuruyor, boynumuz kıldan ince.”

354

I

Erkekle kadının gözleri faltaşı gibi açılmış, Ferhat Hocanın kesenin kaytanına giden eline dikmişler, inanmaz inanmaz bakıyorlardı.

Hoca keseden beş altın aldı:

“Aç avucunu,” dedi adama, “sana yedi tane öküz parası veriyorum. Bir, iki, üç, dört, beş… Tamam mı?”

Adamın eli titremeye, gene bacakları feldirdemeye başladı.

Kadının keskin, ince, sert, buyurucu sesi duyuldu:

“Çabuk koy onu cebine.”

Adam, o anda beş altını, elleri titreyerek kuburuna koydu. Kadınsa yıldırım gibi koşarak Hocaya sarıldı. Onu bıraktı Memede, Memedi bıraktı ona sarıldı. Bir süre, böylece Hocayla Memed arasında mekik dokuduktan sonra öteki eşkıyalara geçti, onlara da sıcacık sarıldı, ardından da geldi Hocanın karşısında durdu. Gözlerinin içi gülüyor, her bir yanından sevinç fışkı-rıyordu.

“Koca Allahımın güzel adamı Ferhat Hocam, senin yerin doğru cennet. Herkes böyle derdi de senin için, o bir ermiş derlerdi de inanmazdım. Kurban olduğum ermişim, ala gözlüm, hiç yolundan şaşma, cennetin kapısı senin için açılıp durur.”

Sonra Hocaya alkışlar etti, dualar okudu. Konuştukça coşuyor, Hoca da onun kanatlı sözlerini kesmiyordu.

“Keski sana nasip olan cennetteki köşk, başka, öteki ermişlere de nasip olsa, Allahm güzel adamı.”

Birden Memedi anımsadı, ona gülerek baktı, yanına vardı, elini tuttu:

“Benim yiğit, güzel, Allahm kılıcı oğlum, Allah övmüş yaratmış, serdar etmiş ermişlerin üstüne. Allah seni kazadan beladan kurşunlardan esirgesin.”

Memede de, öteki eşkıyalara da çok konuştu. Hepsine de teker teker, adlarını sorarak alkışlarda bulundu, sonra da Hocaya döndü:

“Allanın güzel adamı sana bir şey soracağım, şu senin vurdurduğun öküzü akıl edip de kesemedik. Onu kesseydik, bütün köylü bol bolamadı et yerdi.”

“Bre bacı bu öküzler bir deri bir kemik, köylü bunun nesini yiyecek?”

355

“Biz yeriz,” diye övündü kadın. “Biz onları bir yeriz ki fe-riştah gibi. Şimdi sen söyle bana Allahm iyi adamı, bu öküzler murdar mı, değil mi?”

“Murdar değil anam,” dedi Hoca, gözlerini ölü öküzlerden ayırmadan.

“Kurşunla öldürülürse bir hayvan, o murdar olmaz.”

“Kadm, orada, iki eli önündeki kuburuna sıkı sıkıya sarılmış, kalakalmış kocasının yanına geldi, onun kulağına fısır fısır bir şeyler söyledi. Karıkoca el ele tutuştular, köylerinin yolunu tuttular. O kadar çabuk yürüyorlardı ki, arkalarından bakakal-mış Ferhat Hoca, şu uçup gidenlerin, az önce önündeki porsumuş yaşlılar olduğuna bir türlü inanamıyordu. Sarı bir altın tozu almıştı ortalığı. Her şey sarı bir pul pul, ışıltı içindeydi.

“Nereye gidiyoruz Hocam?”

“Bugün sana bir şölen var.”

Önlerine düştü, Memed de yanında, hiç konuşmadan yürüdüler. Memed, Hocaya, çalışıyor çabalıyor bir türlü ayak uy-duramıyordu. Az bir sürede kan ter içinde kaldı. Bu Hoca ayaklarına kanat takmış, diye gülümsüyordu. Oysa eskiden Hocadan çabuk yürürdü.

Akşamüstü bir köyün üstündeki ormanlıklı yamaca geldiler. Memed, içinden, Hoca inşallah şurada bir mola verir, diyordu. Dileği de hemen yerine geldi.

“Şu aşağıdaki köyün adı Yelpmardır,” dedi Hoca, “şurada azıcık yornuk çıkaralım.”

“Çıkaralım,” dedi Memed, hemencecik de oraya çöktü. Körük gibi soluyordu. Bunun farkına varan Hoca, elini Memedin omuzuna koyarak yanma oturdu:

“Sen de eşkıyalığa alışacaksın oğlum,” dedi.

“Alışacağım Hocam.”

Aşağıdaki köyün tüten dumanları ormanın üstünde ağır ağır salınıyor, köyden eşek anırtıları, köpek ürümeleri bir uğultuya karışmış geliyordu. Bir tek de, vakti şaşırmış bir horoz öttü.

“Bu köy çok eski bir köy,” dedi Hoca. “Bu köyün bir başka adı da inadım inat köyüdür.”

Hoca, dinlenme sırasında bu köyü baştan sona gülerek gül-

356

dürerek anlattı. Fırkai islahiye sıralarında, yani Türkmenler daha yerleşmeye zorlanmadan, yani Türkmenler daha başkaldırmadan Adana Valilerinden birisi dağ köylüklerini ovaya inmeye zorluyor, bunun için de güç kullanıyor, direnen köylülerin evlerini yıktırdıktan sonra, onları candarmalarla, çoluk çocuk, Icöyde bir canlı kalmamacasına ovaya indiriyordu. Köylülerse, bir altı aya kalmadan Çukurovadaki ot evlerini bırakıyor, baştan başa yıkılmış köylerine geri dönüyorlardı. Valiyle köylüler arasında dağlardan ovaya, ovadan dağlara amansız bir koşuşturma başlamıştı. Bu korkunç kovalamaca, Türkmenler yenilip ovaya yüz binlerce insan hapsedildikten, hanelerine sıtma kıranı girip binlerce kişi sinekler gibi kırıldıktan sonraya kadar da sürdü. Birçok dağ köyü sıtmaya, ölüme karşın hükümetle başa çıkamayıp ovaya yerleşti, ama Yelpınar köyü inadını sürdürdü. O ünlü Validen sonra da hükümet onların yakalarını bırakmadı. Evlerini yıktılar, onlar gene ev yaptılar. Hapsettiler, inatlarından dönmediler. Yıkık köyün ortasına candarma karakolları kurdular, köye dönenleri yakalayıp hapisanelere taşıdılar. Köylüler uzak dağlara, kuytulara, saklı yerlere alacıklar, çadırlar, evler kurdular. Zaptiyeler, candarmalar onları oralarda da rahat bırakmadılar. Ne yaptılar, ne ettilerse inadım inat Yelpınar köylüleriyle, onun gibi daha birçok köyle başa çıkamadılar. To-ros köylüleri dağlarda aç susuz, zulüm altında kalsalar bile Çu-kurovanın sıcağına, sivrisineğine alışamadılar, yıkılmış yakılmış köylerine gerisin geri döndüler. Bu kovalamaca uzun bir süre, hükümetler inatlarından dönünceye, onları ve dağları unutuncaya kadar sürdü.

“Haydi kalkın çocuklar,” dedi Hoca, “şu inadım inat köyüne kadar gidelim. Geleceğimizden haberleri var. Onlar şimdi bizim burada oturmuş ne konuştuğumuzu bile biliyorlar. Onların uçan kuştan bile haber alma alışkanlıkları var. Şu koca dağın neresinde bir karınca yürüyor, onlar bilirler. Hele candar-manın kokusunu, daha onlar yönlerini dağlara dönmeden haber alırlar. Yıllarca kovalanmışlığın alışkanlığı. Şimdi bütün Yelpınar köyü yediden yetmişe, bizimle. Bizim, bu dağlardaki gören gözümüz, işiten kulağımız onlar. Bu dağlarda yaprak kı-pırdasa ilk onlar duyarlar. Hiç de, hiçbir şeyden, o kadar yüz

357

göz olmuşlar ki, candarmadan, tahsildardan, eşkıyadan korkmuyorlar. Anacık Sultana da çok bağlılar.”

Onları köyün dışında, giyinmiş kuşanmış, yedi genç Me-medle birlikte Cafer Dede sağ elini yüreğinin üstüne götürerek karşıladı. Yedi Memedin yedisi de aynı biçim kahverengi el dokuması şalvar giymiş, üstüne de dizleme çorap çekmişlerdi. Sırmalı abaları da kahverengiydi. Fişeklikleri, tüfekleri, hançerleri, dürbünleri de biribirinin tıpkısıydı. Memedlerin hepsi de tıp demişler, biribirlerinin burunlarından düşmüşlerdi sanki. Onlar da, Cafer Dede gibi, sağ ellerini yüreklerinin üstüne götürmüşler gelenleri selamlıyorlardı.

“Bunlar da bizim köyün Memedleri İnce Memed,” dedi Cafer Dede, biraz da övünerek. “Eti de senin, kemiği de, al senin olsun.”

Köye yaklaşırlarken Hoca Memedi öne almıştı, kendisi de bir adım arkadan yürüyordu. İşte bu yüzdendir ki Cafer Dede, hiç görmediği İnce Memedi tanımıştı.

Köye girdiklerinde, köyün alanında yediden yetmişe bütün köylü kalabalığı, bir tapınaktaymışçasma sessiz, bütün gözler Memedin üstüne dikilmiş onları karşıladı. Memedse utangaç, gözleri yerde sağ elini yüreğinin üstüne kendiliğinden götürerek köylüleri selamladı. Cafer Dedenin evinin dayalı döşeli konuk odasına girdiklerinde bile eli yüreğinin üstündeydi. Elini orada unutmuş gitmişti. Tüfeğini omuzundan alırken, elini yüreğinde unuttuğunun farkına vardı, kendi kendine, belli belirsiz gülümsedi.

Akşam oldu, türlü yemekler geldi, yediler içtiler.

Yemekten sonra odayı, evin öteki odalarını, saçak altlarını, avlusunu köylüler doldurdular. Gece yarısına doğru Cafer Dede sazını duvardan aldı, en eski demeleri, yenilgileri, yengileri söyledi. Ne Ferhat Hoca, ne Memed, ne de ötekiler böyle saz çalan bir kişiyi daha dinlememişlerdi. Dede onları almış cennetlere, uzak çağlara, savaşlara, acılara, sevinçlere götürmüştü. Sabah olup da Cafer Dede sazını keserek, türküsünü bitirdiğinde, yürekleri, bedenleri, kafaları yunmuş arınmış, anadan yeni doğmuş gibi olmuşlardı.

Cafer Dede sigarasını içer, sol eliyle makas görmemiş uzun, pos bıyıklarını sıvazlarken:

358

“Size güzel bir haberim var,” dedi. “Bizim köy uğurlu köydür, pir ocağıdır. Bu köyün nasibi vardır. İşte biz, bu yüzdendir ki, öldük bittik, işte bu yüzdendir ki, koca bir Osmanlı bizimle baş edemedi, işte bu yüzdendir ki İnce Memedin kutlu ayağı bu topraklara bastı. İşte bu yüzden…”

“Dede, adamı çatlatma,” diye güldü Hoca, “haberin ne?”

“Haberim,” dedi Dede, “İnce Memed gelmeden atı geldi köyümüze. Ben hep tanyerleri ışımadan uyanırım. Bir sabah uyandım ki bir yağız at gelmiş bizim kapımıza, boyun bükmüş, arka sağ ayağını karnına çekmiş durur. Amanın bu at nedir, bu ne haldir derken komşular yetiştiler, bu at, dediler İnce Memedin atıdır. Aman, aman ola ki, bu ata kimse dokunmaya. O kendisine kimsenin dokunmasını sevmez, yoksa uçar, gözden uçar gider. O at orada bir gün, bir gece durdu. Yem verdik yemedi, su verdik içmedi.”

Atın Dedenin kapısına geldiğini duyan bütün köylü, uzaktan, elleri yüreklerinin üstünde, çıt çıkarmadan ona baktılar. Gece bile yerlerinden ayrılmadılar.

“At, üç gün, üç gece boyun kırıp yerinden kıpırdamadı.”

“Pir ocağıdır,” dedi Ferhat Hoca.

“Hocam, sen de mi bunu söylüyorsun?”

“Ben de bunu söylüyorum. Pir ocakları bizim için de pir ocağıdır. Nasıl Kırkgöz Ocağı sizin ocağmızsa.”

“Amenna ve saddakna,” dedi Dede, elini yüreğine götürdü, boyun kırdı.

“Efendime söyleyim, dedim ki arkadaşlara, hey erenler, dedim, bu at buradan gidici değil. Üç günün sonunda ona bir kova su gönderdim Meryem kızımla. Suyu kana kana içti, gene durumunu bozmadan. Akşamüstü, hey erenler, dedim, bu at Pir Ocağına gelmiş ki gidici değil, şu ata biz de konukseverliğimizi gösterelim. Kızım Meryemin eline bir yular verdim, var git kızım, bu senin elinden su içti, belki de sana teslim olur. Meryem usul usul ata yaklaştı, bu at ne yapacak, diye bizim yüreğimiz pat pat, Meryem az daha yaklaştı, kutlu at durumunu hiç bozmadı. Meryem gitti yelesini, alnını okşadı, atta hiçbir değişiklik olmadı. Meryem yuları boynuna geçirdi, çekti… Aman, bu at bizi deyi, pir ocağı deyi gelmiş de, Allah bizim gö-

359

zümüzü kör eylemiş de, onu üç gün, üç gecedir kapıda bekletiriz, buna güzel bir yer, ahır mı, ahır olur mu İnce Memedin atına! Dağa taşa, kurda kuşa selam vermeyen, yanma canlı yaklaştırmayan, ayaklarına şimşek dolayıp da öyle koşan bu kutlu ata… Her huyunu bırakmış da, gelmiş de pir ocağına… İşte şimdi, orada, önüne arpa, saman, yeşil ot, yeşil otu pınar başlarından tutam tutam yolarak getirdiler çocuklar… Görmek ister misiniz? Fıkara o kadar acıkmış ki kaç gündür başını kaldırmadan yem yiyor.”

“Ben görmek isterim,” dedi Memed, utangaç. Ayağa kalktı, Cafer Dede onun önüne düştü, küçük, güzel, tertemiz, avlunun içindeki bir eve götürdü. Ev aydınlıktı ve at ortaya konmuş büyük bir sandıktan başını kaldırmadan kütürdeterek yem yiyordu. Onların kapıyı açışlarına, ayak seslerine bile başını kaldırmadı at. Kapıda durdular, bir süre başını kaldırmadan ot yiyen atı seyrettiler.

Memed, kendi kendine duyulur duyulmaz söylendi, “demek bu o imiş.” Arkasını döndü, düşüncelere batmış çıkmış, başı yerde oradan ayrıldı. İçeri döndüğünde çok iri, kırmızı postalını kapının ağzında bırakmış, kırmızı abalı başı tavana değen, geniş omuzlu bir kişiyi ayakta dimdik durmuş bekler buldu. Bu adamı gözü ısırıyordu. Bir yerlerden tanıyordu ya çıkaramadı. Yerine oturunca iri adam geldi, önünde niyaza durdu:

“Anacık Sultan Hazretlerinin İnce Memede, arkadaşlarına selamı var,” dedi, “Anacık Sultan Hazretleri diyor ki, bize buyursunlar.”

O görkemli bedeniyle ayağa kalktı, elpençe divan, arka arka yürüyerek eşiğe vardı, eğildi, yerden postallarını aldı, çabucak giydi ve gitti.

Ferhat Hoca, çok eskiden bu yana pir ocağını, ocağın dedelerini duymuştu, biliyordu. Bunlar, Baba İshak soyundan geliyorlardı. Baba İshak on üçüncü yüzyılda başkaldıran Türkmenlerin, Ağaçerlerinin piriydi. Bu pir ocağının şimdiki Dedesi de Cafer Dedeydi. İshaklıların soy kütükleri de buradaydı. Ferhat Hoca, Baba İshaklıların maceralarını gençliğinde bir tekkeden ele geçirdiği elyazması bir kitaptan okumuş, ondan sonra da

360

Baba İshaka, onun piri Baba İlyasa merak sarmıştı. Bu, Anado-lunun, bilinen ilk büyük başkaldırısı üstüne ne bulmuşsa okumuştu.

Baba İshak ayaklanmasında ilk başkaldırma gene bu Toros dağlarında başlamıştı. Ağaçerleri adı verilen ağaç işleme, tahta biçme ırgatları haksızlığa, yoksulluğa, zulme dayanamamışlar, eriş ya Dede Sultan, diyerek, baltaları, nacakları, kargılarıyla dağlardan ovalara günlerce akmışlar, ovalardaki, onlar gibi başkaldırmış Türkmenlerle birleşmişler, köyler, kasabalar, şehirler ele geçirmişler, geçtikleri yerlerde hakka, adalete dayalı yönetimler kurmuşlar, Adıyamandan Malatyaya, Malatyadan Kayseriye, Sivasa, başkent Konyaya kadar, bütün Anadolu bozkırlarını buyrukları altına almışlar ve adalet ve müsavat ve hürriyet ve hem de uhuvvet üzere bir dünya kuracaklarına kızıl bayrak ve kızıl taca el basarak ant içmişlerdi.

Selçuki Sultanlarının onlara karşı gönderdikleri ağır silahlı ordular, bu ant içmiş, eli baltalı, nacaklı, mızraklı, demir dir-genli kalabalık önünde yele karşı konmuş kar örneği erimişlerdi. Anadolu bozkırından şimdiye kadar hiç duyulmamış hürriyet, uhuvvet, müsavat çığlıkları sevinç türkülerine karışmış geliyordu. İnsanoğlu insanoğlu oldu olalı, bu çoluklu çocuklu, kadınlı kızlı, yaşlı genç kalabalığından gelen, dünyayı dalga dalga dolduran sevinç türküleri gibi türküler, sevinç oyunları gibi oyunlar duymamışlar, görmemişlerdi. Bir bozkır dünyası otu ocağı, suyu toprağı, börtü böceğiyle sevince, güzelliğe, yürek sıcaklığına kesmişti. Ve az kalmıştı başkent Konyayı almalarına. Konyayı alacak, zulmün sultanını ele geçirecek, bunca kötülüğün, çürümüşlüğün, zulmün hesabını ondan soracaklardı. Ondan ve hem de adamlarından. Ve gene bir şafak vakti başladı savaş. Yediden yetmişe bütün obalar, hastası yatağından kalkarak, yaşlısı değneğine dayanarak, kadını erkeğine yardım ederek savaşa giriştiler. Bu son savaştı. Ya yenecek, ya toptan yok olacaklardı. Ve netsin neylesinler ki, ve bilmiyorlardı ki Selçuklu Sultanının kendi ordusundan da daha ağır silahlı ve atlı ve hem de demir zırhlı ordular kiraladığını komşusu Bi-zanstan. Kıyasıya bir savaş oldu. Ve eli baltalılar, en yiğitlerini yitirdiler önce. Dayandılar. Sonra geriye kalan yiğitlerini… Son-

361

ra geriye kalanlarını… Baba İshaklılardan hiç kimse, bir yaşlı, bir çocuk bile geriye dönüp kaçmadı. Zulmün kılıcı, tolgası, zırhı altında ezildiler. Kadınlar, genç kızlar çıktılar bu sefer de bu kapkara esen zulmün, ölümün karşısına. Onlar erkeklerinden daha çok dayandılar, dişleri, tırnaklarıyla, içlerinden bir teki bile kalmaymcaya kadar dövüştüler. Birkaç gün önceki bu sevinç türküleri ölüm ağıtları oldu. Ve Selçuklunun ve Bizansın, Konya ve İstanbulun gözü dönmüş azgın kanlılarının atlarının ayaklan altında ezildi el değmemiş genç kız memeleri, sırma saçları. Baba İshakı da kalede kuşattılar. Koca ordular, atlarının ayaklan bileklerine kadar kana batmış zulmün azgın binicileri hep bu küçücük kalenin yöresinde birikiştiler. Saldırdılar küçücük kaleye, bir anda duvarlarını yerle bir ettiler. Baba İshak kır atının üstüne binmiş, yeşil maşlahını örtünmüş, bir top ışık içinde yalp yalp ediyordu. Demir donlular, atları sırma koşumlular yetiştiler, Baba İshakın üstüne kılıç, ok, mızrak üşürdüler. Baba İshaktır, onlara şöyle bir uzaktan baktı, netsek neylesek zait, bir kez yenilmişiz, dedi, arkasından da bütün kalabalığı titreten sesiyle, eriş ya Dede Sultan, diye bağırdı, atını üzengile-yerek, kalabalığın üstünden göğe ağdı, bir top ak bulut oldu, bir süre kalabalığın üstünde, eriş ya Dede Sultan, diye dolandı, uzaklaştı gitti.

O gündür bugündür, işte o ak bulut Anadolu bozkırının üstünde dolanıp durur. Bir günü geldiğinde de…

Cafer Dede, onları üç gün göndermedi. “Bu ocak pir ocağıdır. Balım Sultan, Baba İshak, Baba İlyas ocağıdır,” diyordu. “İnce Memed gibi bir er bu ocağa gelirse üç gün kalmadan buradan ayrılamaz. Kırklar, Yediler, pirler erenler ona izin vermezler. Ben bu çocuklara ne dedim, at bizim kapıya gelince, dedim ki çocuklar hazır olun. İnce Memedi de pirler yakında buraya getirecekler, dedim. Sizi pirler getirdi bana, pirler izin vermeyince de gidemezsiniz.”

İnce Memed, bu üç gün içinde birçok kez atının yanma gitti, onu seyretti, onu anlamaya, yüreğinin içine girmeye çalıştı, hiçbir şey olmadı. Yalnız at yemliğinden bir kere başını kaldırdı, ona baktı. Ne güzel, hüzünlü, düşünceli gözleri vardı. En son, tam evden ayrılacakları sırada da İnce Memed atının yanı-

362

na vardı. Bu sefer at başını iyice kaldırdı, ona baktı, gözleri gülüyordu. Memed, buna sevindi. Öteki eşkıyalar da Memedden sonra, başta Ferhat Hoca atı ziyaret ettiler.

Bütün köylüler onları köyün dışına kadar uğurladılar.

Cafer Dede:

“İnce Memed, aslanım,” diye ona sarıldı, “yolun açık olsun. Kırklar, Yediler, pirler, eli çatal kılıçlı Ali seninle olsun. Atını da hiç merak etme, ölene kadar yanımızda kalacak, ona gözümüz gibi bakacağız, gözün, onun için arkada kalmasın. O, pirlerin bize bir armağanıdır. Bizim yanımızda Alinin Düldülü neyse, senin atın da odur.”

Yola düştüler. Bu sefer İnce Memed başı çekiyordu. Az sonra Hoca ona ulaştı, yan yana yürümeye başladılar.

“Hocam bu köy, başka bir köy… Üstleri başları da yepyeni, evleri de tertemiz. Bizim öteki köylere hiç benzemiyorlar. Baktım toprakları da o kadar çok değil.”

“Bunlar ustadırlar.” dedi Hoca. “Baba İshaktan bu yana ağaç işlerler. Bunlar öyle hünerlidirler ki ağaçtan adam yaparlar da konuştururlar bile.” Kasım:

“Ben bunların ağaçtan insan, geyik, doludizgin giden at, tek boynuzlu gergedan, gökte uçan turna yaptıklarını kendi gözlerimle gördüm,” diye söze karıştı.

“Kasım haklı,” dedi Ferhat Hoca. “Bunlar, çok da güzel, nakışlı, sedef, altın, gümüş kakma beşikler yaparlar. Padişahların, Beylerin çocukları bunların beşiklerinde uyur. Öyle beşikler yaparlar ki her birisine paha biçilmez. Sonra, bu dağların en güzel balını da bunlar çıkarırlar. Büyük konakların, oya gibi işlenmiş tahta işleri de bunlarındır. Camilerin mihrapları da bunların hüneridir. Senin at ahmak mı yoksa, gitsin de bu köye konuk olsun!”

Memedin sevincine diyecek yoktu. İçi pır pır ediyordu. Bir de ikide birde, bükük kuğu boynuyla gelip Seyran karşısında durmasa… Meraktan deli oluyor, derdini de, başta Hoca, hiç kimseye söyleyemiyordu. Hocaya da deli oluyor, böyle de bir adam olur muymuş, o günden beri bir kereden başka Seyranı sormadı, diye içinden boyuna geçiriyordu. Hoca her kendine

363

baktıkça, bir söz söylemeye hazırlandıkça, işte Hoca Seyranı soracak, diye heyecanlanıyor, o da onun adını bir kere olsun ağzına alamıyordu. Keski Müslümü de birlikte getirseydim, diye düşünüyor, iç çekiyordu, onunla Seyranı ne güzel konuşurduk, her gün, her gün, her an. Gene de Seyranı durmadan düşünmesi Seyranın gelip gelip karşısına dikilmesi, onu derecesiz mutlu ediyordu. Öyle düş falan değil, kimi kez Seyran geliyor, etiyle kemiğiyle, ışıltılı gözleriyle, kimi kederli, kimi sevinçli, olduğu gibi karşısında duruyordu. Birkaç kez Seyranı atla konuşmak istemiş, sonra utanıp vazgeçmişti. Şimdi dalmış gitmiş, Seyranı iliklerine kadar bütün bedeniyle düşünürken, onu atla konuşmadığına bin pişman oluyor, kulağının dibinde Baba İshakı, Tahtacıları, coşmuş anlatan Hocayı duymuyordu bile.

O gece bir Yörük obasında kaldılar. Yörükler onların Yelpı-nardan Kırkgöz Ocağına doğru yola çıktıklarını duymuşlar, yolda nasıl olsa kendilerine uğrayacaklarını bildiklerinden, hazırlıklarını yapmışlar bekliyorlardı. Bir düğün bayram sevinciyle karşılandılar. O gece derimevinde hep atı konuştular. Atın, başına konan paralardan, uydurma bir atı kurşuna dizdiklerinden, o uydurma atın bile vurulduğu günün şafağında silkinip ayağa kalkarak Köroğlunun Kıratı gibi bulut yeleli bir kır at olduğundan, kasabanın göğüne gelip kişnediğinden söz ettiler. Uydurma atı bile Kırklar Yediler, kasabalılara inat gelip dirilttiklerinden… Memed, hiçbir söze karışmadan, bir taş suskunluğunda onları dinliyor, Anacık Sultanın onları niçin çağırdığını merak ederek düşünüyordu. Hürü Ana, Anacık Sultandan ona çok konuşmuş, patlayan, kayalardan fışkıran mavi çiçeklerden, ocağın üstüne bir bulut gibi çöken, içi mavi kıvılcımlı ışıktan söz etmişti. O hiçbir zaman doruğundan ışık eksik olmayan, doruğun üstünde dönen, kaynayan buluttan mavi kıvılcımlar sağılıyor, çöküyordu doruğa. O gece mavi bir ay doğmuştu dünyaya. Kayan, mavi kıvılcımlar savurtan yıldızlar doldurmuştu gökyüzünü. Gece bile mavi mavi balkımıştı. Me-medin kafası allak bullak olmuştu. Öğretmen Zeki Nejad, o tuhaf insanların doldurduğu kasaba, kendi ölüsünü deveye yüklemiş alıp götüren Alinin resmi, Baba İshaklıların ovadaki savaşları, kadınların son kadın kalıncaya kadar direnişleri, Sey-

364

ran, Seyran onların arasında olsaydı, onun nasıl dövüşeceği hiç aklından çıkmıyordu. İzciler başı Topal Ali… Topal Ali Baba İs-haklı savaşının başlarından birisi olsaydı… Ferhat Hoca, Yörük Battal Ağa, Zeki Nejad… Konya ovasında kalabalık gittikçe çoğalıyordu. Ak libaslılar, Anacık Sultanın dedeleri… Kalabalıklar kafir ordusunun üstüne akıyorlar, dağlardan, ovalardan, Kara-denizden, Van gölünden, Akdenizden, yerden biter, gökten yağar gibi dalga dalga geliyorlar, kafirin demir donlu, demir mızraklı ordusuna çarpıyorlar, ölüyorlardı. Birinci dalga geliyor, ak libasları, ak başörtüleriyle toprağa dökülüyor, ölürken, avazları çıktığı kadar, eriş ya Dede Sultan, diye bağırıyorlar, üstlerini köpüklü bir kan seli örtüyor, gözden yitip gidiyorlardı. Bir dalga, bir dalga daha geliyor, onlar da dökülüyorlardı. Ama insanoğlu yerdeki karınca, gökteki kuş kadar çoktur, durmadan dalga dalga geliyorlar, durmadan dökülüyor, kırılıyorlardı. En son, en kalabalık dalga geldi, erkeklerin başında topal ayaklı öğretmen Zeki Nejad, tepeden tırnağa ak bir libasa bürünmüş, lekesiz, Ferhat Hoca, Topal Ali, tilki, kurnaz, Memed, temkinli, daha başka, akıllı insanlar, gün ışığı gibi ak libaslar giyinmişler, kır atının üstünde Baba İshak, Köroğlu, Köse Kenan, akıllı, tilki, kurnaz, arkalarında yetmiş iki milletin fakir fıkarası… Kadınların başında Anacık Sultan, Hürü Ana, Seyran kır atların üstünde, ellerinde adalar, arkalarında yetmiş iki milletin kadınları, ak başörtüleri bayraklar gibi uçuşarak… Kuşatıyorlardı dört bir yandan demir donluları, demir mızraklıları, kalabalığın ortasında kalıyorlardı Sultanın askerleri, kiralıkları. Kalabalık o kadar bastırıyor, sıkıştırıyordu ki Sultanlıları, onlar, kollarını bile kıpırdatamıyorlardı. Bir de bakıyorlardı ki, ne görsünler, Sultanın askerleri ortada yok. Hepsi ayaklarının altında. Kadınlar onların demir zırhlarını, mızraklarını parçalıyorlar, bir demir şangırtısıdır alıyordu dünyayı. Konya çarşısında en yüksek minareye çıkmış Ferhat Hoca, gürül gürül Kuran okur gibi, hak ve adalet üstüne konuşuyordu. O iniyor, öğretmen Zeki Nejad çıkıyordu minareye. Kırmızı şeritli altın madalyası göğsünde sallanarak, yarılmış, kanlar akan göğsünü sol eliyle kavrayarak, ak libası kızıl kana bulanarak, biz çokluğuz, diyordu, işte hep böyle bir araya gelirsek, biz, dağları devirir yol ederiz.

365

Dünyanın en büyük gücü de olsa, işte bu sabahki gibi, ortamızda yiter gider, toz olur da gider. Ve öğretmen Zeki Nejad son sözünü söylemeden, ak libasları kızıl kana batmış ölü bir kuş gibi minareden aşağı sağılıyor, daha yere düşmeden, onun gül ölüsünü kalabalık havada yakalayıveriyordu. Deniz açılıyordu önünde, sütbeyaz, sütliman bir deniz… Bir tek ak bir martı süzülüyordu denizin üstünde, ışığa batmış. Öğretmen Zeki Nejad, kan içinde kalmış karşısına dikiliveriyordu, iyi yaptın Me-med, diyordu, eli kanayan göğsünü kavramış, benim kanımı yerde koymadın. Ama çok kan yerde kaldı, çok da kalacak. Belki senin kanın da yerde kalacak. Ama bir gün, mutlaka bir gün kalabalıklar yürüyecekler, Şakir Beyin konağına yürüdükleri gibi. O kadar çok, o kadar çok yürüyecekler ki onları durduracak güç bu dünyada bulunmayacak. Ve daha konuşan Zeki Nejad, son sözünü söylemeden, son sözünü ondan sonra geleceklerin söyleyeceğine inanarak, denizin kıyısına düşüp kalacaktı. Kır at çıkıp gelecekti denizden, yerdeki öğretmeni dişleriyle yerden alacak, sırtına atıp gene denize dönecekti.

O gece, yarı düşte yarı hayalde sabaha vardı. Uyandığında hiç yorgunluğu kalmamış, kuş gibi yeynimişti. Sabah kahvaltısını nasıl yaptılar, ne söylediler, ne konuştular Memed hiçbir şeyin farkına varmadan kendi içine çekilmiş yola düştü. Öylesine çabuk yürüyordu ki Ferhat Hoca bile arkasından zor yetişiyordu. Sonunda Hoca onu kolundan çekti durdurdu:

“Ne var Memed yavrum?” dedi, “Öyle bir dalmışsın ki sanki bu dünyada değilsin. Ne düşünüyorsun? Arkandan koşarak bile zor yetişiyor insan.”

Memed, bir süre Hocanın yüzüne gözlerini kirpiştirerek aval aval baktıktan sonra, gülümsedi, kendi kabuğundan çıktı. “Hocam,” dedi, “hani onlar var ya, Baba İshaklılar…”

“Onları mı düşünüyordun, böyle derin derin?”

“Onları düşünüyordum.”

“Söyle bakalım, Baba İshaklılar var ya?”

“Hani Konya önlerinde, o düz ovada yenildiler ya, bir kalabalık dalgası daha gelseydi, bir dalga, bir dalga daha… Fakir fıkaralar çok, Sultanlılar az… Sultanklar kalabalığın ortasında kalsalar da kıpırdayamaz olsalardı, ne olurdu?”

366

“Baba İshaklılar yenerdi,” dedi Hoca.

Memed, şimdi bu anda Baba İshaklılar, Sultanlıları yenmiş gibi kıvançlandı, Hocaya sarıldı, öyle bir sıktı ki Hocanın bir an soluksuz kaldığının farkına varamadı, “Muallim Zeki Nejad,” dedi yürümeye koyuldu, “kırmızı ipek şeritli altın madalyası da vardı onun.”

Gün ikindine ulaşmadan Kırkgöz Tekkesine vardılar. Kızıl abalı, yeşil börklü, kırmızı postallı üç genç onları avlu kapısının dışında bekliyorlardı. Ellerinden tüfeklerini, tabancalarını, hançerlerini aldılar. Önde Hoca, arkasında Memed, ötekiler niyazda bulunarak, töreyi eksiksiz yerine getirerek Ocağa girdiler. İçerde Anacık Sultan soluk yüzüyle ayakta bekliyordu. Şimdiye kadar, Ferhat Hocanın bildiğince, bu postun sahipleri, padişah olsun, Bey olsun kimseyi ayakta karşılamamışlardı. Anacık Sultan da töreyi bozmamıştı. Bugün bozduğuna göre işin içinde iş vardı. Bir olağanüstü hal olmalıydı. Teker teker Anacık Sultana niyazda bulundular, Anacık Sultan sediri gösterdi, oturdular. Onlar oturur oturmaz da kırmızı abalılardan bir tanesi yeşil bir atlas bohça getirdi Anacık Sultanın önüne koydu. Anacık Sultan bohçayı aldı, üç kere öptükten sonra başına götürdü. Dizlerinin üstüne aldığı bohçayı titreyen parmaklarıyla açtı, bohçanın içinde çok düzgün katlanmış, azıcık da sararmış, üstü karınca izi gibi incecik Arapça yazılarla bezenmiş bir gömlek duruyordu. Ferhat Hoca da, İnce Memed de gömleği görünce buraya niçin çağrıldıklarını anladılar. Bu gömlek dünyada sayısı çok az olan tılsımlı gömleklerden birisiydi. Böyle bir gömleği giymek her kula, her padişaha bile nasip değildi. Böylesi bir gömleği bu dünyada giyebilmiş sayılı birkaç kumandan, birkaç padişah vardı ancak. Ve onlar da belliydi. Gömleğin üstünde doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz ayet, dua, tılsım, hadis, Allahın bütün sıfatları, esmai hüsna, vefk ve cefrler yazılıydı. Bu gömleği giyenlere hiçbir hastalık yaklaşamazdı. Onlara kurşun işlemez, onları kılıç kesmezdi. Bu gömleklerden giyenler bilcümle kötülüklerden arınırdı. Onları ateş yakmaz, su boğmazdı. Kollarındaki zincirler kendiliğinden sökülür, mah-pusane duvarları bir bakışta yıkılırdı. Anacık Sultan ayağa kalktı, gömlek iki elinin üstündeydi. Memede buyurdu, “So-

367

yun,” dedi. Memed, hiç ikircik geçirmeden soyundu, giyitlerini yandaki ceviz sandığın üstüne yığdı. Üst yanı çırılçıplak kaldı.

“Ferhat Hoca, Kuran oku.”

Hoca ellerini havaya açtı, güzel, çınlamalı sesiyle, sanki geniş kubbeli büyük bir selatin camide okur gibi başladı okumaya. Bu sırada kırmızı abalılardan birisi ellerinin üstünde apak patiska bir gömlek getirip önünde niyaz ettikten sonra onu Memede giydirdi, çekildi, yanda dimdik durdu. Anacık Sultan işaret edinceye kadar orada bekledi. Hoca hiç durmadan gürül gürül Kuran okuyordu. Kızıl abalı delikanlı, İnce Memedi omuzlarından tutarak Anacık Sultanın önünde niyaza durdu. Anacık Sultan da dudakları kıpır kıpır dualar okuyarak ellerindeki yakasız gömleği üç kere Memedin başından geçirerek giydirdi. Onu kolundan tuttu kaldırdı, sandığın üstündeki giyitlerini göstererek yerine oturdu. Ferhat Hoca da Kuranı kesti. Me-med, elleri makina gibi işleyerek giyitlerini giydi. Anacık Sultan onu yanına çağırıp oturttu.

“Bu gömlek Sultan Selahaddin Eyyubi Han Hazretlerinin gömleğidir. Onunla kafirlere karşı sayısız savaşlara girmiş sağ salim çıkmıştır. Sultan Selahaddin Hazretleri bu gömleği kendi eliyle Ocağa armağan etmiş, o gün bugündür de bu tılsımlı gömleği Selahaddin Eyyubi Han Hazretlerinden sonra kimse giymemiştir. İşte bundan bir ay kadar önce Sultan Selahaddin Eyyubi Hazretleri bir gece benim yanıma geldi, yeşil donlara bürünmüştü, elinde kıpkızıl, iri bir çınar yaprağı tutuyordu, çınar yaprağından kökler uzuyor, dünyayı dolanıyordu. Gözlerini bana dikti, Anacık Sultan, dedi, sizde benim bir emanetim var, onun sahibi İnce Memeddir, gömleği ona giydir. Böyle der demez de, önümden silindi, bir yeşil ışık oldu çekildi gitti. Ben de senin İnce Memed, burada olmadığını, ama bir gün gelip nasibini alacağını biliyor, dağlara dönmeni bekliyordum. Allah yolunu açık, gazanı mübarek, kılıcını keskin etsin.” Ayağa kalktı. Ötekiler de onunla birlikte kalktılar. Dışarıya yürüdü, eşikte azıcık durdu bekledi, Ferhat Hoca yanına gelince:

“Hoca, senin de gazanı Allah mübarek eylesin.” Gözlerinin içine gözlerini dikerek, “Beni iyi dinle Ferhat Hoca,” dedi, bir süre gözü gözlerinde bekledi. “Beni dinle.” Elini yavaşça Hoca-

368

nın omuzuna koydu. “Benim vaktim erişti, ben artık gidiciyim. Dünyamı değiştirmeye az kaldı. Yoksa Selahaddin Hazretleri gelip de gömleğini benden istemezdi. Kırkgöz Ocağı da söndü, bitti. Bu son. Hoca, bu Ocak sana emanet. Bari sen sahip çık da Ocağa, tükenmeden önce rezil olmasın.”

“Emanetin can baş üstüne Anacık Sultan,” dedi Hoca dizini yere koyarak niyaza durdu, onun elini aldı üç kere öptü, üç kere başına götürdü. “Senin emanetin can baş üstüne, can baş üstüne,” dedi birkaç kez.

Anacık Sultan onu omuzlarından tuttu kaldırdı. Az aşağıdaki suyun kıyısına yapılmış, taşları oya gibi işlenmiş kümbete gittiler, huzurunda durdular, fatiha okudular. Onlar fatihayı okumuş bitirmişlerdi ki üç kızıl abalı delikanlının iri, çangal boynuzlu bir geyiği getirdiklerini gördüler.

Delikanlılar geyiği kümbetin duvarı dibine yıkıp, bellerinden çıkardıkları palayla kestiler. Kanlar birkaç kulaç öteye kadar fışkırdı. Geyiğin bacakları, havaya dikilmiş uzun bir süre titredi. Anacık Sultan eğildi, parmaklarını kana soktu çıkardı, önce kanı Memedin, sonra Ferhat Hocanın, arkasından da ötekilerin alnına sürdü.

“Gidin, geyiğin etini aşağıdaki köyün fıkaralarına dağıtın,” dedi.

Kayalar çatırdamaya, aralarından taze, buğulu mavi çiçekler, bir uçtan bir uca silme çıkmaya başladı.

369

Zülfü Beyin kafası kızmıştı. Bütün bunları hep zengin eden kimdi, kim olacak, Zülfü Beydi. O Muallim Rüsteme, o Taşkın Beye, Molla Durana bütün bu toprakları, babalarından, dedelerinden kalmışçasına tapulayan kimdi, kim olacak… O beceriksizlere kalsa, bu her karışı kan eden topraklar şimdi hazinenindi, ya da buralı olmayan, bu kasabanın adını bile bilmeyen Kurtuluş Savaşı kahramanlarmındı. Zülfü Beyin bu kasabada toprak vermediği bir kimse kalmamıştı. Şimdi her birisi bir devlet toprağı kadar topraklara konmuşlardı, hem de dünyanın bereketli topraklarına. Ya Arif Saim Bey, o çiftlikleri nereden, nasıl almıştı, ceman yirmi sekiz bin dönüm eden çiftlikleri? Şimdi de kıç atıyor, bütün kasaba can telaşında iken, o Ankarada yan gelmiş yatıyor, suyun gözünü tutmuş dev gibi, can telaşında olan kişilerin feryadü figanlarını büyüklere ulaştırmıyordu. Alsmdı o şimdi, görsündü o, küssündü bu kasabaya, küssündü canını, malını, her şeyini borçlu olduğu Zülfüye. Uğramasındı bakalım buraya, kardeşi Zülfü burada kan içinde yüzerken, İnce Memedin Toroslar-dan bıraktığı kan seli içinde o burada boğulmak üzereyken… Şimdi ya gelecek Zülfünün eline ayağına kapanacak, ya da eskisinden kötü durumlara düşecekti. Zaten dillere düşmüştü. Onun Mustafa Kemal Paşayı İngilizlerle, Fransızlarla birleşerek öldüreceğini bu ovada duymayan, bilmeyen kalmamıştı. Bir haberin şüyuu vukuundan beterdir. Bunu kimse bilmezse bile, feleğin çemberinden geçmiş Arif Saim Bey bi-

370

lirdi- Kendisine, arkasındaki, onu tutan Paşaya çok güveniyordu ama, iş can pazarına gelince, ne kardeş kalırdı, ne ana, ne de arkadaş. Hele bu dedikodular bir Ankaraya ulaşsın, bir de Paşanın kulağına gitsindi hele, işte o zaman hiçbir şey para etmez, onu bunca belalardan kurtarmış Zülfünün feraseti bile bir işe yaramazdı. İş, can oyununa gelince, üstelik baştaki tek adam için, kuşkular bin misli, on bin misli büyürdü. Gene de onu, durum bu hale gelmeden, Zülfü, az bir zararla kurtaracaktı.

Zülfü günlerdir uyumuyor, kafasındaki bütün tilkileri seferber etmiş, düşünüyor, Arif Saim Beyi kasabaya getirmenin, bu İnce Memed olayına el koymasının bir yolunu arıyordu. İnce Memed, onu can evinden vurmalıydı ki, onu bu Çukurovaya rezili rüsvay etmeliydi ki can korkusu, ün korkusu nedir o zaman anlasın.

Taşkın Beyin evinde çok gizli bir toplantıdaydılar. Bu toplantıdan ne Kaymakamın, ne Savcının, Yargıcın, ne de Belediye Başkanının haberi vardı. Hiçbir zaman da burada toplanmış bu beş kişiden başka kimsenin haberi olmayacaktı. Odada Zülfü, Taşkın Beyden başka Muallim Rüstem Bey, Molla Duran Efendi ve Murtaza Ağa vardı. Vakit sabahın üçüydü ve girişecekleri eylem üstüne yüzde yüz anlaşmışlar, bu eylem gerçekleştikten sonra da, eylemi kimin geceki eştirdiği üstüne hiçbir zaman, hiçbir kimseye bir tek sözcük bile sızdırılmayacağı üstüne avrat boşayarak Kurana el basmışlardı.

Üç gün Önce Zülfü Beyin çiftlikten getirterek, hiçbir şey söylemediği eski eşkıya, İnce Memedin en iyi arkadaşı, İnce Memedi öldürtmek için zorladıkları Uzun Cabbar aşağıda bekliyordu. Onu çağırttılar. Uzun Cabbar, yüzü kapkara kesilmiş, sakalları uzamış, ellerini nereye koyacağını bilemeden iki büklüm odaya girdi. Hep birden ayağa kalkarak onu koltuğa buyur ettiler. Kahve söylediler. Uzun Cabbar, nereye koyacağını bilemediği ellerini dizlerinin üstüne koydu, karanlıktan bol ışığa çıkmışçasına gözlerini kirpiştiriyor, karşısmdakileri görmüyordu. Kahve söylediler, kahve gelinceye kadar hiçbir söze varmadılar. Uzun Cabbar bu arada gözlerini kirpiştirdikçe kirpiştiriyor, ellerini bütün gücüyle dizlerine bastırıyor, eti kemikleşe-

371

cek kadar kasılıyordu. Kahve geldi, Cabbar kahveye uzandı, eli öylesine titriyordu ki fincanı alamadı. Murtaza Ağa imdadına yetişip fincanı aldı onun önüne çektiği sehpaya koydu.

“Evet Cabbar Ağa,” dedi Zülfü Bey, “bu gece yarısı buraya toplandık ki senden büyük bir dileğimiz var.”

“Yapamam, İnce Memedi öldüremem,” diye karşı koydu Cabbar, kendisinden beklenmeyen bir canlanmayla. “İnce Memedi, Memedi kimse de, hiç kimse de öldüremez bundan sonra…”

“Dileğimiz o değil, bu başka, başka…” diye yumuşacık bir sesle konuştu Zülfü Bey. “İnce Memed işi değil.”

Cabbar onu duymuyordu.

“Ona Anacık Sultan tılsımlı gömleği de verdi, atı da dirildi de onu da Kırklar Yediler aldılar götürdüler. Ona kurşun geçmez bundan sonra. Onu su boğmaz, ateş yakmaz. Tılsımlı gömleği duymadınız mı?”

“Duyduk,” dedi Zülfü.

“Öyleyse benim yakamı bırakın. Bırakmazsanız, şurada şimdi, çekin tabancalarınızı beni öldürün. Ayaklarınızın altını öpeyim, beni öldürün. Çocuklarımı da öldürün, ama ben İnce Memedi, öz bir arkadaşımı, öldürebilsem bile öldüremem. Kendimi öldürür de o Allanın ermişini, kurşuna dizilen atı bile dirilen kutlu kişiyi öldürüp de kıyamete kadar cehennemde yanamam.”

“Dur, senden istediğimiz İnce Memed değil,” diye onu omuzlarından tuttu iyice sarstı Murtaza Ağa. “Kendine gel!”

“Onu öldürse öldürse Bayramoğlu öldürür, öldürebilir, o da öldürebilirse. Çünküleyim Bayramoğlu bunca nama, üne, adamlığa susamıştır. Dayanamaz o, İnce Memed gibi kendinden üstün, ermiş bir eşkıyayı öldürüp yeniden nama, şana kavuşmak ister. Ben bilirim eski eşkıyaları, onlar, ölürler giderler de içlerindeki kurt ölmez.”

“Doğrusun, ölmez,” dedi, tok sesiyle Taşkın Bey, çok dingin, güvenli. Sesini biraz daha yükseltti, Murtaza Ağa Cabbarı omuzlarından tutmuş daha sarsıyor, öbürü de can telaşıyla durmadan, çırpınarak Murtazaya aldırmadan, onları kandırmaya uğraşarak konuşuyordu, “Biz de İnce Memedi öldürmeye Bayramoğlunu yollayacağız.”

“Neee?” diye şaşkınlıkla kendine geldi Cabbar.

372

“Biz İnce Memedi öldürmeye yarın öbür gün Bayramoğlunu yolluyoruz.”

Cabbar bu sefer Bayramoğlunu övmeye koyuldu. Onun nişancılığını, yiğitliğini, Köroğlundan kurnaz bir eşkıya olduğunu anlata anlata bitiremiyordu. Coşmuş, kendinden geçmiş, ağzı dili kuruyarak, bu hiç konuşmaz adam, bir destancı akıcılı-ğıyla Bayramoğlu üstüne neler neler anlatmıyordu.

“İnce Memed tılsımlı gömleği giydi ya, yıldırım taşını, taçlı mührü taktı ya, belli olmaz, Bayramoğludur bu, onun da tılsımlı gömleği, mührü, yıldırım taşı vardır belki, belki de onun tılsımı İnce Memedin tılsımına baskın çıkar.”

“Baskın çıkacak,” diye bağırdı Murtaza. “Şimdi bizim senden istediğimiz…”

“Ben Bayramoğlu çetesine de girmem, İnce Memedi takibe gitmem.”

“Senden bunu da istemiyoruz.”

“Ne, ne, ne, istemiyor musunuz?” diye sevinçle ayağa fırladı Cabbar, önce vardı Zülfünün, sonra Taşkın Beyin, ötekilerin elini öptü. Odada “Ne, ne, ne!” diye sevinçten dört dönüyor, ne yapacağını bilmiyordu.

Murtaza gitti, uzun boyuyla ortada kalakalmış adamı omuzlarından tuttu getirdi yerine oturttu, sevecen bir sesle:

“Sakinleş azıcık kardaş,” dedi. “Bak sana biz ne söyleyeceğiz, sevincinden, bu sefer dört köşe olacaksın da yerinden kalkamayacaksın. Hele bir kahve iç, hele azıcık kendine gel!” Dışarıya çıktı bir kahve daha söyledi.

Cabbarı orada kendi halinde bırakıp, onunla hiç uğraşmadılar, kendi aralarında havadan sudan, her sözcüğe gülerek ko nuşmaya başladılar. Bu sefer genç kız gümüş tepside altı kahv< getirdi ve önce Cabbara uzattı, Cabbar eli titremeden kahvey aldı, höpürdeterek, odayı höpürtüye boğarak içmeye başladı Kendine iyice geldiği, iki elini rahatça dizlerinin üstüne koyup gözlerini çok saygılı karşı pencereye dikmesinden anlaşıldı. “Senden isteğimiz şu. İyi dinle.”

Zülfü Bey, sözcüklerin üstüne basa basa konuşuyordu. “Buyur Beyim, emrin baş üstüne Beyim. Sizin hepinize canım kurban olsun Beyim. Ne buyurursanız yaparım Beyim. Ölüme derseniz ölüme hemen koşarım Beyim.”

373

“Yanına güvendiğin iki, üç, ne kadar istersen o kadar kişi alacaksın.”

“Alırım Beyim.”

“Hepsini biz donatacağız. En yenisinden, hiç el değmemiş Alaman filintaları vereceğiz elinize. İstediğiniz kadar da cephane. Altınıza da Uzunyayladan getirtilmiş birer soylu at.”

“Bineriz Beyim.”

“Sana tarla, para, ne istersen.”

“Tarla İsterim Beyim.”

“İşte siz böyle donandıktan sonra Arif Saim Beyin çiftliğine gidecek, o çiftliği soyacaksınız.”

“Soyarız Beyim.”

“Cabbar, beni iyi dinle…”

“Arif Saim Bey, dedim, iyi duydun mu, onun kim olduğunu sen biliyor musun?”

“Bilirim Beyim.”

“Nereden biliyorsun?”

“O, af çıkardı bize. Hani sizin hepinizden büyük olan. Sizin hepinizin ödü ondan kopar Beyim. Onu görünce sizin hepiniz kaçacak delik ararsınız.”

Gülüştüler.

“Ararız Cabbar.”

“Hani Ankarada, Mustafa Kemal Paşanın yanında oturur. Herkes ondan korkar, Vali bile.”

“Sen ondan korkmaz mısın?”

“Korkarım Beyim.”

“Bu kadar korktuğun adamın çiftliğini nasıl soyacaksın?”

“Yalnız çiftliğini değil, arkamda siz olduktan sonra, kendisini de, otomobilini yolda durdurur soyarım, Beyim.”

“Bunu sızıltısız, gürültüsüz yapabilir misin?”

“Yağdan kıl çekercesine beceririm Beyim.”

“Korkmadan?”

“Ölümden öte yol gitmez Beyim.”

“Onun bir kahyası var, Hacı Ali Çavuş.”

“Tanırım Beyim. Hani köyün ortasında altı kişi öldürdü de, Arif Saim Bey onu bir gün bile hapiste yatırmadıydı ya, o işte, Beyim.”

374

“Arif Saim Bey onu canı gibi sever.”

“Bilirim Beyim.”

“İşte onu da öldüreceksin.”

Cabbarın sevindiği yüzünün ışımasından belli oldu.

“Öldürürüm Beyim.”

“Çok yiğit, attığını vurur, öyle postu kolay kolay deldirmez bir kişidir.”

“Delerim Beyim.”

“Oldu, şimdi en mühim işe geliyoruz.”

“Kıymeti yok Beyim.”

“Öyleyse beni iyi dinle.”

“İyi dinliyorum, canı yürekten dinliyorum Beyim.”

“Arif Saim Beyin bir babası var, şişman bir adam.”

“Onu da tanırım Beyim, öldürürüm Beyim.”

“Onu öldürmeyeceksin.”

“Öldürmem Beyim.”

“Onun göğsünde altın bir saati var, güzel bir saat.”

“Çok gördüm Beyim.”

“Nerede gördün ki?”

“Ben dağdan aşağıya inince o çiftlikte ırgatlık ettim Beyim. Her sabah Beyim, biz işe başlamadan, bunca ırgat birerle kol onun önünden geçer, teker teker elini öperdik. Bir elinde de o altın saati hep tutardı Beyim. O saati gece gündüz hiç elinden düşürmezdi, bakardı ha bakardı Beyim. Söylediklerine göre Beyim o bir okka gelen altın köstekli saati ona Mustafa Kemal Paşa yadigar etmiş Beyim.”

“İşte o saati de alacaksın.”

“Alır sana getiririm Beyim.”

“Sende kalacak, senin olacak saat.”

“Benim olacak. Onu öyle bir yere saklarım ki şeytan da bulamaz Beyim.”

“Haydi sen şimdi çiftliğe git, ben de yarın öbür gün gelirim.”

“Baş üstüne Beyim.”

Murtaza elini iç cebine soktu cüzdanını çıkardı, ona kalınca bir deste para uzattı, Cabbar aldı paraları koynuna soktu, çıktı gitti.

375

Oradakiler o gittikten sonra sabaha kadar konuştular, tartıştılar. Zülfünün bu buluşu dahiyaneydi. Arif Saim artık İnce Memedi ciddiye almaşındı, orduyu, Toroslara çekmesindi bakalım. Bu işin hiç de bir tehlikesi yoktu, en küçük bile. Cabbar yakalansa, vurulsa bile hiç mi hiç bir tehlikesi yoktu. Herkes, bütün bölge biliyordu ki Cabbar İnce Memedin en yakın arkadaşıydı. Çiftliğinin soyulması, babasının sakalına tükürülme-si, bunu da Cabbardan isteyecekti, dahası Cabbar, babayı soyarken, ben İnce Memedim de diyecekti, der mi, derdi. Hacı Ali Çavuşun öldürülmesi belki ona ölüm darbesi olmayacaktı, ama Mustafa Kemal Paşanın ona yadigarı saatinin İnce Memedin, bir eşkıya parçasının eline geçmesi onu kahrından öldürecekti.

Cabbarm çiftliği basmayı kabul etmesinden birkaç gün sonra Amber Bey olayı patlak verdi ki kasaba Ağalan sevinçlerinden dört köşe oldular. Bugünlerde Allah onlara yardım ediyor, diledikleri her şey oluyordu.

Amber Bey bu kasabanın en çok sevdiği, hilafsız saydığı bir kişiydi. Kozanoğlu başkaldırmasına katılmış, Kozanoğlu Ahmet Paşa teslim olduğu halde teslim olup boyun eğmemiş Sumbaslı aşiretinin Beyinin büyük torunuydu. Dedesi ölünceye kadar dağda kalmış, türbesi Türkmenlerin kutsal bir ziyaret yeri olmuştu. Onun için, dedesinden dolayı en sevilen boy Sumbaslı boyu, Türkmende en sayılan boy Sumbaslı, en sayılan Beyler de Sumbaslı Beyleriydi. Babası öldüğünde Amber Bey genç, yakışıklı, çimeni yeşil gözlü bir delikanlıydı. Ve babası ölmeden biraz önce oğullarını başına çağırmış, Beylik mührünü ona vermişti. Mührü eline alan Amber Bey ağlamaya başlamış, “Baba beni bağışla, ben Beylik yapamam. Ben fakir fıkaradan vergi alamam. Ben onlara zulmedemem,” demişti. “Senden hiçbir şey istemiyorum, şu aşağıdaki değirmenin tozcuğunu bana verirsen beni çok sevindirirsin.” Can çekişen babasının onunla tartışacak hali kalmamıştı. Onun elindeki mührü aldı, yanında aç kurtlar gibi bekleyen küçük kardeşine verdi. Bundan sonra da Amber Bey, sabahtan akşamlara kadar unlara bulanarak, tek başına öğüttüğü buğdaylardan, arpalardan aldığı küçük bir yüzdeyle yaşamını sürmüştü.

376

Eğer değirmenini sel alıp götürmeseydi gelip kasabaya yerleşecek değildi. Değirmenin altında küçük bir nar bahçesi, küçük bir bostanı vardı. Bey olan kardeşi, bunları onun elinden almamış, ona Beyliği bağışlayan Amber Beye, bütün mala mülke ortak oldukları halde ancak bu bir avuç toprağı vermişti. Amber Ağaysa bundan dolayı en küçük bir öfkeye kapılmamış, topraklarını gasbetmiş zalim kardeşi hakkında kötü bir tek sözcük bile söylememişti. O, hiç kimse için kötü konuşmazdı ya, kardeşine, kendisini Beylik derdinden kurtardığı için minnet duyuyordu.

Bahçesindeki narları, incirleri, asmaları aşılıyor, yakın yörelerden aşılar, değerli fidanlar getirterek, en büyük pembe narları, en tatlı incirleri, görülmemiş büyüklükteki üzüm salkımlarını o yetiştiriyordu. Bostandaki domatesler, patlıcanlar, biberler, kavunlar, karpuzlar ta zemheriye kadar sürüyordu. Her sabah eşeğini bahçesinin, bostanının ürünleriyle yüklüyor, kasaba pazarına getiriyordu. Getirir getirmez de ürünleri, göz açıp kapayıncaya kadar satılıp bitiyordu. Bu yüzden de evini, karısını, çocuklarını, Romalılardan kalma eski kilisenin yanında bulduğu bir arsaya yaptırdığı huğa taşımıştı. Huğun üstü ot, duvarları kalın çitti ama, tertemiz, gıcır gıcırdı. Huğun küçük avlusundan iri güller, reyhanlar, mavi sarmaşıklar, kadife çiçekleri kış yaz eksik olmazdı.

Savaş başlayıp da kasaba halkı biribirine düşünce, ortalık karışıp da herkes Müslüman, Ermeni, diye ikiye ayrılınca, göç etmekte olan Ermeniler Amber Ağaya başvurmak zorunda kaldılar. Kasabada üç mahalle Ermeni vardı. Kasabanın çoğunluk esnafı, demircisi, ayakkabıcısı, çiftlik sahipleri, zenginleri onlardandı. Ve Ermeniler Amber Beyi yakından tanıyorlar, ona gözleri gibi güveniyorlardı, altınlarını, mücevherlerini, yolda başımıza neyin geleceği, neyin gelmeyeceği belli değildir diyerek, ona emanet bıraktılar… Savaş bittikten, onlar kasabaya döndükten sonra geri almak üzere. Doğrusu da bu ya, onlar dönünce, paralarının bir tamam ellerinde olacağını, bu paraları hiç kimsenin Amber Ağanın elinden alamayacağını biliyorlardı.

Ermeniler gittikten hemen sonra bütün servetlerini Amber Beye bıraktıkları duyuldu. Ama Amber Beyin yaşamında hiçbir

377

değişiklik olmadı. Gene her gün bahçesinden, bostanından ürünlerini taşıdı, gene göz açıp kapayıncaya kadar ürünlerini sattı bitirdi. Yalnız, küçücük huğundan çıkıp Ermeni komşusu Artinin ona yalvar yakar, oturmasını istediği konağına taşındı. Artin dönmeyince, kimse de onun bu evden çıkmasını istemedi. Zülfü Bey de hazineye kalmış bu konağı açık artırmaya çıkarttı. Kasabadan kimse Amber Beyin karşısına çıkıp da pey sürmedi. Ve böylece çok ucuza bu konak Amber Beyin oldu. Birkaç gün öncesine kadar Amber Beyin alçakgönüllü yaşamı tekdüze sürdü gitti. Kasabadaki birçok kişi Ermenileri de, onların Amber Beydeki servetlerini de unutmuş gitmişlerdi. Gece yarısı Amber Beyin kapısı çalındı, yıllardır bu vakitlerde onun kapısını hiç kimse çalmamıştı. Kapıyı kendi açtı. Karşısında başlan kırmızı fesli eşkıyaları görünce hiç şaşırmadı, korkmadı. ikircik geçirmeden:

“Buyurun Ağalar,” dedi, “hoş gelip safalar getirmişsiniz.” Eşkıyalar içeriye girdiler. Bir ikisi dışarda, kapının önünde kaldı.

Yukarı çıkıp, Amber Beyin gösterdiği sedire oturdular.

“Bu İnce Memed,” dedi Ferhat Hoca.

“Sen de Ferhat Hoca olacaksın,” dedi Amber Bey.

“Benim,” dedi Ferhat Hoca.

“Allah bu günü de bana nasip etti,” diye ellerini havaya açtı sevinerek Amber Bey. “Bana deselerdi ki Allahtan bir tek şey iste Amber, hemen isteğin yerine getirilecek, ben İnce Memedi görmek istediğimi söylerdim. Bir kahve, aç mısınız, tok musunuz?”

Hoca sert:

“İstemez,” dedi, sesi bozuktu.

Memed, utancından terlemeye başlamıştı.

“Yemek, şerbet…”

“İstemez.”

“Neden canım, Tanrı misafirisiniz.”

“İstemez.”

Hocanın sesi titriyor, gittikçe sertleşiyordu.

“Neden canım.”

“Biz seni soymaya, Ermenilerin sana bıraktıkları emanetleri almaya geldik.”

378

“O da bir şey mi?” diye sevinç içinde güldü Amber Bey. “Ben de sizi bekliyordum, sizin gibi iyilik sever kişiler… Allah sizi inandırsın, o gün bugündür, ben bu paraları ne yapacağımı bilmiyordum. Ben ölünceye kadar, bu paraya ne ben, ne de kimse dokunamazdı. Ya ben öldükten sonra ne olacaktı? Gece demiyor, gündüz demiyor bunu düşünüyor, bir türlü de içinden çıkamıyordum. Sizin gibi de dağıtamazdım ya. İyi ki geldiniz, geldiniz de beni bu dertten kurtardınız.”

Sevinç içinde kalmış şakıyordu Amber Bey.

“Şimdi bana bir adam verin.”

“Kasım, sen git.”

Memed başını yere dikmiş, hiç kimsenin yüzüne bakamıyor, zırıl zırıl da durmadan terliyordu.

Amber Bey, öteki odaya girdi bir lamba alarak çıktı, merdivenleri indi, Kasım da arkasında, aşağıda bir kapı açtı, bir daha… Yerdeki mermer taşı gösterdi, odanın tabanı hep mermer döşeliydi. Bu taşın ortasında kalın mor bir çizgi vardı.

“Bu taşı kaldır.”

Kasım çalıştı çabaladı kaldıramadı. “Bir kişi daha gelsin aşağıya.”

Ferhat Hoca kendi indi.

“Buyur Amber Bey.”

“Bu eve girdiğimizin gecesi altınları buraya gömmüş, bu taşı da üstüne koymuştum. Size bir kazma bulayım.”

Arkasına döndü, kazmalar, kürekler, beller, üst üste yığılı orada duruyordu.

“Alın şu kazmayı, daha kolay olur.”

Kasımla Hoca uzunca bir süre çalıştıktan sonra taşı yerinden söktüler

“Toprağı dışarıya atın.”

Kasım bir kürek aldı. Amber Bey, lambayı tutuyordu.

“O kadar derinde değil, ellerinizle daha kolay olur.”

Biraz sonra ortaya bir su testisinden az büyük bir küp çıktı. Küpün ağzı çamurla sıvanmıştı.

“Yukarıya.”

Amber Bey önde, ötekiler arkada yukarıya çıktılar, Amber Bey, durmadan gülüyor, “Allah sizden bin razı olsun, geldiniz de beni bu işkenceden kurtardınız. İyi ki, iyi ki…” diyordu.

379

Kasım getirdi küpü sedirin üstüne koydu.

“Ağzını sökün.”

Hoca hançeriyle çamurları söktü.

“Şimdi şuraya kilimin üstüne dökün bakalım Hocam şunu.”

Hoca küpü çevirince altınlar, değerli taşlı gerdanlıklar, bilezikler, yüzükler büyücek bir yığın oluşturdu kilimin üstünde. Hiçbirisi bu kadar çok altını bir arada görmemişti. Gözleri fal-taşı gibi açılarak lalü ebkem bakakaldılar.

Sonunda gene Hoca konuştu:

“Hepsini bize mi veriyorsun?”

“Hepsi sizin.”

“Olmaz,” dedi Ferhat Hoca.

Olurdu olmazdı, diye aralarında sert bir tartışmaya giriştiler. Hoca baktı ki olmayacak, yığından yakut bir yüzük aldı ona uzattı:

“Bari bunu al!”

“Olmaz.”

“Bunların bu kadar bekçiliğini yaptın. Bu da bekçilik hakkı.”

“Olmaz.”

“Olur,” diye kızdı Ferhat Hoca, “ne inatçı bir adammışsm sen.” Memede döndü. “Haydi biz gidelim. O, bu yüzüğü almazsa, biz de bu altınları almayız. Haydi kalkın gidiyoruz.”

Önce Memed, sonra ötekiler ayağa kalktılar.

Amber Bey güldü:

“Oturun,” dedi, “alıyorum, alıyor, Ferhat Hocaya bunu teslim ediyorum. Babası Sarıkamışta kalmış bir kıza versin.”

“Sen, kendi elinle ver öyleyse.”

“Peki, ver yüzüğü, iyi akıl, ben kendi elimle vereceğim, Davut Çavuşun kızına.”

Amber Bey aldı, yüzüğü cebine koydu.

Kahveler geldi, höpürdeterek içtiler.

Amber Beyi derin bir düşünce almış, hiç konuşmuyordu.

“Çok düşünüyorsun Bey, yoksa bir derdin mi var?”

“Bir adamın evine İnce Memed gibi birisi gelmişse onun ne derdi olur hey oğul! Ama bir derdim var.”

“Söyle, elimizden gelirse her dileğini yerine getirelim. İstersen kardeşini soyalım.”

380

“Onu soymayın, onun Allah zaten belasını, babamız öldüğü gün verdi. Benim derdim başka.”

“Nedir?”

“Şimdi siz geldiniz, benim yirmi bir yıldır sakladığım komşuların emanetlerini elimden aldınız, bu emanetlerin bende olduğunu herkes biliyor, bunları benden sizin aldığınızı millete nasıl söylerim de, onları nasıl inandırırım. Benim derdim bu.”

“Söylersin.”

“İnanmazlar.”

“Evini bastık işte.”

“Kim gördü?”

“Seni öldürelim mi?” diye sordu Ferhat Hoca.

“İnsanlığım lekeleneceğine beni öldürün. İnsanların insanlara güveni kalmayacağına, bu dünyada güvenilir bir insanın bile olmayacağına insanların inanması, insanlığın ölümü demektir. Ben buna sebep olacaksam, ölmem daha iyidir. Haydi bir şey yapın öyleyse.”

“Korkma Amber Bey, istediğini yapacağız,” dedi ayağa kalktı Memed. O küçücük adam Amber Beyin gözünde büyüdü, uzadı, devleşti. Demek İnce Memed dedikleri İnce Memed bu imiş, diye İçinden geçirdi.

“Azıcık durun, bekleyin,” diye de içeriye koştu. İçerde kadınlar, çocuklar büyümüş, korkmuş gözlerle onu karşıladılar. “Şu benim, babamdan kalan halı heybeyi verin,” dedi, heybeyi aldı, yanlarına geldi. “Al bunu İnce Memed,” dedi, “babamdan kalan evimdeki tek şey buydu. Bunu da sana veriyorum. Her şey layığını bulmalı. Dedem de, babam da yiğit insanlardı. Dünya teslim oldu da, Kozanoğlu Osmanlıya teslim oldu da onlar olmadı. Alın, emanetleri bunun içine doldurun. Emanetler yerlerini bulacak, heybe de buldu. Şimdi artık gözüm açık gitmeyeceğim öbür dünyaya, Allah sizden razı olsun.”

Temir, emanetleri heybeye çabuk çabuk, bir anda doldurdu ayağa kalktı, heybeyi de boynuna geçirdi. Ağır yükünün altında zorlanıyordu.

Amber Bey, gözleri yaş içinde kalmış, onları teker teker kucaklayarak öptü.

381

“Şimdi, babaları, kocaları cephede kalmış kızlar, delikanlılar, dullar bayram edecekler.”

“Oğulları cephede kalmış yaşlılar da,” diye ekledi Memed.

Önde Amber Bey, arkada eşkıyalar aşağıya kadar indiler. Elinde lamba kapıyı açan Amber Bey, onlara son bir kere daha, “Allah sizden razı olsun, Allah tuttuğunuzu altm, gazanızı mübarek kılsın,” dedi.

“Kapının önünden çekil,” diye buyurdu Memed. “Pencerelerin önünde de kimse kalmasın. Amber Bey koşarak merdivenleri çıktı, evdekilerin hepsini yere yatırdı, İnce Memedin ne demek istediğini anlamıştı. Birden, bir yaylım ateşi patladı. Kapılara, pencerelere yağmur gibi kurşun yağıyordu ve İnce Memed, Ferhat Hoca, gür sesli Kasım, öteki eşkıyalar hep bir ağızdan bağırıyorlardı.

“İnce Memed çetesi, İnce Memed çetesi… Aç kapıyı Amber Bey, aç kapıyı. Ya canını alacağız, ya altınları…”

Yukardan Amber Bey de kasaba yönündeki pencereyi açmış, yönünü aşağıya dönmüş, olanca sesiyle onlara karşılık veriyordu:

“Aldınız ya, hepsi bu kadar, bu kadar… Bende bir zırnık bile kalmadı. Hepsini aldınız, aldınız.”

Kasabalılar, kurşun seslerine derin uykularından sıçrayıp uyandılar. Kurşun seslerine, İnce Memed, İnce Memed, Amber Bey, Amber Bey bağırtıları karışıyordu. “İnce Memed kasabayı, Amber Beyin konağını bastı,” dediler. Büyük bir endişeyle sonucu, yataklarının içine büzülüp beklediler.

Bu sırada candarmalar da eşkıyalara karşılık vermeye başladılar. Eşkıyalar, bir yarım saat sonra arkadaki tepeye çekildiler, yaylım ateşlerini orada sürdürdüler.

Candarmalarla tam karşılaşmaları Akarca ormanında oldu. Sabaha kadar tüfek yalımlarına kurşun sıktılar. Sabahın alacasında bir de baktı ki Memed, Asım Çavuş tam önünde. “Teslim ol,” diye bağırdı Ferhat Hoca. Asım Çavuş, şaşkın şaşkın ayağa kalktı, ne yapacağını bilemeden, kendi yöresinde birkaç kere döndü. Temir onun yanma vardı, tüfeğini elinden aldı. Asım Çavuş ortada şaşkın, öyle kalakaldı. Candarmalarla eşkıyalar arasındaki çarpışma daha öyle yoğunlaşarak sürüyordu. Me-

382

med, “yat aşağ1 Asım Çavuş,” diye bir daha bağırdı. Temir onu ceketinden çekip yere almasaydı kurşunu yiyordu. Sürünerek yanına vardı. “Temir, Çavuşumun silahını ona geri ver,” dedi. “Tanıdın mı beni Çavuşum?” Çavuş onun yüzüne dostça baktı. “Seni tanımaz mıyım İnce Memed,” dedi, “hiç değişmemişsin. Ben seni eşkıyalığı bırakmış biliyordum.”

“Geriye döndüm Çavuşum,” dedi Memed. “İyi ki de dönmüşüm. Seni dünya gözüyle bir daha gördüm ya.” “Kasabayı bastığına iyi yapmadın.” “Kasabayı basmadım Çavuşum.”

Sürüne sürüne, bir kayalığın ardındaki çukura indiler. Burasını, hangi yerden olursa olsun, kurşun tutmuyordu. Yan yana oturdular, sırtlarını kayaya dayadılar. Çavuş çantasından bir sigara çıkarıp Memede uzattı, sigaralarını yaktılar. Temir, onları korumak için, az ilerlerindeki kütüğün arkasına yatmış, önlerindeki en küçük bir yerleri gözüken candarmalara basıyordu kurşunu.

“Kimseyi vurmayın,” diye buyurdu Memed, “Çavuşumun hatırı için.”

“Üç candarmayı kolundan vurdum,” diye övündü Temir. “O kadarı olur,” dedi Memed.

“Niçin kasabayı bastın Memed, bunu sana hiç yakıştıramadım.”

“Amber Beyi soyduk. Ondaki emanetleri aldık. Yukarda, dağlarda çok fıkara var. Babaları cephede kalmışlar…”

“Biliyorum,” dedi Çavuş. “Bari emanetler yüklü müydü?” “Çok yüklü, iki heybe gözü altın. Bütün dağları donatacağız.” “Sizden Ağalar, Beyler çok korkuyorlar. Arif Saim Beyin çiftliğini basmaya adam gönderdiler, senin uzun Cabbarı.” “İnce Memed soydu, diyecekler.”

“Arif Saim Bey de sizin üstünüze ordu çekecek, ortalığı kasıp kavuracak.”

“Çok zulmedecekler fakir fıkaraya.”

Asım Çavuşun gözüne, Memedin giydiği gömlek ilişti.

“O gömlek bu gömlek değil mi Memed?” diye sordu.

“O gömlek,” dedi Memed.

“Korkuyorum.”

“Neden korkuyorsun Çavuşum?”

383

“Anacık Sultana bir şeyler yapacaklar. En çok ona diş biliyorlar.”

“Ona kimse hiçbir şey yapamaz.”

“İnşallah,” dedi Çavuş inanmayarak.

Bu sefer Memed onun gözlerinin içine soru dolu gözlerle baktı.

Çavuş:

“Sor,” dedi.

“Sen Muallim Zeki Nejad Beyi hiç duydun mu, hani altın madalyası var? Şahin Beyin, Karayılanın arkadaşı. Bir ayağı da topal.”

“Onu kim bilmez ki Memed, o, gerçek bir kahramandı. Düşman karşısında bir aslan kesilirdi, Maraşta, Antepte, Karbo-ğazında Fransızlara kan kusturanların başında hep o vardı. Ça-nakkalede, Yunanda…”

“Onu öldürdüklerini duydun mu?”

“Duymaz olur muyum,” dedi Çavuş. “Onu öldüreni de Memed adında birisi öldürmüş,” Memed, derken yüreğine tıp etti, gene Memedin gözlerine soru dolu gözlerle baktı. Üstlerinden vızır vızır kurşunlar geçiyordu.

“O Memed benim işte Çavuşum, Abdülselam Hocanın yi-ğeni olan…”

Asım Çavuş, elini uzattı sıcacık, sevgi dolu gözlerle onun gözlerinin içine bakarak, elini onun elinin üstüne koydu, sıktı.

“Bunu iyi yaptın işte,” dedi gözleri doldu. “Bir kahramanın kanını yerde koymadın. Dağa geri döndüğüne değdi.” Boğazını bir yumruk gelmiş tıkamıştı, dokunsan ağlayacaktı.

“Seyranla Hürü Ana orada kaldı, öyle mi?”

“Orada kaldı, Abdülselam Hoca yiğit adam. Çok görmüş geçirmiş. Ferhat Hocanın da arkadaşı.”

“Biliyorum.”

“Demek benim Uzun Cabbar İnce Memed oldu ha?”

“Başka çaresi yoktu. Seni öldürmeye gelsin, diye onu çok zorladılar, kabul etmedi.”

“Biliyorum. Topal Ali nasıl, kasabada daha değil mi?”

“Kasabada. Bir gün Murtaza Ağada, bir bakmışsın birkaç gün sonra Molla Duran Efendide. Görme Topalı sen, Arap atlar

384

üstünde, lenger şapka başında. Ben ömrümde ne böyle akıllı, ne böyle yürekli, onurlu bir adam daha görmedim. Bana öyle geliyor ki bu adam dünyada yalnız senin için yaşıyor.”

“Kendini suçlu sayıyor, bana karşı. Hatçenin kendi yüzünden öldürüldüğü düşüncesini içinden söküp atamadı.”

Gün doğuncaya kadar, üstlerinden vızır vızır geçen kurşunların, altında böylece konuştular.

Gün doğarken Temir:

“Baksana İnce Memed,” dedi, “baksana şu candarmalara, her bir yerleri açıkta. Deli mi ne bunlar, hepsini armut gibi düşüreceğim.”

“Düşürme,” dedi Memed.

Çavuş ayağa kalktı, palaskasını, manevra kayışını düzeltti, kendisine bir süre çekidüzen verdi, üstünü çırptı.

“Ben gidiyorum Memed.”

“Kimse görmedi, kimse bilmez ya birlikte olduğumuzu?”

“Bilemezler,” dedi Çavuş. “Bilseler ki, ne olur.”

Kucaklaştılar. Memed Çavuşu ellerinden öptü, Çavuş da Memedi yanaklarından…

“Dünya gözüyle bir daha biribirimizi gördük ya, bundan sonra ölsem de gam yemem.”

Ayrılırken Çavuş:

“İyi ettin oğul,” dedi, “çok İyi ettin Muallim Zeki Nejadm kanını yerde koymadığına. Allah seni kazalardan belalardan esirgesin.”

Ayrıldılar.

Memed, eşkıyalara ateşi kesmeleri için emir verdi. Ne olur ne olmaz, Asım Çavuşa kör bir kurşun değebilirdi.

Biraz sonra candarmalar da kestiler ateşi.

“Bu gece Ümmette kalalım,” dedi, Ferhat Hoca. “Bizi iyi ağırlar o. Candarmalar yeniden toparlanıp dağa çıkıncaya kadar aradan bir hafta geçer.”

“Asım Çavuş,” dedi Memed, “ne adam be! Bana öyle geliyor ki bizim Muallim Zeki Beyin has arkadaşı.”

Yolda uzun uzadıya Asım Çavuşu konuştular.

“Öyle bir adam onlara hiç yakışmıyor, keski bizim aramızda olsaydı,” dedi Ferhat Hoca.

385

“Bizim aramızda değil mi Hocam?”

“Değil,” dedi Hoca üzülerek.

İnce Memedin kasabayı bastığı, Amber Beydeki emanetleri, iki heybe gözü dolusu altını aldığı, bu altınları da köy köy dolaşarak, babaları Kafkas cephesinde, Çanakkalede kalmışlara dağıtacağı birkaç gün içinde Kozandan Osmaniyeye, Dörtyola, Adanaya, bütün ovaya, dağlara yayıldı. Çok insan sevindi, bir kısım insanın da ödü koptu. Haberi duyan Hürü Ana sevincinden o gece sabaha kadar uyumayıp, kendi ölüsünü deveye yükleyip devenin başını çeken Aliyle konuştu, ziller takarak oynadı. Ne Zeki Nejadın karısını, ne Seyranı, ne de elinde tüfeği onları bekleyen Müslümü sabaha kadar uyutmadı.

Bunun arkasından Arif Saim Beyin çiftliğinin basıldığı haberi ulaştı. İnce Memed, kasabadan sonra gitmiş onun da çiftliğini basmış, ondan da iki heybe gözü dolusu altını almış, dağlara çekilmişti. Altın neyse ne, hiçbir kıymeti yoktu altının. Kahyası, canı kadar sevdiği, birlikte cephelerde çarpıştığı, altı adamı çarşının ortasında, o kadar milletin gözünün önünde öldürdüğü halde onu bir tek gün bile hapiste yatırmadığı kahyası Hacı Ali Çavuşu öldürmüştü. Bunun da o kadar kıymeti yoktu. Bu da o kadar koymazdı Arif Saim Beye. İnce Memed büyük, çok büyük, hiçbir zaman Arif Sami Beyin hiçbir biçimde bağışlayamayacağı bir suç işlemiş, Mustafa Kemal Paşanın ona yadigar olarak verdiği altın köstekli, üstünde Paşanın tuğrası olan saati, babasının boynunu sıka sıka, ondan koparmıştı. Koparmış, “Mustafa Kemal Paşanın üstünde adı yazılı saat size değil, sizin gibi yalancılara, asker kaçaklarına değil, Molla Kerime, Karayılana, Şahin Beye, onlar da öldüklerine göre eşkıya Bayra-moğluna yakışır,” demişti.

Artık İnce Memedin sonu da gelmişti. Artık onun üstüne, bu öfkeyle orduyu çeker getirirdi Arif Saim Bey. Ama ordunun da onunla başa çıkabileceği şüpheliydi. Çünkü o, Selahaddini Eyyubinin giydiği, düşman ordusunun içine dalkılıç daldığı tılsımlı gömleği giymişti. Bu gömleği giyen Selahaddini Eyyubi Kudüs kapılarında dalkılıç demir donlu Haçlı ordularının içine bir kaplan gibi dalmış, kılıç sallaya sallaya öbür yanından tek başına çıkmıştı. Ve bu gömlek sayesinde kutsal toprağı onlara

386

mezar eylemiş, kutsal Kudüs şehrine onları sokmamıştı. Kırk-göz Ocağı bu gömleği Yunan savaşına gidip de gelmeyen on altı kişisinden bir tekine bile giydirmemiş, onun sahibi var, yakında gelecek, gömleğini giyecek, demişti. O da işte, anlı şanlı İnce Memed olarak, Toros dağlarına kaplan gibi dalkılıç dalmıştı.

Kasabanın ileri gelenleri o gün bugündür toplantı halindeydi. Sevinçlerinden yanlarına varılmıyor, bugün yarın Arif Saim Beyi bekliyorlardı. O gelecek, ortalığı kasıp kavuracaktı. Onun bile, Türkiye Cumhuriyetinin bile İnce Memedle başa çıkabileceği müşküldü ya olsun. Bu seferki bir küçük eşkıya hareketi değildi. Tılsımlı gömleğin ünü bütün Çukurovayı tutmuş, Torosları aşmış, bütün Anadolunu sarmış, dağlar silahlı binlerce Memedle dolmuştu. Bunlar da hep o gerici Anacık Sultan yüzünden olmuştu. Anacık Sultan çok bilinçli hareket ediyor, eşkıyayı, hırsızı, kaçakçıyı kanlı katilleri öç almak için kullanıyordu. O, bu kasaba ileri gelenlerinden, Ankaradakilerden de daha bilinçli, daha kurnazdı. Halkı, gelenekleri icabı çok iyi tanıyor, istediği gibi yönlendiriyor, kurşuna dizilmiş ölümcül, yağır, uyuz, rengi belirsiz bir atı kır bir küheylan olarak diriltiyor, göklere, kırk ak libas giyinmiş iyi kimselerle, Kırklar, Yediler cemine uçuruyordu.

“Suç bizim,” dedi Zülfü kurnaz kurnaz gülerek, “önce biz o atın ağzına Allah mührünü bastık.”

“De git sen de,” diye kızdı Murtaza Ağa. “İnce Memedin atının ağzını biz mi Allah adıyla mühürledik, onu biz mi uydurduk sanıyorsun…”

“Biz mühürledik,” diye diretti Zülfü Bey. “Bir boktan atın başına kim koydu üç bin lirayı? Biz o boktan atın başına büyük bir servet koyar da, onun yerine merasimle bir uyuz atı kurşuna dizersek o da dirilir.”

“Biz dirilttik.”

Nerdeyse gırtlak gırtlağa geleceklerdi Zülfü Beyle Murtaza Ağa, emekli Muallim Rüstem araya girdi:

“Beyler,” dedi, “bizler, biz arkadaşlar, biz kader birliği etmiş kişiler nedense biribirimizi çok kolay incitiyoruz. Çok hissi kişiler olduk, biribirimizi kolay suçluyoruz. Bu at işinde hiç

387

kimsenin bir kabahati, suçu yok. Eğer, elimize aldığımız silah geriye tepmemiş olsaydı, biz, İnce Memedi yarı yarıya öldürmüş olacaktık. Ama düşünemedik ki, cemiyet kanunlarını göz önüne getirmedik ki, İnce Memedin atının ağzındaki Allah mührü on bin, yüz bin yıldan bu yana basılıp durur. Ahileyu-sun atlarının da, İskenderin, Muhammedin, Alinin, Köroğlu-nun atlarının da ağızlarına Allah mühürleri basılmıştı. O gariban İsa Peygamberin bir atı olsaydı, onun da atının ağzına kalıp gibi ışık saçan mührü basarlardı. Efendiler, unutmayın ki, İsadan önce altı, yedi bin yıl önceleri, bizim Çanakkaledeki Tro-ya harabelerine savaşmaya gelen Ahileyusun atlarının ağzına bile bu mührü basmışlardı. Efendiler unutmayalım ki atların ağzına mühür basmayı biz icat etmedik. Şimdi biz biribirimize düşmeyelim, İnce Memed bize en büyük iyiliği yaparaktan Arif Saim Beyin çiftliğini bastı ve babasının gırtlağını sıkarak kutsal saatini elinden aldı. Keski babasını da öldürseydi. Bizim kasabamızı basması hiçbir şey ifade etmez. Bizim kasabamız çok basılmış, çarşılarımızın ortasında çok insan, kartal gibi Beyler öldürülmüş, kimsenin tüyü bile kıpırdamamıştır. Önemli olan, o kutsal saattir. Saati akıl ettiğinden dolayı en büyük düşmanımız İnce Memedi hep birden tebrik etmeliyiz. Anacık Sultana gelince, o, saatm çalınmasından daha büyük bir tehlikedir. Ve irtica eşkıyalık olarak, İnce Memedin şahsında hortlamıştır. Bu metodu kullanabilirsek… Arif Saim Beyi ikna edebilirsek, o, bizim kadar tecrübelidir, bir çarşı tellalının oğludur, irticaın da, eşkıyalığın da, başkaldırmanın da ne olduğunu hepimiz kadar bilir. Biz şimdi onu nasıl karşılayacağımızı, öfkesini nereye ka-nalize edeceğimizi düşünelim. Arif Saim Bey, unutmayalım ki, buradaki vakayiyi layıkıyle Ankaraya, ne pahasına olursa An-karaya arz etmeyecektir. İşine gelmez. Bu, bittecrübe sabittir. Ben size derim ki, onu korkutalım, onu bizzat can telaşına düşürelim ki…”

“Doğru, düşürelim. En güzel yol bu.”

“Bir adamın canına değmeyince…”

“Düşürelim ya bu sefer de bir iyice korkar, can telaşına düşer de bir daha bu kasabaya ayak basmazsa…”

“İşte o zaman ayvayı yedik.”

388

“Korkmayalım,” diye ayağa kalkıp, bacakları üstünde yaylandı Zülfü. “Ben onun ciğerinde kaç damar var bilirim. Siz de biliyorsunuz ki ben onu gayetle yakından tanıyorum, o, ne kadar korkarsa bir hadisenin üstüne o kadar gider. O, öyle bir adamdır ki, korktuğu kadar yaşayan bir insandır. Onu korkut-malıyız. Bir hadise eğer onun canına gelip de dokunmazsa, dünya yansa onun umurunda olmaz.”

“İnce Memed, Mustafa Kemal Paşanın saatini almış, unutmayalım ki, bu saat bu dünyada yalnız sana layıktır, diye Bay-ramoğluna vermiştir.”

“işte bu hadise onu ta kalbinden yaralar. Tanrı gibi gururludur o.”

“Bu mühim hadisenin de üzerinde duralım. Elimizdeki en büyük koz bu.”

“Budur,” dedi Zülfü Bey. “Ben onu çok iyi tanırım. O, tanrı kadar gururlu olmaya kendi kendini alıştırmış bir kişidir. Bir eşkıyanın, Bayramoğlu da olsa, İnce Memed tarafından da vuku bulsa, bir insanın kendisinden üstün sayılmasına dayana-

maz.

Arif Saim Beyi nasıl karşılayacaklarına, ona nasıl davranıp, onu nasıl etkileyeceklerine günlerce tartışarak, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmamak için büyük çabalar harcayacaklarına karar verdiler.

“Sinek pis değil ya mide bulandırır,” dedi Murtaza Ağa. “Şu İnce Memed işi bitmeli artık.”

“O sinek değil,” dedi emekli Muallim Rüstem Bey. “O, gırtlağımıza yapışmış bir kaplan, bu vatanın istikbalini söndürecek bir tufandır.”

“Şu çalıkakıcıyı bu kadar da büyütmeyelim,” diye onları yatıştırmaya çalıştı Taşkın Halil Bey.

Murtaza Ağa, bugün o kadar söze katılmıyordu. Kafası hep Topal Aliyle meşguldü. İnce Memedin dağda olmadığına dair Kurana el basarak yemin etmişti. Ama şimdi ne olmuştu, Asım Çavuş, öteki candarmalarm hepsi onu kendi gözleriyle görmüşlerdi. Durun bakalım, o yiğit, alçak Topal Ali buna ne diyecekti? Bir an önce bunları bırakıp Topalı bulmaya can atıyordu.

389

ı8

Sana küsüm Alim. Hani senden ne istediydim ben, neden bu işleri açtın başımıza? Neden gene dağa gönderdin Memedi-mi? Kendi cenazesini deveye yükleyip de devenin başını çeken sen değil misin Alim, senin gücün neye yetmez ki, yoksa bizi mi kandırdın Alim, eli Zülfikarlı, Düldül atın binicisi Alim? Peygamberin sevgilisi Alim, kim açtı bu işleri başımıza Alim? Sen ne biçim bir Alisin Alim? Hiç düşünmedin mi Alim, bir insan hem kendi tabutunu kendi devesine yükler, hem de devenin başını çekebilir mi Alim? Ya tabutun içinde kimse yok, ya da deveyi çeken sen değilsin Alim. O, devenin başını çeken kalın kaşlı, çatal bıyıklı, azgın kara yüzlü, sarsak adımlı, kısa boylu güdümen adam sen olabilir misin Alim? Ya sen doğru değilsin, ya da Hazret Efendi senin tasvirini yanlış çıkarmış. Yoksa, ben sana o kadar yalvardım yakardım, şu İnce Memedin başına bir iş daha açma dedim, sen sen olsan, dünya dünyaya geçse de sen beni kırar miydin Alim? Benim yüzüme bundan böyle, o azgın suratlı adam sen olsan da, nasıl bakacaksın Alim? Bak, bak, şu evine bak İnce Memedimin, çiçek gibi nasıl da dayamış döşemiş, seni de getirmiş, seni de bir adam sayaraktan baş köşeye oturtmuş, yakında da bir çocuğu olacak, senin yüreğin buna nasıl dayanıyor, gönlün nasıl razı oluyor Alim? Seni Şah Ali, Ali Şah diyerekten tahtını yüreğimizin başına kurduk, yiğit Alidir, Allanın aslanıdır, dedik, öyleyse sen bize neler eyledin Alim? Belki de gücün yetmiyor, belki bir iyice ölüsün. Belki de ne deveyi sen çektin, ne de tabutta sen varsın Alim. Öyleyse

390

5lü burnunu bu işlere neden sokuyorsun da bizi umsunuk ediyorsun? İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir Alim. İnsan ölür, ölüm haktır. En kötüsü, beteri, dayanılmazı umudun ölmesidir, sen bizim umudumuzu neden öldürdün Alim? Olur mu Alim, bu senin peygamberliğine, insanlığına yakışır mı Alim! Kim çıkardı o Şakir Beyi, o mezarında yatmayası dinsizi Memedimin karşısına Alim? İnce Memed onu öldürme-seydi, diyeceksin, ya Muallimi, üç çocuk babasını öldüreni, o kadar fakir fıkarayı aç koyanı ne yapsaydı, söylesene Alim? O, dört kitapta katli vacip murtad kişiyi öldürdü de iyi yaptı, has yaptı, ben de bu yaşımda varır da onu solucan dolu mezarının başına, ziller de takar oynarım, oynarım da ha oynarım. Beni görenin de parmağı şaşkınlığından ağzının içinde kalır. İşte ben gidiyorum. Sırf sana küstüğümden, bir daha o kara azgın yüzünü, isterse o yüz senin asıl yüzün olmasın, görmemek için gidiyorum. Kıyamete kadar da senin adını ağzıma almayacağım, sana eli Zülfikarlı demeyeceğim, yüzünü bir daha ölene dek görmeyeceğim. Aldın mı, al al işte, al işte, sözünde durmayanın, insanların umutlarını üzenlerin sonları budur Ali. Çatal kılıçlı, görkemli peygamberim, Alim, işte ben de buradan, o dağlara kaçırdığın ince Memedin evinden senin kara yüzünü görmemek için gidiyorum. Umut üzen, insan kadri bilmeyen Ali. Kim bilir daha kimlerin başına daha bin beter haller getirdin, umutlarını üzüp onları ölümden de öte bir cehenneme soktun. İyi de yaptın, iyi de yaptın. O ahmaklar da sana bu kadar güvenmemelilerdi. “Seyran,” diye bağırdı. “Buyur Ana.” “Buraya gel.” “Geldim Ana.”

“Bir kara, yas başörtüsü var mı?” “Var Ana.” “Al getir bana.”

Seyran gitti, ceviz sandıktan büyük, kara bir yazma çıkardı getirdi, elinde yazma onun önüne dikildi. Kara yazmayı ne yapacak, diye düşünüyordu. Acaba kötü bir haber geldi de, başına mı bağlayacak, diye ikirciklendi.

391

“Şu sandalyayı al,” diye buyurdu Ana. “Al da şuraya getir, üstüne çık da,” Alinin tasvirini gösterdi, “onun yüzüne ört, ört ki, o zalimin yüzünü bir daha gözüm görmesin.”

Seyran onun dediğini hemen yerine getirdi.

Hürüce kara yazmanın altındaki Alinin tasvirinin önüne geçti:

“Oldu mu şimdi Ali, insanları böyle kandırırsan, onların umutlarını üzer, onları ölümlerden de beter cehennemlerin içine sokarsan işte sen de böyle olur, kapkara örtüler altında kalırsın.”

Arkasını döndü odadan çıktı, Seyrana usulca, Aliye duyurmadan, “gel kızım gel,” dedi, “şu bahçeye inelim de sana diyeceklerim var.”

O önde, Seyran arkada merdivenleri indiler. Hürü onu kuytu bir yere götürdü, ağzını onun kulağına yaklaştırdı:

“Ben Alime, o zalıma, o sözünde durmaza küstüm,” dedi, “ona ağzıma geleni de söyledim ya sen bana bakma, o gene Alidir, o, onunla bizim aramızdadır, sen gene de onu, gene de incitme. Kızma ona, belki de fıkaranın elinden hiçbir gelir yoktu. İncitme.”

“İncitmem Ana.”

“Hiçbir vakit onun kalbini kıracak bir davranışta bulunma.”

“Olur Ana.”

“Ben buradan gidince de üstündeki o örtüyü kaldır, bunalmasın fıkara. Onu da öldürmüşler, zalimler, yüreğinin başından hançerleyip ala kanını caminin içine akıtmışlar. Örtüyü…”

“Kaldırırım Ana.”

“Ben gidince…”

“Sen nereye gidiyorsun?”

“Ben İnce Memedime dağa gidiyorum.”

“Ya Ana, biz burada ne yapacağız, sensiz?”

“Bir güzel yaparsınız. Muallimin Hanımı Necla Hanımla sırt sırta verirsiniz, o avukat gibi bir avrat, sen de İnce Memed gibisin, dağ gibisin, gül gibi geçinir, çocuklarınızı büyütürsünüz. Bak, Selam Hoca da size bir bahçe daha alıyor. İnce Memed de size çok altın bıraktı da gitti.

392

“Ana etme eyleme, Ana kurbanlar olayım sana, bizi kimlere bırakıp da gidiyorsun, Ana?”

“Yoook, kızım, ben burada bundan sonra, bağlasalar da duramam. İnce Memedimi de orada, o dağlarda tek başına koyup kurda kuşa yem ettiremem. Hürü Anası onun yanında olmayınca, ona güç kuvvet vermeyince, benim yavrum o kadar hırlının hırsızın, candarmanın, eşkıyanın, canavarın arasında ne yapar ki tek başına.”

Kulağına eğildi:

“Beni iyi dinle,” dedi, “sen bakma Memedimin, yavrumun, insanların hasının öyle durduğuna, bıyıklarının kocaman, burma burma olduğuna, onların soyu öyledir, onlar anadan bıyıklı doğarlar, benim yavrum çocuktur daha. Çiçeği burnunda yeni yetme bir delikanlıdır. Hiç gördün mü ki bir kişiyi, onu İnce Memede benzetsin?”

Seyran gülünce Hürü Ana derecesiz kızdı:

“Orospu,” diye bağırdı, “ne gülüyorsun üstüme? O İnce Memedi bir daha gözüm görmeyecek mi sanıyorsun? Senin üstüme güldüğünü, beni taşkalaya aldığını söylemeyecek miyim, sanıyorsun?”

Seyran onun ellerine sarıldı, öptü:

“Ana vallahi billahi senin üstüne gülmedim.”

Yalvardı yakardı, onun yüzünü, ellerini sayısız öptü, sonunda da iyi yürekli Hürücenin gönlünü aldı, onu yatıştırdı.

“Hazırlan öyleyse,” diye güldü Hürü Ana. “Şimdi hemen doğru Hazret Efendiye gidiyoruz. O avukat Necla da nerede?”

“Burada Ana.”

“O da gelecek bizimlen. Ona iyi bak. Benim gözüm tuttu onu. Yiğit bir avrat. Çok konuşuyor ya, dik dik söylüyor ya, olsun. O, olmasaydı senin yanında, ben seni bu gurbet ellerde tek başına bırakıp da gidemezdim.”

Hazırlandılar, Müslüm çoktan komşu faytoncuyu almış kapıya getirmişti. Faytona bindiler. Hürü Ana bugün çok güzel giyinmiş, hırızmalarını burnuna takmış, halhallarını ayak bileklerine bağlamış, ak başörtüsünü başına atmış, Memedin kendisine, giderken aldığı ipek fistanını sırtına geçirmiş, beline lahu-ri şal kuşağını sarmıştı. Düğüne bayrama gider gibiydi.

393

Araba Efendi Hazretlerinin işliğinin önünde durdu. Efendi Hazretleri dışarıya çıkarak onları sevinçle karşıladı. Hürü Ananın elinden tutarak onu arabadan indirdi. Hürü Ana, onun bu davranışından dolayı kıvançlandı. İçeriye girdiler, Efendi Hazretleri kendi eliyle çektiği koltuğa onu oturttu. Yandaki kahveye kahveler söyledi. Söyledikleri de çabucak geldi. Hürü Ana kurularak kahveyi höpürdetti. Kahve bittikten, Efendi Hazretleri fincanı onun elinden aldıktan sonra Hürü Ana, ışıl ışıl yanan gözlerle ona sordu:

“Hazret Efendi,” dedi, “o tasvir doğru doğru dosdoğru Alinin tasviri mi?

“Alinin.”

Hürü Ana kurnaz kurnaz bakıp, bıyık altından gülümseyerek:

“Sen Aliyi görerek mi yaptın o tasviri?”

“Görmedim.”

Hürü Ana daha gülümsüyordu:

“Görmedin de nasıl bir Alidir bu?”

“Ben görmedim ya Aliyi görenlerin, ya da görmeden ona benzetenlerin yaptıkları tasvirlere bakarak yaparız biz bunları.”

“Hııım, anladım şimdi. Yani siz de bizim yaptığımız kilimler gibi, o eski tasvirlere bakarak örnek çıkarırsınız.”

“Ona benzer bir şey.”

Seyrana baktı, şimdi her şeyi iyice anlamıştı. Suyunun suyu, diye düşündü. Demek Alinin, o eski, Düldülün binicisi Alinin bu işte hiçbir suçu yoktu. Aliye bunca gün, bu kadar zulmettiğine bin pişman oldu ya elden bir gelir yoktu. Bu düşüncelerini oradakilere belli etmedi.

“Hazret Efendi senden bir dileğim var. Ne kadar para istersen o kadar veririm. Memedim giderken, ben istemedim ama, bana bir yığın para bıraktı.”

“Paranın hiçbir kıymeti yok, elimizden gelirse…”

“Senden bir at istiyorum. Hani o İnce Memedin atı var ya, işte onun tasvirini.”

“Baş üstüne Hürü Hatun.”

“At gökte olacak. Ayakları da bir ak buluta değecek.”

“Kolay.”

394

HR     “O atm örneği sende var mı?” İŞ?       “Yok ya…”

“Yok da o atın tasvirini nasıl çıkaracaksın?”

“Aklımdan.”

“Bir de at kişneyecek. Başını havaya dikmiş, burun delikleri şişerek…”

“Kişneyecek.”

“İşte bu kişneyen atın üstüne benim Memedimi bindireceksin.”

“Bindiririm.”

“Atın alnının ortasına da Mustafa Kemal Paşanın, hani o, yakasındaki ışıl ışıl yanan altını koyacaksın. Hani baklava dilimi gibi. Bir de meşe yaprağı koyacaksın.”

“Koyarız.”

“Ata binmiş Memedin omuzuna da güzel, yepyeni bir filinta takacaksın ki menevişlenen…”

“Takarım.”

“Sen onu hiç öyle gördün mü?”

“Görmedim.”

“Öyleyse nasıl koyacaksın?”

“Aklımdan.”

“Hııım.”

Hürü Ana bundan sonra Memedin kılığını kıyafetini, sırmalı abasını, sırmalı fişekliklerini, savatlı kamasını, her bir şeyini uzun uzun anlattıktan sonra:

“Yüzü iyice gözünün önünde mi?”

“Önünde.”

“Tıpkısını çıkarabilir misin?”

“Tıpkısını…”

“Memedim güleçtir. Onun yüzü Alinin yüzü gibi azgın değildir. Sen onu hiç gülerken gördün mü?”

“Gördüm.”

“Benim oğlum ışık gibi güler.”

“Işık gibi.”

“Öyle çok da gülmesin. Şöyle, atın üstünde bir şıvgacık dal gibi gülümsesin.”

“Gülümseyecek.”

395

“Başına da fes geçirme. Fes ona hiç yakışmıyor. Şapka da olmasın. Şapka giyerse, o uğursuz Topal Aliye benzer, diye korkuyorum. Başı kabak olacak, kıvırcık kakülü de azıcık alnına dökülecek.”

“Dökülecek.”

“Ne zaman?”

“Ne zaman istersen, geceyi gündüze katar yetiştiririm onu sana.”

Hürü Ana:

“Sağ ol,” diye ayağa fırladı Efendi Hazretlerinin eline sarıldı öptü.

“Estağfurullah, estağfurullah, siz ne yapıyorsunuz Hürü Hatun!”

“Ben bir şey yapmıyorum.”

Hürü Ana, iki resim daha istiyordu ya utanıyordu. Tam bu sırada da Efendi Hazretleri onun imdadına yetişti.

“Başka bir isteğiniz?”

Hürü Ana genç bir kız utangaçlığıyla kızardı, ezildi büzüldü:

“Sana çok zahmet veriyorum.”

“Yok, yok, ne isteğiniz varsa başım üstüne. Ne zahmeti, bu benim için en büyük zevk.”

“Sahi mi bu söylediğin, zevk mi?”

“Zevk.”

“Öyleyse bana bir de Alinin Düldülünü yapacaksın. Üstünde, yanında, yönünde, hiçbir yerinde Ali olmayacak.”

“Alisiz Düldül olur mu Hürü Hatun?”

“Olur, olur, olur,” diye sertleşti Hürü Ana. “Öyleyse bir de cenazesini taşıyan Aliyi.”

“Peki yaparım,” diye güldü Efendi Hazretleri.

“Bir de o kadını, dünya güzelini. Hani kuyruğu ejderha da, başı güzel. Yanına da iri bir gül koy. Sırtı da pul pul altın olsun.”

“Öyledir zaten.”

“Onun örneği var sende değil mi?”

“En güzel bir örneği var ki aslının tıpkısı.”

“Bir de Adem Babamızla, Havva Anamızı isterim.”

396

“Zaten var, hazır.”

“Yalnız onların önlerindeki yaprağı istemem. O yapraklar doğru değil, yanlış.”

“Neden yanlış?” diye merakla sordu Efendi Hazretleri, sakalını sıvazlayarak.

“Yanlış. Cennette onlardan başka bir Allahın kulu var mıydı ki onların oralarını görecek. Öyleyse neden önlerine o kocaman incir yapraklarını koysunlar?”

“Doğru, hiç düşünmemiştim.”

“Hah, şöyle işte. Bundan sonra bir örneği çıkarırken aklını kullan, yaprak maprak koyma.”

“Koymam.”

Hürü Ana, arkasını onlara döndü, eteğinin altındaki kesesini çıkardı, Efendi Hazretlerine uzattı:

“Burada çok para var,” dedi, “İstediğin kadar al, çekinme. İstersen hepsini al. Oğlum bana daha çok verecek.”

Efendi Hazretleri keseyi aldı, büzgü ipini çekti açtı, içinden küçük bir para aldı, onlara göstermeden cebine attı. Hürü Ana, onun küçük bir para aldığını görüp ses çıkarmadı, bu da nasıl bir Hazret Efendi, diye içinden geçirdi, kendi kendine hile yapıyor. Bunun ne adam olduğu Alimi o haline getirdiğinden de belliydi. Bize uydurma bir Ali verip ocağımıza da işte böylece sıçtı, diye de düşündü. Hele İnce Memedin tasvirini de Aliye benzetsin hele, işte o, işte o zaman görürdü babasının gününü. Belki de İnce Memed, onun önüne de, giderken çok para dökmüştü. Yoksa bir insan bu kadar cömert olabilir mi?

“Size resimleri tez günde yetiştiririm.”

“Onları dağa götüreceğim, Anacık Sultana da, cümle aleme de göstereceğim.”

Ah, bu Hazret Efendi, tasvirini çıkaracağı Memedin, İnce Memed olduğunu bir bilseydi, kim bilir o zaman ne biçim bir tasvir çıkarırdı, kim bilir.

Efendi Hazretleri onları kapıda bekleyen paytona kadar uğurladı. Ne Müslüm, ne de öteki kadınlar Efendi Hazretlerinin huzurunda, bir kere olsun, ağızlarını açmamışlar, saygıyla onları dinlemişlerdi.

397

Memed, Şakir Beyi öldürdükten sonra kasaba karışmış, kimi Şakir Bey ettiğini buldu, kimi de, böyle de iş olur muymuş, adam, çarşının ortasında Şakir Beyi, dünya alemin gözleri önünde güpegündüz kurşuna dizdi, Hükümet yok mu, demişlerdi. Çoğunluksa Memedi, Muallim Zeki Nejadı tutmuş, geriye kalanların da yüreğine bir korku düşmüştü. Çeltikçi Ağalar, hele Şakir Beyin öldürülmesinden sonra ırgatların paralarını bir tamam ödemişlerdi. Şakir Beyin adamlarıysa, hiçbir harekette bulunmamışlar, ne Abdülselam Hocaya, ne de Memedin evine yaklaşamamışlardı. Müslümse, evin kapısı önündeki hendeğin içinde, kurşunu tüfeğinin ağzına sürmüş, umutla, birkaç kişi gelecek de, onları yere sereceğim, diye beklemiş durmuştu. Abdülselam Hocanınsa itibarı, kasabada eskiden beri sevilen, sayılan bir adam olduğu halde, birkaç misli artmıştı. Çarşıdan geçerken artık bütün esnaf, dükkanlarından dışarıya uğruyor, kendilerini ona göstererek selama duruyorlardı. Bu, Şakir Beyi öldüren Memedin, İnce Memed olduğunu, kasabada Efendi Hazretlerinden başka kimse öğrenememiş, o da büyük gizini, kendinden bile gizlercesine yüreğine gömmüştü. Bir gün, Zeki Nejad Beyin ölümünden sonra, İnce Memedin kendine açtığı gizi Efendi Hazretleri kendisiyle birlikte mezara kadar götürecekti. Yakın arkadaşı olan, elbette Memedin İnce Memed olduğunu bilen Selam Hocaya bile, bu kutsal gizini açmamıştı.

Seyrana yeni bir portakal bahçesi alma işini de Efendi Hazretleri, ne olur, ne olmaz, eşkıyanın sonu erinde geçinde kurşundur, bari Seyran yoksul kalmasın, diye düşünmüş, önerisini İnce Memedi bildiğini hiç belli etmeden Abdülselam Hocaya açmıştı. Bugünlerde portakal bahçeleri bedava denecek kadar ucuzdu ve hazineye kalan bu bahçeler kapanın elinde kalıyordu.

Birkaç gün içinde çok güzel, sağlıklı, on altı dönümlük bir bahçe buldular. Mal Müdürüne, ikisi birden giderek söylediler. Artık kasabada Abdülselam Hocanın karşısına çıkıp da pey sürecek kimse olamazdı, bahçeyi kolaylıkla aldılar ve tapusunu Seyranın üstüne çıkardılar.

Hürü Ana, Seyran, Muallim Zeki Nejadm karısı Necla Hanım her sabah, gün ışımadan bahçeye gidiyorlar, yanlarına al-

398

dıkları usta bir bahçıvanın yardımıyla gün kararana kadar çalışıyorlardı.

Birkaç gün içinde Efendi Hazretleri Hürü Ananın ısmarıç-larını gece gündüz demeyip çalışarak bitirdi, eve kadar Hürü Anaya getirdi. Hürü Ana İnce Memedin tasvirine hayran kaldı. “Amanın avratlar, amanın Abdülselam Hocam, kulunuz kurbanınız olayım, böyle de iş olur muymuş! İşte İnce Memed olduğu gibi, güleç yüzü, ışıltılı gözleriyle, bulutların üstünde yüzen kır atının üstünde. Uçup gidiyor, süzülüp gidiyor, benim oğlum Memede de ne kadar benziyor.”

Gece gündüz karşısına koyduğu resmin önünden ayrılmıyor, gözlerini kocaman kocaman açmış seyrediyor, Aliyle konuştuğu gibi, onunla da öfkelenerek, sevinerek, severek konuşuyor, doyamıyordu.

Beş altı gün sonradır ki Hürü Ana, Adem Atamızla Havva Anamızın farkına vardı, onların önünde de durdu şöyle bir baktı. Hazret Efendi onların önlerindeki incir yapraklarını atmış, yaprakların altından Adem Babamızın uzun, yeşil aleti upuzun ortaya çıkmıştı. Hürü Ana hayretler içinde kaldı, amanın kurbanınız olayım, atamızın da mereti ne kocamanmış, diye söylendi kendi kendine. Amanın kurbanınız olayım, ocaklardan, bucaklardan ırak. Havva Anamızın ki ise, çok çok güzeldi. İri bir sabah gülü gibi açılmış, kabarmış sevişmeyi bekliyordu. Hürü Ananın bu gayetle hoşuna gitti. Hele onun orasının kabarmış, sevişmeyi beklemesine çok sevindi. Hemen de Seyran düştü aklına. O da Havva Anamız gibi, diye düşündü. İnce Memedin talihi var. Ama, o fıkara da, neylesin ki, Havva Anamızdan daha iştahla sevişmeyi bekleyen Seyranı buralarda kodu da, başını aldı da dağlara çekti de gitti.

Bedeni pul pul altından, dünya güzeli ejderha kıza şöyle bir göz attıktan sonra Seyranı çağırdı.

“Şu örtüyü Alimin üstünden al. Bak, İncemin tasvirini böyle canlı gibi çıkaran Alimin de tasvirini olduğu gibi oraya koymuştur. Örtünün altında kaç gündür bunalmıştır fıkaracık. Bak, bana yaptığı Ali de onun tıpkısı ya benimkisi gülümsüyor.”

Seyran sandalyayı çekti, üstüne çıktı, yazmayı resmin üstünden çekti aldı. Hürü resmin karşısına geçip, yaramaz bir

399

kız çocuğu kurnazlığıyla ona utangaç gülümseyerek baktı özür diledi.

“Ana gidiyor musun?” diye, gözleri yaş içinde kalmış Seyran boynunu büktü.

“Gidiyorum,” dedi Hürü Ana sert.

“Ana çocuğumuz olacak.”

Ana daha sertleşti, yüzü keskinledi.

“Bensiz de doğar. Sen Müslümü çağır da atı hazırlasın. Yarın erkenden, gün doğarken.”

Başını çevirince Alinin ona melul mahzun bakan Düldülünü gördü. Alisiz bu at da hiçbir şeye benzemiyor.

“Seyran.”

“Buyur Ana.”

“Şurada duran şu tasvir Alimin Düldülünün tasviridir. O, burada kalacak. Ona iyi bak.”

“Olur Ana, baş üstüne Ana.”

“Seyran ister istemez heybeleri, torbaları, çuvalları Ananın günlerdir kasabadan taşıdığı öteberilerle, ona Necla Hanımın, Abdülselam Hocanın kendinin aldığı armağanlarla doldurdu. Cam resimleri de Efendi Hazretlerinin kalın mukavvalara, kırılmasınlar diye, muhkem sardı:

“Ana, bunları nasıl götüreceksin, bir yerlere çarpmazlar mı?”

“Atın terkisine bağlarız, çarpmazlar.”

Ananın, sonra birden gözleri doldu, kendisini tutmasa katıla katıla ağlayacaktı:

“Benim güzel kızım, ben ne bileyim, ben…” diyebildi ancak.

400

Kasaba ileri gelenleriyle, büyük kalabalık köprünün öteki ucunda Arif Saim Beyi sabahtan beri bekliyorlardı. Vakit öğleye gelmiş çatmış, Arif Saim Bey daha ortalarda gözükmüyordu. Öğleyi az geçe, kubbenin oradan otomobillerin çıkardığı uzun tozu ova yolunda görenler muştuyu Kaymakama verdiler. Bu sefer bekleyenlerin yüzleri çok asıktı. Arif Saimin onlara nasıl davranacağını, ne söyleyeceğini bilmiyorlardı. Sabırları taşmış, beklemekten iyice sıkılmışlardı. Derken, arabaların karşıdan geldiğini gördüler. Otomobiller yolda yöreye fışkırttıkları tozlardan yoğun bir bulut içinde kalarak ilerliyorlardı. Az sonra da köprüye geldiler, kalabalığın önünde durmadan geçip kasabaya gittiler. Arif Saim Beyin, arabanın tozlu camı arkasından hayal meyal gözüken yüzü, eğer doğru görmüşlerse korkunçtu. Valiyse ondan da beterdi.

Önde kasabanın ileri gelenleri, arkada kalabalık koşarak kasabaya geri döndüler. Arif Saim Bey gitmiş arabasını Taşkın Halil Beyin avlusunda durdurmuştu. Vali de, Candarma Alay Komutanı da öyle yapmıştı. Onları Taşkın Halil Beyin hanımı konaktan aşağı inerek yukarı çağırmıştı. Hepsinin de tozdan hiçbir yerleri gözükmüyor, dişleri gözleri ışılıyordu salt. Tozdan adam olmuşlardı.

Onlar, tozlarını silkelemiş, yüzlerini yıkamış yerlerine oturmuşlardı ki, ötekiler soluk soluğa Taşkın Halil Beyin evine ulaştılar:

“Hoş gelip safalar getirmişsiniz.”

401

OtiHAM KEMAL İL HAIK KÜTÜPHANESİ

Kasaba ileri gelenleri sırasıyla konukların ellerini sıkıyor hoş geldin, diyor, Vali, Alay Komutanı onlara karşılık veriyor Arif Saim Beyse kaşları çatılmış suskun, taş kesilmiş öyle duruyordu. Kahveler, şerbetler, ayranlar, bal şerbetleri arka arkaya geldi, Arif Saim Bey gelenlerin hepsini gümüş tabaklardan alarak içti, fakat konuşmadı. O konuşmayınca Vali de, Candarma Alay Komutanı da, ötekiler de konuşmak yürekliliğini göstere-miyorlardı.

Sofralar kuruldu, yemekler, rakılar, şaraplar doldurdu masaların üstünü, başta Arif Saim Bey, sofraya oturdular, yemekleri yediler, rakıları, şarapları içtiler ama hiç kimseden en küçük bir ses çıkmadı, salt çatal bıçak, kaşık sesi.

İkindi oldu, gün yıkıldı gitti, akşamı buldu, gene hiç kimse konuşmadı. Sanki üstlerine ölü toprağı serpilmişti.

Akşam yemeği geldi, Arif Saim Bey tek başmaymışcasına masaya oturdu. Yanına yönüne bir kere olsun bakmadan, tek başına içti. Ötekiler de tek başlarına kalakalmışlar, tek başlarına içiyorlardı.

Herkes kopacak fırtınayı bekliyor, şu fırtına bir kopsa da, biz de bu ölüm sessizliğinden kurtulsak, diye içlerinden geçiriyorlar, sessizlik tonlarca taş ağırlığında onların omuzlarına çökmüş, çökerttikçe çökertiyordu.

Tam gece yarısı Arif Saim Bey başına diktiği boş rakı bardağını sertçe masaya koydu, masadan tok bir ses salona yayıldı. Bu Arif Saim Beyin, bu eve girdiğinden bu yana çıkardığı tek sesti. O kadar inatla susmuştu ki saatlar boyu bir kere olsun öksürme-mişti bile. Ayağa kalktı, onunla birlikte masadakilerin hepsi de ayağa fırladılar. Arif Saim Beyin başı öndeydi, başını kaldırdı, boş gözlerle, görmeyerek, kalabalığa, karıncalara, pirelere bakar gibi tepeden şöyle bir baktı, ardından da sallanarak yürüdü. Sapı altın kakma bastonunu kolunda unutmuştu. Taşkın Halil Bey arkasından koştu, ona odanın kapısını açtı. Kapıyı açar açmaz da yüzlerine tertemiz, sakız gibi bir koku çarptı.

Arif Saim sallanarak kapının önünde durdu, bir ileri, bir geri gitti geldi, Taşkın Halil Beye parmağıyla, sen git işareti yaptı, kapıyı açıp içeriye girdi, soyunmadan, olduğu gibi ayakkabıları ve giyitleriyle yatağa devrildi.

402

Sabahleyin erken uyanan Arif Saim Bey epeyce değişmişti. Kahvaltıda Taşkın Halil Beyle birkaç sözcük bile konuştu. Onlar kahvaltılarını bitirmişlerdi ki Kaymakamın evinde kalan Valiyle, Yüzbaşının evinde kalan Alay Komutanı geldiler. Onların ardından da kasaba ileri gelenleri sökün eylediler. Onlar içeri girip, düğmelerini gösterişle ilikleyerek yerlerine geçtikten sonra Arif Saim Bey bastonunu sertçe üç kere taban tahtasına tak, tak, tak, diye vurdu, şahin gözlerini onların üzerinde teker teker, delici bakışlarla dolaştırdıktan sonra dingin bir sesle:

“Arkadaşlar, benim çiftliğimi niçin bastırdınız eşkıyalara, benim kahyam, canım kadar sevdiğim Hacı Ali Çavuşu niçin öldürttünüz, büyük Paşamızın bana yadigarı olan saati niçin çaldırdınız, bana lütfen söyleyin.”

Şahin gözlerini gene, herkesin gözlerinin içine içine dikerek, üstlerinde gezdirdi. Herkes, Vali, Alay Komutanı bile taş kesilmişlerdi.

“Bunu benim yutacağımı mı sandınız, hanginiz akıl etti benim çiftliğimi soydurmayı? Bu adamı, ne yapıp yapıp bulacağım ve onunla yekeyek kozumu pay edeceğim. Allah ya ona verir ya da bana.”

“Senin çiftliğini bastıracak kadar alçalmış bir adam bu kasabadan olamaz,” diye onun sözünü kesti Molla Duran Efendi büyük bir yüreklilikle.

“Sen sus sahtekar Molla Duran. Senin aklın her bir sahtekarlığa erer de bu kasabadakilerin alçaklıklarına aklın ermez. Bu dünya dünya oldu olalı, bu kasabadaki kadar alçak bir insan soyunu bir arada görmemiştir. Sen sus, senin bile bu kadar ikiyüzlülüğe akim ermez. Bunlar o kadar ikiyüzlüdürler ki senin gibi bin yüzlü bir adam bile bunların çırağı olamaz.” Arif Saim yummuş gözünü, açmıştı ağzını, diline ne kadar küfür, ne kadar aşağılayıcı söz geliyorsa esirgemeden söylüyor, ötekiler-se başlarını önlerine eğmişler, büzüldükçe büzülüyor, kaçacak delik arıyorlardı.

Arif Saim Bey acı acı gülerek:

“Şimdi bakın, benim çiftliğimi basma kahramanlığını içinizden kim düşünebilir, ben size söyleyim, benim yakın arkadaşım, Zülfü.”

403

Zülfü etine hançer sokulmuşçasına irkildi, ayağa fırladı: “Haşa Bey, haşa. Yanlış düşünüyorsunuz. Sizin çiftliğinizi bizzat İnce Memed basmıştır. Biz bunu tahkik ettik. O bir alelade eşkıya değil, o bir halk ayaklanmasının lideridir. O, size, Devlete, Mustafa Kemal Paşaya meydan okumak için sizin çiftliği bizzat basmıştır. Nasıl ki, Amber Beyin konağını basıp da emanetleri gaspeylediği gibi. Siz gelmeden, biz Beyimizin çiftliğinin basılma olayını tahkik ettik. Bizzat ben bulundum tahkikatta. İnce Memed sizin çiftliği, yanına dört kişi alarak basıyor. Bu baskında da Ferhat Hoca bulunmuyor. Saati almasının sebebi de çok basit, diyormuş ki, bizzat İnce Memedin ağzından duyup da bize gelerek söyleyenler var, diyormuş ki İnce Memed, Mustafa Kemal Paşanın saati, öylesi adamlara, haşa huzurunuzdan, yakışmaz, gerçek kahramanların saati ancak gerçek kahramanlara, Bayramoğlu gibilerine yakışır, diyormuş. Saati Beybabanın boynunu sıkarak elinden aldıktan sonra, getirmiş Bayramoğluna vermiş. Bayramoğlu da İnce Memedin bu jestine derecesiz memnun olmuş. İsterseniz tahkik edebilirsiniz, saat şu anda bile Bayramoğlunun boynundaymış. Tahkik ettirebilirsiniz.”

“Ben yanılmam Zülfü, ben sizi iyi tanırım. Neyin nereden, nasıl geleceğini bu kadar tecrübeden sonra öğrenebildik. Bu iş senin başının altından çıkmamışsa, benim başımın altından çıkmıştır.”

“Haşa, haşa, haşa, Paşanın saatini da ben mi götürüp verdim Bayramoğluna?”

“Sen vermiş olabilirsin. Ama biliyorum ki, saat Bayramoğ-lunda değil, sizin birinizin evindedir.”

“Haşa!”

“Ben adamımı bilirim ya, aldırma Zülfü.”

“Haşa, siz İnce Memedi tanımıyor, onu alelade bir eşkıya sanıyorsunuz.”

“O, gariban, iyi niyetli, başı belaya girmiş bir çocuktur.”

“O, isyan bayrağını açmıştır,” diye bağırdı Zülfü. “Burada, şu anda, hepimizin hayatı, hususiyetle de sizin hayatınız tehlikede. O, öyle bir casus ağı kurmuştur ki dağda, bizim burada soluk alışlarımızı bile dinliyor.”

404

“Breh, breh, breh!” diye güldü Arif Saim Bey, her şeyi unutmuş, neşesini bulmuştu.

Ötekiler ona, bütün Torosların yediden yetmişe, kadın erkek, hepsinin Memed olduğunu, yedişer yedişer bir araya gelerek hepsi de Memed adını alarak, hepsi de biribirine, biribirinin burunlarından düşmüşçesine benzeyerek aynı kaş, aynı burun, aynı boy, aynı göz, aynı saç, aynı renk İnce Memede gelip ondan icazet alarak dağa çıktıklarını, şimdi dağlarda sayısız yediler bulunduğunu, bu yedilerin kin uşağı olduklarını ve İnce Memedden de daha kan içici bulunduklarını, Devlete meydan okuduklarını, İnce Memedin ve bunların ovada, dağlarda zengin adam bırakmayıp hepsini soyduklarını, zenginlerden alıp fakirlere verdiklerini, bu gidişle Bolşevikliğin ülkede tez bir günde yerleşeceğini, Anacık Sultanın önce yıldırım taşını, sonra tılsımlı yüzüğü, sonra da Selahaddini Eyyubinin tılsımlı gömleğini büyük törenlerle İnce Memede giydirdiğini, akıllarına ne gelmişse Arif Saim Beyi etkileyecek, biri alıp öbürü bırakarak bir bir söylediler. Onlar konuştukça Arif Saim Bey acısını unutuyor, neşesini buluyordu. Konuşuyor, gülüyor, onunla bununla alay ediyordu. Hele biribirinin tıpkısı, göz kaş, giyitleri de, boylan posları da aynı yedi Memedler çok hoşuna gitti. Ne kadar tehlikeli olsa da o kadar güzeldi. Acaba, niçin sekiz, on, on beş, üç, dört değil de yedi oluyorlar, o kadar biribirine benzeyen kişiyi nereden buluyorlar, biribirlerine benzemelerine niçin gerek duyuyorlardı? Kadın erkek, niçin Memed adını almak gereğini duyuyorlardı? Niçin olacak, diye kendi kendine güldü Arif Saim Bey, bu kasaba kahramanlarının ödlerini koparmak için. Ama, bir de işin gerçeği vardı, bu İnce Memed de çok ileriye gidiyor, alelade eşkıyalıktan çıkıp halk ayaklanması liderliğine soyunuyordu. İşi çok büyütmeden, Paşanın kulağına herhangi bir haber ulaşmadan… Ankarada Torosların ayaklandığı duyulur, o da Paşanın kulağına giderse Arif Saim Bey için hiç de iyi olmazdı. Bölgesinde halk ayaklanması çıkmış bir milletvekili bir daha, ensesinin kökünü görür de, milletvekilliğini bir daha göremezdi. Eğer Arif Saim Bey Paşanın gözünden düşerek bir daha milletvekili olamazsa kendi kendini, bir şarjörü ağzına boşaltarak öldürürdü.

405

“Duydum ki İnce Memedin atı diye, size bir uyuz atı yutturmuşlar, siz de atı kurşuna dizmişsiniz. Nereden icabetti atı kurşuna dizmek?”

“İnce Memedin canı attaymış, diye bir dedikodu yayıldı. Atı öldürerek, biz de…”

“Silah geri tepti değil mi?”

“Geri tepti.”

“Uyuz at bir küheylan olaraktan…”

“Her sabah kasabanın üstünde kişniyor.”

“Sizinle düpedüz alay ediyor köylüler.”

“Ediyorlar efendim.”

“Aldırmayın, biz onlarla tarih boyunca alay etmişiz, hala da ediyoruz.”

“Ediyoruz efendim.”

“Bu İnce Memedden neden bu kadar korkuyorsunuz.”

“Öldürüyor. Ağalan, Beyleri soyuyor, öldürüyor. Şimdiye kadar hiçbir eşkıya, bunun gibi Ağaları, Beyleri öldürmedi, soyamadı. Bu başka. Bu, kurdun ağzına kan değdiriyor. Halk ayaklanması hazırlıyor. Bunlar, bu halk bize öylesine bir kin duyuyor ki bir ayaklanırlarsa, şehirlerde taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmaz.”

“Bakın arkadaşlar, yani siz İnce Memedin, bir gün gelerek, sizin kasabayı basarak hepinizin kellesini koparacağından korkuyorsunuz, değil mi?”

“Evet, korkuyoruz,” dedi Taşkın Halil Bey, etli, mor dudaklarını sündürerek, “canımızdan ve de malımızdan ve de ırzımızdan korkuyoruz.”

“Korkmayın, Türkiye Cumhuriyeti bir tek eşkıyayla, yüzlerce eşkıyayla başa çıkacak güçtedir, korkmayın.”

“Halk ayaklanması hazırlığı içindedir, İnce Memed. Bütün hareketleri onu gösteriyor. Para biriktiriyor. Onun bugünkü hazinesi hiç yoksa, bir Suriye Devletinin bütçesi kadar var. İrti-cayla, kapatılmış tekkelerin mensubinleriyle işbirliği yapıyor, halkı ayaklandırmak için…”

Taşkın Halil Beyden başka herkes söze karıştı, bütün düşünceler, İnce Memedin bir halk ayaklanması hazırlığı içinde olduğunda birleşiyordu. Yalnız Murtaza, Arif Saim Bey onu

406

görmesin, diye köşe bucak saklanıyordu. Onu görürse, gözlerinin içine bir bakarsa, onun çiftliğini bastıranlardan birisi olduğunu yüreğini okuyarak bilecek, o zaman emir vererekten kendisini İnce Memede öldürtecek, İnce Memed de kurşunu tam onun kafasına çakacak, beyni fırlayıp odanın duvarına yapışacaktı.

Arif Saim Beyin yüzü ciddileşti. Bastonunu sıkıca kavradı: “Bakın arkadaşlar,” diye yeniden başladı. “Bakın arkadaşlar, bir İnce Memed değil, yüz bin İnce Memed olsa, böyle yüz bin de dağlarda dolanan atı bulunsa bu halk başkaldıramaz. Bizim halkımız binlerce yıldan bu yana yoksulluk çekmiş, ezilmiş, çiğnenmiş, bütün insan olma gücü elinden alınmış bir halktır. Böyle bir halk değil başkaldırmak, korkusundan gözünü bile açamaz, siz keyfinize bakın. İnce Memed de birkaç gün dağda dolaşsın bakalım. Fazla telaşlanmışsınız, telaşlanmayın. Hem böyle bir adam var mı, orası da meçhul.”

“Var,” dedi Taşkın Halil Bey. “Amber Bey onu tanıyor, geçen gün evini bastı ya. İnce Memed diye birisi var.”

“Bütün köylüler onu her gün görüyorlar. Bizim Topal Ali Ağa onu yakından tanıyor,” diye söze karıştı Molla Duran Efendi.

“Bizim hepimizi öldürecek,” diye bir söz savurdu, dayanamayarak Murtaza Ağa saklandığı yerden.

“Hah işte, şimdi sadede geldiniz,” diye bastonunu yere uzun uzun vurdu Arif Saim Bey. “Evet İnce Memed sizi öldürecek, yalnız şunu iyi bilin ki, durmadan tekrar edeceğim, bu halktan, bu ezilmeye, aşağılanmaya, küçük görülmeye, insandan sayılmamaya alışmış halktan hiçbir şey çıkamaz.” Daldı, başını yere dikip bir süre düşündü. Başını salladı, içlenmiş bir sesle, “Keski ayaklansa, ayaklanabilse de bu halk hepimizin kellesini koparsa.”

“Ayaklanacak,” diye bağırdı Murtaza, Arif Saim onu duy-mamışlıktan geldi.

“Ben İnce Memedi yakalayıncaya kadar, çiftliğimi basanı buluncaya kadar buradan gitmeyeceğim. Önce sızıltılara meydan vermeden, kol kırılır yen içinde kalince buradaki güçlerimizce harekete geçeceğim. Olmazsa, İnce Memed ve de Toros-

407

11

lar üstüne ordu çekecek, icap ederse Toroslarda taş üstünde taş, kelle üstünde baş bırakmayacağım.” Birden kızdı köpürdü, ayaklarını yere vurdu, ev temelden dama kadar sarsıldı, “Yarın işe başlayacağım. Ya Allah bana verir bu mücadelede, ya da o İnce piçine.” Tüyleri diken diken olmuş, karşısındaki İnce Memede meydan okuyordu.

“Bana Amber Ağayı çağıracaksınız,” dedi.

“Hemen şimdi mi?” diye sordu Taşkın Bey.

“Hemen şimdi,” dedi Arif Saim.

Arif Saim Bey ayağa kalktı, balkona çıktı, orada tek başına, Amber Bey gelinceye kadar volta vurdu. Amber Bey gelmeden az önce yerine döndü. Yüzü kaya parçaları kadar sertti. Onun yüzüne bakan İnce Memedin çoktan cavlağı çektiğini anlardı.

Amber Bey geldi, ellerini önüne kavuşturmuş. Arif Saim Beyin karşısında saygıyla, daha da çok ürküntüyle durdu. Onun ne kadar sert, acımasız bir kişi olduğunu Çukurovada herkes bilirdi. Döve döve adam öldürdüğü, otomobiline insan çiğnettiği, yüz otuz evlik bir köyü olduğu gibi yerinden alarak-tan Torosun kayalıklarına sürdüğü daha belleklerden silinmemişti. Şu Türkiye Cumhuriyetinde onun yapamayacağı hiçbir şey yoktu. Onun köylülere yaptırdığı işkenceler dillere destandı. Onun bu dehşet ünü Çukurovayı aşmış, bütün Türkiye yüzeyine yayılmıştı. Korkudan zangır zangır titremek için onun öküz gözlerini görmek gerekmezdi, adını duymak yeterdi. Arif Saimin işe böylesine el koyması oradaki herkesin yüreğine su serpmişti.

“Şuraya, karşıma otur bakalım Amber Ağa.” Bastonunun ucuyla yer gösterdi. Amber Beyin altına bir koltuk çektiler, Amber Bey, bastonun ucunun gösterdiği koltuğun üstüne çöktü, ellerini saygıyla, ürküntüyle dizlerinin üstüne koydu.

“Söyle bakalım Amber Ağa, hani sen, baban ölürken, sana uzattığı Beylik mührünü, ben fakir fıkaraya zulmedemem diye-rekten reddeden zat değil misin?”

“Benim efendim.”

“Sonra değirmen tözcülüğü yaptın?”

“Öyle oldu efendim.”

“Onun ardından da…”

408

“Nar, incir, asma bahçem var.”

“Bir de küçük bostanın…”

“Geçinip gidiyoruz Beyim.”

“Sen ne biçim adamsın be! Ermiş desem, dinsiz bir kişisin. Bolşevik desem, medreselisin. Sen medresede okudun mu?”

“Okumadım efendim.”

“Velhasıl bir acayip, kendi şahsına münhasır bir zatsın. Şimdi söyle bana o İnce Memedi gördün mü?”

“Gördüm Beyim.”

“Benim çiftliğim gibi senin de evini mi bastı?”

“Benim evimi de bastı efendim.”

“Sendeki emanetleri aldı öyle mi?”

“Aldı efendim.”

“Çok muydu?”

“Çoktu efendim.”

“Ne kadardı, hiç saymadın mı?”

“Saymadım efendim.”

“Merak da mı etmedin?”

“Bana ne, niçin merak edeyim herkesin parasını?”

“Hepsini İnce Memede mi verdin?”

“Hepsini ona verdim. O da bana emanetlerin içinden seçtiği bu yüzüğü zorla verdi. Almasam, eşkıyadır bu, belki başıma bir iş açar, diye mecburen aldım.”

Yüzüğü cebinden çıkardı Beye verdi. Bey evirdi çevirdi, hayran gözlerle yüzüğe baktıktan sonra Amber Beye geri vermeyip önündeki sehpanın üstüne koydu.

“Söyle bakalım şimdi, senin gördüğün İnce Memed hakiki bir İnce Memed miydi, su katılmamış?”

“Bana öyle geliyor ki, bendenizi soyan İnce Memed su katılmamış bir İnce Memeddi.”

“Su katılmamış İnce Memed kimdi, nasıl bir kişiydi?”

“Nasıl anlatsam Beyime… Nasıl söyleyim ki…” Ellerini açtı gösterdi. “İşte bu kadarcık bir çocuk. Küçücük bir şey. İnce bıyıklı, büyük, güzel gözlü, geniş omuzlu, sağlam dişli, utangaç, utangaçlığından hemen hiç konuşmayan, adamın gözlerinin içine sevgi dolu gözlerle bakan, öyle adam öldürecek bir kişiye hiç benzemeyen, durmadan, bana ne oldu da, ben buralara

409

düştüm, bu tüfeği elime kim verdi, bu eşkıya kılığına beni kim soktu, diye soran bir hali olan bir delikanlı. Bana deselerdi ki işte Abdi Ağayı, Ali Safa Beyi, Çiçekli Mahmut Ağayı öldüren İnce Memed budur, yemin etseler, Kurana el bassalar da bu çocuğun eşkıya İnce Memed olduğuna inanmazdım.”

“Yakında gelir de Murtaza Ağayı çarşının ortasında gözlerinin bebeğinden vurur da…”

“Aman Allah göstermesin,” diye Murtaza Ağadan ölüm iniltisi gibi bir inilti geldi.

“Çok mu korkuyorsun Murtaza ondan?”

İnilti karşılık verdi:

“Çok korkuyorum.”

“Seni de tam gözbebeğinin ortasından…”

“Aman Allah göstermesin, tam ortasından…”

“Onun parmağında o taçlı yüzük, sırtında da dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz ayetli gömlek var mıydı, gömlekte de altın yaldızla işlenmiş menekşeler?”

“Vardı efendim.”

“Demek hakiki bir İnce Memed var?”

“Var, efendim.”

“Utangaç da bir çocuk?”

“O kadar utangaç bir çocuk ki utangaçlığından insanın yüzüne bakamıyor, küpü getirdim önüne attım, yüzüme şaşkın şaşkın, bu adam ne yapıyor, diye bakakaldı, bir eşkıya küpün ağzını açıp da altınları yere dökünce seninkinin aklı başından iyice gidip almak istemedi, emanettir, dedi, bunca yıl saklamışsın, bundan sonra da sakla, dedi. Bana ölüler gibi, küpü geriye alayım, diye yalvardı. Utandığından yerin dibine geçiyordu.”

“Sen de niçin almadın altınları geriye?” Öfkesini belli ederek bağırdı Arif Saim. “Eşkıyaya, bu fakir milletin altınlarını götürüp de zorla niçin teslim ettin, seni tevkif ettireceğim halkımıza bu ihanetinden dolayı.”

“Halkın bir zararı olmadı bundan, sevgili Beyim,” diye sinmiş Amber Bey sesini indirdi, yumuşattı.

“Nasıl zararı olmazmış?” diye bastonunu bütün gücüyle yere vurarak kaşlarını çattı Arif Saim Bey.

410

“Çünkü, çünkü efendim,” diye kekeledi Amber Bey, “onları babaları Kafkas, Çanakkale, Yunan cephesinde kalan kızlara, delikanlılara dağıtacak.”

“Sen de bunun için mi eşkıyanın sana iade ettiği altınları kabul etmedin? Senin hakkında çok şey biliniyor Amber Ağa, hiç merak etme. Senin kim olduğunu, birtakım şüpheli dış ilişkilerini bilmiyor değiliz.”

Amber Bey korktu, yüzü kül kesildi, dudakları titredi:

“Haşa, haşa Bey, benim ne iç, ne dış hiçbir ilişkim olamaz.” Arif Saim Bey göğsünü gererek, sesini toklaştırdı, öküz gözleri büyüdü:

“Biz herkesi, sizin gibisileri, hususiyetle, takip ederek fişleriz.”

“Haşa, haşa efendim. Geçen Amerikan konsolosu gelmişti. Nar meraklısıymış, bahçeye götürdüm. Ondan başka da ömrümde ecnebiyan görmedim.”    .

“Biz insanın hiçbir hareketini kaçırmayız ve de, gördün ya, sizin gibisilerin nefes alışlarını bile duyar, kontrol altında tuta-

nz.

“Haşa, haşa efendim, bir daha ecnebiyanla görüşürsem, iki olsun.” Elleri, ayakları zangır zangır ediyor, başına ne bela açılacağını bilemediğinden, korkusu da gittikçe gittikçe büyüyordu.

“¥<\7İ& telaşlanmaya lüzum yok. Ben variken burada, seni sevdim, kimse senin tüyüne dokunamaz. Ama senin suçun çok büyük. İnce Memedin sana iade ettiği…”

Amber Bey can havliyle onun sözünü kesti:

“Geri vermezlerdi altınları. İnce Memed iyi çocuk, has adam, o geriye verirdi de, o canavar Ferhat Hoca o kadar altını ele geçirmiş de hiç geriye verir mi? İnce Memed, altınları bana geri vermek isterken o canavar Hoca bana şöyle bir baktı, ciğerimi deldi. Ben o altınları geriye alsaydım, hiç kurtuluşum yoktu, Hoca o anda beni öldürürdü.”

“Şimdi anladım işi,” diye kahkahalarla güldü Arif Saim Bey.

“Yaaa Beyim, öldürürdü, Beyim, ben aklımla, kurnazlığımla canımı onların elinden kurtardım. Emin ol, ecnebiyanla hiç konuşmayacağım bir daha Beyim.”

411

“Ecnebilerle sen her zaman konuşabilirsin.”

Ayağa kalktı:

“Baş üstüne efendim, nasıl buyurursanız efendim. Başıma bir iş gelmez ya…”

“Ya bu yüzük?” Yüzüğü sehpanın üstünden aldı, işlenişine, taşına hayran kaldı Arif Saim Bey.

“Kalsın efendim, emanet efendim. Benim için büyük bir zevk olur sizde kalması.”

“Pekiyi kalsın. Bunu senin hediyen olarak hemşirene vereceğim.”

“Benim hediyem olsun efendim, hemşire hanıma selam söyleyin, hürmetlerimi arz ederim, efendim.”

“Seninle bundan sonra İnce Memed için işbirliği yaparız.”

“Yaparız Efendim.”

“Haydi güle güle.”

Amber Bey, ayakları ayaklarına dolanarak merdivenleri indi, evden uzaklaşınca derin bir soluk aldı, doğru bostanına gitti. Bir daha konsolosla, bir ecnebiyanla görüşmek mi, aman Allah, Allah yazdıysa bozsun! Ecnebiyanla hiç konuşmamaya karar vermişti ya zaten bütün ömründe topu topu bir yabancıyla konuşmuş, o da yampiri yürüyen uzun kafalı Amerikan konsolosuydu. Onun derdi İnce Memeddi, Arif Saim Bey işe el koymuştu, İnce Memedin de bu modern Kuyucu Murat Paşanın elinden kurtuluşu olamazdı. Yeni Kuyucu Murat Paşa To-rosların üstünden silindir gibi geçecek, koca Toros dağı inim inim inleyecek, ocakları sönecekti. Nasıl etse de İnce Memede bir haber ulaştırsa, ulaştırsa da durumu ona anlatabilse, o da bir süre için dağlardan çekilip gitse, ortalarda gözükmeseydi. Yazık olacaktı İnce Memede.

Arif Saim Bey Valiyi, Alay Komutanını savdıktan sonra sağlam bir araştırmaya girişti. Eşkıyalarca soyulmuş kişilerin hepsini, başta Sarı Sultanoğlu olmak üzere kasabaya çağırdı. İnce Memed, Ferhat Hoca, Sahan, Temir, Kasım üstüne derinlemesine bilgi topladı. Onlar hakkında ne kadar çok öğrenirse şaşkınlığı o kadar artıyor, biz memleket insanını hiç mi hiç tanımıyoruz, diye, önüne gelene söylüyordu.

412

Taşkın Halil Beyin evi, savaştaki bir ordu karargahı gibi çalışıyordu. Güvenilir adamlardan sağlam bir haber alma örgütü kuruldu. Bu örgüte en başta, halen Molla Duran Efendinin evinde çalışan izciler başı Topal Ali de alındı. Arif Saim Bey, Topal Aliyi çok sevmiş, ona çok güveniyor, ona danışmadan, onun düşüncesini sormadan en küçük bir işe girişmiyor, herhangi bir eylemde bulunmuyordu. Ali, bu sefer de Arif Saim Beyin gözdesi ve gözbebeği olunca Murtaza Ağa küplere binip, öfkesinden deliye döndü. Benim kasabaya getirtip, herkesle tanıştırdığım şu Topal alçağa bakın, neredeyse Ankaraya gidecek, Erkanı Harbiye Reisi olacak.

Arif Saim Beyin çalışmaları yavaş yavaş semeresini veriyordu. İnce Memede kimlerin yataklık yaptığı, onu hangi köylerin, kimlerin koruduğu bir bir öğrenilmişti, İnce Memed de sağlam bir haber alma ağı kurmuştu. Kasabada, ovada, dağlarda arı uçsa onun da haberi oluyordu. Ona habercilik yapanlar, onların başları da yavaş yavaş saptanıyor, hiçbir sızıltıya meydan vermeden yakalanıyor, yakalanma sebepleri kimseye bildirilmeden, getirilip gözaltına tıkılıyorlardı.

Candarmalarm, kuş olsalar da, İnce Memed gibi halkın yüreğine derinlemesine yerleşmiş bir kişiyi bulmaları, bulsalar da yakalamaları kolay değildi. Onun için Memedle başa çıkacak eski eşkıyalar gerekiyordu. Çivi çiviyi sökmeliydi. İlk akla gelen eşkıya, Kurtuluş Savaşı kahramanı Bayramoğluydu. Ama o, İnce Memede karşı dağa çıkar mıydı, ne olursa olsun onu İnce Memedin üstüne, it dişi domuz derisi, göndermenin bir yolunu bulmalıydı. Sonra öteki eşkıyalar, İnce Memedin arkadaşı Uzun Cabbar, Kör İbrahim, Horoz Ramo, Çiçekli Nuri, onları da, Bay-ramoğlu isterse onun emrine vermeliydi. Daha başka eşkıyaların da, ince eleyip sık dokuyarak, kişilikleri üstünde duruldu. Ama her şey Bayramoğluna bağlıydı. O, İnce Memedin üstüne giderse, bu iş, yağdan kıl çekercesine kolaylıkla halledilirdi. İnce Memed gibi bir acemi çaylak, arkasında, Kırkgöz Ocağı değil de, kim olursa olsun, şu adları deftere yazılmış, eşkıyaların bir tekine bile yetmezdi.

Her şey günlerce çalışılarak, inceden inceye hazırlanmış, bir, harekete geçmek zamanı kalmıştı. Yüzbaşı da, Asım Çavuş

413

da mutluydu. Arif Saim Bey, her tasarımda onların düşüncelerini alıyor, en küçük olayı bile onlarla tartışıyordu. Karakol, gözaltı yerleri İnce Memedin casuslarıyla dolmuştu. Aşağı yukarı bu casusların hepsinin de adını Kertiş Ali Onbaşı vermişti. Arif Saim Bey bu Kertiş Ali Onbaşıyı çok sevmişti. O, gözü kara, askerliğe baş koymuş, anasından asker doğmuş, bu ezilmiş, alçal-mış köylüye de kin bağlamış bir yiğitti. Arif Saim Bey şimdi bu-yursa, şu bütün Toros dağlarını yediden yetmişe döve döve öldür, dese, gözünü kırpmadan hemen işe girişirdi. Arif Saim Bey, kendisiyle övünüyordu, Kurtuluş Savaşında bölge komutanı iken bile, İnce Memede karşı hazırlandığı gibi, düşmana karşı hazırlanmamıştı.

“Taşkın Bey, arkadaşları çağırın da artık Bayramoğlu için bir şey düşünelim, tartışalım. Kış gelmeden İnce Memedin işini bitirmeliyiz. Yörükler yayladan indiler, değil mi?”

“İniyorlar.”

“Onlar inince düze, İnce Memed dağlarda en büyük desteğinden mahrum kalır.”

“Doğrusunuz Efendim.”

Taşkın Bey adamlar gönderdi, Zülfü Beyi, Molla Duran Efendiyi, Muallim Rüstem Beyi, Belediye Başkanını, Kertiş Aliyi, Topal Aliyi, Yüzbaşıyı, Asım Çavuşu, ilgili memurları, daha birçok kişiyi evine çağırttı. Çağrıyı alanların hepsi koşarak geldi. Üst üste birkaç kere adam gönderdiği halde Murtaza Ağa gelmiyordu. Sonunda Taşkın Halil Bey, kendisi gitti Murtaza Ağanın konağına, çok şaşırmıştı Murtaza Ağanın bu tutumuna, oysa Murtaza Ağa, böylesi işlerde şapkasını havaya atar, altında koşarak…

“Yahu Murtaza, ne oldu, bir şey mi var, Arif Saim Bey geldi geleli bir kere uğramadın bize…”

“Uğradım,” dedi Murtaza.

“Biliyorum, birkaç kez uğradın, o da bir köşeye saklandın, büzüldün, bir yumak oldun, kimse görmesin diye de…”

“Doğrusun, öyle oldu, korkuyorum.”

“Kimden?”

“Arif Saim Beyden. Bana öyle geliyor ki, o her şeyi biliyor. Çiftliğini bizim… Bana öyle bir bakıyor ki yüreğimin içini oku-

414

yor. Ben o adamın yanına bir daha gidemem. Bana öyle geliyor ki o, beni görünce her şeyi bir bir anlayacak.”

“Aman be Murtaza, sen aklını mı oynattın. Ne bilecek o bizim çiftliğini…”

“Gözümün içine bakışından belli. Deliyor gözleriyle yüreğimi- Biliyor.”

Aralarında uzun bir tartışma çıktı ya iyi yürekli Murtaza Ağayı Taşkın kandırarak Arif Saim Beye götürdü.

“Evet arkadaşlar, ben Bayramoğlunu çok yakından tanırım. Yüzbaşı iken çok takibinde bulundum. Yiğit, inanılmaz cesarette, çok kurnaz, mert bir kişidir Bayramoğlu. Gençliğim eşkıya takibinde geçti, o kadar eşkıya yakaladım, öldürdüm, ömrüm boyunca böyle bir adama rastlamadım. Onu buraya nasıl getireceğiz, bu işin içine nasıl sokacağız?”

“Murtaza Ağa, onun adamı,” dedi Taşkın Bey. “O gider, sizin çağırdığınızı söyler, alır getirir.”

“Ne diyorsun Murtaza, buraya yakına gelsene.”

Murtaza büzüldüğü köşeden kalktı, onun yüzüne hiç ba-kamayarak, gösterdikleri koltuğa, karşısına geçti oturdu.

“Giderim Beyim. Hiç sanmıyorum ya, gelirse alır gelirim.”

“Onu yakından bilmek gerek. Zayıf noktalarını tespit etmek, işi yarı yarıya halleder. Şunu bilin ki, o nam ve gösteriş için yaşayan bir kişidir. Eşkıyalığı bırakıp İstiklal Harbine de nam için, ünlenmek için girmiştir. Ben, birçok şeyi anlıyor, izah edebiliyorum da Bayramoğlu gibi gösteriş düşkünü bir insanın bu kadar zaman köyüne çekilip fakir bir hayat sürmesini anlamıyorum.”

“Hem de ne fakirlik,” dedi Murtaza Ağa. “Hem de öyle bir fakirlik ki, çok sevdiği halde aylarca ne bir tutam çay, ne de bir dirhem şeker bulabiliyor.”

“Öyleyse ona…”

“Bir heybe dolusu şeker, çay götüreceğim, hususiyle Arif Saim Bey bunları senin için Ankaradan getirdi, diyeceğim. Bir de lacivert bir giyit. Bir çift körüklü çizme, bir lenger şapka, don gömlek, mintan, ipek çorap, yakasına da kırmızı mendil.”

“Sen benden iyi tanıyorsun Bayramoğlunu…”

“Tanıyorum ya, bir türlü de işe koşamıyorum onu.”

415

 

“Sen onu al getir, koşacağız. Gerisini bana bırak.”

Murtaza Ağa tedarikini gördü, her şeyi kendi eliyle bir bir hazırlayarak atına bindi, bir soylu doru atı da yedekleyerek yola düştü.

Bayramoğlu, beklemediği bir biçimde onu iyi, candan karşıladı. Armağanları verdi, yedekteki soylu atı gösterdi:

“Bütün bu hediyeleri sana Arif Saim Bey gönderdi,” dedi.

Bayramoğlu sevindi, sevincinden elleri, dudakları titredi.

“Biz onunla iyi tanışırdık,” dedi, “Yüzbaşıyken benim çok takibimde gezdi, İstiklal Harbinde Haçın cephesinde de beraberdik. Demek beni gönülden uzak etmemiş, hatırlamış ha… Eh, canım, eski silah arkadaşı değil mi, silah arkadaşlığı kardeşlikten ileridir. Şimdi çok büyük bir adam oldu o, değil mi?”

“Büyük adam da söz mü Bayramoğlu, onun astığı astık, kestiği kestik, o, ipten adam alır. İstediğini Karun kadar zengin, istediğini nan ekmeye muhtaç eder.”

“Onun çiftliğini basmışlar, bu işi kim yapabilir ki… Bu işi ancak bir deli yapar.”

“İnce Memed yapmış.”

“İnce Memed akıllıdır, cami duvarına işemez.”

“Diyorlar ki Mustafa Kemal Paşanın Arif Saim Beye verdiği altın saati da almış. Güya ki, diyesiymiş ki, Mustafa Kemalin saati, öyle bir yiğidin armağanı yakışsa yakışsa Bayramoğlu gibi yiğide yakışır, diyesiymiş. Güya ki, getire saati sana veresiy-miş.”

Bayramoğlu öyle bir öfkelendi ki bir kaplana benzedi, saçının, sakalının her telinden kıvılcımlar saçılıyordu. Murtaza Ağanın ödü koptu. Demek ha, diye düşündü, vay anasını, demek Bayramoğlu, o mazlum, karıncayı incitmez gözüken o yoksul adam, bu ağzı var da dili yok kişi demek böyle, demek icabında kaplan kesilen bir kişiymiş.

Murtaza Ağa, onun öfkesi karşısında o kadar şaşırdı ki bir süre ağzını açamadı. Bayramoğluysa, evinin avlusunda, bir süre kafesinde, yeleleri kabarmış bir aslan nasıl dolaşırsa, o da homurdanarak öyle dolandı durdu. Sonunda yatışmış olacak ki gülerek, ter içinde kalmış Murtazanm yanına geldi:

416

“Yüzbaşı Arif akıllı kişidir, böyle saçma sapan dedikodulara inanmadı, değil mi,” diye sordu.

Murtaza Ağa, bir beladan kurtulmanın rahatlığında:

“Hiç inanır mı canım. Ama seni yarın ona götüremezsem inanır da, her bir şeyi de yapar.”

“Haydi gel, bizimkiler bir güzel çay kaynatsınlar bize, bir içelim, bir içelim.”

İçeriye seslendi, sonra heybeleri, torbaları açtı. Gözleri fal-taşı gibi büyüdü:

“Bunların hepsini bana Yüzbaşı Arif mi gönderdi?”

“O gönderdi. Şu al atı da o gönderdi.”

Bayramoğlu kalktı, atın yanında yönünde, her yerine inceden inceye bakarak dolaştı, boynunu şaplakladı, yelesini okşadı, ağzını açtı, dişlerine baktı, “Allah, Allah,” diye şaşkınlığını dile getirdi, “böyle bir atı, baba oğula, kardaş kardaşa vermez/’ dedi, “demek benim eski günlerimi hatırlamış Yüzbaşı Arif.”

Murtaza Ağanın yanına geldi, elini onun omuzuna koydu:

“Demek beni unutmayan bir adam da varmış ha, hay Yüzbaşı Arif hay!”

“Seni görmeyi çok istiyor.”

Gözleri dünyanın bütün oyuncakları kendisine bağışlanmış, sevincinden kabına sığamayan bir çocuğun sevinci ve kurnazlığıyla ışılıyordu.

“Yarın giyinir kuşanır, biner atlarımıza gideriz, gideriz de Yüzbaşı Arifimizi görürüz. Bakalım ki yaşlanmış mı o da bizim gibi.”

Bu sefer de sevinmek sırası Murtaza Ağaya geldi, oradan genç bir köylü buldu:

“Ne yapıp edip, şu pusulayı Arif Saim Beye ulaştıracaksın,” dedi. Eline yüklüce bir para tutuşturdu. Delikanlı atına atladığı gibi, dağlardan aşağıya sürdü, ertesi gün ikindi üzeri, üstünde, “Cuma günü Bayramoğluyla birlikte kasabada olacağız, bilgi edinilmesi,” diye yazan pusulayı Taşkın Halil Beyin eline verdi.

Arif Saim:

“Evet,” dedi, “Bayramoğlunu bu kasabada devlet reisleri gibi karşılayacağız. Bu karşılama öyle harikulade bir karşılama olmalı ki Bayramoğlu neye uğradığını bilememeli.”

417

Törenin, gerektiğinden de daha görkemli olması için hazırlıklara giriştiler.

Dağlardan mersin dalları, kır çiçekleri getirtildi, bahçelerde ne kadar kasımpatı varsa yolundu, bir, çarşının bu başına, bir, öteki ucuna büyük zafer taklan dikildi. Büyük alandaki ağaçların gövdelerine de çiçekler, dallar sarıldı. Dükkancılar dükkanlarını çiçeklerle, bayraklarla süslediler. Kasaba tepeden tırnağa yundu. Evlerin birçoğu bile kapılarını, pencerelerini çiçeklerle, dallarla donattılar. Her esnaf, her zanaatçı, kasabada oturan her kişi Bayramoğlunun onuruna, gücü yettiğince bir katkıda bulunmuş, kasabanın süslenmesi için elinden geleni geriye koymamıştı. Bu kasabada bu kadar çiçeğin, bayrağın bulunabileceği kimsenin aklından geçmezdi.

Kasaba bir çiçek, bir bayrak bahçesine dönmüştü. Herkes en güzel giyitlerini giymiş, bekliyorlardı. Arif Saim Bey, dün akşamdan Bayramoğlunun yoluna bir atlı göndermişti. Atlı gelenleri görür görmez doludizgin geriye dönecek, kasaba da Bayramoğlunu bir saatlik yolda karşılayacaktı.

Sulanmış, süpürülmüş çarşıda kedi köpek bile gözükmüyordu ortalıkta. Oysa öteki günler, başıboş köpekler sürülerle çarşıdan alana, alandan köprüye, köprüden mahalle aralarına dolaşırlardı.

Arif Saim Bey, o gün erkenden kalktı, usturayla sinek kaydı tıraş oldu, ipekli gömleğini giyip kırmızı, elmas iğneli kravatını taktı, giyindi kuşandı iki dirhem bir çekirdek oldu. Görkemli lord şapkası, beyaz eldivenleri, sapı altın bastonu, rugan kunduralarıyla ürkütücü, göz kamaştırıcı bir heybete benziyordu. Kasaba ileri gelenlerinin hepsi de bayramlık giyitlerini giymişler, tam tekmil Taşkın Halil Beyin konağının avlusuna doluşmuşlar, Arif Saim Beyin yukardan inmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Kasabadaki bütün okullar, davulcular, zurnacılar, kasabanın futbol takımı, mücahitler derneği, bunların kılıkları türlü türlüydü ve üç etekten tutun da Maraş abasına, eski, yeni asker, subay kılıklarına bürünmüşlerdi. Her mücahidin yakasında da kırmızı kordelalı madalya, ya da madalyaya benzer bir şey sarkıyordu. Ellerine de paslı kılıçlar, kamalar, av tüfekleri, kundakları yarılmış, kurt yemiş tüfekler, çakmaklı tüfekler,

418

toplu tabancalar, çakmaklı tabancalar almışlardı, kimisinin göğsüne de dürbünler asılmıştı, kırmızı postallar giymiş halaycılar, çoktan yola çıkmışlar, Tapu tepesinin altındaki yola varmışlar, çoktandır bekliyorlardı.

Hazırlığını bitiren Arif Saim Bey, son bir kez daha aynaya baktıktan, bıyıklarını burduktan sonra kasılarak, ağır ağır, ayakkabılarının kurumuş tahtada çıkardığı tok sesi dinleyerek aşağıya indi, herkes ona koştu. O, sadece sağ elini uzatmış, kasılmış öyle duruyor, elini kim öpüyor, kim sıkıyor bakmıyordu bile. El öpme ve sıkma töreni bitince Arif Saim Bey, avluyu, karşıki portakal ağacından, köşedeki nara kadar gidip gelmeye başladı. Yanına yöresine hiç bakmıyor kasıldıkça göğsü geriliyor, şişiyordu. Başı da gittikçe dikleşiyor, bastığı yeri görmüyordu. Ötekilerse avluda durmuşlar, çıt çıkarmadan, hayranlıkla, onun gittikçe şişen, genişleyen göğsünü, uzayan boyunu seyreyliyorlardı.

Tam öğle olurken atlı doludizgin geldi, atının başını Beyefendinin tam önünde çekti ve büyük bir ustalıkla da atı olduğu yerde durdurdu.

“Geldiler efendim,” dedi.

Arif Saim Bey, ona, eliyle sinek kovar gibi, çekilmesi için bir işaret yaptı, otomobiline doğru yürüdü, şoför kapıyı açmış çoktandır onu bekliyordu. Taşkın Halil Beyi, Zülfüyü, Molla Duranı da yanına çağırdı. Otomobil önde, bayramlıklarını giyinmiş kasaba ileri gelenleri arkada, onların da arkasında kadın erkek, genç yaşlı kasabalılar ağır ağır kasabanın dışına ilerlediler, bir yarım saat sonra çakıltaşları serili bir büyük çukur alana gelip, çoktandır beklemekten canı çıkmış öğrencilerin, yamalı bohça örneği renk renk, kılık kılık orada durmuş kalmış mücahitlerin, çorapsız, ayakkabısız çubuklu sarı lacivert formalarını çekmiş sporcuların, tunçsiper göğüslerini şişirmiş, gözler ilerde, her birisi bir çelik parçasına dönmüş candarma bölüğünün ilerisine geçtiler durdular. Arif Saim Bey ve otomobilindekiler aşağıya inmediler. Ne zaman ki Bayramoğluyla Murtaza Ağanın başı çalıların arkasından gözüktü, işte o zaman Arif Saim Bey bütün heybetiyle otomobilden çıktı, en başa gitti dikildi. Bayramoğlu onun önüne gelince atının başını çekti, atladı. İki

419

eski arkadaş kucaklaştılar. Tam bu sırada da davullar zurnalar çalmaya başladı. Arif Saim onun kulağına, “Kimseye yüz vermeden, derhal atma bin ve orduyu teftişe çıkmış bir kumandan gibi göğsünü şişirerek, yüzlerine bakmayarak önlerinden geç,” dedi.

Bayramoğlu, onun ne demek istediğini hemen anlamış, ötekilerin yüzlerine bile bakmadan ata atlamış, bir ordu komutanı gibi göğsünü şişirmişti. Murtaza Ağa da onun arkasında, o da, onun gibi göğüs şişkin, bakışlar karşıya fırlamış, boyun uzamış kimsenin yüzüne bakmadan atını sürüyordu.

Bayramoğlu, daha işini bitirmemiş kalabalığın sonuna gelmemişti ki cuşu huruşa gelen bir mücahit, işte düşman diyerek-ten tüfeğini omuzuna aldı, karşı dağlara savlet eyledi. Eski tüfek öyle bir patladı ki yer gök sallandı, hem de ortalık barut dumanı içinde kaldı. Artık mücahitleri durdurabilirsen durdur. Tüfekler patlıyor, ortalığı dumanlar alıyor, mücahitlerin kimisi yolun tozları içine seriliyor, vatan için tatlı canlarını verirlerken, yerlerini göğüsleri tunçsiper başka yiğitler alıyordu. Onların da kızıl kanları yolun diz boyu tozlarının içine akınca, onların da barut dumanları, toz bulutlan içindeki yerlerini başka vatan kahramanları alıyorlardı. Kılıçlar, kamalar çekiliyor, millet biribirine giriyordu. Mücahitler, o eski günleri yaşarcasına öylesine hırsla düşmanlarına saldırıyorlardı ki, insan o eski günleri olduğu gibi yeniden yaşıyordu. Bu sebepten dokuz tane saçı sakalı ağarmış eski mücahit hançerlerle biribirlerini yaralayıp, ala kanlarını yolun tozlarına akıttılar.

Bayramoğlu, teftişini bitirdikten sonra, gitmiş kalabalığın öteki ucunda durmuş, ne diyeceğini bilemeden, bu savaşırken bir kere olsun rastlamadığı saçı sakalı ağarmış adamların bu tuhaf oyunlarına ne diyeceğini bilemeden bakıyordu. Hele bunların arasında, neredeyse yıkıldı yıkılacak, kulaklarına kırmızı kordela bağlanmış bir çıplak ölümcül ata binmiş Kürt Rüstemi görünce şaşkınlığı bir kat daha arttı. Kahraman Rüstem, nere-dense, eline uzun bir kılıç geçirmiş, olduğu yerden kıpırdanmadan, kıpırdarsa, altındaki atın yola serileceğini biliyor, paslı kılıcını havaya, naralar atarak savuruyordu.

Önde Arif Saim Beyin otomobili, yanında Bayramoğluyla Murtaza Ağa, arkalarında coşmuş, bacaklarını ta yukarı kal-

420

dırarak halay çekenler, mücahitler, askerler, sporcular, halk biribirlerine karışmışlar, sebebini bilemedikleri bir coşkuyu yaşıyor, İstiklal Savaşı günlerinin heyecanını yeniden, yüreklerinde bütün tazeliğiyle duyuyor, Bayramoğlunu görmenin, onu coşkuyla karşılamanın mutluluğu içinde kendilerinden geçiyorlardı.

Önde Arif Saim Beyin otomobili, yanında Bayramoğlunun atı çarşının başına kadar geldiler, Arif Saim Bey otomobili durdurdu, şoför kapıyı açtı, o da gerinerek, bir taş yontu gibi otomobilinden çıktı. Bayramoğlu da atından indi, Arif Saim Bey Yüzbaşıyı yanma çağırdı, onu solunda durdurdu. Sağında da Bayramoğlu, uygun adımlarla, çarşının içine yürüdüler. Çarşıyı, kesen yollardan çabucak gelerek doldurmuş kalabalık onları alkışlıyor, bağırıyor, çağırıyordu. Üç zafer takının üçünün de altından geçtiler. Birisinin üstünde kol uzunluğunda harflerle, hoş geldin milli kahraman Bayramoğlu yazıyordu. Arif Saim Bey, bunu Bayramoğluna gösterdi, Bayramoğlunun okuryazarlığı yoktu, bunu bilen Arif Saim Bey, yazıyı ona gösterirken de okudu. Bayramoğlunun ağzı kulaklarına vardı. Bir iyilik et de denize at, balık bilmezse Halik bilir, diyordu. Demek ki, bu millet beni, benim dökülen kanımı unutmamış da beni böyle karşılıyor. Gözleri yaş içinde kaldı, bütün sevgisini gözlerine toplayarak minnetle Arif Saime baktı. Konur dağda yakaladığımda iyi ki bu hileci, bin yüzlü herifi öldürmemişim, diye düşündü. Ona o kadar yalvarmıştı ki Arif Saim, Bayramoğlu, kendinden, insanlıktan utanmış, bir böcek öldürülür de, ne yaparsa yapsın, bu adam öldürülmez, demiş, Yüzbaşı Arifi pınarın başında bir gün ağırladıktan sonra bırakmıştı. Ondan sonra da çok karşılaşmışlar, cephe arkadaşı olarak yan yana Fransızlara karşı çarpışmışlar, ikisi de, bir daha Konur dağı olayını akıllarının ucundan geçirmemişlerdi.

Kasabanın alanına gelir gelmez, alanı silme doldurmuş kalabalık, “Hoş geldin Bayramoğlu, hoş geldin kurtarıcımız, hoş geldin kahraman,” diye hep bir ağızdan bağırdılar ve halaycı-lar, türküsünü söyleyerek Bayramoğlu halayını çektiler. Bayramoğlu, dağdayken hakkındaki çıkarılan türkülerden birinden yapılan bu halayı uzun yıllardır seyretmemiş, kendisiyle birlik-

421

te, kendisi için çıkarılmış halayları, türküleri de unutmuştu. Gözlerinden birer damla yaş süzüldü, bıyığından boynuna indi.

Arif Saim Bey, onun duygulanmış perişan olmuş halini gördü, ona acıdı, bir Arif Saim, bir insana ne kadar acıyabilirse o kadar acıdı:

“Haydi arabaya binelim de gidelim. Bunlar senin kasabaya gelişini coşmuşlar kutluyorlar. Bu şenlik daha uzun süreceğe benzer,” dedi, onu kolundan tuttu, otomobile soktu.

Eve döndüklerinde, Taşkın Beyin salonuna, masalar birleştirilerek, uzun bir sofranın kurulduğunu, oradakilerin kendilerini beklediklerini gördüler. Arif Saim Bey, kendisi için hazırlanmış yere, masanın başına uzun bir tartışmadan sonra Bayra-moğlunu oturttu. Hemen, önce onun bardağına, arkasından da kendi kadehine boz rakıyı doldurdu. Bayramoğlu bu rakı işine de sevindi. Uzun yıllardır, bir kere olsun rakıyı ağzına almamış, tadını, kokusunu bile unutmuştu.

“Şerefe,” diye bardağını kaldırdı Arif Saim Bey. “İstiklal Harbimizin büyük kahramanı, Mustafa Kemal Paşamızın gözbebeği ve de gözdesi, aramızda bulunmak şerefini bize bahşeden, Torosun ölümsüz kartalı Bayramoğlunun şerefine.”

Bütün masa kadeh kaldırdı:

“Şerefe,” dediler. “Torosun ölümsüz kartalının şerefine.”

Yemek yatsı namazına kadar sürdü. Tatlılar, şerbetler, kahveler geldi. Konuklar birer ikişer izin isteyerek gittiler. Arif Saim Bey göndermek istemediklerini, küçük bir göz işaretiyle ala-koydu.

Herkes dağılıp, sofra ortadan kaldırıldıktan sonra, Arif Saim Bey yanına oturttuğu Bayramoğlunun ellerini avuçları arasına aldı, okşayarak:

“Senden büyük bir ricamız var.”

“Biliyorum, İnce Memed,” diye onun sözünü kesti Bayramoğlu.

“Evet, biliyorsun, İnce Memed nam vatan haini, ırz düşmanı, kanlı katil bu vatanın ve de bu kasabanın adını beş paralık etti, bunu da biliyorsun.”

Gözünü Bayramoğlunun gözleri içine dikmiş, ısrarla bakı-

422

yordu. En sonunda Bayramoğlu, “Biliyorum,” demek zorunda kaldı.

“Biliyorsun, Candarma Kumandanımız kusura bakmasın, candarmalar yıllardır onunla başa çıkamıyorlar. Bu adam bir çıban başı olaraktan bizi bütün dünyaya rezili rüsvay etti. Ünü İngilizleri, Fransızları geçti de Rusu buldu. Onlar da bizim bir çalıkakıcı İnce Memedle başa çıkamayacağımızı öğrenip, bizi beş paralık bir vatan sandılar. Bu böyle sürer giderse, senin, benim kan dökerek kurtardığımız bu vatan elimizden kayıp gidecek. Bizim İnce Memedle uğraştığımızı duyan Fransızlar, ingilizler ve dahi Ruslar geri gelecekler, geriye gelip bizi gene boyunduruk altına alacaklar. O zaman haydi, gene silaha sarıl Bayramoğlu. Bizim bu İnce Memede gücümüz yetmedi, biz de Torosun ölmez kaplanı, kaplan gibi kükreyeni Bayramoğluna dahalet ettik. Bu vatanı şu İnce Memedin elinden kurtarabilir-sen ancak sen kurtarırsın.”

Bayramoğlu başını önüne düşürmüş, yüz çizgileri gerilmiş düşünüyordu.

“Ne diyorsun Bayramoğlu, bu vatanı bir sefer daha, bu sefer de, o düşmandan daha zalim bu düşman, İnce Memedin elinden kurtarabilecek misin?”

Bayramoğlu başını kaldırdı, elini Arif Saim Beyin dizinin üstüne koydu:

“Bu vatanı İnce Memedin elinden ben değil hiç kimse kurtaramaz.”

“Niçin kurtaramazmış?” diye öfkeli bir sesle sordu Arif Saim Bey. “Kim oluyormuş da o Bayramoğlu gibi bir kahramanın karşısına çıkıyormuş. Aldığımız istihbarata nazaran, o İnce Memed, o sümüklü çocuk diyormuş ki ben öyle bir eşkıyayım ki Bayramoğlu bile benim yanımda eşek hırsızı kalır. Her gittiği yerde, her gittiği…”

“İnce Memedle bu dünyada ben değil, kimse başa çıkamaz.”

“Demek senin için bütün söyledikleri, Bayramoğlunun benim yanımda bir sinek hükmü kadar hükmü yok dediği doğru öyleyse.”

“Doğru.”

423

“Nasıl olabilir, sen Bayramoğlusun.”

“O da İnce Memed.”

“Bayramoğlunun yanında İnce Memed kim oluyor ya…”

“Aaaah,” diye derinden ciğeri sökülürcesine içini çekti Bayramoğlu. “O İnce Memeddir. Bütün Toros, bütün Çukurova köylüleri, şu koca Anadolundan Şama, Bağdada kadar herkes onu tutuyor, onu ermiş bellemiş. Bayramoğluna gelince kuyunun dibinde unutulmuş taşa dönmüş, yıllardır kimse yüzüne dönüp bakmamış. O da kendisini bir daha dirilme-mesiye öldürmüş… Bir ölü koskoca İnce Memedle nasıl başa çıkar, ben kendimi bilirim. Bir daha, üstelik de ele aleme rezil ederek, leşini köpeklere, kurtlara kuşlara yem ederek öldürsün diye, Bayramoğlunu onun üstüne gönderemem. Ben onun üstüne gider de İnce Memedi öldürürsem, ya da yakalarsam, şu ayağı çarıklılar, şu bıyıkları düşükler, şu utangaçlıklarından başını yerden kaldıramayanlar beni tükrükle boğarlar, ondan sonra da ölümü bok çukuruna atarlar. İnce Memedle başa çıkamaz kimse.”

“Bayramoğlu çıkar. Çünkü onun arkasında yedi düvelle baş etmiş Türkiye Cumhuriyeti, onun askerleri, onun zabitleri, onun Ağaları, Beyleri var. O baldırı çıplakların bizim yanımızda hiçbir kıymeti yok,” diye bağırdı Arif Saim Bey.

“Hiçbir kıymeti yok da, o bir damla çocuğu, o, okuryazarlığı bile olmayan köylüyü yıllardır neden yakalayamıyorsun da benim gibi bir yaşlı adama yalvarıyorsunuz?”

Arif Saim Bey bu sözlere o kadar öfkelendi ki ayağa sıçradı, duvarı tekmelemeye, ağzına geleni Bayramoğluna söylemeye başladı. Bayramoğlu da ayağa kalkmış, o da onun bir söylediğine, daha da ağır on sözle karşılık veriyordu. Oradakiler, hiçbir söze varmıyorlar, oldukları yere sinmişler, Bayramoğluna hem acıyor, hem de kızıyorlardı. Artık Bayramoğlu, kim olursa olsun, Bayramoğlu değil, isterse İsmet Paşa olsun yanmıştı. Onurlu Arif Saim Bey, kendisiyle bu kadar ağır konuşan bir kişiyi yaşatmazdı. Bayramoğlu, Bayramoğludur ama, onun bile, Arif Saim Bey gibi bir adamı, onun bile bu kadar insanın içinde aşağılamaya, onu beş paralık, rezil kepaze etmeye hakkı yoktur.

424

Arif Saim bağırmasını, aşağılamalarını, küfürlerini artırdıkça artırıyor, arada sırada da orada durmuş, ona küçümseyerek bakan, gerekince de soğukkanlı daha ağır karşılıklar veren Bayramoğlunun üstüne yürüyordu. Taşkın Halil Bey, yolunu kesince geriye dönüyordu.

Arif Saim sonunda o kadar kendinden geçti ki, soluk soluğa kaldı, yüzü sapsarı kesildi, geldi Bayramoğlunun karşısında durdu:

“Sen bastırdın çiftliğimi İnce Memede değil mi, sizi eşkıya parçaları sizi, sizi tavuk hırsızları sizi! Hacı Ali Çavuşu sen öl-dürttün değil mi, Paşanın babama yadigar olarak verdiği o saati İnce Memed sana getirdi, değil mi? Demek bütün canavarlıkların, öldürmelerin, İnce Memedlerin arkasında sen varsın. Eşkıyalığı bırakmış da Ağamız, bir lokma ekmeğe muhtaç köyüne çekilmiş de…” Alay ediyordu. “Bunu da dünya aleme yutturmuş da…”

Hızla döndü, sağ elinin şehadet parmağını ok gibi Bayramoğlunun gözleri budur, diye fırlattı, eğer Bayramoğlu o anda sakmmasaydı, bir gözü mümkünü yok çıkardı. Çünkü parmak olanca öfke ve güçle fırlamıştı.

“Asılacaksın,” diye bağırdı Arif Saim Bey. “Seni bu kasabanın ortasında astıracağım. Bütün bu suçlarının, canavarlıklarının cezasını ipin ucunda sallanarak çekeceksin. Korkma, o senin pis leşine o köylü orospuları ağıtlar, türküler söyler, halaylar…” Dişlerini sıktı:

“Ama asılacak, cezanı çekeceksin. Hain köpek.”

“Hain köpek hem sensin, hem de senin o baban.”

Arif Saim, onun bu soğukkanlı çıkışı karşısında önce bocaladı, sonra kendine gelir gibi olunca, Bayramoğlu, artık her şeyin bittiğini anlamıştı, Arif Saimi iyi tanırdı, onun yapamayacağı bir kötülük yoktu, ne yapalım, bizim de kaderimiz buymuş, diye düşündü ve tane tane:

“Yüzbaşı Arif beni dinle,” dedi ve sesi bir buyruk gibi çıktı. “Şunu bil ki senden her şeyi beklerim. Beni astırırsın, kıyma gibi kıydırırsın. Konur dağda seni iyi tanımıştım. Bir can için bana köpekler gibi, sürüngenler gibi önümde yatarak, sürünerek yalvarmış, götümü öpmüştün. Ben, senin gibi bir adamı kar-

425

şımda, insan suretinde, insan gibi görünce, bir can için sen böylesine alçalınca, ben insanlık adına, bu kadar alçalabilen bir adam nasıl çıkmış insanlar arasından, diye, insanlığımdan utanmıştım.”

Arif Saim Bey sözün sonu gelmeden tabancasını çekti, Bay-ramoğluna doğrulttu, tetiğe çöktü, Taşkın Halil Bey tam arka-smdaydı, o tetiğe daha çökmeden dirseğine dokundu, kurşun da gitti duvara saplandı.

Bayramoğlu onun karşısında durmuş, sevinç içinde gülüyordu. “Bir can için beni korkutamazsın Yüzbaşı Arif… Bir can için, senin gibi insanların yüz karası olamam. Haydi bakalım, bir daha. Oğlum Taşkın, bırak o köpeği de ne yapacaksa yapsın bakalım.”

Murtaza Ağa, Zülfü, elinde tabanca zangır zangır titreyen Arif Saim Beyi koltuğuna oturttular, ona şerbet verdiler, alnını, kollarını, boynunu kolonyayla ovdular, tabancasını kılıfına soktular, ardından da bir kahve getirdiler… Bayramoğlu, ayakta öyle kalakalmıştı. Artık oturamazdı, kapıya doğru yürüdü. Bunu gören Arif Saim Bey telaşlandı:

“Göndermeyin onu,” dedi, “biz eski arkadaşız, aramızda böyle şeyler olur.”

Bayramoğlu, biz eski arkadaşız, sözünü duyunca kendiliğinden geriye döndü, geldi yerine oturdu. Bir beladan kurtulmanın sevincindeydi, gülümsüyordu.

“Biz eski arkadaşız,” dedi Bayramoğlu da, neden sonra.

“Bayramoğluna da bir kahve getirin,” diye buyurdu Arif Saim Bey. “Biz eski arkadaşız. Bu vatanı birlikte kurtardık.”

“Birlikte,” dedi yumuşacık Bayramoğlu.

“O bizi bırakıp dağlara çekilmeseydi.”

“Çekildik,” dedi Bayramoğlu. “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz. O yüzden çekildik.”

“Bayramoğlu isterse olurdu.”

Yumuşadılar, şakalar ettiler, sanki biraz önce biribirlerinin gırtlaklarına sarılanlar, biribirlerinin kanlarına susamışlar bunlar değildi, sarmaş dolaş oldular. Sohbet koyulaştı, söz, döndü dolaştı geldi, gene İnce Memede dayandı.

Bayramoğlu:

426

“Mademki biz seninle iki eski arkadaşız, arkadaştan da ileri kardaşız, sana doğru doğru dosdoğru konuşmalıyım ki bu İnce Memede bir çare bulmalısınız. Bu İnce Memedle, mümkünü yok ordularla, savaşla başa çıkılamaz Bey,” diye kestirdi attı.

“Neden?”

“Çünkü Beyim onun üstünde yıldırım taşı var.”

Arif Saim Bey güldü.

“Ne işe yarar bu?”

“Kimin üstünde yıldırım taşı varsa ona kurşun geçmez.”

“Sen buna nasıl inanırsın, senin için de, ona kurşun geçmez, diyorlardı.”

“Görüyorsun ki geçmemiş. Az önce de değmedi.”

Hep birlikte yarı sinirli gülüştüler.

“Bir de onda Kırkgöz Ocağının mührü var. O da onu bütün kazalardan saklıyor.”

“Yahu sen inanıyor musun Bayramoğlu bütün bunlara?”

“Bir de Anacık Sultan ona Selahaddini Eyyubinin sihirli gömleğini verdi, onu giyen gözükmez olur.”

“Yahu sen şaka mı ediyorsun Bayramoğlu?”

“Şaka falan ettiğim yok. Daha dün koca bir kasabanın gözleri önünde İnce Memedin atıdır, diye kurşuna dizilen uyuz bir at küheylan olarak dirilip de göğe ağmadı mı? Her sabah da gün ışımadan üstümüzde kişnemiyor mu? Kırkgöz Ocağının da, şu koca Torosta ne kadar Alevi, Sünni Ocağı varsa hepsinin de Kırkları, pirleri, gözükenleri, gözükmeyenleri İnce Memedin yanında. Zamanında da, bu kadar olmasa da, azıcıkları benim yanımdaydı. Burada oturmuş, bir-ibirimizi kıracağımıza, İnce Memedi ele geçirmek için bir yol arayalım.”

“Ölü ya da diri,” diye ekledi Arif Saim Bey. Sabaha kadar uyumadan, rakı içerek, kahve getirterek, İnce Memed işini öfkelenmeden derinlemesine, kardeşçesine konuştular. Arif Saim Bey, bu konuşmadan sonra Bayramoğlunu yürekten, hilafsız sevdi. Bu ne akıllı, bu ne mert, ne yiğit adamdı böyle. Yüreği herkese, her yaratığa, her canlıya sevgiyle doluydu. Eşkıyalığı bırakmasının sebebini şimdi iyice anlamıştı. Çok da saf, çocuklar gibi de tertemizdi. Böylesi bir adam, bunca yıl

427

dağda nasıl kalabilmiş, birisi, bir çocuk bile onu kandırabilirdi, onu kandırıp, nasıl olmuş da öldürmemişlerdi?

Sabaha karşı gün doğdu doğacakken Arif Saim Beyin içindeki yıldız parladı:

“Hay benim kafam,” diye. başına vurdu, “unuttum gittim, hay benim deli aklım, Bayramoğluyla kavgaya daldım da, o da hep Bayramoğlunun yüzünden, asıl işi unuttum. Taşkın Bey, o filintayı, fişeklikleri getir. Getir de armağanı sahibine verelim.”

Cin gibi Taşkın Bey, her şeyi anlamıştı. İçeriye koştu, kılıfının içindeki filintayı, fişeklikleri aldı getirdi Arif Saim Beye verdi. Arif Saim Bey filintayı, fişeklikleri Taşkın Beyin elinden aldı, kutsal bir emanetmişçesine önemseyerek dizlerinin üstüne koydu. Yavaş yavaş kabararak eski haline geldi. Şimdi artık, küçük dağları ben yarattım, büyükleri de babamdan kaldı tavrmday-dı. Gözlerini Bayramoğlunun gözlerine dikti, delici bakışlarını bir daha, uzun bir süre oradan ayırmadı, Bayramoğlunun aklından ne geçiyorsa, artık beş aşağı, beş yukarı biliyordu. Vaktin geldiğini anlamış olacak ki birden bağırdı:

“İnce Memedi yakalamaya gitmeyecek misin Bayramoğ-lu?”

Daha ağzından söz çıkar çıkmaz, Bayramoğlu karşılığınl yapıştırdı:

“Gitmeyeceğim.”

“Gideceksin, hem de mecburen… Hem de güle oynaya… Şimdi beni can kulağıyla iyi dinle, bu filintayı, bu fişeklikleri sana Mustafa Kemal Paşa gönderdi. Dedi ki, Bayramoğluna selam söyle, o Bayramoğludur, İnce Memedlerden, kalın Me-medlerden korkacak bir kişi değildir. En azından o, İnce Me-medse, bu da Bayramoğludur, o benim cephe arkadaşımdır, benim dağlarımda o varken, bana asi bir kişi o dağlarda nasıl dolaşır?”

Filintayı, fişeklikleri aldı, kaldırdı, gene usulca Bayramoğlunun kucağına koydu. Bayramoğlu uzun bir süre pencereden vuran gün ışığı altında menevişlenen filintadan, sırma işleme fişekliklerden gözlerini alamadı. Sonra başını ağır ağır kaldırdı, gözleri yaş içinde kalmıştı:

428

“Demek,” dedi, “Paşamız beni hatırladı ha…” Kekeliyordu, sesi de karıncalanmıştı. “Ben sanıyordum ki, herkes beni kuyunun dibindeki taş gibi unuttu. Demek Paşamız beni hatırladı… Biz onunla… Biliyorsun, Yüzbaşı Arif, o ne buyurursa buyruğu başım üstüne… Ben onunla birlikte çarpıştım. Bin canım olsa binini de ona kurban ederim. İnce Memed mi?”

Kahkahalarla gülüyor, boyuna yineliyordu, “İnce Memed mi, o çocuk mu?”

429

20

Yokuşu çıkınca köy karşısına çıkıverdi, Hürü Ana şaşırma-dı. Bu köy, bu evler, şu karşıdaki tepe bu kadar küçücük müydü, diye düşündü. Karşıdan gözüken başı dumanlı Alidağı bile küçülmüştü. İşte buna şaşırdı Hürü Ana.

Köyü görünce bir hoş olmuş yüreği küt küt atmaya başlamıştı. Köye bir an önce ulaşmak için altındaki atı boyuna üzen-giliyor, at hara kalkınca da, üstü tıka basa yüklü, sert başlı atı durdurmak o kadar kolay olmuyor, ama içi içine sığmayan Hürü Ana at yavaşlayınca ata söverek, “hörtükler alası,” diyerek, ya onu kırbaçlıyor, ya da gene üzengiliyordu.

Orası, o köy, Seyran, Selam Hoca, Hazret Efendi, kasaba, büyük deniz, portakal bahçeleri, Memedin konağı, her şey çok güzeldi, hoştu ya köyün de özlemi gelmiş yüreğinin başına çökmüştü. Oradayken, bu özlemini kendi kendinden bile saklıyordu. Memed, orada kalsaydı eğer, özlemini ta içinin derinine gömecek, bağrına taş basacak, özlemden ölse de bir gün olsun özlemini kendine bile belli etmeyecekti. Köyün, burnunda ne kadar tüttüğünü dağların kokusu burnuna gelince, köyü görünce anlamıştı. İçindeki özlemi meğer ne kadar yamanmış da onun haberi bile olmuyormuş.

Atını bir daha üzengiledi, “Deeeh, gavurun dölü,” dedi, “deeeeh!” Karşı çalının içinden şalvarının bağını bağlayarak yola çıkan Çolak Salihin oğlu Hacı Veliyi görünce atı sertçe birkaç kere daha üzengiledi, “Deeeeh, deeeeh, domuzun dölü, deeeeh!” Bir an önce, onu görünce yolun ortasında kalakalmış Çolak Salihin oğluna yetişmeye can atıyordu.

430

Onun kendine yaklaştığını gören yolun ortasında kalakalmış delikanlı geriye döndü koşmaya başladı. Hürüce, bu it soyuna o kadar kızdı ki atı üst üste kırbaçladı, hara kaldırdı, az sonra da koşan delikanlının arkasından yetişti:

“Dur, it südüğü,” diye bağırdı, “beni görünce başını aldın da nereye kaçıyorsun, dur!”

Hürü Ana, öylesine etkili, sert bir sesle buyurmuştu ki oğlan yolun ortasında, neye uğradığını bilemeden, gözleri fıldır fıldır dikildi durdu.

“Ulan beni görünce neden kaçıyorsun, ulan it südüğü sen Çolak Salihin oğlu Hacı Veli değil misin?”

Hacı Veli karşılık vermedi. Gözlerini sonuna kadar açmış ona şaşkınlıkla bakıyordu.

“Ulan senin dilini eşekarıları mı soktu? Ulan öyle durmuş da yüzüme pel pel ne bakıyorsun öyle?”

Ne yapsa, ne söylese Hacı Velinin dilini çözemiyor, çözemedikçe de öfkesi başına çıkıyordu.

“Ulan oğlum Veli, Allah seni benim başıma, şu köyün ucunda bela olarak mı çıkardı, ne oldu, köyün başında bir bela mı var, yoksa baban mı öldü.”

Büyülenmiş delikanlının dili çözüldü, usulcana:

“Babam ölmedi,” dedi.

“Ya kim öldü Hacı Veli?”

Bir tansık gerçekleşti, Hacı Velinin ağzı çarpılarak sözcükler ağzından döküldü.

“Benim adım Hacı Veli değil.”

“Ya senin adın ne?”

“Benim adım Memed.”

Hürü Ananın kızgınlığı birden geçti, keyiflendi, gülmeye başladı.

“Düş önüme öyleyse Memed! Eve gidelim de şu yükleri indirmeme yardım edersin.”

Oğlan ister istemez önüne düştü, yürüdü. Evin kapısına geldiklerinde de durmadı.

“Dur orada,” diye buyurdu Hürü Ana, sesi komut gibiydi. “Görmüyor musun sersem sepet herif, evin kapısına geldik. Şu atın başını tut.”

431

Hacı Veli döndü geldi, atın başını tuttu. Hürü Ananın yüzüne öyle pel pel bakıyordu. Hürü Ana, Allah sonunu hayır getire, diye düşündü, işin içinde bir iş var, var olmaya ya nedir ola?

Attan indi, atın dizginini onun elinden aldı, terkiyi gösterdi:

“Git de şu terkidekileri çöz,” dedi. “Yavaş yavaş, onlar hep cam, kırılırsa, şu parmaklarımı gözlerine sokar da oyarım.”

Delikanlı yavaş yavaş terkiyi çözdü, mukavvalara sarılmış resimleri aldı, duvarın dibine koydu.

“Al şu anahtarı da kapıyı aç!”

Kuşağından çözdüğü anahtarı Veliye uzattı, delikanlı epeyi uğraşarak kapıyı açtı, resimleri içeriye taşıdı, geriye geldi, öteki yükleri de çözmeye başladı. Çözüyor, heybeleri, torbaları eve taşıyor, gene geliyor heybeler, torbalar çözüyordu. Bu atı yükleyen de çok ustaymış, diye düşünüyordu. Üç atlık yükü bir ata yükleyebilmek çok hüner isteyen bir iştir, diyor, şaşıyordu.

Sonunda delikanlı atın üstündeki son büyük hurcu da çözdü, indirdi içeriye götürdü. Ter içindeydi.

“Atı al da şu kavağa bağla, sonra da içeriye gel!”

İçeriye girdi, evini gözden geçirdi, burnuna özlediği, hiçbir yerde bulamadığı evinin kokusu geldi, boğazına bir yumruk oturdu, boğazı tıkandı, “Hoş bulduk güzel evim,” dedi, “senden daha, senden sıcak, tatlı, güzel bir yer var mola şu dünyada?” Gülümsedi, ardından da, “Yok,” diye kestirdi attı. Gitti pencereleri açtı, kurt yemiş, kaim ortadirek ışıl ısıldı. Damın us-turunu, salmalarını is bağlamış, kömür gibi kararıyor, yukardan aşağı büyük, sağlam, hiçbir tanesi bozulmamış, hiçbirisine de bir tek sinek bile düşmemiş örümcekler ağlara gerilmiş sarkıyorlardı. Dalmış gitmiş, kendi eliyle dokuduğu kilimleri, nakışlı çuvalları, heybeleri, çulları okşuyor, seviyor, durduğu her eşyanın önünde, “Seni de göresim geldi seni de,” diyordu. Birden Hacı Veliyi anımsadı, ne oldu bu çocuğa, diyerek dışarıya çıktı, baktı ki at ağaca bağlı, çocuk yok. İçinden, çocuğa, babasına, anasına verdi veriştirdi. Verip veriştirirken köylü de aklına geldi. Ne oldu bu köylüye, diye telaşlandı. Köyün üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi, çıt çıkmıyor, bir eşek bile anırmıyor, bir köpek ürmüyor, bir horoz bile ötmüyor. Köyün içine yürüdü,

432

ortalıkta kimsecikler yoktu. Biraz daha ilerledi, hemen de geriye döndü. Söyleniyor, onu böyle karşılayan köylüye basıyordu kalay1′ benden kaçan köylüye, benim yüzüme kapılarını kapatanlara da, ben de kapımı açmam, diye ant üstüne ant veriyordu. Çok da merak ediyor, ama onurunu ayaklar altına alıp da varıp birisinin kapısını, ne oldu, niçin böylesiniz iflahsızlar deyip, çalmıyordu.

Birisiyle karşılaşırım, diye, kovaları aldı, köyün ortasındaki çeşmeye gitti, ortalıkta kimsecikler yoktu. Çeşmenin taşına oturdu, bekledi bir süre. Çeşmenin yalağına akan su şıkırdıyor-du. Aydınlık bir güneş basmıştı dünyayı, karşı Alıçlı koyakta da bir duman tütüyordu. Ne oldu bunlara, nereye gitti bütün köy? Haydi gelirken görmediler, diyelim, Çolak Salihin ahmak oğlu da mı söylemedi onlara geldiğimi? Fazla düşünmek olmazdı, hepsinin de canı cehenneme, dedi, kovalarını doldurdu, koşarcasına evine döndü, evini sildi süpürdü, örümcek ağlarını aldı, çulu dışarda silkti, getirdi yere serdi, evini süsledi püsledi, Hazret Efendinin yaptığı tasvirleri çözdü çıkardı. Çok şükür hiçbirisi de kırılmamıştı. At üstündeki İnce Memedi aldı ortadi-reğe astı. Alinin yeri karşı duvardı, onu götürdü oraya koydu. Tasvirleri nerelere yerleştireceğini yolda hep düşünmüştü, onun için zorluk çekmedi. Adem ile Havva Anamızın yeri ocağın sağ yanıydı, mısır koçanlarını çividen aldı, onların yerine o tasviri bağladı. Sol yanı da dünya güzelinindi… Tasvirlerin karşısında durdu, ilk olarak görüyormuşçasına karşılarına geçti, her birisini doya doya seyretti.

Heybelere el sürmedi. Gelmesinler, benden kaçsınlar, diye öfkelendi, sağ ayağını üç kere yere vurdu. “Gelmesinler, gelmesinler,” diye bağırdı. Sesindeki öfkeden kendi de ürktü. Sesini indirdi, yumuşattı. “Ben de onlara, onlar için getirdiğim, şu güzel şeyciklerimden zırnık koklatırsam,” diye Alinin tasvirine konuştu. İkide birde de, birisi geliyor mu, diye çıktı kapıya baktı. Umudu kesilince de, vardı, ocağın yanma çöktü oturdu, küstü, somurttu, derin düşüncelere daldı.

Daldığı düşüncelerinden onu dışardan gelen ayak sesleri ayıktırdı. Ayak tapırtıları gittikçe yaklaşıyordu, fırladı ayağa kalktı, yüreği gene küt küt atmaya başladı. Dışarıya koştu, bir

433

sürü yaşlı kadın, başlarına kara çatma bağlamışlar, ayaklarının ucuna baka baka, sessiz, yaslara bürünmüş ona geliyorlardı. Kadınların kara çatkıları onun yüreğine bir acı düşürdü, içi yandı.

Kadınlar, başlarını kaldırmadan ona, dudaklarının ucuyla, bir ölüm habercisi gibi, “Hoş geldin, kara yazgılı Hürüce,” dediler.

“Hoş bulduk ya niye kara yazgılı oluyormuşum avratlar?” diye gürledi. “Dilinizin altındakini söyleyin. Hepinizin başındaki bu kara çatkılar da ne?”

Kadınlar onun sorusuna karşılık vermediler, başlarını önlerine eğip sustular.

Hürüce de bir daha onlara başka bir soru sormadı, geçti köşesine küstü oturdu. Hiçbirisinin de yüzüne bakmıyordu. Sonunda kadınlardan birisi dayanamadı:

“Kara yazgılı Hürüce,” dedi, “ne küsüyorsun bize?” diye ona çıkıştı. “Ne küsüyorsun bize kara çatkı bağladık, diye. Kara çatkı bağlamayıp da göbek mi atsaydık?” Sustu.

Hürü Ana, ocağın yanındaki duvara sırtını dayamış, kurumuş kalmıştı. Niye kara çatkı bağladınız, diye sorma yürekliliğini de bir türlü, kendini zorluyor zorluyor, gösteremiyordu. Biraz sonra dayanacak hali kalmamış olacak ki patladı:

“Ne olmuş,” diye sordu tepeden, “başımıza bir iş mi gelmiş.”

Az önceki konuşan kadın:

“Gözü kör olasıca, ocağı sönesice Hürüce, ocağın batmadı mı sanıyorsun. Demek, olanı biteni duymadın, İnce Memedi vurdular. Biz aylardır, bu kara çatkıyı başımızdan çıkarmadık.”

“Ne zaman vurmuşlar İnce Memedi, ne zaman?” diye canlandı Hürü Ana. “Ne zaman, ne zaman.”

“Biz haber alalı beş altı ay oluyor.”

“Nerede vurmuşlar onu?”

Hürü Ananın sesi gülüyordu. Gözleri de pırıl pırıldı.

“Orada, Çukurovada, Akçasazda bütün Çukurovanın gavur, dinsiz köylüleriyle candarmalar kıstırmışlar onu. İnce Me-medin bir yanından uzun, kara ejderhalar geliyormuş, bir yanından da köylüler, candarmalar, bir yanı da deniz derya ba-

434

taklık… İnce Memed, ne yapsın, bataklığın üstüne yürümüş, bataklık da onu yutmuş. Ölüsü de geçmedi elimize yiğidimizin. Bizler kara çatkı bağlamayalım da kimler bağlasın? O gün, bugündür biz başımızdan kara çatkılarımızı, çıkarmadık, nasıl çıkarırdık, bütün bu dağ köylüklerinin hepsinin de kadınları kara çatkılı. Bundan sonra kara çatkı bizim kaderimiz.”

Hürü oturduğu yerden doğruldu, yüzü çiçek gibi açmıştı. Baştan başlayıp sona kadar olanı biteni, portakal bahçelerini, İnce Memedin konağını, deniz dedikleri mavi büyük suyu, Muallim Zekiyi, Abdülselam Hocayı, çeltik ırgatlarının halini, sıtmayı, Şakir Beyi, Hazret Efendiyi, iki katlı, apak evleri olan kasabayı, ağır ağır, olduğu gibi, en küçük bir şey katmadan anlattı bitirdi.

“O, mezarında yatmayası Şakir Bey, Abdi Ağadan bin beterdi,” dedi. “İnce Memedime haber saldım, yakında buraya da gelecek.”

Kadınların gözlerine baktı ki, her birisinin gözlerinde ona inanmadıkları okunuyor. Hiçbir dediğine inanmamışlar gibi. Ayağa kalktı, ortadirekteki İnce Memedin tasvirinin karşısına geldi durdu:

“Kalkın da yerinizden bakın şuna. Bu tasvir İnce Memede benzemiyor mu?”

Kadınlar yerlerinden kalkıp onun yanında durdular.

“İnce Memed bataklığın dibinde olsa, Hazret Efendi, Peygamberimizin Baş Türbedarı, onun yüzüne nasıl bakar da tasvirini çıkarırdı, söyleyin?”

Kadınlar, biribirlerinin üstüne yığılışarak, boyunlarını uzatarak İnce Memedin at üstündeki tasvirini inceden inceye gözden geçirdiler:

“Doğru, bu bizim İnce Memed,” dediler. “Atı da bulutların üstünde. Hem de kişniyor, sesi duyulmuyor ya, kişniyor.”

“Kişnesin de, varsın biz onun sesini duymayalım,” dedi Hürüce. “Allah onun kişnemesini başımızdan eksik etmesin.”

Kadınlar, hemen o anda canlandılar, sevinç içinde Hürü Anaya sarıldılar. Başlarındaki kara çatkıları çıkardılar yere çaldılar, oturdular, Hürüceye soru üstüne sorular sordular. O da bendinden boşanmış sular gibi konuştu, çağladı.

435

Biraz sonra bütün köylü Hürü Ananın kapısının önüne yığılıştı. Zalanın yatalak kızını da, yürüyemeyecek kadar yaşlıları da aldılar getirdiler. Bir sevinç denizi gibi dalgalanıyordu kalabalık. Hürü Ana bir sekinin üstüne çıktı, gördüklerini, bildiklerini bir daha kalabalığa da anlattı:

“Şimdi,” dedi, “beni bekleyin, çam sakızı, çoban armağanı bir şeycikler getirdim, hazır herkes burada iken…”

Yanma iki üç genç kız aldı içeriye girdiler, heybeleri, torbaları, hurcu açtılar. Hürü Ana, köydeki her kıza, geline hediyeler almış, herkesin de hediyesini aklında tutmuştu. Heybelerden, torbalardan kimin hediyesi eline gelirse, dışarıya çıkıyor, onu çağırarak hediyesini veriyordu.

Sırça bilezikler, sırça gümüş yüzükler, gerdanlıklar, boncuklardan, mercanlardan halhallar, saç tokaları, boncuk, mercan, gümüş küpeler, akikler, kehribarlar, nakışlı renk renk yazmalar, ham ipekten başörtüler, şeş dedikleri ince, ak başörtüler, ipek krepler, ipek, incecik çoraplar, çocuk patikleri, maşallahlar, iğneler, köyde bulunmayan iplik yumakları, örgü şişleri, akla ne gelirse, köyün bütün kadınlarına yetecek kadar… Getirilen her hediye, verilecek, kimseye göre inceden inceye düşünüldüğü için herkes memnundu. Dağıtım gün kavuşuncaya kadar sürdü. Hürü Anada da kıpırdayacak hal kalmadı, yürürken sağına soluna sarhoşlar gibi yalpalıyordu. En son, hediyesini bekleyen Zalanın yatalak kızına sıra geldi. Geldiğinden bu yana, dört göz olmuş bekleyen yatalak kız umudunu yitirmişti ki Hürü Ana büyücek bir paketi getirdi kucağına koydu. Anası kızın paketini açtı, paketten bir mavi çiçekli kırmızı ipek entari, bir ipek çorap, bir parlak kundura, yeşil bir krep, bir mercan küpe, altı tane de renk renk sırça bilezik çıktı. Gözleri dolmuş kız, eline aldığı parlak rugan kunduraya dalmış gitmişti. Bunun farkına varan Hürü Ana, eğildi onun saçlarını sevecenlikle okşadı, yürekten sıcacık bir sesle:

“İyi olacaksın kızım,” dedi, “iyi olacaksın dünya güzelim. İyi olacaksın gülüm. İyi olacaksın da, bu ayakkabıları giyecek, dünyanın ortasında uzun boyunlu kuğular gibi salınacaksın.”

İkinci gün de Hürü Ananın evi doldu taştı. Özellikle genç kızlar bölük bölük geliyorlar, duvarlara asılı resimlerin önünde

436

duruyor, en küçük ayrıntılarını bile kaçırmadan sessizce seyrediyorlar, Adem ile Havvanın resmi önünde önce bir irkiliyorlar, sonra da baş başa vererek kikirdeşiyorlardı.

İnce Memed resmi bildikleri bir şeydi. Devenin üstündeki ölüsünü taşıyan Aliyi de çok duymuşlardı. Köroğlunun atının da yabancısı değillerdi. Ama dünya güzeli, ejderha gövdesi, sürmeli gözleri, kalın kaşları, kuyruğundan çıkmış yalım gibi çatal dili, pul pul altın gövdesi ak pak gerdanıyla onları çok ilgilendirmiş, onun hakkında köyde hemen türlü rivayetler çıkarılmıştı.

İnce Memedi, Akçasazm bataklığında otuz kırk Çukurova köyünün acımasız, kan içici insanıyla bir ova dolusu karayılanı, bölük bölük candarması kuşatmıştı. İnce Memed tek başına bu kadar insanın ve de yılanın ortasında kalmıştı. Kuş olsa da kurtulmasının mümkünü kalmamıştı. Başı sıkışmış İnce Memed, ne yapsın fıkara, yatmış bir tümseğin arkasına, arkası bataklık, önü yangın… Bir ateş vermişlerdi köylüler, candarmalar bu güz gününde Akçasızm kurumuş kamışlarına, otlarına, ağaçlarına, bir de yel çıkmış, yalımlar Anavarza kayalıklarına kadar yükselmiş, çatırdayarak, çatırtıları yeri göğü tutmuş, neredeyse İnce Memedi yuttu yutacak. İnce Memed, akşamdan beri kurşun sıkıyordu sağa sola, girip kurtulacağı bir delik bile gözükmüyordu ortada. Bir yandan yangın geliyor üstüne, bir yanı yılan, bir yanı bataklık, bataklığın arkasında duvar gibi Anavarza kayalığı, bir yanda eli silahlı Çukurova köylüleri, candarmalar… İnce Memed bir de bakıyor ki bir tek kurşunu bile kalmamış. Tüfeğine bakıyor bakıyor, bu işe yaramazı kaldırıyor, bataklığın içine fırlatıp atıyor. Elinde tabancası, belinde hançeriyle kalakalıyor, ne yapacağını bilemez, orta yerde, yaklaşıp gelen yangının, karayılanların, candarmalarm arasında dönüp dururken bir gümbürtü geliyor kulağına bataklığın sularından, başını çevirince bataklığın üstüne bir büyük top ak bulutun indiğini görüyor. Yangın da kendisini aldı alacak, bir yandan da candar-maların kurşun  takırtıları, bağrışmalar yaklaşıyor.  Memed, kendisini bataklığa atacak, bataklık onu çekip dibine götürecekken bir kız sesi duyuyor, ses, “İnce Memed, İnce Memed,” diyor, “azıcık dur, ben geldim,” diyor, bulutun içinden işte bu

437

dünya güzeli çıkıyor, o bulutun içinden çıkınca, yangının aydınlattığı altın tüyleri dünyayı ışıltılara boğuyor. İnce Memed, suları yararak, altın ışıklarını fışkırtarak kendine doğru gelen bu heybetten önce korkuyor, yangına doğru koşuyor, yangm onu yutacak, bir ses daha duyuyor, “Dur, olduğun yerde İnce Memed!” İnce Memed, gözleri kamaşmış duruyor. “Dur İnce Memed, korkma!” İnce Memed, korkma, sözünü duyunca, kendine yediremiyor, öyle de ölüm, böyle de ölüm, diyerekten duruyor, ağzından, “Korkmuyorum,” diye zorla bir söz dökülüyor. Kız yanma geliyor ki İnce Memed ne baksın, karşısında dünya güzeli bir kız. Kızı görünce, azıcık kendine gelip soruyor, “İn misin, cin misin?” Kız ona gülerek karşılık veriyor, “Ne inim, ne de cinim, Anavarza kalesinin dünya güzeliyim, seni kurtarmaya geldim,” diyor. “Tut saçlarımdan da gidelim.” İnce Memed, onu saçlarından tutuyor, o anda da ak bulut geliyor, üstlerini örtüyor. İnce Memed gözlerini açıyor ki ne görsün, bataklığın ortasındaki adadalar, adada gün gibi şırlayan bir sırça saray, her bir yanda buz gibi kaynaklar, her yan ağzına kadar binbir türlü çiçeklerle dolmuş, türlü türlü, güneş tüylü, renk renk kuşlar, sürmeli gözlü cerenler… İnce Memedin atı da orada, İnce Memed, gözlerine inanamamış. Dünya güzelidir almış İnce Memedi, sarayın hamamına sokmuş, onu gül, amber, menekşe, nergis sularıyla, hem de kendi eliyle yumuş. O gün halvet olmuşlar. Dünya güzeli, “İnce Memed,” demiş, “ben bir dünyada yalnız seni sevdim, sana karasevda bağladım, sen önce Hatçeyi, sonra da Seyranı başıma çıkardın, ben de sana yaklaşamadım. Meğer yazgı bozulmaz imiş. Ben seni şimdi işte dar gününde elime geçirdim, bir daha seni bırakmam. Senden çocuklarım olacak.” İnce Memed, işte buna derecesiz üzülmüş, ona çekinmeden, “İyi has ya, bizim doğan çocuklarımız, senin gibi dünya güzeli başlı, ejderha gövdeli, altın pullu mu olacak?” diye sormuş. Ejderha gövdeli dünya güzeli buna çok gülmüş, “Yok” demiş, “bizim çocuklarımız benim gibi değil, senin gibi doğacaklar,” demiş. Orada, sırça sarayda kırk gün, kırk gece yataktan çıkmamışlar. Kırk birinci gün İnce Memed kendine gelip yataktan çıkmış, “Ben gitmeliyim dünya güzeli,” demiş-Dünya güzelidir, “Sen beni beğenmedin de gidiyorsun,” diye

438

gözlerinden kanlı yaşlar dökmüş. “Eğer Seyranı istiyorsan onu da alır sarayımıza getiririm. Ben onunla gül gibi geçinirim. Eğer Hürü Ananı istiyorsan onu da getiririm,” diye yalvarmış, onu bırakmamış. İnce Memed, orada kalmış ya gün gün de sararmış solmuş, iğne ipliğe dönmüş. Dünya güzeli bakmış ki olmayacak, Memedde durur göz yok, böyle giderse ölecek, onu toptan yitirecek, “Öyleyse Memed, sen istediğin yere git,” demiş. “Git de beni unutma, çocuğumuz olduğunda gel de, tıpı tıpına senin gibi doğacak çocuğumuzu gör.” İnce Memeddir, ona söz vermiş. O da İnce Memede sarılmış öpmüş, sarılmış öpmüş. Yatağa girmişler, bir daha, bir daha üç gün, üç gece bir halvet olmuşlar ki, dünyayı, yeri göğü, kendilerini unutmuşlar. Dünya dünya oldu olalı, hiçbir erkekle, hiçbir kadın arasında böyle yangın gibi bir aşk olmamış. Sonunda dünya güzeli Memedi uğurlarmış. Eline de üç bergüzar vermiş, birisi şu Hürü Ananın evinde duran tasvir. “Bunu al, kırma, tasvire baktıkça beni anımsarsın.” Saçından üç tel koparmış, “Bu da üstünde kaldıkça, bütün kötülüklerden seni koruyacak,” has bahçeden bir kırmızı gül almış, “bu gül de kıyamete kadar solmayacak, kokusu artacak eskimeyecek, karanlıklaştıkça dünya, sen bunu kokladıkça yüreğin aydınlanacak, hiçbir zaman karamsarlığa, umutsuzluğa düşmeyeceksin,” demiş. “Dünyan aydınlık, umutlu olacak her daim.” Memed de yola düşmüş, gelmiş Hürü Ananın yanma, tasviri ona vermiş. Hürü Ana da getirmiş duvarına asmış.

“Yolunu gözlüyor Memedin şimdi fıkara.”

“Memed de dağa çıkmış.”

“Allah bir adama her şeyi verir de bir şeyi eksik koyar.”

“Akılsız adam.”

“Bulunca bunamış.”

“Eşkıyalığın sonu var mı?”

“Önü sonu bir yağlı kurşun.”

“Ulan bulmuşsun bir sırça saray…”

“Bulmuşsun bir dünya güzeli…”

“Çocukların da olacakmış.”

“Hem de sana benzer.”

“Var yaşa bu cennette ölene kadar.”

439

“Ne olacak, Sefil İbrahimin oğlu…”

“Otu çek de köküne bak.”

“Kolları yok ki, nasıl sarmış İnce Memedi?”

“Bacakları yok ki, neresiylen halvet olmuşlar.”

“Burnunun ucunda da bir gül duruyor.”

“Umutsuz olmasın, diye.”

“Kolları da gözükmüyor.”

“Öbür yanında kalmış.”

“Bacakları da var.”

“O da gözükmüyor.”

“Öteki yeri de var.”

“Tasvirde çıkmamış.”

“Havva Anamızınki nasıl çıkmış öyleyse?”

“Bu utanmış.”

Tam bu sıralarda köye Aşık Hüseyin geldi. Beş yıl önce bir daha gelmişti. Aşık Hüseyin gerçek bir hak aşığıydı. O, hangi köye gelse, köye bet bereket yağar, dünya sevince keser, düğün bayram olurdu. Aşık Hüseyini, öteki seferkinden de büyük bir coşkuyla karşılayıp, ona kuş sütü bile ikram ederek, onu bir hafta bırakmadılar. Aşık Hüseyinse coştukça coştu, onlara gün yüzü görmemiş nice türküler, destanlar söyledi ki herkes, başka, umutlu, terü taze dünyalarda yaşadı. Son günü de İnce Me-medle dünya güzelinin destanını dile getirdi. Üç gün üç gece çaldı anlattı da bitiremedi. O destanı söyledikten sonra İnce Memedin dünya güzeliyle olan macerasına inanmayanlar, kuşkuyla bakanlar da inandılar, iman ettiler. Aşık Hüseyinden sonra destan öteki aşıkların dillerine de düştü, az bir sürede de bütün Toroslar destanı duydu. Destanı duyar duymaz Sefil Ali, bir iyice ezber ederekten İnce Memede koştu, onu Menekşe köyünde buldu. Üç gün, üç gece durup dinlenmeden söyledi, dinleyenlerin parmaklan ağzında kaldı. İnce Memed, ağzını açmadan, başını önüne eğmiş destanı kıpırdamadan dinledi. Destan bittiğinde onun azıcık gözlerinin yaşardığını gördüler, başka hiçbir şey olmadı. Kimse de, dünya güzeli üstüne ona hiçbir şey soramadı.

Hürü Ananın evinin dolup taşması gün gittikçe tavsadı. Son günlerde de günde ancak birkaç kişi gelir oldu. Onların da

İnce Memed 4(1)

Yüce dağ başında bir koca kartal Açmış kanadını dünyayı örter

Romanın başlangıcındaki Leonardo da Vinci’nin yazısı Mentor Books’un bastığı The Notebooks of Leonardo da Vmri’den alınmış (sayfa 202) ve Murat Belge tarafından çevrilmiştir.

“Sınırlarımızın yakınlarındaki Kalindra şehrine girdim. Bu şehir Toros dağlarının Fırattan ayrılan kolunun eteklerinde kuruludur. Ve batısında koca Toros dağının doruğu yükselir. Bu doruk öylesine yüksektir ki gökyüzüne dokunur gibidir. Dünyanın hiçbir yerinde bu dağdan daha yüksek bir dağ yoktur. Daha güneş doğmadan dört saat önce yamaçlarına gün vurur. Bu dağ dünyanın en ak taşından yaratıldığı için ışıl ışıl pırıldar ve karanlığın ortasında parıldayan ay ışığı gibi çevredeki Ermenilerin yollarını aydınlatır. Yüksekliği öyle bir yüksekliktir ki, en uzak gökteki bulutların, düz bir çizgi imlinde dört mil yukarısına çıkar. Batıya doğru baktığınızda gecenin üçüncü kısmından sonra bile güneşin bu dorukları aydınlattığını görürsünüz. Hani bir zamanlar durgun havalarda, göktaşı sandığımız, gecenin karanlığında biçim değiştirdiğini gördüğümüz, kimi zaman iki üç parçaya ayrılan, kimisinde kısa, kimisinde uzun gözüken şey işte budur. Bütün bu değişikliğin sebebi dağın bu kısmıyla güneşin arasına giren, gün ışıklarını kesen bulutlardır.

Torosun bu yamacı o kadar yüksektir ki, haziran ayında güneş tam tepedeyken, dağın gölgesi on iki günlük Sarmatyanın kıyılarına düşer. Aralık ortasındaysa, kuzeye doğru bir aylık yolculuk sonunda ulaşılabilen Karadeniz dağlarına kadar uzanır. Rüzgara bakan yüzü her zaman bulutludur, pusludur. Çünkü kayaya çarpan rüzgar iki kola ayrılır, sonra da dağın öbür yanından iki kol yeniden birleşir ve bu esinti sırasında her köşe bucaktan topladığı bulutları ardı sıra sürükler getirir, orada bırahr. Buralarda her zaman gök gürler, yıldırımlar düşer, bulutlar öylesine toplanır ki yağıştan

kayalar yarılır, aşağı doğru seller akar. Dağın eteğine yerleşenler çok zengindir, buralarda güzel dereler, çaylar akar, her zaman verimlidir, her köşeden ürün fışkırır. Üç mil tırmandıktan sonra koca çam ormanlarına, gürgenliklere, böyle başka ağaçlara gelinir. Bundan sonra, bir üç mil daha çayırlardan, otlaklardan geçilir. Ondan sonrası yıl boyu eksilmeyen kardır. Bu karlı alan da on dört mil daha gider. Oralarda daha doruğa varmadan, yakıcı bir havayla karşılaşır ama rüzgarın imini timini duymazsınız. Orada hiçbir canlı da yaşamaz. Yalnız doruktaki yarıklarda barınan, avlarını aramak için bulutlardan aşağıya süzülen birkaç alıcı kuş vardır. Ağaçlıklı tepeler bitince, bulutların başladığı yerin yukarısı çıplak kayalıklardır. Kayalar da apaktır. Görülmemiş bir aklıktadır. Bu sert, zorlu yamaçlardan doruğa çıkmanın mümkünü yoktur.”*

Toroslar ovayı bir ay gibi çepeçevre kuşatır. Ve Çukurova Akdenizle dağların arasında kalır. Ovayı kuşatan dağlar kat kattır. Ta görünmeze kadar açık maviden, maviden, mordan, laciverde uzanır, çok uzaklarda da göğün belli belirsizliğinin içine karışır gider.

Dağların koyakları koyu gölgelidir. Gün doğarken gölgeler batıya, yıkılırken doğuya dönerler. Çok sıcaklarda oralardan ovaya ince bir serinlik iner gibi olur. Ve dağlar gün gün, an an değişir. Gün doğarken kimi günler altın sarısına batar, bu sarılık kızıla, sütbeyaza, ardından ince bir maviye keser. Mosmor da olur. Öğleüstleri, çok sıcaklarda bir turuncuda da tüter, her yer yanarken, her yan bombozken.

Sonra da laciverde dönüşür, bahar aylarında menekşedir dağlar. Yamaçlarına altın çiviler çakılmış gibidir. Menekşenin, laciverdin üstünden, yumuşacık, sonsuza kayarlar bir ışık selinde.

Görkemli Düldül dağı kat kat olmuş, üst üste binmiş yatık dağların ardındadır. Sütbeyaz ışığıyla bütün yöreyi ısıtarak döner. Başı çoğu zaman bulutsuzdur. Yazın da daha çok mor bulut rengindedir, ya da tüten bir kızılımsı bakır morundadır. Lacivert, çok pembe karışımında tüter söner. Doruğunda da bir iri, dönen, savrulan yıldız salınır durur.

Leonardo da Vinci

10

Toros dağlarının dorukları salt kayalıktır. Kayaları ak, pembe kırmızı, kahverengi, turuncu, yeşil çakmaktaşıdır. Çakmak-taşlarmın üstünde geniş kanatlı kartallar dönerler. Çakmaktaşı doruklardan aşağılara inilince ormanlar başlar. Bunlar çok gür ormanlardır. Yabanıl hayvanlar barınağıdır buralar. Her bir çamı, sediri, gürgeni, çınarı göğe ağmıştır. Pınarlar kaynar her bir koyaktan, kaya dibinden, yamaçtan. Yarpuz, çam, çiçek kokar suları. Kimisinde, büyüceklerinin içinde alabalıklar oynar. Bir ağaçtan çakmaktaşma, bir yamaçtan dereye son hızla inerler.

Ve Çukurovayı Toroslar yaratmıştır. Çok eskiden Akdeniz Torosların tam eteğinden başlardı. Sonra Ceyhan, Seyhan, sonra öteki irili ufaklı dereler, çaylar Torosların tüm bereketli topraklarını taşıyarak denizi doldurdular, ortaya Çukurova çıktı. Ova güneşle, ışıkla doldu. Sular sakırdadı. Toprak bereketten deniz gibi taştı.

Seyhanm anası Zamantı suyudur. Kaynağını Uzunyayla-dan alır, uzun bir düzlükten geçtikten sonra Toroslara varır. Orada çakmaktaşından kayalara çarpar, mor, sert kayalıklardır bunlar. Zamantı kayalarda köpürür, derin koyaklara düşer. Çok aşağılardan toprağı oyarak baş döndürücü bir hızla akar. Gene önüne kayalar çıkar, kayaları aşamaymca toprağı deler, yerin dibine girer… Uzun bir süre yer üstünde gözükmez. Sonra birden yukarıya fışkırır. Deli bir hızla, çılgınca savrularak kayadan kayaya başını vurur, önüne bir çakmaktaşından dağ yeniden çıkıncaya kadar. Sonra gene yerin dibine batar, çıkar… Çok çok pınar, çok dere, çok çay alır Torosları aşmcaya kadar. Bir de Göksuyu alır. Göksu Torosun Tahtalı dağından doğar, o da çok pınar dere, çok çay alır, sonra da gelir Zamantıya katılır. Ondan sonra bunların adına Seyhan derler, bir ulu su olur. Her bir su o kadar aydınlıktır ki, sanki akan su değildir de ışıktır. Dibine kitap düşse okunur.

Ceyhana gelince onun gözü Binboğaların göbeğindedir. İlk doğuşunda ona Horman deresi derler. Horman deresi Nurhak dağlarından gelen Söğütlü deresiyle birleşir… Coşkun deli bir su olur. Torosları bir uçtan bir uca biçerken Aksu, Körsulu, Çayır, Savrun, Sumbas, Handeresi, Cerpeçe çaylarını ve daha nicelerini, binlerce pınarı, gözü, dereyi alarak büyük Akdenize

11

ulaşır. Seyhan da, Ceyhan da Akdenize binlerce, yüz binlerce ton toprakla birlikte gelirler. Binlerce, yüz binlerce ton mil yayarlar Akdeniz kıyılarına. Her yıl ova biraz daha, biraz daha büyür ve Torosta kayalıklar her yıl biraz daha arınarak sivri ak kayalıklar biraz daha ortaya çıkar. Ve belki bir gün Torosta hiç ağaç, hiç toprak kalmayacak, koca Toros salt kayalık olaraktan dikilip duracak gökle toprak arasında. Keskin kayalar kızgın bakır mor kızılında tütecek ve belki de bir damla su kalmayacak bu çıplak kayalıkların Torosunda… Belki bir tek bitki bitmeyecek bu ustura keskini kayalarda. Belki bir tek canlı yaşamayacak.

Akdeniz kıyılarında toprak da deniz gibi dalgalanır, köpü-rür. Geniş ova da, ulu Toroslar da Akdeniz kadar mavi, Akdeniz kadar ışıklıdır. Akdenizin üstünde ne kadar ışık kaynarsa, ovanın da, Torosun da üstünde öylesine ışıklar balkır. Dağlar nasıl kaya, çam, yarpuz, çiçek kokularıyla yüklüyse, geniş, düz ova da toprak, deniz, portakal, limon, turunç kokularıyla yüklüdür. Ve yılın her gününde gebe toprak çılgıncasına ağzını açmış, verimden delirmiş gerinerek baharı, Torosun göndereceği yağmuru bekler. Günün birinde de Aladağm göğünü kapkara bir bulut örter, sıcak bir yağmur yeli bütün ovanın üstünü yalayarak geçer. Ardından iri, sıcak damlalar dökülür. Sonra da yağmur boşanır, ortalık sel sele gider. Yağmur kesilir kesilmez de ova ağzına kadar bitkiyle, çiçekle, kuşlarla, böceklerle dolar. Ova bir sevinç mestliğinde yumuşak, ılık nennilenir. Turunç, portakal, limon ağaçları köpürür. Ilık yeller çiçek kokularını alır, bütün ovayı baştan sona geçerek Toros dağlarına götürür.

Dağlardan sularla birlikte kartallar da inerler ovaya. Bataklıklar bir kuş cenneti olur yılın on iki ayında da… Renk renk, cins cins kuşlar doldururlar bataklıkları. Doğudan batıya, güneyden kuzeye göç eden kuşlar Çukurova bataklarına uğramadan yollarına gidemezler.

Çukurovada her şey saydamdır. Kayalar, toprak, ağaçlar bile. Kuşlar, böcekler, yılanlar, insanlar bile… Gökyüzü ışıktan bir mavidir. Geceleri de ortalık silme yıldız döşelidir. Ve sularının dibine Kuran düşse okunur.

12

Anavarza kayalıklarından, kayalıklardaki kaktüs ormanının arasından aşağı ovaya saklanarak, sinerek inen Memed kendisini devedikenlerinin içinde buldu. Burada devedikenleri bir orman gibi üst üste bitmişlerdi. Dikenlerin üstünden Meme-din başı bir görünüyor, bir yitiyordu. Bahar alabildiğine patlamış, Anavarzanın kayalıkları arasındaki kırmızı topraklarda sarı çiğdem çiçekleri üst üste fışkırmıştı. Kayalıklardaki, her birisi bir ağaç büyüklüğündeki kaktüsler de kırmızı, mavi, sarı, ak çiçeklerini açmışlardı. Eşekanları, balarıları, sarıcaarılar büyük çiçeklerin içlerini doldurmuşlar, kanatları ipiltilerde, çiçeklere girip çıkıyorlardı. Kayalardan, kayaların üstündeki örenlerden bir yeşilliktir aşağılara delicesine iniyordu. Memed geceyi büyük surun doğu yönündeki bir kovukta geçirmişti. Çıngıraklı yılan korkusundan ilk horozlar ötünceye kadar gözlerine uyku girmemişti. Uyandığında gün kuşluk olmuştu. İnceden ılık bir yel esiyordu. Kocaman el büyüklüğündeki ak kelebekler küme küme çiçeklere, otlara iniyor kalkıyorlardı. Aşağıdaki Akçasa-zın üstüne kalın bir pus çökmüş, hiçbir şey gözükmüyordu. Güneyde Ceyhan ırmağının kayalıkları yaladığı yerlerin üstünde, öyle durup duran bir top ak bulutun altında on bir tane kartal uçuyordu, kanatlarını germiş, yönlerini daha yeni fisile-miş güney yeline dönmüşler, orada, çok mavilemiş duru gökyüzünde kıpırdamaz gibi duruyorlardı.

Devedikenleri de mor dikenlerini koskocaman açmışlar, bir hoş, ot gibi, acı pıtırak gibi kokuyorlardı. Meçned bir ara oldu-

13

.. i S’1

ğu yerde durdu. Gözü Anavarza kayalıklarına çakıldı kaldı. Yüzüne birden bir mucuk bulutu gelip sıvandı. Memed, bu sinekleri duymuştu. Yüzündeki sinekleri iki eliyle sıyırdı. Bir daha yüzünü boş bırakmadı. Sinek bulutu geldikçe korunuyordu. Dün akşamdan beri kafası Recep Çavuşa, Deli Durduya, Abdi Ağaya takılmıştı. Şimdi hepsi de toprak olmuşlardı. Bu insanlar ne istiyorlardı, Deli Durdu, Recep Çavuş ne istiyordu? Bu ölümlü dünyada Abdi Ağa ne istiyordu? Ferhat Hoca ne istiyor? Sarıçiçekli Mahmut Ağanın öldüğünü duyunca sevincinden deli divaneye dönmüştü. Sabaha kadar uyumamış, Memede, “söyle hele, kurşunu yiyince ne yaptı, nasıl inledi, ne söyledi?” diye sormuş durmuştu. Memed de durmadan yeniden, yeniden anlatmıştı. Ferhat Hoca, onun anlatmasına doymuyor, “daha, daha, daha Memed, daha,” diyor, onu yeniden, yeniden, anlatmaya zorluyordu. Memed de artık uydurmaya başlamıştı. O uydurdukça öteki daha istiyordu. Mahmut Ağanın ölümünden bu kadar tat mı alıyordu? Onun her anlatışında yüzü büyük tatla geriliyor, gözleri ışılıyordu. Böylesine sevinç, hiçbir olay karşısında hiç kimsede görülmüş değildi. Ya Recep Çavuş, o ne istiyordu? Memed, birçok olayı, birçok kişiyi anlamıştı da bu Recep Çavuşu hiç anlamamıştı. Her olay, her devinim, yaralanması, ölmesi bile onun için bir öfke, bir sevinçti. O, devinimi, eylemleri, daha da çok eylemleriyle dünyayı dolduruyor-du. Ya Kızılbaşoğlu, o ne istiyordu? İstediği yağız at işte dağlarda dolaşıp duruyor, varsa da atını yakalasa, alsa götürse ya… Attan, insanlardan, her şeyden, uçan kuştan, vızılayan sinekten bile ödü kopuyor, o da bir şeyler istiyor, istiyor ya, ne? Hürü Ana! O ne istediğini biliyor, diye güldü Memed. Hürü Ananın ince uzun bedeni, sevgi dolu gözleri, candan yürekten halleri geldi gözlerinin önüne. İçine şu kokulu, ılık bahar güneşi gibi bir sevgi doldu, “benim gül anam,” dedi. “İşte böyle bir anası olan kişinin kıyamete kadar dünyası cennet olur, öyle değil mi anam?” Hatçe geldi gözlerinin önüne, kurşunu yiyip de öleceğini anlayınca, önce gözlerini Memede, sonra Iraz Anaya, sonra da belekteki çocuğa dikmiş öylece, canı çıkıncaya kadar bakmış kalmıştı. Birden farkına vardı ki, başı dikenlerin üstünden gözüküyor, ya birisi görmüşse… Karnı da acıkmıştı. Ağzının içi de

14

kayış gibi olmuş, anlaşmıştı. İlerdeki çukura doğru yürüdü, az inince artık başı dikenlerin üstünden gözükmedi. Bir sürü küçücük kuş, sapsarı, yeşil kırmızı, boyunları halkalı, mor çiçeklere, küme küme, incecik kanat sesleriyle inip kalkıyorlardı, Önünden usulca, çok uzun bir karayılan sırtı menevişleyerek akıyordu. Memedin eli tabancasına gitti yavaşça, yılan onu görmemiş, gördüyse de aldırmamış, orada öyle usulcana akıp gidiyordu. Memedin eli tabancanın üstünde kalakalmış onun geçip gitmesini bekliyordu. Uğurdur, diye geçirdi içinden. Atalar, bir şeyi hiç boş yere söylemezler. Bir insanın karşısına yılan çıkması uğurdur.

Yılan biraz gittikten sonra başını kaldırdı, belki bir karış kadar yukarıya dikti, Memedle göz göze geldiler. Yılan kırmızı çatal dilini çıkardı, dişleri de gözüktü, Memed tabancasını kabından çıkardı. Eli titriyordu. Ya yılan üstüne saldırırsa? Hemencecik de korkusu geçti, yılana nişan almaya gerek yoktu. Bir insan ne yana nişan alırsa alsın, eğer oralarda bir yılan varsa, kurşun gider onu bulurdu. Bu da Allahın bir hikmeti işte. Ama gene de Memedin yılana dönük tabancalı eli titriyor, yüreği de atıyordu. Sonunda yılan gözlerini onun gözünden ayırdı, bir karış daha yükselerek geriye, Memede döner gibi etti, şimdi başını iki karış kadar yukarıya kaldırmış, dili de çok daha uzamış, çok daha kırmızı kesilmişti. Memed gerilmiş, tetikteydi. Yılan ona dokunmazsa bir şey yapmayacaktı. Böylece yılanla karşı karşıya ne kadar bir süre geçti, hiç bilemedi, önündeki dikenlere bir küme, o sapsarı küçücük kuşlardan kondu. Yılan başını onlara çevirdi, kuşlar konar konmaz da pırrr, diye uçtular az ilerdeki daha gür dikenlere kondular. Tam bu sırada da Memedin elindeki tabanca patladı, kocaman karayılan ayak ucuna kıvrılarak cansız düştü.

Memed, tüh, diye içinden geçirdi, eli ayağı kesilmiş, yüzü apak kağıt gibi olmuş, yüreği delicesine atıyordu, tüh, uğurumuzu öldürdük. İçine, şimdiye kadar hiç bilmediği bir korku düştü. Ortadan biçilmiş yılanın kuyruğu daha öfkeyle oynuyor, yere şap şap vuruyordu.

Arkasına baktı. Tabanca sesini duyan olmuş muydu acaba, uzaktaki bulutun altında dönen kartallar çoğalmışlardı. İki üç

15

adım arka arkaya giderek yılandan uzaklaştı, bir karaçalı kümesini dolanarak çukura indi. İçindeki korkusu gittikçe azıyor, onu bir hoş ediyordu. Sanki dünyanın bütün karanlığı yüreğinin başına çökmüştü. Dün gece Anavarza kayalıklarına ulaşınca sevinçten deliye dönmüş, bir kurtulmanın tadında kuş gibi yeynilmişti. Şimdi korkunç bir karanlık duvarına başını vurmuştu. Birdenbire yöresini, dört bir yanını candarmalarm çevirdiğini anladı. Sel yatağının dibine oturdu, sırtından kara imam cüppesini çıkardı, tüfeği cüppenin altındaydı, omuzun-dan aldı, yavaşça mekanizmayı çevirdi. Kurşun namlunun ağ-zmdaydı. Az ilerden, sel yatağının kıyısından çiçeklenmiş bir böğürtlen kümesi aşağılara, Ceyhan ırmağına doğru uzayıp gidiyordu. Çalının dibine vardı, diz çöktü, eski, dört köşe, üstünde bir tuhaf yazılar olan, yarısı toprağa gömülmüş taşı görünce yüreğine azıcık su serpildi, sevindi. Taşın yanma varınca sevinci daha da arttı. Taşlar üst üste, merdiven gibi derin bir çukura doğru iniyorlar, çukurun dibinde yatmış çinke taşından mor kalın direkler duruyordu. İşte burası iyi bir sığınaktı. Memed burada bir bölük candarmayla bile dövüşebilir, belki de gece olunca kaçar canını şu Çukurova belasından kurtarabilirdi. Kurtarıcı ak taşın yanma çöktü oturdu. Çok yorulmuştu, belini ak taşa rahatça dayadı. Korkusu bir türlü geçmiyordu. Şu elindeki tüfeği, belindeki tabancayı bırakabilse, bıraksa da böyle dümdüz, herkes gibi yollara düşüp o köye varsa, selamünaley-küm Abdülselam Hoca, benim adım Molla Memed, beni Ferhat Hoca sana gönderdi dese, olmaz mıydı? Ama tüfeğinden bir türlü ayrılamamıştı. Önce tüfeğini Ferhat Hocada bırakmış, sonra tüfeği bıraktığından dolayı bir sonsuz boşluğun içine düşüp ortada yapayalnız, çırılçıplak, bütün mümkünü çareleri kesilmiş kalınca geriye dönmüş, utanarak, Ferhat Hocadan tüfeğini geri istemişti. Sonra dağlardan Çukurovaya gelinceye kadar silahlarını beş kere saklamış, beşinde de onlardan ayrılamamış, geriye dönmüş, imam cüppesinin altına silahlarını yeniden kuşanmıştı. Fesi atıp şapka giymesi de kolay olmamıştı. Sonunda bu çizgili kaskete bir iyice alışmış, yıllardır başında taşıdığı fesi ne tuhaf, çabucak unutmuş gitmişti. Taşa belini dayayınca sırtına bir serinlik geldi. Yanma yönüne daha korkuyla bakmıyor -

16

du. Devedikenlerinin kocaman, mosmor, üst üste açmış çiçekleri esen incecik yelde ağır sallanıyordu. Gökyüzü, kalesi gözüken Anavarza kayalıkları, yukardaki Akçasazm yüksek ağaçları, gün ışığı ve gözüken her şey mosmor kesilmişti. Devedikeni çiçekleri morlarını ağır ağır bütün ovaya yayıyorlardı. Gündo-ğuda, az ilerde Hemite dağı, kuzeydeki Toroslar da mosmor kesilmişlerdi.

Memed, Müslümü bekleyeceği Akçasazdaki uzun kavak ağacını bu sabah uyanır uyanmaz, gözleriyle bataklığı tarayarak kolaylıkla bulmuştu. Şimdi ayağa kalksa da yönünü kuzeye dönse kavak ağacını bu çukurdan bile görebilirdi. Kavak ağacı, hay maşallah, öylesine uzamış gitmişti. Bu Müslüme de bir şey olmasındı. O da inatçı, Allanın belası bir şeydi. Tüfeğini elinden bir türlü bırakmıyordu. Ama çok becerikliydi ve Yüzbaşıyla Kertiş Ali Onbaşıya kin bağlamıştı. Böylesine bir deve kini olur değil! Bu Faruk Yüzbaşıyla Kertiş Ali Onbaşının ölümleri mümkünü çaresi yok onun elinden olacaktı. Müslüm gibi bir insanı hiç görmemişti Memed. Ne görmüş, ne de duymuştu. Onu oraya, Abdülselam Hocanın köyüne o götürecekti. Köyü o biliyordu. O köy denizin kıyısında, Gavur dağlarının dibinde, Payas kalesi yakmlarındaydı.

Memed, o köyü düşününce kendi kendine gülümsedi, içi açıldı biraz, çocukluğu aklına geldi. O köye gidecekti. Başka hiçbir şeyi düşünmemişti o zamanlar, o köye gidecekti, derdi günü buydu, o köye gidecek o adamın kapısına çoban duracak, denizi görecek, portakal bahçelerinin içinde gezecek, portakal çiçeklerinin kokusu onu mest edecekti. Dursun nereye gitmişti acaba? Belki de köyüne, yani o köye gitmişti. Kim bilir, Abdülselam Hocanın köyü Dursunun köyü olamaz mı? Kıyıda bin tane köy yok ya… Olamaz ya. Dursun merhaba, diyor ona. Merhaba Memed, merhaba incecik oğlan. Eskisi gibi önce saçlarını, sonra omuzunu okşuyor, sonra da kucaklayarak yerden kaldırıyor. Merhaba incecik oğlan, merhaba Memed… Nasıl benim köyüm, bak, ne kadar da güzel değil mi? Denize bak, ne kadar da köpürüyor, Allanın bir hikmeti, üstündeki gemilere bak, nasıl da yalp yalp ediyor, süt beyaz, bir ışıklı, ışığa doymuş bulut gibi, kayıyor, kayıyor, kayıyor incecik oğlum kayıyor. Gözleri

17

ne güzel güler Dursunun… Ela gözleri keder, acı dolu… Onun gözlerinde kederle sevinç bir aradadır. Bir tuhaftır yüzü. Dünyada hiçbir yüz onun yüzü gibi sıcak değildir. Hiçbir göz onun gözü gibi insana candan yürekten, okşayarak, insanı sevgi ışığına sararak bakamaz. Eşkıya mı oldun Memedim, Abdiyi mi öldürdün? Ünün dağı taşı tuttu, vardı gitti de Ankaraya ünü büyük Gazi Mustafa Kemali buldu. Mustafa Kemal Paşa senin namını duyunca çok sevinmiştir. O da senin gibi fıkara bir dul avradın oğlu. O da senin gibi fakir fıkarayı seviyor. Senin ününü, namını duyunca o, incecik oğlan, varın şu incecik oğlanı bulun da… bulun da… bulun da… Mor kayalardan mor yılanlar iniyordu, sular gibi akıyor, çağlıyordu. Mor kayalar çalkalanıyordu… Kayalar suların üstüne inmişler batmıyorlar, her bir yanlarından ışıklar fışkırıyordu, mosmor ışıklar… Dursun mor ışıkların, devedikenlerinin, mor kıvıl kıvıl yılanların ortasında kalmış dönüyordu. Memedin başı arkaya, ak yazılı taşa, beş yapraklı kabartma bir çiçeğin üstüne düştü. O uyur uyumaz da öteden öteki karayılanın tıpkısı bir karayılan gene ağır ağır, hiç akmıyorcasma geldi. Memedin önünden akarken başını kaldırdı ona bir tuhaf baktı, ardından da başını indirdi gene aktığını hiç belli etmeden aktı gitti. Sonra ardından onun tıpkısı bir yılan daha geldi geçti. Bu yılan uzun uzun Memedin yanında durdu, onu koklar gibi etti, birkaç kere başını ellerine uzattı, elini yalar gibi yaptıktan sonra başını çekti. Bir süre bir top oldu önünde kıvrıldı kaldı. Yumağının üstündeki başı Memede dönüktü. Orada ne kadar kaldı, başı yumağının üstünde ne kadar uyudu, orası belli değil, yanma başka kara bir yılan yaklaşırken başını kaldırdı, yöreyi araştırdı, az ötesinden geçen yılanın arkasına takıldı, ikisi birlikte böğürtlen çalılarının arasından akarak, merdivenlerden aşağıya, taş direklerin yanma indiler. Memedin tam alnının ortasına devedikenlerinden sızan bir güneş parçası vurmuştu. Anavarza kayalıklarından bir kuşun kesik kesik sesi geliyordu.

Büyük mor, sarı, ak kelebekler, cins cins, güneşe gelince çakan arılar, yüzlerce küçücük renkli kuş devedikenlerine iniyor kalkıyorlardı. Ötelerde, Ceyhan ırmağının öte gecesinde toz direkleri parlayıp sönüyordu.

18

Güneyde Akdenizin üstünde ak bulutlar kabarır, garbi yeli esmeye başlarken Memed uyandı. Ter içinde kalmıştı. Gözlerini uğuştururken yanı başına keleplenip oturmuş kocaman karayılanı gördü. Şaşkınlıkla ona baktı. Yılanın çatal dili azıcık dışar-da kalmıştı, göz göze geldiler, yılanın başında, sırtında pul pul yeşil, çakan menevişler vardı. Memed, tabancasına davrandı, “Allah belasını versin,” diye öfkelenerek ayağa kalktı. “Burada da yer gök yılan.”

Dereye aşağı yürüdü. Devedikenlerinden dışarıya çıkmak istemiyordu. Başı dikenlerin üstüne çıktıkça eğiliyor, ya da derenin dibine iniyordu. Derenin dibi de safi pıtıraktı. Daha pıtı-raklar yeşil olduğundan bacaklarına yapışmıyordu. Ama Memed, pıtırakların içinde uyumuş bir yılana basarım, diye, kendini kollayarak yürüyordu. Biraz yürüdükten sonra çok derin bir çukura düştü. Çukurdaki devedikenleri boyunu geçiyordu. Burada dikenlik bir orman gibiydi. Küçücük, renk renk binlerce kuş kaynaşıyordu. Her adım attıkça, üst üste binmiş bir kuş kümesi vıcırdayarak, telaşla havalanıyordu. Kelebekler, küren küren buradan oraya akıyor, bir dikene konduklarında dikeni süt-beyaz ediyorlardı. Memed birden Hatçeyi düşündü. Dikenlik, hiç bilmediği bir kokuda acı kokuyordu. Memed şimdiye kadar hiç böyle bir koku bilmemişti. Ardından Seyran düştü aklına, köye girememişti. Köyü, o geceyi düşününce tüyleri ürperdi. Az daha kapana kısılıyordu. Candarmalar, Memedin köye uğrayacağını düşünmüşler, köyün yöresini sıkı sıkıya kuşatmışlar, kuş uçurtmuyorlardı. Bir candarmanın öksürmesi, altındaki atın ürküp kaçması onu yüzde yüz bir ölümden kurtarmıştı. Arkasından sıkılan kurşunların hesabı yoktu. Ova uzun bir süre kurşun sesleriyle yankılanmıştı. Anavarzanın altına gelince-dir ki atının başını çekmiş, attan inmiş, kayalıklara o hızla tırmanmıştı. Biliyordu, yakında Anavarzayı da çevirecekler, yeri göğü insan alacak, onu yakalayacaklardı. Çok uykusu vardı, yorulmuş, tükenmişti. Başını kale surunun duvarına dayar dayamaz uyumuştu. Uyandığında çok şaşırmıştı. Yanında yönünde ne candarma, ne başka insan vardı… Kayalıklardan aşağıya indiğinde acından ölüyordu. Şimdi de acından ölüyordu. Buraları boş bırakmazlar, çevirirler Akçasazı da… Ve Akçasazdan da

19

kurtuluşun mümkünü çaresi yoktu. Yürüdükçe terliyordu. Fı-kara Seyran, diye düşündü. O da gün görmedi Hatçe gibi. Anam da gün görmedi. Bana kim bulaştıysa acıyla yoğruldu, iflah olmadı. Hürü Ana aklına gelince içi sevinçle doldu. Bir tek onu mutlu edebilmişti. Uzaklardan bir turaç sesi geldi. Artan garbi yeli dikenleri yatırıyor, hışırdatıyordu. Belki de bu beladan da Allah onu kurtarabilirdi. Birden karşısına, hap diye, bir söğüt çıktı. Oraya koştu. Eşkıyalığı bıraktığına pişman olmuştu. Ne demişti de, bir hayalin ardına takılıp inmişti buralara. Dağda kalsa ölecekti, yüzde yüz ölecekti ya, dövüşe dövüşe ölecekti. Ama o dövüştüğü candarmaların suçu neydi? Ama kendisinin de bir suçu yoktu. O sadece tatlı canını savunuyordu. Ötekiler ondan ne istiyorlardı? Öl